Etiket: sayı:36

  • Millet olduğumuz zamanlar

    Millet olduğumuz zamanlar

    Yakın Türkiye tarihinin kimi askerî, siyasi ve toplumsal hadiseleri, insanları birleştirdiği kadar bölen-ayıran etkiler de yarattı. Ortak sevinç ve acıda biraraya gi ne de yaşanan felaketlerin bir daha tekrarlanmaması için kalıcı adımlar atabildi. Bir ve beraber durmanın gayri siyasi, insani ve gündelik tarafında ancak kısa bir süre için buluşan Tın tarihimizin öne çıkan, mutluluk ve tasada neredeyse herkesi birleştiren önemli olayları…

    KAHROLSUN İSTİBDAD, YAŞASIN HÜRRİYET! 

    II. MEŞRUTİYET-23 TEMMUZ 1908 

    Meşrutiyet’in ikinci ilanı, Osmanlı toplumunda büyük bir coşkuyla karşılandı. 30 yıllık “istibdat devri”nden sonra 23 Temmuz 1908’de ilan edilen Meşrutiyet, toplumun hemen bütün katmanlarında büyük bir sevinç ve umut yaratmıştı. O kadar ki, bu hadisenin halk arasında kullanılan ve yaygınlaşan adı “Hürriyet’in ilanı” oldu. Ne var ki bu sevinç ve “millet olma” duygusu kısa sürecek; gazetecilerin öldürülmesi, gerici ayaklanmalar, Babıali Baskını ve Balkan Savaşları’na uzanan süreçte, İttihat ve Terakki’nin baskısı giderek artacaktı. 

    MİLLETE YÜKSEK MORAL DEVLETE YETİŞMİŞ KADRO 

    ÇANAKKALE ZAFERİ-1915 

    18 Mart 1915’teki Boğaz zaferinden hemen bir hafta önce, Osmanlı Devleti’nin üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu. Balkan felaketinin acısı geçmemiş, büyük savaş patlamış, Kanal ve Sarıkamış’ta yaşanan acı mağlubiyetler herkeste ciddi bir moral bozukluğuna yol açmıştı. Rus gemileri İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışını tutuyor, Çanakkale Boğazı’nın hemen önündeki İtilaf donanması İstanbul’u tehdit ediyordu. 18 Mart 1915’te dünyanın en güçlü donanmasının Çanakkale Boğazı’nda çakılması ve beş hafta sonra Gelibolu Yarımadası’na karadan saldıran işgalcilerin başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk savunmacılar tarafından püskürtülmesi, hem millete çok büyük bir moral verdi hem de geleceğin lider kadrosunu yarattı. 

    BİRLİKTEN KUVVET DOĞDU, İŞGALCİLERİN GÖZÜ KORKTU 

    İZMIR’İN İŞGALİ VE SULTANAHMET MİTİNGLERİ-15 MAYIS 1919 

    İzmir’de karaya çıkan Yunan askerlerinin Anadolu macerası, 1922’nin 9 Eylül’ünde yine İzmir’de sona erecekti. Yunan kuvvetlerinin şehri kontrol altına aldıktan sonra atıldıkları Anadolu macerası hüsranla sonuçlanacak; Türkler çoğunlukta bulundukları anayurtlarını koruyacaklardı. İzmir’in işgali başta İstanbul olmak üzere tüm yurtta büyük bir infial yaratmış, ünlü Sultanahmet mitinglerinde toplanan olağanüstü kalabalıklar, anayurdu sonuna kadar koruma sözü vermişti. O tarihlerden itibaren “İzmir’e doğru”, herkesin dilindeki slogan oldu. 

    MİLLİ MÜCADELE’NİN ÇOKSESLİ KOMUTA MERKEZİ 

    TBMM’NİN AÇILMASI- 23 NİSAN 1920 
    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 36.SAYI_-15.jpg

    16 Mart 1920’de İstanbul’a ve Osmanlı Mebusan Meclisi’ne yapılan tecavüz üzerine, Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal tarafından bir seçim çağrısı yapılmıştı (19 Mart 1920). Bunun üzerine Ankara’da olağanüstü bir meclis açıldı ve Büyük Millet Meclisi adını aldı. Bu meclis Milli Mücadeleyi zafere götürecekve yeni Türkiye’yi oluşturacaktı. Kuvvetler birliği ilkesine dayan bu devrimci meclis, hem yasama hem yürütme organıydı ve birkaç ay sonra yargıyı da eline alacaktı. 1. Büyük Millet Meclisi, Türkiye tarihinin en çok sesli, milletin bütün kesimlerini, neredeyse bütün eğilimleri temsil eden meclisi olmuştu. 

    GERİ DÖNÜLMEZ BİR DEĞER: CUMHURİYET 

    CUMHURİYET’İN İLANI-29 EKİM 1923 

    Osmanlıların Tanzimat döneminden beri girdiği modernleşme sürecinde, Türkiye toplumunun önünü açan en önemli gelişme Cumhuriyet’in ilanı oldu. Zira bu gelişme, daha sonra yapılacak olan birçok radikal reformun önkoşulu idi. Her ne kadar hakimiyet-i milliye ilkesi mutlaka cumhuriyet kurulmasını gerektirmiyor ve alınan bu karara katılmayanlar olduysa da, daha sonra bütün bir seçkin sınıfın ve giderek tüm toplumun sıkı sıkıya bağlandığı bir kurum oldu. O kadar ki sonraları kurucu kadronun ve uyguladığı politikaların çok sert eleştirilere uğramasına rağmen, cumhuriyetin kendisi geri dönülemez bir değer olarak yerleşti. 

    ‘BEYAZ İHTİLAL’ VE BÜYÜK SEVİNÇ DALGASI 

    DP’NİN İKTİDARA GELİŞİ-14 MAYIS 1950 

    Türkiye, tarihinde ilk kez seçim yoluyla iktidar değiştirdi. Bu nedenle, 14 Mayıs 1950 tarihinde gerçekleşen değişime “Beyaz İhtilal” adı verildi. Savaşın getirdiği fakirlik ve artan toplumsal baskılardan sonra gelen bu değişim, tüm toplum katında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Bu sevinç ortamı, 1950’lerin ilk yarısındaki ekonomik rahatlamayla gelen bir toplumsal refahla daha da pekişecekti. Ancak 1954’ten sonra giderek baskıcı bir rejime dönüşen DP iktidarı, kendisine bel bağlayan çevrelerde büyük hayalkırıklığı yaratacak, 1960’a kadar geçen süre içerisinde ciddi toplumsal ayrışmalar yaşanacaktı. 

    YAVRU VATANDA COŞKU, ANAVATANDA BİRLİK 

    1. KIBRIS HAREKATI -20 TEMMUZ 1974 

    15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta meydana gelen Sampson Darbesi, bir süredir adada Türkler üzerinde kurulan baskıları had safhaya getirdi. “Barış Harekatı” adı verilen büyük operasyon, 20 Temmuz 1974 sabahı Türk ordusunun sabah 06.00’da Kıbrıs’a asker indirmesi ve çıkarmayla başlamıştı. Türk askerinin fiziki varlığı Kıbrıs toplumunda büyük sevinç yaratmış, aynı şekilde tüm Türkiye’de politika üstü bir birlik ortamı meydana gelmişti. Bu hadiseyle Yunanistan’da 1967’den beri devam eden askerî rejim ve Kıbrıs’taki cunta son bulmuş; ancak harekat ve sonrasındaki gelişmeler, Türkiye ve Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin yalnızlaşmasını getirmişti.

    BAŞ TACI EDİLDİLER KALPLERE GÖMÜLDÜLER 

    ZEKİ MÜREN – BARIŞ MANÇO-KEMAL SUNAL- 1980’LER 

    Türkiye’nin yakın tarihine damgasına vuran sanatçıların ölümü, tüm toplumda ortak bir üzüntü, kalıcı bir hafıza yaratmıştı. Şarkılarıyla, oyunculuklarıyla, yetenekleriyle tüm ülkenin sevdiği sanatçıların zamansız ölümleri, her kesimde derin üzüntüye yolaçmış; onbinlerin katıldığı cenaze törenleri ulusal bir yas havasında gerçekleşmişti. Zeki Müren, Barış Manço, Kemal Sunal gibi büyük isimlerin kaybı, 80’li yılların fırtınalı havasında insanları acıda da olsa birleştirmişti. 

    TÜRKİYE’Yİ ŞİDDETLE SARSTI, İNSANLARA İNSANLIĞI HATIRLATTI 

    BÜYÜK DEPREM-17 AĞUSTOS 

    Gölcük, Adapazarı ve İzmit’i birinci dereceden etkileyen deprem felaketinde resmi rakamlara göre 17 bin civarında, gayrıresmi verilere göre 50 bine yakın insan hayatını kaybetmişti. Çöken binalar, evsiz kalan insanlar, kayıp yakınlarını arayanların acısı karşısında, tüm Türkiye yardım için kolları sıvamıştı. Büyük üzüntü yaratan hadise, bagajına bir kasa su koyan neredeyse herkesin deprem bölgesine akın etmesine yol açmış; kazazedeleri kurtarmak ve kalanlara yardım için büyük bir sivil seferberlik başlamıştı. Türkiye, acılar ve kayıplarıyla birleşmişti. 

    RAKİPLER SÜPÜRÜLDÜ, HALK SOKAKLARA DÖKÜLDÜ 

    SPORTİF BAŞARILAR – 1990-2002 

    Naim Süleymanoğlu’nun 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda dünya rekoru kırarak altın madalya alması, Galatasaray Futbol Kulübü’nün 17 Mayıs 2000’de UEFA şampiyonu olması, Türk Milli Futbol Takımı’nın 2002 Dünya Kupası’nda dünya üçüncüsü olarak görülmemiş bir başarıya imza atması, herkeste büyük sevinç yaratmıştı. Bu olaylarla moral bulan Türk toplumu, gündelik-sosyal-siyasi- maddi problemlerini bir kenara koymuş; sportif başarılarda birleşmişti. 

    CENAZESİ 100.000 KİŞİYİ BİRARAYA GETİRDİ 

    HRANT DİNK’İN KATLİ-19 OCAK 2007 

    Gazeteci-yazar Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, siyasi görüşü ne olursa olsun neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı yaratmıştı. Gazetecilere karşı suikast geleneğini yeniden hortlatan hadise, Türk toplumundaki keskin ayrışmaların da habercisi olacaktı. Cenaze töreninde farklı görüşlerden 100 binlerce kişi biraraya gelmiş, Osmanbey’den Yenikapı’ya uzanan yürüyüşte büyük bir toplumsal birlik sergilenmişti. Hrant Dink cinayetini planlayanlar, katilini yönlendirenler aradan geçen 10 sene içerisinde ortaya çıkarılmadı. 

    YERALTINDA KAYIP 301 CAN YER ÜSTÜNDE YAS VE İSYAN 

    SOMA FACİASI – 13 MAYIS 2014 

    Cumhuriyet tarihinin en büyük maden faciası, Manisa-Soma’daki felaketle geldi. Yerin 400 metre altında çıkan yangın ve zehirli gazların ortasında 787 işçi kalmış, bunlardan 301’i kurtarılamamıştı. Olaylardan sonra üç günlük yas ilan edilmiş, ortak üzüntü ve öfke ortamında özellikle madencilerin maruz kaldıkları olumsuzluklar tekrar gündeme gelmişti . TBMM’nin faciadan sadece 20 gün önce, maden güvenliğinin araştırılmasına ilişkin teklifi reddetmesi de, büyük infiale yolaçmıştı. 

  • Bir resim emekçisinin bir ‘yazar-çizer’in vedası

    Bir resim emekçisinin bir ‘yazar-çizer’in vedası

    Yüksel Arslan, dünya sanatının yüksek hizasını tutturabilmiş bir avuç sanatçımızdan biri olmayı, belki de onu görmezden geldiğimiz için başarmıştı. 

    Yüksel Arslan’ın ölümüyle birlikte, toplumumuz ve “kültür dünyamız” iri bir başbelâsından kurtulmuş oldu. Gerçi, hakkını vermek gerekir, ülke olarak önlemler almıştık çok gecikmeden: Artaud’nun Van Gogh için söylediği “toplumun intihar ettiği” sanatçı figürünün bir çeşitlemesi olarak, toplumumuz “genel adâba mugayir eser” damgasını hemen kullanarak Arslan’ı püskürtmüştü: Ömrünün son yarım yüzyılını Paris’te, aslında bir yersiz yurtsuz statüsünde geçirdi, Santral İstanbul’da düzenlenen retrospektif sergisi için bile geri dönmedi. 

    Nisan 2017’de hayatını kaybeden Yüksel Arslan (d. 1933) 

    O ki İstanbul mezarlıklarının, bir Eyüp doğumlu olarak mezartaşlarının tutkunuydu ve durmadan onları yapıtlarında ağırlamıştı, Saint-Mandé’de gömüldü — umarım, ileride bir gün, aklıevveller kemiklerini buraya taşımaya kalkışmaz: İnsan en çok nerede yaşamış, işini yapmışsa orada dinlenmeli. 

    Kitaplığımda Musil gibi, Benjamin gibi, gerektiği için kısa ve özlü curriculum vitae kaleme almış yazarların ürünlerinin yanıbaşında, Yüksel Arslan’ın kendi kaleminden, kronolojik eksene sadık yaşamöyküsü yeralıyor: 1996’da yazdığı metni izleyen 20 yıllık son dönemini tamamlamak başkalarına kaldı. 

    Kapital’in çizeri Kapital’in çizeri olarak da bilinen Yüksel Arslan bir ressamdan çok bir okur olduğunu belirtmişti (Das Kapital sergisinden bir örnek, üstte.) Halüsinasyonlar, 1988 (detay, altta). 

    Biliyoruz, anlatılsa herkesin hayatı “roman”, Arslan’ınki fazlası: 1933’de Eyüp’te bir işçinin oğlu dünyaya geliyor, okul yollarında yazları manavlık yapıyor, erken yaşta başlıyor resim yapmaya, 20’sinde “ressam” olmaya karar veriş, 1961’de Paris’e gidiş, uzun süren sefâlet döneminin ardından yavaş yavaş bir düzene oturuş, 1968’de Türkiye’de açtığı iki sergisiyle doğan skandalın ardından geri dönmemesiye Paris’e demir atması ve arayı dolduran peşpeşe soluklu projeler: Arture’ler, “Etkiler”, “Das Kapital” ve ötesi — her vakit çok çalışmış. 

    En eski ve yakın dostu, yarım yüzyılı aşkın bir süre destekçisi olmuş Ferit Edgü anlatıyordu: Son yıllarını kaplayan ağır hastalığının yolaçtığı bir düzine ameliyat, taburcu edildiği gün oturup çalışmaya koyulmasına engel olmamıştı.

    Aynı metnin en önemli yanı, Arslan’ın işini ve uğraşını tanımlayış biçiminden geliyordu: Bir “yazar-çizer” olarak koyar orada kendisini: “Ben okuyarak, inceleyerek öğrenen ve öğrendiklerimden bir bölümünü resim yoluyla dile getiren biriyim. Bu nedenle resimlerimin estetik bir heyecan uyandırmasına çalışmam. Çizgilerimin düşündürmesini isterim. Benim okuduğum gibi resimlerime bakanlar da onları okusunlar isterim”. 

    Düşündürücü resimler Yüksel Arslan, resimlerinin düşündürücü özelliğinin ön plana çıkmasını istedi. Resimlerinde şair ve düşünürleri figüre etti (Nazım Hikmet, üstte). Devletin tekelci kapitalizmi (altta). 

    Gerçekten de Arslan, Brecht’çe deyişle bir Tui saymıştı kendisini, “Bir ressamdan çok bir okur”. Serüveni bu yaklaşımı doğruluyor bir yanıyla: Marx üstünden “sistem”i, Freud ve Sade (ve başkaları) üstünden “cinsellik” siyasetlerini, son derece geniş bir yaratıcılar (yazar, sanatçı, düşünür, biliminsanı) katalogundan “İnsanlık Komedyası”nın herbir ucunu okumaya ayırdı ömrünü; birkaç bin kitabı kaynakçasına koydu, birkaç binini “Arture”lerinde apaçık göndermelerle ağırladı. Denilebilir mi, bana kalırsa pekâlâ denilebilir: “İş”inin ötesinde uzunboylu bir hayatı olmamıştı. 

    “Bir ressamdan çok bir okur”, tabiî sözün gelişi: Yüksel Arslan hem de güçlü bir ressamdı. Doğal boyaya ilk baştan başvurması, “arture”lerinde bütünüyle kendine özgü bir “form-ül” yaratmış olması, tutarlı ve sürekli izlek haritaları kurması “tümel” bir yapıt inşa etmesini sağlayan unsurlardan birkaçı. Literatürdeki sıkıştırılmış anlamından taşmış bir “emek-çi” oldu hep: Kapital dizisinde de, “arture”lerde de en egemen figürlerin başında “el” gelir: Onu handiyse bütün hallerinde nakşetti durmadan, soylu araç saydı. 

    Biz henüz Arslan’ı okumuş, okuyabilmiş değiliz. Ferit Edgü’yü ayırıyorum: Başdaş, yazgıdaş bir ikiliydiler, ortak ürünleri seyrek rastlanan bir yaratıcılık paydaşlığına işaret ediyor. Arslan’ı görenler oldu: Sabahattin Eyüboğlu, Selâhattin Hilav, Sezer Tansuğ gibi üstüne bir nebze ışık tutanlar. Yapıtın değeriyle orantılı bir ilgiden sözedemeyiz ama: Yüksel Arslan’ın yapıtı, sonuç olarak, vatandaşlarımızın hiç işine gelmemiştir. Rencide eden, vicdan çizen, estetik alışkanlıklara sinkaf çeken, üstüne üstlük sırtını dönen bir yaratıcıyı istemez kara kamu. 

    Yüksel Arslan, dünya sanatının yüksek hizasını tutturabilmiş bir avuç sanatçımızdan biri olmayı, belki de onu görmezden geldiğimiz için başarmıştı. 

  • Şeyh Süleyman Mescidi: Bilimsel ve başarılı restorasyonlar da var

    Şeyh Süleyman Mescidi: Bilimsel ve başarılı restorasyonlar da var

    Son yıllarda “restorasyon” dendiğinde hemen arkasından “aman!” geliyor. Ancak farklı disiplinlerdeki uzmanların ortak çabasıyla gerçekleştirilen iyi ve doğru restorasyonlar da var. Zeyrek semtindeki Şeyh Süleyman Mescidi, hem Bizans kimliği hem Osmanlı dokusuyla yeniden ayağa kaldırıldı. 

    Son yıllarda yaşanan bir çok restorasyon tartışmasının arasında, İstanbul’da Zeyrek semtindeki Şeyh Süleyman Mescidi haberleri pek ilgi çekmedi. Mescid tek kubbeli küçük bir yapı. Yanında 20 kadar mezardan oluşan bir haziresi var. 19. yüzyılın sonlarından itibaren cemaatinin yaptığı basit müdahaleler dışında bir onarım görmeyen yapı, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2013 yılında ele alındı ve hazırlanan restorasyon projeleri çerçevesinde uygulamalara başlandı. 

    Uzmanların oluşturduğu bir bilim kurulu ve Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü’nün katkısıyla gerçekleşen uygulamalar, Şubat 2017’de tamamlandı ve mescit olarak kullanılmak üzere İstanbul Fatih Müftülüğü’ne teslim edildi. 

    Yaşayan, yaşatılan geçmiş 1756 yılındaki yangında zarar gördükten sonra onarılan; II. Abdülhamid döneminde içine gri siyah renklerle hazırlanmış kalemişleri yapılan; sonrasında kaderine terkedilen yapı, yeniden ayağa kaldırıldı. 

    Restorasyon Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İtalyan Mimarlık, Sanat ve Kent Restorasyonu Derneği’nce ortaklaşa gerçekleştirildi. Med-Art Projesi denilen bu çalışmada, her iki ülkenin uzmanları hem deneyimlerini paylaştı hem de farklı yaklaşımları tartışma imkanını elde etti. Önemli bir anıtın restorasyonu kadar eğitim çalışmalarını da içeren bu projede bazı restorasyon uygulamaları değerlendirildi; İtalyan uzmanlar da İstanbul’da Şeyh Süleyman Mescidi’nde inceleme, değerlendirme ve bazı uygulamalar yaptılar. 

    Kentin Geç Roma döneminde inşa edilen bir anıtını bu şekilde ve birçok restorasyon çevresinin katkısı ile ele alabilmek önemli. Yapının restorasyonunda öncelikle Bizans ve Osmanlı dönemine ait farklı izleri korumak ve yaşatmak arzusu ile çalışıldı. 

    Yapı Bizans döneminde 5. yüzyıl dolaylarında bir mezar anıtı olarak inşa edilmiş olmalıdır. Muhtemelen uzun Bizans yüzyıllarında başka amaçlar için kullanılmış ve örtü sistemi de yenilenmiştir. Bazı araştırmacılar yapının yakınlardaki bir manastırın kütüphanesi olduğunu düşünür. Ancak ne yazık ki ne fonksiyonunu ne de Bizans dönemindeki ismini belirlemek mümkün değildir. 

    Bizans-Osmanlı mirası Şeyh Süleyman Mescidi, İstanbul’un fethinden 38 yıl sonra Zeyniye tarikatına mensup Şeyh Süleyman Halife tarafından bir zaviye haline getirilmiş.

    İstanbul’un fethinden sonra 1491 yılında Zeyniye tarikatına mensup Şeyh Süleyman Halife tarafından bir zaviye haline getirilmiştir. Hakkında pek bir şey bilinmeyen Süleyman Halife vefat ettiğinde zaviyesinin önüne defnedildiğinden zamanla semtin ve Zeyniye tarikatının bazı mensuplarıda etrafına gömüldükçe burası bir hazireye dönüşmüştür. Zaviye zamanla mahalle halkına hizmet veren bir mescit olarak da kullanılır olmuştur. 

    1756 yılında bir yangında zarar gören yapı Kazgan Hasan Ağa tarafından onarılmış. Bu dönem de kubbenin etrafında bazı onarımlar yapılmış olabilir. 19. yüzyıl sonlarında II. Abdülhamid döneminde mescidin içine gri siyah renklerle hazırlanmış kalemişleri yapılmıştır. Bu onarım sırasında mescidin önüne ahşap bir bölüm de inşa edilmiştir. Bundan sonra kaderine terk edilen yapı, kalabalık olmayan cemaati tarafından kullanılmaya devam etmiştir. Cemaat bakımsız kalan mescidin duvarlarını kubbe eteğine kadar beyaz badana ile boyamıştır. 

    Türkiye’de restorasyon konusunda pek bilgisi, ilgisi olmayan kişiler genellikle sadece başarısız bulunan uygulamaların haberlerini takip ediyor. Ancak ülkede birçok uzmanın ciddi çalışmaları sonucu korunan kültür varlıklarını da unutmamak gerek. 

  • İstanbul’un ilk detaylı hava görüntüsü

    İstanbul’un ilk detaylı hava görüntüsü

    Bir Fransız zeplininden çekilmiş fotoğraf, kaynaklarda “İstanbul’un havadan çekilen ilk fotoğrafı” olarak geçiyor (Ali Serim, Bahattin Öztuncay). Yayımlanma tarihi: 15 Nisan 1922, The Times. 1900’lerden itibaren balon veya uçaktan çekilmiş olan fotoğraflar hem bu yükseklikte hem de bu kalitede hem de bu panoramik genişlikte değil (Ali Serim). Ancak fotoğrafın tam olarak ne zaman çekildiği bilinmiyor, Kasım 1918 olduğu tahmin ediliyor. 1918’de, kentin eşsiz siluetini oluşturan yapılar arasından yükselen modern yapılar dikkati çekiyor. 15. yüzyıldan beri devletin idari merkezi olan Topkapı Sarayı terkedilmiş, geniş bahçelerinde Gülhane Askerî Hastanesi, Fişek Depoları (askeri depolar), Demirkapı Kışlası, Arkeoloji Müzeleri, Takvimhane gibi büyük binalar inşa edilmiş. Ayasofya yakınlarında, Sultan Abdülmecid devrinde İtalyan mimar Fossati tarafından inşa edilen bina üniversite/ darülfünun, meclis gibi fonksiyonları da üstlenip en son Adliye olarak kullanılmış. 

    Hemen önünde Sultanahmet Cinayet Tevkifhanesi görülmekte. Adliye bir yangınla ortadan kalkarken cezaevi uzun süre yaşamış, birçok edebiyatçı, sanatçı, siyasetçiyi de misafir eden mekan, günümüzde beş yıldızlı bir otel (Ama kapısında hâlâ sülüs hatla yazıldığı için pek okunamayan “Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi” şeklindeki ürkütücü kitabe durmakta). Adliye binasının yangın yeri uzun süre boş kaldıktan sonra, son yıllarda kentin en zengin arkeolojik kalıntılarının ortaya çıktığı bir kazı alanı oldu. Bunların etrafında ise İshakpaşa yangınında yanan ve henüz imar edilememiş mahalleler ve aynı yangında harap olan Sultanahmet Külliyesinin meşhur arastası da görülüyor. Arasta altında ise Tunuslu Mahmud Paşa Konağı var; Baytar Mektebi ya da Aygır Deposu olarak da biliniyor. Bir yangınla yok olan konak ve çevresi son yıllarda bir rekonstrüksiyon projesi ile ayağı kaldırıldı. Kentin çoğu küçük ahşap evlerden oluşan sokak dokusu, yer yer konaklarla ve anıt eserlerle bölünmüş. Ancak yarımadanın güneyinde bu dokuyu boydan boya kesen demiryolu hattı çok belirgin. Surlar hâlâ Marmara Denizi kıyısında yükseliyor. 1950 yılı dolaylarında inşa edilen Sahil Yolu (Kennedy Caddesi) ve zamanla onun önünde gelişen parklar bu etkileyici manzarayı tamamen değiştirdi. Eski İstanbulluların ancak denizden gördüğü surlar artık ziyaret edilebiliyor. 

  • Erken Cumhuriyetin mirası

    Erken Cumhuriyetin mirası

    Cumhuriyet’in ilk sanayi tesislerinden biri olan Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası, Sovyetler Birliği’nden 8,5 milyon TL kredi alınarak, tüm makinaları, alet ve edevatları Sovyetlerden ithal edilerek kuruldu. Açılışı 20 Mayıs 1934’te yapılan tesis sadece bir dokuma fabrikası değil, yeni bir sanayi toplumunun da merkeziydi. Köylerden gelen kızlı erkekli genç işçilere okuma yazma öğretiliyor, futbol, tenis, yüzme sporları yapılıyor, sinema salonunda filmler, tiyatro gösterileri, müzik konserleri izleniyordu. Zamanla devlet bütçesine yük olmaya başlayan fabrika 1999’da üretimini durdurdu. Bir kısmı satılan, bir kısmı ise Abdullah Gül Üniversitesi tarafından devralınan tesis, bugün içindeki tüm makinalarıyla birlikte virane görünümünü koruyor. 

    GÖKHAN AKÇURA ARŞİVİ 

  • İkiye bölünen ülkenin tarihsiz manzarası

    İkiye bölünen ülkenin tarihsiz manzarası

    Türkiye toplumu, tartışmalı bir referandumdan sonra tam ortasından ikiye bölündü. Siyasetin şuursuzlaştırdığı, değersizleştirdiği politikacıların kazanmak için neredeyse her yolu denedikleri, “karşı taraf” için en ağır kelimeleri sarfettikleri kampanyalar ardından; tüm ülkede de buna koşut gergin bir ortam meydana geldi. 

    Seçim veya referandum veya genel olarak halkoylamaları öncesinde tarafların birbirlerine yüklenmeleri ne kadar normalse; bunu belli bir adap, siyasi kültür, demokrasi kuralları içerisinde yürütmeleri de o denli şarttır. Tabii bunlar günümüzde “Eski Türkiye” ile özdeş tutulan yaklaşımlar olarak kaldığı için, bir anlamda “tarih” sayıldığı için, artık bizim alanımıza giriyor. 

    Biz Türklerin meşhur atasözlerinden biri de “Ata binen Türk atasını tanımaz”dır ve bu hal Osmanlı- Cumhuriyet dönemi dahil, kimliğimize nüfuz etmiş, adeta genetik bir kod haline gelmiştir. Her Türkün asker doğduğu biraz kuşkuluysa da, “Türk Türkün kurdudur” deyişi çok büyük oranda tarihimizi özetler. Böylelikle her yeni dönem bir öncekini hem kötüler hem unutturmaya çalışır. Bunu yaparken de tarihte kendisine cazip gelen veya kendisini mirasçısı saydığı çeşitli büyük adamları kullanır; karşı çıktığı, beğenmediği tarihî kişilikleri yok sayar. Tarihin bu “kullanım”ı bugün TV’lerdeki oturumlarda, politikacıların beyanatlarında, gazetelerin manşetlerinde sıklıkla yer alıyor. Haksız yere hapiste tutulanlar kadar, haksız yere hapiste tutulmayanlar da var. Adalet de duygusu da, siyasi tercihlerin bir fonksiyonu olarak ortaya çıkıyor. Sonuçta zaten dünyada da yalnızlaşan Türkiye, kendi içinde de toplumsal birliğini, toplum olma niteliğini yitiriyor. 

    Asgari de olsa müştereklerini görmez hale gelen insanlar, ayrıldıkları noktalara vurgu yaparak aslında daha da yalnızlaşırlar. Atalarımız belki iktidar oyunlarında anısız ve acımasızdılar ama, farklılıkların zenginliğiyle beslenmiş ve bu toplumsal dokuyu büyük oranda korumuşlardı. Şu sıralar ise birbirini bir kaşık suda boğmak için; ikbal uğruna meslektaşını, komşusunu hatta kendi ailesini ihbar eden insanların yaşadığı bir ülkeye dönüştük. Bu birliksizlik ve beraberliksizlik ortamında, şu ya da bu siyasi liderin, şu ya da bu partinin kazanması veya kaybetmesi nasıl bir gelecek yaratıyor? Karanlık.