Etiket: sayı:36

  • Tarih de tekerrürden ibaret değil, resim de

    Tarih de tekerrürden ibaret değil, resim de

    Meksika imparatoru I. Maximillian’ın kurşuna dizilişi, bir yıl sonra ünlü Fransız ressam Edouard Manet tarafından canlandırılmıştı. Bu efsane tablo, Goya’nın 60 yıl önceki bir tablosundan esinlenmiş, sonraki yıllarda ise birçok ünlü ressam tarafından yeniden yorumlanmıştı. Ama tüm bunlar birbirinden farklı, özgün sanat eserleriydi. 

    Sinan Çuluk, III. Napolyon tarafından önce arkadan vurulan Meksika hükümranı I. Maximillian’ın, sonra yerli Cumhuriyetçiler tarafından kurşuna diziliş haberinin bizim basınımıza nasıl yansıdığını önceki yazıda belgeledi. İstanbul’da yankılanan olay 19 Haziran 1867’de gerçekleşmiş, Evrensel Sergi’nin yarattığı coşkuyu ters çevirerek Paris’e kara bulut gibi çökedursun, bir kesimi derinden etkilemişti. Aralarında, Cumhuriyetçi damarı belirgin, bir bakıma kalkışımcı, Courbet’nin bu bağlamda mirasçısı bir ressam, Edouard Manet de yeralıyordu. 

    Goya’dan esinlenen modern yorumlar Yan Pei-ming 2008’de yaptığı çalışma (üstte) İspanyol direnişçilerin kurşuna dizilişini yalnızca kan kırmızı renkle yorumluyordu. Robert Ballagh ise Goya’nın tablosunu 1970’de çizgiromana yerleştirmişti (altta). 

    Manet’nin yüzyılı aşkın süredir Mannheim Müzesi’nin koleksiyonunda yeralan “I. Maximillian’ın İnfazı” tablosu 1868 tarihini taşır, bu konuda gerçekleştirdiği beşinci, “asal” çalışmasıdır. İlk verilerden yoksun, kafasında canlandırdığı sahneyi icra etmiş, zamanla Fransız basınında yayımlanan fotoğraflardan yararlanarak sahneyi koyuşunu ve giyim kuşam özelliklerini gerçeğe olabildiğince yakın biçimde resmetmişti. Manet’nin tabloları Fransızların ulusal gururlarını zedelemişti; tablolara düpedüz bir tür sansür uygulanacak, yerli müzeler, koleksiyoncular hiçbirini edinmeye yanaşmayacaktı. 

    Manet’nin tablosunun esin kaynağının Fransisco Goya’nın bir tablosu olduğu sır sayılmaz; İspanya gezisi sırasında Prado’da resimle karşılaştığı ve üzerinde kalıcı iz bıraktığı biliniyor. İlginç bir kesişme daha sözkonusudur bu ilişkide: Goya, I. Napolyon tarafından işgâl edilmiş ülkesinde 2 Mayıs 1808 günü yerlilerin başlattığı isyanın (ki Goya’nın o konuda da bir tablosu Prado’dadır) sonucu, isyancıların 3 Mayıs günü kurşuna dizilişlerini resmederken bir mizansen kurar — sahnenin tanığı olmamış, iki tablosunu da olaylardan altı yıl sonra yapmıştır. 

    Bir ‘remake’ ve Kore modellemesi Yue Minjun’un 1995’de gerçekleştirdiği yağlıboya “İnfaz” çalışması, ünlü tablonun “silahsız” bir remake’iydi (üstte). Ünlü ressam Picasso ise 1951’deki “Kore Katliamı” isimli çalışmasında, bu savaş sırasında yaşanan katliamları tarihî tablonun modellemesiyle sunmuştu (altta).

    Goya’nın bu tablosunun yarım yüzyıl sonra Manet tarafından “model” olarak seçilmesi, modernlerin öncüllerine yaraşır bir yaklaşımdı: “Remake” (yeniden yapım) anlayışı bir sonraki kuşakla başlamış, bir başına geniş bir katalog oluşturmakta zorluk çekilmeyecek yaygınlığa ulaşmıştır. “Model-örnek”ler arasında “3 Mayıs 1808”ün önü çektiğini söyleyebiliriz. 

    Picasso, Guernica’yı yaptığı dönemde Goya’yı aklından çıkaramadığını aktarmıştır. “Model”e 1952’de dönmüş, bir yıl önce Güney Kore’de yaşanan katliamı nakşetmek için aynı sahneye koyuşu bilinçli olarak seçmişti. Bir temel farkla: Gerek Goya’da, gerekse Manet’de kurbanlar ve cellâtlar yalnız değildir, her iki olayın “tasarım”ında seyircilere de yer verilmiş, “tanık” statüsünde üstlerine bir tür sorumluluk yüklenmiştir (3 Mayıs’ı bilemeyiz, fotoğraf henüz bulunmamıştı; buna karşılık 19 Haziranınkiler var, orada kalabalık izlerkitleyi görüyoruz); Picasso bu üçüncü ögeye yer açmaz “Kore Katliamı”nda: Katliamı yapanların artık tanık istemediklerini, yüzyılın başından ucuna yoketme siyasetini gözden uzak tutmak için akılalmaz önlemler aldıklarını öğrendiğimiz bir çağda yaşıyorduk. 

    “Model”in sergüzeştinin bu noktada tamamlanmadığı, peşisıra gelen yapıtlardan belli. Robert Ballagh, 1970’de çizgi-roman karesine oturttu Goya’nın tablosunu. Konu Çinli sanatçıların atölyelerine sıçradı son dönemde. Yan Pei-Ming’in 2008 tarihli “İnfaz”ı kan kırmızısı bir tablo: O tek renge kurbanların dökülen kanlarını sığdırmak istemiş. Yue Minjun’un 1995’de gerçekleştirdiği yağlı boya “İnfaz”ı alabildiğine özgün, çünkü kişisel yorum payı ağır basan bir “remake” denemesi: Kurbanların ve cellâtların farklı biçimde “güldükleri” bu sahnede, silâh tutma “pozisyonu” var ama silâh yok: Ağır mı ağır bir kara mizah optiği. 

    Tarih nasıl tekerrürden ibaret değilse sanat da değil.

    Tek tekerrür eden: Zulüm.

  • İthal imparator I. Maximillian’ın Meksika trajedisi

    İthal imparator I. Maximillian’ın Meksika trajedisi

    Avrupa devletlerinin desteği ve Meksikalı monarşistlerin isteğiyle 1862’de Amerika kıtasına giderek imparatorluk koltuğuna oturan I. Maximillian (Arşidük Ferdinand), beş yıl sonra ülkedeki içsavaşta yenildi. Tam yüz elli yıl önce Cumhuriyeçiler tarafından kurşuna dizildi. Ünlü ressam Manet’nin tablosundan Osmanlı gazetelerine uzanan ve yolda değişen bir tarih öyküsü… 

    Genç yaşta öldürülen Meksika imparatoru I. Maximillian (1832-1867). 

    Kuzey ve Orta Amerika’nın en eski ülkesi Meksika’da, M.Ö. 1. yüzyıldan itibaren Maya, Olmek, Toltek, Zapotek, Aztek adlı başlıca kabileler, zaman zaman çatışıp, zamanla birleşerek, gelişmiş bir kültür ve sanat ortamının görüldüğü devlet ve imparatorluklar kurmuştur. Maya ve sonrasında kurulan Aztek imparatorlukları, icatları, alfabesi, dini, tarım-sulama teknolojisi, madenciliği olan, kalabalık nüfusunu rahatlıkla doyuran, gelişmiş bir uygarlığa sahipti. 

    Bu büyük imparatorluk, 1519’da Hernan Cortes’in başlarında olduğu İspanyol işgalcilerin sadece beş-altı yüz kişilik birliğine anlaşılmaz bir şekilde boyun eğse de tamamen teslim olmadı. Yüzyılın sonuna kadar işgal harekâtı genişledi ve direniş de aynı oranda yayıldı. Ne var ki tahminen 25 milyon insandan 23 milyondan fazlası katledilecek, İspanyol işgalcilerin insanlık dışı icraatlarıyla 1600’lerin başında yerlilerin sayısı 1,5 milyona kadar inecektir. 

    İspanya krallığına bağlanan topraklar, İspanyol sömürgesi haline getirildi. 300 yıl boyunduruk altında yaşayan ülkeye yoğun bir İspanyol ve Latin Avrupalı göçmen de iskân edildi. Zamanla İspanya bağlantısını reddeden, yerli, melez ve İspanyol göçmenlerden ibaret yeni bir ulusun doğuşuna, Meksikalı kimliğinin gelişmesine tanık olundu. Meksikalı yerli ve göçmen kitlelerin Hidalgo adlı bir rahibin önderliğinde İspanyol zulmünden kurtulmak için 1810’da başlattığı direnişin ardından ülke 1821’de bağımsızlığa kavuştu ve 1. Meksika İmparatorluğu kuruldu. 

    Bağımsızlık ilanı, ülkede yaşanan kargaşaya çare olamamıştır. İspanyollardan kurtulsalar da yeni yeni büyümekte olan ABD’nin ülkelerinde gözü vardır. ABD Başkanı Monroe’nun adıyla anılan “doktrin” 1823’te ilan edilmiş, buna göre ABD, Avrupa ülkelerinin Amerika kıtasında sömürge edinmelerine kesinlikle karşı çıkmıştır. Bundan sonra tüm Amerika kıtası ABD’nin nüfuz sahası olacak, Texas’ı ilhak etmesi üzerine çıkan 1846-48 savaşı sonunda New Mexico, Nevada, Arizona, California eyaletlerini de Meksika’dan koparıp alacaktır. 

    Hadisenin resim kaydı Ressam Edouard Manet’nin yüz yılı aşkın süredir Mannheim Müzesi’nde sergilenen “I. Maximillian’ın İnfazı” tablosu 1868’de, hadiseden bir yıl sonra yapılmıştı (üstte). Eser, Goya’nın 1814’de yaptığı tablodan esinlenmişti. Olayın fotoğrafı hem Manet, hem tarih için aydınlatıcı bir kareydi (altta).

    1857-60 yılları arasında Katolik kilisesi karşıtlığı, toprak reformu ve yeni anayasa talepleriyle ortaya çıkan, Liberal-Muhafazakâr rekabetiyle gerçekleşen “Reform Savaşı”nı kazanan liberaller 1861 yılında iktidara geldiler ve liderleri Benito Juarez devlet başkanı oldu. İlk iş olarak dış borçların ödenmesini belirsiz bir süreye ertelediler. Bunun üzerine Meksika’dan alacaklı olan Fransa, İspanya ve İngiltere’nin müttefik orduları Meksika’yı işgal etti.

    Fransa’nın Meksika’yı sömürgeleştirme planını açığa çıkarmasıyla, İngiltere ve İspanya ittifaktan ayrıldı. Fransa İmparatoru III. Napolyon tarafından yeni bir sömürge gözüyle bakılan Meksika’nın işgali pek kolay olmadı. Fransızları Puebla Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğratan Meksikalılar, zafer günü olan 5 Mayıs 1862’yi “Cinco de Mayo” adıyla millî birliklerinin en büyük bayramı olarak günümüzde de coşkuyla kutlamaktadırlar. Çeşitli muharebelerde başarı kazansalar da Devlet Başkanı Juarez ve cumhuriyetçi Meksika güçleri daha fazla direnemeyip başkenti terkettiler. İşgal 1863’te tamamlandı. 10 Temmuz’da 2. Meksika İmparatorluğu ilan edildi. Kilise adamları, büyük toprak sahipleri, aristokrasi ve monarşi yanlısı olup cumhuriyet aleyhtarı olanlar yeni devletin destekçileri oldular. 

    İmparatorluk kurulmasına kurulur ama tahtı boştur. Kimin tahta çıkarılacağına III. Napolyon karar verir. Habsburg hanedanından Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in kardeşi, imparatorluk veliahdı Ferdinand Joseph’e teklif götürülür. 19. yüzyıl Avrupa monarşilerinde böyle bir yönetim geleneği oluşmuştu. Emperyalist devletlerin monarkları zaten birbirleriyle akraba olduğundan, her yeni kurulan devletin hanedanı da kendi soylarından tesis ediliyordu. Bağımsızlığını kazanan Yunanistan’a 1832 yılında tek kelime Yunanca bilmeyen, üstelik Katolik mezhebinden olduğu halde Ortodoksluğa geçen, Alman Wittelsbach hanedanından, reşit bile olmayan Otto kral “tayin” edilmişti. 

    Avrupa’da başlayan bu uygulamanın Atlantik ötesine götürülmesi söz konusu oldu. Arşidük Ferdinand’ın seçilmesi de bu gelenekle alakalıdır. Daha sonraki yıllarda da Avrupa’da bu geleneğin devam ettiğini görüyoruz. 1878 yılında Alman Hohenzollern hanedanından Katolik Alman prensi, I. Karol adıyla Romanya tahtına oturtuldu. 1879’da Alman Battenberg hanedanından Alexander, Bulgaristan’a Prens unvanıyla seçildi. Ama Bulgar, Yunan ve Romenler ithal krallarına Meksikalılar gibi muhalefet göstermediler. 

    1832 doğumlu Arşidük Ferdinand, 1857’de Belçika Kralı I. Leopold’ün kızı Prenses Charlotte ile evlendikten sonra İtalya’nın Trieste şehrindeki Miramare kalesine yerleşti. Botanik araştırmalarına verdiği önemle kalenin bahçesini botanik bahçesi haline getirmiş, Avusturya tahtındaki sırasını bekliyordu. Meksika monarşistlerinin teklifini ilk önce reddetse de Meksika’dan Miramar’a gelen kalabalık bir heyetin taht teklifini cazip bulup geri çevirmedi. Heyet tarafından halkın kendisini istediğine dair yalan beyanlarla kandırıldığı söylenir. Meksika ve Orta Amerika’da botanik araştırmaları yapabilme fırsatının da teklifi kabulünde etkisi olduğu iddia edilir. 

    Maximillian’ın son anları Fransız ressam Jean-Paul Laurens’ın, “Maximillian’ın Son Anları” adlı çalışması, imparatoru yanındakileri teskin etmeye çalışırken gösteriyor. 

    Arşidük Ferdinand, eşi Prenses Charlotte ile 12 Haziran 1864’te Mexico City’ye ulaştı ve I. Maximillian adıyla 2. Meksika İmparatorluğu’nun tahtına oturdu. Cumhuriyetçiler ve Muhafazakârlar arasındaki iç savaş henüz bitmemişti, yer yer şiddetli mücadeleler oluyordu. Avusturya, Belçika gönüllü taburları yanında Mısır’dan gönderilen bir birlik de Fransa İmparatorluk Ordusu saflarında Cumhuriyetçilere karşı savaşıyordu. 

    Maximillian ilk icraatları ile kendini tahta davet eden muhafazakâr monarşistleri şaşkına çevirdi. Yıllardır mücadele ettikleri Liberal Cumhuriyetçilerin programlarına uygun, kilise ve toprak reformlarına niyetlenen Maximillian’a siyasi desteğe devam etseler de reformlarına karşı çıktılar. Fransız ordusu da çeşitli cephelerde yenilmeye başladı. Juarez taraftarı Cumhuriyetçilerin önde gelenlerinin öldürülmesine dair Maximillian’ın ilan ettiği “Bando Negro Programı” muhalefeti daha da şiddetlendirdi. 

    Goya’nın hadiseden 60 yıl önceki tablosu Fransisco Goya’nın 1808’de yaptığı ve I. Napolyon’a isyan eden İspanyolların kurşuna dizilişini gösteren tablosu, Edouard Manet’nin meşhur tablosuna esin kaynağı olmuştu. 

    Amerika, 1861 yılında Kuzey-Güney içsavaşı çıktığından, nüfuz sahası olarak gördüğü komşusu Meksika’ya müdahale edememişti. Buna rağmen diplomatik ataklarını sürdürdü. Kongre, daha 1862’de Meksika’da monarşi kurulmasını reddeden bir karar aldı. 1865’te Amerikan İçsavaşı bitince Meksika’ya müdahale başlamıştı. Çemberin giderek daraldığını görüp Meksika’yı Fransız sömürgesi kılma hayallerinden vazgeçen III. Napolyon, Fransız ordusunu geri çekme kararı alınca, Maximillian itiraz etse de sözünü geçiremedi. İmparatoriçe Charlotte Avrupa’ya gidip bizzat III. Napolyon’a yalvarsa da karar değişmedi. Papa Pius’un desteği için İtalya’ya gitmesi de bir işe yaramadı. 

    31 Mayıs 1866’dan itibaren Fransız ordusu ülkesine döndü. Az sayıdaki Avusturya ve Belçika gönüllüleri, Meksikalı monarşistlerle birlikte Maximillian’ın yanında savaşı sürdürdüler ancak bir yıl dayanabildiler. 15 Mayıs 1867’de sığındıkları Querétaro şehrinde Cumhuriyetçilere teslim oldular. Maximillian ile Meksika muhafazakâr monarşistlerinin önde gelenlerinden General Miguel Miramón ve Tomás Mejia kısa süren bir mahkeme sonucu idama mahkûm edildiler. 19 Haziran 1867 sabahında aynı şehirde kurşuna dizildiler. 

    Juares, idamların affedilmesine yönelik uluslararası baskı ve ricalara kulak asmadı. Dünya çapında ses getiren, şok etkisi yaratan bir olay oldu. Paris Uluslararası Fuarı sürerken, Osmanlı padişahı Sultan Aziz ve daha birçok kral, çar, imparator misafirken Paris’e ulaşan kurşuna dizme haberi, III. Napolyon’u dehşete düşürdü. İmparatoriçe Charlotte, İtalya’da Miramar Kalesine döndü ama aklını kaçırmıştı. 

    İllüstrasyon ve fotoğraf İmparator I. Maximillian ile Miramón ve Mejia kurşuna diziliyor. Dönem illüstrasyonunda (üstte) betimlenen idam mangası, fotoğrafçıya da poz vermişti (altta). 

    Bu trajik ölümün ardından Maximillian’a adanmış eserler ortalığı sardı. Franz Lizst’in Cenaze Marşı, Edouard Manet’nin kurşuna dizilme anını zapteden tabloları, çok sayıda monografi ve kitap ile gündemdeki yerini uzun süre devam ettirdi. Enis Batur’un, Manet’nin tabloları hakkında kaleme aldığı bu sayımızdaki denemesini okumalısınız.

    Sultan Abdülaziz döneminde Osmanlı basını gelişmiş bir düzeyde olmasa da, dünya konjonktürünü çok iyi takip ediyordu. Jöntürkler yurtdışına kaçmış, orada kurdukları gazetelerle propagandalarını sürdürüyorlardı. Tam 150 yıl önce Ali Suavi Muhbir gazetesini çıkarıyor, Sultan Aziz’den ziyade, Babıâli yöneticileri, sadrazamlar Âlî ve Fuad Paşalar aleyhinde yaptıkları yayınlarla, bunların yönetim tarzlarını “istibdad” olarak değerlendiriyorlardı. 

    İstibdad olarak nitelenen bu devirde çıkan İstanbul gazetesi ise 4 Kasım 1867 tarihli 4. sayısında Maximillian’ın kurşuna dizilmesini kapaktan veriyor, gömüldükleri yerin gravürünü hiç endişesiz yayımlıyordu. Haber metni daha da şaşırtıcıydı. İdam öncesinde Maximillian’ın vatandaşlara yönelik beyannamesi ve vasiyetnamesi olduğu belirtilen metinler, sanki devrin hükümdarına, padişahına söylenemeyenleri onun ağzından söyletmek istemiş gibidirler. Bu nedenle gazetede yayımlanan metnin ne kadar gerçek olduğunu ne kadar değiştirildiğini bilmiyoruz. Bununla birlikte çok iyi yazılmış bir metin olduğu ortadadır.

    Muhakkak ki bu olay II. Abdülhamid devrinde yaşansaydı, kapaktan görülmek bir tarafa iç sayfalarda birkaç satırla bile yer bulamazdı. 

  • YILDIRIM SAVAŞI

    YILDIRIM SAVAŞI

    2. Dünya Savaşı’nın başındaki meşhur Alman taarruzu on gün içerisinde Fransa’yı darmaduman etmiş, mekanize savaşın ilk büyük ustası General Guderian’ın birlikleri Dunquerque’te denize ulaşarak Maginot Hattı efsanesini yerlebir etmişti. Yeni nesil Alman subayların hem Müttefikler’e hem de eski tüfek Alman komuta kademesine karşı zaferi… 

    Fransa ve müttefikleri 1914-18 yıllarında üstün Alman ordularına karşı 51 ay ya da aralıksız 1430 gün savaşarak zafere ulaşmıştı. 1940 Mayıs’ında ise Fransızlar Almanlar karşısında sadece on gün içerisinde felakete uğradı. 

    10 Mayıs 1940’ta başlayan Alman taarruzu, mekanize savaşın ilk büyük ustası General Guderian’ın 20 Mayıs günü Manş denizine ulaşmasıyla zafere erişti. Bundan sonrası, sadece Dunquerque cehennemi ve işin arkasını toplamaktan ibaretti. Dünyanın en kuvvetli kara ordusuna sahip olduğuna inanılan Fransa’nın bu kadar aniden çözülüvermesi üzerine sayısız kitap ve makale yazıldı. Gazeteler ilk kez Polonya’da kullandıkları “Yıldırım Savaşı” (blitzkrieg) terimini efsaneleştirerek yaydılar. 

    Bunlar, gerçekten de dünya tarihinin önemli olayları arasındadır. Evet, Fransız ordusu çok yanlış hazırlanmış, yığınağı hatalı yapılmış ve son derece kötü yönetilmişti ama, mağlubiyetin gerçek nedeni bunların ötesindeydi. Fransız liderliği daha işin başında, hatta öncesinde savaşı zihninde yitirmiş, Fransız ulusu da psikolojik olarak yenilgiyi kabul etmişti. Bunu anlamak için 1914 ve 1916 yıllarına, hatta 1870’e dönmek zorundayız. 

    Yeni savaş  Almanca’da ‘Blitzkrieg’ (Yıldırım Savaşı) adıyla bilinen harekât; teknoloji kullanımı, startejik ve taktiksel yönüyle tarihte yeni bir sayfa niteliğindeydi. 

    1870-71 Prusya savaşlarında da Fransız orduları hızla dağılmış ülke işgal edilmişti ama, Fransız halkının büyük kısmı teslim olmamış, yeni birlikler kurmuşlar ve bir kısmı da son nefesine kadar savaşmıştı. Almanların kabul ettirdiği muazzam savaş tazminatı ve Alsace- Lorraine’in kaybı Fransızların intikam duygularını o kadar kabartmıştı ki, 1914 Ağustos’unda milyonlarca kişi silah altına koşarken Fransız seferberlik firesi binde birin altında kalmış, Fransa bu savaşın ilk altı haftasında bir milyona yakın kayıp verdiği halde direnmeyi sürdürmüştü.

    Ne var ki, 1916 yılının 21 Şubat gününde başlayarak sonbahara kadar süren Verdun Muharebeleri, Fransız ruhunda derin bir iz bıraktı. Ordudaki 330 alayın 259’u, yani askerlerin yarısından çok daha fazlası bu cehennemden hiç değilse bir kez geçti. Verdun’de iki taraf da yaklaşık 300’er bin kayıp verdi, ama nüfusu Almanya’nın yarısından biraz fazla olan Fransa için bu çok daha yıkıcıydı. 1. Dünya Savaşı’na “sonuna kadar hücum” doktriniyle giren Fransızlar, Verdun’den sonra topçu desteğinde savunma anlayışına geçtiler ve 1939’da savaş yeniden başladığında da tüm zihniyetleri buna göre şekillenmişti. Halbuki iki savaş arasında hızla geliştirilen tanklar ve uçaklar hücuma büyük avantaj sağlamaktaydı.

    1940 Mayıs’ında, Fransızların her şeye rağmen Almanya’dan daha fazla tankı, topu ve yanlarında gene güçlü bir İngiliz seferî kuvveti vardı. Ne var ki yirmi yıl önce verdiği milyonlarca kayıp Fransa’nın savaş azmini eritip yok etmişti. 

    Alman komutan  Meşhur General Heinz Guderian, Alman ordularının aklî merkezi konumundaydı.

    İsviçre sınırından itibaren büyük kaynak sarf ederek Maginot hattını inşa etmişler ve askerlerini metrelerce toprağın altına sokup mazgallardan ateş eden köstebekler haline getirmişlerdi. Tanklarını da piyade destek bölükleri halinde küçük parçalara ayırıp dağıtınca, modern savaşın bu vasıtaları onların elinde işlevsiz kaldı. Son anda kurdukları birkaç zırhlı tugay ve tümen ise sahada bakım ve ikmal olanaklarından, dolayısıyla da savaş kabiliyetinden yoksun olduğu gibi, bunların etkili bir şekilde kullanılmasını sağlayacak bir savaş doktrinine de sahip değillerdi. Öte yandan, Almanya’nın İngiliz veya Rus hasımları da, zırhlı birlik harekatının özel koşullarını 1942 yılına kadar çözemeyeceklerdi. 

    Savaşları kaybeden daha iyi öğrenir derler. Bu her zaman geçerli değildir, ama 1918’den sonra Almanlar için son derece geçerli olmuştu. Öncelikle 1914 yılındaki büyük taarruzlarının başarıya bir adım kala Marne’da durdurulmasının nedenlerini ve savaşın bir yıpratma mücadelesine dönüşmesini anlayarak, bu kez cepheleri yarıp geçecek bir savaş sistemi yarattılar. Bu, yenilikçi subayların her adımında eski nesil Alman generalleriyle boğuşarak geliştirdikleri zırhlı birlik hücumuydu. Yer destek uçakları da adeta bir hava topçusu gibi, karşılaştıkları direniş odaklarını bombalayarak ilerlemeyi kolaylaştırıyordu. Ayrıca zırhlı ve mekanize birlikleri cephede yönetecek telsiz haberleşmesini de unutmamışlardı; çünkü 1914 Ağustos’unda Schlieffen planının az farkla akim kalmasının nedeni koordinasyon ve ikmal eksikliğinden başka bir şey değildi. Bu nedenle, 1914- 18 savaşında iki taraf da ne kadar yığınak yaparsa yapsın, kademeli siperleri aşamamış ve dikenli tellerin arasındaki çamurda boğulmuştu. 

    Harekat, dünya ve Türk basınında büyük yankı uyandırmıştı. 

    Bu kez on Alman zırhlı (panzer) tümeninin organik mekanize piyadeleri, kundağı motorlu topçusu ve zırhlı keşif taburları vardı ve hepsi telsiz ağıyla irtibat kurabiliyordu. Müttefiklerin zırhlı gücü ise piyade desteği olarak dağıtılmış olup, buna benzer bir güce sahip değildi. Keza Stuka adı verilen pike bombardıman uçakları da hızlı ilerleyişin yarattığı paniği artırıyordu. Ve yukarıda belirtilen tüm diğer unsurlar kadar önemli diğer bir husus da Alman birliklerinin muharebe alanı istihbaratının çok iyi olmasıydı. Müttefiklerin telsiz haberleşmesi dinleniyor ve şifreleri kırılarak durumları hakkında doğru bilgiler alınıyordu. Müttefikler ise daha muharebenin başında karmaşa içerisine düşmüşlerdi. 

    Tüm bunlara rağmen, Fransız ve İngiliz ordularının Alman hücumunu önleyecek olanakları vardı; ama bunu yönetecek bir liderliğe sahip değildiler. Şayet ellerindeki olanakları doğru örgütleyip doğru kullansalar, işler farklı olabilirdi. Yani, olaylar bittikten sonra ileri sürülmüş olan “yenilginin kaçınılmazlığı” görüşü doğru değildi. Kararlı bir liderlik altında durum pekala farklı cereyan edebilirdi. 

    1939 Eylül’ünde Hitler ve Stalin’in el ele verip Polonya’yı parçalamalarından sonra savaş uzun bir duraklama dönemine girmiş ve Batı basını buna “sahte savaş” veya “sitzkrieg” (oturma savaşı) adı vermişti. 1940’ın Nisan ayında Hitler birkaç saat içerisinde Danimarka’yı işgal ederken aynı anda Norveç’in istilasını başlattı. Burada direniş daha kararlı sürmekle birlikte, işgalin başarıya ulaşacağı daha ilk günden belli olmuştu. 10 Mayıs günü ise Hollanda, Belçika ve Fransa’nın işgal operasyonu başladı. 

    Hollanda küçümsenmeyecek bir askerî güce sahip olmakla birlikte, Rotterdam’a yapılan yoğun bombardımanın hemen arkasından teslim oldu. Belçika ise İngiliz ve Fransız ordularının yenilmesinde önemli bir faktör haline geldi. Şöyle ki… Maginot Hattı, İsviçre sınırından Lüksemburg’a kadar kesintisiz uzanıyor, ondan sonra kısmen tahkimli bölgeler başlıyordu. Belçika sınırına fazla istihkam yapılmamıştı. Müttefikler Maginot Hattı’nın ötesinde, cephenin ortasındaki ormanlık Ardenler mıntıkasının büyük kuvvetler tarafından geçilemeyeceğini varsaymışlardı ve bu tabii ölümcül bir hataydı. Ardenlerin yumuşak tepelerinin arasından batıya akan birçok yol vardı ve bunlar her türlü birliğin geçmesine müsaitti. Fransızlar her ihtimale karşı buraya, Meuse Nehri’nin önüne zayıf örtme birlikleri koyup, nehrin arkasına da ana savunma hattı kurmuşlardı. Ne var ki bu bölgeye, hareket yetenekleri ve ateş güçleri sınırlı olan ikinci sınıf birlikler yerleştirilmişti. 

    Almanların on zırhlı tümeninden birisi Hollanda’ya, ikisi Belçika’ya tahsis edilmiş, geri kalan yedi tümen Ardenlerde toplanmıştı. Almanlar Hollanda ve Belçika’ya girince, İngiliz ve Fransızlar en seçkin motorize birliklerini cephenin en batısından Belçika’ya soktular. Ardenler ve daha doğudaki Maginot hattı aşılamayacağına göre, esas muharebenin Belçika ovalarında yapılacağını varsaydılar. 

    Sonuçta, Schlieffen Planı’nda olduğu gibi Alman birliklerinin Manş denizini yalayarak batıdan bir çevirme planladığını düşününce, ordularını bir an önce ileri çıkarıp cepheyi Belçika’da kurmaları mantıklıydı. Ne var ki ertesi yıl Rusya’da mareşal olacak yetenekli general Manstein tarafından yapılan plana göre, Almanlar bu kez denizi yalayarak ilerlemek yerine Ardenlerden fırlayıp denize ulaşacak ve Belçika’ya ilerleyen Müttefik kuvvetleri de torbaya girmiş olacaktı. Ne kadar çok Müttefik birliği ilerlerse, torba o kadar dolacaktı. Tam da böyle oldu.

    Hava hücumları
    Üstün savaş sanayisi ile dönemin büyük hava gücü olan Naziler, hava hücumlarıyla Fransızları paniğe sevkettiler. 

    Müttefik cephesi daha ilk üç günde karmakarışık bir hale düştü. Belçika’ya ilerleyen birlikler benzinsiz ve ikmalsiz kalırken, Hollanda, Belçika ve Kuzey Fransa’dan kaçan milyonlarca mülteci yolları tıkayıp hareketi büsbütün olanaksız hale getirdiler. Alman tanklarının önünde nokta bombardımanı yapan Stuka’lar ise canavar düdükleriyle dalarak paniği artırdılar.

    Burada kritik muharebeler Meuse Nehri üzerinde yapıldı. Alman birlikleri, karşılarındaki zayıf örtme birliklerini derhal süpürerek nehre ulaştılar. 

    Fransa’nın yıkımı 
    Nazi Almanyası sadece 10 günde denize ulaştı ve ardından Fransa işgal edildi. 

    Alman ilerleyişinin en önünde o sırada üç zırhlı tümeni olan bir kolordunun komutanı Heinz Guderian bulunmaktaydı. Esas şöhretini Afrika’da yapacak olan Rommel ise bir zırhlı tümene komuta ediyordu. Guderian, harekatın dördüncü günü olan 14 Mayıs sabahı Meuse Nehri’ni ateş altında geçerek hızla ilerlemeye başladı. Aynı gün diğer Panzer kolorduları da köprübaşından fırlayarak ileri atıldılar. Fransız zırhlı birliklerinin yan hücumları ise yukarıda belirtilen nedenlerle etkili olamadı. Son haftalarda büyük birliklerde toplanan bir kısım Fransız zırhlı vurucu gücü 48 saat içerisinde dağıtıldı ve savaş gücünü yitirdi. Almanlar ile mukayese edilebilecek bir haberleşme sistemine sahip olamayan Fransız üst komutanlıklarında panik başladı. 

    O dönemde yüzbaşı olan ünlü askerî düşünür André Beaufre şahit olduğu bir sahneyi şöyle anlatır: “Fransız kuzeydoğu cephesinin komutanı olan General Georges ‘cephemiz Sedan’da yıkıldı, tam bir çöküş meydana geldi’ diye kendisini bir sandalyeye atıp gözyaşlarına boğuldu”. Ve bu olay muharebelerin henüz altıncı gününde meydana gelmişti. 

    Öte yandan Alman batı cephesi komutanı general von Rundstedt’in karargahında da bir endişe yok değildi. Fransızlar Sedan’ın hayaletiyle yaşarken, Almanların yaşlıları da Marne hayaletinden kurtulamıyorlardı (Schlieffen Planı’nındaki ilerleyiş Marne’da açık verdikleri cepheden yapılan bir karşı hücumla durdurulmuştu). 

    Zırhlı kolorduların genç liderleri ilerledikçe, daha eski nesilden olan ordu komutanları yan hücumlarla felakete uğrayacakları korkusuyla kıvranıyordu. Piyade zamanıyla düşünen yaşlı komutanlar, motorlu araç zamanıyla düşünen genç muharebe komutanlarını dizginlemeye çalıştılar. Fazla ileri çıkmamaları için onlara emir üzerine emir yağdırdılar. Ne var ki genç liderler onları dinlemediler. Bazen emirleri geç almış gibi yaptılar, bazen sadece keşif kolu çıkarma izni alıp toptan yürüdüler, bazen haberleşme kanallarını kasten azalttılar ve birçok emrivaki ile üst karargahları durumu kabule zorladılar. Esasen hücum o kadar hızlı gelişti ki, Guderian 20 Mayıs günü Abbeville yakınlarında denize ulaşarak Müttefik ordularını ikiye böldü. Üstelik diğer iki kolordu da aynı gün bitmeden onun yanında hedeflerine varmıştı bile. Onların arkasından gelen piyade birliklerine sıkıntı yaratacak bir Fransız vurucu gücü kalmadığı gibi, Fransız üst komutanlığı da bunu planlayabilecek zihin yapısından uzaklaşmıştı. 

    Bağlantı kesildi 
    Fransız ordusu, Almanların Müttefik ordular arasındaki bağlantıları kesme hamlesine engel olamamıştı. Sedan kentini zapteden Alman askerleri… 

    2. Dünya Savaşı’nda subay olarak cephelerde bulunmuş yetkin savaş tarihçisi Kenneth J. Maksey bu olayları şöyle değerlendirmiştir: “Modası geçmiş tekniklerle kazanılmış eski zaferlerin yan ürünü olarak yerleşen kendini beğenmişlik ve tatmin duygusunun yanısıra, birçoğu modern savaşın hızı, gerginliği ve gerilimleriyle başedemeyecek kadar yaşlı komutanlar arasında idraksizliğe yol açan ve yetersizlik üreten tembellik, Fransız ordusunu ve milletini yıkıntının eşiğine getirmişti. Şimdi hata üzerine hata yapılacaktı…” 

    Ne var ki hatalar sadece Müttefiklere ait değildi. O günlerde Alman yüksek komutanlığı da zafere rağmen büyük bir hata yapacak ve belki de batıdaki savaşı çok avantajlı bir barışla sona erdirmek için İngiltere’yi buna mecbur kılma olanağından yoksun kalacaktı. 

    21 Mayıs günü, tüm dünya Almanların batı cephesinde kesin bir zafer kazanmış olduğunu biliyordu. Ancak Almanların bu zaferden nasıl istifade edeceklerine dair bir planları olmadığı ortaya çıkmaktaydı. İlk olarak, kuzeybatıda kuşatılan ve ağırlıkla İngiliz Seferî Kuvveti’nden (BEF-British Expeditionary Force) oluşan müttefik birliklerinin nasıl imha veya esir edileceğinin çözülmesi gerekiyordu. İkinci olarak, Fransızların güneyde kuracakları yeni bir savunma hattının çökertilmesi için plan yapılması gerekmekteydi. Ayrıca, şimdi, Fransa’nın Atlantik kıyısındaki tüm limanlar ele geçirilmekte olduğundan ve İngiliz ordusunun neredeyse tüm vurucu gücü kuşatılmışken, İngiltere’nin istila edilip edilmeyeceğine karar verilmesi beklendi. 

    İngiltere’de gerçekten de elle tutulur bir kara gücü kalmamıştı. Bu sırada Almanlar iki günlük bir tereddüt geçirerek durakladılar. Halbuki operasyona devam etseler İngilizlerin son çekilme olanağı olan Dunquerque limanını çok zorlanmadan ele geçirebilirlerdi. İngilizler bu kısa sürede kentin etrafında birkaç gün dayanacak bir savunma çemberi oluşturmaya muvaffak oldular. Zırhlı birlikler harekete geçseydi, bu çember tahliyenin daha ilk günü çökerdi. Gene aynı günlerde birkaç kritik gelişme daha oldu. 19 Mayıs’ta İngiliz Amirallik Dairesi, Dunquerque’ten çekilme seçeneği üzerinde çalışmaya başlamıştı ve 20 Mayıs’ta da İngilizler Alman şifrelerini kırarak önemli istihbarat elde etmeyi başardılar Ne var ki, o andan itibaren hiçbir istihbarat cepheyi düzeltecek bir mucize yaratamazdı. Bu mucizeyi Hitler ve Goering birlikte yaratıp İngilizlere bir ordu hediye ettiler. 

    Amiens’e bombalar yağarken… Fransa’nın Amiens kenti bombalanırken, kent sakinleri güç koşullarda kaçıyor. Hitler’in ordusu İngiliz güçlerini Dunquerque’e kadar sürdü. (altta) 

    Almanların 20-21 Mayıs’ı izleyen birkaç gün içerisinde İngilizlerin son çekilme limanı olan Dunquerque’i ele geçirip İngiliz Kara Kuvvetleri’nin büyük bölümünü niçin esir veya imha etmedikleri üzerine sonsuz tartışma yapılmıştır. Bu konuda bir tez, Hitler’in Fransa seferini tamamlamak için zırhlı birliklerine bakım yaptırma isteğidir. Gençliğinde bu bölgenin çamurunda savaşmış olan Hitler’in, tanklarını daha da yıpratmamak için bu yolu seçtiği söylenir. Ne var ki, zırhlı birliklerin Dunquerque’e ulaşmak için gitmeleri gereken yol çok kısaydı. 

    İkinci tez, Hitler’in, aklının gerisindeki esas hedef olan Rusya seferine çıkmadan önce İngiltere ile barış yapılabileceği fikrinde olmasıdır. Yaygın inanışa göre Hitler, Avrasya’da hakimiyetinin tanınması karşısında İngiltere’nin dünya hakimiyetini tanıyacaktı ve o günlerde orduları kuşatılmış olan İngilizlerin esasen buna razı olmaktan başka çareleri yoktu. 

    Üçüncü ve pratikte uygulanan durum ise Luftwaffe (Alman Hava Kuvvetleri) komutanı ve önde gelen Nazilerden Herman Goering’in hava hücumlarıyla Dunquerque’ten tahliyeye engel olacağı ve zırhlı birlikler Fransa’ya yapılacak son hücuma rahatça hazırlanırken bu işi tek başına çözebileceği şeklindeki iddiasıdır. Bu öneri Hitler’i son hazırlıklar için rahatlatmış ve işi ona bırakmış gibi görünüyor. Kaldı ki Luftwaffe, Nazi liderlerinin gözünde silahlı kuvvetlerin en faşist unsuru ve göz bebeğiydi. 

    Ne var ki İngilizler, donanmanın yanısıra irili ufaklı 860 tekneyle ve Luftwaffe’ye rağmen 26 Mayıs ile 4 Haziran arasında çoğu İngiliz 338.000 Müttefik askerini kurtarmayı başardılar. Luftwaffe, Goering’in sözünü yerine getirememişti. 5 Haziran’da ise Almanlar zırhlı tümenlerinin bakım ve ikmalini tamamlayıp tekrar hücuma geçtiler. Fransız cephesi tam bir kaos içerisine düştü. Güneyde kalan birkaç İngiliz birliği ucu ucuna tahliye edilirken, Almanlar Maginot hattını güneyden çevirip altı gün içinde İsviçre sınırına ulaştılar. Bundan da üç gün sonra, 14 Haziran’da Paris’e girdiler. 

    Hitler, mütareke antlaşmasının,1918 yılında Almanya’ya dikte edilen antlaşma ile aynı yerde, yani Compiègne ormanında konuşlanan aynı vagonda yapılmasında ısrar etti ve öyle oldu. 22 Haziran’da yapılan antlaşmaya göre Fransa’nın üçte ikisi Alman işgaline giriyor ve kukla Vichy yönetimi kuruluyordu. 

    Hitler’in zaferi
    Hitler 10 günde başlayıp sonlanan savaşın ardından, 23 Haziran 1940 günü beraberindeki Nazi kurmaylarıyla Eyfel Kulesinin önünde. 

    İngiliz Uluslar Topluluğu 1940 Mayıs’ı sona ererken, Almanya karşısında yapayalnız ve ordusu silahsız kalmıştı. Fransızlar ise Kuzey Afrika’ya çekilip onlarla birlikte mücadeleye devam edebilirlerdi ama, bu yolu seçmediler. 1916 Verdun Muharebeleri’nin kahramanı yaşlı Mareşal Philippe Pétain’in başkanlığındaki işbirlikçi faşist Vichy rejimi, işgal altındaki Fransa’yı yönetmeye başladı. Dünyanın dört köşesindeki Fransız sömürgelerinin çoğu Vichy’ye katıldı. İngiltere’ye giderek direnişi sürdüren DeGaulle’e katılanlar azınlıkta kaldılar ve dengeler ancak Almanların yenileceği anlaşılınca değişmeye başladı. 

    Bu arada Suriye, Senegal, Madagaskar, Fas ve Cezayir’deki Fransızlar Müttefiklere karşı ciddi savaşa girişirken, Hindiçini’deki Fransızlar ise Japonlarla anlaşma yoluna gittiler. Guadeloupe, Martinique ve Fransız Güyanası’nda da Vichy’ciler hâkim oldular. İlk dönemde sadece Orta Afrika ve bazı Kuzey Atlantik adalarına hâkim olabilen Hür Fransızlar ancak 1942’den itibaren, Müttefiklerin yardımıyla güç toplamaya başladılar. Bu durum, Fransızlar arasında ırkçı-işbirlikçi tutumun ne kadar yaygın olduğunu ve Fransız liderliğinin 1940 Mayıs’ında Nazilere niçin o kadar kolay teslim olduğunu gösterir. 

    İngilizler bir yandan Dunquerque’de kurtardıkları askerlerini tekrar silahlandırıp hızla yeni birlikler oluşturmaya çalışırken, İngiliz donanması Cezayir’deki Mers El Kebir üssünde bulunan Fransız donanmasının kendilerine katılmaları, tarafsız bir limana çekilerek silahsızlanmaları veya kendilerini batırmaları seçeneklerini sundu; çünkü onların Nazi denetimine geçmesine izin veremezlerdi. Fransızlar önerilerin hepsini reddedince bu gemileri bombalayıp batırmaları iki ülke ilişkilerine büyük darbe vurdu ve Vichy’nin elini güçlendirdi.

    Yine o günlerde İngiltere Muharebesi başladı. Hitler barışa razı olmayan İngiltere’yi dize getirmek için önce RAF’ı (İngiliz Hava Kuvvetleri) yenmesi gerektiğini düşünerek, Temmuz başında hava akınlarını başlattı. İngiliz savunmasının kısa sürede çökeceğini sandılar ama bekledikleri olmadı. Bu muharebelerde taraflar üçer bin uçak düşürdüklerini iddia ettiler ama gerçekte 915 İngiliz ve 1733 Alman uçağı düşürülmüştü.

    İngiltere hava savunmasını yıkamayan Hitler, zaten pek gönüllü olmadığı İngiltere’yi işgal planını rafa kaldırıp Rusya’yı istila hazırlıklarına başladı. 1941 Nisan’ında Balkanlar’ın işgalini takiben Haziran’da Barbarossa Operasyonu başlayıncaya kadar İngiliz Uluslar Topluluğu savaşı tek başına yürüttü. 1941’de Rusya ve dev kaynaklarıyla ABD savaşa girince, Nazi Almanyası’nın kaderi belirlenmiş oldu. Gerisi artık sadece bir zaman meselesiydi. 

    İşgal altındaki Fransa’ya gelince… İşbirlikçilik direnişten çok daha öndeydi. Fransız direnişçileri ve bu ülkenin Yahudileri öncelikle faşist Fransız milisleri tarafından öldürülüyor ve toplama kamplarına gönderiliyordu. Avrupa Birliğine giden yol, işte tam da burada başladı. Yüzyıllar boyunca Avrupa’da hâkimiyet peşinde koşan Fransa, Alman birliğinin kurulmasından sonra onlara karşı yaptığı üç büyük savaşın sonunda Germen üstünlüğünü kabul etmişti. AB öncesi Ortak Pazar’ın temeli sayılan demir çelik ve kömür konusundaki işbirliği, işgal sırasında başlamıştı. 

  • Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    27 Mayıs darbesiyle sanık durumuna düşenler Yassıada’da yargılandılar. Bunun için Yüksek Adalet Divanı oluşturulmuş ve başına Salim Başol getirilmişti. Başsavcılığı da Altay Ömer Egesel yapacaktı. Yargılamalar 14 Ekim 1960’da başladı. 600’e yakın sanık için 20’ye yakın dava açılmış, bunlardan bazıları Bebek Davası, Köpek Davası, Barbara Davası, Anayasa Davası olarak adlandırılmıştı. 15 Eylül 1961’de kararların açıklanmasıyla biten mahkemede sanıkların 123’ü beraat etti, diğerleri çeşitli cezalara çarptırıldılar.

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    15 Kişi idama mahkum oldu. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın cezaları infaz edildi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk ve son defa bir başbakan idam edildi. Türk demokrasisi bu idamın kara lekesinin izlerini hala taşıyor.

    Yassıada duruşmalarını takip edenlerin biri de illüstratör, ressam ve karikatürist Münif Fehim (1899-1983) idi. Haluk Oral’ın arşivinden mahkeme sürecinde yapılan orijinal çizimler…

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Mahkeme heyetinin imzaladığı karton

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Yüksek Adalet Divanı Başkanı, Üyeleri, Başsavcısı ve yardımcılarının imzalarının bulunduğu karton. Ortasındaki 27 Mayıs temalı üç pul 26 Eylül 1961, yani mahkemeler başladıktan oniki gün sonra Yassıada’da damgalanmış. Divan Başkanı Salim Başol’un imzası en üstte. En alttaki pulun hemen altındaysa Başsavcı Altay Ömer Egesel’in imzası yer alıyor.

    Polis şefleri mahkemede

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Münif Fehim’in kaleminden polisler. Mahkemelerde polis şefleri de suçlamalardan paylarını aldılar.

    İki asker ve Bayar

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Celal Bayar iki asker arasında duruşmaya gidiyor. En çok fotoğraf, belki de sanıkların mahkemeye gelişleri sırasında çekilmişti. Münif Fehim de buna çizgileriyle katılmış.

    Baş sanıklar: Bayar ve Menderes

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Münif Fehim imzalı Celal Bayar Portresi ve duruşmalar sırasında Celal Bayar ve Adnan Menderes çizimleri. Bayar az duyduğu için kulaklık kullanıyor. Menderesin boyadığı iddia edilen saçları duruşmalar boyunca hiç beyazlamadı.

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Ayhan Aydan, “Bebek Davası” ve utanç verici sahneler…

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Demokrasi tarihimizin en utanılacak davalarından biri de “Bebek Davası” adıyla anılır. 31 Ekim 1960’da başlayan bu davada Adnan Menderes ve Doktor Fahri Atabey, opera sanatçısı Ayhan Aydan’ın Adnan Menderes’ten olan çocuğunun ölümüyle ilgili suçlandılar. Ayhan Aydan, Yassıada’da verdiği ifadede Menderes’le olan ilişkisini gizlemediği gibi onu sevdiğini açıkça beyan etti. Duruşmaların birinde başsavcı, Adnan Menderes’in kasasında bulunduğunu iddia ettiği beyaz bir “kadın donu”nu havaya kaldırarak mahkeme heyetine gösterdi. Mahkeme 22 Kasım’da sanıkların suçsuz bulunmasıyla bitti. Münif Fehim’in yaptığı çizimde, Ayhan Aydan, Adnan Menderes, Dr. Fahri Atabey ve elinde donla başsavcı.

    Salim Başol ve Ömer Egesel

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Münif Fehim, Salim Başol ve Altay Ömer Egesel’in portrelerini sadece imzalamakla kalmamış, onlara da imzalatmış. Başol’un resimleri zamanın pek çok dergi ve gazetesinde yer aldı. Mahkemenin haber filmlerini izleyenler, çoğunun Başol’un “sanıklar getirildiler, elleri bağlı olmayarak yerlerini aldılar” deyişini hatırlayacaklardır. Egesel’in resimleri o kadar meşhur olmadı.

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları

    Yassıada’ya yolculuk Dolmabahçe’den başlardı

    Yassıada’daki duruşmalara katılacak olanların yolculuğu Dolmabahçe’den başlardı. Yolculuk boyunca bir hücumbotun eşlik ettiği gemi, seyirciler, sanık yakınları ve avukatlarıyla dolu olarak, yavaş yavaş ufuktaki kasvetli adaya doğru yol alırdı.

    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları
    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları
    Çizgilere yansıyan Yassıada duruşmaları
  • Klasik yazarların en popüleri JANE AUSTEN

    Klasik yazarların en popüleri JANE AUSTEN

    Dünya edebiyatının en ünlü kadın yazarı, tam 200 yıl önce 41 yaşında öldü. Yazdığı altı romandan hiçbirinin ilk baskısının kapağında kendi adı yer almıyordu. Bunlardan sadece dördünün basıldığını görebilmişti. Öldükten sonraki iki yüzyılda Jane Austen romanları bir endüstriye dönüştü. Büyüledikleri arasında 1. Dünya Savaşı siperlerindeki İngiliz askerleri de vardı, günümüzde televizyon başındaki Türk seyirciler de. 

    Bugün dünyanın en zengin kadın yazarının (hatta yazarının) yaklaşık 1 milyar dolarlık bir servetle İngiliz J. K. Rowling olduğu tahmin ediliyor. Garip bir tesadüf sonucu, 200 yıl önce ölen yine İngiliz, yine kadın bir başka yazar, onunla rahatlıkla rekabet edecek durumda. 41 yıllık hayatında altı romanı tamamlayabilmiş, bunların yalnız dördünü yayınlatabilmiş. Kitaplarından elde ettiği tüm gelir 684 sterlini (bugün 60 bin sterlin) ancak geçen Jane Austen (1775-1817) bugün neredeyse bütün dillere çevrilmiş romanlarıyla, 1930-2017 arasında bunlardan uyarlanan, esinlenen, başka dönem ve ülkelere taşınan 75 sinema, televizyon filmi ve dizisiyle, başka yazarların kaleme aldığı “esinlenme” ve “devam romanları” ile 1 milyar doları çoktan aşmış, çarkları bir türlü durmayan büyük bir endüstrinin kaynağı. 

    Jane Austen’ın yaşamı, dünya tarihinin en çalkantılı geçiş dönemlerinden birine tekabül ediyordu. Doğduğu yıl Amerikan Bağımsızlık Savaşı başlamış, sonra ABD kurulmuş, Fransız Devrimi olmuş, Napoléon iktidara gelip Rusya’yı işgal etmiş sonra düşmüş, İngiltere’de endüstri devrimiyle birlikte ilk işçi eylemleriyle köle ticaretine son verilmesine yönelik ilk kampanyalar başlamış, ilk büyük fabrikalar kurulmuş, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Hindistan’daki egemenliğini genişletmişti. 

    Jane Austen ve Anne Hathaway Anne Hathaway, yazarın hayatını konu alan “Becoming Jane” filminde (2007). Jane Austen’in James Andrews tarafından yapılan suluboya portresi (yanda). 

    Bütün bu başdöndürücü gelişmeler romanlarında ancak çok uzaktan yankılanıyordu; çünkü Jane Austen, çok iyi bildiği İngiliz taşrasındaki orta sınıfın ve küçük toprak sahiplerinin sıradan yaşamını anlatıyordu. Gerçi sonradan göreceğimiz gibi, bu uzak yankılar bile sonraki eleştirmen ve tarihçiler açısından dönemi yansıtan önemli kanıtlar olarak yorumlanacaktı. Yazar bu çevreyi anlatmaktan hiç vazgeçmedi. 

    Yeteneğine hayran olan entelektüel erkekler, kendisine çeşitli akıllar fikirler vermekten vazgeçmiyor, heyecanlı bir macera romanı veya ahlakçı bir didaktik roman yazmasını tavsiye ediyorlardı. Sonunda Jane “Çeşitli Çevrelerden Gelen İmalar Üzerine Bir Roman Planı” adlı bir hiciv yazarak kendisine verilen öğütlerle dalga geçmekle yetindi. 

    15 yaşında yazdığı kitabı, ablası resimledi Jane’in 15 yaşında yazdığı “İngiltere Tarihi”nin elyazmaları bugün British Library’de. Yazıları, ablası Cassandra’nın resimleri süslüyor. 

    Aslında Jane Austen etrafında olan bitenlerden tamamen kopuk bir yaşam sürmemişti. İngiliz kraliyet donanmasının şöhretinin en yüksek olduğu bu dönemde iki ağabeyi denizci olmuş, amiralliğe kadar yükselmiş ve Karayipler’den Hint Okyanusu’na kadar deniz savaşlarında yer almışlardı. En yakın arkadaşı, sonradan ağabeylerinden biriyle evlenen Eliza de Feuillide’in Fransız kocası devrim sırasında giyotinle idam edilmiş, Eliza İngiltere’ye sığınmıştı. Jane Austen’ın hayranlarından biri İngiltere Naip Prensi George’du (sonradan Kral IV. George), ancak Jane Austen onun kişiliğinden de politikalarından da her zaman nefret etmiş, özel mektuplarında kendisiyle acımasızca dalga geçmişti. 

    Jane Austen, düşük gelirli, çok çocuklu bir papaz ailesinin küçük kızıydı. Ailenin erkek çocukları kendi başlarının çaresine baktılar. Birini zengin akrabaları evlat edindi, ikisi donanmaya girdi, birisi banker oldu ve iflas etti. Ailenin kızları Cassandra ve Jane, ikincisi ölene kadar birbirlerinden hiç kopmadı. Aralarındaki mektuplaşma, sonradan Jane Austen’ın yaşamıyla ilgili en önemli kaynak haline geldi. 

    Ailenin en büyük zevki amatör tiyatroculuktu ve Jane bu ortamda ilk yazı denemelerine çok küçük yaşta başlamıştı. 15 yaşındayken yazdığı “İngiltere Tarihi”nin başına “taraflı, önyargılı ve cahil bir tarihçi tarafından kaleme alınmıştır” notunu düşmüş, bunları 1. Cilt, II. Cilt ve III. Cilt diye toplamıştı; hiciv yeteneği ilk kez bu denemede ortaya çıkıyordu. Zaten hiciv en önemli yeteneklerinden biriydi. Mektup-roman şeklinde yazdığı uzun öyküsü Lady Susan, ünlü Fransız mektup-romanı Tehlikeli İlişkiler’i andıran bir baştan çıkarma, komplo, ahlaksızlık öyküsü anlatıyordu; ama yazar kitabın sonunu şu sözlerle hafifletmeden duramamıştı: “[Kahramanlarımız] arasındaki bu mektuplaşma da, Posta İdaresi’nin gelir kaybına rağmen, nihayet sona erdi”. 

    Sadece 41 yılda altı roman yazdı dördü yayımlandı 1811 Sense and Sensibilty (Kül ve Ateş, Aşk ve Mantık) 1813 Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur, Gurur ve Önyargı) 1814 Mansfield Park 1815 Emma 1817 Persuasion (İnanç)- öldükten sonra yayınlandı. 1817 Northanger Abbey (Northanger Manastırı)- öldükten sonra yayınlandı. Ayrıca pekçok hikaye ve yarım bıraktığı birkaç roman yazdı;“Lady Susan”adlı öyküsü ilk kez geçen yıl sinemaya uyarlandı. 

    Jane Austen doğduğu sırada yayıncılar, yeni telif hakkı yasaları nedeniyle eski kitapların yayın hakları dolduğu için sürekli yeni yazar peşindeydi. Öyle bir kadın yazar furyası vardı ki, 1810’larda kadınların kaleme aldığı yeni eserlerin sayısı erkeklerinkinden yüzde 23 daha fazlaydı (bu durum 1820’lerde erkeklerin yeniden öncülüğü almasıyla sona erecekti). Kadın yazarlar, “gotik” denilen, hayaletli perili macera romanlarıyla popüler okuru ele geçirmişti. İşte Jane Austen’ın edebi üretimi, bu gotik romanlarla 19. yüzyılın Thackeray, Dickens, Trollope gibi yazarlarının gazetelerde tefrika edilen uzun romanları arasındaki kısa bir döneme denk gelmişti. 

    Bu olumlu koşullara rağmen, aynı zamanda Fransa ve İngiltere arasındaki neredeyse hiç bitmeden süren savaş, özellikle de Napoléon’un Britanya adasına uyguladığı abluka nedeniyle kağıt zor bulunuyor, bu da yayıncıları zorluyordu. Jane Austen ömrü boyunca ağabeylerini aracı kullanarak romanlarını bastırmak için uğraştı. Romanını satın alan ancak basmadan bekleten yayıncılardan iki kere el yazmalarını geri satın almak zorunda kaldı. 

    Hiçbir zaman istediği parayı elde edemedi. Londra’da banker olan ağabeyi Henry, sürekli olarak kız kardeşinin “amatör” bir yazar olduğunu etrafa yayıyordu; çünkü o dönemde genç, bekâr bir kadın bir “profesyonel” olamazdı. Oysa 15 yaşından ölene kadar durmadan yazan Jane’in kendisini hiç de böyle görmediği belliydi. Kızkardeşi Cassandra’ya, “Yazacak bir ruh halinde değilim, ama hevesim gelene kadar yazmalıyım” diyor, özellikle Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı) adlı romanıyla övünüyor ve bu kitaptan “benim sevgili çocuğum” diye sözediyordu. 

    Jane Austen’in hayattayken sadece dördü basılan romanlarının ilk baskılarının hiçbirinin kapağında kendi adı yoktu. İlk romanın kapağında “bir hanım tarafından yazılmıştır” (“by a lady”), sonraki romanlarının kapağında ise “bir öncekilerin yazarı tarafından yazılmıştır” denilmişti. 

    Chawton’daki evi müze oldu Jane’in uzun süre yaşadığı İngiltere Chawton’daki ev şimdi bir müze. Kitaplarına son halini verdiği masa. 

    Babası öldükten sonra annesi ve ablasıyla birlikte o taşra kentinden bu taşra kentine sürekli yer değiştiren Jane Austen, sonunda zengin ağabeyinin malikanesinin yakınlarında bir eve yerleşti. Romanlarına son halini verdiği yuvarlak sehpa, oturma odasının bir köşesinde duruyordu. Yeğeni yıllar sonra halasını şöyle anlatıyordu: “Çalışmalarının çoğu, birçok kez rastgele yarıda kesilme pahasına herkesin oturduğu oturma odasında kaleme alınmış olmalı”. Yani Jane Austen, 1928’de Virgina Woolf’un Cambridge Üniversitesi’nde verdiği ünlü konferansına sonradan “Kendine Ait Bir Oda” başlığını atmasına yol açan kadın yazarlardan biriydi. Woolf’a göre, bir kadının büyük bir yazar olması için kendine ait bir odası olması gerekiyordu. Şunları söylemişti Virgina Woolf: “Acaba, Jane Austen elyazmalarını konuklardan saklamayı gerekli görmemiş olsaydı, Pride and Prejudice daha iyi bir roman olur muydu? Anlayabilmek için birkaç sayfa okudum, ama içinde bulunduğu koşulların yapıtını en küçük biçimde zedelediğine dair hiçbir iz bulamadım. Belki de onun en büyük mucizesi buydu”. 

    Özenli bir kurguyla yazılmış bu romanların en büyük özelliği, yazarın sanki hep anlattıklarına bıyık altından güldüğü izlenimi yaratmasıydı. Konu hiç değişmiyordu: Taşrada yaşayan, az gelirli genç kadınlar, geleceklerini sağlama almaya çalışıyorlardı. Bu nedenle aşk kadar para da bu romanların başlıca temasıydı. Öyle ki, California Üniversitesi’nde ekonomi tarihçisi Shannon Chamberlain, Jane Austen külliyatının modern ekonomi tarihine giriş dersi olarak okutulabileceği kanısındaydı. Ona göre Jane Austen’ın eserleri, Ulusların Zenginliği’nin yazarı, büyük iktisatçı Adam Smith’inkilerle aynı rafta durmalıydı; çünkü ahlak-para ilişkilerine bakışları aynıydı. 

    Jane Austen’ın romanları şu tür klasikleşmiş cümlelerle doluydu: “Parası pulu olan her bekâr erkeğin kendine bir yaşam arkadaşı seçmesinin kaçınılmaz olduğu, herkesçe benimsenen bir gerçektir (…) Bu gerçek çevredeki ailelerin kafasına öyle bir yerleşmiştir ki, zengin bekârı, kendi kızlarından birinin tapulu malı sayarlar” (Pride and Prejudice). Veya kahramanlarından birine söylettiği ve için için dalga geçtiği şu sözler: “Yılda iki bin (sterlin) son derece mutevazı bir gelir. Fazla iddialı olduğumu sanmıyorum. Hizmetkârlar, bir veya belki iki araba, av için birkaç at, daha azına olmaz” (Sense and Sensibility). “Bugüne kadar duyduğum en iyi mutluluk reçetesi, yüksek bir gelirdir” (Mansfield Park). 

    Austen filmlerinde ünlüler geçidi 1940 tarihli “Pride and Prejudice” filminde Laurence Olivier ve Greer Garson oynadı (en üstte). 2005’teki filmde Keira Knightley baş roldeydi (ortada). 1995’teki “Sense and Sensibility”de Emma Thompson ve Kate Winslet, iki kardeş Jane ve Cassandra’yı canlandırmıştı. 

    Jane Austen’ın döneminde kadınların “iyi bir evlilik” dışında bir kariyerleri olamayacağı için, kahramanlarının başlıca kaygısının bu olması şaşırtıcı değildi. Oysa kendisi, pek çok talibi çıkmasına ve pek çok erkekle flört etmesine rağmen hiç evlenmemişti. 1802’de zengin bir evde misafirken, ailenin oğlu Harris Bigg-Whither’ın evlenme teklifini kabul etmiş, ancak gece fikrini değiştirmiş ve ertesi sabah alelacele çıkıp gitmişti. 

    Romanlarında sık sık rastlanan bir tema da, meşhur İngiliz “ekber evlat” sistemiydi. Toprakların parçalanmaması için mülklerin en büyük oğula bırakılması ve özellikle kızların baba mirasından mahrum kalması, Jane Austen’ın eleştirdiği geleneklerden biriydi. 

    Peki romanlarında anlattığı “yılda iki (veya üç, dört, beş) binlik” erkeklerin geliri nereden geliyordu? Mansfield Park romanında, toprak sahibi Sir Thomas Bertram, işlerini düzeltmek için Antigua’ya gidiyordu. Antigua, ancak 1961’de Barbuda ile birlikte bağımsızlığına kavuşmuş, Karayip Denizi’ndeki İngiliz sömürgesi adalardan biriydi. Bu şeker adalarının bütün serveti, Afrika’dan getirilmiş siyah kölelerin emeğine dayanıyordu. Yani Jane Austen’ın karakteri bir köle sahibi ve bir sömürgeciydi. Edward Said’in Culture and Imperialism (1998) kitabına aldığı makalelerinden biri “Mansfield Park” adını taşıyordu; ona göre romanda Antigua’dan şöyle bir bahsedilmesi, 19. yüzyıl başında İngiliz toplumunun bu uzaklardaki kölelere bakış açısını yansıtıyordu. Ertesi yıl 1999’da “Mansfield Park” sinemaya uyarlandığında, senaryoya kölelikle ilgili daha açık bir öykü eklendi ve Sir Thomas Bertram rolünü de 2005 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Harold Pinter üstlendi. 

    Jane Austen külliyatı, öldükten sonraki 200 yıl içinde çeşitli aşamalardan geçti. Taşra yaşamının kimilerince sıkıcı sayılabilecek, büyük maceralardan yoksun anlatımı, zaman zaman edebiyat çevrelerinde “Jane Teyze” gibi alaycı yorumlara neden oldu, ancak okurların sevgisini hiç kaybetmedi. Tek oğlunu 1. Dünya Savaşı’nda kaybeden şair Rudyard Kipling, bu romanları okuyarak avunmuş, bir öyküsünde de Batı cephesinde siperlerdeki bir grup askerin kurduğu “Jane Austen Kitap Kulübü”nü anlatmıştı. Winston Churchill de II. Dünya Savaşı’nın çalkantıları sırasında akıl sağlığını Jane Austen okuyarak koruduğunu yazmıştır. 

    Belli ki bu romanlar okurlar üzerinde avutucu bir etki yaratıyordu. Bu ihtiyaç devam ettiği sürece de satış rakamları düşmeyecekti. Jane Austen’ın dediği gibi: “Birine gelir bağlamaya görün, o artık sonsuza kadar yaşar”. 

    TÜRKÇE’DE JANE AUSTEN 

    Onlarca çeviri sayısız baskı 

    Jane Austen’ın eserleri Türkçe’de sayısız defalar ve farklı çevirilerle yayınlandı. 1960’larda başlayan bu yayınlar günümüze kadar sürdü. Altın Kitaplar, 1968’de Nihal Yeğinobalı’nın çevirisiyle Aşk ve Gurur adı altında Pride and Prejudice’i yayınladı. 2006’da romancı Hamdi Koç’un yaptığı yeni çeviri ise Gurur ve Önyargı adını taşıyordu. Nihal Yeğinobalı Mansfield Park’ı Umut Parkı, Sense and Sensibility’yi Kül ve Ateş adıyla çevirdi. Sonraki yayınların bazılarında romanların adı Mansfield Parkı veya Akıl ve Tutku veya Aşk ve Mantık olarak değiştirildi. Emma’nın çevirmeni de yine Nihal Yeğinobalı’ydı. Northanger Manastırı, Hamdi Koç tarafından çevrildi. Sevim Anlı Persuasion’ı İnanç olarak Türkçe’ye aktarırken; Meryem Kutlu Yıldız Lady Susan’ı, Rana Tekcan ise Gençlik Eserleri adı altında yazarın diğer yazılarını Türkçe’ye çevirdi. 

    AŞK VE GURUR 

    Türkiye’de bile TV dizisi oldu 

    Sadece Pride and Prejudice’i (Gurur ve Önyargı veya ilk çevirinin adıyla Aşk ve Gurur) ele alsak bile, Jane Austen’ın yarattığı endüstrinin boyutlarını görebiliriz. Bu romandan 1938, 1940 ve 2005’de birer sinema filmi yapıldı. Roman 1952, 1957 (İtalya’da), 1958, 1961 (Hollanda’da), 1967, 1980 ve 1995’te televizyon filmlerine uyarlandı. 

    Tabii bir de “gevşek uyarlamalar” var; 2004’te romanın kahramanı bir Hintli oldu ve “Bride and Prejudice” (Gelin ve Önyargı) adlı Hint-Amerikan filmi çekildi. Gazeteci Helen Fielding’in Bridget Jones adlı roman dizisi ve bundan yapılan filmler, açıktan açığa Pride and Prejudice’den esinlenmişti. 2009’da Aşk ve Gurur ve Zombiler adlı roman ve bundan yapılan film, ünlü hikayeyi zombiler arasına taşıdı. Roman elbette bir Marvel çizgi filmi de oldu. Youtube’da yayınlanan vloglar şeklindeki, Emmy ödüllü “Lizzie Bennet Diaries”, romanın günümüz hayatına ve teknolojisine uyarlanmış şekliydi. Ayrıca pek çok “devam romanı” yazıldığı gibi, İngiliz ve Amerikan popüler edebiyatında “Regency novels” (Niyabet Dönemi romanları) adı verilen, İngiltere’de 1811-1820 döneminde geçen bir aşk romanı akımını doğurdu. Son örnek Türkiye’den: Bu yıl Show TV’de gösterilen “Aşk ve Gurur” dizisi, romanı bugünün Türkiye’sine taşıyor. 

  • ESKİ TÜRKİYE

    ESKİ TÜRKİYE

    Televizyondan önce görsel dünyamızı tabela ve duvarlardaki sokak afişleriyle mecmualardaki fotoğraflar süslüyordu. 1950’li yıllar dünyada “boom” dönemini, Türkiye’de Demokrat Parti iktidarını, sokakta değişen sosyal hayatı, Amerikan yardımı ve tarzını yansıtıyordu. Celal Bayar ile Adnan Menderes’in ekibi yurda “demokrasi”nin raylarını döşeyedursun, tango ve Rock’n Roll memlekete yerleşmeye başlıyordu. Eğlence dünyasının altmış yıl önceki görüntüleri, “Eski Türkiye’nin” renklenen sosyal hayatını ve ünlülerini sunuyor. 

    “İLK NEŞELİ TÜRK FİLMİ” Yönetmen koltuğunda Lütfi Akad’ın oturduğu “Lüküs Hayat”, neşeli ilk Türk filmi olarak görülmüştü. Birçok gazeteye göre yerli film müessesesi hep koyu dram konuları işliyordu. 
    MALİYETİ YOK FAYDASI ÇOK FİLMLER Yıldızlar Revüsü gibi filmlerin amacı, maliyeti ucuza getirirken izleyicinin eğlence ihtiyacını da karşılamaktı. Kalitece zayıf olsa da bu filmler büyük ilgi görmüş, pek çok sanatçı için de bir çıkış olmuştu. Yıldızlar Revüsü el ilanı, 1952. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ
    HEM GENÇ HEM TECRÜBELİ 1952 yapımı Edi ile Büdü, tiyatrocu Münir Özkul’un iki yıl içinde oynadığı sekizinci filmiydi. Edi rolündeki Özkul (soldan dördüncü), 27 yaşında artık hem genç hem tecrübeli bir aktördü. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ  
    DANSIYLA DÜNYAYI BÜYÜLEDİ Anadolu’da operetler, varyeteler derken Nejla Ateş, Kıbrıs’tan dünyaya açıldı. Beyrut, Bağdat, Kahire, Roma ve Paris’te dans etti. ABD’nin en ünlü gece kulüplerinde başdansçı oldu; Hollywood’da birçok filmde rol aldı.  Cennet dergisi, 14 Kasım 1953. 
    ASİ DEĞİL, ASRÎ DANS YILLARI  Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren modern dans öne çıkmış, Batılılaşmanın bir adımı sayılmıştı. Vals ve tangodan başka birçok “asri dans” ile dönemin gençleri eğlencenin tadına varıyordu. 
    YERLİ SHERLOCK CİNGÖZ RECAİ Metin Erksan’ın ikinci filmi, eroin kaçakçılığını konu alan Cingöz Recai’ydi (1954). Film, Peyami Safa’nın Server Bedi müstear ismiyle yazdığı polisiye roman serisinin beyazperdeye ilk aktarımıydı. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ  
    TARIMDA MAKİNELEŞME 1950’lerle birlikte tarlalarda traktörlerin gürültüsü, yanık türkülerle yer değiştirmişti. Artık filmlere de giren traktörlerin sayısı 1949 ile 1957 arasında 6 binden 43 bine yükseldi. “Kaçak” filmi, 1954. 
    ‘ŞEYTAN BUNUN NERESİNDE’ DEYİŞİ Kırşehir’in âşık ve bozlak ortamında kendini yetiştiren Şemsi Yastıman, Aşık Dertli’in “Şeytan bunun neresinde” şiirini söylemesiyle ün kazandı. Yastıman’ın Beşiktaş’ta açtığı sazevi, camianın uğrak yeri oldu. “Öp Babanın Elini” filminde Şemsi Yatsıman, 1955. 
    300 ODALI ULUSLARARASI OTEL “Otelcilik kralı” Conrad Hilton’un 1955’te tamamlanan Harbiye’deki 300 odalı Hilton Oteli. Barlı, lokantalı, dansingli, içinde birkaç orkestranın çalabildiği bina, eski Ermeni Mezarlığı alanına yapılmıştı. 
    BENİM GÜZEL MANOLYA’M Söz-müziği Zeki Müren’e ait olan kürdilihicazkâr şarkıyı sanatçı 1955’in yılbaşı gecesinde radyoda seslendirmişti. “Manolya”, Sanat Güneşi’nin “Beklenen Şarkı”dan sonra ikinci hiti oldu. 
    ‘GARABET, DÜŞKÜNLERİ İÇİN’ Reşat Ekrem Koçu’nun, İstanbul Ansiklopedisi’nde blue-jean pantalonlar “Bilhassa erkek için olanları, hali vakti yerinde ailelerin garabet düşkünü oğulları ile amele, işçi ve ayaktakımı arasında son derece rağbettir” biçiminde geçiyordu.  GÖKHAN AKÇURA ARŞİVİ 
    VE TANRI BARDOT’YU YARATTI Roger Vadim yönetmenliğindeki 1956 yapımı “Ve Tanrı Kadını Yarattı” filmi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Brigitte Bardot salgını başlatmıştı. Film Türkiye’de “Ve Allah Kadını Yarattı” adıyla oynamıştı. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ  
    ROCK’N ROLL RÜZGÂRINDA 1957’den itibaren memleket sinemalarında da rock’n roll rüzgarı esmişti. Bunlardan biri ABD yapımı “Coşan Gençlik” (Shake, Rattle and Rock) büyük ilgi gördü.  GÜVEN ERKİN ERKAL ARŞİVİ 
    TAKSİM’İN EĞLENCE MERKEZİ KRİSTAL 1920’lerden İstanbul gece hayatına yön veren gazinoda Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses gibi ünlüler şarkı söyledi, CHP toplantı yaptı. Taksim meydanının yanıbaşında yer alan gazino, 1957’de Menderes tarafından yıktırıldı. YAPI KREDİ ARŞİVİ-SELAHATTİN GİZ KOLEKSİYONU  
    RUHİ SU’NUN KARA TALİHİ Etkileyici bas bariton sesiyle 50’lere damgasını vuran Ruhi Su, tevkifat ve hapislerden kurtulamadı. Âşık sanatçı, 1959’da “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası”yla film teklifi gelmeden önce bir kamyonla nakliyecilik yapmaktaydı.“Karacaoğlan’ın Kara Sevdası” filminde Ruhi Su. 
  • Ünlü yönetmenin Germir’i ziyareti

    Ünlü yönetmenin Germir’i ziyareti

    İstanbul doğumlu Amerikalı sinemacı Elia Kazan (İlyas Kazancıoğlu), 1962 yılında ailesinin memleketi olan Kayseri’nin Germir köyünü ziyaret etmişti. Sonradan Türkiye’de yasaklanacak olan “America America” filminin çalışmaları için gelen ünlü yönetmeni, dönemin Ses ve Hayat muhabiri Ozan Sağdıç izlemiş, fotoğraflamıştı. 

    İstanbul doğumlu Amerikalı sinemacı Elia Kazan (İlyas Kazancıoğlu), 1962 yılında ailesinin memleketi olan Kayseri’nin Germir köyünü ziyaret etmişti. Sonradan Türkiye’de yasaklanacak olan “America America” filminin çalışmaları için gelen ünlü yönetmeni, dönemin Ses ve Hayat muhabiri Ozan Sağdıç izlemiş, fotoğraflamıştı. 

    Asıl adı bizdeki İlyas’la aynı kaynaktan Elias, soy ismi de Kazancıoğlu. Sonradan Amerikan normlarına göre Elia Kazan’a çevrilmiş. 

    Germir’de bir köylü kadın Elia Kazan, evinin kapısından kalabalığı seyreden bir kadının fotoğrafını çekmek arzusuyla, ona olduğu gibi orada durmasını işaret ediyor. 

    1962 yılıydı. Elia Kazan, ailesinin Amerika’ya göçünün öyküsünü anlatmak üzere bir film çevirmeyi aklına koymuş. Atalarının yaşadığı Kayseri’ye bağlı Germir köyünün nasıl bir şey olduğunu görmek, olabilirse özgün mekânlardan yararlanabilmek amacıyla Türkiye’ye gelmişti. Kayseri’ye gidenin yolu hem coğrafi, hem de bürokratik koşullardan Ankara’dan geçer. O sıralarda ben Ankara’da Hayat ve Ses dergilerini temsil ediyorum. Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi birleşik olarak aynı çatı altında. Haber malzemesi çıkar umuduyla tiyatro idaresi ile sürekli dirsek teması içindeyim. Elia Kazan, Tiyatro Genel Müdürlüğü’nün konuğu oluverdi. Bu eski yurttaşımıza dört elle sarıldılar. Genel Müdür Cüneyt Gökçer kendisiyle bizzat ilgileniyordu. 

    Raslantı olarak Cüneyt Gökçer’in başrolünü büyük başarıyla oynadığı Kral Oidipus oyununu sahneye koyan ünlü Yunanlı rejisör Takis Muzenidis de buradaydı. Çat pat Türkçe konuşan iki değerli yönetmenin birarada oluşu harika bir şeydi. Ben de bu buluşmanın tek dakikasını kaçırmama gayreti içine daldım. Ankara’daki bir iki günlük mesainin merkezi genel müdürün makam odasıydı. 

    O sıralar 59 yaşındaydı Ünlü yönetmen Germir köyünden Ozan Sağdıç’a bakıyor. O sırada 59 yaşında ünlü yönetmen, 2003 senesinde vefat etmişti. 

    Kayseri’ye yolculuk iki arabayla yapılacaktı. Kambersiz düğün olmaz dedik, birinci arabada ben de vardım. Kazan kendi deyimiyle “enerji toplama” adına yol boyunca kestirdi. Kayseri’ye gittiğimizde Şeker Fabrikası’nın misafirhanesinde kalmışık. 

    Asıl hedef Germir köyünden söz edecek olursak… Burası 20. yüzyılın başlarına kadar bağlar bahçeler içinde, söylendiğine göre 12 doktoru, dört eczanesi ve 35 dükkanı olan oldukça gelişkin bir kasaba imiş. İkisi Rum biri Ermeni olmak üzere üç kilisesi varmış. Dört okul ve 2000 kitaba sahip bir de kütüphane… Bağlar, meyva bahçeleri, yağlı tohumların ezildiği bir çok bezirhane, tarıma dayalı bir ekonominin varlığını kanıtlıyor.1878 Ankara Vilâyet Salnamesi’nde burada yaklaşık 1500 Rum, 1000 Ermeni ve 500 Müslümanın yaşadığı yazılı. İbadet dilleri ayrı olsa da, ortak dil Türkçe. Cumhuriyetten önce Ermeni tehciri, ondan sonra da mübadele ile Rumların Yunanistan’a göçleri yüzünden mevcut yaşam kültürü sahipsiz kaldığı için bir çok bina bakımsız kalmış, çoğu harap hale gelmişti. 

    Ziyaretimizden valilik haberdardı. Dolayısıyla köy halkının da haberi olmuştu. Köy halkı hemen etrafımızı sarmıştı. Sokak sokak dolaşıyorduk. Elia Kazan, Leica fotoğraf makinesi ile evlerin, sokakların uzak yakın fotoğraflarını çekerken, halkı da ihmal etmiyordu. Ben de kendi Leica’mla sürekli onu izlemekte idim. 

    Ne var ki, deri ceketli, golf pantolonlu fevkalâde fiyakalı bir polis amiri konuğumuzun yanından hiç ayrılmıyor, her fotoğrafta yer almak istiyordu. Oysa ben anı fotoğrafı değil, olayı doğal haliyle yansıtacak röportaj fotoğrafı çekme gayreti içindeydim. Sonunda dayanamadım. Biraz uzak durmasını rica eder bir el hareketiyle “Lütfen komiser bey” dedim. Bana şöyle bir yanıt verdi: “Not komiser bey, emniyet müdürü!”. Böylece Kayseri İl Emniyet Müdürü olduğu anlaşıldı. Bu arkadaşı sonraları çok iyi tanıdık, hatta dost bile olduk. Adı Ahmet Gültekin Kızılışık’tı. Avukatlık yaptı, milletvekili oldu. Beyaz takım elbisesi ve papyon kravatı ile ünlenmişti.

    Açık havada ezan Elia Kazan ezan okuyan müezzinin, Ozan Sağdıç da onun fotoğrafını çekiyor. Yönetmen, filmi için doküman toplamak arzusunda… (altta ve üstte). 

    Germir’de bol bol fotoğraf çekmiştim. Örneğin müezzin ezanını bir taş duvara dayanmış, yerde okuyordu; zaman zaman Cüneyt Gökçer de Kazan’ın konu mankeni oluyordu. Ben de hem onun fotoğraf çekme anını, hem de çektiği sahneyi fotoğraflıyordum. Filmi için profesyonelce doküman devşirdiği belliydi. 

    Ankara’ya döner dönmez fotoğraflardan bir seçkiyi, kısa açıklamalarla birlikte dergimizin merkezine gönderdim. Konu bir sinemacı ile ilgili olduğundan, daha çok bu tür konuları işleyen Ses dergisinde öykülendirilip yayımlanmasını uygun görmüşler. O tarihlerde Orhan Tahsin adında bir yazarımız vardı. Üslubundan ve ele alış biçiminden, büyük olasılıkla onun kaleme aldığını tahmin ettiğim, daha çoğu kendi hayal dünyasından katkılı bir yazı olmuştu. Efendim, tellal çıkmış, köy halkını karşılamaya davet etmiş de, eski arkadaşlarıyla sohbet etmiş, hatırlarını sormuş da falan filan… 

    Bu arada ortak dostumuz Şeref Gürsoy’la da temas ettiği besbelli. O da kendince fantezileri olan bir insandı. İşin doğrusu Elia Kazan İstanbul’un Fener semtinde doğmuş, dört yaşında ailesiyle birlikte Amerika’ya göç etmiş, elli küsur yaşına kadar Germir’i hiç görmemiş; nereden çocukluk anıları ve tanışları olsun ki? Böyle saçma şeyler yoktu tabii. Ama mübadele öncesinden kalan yaşlılar varsa, onlardan aile fertlerini tanıyan, evlerini bilen var mı, o türden sorular sordu elbette. Gerisi fasafiso. 

    Elia Kazan kendisini nasıl tanımlıyor? “America America” filminin en başında buna dair görüntü dışı bir ses kaydı var: “Benim adım Elia Kazan; kan bağıma göre Yunanlı, doğum yerime göre Türk ve dayımın göçü dolayısıyla Amerikalıyım” diyor. Filmi yapma amacını da şu biçimde açıklıyor: 

    Geçmişin peşinde Köyün yaşlılarıyla sohbet. Elia Kazan, İstanbul’un Fener semtinde doğmuş, dört yaşında ailesiyle birlikte ABD’ye göç etmiş, Germir’i hiç görmemişti. 

    “Bu öykü bana ailemin yaşlı bireyleri tarafından yıllar yılı anlatılageldi. Onların anımsadıkları Türkiye ve Asya’nın geniş platosu Anadolu. Bir de ova üzerinde yükselen Erciyes Dağı… Anadolu Rumların ve Ermenilerin eski vatanları. Beşyüz yılı aşkın bir süre önce Türkler tarafından istilâ edildi. O günden sonra da Rumlar ve Ermeniler burada azınlık olarak yaşadılar. Rumlar tebaa idi, Ermeniler tebaa idi. Türklerle aynı giysileri giydiler, ayni fesi ve yemeniyi… Aynı şeyleri yediler, aynı sıcağa katlandılar, yüklerini eşekle taşıdılar. Ve aynı dağa baktılar; ama farklı duygularla. Bir bölümü fatihti, bir bölümü de fethedilmiş. Türklerin ordusu vardı. Rumlar ve Ermeniler olabildiği ölçüde iyi yaşıyorlardı. Ama günü geldi, zulmün ortaya çıktığı her yerde olan burada, Anadolu’da da oldu. Halk sorgulamaya başlamıştı. Aniden ve pervasızca bir şiddet patlaması oldu. İnsanlar şaşkına döndüler, başka bir vatan aramaya koyuldular…” 

    “America, America” adlı filmin gösterimi Türkiye’de yasaklanmıştı. Ben bir raslantı sonucu ilk gösterim tarihine oldukça yakın bir zamanda Avrupa’da yakalamış ve izlemiştim. Film tekniği ve estetiği bakımından çok etkili, destansı bir film. Elia Kazan’ın öz dayısının Amerika’ya kapağı atma tutkusunun öyküsü. 

    Film, edebî bir eser niteliğinde. Elbette yaşanılanları birebir anlatmaz, onları dramatize eder, duygusallık adına trükler katar, öykünün ana fikrini desteklemek adına olmamış olayları olmuş gibi gösterebilir. Kahramanların isimleri aynen kullanılmış mı, yoksa kimisini korumak, kimisiyle sorun yaşamamak için değiştirilmiş olabilir mi, bilemeyiz. Biz filmde kullanıldıkları biçimde ele almak, ama yorumlamaları da ihtiyatla karşılamak zorundayız. 

    Öykü şöyle başlıyor: Rum delikanlı Stavros, Ermeni arkadaşı Vartan ile Erciyes’ten kasabalarında satmak üzere buz çıkarmaktadırlar. Stavros, buzları yükledikleri at arabasıyla arkalarında bıraktıkları dağın zirvesine bakarak Vartan’a sorar: “Sen bana Amerika’da daha büyük dağlar var demiştin, değil mi?” diye. Vartan’ın yanıtı: “Amerika’da her şey daha büyüktür” olur. “Neler, ne gibi şeyler meselâ?” Vartan Stavrosun yüzüne anlamlı anlamlı bakar, “Gidip bakalım öyleyse, İsa’nın yardımıyla, hadi.” der, “Ama şimdi, şu buzları satmamız gerek, erimeden önce…” 

    1896 yılıdır. İl valisine payitahttan bir mesaj gelmiştir, Ermeni teröristler İstanbul’daki Türkün ulusal bankası olan Osmanlı Bankası’na bombalı bir saldırı düzenlemeye cür’et etmişlerdir. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Sultan Abdülhamid’in arzusu gereğince, devletin her yerindeki tebaası Ermeni halkı çok iyi bilmelidir ki, bu tür eylemlere hoşgörü gösterilmeyecektir. Bir benzeri gerçekleşecek olursa, uygulaması valilerin takdirine bırakılmak üzere en sert biçimde karşılığı verilecektir. 

    Gerçek tam nedir bilmiyoruz. Filme göre, Germir’de Osmanlı askerleri Ermenilere saldırırlar, tutuklananlar olur, sığındıkları kilise eteşe verilir, bir kısım Ermeniler ölür. Bunların arasında Stavros’un aklına Amerika hayalini sokan arkadaşı Vartan da vardır. Olan bitenler ondaki arzuyu pekiştirir. Yol parası verir umuduyla tek başına yaşayan büyükannesine koşar. Yaşlı kadın ona umut vermez. Eline kocasının, yani Stavros’un dedesinin hançerini tutuşturur. “Bütün param gömleğimin içinde, hadi al onu” der. Dramatik bir sahnedir bu, yaşamsal bir karar anı. Elinde hançer, oradan kaçarcasına uzaklaşır Stavros. Yolda perişan ve hastalıklı bir genç ondan yardım dilenir. Bu, Ermeni Ohannes’tir. Neyini verecektir ki Stavros? “Amerika hayalin için dua edeceğim, yolumuz aynı yol” der. Ayağındaki bu yırtık çarıklarla mı? Onların yerine giysin diye kendi pabuçlarını çıkarıp önüne atar Stavros. 

    Kaybolan tarih Köyün bekçisi ve Elia Kazan. Amerikalı yönetmen, kendi aile fertlerini tanıyan, evlerini bilen var mı diye araştırıyordu. 

    Baba İssak ele güne karşı ona kızgın görüntüsü verir, aslında bu en büyük evlâdına güvenmektedir. Bir gün Rumların başına da bir belâ gelmesinden tedirgin, aileyi İstanbul’a taşımanın güvenli olacağı düşüncesindendir. Yükte hafif, pahada ağır neleri varsa öncü olsun diye ona verirler. Gözyaşları içinde kulağından küpesini çıkarıp veren bir kızkardeş vardır ki, bu belki de Elia Kazan’ın annesini temsil etmektedir. 

    Eşeği Guçuk ile yola düzülür Stavros. Yolda bir suyu salla geçerken salcının para koparmak üzere saldırısına uğrar. Osman adında biri onu kurtarır. Ancak da o serseri ruhlu bir kişidir. “Biz kardeş olduk artık” numarasıyla Stavros’a yapışır. Çeşitli numaralarla delikanlıyı soyup soğana çevirir. Elde avuçta ne varsa söğüşler. Buna rağmen dille elle aşağılamalarını, tecavüzlerini sürdürür. Tutuştukları kavgada Stavros dedesinin hançeriyle Osman’ı öldürür. Stavros’u sonuna kadar istismar eden ve bıçak kemiğe dayanınca Rum delikanlısınca hançerlenen Türk’ün adının Osman olması Kazan’ın bir allegorisi miydi bilemem. Bana sanki öyleymiş gibi geldi. 

    Stavros nihayet o zamanlar demiryolunun en uç noktası olan Ankara’ya varır ve trenle İstanbul’a ulaşır. Babası ona kendi halinde bir halı tüccarı olan kuzeni Odusseus Topuzoğlu’nun adresini vermiştir. Bu kuzen paradan başka bir şey düşünmeyen, pek de makbul olmayan bir kişidir. Stavros’yu yanında çalıştırır, ama pek para koklatmaz. Stavros’nun büyük hayalleri vardır. Yeter ki, kapağı Amerika’ya atabilecek kadar parası olabilsin… 

    Kuzen, onu para babası Aleko Sinikoğlu’nun kızlarından biriyle evlenirse büyük bir servete kavucağı düşüncesindedir. Genç bir adam, yakışıklı da sayılır, bir de iyi giyinirse mükemmel bir damat adayı. Ama Stavros’nun Amerika hülyasının sonu demek olan bu fikri beğenmez ve dükkânı terkeder. Para kazanmanın başka yollarını arayacaktır. Amerika’ya üçüncü mevki bilet ücreti 110 liradır. Yapabileceği tek iş hamallıktır. Yemez içmez, para biriktirmeye bakar. Bu arada daha yaşlıca bir hamal olan Garabet’le arkadaş olur. Garabet bir yandan gizli bir suikast çetesinin üyesidir. Stavros’u da o yola sürükler. Çete bir suikast hazırlığı içindeyken baskına uğrar. Suikastçılardan bir kısmı ölür, bir kısmı yaralanır. Stavros ölü numarası yaparak paçayı sıyırır. Sığınacak tek yer yeniden kuzenin yanıdır. Ve onun gösterdiği yol Sinikoğlu’na damat olmaktır. O da olur. Ne var ki evlendiği kız Domna’ya ısınamaz, Amerika tutkusu iliklerine kadar işlemiş, onu tutsak almıştır. Saf bir kız olan Domna kaderine razı olmuştur. Stavros Amerika hayalini gerçekleştirmek isterse, babasının drahoma olarak verdiği parayı ona vermeye hazırdır. 

    Elia Kazan ve Cüneyt Gökçer Elia Kazan, Germir manzarası içinde bir de Cüneyt Gökçer’in fotoğrafını çekiyor (üstte). Yönetmenin yanında, sonradan milletvekili olacak Kayseri İl Emniyet Müdürü Ahmet Gültekin Kızılışık. Dönemin Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü ve aktör Cüneyt Gökçer’i 2009’da kaybetmiştik (altta). 

    Artık damat olarak çalıştığı Sinikoğlu’nun mağazasına Amerika’nın en büyük zenginlerinden Kebabyan müşteri olarak gelmiştir. Yanında eşi Berta da vardır. Kebabyan yaşlı bir bir adam, Berta ise çok genç yaşta evlendirilmiş, gençlik arzularını tam yaşayamamış bir kadındır. Genç Stavros ile bir ilişkiye girmek onun hiç de zor bir şey değildir. 

    Daha sonraki bir sahnede Stavros’u Kayzer Wilhelm transatlantiğinin New-York seferi için bir üçüncü mevki bileti alırken görürüz. Aynı anda Amerikalı bir iş adamı sekiz genç işçi için bilet almaktadır. Onlardan biri öykünün en başında Stavros’un kendi ayakkabılarını verdiği ve İstanbul’da yeniden karşılaştığı Ohannes de vardır. Aynı geminin iki ayrı lüks kamarasını ise Kebabyan ve eşi Berta işgal etmektedirler. Berta yaşlı hizmetçileri vasıtasıyla Stavros’u üçüncü mevki yolcuları arasında buldurup kamarasına davet eder. Zamanını uyumakla ve hizmetçisiyle iskambil oynayarak geçiren Kebabyan bitişik kamarada neler olup bittiğinin farkındadır. Gemi Amerika sahillerine yaklaştığı sırada Stavros’a “Buraya kadar” der. Kebabyan’ın ona biçtiği kader, aynı gemiyle geri dönmek ve Sinikoğlu’nun ayaklarına kapanmak olacaktır. Gururuyla oynanan Stavros, Kebabyan’ın boğazına sarılır. Yaşlı adamı onun elinden geminin güvenlikçi personeli zorla kurtarır. 

    Artık Amerika’ya kabulü iyiden iyiye zorlaşmıştır Stavros’un. Son dakikalarda Berta, hizmetçisiyle ona elli dolar ve yanında bir de Amerikan işi hasır şapka göndermiştir. Bu arada göğüs hastalığı iyiden iyiye ilerlediği için yaşama umudunu yitiren Ohannes gizlice kendini Atlantik’in sularına bırakmıştır. Onu Amerika’ya götürmekte olan patronu, daha sağlıklı görünen Stavros’u onun yerine koymakta bir sakınca görmez. Stavros ölen arkadaşının adıyla ve evrakıyla Amerika’ya ayak basacaktır. Göçmen bürosunda adını sorduklarında “Ohannes” der, ses uyumuyla “Joe Arnes” adıyla Amerikan vatandaşlığına kaydı yapılır. Toprağını öptüğü Amerika’da bir lostra salonunda ayakkabı boyacılığı yapmaktadır artık Stavros. 

    Germir’e bakış Elia Kazan, atalarının köyü Germir’i izliyor. Ünlü yönetmen apar topar Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılacak, filmin devamı Yunanistan’da, Germir’e oldukça benzeyen bir köyde çekilecekti 

    Filmin sonunda Germir’deki ev halkını görürüz. Babası ondan bir mektup almıştır. “Buranın da oradan pek bir farkı yok, ne var ki yeni bir umut kapısı. Zamanla bir bir hepinizi buraya aldıracağım” demektedir oğulları. Ve son bir ironi: Berta’nın adete jigololuk ücreti gibi verdiği elli doları da göndermiştir ailesine Stavros. Ailenin şaşkınlığı: “Amerika’ya ayak basar basmaz bu kadar bir parayı nasıl kazanıvermiştir? Gerçekten harikalar ülkesi olmalı şu Amerika!” 

    İstanbul’da filmin çekimleri başladığı zaman, şu eski yurttaşıma bir hoşluk yapayım dedim. 18 sayfada toparlanan 40 kadar fotoğraftan özel mizanpajlı bir albüm hazırlama girişiminde bulundum. Sayısal fotoğrafçılığın olmadığı bir dönemde, bu kolay bir iş değildi. Patenti bana ait bir yöntemle her gün ancak bir çift sayfa basabiliyordum. Sonunda bitti, fiyakalı bir şekilde ciltlettirdim de. Armağanımı sunmak üzere İstanbul’a gittim. 

    Bu arada, Elia Kazan’ın “Türk karşıtı bir film yapıyor” söylentisi yayılmış, Haliç’te sahneleri çekilmekte olan filmin her sahnesini “kötü yanlarımızı gösteriyor” bahanesiyle polis engellemeye çalışmış. O çekeceğini çekmiş, adeta kaçar gibi Türkiye’den ayrılıyordu. Elinde çantası ve pardesüsü, Hilton’un kapısından çıkıp kendisini havaalanına götürecek taksiye binerken zor yakalayabildim. Konuşamadan eline tutuşturdum albümü; kapağını açamadan, içeriği nedir bilmeden aldı gitti. Gidiş o gidiş. Herhalde çok memnun kalmıştır, teşekkür etmek istemişse de, adresimi veremediğim için edememiştir diye teselli ettim kendimi. 

    Filmin devamı Yunanistan’da çekildi. Germir’e oldukça benzeyen bir köy bulmuş. Tek farkı Germir’in evleri toprak damlıyken oradaki evler kiremit çatılı. 

    Şimdi Germir’de bir evi “Elia Kazan evi” olarak restore edeceklermiş. Güzel bir düşünce; elbette olsun. Tabii bu ev kendisinin değil, atalarının evi olacak. Ama baba dedesi Kazancıoğlu’ların evi mi, yoksa filimde anlatılan dayının, dolayısıyla anne tarafı Topuzoğlulları’nın evi mi? Ben şahsen çok iyi bir araştırma yapıp, doğruları iyi saptamak gereğine inanıyorum. Hayırlısı… 

  • Ordular gidiyordu Amasya üzerinden Yunanistan’a doğru

    Ordular gidiyordu Amasya üzerinden Yunanistan’a doğru

    Truva’dan sonra Doğu’nun Batı’ya karşı en büyük seferi, MÖ 481 senesinde Amasya Oluz Höyük civarındaki büyük toplanmadan sonra başladı. I. Kserkses komutasındaki devasa Pers ordusunda, bugünkü Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasından “72 millet”, yaklaşık 5 milyon asker bulunuyordu. “300 Spartalı”dan hemen önceki zamanlar… 

    Herodotos’un MÖ 5. yüzyılda kurduğu tarih sahnesinin iki büyük aktörü Yunanlılar ve Perslerdi. İskitler ile Mısırlılar ise yardımcı rolleri üstlenmiş gibi görünmektedir. MÖ 546’da Önasya’nın yeni efendisi olan Akhaimenid İmparatorluğu ile ona bağlı krallıklar, sık sık isyan eden Yunanistan’ı hedef olarak belirlemişlerdi. Yunan sitelerine ilk seferi I. Darius yapmıştı. 

    Ancak Yunanlıların beklenenden daha zorlu bir düşman olduğunun anlaşılması uzun sürmedi. Kent devletlerinin direnişi ve coğrafi engeller yüzünden yıpranan Pers ordusu ünlü Marathon Savaşı’nda (MÖ 490) bozguna uğradı. 

    Babası Darius’un Yunanlılara karşı başlattığı savaşı sürdürmek isteyen I. Kserkses’in Yunanistan Seferi (MÖ 481-480), modern hayatımıza “300 Spartalı” sinema filmi ile oluşturulan algı çerçevesinde yerleştirilmiştir. Hikayeye göre “Spartalı Leonidas” ile 300 savaşçısının, sayıları birkaç milyon olan Pers ordusunu Atina’nın kuzeybatısındaki Thermopylae Geçidi’nde oyalaması sonucunda, Yunan halkı kentlerden değerli eşyaları ile birlikte kaçma olanağı bulmuş, boş kentlere giren Persler gerçek bir zafer kazanamamıştı. 

    Büyük buluşma  Bugünkü İran ve Ortadoğu üzerinden gelen Kserkses komutasındaki kuvvetler, yine bugünkü Amasya-Çorum karayolunun 3 km. güneyinde yer alan Oluz Höyük’te buluşmuşlar ve ordugah kurmuşlardı. Artık hedef Yunanistan’dı. 

    Burada Batı’nın anlatmadığı ya da anlatmak istemediği çok daha önemli bir husus vardır: Doğu dünyasının sayıları 50’yi bulan halklarının Kserkses önderliğinde Batı’yı ele geçirme düşüncesi. Yani tarihin Truva Savaşı’dan sonraki en büyük Doğu-Batı mücadelesi. 

    Bugüne değin yapılmış çalışmalar, Yunanistan Seferi’nin Batı Anadolu ile Kıta Yunanistan güzergahını ayrıntılarıyla anlamamıza yardımcı olmuştur. Öte yandan küçük bir ordu ile MÖ 481’in yaz ayları sonunda Persepolis’ten yola çıkan Kserkses’in, Kelainai’ye (Dinar) geldiğinde ordusunun devasa bir sayıya ulaşmasının hikayesi, maalesef bugüne değin merak konusu edilmemiştir. 

    Oluz Höyük’te milyonlar toplandı Oluz Höyük ve Amasya ovası, Doğu’dan gelen milyonlara ev sahipliği yapmıştı. Kserkes komutasındaki ordunun 5 milyon kişi (Herodotos’a göre 2.6 milyon) olduğu ve yaklaşık 50 farklı halktan oluştuğu tahmin ediliyor. 

    MÖ 481 sonbaharında, Doğu Armenia Satraplığı’nın başkenti Thosp’a (Van Kalesi) ulaşan Kserkses, kadim Urartu başkentinin (Tuşpa) güney yüzüne devasa bir kitabe yazdırdı. Uzun süre Thosp’ta konaklamayan kralın sonraki durağı, büyük olasılıkla Akilisene (Erzincan-Altıntepe) olmuş gibi görünmektedir. Kserkses’in, Erzincan sonrası güzergahını Sebastea (Sivas), Zela (Zile) ve Kritalla oluşturmuştur. Kışı Kritalla’da geçirdiği anlaşılan Kserkses, MÖ 480 yılının erken bahar aylarında Kelainai (Dinar) için harekete geçmiş olmalıdır. 

    Herodotos, Kserkses’in (MÖ 486-465) komutasındaki bütün birliklerin toplanma yeri için, Kritalla’nın (Kritales) seçildiğini belirtmektedir. Kserkses ordusuyla Halys’i (Kızılırmak) geçip Frigya’ya ve bu bölgenin toprakları içinde yürüyerek de Kelainai’ye varmıştır. Bu çok önemli tarihî coğrafya bilgilerinden, Kızılırmak’ın geçildiği toprakların Kappadokia, Kritalla’nın da bir Kappadokia kenti olduğu sonucu çıkmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Perslerin binlerce kilometreyi bulan uzun Yunanistan seferi, Kritalla ve Kelainai gibi merkezî alanlarda ordugahlar oluşturarak, devasa sayıda askeri sağlıklı biçimde toparlama ve organize etme üzerine kurgulanmıştı. 

    Büyük Pers ordusunun hangi uluslardan oluştuğunu irdelemek, dolaylı da olsa Kritalla’nın Anadolu Demir Çağı tarihi coğrafyasındaki yeri ile önemini anlamamıza olanak sağlayacaktır. Yunanistan seferini yapan ordu, Perslerin yanısıra imparatorluğun çeşitli uluslarından oluşmuştu. Herodotos’un bahsettiği üzere ordunun tüm birlikleri, yani Kappadokia’ya uzak ya da yakın tüm ülkelerin askerleri için Kritalla bir toplanma yeri olarak belirlenmişti. Yakın bölgelerdeki Sakalar (İskitler), Paflagonyalılar, Matienler, Armenialılar, Frigler, Moskhiler, Tibarenler, Makronlar, Mossynoekler, Alarodlar (Urartular), Saspyrler ve Suriyelilerin yanı sıra, daha uzak bölgelerdeki Medler, Elamlılar, Hyrkanialılar (Türkmenistanlılar), Assurlular, Khaldeliler (Babilliler), Baktrialılar (Afganistanlılar), Hintliler, Etiyopyalılar, Parthlar ve Araplar da orduya Kritalla’da katılmış olmalıydılar. 

    Farklı etnik gruplarının oluşturduğu birliklerin her birinin ulusal askerî giysi ve silahlarıyla Pers ordusuna katıldıklarını Herodotos ayrıntılı olarak aktarmaktadır. Anadolu’nun doğu yarısı için toplanma ve buluşma yeri olarak belirlenmiş Kritalla’nın birtakım özelliklere sahip olması gerekiyordu; merkezî bir konumda bulunması ve ordugah altyapısı için elverişli arazilere sahip olması gibi. Kritalla’nın seçiminde, burasının Perslerce iyi bilinen, kendilerine siyasi, kültürel ve dinsel olarak yakınlık hisseden insanların yaşadığı bir yer olması gibi diğer hususlar da önemli görünmektedir. Bununla birlikte, Önasya’nın büyük kralını ve onun onlarca değişik ulustan devasa ordusunu misafir eden Kritalla’nın, önemli gelirleri ve hammadde kaynaklarına sahip, altyapısı güçlü ve varlıklı bir kent olduğu da düşünülebilir. 

    Sapanla atılan kurşun taneler 


    Pers ordusuna ait kurşun sapan taneleri, Oluz Höyük kazılarında bulunan en önemli tarihî-arkeolojik kanıtlardan sayılıyor. Kserkses’in bu büyük seferi, farklı millet ve etnik grupların her birinin ulusal askerî giysi ve silahlarıyla Pers ordusuna katıldığı bir seferdi.
    Oluz Höyük kazı arşivi  

    Oluz Höyük’ün de konumlanmış olduğu Geldingen Ovası, günümüzde İran yolu olarak bilinen Tosya – Amasya – Erzincan – Erzurum karayolunun antik dönemdeki güzergâhı üzerindedir. Amisos’un (Samsun) hinterlandında yer alan Geldingen Ovası, ayrıca Anadolu’nun kuzey – güney yolu üzerinde olup, üzüm ve buğday gibi temel tarımsal ürünlerin kolayca yetiştiği, kuşlar, av hayvanları ile balığın bol olduğu bir bölgedir. Hitit döneminden itibaren (MÖ 1500) varlığını izleyebildiğimiz bir göl ya da doğal hayatı zengin sulak bir alana sahip Geldingen Ovası ile Çekerek (Skylax) Nehri’ne doğru uzanan Oluz Höyük’ün güney ve güneybatısındaki alan, binlerce asker ve askerî kamp için oldukça uygun bir bölge görünümündedir. Bu alanda onbinlerce askerin rahatlıkla kamp yapabileceği ortam ve su kaynakları mevcuttur. 

    Oluz Höyük ve Geldingen Ovası’nın, Kappadokia ve yakın çevresinde yaşayan bu ulusların kolaylıkla ulaşabileceği bir konumda yer almış olması oldukça önemli bir husustur. Ayrıca, Kritalla olabileceğini düşündüğümüz Oluz Höyük’te, bugüne değin sayısı 52’yi bulan kurşun sapan taneleri ile tunç 9 okuçu, Pers savaşları dönemini karakterize eden mükemmel bulgulardır. Bu olay Kritalla’nın Anadolu askerî tarihindeki önemini gösterdiği gibi, Yunanistan seferi öncesi Pers ordusunun da çıkış noktası olduğuna işaret etmektedir.

    Van’daki kitabe 2498 yıllık Yunanistan seferi sırasında batıya yönelecek Kserksek’in en önemli duraklarından biri de Van’dı. MÖ 481 sonbaharında, Doğu Armenia Satraplığı’nın başkenti Thosp’a (Van Kalesi) ulaşan Kserkses, kadim Urartu başkentinin (Tuşpa) güney yüzüne devasa bir kitabe yazdırmıştı.

    1555’te Avusturya elçisi olarak Osmanlı topraklarına gelen ve 1556’da Kanunî Sultan Süleyman’ın Amasya’da huzuruna kabul ettiği Ogler Ghislain de Busbecq, Mayıs ayında kente varmış, Haziran’da ise ayrılmıştır. Amasya’dan İran elçisi ile birlikte yola çıkan Busbecq, batıya yöneldiğinde Türk karargahının dipdibe kurulmuş çadırlarla bugünkü Gelgingen olduğu anlaşılan ovanın dört bir yanına dağılmış olduğunu belirtmiştir.

    Amasya’nın İran ve Nahcivan seferlerinde Osmanlı ordusu için çok önemli bir merkez olduğunu, Kanunî Sultan Süleyman öncesindeki gelişmelerden de anlayabilmekteyiz. Yavuz Sultan Selim 1514 yılında Tebriz yakınlarında gerçekleşen Çaldıran Savaşı dönüşünde Amasya’da konaklamış ve bir kısım askeri ile ordugâhını bu kentte kurmuştur.

    Osmanlı döneminden geriye doğru bir modelleme yapıldığında, İran seferi için bekleyen çok büyük bir ordunun ordugâh kurabildiği Oluz Höyük yakın çevresinin, Osmanlı ordusundan yaklaşık 2000 yıl öncesinde, büyük Pers kralı Kserskses’in komutasındaki başka bir büyük orduyu ağırlamış olması çok doğal bir durumdur. Bu noktada ortaya çıkan ve değerlendirilmesi gereken diğer bir konu, Amasya, Oluz Höyük ve Geldingen Ovası’nın Anadolu, İran ve Nahcivan bağlantısındaki kritik ve hayati konumudur. Günümüzde İran yolu üzerinde bulunan Amasya’nın, Anadolu’dan İran’a ya da İran’dan Anadolu’ya gerçekleştirilen askerî seferlerde konumu, uygun ekosistemi, su kaynaklarının zenginliği, geniş ve bereketli toprakları ile ordugâh kurulmasında kullanıldığını izleyebilmekteyiz.

    Kritalla’dan hareket ederek Kelainai’ye ulaşan orduya, burada Lydialılar, Mysialılar, Thrakialılar ve Pisidialılar da katılmış olmalıdır. Kelainai’den Sardeis’e (Salihli) geçen Kserkses, buradan da Çanakkale Boğazı’nın (Hellespontos) önemli kenti Abydos’a ulaşmıştır. Boğaz kıyısında birbirine eklenmiş 674 gemiden oluşan iki köprü kurarak, devasa ordusunu bir hafta içinde Avrupa topraklarına nakletmeyi başarmıştır. 

    Herodotos, Kserkses’in ordusunu överken, Truva Savaşı’ndaki Akhaların ve hatta babası Darius’un ordusunun çok daha küçük kaldığını belirtmiştir. 

  • 14 aylık padişahlık, yıkım, kaos, perişanlık

    14 aylık padişahlık, yıkım, kaos, perişanlık

    24 yıl Kafes’te yaşadıktan sonra tahta oturtulan Sultan 4. Mustafa, sadece 14 aylık saltanatının ardından öldürülmüştü. Kısa saltanatı süresince, başta Kabakçı İsyanı olmak üzere bir dizi karışıklık, cinayet, rezalet meydana gelmiş; İstanbul’da cangüvenliği kalmamıştı. Bir yıkım döneminin ve 29. Osmanlı hükümdarının özeti. 

    Osmanlı tahtından 1807’de çekilen 3. Selim, 1808’de tahta oturan 2. Mahmud, parlak padişahlarken bu ikili arasındaki padişah 4. Mustafa’dan pek sözedilmez. Kabakçı ayaklanması-Alemdar/Bâbıâli Vak’ası aralığında, Selim’in tahttan indirilip bir yıl sonra “padişâhâne değil vahşiyane” öldürülmesi, Mahmud’u boğma girişimi, gericilik diklenmesi olaylarında, bu Mustafa da silik kimliğiyle anılır… 

    14 aylık padişahlık
    Murossa sorguçlu kavuğu taranmış uzun sakalı, yeni merasim kürkü mücevher kabzalı hançeri ile bayram tahtına oturmuş ürkek bakışlı 4. Mustafa, babası 1. Abdülhamid gibi saray ressamına poz vermiş.

    Bir kuzen (Selim), iki kardeş (Mustafa ve Mahmud) üçlüsünün hayat ve saltanat yazgılarının kesiştiği 1789- 1839 yarı yüzyılının en doğru anlatımları Âsım ve Cevdet Tarihleri’ndedir. Söz konusu elli yıl için Başbakanlık ve Topkapı Sarayı arşivlerinde, Fransa, İngiltere ve başka devlet arşivlerinde pek çok belge vardır. 

    29. Osmanlı hükümdarı 4. Mustafa’ın 29 yıllık kısa yaşamının sadece 14 ayı tahttadır. Önceki 28 yılda şehzade, tahttan indirildikten sonraki dört ayda da tutuklu eski padişahtır. Kendisinin, tahtını ve canını güvenceye almak için önceki padişah 3. Selim’i öldürtmesi gibi, kardeşi 2. Mahmud da aynı gerekçeyle kendisini boğdurtmuştur. Bu bahtsız padişahın kısa saltanatı, ayaklanma ve cinayetlerle başlamış bitmiş, 600 yıllık Osmanlı tarihinin bunalımlı bir evresidir. 14 ay süren saltanatında devlet yönetimini kavrayamadığı, kolay kandırıldığı, tanımadığı -cephedeki- sadrazamı azledip yine görüp tanımadığı bir veziri bu göreve atadığı saptanıyor. Osmanlı tarihinin dehşetengiz ayaklanmalarından -tarihçilerin birini yerip diğerini övdüğü- Kabakçı ve Alemdar vak’alarından biriyle saltanatı başlamış, ötekiyle sona ermiştir. İstanbul’da ve taşrada adıyla anılan önemli bir eseri de yoktur. 

    Şehzadeliğinde ve tahttan indirildikten sonra, babası 1. Abdülhamid’in Topkapı Sarayı’na eklettiği İkbâller Taşlığı çevresindeki harem ve mabeyin dairelerinde veya Çifte Kasırlar’da oturmuş olmalıdır. Sık sık tebdil gezdiği, sarayda onarımlar yaptırdığı, hat çalıştığı biliniyor. 

    Günümüzden 210 yıl önce 1807 Mayıs ayında başlayıp 1808 Eylül’ünde biten 4. Mustafa serüvenini ayrıntılı veren kaynaklardan ikisi, Âsım Tarihi (2. Cilt) ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Târih-i Cevdet’inin 8. ve 9. ciltleridir. 

    14 aylık padişahlık
    İsyancılar suçlanmadı
    Üçüncü Selim’in tahttan indirilmesinin ertesi günü yeni padişah 4. Mustafa tarafından Kabakçı İsyanı adı verilen olayda sorumluluğu olan yeniçeri ocağının hiçbir şekilde suçlanmayacağına, isyana katılanların cezalandırılmayacağına dair hüccetin Divan-ı Hümayun’a gönderilen nüshası. Üst taraftaki kırmızı yazının altında 4. Mustafa’nın yemin ve taahhüdü bulunur. Şeyhülislam Ataullah Efendi, Sadaret Kaymakamı Köse Musa, Nakibüleşraf ve kazaskerlerin imzalarını içeren bu belgenin Osmanlı tarihinde başka benzeri yoktur.

    Babası 1. Abdülhamid’in saltanatının beşinci yılında, 8 Eylül 1779’da doğan Mustafa için veladet (doğum) şenlikleri düzenlenmişti. O sırada tahtın tek adayı, amcazâdesi şehzade Selim’di (3). Mustafa’nın kendisinden önce ve sonra doğan kardeşlerinden Mahmud (2) dışındaki 10 şehzade, bebeklik-çocukluk çağında öldü. Hayata tutunan Mustafa ve Mahmud, hanedanın geleceği için Selim’den sonraki taht adaylarıydı. 

    Mustafa’nın annesi Ayşe Sineperver’i (Seniyeperver) Nükhetsezâ adıyla, Gürcü veya Çerkes asıllı gösteren kaynaklar vardır. Padişah kızlarının ünlülerinden “Küçük” Esmâ Sultan, Mustafa’nın bir yaş büyük öz ablasıydı. 1. Abdülhamid’in öldüğü, kuzeni 3. Selim’in tahta oturduğu 7/8 Nisan 1789’da şehzade Mustafa on, kardeşi Mahmud beş yaşındaydı. Resmen ilan edilmese de Mustafa veliaht konumundaydı. 18 yıl süren padişahlığında 3. Selim’in oğlu da kızı da olmadı. Kuzenleri bu iki kardeşten başka Harem’de şehzade de yoktu; yakın gelecek bu ikiliden birine taht ve baht saklıyordu. 

    Hoşgörülü 3. Selim’in olabildiğince ve Harem ortamında özgürlük tanıdığı Mustafa ve Mahmud, kafes odalarında kapalı olmaksızın saray geleneklerine göre özel eğitim gördüler. Din, müzik, hat (güzel yazı) eğitimi aldılar. Sarayda ve arşivlerde hattatlıklarını doğrulayan yazılar, levhalar, kitabeler vardır. 

    Kabakçı Ayaklanması 

    Cevdet Tarihi’nde “Yamaklar isyanı, Kabakçı Vak’ası” başlığı altında anlatılanlar gösteriyor ki askerî yenilikleri ve sanatsever 3. Selim’in yaşam tarzını onaylamayan softaların ve mutaassıp ulema kesiminin hedefi tahtın el değiştirmesi; saraydan yansıyan haberlere göre kafadarları olan Mustafa’yı padişah yapmaktı. 28 yaşına gelmiş şehzade Mustafa, saraydaki dairesinde dilediği gibi yaşıyor, tahta geçmekte sabırsızlanıyordu. Ceditçilik (yenilikçilik) veya karşıtlığının ayrımında olmasa da saltanata haris, Avrupa’daki gelişmelerden habersiz, kolay kandırılan, o zamanki tanımla sâde-dil ve safderun idi. Çevresindekiler de Sultan Selim ricâlinin mevkilerini almakta aceleci, bu amaçla fitneler yaymaktaydılar. Ulemanın mutaassıp çoğunluğu ve İstanbul’daki sefere gitmemiş yeniçerilerse, “Moskof olmayı Nizâm-ı Cedid kisvesi giymeye tercih edeceklerini”, Boğaz Yamakları “-Moskof oluruz, Nizâm askeri olmayız!” nâraları atıyorlardı. 

    14 aylık padişahlık
    Önceki padişah III. Selim’i öldürmek için dairesine giren cellatlar, Selim’e siper olan bir kadın. (Eski tarih dergileri için yapılmış bir betimleme)

    3. Selim yaklaşan karabasandan habersiz, günlerini saz söz fasılları, Boğaziçi’nde binişler, tomak-çomak-nişan seyirleri, mesire safaları, kız kardeşlerinin yalılarında konukluk, ney üflemek ve bestekârlıkla -doğal ki “tevekkülle”- geçiriyor, sadaret kaymakamına kent içi gezilerindeki gözlemlerini içeren buyruklar yazıyordu. Oysa sadrazam ve ordu Rus cephesinde, durumla kritikti. 

    Osmanlı Sarayı, tarihinin vak’a, haile, kıyam denen ayaklanmalarından birine daha hazırdı. Yeni kıyam beklendiğinden de önce başlayarak İstanbul baharının en güzel üç gününü, 27-29 Mayıs 1807 tarihlerini dehşete boğdu. Üçüncü Cuma günü taht sahip değiştirdi. Şehzade Mustafa muradına erdi. 

    “Sultan Mustafa Hân-ı Râbî” (4. Mustafa) tahta cülus etti. Payitaht İstanbul 14 ay sürecek terörün, kıtlığın, baskınların, yağmaların, karaborsanın idamların yaşanacağı bir çalkantı evresine girmek üzereydi.

    Kabakçı yamakları ve onlarla omuz omuza yeniçeriler, bekârlar, en önde ulemadan ve yöneticilerden elebaşılar, saray surlarının iki ana kapısını aşıp Divan avlusunda taht kapısı Bâbüssade’nin önüne yığıldılar. Uğultulu bağırışlar iç sarayda yankılandı: “-Sultan Mustafa Efendimizi isteriz!” Bu tehdidi duyarak sonrasını tahmin eden 3. Selim “madem ki istemiyorlar ben de padişahlığı bırakıyorum!” diyerek devletlilere, ulemaya kırgın Cuma selâmlığına çıkmadı, dairesine çekildi.

    Sadrazam cephede olduğundan, Sadaret Kaymakamı Musa Paşa ve Şeyhülislâm Topal Ataullah Efendi, saray ağaları aracılığıyla Babüssaade önüne cülus tahtını koydurdular. Önce bu ikili ile Enderun halkının Sofa-yı hümayunda biat ettiği yeni padişah 4. Mustafa, Hırka-i saadet dairesindeki duadan sonra Bâbüssaade’den çıkıp cülus tahtına oturdu. Saraya gelerek Divan avlusunda yerlerini alan devlet ricâli, ulema ve Ocak ağaları sırayla biat ettiler. Boğaz kalelerinden, Tersane’den Tophane’ye cülus topları atıldı. Cuma selaları yeni padişahın cülusu için geciktirilmişti. 4. Mustafa’nın, ivedilikle selamlık alayına çıkıp Ayasofya’da Cuma namazı kılması ikindiyi buldu. 

    14 aylık padişahlık
    İmlası bozuk üslubu savruk
    Sultan Dördüncü Mustafa’nın Kütahya’ya sürgün edilmesi emri verdiği Başçukadar Mehmed Bey için sonradan fikir değiştirip daha uzak bir yere sürülmesini emrettiği, oldukça bozuk bir imla ve üslup eseri hatt-ı hümayunu. Başçukadar Mehmed Bey Kütahya’ya gitsün deyü yazdım idi. Şimdi bir adem gönderesin. Kütahya’ya gitmesün, daha ırak ondan öte bir bir başka mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur. Kütahya’da kalmasun daha uzak bir mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur elbet.

    Kıyamcılar amaçlarına ulaşınca öç almalar başladılar. Önce Umur-ı Bahriye Nazırı İbrahim Efendi yakalandı; gözü dönmüş Yamaklarla serserilerin önüne atılarak linç ettirildi. O gün ve ertesi gün öldürülenler arasında 3. Selim’in Sırkâtibi Ruzname yazarı Ahmed Efendi de vardı. Kabakçı Mustafa, turnacıbaşılık pâyesi verilerek Rumeli yakası kaleleri ağalığına atandı. Yeni padişah, elebaşılara pâyeler, rütbeler, paralar ihsan ederken Boğaz Yamaklarına da ziyafetler verdirdi; başta Tersane, Darbhane eminlikleri ve başka önemli görevler el değiştirdi.

    4 Haziran günü dua ile sakal bırakan 4. Mustafa, 6 Haziran 1807’de Valide alayı ile Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na gelen annesi Sineperver Valide Sultan’ı Bâbüsselâm’da karşıladı. 12 Haziran’da Şeyhülislam Ataullah, Eyüp Sultan’da padişahın beline Osman Gazi’nin kılıcını bağladı. 

    Köse Musa Paşa, söylenenlere safça inan padişaha, ayaklanmada ölenlerle kaçanların konaklarının ve mallarının ordu giderleri için müsadere edilmesi için buyruk verdirterek çevresindeki soyguncuların çalıp çırpmalarına fırsat sağladı. Bir ferman da ordu nizamının 1. Abdülhamid dönemindeki yapıya döndürülmesi ve Nizam-ı Cedid’in dağıtılması için yayınlandı. Orduyla cephede (Silistre’de) olan Sadrazam (Keçiboynuzu) Ağa İbrahim Hilmi Paşa azledilip, yerine 18 Haziran’da yine cephede olan Çelebi Mustafa Paşa’nın atanması, orduda da bir ayaklanma başlattı. 

    Cülus bahşişinin azlığını ileri sürerek 23 Haziran günü Süleymaniye Camii avlusunda toplanan Yamaklar ve Ocaklılar, bu kez, “Köse Musa’yı, sekbanbaşını, şeyhülislâmı istemezük” sayhalarıyla ortalığı inlettiler. Sadaret kaymakamlığına Şehsüvarzâde Hamdullah Paşa atandı. 13 Temmuz’da Ataullah azledillip Hulusi Efendi şeyhülislâm oldu. O günlerde Rikâb kethüdası Halet Efendi ile sekbanbaşı ağa ve kimi zorba reisleri konak konak gezip ab âlemleri yaparak değişikliklerin kötü sonuçlar vereceğini konuşuyorlardı. Padişaha haber gönderip Ataullah efendi yine şeyhülislam atanmazsa, bir fitne-i azime kopacağını uyardılar. Halet efendi, bu azil atama işini hemen gerçekleştirdi. 

    14 aylık padişahlık
    IV. Mustafa’nın babası I. Abdülhamid Cuma selamlığında.

    Garip bir durum da ayaklanmada öldürülen, yakalanan, malları müsadere edilen ünlülerin üstlerinden çıkan büyüler, tılsımlar, muskalardı. Eski valide kethüdası Yusuf Ağa’nın Kapıarası’nda satılan malları arasındaki toprakla dolu Edirne işi sandıklarda, üstünde “vav” yazılı bir küre (top), bir kız resmi, torba içinde insan kemiği külü, haçlar bulunmuştu. 

    Payitaht İstanbul’da ise ayaklanmalar nedeniyle zahire ve yiyecek sevkiyatı durduğundan kıtlık, pahalılık başlamıştı. Et yüzü görmeyen halk açlıktan kırılırken, kentin güvenliğinden, yiyecek-yakacak gereksiniminden sorumlu Musa Paşa, “sivri kalpak giyilmesini yasaklamakla” meşguldü. Kol gezmelere çıkarak bu yasağa uymayanları cezalandırılıyordu. Yamaklarsa başkent semtlerinde silahlı dolaşarak halkı korkutuyor, sokaklarda naralar, namuslu kadınlara laf atıyorlar, fahişeleri Boğaz kalelerine götürüyorlardı. Padişahtan da bir kez daha harçlık istediler. İstanbul, o yazı korku, açlık, pahalılık karabasanında geçirdi. 

    Saltanat sürmek sevdasıyla binişler düzenleyip teftişler yapan 4. Mustafa, 16 Eylül günü kızkardeşi “Küçük” Esma Sultan’ın Ortaköy’deki yalısında ağırlanırken, yoldan geçmekte olan Yamaklar yalıyı bekleyen Bostancılarla kavgaya tutuştu. Her iki taraftan ölenler, yaralananlar oldu. Yakalanan yamaklar, gece boğuldu. Bu sokak çatışmalarını yalının arka pencerelerinden korkulu gözlerle seyreden 4. Mustafa, saraya dönünce Sekbanbaşına zorbaları temizlemesi emrini verdi. Şehirdeki yamak avı, yakalananların öldürülmesi birkaç gün sürdü. Karışıklıkları el altından tahrik ederken casusluk da yapan Divan-ı hümayun tercümanı Sarıbeyzâde Aleko da idam edildi ama Fransa elçisi Sebastiane bu infaz nedeniyle Bâbıâli’ye giderek protestoda bulundu. Silistre’de bir başarı elde edemeyen disiplinsiz ordu Eylül ayında başıbozuk ve perişan kalabalıklar halinde Edirne’ye dökülünce, orada da kıtlık ve korku başladı. 

    Karadeniz’den gemiyle İstanbul’a gelen Nizam-ı Cedit karşıtı Tayyar Mahmud Paşa, Ekim ayı başında 4. Mustafa tarafından sadaret kaymakamlığına atandı. Yine o günlerde Rusçuk Âyanı ve Nizam-ı Cedit yanlısı Alemdar Mustafa Paşa da 5 bin kişilik milis gücünü düzene koyup harekte geçti. Rusçuk yâranı denen güvenilir adamlarından eski sadaret kethüdası Refik Efendi, padişahla görüşmesinde Alemdar’ın müdahalesi için gerekli onayı alamadı. 

    Kışın yaklaştığı günlerde her iki payitahtı (İstanbul ve Edirne) da kıtlık, soğuk, yiyecek ve yakacak sorunları bekliyordu. Ekmek ve et kıtlığı had safhada iken hastalık ve ölümler başladı. Askerî birlikler aç ve donanımsızdı; hatta ayaklanacak halde değillerdi! Başta Bozoklu Cebbarzâde Süleyman Bey, âyanlar, İstanbul’a yardımı kestiklerinden kış mevsimi tam bir kırım dönemi oldu. 

    1808 ilkbaharında kış aylarında yağan karların erimesinden ve yağan yağmurlardan büyük seller yaşandı. Trakya’da ve Anadolu’da hayvanlar telef oldu. Canlı hayvan sevkiyatı hepten durdu. Oysa İstanbullular, öteden beri Hıdırellez’de -ama az ama çok- kuzu eti yemeye meraklıydılar. O yıl Hıdırellez’de ancak birkaç kasapta kuzu eti görülebildi. “Her lokmasına hezar (bin) müşteri olmağla”, yek diğerini çiğneyerek birkaç kişi yaralandı, ölen de oldu. Cevdet Paşa’nın anlattığına göre “Ol vaktin İstanbul kadınları bu makule adetlere riayetten başka bir şey bilmez ve düşünmez olduklarından nicesi kocalarıyla Rûz-ı Hızırda kuzu eti görmedik deyü kavga edip hatta bazıları boşanmıştı”. 

    14 aylık padişahlık
    Sadrazamın ricası kırılmaya
    Sultan 4. Mustafa’nın sadrazamın ricası üzerine azletmeye karar verdiği yeniçeri ağasına gönderilecek hatt-ı hümayunun müsveddesini göndermesini istediği bir görevliye yazdığı hatt-ı hümayunu. Sadrazamın ricasına bina’ olunarak yeniçeri ağasının azli içün gönderilecek hatt-ı hümayun suretini yazup taraf-ı şahaneme gönderesiz.

    Derken bir de kasırga yaşandı. Kâğıthane ve Haliç semtleri altüst oldu. Hava gece gibi karardı. “Kasırga, önüne gelen ebniye ve eşcarı yıkıp söküp” Kasımpaşa’yı, Tersane’yi, karşı yakada da Balat ve Fener kıyılarında Haliç’i sıyırıp geçti. Birçok gemi ve kayığı sil süpür etti. İstanbul’un bağ ve bostanları mahvoldu. 8 Temmuz’da da şiddetli bir sağanak indi. Yağmur olanca şiddetiyle elli saat sürdü. Kimi aydınlar bu olaylara bakıp “Ufk-ı manevi nasıl karanlık ise / Ufk-ı mer’i dahi öyle bulanık” dediler. 

    4. Mustafa ise önceki padişahları öykünerek sık sık tebdil gezmekte, ama köklü tedbirler almak ve buyruklar vermekte müteredditi. Oysa zorbalar rezalet çıkarmak, vurmak-kırmak, saldırmakta pervasızdı. Örneğin yerli Rumlar, istedikleri haracı vermediği için Rumelifeneri kilisesini işgal ederek “burayı cami yaptık” diyebilmişler; buna ses çıkarmayan yetkililer, Rum ahalinin yıllık cizyeyi toptan ödemeleri üzerine işgali kaldırtmışlardı. Üsküdar’ın düzen ve güvenliğinden sorumlu Bostancı Hasekisi Ağa ise onlarca Bostancı ile sözde kol gezerek halkı haraca kesmekte, koyun getiren celepleri soymakta; bu arada Üsküdar zorbalarından Hamalbaşı ile Eskici Hüseyin de Bostancılardan geri kalmamaktaydı. 

    Rus saldırısı olasılığı nedeniyle Domuzderesi’nden Karaburun’a kadar muhafız atanan İzmit Paşası, Yamaklardan birkaçını suç işlediler diye yakalatıp çardak kulluğuna kapattığı için tabyacılar burayı bastı. Yoldaşlarını kaçırarak Kuruçeşme’de bir çilingire prangalarını açtırdılar. Rezalet denebilecek bir eylemi de Macar Kalesi dayısı Kerim Çavuş yaptı. Karaköy’deki kahvehanesine izin verilmediği için adamlarıyla Galata Kulesi kulluğunu bastı. Sonra İstanbul’a geçip Ağakapısı’nda, Yeniçeri Ağası vekili ve İstanbul muhafızı konumundaki sekbanbaşını yakaladı ve gecelik entarisiyle Galata’ya götürüp hapsetti. 4. Mustafa’nın bu rezalete tepkisi, sekbanbaşını azledip bir başkasını atamak oldu. 

    14 aylık padişahlık
    4. Mustafa’nın Nizam-ı Cedid ve İrad-ı Cedid’i yasaklayan Hatt-ı hümayunu 

    Bunlar olurken İstanbul’da 13 Mayıs günü bir kadın eylemi yaşandı. Semt ve mahalle kadınları bir ellerinde sopalar, ötekinde boş tencereler ile İstanbul kadısının konağını bastılar. Sofra başındaki kadının çevresini sardılar: “-Papaz herif, sen böyle mükellef sofrada taam eylerken biz açlıktan kırılıyoruz! Bir ciğer 20 para, haberin var mı?” dediler. Kadı hareme kaçtı. O gün selamlık alayı vardı. Bu yürekli kadınlar kalabalığı, bu kez 4. Mustafa’nın yoluna çıkıp arzuhal sundular ve “-Padişahın kullarından haberi var mı? Pahalılığa dayanamıyoruz!” dediler. 

    Diğer yandan Kerim Çavuş’un eylemlerine kızan Kabakçı Mustafa, 17 Mayıs günü yamaklarına Macar Kalesi’ni kuşattırdı. Kaledekiler de Yuşa Tepesi’ne toplar çıkartıp siper kazarak savunmaya geçtiler. Kerim Çavuş öldürüldü, Kabakçı kaleyi teslim aldı. Buna karşılık Macar Kalesi yamaklarıyla birleşen Ocaklılar, Cebeciler, Kalyoncular, Ağakapısı’nı basarak sekbanbaşını tutsak aldılar. Beyazıt’ta bir kent savaşı başladı. Birçok yeniçeri öldürüldü. 

    14 aylık padişahlık
    Topkapı Sarayı Kazaağlar dairesindeki kitabelerden: Soldaki manzum metin Sultan 4. Mustafa, sağdaki kardeşi 2. Mahmud tuğrası 

    Kasımpaşa’da da donanma askerleri Ermeni kilisesini basarak âyin yapan papazlarla cemaati âyin giysileriyle önlerine katıp Kaptanpaşa Divanhânesi’ne götürdüler. Kaptanpaşa Seyyid Ali Paşa sözde askerleri azarlayıp cemaati serbest bıraktırdı. Bir mizansen sergilendiği açıktı. Ermeniler ikinci bir baskın olmasın diye aralarında para toplayıp Ali Paşa’ya 15 kese rüşvet verdiler! 

    Kargaşa medreselere de sıçradı: Olay, bir medrese yobazının kulluk neferleriyle fahişe kavgası ettikten sonra medreseye sığınmasıyla başladı. Gelen yeniçeriler medreseyi kuşatınca, yobaz da kaçıp Fatih Camii’ne sığındı. Medreselilerle yeniçeriler cami avlusunu harp meydanına çevirdi. Yine ölenler, yaralananlar oldu. Sadaret kaymakamı Tayyar Mahmud Paşa azledilip Dimetoka’ya sürüldü. 

    14 aylık padişahlık

    Saray ve Paşakapısı ileri gelenleri, İstanbullular, 3. Selim’le 4. Mustafa dönemlerini “gündüz ile geceye” benzetirken, Selim karşıtları bile bir yıl öncesini aramaktaydı. Sarayın iç dünyasındaki kaygı ise başkaydı. 3. Selim’in çocuğu yoktu. Bir yıldır tahtta olan bu genç padişahın da henüz çocuğu olmadığı gibi, hamile kadını, cariyesi de yoktu. Kahvehaneler de Osmanoğullarının söneceği konuşuluyordu. Sarayın Harem dairesinde münzevi yaşayan Selim ise kuzeni şehzade Mahmud’u gelecek için tek umut gördüğünden, görüşebildiği zamanlarda ona kendi deneyimlerini, saltanat ve hükümet işlerini anlatıyordu. 

    30 Haziran 1808 günü Tersane-i Âmire’de 4. Mustafa’nın da bulunduğu geleneksel törenle yeni bir kalyon denize indirildi. Gerçi donanmada 23 kalyon, 12 fırkateyn, 2 korvet vardı ama bunlara bindirilecek ne kalyoncu, ne kumanda edecek zabit yoktu. Kalyoncular dağılmış, subaylar Kabakçı ayaklanmasında öldürülmüş veya kaçmıştı. Donanma ve ordu için para da yoktu. İlk kez bir dış borçlanma gündeme geldi ve 4. Mustafa bir nâme-i hümayunla Fas hâkiminden 20 bin kese borç istedi! Şeyhülislâm konağındaki toplantıda, Edirne’den gelen sadaret kethüdası, müsadere edilen malların 120 bin kese tutması gereken toplam bedellerinin ne olduğunu sordu ve elde avuçta bir şey kalmadığını öğrendiğini söyleyerek ithamlarda bulundu. 

    O günlerde Rusçuk Yârânı denen ve çoğu 3. Selim zamanında önemli görevlerde bulunan padişah yanlıları; sadaret mektupçusu Tahsin, başmuhasebeci Râmiz, Tuna Yalısı Mübayacısı Behiç, sadaret kethüdası Refik, reisülküttâb Galib Efendilerle, Alemdar Mustafa Paşa, ortalığı velveleye vermeden Edirne’ye geldiler. Alınan karar gereği ilk önce yollar ve konaklar gelip gidenlere kapatıldıktan sonra, Pınarhisar Âyanı Hacı Ali Ağa 300 süvarisiyle ansızın Rumelifeneri Kalesi’ni basıp Kabakçı Mustafa’yı öldürdü. Yamakların İstanbul’dan getirdikleri toplara kaledeki toplarla karşılık verildi. 14 Temmuz’da sanki bir muharebe yaşandı. Kırılmaya başlayan Yamaklar, köyü yaktılar. Rumelikavağı, Sarıyer, Yeniköy de yakılıp yıkıldı. Herkes can korkusuna düşüp kayıklarla kaçmaya başladı. Yamaklardan 300, Alemdar milislerinden de 12 kişi öldü. 4. Mustafa durumdan kaygılanıp Hazine Vekili Nezir Ağa’yı Edirne’ye göndererek sadrazamı ve orduyu İstanbul’a çağırdı. 

    14 aylık padişahlık
    Hamidiye (1. Abdülhamid) Türbesi’nde 4. Mustafa Sandukası 

    Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa ve Alemdar Mustafa Paşa ayrı ayrı 18 Temmuz’da İstanbul’a geldiklerinde, 4. Mustafa da Sancak-ı Şerif’i karşılamak üzere Davudpaşa Kasrı’ndan Kırkkavak’a gelmişti. Sadrazamla Rusçuk âyanını burada kabul etti. Böylece Osmanoğullarının yazgısına hükmeden üç adaş, Sultan Mustafa, Sadrazam Mustafa, Bayraktar Mustafa biraraya gelmiş oldular. Devlet erkânı da Kırkkavak’a gelmiş bulunuyordu. 

    Nizam-ı Ceditçiler, Alemdar’a padişahı ve sadrazamı tutuklamayı önerdiler. 3. Selim, bu durumda hiçbir sorun yaşanmadan sarayda tahta oturtulabilecekti. Alemdar -taşralı civanmertliğiyle- buna yanaşmayarak padişahı ve devlet erkânını İstanbul’a uğurladı. Kendisi de milisleriyle Çırpıcı Çayırı’nda ordugâh kurdu. Bu karar, bir bakıma 3. Selim’in, 4. Mustafa’nın, Alemdar’ın yazgılarını belirledi. Şöyle ki Çelebi Mustafa Paşa, Yeniçerileri kışlalarına gönderip atamalar yapmaya koyuldu. Alemdar Mustafa Paşa ise 21 Temmuz’da pür-nakıl silahlı milislerinin ortasında gücünü sergileyerek İstanbul’a girdi. Alay Köşkü önünde padişaha alay gösterdi. Rusçuk âyânını kendisine sadık bir taşra paşası gören padişah, sadrazama bir hatt-ı hümayun yazarak “bu has ve kahraman veziri, devlet murahhası ve serdar atadığını” bildirdi. Ama bir hafta sonra Alemdar, Bâbıâli’yi basıp Çelebi Mustafa Paşa’dan sadaret mührünü alıp kendisini de surdışındaki ordugâhına gönderdi. 

    Alemdar, İstanbul’un her köşebaşını Kırcalılara tutturduktan sonra devlet adamlarını da saraya çağırttı ve yakın korumalarıyla Soğukçeşme kapısından saraya çıktı. Bir anda sarayın ortakapısının önünü binlerce Kırcalı doldurdu. Bu kapıdan geçen Alemdar, Bâbüsssade önündeki namazgâha oturdu. Padişahın başyâveri konumundaki silahdar ağayı çağırtarak sadaret mührünü teslim etti. Silahtardan mührü alan padişah, yanında bulunan şeyhüislâm ve kızlarağasıyla mührü Alemdar’a gönderip kendisini sadrazam atadığını bildirdiğinde, paşa pek sâfiyâne “-Ben mühür almaya değil, Sultan Selim Efendimizin elini öpmeye geldim!” deyiverince şeyhülislâmla haremağası iç saraya döndüler. Kapı önünde Sultan Selim’in huzuruna çıkmayı bekleyeduran Alemdar, bir gaflette daha bulunarak eski padişahın dışarı çıkmak istemediği haberini getiren kızlarağasına: “Sultan Mustafa’ya var söyle dairesine çekilip rahatına baksın. Bize güngörmüş padişah gerek!” dedi ve yine içeriye giden kızlarağasının arkasından Babüssaade sımsıkı kapatıldı.

    İç sarayda, 4. Mustafa dışında bu gelişmelerden kardeşi şehzade Mahmud’un da eski padişah Selim’in de herhalde haberleri yoktu ve bu üçlü, Osmanlı hanedanının o an hayattaki erkek bireyleriydi. Alemdar’ın kapıları kırdırarak içeri girebileceğini, tahtından ve belki canından olacağını kuran 4. Mustafa, çevresindekilerin de telkiniyle Selim’i ve Mahmud’u öldürterek hanedanın tek erkek bireyi kalmak için Enderunlulardan, Baltacılardan, hatta cariyelerinden infazcılar görevlendirdi. Bunlardan bir grup önce Selim’i dairesine giderek kadın ve cariyelerin savunmasını kırıp eski padişahı başını yararak öldürdüler. O sırada bir harem ağası ile cariyelerinin Harem damına çıkarttıkları şehzade Mahmud ise öldürülmekten kurtuldu. 

    Bunlar olurken Bâbüssaade’nin kapı kanatlarını kırdırıp iç-saraya giren Alemdar, Selim’in arz odasının önüne getirilmiş cesedini gördü. Şehzade Mahmud, damdan indirilip arz odası önüne getirildi ve Alemdar ilk biat eden oldu. “Padişah benim, Mahmud’u kim padişah yaptı?” diye bağıran Mustafa, hünkâr imamınca teskin edildikten sonra Harem dairesindeki Kafes Kasrı’na kapatıldı. 

    2. Mahmud’un saltanatının 28 Temmuz-17 Kasım 1808 tarihleri arasında ilk 112 gün boyunca tutuklu kalan Mustafa, Alemdar Vak’asının son kertesinde yeniçeriler sarayı kuşatınca, bu kez 2. Mahmud ağabeyini boğdurtarak hanedanın tek erkek varisi kaldı. 

    Ertesi gün babası Abdülhamid’in Bahçekapı’daki türbesine gömülen 4. Mustafa için, dedikodu meraklısı İstanbullular, gece boğulan Mustafa’nın dairesinden kadın bağırışlarının Demirkapı semtinde duyulduğu, cenaze alayında omuzlarda taşınan tabutun –hafifliğinden- boş olduğunun anlaşıldığı, Mustafa’nın boğulmadığı, asilerin ümidini kırmak için boş tabutla cenaze alayı yapıldığı, Mahmud’un da tahttan indirilip ablası Esma Sultan’a biat edileceğini konuştular… 

    4. Mustafa ve Ailesi

    Boğdurmalar ve uydurmalar

    Padişah 4. Mustafa’nın 28 yaşına kadar Topkapı Sarayı Harem dairesinin Çifte Kasırlar da denen, şehzadelerin kapatıldığı “Kafes Kasrı”nda veya babası 1. Abdülhamid’in yaptırdığı İkbâller ve Mabeyn dairelerinde hayatını geçirdiği tahmin ediliyor. Ailenin en uzun ömürlü bireyi, annesi Ayşe Sineperver Valide Sultan’dır. Onun öz kızı, 4. Mustafa’nın bir yaş büyüğü “Küçük” Esma Sultan’dı. Oğlunun boğulmasından sonra Eski Saray’da daha 20 yıl yaşamış, 1828’de ölmüştür.

    4. Mustafa tahta çıkıp haremini kurduğunda “kadın” payesi vererek edindiği eşlerini, A.D Aldersun The Structure of the Otoman Dynasty’de Seyyare (öl.1817?), Dilpezir (öl.1809?), Şevkinûr (öl.1812), Peykidil (öl.1808) adlarıyla veriyor. 2. Mahmud tahta çıkınca ağabeyinin kadın ve cariyelerinden, cellatlara 3. Selim’in ve kendisinin dairelerini gösteren 10’unu Kızkulesi’nde boğdurup denize attırmış. Peykidil Kadın’ı da çevirdiği entrikalar nedeniyle boğdurmuş. 

    4. Mustafa’nın adı bilinmeyen bir kadını için de gerçek veya uydurma tarihe geçmiş bir öykü vardır. Şehzadelerin tahta geçmeden çocuk edinmeleri bir hanedan yasağı olduğuna göre 1807’de 28 yaşında tahta çıkan Mustafa’nın o tarihte cariye eşi ve çocuğu yoktu. Kısa saltanatında da eşlerinden doğuran olmadı. Tahttan indirildiği sırada hamile olan bir eşinin doğurduğu Emine Sultan, sekiz aylıkken 6 Mayıs 1909’da ölmüş ve büyükbabası 1. Abdülhamid’in türbesine gömülmüş. Bu kızın adını, dadısı Muhteviye’nin kitabeli mezarı Karacaahmet’tedir: “… Hüdavendigâr-ı sâbık Sultan Mustafa Han hazretlerinin kerime-i muhteremesi Emine Sultan’ın dadısı ve Said Bey’in halilesi merhume saraylı Muhteviye Hatun…”

    4. Mustafa’nın, adı, hatta varlığı kesin bilinmeyen bir beşinci kadını daha varmış. Bu kadın da kocası tahttan indirildiğinde veya idam edildiği sırada hamile imiş. Bir yolunu bulup bindiği Rus gemisiyle memleketi Gürcistan’a dönmüş. Orada doğurduğu çocuğa Ahmed Nâdir adı verilmiş. Bu kuşkulu/düzmece şehzade ile annesi hakkında, Çiçek Hatun-Cem Sultan, Zafire –(şehzade) Osman öyküleri gibi bir serüven düzülmüş. (Prof. Dr. Semavi Eyice, “Ahmed Nadir: Osmanlı Tarihinde Esrarengiz Bir Düzmece Şahzâde”, Tarih ve Toplum, S.55 Temmuz 1988, s. 383-4) 

  • İlk seçim kanunu: Milletin iradesi, politikanın gölgesi

    İlk seçim kanunu: Milletin iradesi, politikanın gölgesi

    Osmanlı döneminde 2 Haziran 1877’de hazırlanan ilk seçim kanunu, 1908’de yeniden Meşrutiyet’e dönüldüğünde uygulamaya konulmuş; otuz yıl aradan sonra 17 Aralık 1908’de açılacak olan Meclis-i Mebusan, kimi değişikliklerle bu kanuna göre seçilmişti. Bu kanun Cumhuriyet döneminde de uygulandı ve seçmenler milletvekillerini doğrudan seçme hakkına ancak 1946’da kavuştular, ama tartışmalar sona ermedi. 

    İlk seçim kanunumuz Meclis-i Mebusan tarafından 140 yıl önce, 1877’nin Mayıs ayında yapılmaya başlandı ve Haziran başında tamamlanarak Meclis-i Ayan’a sunuldu. Ama Ayan Meclisi kanunu tümüyle kabul etmeyecek, ertesi yıl da herhangi bir gelişme kaydedilemediğinden, Meclis-i Mebusan’ca hazırlanan kanun taslağı ancak II. Meşrutiyet’te kanun hükmü kazanarak uygulamaya konulacaktı. 

    1876 yılı sonlarında ilk Anayasamızı hazırlayan komisyon, bir de seçim kanunu hazırlamıştı. Ancak bu kanunun mutlaka Meclis-i Mebusan’da görüşüldükten sonra kabul edilmesi istendiğinden, 1877 Mart’ında açılan ilk Meclis genel bir seçim sonucunda ortaya çıkmamış, 2 Kasım 1876’da vilayetlere gönderilen özel ve bir defaya mahsus bir talimata göre yapılmıştı. Fakat vilayet meclislerinin kendi içlerinden seçtikleri mebuslarımız, Meclis-i Mebusan açıldıktan sonra ilk işleri arasında bu kanun taslağını da ele aldı. Kendilerine Meclis açılırken basılı nüshalar dağıtılmış olan mebuslar, kanun taslağını görüşmeye 7 Mayıs 1877’de başladılar. Birçok ilginç fikir öne sürüldü. Örneğin, sayıları az da olsa bazı mebuslar, genel oy hakkı istediler. Bu istek kabul edilmediyse de, 2 Haziran 1877’de tamamlanan görüşmeler sonunda ortaya çıkan kanun metninde, Cumhuriyet döneminde bile ancak 1946’da uygulamaya koyabileceğimiz bir özellik olan tek dereceli seçim kaydı bulunuyordu. 

    Henüz Ayan Meclisi’nin bu kanun taslağını Mebusan Meclisi’ne geri gönderirken öne sürdüğü itirazların tümünü bilemiyoruz. Bunları bize gösterecek belgeler Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bulunup çıkarılmayı bekliyor. Ama Meclis-i Ayan’ın beğenmedikleri arasında tek dereceli seçimin ön sıralarda, belki de en ön sırada olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, zira bu konu II. Meşrutiyet’in başlarında da sorun olmayı sürdürecektir. Meclis-i Mebusan zabıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Meclis-i Ayan, itirazlarını çabuk bildirmiş, zira 14 Haziran 1877 tarihli Mebusan Meclisi toplantısında bunların bazıları tartışılıyor. Örneğin, devlete vergi borcu bulunanların da mebus seçilip seçilemeyeceğine ilişkin uzun bir tartışmaya tanık oluyoruz. Ne var ki bu tartışmalar bir sonuç vermiyor, çünkü Meclis-i Mebusan kısa bir süre sonra, 28 Haziran’da kapanıyor. 

    Garip bir şey, Meclis-i Mebusan’ın Aralık 1877 – Şubat 1878 dönemindeki ikinci toplantı yılında seçim kanunundan hiç bahsedilmemiş olması. Maalesef bu konuda da elimizde ciddi bir çalışma yok. 93 Harbi’nin korkunç sonuçları ve başka bir yığın iş, seçim kanununun görüşülmesinin önüne geçmiş olabilir. Ayan Meclisi’nin itirazları karşısında mebusların fazla uğraşmadıklarını, ne de olsa 1876 Anayasası’nın mebuslara ciddi bir yasama hakkı tanımadığını da düşünebiliriz bu sessizlik karşısında. Ancak seçim kanunu taslağı, II. Meşrutiyet’in ilk günlerinde büyük gürültü kopartacaktır. 

    Abdülhamit’in seçim kanunu onayı 


    Seçimlere ilişkin Sadrazam Sait Paşa tarafından imzalanan Bakanlar Kurulu kararını padişaha sunan yazı ve Başkatip Tahsin Paşa’nın padişahın da kararı onayladığına dair yanıtı (31 Temmuz 1908). 

    23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’e dönüldüğünde ilk yapılan işlerden biri seçim yapılacağının ilanıydı. Ancak Sadrazam Said Paşa, vilayetlere gönderdiği emirde, seçimlerin 2 Kasım 1876 tarihli talimata göre yapılacağını söylemişti. Birçok vali ve mutasarrıf, yazdıkları cevap telgraflarında bu talimatın Anayasa’ya aykırı olduğunu hatırlattılar. Ama asıl tepki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden geldi. Devrimin önderliğini üstlenmiş olan cemiyet, 1877’de hazırlanan ama kanun hükmü kazanmamış olan metinden haberdardı ve seçimlerin bu metne göre yapılmasını istiyordu. Aşağı yukarı bir hafta süren çekişmeden ve İttihat ve Terakki’nin halk ve silahlı kuvvetlerle İstanbul üzerine yürüme tehdidinde bulunmasından sonra Said Paşa teslim bayrağını çekti ve 31 Temmuz günü beş kişiden oluşan bir komisyonun Başbakanlık’ta toplanarak 1877 tasarısını gözden geçirmesi kararı alındı. Padişah’ın onayıyla işe koyulan komisyon iki gün içinde görevini tamamladı ve bazı değişikliklere uğrayan tasarı 2 Ağustos 1908 günü padişah II. Abdülhamid’in de onayıyla kanun hükmünü kazandı. Otuz yıl aradan sonra 17 Aralık 1908’de açılacak olan Meclis-i Mebusan, bu kanuna göre seçilmiştir. 

    Kanunun ilginç başka özellikleri de var tabii. Bunların başta geleni, bazı değişikliklere uğramış olsa da Cumhuriyet döneminde de bu kanunun uygulanacak olmasıdır. Yani kanunun oldukça uzun ömürlü olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir özelliği de, Bâb-ı Âlî’de kurulan inceleme komisyonunun tek dereceli seçim kayıtlarını değiştirmiş ve iki dereceli seçimi benimsemiş olmasıdır. O sıralarda bazı İttihatçılar bunu beğenmemiş, ama bir an önce seçime gidilip Meclis’in sonbaharda açılabilmesi için seslerini pek çıkarmamışlardı. Daha sonra ise devrim politikası öne geçeceği ve parti diktatörlüğü kurulacağından, iki dereceli seçim çoğunluğun işine gelecekti. Bu durum 3 Nisan 1923’te genel oy hakkına geçildiğinde de sürecek ve Türkiye’de seçmenler doğrudan doğruya milletvekillerini seçme hakkına ancak 1946’da kavuşacaktı.