Etiket: sayı:36

  • Uygurlar, Kadim Türklere karşı

    Uygurlar, Kadim Türklere karşı

    Kadim Türkler, Çinggis Han idaresindeki gibi Uygurları veya Tegregleri devlet idaresine müşavir olarak almamışlar, onları uzakta tutmuşlardı. Kadim Türklerin çevreye ittiği Uygurlar, birçok Türk devletinde gördüğümüz gibi başkaldırarak 740’da merkezi ele geçirdiler. Türklerin tarihinde aristokrasi geleneği yoktur. 

    Orta Asya tarihine bakışımızı ve kültürel mirasımızı değerlendirirken, Kadim Türklerin “Türk” adını kullanarak bir ‘cihan imparatorluğu’ kurmuş olmaları bir övünç kaynağıdır. Onların zayıflamaları ve bir çöküş yaşamaları bizi nedense pek üzmez. Zira onların yerine geçen Uygurlar bir taraftan imparatorluk geleneğini, yani “cihan hâkimiyetini” devam ettirmişler, daha sonra da yerleşerek bıraktıkları eserlerle uygarlığa katkıda bulunmuşlardır. Onun için de evvelce kullanılan Medine’den mülhem “medenî” sözcüğü, yerini medenî Uygurlardan mülhem “uygar” sözcüğüne bırakmıştır. 

    Yazılı eserler, mabetler, duvar resimleri ile uygarlığa katkıda bulunmaktan öylesine övünç duyarız ki, bazen bu sözcüğü kızlarımıza değil de oğullarımıza isim olarak veririz. Geçenlerde arabasına bindiğim bir taksi şoförü tarih hocası olduğumu duyunca, “Tarih ne için lazımdır? Övünmek için mi yoksa başkalarını küçümsemek için mi?” diye sormuştu. Ben de tarihçiliği elden bırakmayarak, “Geçmişi anlayıp, geleceğe bakabilmek için. Birinde duygularımızı gönlümüzü kullanırız, diğerinde aklımızı. Geleceğimiz için önümüzü de ancak akıl yoluyla görebiliriz” demiştim. Çok hoşuna gittiği izlenimine kapılmadım. Sözlerim “damardan hitaplar”dan hoşlanan günümüz insanına pek uygun düşmüyordu.

    Bu çerçevede de Kadim Türk devletinin çöküşüne, eski tabirle “inkiraz”ına kısaca değinmek istiyorum. Yukarıda sözünü ettiğim zayıflama ve çöküş, okullarda okutulan tarih kitaplarında kullanılan yaygın bir kalıptır. Sanki tarihte herkes zayıflayanın üzerine çullanmaya hazır beklemektedir. Halbuki kültürel değerlerimiz açısından zayıflara yardım etmek önem taşır.

    Kadim Uygurlar konusunda sözü ağırlık taşıyan bilginlerden Denis Sinor ve Geng Shimin, UNESCO Tarih Komisyonu tarafında çıkarılmış, on-line kullanıma açık olan ve hâlâ Türkçeye çevrilmemiş olan Orta Asya Uygarlıkları Tarihi (History of Central Asian Civilizations) kitabının 4. cildinde (s. 192) konuya farklı bir yönden değinirler. Onlar Uygur, Basmıl ve Karlukların beraberce harekete geçerek Kadim Türk tahtını ele geçirme hareketini, bir isyan hareketi olarak değerlendirmektedir. Bu görüş, özellikle ilk Uygur hükümdarlarının kendilerini Kadim Türklerin atası Bumın Kağan’a bağlamak suretiyle meşruiyet kazanmış olmalarına dayanmaktadır. Kısacası Kadim Türkler hem meşruiyetlerini kaybetmiş ve çökmüşlerdir hem de varlıkları kendilerinden sonra gelenlere bir dayanak olmuştur. Sinor ve Geng Shimin, dil ve kültürün birleştiriciliği yanında, Uygurları Kadim Türklerden ayıranın sadece politik nedenler olmuş olduğu görüşündedirler. Ancak politik derken ne kasdettiklerini açıklamamışlardır. İngilizcede “political” sözcüğü hükümet şekli ile ilgilidir. 

    Ancak Kadim Uygurlar söz konusu olduğu zaman Sinor-Geng ikilisinin kasdettiği, herhalde idare-hükümet şekli kadar “güç ilişkileri” anlamındadır. Böyle bir anlatımda ne gibi güç ilişkileri söz konusu olabilir diye bir bakacak olursak; kendilerine Tegreg dediğimiz yüksek arabalı kavimler arasında görülen Uygurların, Kadim Türk idaresinden (552-734) memnun olduklarını gösteren emarelere rastlamadığımızı söylemek gerekir. Bilakis zaman zaman kendilerinden istenen yüksek vergiler karşısında ve başka hoşnutsuzluklarla ayaklandıklarını görmekteyiz. Ayrıca burada Çin’deki Tang sülalesinin “yakındakileri kontrol edebilmek için, uzaktakilerle dostluk geliştirme” siyasetinin de etken olduğu bir durum göze çarpmaktadır. 

    Aslında burada, Türklerin tarihi boyunca karşılaştığımız çevrenin merkeze yönelmesi hareketi ile karşı karşıyayız. Kadim Türkler, Çinggis Han idaresindeki gibi Uygurları veya bu kez Tegregleri devlet idaresine müşavir olarak almamışlar, onları merkezden ve merkez yoluyla elde edilenlerden uzakta tutmuşlardı. Bir de bunun üzerine 630 yıllarındaki gibi ağır vergiler gelince, durum çekilmez olmuştu. Kadim Türkler, Tegregler ve onların bir kabilesi olan Uygurları hâkimiyete ortak etmeyi düşünmemişler, müşavirlerini kendilerine rakip olmayacak Soğdlardan seçmişlerdi. Hatta birçok boy bu duruma gönül koymuştu. Bütün bunları gözönüne getirince, Sinor-Geng ikilisinin ileri sürdüğü Uygurların Kadim Türklere isyan etmiş olduğu fikri geçerlilik kazanmaktadır. Kadim Türklerin çevreye ittiği Uygurlar, birçok Türk devletinde gördüğümüz gibi başkaldırarak 740’da merkezi ele geçirmiş oldular. Bu sebepten de Türklerin tarihinde aristokrasi geleneği yoktur. 

  • Tencere tava hep ayrı hava

    Tencere tava hep ayrı hava

    Mutfakların ev içindeki yeri, önemi değişse de kullanılan yöntem ve gereçler binlerce yıldır çok az değişti. Yeni teknolojiler geliştiği halde hâlâ yemek ateşin üzerine oturtulan bir tencerede kaynıyor, keke konacak yumurta hep çırpılıyor. Tencere, düdüklü tencere, mikrodalga, “sous-vide” ve şimdi de yazıcıdan “yemek basma” çağındayız. 

    Buhar üzerine çalışmalar yapan Fransız fizikçi Denis Papin’in icadı, ilk düdüklü tencere, 1679. 

    Mutfak her zaman evin kalbi olagelmiştir ama hiç şimdilerdeki kadar teknoloji ile donatılmış ve hiç bu kadar az kullanılan bir yer olmamıştı. Üç öğünü hakkı ile hazırlayan geleneksel aileler ve yemek pişirmeye çok meraklı olanlarımız dışında, “dışarıda” yemek yeme ve “dışarıdan” yemek söyleme olgusu şehirli, çalışan insanların yaşamında mutfakların önemini azaltıyor. Buna rağmen bir eve ilk taşındığımızda eksiksiz ve yepyeni görünmesini istediğimiz tek mekân yine mutfak. İlginç bir ikilem değil mi?

    Mutfağa yenilik getiren pişirme yöntemleri pek hızla benimsenmiyor. Buharın gücünü kullanan düdüklü tencereler, mikrodalga fırınlar ve son yıllarda değişime meraklı şeflerin gözdesi “sous-vide” pişiriciler binlerce yıldır süregiden yöntemlere kökten bir değişim önerisi getirmiş oldular. 

    Çevresindeki birileri düdüklü tencere faciası yaşamamış olan azdır herhalde. Ben tavandan sarkan kuzu paçalarını gülerek anımsıyorum mesela. Düdüklü tencereyi ilk düşünen 1679’da buhar üzerine çalışmalar yapan Fransız fizikçi Denis Papin. O zamanlar bilimsel bir buluş olarak değerlendirilip rafa kaldırılan buharlı tencere, ancak ikiyüz yıl sonra 1864’te Stuttgartlı Georg Gutbrod tarafında döküm demir olarak piyasaya sürüldü. İlk patenti alan ise 1918’de İspanyol üretici Zaragozalı Jose Alix Martínez oldu. “Olla Exprés” adını vermişti tenceresine. İlk ev tipi tencereyi ise 1938’de Alfred Vischer üretti ve çok başarılı oldu. 

    Mutfak işlerini kolaylaştıran küçük ev aletleri geliştirilse de yemek pişirme yöntemlerimiz binlerce yıldır aynı.  Renkli taş baskı, Gatti ve Dura, 19. yüzyıl 

    Gerçek anlamda farklı bir diğer pişirme yöntemi mikrodalga fırınlarla yaşamımıza girmiştir. Mikrodalga fırınlar 2. Dünya Savaşı sırasında savaş teknolojisinin bir yan ürünü olarak tesadüfen keşfedildi. 1945’te alaylı bir mühendis olan Percy Spencer’ın cebindeki çikolata kazara erimeseydi, mikrodalganın yemek pişirme yeteneği olduğu ortaya çıkmayabilirdi. Percy ilk denemesini mısır patlatarak yaptı. İkinci denemede ise pişirmeye kalktıkları yumurta, içinde biriken buharın etkisiyle ellerinde patladı. Percy yüksek yoğunluklu elektromanyetik alanı metal bir kutuya hapsederek kontrol altına aldı ve kutunun içine konan yiyeceğin ısısının hızla yükseldiğini gördü. İlk mikrodalga fırının patenti 1945’te alındı. Bu kadar yaygınlaşması ise hazır gıdanın ve dışarıda yeme oranlarının artışına bağlı olarak 1980’leri buldu. İlk mikrodalganın boyutları kocamandı ve ancak profesyonel mutfaklara sığabiliyordu. Bugün bile profesyonel işletmeler mikrodalga fırınlara yemek pişirme aracı olarak pek rağbet göstermezler; zira açık ateşin üzerinde karamelize olma, kızarma, kıtırlaşma gibi lezzet yaratan etkileri, hücrenin içindeki suyu ısıtarak pişiren mikrodalga fırınlarda yakalamak olanaksız. 

    Dev mikrodalgalar 1950’lerde ilk mikrodalga fırınlar sadece restoran ve uçaklarda kullanılıyordu. 

    Mutfakta devrim yaratmak kolay değil ama yenilik arayışları bitmiyor. Modern şefler ve biliminsanları 1992’de İtalya’da buluşup yemek pişirme ve bilim biraraya gelirse neler olabileceğini tartıştılar. Bu tartışmalardan “moleküler gastronomi” uygulamaları doğdu. Yemeğin hazırlanma ve sunumunu sosyal, sanatsal ve teknik açılardan yeniden ele aldılar. Aradan geçen kısa sürede, yiyen ve hazırlayan için bambaşka deneyimlerin kapısını açan bir disiplin gelişti. Kabul gördü mü? Hâlâ internette en çok tıklanan videolar mangal ve et pişirmenin binbir yolu üzerine. Bakalım zaman ne gösterir. 

    Son yıllarda yepyeni bir yemek pişirme yöntemi olarak şeflerin beğenisini kazanan “sous-vide”, havası alınmış bir plastik poşetin içine yerleştirilen yiyeceklerin ısısı kontrol edilen bir su tankında pişirilmesi esasına dayanmakta. Ateş veya su ile teması olmayan yiyeceklerin aromaları kaybolmadığı için yemeklerin lezzeti diğer pişirme yöntemlerine göre çok farklı oluyor. Bir diğer özelliği de, pişme sürelerinin istenilen uzunlukta ayarlanmasıyla yiyeceğin dokusunda yarattığı değişim. Sous-vide pişiriciler klasik ocak veya fırınlara göre çok daha düşük ısılarda, uzun süre pişirme olanağı sunuyor. Böylelikle yiyeceğin hücre çeperleri parçalanmadan, tüm lezzeti içinde kalıp, yumuşacık oluyor. En ucuz et parçaları bile başka yollarla mümkün olmayan yumuşaklığa, daha kaliteli parçalar ise ağızda eriyen bir dokuya ulaşıyorlar. 

    Mutfak reklamları Mikrodalganın “ateşten sonraki en önemli icat” olduğunu iddia eden bir reklam, 1970’ler (üstte). Mutfaklara korku salan düdüklü tencere, hakkındaki tüm ürkütücü hikayelere rağmen çeyiz listelerinin en başında yer alıyordu (altta). 

    Bu aralar mutfak cephesinde tartışılan diğer konular da gerçekten ilginç. Üç boyutlu yazıcılardan yemek “basmak”, akşama istediğini hazırlayacak bir ev robotuna yemek ısmarlamak, istediğin yemeği söyleyince bedensel gereksinimlerinize göre önerilerde bulunan fırınlar gibi birçok yenilik konuşulmakta ve prototipler başarılı olmuş durumda. 

    Salt yemeğin hazırlanış biçimi değil, malzemelerin de niteliği değişebilir. Laboratuvarda imal edilen suni et yüzyıllardır acı çeken çiftlik hayvanlarının kurtuluşu olabilir mi? Şimdilik yarım kilosu 200 bin pounda mal oluyormuş. O ucuzlayana dek böcek yemeye alışabilir miyiz? Denizden babası çıksa yiyecek olanlarımız denizanalı yemekleri sevebilirler mi? 

    Sorular sorular… Ninenizden kalan bakır tencereyi çöpe atmayın henüz. Bildiğim bir şey varsa ulusların lezzet tercihleri büyük zorunluluklar kapıya dayanmadan öyle hızla değişmiyor. Mutfak yöntemleri de… 

  • Rum, paşa, nazır ve karikatürist…

    Rum, paşa, nazır ve karikatürist…

    Yıllar sonra Kapalıçarşı’daki bir halıcıda günışığına çıkan bir karikatür albümü, 19. yüzyıl sonu Osmanlı bürokratı, hariciyeci, mutasarrıf, cemiyet adamı Yusuf Franko Kusa’nın bilinmeyen yeteneğini ortaya çıkardı. 1884- 1896 arası çizdiği karikatürlerle dönemin bürokrasisini hınzırca eleştiren Yusuf Franko Paşa’nın bu ‘tehlikeli’ uğraşı bugün ANAMED’de sergileniyor. 

    İZEL ROZENTAL 

    Yıllar sonra Kapalıçarşı’daki bir halıcıda günışığına çıkan bir karikatür albümü, 19. yüzyıl sonu Osmanlı bürokratı, hariciyeci, mutasarrıf, cemiyet adamı Yusuf Franko Kusa’nın bilinmeyen yeteneğini ortaya çıkardı. 1884- 1896 arası çizdiği karikatürlerle dönemin bürokrasisini hınzırca eleştiren Yusuf Franko Paşa’nın bu ‘tehlikeli’ uğraşı bugün ANAMED’de sergileniyor. 

    Bundan tam 60 yıl önce, eşiyle birlikte İstanbul’daki kısa tatilleri esnasında Kapalıçarşı’da gezinen Herbert Brooks Walker’ın gözü, bir halıcı dükkanında sergilenen eski bir karikatür albümüne takılmasaydı, belki de bu sıradan Osmanlı bürokratının varlığından birkaç meraklı tarihçi dışında hemen hiç kimse haberdar olmayacak, muhtemelen Yusuf Franko Bey (1856-1933) hâlâ, Hıfzı Topuz’un ifadesiyle, “ıssız bir ada gibi” keşfedilmeyi bekleyecekti. 

    “Bâb-ı Âli İstişare Sirki” Bab-ı Ali İstişare Odası’nın üç üyesi Gabriel Noradunkyan Efendi, Nişan Civanyan Efendi ve Nikolaki Sgouridès Efendi. Yusuf Franko Kusa Bey, Ocak 1885. 
    Ömer M. Koç Koleksiyonu. 

    O, bugün tarihin karanlık sayfalarından kafasını uzatıp bize muzipçe göz kırpıyorsa, bunu gençlik yıllarında “sadece kendisi için” çizdiği karikatürleri sayesinde yapıyor. 

    Gerçi bu bürokrat, genç yaşında Osmanlı hariciyesinde başlayan uzun kariyerinin sonunda Hariciye Nazırlığına kadar yükselmişti, ama 1922 yılının 25 Şubat günü atandığı bu görevde, hükümetin 4 Mart günü istifa etmesiyle sadece sekiz gün kalabilmişti. Öncesinde kısa bir dönem Posta ve Telgraf Nazırı olan Yusuf Franko Paşa, tarihçilerin gözünde sıradan bir bürokrat olmanın ötesine geçemedi. 

    Yousouf albümü. Yusuf Franko Kusa Bey, 1884. 

    1855’te Lübnan’da bir Levanten ailenin beş çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Yusuf Bey, eğitimini Beyrut’ta tamamlamıştı. Babası Nasrî Franko Kusa Paşa 1873’te ölünce, tüm ailesi İstanbul’a taşınmıştı. Yusuf, kardeşleriyle birlikte Hariciye nezaretine adım attığında henüz onsekiz yaşında bir delikanlıydı. 

    Siyaseten çalkantılı geçen XIX. yüzyılın son çeyreği, İstanbul’u Batı diplomasisi için oldukça önemli bir merkez haline getirmişti. Batılı diplomatlar, görevleri gereği bulundukları bölgelerde yerel halkla ilişki kurmalıydılar. Oysaki Müslümanların yabancılarla görüşmeleri Osmanlı toplumunda hoş karşılanmıyordu. Bunun sonucunda, toplumdan soyutlanan yabancı elçilerle diplomatlar, İstanbul Pera’da birbirleriyle ve Müslüman olmayan üst düzey yöneticiler, bankacılar ve elit iş adamlarıyla görüştükleri bir tür “getto” oluşturmuşlardı. Doğu Hıristiyan Katolik (Melkit) mezhebinden olan ve sosyalleşme konusunda pek sıkıntı yaşamayan Yusuf Bey ise çok geçmeden kendisini “Pera sosyetesi”ne kabul ettirmesini bilmişti.

    Edindiği bu renkli diplomatik çevre, içindeki sanatsal yeteneğin de açığa çıkmasına vesile olmuştu. Yusuf Bey, 1884–1896 arasında çizdiği karikatürlerden oluşturduğu ve yıllar sonra Kapalıçarşı’daki halıcıda gün ışığına çıkan bu geniş albüme 124 adet karikatür yapıştırmıştı (Types et Charges 1884, Ömer M. Koç koleksiyonu). Ancak ilginçtir, karikatürlerin neredeyse yarısı 1884, 1885 tarihlerini taşıyordu. Sonraki yıllarda üretimini giderek azaltan amatör karikatürcü, 1896 yılında bu ‘tehlikeli’ hobisine tamamen son vermişti.

    İstibdat döneminde karikatür ve mizahın II. Abdülhamit tarafından yasaklandığı bilinen bir gerçektir. Sultanın muhbirlerinin her köşede gizlendiği bu karanlık dönemde, karikatür çizmenin zorluğu ve tehlikesi meydandaydı. Hele Hariciye Nezareti’nde görevli bir bürokratın bu ‘suç’u işlemesi hiçbir şekilde kabul edilemezdi. Bu nedenle Yusuf Bey’in karikatür hevesini sürdürmek istememesi anlaşılır bir tercih… Albümünü ise belki günün birinde yayımlanır umuduyla saklamış olması akla yatkın geliyor. 

    Karikatürlerini kimlere gösterdiği ise ayrı muamma! Madam Gritzenko’nun karikatürünün sol üst köşesine kadıncağızın karalamış olduğu birkaç beğeni sözcüğü, sanatçının çizimlerini konu mankenlerine göstermiş olduğunun en belirgin kanıtı. Zaten Yusuf Bey çizimlerinin çoğunu fotoğraflardan ya da akıldan değil, modeline bakarak gerçekleştirmiş. Bu da karikatürlerinin başkalarınca biliniyor olmasını muhtemel kılıyor. 

    Baron Galvagna.İtalya Geçici Temsilcisi. Yusuf Franko Kusa Bey, Kasım 1886. 
    Fransız aktris Sarah Bernhardt. Yusuf Franko Kusa Bey, 10 Ocak 1889. 
    Yousouf albümü. Yusuf Franko Kusa Bey, 1884. 

    Resim eğitimi alıp almadığı bilinmese de, dönemin tanınmış oryantalist ressamı Kont Preziosi ve aynı tarzda karikatürler çizen oğlu ile görüştüğü biliniyor. “Portre charge” (Abartılmış portre; Fransa’da XIX. yüzyıldan itibaren yaygınlaşan karikatür tarzı; kişinin yüz hatları abartılı çizilir, vücut ise daha büyük olan kafaya göre orantısızdır) tarzında kurşunkalem, çini mürekkebi ve suluboya tekniğiyle çizdiği karikatürünün bir özelliği de, abartı bir yana, zeka dolu hoş mizahi unsurlar, bazen de kelime oyunları içermesi. Bir kafesin içindeki üç bürokratı maymun, papağan ve kaz olarak tasvir etmesi, kibirli General Brockdorf Paşa’nın kalçasını tavuskuşu tüyleriyle süslemesi ya da örümcek bacaklı olarak çizdiği Baron Galvagna’ya çizme (İtalya) parlattırması bu espri anlayışının tipik örnekleridir. 

    Yusuf Bey’in çizimlerinin bütün dostları tarafından hoşgörüyle karşılandıklarını iddia etmek safdillik olur. Karikatür neticede bir abartı sanatıdır; amacı güldürerek eleştirmektir. Yusuf Bey ise belli ki bu konuda çok yeteneklidir! 

    Karikatürler albüme kronolojik bir düzenle değil, sırasız yapıştırılmış. Birkaç boş sayfanın ardından tarihsiz bir karikatürle sonlanıyor albüm. Aslında bu tüyler ürperten son çizim, konu mankenlerinin Yusuf Bey’e bakışlarını da tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Karikatürün tam ortasında kahramanımız Yusuf Bey, elinde fırçasıyla darağacında sallanırken boynunu bir akbaba kemiriyor. İpler her iki yandan sanki Lilliput ülkesinin cüceleri tarafından çekiliyor. Aslında bu cüceler, Yusuf Franko’nun albümünde daha önce yer almış olan karakterler… Ön planda da ellerinde mendilleriyle ağlaşan Yusuf Bey’in yakınları görülüyor. İdam komutunu veren ise, sanatçının bir karikatürde hınzırca eleştirdiği Alman Generali Ristow Paşa’dan başkası değil! Karikatürün adı: “L’Expiation”, yani kefaret! 

    Albümün sondan ikinci karikatürü ise oldukça manidar! Bu etkileyici çizimde Mihran Balassan adlı kişi, piyanosunun başında “Ölülerin Dansı”nı (Dance Macabre, Camille Saint-Saëns) çalarken, dışarıda iskeletler çılgınca dans ediyor. Bu karikatür, 1896 olayları (Osmanlı Bankası Ermeni komitacılar tarafından işgal edilmiş, ardından İstanbul’da çıkan olaylarda çok sayıda insan ölmüştü) üzerine çizildiği izlenimini verse de bu konuda herhangi bir açıklayıcı bilgi ve tarih yok. 

    “Yusuf Franko’nun İnsanları” başlıklı serginin metinlerini sergi danışmanlarından K. Mehmet Kenter yazdı. Serginin küratörlüğünü Bahattin Öztuncay, tasarımını ise Yeşim Demir Pröhl yaptı. Son yıllarda İstanbul’da izlediğimiz en gezilip görülesi sergilerden biri, 1 Haziran tarihine kadar Pera’da… 

  • Hem çadır kurar hem can alırlardı

    Hem çadır kurar hem can alırlardı

    ÇADIR MAHKEMESİ Yıldız Sarayı bahçesinde, Ortaköy tarafındaki Malta Karakolu önünde, biri büyük diğerleri küçük birkaç çadır kurularak Midhat Paşa ile öteki suçlananların yargılanması. Duruşmalara 15 Mayıs 1881’de başlandı. Mahkeme-i İstinaf hükümleri burada verdi. Mahkeme-i Temyiz de aynı çadırda toplanarak kararları onayladı. 

    ÇADIR MEHTERLERİ/ MEHTERÂN-I HAYME-İ HASSA Padişah çadırı, otağ-ı hümâyûnu, padişahın saray dışında gideceği yere götürüp kuran, seferde de padişah bir otağdayken ikincisini sonraki konaklama yerine götüren, böylece her türlü hava ve yol koşullarında çadır denklerini taşıyarak padişaha, sefer serdarıekremine, maiyetindekilere, ortada otağ-ı hümâyûn, âdeta kasaba ölçeğinde çadır ordugâhı hazırlayacak olanak ve pratiğe sahip bir örgüttü. Ocak komutanı çadır mehterbaşısı, İstanbul’daki ocakları da İbrahimpaşa Sarayı yanındaki Mehterhâne idi. Mevcutları dört odada 800 dolayındaydı. Avadanları, kendir, ip direk, merdiven kanca, balta, pala, satır vb. olduğundan, aralarından ayrılan bir grubun cellatlık görevi de vardı. Bunlar, çengele vurmak, darağacında asma kazığa oturtmak, baş kesmek işlerini gayet maharetle yaparlardı. Sefere gidilmediği zamanlarda çadır ve otağları onarır, bakımlarını yapar, yeni otağlar imal ederlerdi. Otağ, çadır, sâyebân, iç kaplama kumaş ve çadır bezlerini dokuyan, diken ocak terzileri ayrı bir örgüttü. Saraçları da vardı. 

    ÇAKALOZ/ ÇAKLOR Namlusuna doldurulan çakıl taşlarını düşman saflarına savuran küçük top. 

    ÇÂKER/ÂNE Resmî yazışma kurallarına göre, yazı sahibi astın, hitap ettiği üstüne, kendisinden söz etmesi halinde kullandığı “kulunuz” anlamındaki deyim (Örneğin: “mâlûmât-ı çâkerânem”: Kulunuzun bilgisi). 

    Çadırın önünde cellat 1553’te Şehzade Mustafa’nın idamı ve cesedinin başında cellatlar. Çadır mehterleri içindeki bir grubun cellatlık görevi de vardı. Minyatür: Seyyid Lokman. 
  • Dön baba dönelim aynı yere gelelim

    Dön baba dönelim aynı yere gelelim

    Tarih tekerrürden ibarettir, ne zamanın bir lafı? Tıpkı sizin beni okurken “Ulan bu herif her ay aynı şeyi mi yazıyor, nedir bunun olayı, nerede bu devlet?” dediğiniz gibi, Antik Yunan filozofları da, “Ya arkadaş, hep aynı şeyler oluyor” diyerek tarihin tekerrürden ibaret olduğunu sanmışlar. 

    İnsan kendi hâlinde yaşarken sağdan soldan kaplan saldırınca bu kaplandan kurtulmasını en iyi becerenin ya da başkaları gelip av sahasını işgal edince onu kovmasını en iyi bilenin sözünü dinlemeyi uygun görmüşler diye düşünüyorum. E her topluluğun başında sözü dinlenen bir adam var, iki grup karşılaşınca ne oluyor? Bu ikisi “iki başlılık olmaz” diye birbirine giriyorlar. Eninde sonunda herkesi döven kral oluyor. Yani herhâlde öyledir, zira krallıkların doğuşuyla ilgili daha mantıklı bir açıklama düşünemiyorum. Nasıl ki bir primatlar topluluğunun lideri diğer primatların kafasına vura vura lider oluyorsa bizim krallar da öyle olacak. Diğer insanlar keriz mi de, tepelerinde “Ben kralım” diye tutturup çiftin çubuğun ucundan tutmayan ama mahsulün yarısına el koyan bir adamı beslesinler? Neticede az biraz kafası çalışan, gücüne de güvenen biri, zorluktan kurtardığı, badire atlattığı insanların başına kral oluyor. Artık “anlam borcu” mu dersiniz, “çok iyiliği dokunmuştuculuk” mu dersiniz, “aman abi ses etmeyelim, gavura vurur gibi vuruyor insafsızcılık” mı dersiniz, orası size kalmış. 

    Tabii ölümlü dünya, kral ölünce ne oluyor? Yerine oğlu geçiyor. Babası kralken etrafına bir alay yancı, “öl de ölelimci” topladığı için oğlunun öyle güçlü olmasına da gerek yok. Mıymıntı bile olsa babasının yancıları var. Ama nasıl ki korkaklar zalim oluyorsa, sünepeler de zulmü başkasının eliyle yaptıkları için zulümde sınır tanımıyor, el başkasının olduğu için ayarını kaçırıyor. Oluyor sana bir tiran. 

    Şimdi kimse kusura bakmasın, tiranlık noktasında halk bir yere kadar dayanabiliyor. Halk sıkıştıkça artık büyüklerine, dönemin Güzin Abla’larına, Yalçın Abi’lerine dert yanmaya başlıyor. Ve her krallığı tiranlığın takip etmesi gibi, tiranlığı da halkın gidip dert yandığı Güzin Abla’lar, Yalçın Abi’ler yıkıyor ve yerine aristokrasiyi kuruyor. 

    E başlarda iyi tabii. Güzin Abla tarafından yönetilmeyi kim istemez? Ama herkes Hürriyet gazetesi kadar şanslı değil, Güzin Abla’nın çocukları illa analarına çekmiyor, yönetici kadrolar içinde büyüdüklerinden aristokrasi de tıraşa bağlıyor. Aristokrasi zamanla, aklımda yanlış kalmadıysa, birinin çocuğu olmaktan başka numarası olmayanlardan oluşan bir zümrenin yönetimi anlamına gelen oligarşiye dönüşüyor. 

    Tabii o zamanlar öyle gelen giden yok ama halk başlıyor yine yaka silkmeye. “Arkadaş bir kişi yönetsin dedik, deli çıktı zulmetti. Kafası çalışanlar yönetsin dedik, beter çıktı. Keriz miyiz ulan biz, bari biz yönetelim, nasıl olsa daha kötü olmaz” diye oligarşiyi yıkıyor ve yerine demokrasiyi kuruyor. Gel zaman git zaman bu demokrasi halka bol gelmeye başlıyor, çünkü başlarına yönetici değil, mutlak lider seçiyorlar. Ağzı laf yapan, milletin duygularını kaşıyan demagoglar iş başına gelip ne isterse yapmaya başlıyor. Ve ne zaman ki demokrasiyle iş başına gelmiş liderler iki lafın birinde hayalî düşmanlar yaratmaya başlarsa anlayın ki demokrasi de bir hırsızlar rejimine dönüşüyor; milleti, ağzına bir parmak bal çalıp donuna kadar soyuyor. 

    Aşağısı efil efil ama dilde bal var, çünkü seçilmiş mutlak hâkim bunların malına kondukça, vergi salıp parasını yoldukça bir yandan da “İçimizdeki Makedonlar! İçimizdeki İonlular! Atinalının Atinalıdan başka dostu yok!” diye gaz veriyorlar. Böyle bir rejim de, ancak çok güçlü bir liderin önderliğinde birleşen kitleler tarafından yıkılıyor. E ne olmuş oluyor? Bildiğin krallık geri dönüyor, her şey yeni baştan başlıyor. 

    İşte Antik Yunan filozofları bu işe o zamanlar “dön baba dönelim” anlamına gelen “Anacyclose” diyorlar. Ha nedir bu tarihten ibret alıp tekerrür etmemesini sağlamanın yolu? Arkadaşlar bakıyor bu rejimlerin hepsinde kuvvetler birliği var, kuvvetler ayrılığı diye bir icat çıkarıyorlar, ülkeyi idare eden kuvvetleri birbirinden ayırıp birbirlerini denetlemelerini sağlıyorlar. Ondan sonra bu “dön baba dönelim” bitiyor mu? Bitmiyor tabii. Bu sayfalarda cılkını çıkarana kadar işlediğimiz gibi, ikide bir birileri çıkıp “kuvvetler ayrılığı ilerlememize engel” diyerek tekrar tırt bir rejim kuruyor. Tarihte Sezar’ından Augustus’una, günümüzde Hitler’inden Türkmenbaşına kadar her güçlü lider, kuvvetler ayrılığını berhava edip ülkelerini kaostan çıkarıyor. Hem de ne çıkarıyor. 

  • Türk-İslâm-Endülüs sanatında, rokoko ve art nouveau birarada

    Türk-İslâm-Endülüs sanatında, rokoko ve art nouveau birarada

    Prens Muhammed Ali Tevfik, Osmanlılara bağlı son Hıdiv II. Abbas Hilmi Paşa’nın kardeşiydi. 1899-1929 yılları arasında Kahire’nin güneyinde inşa ettirdiği saray, geç dönem Osmanlı sanatının inceliklerini ve olağanüstü ürünlerini bünyesinde topluyor. 

    Manial’in mimarı Manial Sarayı’nı yaptıran Prens Muhammed Ali Tevfik, İsviçre ve Avusturya’da 
    eğitim görmüş kültürlü bir kişiydi, Türk-İslâm sanatına hayrandı. Saray, iki yıllık onarımın ardından 2015’te tekrar ziyarete açıldı. 

    Mısır’a giden gezginler, bu eşşiz ülkenin Antikçağ uygarlıklarının heybetinin gölgesinde kalmış Ortaçağ ve Yakınçağ anıtlarını çoğu zaman göremeden dönerler. Oysa Mısır ve başkenti Kahire, Memlûk camilerinden Osmanlı sebillerine ve Hıdiv saraylarına uzanan olağanüstü bir “Türk ve Osmanlı Mirası” sunar. 

    1805’de Mısır’a Osmanlı Valisi olarak tayin edilen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu hanedan, 1867’de torunu İsmail Paşa’dan itibaren Hıdiv ünvanını kullanarak, Mısır’ı Osmanlı bayrağı altında ama yarı bağımsız şekilde yönetti. 1882’de Mısır’ın İngilizler tarafından işgali ile Osmanlı İmparatorluğu’nun ve hıdivlerin yönetimsel bir gücü kalmasa da, 1953’te cumhuriyet ilan edilene kadar Mısır’ın resmî devlet başkanları yani kralları bu hanedandan çıktı. Mehmet Ali Paşa ve ardından gelen hıdivler, Mısır’ın modernleşmesi ve Batılılaşmasına önem vererek, hem Osmanlı hem de Müslüman dünyası için örnek teşkil ettiler. Bunlara ait mimari yapılar, bugün Mısır’ın Kahire, İskenderiye, Luksor gibi önemli şehirlerinde 19. yüzyılın etkileyici örnekleri olarak hâlâ izlenebilir. 

    Çoğunlukla Avrupa tarzında yapılmış Hıdiv ailesi sarayları içerisinde biri, inşa edenin ait olduğu Osmanlı-İslâm kültürüne bir sadakat gösterisi sunuyor: Manial Sarayı. Kahire’nin güneyinde, Nil üzerindeki Rhoda adasında bulunan bu saray 1899-1929 yılları arasında inşa edilmiş. 

    Tarihî hazineler Sarayın içindeki gözkamaştırıcı eşyalar arasında 350 kadar tarihî Türk halısı, Kütahya seramikleri, Osmanlı şamdanları, Şam işi ahşap mobilyalar ve pencereler, Endülüs tarzı mermer çeşmeler ve binlerce kıymetli eşya yer alıyor. 

    Sarayı yaptıran Prens Muhammed Ali Tevfik, Osmanlılara bağlı son Hıdiv II. Abbas Hilmi Paşa’nın kardeşiydi. İsviçre ve Avusturya’da eğitim görmüş kültürlü bir kişiydi, Türk-İslâm sanatına hayrandı. Türk, İran, Suriye, Mısır ve Endülüs sanatı unsurlarının rokoko ve art nouveau tarzın karışımı ile inşa ve dekore ettirdiği bu evinde oluşturduğu koleksiyon göz kamaştırıyor. 350 kadar Türk halısı, duvardan duvara Kütahya seramikleri, Osmanlı şamdanları, Şam işi ahşap mobilyalar ve pencereler, Endülüs tarzı mermer çeşmeler ile süslü bu eşsiz ev, Fransız besteci Camille Saint-Saens’dan Winston Churchill’e kadar bir dönemin önemli insanlarını ağırladı. 1955 yılında ulusal müze olan Manial Sarayı, 10 yıllık bir restorasyon sırasında kapalı kaldıktan sonra, 2015’te yeniden ziyaretçilere açıldı. 

  • Gülhane Parkı’nda Bahar Bayramı’nda…

    Gülhane Parkı’nda Bahar Bayramı’nda…

    1950’den itibaren ülkemizde Bahar ve Çiçek Bayramı olarak ortaya çıkan etkinlikler binlerce insanı sokağa döküyordu. Gazetesi, kitapçığı, eğlenceleriyle meşhur bu dönem, İstanbul halkının Gülhane Parkı gibi doğal bir güzelliği Fahrettin Kerim Gökay sayesinde tekrar farketmesini sağladı. 

    Fahrettin Kerim Gökay 
    50’li yılların meşhur vali ve belediye başkanı. 

    İstanbul halkının hakkında, “Mini mini valimiz ne olacak halimiz” diye tekerlemeler oluşturduğu Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın valilik ve belediye başkanlığı sırasında İstanbullulara hediye ettiği bir eğlence yöntemi “Bahar ve Çiçek Bayramı”dır. 1950’den başlayarak 1957’ye kadar sekiz yıl boyunca Gülhane Parkı’nda binlerce kişiye ucuz, keyifli, neşeli eğlenme, alışveriş fırsatı sağlayan bu sosyal etkinlik, bir dönem İstanbul yaşamına damga vurmuş olaylardandır. 

    “İstanbul’un kütüğünü tutan adam” olarak bilinen Reşat Ekrem Koçu’nun ünlü ansiklopedisine madde olarak yazdığı bu sosyal etkinlik, Koçu’nun ifadesiyle şöyledir: “İstanbul halkının, İstanbul halkı arasında da bilhassa orta ve dar gelirlilerin çocukları ile beraber eğlenmeleri için İstanbul Valisi ve Belediye Reisi Ord. Prof. Fahreddin Kerim Gökay’ın eseri olarak ilk defa 1950 yılında tertib ve tesid edilmiş ve bu seçkin devlet adamının İstanbul valiliği ve belediye reisliğinden ayrıldığı 1957 yılına kadar sekiz sene tekrar edilmiş, 1958 yazından itibaren de tesidi terk edilmiştir. 1950 ve 1951 yıllarında üçer gün süren Bahar ve Çiçek Bayramı, 1952’den itibaren Gülhane Parkında bir ay süren bir sergi-panayıra inkılab etmiş, 1956 ve 1957 yıllarında da bütün yaz boyunca uzatılmıştı”. 

    Fahrettin Kerim Gökay bayram açılış konuşmasında (Bartın Üniversitesi üyesi Mustafa Mutlu’nun saptamasına göre) bu etkinliğin amacını şöyle açıklamaktadır: “Ben hemşehrilerimin bol bol eğlenmesini istiyorum. Bunun için parasızlık bir mani teşkil etmemelidir. Vatandaş pahalı olduğu için eğlenceye mi gidemiyor, eğlenceyi biz onun ayağına getireceğiz. Nitekim işte bu bahar şenliklerini de onun için yapıyoruz”. 

    Demokrat Parti döneminde uygulanan bu şenlikler daha sonraki yıllarda birkaç kez tekrarlanmış ama devamlılık arz etmemiştir. 1987-1994 arasında da “Gülhane Şenlikleri” adıyla formatı farklı olarak bir kez daha tekrarlanan bu sosyal etkinliğe kalabalık halk konserleri damga vurmuştur. 

    İlk iki yıl üç gün süren, daha sonraki yıllarda süresi uzayıp hatta bütün bir yaza uzayan bu şenliklerin en meşhuru 1954’tedir. Bu yıl içinde “İstanbul Bahar ve Çiçek Bayramı, 22 Mayıs-31 Temmuz 1954” künyeli bir festival katalogu ve Bahar ve Çiçek Bayramı başlıklı bir gazete çıkarılmıştır. 1954 yılının 22 Mayıs’ında başlayan şenliklerin devamında 26 Temmuz’da çıkarılmaya başlanan gazete, o sene sadece sekiz sayı yayımlanmıştır. Gazetenin sahibi Mustafa Kızıltan olmakla birlikte, esas yayıncılık faaliyeti yazıişleri mesul müdürü İhsan Hınçer’in üzerindedir. Türkiye’nin sayılı halkbilimi uzmanlarından biri olan İhsan Hınçer (1916-1979) uzun yıllar İstanbul Belediyesi’nde çalışmış bir kültür insanıydı. Gazetede yer alan haber, ropörtaj, makaleler, Gülhane Parkı’nda şenlikler sırasında yaşanan olaylar ve yapılan etkinlikler odaklıdır. Bahar ve Çiçek Bayramı’nı tanıtan, içinde tarifeler, katılımcı firmaların reklamları, kentle ilgili bilgiler, tarihsel metinler bulunan kitabın en keyifli yanlarından biri de Gülhane Parkı içinde etkinliklerin yerlerini gösteren renkli bir vaziyet planını içermesidir. 

    Her yerde bahar Bahar ve Çiçek Bayramı, dönemin kitap, afiş ve broşürlerinde yer almış, aynı marka altında sigara markaları, pullar çıkarılmış, sergiler düzenlenmişti. 

    İstanbul’da ticari faaliyette bulunan pek çok önemli ticarethanenin ilanlarına da yer veren bu kitabın girişinde “1954 Bahar ve Çiçek Bayramı hakkında kısa bilgiler” yer alır. İstanbulluların ilgisini çeken ve katılımlarını sağlayan bu ilginç bayrama dahil olan esnaf da ticari olarak memnun kalmış, belediye de bu durumdan kira geliri elde etmiştir. Yolsuzluk ve adam kayırma işlerinin de gazetelere yansıdığı bu eğlenceler, Gülhane Parkı’nın kalabalık ve yeni yapılan tesisler nedeniyle tahribata uğramasına yol açmıştır. 

    Bu bayram sırasında Karagöz, Orta Oyunu, Kukla gibi geleneksel oyunlar, gazino ve eğlence yerlerinde saz ve ses sanatçılarının konserleri, şehir bandosu gösterileri yapılmıştır. 

    Bayram boyunca sergiler açılmıştır. “Beynelmilel Bebek Sergisi” ülkemizde açılan 37 ülkenin bebek oyuncak sergisinin üçüncüsüdür. Kızılhaç ve Kızılay’ın ortaklaştıkları bir sergi olan bu etkinliğin geliri Kızılay’a bırakılmış ve sergiyi bir ayda 75.000 ziyaretçi gezmiştir. 

    Tekel idaresi 1954 ve 1955 yıllarında bu etkinlik için özel bir sigara üretmiştir. “Sergi Sigarası” isimli 20 adet yassı ve kalın sigara, sadece Gülhane Parkı içindeki Tekel Pavyonu’nda ve 50 kuruşa satılmıştır. 

    Yine bu bayram için PTT idaresi de bir pul serisi çıkarmıştır. 19 Mayıs 1955’te kullanıma sürülen bu pullar dört adet olup 1960 yılında kullanımdan kaldırılmıştır. 

    Gazetesi, kitapçığı, eğlenceleri ile kalıcı olan Bahar ve Çiçek Bayramı, İstanbul halkının Gülhane Parkı gibi doğal bir güzelliği Fahrettin Kerim Gökay sayesinde tekrar farketmesini sağlamıştır. 

  • Oğuz Atay’ca İngilizce’ye çevrildi

    Oğuz Atay’ca İngilizce’ye çevrildi

    Ünlü yazarın ünlü kitabı, ölümünden 40 yıl sonra İngilizce olarak yayımlandı: The Disconnecte d. James Joyce’u Türkçe’ye tercüme etmekle eş zorlukta olan işi, kitabın ithaf edildiği Sevin Seydi ile Maurice Whitby yaptılar. 

    Paul Fulcher's review of The Disconnected
    THE DISCONNECTE D
    Oğuz Atay
    Trans.: Sevin Seydi

    Oğuz Atay’ın kült romanı Tutunamayanlar, Sevin Seydi’nin çevirisiyle İngilizce yayımlandı. The Disconnected adıyla “Olric Press”ten sadece 200 adet basılan ve internet üzerinden satışa sunulan kitap iki gün içinde tükendi. Uzmanlar, kitabın önsözünü yazan Maurice Whitby’nin, “roman içerisindeki karakterlerden biri olabileceğini” değerlendiriyor… 

    Atay’la ilgili herhangi bir şey yazmanın zorluğu, “oyunun nerede bittiği, hayatın ve ölümün nerede başladığı”nı bir türlü anlayamamakta. Bir süre sonra bunun pek de önemli olmadığı, kurulan-kurgulanan dünyaların bizimkilerden belki daha gerçek olabileceği ortaya çıkıyor. Oğuz Atay’ın kendi hayatı da ölümü de zaten biraz böyle değil mi? Ben şahsen birkaç yüzyıl sonra Atay’ın tamamen bir efsane haline geleceğine ve Mesih formatında geri dönerek çoğumuzu azarlayacağına inanıyorum. O vakit unutulmuş dipnotların bile hakkının teslim edileceğini; sağ ve sol meleklerin fazla mesai yaparak herkesle ilgili herşeyi ortaya dökeceği tam bir hesaplaşma olacağını; bunları bugünden yazdığım için de ödüllendirileceğimi umuyorum. 

    2017’de, ölümünden bu tarafa henüz yaklaşık 40 yıl geçtiği için, Oğuz Atay gerçeğine hayli yakın bir haldeyiz. Onun yakın arkadaşları, dostları bugün 70’li, 80’li yaşlardalar. Kitabı İngilizce’ye çeviren Sevin Seydi de bunların başında geliyor. Oğuz Atay’ın 1960 sonlarında Galatasaray’daki küçük kiralık dairesinde yazmaya başladığı kitap, eşzamanlı olarak yine Seydi tarafından İngilizceye çevrilmişti. O dönemde eseri “fazla uzun” bulan yabancı yayımcılar bu İngilizce versiyonla ilgilenmemiş, özellikle İngilizler uzun yıllar boyunca Avrupa’ya “tutunabildikleri” için Brexit hadisesi de ta bugünlere kalmıştı. 

    Arada geçen zaman içerisinde Tutunamayanlar’ın İngilizce çevirisi çok daha yetkin bir hale getirilmiş, Seydi ve Whitby tarafından yeniden ele alınarak revize edilmiş. Bu eseri bir başka dile çevirmenin zorluğunu, okuyanlar ve yabancı dil bilenler zaten takdir edecektir; James Joyce’un Ulysses’i neyse o. Dolayısıyla Sevin Seydi ve Maurice Whitby’nin başardıkları, havari işi kanonik bir iştir (Daha önca yayımlanan Almanca, Felemenkçe ve Yunanca (?) tercümeleri bilmediğim ve anlayamadığım için, çevirmenlerinden özür dilerim. Onlar da havariler arasında olabilir). 

    İngilizce kitabın 99. sayfasında, ünlü “Dün, Bugün, Yarın” adlı manzum bölümün başlangıcı. 

    Tabii insan hemen manzum kısımlara, yani Süleyman Kargı’ya ve efsanevi genelev veya devlet dairesi bölümlerine bakıyor. İngilizcem “bon pour l’Orient” seviyesinde olduğu ve tabii Türkçeden duyarak geldiğim için tam anlamıyla takdir edememiş olabilirim. Ancak romanın Türkçe’sinden aldığım zevki aldım ve yazarın uluslararası etkisini hissederek kıvançlandım. 

    Biz Türkler ne olursa olsun duygusal insanlarızdır. Yani birbirimize olmadık kötülükler yapar, sonrasında da ağlak mağlak hemhal oluruz. Oğuz Atay ciğerimizi okumuş ve bize bizi gösteren bu korkunç kitabı yazmıştı. Bakalım İngilizce konuşan dünya, bu kitaptan sonra bize nasıl bakacak? Biraz sırlarımız ifşa olacakmış gibi hissediyorum 

  • Kûtulamâre’de yenilen İngiliz subayı anlatıyor

    Kûtulamâre’de yenilen İngiliz subayı anlatıyor

    101 sene önce Çanakkale’den hemen sonra Kûtulamâre’de kazanılan zafer, Türk ordusu için ikinci büyük başarı olmuştu. 1. Dünya Savaşı sürecinde bizim için sonun başlangıcı sayılabilecek bu dönemeci, esir düşen İtilaf subayı E.W.C. Sandes anlatıyor. Karşı tarafın gözüyle Osmanlı ordusu ve Osmanlılar… 

    1. Dünya Savaşı’nda Irak cephesindeki İngiliz ordusunda istihkâm subayı olarak görev yapan Yüzbaşı Edward W. C. Sandes’in, savaş ve esaret hayatını anlattığı hatıratı Türkçe’ye tercüme edilerek yayınlandı. Sandes’in 1919 yılında esaret dönüşü Londra’da yayınladığı In Kut and Captivity isimli hatıratı, Tuncay Yılmazer tarafından çevrilerek Kuşatma ve Esaretin Adı Kûtulamâre; Esir Bir İngiliz Subayın Anıları adıyla Yeditepe Yayınevi tarafından yayınlandı. 

    1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunun Çanakkale zaferinin hemen ardından, Irak cephesinde yine İngilizlere karşı kazanmış olduğu zafer ve bu zaferle ele geçirilen, başta tümen komutanı General Townshend olmak üzere 5 general, 481 subay ve 13.300 asker büyük bir yankı yaratmıştı. Bu olay, Osmanlı ordusu ve müttefikleri için moral kaynağı ve propaganda malzemesi olarak kullanılırken, İngilizler için de telafisi güç bir prestij kaybı oluşturmuştu. 

    İngilizlerden ele geçirilen seri atışlı yoplar 

    İngiliz ordusunun daha önce benzer bir kuşatma ve esaret hatırası vardı. 1781 yılında Yorktown Kuşatması’nda Büyük Britanya ordusu, General George Washington komutasındaki Amerikan direniş kuvvetleri ile Comte de Rochambeau komutasındaki Fransız kuvvetlerinin oluşturduğu müttefik orduya karşı, General Charles Cornwallis’in teslim olmasından beri böyle bir felakete uğramamıştı. Kûtulamâre’den sonra benzeri bir hadise, 2. Dünya Savaşı sırasında 1942’de Singapur’daki İngiliz kuvvetlerinin Japonlara teslim olmasıyla yaşanacaktı. Yorktown’da teslim olan İngiliz askerleri Kut’takinden az idiyse de (8.000), Singapur’da teslim olan İngiliz askerlerinin sayısı Kûtulamâre’de esir alınanların yaklaşık beş katıydı (62.000). 

    Hatıratın sahibi olan Yüzbaşı Sandes, 1914 Kasım ayından itibaren 6. Hint Tümeni içinde Irak cephesinde görev yapmıştı. İstihkâmcı olması sebebiyle daha çok yol açmak, ordunun geçişi için Dicle nehri üzerinde köprü kurmak, gerektiğinde köprüyü sökmek hatta tehlike anında köprüyü havaya uçurmak gibi görevlerde bulunmuştu. Dicle nehrinin yer yer 300-400 metre genişliğe ulaştığı düşünüldüğünde, köprü kurmak işinin zorluğu anlaşılabilir. 

    Yüzbaşı Sandes ve silah arkadaşları, 7 Aralık 1915’te kuşatıldıktan sonra en geç 1,5 ay içinde kurtarılacaklarına kesin gözüyle bakıyorlardı. Ancak kuşatmanın uzaması ve her geçen gün kurtulma ümitlerinin tükenmesini, yiyeceğin tükenmesi izlemiş. Kut’taki en büyük sorun yiyecek sıkıntısı olmuş. Bu sıkıntıya çare olarak orduda binek ve nakliye hayvanı olarak kullanılan at ve katırların menüye dahil edilmesini etraflıca, bazen mizahi üslupla anlatmış. 

    Kûtulamâre’de İngiliz ordusunu esir alan muzaffer Türk alaylarından biri, önde sancak resmi geçit yaparken 

    Sandes’in Kûtulamâre’de hasım olarak karşılarında bulunan Türklere karşı önyargılı ve öfkeli bir yaklaşımı var. Ne var ki bu olumsuz tavrı yalnızca Türklere karşı değil; Arapları, Ermenileri hatta kader birliği ettikleri, beraber savaştıkları Hintlileri de zaman zaman aşağılamaktan geri durmuyor. Bu yüzden Sandes’in Türklere karşı olumsuz tavrının Türk düşmanlığından çok, Doğululara karşı kendini üstün gören bir Batılının şahsi tavrı olarak görmek yerinde olur. 

    Geçen sene Kûtulamâre, 100. yıldönümü olması sebebiyle birçok etkinlikle yâd edildi. Kûtulamâre zaferinin kamuoyunda fazla bilinmemesinin sebebi unutulmuş/unutturulmuş olarak takdim edildi. Unutulmuşluk tarihimize karşı genel bir tavrımız olduğundan bunu bir tarafa koyarsak, unutturulmuş olması üzerinde duralım. Bu konudaki iddiaların bir kısmı yerli kaynaklı unutturma çabaları, diğer bir kısmı da dışarıdan yani İngilizlerden gelen rica/talep doğrultusunda unutturulma iddiasıdır. Bu iddiaya göre, ülkemiz NATO’ya girince İngilizlerin talebi üzerine her yıl 29 Nisan’da kutlanan “Kut Bayramı” bir daha kutlanmaz olmuş, Kûtulamâre zaferi de hatırlanmaz olmuştur. 

    Kûtulamâre zaferinin unutturulması için İngilizlerin müdahalede bulunduğuna inanmak, 1919 yılında yayınlanan Sandes’in ve benzeri hatıratları görünce oldukça zor. Dilimize çevrilen Sandes’in Kut hatıratı gibi, İngiltere’de -henüz savaş devam ederken- 1918 yılından itibaren 20’ye yakın hatırat ve İngilizlerin Irak Seferi’nin resmî tarihi yayınlanmış. İngilizler bir örtme/unutturma yapacaksa, önce kendi ülkelerinde çıkan kitaplardan başlaması gerekmez miydi diye düşünmeden edemiyor insan.

    Sandes’in hatıratı 520 sayfalık hacimli bir eser. Türkçeye çevrilen kısmı Kûtulamâre bölümüyle sınırlandırılmış. Yayınevince Kûtulamâre ile ilgili bir kitap hazırlandığından Sandes’in hatıratında esaret hayatını anlattığı bölümler tamamen farklı bir konu olması sebebiyle kitaba dahil edilmemiş. Sandes’in esaret hayatı Haziran 1916’dan Kasım 1917’ye kadar Yozgat’ta, bu tarihten sonra bir yıl kadar Afyon’da geçmiştir. Esir de olsa yabancı bir gözle bu iki şehrin yüz yıl önceki durumunun bilhassa yerel tarih çalışmalarına faydalı olacağı düşüncesiyle Sandes’in ve onun gibi Kastamonu, Yozgat, Afyon, Konya gibi şehirlerde esaret hayatı yaşayan subayların hatıratlarının yayınlanması faydalı olacaktır.

    Sandes’in hatıratı, Kûtulamâre kuşatması ve zaferini, kuşatılmış bir asker olarak “içeriden” ve karşı taraftan bakarak anlatması açısından önemli ve faydalı bir eser.

  • Şansız ve kanlı yılların romanı

    Şansız ve kanlı yılların romanı

    Hıfzı Topuz’un son tarihî romanı Şanlı Kanlı Yıllar: Osmanlı’da III. Murat ve III. Mehmet Dönemi, “büyük zaferlerden sonraki büyük yenilgiler ve çöküntüler”i anlatıyor. 16. yüzyıldan 17. yüzyıla geçiş dönemine kurgulanmış eser, büyükbaba II. Selim’den torun III. Mehmed’e yaklaşık 40 yıllık bir periyodu ustaca işlemiş. 

    Şanlı Kanlı Yıllar Tarihi Romanlar Hıfzı Topuz Kitabı Fiyatı - Bkmkitap
    ŞANLI KANLI YILLAR
    HIFZI TOPUZ

    Türkçe-Fransızca, inceleme-araştırma, deneme, roman, anı, söyleşi yapıtlarıyla tanınan Hıfzı Topuz, romana yaklaşan tarih kitaplarıyla da tanınıyor. Taif’te Ölüm, Paris’te Son Osmanlılar, Hatice Sultan, Gazi ve Fikriye, Devrim Yılları, Elbet Sabah Olacaktır (Tevfik Fikret’in Romanı), Vatanı Sattık Bir Pula (Namık Kemal’in Romanı) bunlardan. Daha yakın tarihte öne çıkan ve çok okunanı Abdülmecit (2009) olmuştu. 

    Kalemlerini bu alana çeviren yazarların son yıllardaki çalışmalarına bakıldığında ise Ahmed Refik (öl.1937) kuşağının parlak mirasının yüz yıl sonra bir canlanma çığırına girdiği aştığı doğrudur. “Tarihî roman” doğru, anlam veya tanımlama yanlış olduğuna göre tarih konularının işlendiği romanlar, -dünyadaki gidişata da uyularak- Türkiye’de de çok yazılıyor, çok okunuyor. Tarih konularını bilimsel anlatan kitaplara soğuk bakışlarsa sürüyor. 

    Dünya yazınının nerelere savrulduğunu evrensel bakışla değerlendiren Topuz’un, 21. yüzyıl akımının ayrımında, art arda tarih içerikli yapıtlar vermesi buna bağlanabilir. Son yapıtı, Remzi Kitabevi’nin yayımladığı Şanlı Kanlı Yıllar: Osmanlı’da III. Murat ve III. Mehmet Dönemi romanıdır. 

    208 sayfalık kitabın konusu, Osmanoğulları’nın 12. ve 13. kuşağını temsil eden baba-oğul Sultan III. Murad’la (saltanatı: 1574-1595), III. Mehmed’in (saltanatı: 1595-1603) romanlaştırılmış kısa yaşamları. 

    Bu baba oğulun, 600 yıllık hanedan yapısındaki konumlarına birer cümleyle değinmek gerekir: Önce şunu belirtelim… Yıldırım’dan (1389-1402) III. Mehmed’e, bunun torununun torunu III. Ahmed’e (1703- 1730) kadar 20 padişahın yaşam ve saltanat grafikleri, -II. Bayezid, Kanunî Süleyman, III. Ahmed ayrık tutulursa- moral bozucu, hatta korkutucudur. Adlarını verdiğimiz üçlü dışında altmışlı yaşları gören yoktur. Diğerleri, 18’den 20’lere, 30’lara, 40’lara nihayet 50’ye kadar yaşamış bahtsızlardır. Demek ki padişahların çoğu ömür yoksuludur. Çoğunun taht süreleri de 1- 8 yıl arasında çok kısadır. Sekizi tahttan indirilmiş, bunlardan ikisi de öldürülmüştür. Bu trajik yaşamları az ya da çok bilen öteki padişahlar, hayata iyimser bakmaları şöyle dursun, sonsuz yetki ve olanaklara karşın başlarına gelebilecek “kara” yazgıları vehimlerle beklerken, bugün bize “bu kadarı da olmaz!” dedirten olağandışı eylemler sergileyebilmişlerdir. 

    Hıristiyan köle kontrolü 16. yüzyıl sonlarında bir Osmanlı esir pazarında köleler kontrol ediliyor. Bartholomäus Schachman’ın çizimi, The Art of Travel

    Sayın Topuz, isabetli bir seçimle 16. yüzyıldan 17. yüzyıla geçiş dönemini konu almıştır. Baba-oğul III. Murad- III. Mehmed’in (20 yıl 1 ay + 8 yıl 11 ay) toplam 29 yıl süren saltanatları, hem başdöndürücü bir yükseliş ve görkem dönemi hem saray entrikaları, harem büyüleri, cinayet ve infazlar, öldürülme saplantıları, rüşvet ve suistimaller evresidir. 

    III. Murad’ın Manisa’dan gelip tahta oturduğu gece yarısındaki iç biattan sonra ilk icraatı, annesi Nûrubânu’nun onayıyla haremdeki beş kardeşini boğdurtmak olmuştu. Masum şehzadelere yönelik bu acımasız infazın daha acımasızını, 20 yıl sonra oğlu Mehmed yineledi. O da Manisa’dan gelip tahta geçtiği günün gecesinde, annesi Safiye’nin aldığı önlemlerle – sözde nizâm-ı âlem için- 19 masum kardeşini Harem girişindeki Dolaplı Kubbe’de boğdurttu. O masum şehzadeleri, ertesi gün Ayasofya avlusunda babasının ayakucuna gömdürttü. Bu cinayetin somut simgelerini merak edenler, Sinan’ın yaptığı III. Murad Türbesi’nde yeşil puşideli, beyaz sarıklı minyatür sandukaları görebilirler. 

    III. Mehmed, kadın oldukları için saltanat hakları söz konusu olmayan 27 kız kardeşi ile babasının 200 dolayındaki haseki ve cariyesinide -hamile olanlarını boğdurtup- kışta kıyamette Eski Saray’a göndermişti. İkinci aşamada da III. Murad’ın kızları ve cariyeleride birileriyle evlendirilip sarayla bağları kesilmişti. Bu operasyonlarla Osmanlı Sarayı “tam temiz” hale getirilerek Valide Safiye Sultan tarafından oğlu III. Mehmed için yeni hareme dönüştürüldü.

    Şanlı Kanlı Yıllar, Venedikli Safo’nun, Manisa Sarayı’nda Şehzade Murad’a sunuluşu öyküsüyle başlıyor. Roman, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed dönemlerinin siyasi, askerî olaylarıyla içiçe ve akıcı bir örüntüyle devam ediyor. Büyükbaba II. Selim’den torun III. Mehmed’e yaklaşık 40 yıllık bir periyod ustaca işlenmiş. 

    Kitaba eğilenler tarih okuduklarının ayrımına varmadan Kıbrıs’ın alınışından Tunus’un ilhakına, Sokollu Mehmed Paşa iktidarının sona ermesine, Osmanlı saray tarihinin en renkli sünnet düğününe, rüşvet ve yolsuzluğun başlamasına, sanat düşkünü melankolik III. Murad’dan Harem ağalarının nüfuzuna, uçurulan vezir kellelerine, Özdemir oğlu Osman, Koca Sinan, Ferhad, Hadım Hasan Paşalara, Nurubânu Sultan’a, Yahudi Ester Kira’ya, sefere çıkmaya ikna edilen III. Mehmed’e, şeyhlere, okuma üfleme seanslarına, kiraz mevsimlerine, kır safalarına, korkulara, tütün ve içki iptilasına, Takiyeddin’in kurduğu rasathanenin yıkılmasına uzanan bir öyküyle karşılaşıyor.

    Zengin bir içerik, yazarın ifadesiyle, “son büyük zaferlerden sonra büyük yenilgiler ve çöküntüler”in başlangıcına uzanan bir öykü, dönemin kötü gelenekleri, roman diliyle anlatılan bir tarih yorumu, arada daha eskilere göndermeler…

    Roman yazımıyla tarih konularını işlemek yazarlığın özel bir alanıdır. Bu vadinin bizdeki başlangıcı kabaca 1930’lardadır. Bu akımın haklı gerekçesi ise ezberlemeyi dayatan kuru ders kitapları olmuştur denebilir. Bu akımda Avrupa kültüründeki örnekler kadar oryantalizmin renkli ama gerçeklerle birebir bağdaşmayan tablolarının, tarih konuları yazıyla da resmedilebilir savı da heves uyandırmış olmalıdır. 

    Tarihi romanlaştırmaya ya da roman diliyle tarih yazmaya dönük eleştirilerse, zamanla unutulmuştur. Öyleki bugün bu tür yapıtları okuyanlar, “tarih” okuyanlarla kıyaslanmayacak kadar çoktur. Çığırı açan yazarlarımızın usta ve kıdemli bir kalemi de kuşkusuz üstat Hıfzı Topuz’dur.