Etiket: sayı:30

  • Kağızmanlı Bob Dylan ve ‘Türk’ün Nobel’le imtihanı*

    Kağızmanlı Bob Dylan ve ‘Türk’ün Nobel’le imtihanı*

    Son 10 yılda “bizden” üç kişi Nobel kazandı. Birinin gözünü politik baskı ve tehditlerle o kadar yıldırdık ki, gidip başka bir ülkeye yerleşti. Diğerine bilimsel çalışma için olanak sağlamamışız, adamcağız kalkıp gitmek zorunda kalmış. Sonuncunun atalarını bir asır önce bu topraklardan kaçırmışız.

    Dylan 23 yaşında

    Bob Dylan 1964 Mart’ında Olivetti Lettera marka daktilosunda şarkılarından birini yazıyor. Henüz 23 yaşında…

    Bob Dylan (Robert Zimmerman) Nobel Ödülüne uygun görüleli beri, Türkiye’de tartışma durulmuyor. Tartışmanın iki ayağı var: 1. Bir “şarkıcı parçası”na neden Nobel Edebiyat Ödülü verilir? Uygun yazar, şair, romancı mı yoktu (gizliden gizliye bir “ben ne güne duruyorum?” havası)? 2. Yaşasın, Nobel’i son on yılda üçüncü kez bir Türk’e verdiler!

    Kuşkusuz bunlar en uç tartışmalar. Bir de ikisinin arasına düşenler, araya sıkışıp kafası karışanlar var ki onlar iyice içler acısı. Bir örnek vereyim: Yeni Şafak’ta Yılmaz Çetinkaya (16.10.2016) bize uzun uzun, Nobel Edebiyat Ödülü ille de bir müzisyene verilecekse Anadolu halk ozanlarının bunu Dylan’a göre kat kat daha fazla hakettiklerini anlattıktan sonra (“Anadolu’nun, Karacaoğlan’dan başlayıp Âşık Veysel’e, Neşet Ertaş’a kadar sayısız ozan örneği var. Hepsinin türküleri, Bob Dylan’ın şiirlerinden çok ama çok daha güçlü”), Amerikan folk müziği ve rock müzik geleneklerinde de birçok başka aday olabileceğini söylüyor (“Woody Guthrie, Pete Seeger, Elvis Presley, Johnny Cash, Joan Baez, John Lennon, Roger Waters…”). Sonra, Dylan’ın Türkiyeli ataları yüzünden biraz teselli bulsa da, ödülü muhtemelen Yahudi olduğu için aldığını ima etmekten geri duramıyor. Saydığı müzisyenlerin çoğunun Yahudi olmamaları dışında bir ortak özellikleri daha var: O da ölmüş olmaları. Ama Çetinkaya’yı ölüm bile durduramıyor: “Nobel Edebiyat Ödülü’nü verenlerin, bütün bu müzisyenleri ihmal edip ödülü ‘Amerikan şarkısına yeni şiirsel anlatımlar kattı’ diyerek Bob Dylan’a vermeleri ilginç (kaldı ki Roger Waters, John Lennon henüz hayattalar).” Böylece 1980’den beri John Lennon için boşu boşuna yas tutuğumuzu da öğrenmiş oluyoruz kendisinden.

    1963’ten günümüze Blowin’ in the Wind Dylan 20’li yaşlarında mızıkası ve gitarıyla bir konser sırasında…1963’de piyasaya çıkardığı albümünde yer alan “Blowin’ in the Wind” parçası sadece o yıllara damgasını vurmakla kalmayacak, Joan Baez tarafından da yorumlanacak ve müzik tarihinin klasikleri arasında yer alacaktı.

    Edebiyat ödülü bir müzisyene verilir mi? Doğrusu Serdar Ortaç’a verilseydi ben de biraz garipserdim. Ancak Dylan kelimenin sınırlı anlamıyla bir “müzisyen” değil, bir şarkı yazarı. Şarkı yazarı ile “şarkıcı” arasındaki fark, sinemada “auteur” yönetmen ile oyuncu, yönetmen, yapımcı ya da senarist arasındaki fark gibidir. Şarkı yazarı bir fikirden başlar, onu bir şiir olarak inşa eder, bu sırada (bazen daha sonra) onu müzikal bir ifadeye büründürür ve sonunda da söyler. Bir anlamda Wagner’in “Gesamtkunstwerk” (topyekûn sanat eseri) dediği şeye benzer şarkı yazarının işi; farklı sanatları bir araya getirir, bir fikri, bir duyguyu farklı sanatsal ifadelerle, farklı estetik çerçevelere oturtarak zenginleştirir. Tam da bu bakımdan yaptığı iş bir zanaattan (techne) ziyade bir yaratma fiilidir, kelimenin gerçek anlamıyla şiirdir (poiesis).

    Şarkı yazarları -özellikle de 1960’ların yaygın/uzun devrimi sırasında ortaya çıkanları- evine kapanıp tecrit halinde şiir ya da roman yazan çağdaş yazarlardan ziyade, Ortaçağ’ın gezgin ozanlarına (Batı’da minstrel, bizde âşık) benzerler. Onları belirli bir sanatın sınırları içine hapsedemezsiniz. 18. yüzyıl Britanya’sında kendi şiirlerini resimleyen William Blake, şiirlerinin bir kısmını besteleyen, ayrıca hayatının bir kısmını İskoç halk şarkılarını derlemeye ayıran Robert Burns de bu kategoriye daha yakındır (daha fazla beste yapsaydı Ruhi Su da rahatlıkla girerdi bu kategoriye). Üstelik bu tür sanatçıların Nobel Edebiyat Ödülüne “layık” görülmeleri ilk kez de olmuyor. 1913’te aynı ödülü alan Bengalli Rabindranath Tagore da yalnızca “şair” değil, 200’den fazla eseri olan bir şarkı yazarıydı. Yani şarkı yazarlarının böyle bir ödül alabilmeleri için ille de “Amerikalı” ya da “Yahudi” olmaları gerekmiyor. Hatta “Batılı” (ya da “Batıcı”) olmaları bile gerekmiyor.

    İki şair-şarkıcı Dylan ve Smith Bob Dylan, yine kendisi gibi şair ve şarkıcı, punk rock akımının anası Patti Smith’le, Allen Ginsberg’in Village’daki evinin merdivenlerinde sohbet ediyor. Fotoğrafçı Ken Regan’ın 1975’teki bir partide çektiği fotoğrafta 29 yaşındaki Smith, bu yıl 23 Haziran’da İstanbul’da bir konser vermişti.

    Kuşkusuz tam da bu noktada sanatta seçkin jüriler ya da komiteler tarafından birileri-ne verilen “ödüller düzeni”ni de tartışmak lazım. Dylan, Nobel Edebiyat Ödülünü değil de mesela Grammy filan alsaydı kimse itiraz etmeyecekti, ama işler pek değişmiş olmayacaktı aslında. Gene kerameti kendinden menkul bir seçkinler grubu, belirsiz estetik ve “liyakat” standartları kullanarak, kimi politik, kimi ise düpedüz ekonomik kaygılarla (ne de olsa sanat dediğimiz her şey bir serbest piyasada “değer” kazanıyor) verecekti ödülü. Bu bakımdan Nobel komitesinin belki de yıllardır yaptığı en iyi şey Dylan’a ödül vermek: Ona “hakkını teslim ettikleri” için değil. O ödül ne Dylan’ı yüceltir ne de zamanla radikalliğinden adım adım taviz verip müzik sanayiindeki piyasa mekanizmasına teslim olmasını affettirir. Ama sanat alanları arasındaki sınırları muğlaklaştırıp kafaların karışmasına, bir takım insanların yeni ve cevabı belirsiz sorular sormasına yol açacaksa, hayırlı olmuştur diyebiliriz rahatlıkla.

    Gelelim Dylan’ın “Türklüğüne”, ya da -artık ayıp bir söz olarak kabul edilse de- Türkiyeliliğine…

    Bir açıdan bakarsak, bunda şaşacak bir şey yok. Bu yeryüzünde yaşayan herkes Türk, hepimiz Türküz ne de olsa; ya da en azından ben ortaokuldayken tarih kitapları ısrarla öyle söylüyordu (göç yolları haritaları, vs). Ama nedense bu Türk milliyetçilerini pek tatmin eden bir tez değil. Öyle olması da gerekir zaten; zira milliyetçilik neleri içerdiğiyle değil, neleri dışarıda bıraktığıyla tanımlanır. Eğer herkes Türk asıllıysa, Türklükte övünülecek bir şey kalmaz. O zaman nasıl “Türk, Övün, Çalış, Güven”eceğiz? Kimden nefret edeceğiz? Sürekli aleyhimizde komplolar kuranlar, arkamızdan dolap çevirenler kim? Hem Dylan’ın Türk(iye) kökenli büyük-büyükannesiyle övünmek, hem de Yahudiliğine söylenmek, işlerin ne kadar karışık olduğunu göstermiyor mu bize?

    Özgürlük Madalyası ABD Başkanı Obama, dört yıl önce Bob Dylan’ı “Özgürlük Madalyası” ile onurlandırmıştı. Ünlü sanatçı bugün 75 yaşında.

    Evet, Dylan’ın büyük-büyükannesi Kağızmanlı imiş. Oraya da İstanbul’dan gitmiş (Trabzon tarikiyle). Muhtemelen Yahudi veya Ermeni de olabilir, ama Yahudi bir ailenin Ermeni cemaatinden kız alması pek görülen bir durum değil. Büyük büyükannenin soyadının “Kırgız” olması üzerinden özbeöz Türk olduğunu iddia edenler de var tabii, ama bu pek de muhtemel görünmüyor. Ayrıca bunu söyleyenler (yani o kadıncağızın Türk olduğunu söyleyerek böbürlenenler), bugün tanıdıkları bir kadın Yahudi bir erkekle evlenmeye kalksaydı neler der, neler yaparlardı, düşünmek bile istemem doğrusu.

    Hangisi doğru olursa olsun, bu aile sonuçta 1905 yılında Odesa’ya, oradan da ABD’ye göçmüş. Tabii sorulmayan soru, odadaki fil şu: Neden? Göç yılı 1915 olsaydı, bu soruyu hiç sormaz, hatta bu “Türklük” meselesini pek de gündeme getirmek istemezdik (Ya da belki getirirdik. Yeni Türk milliyetçiliği zekâ açısından o kadar muhtaç bir halde ki günümüzde, 1915 katliamından kaçıp kurtulmuş bir ailenin torunu uluslararası bir başarı kazansa, onu bile “Türklüğün zaferi” olarak sunmaya kalkacaklarından korkarım). Uzun sözün kısası, bu aile ABD’ye göçmüş, çünkü bu topraklarda Müslüman/Sünnî olmayanlar için ne bir gelecek, nede bir umut görmüşler herhalde). Kendilerine değer verileceğini umdukları başka topraklara göçmüşler. Yanılmışlar, orası ayrı. ABD de bu konuda bir cennet değil çünkü, ama bu başka bir tartışmanın konusu.

    Durup bir düşünelim şimdi. Haydi Dylan meselesi komik bir abartı; son yıllardaki diğer iki Nobelli kahramanımız çok mu farklı? Onların “Türklüğü” tartışılmıyor zaten (en azından nüfus kâğıdı açısından). Ama ilki, yani Orhan Pamuk, Nobel’i aldığı sırada ülkesinde yaşayamıyordu bile. Çünkü “esas” Türkler, yani has Türk milliyetçileri ona burayı dar etmişlerdi, dava açmaktan açık şiddet (hatta öldürme) tehditlerine kadar her yolla, “defolup gitse de kurtulsak” mesajı veriyorlardı. Pamuk da kalktı New York’a gitti. Şimdi orada ders veriyor, kitap yazıyor. Nobel aldığında bile hava tam anlamıyla yumuşamadı. Hem “övündük” kendisiyle, ama hem de onu kendisi yapan özeliklerin belki de en önemlisine, politik duruşuna sövüp saymaktan geri durmadık. Ama olsun, biz onunla gene de “övünüyoruz”. Ayrıca mal bizim değil mi, hem överiz, hem döveriz, kime ne?

    Son olarak “üçüncü” Nobelli medar-ı iftiharımız Aziz Sancar’a gelelim. O “Türklüğüyle” övünüyor; bunu tartıştırmıyor bile. Yapabilir, hakkıdır. Hatta daha da ileri giderek bir tür Türk milliyetçiliğine de soyunuyor. O da hakkıdır, tartışmayalım. Ama Sancar’ın o Nobel’i nerede, nasıl çalışarak, hangi kaynakları kullanarak aldığına bir bakalım mı? O da politik nedenlerle değil, yalnızca zanaatını icra edebilmek için gurbet ellere gitmiş, başarılarını orada, o ülkelerin kaynaklarını kullanarak, onların sağladığı olanaklarla kazanmış. Çünkü hepimiz, en milliyetçi olanlarımız bilebiliyoruz ki, Sancar Türkiye’de bir üniversitede kalsa ve burada çalışsaydı, Nobel falan alamazdı; üniversitenin iç sorunlarıyla, bilimsel çalışma olanaklarıyla uğraşmaktan vakit bulup kendisine Nobel kazandıran çalışmayı aklına bile getiremezdi.

    Dolayısıyla, haydi diyelim ki son on yılda “bizden” üç kişi Nobel kazandı. Ama birinin atalarını bir asır öncesinden bu topraklardan kaçırmışız. Diğerinin bilimsel çalışma yapması için doğru dürüst bir olanak bile sağlamadığımız için adamcağız kalkıp gitmek zorunda kalmış. Sonuncusunun gözünü de politik baskı ve tehditlerle o kadar yıldırmışız ki, o da gidip başka bir ülkeye yerleşmiş. Acaba şu “Türk, Övün, Çalış, Güven!” sloganının sırasını değiştirsek, insanlara (“Türk” olsun olmasın) önce politik görüşleri ne olursa olsun bir “güvenlik” sağlasak, “çalışmaları” için doğru dürüst olanaklar yaratsak, övünmeyi de en sona, bütün bunları becerdikten sonraya saklasak, daha iyi olmayacak mı?

    Dylan 1967’den sesleniyor

    All Along The Watch Tower

    “There must be some way out of here,” said the joker to the thief
    “There’s too much confusion, I can’t get no relief
    Businessmen, they drink my wine, plowmen dig my earth
    None of them along the line know what any of it is worth”
    “No reason to get excited,” the thief, he kindly spoke
    “There are many here among us who feel that life is but a joke
    But you and I, we’ve been through that, and this is not our fate
    So let us not talk falsely now, the hour is getting late”
    All along the watchtower, princes kept the view
    While all the women came and went, barefoot servants, too
    Outside in the distance a wildcat did growl
    Two riders were approaching, the wind began to howl

    Gözetleme Kulesi Boyunca

    “Buradan bir çıkış olmalı” dedi soytarı hırsıza
    “Bir keşmekeş burası, bir huzur yok bana
    Şarabımı içti tüccarlar, toprağımı eşti çiftçiler
    Hiçbiri o sırada bunun kıymetini bilmediler”
    “Telaşa mahal yok” dedi hırsız usulca
    “Çoğumuza göre hayat bir şakadan ibaret yalnızca
    Ama sen ve ben, gördük geçirdik bunları, kaderimiz değil bu
    Yalan yanlış konuşmayalım şimdi, saat artık geç oldu.”
    Gözetleme kulesi boyunca, manzaraya hâkimdi efendiler
    Gelip geçerken tüm kadınlar ve yalınayak hizmetçiler
    Dışarıda bir yabankedisi uzaklardan tısladı

    İki atlı yaklaşırken rüzgâr ulumaya başladı

    Bob Dylan’ın efsane kariyeri

    20. yüzyılın en etkileyici şarkı yazarı ve şarkıcılarından biri olan Bob Dylan, 60’ların başından itibaren savaş ve insan hakları temalarının ağır bastığı, sosyal meseleleri tarihe kayıt düştüğü eserleriyle dikkati çekti. İşte Dylan’ın uzun ve başdöndürücü kariyerinin dönüm noktaları…

    Bir şarkıcıdan çok daha fazlası

    •Minnesota Üniversitesi’nde okurken kurduğu topluluklarla yerel kahvelerde folk şarkıları söylerken “Bob Dillon” ismini kullandı.

    İlk plak kontratını 1961’de Columbia Records ile yaptı, soyadını Dylan olarak değiştirdi.

    • 1962’de ilk albümü Bob Dylan’ı yayımladı.

    1963’de piyasa çıkardığı “The Freewheelin’ Bob Dylan” albümünde yer alan “Blowin’ in the Wind” 60’lıyıllara damgasını vurdu.

    • Aynı yıl çıkardığı “The Times They AreA-Changin” albümüyle protest hareketin sesi oldu. Başkaldırının ikonu Joan Baez ile tanıştı. Baez, Dylan şarkılarının konserlerde seslendirerek milyonlarla tanıştırdı.

    Protest hareketin folk şarkıcısı rolünden sıkıldı, 1964 albümü “Another Side of Bob Dylan” daha kişisel ve daha az politikti.

    • 1965’te “Bringing it Back Home” isimliyarı akustik, yarı elektrik albümüyle folkçu hayranlarını şoke etti. Bunu,“Highway 61 Revisited” (1965), “Blondeon Blonde” (1966), “John Wesley Harding” (1968), “Nashville Skyline”(1969), “Self Portrait” (1970), “Tarantula”(1971) albümleri izledi.

    1973’de küçük bir rol aldığı Sam Peckinpah’ın “Pat Garrett and Billy theKid” (Eski Dost) filminin müziğini yaptı. Büyük hit “Knockin’ on Heaven’s Door” parçalar arasındaydı.

    • 1974’de kaydettiği “Planet Waves” müzik listelerinde 1 numaraya yükselen ilk albümü oldu. “Blood on the Tracks”(1975) ve Desire (1976) albümleri de aynı başarıyı yakaladı.

    1979’da “Hıristiyan olarak “yeniden doğuşu”nu ilan etti, evanjelik “Slow Train Coming” ile ilk Grammy’sini kazandı.

    • 1980’lerde zamanının çoğunu turnelerde geçirdi. Tom Petty, The Heartbreakers ve Grateful Deadile turnelere çıktı, “Infidels (1983),“Biograph” (1985), Knokcked Out Loaded(1986), “Oh Mercy” (1989) albümlerini kaydetti. Bu dönemde Travelling Wilburys ile yaptığı iki albümde; Tom Petty, George Harrison, Roy Orbison veJeff Lynne de yer aldı.

    1989’da Rock&Roll Onur Listesine kabul töreninde Bruce Springsteen “Elvis bedenleri, Bob ise zihinleri özgürleştirdi” ifadesini kullandı.

    • 1994’te folk kökenlerine döndü, “World Gone Wrong” ile En İyi Folk Albümü Grammy’sini aldı. 1997’de “Time of Mind”ile üçüncü Grammy ödülünü kazandı.

    Başrolünü Michael Douglas’ın oynadığı “Wonder Boys” (Harika Çocuklar) filmi için yazdığı “Things Have Changed’ Altın Küre ve Oscar ödüllerine layık görüldü.

    • 2005’te, 20 yıllık röportaj orucunu Martin Scorcese’nin çektiği belgesel “No Direction Home: Bob Dylan” (Eve Dönüş Yok) belgeseli için bozdu.

    2010’da Danimarka’da 40 özgün eserinden oluşan bir resim sergisi açtı.

    • 2012’de Barack Obama tarafından Özgürlük Madalyası ile onurlandırıldı.

    2015’de 27. stüdyo albümünü yayımladı.

    • 2016’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

  • Güç seninle olursa, iyi insan kalamazsın

    Boğaziçi Köprüsü’nün üstünde, intihar etmekte kararsız adama “atlayacaksan atla” diye seslenen “canlı” sıradan biriydi, hepimize benzeyen biri. Kötülüğün sıradanlığı kadar, insanın özüne ilişkin umutsuzluğu besleyen, pekiştiren; Kötü’yü yenenlerin İyi’ler olmadığının (başka Kötü’ler olduğunun) öğrenilmesidir. Kötü’ye gücünden dolayı tapılır; gücü kendinde toplayan İyi de, bir çırpıda Kötü’ye dönüşür.

    Köklü eğitim kurumlarımızdan birinin seçtiği sav sözlü duyuru beni düşünce alıştırması yapmaya yöneltti: “İyi İnsan Yetiştirilir”. Okulların insanı iyi yetiştirme amacıyla kurulduğu ileri sürülebilir de, “iyi insan yetiştirebilecekleri söylenebilir mi, iyi insanın yetiştirilmesi elde midir?” soruları tartışmaya açık. Onları önceleyen asıl ana soru belirleyici çünkü: Yenidoğan iyi midir?

    Bu can alıcı sorunun yanıtını kimse kesinle yemiyor: Bilim, tıp, felsefe, tin bir dolu paradoks püskürtüyor üstümüze. Kötülük insana içkinse, yaşarken onun pençesine iyiden iyiye düşebilir ya da tam tersine, denetim altına alarak etkilerini ufaltabilir. Din(ler) ve Ahlâk (Etik) böyle buyuruyor.

    Oğullarını yiyen Satürn:

    Fransisco Goya’nın meşhur tablosu (1819-23), Yunan tanrısı Kronos’un (Satürn) kendi yerine geçmelerinden korktuğu için çocuklarını yemesi efsanesine dayanıyor. Kötülük dendiğinde akla gelen en “aşırı” sanat eserlerinden biri.

    Gelgelelim, en koyu dindarların en iyi insanlar olmadıklarını “görüyoruz”: Kilise mensupları çocuk tecavüzcüsü, IŞİD’çiler kelle avcısı, köktendinci Musevîlerin birçoğunun gözünü kan bürümüş. Ahlâk/Etik kutbuna gelince, orada da alabildiğine farklı sonuçlarla karşılaştığımız gerçek: Dileyen “devrimci ahlâk”(sözgelimi Kültür Devrimi dönemi), “nihilist-anarşist ahlâk” (örneğin XIX. yüzyıl Rus nihilistleri) adına yapılan “iyilik”lere uzanabilir.

    İlâhiyatçılar, kötülüğün iyilikle birlikte yaratıldığı konusunda birleşiyorlar. Prof. Dr. İlhami Güler, Hece dergisinin(Mart 2016) “Kötülük Sorunu ve Edebiyat” başlıklı açık oturumunda apaçık dile getiriyor,: “Tanrı yeryüzünü ve insan iradesini hem iyilik yapmaya hem kötülük yapmaya kapasiteli olarak yaratıp doğa ortamını da hem iyilik kapasitesi, nimetlerle, lütuflarla, ikramlarla, ihsanlarla hem de aynı zamanda doğal âfetlerin gelip bize dokunacağı tarzda dizayn ettiği zaman, Tanrı burada çok ciddi bir proje yürütüyor. Dolayısıyla kötülük probleminin yani Teodise probleminin Kur’ani açıdan en temel vurgusu bu”.

    Aynı dergide Emin Gürdamur, Dostoyevski’ye odaklanıyor, Karamazov Kardeşler’den şu alıntı: “İnsanın içini sızlatan bu felâketin (anne babanın küçük kızlarına işkence yapmasının) olması pek mi gereklidir? Bu olmasa kişioğlunun yeryüzünde yaşaması da olamaz diyorlar, çünkü iyiyle kötüyü öğrenemezmiş”. Yazar, oradan Epikeuos’a atlıyor: “Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da, gücümü yetmiyor? O halde erksizdir. Gücü yetiyor da istemiyor mu? O halde kötücüldür. Hem gücü yetiyor, hem canı istiyor mu? O halde kötülük nereden geliyor?”.

    ‘Yüce amaç’ için cinayet: Bir edebiyat klasiği olan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında, roman kahramanı Raskolnikov’un yaşlı tefeci kadını baltayla öldürmeyi planlaması ve öldürmesi (Çizgiroman, Korkos Mairowitz, NTV Yayınları).

    Bu sonuncu çıkış bambaşka bir evren tasavvuruna işaret etmesi bakımından önem taşıyor: Sorun, tek tanrılı dinlere özgü değil besbelli. Platonda, Gorgias’ında, Sokrates’in kurnaz salvolarıyla konuyu kuşatmıştır: Sizin gözünüzde iyilik sayılacak davranış benim gözümde kötülük olabilir; tersi de geçerlidir. Etik bağlamında bir görecelik kuramının öncülü mü?

    Gene de, iyilik-kötülük denkleminin asıl Hıristiyanlığın ortaya çıkışından sonra “kontratlaştığı” söylenebilir: Önce Kilise, ardından ona bağlı “erk” tarafından. Kötülük yaptınız, demek günâh işlediniz. Kötülük yaptınız, demek suç işlediniz. İki adalet formu da terazi kullanır, gelgelelim tartımın haklılık boyutu hayli tartışma doğura gelmiştir: Günah çıkardınız, bağışlandınız artık, kötülük gelmeyecek mi sizden? Adam öldürdünüz, idam cezası çıkageldi: Devletin, “Adalet”in kötülüğü sizinkinden farklı mı? Bu düzayak, yalınkat sorgulama biçimine felsefe yüz sürmez pek. Spinoza, Blyenbergh’e yazdığı Kötülük Üzerine Mektuplar’da, suçun değilse bile günahın her durumda ilâhî gücün tecellisi olduğunu savunmuştur. Muhatabının yarı saf dil sorularına verdiği yanıtlar öylesine -âmiyane deyişle- kıvırtkandır ki, okur, “yoksa İblis Tanrı’dan daha mı güçlüdür?” sorusuna toslayabilir. Felsefe, sonunda çözümü Nietzsche’yle bulmuştur “İyi’nin ve Kötü’nün ötesi”ni işaretleyerek. Edebiyata ve sanata gelince… Orada, Sade’ıyle Dostoyevski’siyle kötülüğün çekirdeğine yolculuk zaten başlamıştı…

    ***

    1978 yılında, yönetmen Jack Gold, Peter Van Greenaway’in romanından yola çıkarak The Medusa Touch’ı gerçekleştirdi. John Murlar rolünü üstlenen Richard Burton, ruhuna yer etmiş sınırsız kötülük tohumunu, gözlerindeki önlenemez tahrip gücüyle kullanabiliyor, sözgelimi bakışlarıyla üzerine gözünü diktiği gökyüzündeki uçağı patlatabiliyor, kendi kendisini bile durduramıyordu.

    Kendi payıma, fantastik edebiyata ve sanata yatkın sayılmam; burada dikkat çeken, Antik çağdan günümüze yaygın ve derin biçimde varlığını sürdüren bir inanışın örneğini sunması, söz konusu yapıtların: “Kemgöz”.

    Kem göze karşı ortak mücadele: Antakya Arkeoloji Müzesi’nden Roma dönemine ait mozaik. Kötülüğün simgesi kem göze karşı akrep, köpek, kedi, yılan birlikte savaşırken, dev phallus’lu ve boynuzlu cüce olay yerinden uzaklaşıyor!

    Mitologya, Medusa figüründe, Gorgo’ların korku saçan, saçları yılanlarla kaplı bu dişi şeytanında bir kem bakış hikâyesi geliştirmişti. Gözlerinde Ölüm (1985) kitabında, tarihçi Jean-Pierre Vernant, gözlerine bakan kişiyi anında taşlaştıran Medusa’nın körleştirici özelliğinde, ölümsüzlerin kol gezdiği mitologya dünyasının ölüme yüklediği gücü okur. Medusa, yüzüne ayna tutularak yokedilecektir.

    Bizim kültürümüzde de, evrensel folklorda yeri olan kötülük bakışının “nazar”la temsil edildiğini söylemek gerekir mi? Kalem sûresi (50-51.âyetler) “doğrusu inkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi” diyerek peygamberi konumlar.

    Şeytan’ın iştahı: Giorgio Vasari ile Frederico Zuccaro’ya ait, 1574-79’da Floransa Katedrali’nin kubbesine yapılan freskodan bir detay. Kötü’nün sembolü Şeytan, kıyamet gününde karnını doyuruyor.

    Mevlânâ, Mesnevî’sinde (V,505-515) o âyetleri yorumlarken “göz”den uzaklaşmaz: “Ey Tanrı Peygamberi, o mecliste öyle adamlar vardır ki herkesin kuşlarına bile nazar değdirir, onları bile öldürürler (…) kötü gözün ilacı iyi gözdür. İyi göz, kötü gözü ayağının altına alır, yok eder (…) iyi göz rahmettendir. Halbuki kötü göz, kahır ve lânetten meydana gelmedir”. Gündelik yaşamda yerini koruyan nazar boncukları, gündelik dilden eksik olmayan “nazar değmesin” dilekleri, insanoğluna içkin kötülüğün güzel gözden yansımasına olan inanışı anlatır. Gerçekten de, göz,“niyet”in en açık dile geldiği organımızdır: Bakışta bir “dil” biçim alır, bu dil sözde gizlenebileni gizlemekten acizdir.

    Bütün bunlar, kötülüğün“ ifadesi” bağlamında ağırlık taşıyor. Soru, temel soru durduğu yerde duruyor: İnsan, doğuştan, içinde gelişmeye aday kötülük tohumunu taşıyor mu?

    Bizim kültürümüzde de, evrensel folklorda yeri olan kötülük bakışı “nazar”la temsil edilir. Kalem sûresi (50-51. âyetler) “Doğrusu inkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi” diyerek peygamberi konumlar.

    Konsantrasyon kampından nasılsa kurtulmuş İmre Kertezs, yarım yüzyıl sonra kâğıda düşmüştü: “Kötülük yaşamsal ilkedir. Asıl akıldışı olan iyiliktir”.

    Boğaziçi Köprüsü’nün üstünde, intihar etmekte kararsız adama “atlayacaksan atla” diye seslenen “canlı” sıradan biriydi― hepimize benzeyen biri. Bunu duyan adam kendini boşluğa bıraktı. Ertesi gün, genç oğlu “neyin eksikti baba?” diye yakınıyordu, babasının eksiklikten çok fazlalıktan kararını uyguladığını belki bir gün anlayacak-tır. Eichmann davasında, Arendt’in sözünü ettiği kötülüğün sıradanlığı tam da budur.

    Japon savaşçı çocukları koruyor: Budist inanışına göre çocukları hastalık ve tehlikeden koruyan Sendan Kendatsuba, üçlü çatalıyla vahşi hayvanlar ve şeytanlardan oluşan kötüler ordusuna karşı savaşıyor. yüzyıl, Japonya.

    ***

    Gustaw Herling’in Karanlıklar Üzerine Çeşitlemeler başlığı altında topladığı, biribirilerini bütünleyen üç son dönem öyküsünü yayımlarken, Edith de la Héronnière ile gerçekleştirdiği (1997) “Kötülük üzerine Söyleşi”yi kitabına eklemiş olması ne denli “doğru” bir karar, tartışılır: Ana izleğini kurcalarken gereğinden fazla, bana kalırsa çok fazla ışık düşürüyor öykülerine; böylelikle de, “düz” okura yardımcı oluyor belki ama “yazın okuru”nu rahatsız ediyor -kendi payıma, yazarın yapıtını bunca ‘açıklama’ gereksinmesi duymasını yadırgamanın da ötesinde, itici bulduğumu söylemeliyim.

    Nedir “kötülük”? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, “iyiliğin” karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, altedilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?

    Öte yandan, yazarın söyleşiler yaparak, üst-metinler kurarak yapıtına açılımlar getirme yolunu seçmesine en son karşı çıkacak kişi ben olurum herhalde; burada tepki verdiğim metinle üst metinin yapıtın içinde eritileceğine, aynı kitabın bünyesinde, peş peşe yer almaları: “Bu” söyleşi “bu” kitapta olmamalıydı demek istiyorum -ya da, kim bilir, “bu” söyleşi “böyle” yapılmamalıydı: Açılım getirmek, uzantı sağlamak başka, açıklamak bambaşka. Ola ki iyi bir söyleşi partöneri değildi Herling, konuşurken kendisini tutamıyordu; günlüklerinde onca susan, yazan öznenin özel boyutunu sakınmayı yetkin bir üslûpla başaran bir yazarla karşı karşıya gelmek bu varsayımımı güçlendiriyor: “Kötülük üzerine Söyleşi”, yazı adamının ne kadar güçlü bir ayıklayıcı, söz adamının ne kadar zaaflarını açığa vurucu olduğunu kanıtlıyor; öykülerinde basmakalıba yüz sürmeyen kişiyle sık sık basma kalıbın tuzağına düşen konuşmacı sonuçta Karanlıklar üzerine Çeşitlemeler’i yaralıyor.

    “Don Ildebrando”, “Ölmüş bir rahibe üzerine Monolog”,“Beata, Santa” – üç öykünün de ana izleği “kötülük”. Bunun etrafında, bâtıldan gerçek ötesine uzanan tamamlayıcı öğeler egemen. Yıllarca Napoli’de, güneyin ağır geleneklerinin içinde yaşamış olmasından mı, yakınlık duyduğu Buzzati ya da Sciascia gibi İtalyan yazarlarının etkisinden mi, Latin folkloru enikonu büyülemiş Slav yazarını. Öykülerine sinen boyutuyla bu ilgi oldukça dengeli; ondan ötesine geçildiğinde yer yer yadırgatıcı inanış izleri beliriyor Herling’in sözlerinde: Sözgelimi Mario Praz’ın kemgöz olduğuna ilişkin söylentilere hak verir bir edâ taşıması açıkçası beni irkiltti (…)

    “Kötülük”, Bataille’ın da gözde alanlarından biriydi. Ne var ki, onun bu kavramı ele alışıyla Herling’in bakış açısı arasında, Bronte üzerine denemesi bir yana, pek ortaklık kurma kolası değildir. Bataille, insanlık tarihinin en ibliscil figürlerinden biri olarak karşımıza çıkan Gilles de Rais’nin kötülüğü önünde bile büyülenir: Orada, çocuktaki masum ama sınırsız olabilen fenanın bir benzerini bulmuştur. Şüphesiz Bataille’da, ‘iyinin ve kötünün ötesi’ne geçen Nietzsche’nin mührü apaçık görülür, Hıristiyan aktöresinin ötesinde el değmemiş bir Ahlâk tanımı arayışından birebir etkiler devşirmiştir.

    Herling’in “kötülük” karşısındaki konumu çift yanlı bir görünüm arz ediyor. Kilise’nin İyi ile Kötü’yü sırt sırta, biribirilerine bağımlı sayan yaklaşımını benimsemiyor ama, Hıristiyanca bir “kötülük” tanımından da hepten vazgeçmiyor. Egemen anlayıştan ayrıldığı ana nokta, “kötülüğün” bir başına, karşıt kutbundan bütün bütüne bağımsız biçimde varlığını sürdürdüğüne, hatta pekiştirdiğine inanç duyması.

    XX. yüzyılın seyrine, XXI. yüzyılın ilk yıllarında Dünya’ya bakarak, Herling’in büyük, kolektif “kötülük”ler hakkındaki saptamaları olsa olsa doğrulanabilir. Her okur, çevresinden eksik olmayan küçük, bireysel “kötülük”leri gözünün önüne getirerek o düzlemde de hak verebilir yazara. Sorunsa, sorun bir adım ötede, “kesin” yanıtlarından yoksun olduğumuz, gene de herkesin, hepimizin yanıt arayışından vazgeçemediği, tek kafalı çok kollu bacaklı, çok kafalı tek gövdeli sorularla yüzyüze duruşumuzdan doğuyor: Nedir “kötülük”? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, “iyiliğin” karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, alt edilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?

    Herling’in kahramanlarının, sonuçta yenilseler de, olağanüstü bir savaşım verdiklerini görüyoruz. “Kötülüğün” yenilmezliğini, buna karşın başa çıkılmaya çalışılması gerekirliğini vurguluyor yazar. Kimisinin “elinde değil”. Çünkü “ele geçirilmiş”, Herling’e göre. Bataille’ı büyüleyen, Herling’i yılgıya düşüren Kötü’nün ete kemiğe bürünme gücü, kararlılığı. Don Ildebrando’ya kötülüğün handiyse genetik transferle geçişini aktarıyor öyküsünde ya, de la Héronnière’le söyleşisinde buna gerçekten inandığını görüyoruz. Ele geçirilme, zaptedilme, denetim altına alınma: İblis’in, cinlerin ifritlerin genellikle başarılı olduklarını düşünüyor Herling.

    Aynı söyleşide, Jeremias Gotthelf ’in Siyah Örümcek’inden (“Kara Büyü” diye de çevrilebilir o başlık) söz ediyor: Tanrısından el alarak, siyah örümcekleri hasımlarını öldürmekte Doktor Faustus’a, “şeytanla anlaşma”ya işaret eder.

    Herling’in “kötülük” üzerinden İblis’e uzanış biçimi, ister istemez Faustus’lara ve Doktor Faustus’a, Thomas Mann’ın Nazizmin yükselişi-ne koşut biçimde Almanların daimon ile aynı masaya oturuşlarını simgelediği büyük romanına götürdü beni. Günlüğünde, 22 Kasım 1988’de, hem Mann’ın romanına, hem de Jaspers’in Alman Suçluluğu (1946) başlıklı temel kitabına değiniyor Herling. Bir yıl sonra, 25 Ekim 1989 günü, bu kez de Hannah Arendt’in Eichmann Kudüs’te’sine uzanıyor. Arendt’in o kitabında odağa aldığı “kötülüğün sıradanlığı” kavramına çok yüklenen olmuş; Herling, 1953’te yazdığı bir yazıyla güçlü bir destek vermiş Arendt’e (ne yazık ki bu yazıya ulaşamadım), de la Héronnière’le otuz dört yıl sonra yaptığı söyleşide bir kez daha dönüyor bu konuya.

    “Kötülüğün sıradanlığı” kavramı besbelli yanlış anlaşılmış o dönemde. Arendt de, onu bu bağlamda onaylayan Herling de, sanıldığından çok daha ağır bir yorum getiriyorlar: Daimon toynaklı, boynuzlu, çatal kuyruklu bir doğaüstü yaratığın Eichmann’a, Goebbels’e ya da Hitler’e sızmış halinden ibaret değil onların gözünde: Herkesin, hepimizin etrafında kol geziyor İblis: “Kötü”, birbaşına yaşama hakkını insan üzerinden elde etmiş durumda, “suçlu Almanlar”ın yerini başkalarının alması, bizim almamız an meselesi – tek uygun koşullar oluşsun (…)

    Herling, Stalin karşısında büyülenenleri, ‘gereğinden uzun’ bir süre SSCB’de olup bitenleri görmezlikten gelenleri kabullenmekte güçlük çekenlerin başında geliyor. Almanya’da yaşananların, seçkinlerin ve kitlelerin saltık bağlanışının açıklamasını yapmakta, bir noktadan sonra yaşanan tıkanış ortadadır, öte yanda. Jaspers’in “bütün Almanların suçluluğu”na parmak bastığı anda, karşı cephede “herkes suçludur, herkes günahkâr” mantığının ağır basabilmesi üzerinde durmak gerekir: İlk günâh(lar)ı çıkış noktasına alan, İnsan’ı doğası gereği İblis’le anlaşmaya yatkın gören bir “kötülük” yorumu, ister istemez. Tek tanrılı dinlerde Şeytan figürünün taşıdığı anlam boyutuna yaklaşıyor. Orada,“her şeye karşın”, İblis’in “vazgeçilmezliği”nin vurgulandığını, zaman zaman da (Hallac-ı Mansur örneğindeki gibi) alabildiğine farklı bir bakış açısıyla sahiplenildiğini görüyoruz.

    Bu dünyaya, bu yaşama kötülüğün bütün bütüne egemen olmaması için tek çıkar yol iyiliğin, öte dünyaya, öteki yaşama geçişin anahtarı olarak gösterilmesiydi. İnsanın özüne ilişkin umutsuzluğunu besleyen, pekiştiren Kötü’yü yenenlerin İyi’ler olmadığını öğrenmesidir. Her şey gelir “güce” dayanır. Kötü’ye gücünden dolayı tapılır. Gücü kendinde toplayan İyi, bir çırpıda Kötü’ye dönüşecektir. Tam bu noktada, Siyah Üçgen’de Malraux’nun Goya’ya eğilişi aklıma geliyor: “Bir agnostik için, daimon’un olası tanımlarından birisi, İnsan’da onu yok etmeye yöneltendir”.

    Edebiyat, bütün bunlar üzerinde düşünmemizi de sağlıyor- ki, bana kalırsa, bu, aslında hiçbir şey değildir.

    Bizim kültürümüzde de, evrensel folklorda yeri olan kötülük bakışı “nazar”la temsil edilir. Kalem sûresi (50-51. âyetler) “Doğrusu inkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi” diyerek peygamberi konumlar.

    Nedir “kötülük”? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, “iyiliğin” karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, altedilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?