1994 yapımı Kurtuluş dizisinde Rutkay Aziz’in oynadığı Kocatepe sahnesi öylesine başarılı çekilmişti ki, gerçekliğine sadece televizyon izleyicilerini değil, Milli Piyango İdaresi’ni bile inandırmıştı. Tarih araştırmacısı Haluk Oral’ın ortaya çıkardığı komik bir mini skandal!
Kurtuluş Savaşı’nı hikaye eden TRT’nin altı bölümlük büyük dizi projesi Kurtuluş,1994’te yayına girer. Senaryosu Turgut Özakman tarafından yazılan dizi bir süper yapımdır. Yönetmenliğini Mustafa Özkan’ın üstlendiği, Mustafa Kemal Paşa karakterini Rutkay Aziz’in, İsmet Paşa karakterini Savaş Dinçel’in canlandırdığı Kurtuluş’ta tam 300 aktör, binlerce figüran rol alır.
Çekimleri yaklaşık iki yıl süren dizi, rekor bir rakama, günün parasıyla 37.6 milyar TL’ye (bugünün 16.5 milyon TL’si) mal olur. Sürenin bu kadar uzamasının, maliyetin böylesine yükselmesinin bir nedeni de, sahnelerin çoğunlukla gerçek mekanlarda çekilmesi, tarihî anların gerçeğe uygun biçimde yeniden yaratılmasına büyük titizlik gösterilmesidir. Daha sonra yaşanacak trajikomik bir gelişme gösterecektir ki, bu sahnelerden en azından biri gerçeğinden daha gerçekçi bir şekilde canlandırılmış, sadece sıradan izleyiciyi değil, Milli Piyango gibi bir devlet kurumunu da (MP o tarihte henüz özelleştirilmemişti) gerçek olduğuna inandırmıştır. Bu, zihinlere unutulmaz bir fotoğrafla nakşedilmiş olan meşhur “Mustafa Kemal Kocatepe’de” sahnesidir.
O tarihî anı ölümsüzleştiren Etem Eren, 26 Ağustos1922’de Afyon Kocatepe’de yarattığı “anıt fotoğrafı” nasıl çektiğini, Fikret Otyam’a 1960 yılında verdiği röportajda şöyle nakleder: “…Taaruz, şafak vakti saat beşte başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu… Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı… Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di…”
Kurtuluş dizisi ekibi bu anlatıdan mutlaka haberdardır. Gerçeğine uygun atmosferi yaratmak için fotoğrafın yanı sıra Etem Eren’in yukardaki canlı tasvirlerini rehber kabul ederler. Mustafa Kemal’i canlandıran Rutkay Aziz, gerçeğiyle aynı yerde aynı saatte çektikleri sahneyi inandırıcı kılmak için ne kadar emek verdiklerini, ne kadar çaba ve zaman harcadıklarını hiç unutmaz.
Dizi yayına girer, büyük ses getirir. Aradan çok zaman geçer; 22 sene! Matematik profesörü, tarih araştırmacısı ve koleksiyoner Haluk Oral, eline geçen eski bir Milli Piyango biletinin üzerindeki fotoğrafta bir gariplik hisseder. 30 Ağustos çekilişi için basılan biletteki Kocatepe’deki Mustafa Kemal’in değil, Rutkay Aziz’in siluetidir! Bunun üzerine geçmiş yılların 30 Ağustos biletlerine de bakar. Öteden beri 30Ağustos çekilişlerinde, Mustafa Kemal’in orijinal fotoğrafının kullanıldığını görür. Ancak 1996, 1997 ve 2002’nin 30Ağustos biletlerinde Mustafa Kemal yerine Rutkay Aziz’in silueti kullanılmıştır!
Fotoğraflar, biletler ve Atatürkler… Etem Eren’in 26 Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de çektiği “anıt fotoğraf”tan Mustafa Kemal detayı (en solda). Kurtuluş dizisi (1994) için yine Kocatepe’de Mustafa Kemal’i canlandıran Rutkay Aziz ve bugün onunla birlikte Milli Piyango biletlerini inceleyen Haluk Oral (ortada) ve Kurtuluş dizisinde bir Yunan yarbayını canlandıran Taner Barlas. Milli Piyango’nun 1996 ve 1997 senelerindeki 30 Ağustos biletlerinde, Mustafa Kemal’in değil Rutkay Aziz’in fotoğrafının siluetleri kullanılmış! Fotoğraflar: Müjdat Arslan
Milli Piyango tasarımcıları, “sinemasal gerçekliğe” fazlasıyla kapılmış, biletin üzerinde orijinal fotoğraf yerine Kurtuluş dizisinin setinde çekilen fotoğrafı kullanmıştır.
19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlılarda icra edilmeye başlanan Avrupa tarzı tiyatrodan çok önce, köklerini ve izlerini Orta Asya’ya kadar sürebileceğimiz, Türklere özgü geleneksel seyir sanatları vardı. 19 yüzyıl ve 20 yüzyıl başlarında Batı tipi tiyatro ile birlikte yaşamaya devam eden geleneksel seyir sanatları, günümüzde gözden düşmüş, yitip gitmemesine gayret edilen bir kültür mirasıdır.
Geleneksel Türk seyir sanatları altındaki türler, bir olayın, durumun hikayenin taklit, söz oyunları, şarkı ve danslarla anlatıldığı; belli bir hicivle güldürmeyi, eğlendirmeyi amaçlayan oyunlardır. Geleneksel Türk seyir sanatları içinde ele alacağımız oyunlar; kukla, karagöz, meddah ile bu üç sanatın bir karması sayılabilecek olan ortaoyunudur.
Kukla, karagöz ve meddah, Türk seyir sanatları içinde kökü çok eskilere dayanan, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdıkları oyunlardır. Osmanlılarda yaygın olarak şehirlerde sergilenir, ama tabii bu oyunların merkezi İstanbul’dur.
Evvel zaman temaşa hayatı: Osmanlı döneminde Servet-i Fünun dergisinin 19. sayısında yer alan çizim, geleneksel Ortaoyununun başlıca karakterlerini bir araya getiriyor.
Kukla
Geleneksel Türk seyir sanatları içinde tarihi en eskiye giden kukla oyunudur. Orta Asya’da Türkler arasında çok revaçta olan kuklanın Selçuklularla Anadolu’ya geldiği kabul edilmektedir. El kuklası, araba kuklası, ip kuklası, sünnet ve düğün töreni gibi kalabalık toplantılarda boy gösteren, içinde gizlenen kuklacı tarafından idare edilen dev kukla gibi pek çok türü vardı.
Osmanlı toplumunda kukla oyununu oynatana “Kuklabâz”ya da “Kuklaî” denmekteydi. Karagöz oyununa benzer konuların anlatıldığı güldürücü nitelikteki bu seyir sanatının baş tiplemesi İbiş’tir. Yine Karagöz oyununda olduğu gibi erkek ve kadın tiplemeler kuklada da mevcuttu.
Yaygın ve eski bir oyun olarak sokakta, halk arasında rağbet gören kuklacılık, sarayda da sahnelenmekteydi. Kukla ustalarının haremdeki cariyelerden yetenekli olanlarına dersler verdikleri, Enderun’da eğitim gören iç oğlanlarına da yine kuklacılık talimleri yapıldığı belgelerden anlaşılmaktadır. Kukla oynatmayı öğrenen cariyeler, harem mensuplarına bu oyunu icra etmişlerdir. 1680-85 tarihleri arasında Kuklacı Usturacı Mehmed’in cariyelere, Kuklacı Kara-baş isimli Yahudi ile Kuklacı Ali’nin Enderun’da ders verdiği belgelerden anlaşılmaktadır.
Atmeydanı’nda kukla gösterisi: Osmanlı toplumunda kukla oyununu oynatana “Kuklabâz” ya da “Kuklaî” denmekteydi. Bu seyir sanatının baş tiplemesi İbiş karakteriydi. 1582’de Atmeydanı’nda kukla gösterisi; Sûrnâme-i Hümâyûn’dan.
Kuklacılık Avrupa’da da revaçta olan bir seyir sanatı olduğundan, 20 yüzyıl başlarından itibaren İstanbul’a Avrupalı kuklacılar gelerek sanat icra etmişlerdir. Bunlardan Avusturyalı Petro Çiçoviç, 1905 yılında İstanbul’a gelerek Büyükada’da bir gazino kiralayarak kukla oynatmak üzere resmî makamlardan ruhsat talep etmişti. Ancak Avusturyalı kuklacıya ruhsat verilmeyince, yapmış olduğu masraflar yüzünden zarara uğradığını söyleyen Petro Çiçoviç mağduriyetinin giderilmesini talep etmişti.
Karagöz ve kukla İstanbul’da olduğu gibi diğer Osmanlı şehirlerinde de rağbet gören bir seyir sanatıydı. Rumeli ve Anadolu şehirlerinde kukla ve karagöz oynatan sanatçılar vardı. 1902 tarihli bir belgede Üsküp’te çarşıdaki bir lokantada kadınlara kukla gösterisi yapıldığından şikayet edildiği ve yapılan tahkikatta kukla oynatılmasının bir zararının olmadığı gibi çarşıda uluorta oynatılmayıp her yerde icra olunan bir kukla oyunu olduğu anlaşılmıştı. Ne var ki zararsız olduğu kabul edilmesine rağmen kukla oynatılması polisçe engellenmiştir.
Karagöz sanatçısı usta hayalbâzlar: Osmanlı belgelerinde Karagöz oynatan sanatkârlar için “hayal-i zıllcı”, “hayalbâz” tabirleri kullanılıyordu.
Karagöz
Karagöz oyunu Osmanlı’da geleneksel seyirlik sanatlar içinde en sevilen ve tutulan gösteri sanatı olmuştur. Bunun başlıca sebebi temelde güldürmeyi hedeflemiş olsa da Karagöz-Hacivat oyununun, siyasi eleştiri, taşlama yönü ile açık-saçık sözler içermesiydi. Osmanlı belgelerinde karagöz oynatan sanatkârlar için “hayal-i zıllıcı”, “hayalbâz” tabirleri kullanılmaktadır.
Osmanlı sarayında da çok rağbet gören karagöz oyunu, devrin karagöz üstatlarının padişah huzurunda sanat icra etmek için saraya davet edildiğini, hatta 1685’te Edirne’de bulunan Sultan IV. Mehmed’in karagöz oynatmak için Hayal-i Zıllcı Ahmed Efendi’yi araba tahsis ederek İstanbul’dan Edirne’ye getirttiğini gösteren belgeler bulunmaktadır. Haremde karagöz oynatmaları için cariyelere karagöz ustalarının talim verdiği de belgelerden anlaşılmaktadır. 19 yüzyıldan itibaren karagözcülerin birleşerek esnaf teşkilatı oluşturdukları ve kendileri dışında kimsenin karagöz oynatmasına müsaade etmedikleri, 1910yılında adliyede memur İzzet Efendi’yi resmî makamlara şikayet etmelerinden anlaşılmaktadır.
Karagöz figürleri. Metin And koleksiyonu
IV. Mehmet’in Karagöz ilgisi
Osmanlı döneminde karagöz, halkın en çok rağbet ettiği oyundu. Bu oyunun saray çevresinde de beğenilerek izlendiğinin göstergesi olan bu belgede, Karagöz oynatmak üzere devrin meşhur karagözcülerinden Ahmet Çelebi’nin padişahın talebi üzerine huzurunda sanat icra ettiği anlaşılmaktadır.
Belgede karagöz oynatan Ahmet Çelebi için, “Hayal-i zıllcı” ve “Hayalbâz” tabirleri kullanılmaktadır.
1685 tarihli bu belgeden anlaşıldığına göre, Sultan IV. Mehmet İstanbul’da değildir. Muhtemelen vaktinin çoğunu geçirdiği Edirne’dedir ve Hayalci Ahmet Çelebi’yi karagöz oynatması için İstanbul’dan Edirne’ye getirtmiştir. Padişahın huzuruna gitmek için Ahmet Çelebi’ye bir iki atlı bir araba tahsis edilmiş, harcırahı, nafakası ve araba ücreti olarak toplam beş bin akçe ödenmiştir.
Meddahlık
Meddahlık, bir hikayenin, destanın mübalağalı bir şekilde taklit ve mimiklerle canlandırılarak anlatılması sanatıdır. 17 yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlayan kahvehaneler vasıtasıyla meddahlık da geniş bir hareket alanı bulmuştu. Özel bir sahne dekoruna ihtiyaç duymayan meddah için bir iskemle yeterdi. Yanında taşıdığı sopa ile mendil ise, anlatacağı hikayede işlevsel kullandığı yegane aksesuarıydı.
Bir anlatı türü olması dolayısıyla, kukla ve karagöz gibi sadece güldürmeceyi hedeflemezdi. Meddahlık, İslâm geleneğinde var olan din büyüklerine övgülerin, Kerbela gibi trajik olayların, Battal Gazi gibi destanların da anlatıldığı geniş bir hikaye dağarcığına sahiptir. Ancak meddahlığın son demlerinde daha ziyade güldürüp eğlendirmek hedeflenmiştir.
Kahvehanelerde halkın içinde icra edilen bu seyir sanatı, Osmanlı sarayının da fazlasıyla rağbet ettiği bir türdü. Meşhur meddahların sarayda padişahların huzurunda gösteri yaptıkları, hatta 1837-1840 yılları arasında meşhur meddah Ahmet Efendi’nin sarayda daimi olarak bulunup aylık 500 kuruş maaş aldığı, yine belgelerle sabittir.
Ortaoyunu
Geleneksel Türk seyir sanatlarından kukla ve karagöz ile çok benzerlik gösteren ortaoyunu, bir bakıma cansız oyuncularla sahnelenen bu iki oyunun canlandırılmış hali gibidir. Oyun tıpkı Karagöz-Hacivat ya da kukla oyunundaki İbiş-İhtiyar baş tiplemeleri gibi Kavuklu ve Pişekâr tiplemeleri ekseninde gelişir. Karagöz ve kukla oyununda olduğu gibi bolca taklit, yanlış anlamalardan doğan gülünç durumlar, söz sanatları oyunun eğlendirici unsurlarındandır. Kapalı veya açık havada basit bir sahne dekoru içinde, etrafı seyircilerle çevrili oynanan ortaoyunu, bu adla ilk defa Sultan II. Mahmud devrinde oynanmıştır. Çok sevilen Karagöz oyununun bir bakıma canlandırılmış hali olan ortaoyunu 19 yüzyıl boyunca sahnelenmişse de 1850’den sonra yaygınlaşan Batı tarzı tiyatro karşısında önemini yitirmiştir.
Ortaoyunu: Hem sarayda hem sokakta:
II. Mahmud döneminde Ortaoyunu adını alan geleneksel seyir sanatı, daha eski dönemlerden beri hem sarayın hem sokağın gözdesiydi. III. Ahmed 1720’deki bir şenlik sırasında ortaoyunu seyrediyor; Sûrnâme-i Vehbi.
Ortaoyunu kış aylarında kapalı mekanlarda sergilenirken, yaz gelip de sayfiyelere çıkıldığında muhtelif mesire yerlerinde sahnelenmekteydi. Ortaoyunu oynatmak için Zaptiyeye yazılı müracaatta bulunulup izin almak gerekiyordu. İzin talep eden kişinin oyunu nerede oynatacağı, haftada kaç gün sahneleneceği, ortaoyunundan başka ince saz vs. gösterilerin olup olmayacağını bildirmesi gerekiyordu.
1890’da sepetçi esnafı, usta ve çırak çıkarmak törenini yapacakları Silahtarağa mesiresinde ortaoyunu oynatmak için izin talep etmişti.
Ortaoyunu kumpanyası yöneticisi Komik Ali Rıza Efendi, 1910 yılında yazdığı arzuhalde Yenibahçe’de Kemalbağı’nda eski usul ortaoyunu gösterisi yapmak üzere izin talep etmişti. Komik Ali Rıza, ortaoyununu Cuma ve Pazar günleri olmak üzere haftada iki gün erkeklere mahsus icra edeceğini bildirmişti.
Ortaoyununda Müslüman kadın oyuncu oynatmak yasaktı. Ortaoyununda kadınları oynayan zenne tiplemeleri, kadın kıyafetinde erkekler tarafından canlandırılırdı. Hatta gayrimüslim kadınların Müslüman kadın kıyafetiyle oyunda rol almaları da yasaklanmıştı.
Yüzyıllar boyunca bir arada sanatlarını icra eden kukla ve karagözcüler, 19. yüzyılda teşkilatlanarak esnaf birliği kurmuşlar ve sanatları ile ilgili meselelerde birlikte hareket etmişlerdir.
Geleneksel seyir sanatlarının yanında 19 yüzyılın ikinci yarısında tiyatronun da ortaya çıkması üzerine hükümet, gösteri sanatlarını belli kurallara bağlı olarak kayıt altına almak için bir nizamname hazırlamıştı.
İbiş ile Maskara:
Geleneksel seyir sanatlarından Türk el kuklası ve ipli kukla: İbiş ile Maskara. Metin And’ın Geleneksel Türk Tiyatrosu; Kukla Karagöz Ortaoyunu (Bilgi Yayınevi, 1969) adlı kitabından.
Yasaklar listesi
1896 yılında umuma açık olarak oynatılacak tiyatro, ortaoyunu, karagöz, kukla gibi gösteri sanatlarının sergilenmesinde uyulması gereken kuralları belirleyen bu nizamnameye göre;
-Hangi lisan ve tarzda olursa olsun ruhsat almadan Osmanlı memleketi dahilinde tiyatro, ortaoyunu, canbaz, hayal (karagöz), hokkabaz, kukla oynatılamayacaktır.
-Bu gibi gösterileri yapacak olanlar, bulundukları yerin belediyesinden ruhsat alacaktır. Zabıtaca gerekli tahkikat yapıldıktan sonra nizamname hükümlerine riayet edeceklerine dair taahhüt alındıktan sonra ruhsat vergisi alınarak ruhsat tezkiresi verilecektir.
-Oyunlarda genel adaba, ahlaka aykırı bir husus bulunmayacaktır. Din ve mezhep konularına hiçbir şekilde temas edilmeyecek, güldürü konusu yapılmayacaktır.
-Oyunlarda siyasi içerik, politik göndermeler, hicivler olmayacak, devlet ve saltanat aleyhinde eleştiriye yer verilmeyecektir.
-Oyunların içeriği genel adaba, millî geleneklere, dinî ahkama aykırı olmayacaktır. Müstehcen sözler ve davranışlardan uzak durulacaktır.
-Açık ya da kapalı oyunlar-da Müslüman kadın ve kızlar rol almayacaktır.
-Nizamnameye aykırı davranışlarda bulunanlara kabahatleri derecesine göre para cezası uygulanacaktır.
Meddah aylığı 500 kuruş
BOA, C.SM, 4558
Sarayda meddahlık yapan Ahmet Efendi’nin muntazam olarak maaş aldığını gösteren bu belgede, Meddah Ahmet Efendi 1840 yılı Mayıs ayına ait maaşının ödenmesi için yazmış olduğu arzuhalinin üzerine 500 kuruşluk maaşının ödenmesine dair kayıt bulunmaktadır.
Sarayda kuklacılık dersleri
Geleneksel seyir sanatlarının halk arasında en meşhurlarından olan kuklacılık, güldürücü, eğlendirici gösterileri ile Osmanlı sarayında da revaç bulmuştu. Haremde bulunan cariyelerden yetenekli olanlar, devrin meşhur kuklacılarından kukla sanatını öğrenerek saray dahilinde haremde bu sanatı icra etmişlerdi. Cariyelerin yanı sıra Topkapı Sarayı’ndaki Enderun’da eğitim gören devşirme çocuklara da kukla sanatı dersleri verilmiştir.
1680 tarihli bu belgeden anlaşıldığına göre kukla ve karagöz üstadı (“kuklaî” ve “hayalbaz”) Usturacı Mehmed Çelebi altı cariyeye kukla ve karagöz talimi yaptırmıştır. Bu görevi karşılığında da günlük 30 akçe ücret almıştır (üstte sağda).
1683 tarihli diğer belge ise Enderun’daki iç oğlanlarına kuklacılık dersleri veren Kuklacı (Kuklaî) Ali’nin bu görevinden dolayı almış olduğu günlük 40 akçenin ödeme makbuzudur (üstte solda).
Müslüman kadın rolü de yasak
BOA, DH.EUM.THR, 46/4
Ortaoyununda kadın rolleri “zenne” denilen kadın kıyafetine girmiş erkekler tarafından oynanırdı. Oyunlarda Müslüman kadınların rol alması yasaktı. Bu yasak tiyatrolarda da geçerliydi yalnızca yabancı tiyatrolarda gayr-i müslim kadınlar oyunlarda rol alabiliyordu.1910’da Kuşdili’nde oyun icra eden Hamdi Efendi idaresindeki ortaoyununda iki Hıristiyan kadın, Müslüman kadın kıyafetiyle rol almıştı. Hamdi Efendi, yasağı delmek için böyle bir yol bulmuştu ancak bu durum derhal takibata uğrayarak, oyunlarda Hıristiyan oyuncu bile olsa Müslüman kadın kıyafetiyle oyun oynanmasının İslâm adabına aykırı olduğu gerekçesiyle caiz görülmeyerek yasaklandığı gibi, bundan böyle bu gibi durumlara meydan verilmemesi hakkında Polis Müdüriyetinin dikkati de çekilmişti.
Yangınzedeler yararına ortaoyunu
BOA, ZB, 67/52
Afetlerden zarar görenler için yardım toplanması, geliri onların menfaatine kullanılacak etkinlikler düzenlenmesi, günümüzde çokça görülen bir yardımlaşma şeklidir. Eski İstanbul’un en korkulu rüyalarından birisi olan yangınlar birkaç senede bir, farklı bir mahalleyi silip süpüren cinsten afetlerdi. İşte 1908 yılında yine böyle bir yangında zarar görmüş evsiz, barksız kalmış yangınzedeler için gösteri sanatlarının duyarlı mensupları girişimde bulunarak sergiledikleri oyunun gelirini bu yangınzedelere bağışlamışlardı. Belgede, ortaoyuncusu Karagöz Mehmed Ağa tarafından Fatih yangınzedeleri menfaatine Tahtakale Tomruk Sokak’ta bulunan Mirza Ali’nin kahvesinde oyun sergileyerek bu oyundan elde edilen 100 kuruşu yangından zarar görenlere ulaştırılması için Şehremanetine gönderildiği yazmaktadır.
Sanatçı esnafın ruhsat şikayeti
BOA, MVL, 191/79
Geleneksel seyir sanatlarını icra eden kişiler, 19.yüzyıldan itibaren esnaf teşkilatı kurmuşlar ve her birinin başına bir kahya seçilmişti. Gösteri sanatı yapan bu kuklacı, karagözcü, hokkabaz, incesaz esnafı sorunlarını da resmî makamlara birlikte iletmekteydi. 1857 tarihli bu belgede, gösteri sanatı esnafı, bir toplantı veya şenlik yerine gittiklerinde Zaptiyeden kendilerinden alınmakta olan gecelik 15 kuruşluk ruhsatiye ücretinin 30 kuruşa çıkarılmasından yakınmaktadır. Kendilerinin “fukara gürûhundan” olduklarından bahisle bu ücreti ödemeye güçleri olmadığını, eskisi gibi 15 kuruş alınmasını istemektedirler. Arzuhalin sonuna her esnaf grubunun kahyasının isimleri yazılarak imzalanmıştır. Bu imzalardan gösteri sanatlarının kahyalarının etnik kökeni de görülmektedir. 1857 yılında Kuklabaz (Kuklacı) kahyası Salamon, Hayalci (Karagözcü) kahyası Seyyid Mehmed Salih, Hokkabaz kahyası Mişon, İncesaz kahyası Zenup’tur.
Ramazan’da izin belgesi
BOA, A.MKT, 143/52
Karagöz oynatmanın belirli bir zamanı olmamasına rağmen, düğünlerde, sünnetlerde, önemli toplantılarda eğlenceli vakit geçirmek için tercih edilirdi. Bunun yanısıra Ramazan gecelerinde karagöz oynatılması bir gelenek haline gelmişti. Ancak bunun için bir izne ihtiyaç duyulmaktaydı. 1848 tarihli bu belgede; her sene Ramazan ayında bazı kahvelerde hayal (karagöz)oynatmak adet olduğundan bu sene de Karagöz oynatmak için ruhsat talep edildiği, hiçbir şekilde uygunsuzluk meydana gelmemesine dikkat olunması şartıyla eskiden olduğu gibi karagöz oynatılmasına padişahın onay verdiği bildirilmektedir.
Memur karagöz oynatamaz
BOA, DH.EUM.THR, 67/45
Adliyede katip olarak çalışan İzzet Efendi’nin çeşitli yerlerde Karagöz oynatması, bu işi profesyonel olarak icra eden Karagözcü esnaf tarafından şikayet edilmişti. 1910 tarihli belgede geçimlerini yalnızca Karagöz oynatarak sağladıklarını belirten Umum Hayalciler esnafı namına Hayalciler Yiğitbaşısı Şefik, Adliyede katiplik yapan İzzet Efendi’nin Karagöz oynatmasına karşı çıkmıştı. İzzet Efendi’nin memuriyet haysiyetini ayaklar altına almakla birlikte, Karagöz oynatmasının kendilerinin rızkına engel olmakta olduğunda.
GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU
Dramatik yoğunluk değil, gösteriye yönelik hüner
Geleneksel Türk tiyatrosu ‘güldürü’ ağırlıklıdır. ‘Kaba fars’tan incelikli ‘söz oyunlarına dek uzanan bir gülmece anlayışı içinde taşlama ve yergiye de yer verilirdi. Saray şenliklerinin hoşgörülü ortamında kimi sanatçılar sultana bile sataşabilme yürekliliğini göstermişlerdir.
“…Ortaoyunu’nun anımsanması gereken ilk özelliği, ‘açık uzam’da (temaşa çayırında) sunulmasıdır (Metin And, Başlangıcından 1983’e Türk Tiyatro Tarihi, 1992-94, s. 55).Meddah da seyircisiyle iç içeydi; öykülerini kimi zaman açık hava uzamlarında da dillendirirdi.
Belirtilmesi gereken ikinci özellik, şarkı ve dansın her zaman gösteriyle iç içe oluşudur. Osmanlı döneminin eğlence ortamının vazgeçilmezleri arasında ‘erkek dansçı’ anlamına gelen –gösterilerini kadın giysileriyle yapan- ‘köçekler’ bulunmaktaydı. Seyirlik köylü oyunları geleneğinde de tiyatro eylemiyle dansı buluşturan -‘Kartal Dansı’ gibi- halk oyunları sıkça görülmektedir. Karagöz’ün olmazsa olmaz tiplerinden biride ‘kadın dansçı’ anlamına gelen ‘çengi’dir. Ortaoyunu da Meddah da müziğin katkısıyla renklenen ve bu yolla daha da çekici kılınan geleneksel gösteri sanatlarıdır.
Geleneksel tiyatromuzun üçüncü özelliği, ‘zaman’, ‘uzam’ ve gösteride kullanılan ‘araç-gereç’ bağlamında ‘gerçekçi’ değil, ‘soyut’ (simgesel) bir anlatımın uygulanmasıdır. Söz gelimi, seyirlik köylü oyununda ‘binek hayvanı’, üstüne örtü atılmış oyuncuların devinimiyle temsil edilir. Karagöz’deki ‘dükkan,’ görüntüsü bir bakışta tanını veren, gelenekselleştirilmiş bir soyutlamadır. Ortaoyunu’nun iki temel dekor parçası olan ‘dükkan’ ve ‘yenidünya’, seyircinin imgeleminde doğru anlamına ulaşarak somutlaşan işlevsel birer simgedir.
Dördüncü özellik, geleneksel Türk tiyatrosunun ‘güldürü’ ağırlıklı oluşudur. ‘Kaba fars’tan incelikli ‘söz oyunları’na dek uzanan geniş oylumlu bir gülmece anlayışı içinde taşlama ve yergiye de yer verilirdi. Özellikle saray şenliklerinin hoşgörülü ortamında kimi sanatçılar Sultan’a bile sataşabilme yürekliliğini göstermişlerdir (And, A.g.y., s. 43). Ancak, sanatçılara tanınan bu özgürlük İstibdat döneminde tümüyle ortadan kalkacaktır.
Açık-saçık sözlü siyasi taşlamalar: Karagöz oyunu Osmanlı’da geleneksel seyirlik sanatlar içinde en sevilen ve tutulanıydı. Bunun başlıca sebebi temelde güldürmeyi hedeflemiş olsa da Karagöz-Hacivat oyununun, siyasi eleştiri, taşlama yönü ile açıksaçık sözler içermesiydi. Mahalle kahvesinde oynatılana Karagöz. Münif Fehim çizimi, Resimli Tarih Mecmuası’ndan…
Geleneksel halk tiyatrosunun oyuncuları genellikle görüntüleriyle, mimik ve jestleri ile ‘güldüren’ kişilerdi. Söz gelimi, Ortaoyunu ustalarından Kavuklu Ali Bey, birbirinin içine girmiş burun-ağız-çene yapısıyla da güldürü üretirdi. (Bugün ‘komedyen’ seçmek için yapılan TV yarışma programlarında, yüz hatları abartmalı özellikler taşıyan oyunculara şans tanınması, geleneksel güldürü anlayışımızın sürmekte olduğunu gösteriyor). Son Ortaoyunu ustası İsmail Dümbüllü yüzünü çeşitli biçimlere sokabilmesiyle ünlüydü.
Özellikle Karagöz ve Ortaoyunu’nda yer alan çeşitli tipler yoluyla tüm ‘toplumsal çevre’ bütün renkleri ve sesleriyle dile gelirdi. Bu nedenle her oyunda çok sayıda ‘tip’ yer alırdı. Böylece Osmanlı toplumunu oluşturan sınıflar ve etnik gruplar topluca temsil edilirdi. Tipleri canlandırmada ‘taklit’ çok önemliydi. Tiplemeye ve taklide dayanan geleneksel tiyatro ‘abartılı’ ama ustalıklı bir oyunculuk gerektiriyordu. Bu nedenle de oyuncular özellikle belirli tiplerde uzmanlaşmak için usta-çırak ilişkisi içinde yetişiyorlardı (‘Taklit’in, günümüz Türkiyesi’nde de çok tutulan bir güldürü sanatı olduğunu anımsamadan geçmeyelim).
Geleneksel Türk oyunları, Batı’da gelişmiş dramatik yapı anlayışının tersine, birbirini neden-sonuç ilişkisi içinde izleyen yoğun bir olaylar dizisi üstüne kurulmamıştır. Gevşek bir dokuya ve çok eklemli (epizodik) bir yapıya sahiptir. Bu yapı içinde oyunda doğaçlama yoluyla değişiklik yapılabilmektedir. Bir başka deyişle, sunulan oyunda, Batı’nın gerçekçi tiyatrosunun ön koşulu olan ‘dramatik yoğunluk’ değil, ‘gösteri’ye yönelik ‘oyunsu’ hünerlerin gündeme gelmesi amaçlanmaktadır (Buna karşılık, usta meddahların sunumlarında zaman zaman ‘dramatik yoğunluk’ kotarıldığı da bilinmektedir).”
(Prof. Dr. Ayşegül Yüksel’in yazısı, Uzun Yolda Bir Mola – Cumhuriyet Kitapları, 2011 adlı kitabından
Bilim insanları, sanatçılar, aydınlar… Her dönemin siyasi mücadeleleri içinde kimi zaman felakete uğrayan, kimi zaman ikbal peşinde koşan, direnen, teslim olan veya orta yolu bulan insanlar… Evrim Binbaş’ın Cambridge Üniversitesi Yayınlarından çıkan yeni kitabı, 15. yüzyıl tarihçisi Şerefeddin Ali Yezdî’nin hikayesini anlatıyor.
Biz genellikle II. Mehmed’i fatih, Emir Temür’ü de cihangir olarak algılarız. Onlardan sonra gelen II. Bayezit ve Şahruh’u da pasif hükümdarlar olarak görürüz. Evvelce okul kitapları II. Bayezit’ten “sofu” diye söz ederlerdi, şimdi ise ya hiç bahsetmiyor veya devri sönük geçmiştir diyorlar; Şahruh’un ise adı bile anılmıyor. Şahruh’un adına ancak bilimsel yayınlarda rastlanır. Oralarda da o, çoğunlukla şeriatı yasaya tercih eden bir hükümdar olarak göze çarpmaktadır.
Bakış açımız halen bir “zaferler” bakış açısıdır. Oysa, insanın hem ailesinin hem de milletinin zorluk, kriz dönemlerini de öğrenmesi, onun ileride olabileceklere karşı alternatiflerle donatır, güçlendirir. Yaşadığı dönemde krizlerle karşılaştığı zaman da “onlar bunun üstesinden şu şekilde gelmişler, ben de şimdi böyle yapayım” diyerek geçmişten kuvvet alabilir.
Bu satırları yeni çıkan bir kitap dolayısıyla yazıyorum. İlker Evrim Binbaş’ın Cambridge Üniversitesi Yayınları arasından çıkan, Temürlüler devrinde tarihçi olmanın düşünsel bağlamını ve gerektirdiği mücadeleleri ele alan kitabı, askerî zaferler hikayesi olmamakla dikkati çekmektedir. Intellectual Networks in Timurid Iran (Temürlüler İran’ında Düşünsel Ağlar) adını taşıyan eser, özellikle kriz dönemleri ve bu dönemde yaşayan aydınlar ve tarihçiler üzerine. Kitabın altbaşlığında da belirtildiği gibi, bu çalışma bir tarih yazımı incelemesi ve özellikle tarihçi Şerefeddin Ali Yezdî ve tarihçiliği üzerine. O zamanın İranlı aydınlarının yoğunlukla bulunduğu Fars vilayetindeki Yezd’de doğmuş olan bu tarihçiyi anlamak gerektiği için, eser tarihçiyi o dönemin bağlamı içine oturtan bölümlerle başlıyor.
Yazar bu tarihçinin hayatını bize anlatırken, sadece onun zirveye ulaştığı dönemleri değil, atlattığı ve atlatamadığı badireleri de gözümüzün önüne sermekte. Bu anlatımdan görüyoruz ki Yezdî o dönemde güç için mücadele eden grupların içinde olmaktan çok, aydınlar arasında gayri resmî yollarla kurulmuş olan iletişim ağlarının içinde yer almaktadır. Yezd’den Kahire’ye kadar uzanan güzergahta eğitim görmüş olan bu tarihçi, o dönemde artık yeşermek değil de gelişmekte olan Nakşibendilik veya ona benzer tarikatlara mensup olmamıştır. Ancak kendisinin ezoterik bilimlere (ulum-i garibe) ve özellikle ilm-i hurufa olan ilgisi çerçevesinde, ömrünün ikinci yarısında ruhani kimlik sahibi olmak ve hatta hükümdarlık kisvesine bürünmek isteyen bir Timurlu şehzadeye mensup olmuştur. Bu durum ise onun hayati bir tehlike yaşamasına sebebiyet vermiştir. Sultan Muhammed adını taşıyan bu şehzade, 1443-1446 arasında amcası İbrahim Sultan’dan sonra Fars vilayetine vali tayin edilmiş, gerek kendi eğilimleri gerekse çevresinin de etkisiyle 1446’da isyan etmiştir. Sonunda üzerine yürüyen dedesi Şahruh ile çatışmaya girmeyerek Luristan’a çekilmiştir. Ancak kendisine destek vermiş olan şairler, bilginler onun yerine cezalandırılmışlar ve idam edilmişlerdir. Şerefeddin Ali Yezdî ise rasathanede yararlı olacak bir biliminsanı olması dolayısıyla, Uluğbey’in oğlunun da araya girmesi ile Semerkand’e gönderilmiş ve bu badireyi atlatmıştır.
Yezdî kendini bu tür hadiselerin içinde ilk defa olarak bulmuyordu. Timur’un en büyük oğlundan torunu İskender Mirza (1404-15) Şiraz’da Fars valisi olduğu dönemde mehdilik peşinde olmuş, ancak hem kendi yerini alma girişimine hem de bu tür bir yaklaşımlara karşı olan Şahruh’a yenilmişti. İskender Mirza’nın çevresindekiler cezalandırılırken, onun yerine tayin edilen İbrahim Sultan’ın (1415-35) maiyetinde çalışmalarına devam eden Yezdî, özellikle kendisine tevdi edilen Timur tarihi ve şeceresi yazımına bu dönemde başlamıştı. Ancak gerek İskender Sultan’ın çevresindekilerin, gerekse ilm-i huruf üstadı birçok kişiye takınılan menfi tavır ve kovuşturmalar özellikle Şahruh’a karşı yapılan suikastin (1427) ardından şiddetlenmiş ve o dönemin yazar-çizerleri kendilerini gittikçe belirsizleşen bir ortamda bulmuşlardır. Muhammed Sultan’ın 1446’daki isyanından sonra ise durum daha vahimleşmiştir.
İlker Evrim Binbaş’ın eserinde bu siyasi çalkalanmalar ve çeşitli badireler içinde Şerefeddin Ali Yezdî’nin kendi düşündüklerinden ödün vermeden siyasi ortam ve liderlere ters düşmeyecek bir şekilde eseri üzerinde çalıştığını görüyoruz. Yezdî bu durumu, Şahruh’u hem bu dünyanın sultanı hem de manevi alemin halifesi olarak gösteren yeni bir orta yol bulmakla çözümlemeye çalışmıştır. Yazar-çizerlerin işi her dönem zor!
Yunanlılar, yendikleri Perslerin silahlarını eritip 6.5 metre yüksekliğindeki tunç sütunu yaptıklarında, tarih MÖ 479’du. Bugün Sultanahmet Meydanı’ndaki eser, çok uzun bir tarihe tanıklık ediyor.
Orijinal ve replika: Sultanahmet Meydanındaki orijinal Yılanlı Sütun ve 2500 yıl önce durduğu Delfi’deki Apollan Tapınağına konan replikası (altta).
Sparta, Atina, Megara, Korinth gibi Yunanistan şehir devletlerinin oluşturduğu koalisyon donanması; bugün Söke Ovası, o çağda Latmos Körfezi olan yerde, antik Mykale dağının (Dilek Yarımadası, Samsun Dağı) dibinde Pers donanmasını kanlı bir mücadele sonucu yenilgiye uğrattı. Tarih MÖ 27 Ağustos 479’du.
Aynı sıralarda Sparta önderliğindeki birleşmiş Yunan şehirlerinin ordusu, Atina’nın 40 kilometre kuzeybatısındaki Platea ovasında 20 yıldır süren Yunan-Pers savaşlarını bitiriyor ve Perslere Yunanistan’daki son yenilgisini tattırıyordu. Platea Savaşından sonra Persler bir daha Yunanistan’a saldıramayacaklardı.
Platea’dan zaferle dönen Yunanlılar, bu savaşta kendilerine yardımcı olan tanrı Apollon’a bir şükran ifadesi sunmak istediler. Perslerin tunç silah ve zırhlarını erittiler ve birbiri içine dolanmış üç yılandan oluşan 6,5 metre yüksekliğinde bir tunç sütun döktürdüler. Bu sütunu, kutsal bilicilik şehri Delfi’deki Apollon tapınağı sunağının önüne diktiler ve üç yılan başının ortasına da bir altın kazan yerleştirdiler.
MÖ 345 senesinde Delfi’yi ele geçiren Foçalı general Philomelus altın kazanı eritti ve altını paralı asker toplamak için kullandı. Roma imparatoru Büyük Konstantin 330 senesinde Byzantium şehrinin yerine Konstantinopolis’i kurarken, yılanlı sütunu Delfi’den Istanbul’a getirtti. 9. yüzyılda sütun bugünkü yerine, antik Hipodrom’un spinasına, bugünkü Sultanahmet Meydanına yerleştirildi. Sütun, Ortaçağda bir çeşmeye dönüştürüldü. Şehri yılan, çıyan, akrep gibi zararlı mahlukata karşı koruyan bir tılsım olduğuna inanılırdı. 1580’lerde yapılan Hünername minyatürlerinden birinde Fatih Sultan Mehmet’i sütuna gürz fırlatırken, Patrik Gennadios’u da onu tılsımın güçleri hakkında uyarırken görüyoruz. Sütunun yılanlarının başlarını 1700 senesinde Sultanahmet’te konaklayan Polonya elçisinin adamlarının kırdığı yazılıyor. Yılan başlarından birisinin parçasını 1848’de Ayasofya’yı onaran mimar Fossati bulmuş. Bu parça şu anda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunuyor. Diğer iki parça yılan başı ise kayıp.
Yunanistan Kültür Bakanlığı, 2015’te Delfi Apollon Tapınağı’ndaki yerine yılanlı sütunun bir kopyasını dikti. Herodotus’dan Thucydides’e, Pausanias’dan Plutarchos’a büyük antik çağ tarihçilerinin gördüğü ve kayda aldığı 2500 yıllık orijinali ise Sultanahmet Meydanında hâlâ tarihe tanıklık ediyor.
Fatih gürz fırlatıyor!
16. yüzyıl sonu Hünername minyatürlerinden birinde Fatih Sultan Mehmet, Yılanlı Sütun’a gürz fırlatırken, Patrik Gennadios da onu tılsımın güçleri hakkında uyarıyor. Sütunların bitimindeki yılan başları o tarihte yerinde.
İnsanoğlunun ortaya koyduğu en iyi şeylerden biri de, her ne kadar uymakta zaman zaman güçlük çekse de hukuk. Tabii ilk başta büyük zorluklar çekilmiş, kabul etmek lâzım. Misal, bizim bugün okullarda çocuklara ilk yazılı kanunlar diye öğrettiğimiz, derslerde kaytaranların da “Beyoğlu’ndaki börekçi değil mi o ya? Kapanmadı mı?” dediği Hammurabi kanunlarına bakacak olursak a kişisi b kişisinin gözünü çıkarırsa ceza olarak a kişisinin de gözü çıkarılıyor, ki geri çekilip düşünürseniz b kişisine zerre kadar hayrı olmayan bir ceza bu. Babaya kalkan el kırılıyor, gözünü çıkardığınız kişi köleyse sahibine kölenin yarı fiyatını veriyorsunuz falan. Çok öyle sofistike kanunlar yok, ne kadar aradıysam borsa manipülasyonu ya da devletin gizli istihbarat belgelerini spor programlarında açıklamanın cezasını bulamadım.
Tabii diğer yandan da, anladığım kadarıyla Hammurabi de bu işe çok kafa yormamış; kısası yapılabilecek bir şeyse, cezası kısas: Atıyorum adamın dişini kırdın, senin dişini kırıyorlar, adama küfrettin, sana küfrediyorlar falan. Ama adamın birine ev yaptın, ev yıkıldı; bunun kısası nasıl olacak? Adam da sana ev yapıp yıkacaksa, bence hem yeterince caydırıcı değil, hem de bence suçludan çok kurbanı cezalandıran bir tavır. İşte böyle durumlarda Hammurabi hop, hemen idam cezasını yapıştırmış. Zaten çok merak ederseniz gidip Arkeoloji Müzesi’nde de görebileceğiniz gibi iki cezadan biri idam.
Ha ama nedir, yine de niyet iyi: Yazılı, üzerinde uzlaştığımız ya da en azından hünkârımızın uzlaştığı bir kanun olsun, hepimiz hayatımızı buna göre yaşayalım, anlaşmazlık çıktığında, mesela birisi birisinin gözünü çıkardığında, koyununu çaldığında falan oraya bakıp ona göre karar verelim. Koyun kısmına takılmayın, antikiteden moderniteye hemen bütün kanunlarda koyun esaslı bir rol oynuyor. Zaten Hammurabi kanunlarında boşanmanın esasları falan da var ki en azından birkaç bin yıl önce bile Katolik Kilisesi’nden ileri olduklarını söylemek mümkün.
Ama özetle diyebiliriz ki, ne kadar kötü yazılmış olursa olsun yazılı kanunlara göre yaşamak, kanunu tanımadan ya da kanunları tanımayanların yönetiminde yaşamaktan çok daha iyi.
Halkın üzerinde uzlaştığı kanunları yazılı hâle getirme işine aklımda kaldığı kadarıyla kodifikasyon diyorlardı ve yine eğer yanlış hatırlamıyorsam Antik Yunan’da Kanunî Draco isimli bir hukukçumuz bu işin öncülerindendi. Kanunî Draco diyorum, zira bu arkadaşın lâkabı da Kanunî, zaten belki de o yüzden ecnebiler bizim Kanunî’ye muhteşem diyordur, şimdi orasını tam bilemiyorum.
Her neyse, bugün illa çok entelektüel görünmek istiyorsak kullandığımız drakonyan deyimi de, yine bu Draco arkadaş bir yandan kodifiye ettiği kanunları da harfiyen ve acımasızca uygulatmasıyla ünlü olduğu için kendisinin isminden üretilmiş. Tabii sadece Ahmet Hakan’ın programına çıkacak kadar entelektüel görünmek istiyorsanız “sosyoloji” kelimesi tek başına yetiyor ama o programda kullanıldığı hâliyle ne anlama geldiğini henüz bilmiyorum. Bu arada kanunları uygulama konusundaki bütün bu katılığına rağmen, aklımda kaldığı kadarıyla Draco halk tarafından çok sevilen bir hukukçu. Hatta o kadar çok seviliyor ki anlatılana göre bir oyun izlemeye gittiği tiyatroda halkın sevgi seline kapılarak ölüyor. Draco’nun tiyatroya geldiğini gören halk tezahüratlar eşliğinde sevgilerini göstermek için şapkalarını, eşarplarını falan Draco’ya atıyorlar. Koskoca Kanunî Draco, resmen Gülhane Parkı Halk Konseri’ne çıkan Küçük Emrah gibi çamaşıra boğuluyor ve nefessiz kalıyor ve nefessiz kalarak ölüyor. (Yalnız ben bunu size aktarırken bir daha düşündüm de, bu bizim Draco ilk hukuk şehidimiz de olabilir.)
Tabii tarih ve hukuk denince hem tarihçilerin hem de hukukçuların aklına gelen ilk şeylerden biri de Roma Hukuku, zira onu okullarımızda okutmaya hâlâ devam ediyoruz. Ha ama duyduğuma göre hukuk fakültelerimizde Roma Hukuku dersi zorunlu olmaktan çıkmış. Eh, sadece Roma Hukuku’nun değil, genel olarak hukukun sadece tarihin konusu olmaya başladığını düşünecek olursanız, buna da çok şaşırmamak lâzım.
Antik Yunan’ın agora’ları, Roma’nın forum’ları, Ortaçağ’ın kent pazarları… Eski pazar yerleri sadece gıda ve ihtiyaç maddelerinin el değiştirdiği mekanlar değil, siyasetten sanata, felsefeden dedikoduya kültür paylaşımlarına sahne olan çekim merkezleriydi. Günümüzde kültürel alışveriş epey erozyona uğrasa da, semt pazarları hâlâ canlılıklarını koruyor.
Pazarlar en erken çağlardan bu yana kentlerin odak noktası olmuştur. Yiyecek, giyecek, kapkacak ve yaşam için gerekli diğer tüm mallar pazarlarda değiş-tokuş edilir ya da satılır. Yakın çevredeki çiftçiler de ürünlerini burada halka sunar. Antik Yunan’da agora, toplantı, toplantı yeri, meclis anlamını taşıyan, kentin az-çok merkezindeki bir alandı ama, çoğu yurttaş agora’ya yürüyerek, 3-4 saat uzaktan gelip gitmek zorundaydı. Ayrıcalıklı yurttaşlar burada kuzeye konuşlanmış, önü açık, üstü kapalı stoa’larda toplanıp, atıştırır, dedikodu ve pazarlık yapar, felsefe tartışmalarına katılırdı. Eski Roma’ya gelindiğinde agora, forum adını aldı. Bu isim, alışverişe gelenlerin toplaştığı, siyaset ve felsefenin tartışıldığı, tiyatro oyunlarının sergilendiği, törenlerin sahnelendiği yer anlamını korumaktadır.
Ortaçağ pazarlarında ise, yerel ürünler kadar uzak diyarlardan getirilen malları da bulmak mümkündü. Bu dönemde tek bir genel pazar yerine, sadece balık, baharat ya da hayvanların satıldığı özel pazarlar da yaygınlaşmıştı. Şehir meclisleri temel gıda maddelerinin fiyatlarını tespit eder, “âdil fiyat“ düzenlemesi ile yoksul halkın da gereksinimlerinin giderilmesini sağlardı. Örneğin, Freiburg Katedrali’nin ana kapısında pazar hukuku taşlara işlenmiş, tüccarların uymaları gereken ölçü birimleri de burada bildirilmiştir. Ölçülere uyulup uyulmadığını pazar zabıtası kontrol eder, pazardaki tüm alışverişin düzenlemesini yapar ve tezgâh ücretini tahsil ederdi.
Osmanlı yönetimindeki pazarlara geçmeden Bizans’taki pazarlarda bir gezinelim isterseniz. İstanbul’da Mese, yani Divanyolu Caddesi boyunca birkaç forum vardı. Bu forumların etrafında nundium denen pazarlar ve macellum denen, et ve balık gibi belirli ürünlerin satıldığı altı adet büyük pazar yeri bulunurdu. Bugün Eminönü’nde hâlâ aynı yerde olan balık pazarı, 12. yüzyılda Palaiologos zamanında da vardı; elbette çok daha fazla balık çeşidiyle. Canlı hayvanların satıldığı hayvan pazarı ise bugünkü Beyazıt Meydanı’nın yakınlarında, koku, pislik gibi sağlığı etkileyen nedenlerle şehrin dış çeperine yakın bir yerdeydi.
Pazarlar: Bir Ortaçağ klasiği Ortaçağ pazarlarında yerel ürünler kadar uzak diyarlardan getirilen malları da bulmak mümkündü. Pazar Yeri (Market Square), Joachim Beuckelaer, 1550 – 1590
Osmanlılar döneminde pazarların düzeni katı kurallarla korunur ve denetlenirdi. Ticari alanlar ve camiler sosyal yaşamın merkezini oluşturur, şehir dokusu buna göre şekillenirdi. Çarşılar genellikle bir bedestenin etrafında toplanır, çarşının ortasında veya yanında pazar yeri bulunurdu. Cuma camisi bulunan yerlerde pazarlar özellikle cuma gününe denk getirilir, cuma vaktine kadar alışveriş yapılır, hamama gidilir ve namaz kılındıktan sonra civardan gelenler köylerine dönerlerdi.
Toptan ticaret, “kapan” denen ve un kapanı, bal kapanı, yağ kapanı gibi adlarla anılan hanlarda yapılırdı. Un, yağ ve baldan başka tahıl, kahve, tütün, ipek, pamuk, kumaş ve çeşitli dokumalar üreticiden satın alınarak, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerdeki kapanlara getirilirdi. Buralarda kadı nâibinin gözetiminde esnaf temsilcileriyle beraber mallar tartılır, ağırlık, kalite ve çeşidine göre vergi ve “narh”a tâbi tutulduktan, fiyatları belirlendikten sonra esnaf aracılığıyla tüketiciye arzedilirdi. Osmanlıların çarşı-pazar düzenlemelerinde “narh” verilerek esnaf ve zanaatkarların kâr oranları devlet ve loncalar tarafından birlikte tespit edilirdi.
Sultanahmet’te pazar yeri 1900’lerin başında Guillaume Berggren’in çektiği ve elle renklendirilmiş fotoğrafta Sultanahmet Camii önünde kurulan bir pazar yeri.
Büyük şehirlerde bahar veya yaz aylarında yılda bir iki kez kurulan panayırlarda uzak diyarlardan gelen tüccarlar mallarını satar, kır ile kent arasında alışverişe olanak tanıyan bu pazarlar 15 gün sürerdi. 17. yüzyılda Eremya Çelebi İstanbul’daki en önemli semt pazarlarının Üsküdar, Edirnekapı, Samatya, Eyüp, Cibali, Kasımpaşa, Valide Camii civarı, Tophane ve Galata’da kurulduğundan bahsetmiştir.
Pazarlar kuruldukları günün adıyla veya satılan ürün çeşidine göre anılırdı. Çemberlitaş’taki tavuk pazarı, bayram öncesi Topkapı’da kurulan koç pazarı, gül mevsiminde Eyüp’te kurulan gül pazarı ve taze meyvelerin satıldığı meyve-i ter pazarı gibi adlarla anılırlardı. Pazarların içinde köylü kadınların satış yapması için ayrılmış yerlere de avrat pazarı denir ve bu kadınların yaptıkları satıştan “bac”, yani pazar vergisi alınmazdı.
Bugün İstanbul’da her gün 50 pazar kuruluyor. Toplam 358 pazarda yaklaşık 30 bin pazarcı, çoğu kadın olan müşterilerine hizmet veriyor. Ancak, insanların taze sebze ve meyveye ulaşabildikleri pazarların kapatılması bir süredir gündemde. İnsanlık kadar eski olan pazarların yerini AVM’lerin alabileceğini düşünmek ne kadar gerçekçi? Pazara çıkmanın, binbir çeşit ürünü dokunarak, koklayarak almanın mutlulukla, yaşama sevinciyle doğrudan ilgisi var. Lütfen pazarlarımıza dokunmayın.
Başından beri hareketli bir semt olan Sirkeci, Osmanlı döneminde hem Topkapı Sarayı’na, hem Babıâli’ye yakınlığı nedeniyle önemliydi. İstanbul’un deniz taşımacılığı ve ticaret merkezlerinden biri olan semtin önemi, 1890’da Sirkeci Garı’nın açılmasıyla daha da arttı. Şark Ekspresi’nin ziyaretleri İstanbul’u kitle turizmiyle tanıştırırken Batılı zenginler şehre ilk adımlarını Sirkeci’de attı. Semt bugün de turistlerden rağbet görüyor. Fakat, yakın zamanlara kadar Avrupalı turistlerin yarattığı oryantalist atmosfer bugün yerini Ortadoğulu ziyaretçilerin getirdiği “oryantal” havaya bırakmış görünüyor.
Meclis-i Mebusan, II. Abdülhamid kadar Bâb-ı Âlî paşalarını da rahatsız etmişti. Birçok taşra soylusu da meclissiz bir yaşam istiyordu. Bunların oğulları saraydaki “Aşiret Mektebi”nde eğitiliyor, her şeyden önce padişaha/halifeye bağlı bireyler olarak yetiştiriliyordu. Hamidiye Alayları da, sadece adını taşıdıkları sultana hesap vermekteydi.
Sultan II. Abdülhamid dönemi, Tanzimat hareketinin ivme kazandığı bir dönemdir. Günümüzde hemen hemen bütün tarihçilerin üzerinde anlaştıkları bu görüşü destekleyen birçok örnek sayabiliriz. Ulaşım ve iletişim altyapılarındaki gelişmeler, devletin maddî imkânlarının çok kısıtlı olmasına karşın yapılan eğitim hamleleri, Osmanlı Devleti’ni, yavaş yavaş da olsa, sosyal bir devlete dönüştüren kurumların açılması gibi daha birçok atılım, bizce de doğru olan bu görüşü ortaya çıkaran faktörlerdir.
Ancak, Amerikalı tarihçi Stanford J. Shaw’un yıllar önce ileri sürdüğü, II. Abdülhamid döneminin Tanzimat’ın olgunluk evresi olduğu fikri, modern devletin yerleşmesi açısından bakıldığında, pek doğruymuş gibi görünmüyor.
Doğu’da operasyon yapan vali merkeze! Dönemin Musul Valisi Ebubekir Hâzim (Tepeyran) Bey, bölgede “terörist” faaliyette bulunan aşiret liderlerini yakalatmış, ancak II. Abdülhamid tarafından görevden alınmıştı! Liderler serbest bırakılacak, aşiretlerin desteği sürecekti. Vali, ibretlik anılarını kitabında toplamıştı.
Bilindiği gibi Tanzimat hareketinin temel amacı, Osmanlı Devleti’ni ussal ve etkin bir aygıta dönüştürerek, imparatorluk topraklarında adaleti yeniden sağlamaktı. Bu doğrultuda girişilen çabaların önde gelen iki dışavurumu ise, bütün imparatorlukta geçerli, bağdaşık bir hukuk ve yönetim dizgesi kurmak ve bunların gerektirdiği memurları yetiştirmekti. Merkezî yönetimin temsilcileri olan vali, mutasarrıf ve kaymakamlar, İstanbul’da yürürlüğe konan kanunların tarafsız bir biçimde uygulanmasını sağlayarak, başına buyruk yerel iktidarları kıracak, bunların baskılarına karşı toplumu koruyacak, ayrıca cemaatler arasındaki gerginlikleri tatlıya bağlayacaktı.
Ancak, söz konusu beklenti doğrultusunda canla başla çalışılmasına ve Mithat Paşa’nın Tuna Vilayeti’ndeki başarıları gibi bir dizi olumlu sonuç alınmasına karşın, elimizdeki veriler bu beklentilerin Tanzimat döneminde yeterince karşılık bulmadığını gösteriyor. Mekteb-i Mülkiye’nin Osmanlı Devleti’nin ihtiyaçlarını yeterince çabuk karşılayamamış olması, bu olumsuz duruma bir açıklama getirebilir belki. Orta düzey memurları yetiştireceğini varsayabileceğimiz liselerin çok geç açılması ve sayılarının çok az olması da bu meyanda akla gelebilir. Ancak, Sultan II. Abdülhamid döneminde, okullaşma ve memur yetiştirilmesi alanlarında çok önemli adımlar atılmış olmasına rağmen, durumun düzelmediğini, hattâ gerilediğini görüyoruz.
Sultan II. Abdülhamid’in mutlakiyet rejiminde öne çıkan özelliklerin en önemlileri arasında, belki de başında, hilâfet politikası ile zadegân (soylular) politikasını görüyoruz. Bunların birincisi, hükümdarın halife kişiliğini sultan kişiliğinin önüne geçiriyordu. Sultan, imparatorluğun sonunun geldiğini, Araplar ve Arnavutlar gibi Müslüman toplulukların bile milliyetçilik yoluna girmiş olmaları nedeniyle Osmanlı Devleti’nin yaşamasının mümkün olmadığını anlamış, hilâfet politikasını kaçınılmaz gidişi mümkün olduğunca uzatabilmek için benimsemişti. Hiç olmazsa Sünnî Müslümanların birliğini sağlamaya çalışacaktı. Yoksa ülkesinde milyonlarca gayrimüslimin ve Şiînin yaşadığını bilmeyecek ya da görmezlenecek derecede cahil ya da vurdumduymaz değildi.
Hilâfet politikasının bir sonucu, yerel temsilcileri ve aracıları olarak peygamber soyundan gelen şeriflerin, seyyitlerin ve nakîbü’l- eşrafların el üstünde tutulması oldu. Bu durum ayrıca zadegân politikasına da uyuyordu.
Aşiretlerin desteği için Osmanlı sarayındaki özel eğitim gören ve çoğunlukla Doğu’daki Kürt aşiret reislerinin erkek çocukları.
Zadegân politikası ise, temsilî rejim yanlılarına karşı bir korunma aracı olarak geliştirilmişti. 1877-1878 yıllarında toplanmış olan Meclis-i Mebusan, sultan kadar Bâb-ı Âlî paşalarını da rahatsız etmişti. Nitekim mebuslar her şeyi sorgulamış, eleştirmiş ve herkesten hesap sormuşlardı. Bir tek padişaha karşı sorumlu olan ve yalnızca onun gözüne girmeye çalışan, devlet yönetiminin de tıpkı Prusyalı Junker sınıfı gibi kendi tekellerinde olmasını isteyen bu eski, köklü aile mensupları, Meşrutiyet’i sevmemişlerdi. Bu nedenle de sultanın Meclis-i Mebusan’ı dağıtmasına hiç ses çıkarmadılar.
Birçok taşra soylusunun da meclissiz bir yaşamı tercih ettikleri açıktı, zira meclis, daha etkin ve güçlü, çünkü daha meşru bir merkez yaratıyordu ki, bu da birçok ayrıcalığın ve başına buyrukluğun sonu demek oluyordu. Böylece Mekteb-i Harbiye öğrencileri arasında soylu ailelerden gelenler ayrıcalıklı bir düzene tâbî olurlarken, çeşitli taşra soylularının oğulları da saraydaki “Aşiret Mektebi”nde eğitiliyor, her şeyden önce padişaha/halifeye bağlı bireyler olarak yetiştiriliyorlardı.
Hamidiye Alayları
Sultan II. Abdülhamit döneminde ortaya çıkan ve doğası gereği bu iki politikaya uyan, ama kökeninde bambaşka amaçlar taşıyan bir uygulama da Hamidiye Alayları’nın oluşturulmasıdır. 1880 yılında patlak veren Şeyh Ubeydullah isyanı, birçok Kürt beyinin Osmanlı merkeziyle arasının iyi olmadığını bir kez daha göstermişti. Öte yandan, Doğu Anadolu’da milliyetçi Ermeni etkinlikleri de yoğunlaşmıştı. Zaten tarihçiler de günümüzde, Şeyh Ubeydullah ayaklanmasının en önemli tetikleyicisi olarak bu Ermeni etkinliklerini ve Berlin Antlaşması’nın (1878) bölgede Ermenileri tatmin edecek reformlar yapılmasını öngören 61 Maddesini gösteriyorlar. Böylece, hem Kürtleri zaptürapt altına almak, hem de Ermeni etkinliklerine karşı bir tür jandarma gücü oluşturmak amacıyla, bazı Kürt aşiretlerinden Hamidiye Alayları kuruldu (1891). Bunlar, Rusların Kazak Alaylarından esinlenmiş, aşiretlerinin önemiyle orantılı subay rütbeleri verilen aşiret reislerinin komuta ettiği, hafif süvari kuvvetleriydi ve daha kurulur kurulmaz adını taşıdıkları sultanın başını ağrıtmaya başladılar.
Sultan II. Abdülhamid’in, 1895 sonlarında Van Vilayeti’nde çıkan olayları yerinde incelemek ve suçluları cezalandırıp Sultan’ın nasihatlerini bildirmek üzere görevlendirdiği Sadettin Paşa, anılarında olayları iyi özetlemiştir. Ermeni çetecilerin küçük çaplı gerilla saldırıları sonrasında Hamidiye Alayları kendi başlarına bir cezalandırma harekâtı düzenlemişler ve bazı Ermeni köylerini basarak yağmalamışlardır. Ciddi bir tepkiyle karşılaşmamaları üzerine saldırılarını daha geniş bir alana yayıp katliama da girişmişler, hattâ Van’ı bile basmaya kalkışmışlardır. Kendilerini engellemeye çalışan yöneticilere verdikleri yanıt ise, “Biz Hamidiye Alayı amirlerindeniz, askeriz. Valilerin, mutasarrıfların, kaymakamların kumandası altında değiliz” olmuştur.
Sorun uluslararası kriz boyutlarına varınca İstanbul’un etekleri tutuşmuş, Sadettin Paşa da Van’a gönderilmiştir. Kısacası, modern devletin üzerine düşen görevler “aracı” Hamidiye Alayları’na devredilmiş, onlar da tümüyle kanundışı, hak-hukuk tanımayan bir “görev anlayışı” ile toplumun yaralarını daha da derinleştirecek bir dizi ağır şiddet eylemine girişmişti. Sultanın politikası doğrultusunda kendilerine yalnızca nasihat edildiği için sorunlar daha uzun bir müddet sürecek, toplum da uzun bir süredir güvenmediği devlete daha çok yabancılaşacaktı.
Musul’daki skandal
Buna benzer, ama beş yıl sonra meydana geldiği için bizce daha da vahim olan bir olayla Musul Vilayeti’nde karşılaşıyoruz. Musul Valisi Ebubekir Hâzim (Tepeyran) Bey, 2 Haziran 1901 tarihinde Dahiliye Nazırı Memduh Paşa’dan gelen bir telgrafla, Musul Valiliği’nden alındığını öğrenir. Henüz birkaç hafta önce sultanın özel selamıyla ödüllendirilmiş olduğu için, bu karara çok şaşırır.
Harbiye’deki ‘soylu’ çocukları Mekteb-i Harbiye öğrencileri arasında soylu ailelerden gelenler ayrıcalıklı bir düzene tâbi tutuluyordu. Sultan Abdülhamid’in Harbiye’deki bu zadegân sınıfına verdiği bir ziyafet.
Hâzim Bey, yönetim bölgesinde bulunan birçok köyü yağmalayarak yakıp yıkan, Musul’a ithal edilen ihtiyaç maddelerini haraca kesen, birbirleriyle savaşan ve çok kan dökülmesine neden olan birkaç aşirete karşı önlemler almış, bunların bazı adamlarını tutuklattırmıştı. Can ve mal güvenliğinin olmadığı bölgelerdeki çabaları, aklı başında bir yöneticinin yapması gereken şeyler olması nedeniyle göstermelik olarak ödüllendirilmiş, ama işine de son verilmişti. Hâzim Bey’in sonradan öğrendiğine göre, Hamidiye Alayları’nın kurucusu ve koruyucusu, 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa, sultana çektiği bir telgrafta, “Musul Valisi bir müddet daha orada kalırsa bizzat padişah tarafından kurulan Hamidiye Alaylarının varlığının sürmesi mümkün olmayacak” demişti.
Gökhan Çetinsaya, Sultan II. Abdülhamid döneminde Irak’taki Osmanlı yönetimi hakkında yazdığı kitabının sonuç bölümünde özetle şöyle diyor: “Irak’ı oluşturan üç vilayette de Arap ve Kürt eşrafın önemli bir nüfuzu vardı. Bunlardan bazıları, Saray’la doğrudan doğruya ilişkideydi. Sultan, bunlara karşı yaptırım uygulanmasına karşıydı. Sorun çıktığında da eşraf veya güçlü aşiret reisleriyle uğraşmaktansa valiyi ya da diğer yüksek rütbeli memurları oradan uzaklaştırmak daha kolayına geliyordu. Bu da eşrafın gücünün yönetiminkine oranla daha geçerli olması sonucunu doğurdu. Bu durum ise uzun vadede başka sorunların ortaya çıkmasına neden olacaktı”.
Bu gerçeklerin, asker olsun sivil olsun, genç ve idealist memurların saçlarını başlarını yolmalarına ve giderek devrimci kesilmelerine neden olduğu aşikârdır. Ancak, Meşrutiyet’in ikinci kez ilân edilmesi üzerine imparatorluğun her köşesi bayram yerine dönmüş, eğitimli olmayan kalabalıklar da coşkulu sevinç gösterileri yapmıştı. Bunun birçok nedeni arasında, Fransız tarihçi François Georgeon’un dikkati çektiği önemli bir husus var. Bu da 1908 Devrimi’nde ve sonrasında çok kullanılan Fransız Devrimi’nin maruf sloganındaki “hürriyet, müsavat, uhuvvet” (özgür-lük, eşitlik, kardeşlik) üçlüsüne, Osmanlı devrimcilerinin “adalet”i de eklemiş olmalarıdır. Zira Osmanlı toplumunun özlemini çektiği adaleti, sultanın kayırdığı yerel eşraf karşısında elleri kolları bağlı kalan Osmanlı memurları sağlayamıyordu.
Köy Enstitüleri, Türkiye’ye aydın köy öğretmenleri kazandırmak amacıyla kuruldu. Köylü köyünde eğitilecek, köyler ekonomik ve kültürel bakımdan kalkındırılacaktı. Bir görüşe göre bu Türkiye’ye çağ atlatacak eğitim hamlesiydi, karşıt teze göreyse genç dimağlara komünizm tohumları eken bir nifak girişimi. Proje 1954’te DP tarafından sonlandırıldı. Devam etseydi, Çetin Altan’ın hayalini kurduğu, tenis kortlu, tiyatro salonlu, kahvelerine “kızlı erkekli” çıkılan köyler gerçek olacak mıydı? Şehirlerin göçlerle köyleşmesinin önüne geçilebilecek miydi? Kararı siz verin…
Köy Enstitüleri’nde sanat ve spor eğitimine büyük önem veriliyor, böylelikle buralardan yetişecek öğretmenlerin ufuklarının köy sınırlarını aşması amaçlanıyordu.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde (Ankara) boş zamanlarını mandolin çalarak, örgü örerek, kitap okuyarak değerlendiren kızlar. (Mustafa Güneri Arşivi)Akpınar Köy Enstitüsü (Samsun) bandosu bir prova sırasında geçit resmi yapıyor. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Göl Köy Eğitmen Kursu’nda (Kastamonu) sabah sporu. (İ.H.Tonguç Belgeliği)
Öğrenciler geleneksel sazların yanı sıra Klasik Batı Müziği enstrümanlarını çalmayı öğreniyor, tiyatro gösterileri düzenliyor, bölgenin coğrafi şartlarına uygun spor dallarında kendilerini geliştirme olanağı buluyordu.
Cılavuz Köy Enstitüsü’nde (Kars) kayak dersi gören öğrenciler, 1941. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Âşık Veysel öğrencilerine saz dersi verdiği Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde (Kırklareli). Arka sırada soldan üçüncü, enstitü öğretmenlerinden Cavit Orhan Tütengil. (Cavit Orhan Tütengil Arşivi)Bir Köy Enstitüsünde düzenlenen tiyatro etkinliği sırasında sahneye konulan antik piyeste rol alan kostümlü, makyajlı köy çocukları. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Öğrenim süresi beş yıl olan Eğitim Enstitülerinde günde sekiz, haftada 44 saat ders yapılıyordu. Bu sürenin yarısı temel örgün eğitime, diğer yarısı ise inşaat, tarım, demircilik, marangozluk, el sanatları gibi üretime yönelik uygulamalı derslere ayrılıyordu. Enstitülere alınan ilkokul mezunu köy çocukları hem okuyor, hem çalışıyor, başta öğretmenlik, beldelerinde ihtiyaç duyulan alanlarda köy yaşamını geliştirici birkaç meslek birden öğreniyordu.
Akpınar Köy Enstitüsü (Samsun) öğrencileri demircilik atölyesinde. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde (Trabzon) öğrenciler balık ağlarını tamir ediyor. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde öğrenciler uygulamalı arıcılık dersinde. (Mustafa Güneri Arşivi)
Köy Enstitülerinin fikir babası İsmail Hakkı Tonguç’un geliştirdiği eğitim modeli taklide değil, yaratıcılığa dayanıyordu. Öğrencilerin hazırladıkları ödevlerde gösterdikleri titizlik, enstitülerin “köy halkını sosyal hayat bakımından asrın şartlarına ve icaplarına göre yetiştirme” hedefini ne kadar benimsemiş olduklarını kanıtlar nitelikte…
Antalya’daki Aksu Köy Enstitüsü’nde Cavit Orhan Tütengil’in öğrencilerine yaptırdığı sosyoloji ödevleri. (Cavit Orhan Tütengil Arşivi)Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün biçki dikiş işliğinde çalışan kız öğrenciler. (Mustafa Güneri Arşivi)
Köy Enstitüleri üretici okullar olarak tasarlanmıştı. Eğitmen kursundan mezun olan öğretmen tayin olduğu köyde kendisine sağlanan ödenek ve yerel olanaklarla önce okul binasını ve öğretmen evini yapıyordu. Köy Eğitmen ve öğretmenlerinin vazife ve salâhiyetlerini düzenleyen kanunun önemle altını çizdiği konulardan biri de, “okula mahsus araziyi örnek olabilecek şekilde işlemek, boz (ekilmemiş) bırakmamak”tı.
Bir Köy Enstitüsünde çatı inşasında çalışan köy öğretmenleri ve köylüler. (İ.H. Tonguç Belgeliği) 1938’de faaliyete geçen Kepirtepe Köy Enstitüsü’nün imece usulü inşası. (Mustafa Güneri Arşivi)Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde (İzmir) bahçe sulaması. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
İsmail Hakkı Tonguç’a göre; açık hava, bol güneş ışığı, toprak ve çiçek kokusu, hayvan sesleri, tabiat olayları içinde yetiştirilen enstitü çocukları, kuruma geldikleri günlerdeki hallerine nazaran imrenilecek derecede sıhhat kazanmaktaydı.
Köy Enstitüleri projesinin iki mimarı, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, 1940 yılında açılan Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nü ziyaretlerinde, Müdür İsmail Ülkümen’le. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Öğrenciler ve öğretmenleri açık havada ders yaparken, köylüler izleyip “feyz” alıyor. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Çifteler Eğitmen Kursu’nda (Eskişehir) dünya küresinin etrafında toplanmış köy çocukları coğrafya dersinde. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Enstitülere ilkokulu bitirmiş yetenekli öğrenciler alınıyordu. Gelecek tasavvurları tarla ekip biçmek, bir çift öküz sahibi olmak, evlenmek ve ibadetten ibaret olan çocuklar enstitüye kabul edilmeleriyle birlikte hayatı geniş bir perspektiften algılamaya başlıyorlardı.
Projenin hamisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hasanoğlan Eğitim Enstitüsü’nü bir ziyaretinde, sınıfta derse nezaret ediyor. Arkada, birinci sıranın sağında dönemin “first lady”si Mevhibe İnönü. (Mustafa Güneri Arşivi)Açılan toplam 21 Köy Enstitüsü 14 yılda yaklaşık 20.000 köy öğretmeni yetiştirdi. Bunların arasında daha sonra ünlenecek edebiyatçılar da vardı. Köy Enstitülü yazarlar Mehmet Başaran, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal ile birlikte. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Yazar Mahmut Makal’ın, babası İsmail Makal ile İvriz Köy Enstitüsü’ne (Konya) giderken çektirdiği veda fotoğrafı, 23 Mart 1943. (İ. H. Tonguç Belgeliği)
Fotoğraflar, 2012’de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nce düzenlenen ve küratörlüğü Ekrem Işın tarafından yapılan “Düşünen Tohum Konuşan Toprak: Cumhuriyet’in Köy Enstitüleri 1940- 1954” isimli serginin kataloğundan alınmıştır.
Baskıcı, otoriter aşamayı geride bırakıp, “ her türlü muhalefeti susturma, gazete-TV kapatma, gazeteci-yazarları hapse atma, belediye başkanlarını tutuklama” stratejisiyle bir tür “mutlakiyet” ilan eden zihniyet; ülkeyi hızla daha büyük bir felakete doğru sürüklüyor. Bizzat başbakanın ağzından duyduğumuz “Başkanlık olmazsa Türkiye’nin bölünme riski vardır” sözü, öyle ya da böyle muhtemel toplumsal çatışmaları, sokak eylemlerini, hatta yaygınlaşmış silahlı çarpışmaları akla getiriyor ve aba altından gördüğümüz bu sopadan korkuyoruz! Hedef gözeterek ateş edenin serbest, yazı yazanın tutuklu olduğu bir dönemden geçiyoruz. Adaletin ne kendisi ne duygusu var.
Güneydoğu ve sınırötesinde sıcak savaş devam ederken, Anıtkabir’deki 29 Ekim törenine katılan subaylarımızın üzerlerini arıyoruz. Yıllardır Fetullah’la ilgili haber yapıp, bu örgütün kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran insanlar; onlarla işbirliği yapanlar tarafından bu örgüte destek vermekle suçlanarak gözaltına alınıyor! Kısacası tarihimizin saçma, acıklı ve gülünç bir devrinde yaşıyoruz .Yakın tarihimizde “baskıcı rejim” denince akla gelen ilk örnek, II. Abdülhamid’in “istibdad devri”. Sultan Abdülhamid, malum yıllardır “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı” diye tartışılır.
Aklı başında, belli bir genel kültür sahibi ve kafayı kitlememiş her insanın (aslında düşündüm de az kaldı bu insanlardan) bildiği gibi, aslında ne biri ne de diğeri. Bir kesimin yücelttiği, diğerinin yerin dibine soktuğu II. Abdülhamid, son zamanlarda iyiden iyiye aktüel siyasi benzetmelerin nesnesi oldu. Ancak çoğunlukla her iki kesimde, Tayyip Erdoğan’ı II. Abdülhamid’e benzetme konusunda birleşiyor; tabii biri negatif diğeri pozitif anlamda. Geçenlerde bir akademisyen “Hayır, II. Abdülhamid’i illa birine benzeteceksek, o da Atatürk’tür” deyince kızılca kıyamet koptu. Her iki taraf da, bu defa tepki göstermekte birleşti! Daha önce de defalarca tekrarladığımız gibi, “tarih değil politika tekerrür eder”. Kapak konumuzu oluşturan yazıları, belgeleri okuyunca, Sultan Abdülhamid’in siyasi operasyonlarına yakından bakınca, bakalım siz bugünle Padişahlığa gelişiyle birlikte ipleri eline almaya karar veren Sultan II. Abdülhamid’in en önemli rakibi, Meclis ve Osmanlı bürokrasisi idi. Tanzimat’la birlikte kurulmaya çalışılan merkezî yapıyı yavaş yavaş yok eden nasıl ilişkilendireceksiniz. “Kış geliyor mu, yoksa “kış çoktan geldi” mi? Bir de “zemheride yoğurt isteyen, cebinde inek taşır” diye imkansızlıkları ve fedakarlıkları anlatan bir atasözümüz var.