Amasya Oluz Höyük’teki kazılarda elde edilen son arkeolojik bulgular, Anadolu ve Önasya dinler tarihinin ezberlerini bozuyor. Böylesine erken ve eksiksiz bir örneğine Zerdüşt dininin kaynak bölgesi İran’da bile rastlanmayan Ateş Tapınağı’ndan çıkartılan kült objeleri, Zerdüşt’ün Ahura Mazda’yı aramak için çıktığı yolculukta Anadolu’ya gelmiş olma ihtimalini güçlendiriyor.
Media (Güney Azerbaycan) ya da Margiana’da (Horasan) ortaya çıktığı ve Anadolu topraklarına MÖ 6 yüzyılın başlarından itibaren Med Krallığı’nın batıya yayılımı ile girdiği düşünülen Zerdüşt dininin kurucusu Zerdüşt’ün nerede doğduğu, ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 650 – 400 yılları arasındaki bir zaman dilimi üzerinde durulmaktadır. Hayatı hakkında çok az bilgi bulunan Zerdüşt’ün isminin, eski Pers dilinde “Altın Develer İle / Sarı Deve Sahibi / Deve Sahibi / Deveci” gibi anlamlara geldiği düşünülmektedir. Zerdüşt’ün annesi Daughdho babası ise Porouchaspa idi. Zerdüşt yirmili yaşlarında İran’dan ayrılmış ve on yıl boyunca gerçeği bulmak için dolaşmıştır. Gerçeği bulana kadar devam eden süreç, Ahura Mazda’nın varlığını hissetmesi ve vahyin gelmeye başla ile sonuçlanmıştır. Daha sonra İran’a dönüp öğretilerini anlatmaya ve yaymaya başlayan Zerdüşt aralarındaki karmaşık ilişkiyi düşünmeden iyi ve kötüye dinsel temelde ayıran ilk insan olmuştur. Zerdüşt’ün yaymaya başladığı dinde iyiliğin sahibi ve temsilcisi Ahura Mazda, kötülüğün sahibi ise Anghra Mainyu (Ahriman/Ehrimen) idi. Dinden tanrı heykellerini ve benzer figürleri çıkarmayı başaran Zerdüşt, büyük olasılıkla ayinlerde ateşi, tapınmanın odağı olarak heykellerin yerine temel unsur olarak kullanmaya başlamıştır. Herodotos’un Persler hakkında aktardığı “….. tanrı heykeli, tapınak, sunak yapmak gibi şeyleri bilmezler…..” ifadesi, Zerdüşt’ün gerçekleştirdiği yeniliklerin MÖ 5 yüzyıl Anadolusu’nda yaşanmaya başladığına işaret etmektedir.
Tek tanrı-peygamber-vahiy sisteminin Önasya’daki ilk örneği olan Zerdüşt dininin tarihsel kökenlerinin en azından Demir Çağı ortalarına (MÖ 600) kadar uzandığı konusundaki bulgular bugüne değin özellikle Ateş Kültü temelinde izlenebilmiştir. Buna karşın Zerdüşt dininin erken dönemlerinin nasıl bir hikayesi olduğu hususu, arkeolojik kanıt noksanlığı nedeniyle bugüne değin tahminlerden öteye gidememiştir. Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te 2013 döneminden itibaren açığa çıkmaya başlayan arkeolojik bulgular, neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz Zerdüşt dininin erken dönemleri ile Ateş Kültü’nün MÖ 5 yüzyıldaki resmini çizmemizin yanı sıra, bunlar dışındaki farklı ritüeller ile uygulamaların varlığına da işaret etmektedir. Zerdüşt dininin doğduğu topraklar, Zerdüşt’ün yaşadığı dönem ve dogmanın meydana geldiği zaman bugüne değin tam olarak tanımlanamadığı için Oluz Höyük güncel bulgularının önemi ve değeri eşsizdir.
Sönmeyen ateş Oluz Höyük’te elde edilen en önemli bulgulardan biri, taş döşemeli bir cella’da yer alan kutsal ateş çukuru. Bu çukurda yanan ateş, canlandırmada görüldüğü gibi hiç söndürülmüyor olmalıydı. Uzun soluklu bir proje çerçevesinde devam eden Oluz Höyük Ateş Kültü araştırmaları konusundaki ilk yayın, #tarih’in birinci (Haziran 2014) sayısında yapılmıştı.
İran merkezli olan günümüz Zerdüşt dininde Ahura Mazda’nın evrensel sıcaklığını ve ışığını sembolize eden Ateş’in, MÖ 6 – 4 yüzyıllarda tapınılan bir nesne olduğuna dair çok güçlü arkeolojik ve tarihsel bulgular Anadolu kazılarında ortaya çıkmaya başlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Zerdüşt dininde köklü ve geleneksel bir geçmişi olan ateşe tapma törenleri tarihsel süreçte dinin en güçlü ritüeli haline gelmiş ve dine özel bir Ateş Kültü oluşmuştur. İran’da, günümüz Zerdüşt dini çerçevesinde çeşitli ateş kültleri mevcuttur. Bunlar içinde üst düzey ve yüce olan “Kralların Ateşi (Azer-i Gashnasp)”, Tarımcıların Ateşi (Atash-gada-i Azer-Bazrin-Mehr)” ve “Ruhbanların Ateşi (TahtAzer-i Farbegh)”nin yanı sıra “Eyalet Ateşi (Behram)”, “Kabile Ateşi (Azeran)” ve “Ev Ateşi” gibi halka daha yakın ve yerel özellikler gösteren ateş kültleri de mevcuttur.
Med Krallığı ile birlikte Anadolu’ya girmiş olduğu düşünülen Ateş Kültü’nün, Anadolu’da MÖ 546’da başlayan Akhaimenid egemenliği sırasında kurumsallaşmaya başlamış olduğu anlaşılmaktadır. Oluz Höyük kazıları öncesi Ateş Kültü, Kappadokia’da Erciyes Dağı eteklerinde tesadüf eseri bulunmuş olan dört yüzünde Magus (Mog) adı verilen rahiplerin betimlendiği bir ateş sunağı dışında arkeolojik bir kimliğe sahip değildi. Buna ek olarak, Roma Dönemi’nde yaşamış olan Strabon (MÖ64 – MS 21), Kappadokia’da Pyraetheia’ların (ateşgedeler) içinde çevresi kapalı ve üstü açık cellalarda ebedi ateşlerin yandığından bahsetmektedir. Oluz Höyük’te açığa çıkmaya başlayan bir Ateş Tapınağı, yalnızca Anadolu arkeolojisi için değil, aynı zamanda Önasya ve Orta Asya’nın Ateş Kültü ile ilgili bulguları arasında da çok önemli bir keşif olarak yerini almıştır. İçinde uzun süreli (ebedi) ateşler yanmış Kutsal Ateş Çukuru’nun ait olduğu tapınağın cellası yani kutsal odası 2016 dönemi kazı çalışmalarında saptanmıştır. Taş döşemeli bir cella içinde olduğu anlaşılan Kutsal Ateş Çukuru’nun, mekânları doğuya doğru uzanan çok odalı bir tapınağın parçası olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Benzersiz parça Deve başı tasvirli kutsal kap, Anadolu ve Önasya’da bulunan tek örnek özelliğini taşıyor. Diğer bulgularla bir arada düşünülürse, bu kabın Zerdüşt’ü temsil etiği fikri ağırlık kazanıyor.
Ünlü Kral Yolu’nn bir parçası olan Oluz Höyük Pers Yolu’nun güney kısmında yer alan Kutsal Ateş Çukuru’nun bu konumu, ateş alevinin açık havada meydana getirilmesi zorunluluğu ile ilgili olmalıdır. Ateşe tapma törenlerinin, ateşin dışarıda yanma zorunluluğu nedeniyle açık havada icra edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ateşe gösterilen saygı adına gerçekleştirilen dinsel törenlere ait eski izlerin Önasya coğrafyasında ne denli nadir olduğu düşü-nüldüğünde, AteşKültü ile ilgili eşsiz bir bulgu olan Oluz Höyük Ateş Tapınağı’nın önemi bir kez daha artmaktadır. Bununla birlikte, MÖ 5 yüzyılın son çeyreğine tarihlenen Ateş Tapınağı, özelde Oluz Höyük genelde ise Kuzey-Orta Anadolu ile Kızılırmak Havzası yani Kappadokia Geç Demir Çağı toplumlarının güçlü ateşperest kimlikleri ile gerçekleştirdikleri Ateş Kültü faaliyetlerine, Erken Zerdüşt dininin uygulamalarına işaret etmesi bakımından dikkat çekicidir. Magusların yönettiği ateş törenleri zamanla tapınaklar (ateşgede) içindeki sunaklarda da yapılmaya başlanmış olmalıdır. Önceleri dar ve elit bir kesime hitap eden Erken Zerdüşt dininin, Ateş Kültü ayinleri ile birlikte yayılım alanı bulduğu ve ibadetler ile ayinlerin halka açık bir hale gelmiş olduğu düşünülebilir.
Oluz Höyük’te Ateş Kültü ile ilgili olduğunu düşündüğümüz diğer önemli bulgular, tapınak ateşlerine ait küllerin saklandığı kutsal kül kaplarıdır. Bunlar gerek Ateş Tapınağı içinde gerekse de yakın çevresinde keşfedilmiştir. Tapınakta gerçekleştirilen ayinlerin sonunda bir kısım kül ve ateş kalıntıları kutsal nitelikleri nedeniyle çömleklere konulup toprağa gömülüyordu. Kutsal emanetlerin gömüldüğü çukurlarda (bothros) saptanan kül kaplarının Oluz Höyük’teki varlıkları, Anadolu ve Önasya din tarihindeki çok önemli bir ritüelin ilk kez farkına varılmasını sağlamıştır. Oluz Höyük’te yapılan kazılarda, Zerdüşt dininin günümüzde hakkında fazla bilgi bulunmayan diğer ibadet biçimlerine dair ipuçları da elde edilmeye başlanmıştır. Yapılan çalışmalar Erken Zerdüşt dininin çeşitlilik gösteren dogmaları ve farklı ayinleri olduğuna işaret etmektedir. Oluz Höyük kazıları, Erken Zerdüşt dininin pratikleri içinde hayvan kurbanlarının da bulunduğuna dair bulgular sunmaya başlamıştır. Kurban hayvanlarının şimdilik sığır, eşek ve domuzdan ibaret olması, bu konuda tekdüzelik yerine çeşitlilik olduğunu göstermektedir.
Küller saklanıyordu Kazılar sırasında tapınakta yanan ebedi ateşin küllerinin konduğu kutsal kapların saklandığı özel çukurlar açığa çıkarıldı.
Oluz Höyük Akhaimenid Dönemi mimari tabakalarında bulunan kilden üretilmiş özel tasarım kapların birtakım dinsel törenlerde kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Büyük bir bölümü kullanılmaz hale geldikten sonra bothroslara bırakılmış kapların, günümüz Zerdüştlük inancında Haoma adı verilen dine özel üretilen ve tüketilen bir içkinin, belki de kutsal bir şarabın tarihsel gelişimi ve kullanımı ile ilgili olduğu düşünülebilir. Zerdüşt’ün öğretilerini anlatma ve yayma döneminde Haoma’ya karşı geldiği, bunun hastalık getiren mide bulandırıcı bir içki olduğunu beyan ettiği, ancak daha sonra yol göstericiliğini kaybedeceği endişesiyle Haoma kültünü kabul etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Tarihsel süreç içinde Haoma içkisinin üretiminde kullanılan bitkilerin tam olarak neler olduğu bilinememekle birlikte, bunların dağlık bölgelerde yetişen birtakım özel otlar olduğu konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Ahura Mazda onuruna düzenlenen Haoma ayinlerinde özel tasarım kapların kullanılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bir çeşit kült libasyonu olan Haoma içme ayinlerinde kullanılmış olabilecek kapların neler olabileceği sorusu Oluz Höyük’te ele geçen kült kapları ile birlikte yanıt bulmuş gibi görünmektedir.
Diğer bir çukurda ise Ateş Tapınağı’nın kullanılmaz hale gelen kiremitleri, kapı aksamı ve diğer eşyaları bulundu.
Bu güne değin neredeyse tüm envanter eşyaları (kiremitler, kandiller, kutsal içki kapları, ateşi karıştırmaya yarayan tunç spatulalar) saptanan Oluz Höyük Ateş Tapınağı’nın (MÖ 425-400) Zerdüşt dininin oldukça erken bir dönemine ait olduğu gözlenmektedir. Bu süreçte Kuzey-Orta Anadolu’da yeşerdiği anlaşılan ve ateş tapınaklarıyla karakterize olan Zerdüşt dininin Oluz Höyük’te arkaik bir döneminin saptandığı ve kutsal kitabı Avesta’nın bile yazılmadığı bir evresinin (sözel dönem) yaşandığı anlaşılmaktadır.
Zerdüşt dininin kaynak bölgesi olan Kuzeybatı İran’da bu denli erken bir örneği henüz açığa çıkarılamayan Oluz Höyük Ateş Tapınağı’nın Anadolu ve Önasya’nın klişe din tarihine büyük katkılarda bulunacağı görülmektedir. Bu güncel arkeolojik gelişmelerle birlikte Oluz Höyük’ün de içinde bulunduğu Kuzey-Orta Anadolu bölgesinin (Kuzey Kappadokia) Zerdüştlük dininin kutsal coğrafyası içinde yer almış olduğu anlaşılmaktadır.
Kutsal içki kabı Pers kültürünün tipik bir örneği olan dağ keçisi betimlemeli içki kabının haoma(kutsal kase) törenleri için üretildiği düşünülüyor.
Oluz Höyük’te keşfedilmiş devebaşı betimli bir kült kabı, yerel mimari geleneklerle inşa edilmiş öncü bir tapınak ile sunakların bile henüz keşfedilmediğine işaret eden basit ancak etkileyici Kutsal Ateş Çukuru’nu gölgede bırakan sırlar içermektedir. Oluz Höyük ile Zerdüşt arasındaki özel bir bağlantıya işaret eden dinsel kap Anadolu ve Önasya’daki tek örnek durumundadır. Oldukça zarif işlenmiş, üst kısmı bir devenin başını yansıtan kabın gövdesi basık küresel biçimlidir. Koyu devetüyü hamurlu, kahverengimsi devetüyü astarlı ve çok iyi açkılı kabın deve başı figürünün tepesinde küçük bir delik yer almaktadır. Kabın tabanı ise çok sayıda deliğe sahip olup, süzgeç görünümlüdür. Bu özel tasarım kabın bir içki içme kabı olmadığı, tepesindeki ve tabanındaki deliklerden anlaşılmaktadır. Bu bağlamda deve başı betimli kabın bir içki dökme ve serpme kabı olduğu düşünülebilir. Bu nedenle deve başı betimli kabın tanrı (Ahura Mazda) şerefine içilen içkinin bir kısmının yere dökülmesi ayinlerinde (Zaothra) kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Zerdüşt (Zarathustra) adının eski Farsçada “Altın Develer İle / Sarı Deve Sahibi / Deve Sahibi / Deveci” anlamında olması, deve başı betimli bu kabın varlığı ve işlevini anlamlı kılmakta ve açık biçimde Zerdüşt adı ile bağlantılı gibi görünmektedir.
Yirmili yaşlarında İran’dan ayrılmış ve on yıl boyunca gerçeği bulmak için dolaşmış olan Zerdüşt’ün bu ünlü yolculuğunu hangi yöne doğru yapmış olduğu belirsizdir. Zerdüşt dini ile ilgili yazılı kaynakların neredeyse tamamı Erken İslam Dönemi (7. yüzyıl) ile çağdaştır. Yani Zerdüşt’ün ölümünden yaklaşık 1100-1200 sonra kaleme alınmıştır. Bunlar bile Zerdüşt’ün Ahura Mazda’yı arayışı sırasında hangi bölgeleri gezmiş olduğunu kesin olarak işaret edememektedir. Gelenekler doğrultusunda yapılan yorumlar yolculuğun Hazar Denizi’nin güneydoğusundaki topraklara yani bugünkü Türkmenistan ve Özbekistan’a yapıldığı yönündedir. Oysa Anadolu arkeolojisinin bu yazıda tanıtılan güncel arkeolojik bulgular, eğer Zerdüşt’ün böyle bir yolculuğu varsa, bunun Kızılırmak Havzası’na doğru gerçekleşmiş olabileceğine dair güçlü izler hissettirmektedir.
Tarihte kaldırımları düşman çizmesi altında çiğnenmeyen büyük başkent bulmak zordur. Paris, Brüksel, Viyana, Berlin, Roma, Varşova, Madrid, Lizbon, İstanbul, Pekin, Tokyo… Bu başkentlerin hepsi geçmişlerinin bir döneminde işgal acısını tattılar, buralardaki insanlar özgürlüklerine yeniden kavuşmak uğruna ağır bedeller ödediler.
Norman istilasından beri işgal edilmeyen Londra, büyük başkentler içerisinde işgal acısı yaşamayan tek kenttir. Zaten Normanlar da işgal ettikleri topraklarda kalıp İngiltere halkının bir parçası olmuşlardı. Bunun dışında işgale uğramamış bazı küçük ve yeni başkentler vardır. Napoléon işgalinden sonra fiili başkent olan Bern gibi, İngiliz işgali sona erince başkent olan Dublin gibi… Ancak Dublin zaten işgal yönetiminin merkeziydi. Yani aslında onlar da işgal acısını çok iyi bilir. Tüm bunlar, dünyanın mevcut siyasi yapısının son derece yeni ve kırılgan olduğunu hatırlatır: İstikrar, hiçbir zaman garanti değildir.
Kül olan zafer: Napoléon, Moskova’ya girdiğinde kent valisinin emriyle yakılan yitik şehir ile karşılaştı.
Yüz yıl sonra dünyanın süper güçlerine başkentlik yapacak olan Moskova ve Washington’un ikisi de 1812 savaşlarında (birincisi savaşın başında, diğeri sonlarına doğru) işgal edildiler. Bunlar ayrı, ancak birbirleriyle bağlantılı savaşlardı; şöyle ki her ikisi de İngiltere’nin Napoléon’a karşı kıta Avrupa’sına koyduğu ambargo nedeniyle çıkmıştı. Rus çarı Alexander İngilizlerin denizden koyduğu ambargoya karşı Napoléon’un kıtadaki İngiliz ticaretini yasaklamasından rahatsızdı. Nihayet gerilim tırmandı ve 1812 yılında Napoléon “Grande Armée”(Büyük Ordu) denilen yarım milyondan fazla askerle Rusya’ya yürüdü. 22 Haziran’da Niemen Nehri’ni geçerek uçsuz bucaksız bu ülkeye girdi.
129 yıl sonra Hitler de aynı gün aynı kadere yürüyecekti. Ne var ki 1941 kışında Moskova’ya ancak tramvay hattının banliyödeki son istasyonuna kadar yaklaşabilecek, Alman askerleri uzaktan parıldayan kubbelerini gördükleri Kremlin’e ulaşamayacaklardı.
Rusların antlaşmaya yanaşmamasıyla geri çekilen Fransız ordusu, 10 askerinden 9’unu soğuk ve tifüs nedeniyle kaybetti (en üstte)
Moskova 1812: İşgalden hezimete
Ruslar 1812’de “yanmış toprak” politikası uygulayarak çekildiler. Yol boyunca tek bir çuval buğday, tek bir canlı hayvan bırakmadılar. Sadece Borodino’da büyük bir muharebe yaptılar. İki taraf da muazzam kayıp verdi ama, ertesi gün Rus ordusu bütünlüğü bozulmadan çekildi. Eylül ayında Napoléon Moskova’ya girdi ama onu karşılayan yoktu. Terkedilmiş kentte boşaltılan hapishanelerden çıkan mahkumlar ve kenti yakmaya hazırlanan ajanların dışında tek tük yoksullar kalmıştı.
Moskova o dönemde ağırlıkla ahşap binalardan oluşuyordu. Kentin valisi Fyodor Rostopçin’in emriyle hazırlanmış kundaklar tutuşturuldu. Evlerin üçte ikisi, kiliselerin üçte birinden fazlası yandı. Napoléon bile alevlerden zor kurtuldu. Napoléon için tek çare çekilmekti, çünkü Ruslar antlaşmaya yanaşmayacaklarını kendi başkentlerini ateşe vererek en net şekilde anlatmışlardı. Napoléon, gene de basireti bağlanarak birkaç hafta bekledi. Çekilme emri verdiği zaman soğuklar başlamıştı. Grande Armée’yi, her on askerden dokuzunun yok olacağı korkunç bir ölüm yürüyüşü bekliyordu. Bu ricat imparatorluğun sonu oldu. Napoléon ertesi yıl bir ordu daha topladı ama, artık dünya onu tasfiye etmeye karar vermişti. Önce Leipzig, sonra Waterloo ile bitti. Moskova’ya gelince, yangın, kentin yeniden inşa edilmesine olanak sağladı.
Tolstoy’un kaleminden 1812 Moskova işgali
Dünya klasikleri arasında olan Harp ve Sulh romanında, 1812 Savaşı’nın tarihî çerçevesi içerisinde Moskova’nın işgaline yüzlerce sayfa ayrılmıştır. İlgili bölümde Napoléon’un Moskova’ya girmeden önce kentin temsilcilerini bekleyip durması, maiyetin kentin terkedildiğini ona anlatamama sıkıntısı ifade edilir. Majesteleri nihayet beklemekten bunalır ve kente girme emri verir. “O sırada Moskova boştu. Gerçi içinde daha insan vardı, halkın ellide biri hâlâ oradaydı; ama kent boştu. Tıpkı arı beyini elden kaçırmış, ölmeye mahkum bir arı kovanı gibi boştu… Bakımsız kalmış, kirlenmiş kovanın içinde amaçsız, cansız, yarı ölü ya da tamamen ölmüş arılar, uzatılan eli sokmaya bile mecali kalmamış arılar vardı…
Fransızların yağmaladıkları kentten çıkıp gitmeleri de şöyle anlatılır: “Hepsinin amacı artık Moskova’ya girişte olduğu gibi fethetmek değildi. Sadece ele geçeni yitirmemekti. Bir maymun, boynu dar bir testinin dibine elini daldırıp da bir avuç fındık aldığı vakit, avucuna aldığını elden kaçırmamak için nasıl yumruğunu bir türlü açmazsa, belliydi ki Fransızlar da Moskova’dan çıkarken aynı şekilde soyduklarını birlikte götürmeden yapamıyorlardı, bu yüzden mahvolmaya mahkumdular”
(Tercüme: Leyla Soykut).
Washington 1812: Başkent düşüşü
Gelelim Atlantik’in öte yakasına… Orada da Amerikalılar İngiliz ambargosundan son derece rahatsızdı. Dahası, İngilizler Amerikan gemilerine el koyuyor, tuttukları kişileri de zorla donanmada hizmete sokuyorlardı. İngilizler henüz kırkını çıkarmamış genç cumhuriyetin ilk savaş gemilerine saldırınca, çatışmanın resmen savaşa dökülmesi kaçınılmaz oldu. Amerikalılar da aslında bunu bir fırsat olarak gördüler. Şöyle ki, Kanada’nın denizden uzak, yani İngiliz donanmasının yardıma gelemeyeceği iç bölgelerini işgal ederek, ülkelerini büyütme hırsına kapıldılar. 1812 Savaşı böyle başladı.
Beyaz Saray yanıyor: 1814’deki Bladensburg muharebesini kazanan İngiliz general Robert Ross başkenti işgal etmiş ve diğer kamu binalarıyla birlikte Beyaz Saray’ı da ateşe vermişti.
Ne var ki İngilizler bu kez daha hazırlıklı idi. Ayrıca, ABD’nin bağımsızlığından sonra Kanada’ya sürülmüş olan İngiltere’ye sadık ahali, bir kez daha evlerini ve topraklarını ABD’lilere kaptırmamak için canla başla savaşacaklardı. Savaş karada, denizde, göllerde ve nehirlerde sürdü. Napoléon Elbe Adası’na sürülünce İngilizler yeni birlikler de getirdiler. 1814’te Amerikalılar bir dizi yenilgiye rağmen New York’u kurtardılar ama Washington’un düşmesini engelleyemediler. İngiliz birlikleri genç başkente girince Kongre’yi, Beyaz Saray’ı ve kamu binalarının çoğunu ateşe verdiler. 1814 Aralık ayında yapılan Ghent Antlaşması ile ABD ile Kanada arasındaki günümüzdeki sınır belirlenmiş oldu.
Bu savaşın diğer önemli bir sonucu da, İngilizlerle birlikte savaşan Kızılderililerin çok kayıp vermesi, böylece Amerika’nın orta-batısında kurulması düşünülen bir Kızılderili ülkesinin olanak dışı kalmasıydı. Amerikalılar savaştan sonra Washington’u hızla yeniden inşa ettiler.
Madrid 1808: Yaşasın ölüm!
Dünyada en çok başkent işgal eden kişilerden birinin Napoléon olduğu bilinir. Moskova’yı işgalinin aslında büyük bir yenilgi olduğu ve sonunu getirdiği haklı bir görüştür. Ama, Moskova’dan önce Lizbon ve Madrid’i işgali, onu çok daha fazla yıpratmıştı.
Fransız ordusu 1807’de İspanyolların desteği ile Lizbon’a girdi. 1808’de ise Napoléon İspanya’yı da imparatorluğuna katmak için harekete geçti. 24 Mart’ta bir Fransız ordusu Madride girdi, ancak kısa süre içerisinde kentte çok kanlı ayaklanmalar başgösterdi. Müthiş bir vahşet yaşandı ki, bu Goya’nın tablolarında çok canlı bir şekilde resmedilmiştir.
İspanyollar zorbalara karşı: Goya, kurşuna dizilen İspanyolları gösteren ünlü tablosu “Madrid’de Mayıs’ın 3’ü” (El 3 de mayo en Madrid) için “Avrupa’nın zorbalarına karşı giriştiğimiz şerefli ayaklanmanın olağanüstü ve kahramanca hareketlerini fırça darbeleri ile ebedileştirmek” yorumunu yapacaktı.
Napoléon, kardeşi Joseph Bonaparte’ı İspanya’ya kral yaptı, ancak bu direnişi daha da artırdı. Yıl sonunda imparatorun kendisi büyük bir orduyla Madrid’e girdi ama artık Fransa, İspanya batağına saplanmıştı.
Bundan sonra altı yıl boyunca, Wellington Dükü komutasında İberik yarımadasına çıkan İngiliz ordusunun etkili desteği ile İspanyol direnişi Fransa’nın kaynaklarını tüketti. Gerilla sözcüğü de bu tarihte askerî literatüre girdi. Yüz binlerce Fransız askeri, İspanyol kentlerinde garnizon görevinde kaldı, konvoyları yollarda pusuya düşürüldü. Napoléon kıtada sıkıştıkça İspanya’dan asker çekti, kalan askerler uzun bir çekilme sonrasında Pirenelerden Fransa içlerine kadar takip edildiler. Bu sırada Moskova’dan dönmüş olan Napoléon son barutunu kullanıyordu.
Paris 1871 / 1940: Alman çizmesi
I.Napoléon, sefil St. Helena adasında sürgünde öldükten 27 yıl sonra, maceracı yeğeni Louis Napoléon 1848’de önce ikinci Fransız Cumhuriyeti’nin seçilmiş cumhurbaşkanı, dört yıl sonra da ikinci imparatorluk döneminin ilk ve tek imparatoru oldu. Muazzam bir baskı ve sansür uygulayarak muhalifleri sindirdi. Victor Hugo, o gidinceye kadar sürgünde kaldı ve özel afla dönmesi için yapılan teklifi kabul etmedi. O çok sevdiği Paris’ten uzakta sürgündeyken, yeğen Napoléon, Baron Hausmann’a Paris’i yeniden inşa ettiriyor, geniş bulvarlar açtırıyordu. Böylece 1789, 1830 ve 1848 İhtilallerinde olduğu gibi barikat kurmak artık daha zorolacaktı.
Napoléon 1870’de Almanya’ya meydan okuyunca, Moltke’nin yeni ordusu imparatorun birliklerini göz açıp kapayıncaya kadar dağıtıp Paris’e ulaşacaktı. Kuşatılan kent 28 Ocak 1871 tarihinde teslim oldu. 17 Şubat günü muzaffer Alman birlikleri kentte bir zafer geçidi yaptılar (Bunu 69 yıl sonra, 2.Dünya Savaşı sırasında tekrarlayacaklardı).
Hitler, Eyfel Kulesinde: Hitler ve kurmayları Fransa’nın teslim olduğu gün Eyfel Kulesini ziyaret etmiş, Hitler asansörü çalışmayan kuleye merdivenden çıkmıştı.
Ancak söz konusu günlerin çok önemli bir olayı, sonbaharda Versailles’ı işgal etmiş olan Prusyalıların, burada Alman imparatorluğunun birleşmesini ve I.Willhelm’in imparatorluğunu ilan etmeleridir. Almanların bu ilan için işgal altındaki Versailles Sarayı’nı seçmeleri, I. Napoléon tarafından maruz kaldıkları aşağılanmanın intikamıydı. Olayın devamına gelince… Almanların koyduğu aşağılayıcı şartlar ve muazzam savaş tazminatı, ayaklanmaya ve 18 Mart 1871 günü Paris Komünü’ne yol açtı. Komüncüler, 21 Mayıs günü başlayan “Kanlı Hafta” boyunca Baron Hausmann’ın açtığı bulvarlardan ilerleyen ve işgalci Almanlarla işbirliği yapan Fransız ordusu tarafından katledildi. Gene bazı barikatlar vardı ama, 28 Mayıs’ta her şey bitmişti.
I. Wilhelm’den sonra tahta çıkan ikincisinin, 1914’te Paris’i tekrar almasına ramak kalmıştı ki, Fransızların yüz binlerce kayıp verdikleri muharebelerle bu önlendi. Paris’e yaklaşan Alman ordularının cephesi anlık olarak açık kalınca, buraya hücum eden Fransız birliklerinin Paris taksileriyle taşınması, bu tarihteki en ilginç hadiselerden biridir. 1. Dünya Savaşı’nı İngilizlerin, Amerikalıların ve Rusların sonsuz fedakarlıkları sayesinde muzaffer bitiren Fransızlar, 1918 sonunda Paris yakınlarında bir demiryolu vagonunda Almanlara aşağılayıcı bir ateşkes imzalattılar. 22 yıl sonra Adolf Hitler, artık savaş iradesi zayıflamış olan Fransızları bir kez daha yenip Paris’i tekrar işgal etti ve aynı vagonda kendi aşağılayıcı ateşkesini imzalattı.
Fransızlar 50 ay boyunca işgal altında yaşadılar. Amerikan 4. Tümeni ve Leclerc’in Amerikalılar tarafından donatılan 2. Zırhlı Tümen’i kente yaklaşıp Almanlar çekilince, 19 Ağustos günü Hür Fransız Kuvvetleri ayaklandı! Ama bu, Rezistans efsanesinin sahnelerinden biriydi ve Almanların Paris komutanı von Choltitz, Hitler’in bizzat verdiği “Paris’i yakın” emrini uygulamamıştı. 29 Ağustos’ta Amerikan 28 Tümen’i kentte zafer yürüyüşü yaptı. Bu günlerin en çarpıcı sahnelerinden biride, De Gaulle kurtuluş konuşması yaparken çatılardan ateş eden Alman keskin nişancılarla çatışılmasıdır.
70 yılda üç büyük savaş ve Paris’in iki, Berlin’in bir işgali sonrasında gündeme gelen Fransız-Alman barışı, bugün Avrupa Birliği’nin temelini oluşturdu.
Roma 1943: İşgalciler değişti
“İtalyanlar hiçbir savaşı girdikleri tarafta bitirmemiştir” denir. 1 Dünya Savaşı’na İttifak güçleri tarafında katılacakken, bir anda ayak değiştirip İtilaf cephesine katılmıştı. 2. Dünya Savaşı’na da Hitler’in müttefiki olarak girdiler; ama 1943’te yenilgi belli olunca ve Ağustos ayında Sicilya’yı yitirince, Mussolini’yi düşürüp Müttefiklerle görüşmelere giriştiler. Plana göre Amerikan 82. Paraşütçü Tümeni Roma’ya inerken Salerno’ya da çıkarma yapılacak ve İtalya’nın durumu son ana kadar gizli tutulacaktı. Ne var ki Almanlar durumu sezmiş, 2. Paraşütçü ve 3. Panzergranadier tümenlerini kenti her an işgal edebilecek şekilde konuşlandırmışlardı.
İtalya’nın bu saf değiştirme durumu, ancak Amerikalılar karaya çıkıp Roma’ya doğru ilerlemeye başlayınca açıklanacaktı. Ne var ki çıkarmadan bir gün önce BBC radyolarından bu durum ilan edilince, Almanlar hemen Roma’yı işgal ettiler. Bu arada Amerikan çıkarması da kıyıya saplanıp kalmıştı. Romalılar, Müttefikler güneyden ilerleyip kenti alıncaya kadar dokuz ay boyunca çok ağır koşullarda yaşadılar.
İtalya’da ilerleyen Amerikan ordularının komutanı Mark Clark şöhrete aç, yanında gazeteci ordusuyla gezen bir subaydı. Roma fatihi olmak için yanıp tutuşuyordu. Nihayet 4 Haziran günü Roma’ya girdi ve ertesi gün 5 Haziran’da, Capitoline Tepesi’nde basın toplantısı yaptı. Ama söyledikleri daha yayınlanmadan Normandiya Çıkarması başlamış, sahnesi çalınmıştı. Clark, Amerikan tarihindeki en sevilen general olmak istiyordu; bir an önce Roma’yı almak için binlerce askerin boş yere ölmesine neden olduğu için en nefret edilen oldu.
Roma halkına gelince… “İşgalcinin değişmesi”ni gene de bayram yaparak karşıladılar. Alman Mareşal Kesselring işgalde sert davranmış, ama son anda “açık şehir” ilan ederek Roma’yı kurtarmıştı. Birkaç ay sonra von Choltitz de aynı şeyi Paris için yapacaktı. Ne var ki Doğu Avrupa başkentleri o kadar şanslı olmayacak, Varşova ve Budapeşte tarihin en büyük yıkımlarına sahne olacaktı.
Açık Şehir: 1943’te Roma’daki Nazi işgali, iki yıl sonra Rossellini’nin yönetmenliğini yaptığı “Città Aperta” (Açık Şehir) isimli filmine konu olmuştu. Filmde Roma’da yaşayan bir grup insanın, işgal sırasındaki yaşantısı ve mücadelesi anlatılıyordu.
Varşova 1939: İki kasap arasında
Polonya yakın tarihte Almanya, Avusturya ve Rusya tarafından üç kez paylaşılmıştı. Özellikle Almanya ve Rusya, Polonyalı çiftçileri toprak-sız işçi haline getirip nüfusu dağıtmak için muazzam çaba gösterirken 1 Dünya Savaşı patlak verdi ve iki ülke arasında bağımsız Polonya devleti kuruldu. Bu ne Hitler’in ne de Stalin’in kabul edebileceği bir şeydi.
Polonya’nın işgali sırasında Varşova’da iki büyük ayaklanma tarihe geçti ki, ikisi de insanlık tarihinin en acı olayları arasındadır. Bunlardan ilki Yahudilerin 1943’teki Getto direnişidir. Almanlar burada topladıkları 300 bin Yahudiyi ölüm kamplarına göndermeye başladıktan sonra 19 Nisan 1943 günü kalanlar birkaç tüfek, yüzden az tabanca ve biraz el bombasıyla direnişe başladı. Direniş 13 Mayıs günü sona erdiğinde, 13 bin kişi öldürülmüştü. Direniş sırasında Yahudiler Polonyalılardan yardım görmediler.
Ertesi yıl Rusların büyük taarruzu başladı ve Alman cephesi Vistül ve Karpatlara kadar geriledi. Varşovalılar Rusların hemen yanı başlarındaki nehre kadar geldiklerini görünce ayaklanıp kenti kendileri kurtarmak istediler. Ne var ki Ruslar Vistül’ü geçmeyip Almanların 200 bin Polonyalıyı direnişçiyi daha öldürmesini izlediler. Ruslar 17 Ocak günü Varşova’ya girdiler. Herhalde en az sevinçle karşılanan kurtuluşlardan biri oldu, çünkü % 85’i yanıp yıkılmış olan kentten bir işgalci gitmiş bir diğeri gelmişti.
Savaşın suçları:
Naziler, savaşın sonlarına doğru aralarında öğretmenler, doktorlar, profesörlerin bulunduğu Varşovalı direnişçileri katlederken, şehri kuşatmış Kızıl Ordu, Stalin’in emriyle müdahale etmedi!
Budapeşte 1944: Almanlar, sonra Ruslar
2 Dünya Savaşı’nın en uzun çatışmalarından birisi olan Budapeşte Muharebesi de 1944 sonunda başlamıştı. Savaşa Almanlarla müttefik olarak başlayan Macaristan, üç yıl süren Rusya seferinde büyük kayıplar verdikten sonra İtalya gibi savaştan çekilmeye çalıştı. Ancak Almanlar 1944 Mart’ında emrivaki ile Macaristan’a girdiler. Ekim ayında Amiral Horty ülkesinin savaştan çekildiğini açıklarken Almanlar tarafından tutuklandı ve yerine işbirlikçi faşist Ferenç Szalasi getirildi; böylece o zamana kadar fazla zarar görmemiş olan Macar Yahudilerinin imhasına girişildi.
Ruslar Budapeşte’ye girdikten sonra Alman asıllı Macarları işçi olarak Rusya’ya taşıdılar ve bunu Macarlar izledi. Zorla götürülen insanların sayısı, üçte ikisi Alman asıllı olmak üzere yarım milyondur.
Budapeşte de, kurtarıcıdan daha çok çeken bir kent oldu. Zaten kurtarılırken, kentin neredeyse tamamı harabeye dönmüş, Tuna üzerindeki tarihî köprüler bile Almanlar tarafından havaya uçurulmuştu. Bu kentte kadınlara yapılan saldırlar da dikkati çekici oranda yüksekti.
Utanç duvarı: 1961’de inşa edilen Berlin Duvarı, hem işgalin hem Soğuk Savaş’ın en kuvvetli sembolüydü. 1989’da yıkıldı ve Almanya yeniden tek devlet oldu.
Viyana 1945-55: Galibin işgali
Avrupa’da savaş sonrası düzen tartılırken, Almanya ve Berlin gibi, Avusturya ve Viyana’nın kaderine de ortak işgal düşmüştü. 1945’den 1955’e kadar on yıllık süre içerisinde ülke ve kent dört galip ülkenin yüksek komiserleri tarafından yönlendirildi, yönetildi. Bu dönem Soğuk Savaş’ın dorukta olduğu yıllardı. Ruslar, iki sistem arasında “demir-perde” adı verilen bir tecrit uygulanmışlardı. Ortak işgal bölgesi olan Viyana bir yandan yıkıntılarını kaldırıp yeniden inşa ediliyor, diğer yandan da casusların cirit attıkları bir ortak alan işlevi görüyordu.1955’te Ruslar tarafsız kalması koşuluyla Avusturya’dan çekilmeye karar verince, bu diğer müttefikler için bir şok oldu. Özellikle Berlin ve Almanya’nın ortak işgali sürerken, Konrad Adenauer’in bu oldubittiye çok kızdığı bilinir.
Berlin 1945: Ruslara acı ikram
Berlin’in Napoléon tarafından işgali Alman milliyetçiliğinin dönüm noktasıydı. Sayısız küçük devletçiğe ve prensliğe bölünmüş olan Alman ulusunun Prusya Krallığı’nın öncülüğünde inşası, bilinçli bir şekilde tam da bu işgal sonrasın-da başlamıştı. İmparatorluğun işgal altındaki Versailles’da ilanı, bu tepkinin devamıdır. 1945’te Amerikalılar Berlin’i alabilecek durumdaydı. Ancak Berlin Muharebelerinin 100 kayba neden olacağını hesaplayıp, bu işi delice hevesli olan Stalin’e bıraktılar. Oda 20 milyondan fazla kayıp veren insanlarına hiç acımadan Berlin’i alma şerefi için 100 bin insan daha harcadı.
Almanya işgal bölgelerine ayrılınca Berlin bir ada olarak Rus işgal bölgesinin hayli içinde kaldı. 1948’de Berlin’de huzursuzluklar artınca Ruslar dörtlü işgal konseyinden çekildiler. Batılı ortaklar da buna karşı yeni bir para birimini devreye soktular. Ruslar, karşılığında Berlin’e giden tüm demir ve kara yollarını kestiler. Bu büyük kenti açlıkla teslim alabileceklerini düşündüler. Ne var ki hesapları tutmadı. Amerikalılar bütün dünyadan çektikleri nakliye uçaklarıyla hava köprüsü kurdular. 1948’in Haziran ayından 1949’un yazına kadar müttefikler 277.264 uçak indirip, 2.343.313 ton ihtiyaç maddesini Berlin’e ulaştırdılar. Olayın tüm dünyada prestijlerini yıktığını gören Ruslar pes edip yolları açtılar. Bu, Soğuk Savaş’ta Batı’nın en önemli zaferlerinden birisini teşkil etti.
Akabinde Batı Almanya NATO’ya alındı ve Ruslara karşı Avrupa’daki en büyük kara gücü oluşturuldu. 1953 yazında Stalin ölünce, Rus işgal bölgesindeki genel grev ve ayaklanma tanklarla bastırıldı. İnsanların sürekli olarak Batı’ya kaçmaları üzerine, 1961’de Berlin Duvarı yapıldı. Bunu izleyen yıllarda duvarı kaçak aşmak isteyen çok sayıda Doğu Alman vatandaşı öldürüldü. Nihayet 1989’da duvar yıkıldı ve iki Almanya birleşti.
Tokyo ve Mac Arthur
Douglas Mac Arthur, Amerikan generalleri içerisinde burnu en büyük olanıydı ve kendisini daima özel ve dokunulmaz bir konumda görmüştü. Eski Genelkurmay Başkanı, Filipinler komutanı, Manila’yı geri alan ve zafere büyük katkısı olan askerî lider vasıfları bulunduğu için çok da haksız sayılmazdı. Tokyo Körfezi’nde Missourri zırhlısında yapılan teslim töreninin de kıdemli komutanıydı. İşgal komutanı olarak Tokyo’ya tayini de kaçınılmaz gibiydi. Japonya’yı adeta imparator kendisiymiş gibi yönetti ama, bu süreçte imparator Hirohito ile iyi diyalog kurdu.
Mac Arthur, Japonya’yı kendi kafasındaki şekilde “demokratik bir ülke” haline getirmeyi amaçlıyordu ve bu alanda ciddi adımlar atılmıştır. Bunların en önemlileri kadınlara yüksek eğitim ve topluma katılma kapılarını açması, sendikacılık ve siyaset anlayışını değiştirmesi ve Japonya’da toprak reformu yaparak ülkenin daha hızlı gelişmesinin önünü açmasıdır. 1950’de Kore Savaşı Amerikalıları hazırlıksız yakalayınca, hızla toparlanan güçlerle çok parlak bir karşı hamle yapıp durumu tersine çevirdi. Ne var ki Çinlilerin savaşa girmesi konusunda yanılınca ve atom bombası kullanılmasını savununca çizmeyi aştı. ABD’de o kadar çok desteği vardı ki kendisini dokunulmaz sanıyordu, ama görevden alındı. Bu haber bomba etkisi yarattı ve sonunda Tokyo’dan ayrıldı. Kore savaşı Amerikan-Japon ilişkilerinde de yumuşama getirdi ve işgalin kalkma süreci başladı.
Savaşın bittiği an: Japonya’nın Dışişleri Bakanı Mamoru Shigemetsu, Mac Arthur ve temsilci heyetin önünde Japonya’nın teslimiyet belgesini imzalıyor. 23 dakika süren tören, 2. Dünya Savaşının fiilen ve hukuken bittiği andı. Başkent Tokyo da, artık Amerikan idaresine giriyordu.
İstanbul 1918-23: 465 yıllık başkentin sonu
İstanbul beş yıl işgal altında kaldı. İşgalden kurtulduğu zaman artık başkent değildi. Mondros Mütarekesi’nden kısa bir süre sonra 13 Kasım 1918 tarihinde başlayan işgal, 6Ekim 1923 tarihinde sona erdi. İşgal yönetimlerine yaltaklanan Türkler, Millî Mücadele’ye karşı tavır alanlar, taşkınlık yapan Rumlar ve bunlara karşı direniş örgütleyen kahramanlar, Sultanahmet mitingleri, kelle koltukta depolardaki silahları Anadolu’ya kaçıranlar iç içe yaşamıştır. Bunlara ek olarak İngiliz işkencehaneleri, Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilen yurtseverler, ihtilalden kaçan Ruslar, İtalyan ve Fransız birlikleri, Dolmabahçe önüne demir atan Yunan zırhlısı Kılkis, Ankara ve tüm diğer merkezlerin ajanları, işbirlikçi ve yurtsever basın bu dönemin karmakarışık manzarasını artırır. 16 Mart tarihinde işgal kuvvetleri kışlaları basıp uyuyan askerleri öldürmüşler, akabinde komutanları tutuklayıp Meclisi kapatmış, bir kısım asker ve politikacıyı Malta’ya sürmüştür. Ne var ki bu süreçte Ankara yönetimi İstanbul’un ülkeyle bağlantısını giderek koparmış ,işgal altındaki yönetimi etkili şekilde tecrit etmiştir.
13 Kasım 1918: Galata Kulesi önündeki İngiliz işgal kuvvetlerini gösteren tarihi fotoğraf Temmuz 2015 sayımızda Zaman Kayması’na konu olmuştu.
Pekin, Atina, Bağdat Kabil ve diğerleri
İki dünya savaşında da, Avrupa’da tarafsız ülkeler dışında bütün başkentler işgal edildi. Kimisi teslimiyet, kimisi de direniş efsaneleriyle hatırlanıyor. Atina, Belgrad, Brüksel, Kopenhag, Oslo ve diğerleri… Elbette, kurtuluştan sonra direnişler abartılmış, şerefi kurtarmanın bir yolu olarak görülmüştür. 20 yüzyılın başında sadece Avrupalı güçlerin değil, ABD ve Japonya’nın da fiili ortak sömürgesi olan Çin’in başkenti Pekin’in, Boxer isyanı sırasında uluslararası bir güç tarafından 1900 yılında işgali “Pekin’de 55 Gün” isimli filmde anlatılmıştır. Daha sonra Çin büyük bir karmaşa ve savaş dönemine girdi. Başkent 1928’de Nanking’e taşındı. 1937’de Japonlar Pekin’i işgal ettiğinde başkent değildi ama, Japonlar orada kukla bir hükümet kurarak sözde başkent yaptılar. 1949’da Pekin tekrar başkent oldu.
Asya’da birçok kez işgal edilmiş ve her seferinde hayatı işgalcilere dar ederek çekilmelerine yol açmış bir başkent ise Kabil’dir. İngilizler 1838’de Kabil’e girdiler ama çekilmek zorunda kaldıktan sonra yolda tamamen imha edildiler. Sadece bir kişi hayatta kalabildi. İngilizler sonra tekrar geldiler ama işgal uzun sürmedi.
Yakın tarihteki Rus işgali de onları çekilmek zorunda bırakan bir direnişle sona erdi. Daha sonraki Amerikan işgali de müttefiklerine rağmen büyük sorunlar yaşadı. Bunu izleyen Bağdat’ın işgali de bu kentin bölünmesine ve son derece kanlı olaylara sahne oldu. Tabii, bu arada 2 Dünya Savaşı sırasında Tahran’ın işgalini de hatırlatmak gerekir. İkmal yolunu açık tutmak için Ruslar kuzeyden, İngilizler güneyden aniden ülkeye daldılar. Ordu savaşmakta o kadar isteksizdi ki, Rıza Şah genelkurmay başkanının kafasına bastonu indirip, elleriyle rütbelerini söktü. İngiliz yanlısı Başbakan Ali Mansur’u değiştirdi ama, kaderi değiştiremedi. İşgal üç yıl sürdü ve savaş bittikten sonra Ruslar antlaşmaya rağmen bir yıl daha ülkeden çekilmediler. Aynı dönemde komşumuz Atina’nın da işgal sırasında Almanlardan çok çektiği ve binlerce Atinalının açlıktan öldüğü hatırlanır. Türkiye Atinalılara sadece birkaç gemi yiyecek gönderebilmiştir.
Atatürk’ün naaşı, ölümünden sonra Dolmabahçe Sarayı’nda kurulan katafalka kondu ve onbinlerce kişi tarafından selamlandı. Gazi’nin 19 Kasım 1938’de saraydan alınan naaşı, Yavuz zırhlısına aktarılacağı Sarayburnu’na getirildi. Cenaze korteji Eminönü’nden geçerken, mahşeri kalabalık içinde Atatürk’ü son bir kez görmek isteyenler Yeni Cami’nin kubbelerine çıkmışlardı.
Padişahlığa gelişiyle birlikte ipleri eline almaya karar veren Sultan II. Abdülhamid’in en önemli rakibi, Meclis ve Osmanlı bürokrasisi idi. Tanzimat’la birlikte kurulmaya çalışılan merkezî yapıyı yavaş yavaş yok eden Abdülhamid, siyaseti, ekonomisi ve güvenliğiyle sadece kendisine bağlı bir tek adam yönetimi tesis etmişti.
I. Abdülhamid’in 1789’da şaibeli ölümünün ardından tahta çıkan III. Selim’den itibaren Osmanlı Devleti’nde taht değişiklikleri büyük ölçüde kanlı oldu. IV. Mustafa, kendine yönelik Alemdar Mustafa Paşa darbesini etkisiz kılmak için, amcaoğlu III. Selim ile kardeşi Şehzade Mahmud’un öldürülmesini emretti. Selim öldürüldü ama, Şehzade Mahmud koluna aldığı bıçak yarasıyla kurtulur kurtulmaz, Alemdar tarafından 1808’de tahta oturtuldu. Genç padişah ilk iş olarak tahttan indirdiği ağabeyi IV. Mustafa’yı katlettirdi.
Bu kargaşa döneminde Anadolu ve Rumeli ayanları ile Sened-i İttifak imzalandı (29 Eylül 1808). İstanbul’un, taşra üzerinde zayıflayan merkezî otoriteyi yeniden kurmak, taşranın da merkeze karşı kendisini güvenceye almak gayesini güttükleri bu senet, çok kısa ömürlü ve etkisiz olsa da önemi büyüktür.
Bizzat II. Mahmud’un imha ettiği bu belgeye imza koyanların çoğunun başına çeşitli vahim haller geldi. Gittikçe vesayetten kurtulan ve merkeziyetçi, otoriter Osmanlı siyasi anlayışını hâkim kılmak isteyen II. Mahmud, ayanları sindire sindire yol aldı. Tepedelenliler, Tuzcuoğulları, Çapanoğulları, Karaosmanoğulları, Caniklizadeler, Haznedaroğulları gibi yörelerinde neredeyse bağımsız hareket eden sülaleleri merkeze bağladı. Rekabette ısrar edenleri ortadan kaldırıp, Kavalalı gibi dişli çıkanları da uluslararası dengelere göre yönetmeğe kalktı.
Bürokrasinin güç kazanması
Yeniçeri Ocağı’nın da 1826’da tarihe karışmasıyla “Tanzimat Reformları”nın ve merkeziyetçi bir devlet yönetiminin önü açılmıştı. Başta Reşid, Âli ve Fuat Paşaların damga vurduğu bu devirde, Babıâli bürokrasisi giderek yönetimin merkez üssü oldu. 19. yüzyılın karakteristik Babıâli bürokrasisi ciddi anlamda hanedana rakip olmuştu. Taşra eşraf ve ayan ailelerinden okumuş yazmış bir kitlede yavaş yavaş merkezî bürokrasi içinde yer alıp iktidarın ucundan tutmayı başarmıştı. Devletin farklı din, mezhep ve milletlerden ibaret unsurlarını bir arada tutabilmek, bunları “Osmanlıcılık” ideali etrafında birleştirebilmek uğruna atılan bu adımlar mutlaka gerekliydi ama daha alınacak çok mesafe vardı.
II. Abdülhamid: Gerçekler ve efsaneler Osmanlı Devleti’nin 33 yıl hüküm süren, 34. padişahı. Devrine yönelik gerçek dışı acımasız eleştiriler kadar, insanüstü vasıflar nispet edilerek hakkında üretilen akıl almaz efsaneler sebebiyle objektif bir monografisinin yazılması henüz gerçekleşememiştir. Hayatını bütünüyle ortaya koyabilecek arşiv belgesi, kitap, gazete, mecmua, fotoğraf zenginliği açısından en şanslı padişahken, en tartışılan padişah oluşu da şaşırtıcı bir durumdur.
II. Mahmud’un ölümüyle 17 yaşındaki Veliahd Şehzade Abdülmecid tahta çıkar çıkmaz ilk şoku yaşadı. Daha babasının cenazesi defnedilirken, Sadrazam Rauf Paşa’dan sadaret mührünü zorla alan Koca Hüsrev Paşa’nın sivil darbesini kabul etmek zorunda kaldı. Annesi Bezmialem’in “Sadrazamı niye görevden aldın” sorusuna verdiği “Valide, beni bir şeye karıştırmadan kendi aralarında hallettiler” cevabı sonraki yıllarda yönetimin alacağı şekle bir işaret olmuştu. Her ne kadar otoritesini bir anlamda kurmaya çalıştıysa da, Babıâli bürokrasisi ile karşılıklı tavizlerle hükümdarlığını sürdürdü.
Abdülmecid’in babasını aratmayan bir tarzda, içkiye ve kadınlara düşkünlüğü eleştirilmiştir. Çok genç, henüz 39 yaşında vefat etmesinde de bu iki alışkanlığının etkisi vurgulanır. Osmanlı Devleti’nin son dört padişahı kendi çocuklarıdır. 1840 doğumlu Murad, 1842 doğumlu Abdülhamid, 1844 doğumlu Reşad, 1861 doğumlu Vahdeddin sırayla tahta geçtiler. Çocuklarını, eski dönemlerin şehzadelerinin hapis hayatından çok uzakta, nispeten serbest yetiştirmeğe özen göstermiştir. Öylesine serbest ki “Murad Efendi’nin evinde toplansınlar da içki içsinler” diyerek çocuklarını yönlendirebilmiştir. Şehzade Murad, Abdülhamid ve Reşad bu ortamlarda sarhoş olup iyice içkiye alışırlar. Ancak Abdülhamid bir gün arabasını sarhoş halde kullanırken atların ürkmesiyle tehlikeli bir kaza geçirir. O andan sonra içki âlemlerini bırakır. Kulaklarının az işitmesinin de o kazaya bağlı olabileceğini düşünür.
Abdülhamid’in bekleyişi
Abdülmecid’den sonra tahta çıkan 1830 doğumlu kardeşi Abdülaziz’in devrinde de Abgürlüklerine aşırı bir kısıtlama getirilmediği gibi Şehzade Murad ve Abdülhamid Efendiler ilk defa bir padişahın gerçekleştirdiği Avrupa seyahatine de katılmışlardır. Bu dönemde veliaht şehzade olan Murad Efendi, Yeni Osmanlılar ve meşrutiyet yanlıları ile temasa geçiyor, toplantılar düzenliyor, daha amcasının sağlığında rical-i devletten taraftar kitlesi kazanmaya çalışıyordu.
Abdülhamid ise bu sırada sadece izleyiciydi, padişah olabilmesi düşük bir ihtimaldi. Tahttaki amcası, daha çok gençti. Zaten kendinden önceki taht sırası da ağabeyinindi. Yine de padişah olursa kendi çevresine o adamları sokmamak için Murad Efendi’nin yanına gelip bağlılık bildirenleri mimliyordu. Sultan Aziz’in 1876’da 46 yaşında tahttan indirileceğini, yerine gelen ağabeyi Murad’ın tahta çıktıktan 93 gün sonra hal’edilip devlet kuşunun başına konacağını tahmin bile edemezdi. Dolayısıyla, Murad Efendi’nin saltanata yönelik aktiviteleri onda yoktu.
İktidar anlaşması ve sivil darbe
Abdülhamid, Kâğıthane ve Maslak kasırlarında oturuyor, ailesinin geçimini sağlamak için büyük koyun sürüleri yetiştirip satıyordu. Devletin tahsisatı yanında elde ettiği diğer gelirlerini de Ermeni sarrafları eliyle dünya borsalarındaki çeşitli hisse senetlerinde değerlendiriyordu. Şehzadeler arasında israf etmeden rahat geçinebilen sadece oydu. Marangozluk zanaatında hayli maharet kazanmıştı. Talihi yüzüne gülüp iki padişahın taht müddetleri kısa sürmeseydi belki de sadece marangozluk eserleri ile hatırlanacaktı.
Sultan Aziz’in ölümünü ve Sultan Murad’ın aklını kaybettiğini gören Şehzade Abdülhamid, bir an önce tahta çıkmak arzusuyla çalışmalara başladı. Eniştesi Fethi Paşazade Mahmud Celaleddin Paşa aracılığıyla, Rumeli’de bulunan Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Nadir Paşa’nın İstanbul’daki vekili Serasker Kaymakamı Redif Paşa’yı elde etti. İstanbul’daki askerin en büyük komutanı taraftarı olunca, Mütercim Rüşdi ve Midhat Paşalar da tahta çıkarılmasını görüşmek üzere Abdülhamid’in Kâğıthane’deki köşküne geldiler. Veliahd Şehzade Abdülhamid, Rüşdi Paşa’nın sadarette kalacağını, Midhat Paşa’nın en büyük arzusu olan Kanun-ı Esasi’yi ilan edeceğini vaad ederek onları da tarafına çekti. Hatta “usul-i meşrutiyet ve meşverete dayanmayan bir hükümeti kabul etmem” diyerek pırlantadan kol düğmelerini de Midhat Paşa’ya hediye etti.
Bu görüşmede Sultan Murad’ın tahttan indirilmesine karar verildi. 31 Ağustos 1876 itibariyle 34 yaşındaki II. Abdülhamid’in saltanatı başladı. Aslında bir anlamda darbe olan bu eylemde Abdülhamid’in hissesinden pek söz edilmez. Daha sonra Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin hazırladığı Sultan Murad’ın hal’ fetvasındaki ‘cünûn-ı mutbık’ ibaresini, yani ‘sürekli cinnet hali’ tabirini de Şehzade Abdülhamid’in ilave ettirdiği söylenir. Aslında ağabeyinin hiçbir zaman iyileşemeyeceğinin fetva ile halka ilan edilmesini amaçlamıştır.
Abdülhamid bu hukuki tabirlere, cülus tarihine özel önem vermiştir. Tahta çıkışındaki “bi’l-irsi ve’l-istihkak” yani tahtı soy bağının hakkıyla aldığını özellikle vurgulatır. İlginçtir, Şehzade Abdülhamid’in tahta çıkarılması görüşmelerinde bulunanlar, meselelerin içyüzünü bilenler, Abdülhamid’in ipleri ele geçirmesinden sonra, Yıldız Mahkemesi adı verilen duruşmalarda Abdülaziz’in intihar etmediği, cinayete kurban gittiğine hükmedilerek, darbenin ve katlinin sorumluları olarak mahkûm edileceklerdir. Mahmud Celaleddin Paşa, Midhat Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi gibi en önemli şahsiyetler, Taif zindanlarına sürülür, Midhat ve Mahmud Celaleddin Paşalar orada katledilir.
Selamlık Resm-i Âlîsi Abdülhamid’in en önem verdiği teşrifat usulü, Cuma Selamlığı töreniydi. İslâm halifesi olarak tebaası ve uluslararası toplumla temas kurabilmek için Yıldız Sarayı’nın hemen çıkışına inşa ettirdiği Hamidiye Camii’nde kıldığı Cuma namazını hasta bile olsa hiç kaçırmazdı.
Meclis’in kapatılması
II. Abdülhamid’in tahta çıkışıyla birlikte 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve ardından imzalanan Berlin Antlaşması ile devlet ve milletin zararı büyük olur. Abdülhamid tarafından askıya alınan Kanun-ı Esasi ve kapatılan Meclis-i Mebusan konusu artık gündemde değildir. Kanun-ı Esasi her ne kadar askıya alınsa da devlet yıllıklarının başında her yıl yerini alır. Toplumun geçim derdi, hayatta kalma çabası daha ağır basar; özgürlüklere sahip çıkmak unutulur.
Binlerce can kaybı, ardı arkası kesilmeyen göçler, kaybedilen topraklar, savaş masrafları ile Osmanlı mâliyesi iflas eder. 1881’de Düyun-ı Umumiye idaresi kurularak Osmanlı Devleti’nin belirli vergi gelirlerine uluslararası alacaklı sermayedarlar tarafından el konulur. Uluslararası piyasalarda çok değerli Türk tütünleri de o tarihte Reji idaresinin tasarrufundadır. İdarenin, hapishanelerden çıkan mahkûmlardan kolcu takımları kurarak kaçak tütün takibine gitmesiyle ortalık kan gölüne döner. Binlerce köylünün yaralandığı, can verdiği o günlerden günümüze “Ayıngacı Türküleri” kalır.
Berlin Antlaşması ile bizden ayrılan topraklardaki eski vatandaşlarımızla hiç ilgilenemeyiz. Hukuken bizden tam olarak ayrılmayan Kıbrıs ve Bulgaristan Türkleri için de yapacaklarımız sınırlıdır. Sultan Abdülhamid, Kıbrıs anlaşmasına konulması unutulan iki cümlenin, meşhur “Hukuk-ı Şahaneme asla halel gelmemek şartıyla muahedenameyi tasdik ederim” cümlesinin eklenmesi ricasıyla İngiltere kraliçesine yazdığı mektupta çok kibar ve alttan alır bir dil kullanır. Buna rağmen İngiltere adadaki padişahlık hukukunu ihlal ettiğinde verdiğimiz notaya “hukuk-ı şahane” deyince Kıbrıs’ta Hazine-i Hassa’ya ait çiftliklerdeki “hukuk-ı şahane”nin kastedildiğini yazmaktan da çekinmeyiz. Üstelik Anadolu’nun doğusunda altı vilayetin yönetimindeki özel şartları da kabul etmişizdir. Böylesine birortamda Abdülhamid, mutlakiyeti bile geride bırakan bir anlayışla, “tek adam” modeline uygun bir yönetimi yerleştirmenin gayretindedir.
Tahta çıkmadan önceki üç ayda amcasının ölümünü, ağabeyinin cinnetini, hükümetin toplantı yaptığı sırada serasker ve hariciye nazırının suikaste uğradığını gören yeni padişah, hayatından endişelenerek evhama kapıldı. Ağabeyini ve amcasını tahttan indiren basit bir kâğıt parçasında yazılı “fetva”nın gücünü görmüştü. Her an için başına aynısı gelebilir, iyileştiği iddiasıyla ağabeyini yeniden tahta çıkarmaya kalkışabilirlerdi. Çevresinde güveneceği kimse yoktu. Zaten şehzadeliğinden beri kimseye itimadı olmadığını söyleyip dururdu.
Babıâli boş kaldı Abdülhamid ipleri eline aldı II. Abdülhamid devrinde Kanun-ı Esasi askıya alındı, Meclis-i Mebusan kapatıldı, boş ve sessiz kalan Babıâli, artık devletin merkezi olmaktan çıktı.
Amcasının hal’inde Dolmabahçe Sarayına yönelen donanmadaki savaş gemilerinin toplarını hiç unutmadı. O zamanki darbeci bahriye nazırı olup sürgüne gönderilen Kayserili Ahmed Paşa’nın affedilip İstanbul’a dönmesi yönündeki çağrılara verdiği cevap hissiyatını açıklayıcıdır: “Kayserili Ahmed Paşa, cahil, garazkâr ve yiyici bir zat bulunduğundan vaktiyle Bahriye Nezareti’nde iken emrindeki subay ve erleri hile ile kandırarak amcamın [Sultan Abdülaziz] sarayını denizden abluka edip tahttan indirilmesine sebep olmuştur. Tarife ne gerek, herkesin bildiğidir. Onun için bu adama asla emniyetim yoktur. İstanbul’da bulunmasını kat’iyyen kabul edemem. 22 Ramazan 1295.”
Yıldız’a geçiş ve ‘bendegân’ kadrosu
Babasının yaptırdığı, 1856’dan sonra padişahların mekanı olan Dolmabahçe Sarayı’nı da güvenli bulmadığından terk etti. Donanmayı Haliç’te hapsetmesinin bir yönü de yeniden topların kendine yönelmesini önlemektir. Abdülhamid kısa süre sonra, önce haremini, ardından tüm devleti Yıldız Sarayı’na taşıyarak zihnindeki “tek adam” tasarısını gerçeğe dönüştürmeğe başladı.
Yıldız Bahçeleri III. Ahmed devrinden itibaren her padişahın ilgi gösterdiği bir mekândı. Boğaziçi’nden tatlı bir meyille yükselen arazisi, ulu ağaçlar, derin vadilerle kaplı bu mekândaki köşk ve idari binalara yenileri eklendi. Etrafındaki Beşiktaş ve Ortaköy semtleri arasındaki bütün evler, işyerleri gözetim altına girdi. Saray ve civarında kendisine sadık bir “bendegân” kadrosu oluşturuyor, bunları çeşitli kategorilerde seçiyordu. Ülkenin etnik çeşitliliği burada da gündeme geldi. Ayrılıkçı eğilimleri olan Arnavut ve Araplardan muhafız alayları oluşturdu. Osmanlı Hanedanının nispet edildiği Söğütlü Karakeçili Aşireti’nden de bir alay düzenledi. Bu çalışmalarla Arnavut ve Araplara saygınlık kazandırarak, kendisine ve devlete güvenmelerini sağlamayı düşünüyordu.
Amcasının tabur ağalarından olup şehzadeliğinden itibaren tanıdığı Hasan Ağa, darbede memleketi Çorum’a sürülmüştü. Onu getirterek Beşiktaş Muhafızı yaptı. Ali Suavi’yi Çırağan Baskını’nda kafasına vurduğu odunla öldürünce en sadık adamlarından biri kabul ederek paşalık rütbesini verdi. Analığının sarayından tanıdığı yılların emektarı Ali Ağa’yı Yıldız’a getirterek önce odun ambarı emini, ardından Başmabeynci Hacı Ali Paşa yapmıştır. Bir yandan Mekteb-i Mülkiye’yi dereceyle bitirenleri liyakatlerine göre Yıldız Sarayı’nda kitabet ve idari işlerde istihdam ederken, bazı hassas işlerde kullandıklarının eğitim düzeyini umursamayıp sadece sadakate itibar etmesi, onun yönetim anlayışının en bariz özelliklerindendir.
Güvenlikten hafiyeliğe
Gece yatarken uykudan önce paravanın arkasında kitap okutturduğu en sadık bendelerinden Esvapçıbaşı İsmet Bey sütkardeşiydi. Sadece eskiden beri tanıdıklarını değil, İslâm dünyasının liderliği iddiasındaki bir halife olarak çeşitli bölgelerden gelen şeyh, hoca gibi dinî kimlikli kişileri de gözetir, onlar üzerinden bölgeleri ile bağlantı kurardı. Trablusgarplı Şeyh Zafir, Halepli Ebu’l-Huda es-Sayyadi ve kardeşi Hasan da Yıldız ve civarında ikamet ederlerdi. Arap İzzet Holo, Beyrut Hıristiyanlarından Selim ve Necip Melhame kardeşler de sadakatlerini defalarca ispatlayan, hafiyelik yolunda en güvenilir adamlardı. Abdülhamid’e bombalı araba ile yapılan suikastin soruşturmasını Necip Melhame yapmıştır.
Kendi güvenliği için haber alma ağının gerekliliği tartışılmazdı. Resmî bir hafiyelik teşkilatı kurduysa da kısa süre sonra bu resmiyetin dışında her yerden jurnal yağınca gereksiz bulup kaldırdı. İlk hafiyelik çalışmasını Midhat Paşa’nın sadaretten azledilip yurtdışına sürgün edilmesinden sonra gerçekleştirdi. Midhat Paşa el altından “eğer sadaretten azledilirse halkın yeniden kendisini o makama getireceği” söylentisini yayıyordu. Abdülhamid bu iddianın gerçekleşme ihtimalinden tedirgindi. Halk arasına adamlarını yollayarak ne gibi yankılar uyandığını, etkisinin ne yolda olduğunu öğrenmek için nabız yokladı. Halkın pek de önemsemediğini görünce bu çalışmayı kendine faydalı bir yöntem olarak benimsedi.
Yerel güçleri kazanma operasyonu 1880 yılında tüm vilayetlere gönderilen genelge uyarınca tespit edilen varlıklı ve saygın eşrafın listeleri düzenlenip Yıldız’a sunuldu. Buradaki belge, Tokat Mutasarrıflığı tarafından hazırlanıp liva meclisi azalarının mühürleriyle gönderilen mazbatadır. Abdülhamid bu listelerden uygun bulduğu isimlere rütbe ve nişanlar göndermişti.
Tüm saltanatı süresince binlerce jurnal gönderildi. Bunları kendi ölçülerine göre değerlendirir, asılsız ihbar olduğu belli olan ama padişahın vehmini harekete geçiren bir olay anlatılmışsa muhakkak ilgilenilirdi. Binlerce kişi bu asılsız ihbarlarla çeşitli yerlere sürgün edildi. Mağdur oldukları, iftiraya kurban gittikleri besbelli kişilere atiye verilip gönülleri alınırdı. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle günümüzün İstanbul Üniversitesi o zamanın Harbiye Nezareti bahçesinde bu jurnaller yakılarak, birbirini jurnallemiş kişilerin mazideki hatalarının “ortalığa saçılması engellendi”.
Merkezî devlet yerine taşra hanedanları
Dedesi ve babası zamanından itibaren binbir emek verilerek merkeziyetçi bir yapıya dönüştürülen yönetim tarzında, güçlü Babıâli ve devlet adamlarının ortaya çıkması Abdülhamid’in anlayışı ile taban tabana zıttı; ancak bu gücün karşısına tek başına çıkamazdı. İki-üç nesildir dönüşüm geçirmekte olan, merkeze boyun eğmiş taşra hanedanlarını canlandırmaya karar verdi. 27 Ağustos 1880 tarihinde tüm Osmanlı ülkesine gönderilen genelge ile tahta çıktığı 31 Ağustos 1876’dan sonra meydana gelen asayiş olayları, eğitim, askeriye, imar ve sağlık konularındaki ihtiyaçları ile bölge ahalisinin kıdem, haysiyet, servet ve emlak açısından önde gelenlerinin tespit edilerek listelerinin gönderilmesini istedi. Bir anlamda bölgelere göre ahalinin fişlenmesi demek olan bu uygulamayla tespit edilen taşralı zengin Osmanlılardan işine yarayacağını düşündüklerine çeşitli paye ve rütbeler tevcih etti. Anadolu, Rumeli, Arap vilayetlerinin tamamında tespit ettiği yüzlerce varlıklı kişiye nişanlar gönderdi. Bu teşebbüs ile padişahın birdenbire ilgisine mazhar olan, nişan ve unvanlarla onurlandırılan bu kişilerin Abdülhamid’e sadakatleri fevkalade güçlendi. Öte yandan merkezden gönderilen vali, mutasarrıf, kaymakam gibi mülki memurların otoritelerinin zedelenmesi söz konusuydu ama, Abdülhamid için bürokratik gücü kıracağı yerel güçlerin sadakati daha önemliydi.
Devlet-i ‘Aliyye üzerinde Alman nüfuzu Abdülhamid babasının inşa ettirdiği, devleti borç sarmalına sokan Dolmabahçe Sarayı’nda çocukluğunda yaşadı, amcası Abdülaziz tahta çıkınca buradan ayrıldı. Padişahlığının ilk yılında burayı güvensiz bularak kendi isteğine göre düzenlediği Yıldız Sarayı’na taşındı. Dolmabahçe Sarayı’nı sadece bayramlaşma törenleri ve diplomatik ziyafetler için kullandı. Alman Sefareti’nin Osmanlı sarayı üzerindeki tahakküm edici nüfuzu, dönemi gayet iyi yansıtmaktadır.
Babıâli yönetimi her şeye hâkim olsa da bürokratik işleyişin aksaklıkları gözden kaçmıyor, vatandaşın işleri sürüncemede bırakılabiliyordu. Taşradan çekilen bir telgrafta dile getirilen istek ve ihtiyaçların karşılanması uzun sürelere muhtaç kalıyordu. Taşra güçleri artık Babıâli’yi devreden çıkarıp doğrudan doğruya Yıldız’a müracaat eder oldular. Bu süreci hızlandırmak için de Babıâli’de olduğu gibi telgraf odası, şifre odası kuruldu. Vali ve mutasarrıf gibi görevliler de Babıâli veya Dâhiliye Nezareti’nden önce Yıldız’ı haberdar eder oldular.
Abdülhamid her gelen tahriratı, telgrafı sabah-akşam belirli tarafına senede iki bayram, bir Hırka-i Şerif ziyareti dışında geçmezdi.
Yıldız Sarayı zamanla tam bir yönetim merkezi haline gelmekle teknolojik açıdan da donatılıyordu. Sarayda zehirlenmekten korkan padişahın tam teşekküllü kimya laboratuvarında en karmaşık tahliller yapılabiliyordu. Saray kimyagerleri Abdülhamid’in her gün alınan idrar tahlili sonuçlarını hekimlere gönderiyor, sağlık denetimleri eksiksiz uygulanıyordu. Sarayda kurulan fotoğrafhanelerde eğitim verilen askerler ülkenin dört bir yanına gönderilerek çektikleri fotoğraflar, lüks ciltli albümlerle padişahın incelemesine sunuluyordu (Bu albümler günümüzde de dünyanın en zengin koleksiyonların-dan biri olarak araştırmacıların hizmetindedir). Fotoğrafçılardan bazıları Bahriyeli Miralay Ali Sami’nin önderliğinde en aktif hafiye gruplarından birini oluşturmuştu.
Yıldız’da oluşturulan en önemli birimlerden biri de kütüphanedir. İstanbul’un çeşitli kütüphanelerinden, Topkapı Sarayı’ndan getirilen kitaplar hal’den sonra iade edilmiş, kalan kitaplar, haritalar, gravür ve fotoğraf albümleri Atatürk’ün emriyle İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesine kazandırılmıştır.
İmtiyazlı yakınlar ve İstanbul çeteleri
Sultan Abdülhamid, bürokratik gücü kırmak için taşra hanedanlarından bazılarını palazlandırdığı gibi eşin-dostun çoluk çocuğunu da imtiyazlı bir kitle haline getirdi. Giderek dokunulmaz statüye kavuşan bu zümrelerden Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit, padişahın sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet’in oğlu Fehim, Arnavut Toptanilerden Gani ve Kürt Bedirhanilerin tamamı temayüz ederek, kanundışı eylemlerine göz yumulan güç odakları haline geldiler. Bunların daha alt mertebelerinde de Deli Fuat Paşa’nın Çerkez silahşorları bir üst lige çıkabilmek için verdikleri mücadeleyi Fehim Paşa’ya karşı kaybedince etkisiz kaldılar.
Sultanın yakınında mafya hesaplaşmaları Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit, İstanbul’u haraca kesen çetelerden birinin başındaydı. Onun adamlarından biri, Abdülhamid’in muhafızı Arnavut Gani Toptani’yi öldürünce, ağabeyi Esat Toptani’nin adamları da sadrazamın oğlunu Galata Köprüsü’nde vurmuşlardı.
Kendi aralarında zımnen saldırmazlık paktı uygulayan bu çeteler, uzun süre İstanbul’un altını üstüne getirdiler. İstanbul’un ve yakın çevresinin kaymağını büyük bir iştah ve açgözlülük ile yemeye başlayan bu zümrelerin birbirleri ile kavgaya tutuşmaları kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Sadrazamın oğlu Cavit Paşa’nın adamları Gani’yi öldürdü. Gani’nin ağabeyi Esat Toptani, Arnavutluk’tan getirdiği adamlarına Cavit’i öldürttü. Oğlunun öldüğünü duyan Sadrazam Halil Rifat Paşa geçirdiği hastalıktan yatağa düştü ve kısa süre sonra o da öldü.
Bedirhaniler İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Rıdvan Paşa’yı Göztepe tren istasyonunda öldürdüler, İstanbul’dan sürüldüler. Fehim Paşa, Avusturya ve Alman-ya ile diplomatik sıkıntıya yol açtığından Bursa’ya sürülerek ölümden kurtulmuş gibi oldu (II. Meşrutiyetin ardından Yenişehir’de linç edilerek acı sona maruz kaldı).
Madalyonun öbür yüzü: Refah artışı
Bütün bunlar olurken devletin mâli, askerî, bayındırlık, sağlık ve maarif politikalarındaki başat belirleyiciliği ile görece bir kalkınma sağlandı. Düyun-ı Umumiye tahsilindeki borçların büyük kısmı kapatıldı. II. Abdülhamid’in tahta çıktığı andan sonraki duruma nazaran, ülkenin refah durumu ve toplumsal seviyesi kat kat artış göstermişti.
Ancak kendi tercihi olan tek adam yönetimi altında ezilen, sıkılan gayri memnun kitle memnuniyetsizliğinin tek sorumlusu olarak Abdülhamid’i görür oldu. Ülkenin bilhassa Balkanlar ve Anadolu’nun doğusundaki Hıristiyan nüfusu ara sıra isyana kalkıştığı gibi, Diyarbakır ve Erzurum’da da Müslüman halkın memnuniyetsizliği giderek arttı.
II. Abdülhamid’in, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önderliğindeki muhalefeti durdurmaya gücü yetmedi. Muhalefet için de hedef büyütme zamanı gelmişti. Manastır başta olmak üzere Rumeli’nin çeşitli yerlerinden Kanun-ı Esasi’nin ilanı ve Meclisin yeniden açılması yolunda çekilen telgrafların yarattığı endişeyle, bu istekler apar topar yerine getirildi.
İttihat ve Terakki lideri Ahmed Rıza’nın bardağına su dolduracak kadar jest yapılsa da ters giden bir şeyler vardı. Sultan Abdülhamid -zamanında karakterlerini belki fark etti belki de edemedi ama- dört satırlık bir fetva ile tahttan indirildiğini tebliğe gelenler arasında, kendi himayesine en çok mazhar olmuş kişileri gördü. İlmek ilmek kendisine bağlılıklarını ördüğü taşra hanedanları, imtiyazlı statüler bahşettiği Arnavut ve Kürtler, eğitip topluma kazandırdığı mektepli, medreseli genç nesil, padişahı kaderiyle baş başa bırakmıştı.
Abdülhamid kardeşini ölene kadar tecrit etti
Sultan V. Murad 28 yıl hapiste tutuldu
Sultan V. Murad 1876’da tahttan indirildiğinde aklına mukayyet değildi. Validesi Şevk-Efza Sultan doktorlardan umudu kestikçe, namlı hocaların okuyup üflemesinden, yazdıkları muskalardan şifa bekliyordu. Ailesi ile Çırağan Sarayına bir anlamda hapsedildiler. Kimseyle görüşmemek, dışarıya çıkmamak üzere muhafızlara emanet edildilerse de güvenlik tedbirleri aşırıya kaçmıyordu.
Ali Suavi’nin yarım kalan Murad’ı kaçırıp tahta çıkarma teşebbüsü Abdülhamid’i nevhamını tetikledi ve aşırı güvenlik önlemleri ile sonuçlandı. Murad Efendi ve ailesi hizmetinde görevlendirilen harem ağaları, hizmetçiler, doktor ve ebeler asla başka kimselerle görüşüp konuşamazdı. Murad Efendi çocukları ve hanımları ile tecrit edildiği dünyada yaşarken belli ölçüde iyileşti ama cinnetinin hiçbir zaman ne durumda olduğu öğrenilemedi. Küçüklüğünden itibaren müziğe kabiliyeti ve üstad müzisyenlerden aldığı dersler sayesinde Batı müziğinde bestekâr seviyesinde iyi bir müzisyendi. Dört duvar arasında yüzlerce beste yaptı. Üç aylık padişahlığının ardından 28 yıl hapis hayatı yaşadı ve 1904’te bu âleme veda etti. Murad’ın çocukları Abdülhamid amcalarını hiçbir zaman affetmediler.
İstibdat devri
Hiçbir nizam ve kanuna tâbi olmadan…
Dr. Abdullah Cevdet’in, V. Alfieri’nin Della Trannide adlı eserinden uyarladığı ve Mısır’da bastırdığı 1908 tarihli İstibdad kitabı.
Osmanlı tarihinde Abdülhamid’in saltanat süresine “İstibdad Devri” adı yakıştırılmıştır. Yani kendi başına, hiçbir nizam ve kanuna tâbi, olmaksızın hükmetme devri. Halkın mağdur ve mazlum halini yazılarda, şiirlerde dile getiren muhalif aydınlar, bu tabiri oldukça yaygınlaştırdılar. Dünya görüşleri farklı birçok şair ve yazar, istibdad nitelemesinde görüş birliğine vardılar. İstiklal şairimiz Mehmed Akif’in de “İstibdad” başlıklı uzun bir şiiri Safahat’ında yer alır: Yıkıldın, gittin ammâ ey mülevves devr-i istibdâd, Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd! Diyor ecdadımız makberlerinden: “Ey sefîl ahfâd, Niçin binlerce ma’sum öldürürken her gelen cellâd, Hurûş etmezdi, mezbuhane olsun, kimseden feryad?
Jurnaller ve hafiyeler
Jurnal kelimesi, Tanzimat’tan sonra dilimize girdi. Başlangıçta memurların devam çizelgelerini, imza föylerini takip eden memura “jurnalci” denilirdi. Şehirlerarası ulaşım arttıkça kaza merkezlerine giren çıkan şahıslar da bir deftere kaydedilmeye başlandı. Merkeze gönderilen bu deftere de “jurnal defteri” denildi.
Fotoğrafçının şehzadeyi jurnallemesi Abdülhamid’in serfotoğrafçısı Miralay Ali Sami Bey’in, Veliahd Şehzade Reşad ve taraftarlarına dair bir jurnali.
Sonraları küçük çaplı gözlem, tahkikat raporu düzenlendiğinde eskiden kullanılan “müzekkire” tabiri yerine jurnal denilmesi yaygınlaştı. Aslında kastedilen Fransızca “espionnage” (hafiyelik) kelimesinin karşılığıydı. II. Abdülhamid devrinde yaygınlıkla kullanılan anlamı budur.
Hafiye olsun olmasın birçok Osmanlı vatandaşı jurnal vermekte yarışır olmuştu. Bir jurnale maruz kalıp, işinden gücünden olmak, sürgüne yollanmak herkes için muhtemeldi. İftiraya maruz kalındığı anlaşılınca, teselli bahşişi almak da mümkündü. Bu parayı alabilmek için kendini yalan yanlış iftirayla jurnalleyenler bile vardı.
Yıldız Baskını sonrası sarayda ortalığa saçılmış, bazılarının zarfları bile açılmamış binlerce jurnal bulundu. İlk anda bunların tamamını imha etmek düşünülmedi. Bir komisyon tarafından incelendikçe İttihad ve Terakki muhalifi kişilerin jurnalleri gazete sayfalarında görülmeğe, bir anlamda hükümet tarafından şantaj unsuru olarak kullanılmaya başlandı. Toplumda oluşan tepkiler karşısında yakılarak toptan imha edildi. Bununla beraber Meclis-i Vükela’nın 19 Kasım 1911 tarihinde, jurnallerin zayi edilmemesi hatta beşer nüsha fotoğraflarının alınmasına dair bir karar aldığı da ortadadır.
Sansürün yaygınlaşması
Her türlü yayın, hattâ ürün etiketleri bile…
‘Sansür Kemal’ II. Abdülhamid döneminde sansür görevinde nam salmış, matbuatın korkulu rüyası Sansür Kemal Bey.
Matbuat üzerinde devlet eliyle denetim yapılması anlamına gelen sansür, Abdülhamid döneminin sembollerinden biriydi. Osmanlı Devleti’ne matbaa geç gelmiş, ilk gazete İstanbul yerine Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Kahire’sinde yayımlanmıştı (Vakayi-i Mısriye, 1828). Neyse ki Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis ile İstanbul da gazetelerine kavuştu.
Abdülhamid devrinden önce de sansür biliniyor ve uygulanıyordu. Abdülhamid devrinde Matbuat-ı Dâhiliye Müdüriyeti kurularak kitap ve gazetelerden el ilanlarına, ürün etiketlerine kadar her türlü yayın sansüre tâbi tutuldu. Tarihî metin neşirleri de sansürün hışmına uğradı. Evliya Çelebi’nin yazma metni ile İkdamcı Cevdet’in matbu metni arasındaki farklılıklar hep bu sansür yüzündendir.
ABDÜLHAMİD’İN YAVERİ FEHİM PAŞA
Mazlumun âhını aldı, linçten kurtulamadı
Abdülhamid devrinin her taşın altından çıkan ve dönemi sembolize eden belli başlı adamlarından biri Fehim Paşa’dır. Padişahın sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in 1873’de doğan oğludur.
Çocukluğundan itibaren saray içinde ve çevresinde bulundu. Şehzadelerle oyun oynadı, Harbiye Mektebinin zadegân sınıfında okudu. Pervasız ve sefih bir hayat sürse de Abdülhamid için serkeşliği önemli değildi. Yeter ki bildiği, tanıdığı, sadakatinden şüphe duymadığı biri olsun, onu hemen yakın çevresine alırdı. Fehim Paşa’yı da henüz yirmi beş yaşında “paşa” unvanıyla taltif edip yaveri yaptı. Kardeşi Tarık da miralay olmuştu.
Padişahtan borç isteyen Fehim Paşa Fehim Paşa’nın acilen ödemesi gereken yüz lira borcu olup, parası bulunmadığından padişahtan 100 lira ihsan etmesini “ayağının tozunu öperek” istirham ettiği mektubu.
Fehim Paşa, etrafına topladığı ihtiraslı üniformalılar, ayak takımı ve serserilerden oluşan adamlarıyla İstanbul’u kasıp kavuran bir hafiye örgütü kurmuştu. Bu gözüpek adamlarıyla pek çok muhalifi sindirdi, pek çok masumun da âhını aldı. Deli Fuat Paşa’nın gözden düşüp sürgüne gönderileceği sırada, Şehzadebaşı’ndaki konağını adamlarıyla basarak şehrin ortasında saatlerce silahlı çatışmaya bile girebilen adamları vardı.
İstanbul kitapçılarında dizi dizi kartpostalları satılan “cambaz” Margareth, Fehim Paşanın metresiydi ve bu ilişki İstanbul’un dilindeydi. Gönül işlerinde hatır-gönül-âdap tanımaz, diğer çapkınlarla sık sık yolu kesişirdi. Abdülhamid’in yol vermesiyle, uluslararası hukuk çerçevesinde halledilemeyecek bazı diplomatik meseleleri halletme işlerinin de ihale edildiği bazı belgelerde görülmüştür. Alman ve İngiliz elçilerinin Fehim’in sürülmesine yönelik ısrarlı taleplerinin, hatta verilen notanın altında “namus meselesi”nden çok, bu gibi hamlelerin yatıp yatmadığı henüz araştırılmamıştır. Abdülhamid, tahtının son zamanlarında, ısrarları savuşturamayacak duruma geldiğinde, istemese de Fehim’i Bursa’ya sürgüne yolladı. Fehim Bursa’da iken Meşrutiyet ilan edilince kaçmayı düşündü ama, kaçış yolunda 3 Ağustos 1908’de Yenişehir’de halk tarafından arabasından indirildi, linç edilerek feci şekilde öldürüldü.
Lozan Konferansı’nda Türkiye Cumhuriyeti heyetinin genel sekreteri Reşid Safvet (Atabinen) Bey (1884-1965), yurtdışında tahsil etmiş, son Osmanlı döneminde yine yurtdışında diplomat olarak görev yapmıştı. Reşid Safvet, görüşmelerin ikinci bölümünde İsmet Paşa’dan veto yemişti.
İsviçre’nin Lausanne kentindeki barış konferansı, 11 Kasım 1922 – 24 Temmuz 1923 arasında yapıldı. 4 Şubat 1923 kesilen görüşmeler, 23 Nisan 1923’te ikinci kez başladı ve sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin başarısıyla sonuçlandı. İsmet İnönü başkanlığında Doktor Rıza Nur, Hasan Saka’dan oluşan heyetin genel sekreterliğini Reşid Safvet Atabinen üstlenmişti. Ayrıca Celal Bayar, Münir Ertegün, Ruşen Eşref Ünaydın, Mecdi Sayman, Yahya Kemal Beyatlı, Tevfik Bıyıklıoğlu, Maliyeci Cavit Bey, Yusuf Hikmet Bayur, Fuat Ağralı, Ahmet Muhtar Çilli, Tahir Taner, Zekai Apayadın, Veli Saltık, Zühtü İnhan gibi müşavirler, dışişleri mensupları katıldılar. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da, Beşiktaş Akaretler’de bulunduğu tarihlerde komşusu olan Reşid Safvet Bey’le özellikle kitaba olan düşkünlük ve kitap sohbetleriyle gelişen bir dostluğu vardı. Çelik Gülersoy’un ifadesiyle “Atatürk, genel sekreterliğe Reşid Safvet Bey’in adını yazarsa da, İsmet Paşa, Lozan Konferansının ikinci bölümüne Reşid Safvet Bey’in katılmasını veto eder. Atatürk de bu duruma ses çıkarmaz ve Reşid Safvet Bey 5 yıl kadar kendisini bir boşluğun içerisinde bulur.”
Reşid Saffet Atabinen (1884-1965)
Lozan Barış Konferansı Genel Sekreteri Reşid Safvet Atabinen (1884 Sarıyer – 2 Şubat 1965, İstanbul) yazar, diplomat bir devlet adamıdır. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun kurucusudur. 1904’te, Paris’te Ecole Libre de Sciences Politiques’ten diploma almış; 1906’da Beyoğlu’nda Fransızca ve İngilizce yayımlanan Levant Herald gazetesinin başyazarlığa getirilmiştir.
Atabinen’in yanında yetişen ve onu bir baba gibi gören Çelik Gülersoy’un ifadesiyle “Bu arada 10 yıldan fazla sürecek mesleği de artık belli olmuştur: Diplomatlık. 1907’de Osmanlı Devleti-Romanya Muhtelit Komisyonu başkâtipliği yapan Reşid Safvet, Bükreş Sefareti başkâtip vekili olur. Sonra, sırasıyla Amerika’ya, İspanya’ya ve İran’a gider; Washington, Madrid ve Tahran’da başkâtiplik yapar”. Ve yine Gülersoy’a göre “1918-1920 arasında Reşid Safvet Bey, İsviçre ve Fransa’ya gider ve Anadolu hareketinin haklılığını Batı kamuoyuna kabul ettirmek üzere birçok şehirde konferanslar verir, kitaplar, risaleler yayımlar. Bunların hepsi, Mustafa Kemal Paşa’nın bilgisiyledir. Çünkü, genç ve dâhi Paşa, Çanakkale Savaşı’ndan (1915) İstanbul’a döndüğü vakit, Akaretler’de Reşid Safvet’le komşuluk etmiştir”. Reşid Safvet Bey’in oluşturduğu dostluklar, arkadaşlıklar Lausanne’da kendisine, dolayısıyla Türk heyetine önemli kolaylıklar yaratır.
Maliyeci Cavit Bey’in yakın mesai arkadaşlarından Reşid Safvet, Maliye Nezaretindeki çalışmaları sırasında (1914-18) pek çok hanedan mensubu ile de dostluk kurar. İşte bu dostlukların ilginç örneklerinden biri de Damat Mehmet Raşit Bey ile ilgili olan mektuplarıdır.
Tecrübeli diplomat Reşid Safvet Bey (soldan ikinci), Lozan görüşmelerinin ilk safhasında İsmet Paşa’nın yanında Türkiye Cumhuriyeti heyetinde rol almış ve diplomatik tecrübesiyle etkili olmuştu.
Mehmet Raşid Bey’in Lozan mektupları
Mehmed Burhaneddin Efendi’nin oğlu İbrahim Tevfik Efendi’nin (1874-1931) kerimesi Arife Kadriye Sultan’ın(1895-1933) kocası olan Fenarizâde Mehmed Raşid Bey, 3 Mart 1924 tarih ve 431 Sayılı Kanun gereği diğer hanedan üyeleri gibi yurtdışına sürülür. Onlar da pek çok hanedan mensubunun gittiği yer olan Fransa’nın Nice kentine yerleşirler. Mehmed Raşid Bey, Lozan görüşmeleri sırasında kenttedir ve genel sekreter Reşid Safvet Bey’e mektuplar yazar. Bunlar biraz tepeden bakan, ama nezaket kurallarını, diplomatik dili koruyan, ustaca yazılmış mektuplardır. Ayrıca Lozan Konferansının Türkiye Cumhuriyeti heyeti açısından hiç de kolay geçmediği, Hanedan mensuplarının bile arzu ve isteklerinin heyete yansıdığını bu mektuplarda görmek olasıdır.
Sürgünden yaklaşık 10 yıl sonra Kadriye Sultan’ın genç yaşta ölümüyle, Mehmed Raşid Bey bir kez daha sarsılacaktır.
Damat Mehmet Raşid’den Reşit Safvet Bey’e: Yunan Hükümeti Türklerin mallarına el koydu
“Azizim Reşid Safvet Beyefendi,
Bir hafta mukaddem bir ariza takdim ile Yunan Hükümeti’nin eshâb-ı emlâkın hukuk-ı tasarrufiyesine, heyet-i celilenin vaki’ protestosuna rağmen tecavüzde musır olduğundan bahis ve bu babta tekrar Reis Paşa Hazretleri’nin nazar-ı dikkatlerini lutfen celbi bir istirhamda ve hatta bu mezalimi iş’ar ve ihbar eden bir telgrafı da meşk-i senaveriyi lef eylemiştim. Mezkûr istidamı nazar-ı dikkate aldıklarına ve lâzım gelen teşebbüsata delaletlerinden emin isem de bu güne kadar vusulünden ve lütfunuzdan senaveri haberdar edecek bir satır inayetnamenize nail olamamak, vusulünde tereddüd hâsıl etmekle işbu tezkiremle de teyid-i keyfiyete ibtidar eyliyorum. Şifahen istifsar ve istirhamımı tekit ile pek meşgul bulunduğunuza şüphe olmayan şu anda zât-ı âlilerini tekrar tahriren tasdi’ etmek istemezdim fakat bir infulanza şeklini alan nezle bendenizi apartmanda mahpus bırakmış olmakla yine bu vasıtaya müracaata cüretyâb oluyorum. Tasdi’mi ma’zur göreceklerini ümid ile bu vesile ile de teyid-i muhâleset ve arz-ı meveddet eylerim beyim efendim hazretleri.
17 Kanunusani (1)923 Damad Mehmed Râşid“
“Azizim Reşid Safvet Beyefendi,
Bir hafta önce takdim ettiğim yazıyla Yunan Hükümeti’nin, Heyet-i Celile’nin (Lozan’daki Türk delegasyonu) yapmış olduğu protestolara rağmen emlak sahiplerinin mülklerini kullanım haklarına tecavüzde ısrar ettiğinden bahsederek, bu konuda tekrar Reis Paşa Hazretlerinin (Mustafa Kemal Paşa) dikkatlerinin çekilmesini istirham etmiştim. Ve hatta bu mezalimi (zulmü, haksızlığı) haber veren bir telgrafı da gönderdiğim yazıya eklemiştim. Söz konusu yazımı dikkate aldıklarına ve gereken teşebbüslerde bulunduklarına emin isem de bugüne kadar yazının ulaşmış olduğunu ve memnuniyetinizi bildiren bir satırlık yazınıza nail olamamak, yazının ulaştığına dair tereddüt oluşturduğundan bu pusulamla ulaşıp ulaşmadığını doğrulatmaya çalışıyorum. Konuyu sözlü olarak izah ederek, pek meşgul bulunduğunuza şüphe olmayan şu anda meseleyi tekrar yazılı olarak bildirip sizin başınızı ağrıtmak istemezdim. Fakat influenza(grip) şeklini alan nezle, bendenizi apartmanda hapsetmiş olduğundan yine bu vasıtaya (yazıya) başvurmaya cüret ediyorum. Verdiğim rahatsızlığı mazur göreceklerini ümit ederek bu vesile ile de dostluğumu ve sevgilerimi arz ederim beyim efendim hazretleri.
17 Ocak (1)923, Damat Mehmed Raşid“ (Sadeleştirilmiş metin).
1938 Dersim katliamı sırasında ve sonrasında yakılan ağıtlar, hem sözleri hem sesleri hem arşiv fotoğrafları hem de aktüel saha çalışmalarıyla komple bir eser olarak yayımlandı.
TERTELE, AĞITLARIN DİLİYLE DERSİM ’38
Bundan tam seksen bir yıl önce, 7 Kasım 1935’te “Tunceli Kanunu”nu çıkaran devletin yol haritası şöyleydi: Bölgenin Dersim olan adı değiştirilecek, burada başına buyruk yaşayanlar tepelenecek, hayatta kalanlar sürülecek. Planlı katliam 1937’de başladı, 1938’de devam etti. Resmî belgelere göre, aralarında kadın ve çocuklarında bulunduğu 15 bine yakın “terörist etkisiz hale getirildi”. Birçok kişi alelacele kurulan mahkemelerde yargılandı ve asıldı.
Dersim katliamı, dönemin basını tarafından da “temizlik” ve “cumhuriyetin demir yumruğu” ibareleriyle selamlandı. Kamuoyuna, “isyan etmiş şakiler bastırıldı” algısı dayatıldı.
Dersim üzerine son yıllarda çok sayıda çalışma yapıldı, kitaplar yazıldı, saha araştırmaları gerçekleştirildi. Ancak geçen ay Kalan’ndan çıkan Tertele adlı kitap, hem içerik hem format açısından çok daha farklı bir nitelik taşıyor.
Dersim’deki cinayetler sırasında ve sonrasında, hayatta kalan yakınların, komşuların, tanıkların yaktığı ağıtlar, hadiselerin hem ayrıntılarını hem de insani ağırlığını en doğru ve içerden veren kaynaklardan biridir. Konunun önde gelen uzmanlarından Cemal Taş’ın yıllarca çalışarak ulaştığı bu ağıtları bir kitap-cd olarak okura sunma fikri ortaya çıkınca, Nilüfer Saltık bu çalışmayı daha ileriye götürmeyi düşünmüş.
Dersim üzerine dünyanın en zengin arşivine sahip Hasan Saltık’ın da katkılarıyla, kitabın içinde yer alan 33 farklı olaya ait 33 ağıtın her anlamda peşine düşülmüş. Bu katliamların kurbanlarının ve yakınlarının –eğer varsa- eski fotoğraflarına ulaşılmış. Neredeyse tamamı Zazaca olan ağıtlar hem Türkçeye hem İngilizceye çevrilmiş. Taş ve Saltık bununla yetinmemiş, “ağıtlara konu olan katliamların yaşandığı bu 33 bölgeye, noktaya bugün tekrar gidelim” demişler. Yani hem bu acı hadiselerin izini sürmüşler hem de aynı noktalardan çekilen aktüel fotoğraf ve hareketli görüntülerle, tarihi bugüne taşımışlar.
Tertele, Ağıtların Diliyle Dersim ’38, insan hikayelerini, sesleri, duyguları, bilimsel saha araştırmalarını biraraya getiren çok ayrıntılı ve müstesna bir çalışma. Şöyle diyelim: Dersim üzerine, sesli-sözlü-görüntülü bir tarih kitabı.
Nilüfer Saltık ve Cemal Taş, zorlu Dersim coğrafyasındaki katliam noktalarını 78 sene sonra tek tek tespit edip fotoğrafladı.
Yunanistan’ın son 100 yılda yaşadığı siyasal-toplumsal olayları ve aynı dönemdeki edebiyat eserlerini inceleyen kitap, toplumdaki Türk, Alman ve ‘içimizdeki düşman’ algılarını tartışıyor.
İŞGAL, DİRENİŞ, İÇ SAVAŞ: YUNAN EDEBİYATINDA II. DÜNYA SAVAŞI YILLARI
Damla Demirözü’nün yeni kitabı İşgal, Direniş, İç Savaş: Yunan Edebiyatında II. Dünya Savaşı Yılları, Yunan edebiyatının “45 Kuşağı” diye adlandırılan dönemi ve edebiyat eserleri üzerine ciddi bir araştırma sunuyor. Önceki çalışmalarında Türk-Yunan Savaşı ertesinde Anadolu’dan göç etmek zorunda bırakılan Rum Ortodoksların tanıklıklarını ele alan yazar, bu kitabında dönemsel olarak günümüze biraz daha yaklaşarak Yunan tarihinin başka bir acılı ve tartışmalı dönemini irdeliyor.
Kitabın birinci bölümü, edebiyat eserlerinin incelendiği ikinci bölüme bir ön hazırlık düşüncesiyle yazılmış ve dönemin tarihî olayları ve siyasi bağlamını okuyucuya aktarıyor. Anlatılanlar, Kral Konstantin ve liberal lider Eleftherios Venizelos arasında çıkan ve 1.Dünya Savaşında Yunanistan‘ın izleyeceği dış siyaset meselesiyle derinleşen anlaşmazlıkla, yani “Milli Bölünme”yle başlıyor. Daha sonra 1920’lerin ve 30’ların siyasi haritasındaki gelişmelerden, Venizelos’un toplumsal hareketlerin bastırılmasına yönelik yasa çıkarmasından, yeni palazlanan Yunanistan Komünist Partisi’nden, krala yakın sağ partilerin ve Venizelos’un liberal partisinin rekabetinden 1944 yılı sonlarında Alman askerlerinin çekilmesini takiben başlayan Yunan İç Savaşı ise Yunanistan’da uzun zaman konuşulmayan, yazılmayan tabu konulardan biri. Yazar bu dönemi taze bir kaynakça kullanarak, örneğin Polimeris Voglis ve Yorgos Margaritis gibi önemli tarihçilerin araştırmalarına ve eserlerine dayanarak akıcı ve kolay anlaşılır bir dille anlatıyor. Birinci bölümdeki genel olayların özeti ve analizi, direnişin Yunan Meclisi tarafından resmen tanındığı 1982’ye kadar devam ediyor.
Kitabın ikinci bölümünde, eserlerinde Arnavutluk cephesi, Alman işgali, direniş ve onu takip eden Yunan İç Savaşı ve sonrasında yaşananları anlatan on iki Yunan yazar tarafından seçilmiş on iki eser inceleniyor. Bu eserlerin 11’i öykü ve roman, biri ise deneme türünde. Yazarın incelediği roman ve öykülerin yazarları, anlattıkları olayların aynı zamanda tanıkları. Bir kısmı Arnavutluk cephesinde İtalyanlara karşı savunmaya ve/veya Alman işgaline karşı direnişe ve sonrasında İç Savaş’a bizzat katılmış ya da 1950’li ve60’lı yıllarda sol görüşlerinden dolayı sürgün hayatı yaşamışlar.
Kuşbakışı Atina:Yunan İç Savaşı sırasında, Atina şehrine hakim pozisyonda nöbet tutan, merkezi hükümete bağlı bir asker, 1947
Daha önceki çalışmalarında ve eserlerinde olduğu gibi, yazar bu kitabında da “öteki” algısı, kurgusu ve imajı etrafındaki sorularla ilgilenerek, 2. Dünya Savaşı dönemindeki zorlukların ve zulmün anlatıldığı on iki eserin bir kısmında 1821 Yunan Devrimi’ne ve 1922 Küçük Asya Felaketi’ne yapılan atıflara dikkatimizi çekiyor.
Bu eserlerde Türkler çoğunlukla gerçek karakterler değillerdir, ancak tarihî referanslar yoluyla okuyucuya hatırlatılan tarihî ‘ötekiler’dir. Mesela ilginç bir biçimde Lilika Naku’nun öykü kitabı Çocukların Cehennemi’nde Türkler geçmişin Almanları olarak ortaya çıkar. Ancak her şey bir yana, Yunan toplumu için iç savaşı konuşmak ve açıklamak Türk-Yunan Savaşı’nı konuşmaktan daha zordur. Yazarında dediği gibi, “Başka bir ülkeyle yapılan savaşta ‘düşman/öteki’ bizden biri değil, bir yabancıdır. Dolayısıyla yabancı bir ülkeyle yapılan bir savaşı anlatmak bizi rahatsız etmez. […] Oysa iç savaş, milletin bir ve bölünmez olduğunun aksine işaret eder.”
Kitapta incelenen eserler, Yunanistan’ın yakın tarihinin “hassas” konularının son on beş yirmi yılda Yunan kamuoyunda merak uyandırmaya başladığını ve ancak konuşulmaya başlandığını gösterir şekilde 1990 ve 2000’li yıllarda yeniden basılmışlar. Zira direnişçilerin kim olduğu ve bazı kesimlerin direnişe neden hemen katılmadıkları ya da bazılarının neden hemen katıldıkları konusu hâlâ tartışılan ve ihtilaf yaratan bir konu.
Kadın gerillalar: Yunan Halk Kurtuluş Ordusuna (ELAS) mensup komünist kadın gerillalar iç savaş sırasında. ELAS, 2. Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline karşı kurulmuş ve mücadele etmişti.
Albaylar Cuntası (1967-1974) döneminde Yunan edebiyat dünyası ağır bir sansür ve baskı altındadır. Demirözü, bize edebiyat dünyasından yazarların cuntayı nasıl protesto ettiklerini örnekleriyle anlatıyor. Çağdaş Yunan edebiyatı tarihine çok büyük bir katkı sunan bu kitap, hakkında çok şey bildiğimizi sandığımız komşumuzun yakın tarihinin bize direkt dokunmayan bir bölümü, yani kabaca 1922-1974 arasını ele alıyor. Yunan toplumunun yaşadığı tecrübeler, gördüğü zulümler ve siyasi ve toplumsal krizleri hakkında çok az şey bildiğimizi anlamamıza vesile oluyor.
Son olarak sunum ve dil açısından söylemek gerekir ki, edebi metinlerden yapılan alıntıların Yunanca orijinallerinin dipnotlarda verilmesi -ve çok düzgün bir yazımla- kitaba Yunanca bilen okurların takdir edeceği bir değer katıyor. Ayrıca eserlerden yapılan alıntıların Türkçe çevirileri, yazarın tercüme maharetini de ortaya koyuyor.
Star sanatçıların önemli bir kısmı, gençlik hatta çocukluk dönemlerinden itibaren sahnelerdeydi. Doğal olarak o zamanlarında henüz tanınmamışlar, meşhur olmamışlardı. Ozan Sağdıç’ın kamerası, kimi zaman onların ilk sahneye çıkışlarına, kimi zaman genç bir yetenek olarak aldıkları ilk alkışlara tanıklık ediyor.
Muazzez Abacı:Bir assolist adayının ‘televizyon’a ilk çıkışı
Kırk yılı aşkın bir süre öncesinde, 1970’lerin başlarındayız. Kendine özgü bir Türk eğlence tarzı olarak gelişmiş “gazinolar çağı”nın son parlak dönemi… Fahrettin Aslan’ın Gazinocular Kralı olarak ünlendiği yıllar… Diğer yandan da tek kanal siyah-beyaz televizyonun giderek etkisini arttırdığı emekleme dönemi.
TRT’ye ait tek televizyon stüdyosu deneme yayınlarına 1968’de Ankara’da başlamış, 1970’te İzmir Kültürpark Fuar alanında ikinci yayın merkezi kurulmuş, 1971’de ise İstanbul stüdyosu işletmeye açılmış. Yayın saatleri gün boyu sürekli değil. Belirli saatlerde açılıp kapanıyor. O zaman için yurt çapında yaygınlaşması daha uzun bir zaman alacak gibi görünmekte. Televizyon henüz çok az evde var. Çoğu kimse yayını ancak komşusundan izleme şansına sahip. “Tele-safirlik” o günlerden kalma bir deyim.
Tüm bu koşullara karşın televizyonun etkinliği fark yaratmış, etkisinin günden güne de gelişeceği belli olmuştu. En gözle görünür yenilik, insanların geceleri evlerine kapanır olmalarıydı.
Hem sesi hem fiziğiyle öne çıkmıştı Muazzez Abacı (sağdan ikinci), Ankara Radyosu Türk Müziği Topluluğu’nda. Muazzez Hanım genç yaşında, 1966’da girdiği radyoda hem sesi hem de fiziğiyle gözalıcı bir figür olmuş, assolistliğe doğru emin adımlarla yürümüştü.
Ben o tarihlerde Milliyet gazetesi ile bir dirsek teması içindeydim. Başlangıçta uzun süre çalıştığım Hayat ve Ses dergilerinin bürosu ile Milliyet Ankara bürosu yanyana idi. Gazetenin büro şefi Orhan Tokatlı başta olmak üzere, bütün muhabirlerle doğal bir arkadaşlık kurulmuştu aramızda. Haftalık dergiler yayımlayan kuruluşumuzun temsilciliğinde tek başımaydım. Ayrı bir istihbarat olanağımız olmadığından, haber alma kaynaklarım Cumhuriyet ile Milliyet’in Ankara büroları idi. Zamanımın çoğu oralarda geçmekteydi. Daha sonraları kişisel ofis olarak tuttuğum apartman dairesi de (telefonsuz iletişim kurabilecek derecede) Milliyet bürosu ile aynı hizada ve karşı karşıya idi.
Bu arada Ankara’da görev yapan bütün diğer gazeteci arkadaşlarla birlikte olduğumuz ortamlarda, Milliyet muhabiri Mete Akyol ile olaylara bakış ve (kimi ironik hınzırlıklar dahil olmak üzere) onları değerlendirme konusunda aramızda bir “rezonans birliği” olduğunun farkına varmıştık. Bu duygu, düşünce yakınlığı bizi bir çeşit iş ortaklığına sevketmişti.
Zaman, merhum Abdi İpekçi’nin genel yayın müdürü olduğu zaman. İlk telif hakkımı, daha amatör bir fotoğraf tutkunu iken, 1955 yılında 5 TL olarak onun elinden almıştım. O tarihten itibaren beni izler, severdi ve benden iyi iş almasını çok iyi bilen yüce gönüllü bir kişiydi. İyi bir gazeteci olduğu için de okurun nabzını tutmayı bilirdi. Gazetesine ek olarak bir Radyo-TV dergisini vermeyi de ilk o akıl etmişti. Yeni kurulmuş TRT genel müdürlüğü başkentteydi. Ankara radyosu halen en güçlü radyoydu. Radyo-TV ekinin Ankara’da hazırlanıp kotarılması farz gibi bir şeydi yani.
TV kutusunun içine giren Muazzez Abacı Muazzez Abacı, 70’li yılların başında Ozan Sağdıç’ın gazete ekinin kapağı için hazırladığı grafik tasarımda “rol” almıştı. Sağdıç bu iş için bir koli kutusu bulmuş, dibini çıkarmış, ön kısmını da ekran biçiminde oymuştu. Kutuyu ahşap desenli kağıtla kaplamış, tüp yapıştırıcı kapaklarından sahte ayar düğmeleri de yapıştırarak bir televizyon imal etmişti. İşte genç Muazzez Abacı, TV’ye benzetilmiş bu kutuyu başından aşağı geçirerek kameraya gülümseyecekti!
Küçük bir kadro ile işe başladık. Ayşe ve Cenap isimli iki yardımcı arkadaş röportajlar ve bilgi toplama işiyle koşuşturacak, bütün fotoğrafları ben çekeceğim, Mete de daha çok redaksiyon işiyle uğraşacaktı. Zaman zaman Abdi Bey de aklına gelen bazı konularda “Bu hafta şu konuyu işleyelim” gibisinden isteklerde bulunurdu. Bazen bana doğrudan telefon açıp, belli bir kapak konusunu işlememi istediği de olurdu. Arkasından da yüreklendirme kapsamında “Ozan Sağdıç kalitesinde olsun ha!” demeyi de ihmal etmezdi.
Gazinocuların gelişen TV rekabeti karşısında telaşa düştükleri konusu gündemdeydi. Abdi Bey bu konuyu işlememizi arzu etmiş, telefonla benden konuya uygun bir kapak fotoğrafı hazırlamamı istemişti. Sloganımız “Gazinocuların başına düşen taş” olacaktı. Şimdiki bilgisayarlar, Photoshop’larla filân böyle bir şeyi hazırlamak çocuk oyuncağı. Ancak kırk küsur yıl önce öyle şeyler hayalden ibaret, hiç bir imkân yok. Çaresiz kendimiz bir şeyler yaratacağız.
Ankara Radyosu’nun seçkin bir şarkıcı kadrosu vardı. Nesrin Sipahi, Gönül Akın, Behiye Aksoy’lar… Bir de umut vaat eden yeni kuşak yetişmekteydi. Elâ Altın, Gönül Akkor, Seçil Heper, Muazzez Abacı gibi. Bunlar fasıl heyeti olarak radyonun Türk musikisi programlarında topluca boy gösterirler, zaman zaman biri solist olarak öne çıkardı. Gazinocular bu ses sanatçılarının içinden işlerine ve dişlerine uygun olanların peşine düşerlerdi. Bu, onların ünlerine ün katmak demekti. Şanslılarsa assolist olma yolu da açılmış sayılırdı.
Ama artık üne kavuşmanın çok daha etkin bir yolu daha açılmıştı: Televizyon! Ekrana çıkmak, ünlü olma yolunun pasaportuydu. Erşan Başbuğ adında bir arkadaş vardı, Türkiye’deki televizyonun ilk eğlence programı prodüktörü. Ses sanatçıları ve adayları göze girmek üzere, onun etrafında döner olmuşlardı. Ekranda bir kez bile görünmek çok çok önemli bir şeydi.
Şimdi sorun, Abdi Bey’in istediği “gazinocuların başına düşen TV” fotoğrafının nasıl halledileceği meselesi… Zamanın olanakları ancak ayni diapozitif karesi üzerine çift çekim şansı veriyordu. Biri ekranında şarkıcı görüntüsü olan bir TV alıcısı, diğeri de başına bir şeyler düşen gazinocu figürü. Önce TV fotoğrafını hazırlamak gerekti. Zaman kısıtlı, tek kanal TV her an şarkıcı programı yapmıyor ki. Öyle bile olsa, TV yayınının frekansı ile fotoğraf makinesinin hız ayarının frekansı birbirini tutmuyor, dalga dalga, çizgi çizgi berbat resimler ortaya çıkıyor. Çaresiz boş ekranlı bir TV kutusu hazırlanacak, içine de bir şarkıcı hatun yerleştirilecek. O tür işler elimden gelir, mobilyasını maket olarak kendim hazırlarım diye düşündüm. İş içine konulacak hatun kişiyi bulmaya kalıyor.
Gazinocunun başına televizyon düşüyor
Milliyet’in Radyo-TV eki için hazırlanan kapak konusu, “Gazinocuların Başına Düşen Taş”tı. TV cihazının içine Abacı’yı yerleştiren Ozan Sağdıç, kafasına televizyon düşen gazinocu için de ağbeyini kullanmıştı.
Türkiye’nin belki de müseccel ilk Radyo-TV muhabiriyiz ya, o iş de pek zor olmadı sayılır. Radyonun ses sanatçılarından hem gepegenç, hem de güzel fiziğiyle göz alıcı bir figür olan Muazzez Abacı’dan modellik etmesini rica ettik. Çok iyi karşıladı. Ne de olsa bir dergi kapağında yer alacaktı. Akşam, mesaiden sonra benim stüdyomda buluşmak üzere sözleştik. Erkenden geldi. Ancak ben henüz televizyon kutusunu hazırlayamamıştım, hatta belki de başlayamamıştım bile. Konuğumu bir yere oturttum, işime devam ettim. Uygun bir koli kutusu ayarlamıştım. Dibini çıkarmış, ön kısmını da ekran biçiminde oymuştum. O zaman bizde duvar kağıtları gelişmemişti, daha doğrusu ithal edilmiyordu. Meraklıyız ya, ben Avrupa’dan ahşap desenli kağıtlar getirmiştim. Kutuyu onlardan biriyle kapladım. Ama pek kolay olmadı. Çünkü hızlı yapışkan olmadık bir şekilde yapışır kalır, potlar oluşturabilirdi. Geç kuruyan tutkal da işimizi uzatırdı. O iş de tamamlanınca tüp yapıştırıcı kapaklarından sahte ayar düğmeleri de yapıştırdım, kutu iyice televizyona benzedi.
Bütün bu uğraşlarımı Muazzez Abacı oturduğu yerden sabırla izledi. Onca zaman süresince hiç bir yakınma belirtisi göstermedi. Fotoğraflarının çekimi bittiğinde ve onu evine uğurladığımda aradan geçen vakit beş altı saat olmuş, gece yarısını bulmuştu. Kızcağızın sabrına hayran kalmıştım.
Ertesi gün, tesadüfen bana memleketimden konuk olarak gelmiş bulunan ağabeyimi gazino patronu kılığına sokup daha önce çektiğim filmin üzerine usturuplu bir şekilde pozlandırınca görev tamamlanmıştı.
İşte ben, bu suretle bir assolist adayını ilk kez “televizyon”a çıkarmış oldum. Var mı ötesi?
Verda Erman: Küçük virtüoz ve İstanbul’un ‘küçük’ valisi Fahrettin Kerim Gökay
Sanırım 1957’diydi. Dergimizin redaktörlerinden Sadun Altuna “Bu akşam Saray sinemasında bizim hanımın kız kardeşinin konseri var. Bu, çocuğun ilk sahneye çıkışı. Gidip bir fotoğrafını çeksen sevinirim” dedi. Gittim, sinemanın koltukları neredeyse sahneye yapışmış, dinleyicilerden yaklaşmak olanağı yok. Elimdeki makina teleobjektifli değil, fotoğrafı balkondan çeksem hiçbir şeye benzemeyecek. Çaresiz, kulisten çalışmaya mecburuz.
Sahneden seyirciye doğru bakan kare Çocuk yaştaki Verda Erman ve onu prezante eden Vali Fahrettin Kerim Gökay’ın kulisten, perde arasından çekilen fotoğrafı. Arka planda salon ve seyirciler… Alışık olunmayan ve çok beğenilen bu fotoğraf anlayışı ve açısı aslında bir zaruretten kaynaklanmıştı! (üstte). Ozan Sağdıç, meşhur olduktan sonraki yıllarda da Verda Erman’ı fotoğrafladı (altta).
Onbir-oniki yaşlarında bir kız çocuğunu, İstanbul’un ünlü valisi Fahrettin Kerim Gökay takdim ediyor. Doğru dürüst bir fotoğraf çekebilsem elbette makbule geçecek, ama Hacivat gibi sahneye dalmaktan çekiniyorum. Dalsam da, sahnenin en önündeler. Onların önünde fotoğraf çekecek mesafe yok. Sahneden atlasam seyircinin kucağına düşeceğim, o da ayrı bir rezalet…
Çabucak kulisten sahne gerisine dolandım. Sinemanın beyaz perdesini örtmek üzere sahne boşluğundan yerlere kadar uzanan koyu renkli bir perde çekilmiş. O perdeyi alttan makinamı sokacak kadar araladım. Vali ile Verda adındaki kız çocuğu arkadan vizörümün içindeydiler. Fahrettin Kerim’in “Minimini Vali” diye karikatürleri yapılırdı. Hatta Tekel’in bodur rakı şişelerine de aslında Yeşilaycı valinin adını takmışlardı. Yani çok kısa boylu bir insandı. Bizim piyanist kız çocuğu ile aynı boyda görünüyorlardı.
Verda Erman olarak tanıdığımız piyanist çocuk, o zamana kadar Ferdi Statzer tarafından yetiştirilmiş, o günkü orkestralı konseri de Ferdi Statzer kendisi yönetmişti.
Öyküsünü anlattığım ilk fotoğrafı da aslında mazeret beyanında, ihtiyaten çekmiştim. “Hani bakın, söz verdiğim gibi olay mahalline(!) gittim. Ama durum fotoğraf çekmeye uygun değildi. Ancak bunu çekebildim” gibisinden. Ama derginin yazıişlerinde bir nümayiş! Bana aferin diyen diyene. O güne kadar sahnedeki sanatçı gözünden salonun fotoğrafını çekmek hiçbir fotoğrafçının aklına gelmemiş, ben büyük bir görüş açısı sergilemişim filan… Dergiye o fotoğraf basıldı. O fotoğraftan sonra Verda Erman’ın pek çok fotoğrafını daha çektim. Çok yazık ki, bu değerli sanatçımız iki yıl önce Paris’te vefat etti.
Pekinel Kardeşler: 9 yaşındaki ikizler, Opera sahnesinde gönülleri fethettiler
V erda Erman “devlet sanatçısı” ünvanına sahipti. Yine devlet sanatçısı olan ve ilk eğitimlerini yine Ferdi Statzer’den almış olan piyanist ikizler Pekinel Kardeşler’den söz edelim biraz da. 2015 Ekim sayımızda “Radyo Günleri”nden bahsederken, Ankara Radyosu’nda İsmet İnönü’nün onları alkışlarken bir fotoğrafını vermiştik.
İlk konserlerini altı yaşında vermişlerdi. Benim fotoğraflarını çektiğim konserlerde ise dokuz yaşına gelmişlerdi; Ankara’da filarmoni orkestrası ile ilk gece radyoda ertesi gece de Opera sahnesinde çalmışlardı. Orkestrayı Hikmet Şimşek yönetmişti. Sanırım 1961 yılıydı. Başarıları ile hayranlık uyandırmışlar, küçük birer kız çocuğu oldukları için de sempati toplamışlardı. Benim o iki günde çekmiş olduğum fotoğraflar, kariyerlerinin ilk ciddi fotoğraflarıdır. Sonra devlet bursuyla Fransa’ya gittiler. Daha sonra ABD’de eğitimlerini sürdürdüler.
Kimlerle çalıştıklarını sıralamaya kalkışırsak sütunlarımız yetmez. Birer genç kız olduklarında, CSO salonundaki ilk konserlerini de fotoğraflamıştım.
Pekinel Kardeşler ilk konserlerinde, radyonun kumanda odasında sıralarını bekliyor (üstte) ve sonrasında dinleyicileri, selamlıyorlar (altta sağda). Pekinel Kardeşler’in konserlerinde orkestrayı Hikmet Şimşek yönetmişti.
Rüştü Asyalı ve Enis Fosforoğlu: Tiyatronun ustaları henüz öğrenciyken
Tahminen 1970 yılında, Ankara Devlet Konservatuvarının Cebeci’deki tarihî binasındaki gösteri salonundayız. Genç öğrencilerin oynadığı Cahit Atay’ın “Pusuda” oyununu seyretmekteyiz. Sahnedeki iki öğrenciyi gözünüz ısırıyor mu? Birisi Rüştü Asyalı, öbürü Enis Fosforoğlu. Bugünün duayen tiyatrocuları, o zamanlar yirmili yaşlarda, gençliklerinin baharında delikanlılar.
Rüştü Asyalı konservatuvar öğrencisi olmadan önce, 1960 sonrası yeniden kurulan Halkevleri Genel Merkezi’ndeki kurslara katılmış, Radyo Çocuk Saati’nin kadrosu içinde yer almıştı. Konservatuvardan mezun olduktan sonra girdiği Devlet Tiyatrolarında oyuncu, yönetmen ve yönetici olarak başarıyla sürdürdüğü kariyerini çoğu kimse bilir. Daha geniş bir kitle ise, onu ilk senaryolarını dostumuz, ağabeyimiz rahmetli Turgut Özakman’ın yazdığı ve Asyalı’nın kendi sesinden ayrı bir sesle canlandırdığı Keloğlan ile sevdi. Sert, kararlı bir sesle şiirler okuduğu halde, uzun bir süre birlikte program yaptığı dostumuz Mustafa Şerif Onaran’ın “kadife sesli” olarak tanımladığı, belleğimizde derin izler bırakmış değerli bir sanatçı.
45 yıl önce, konservatuvarda
Ankara Devlet Konservatuvarı sahnesinde 1970 yıl sonu öğrenci gösterisi. Cahit Atay’ın “Pusuda” oyununda Rüştü Asyalı (sağda) ve Enis Fosforoğlu… İkisi de sonraki hayatlarında çok başarılı bir sanat kariyeri çizdiler ve milyonların tanıdığı ve izlediği sanatçılar olarak, oyunculuk, yönetmenlik, yöneticilik yaptılar, yapıyorlar.
Fotoğraftaki diğer genç tiyatrocu Enis Fosforoğlu. Ondaki bu kariyer aile mirası. Doğum tarihine baktım. O sıralarında ben İzmir’de ortaokul öğrencisiydim. Orada Avni Dilligil tiyatrosu vardı. Pek çok oyununu izlemiştim. Hatta memleketim Edremit’e turne dolayısıyla gelmiş, Hamlet’i oynamışlardı. Kostüm ve aksesuarları eksikti. Oyundaki kral ve kraliçenin taçlarını ben yapmıştım, o zamanlar 12 yaşında falandım. Meğer Avni Bey, teyzesi dolayısıyla Enis’in eniştesiymiş. Babası Renan Fosforoğlu da aynı kumpanyadaymış. Ailenin geçmişinde daha pek çok ün sahibi tiyatrocu var.
Ben daha çok, Enis’in Renan Fosforoğlu’nun Muazzez Arçay’dan olan ve onun üvey ağabeyi konumundaki Ferdi Merter ile arkadaşlık ettim. Çünkü o Devlet Tiyatroları kadrosunda kalmaya sebat etti. Enis, Ankara’dan İstanbul’a gitti ve Kadıköy’deki tiyatrosuyla çok başarılı oyunlara imza attı. Sonrasında da yine sinema ve dizi projelerinde yer aldı, alıyor. Tanrı yaşını uzun etsin.
Tanju Okan: ‘Gelir gençlik yılları / gençlik ile başlar o aşk yılları…’
Ben 1960’ta Ankaralı olmuştum, arkasından da 61’de onunla arkadaş oldum. Tanju Okan o sıralarda askerlik görevini Ankara Orduevi’nde yapıyordu. Tabii Orduevinin caz orkestrasında solist olarak… Ortak bir arkadaşımız aracılığıyla tanışmıştık. Üçümüz de Ege çocuğuyduk. Orduevi ile bizim derginin bürosu birbirine çok yakındı. Arada bir kaçamak yapıp gelir, birlikte otururduk.
Onu Göl Gazinosunda dinlemeye gitmiştik. Sahneye ilk çıkışı da orada olmuştu. Sanırım askerliği de henüz bitmemişti. Sevildiği için de, komutanları göz yumuyorlardı. Belki de “Biz görmemiş, bilmemiş olalım” diyorlardı. Onun ilk fotoğrafını da Göl Gazinosunun sahnesinde çekmiştim. Nereden baksanız yirmili yaşlardaki hali. Henüz Türkiye çapında ünlenmemiş.
Zaman zaman karşılaştık görüştük, zaman zaman da uzaktan uzağa selamlaştık. Onunla bir keresinde Bodrum’da Kale’nin yanındaki marinada, teknesinin içinde rastlaştık. Uzun bir sohbet günü oldu. “Yahu, uğra bana” demişti ve son buluşmamız Urla’da gerçekleşmişti.
Parlak bir çıkışı olmuştu. Olağanüstü, özgün ve bence dünya çapında bir sesi vardı. Söylediği en ünlü şarkılardan biri “Öyle Sarhoş Olsam ki” adını taşıyordu ve burada “bir daha ayılmasam” diyordu. Öyle de oldu. Kendisini maalesef çok erken bir yaşta kaybettik.
Benzersiz bir ses
20’li yaşlardaki Tanju Okan henüz meşhur olmamıştı ve o yıllarda (60’ların başı) Ankara’da Göl Gazinosu’nda sahneye çıkıyordu.
Asya’dan Afrika’ya ülkeleri fethettirdi, 7 yüzyılın en güçlü imparatorluğunu kurdu. Bir halife gibi değil, sade bir Müslüman olarak yaşadı. Deveye kölesiyle nöbetleşe binen, yamalı elbisesiyle hutbeye çıkan, adaletin, eşitliğin, bilgeliğin sembolü Ömer; pazar yerinde yine bir köle tarafından hançerlenmiş; cinayetin arkasında müşriklikten dönme Mekkeli soyluların olduğu iddia edilmişti.
Hulefâ-i Raşidîn diye anılan ilk dört İslâm halifesinden Hz. Ebubekir’den sonra gelen, Hattab oğlu Hz Ömer’dir (Mekke584?-Medine 23Kasım 644 /Halifeliği 23 Temmuz 634- 23Kasım 644).
Başlangıçta unvanı “Halifet Halifeti’r-Resulullah”(Resulullahın Halifesi Ebubekir’in Halifesi) iken, fetihler başlayıp sınırlar genişleyince “Emirü’l- mü’minîn”(Müminlerin başı) unvanını alarak hükümdarı olmuştu. İslâm tarihinde bu unvanı alan halifelerin ilki Ömer’dir. Buyruğu altına aldığı Asya’dan Afrika’ya uzanan ülkelere bakınca emiril-müminin unvanını, imparatora, şehinşah veya sultana eşit saymak gerekir. Diğer yandan İslâm ordusunun başkomutanı konumunda olmasına karşın istila ve fetihlerde komutanlık etmeyerek bu görevi arkadaşlarına bırakmıştı.
Günümüze kadar İslâm ülkelerinde adaletin, insanlar arasında eşitliği gözetmenin, bilge yöneticiliğin simgesi sayılagelen Hz. Ömer; Mekkeli Medineli mücahitlerden gazâ bölüklerinin öncülüğünde mevâli denen paralı askerle kölelerden ateşli orduları sevk ederek Asya’dan Afrika’ya ülkeleri fethettirmiş, o dönemin en güçlü imparatorluğunu kurmuştu. Oysa kendisi yamalı giysileriyle hutbeye çıkacak, cami toplumuna bir zamanlar deve çobanlığı yaptığını anlatacak, devesine kölesiyle nöbetleşe binecek kadar hakkaniyet gözetirdi. Kendisi, hükümdarlık belirtilerinden uzak, servet ve mülk yoksunu sıradan bir Arap gibi yaşamayı seçmişti.
Ömer ilk Müslüman olanların 40’ıncısı, sağlığında cennetle müjdelenen on sahabeden (Aşerei mübeşşere) idi. Ebubekir gibi Ömer’in de bir kızı Hz. Muhammed’le evliydi. Şahsiyetini, ahlak ve erdemini, başarılarını veren, hikmetli söz ve anekdotlarını içeren kitaplar çoktur. Gençliğinde, müşriklerden korkarak ibadetlerini gizli yapan ilk Müslümanları cesaretlendirerek Kâbe’nin avlusunda alenen namaz kılmalarına öncülük ve koruyuculuk etmişti. Bireyleri kabileler arası anlaşmazlıkları çözen bir aileye mensuptu. Haklıyla haksızı ayırmadaki şaşmaz bilgeliği nedeniyle “Fâruk” (ayırt eden, Ömerü’l-Fâruk) lakabıyla ünlenmişti. Hıristiyanlarsa onu “Müslümanların Pavlus’u” diye överlerdi. Halifelik dönemi için, “kurt-la koyunun arkadaşlık ettiği yıllar” denmiştir. Gazve denen Müslüman-müşrik savaşlarının hemen hepsine katılmıştı.
Hz. Ömer’in ‘imzası’ Hazreti Ömer’in Ayasofya’daki hüsn-ü hattı: Ömer el Faruk
İslâmiyete kısa zamanda uçsuz bucaksız ülkeler kazandıran, devlet yapısını kurarak kurumları örgütleyen Hz.Ömer’dir. Paralı askerlerden orduyu, kamu hazinesi Beytülmâl’i, İslâm vergi hukukunu ve mahkemesini, kadılık kurumunu ve divanı kuran, İslâm devletinin ahalisini Arap, mevali reaya sınıflarına ayırarak vergilendiren odur.
Arap kabilelerini, orduyu ve eyalet bürokrasisini örgütlerken Müslümanlığı seçmeyip kendi dinlerinde kalanlara “ehl-i zimme” adıyla yaşama ve ticaret güvencesi sağlarken bunları haraç ve cizyeye bağlamıştı. Arap yarımadasını salt Arap vatanı yapmak amacıyla Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilerin bu sınırın dışına çıkmalarına izin verirken, bir yandan da bunların göçeceği ve ticareti geliştireceği yarı askerî kentler kurdurmuştu. Basra, Kufe, Fustat (Kahire) bunlardandır.
Hz. Muhammed, Ömer ve diğer halifeler:
Hz. Muhammed (ortada yüzü nikaplı, başında peygamberlik nûru), çevresinde dört halife. Soldan itibaren Ebubekir, Ömer, Ali, Osman. Hz Muhammed’in üstündeki kişi, dedesi Abdülmuttalip. Subhatu’l-Ahbar’dan
Hz. Ömer suikastı
610- 632 arasındaki Hz. Muhammed’in peygamberliği ve Gazavat-ı Nebevî evresiyle Hz.Ebubekir’in iki yıllık halifeliğindeki savaşlarda ölenler-öldürülenler, 661 Kerbela olayına kadar Dört Halife döneminde yaşanan vakalar, fütuhat kitaplarının uzun öyküleridir. Ama asıl ibretlik dönem 644-661 arasındaki on yedi yılı temsil eden öncül-ardıl üç halifenin (Hz Ömer, Osman, Ali) hançer ve kılıçla öldürülmeleridir. Bu suikastlar, daha ilk yüzyılda “İslâm barış dinidir” söyleminin boşlukta kaldığını gösteriyor. İslâm dininin yüzyıllardan beri toplumlara barış götürdüğünü ileri sürmek içinse teviller (söz çevirme) yapılır.
Zengin efendisinin vergisini indirmediği için tarihin en âdil buyrukçusu Hz Ömer’in karnına çift dilli hançerini defalarca saplayan kölenin bu eylemi, İslâm tarihi kronolojisine kaydedilmiş dehşet uyandıran ilk cinayettir. Adaleti ve eşitliği önce kendi nefsinde uygulayan Halife Ömer’in hedef alınması ise anlamlıdır.
Olay, İslâm tarihlerinde yalınkat, ayrıntıları çelişkili cümlelerle geçiştirilmiştir, Öyle ki suikast yeri, halifenin olaydan ne kadar sonra öldüğü bile açık değildir. Kaynaklarda: Mugirebin Şu’be’nin kölesi olan suikastçı Ebu Lû’lû Firuz’un, Medine çarşısında rastladığı Hz.Ömer’e, efendisinden fazla vergi alındığını öne sürerek şikayet ettiği, halifenin de şer’i hukuktan ödün verilmeyeceğini uyardığı, Lû’lû’nun, ertesi sabah Mescid-i Nebevî’de-cemaate imamlık ederken- halifeyi yaraladığı veya halife sabah namazı için evinden çıkıp mescide gitmek üzere Medine çarşısından geçerken yolunu kesen Lû’lu’nun saldırısına uğradığı, başka bir anlatıda Halife çarşıda dolaşırken kölenin hedefi olduğu; o gün, ertesi gün veya dört gün sonra öldüğü…gibi farklı bilgiler vardır.
Sözlü aktarımlara dayanan bu anlatılar, İslâm tarih geleneği olan rivayetlerin, “öyle ya da şöyle, fark etmez” anlayışıyla aktarıla geldiğine de bir örnektir. Olayı öyküsel ekleme, uydurma ve destansı abartmalarla zenginleştiren anlatılar da yok değildir.
İslâm kaynakları Hz. Ömer suikast tarihini “Hicrî 23 yılı Zilhicce ayının âhiri” verir. Buayın âhiri -son 10 günü- Miladi14- 23 Kasım 644’ü karşılar.
3 kıtada İslâm:İslâmiyetin, Hz. Muhammed, Dört Halife, Emevî, Abbasîve Endülüs Emevîleri dönemlerindeki (620-720) fetih ve istilalarla üç kıtada ulaştığı sınırlar: Pembe alan Hz. Muhammed, turuncu alan Hz. Ömer, yeşil alanlar Emevîler ve Endülüs Emevileri dönemlerini gösteriyor (Ahmed Refik, Büyük Tarih-i Umumi, C.5, İstanbul 1912).
Farklı anlatılar
Suikastı anlatan kaynaklarda şu ayrıntı ve farklılıklar dikkati çeker:
-Bir rivayete göre o yılki hac ayı zilhiccede başkanlık ettiği hacdan Medine’ye döndüğünde, köle (İranlı) Ebu Lû’lû’ (Levlev),çarşıda rastladığı Ömer’den, efendisi Kûfe valisi Mugıre bin Şu’be’nin ödeyeceği vergiyi azaltmasını talep edince, Ömer bu isteği reddeder. Ertesi gün sabah namazı için camiye gelen halifeye Lû’lû, iki uçlu hançerİni defalarca saplar. Ağır yaralı Ömer, elinden tuttuğu Abdurrahman bin Avf’ı imamlığa geçirdikten sonra evine götürülür. O gün, ertesi gün veya dört gün sonra vefat eder. Peygamberin Ravza-i mutahhara denen kabrinin ayakucunda, Hz. Ebubekir’in yanına gömülür.
-Adı kaynaklarda Ebu Lû’lû- Lülü, Ebu Levlev geçen köleyi, Yahudi Mecusi, hatta casus gösteren yazarlar vardır. Hz.Ömer’in: -Efendin Mugire’den alınan vergi fazla değildir! demesi üzerine aldığı emri yerine getiremediği için öfkelenerek cinayeti göze almış, iki uçlu veya iki ağızlı hançeriyle Ömer’den başka daha 13 kişiyi yaralamış, bunlardan yedi veya dokuzu ölmüş, Luû’lû da bıçağını göğsüne saplayarak intihar etmiştir.
Şeceredeki isimler:
En üstte Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalip, hemen altında Hz. Muhammed ve çevresinde halifeler. Hz. Ömer’in sol üstünde görülen kişi için “Kurtulmuş” denilmiş. Silsilenâme’den.
– Köle, Hz. Ömer’in reddinin ertesi sabah Mescid-i Nebevî’ye giderek Halifeyi bekler. Halife cemaat saflarını kontrol ederek öne geçer ve namaza durur. Lû’lû, saftan çıkıp hançerini halifeye art arda saplar (Bu sahne, –
– Hz. Ali suikastındaki gibi namazda şahadetin daha değerli olduğunu düşünen bir yazıcı tarafından eklenmiş de olabilir).
– Ömer’i öldüren, karnına saplanan hamle olmuş. Köle başkalarını da yaralayarak kaçarsa da intiharı yakalanmaya tercih eder. Evine götürülen yaralı Ömer, katilinin bir Müslüman olmadığını öğrenince Allaha şükreder. Evine götürülüşü bundan sonradır.
– Olay sırasında mescitte bulunanlardan tanıklık edenlerden ikisi Abdullah bin Abbasile Amr bin Meymûn’dur. Yaralı Ömer, Abdullah’a: -kendisini öldürmeye kasdedeni öğrenmesini ister! Abdullah mescitten çıkıp bir saat sonra döner ve saldırganın Mugire’nin kölesi olduğunu bildirir. Ömer:-Ben onun için iyilik emretmiştim dedikten sonra, ölümü bir Müslüman elinden olmadığı için Allaha hamdeder.
– Çevresinde toplananlar durumun umutsuzluğundan korkuya kapılarak, o güne kadar bu derece korkunç bir olayın yaşanmadığını belirtirler. Şifa olur diye içirilen şerbet ve süt Ömer’in karnındaki yarıktan akar.
– Oğlu Abdullah’a borçlarının toplamını soran Halife, 86 bin dirhem olduğunu öğrenince, aile bunu ödeyemezse kabilesi Beni Adiyy’ye, onlarda ödeyemezse Kureyşilere tamamlatılmasını vasiyet eder. Sonra oğlunu Peygamberin evine – eşi Ayşe’ye göndererek, “Ömer, iki arkadaşının yanına gömülmek için izin istiyor” ricasında bulunmasını söyler.
– “Ey Emirilmüminin, vasiyette bulun ve yerine halife bırak” dendiğinde, “o görev şurânındır” anlamında altı kişiyi (Hz. Ali, Talha, Zübeyir, Abdurrahman, Sa’ad ve Osman) işaret eder. Bunlar cennetle müjdelenenlerden hayatta olanlardı. Başka vasiyetlerde de bulunur.
İslâm dini ve yeni imparatorluk için bir dönüm noktası sayılan Hz. Ömer suikastını, Arap tarihçilerden, onun köktenci yönetiminden bıkan, müşriklikten dönme Mekkeli soyluların düzenlettiğini ileri sürenler olmuştur. Ömer’in oğlu Abdullah’ın, intihar eden Lu’lu’ya destek verdikleri kanısıyla, katil saydığı kişileri yargılatmadan öldürtmesi de bunun kanıtı gösterilmiştir. Mekkeli aristokratların, Hz. Ömer’e ardıl olarak Hz. Osman’ın seçimini desteklemeleri de aynı gerekçeye bağlanır.
Yazma nüshadan Emirü’l-Mü’minîn
Hakkı bâtıldan ‘fark’ ettirdi, bunun için ona ‘Faruk’ dendi
Hüseyin Hezârfen’in Tenkîhü’t-Tevârih-î Mülûk adlı eserinde, 63 yaşında katledilen Hz. Ömer’in kısa hayat hikayesi de yer alıyor.
Kureyşlidir. (Soyca) Hz.Resulullah’la (ortak ataları Mere b Kâ’b’da) buluşur. Hulefa-i Râşidin’de iptida emirilmüminîn buna denildi. Uzun boylu, beyaz tenli, dişleri ak ve parlaktı. Başının tepesinde ve önünde saçı yoktu. Şeci’, âdil, güzel menıkıbeleri, ahlakı ve övülmeye değer davranışları, zühdü, haramdan sakınması ile müstesna idi. Ömer el-Faruk denirdi. Çünkü Müslümanlar Dini Muhammedî’yi açığa vurmada müşriklerden korkarlardı. Ne zaman ki Ömer Müslüman oldu, İslâm dinini izhar ederek hakkı bâtıldan “fark” ettirmişti. Bundan dolayı “Faruk” dediler. Ümm-i veled (köleden doğan) cariyelerin de köle olarak satılamayacağı bunun içtihadıdır. Ramazanda teravihi halkın toplanıp imamla kılmaları da Ömer’in fermanıdır. İptida Hicret tarihini zapt ettirip defterlere kitaplara emirlere yazdırmak, (kamu) işleri için divan da bunun emriyledir.
Hazret-i Ömer zamanında pek çok fetihler olmuştur. Evvelâ Hicret’in on dördüncü senesinde (M636) Ebu Übeyd Mes’ud Sakafî’yi Şam-ı şerife gönderip sulh ile feth ettirdi. Baalbek’i, Hama’yı, Humus’u da aldı. O sene Basra şehri kuruldu. On beşinci de Antakya, Seremin, Gazaz, Maraş, Kayseriye Nablus alındı. Sonra kendi varıp Beyt-i mukaddes’i (Kudüs) (sulhen) fethetti. Daha sonra Sa’ad bin Ebi Vakkas hazretlerini Acem (İran) cengine gönderip Rüstem ile cenk ve kendisini helâk ederek mallarını aldı. Sa’ad Medâyin’e varıp kisranın tac ve hazinesini aldı. Tekrit, Musul ve Kûfe şehirlerini kurdurdu. Tekrit’le Musul’u fethinden sonra karargâh eyledi.
Hicretin on altıncı senesinde Faruk hacca varıp Mescid-i Haram’ı tevsi eyledi. On yedinci senede Basra emiri olan Ebu Musâ, Ahvaz’ı Tester’i Hürmüz’ü feth etti. Kisra’nın serdarı olan Hürmüz’ü tutup İslâma gelmesiyle kurtuldu. Hicretin yirminci senesinde Mısır, İskenderiye ve cümle Mısır diyarı Amr ibn Âs tarafından feth edilerek Fustat (Kahire) kuruldu. Yirmi birinci senede Numân bin Markan ve Talha ibn Abdullah’ı serasker edip Acem’e (İran) gönderdi. Acem beylerbeyisi Firûzân yüz eli bin askerle Hemedan önünde İslâm askeriyle cenk edip Huda’nın hikmetiyle kılıçtan geçti. Firûzân kaçıp dağa çıktı. Orada Kat’anî adlı kimseyle arkadaş olup defaten tepelendi. Serasker olan Nu’man ve Talha şehit oldular. Sonra Hemedan, İsfahan, Azerbaycan Râz, Cürcân, Kazvin, Zencâre, Taberistân, Mağrib’de Berka, Trablus Nûbe-i Berber feth oldu. Ahnef bin Kays Horasan’a varıp Yezdcerd’le cenk eyleyip Türkistan’a kaçırdı. Herat Mervez’i feth ve Belh’e kadar gitti. Ekseri Şark ve Garp Ömer’in zamanında alındı. Hatta derler ki feth olunan yerlerde on bin minber dikildi (câmi yapıldı)
Hilâfeti Hicret’in on üçünde başladı. Müddeti on yıl altı ay sekiz gündür, (sonu) Hicret’in yirmi üçündedir. Ömrü altmış üçe vardıkta Zilhicce ayının 24’ünde sabah namazına imamlık edip dururken Mugire bin Şa’be’nin Levleve (lû’lû) adlı kâfir kölesi Ömer’e incinip iki başlı hançerle altı yerinden vurup üç günden sonra âhirete ulaştı.
17.yüzyıldan yazma nüsha Hezârfen Hüseyin Ayvansarayî’nin Tenkihü’t-Tevârih (Hicri 1119 – Miladi 1670) adlı eserinin yazma nüshası. “Zikr-i Hılâfet-i Ömer Emirü’l- Müminîn” başlıklı kısmın Hz. Ömer’i anlatan 18-19. sayfaları.
Peres, İsrail’in aşırı silahlanmasının, yani savaşçılığının sembolüydü. Onun döneminde yaşanan katliamlar, uygulanan siyonist politikalar binlerce cana maloldu ama, o “Oslo barış süreci”nin mimarı, “sosyalist” ve “demokrat” olarak anıldı. “Yorulmak bilmez bir manipülatör”ün kısa hikayesi.
Perez, 60 yıllık siyasal hayatında 1970’den başlayarak 2014’e ulaştırma, maliye, savunma bakanlıklarında bulunduktan sonra başbakan ve ardından devlet başkanlığı yaptı. Toplam 15 kez bakan, 3 kez başbakan ve4 kez başbakan yardımcısı, iki kez de (2000 ve 2007’de) devlet başkanı olan Şimon Peres, buna parlak kişisel kariyerine rağmen, partisini (İşçi Partisi) zafere ulaştırmanın yolunu bulamamış bir siyasetçiydi.
İsrail tarihinde özellikle Yaser Arafat ile birlikte imza attığı Oslo Antlaşması vesilesiyle kendisine verilen Nobel Barış Ödülü (1994) ile uluslararası alanda bir aziz değilse bir Nelson Mandela imişcesine hüsnü kabul gören bir simaydı. Ancak Nobel Barış Ödülünün kendisinden önce Menahim Begin ve Henry Kissinger gibi eli kanlı simalara verildiği ve Oslo Antlaşmasının hiçbir şeyi çözmediği hatırlanırsa, ödülün yok hükmünde olduğu söylenebilir.
Batı’da Filistin halkına karşı işlenen suçlarda bir uzlaşma öznesi, barıştan söz eden bir “sosyalist” olarak takdim edilen Peres, büyük bir siyaset adamı olarak son yolculuğuna çıkartılırken, Oslo görüşmeleri öncesi onu dış işleri bakanı yapan ve bir anlamda Nobel kazanmasına imkan sağlayan Izak Rabin’in anılarındaki hakkındaki sözlerini (“yorulmak bilmez manipülatör”) hatırlamamak mümkün değil. Peres’in Rabin’in öldürülmesinden sonra Oslo sürecini sabote etmesi, rakibinin kendisini çok iyi tanıdığını göstermekte.
Ortadoğu uzmanı gazeteci ve Büyük Medeniyet Savaşı-Ortadoğu’nun Fethi kitabının yazarı Robert Fisk ise Peres’in ardından “Dünya, Şimon Peres’in ölüm haberini duyduğunda ‘Barış elçisi’ diye bağırdı. Ama ben Peres’in öldüğünü duyduğumda kan, ateş ve katliam düşündüm” diye yazıyordu. 1996’da bizzat gözlemcisi olduğu bir katliamı anlatıyordu.“…parçalanmış bebekler, çığlık atan mülteciler, tüten cesetler. Qana diye bir yerdi ve yarısı çocuk 106 ölünün çoğunluğu, İsrail topları tarafından 1996’da parçalandıkları yerde kurulan BM kampının altında yatıyor” (İsrail topçusunun ateşiyle 106 sivil ölmüş, 100’den fazla sivil yaralanmıştı).
İsrail’de siyonist devletin yerine iki uluslu bir devletin kuruluşundan yana olan Türkçe’ye de çevrilmiş olan İsrail Toplumunun Krizi kitabının yazarı, barış militanı Michel Warschawski ise eski İsrail başkanını büyük bir siyasetçi değil “zamanımızın ihanet ve yalan sanatının büyük bir üstadı” olarak diye nitelendiriyordu.
Peres, İsrail’in aşırı silahlanmasının yani savaşçılığının sembolüydü. 50’li yıllarda Fransız sosyalist hükümetindeki dostlarından ilk nükleer reaktörü (Dimona) ve Mirage uçaklarını sağlamış; çok daha sonraları Filistinlilerin bulundukları yerlere Yahudileri yerleştirmeyi finanse eden ve başlatan hükümette yer almıştı.
Rabin ile birlikte Oslo Antlaşmasının İsrailli müzakerecisiydi Perez. Ancak aradan geçen çeyrek asırdan sonra herkes bu antlaşmanın devasa bir yanılsama olduğunu anladı. Filistinliler kendi tarihsel topraklarının %22’si üzerinde küçük bir Filistin devleti umut ederken, barış için muhatap olarak Şimon Perez’in prototipi olduğu insanlara güvenmişlerdi.
Şimon Peres, Batı’da “solbir siyonizm”in varlığına dair yanılsamanın da tipik bir temsilcisiydi. Oslo’dan Rabin’in öldürülmesine kadar geçen iki yılda, İşçi Partisi hükümeti sırasında 60 bin yeni Yahudi yerleşimci, Filistinlilerin topraklarına yerleştirilmişti.
İsrail siyasal hayatında zirvede yer alanlar, genellikle siyonist hareketin zorlu yıllarında öne çıkmışlar, ya Kibutzz’da büyümüşler ya da 2.Dünya Savaşında İngiliz ordusundaki Yahudi komandoların oluşturduğu, savaş sonrasında da İngilizlere karşı siyonist mücadelede önemli rolü olan Palmah’da yer almışlardı.
Filistin’e varışından on yıl sonra 20 yaşında, üyesi olduğu sol parti Mapai’nin gençlik hareketinin 1943’te genel sekreteri olan Peres, Hayfa’ya bir seyahatinde hayatında belirleyici bir dönemeç olan David Ben Gurion’la tanıştı. Altmışındaki İşçi Partisi lideri, çevresine yeni ve genç bir yönetici kuşak toplamaya çalışmaktadır. “İhtiyar”, 1947’de yeraltı Yahudi ordusuna katılacak olan gencin gelecek vaadettiğini görür. Peres, Izak Rabin ve Moşe Dayan’ın yer aldığı yeni ordunun ön saflarında bulunmayı reddedince, Ben Gurion onu Arapordularına karşı İsrail’in ihtiyaç duyduğu silahları temin etmekle görevlendirir. Bundan sonra Peres’in “meslek hayatı”nın güzergahı belirlenmiş olur.
Şimon Peres
ABD’de eğitim ve silah temini için bulunduktan sonra, 29 yaşında savunma bakanlığında önemli bir göreve getirilir. Çek silahlarının Mısır’a teslimi karşısında İsrail ordusunun donanımında Fransa, İngiltere ve daha sonra Almanya ile bile yakınlıklar kurarak silah temin eder. 1956’da Cemal Abdelnasır’a karşı İngiltere ve Fransa ile ittifakın kurulmasında rol oynar ve bir yıl sonra da Fransa ile nükleer santral anlaşmasını yapar. İsrail’in nükleer bir güç olmasına karşı çıkan General de Gaulle’ün iktidara geçmesine rağmen, “Yahudi Devleti” Fransa’dan birkaç yıl sonra nükleer bir güç haline geldi (1967). Apartheid rejimi ile daima iyi ilişkileri olan İsrail adına Peres, Güney Afrika’nın da nükleer silah sahibi olmasına katkıda bulundu.
Peres 1959’da parlamentoya girdi, 1967 savaşından sonra Golde Mayer tarafından bakanlığa atandı ve İşçi Partisinin 1967’den sonra giriştiği Filistinlilerin topraklarına göçmenlerin yerleştirilmesi politikasının yürütücüsü oldu. “Ulusun anası” Golde Mayer’in önce partinin sonra ülkenin başına geçirdiği İzak Rabin’in hükümetinde savunma bakanı oldu. Yirmi yıl boyunca Rabin ve Peres arasında liderlik yarışı sürecekti. Asker kökenli Rabin, “aygıt adamı” olana Peres’i küçümsüyordu. Enetelektüel Peres ise, basit fikirli olanı aşağılıyordu. Ama Peres elde ettiği neredeyse tüm başarıları seçimle yani halkın desteği ile değil, bürokratik mücadelelerle elde etmişti. 1977 yenilgisinden sonra rakibi tasfiye olunca muhalefete geçen İşçi Partisi, Simon Peres’i genel başkan olarak seçti. Şimon Peres’e Nobel kazandıracak süreç ise büyük şef Rabin’in onu dışişlerine getirmesiyle başlayacaktı.
Siyonist devletin tarihî şahsiyetlerinden aziz çıkarmak için balık hafızasına sahip olmak gerek!