Etiket: sayı:29

  • Yeni düşüncelere hep açık oldu ama, post-modernizme hiç yüz vermedi

    Yeni düşüncelere hep açık oldu ama, post-modernizme hiç yüz vermedi

    Post-modern çağımızın tarih yaklaşımında zaaf olarak gördüğüm, bana çarpan en önemli özelliklerden birisi müphemliği, muğlaklığı ve karmaşıklığı, bizatihi bir sonuç olarak ortaya koymasıdır. Halil Bey yeni akımlara hep açık oldu, ancak makale ve kitaplarında net biçimde ifade edilmiş bir problemden yola çıkan, o probleme bir çözüm öneren ve bu açıdan hiç taviz vermeyen tavrını, uzun ve verimli kariyeri boyunca korudu.

    Halil İnalcık’ın tarihçi­liği, bir yandan “millî tarih” yazma projesi­ne bağlıdır, ama bu akımın ço­ğu temsilcisinin kuramadığı bir dengeyi hassasiyetle korumaya çalışmıştır: yani komplekssiz, savunu diye niteleyebileceğimiz tavırdan çok uzak bir tarihçi­dir. Gerek daha erken eserleri arasında yer alan Kutadgu Bilig ile ilgili ya da Türk hukuk tari­hi ile ilgili makalesinde, gerekse daha yakın zamanlarda yazdığı bir makalesinde, yani “Türk Ta­rihinde Töre ve Yasa Geleneği” yazısında, Acem ve Türk siya­si düşünce geleneklerini, siyasi değerler tarihini şu şekilde ele alır:

    “Kutadgu Bilig’de devlet an­layışının siyaset ve ahlak kural­larının geniş ölçüde Hind-İran kaynaklarına dayandığına kuş­ku yoktur”.

    Ama bundan öte tabii ki Ku­tadgu Bilig gibi bir eserde “Orta­çağ Türk toplumunun kendine has bir yansıması var mı?” soru­sunu sormak çok has bir tarihçi sorusudur ve bunun kompleks­le, savunmayla alakası yoktur. Bu sorunun izini sürdüğünde şu sonuca varır: “Kutadgu Bilig’de bu köklü Türk devlet anlayışı, İran devlet anlayışındaki adalet kavramını hayli değiştirmiştir. Adalet hükümdarın bir bağışla­ma fiili değil, törünün doğru ve tarafsız bir şekilde uygulama­sıdır”.

    1272818_a7490974063af78ad51a19dd2b6dbce5_orj

    Şüphesiz, son yıllarında bizzat kendi değinişleriyle da­ha da farkında olduğumuz bir diğer çizgi, Halil Bey’in gerek Gökalp’e gerek çok daha derin birkaç yüzyıllık bir birikime dayanarak olsun kendini bağla­dığı bir diğer çizgi hermenötik (yorumsamacı) tarihçilik çiz­gisidir. Hermenötik, veri top­lama-ve-aktarma (Benjamin’in deyisiyle “bir katalogdan diğe­rine”) tarihçiliğinin dar çerçevesinde huzur bulanların elin­de, naif, filolojik ve ampirik bir tavrın düşünülmeyen, üzerin­de analitik enerji harcanma­yan bir devamına indirgenmiş, felsefi temellerinden tamamıyla iğdiş edilmiş olabilir. Ancak bu zaafı, ampirizmi öne çıkan bütün tarihçilere atfetmek bü­yük bir haksızlık olur. Mesela İnalcık, 20. yüzyılın ilk yarısın­da Türk tarihçiliğine gelen, en­telektüel derinliği ve tutarlı bir kavramsal dünyası olan bir me­tin okuma yönteminden, yani text-critique kavramından yo­la çıkar. Onun gençlik yıllarına damgasını vuran Fuat Köprü­lü ve Zeki Velidi Togan’ın usul konulu çalışmaları kendi devir­lerinin metod literatürüne ha­kim, dünya çapında çalışmalar­dır. Bu çerçevede hermenötik, gerek filolojik boyutuyla, gerek felsefi boyutuyla sonuçta tarih­çilerin ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler vazgeçemeyecekleri çok ciddi bir birikim, bir beceri, bir kavrayış tarzıdır. Bu açıdan da Gökalp-Köprülü-İnalcık çizgisi içindeki hermenötik yaklaşımın, ciddi entelektüel tarihçilik perspektifiyle değerlendirilmesi gerekir, metod calışmalarının neden sonraları dünya tarihçiliği ile olan ilişkisinin gevşediği sorusunu da ele alarak belki.


    Bir başka yönüne eğilecek olursak, yeni akımlara açık olmakla, yeni düşünce ve yaklaşımlara ilgisini sürdürmekle birlikte, Halil Bey’in post-modernizmden esinlenmiş bir yazısını düşünemiyorum. Bunun da en belli başlı göstergesi, Halil Bey’in yola ilk çıktığı günlerde olduğu gibi son çalışmalarında da, ortaya bir problem koyan (eski tabirle, bir mes’ele “vaz’ eden”) ve onu çözüme ulaştırmaya (“hall etmeye”) çalışan tavrıdır: Üstelik, “Osmanlı toplumunda sermaye birikimi nasıl oluyordu?” ya da “Osmanlı fetihlerinin bir sistematiği var mıdır?” gibi demir leblebi soru­lar sorarak yapar bunu.

    Post-modern çağımızın ta­rihçiliğinin en yaygın özellik­lerinden ve bence zaaflarından birisi, müphemliği, muğlaklığı ve karmaşıklığı, bizatihi bir so­nuç olarak ortaya koyması. Bir problem ele alınır, incelenir, iyi bir çalışmada belirli alt-so­rular etrafında derinlemesine irdelenir ama “bu konu müp­hem kalacaktır” ya da “bu konu çok karmaşıktır, muğlaklığı­nın farkına varmalıyız” diyerek sonuçlandırılır.

    Herhangi bir olgunun veya sürecin karma­şıklığını kayda almak ve irde­lemek güzel bir şey, hatta bu karmaşıklığı bizatihi bir mese­le olarak ele almamak, üzerini indirgemeci bir üst-anlatı ile örtüvermek bir zaaf sayılabi­lir, ama karmaşıklığın kendisi bir sonuç olabilir mi? Ne kadar karmaşık olursa olsun, tablo­nun bize nasıl göründüğünü, nereye vardığımızı ifade etmek gerekmez mi? İnalcık’ın bu ko­nuda tavrı nettir ve hiç değiş­memiştir. Açıkça ifade edilmiş bir problemden yola çıkan, o probleme bir çözüm öneren ve bu açıdan hiç taviz vermeyen tavrı, uzun ve verimli kariye­ri boyunca her yazdığına sin­miştir.

    Ancak, iyi bir tarihî çözü­mün ya da açıklamanın, hiçbir zaman “işte sebep işte sonuç” basitliğine düşmeyeceğini de iyi bilir. Fransız tarihçi Lucien Febvre, Köprülü’nün Osman­lı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili kitabına dair bir değerlendirme yazısı yayımladığında, Halil Bey daha yirmilerinin başlarındadır. Övgü dolu bu kitabiyat yazısı, eserin bir özelliğinden sitayiş­le bahseder: Bir büyük devletin ortaya çıkışını tek bir nedenle açıklama kolaycılığına düşül­memiştir; yazar çok katmanlı ve çok faktörlü (yani, karmaşık) bir açıklama modelini cesaretle ve başarıyla uygulamıştır. Genç tarihçi adayı Halil İnalcık mu­hakkak bu yazıdan haberdardı ve buradaki dersi en iyi anla­yanlardandı.

  • Unkapanı köprüsünde mucize!

    Her gün birçok insanımızı trafik kazalarında, cinayetlerde, terörist saldırılarda kaybetmediğimiz, onlarca askerimizi çatışmalarda şehit vermediğimiz zamanlarda, kimsenin burnunun kanamadığı hadiseler, hatta gerçekleşmemiş trafik kazaları bile gazetelere haber olabiliyordu. Fotoğraf, doğal olmayan yollardan gelen ölümün günlük hayatın sıradan bir parçası olarak kanıksanmadığı o günlerde Cumhuriyet gazetesinde yer alan “Mucize!” başlıklı haberi süslüyor. Haber şöyle: “Dün sabah Unkapanı Köprüsü’nün açık bulunduğu bir sırada, Beyoğlu cihetinden gelen bir otomobil köprüden geçmek istemiş, fakat tam açık noktaya gelince, ön tekerlekleri denize sarkmıştır. Ancak arka tekerlekler, köprü tahtalarına takılıp kaldığı için otomobil denize düşmek tehlikesinden kurtulmuştur. Otomobil geri alınmış ve köprü kapanmıştır”.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • ‘Cemal Aga’dan hüzünlü veda

    ‘Cemal Aga’dan hüzünlü veda

    Bu ayki Fotografik Hafıza sayfalarında, 27 Mayıs 1960’ta iktidara el koyan Milli Birlik Komitesi’nin başkanı, Türkiye’nin dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in nadir fotoğraflarını paylaşıyoruz. Deklanşöre basan yazarımız o anda henüz bilmiyor ama, bu sayfada gördüğünüz kare, lakabı “Cemal Aga” olan Gürsel’in elveda karesi. Ağır hasta olan dördüncü Cumhurbaşkanı hayattayken alınan son görüntüsünde, tedavi olmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmeden önce, ülkesine ve halkına son bir gayretle veda ediyor.

    27 Mayıs ihtilali ve onu izleyen gün­lerin zirvede gö­rünen baş kahramanı, önce askeri yönetimin Devlet Baş­kanı, daha sonra da parla­mento tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel’dir. Gazetecilik kari­yerimin en aktif zamanları­na rastladığı için o günleri yakından izleme fırsatı bul­muştum.

    ‘Cemal Aga’dan hüzünlü veda

    31 Ocak 1966’da uzun sü­redir şeker hastası ve yarı felçli durumda olan Gürsel’in beyin kanaması sonucu ko­maya girdiği haberi duyul­muştu. Bundan iki gün sonra ABD başkanı Lyndon B. John­son, özel uçağını Ankara’ya göndermişti. Cumhurbaşka­nımızın Amerika’da tedavi­sinin mümkün olup olmadığı araştırılacaktı.

    ‘Cemal Aga’dan hüzünlü veda
    Siyasi parti liderlerinin sıcak sohbeti 26 Mart 1966’da ABD’den Türkiye’ye geri getirilen ve uçaktan ambulansa alınıp hastaneye götürülen Gürsel’i havaalanında bekleyen siyasi parti liderleri İsmet İnönü, Alpaslan Türkeş, Osman Bölükbaşı ve Mehmet Ali Aybar samimi bir sohbet halindeler.
    ‘Cemal Aga’dan hüzünlü veda

    Olayı yakından izlemek için birçok gazeteci arkadaş­la birlikte Esenboğa Havaa­lanı’ndaydık. O zamanlar bü­tün karşılama ve uğurlama törenleri havaalanında yapı­lırdı. Başta Başbakan İsmet İnönü olmak üzere bakan­ların pek çoğu ve üst düzey bürokratlardan bir bölümü oradaydılar.

    Gürsel, Cumhurbaşkanlı­ğına ait açık bir makam ara­basının ön koltuğuna otur­tulmuştu. Arabanın portatif tentesi örtülü, ancak yan ta­rafları açıktı. Kendisinin ha­yal meyal seçilebilen görün­tüsünden sağlık durumunun çok iyi olmadığı ve zoraki dik durmaya çalıştığı belli olu­yordu. Araba, uğurlayıcı pro­tokol erkanının önünden ya­vaşça geçmekteydi.

    Diğer foto muhabiri arka­daşlarla bu durumu fotoğraf­lamaya çalıştık. Başkan John­son’ın uçağı aprondan bir hayli uzakta, ana pist üzerin­de beklemekteydi. Protokol hizası geçilince araba birden hızlandı. Her türlü önleme­yi göze alarak ben de koşma­ya başladım. Makam aracıy­la yarış edercesine koşturu­yordum. Sayın Gürsel benim mevcudiyetimin ayırdında mıydı, değil miydi bilmiyo­rum. En son bana mı el sal­lıyordu, yoksa boşluklara mı veda etmekteydi emin değilim ama son kez bir kez daha elini uzattı ve hafifçe salladı. Ben de tam o son anı fotoğraflaya­bildim.

    Her insanın bir kader çizgisi olmalı. Cemal Gürsel’in önce ordunun bir generali ve sonra bir darbe lideri olması, aynı anda hem devlet hem hükümet başkanlığını, hem de genelkurmay başkanlığını üstlenmesi kendisi için çizilmiş bir kader gibiydi.

    ‘Cemal Aga’dan hüzünlü veda
    Meclis kapısından ilk ve son çıkışları Gürsel, 15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerle oluşan yeni Meclis tarafından Cumhurbaşkanlığına seçilmişti. Soldaki fotoğrafta yemin töreni sonrasında ilk kez Cumhurbaşkanı sıfatıyla TBMM kapısından çıkarken görülen Gürsel’in ölümü sonrası yapılan ilk törenin adresi de TBMM idi (altta).
    ‘Cemal Aga’dan hüzünlü veda

    Bu fotoğrafın o henüz sağ­ken en son çekilmiş görüntü­sü olduğunu rahatça söyle­yebiliyorum çünkü Ameri­ka’ya gittikten sonra çok sıkı bir koruma altına alındığı ve kimseyle görüştürülmedi­ği biliniyor. Zaten gittiğinin haftasında, 9 Mart’ta bir da­ha uyanmamacasına derin bir komaya girmişti.

    Süre uzayınca ve umutlar bütünüyle kesilince, 24 Mart 1966’da Bakanlar Kurulu yur­da getirilmesi kararı almış, 26 Mart’ta da getirilip Gülhane Askeri Hastanesi’ne nakle­dilmişti. O gün yine Esenbo­ğa Havaalanı’ndaydık. Karlar serpiştiren bir Mart gününde uçağın yanaşması ve hastanın alınması sırasında geçen süre içinde parti liderlerinden İs­met İnönü ile Osman Bölük­başı’nın muhabbetli diyaloğu Alpaslan Türkeş ve Mehmet Ali Aybar’ın da katılımıyla samimi ve sıcak bir sohbe­te dönüşmüş, soğuk havayı ısıtmaktaydı. Sonunda Cum­hurbaşkanlığına ait bir resmi araç eşliğinde Cemal Gürsel’i taşıyan bir ambulans, karşıla­yıcıların önünden geçip Gül­hane Askeri Hastanesi’nin yolunu tutmuştu.

    Her insanın bir kader çiz­gisi olmalı. Cemal Gürsel’in önce ordunun bir generali ve sonra bir darbe lideri olma­sı, aynı anda hem devlet hem hükümet başkanlığını, hem de genelkurmay başkanlığı­nı üstlenmesi kendisi için çi­zilmiş bir kader gibiydi. Ordu mensubu iken babacan tavır­ları nedeniyle arkadaşları ve astları Gürsel’e “Cemal Aga” adını uygun görmüşler, öyle anılır olmuştu.

    ‘Cemal Aga’dan hüzünlü veda
    Görkemli cenaze
    Yaklaşık yedi buçuk ay komada kaldıktan sonra 14 Eylül 1966’da vefat eden Gürsel için 18 Eylül’de görkemli bir cenaze töreni düzenlendi. Meclis şeref salonundaki katafalktan alınan Gürsel’in cenazesi top arabasıyla ebedi istirâhatgâhına götürülüyor (altta). Gürsel, 26 Ekim 1961’de Meclis’teki yemin töreni sırasında şeref locasına göz atarken (üstte).
    ‘Cemal Aga’dan hüzünlü veda

    Gürsel ihtilal liderliğini ka­bul ettikten sonra ilk beyanla­rından birinde, “Ben ordunun siyasete karışmasından yana değildim. Gerç arkadaşları­mın ihtilal girişimlerine engel oluyordum. Şimdi bütün he­defim adalet ve ahlak pren­siplerine dayalı bir idareyi yeniden kurmaktır” demişti. Veda zamanı geldiğinde ordu­nun bütün kademelerine dağı­tılan mektubunda ise şunları diyordu: “Ordunun ve taşıdığı­nız üniformanın şerefini dai­ma yüksek tutunuz. Şu sırada memlekette esen hırslı politika havasının zararlı tesirlerinden kendinizi korumasını biliniz. Ne pahasına olursa olsun poli­tikadan katiyyen uzak kalınız. Bu, sizlerin şerefi, ordunun kudreti ve memleketin kaderi için ehemmiyeti haizdir.”

  • Batı düşmanlığıyla geçinen ‘millet ve memleket sevdalıları’

    #Tarih Dergi 29. sayı « Kafa Dükkan

    Son yılların giderek yükselen değeri, sosyal ortamlarda ve medyada en yüksek getiri sağlayan yatırım aracı, siyasette en çok prim yapan yaklaşımların başlıcası… 15 Temmuz’dan sonra adeta bir yabancı düşmanlığı yarışı var ülkemizde. Başta ABD olmak üzere, kim en fazla Ba­tı’ya giydirecek, kim en vatansever, kim en millî, kim en Türk, vs. olacak…

    Bir zamanların meşhur “Türkün Türkten başka dostu yok” efsanesi ıs­kartaya çıkalı, Bozkurt’un bizi yanlış yola (batıya) saptırdığı, asıl gerçeğin “Türk Türkün kurdudur” lafında bulunduğu anlaşılalı epey oluyor. Hatta zamanla ortaya çıktı ki -PKK’ya daha sıra gelmeden- birbirimizin gözünü oymakta, mezarını kazmakta, biz Türkler kadar mahir, kurnaz, becerikli, kindar ve bunlarda istikrarlı bir millet yoktur. Bu bakımdan son zaman­larda tekrar tekrar tekrarlanan “üst akıl”lı tekerlemeler; “bunların cennet vatanımızda hep gözü var”lar; geçenlerde bir hükümet kanalında tesadüf ettiğim “Tanzimat’tan Gezi’ye Batı oyunu” tarzı gayet bilimsel program başlıkları; hatta terörün bizzat Batı tarafından finanse-himaye edilerek üzerimize salındığı yönünde kampanyalarla; mevcut olmayan millî birlik ve beraberliğimizi Batı düşmanlığı üzerinden yeniden tesis etmeye çalışı­yoruz gibi görünüyor.

    Tabii görünüşe aldanmamalı. Bunları dile getirenlerin kendi hayat tarzları, günlük yaşayışları, telefonları, arabaları, paraları-pulları, varoluş­ları biraz da kaçınılmaz şekilde o denli Batı’ya endeksli ki, samimiyetsiz­liğin çok ötesinde bir sahtekarlıkla kaim oldukları; Müslümanlık, Osman­lıcılık, muhafazakarlık rolleriyle arınamayacakları ortada. Zaten mesele Batı düşmanlığı üzerinden bile olsa bir beraberlik sağlamak değil; “kökü dışarıda enteller”i, muhalifleri hatta kendileri gibi düşünmeyenleri, farklı olan herşeyi tasfiye ederek “tertemiz” bir ülke yaratmak.

    Bugün “halkı aşağı gören cumhuriyet eliti” efsanesiyle, yarımyama­lak da olsa belli bir kültürel üretim ortaya koymuş aydınlar; “laikçi teyze­ler” diyerek snobe ettikleri kadınlar; Batı taklitçisi diye yerdikleri insanlar haklı olarak şunu soruyor: “Peki sen hangi yerli ve milli bilimi, şiiri, ede­biyatı, sanatı, kültürü ürettin; hangi geleneği, adeti, tarihi, geçmişi yaşatıp bugüne mal ettin?”

    Cevap şöyle: “Her seferinde tam yapacak gibi oluyoruz ama, kahpe Mo­ody’s gibi gâvur odaklar hep moralimizi ve işimizi bozup bizi engelliyor”.

  • Esaretin bittiği gün

    İtilaf donanması 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirlediğinde fiili olarak başlayan işgal, 16 Mart 1920’de resmileşecek, İstanbullular 467 yıl sonra esaretle tanışacaktı. Türk ordusunun 9 Eylül 1922’de İzmir’e girişinin ardından 5. Süvari Kolordusu kuzeye doğru ilerledi. Türklerle savaşmak istemeyen Winston Churchill’in istifasını takiben, İngilizler Ankara Hükümeti’yle anlaşma zemini aramaya başladı. Müzakerelerden sonra Refet Paşa’nın İstanbul’a gelmesi, işgalin sonunun başlangıcı oldu. 6 Ekim’de 3. Kolordu İstanbul’a girdiğinde, 4 yıl 10 ay 23 gün süren esaret bitmiş, İstanbul halkının sevinci sokaklara taşmıştı…

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-240-1024x699.png

    Kurtuluşa doğru

    Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Refet (Bele) Paşa, 100 kişilik küçük bir kuvvetle Gülnihal vapuruyla İstanbul’a geldi. Ama bu olay ne işgalin sonu ne de İstanbul’un kurtuluşuydu. İtilaf Devletleri’nin silahlı kuvvetleri bir yıl kadar şehirde kaldılar. Refet Paşa, İngiliz komutanlarla, 16 Ekim 1922.

    İngilizlere “Güle Güle”

    22 Kasım 1922’de Ankara Hükümeti işgal kuvvetleriyle ilişkileri düzenlemek üzere Selahattin Adil Paşa başkanlığında bir heyeti İstanbul’a yolladı. Paşa, 2 Ekim 1923’de Galata’da bağlı Arabic transatlantiğinde el konulmuş bulunan askeri malzemeyi teslim aldığına dair belgeyi imzaladı, ardından son işgal kuvvetleri de İstanbul’dan ayrıldı. Selahattin Adil Paşa, düzenlenen “uğurlama töreni”nde İtilaf subaylarını yolcu ediyor, 2 Ekim 1923.

    3. Kolordu köprü başında

    6 Ekim 1923 sabahı 3. Kolordu İstanbul’a ulaştı. Sarayburnu limanına çıkarak Gülhane Parkı’nda toplanan birlikler halkın coşkulu gösterileri arasında buradan hareket ederek Taksim’e yürüdü. Mirliva (Tuğgeneral) Şükrü Naili Paşa (sağda, öndeki süvari) komutasındaki Türk kuvvetleri, Yeni Cami önünden Galata Köprüsü’ne giriyor.

    Büyük karşılama

    3. Kolordu’ya bağlı neferler, önde askeri bando, arkada atlı subaylar ve piyadeler Galata Köprüsü üzerinde toplanan mahşeri kalabalığın tezahüratları altında Taksim’e doğru ilerliyor, 6 Ekim 1923.

    Her yer Taksim, her yer kurtuluş!

    Halk, Galata Köprüsü, Şişhane, İstiklal Caddesi güzergâhını izleyerek Taksim Meydanı’na doğru yürüyen Türk birliklerini bağrına basmak için yol boyunca büyük gruplar halinde toplanmıştı. Şişhane’deki Beyoğlu 6. Belediye Dairesi önünde heyecanla bekleyen insanlar, 6 Ekim 1923.

    Yeniden Türk bayrağı altında

    6 Ekim 1923 günü İstanbul’un kurtuluşu şehrin birçok yerinde törenlerle kutlandı. Beyazıt’ta, Darülfünûn’un (bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin) ana kapısının yanında bulunan Seraskerat’ta (Savaş Bakanlığı) göndere yeniden Türk bayrağı çekilirken, askerler ve siviller ortak bir heyecanı paylaşıyor.

    Şerefli sancağın dönüşü

    Gururlu askerler geçit resminde. Tarihi fotoğrafın arkasına eski yazıyla “Üçüncü Piyade Alayı’nın İnönü Muharebesi’nde şeref kazanan sancağı İstanbul’una kavuşuyor, 6 Ekim 1923” notu düşülmüş.

    Üsküdar’da tak-ı zafer

    Üsküdar’da, Polis Merkezi önünde düzenlenen kutlama törenleri için kurulan ihtişamlı zafer takının üzerinde bir minnet ifadesi: “Safa geldin ey şanlı ordu”.

    Mehmetçiği unutmayalım!

    Ankara’nın başkent olduğu gün yayımlanan Resimli Gazete’nin 13 Teşrinievvel 1339 (13 Ekim 1923) tarihli nüshasının kapağındaki illüstrasyonda, önde Mehmetçik, fonda Boğaz girişinde demirli İtilaf donanması resmedilmiş. Resim altında, “Gidenlerden Kalan Acı Hatıraları Unutmayacağız. Onları Koğan Mehmetçiği de Unutmayalım” yazıyor.

    (Cengiz Kahraman koleksiyonu)

  • Asırlık aile tarihi sessizce yok oluyor

    Divriği’ndeki Alanlı Evi kuşaklar boyunca bir kasaba ailesinin kültür zenginliğini korudu, yaşattı. Eski bir Anadolu ailesi olan Alanlıların son ferdinin hayata gözlerini kapatmasının ardından, yaklaşık 200 yıllık evin cümle kapısı da kapandı. Önlem alınmazsa ev zamanın çarkları arasında harabeye dönecek, bu topraklardaki binlerce sahipsiz kültür varlığına bir yenisi daha eklenecek. Köklü bir Anadolu ailesinin özel tarihinin en yakın tanığı, hatıralarıyla birlikte yok olup gidecek.

    Kültür-tarih zenginliklerimizle övünüyoruz ama sahipsiz, bakımsız örenler, eski eserler binlerce. Divriği’deki Alanlı Evi de bunlara katıldı. Temel taşlarını 1820’lerin ustaları koymuş. 200 yıllık bir maziye oturan bu ev, 6-7 kuşak boyunca bir kasaba ailesinin kültür zenginliğini korudu, yaşattı. Fakat artık cümle kapısını “sahip” kimliğiyle açıp kapayan kimse yok! Dam ve çatı, saçak ve sıvalar, kapı ve pencereler, rüzgâra, yağmura, kara teslim durumunda. Bu yerel mimarlık ve kültür atmosferi, önce hüzünlü bir harabeye, sonra bir virane görüntüsüne, sonra yokluğa hazır. Karşısındaki büyük Ayanağa Konağı ise darmadağınık! Paylaşılmış, parçalanmış, saçakları mertekleri sökülüp yakılıyor. Yine de restore edilen iki başodasıyla diklenerek varım diyebiliyor. O odalarda oturup kahve içen zamane konukları, “ağalık” neymiş, boyutlara, özene, bezemelere bakarak kavramaya çalışıyorlar.

    Her odasında başka bir hatıra Bugün yazgısıyla baş başa kalan Alanlı Evi, yaklaşık iki yüz yıllık ömründe bir Anadolu ailesinin farklı kuşaklarının birbirinden ilginç fertlerinin hayatlarına tanıklık etti.


    Bizde aile tarihlerini yazmada iki yüzyıl geriye gitme olanağı yoktur. Aileler, mensubiyet ve köken konusunda sığ bilgilerle şecere kurmaktalar. Eski bir Anadolu ailesi olan Alanlılar da en uzun 200 yıllık tarihiyle şu yakında sönüverdi. Bundan kimsenin haberi yok! Kapısı kapanan aile evinin, damı çatısı saçakları duvar ve sıvaları kapı ve pencereleri, esip savuran rüzgârın yağmurun, kar sularının amansızlığında eriyip gidecek. O evden hüzünlü bir harabe yığıntısı kalacak! Selçuklu, Osmanlı, Kayzer sarayları da böyle yok olmuştu. Anadolu, kendi mirasını tüketmede dünya birincisidir!

    Sınıf düzeyleri dikkate alınarak her yörede birkaç ailenin ve evin tarihi yazılmadı. Kent ve kasabaların sosyal- tarihsel katmanları için bu gerekliydi. Ailelerin özel tarihleriyle yok olması toplum tarihi bakımından kayıptır. Sıradan bir Selçuklu veya Osmanlı ailesinin tarihine sahip değiliz. Yüzyıl önceki ailelerinden taşınır taşınmaz neleri saklayabildik?

    Yapısal özellikleri, mimari ayrıntıları

    Divriği Karayusuf mahallesinde Abıçemen deresi yamacına yaslanmış yarı tarihî yarı romantik esintili Alanlı Evi’nin iç dünyasının eski kalabalık nüfusundan tek ses yok! Her biri ayrı melodiler çalan duvar saatleri, konsollar, aynalar, levhalar da artık yok. Sessiz evde kalan öteberi, çökme yazgısına eşlik edecek. Bunlar maddi değerden yoksun eski kiler küpleri, kırık kopuk eşya döküntüleri, çul palaz nevinden şeylerdir. 1840-1880 arasında iki veya üç evrede eklemelerle yapılanan evin temel taşını aile atası sayılan tüccarlardan Alanlıoğlu Veli ve Mehmed efendiler 1830’larda koymuş olmalı. İkinci aşa­mada evin bânisi Veli oğlu İbrahim, üçüncü aşamada ta­mamlayanlar da torunlardan Rıza ve Halim Efendiler’dir. Bu evde 20. yüzyıl dünyasına göz açıp seksen yıllık yaşamı­nı Alanlı Evi’nde geçiren be­şinci kuşaktan Ömer Çalap­verdi (öl. 2014), cümle kapısı­nı özgün anahtarıyla son açıp kapayandır.

    Evin yapılışı için ondan dinlediğimiz öykü, en erken, İbrahim Efendi’ye dayanıyor­du. Aynı sokağın sağındaki büyük Ayanağa Konağı’nın da Hicrî 1254 (1838) tarihinde yapıldığı; Ayan Mehmed Ağa ile İbrahim Ağa arasındaki ya­kınlık da dikkate alındığında, iki aile arasında bir zaman ko­şutluğu yakalanıyor. Demek ki iki dönüm bahçesi, 1000 m2 oturma-kullanma alanı olan bu üç katlı evde 170 yıllık bir aile tarihi saklı.

    Bayramlarda açılmayan kapı

    Alanlı Evi selamlık kapı üstü odası. Altında yalın cümle kapısı. Artık gireni çıkanı, açanı kapayanı yok. Pencere kepenkleri dökülüyor. Saçaktan, kireç sıvadan iz kalmamış.

    Dış albeniden yoksun evin pencereleri uzak manzaralara açık. Cümle kapısından giri­lince: Kaldırım döşeli selam­lık avlusu, köylü odası, ayaz ve avlu, örtme, işlik, binek taşı, ayakçak (üst kat merdiveni), selamlığın altında mabeyn ve köylü odalarının kapıları, am­bar ve işlik görülüyor.

    Ayakçak (merdiven) ba­şından geçilen, çarhıfelekli di­vanhaneden selamlık sofası­na giriliyor. Bu kattaki geniş ve aydınlık odalarda, çarhıfelekli tavanlar, alçı işlemeli yaşmaklı ocaklar, duvar nişleri, mihra­biyeler var. Dördüncü kat ko­numundaki çadır tavanlı köşk odasının pencerelerinden Div­riği’nin dört tarafı, uzaktaki dağlar ve yaylalar seyrediliyor.

    Avludaki orta kapıdan ve örtme kapısından girilen ha­rem dairesinin sofasına, evin salonu sayılan kürsübaşı­lı (tandırlı) toyhane ile üç yaz iki kış odasının, mutfak ve ki­lerin kapıları açılıyor. Harem odaları da bezemeli tavanlar, alçı yaşmaklı ocaklar, silmeli işlemeli direk, dikme ve kiriş­ler, avadanlıklı kapılar, gömme dolaplarla uyumlu bir iç tasa­rım sergiliyor.

    Zemin ve bodrum katında yer damı, ahır, depo, odunluk, samanlık taksimatı var. Ku­yulu harem avlusu, taş döşeli ark, ulu meyve ağaçlarının göl­gelediği, bağ bostan evlekle­riyle bahçe, evin açık mekân­ları. Bütün bu zenginlik, Alanlı Evi için, geçen asırların “ev dediğin evrendir, içinde har­man da döndürülür” sözünü doğruluyor. Başka yaşıtı evler gibi bu mekân da imar edilmiş bir doğa parçasında aile özgür­lüğünü sağlayan bir iç âlemdi.

    Selamlık avlusundaki taş sahanlıktaki tahta basamak­lardan çıkılan divanhâne, yaz akşamlarına özel, bir hayat/ hanaymış. Bu balkonu, Divri­ği’nin mertek örtülü divanha­nelerinden ayıran, zengin de­korasyonlu tavanıdır. Bununla ilgili söylenceye göre İbrahim Efendi’nin oğlu Halim Efen­di ustaların yaptığı ilk tavanı beğenmeyerek sökmüş. İnce marangozluk hüneriyle zemini mavi çuha kaplı yeni bir tavan yapmış.

    Alanlı Evi’ndeki kerpiç, taş, kireç, ardıç ve çam ter­kipli yapılanmada yerel- gele­neksel yaşantının “ev” boyut ve ayrıntılarını oluşturan inşai ve mimari birçok ayrıntı, ölçü ve biçimleme görülebilir. Ker­piç yapının iki asırlık direnme gücünde, ömürlerini bu eve adayan, sanatta ve zanaatler­de mahir Rıza ve Halim kar­deşlerin emekleri çoktur. Evin yapım tekniğini ve malzemesi­ni 2001 yılında inceleyen Yük­sek Mimar Hüsrev Tayla (öl. 2003) Geleneksel Türk Ev Mi­marisinde Yapı Sistem ve Ele­manları isimli 2007 tarihli ça­lışmasında bu yapının, Anado­lu sivil mimarisi için sunduğu referansları saptamış ve resto­re edilmesini önermişti.

    Yapı, Divriği’deki konut mimarisinin geçirdiği evre­ler için de bir dizi kanıt içerir. Yerli ustaların uygulamalarla ilerlettikleri tavan, kiriş, ah­şap direk, kapı, sergen, dolap türlerinin tipik örnekleri gö­rülebilir. Dikey ve yatay öl­çülerdeki şaşırtıcılık, kerpiç örgüsündeki mükemmeliyet, miras taksimine uğramayışı, satılarak sahip değiştirmeme­si de bu evi ayakta tutan ne­denlerdir. Geçen uzun zaman­da, konut planının ve kullanım geleneğinin değiştirilmeme­si ise bir koruma taassubunu düşündürüyor. Beş hatta altı kuşağa meskenlik edişini sağ­layan, bu muhafazakârlık ol­muştu da denebilir.

    Yapı evrimleri açısından bakıldığında ise Alanlı Evi, Orta Anadolu eski konut mimarisinin geçirdiği evreleri yansıtan bir sivil mimari örne­ğidir. 1800’lerde akarsu yoluy­la taşınarak ev yapıcılığında kullanılan omcalı (balta çiziği mühürlü) ardıç ve çam kütük­ler bu evde görülüyor. Klasik kerpiç tipleri, ahşap, alçı süslemeler, revzen, kepenk, stuka, ocak örnekleri; yerli ustaların geliştirdikleri planlar; tavan, kiriş, direk, kapı, sergen, dolap üslupları için de bu ev sanki bir laboratuardır.

    Ev sahiplerinin el emeği göz nuru Bir zamanlar yaz sohbetlerinin, konu komşu buluşmalarının yapıldığı divanhane, çarhıfelekli tavanı ile Divriği’nde tekmiş (üstte). Tavşan işi denen ince marangozlukta mahir Halim Efendi’nin kendi eseri Divanhane tavanını yaparken tek tek el çakısıyla ürettiği küçük ahşap bezeme paftaları.

    Aile bireyleri ve sosyo-kültürel mirasları

    Alanlıoğulları, orta zenginlik­te, kasaba eşrafından, arazi sa­hibi, varsıl, bireyleri yetenekli ve aydın, ilişkileri dengeli bir aile olarak tarif edilebilir. Ge­lenekleri değişmediğinden de uzun bir süreçte sosyal-yapı­sal bir koruma örneği olarak soyut değerleri sonraki kuşak­lara aktarmışlar. Ailenin öz­günlüğünü sağlayan diğer bir etken, tek bir evde yaşamak ve “dışa kapalılık”tır. Bir dönem edinilen altın, gümüş, bank­not, ziynet ve eşyadan oluşan servet doğal ki bugüne ulaş­mamıştır. Buna karşılık çağ­daşı başka evlerde yer bula­mamış usturlap, kuyumculuk, saatçilik, tartı, tıp, eczacılık…. âlet ve edevatın -evden uzak­ta da olsa- korunmuş olma­sı özel bir durumdur. Eşya ve araç gereçlerin aynı kullanım işlevinde tutulduğu, mektup yazışma, tebrik, ticaret belge­leri ve kitaplar saklanarak bir ev arşivi – kitaplığı oluşturul­duğu da görülüyor. Uzun bir tereke ilamı ise Alanlı ailesi­nin 1870’lerdeki zenginliğini belgeliyor. Aile atası İbrahim Efendi’nin mezartaşı da eve taşınmış.

    İhtişamlı günleri geride kaldı

    Barok-rokoko karışımı alçılı yaşmaklı ocaklı odanın işlemeleri dökülmekte, tavanı çökmekte. Bir vakitler, odanın sedirleri, döşemesi ışıltılı halılar, kız kilimleri ile döşeliydi (solda). Haremden selamlığa çıkan nişli küpeşteli ahşap merdiven. Sofanın çıtakâri tavanları perişan. Durum, bir yıkılışı haber veriyor.

    Barındırdığı ailenin, uzun bir tarih sürekliliğinde edindi­ği kültür, somut-soyut birikim, örneğin oda geleneği ve söyle­şileri, kış geceleri Binbir Ge­ce Masalları, Ferhat ile Şirin okumalar, çoktan unutulmuş­tur. Dünü doğru aydınlatacak okuryazar aile bireylerinin ölüm suskunluğuna gömülme­leri de aile tarihinin yazımına engeldir. Orta Anadolu’da Hi­titlerden beri gelişen ev yapı­cılığının 1840’lardaki bu yerel yorumunun, 2010’lu yıllarda ayakta olması bir şans sayıl­sa da sosyal ve mimari araş­tırmalardan, kamusal ilgiden yoksun kalışı, sönüşe ve çö­küşe terk edilmesi tam bir ay­mazlıktır.

    Aile bireylerine gelince: 1840-1880 arasındaki ilk kırk yılından, örneğin aile ata­sı Alanlıoğlu Veli Efendi’nin yaşamına ve mesleğine dair bir bilgi yok. Evin ve ailenin başlangıcını temsil eden tüc­car kimlikli İbrahim Efendi’ye (öl.1874), ama asıl, onun oğul­ları Rıza (1867-1944) ve Halim Efendiler’e (1868-1949) dair bilgilerse epeycedir. Bir sonraki aşamada içgüveyleri Çalap­verdili Hacı Bekir (1878-1950) ve oğlu Hafız Hilmi (1897- 1959) Efendiler var. Bu dörtlü ve eşleri, evdeki yaşama kül­türünü doruğa ulaştıranlardır. Dışarıya olabildiğince kapalı bu zengin iç dünya, 1890’lar­dan 1940’lara, elli yıldan fazla sürmüştür.

    Alet edavatlarını kendileri yapıyordu Alanlı ağaların hem yaptıkları hem kullandıkları araç gereçten örneker: Kapı tokmağı, mıh, zenne çekici, kepenk çengeli, kapı tokası, gullep, Testere, bıçak, orak, eğe, biz, frenk kilidi.

    Yetenekleri, bilgelik ve efendilikleri çokça anlatılan “küçük ağalar” Rıza ve Halim Efendiler, babaları İbrahim Efendi öldüğünde çocukmuş. Anneleri Samsunlu Fatma Ha­nım, yetimlerini alıp memle­ketine dönmüş. Bunları sana­yi mektebinde okutmuş. Baba ocağına dönüşleri 1880’lerde olmalıdır. Rıza Efendi, iyi okur yazar, Arapça Farsça, fıkıh, ilm-i heyet ( astronomi, astro­loji) bilir ve çalışırmış. Kasa­banın saatçisi, muvakkidi imiş. Bir yaş küçük Halim Efendi, ince marangoz ve çilingirmiş. Avludaki işlikte çalışırlarmış. Ortak merakları arasında kim­ya- eczacılık, tarih- edebiyat, hattatlık da varmış. Rubu tah­tası kullanarak güneş açılarına göre alaturka saat ayarı yapar, namaz, iftar, imsâk vakitleri için cetveller yapar, halk he­kimliği ilaçları hazırlarlarmış. Rıza Efendi arada İs­tanbul’a gider, kitap­lar, yeni alet edevat­la dönermiş.

    Kullandıkları marangoz küstirelerini (rendeleri) de kendi elleriyle üretiyorlardı.
    Kavrulan kahvenin soğutulmasında ve kahve değirmenine doldurulmasında kullanılan ahşap el işi kap.

    Alanlılar 1910’larda bir üç­lü evlilik çaprazlaması yaşa­mışlar. Bu, Seferberlik koşul­larında bir nüfus eklemleme­sidir. Çalapverdili ailesinden baba-oğul Hacıbekir ve Hilmi Efendiler, Alanlı Rıza Efendi­nin birer kızını alıp içgüveyle­ri, dolayısıyla bacanak olmuş­lar. Hacıbekir’in kızı Vesile de Rıza Efendi’nin dul karde­şi Halim Efendi’yle evlenerek aileye gelin gelmiş. Bu bağlar ve yeni doğanlar, “kim kimin nesi oluyor? sorusuyla merak­lıları uğraştıradursun, aile bü­tünlüğü, dirliği devam etmiş. Şu anekdot ilginçtir: Hilmi Efendi bir İstanbul seyaha­tinde otelde mektup yazarken oda arkadaşı “-kime yazıyor­sun? demiş ve “Bacanağıma” yanıtını almış. “Hilmi’nin ba­canağı kim?..” sorusuna cevap ararken uykusu kaçan adam­cağız: “Senin bacanağın var mı?” dediğinde “Babam” yanı­tını almış!

    Belki de aile atasının yazılı taşı bekçilik yapsın diye ailenin hayatta kalan son fertleri tarafından eve getirilen Alanlı İbrahim Efendinin mezar taşı. Taşın kitabesi şöyle: “Hüve’l-Bâk / Bu dünyâda bulmadım hiç rahatı/ İhtiyâr etdim anın-çün rıhleti / Kimse gülmez, kimse dahi gülmedi / Zevkıne değmez cihânın mihneti / Dâr-ı dünyâ bir misâfirhânedir/ Aklı olan benden alsın ‘ibreti/ Alanlı-zâde İbrahim Efendi/ İbni Veli rûhuna fâtihâ / Sene 1290”.

    Besime-Hacı Bekir, Nazi­le-Hâfız Hilmi, Vesile-Halim Efendi evlilikleri sonrasında Alanlı Rıza ve Halim kardeş­ler, çarşı pazar, köy ve çift­lik işlerini, baba-oğul Çalap­verdili damatlara bırakarak 1920’lerde -kırklı ellili yaşları sürerlerken- ev ortamına daha çok kapanmışlar. Yeniliklere kulak tıkayarak Osmanlı te­baası kimliğinde fesli, sakolu, entarili yaşamayı sürdürmüş­ler. Kardeşinden beş yıl sonra vefat eden Halim Efendi’nin, Cuma ve bayram namazları için gittiği camiden dönüşün­de avludaki ambarının üstüne koyduğu fesini giyer bir “oh!” dermiş. Rıza ve Halim Efendi­ler’in ortak hayatları bir bakı­ma Alanlı Evi’nin de öyküsü­dür. Yaklaşık altmış yıl süren sanat ve zanaat çalışmaları bir kasaba düzeyinin ötesinde çok yönlü bir kültür faaliyeti ol­muştur. Çarşı-arasta geleneği dışında, ev içinde kurdukları özel çalışma ortamı, dış dün­yadan el çekerek ev yaşamına ve evde çalışmaya yönelmele­ri, imal ettikleri veya onardık­ları saatler, dürbünler, has­sas aygıtlar, çilingir­lik ve kuyumculuk üretimleri, muvak­kitlikleri, hazırladık­ları takvimler, ilaç formülleri, hattatlık düzeyinde yazı ça­lışmaları, okudukları kitaplar, kendi başları­na kırlara tepelere yaptıkları gözlem gezileri, ot, taş, çevre incelemeleri şaşırtıcıdır. Kuş­kusuz Rıza ve Halim Efendi­ler geçen asrın, “nev’i şahsına münhasır” fenomenleriymiş.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-285-965x1024.png
    Bir zamanlar Rıza ve Halim Efendiler’in ışık-gölge ölçümleri, trigonometrik hesaplar yaparak vakit cetvelleri hazırladıkları “rubu” tahtası, minik çekülü (sarkaç) ve işlemeli çuha kılıfı.

    Bu iki kardeşi bir arada veya aile bireyleriyle göste­ren tek fotoğraf yok. Dürbün­ler, saatler, gramofon, hatta piyano ve akordeon evde yer bulurken bir fotoğraf makine­sinin onlardan görüntüleri bi­ze ulaştırmamasını açıklamak zordur. Çocukluğumda Rıza ve Halim Efendiler’i tanımadım. Aileden Hafız Hilmi Efen­di’yi dükkânımızın önünden geçerken görürdüm: Kısa kır sakallı, güleç yüzlü, aksak ama telaşlı, düzgün giyimli bir zat­tı. Onun evrak-ı metrûkesini incelerken, mal getirmek için kira hayvanıyla Sivas’a oradan arabayla Samsun’a, vapurla İstanbul’a gidiş dönüşlerinin muhataralarını düşünmüşüm­dür. 62 yıllık yaşamının esnaf­lıkla geçen kırk yılında tuttu­ğu defterlerde iki satırcık anı yok ama İstanbul’dan babası­na yazdığı “Velinimetim “ di­ye başlayan uzun mektupları birer anı belgesidir.

    İmza yerine mühür İmza atma yerine gümüş alaşım mühürlerin basıldığı eski devirlerde künyeler de Arapça yazılırdı: “Ali Rıza bin İbrahim”, “Abdülhalim bin İbrahim” kardeşlerin mühürleri. Birinin kordonuna cep saatinin kurma anahtarı da bağlı

    Alanlı Evi’ne ve ailesine dair dinlediklerim de gelenek bağına tutunmuş, işbirliğine ve saygıya dayalı bir aile yapı­sının ödün vermeyen kural­larını düşündürmektedir. Ça­lapverdili Hacı Bekir ve Hâfız Hilmi Efendiler’le Vesile Ha­nım üçlüsü de göçtükleri bu uzak mahalle evinin gidişatı­na besbelli ayak uydurmuşlar. Çarşı işlerini yüklenen baba oğul damatlar, Hüma Hatun arastasındaki iki dükkânda, manifaturacı, bonmarşeci, tu­hafiyeci, züccaciyeci, kitapçı, oyuncakçı, hatta eczacı… ola­rak kasabanın ticaret yaşamı­na hizmet etmişler.

    Aile yaşamının sona er­mesi kardeş, elti, gelin, yen­ge.. kadınların ölümleriyledir. O evrede, damat Hafız Hilmi daha bir on yıl aile reisliğini üstlenmiş. Dul, yaşlı bacı ve eltiler de “ah vah” ederek sedir köşelerine çekilmişler. Aile miladı, Rıza Efendi’nin 1867’ deki doğumu, aile sonu da Ve­sile Hanım’ın 1993’ teki ölümü sayılırsa, aile tarihi bir buçuk asır sürmüş oluyor. Bu kapa­nıştan sonra daha 15 yıl Alanlı ocağını tüttüren, Rıza Efen­di’nin torunu, Besime Ha­nım-Hacıbekir Efendi çiftinin oğlu, bu evde doğup büyümüş, aile kurmuş, soyadı Çalapver­di olsa da Alanlı’yı temsil eden Ömer Bey’dir. (1934-2014)

    Ondan dinlediğim anılar, geleneğe dayanan bir aile ya­pısının sırlarıydı: Kalkma, yatma, oturma, sofra ve ko­nuşma… Öyle anlaşılıyor ki gündelik hayatın her ayrıntı­sı için kurallar vardı. Örne­ğin, açlık olan yerde dirlik olmayacağından her aile, bireylerinin tüketimine yetecek yiyecek edini­mine öncelik veriyor­du. Şöyle ki mevsimlik bağ bahçe ürünleri, yağ, süt, şeker vs. dışında, temel tüketim maddeleri olmak üzere bir kış sezonu için bir ailenin her bireyine asgari 1 koyun (20 kilo et-kavur­ma); 10 ölçek buğday (80 kg un, bulgur, umaç, eriş­te, nişasta vs); ahırda­ki hayvan­ların her birine de 10 şehir yükü veya 1 harar yem (1 ton saman, yon­ca, fiğ, arpa…) güz aylarında de­polanıyormuş.

    Alanlı damatlarından 1875 doğumlu ÇalapverdiliHacıbekir Efendi’nin nüfus cüzdanı. Bu zat, 1950’de Hac izni çıkınca ilk gidenlerden olmuş, diğer birçok hacı gibi, Hicaz bedevileri tarafından kaçırılıp soyulmuş ve öldürülmüştü.

    Sonuçta, karşımızda 1800’ler-2010’lar arasına ta­rihlenebilen somut ve soyut bir birikim var. Bu, nesep tut­ma merakı olmayan Anado­lu aileleri açısından da epeyce bir geçmiş derinliğidir.

    Alanlıoğullarının, Divriği yerel tarihine eklediği tab­loyu hayırsever bir kalem, uzun öykü veya roman konusu yapabilir. Aile bi­reyleri arasındaki çet­refil bağ­lar, bir “Yanlış­lıklar Komedyası” tarzında da işlenebi­lir. Aileye ait etnog­rafik malzeme ve bel­geler ayrı bir zengin­liktir. Korunabilen belgeler arasında: Alanlıoğlu İbrahim Efendi ile kardeşi Ve­li’nin, baba, amca ve büyük babalarının bir zamanlar sahip oldukları varlığı, aile arasındaki bağla­rı gösteren tereke kayıtları, beratlar ticaret belgeleri, re­çeteler, mektup ve defterler, kitaplar çok. Rıza ve Halim Efendiler’in sanat-zanaat araç gereçleri, saatleri, dürbünleri rubu tahtası, kilit-anahtarlar, narin el âletleri ise bir koleksi­yon değerindedir.

    Alanlı İbrahim Efendi’nin vefatının (1874) ardından Kadılıkça düzenlenen tezkere belgesi.

    Türkiye büyük bir ülkedir: Yetkililer, her kültür varlığına ve birikimine yetişememek­te mazurdur. Âyanağa Konağı da yıkılır, Alanlı Evi de çöker. Eski yaşantılar unutulur. Se­yirci kalmak hatta hiç tanı­mamak olağandır. Âlî Paşa’nın İstanbul Mercan’daki konağı­nın arsası otopark olur. Tarihi yapıların ahşap enkazı çarşı fırınlarında yakılır. Anadolu kent, kasaba ve köy silüetleri, yerel mimari yapılar, bunların tarihleri, dirençsiz ve sahip­sizdir. Hepsi, hepten silinme­ye ve unutulmaya mahkûm­dur. Maalesef!

    Dindar Alanlı ailesinin bireylerinden birine ait kozaklı, işlemeli kesesinde bir Kur’an-ı Kerim.


  • II. Mahmud temelini attı, sonra Haydarpaşa’ya gitti

    İsmi, cismi ve tarihiyle askerî bir kuruluş olan GATA (Gülhane Askeri Tıp Akademisi), 15 Temmuz’dan sonra Sağlık Bakanlığı’na devredildi, adı da Haydarpaşa Sultan Abdülhamid Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak değiştirildi. Bu da yetmedi, hastaneyi II. Abdülhamid’in kurduğu iddia edildi! Hastane, II. Mahmud zamanında, 1832’de faaliyete geçmişti.

    Osmanlılarda çağdaş tıp eğitimine dair ilk giri­şimler 19. yüzyıl başın­da (1804) Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin gayretleriy­le başladı. Ancak asıl önemli başlangıç 1831’dedir. II. Mah­mud, Topkapı Sarayı Gülhane Bahçesindeki Otlukçu Kışla­sında üç koğuşu yeni ordunun (Asakir-i Mansure) gereksini­mi olan hastanenin kuruluşuna tahsis etti. Gülhane Cerrahha­ne-i Mamuresi adıyla 1832’de açılan bu ilk askerî has­tane, günümüzde GA­TA denen ve İstanbul ve Ankara’dan baş­ka ordu merkezlerinde de tıp akademileri bulunan, sürekli gelişme gösteren, Türk tıp tari­hinin en büyük ve modern do­nanımlı kurumunun başlangı­cıdır ve yaklaşık iki asırlık (185 yıllık) bir mazisi vardır.

    Haydarpaşa Kampüsü Bugün Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü olarak hizmet veren yapının inşaına, Sultan II Abdülhamit döneminde 1894’te başlandı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane olarak II. Abdülhamid’in doğum günü olan 15 Şaban 1321 / 6 Kasım 1903 Cuma günü eğitime başlandı.

    Selçuklulardan Osmanlı­ların son zamanlarına kadar çeşitli adlarla birçok sağlık kurumları varoldu; Darüşşi­fa, Dar-üt Tıb ve Bimarha­ne gibi… İstanbul’da darüşşifa adını alan beş müessese Fatih, Süleymaniye, At Meyda­nı, Haseki ve Üsküdar’da bulunuyordu. Bu kurumlar aynı zamanda pratik ve tecrübeye dayanan okullar­dı ve Osmanlıların yükselme devrine kadar ayrıca bir tıp okulu bulunmuyordu.

    Bu devirlerde medrese usulü eğitim ve öğrenim gö­ren herkes hem din, hem hu­kuk yani fıkıh, hem de ede­biyat, felsefe ve tıp bilginiydi ve medrese tahsilini bitirdik­ten sonra sağlık kurumlarında tecrübe ve tatbikat görmekle tabip olunuyordu. Tıp ilmini ayrı bir meslek medresesin­de okutmak amacıyla kurulan Fatih ve Süleymaniye tıp med­reseleri ise zamanın acımasız­lığı içinde ana karakterlerini tümüyle kaybetmişlerdi.

    19. yüzyıla gelindiğinde, Batı dünyasında tıp mesleği artık bilimsel temeller üze­rinde yükseliyordu ve arada­ki mesafeyi kapatmak giderek zorlaşıyordu. Diğer bir haki­kat, memleketin sağlık prob­lemlerini yeni baştan ele al­mak gerektiğiydi. Bu anlamda ilk hareket 1804’te Hekimba­şı Mustafa Behçet Efendi’nin gayretleriyle başladı.

    Batı’dan modern tıbbı öğ­renmek yabancı dil bilmeye bağlıydı ve yabancı dil bilen­ler aynı zamanda dış siyaseti de yürüten Rumlardı. Rumlar 1804’te Kuruçeşme’de dil, ede­biyat, matematik öğreten bir üniversite açmış; yanında bir hastane ve darülaceze de yap­mış ve daha sonra da okula ay­rı bir tıp bölümü açılması için devletten izin almışlardı. III. Selim (1789-1807) dönemin­de Avrupa tıbbının İstanbul’a getirilmesi çalışmaları başla­dığında ilk deneme- uygulama 1805’te Kuruçeşme’de açılan (özel) Rum Tıb Mektebi oldu. Bu okula “Rum Talimga­hı” da denmişti. Öğren­cileri ve eğitim dili Rumca olan ve 1812’de Rus isyanında ka­patılan bu okulun mezun verip vermediği dahi bilinmiyor.

    Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane kapısında hekimbaşı ve hocalar, Galatasaray, 1839.

    Mustafa Behçet Efendi’nin amacı, ilk fırsatta Müslüman Türkler için ayrı bir tıbhane açmaktı. Ocak 1807’de III. Se­lim in saltanatının son günle­rinde çıkarılan bir nizamname ile Kasımpaşa tersanesi içinde bir tıp mektebi kuruldu. Mayıs 1807 de Kabakçı İsyanı ile son bulan bu mektep, yine Hekim­başı Behçet Efendi’nin çabala­rıyla yeni bir binada ikinci kez 14 Mart 1827 de açılacak­tı.İlkel vasıfları ile mev­cut tıp medreseleri ve hastaneler yurdun hekim ihtiyacını bir derece karşılı­yordu. Ancak Sultan II. Mah­mud (1808-1839) devrinde ve özellikle yeniçeriliğin kaldırıl­masından sonra kurulan ye­ni ordunun (Asakiri Mansu­re-i Muhammediyye) sağlığını hekimlerin bilgisiz ellerin­den koruma amacıyla, Musta­fa Behçet Efendi’nin üçüncü hekimbaşılığı zamanında yeni bir tıbbiyenin kurulması tavsi­ye edildi:

    “Ordu askerlerinin hasta ve yaralıları barışta ve savaşta hekimlik kurallarına göre ba­kılıp tımar ve tedavi edilmeleri gerekli bulunduğu açık ve seçik ise de İstanbul’da bulunan İslâm hekimlerin birçoğu eski usulde hekimlik yapmakta, ye­ni tıp metodlarından habersiz bulunmaktadır. Doktor dene­bilmeleri için eski ve yeni usul­leri bilerek baktığı hastalara bu bilgilerini uygulaması zorunlu­ğu vardır. İstanbul’da bu ilke­lere uymak üzere bağımsız bir tıbbiye okulu açmak ve bilgili hocalar tarafından yetiştirile­cek elemanlarla ordu erlerinin bakımına memur Hıristiyan hekimlerin yerine birkaç yıl içinde Müslüman gençler ge­tirmek mümkün olacaktır”.

    Sonuçta, yeniçerilerin yok edilerek yerine Asakiri Mansu­re-i Muhammediyye adıyla yeni bir ordu kurulması üzerine on­lardan kalan Şehzadebaşı’nda acemi oğlanlar kışlası yanında­ki Tulumbacıbaşı konağı deni­len binada, alelacele iki mektep açılmasına karar verildi: Askeri Katipler Mektebi ve Tıbhane.

    Tıbhane II. Mahmud’un hekimbaşısı Mustafa Behçet Efendi’nin gösterdiği lüzum ve verdiği takrirler üzerine 1827’da açılmıştır. Yalnız İs­lâm gençlerinden tabip ve cer­rah yetiştirilmek üzere tıbha­ne ile cerrahhanenin birlikte açıldığını öğreniyoruz. Böyle­likle Asakiri Mansure-i Mu­hammediyye ordusuna Müslü­man hekim ve cerrah yetiştiri­lecektir. 14 Mart 1827 tarihine rastlayan Çarşamba günü açılan Tıbhane’ye Hekimba­şı Mustafa Behçet Efendi hem nazır hem muallim olur. Tıp­hane-i Amire ve Cerrahha­ne-i Mamure denen bu okulun süresi 4 yıl olarak belirlenir. Mekteb-i Tıbbiye’de öğretim Fransızca, cerrahhanede ise Türkçe yapılıyordu.

    Ancak asıl önemli başlangıç 1831’de gerçekleşir. II. Mah­mud, atalarının sarayı Top­kapı’da Alay Meydanındaki (Enderun) hastane yerine, bu avludan, çizme kapısından ini­len Gülhane Bahçesinde bulu­nan Otlukçu Kışlasındaki üç koğuşu yeni ordunun gereksi­nimi olan hastanenin kuru­luşuna tahsis eder (Topkapı Gülhanesi, bugünkü Gülhane Parkı değildir. Saray bahçeleri­nin Marmara Denizi’ne bakan doğu tarafında, Sarayburnu ci­hetindedir. 1839’daki Tanzi­mat Fermanı da bu bahçenin yamacındaki Gülhane Kasrı önünde okunmuştu). Gülhane Cerrahhane-i Mamuresi adıy­la ilk askerî hastane burada açılır (9 Ocak 1832). Çok ya­kın bir zaman öncesine kadar GATA adıyla anılan, İstanbul ve Ankara’dan başka ordu mer­kezlerinde de tıp akademileri bulunan, Türk tıp tarihinin en büyük ve modern donanımlı kurumunun başlangıcı bu ta­rihî saray hastanesine dayanır.

    1836’da, önceki tıp mekte­bi ile bu ikincisi, yine Gülhane Otlukçu Kışlasında Gülhane Mekteb-i Tıbbiyesi ve Cerrah­hane-i Mamuresi adıyla bir­leştirilir. 1838’de Viyana Tıp Okulundan getirtilen ilk Avru­palı operatör doktor Bernard, Gülhane’nin baş hocası (mual­lim-i evvel) yapılır. Fransızca tıp dersleri verilmeye başlanır. İşte, Mekteb-i Tıbbiye’nin asıl Batılılaşması böylece başlar.

    80 bin metrekarelik alan İnşaatı 11 Şubat 1895 tarihinde başlayan binanın mimari tasarımı dönemin önde gelen mimarlarında Alexandre Vallaury ve Raimondo D’Aronco’ya aittir. Bina daha önceden yapılmış olan Haydarpaşa Askerî Hastanesi ile Selimiye Kışlası arasındaki yaklaşık 80.000 metrekarelik bir arsa üzerine inşa edilmiştir. Ön cephesinin baktığı cadde Tıbbiye Caddesi’dir.

    Tıbhanenin açılmasında­ki gaye, orduya lüzumu olan Müslüman tabipleri yetiş­tirmek olduğu için, başlan­gıçta Müslüman olmayanlar mektebe alınmaz iken, 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanıy­la tebaa arasında eşitlik esası kabul edilince, gayri Müslüm­lerden de tabip yetişmesine müsaade edilmiş ve Hıristiyan gençleri de Mekteb-i Tıbbi­ye’ye girmeye başlamışlardı.

    1839’da Galatasaray’a ta­şınan mektepi “Mekteb-i Tıb­biye-i Adliye-i Şahane” adını almıştı. Sultan II. Mahmud öğ­rencilere hitaben yaptığı açılış konuşmasında, tıp öğreniminin Avrupa’da geliştiğini, bu ne­denle zorunlu Fransızca eğitim yapılacağını, fakat zaman için­de tedricen Türkçeye geçilece­ğini ifade etmişti. Esas amaç, tıbbın Türkçe olarak memleke­tin her tarafına yayılmasıydı. 1827’de açılan Mekteb-i Tıbbi­ye ilk mahsulünü ancak 14 se­ne sonra 1840’ta verecekti. Gülhane, bahri (deniz) ve berri (kara) mühendishanele­rinden sonra Türkiye’de (İs­tanbul’da) açılan 3. modern okul oldu. 1854’te Gülhane Tıp Mektebine hazırlık sınıfları ve yardımcı eleman kaynağı ol­mak üzere Tıbbiye İdadisi de yine Gülhane’de açıldı. Sonra­ki gelişmeler ve özellikle ope­ratörlük ihtisası için öngörü­len “ameliyathane” bölümünün 1896’da açılması da burada­dır. 1896’da tıbbiye tedrisatı­nı yenilemek için Almanya’dan uzmanlar getirilmiş ve bu ta­rihten sonra Gülhane Tatbi­kat Mektebi de denilmiş; tıp eğitimi alan gençlerin Tatbikat Mektebinde de iki yıl operatör­lük / cerrahlık eğitimi alarak askerî doktorluklara atanmala­rı sağlanmıştı (1896).

    Tıbbiye, lise, üniversite 1903 – 1933 arasında Tıbbiye olarak hizmet veren ve üniversite reformuyla Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilerek, Atatürk’ ün emriyle 26 Eylül 1934’te lise olarak faaliyete geçen, 1983’te Marmara Üniversitesi’ne devredilen Haydarpaşa Erkek Lisesi.

    II. ABDÜLHAMİD DEVRİNDEKİ HADİSE

    Tıp Fakültesi neden ve nasıl Haydarpaşa’ya naklolundu?

    Müderris Dr. Ziya Nuri Birgi’nin (1872-1936) tıp tarihine geçen aktarımına göre, Gülhane’deki tıp fakültesinin II. Abdülhamid döneminde Haydarpaşa’ya taşınması şu şekilde gelişmiştir:

    Sultan Hamid’e birgün biri bir jurnal verir ve burada “Bütün fesad tıbbiyelilerden çıkıyor. Bunların İstanbul tarafında bulunmaları mahzurdan sâlim değildir. Bunları uzak bir yerlere gönderelim” denmektedir. Bir zamanlar mektebin Sivas gibi bir yere nakli bahis konusu olur. Fakat buna sarayda nüfuzlu doktorlar engel olur. Nihayet, İstanbul’un Anadolu yakasına bir bina yapıp nakledelim derler.

    Binaya başlanır ve biter. Bu sefer biri başka bir jurnal verir. O da “her ne kadar Mektebi Tıbbiyer Haydarpaşaya nakolunacaksa da İngiliz Mezarlığı’na (Bugün de aynı yerde bulunan CWGC’ye bağlı Haidar Pasha Cemetery) yakın olması dolayısıyla mahzurdan salim değildir. Zira orası İngiliz toprağı sayılır. Talebe bir fenalık yapıp da oraya kaçacak olurlarsa tutamayız. Oradan serbestçe vapura binerek Avrupa’ya kaçarlar” denince vehimli Sultan Hamid korkar.

    Bir müddet Askerî Tıbbiye’nin yine eskisi gibi Sarayburnu’nda Demirkapı’da kalmasına karar verirler. Zira o zaman tıbbiyelilerin bir kısmı Avrupaya kaçarak orada neşriyatta bulunmakta idiler. Haydarpaşa’da tıp fakültesinin projelerinin ihzarında ve inşaında nezarette bulunan Gülhane Tatbikat Hastanesi kurucusu ve Profesörü Dr. Rieder Paşa, kendi sınıf arkadaşı olan Alman sefiri Baron Marschalle ile Sultan Hamid nezdinde teşebbüse geçer ve mektebin Haydarpaşa’ya nakline karar verilir. Sultan Hamid de kendi zamanının eseri olan bu binanın kendi zamanında açılması arzusuna mukavemet edemez. Bu suretle mektep, Haydarpaşa’ya taşınır.

  • Devletlerarası satrancın en kullanışlı piyonları

    Devletler öteden beri başka ülkelerde rejime karşı çıkanları korumakla kalmayıp onlardan yararlanmaya da çalıştı. Yeri geldi, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi, devletin yüksek menfaatleri icabı “dostumun düşmanı da dostumdur” şeklinde esnetildi. İşte, tarih boyunca devletler arasında diplomatik gerilim yaratan siyasi sığınmacılardan bazıları…

    Eski Roma, günümüzde­ki büyük devletlere ben­zeyen bir süper güçtü. Bu gücü göstermek için dün­yanın her yerinde yurttaşları­nı korumak ve düşmanlarını kovalamak gibi bir politika be­nimsemişti. Örneğin en büyük düşmanı Kartacalı komutan ve devlet adamı Hannibal’i teslim almak için hiç usanmadan yıl­larca uğraştı. Romalıların bu konudaki ısrarı, günümüzde ABD’nin gizli istihbarat bilgile­rini medyaya ifşa eden Edward Snowden’ı dünyanın her yerin­de kovalamasına benziyordu.

    Hannibal, İspanya’dan İtal­ya’ya girmiş, Alpleri geçmiş ve Roma ordusunu yenmişti. Yıl­larca onun fillerle donatılmış ordusunun korkusuyla yaşayan Romalılar, sonunda Kartacalıla­rı kendi ülkelerinde yani Kuzey Afrika’daki Zama’da yenme­yi başardı (MÖ 202). Ama Ro­ma’nın Hannibal korkusu sona ermemişti. Kartaca’nın yenilgi­sinden sonra da onunla uğraş­maktan vazgeçmedi. Kartaca’ya baskı yaparak Hannibal’in ülke yönetiminden uzaklaştırılma­sını talep etti. Sonunda ünlü komutan ülkesini terkederek Antakya’ya kaçmak zorunda kaldı. Gidebileceği tek yer, doğal olarak Romalıların o sıradaki en büyük düşmanı olan ve Suriye ile Anadolu’nun bir bölümüne hükmeden Selevkos haneda­nından Antiokos’un sarayıydı. Orada bir mülteci olarak yaşa­dı ve Antiokos’a Roma ile nasıl mücadele edeceği konusunda öğütler verdi. Antiokos’un onu fazla dinlediği söylenemezdi.

     İade yerine ölümü seçti Bitinia kralı Prusias tarafından Roma’ya iade edileceğini öğrenen Hannibal’in zehir içerek intihar edişini tasvir eden gravür, New York Halk Kütüphanesi. 7 Kasım 1982’de.

    MÖ 190’da Romalılarla Se­levkoslar arasında büyük Mag­nesia (Manisa civarında) savaşı oldu. Hannibal’in bu savaşa ka­tılıp katılmadığını bilmiyoruz. Ama hikayeye göre, Antiokos 60-70 bin kişilik muhteşem bir ordu toplamış, Hannibal’e “Sen­ce bu Romalılara yeter mi?” diye sormuştu. Hannibal altın ve gümüş pırıltılarıyla göz alan orduya bakarak acı acı gülmüş ve “Evet, dünyanın en açgözlü halkı olmalarına rağmen, onlara bile yeter!” diye cevap vermiş­ti; bu sözlerle ordunun gücünü değil, Romalıların toplayacağı ganimeti kastediyordu. Magnesia savaşı gerçekten de Antiokos için büyük bir ye­nilgi oldu. Antiokos ancak iki yıl sonra (MÖ 188) Roma ile barış yapabildi. Ancak barışın en önemli şartı, kendi sarayın­da ağırladığı Roma’nın düşman­larını geri vermekti. Kral bunu kabul etti ama misafirine kaça­cak kadar zaman tanıdı. Hanni­bal yeniden yollara düştü. Haya­tının son yıllarını Bitinya Kralı Prusias’ın yanında geçirdi. Bu kral, Romalıların müttefiki olan Bergama Kralı Eumenes’le sa­vaşıyordu. Hannibal bu savaşa katılarak bir deniz zaferi kazan­dı. Ancak Romalılar, onu alabil­mek için Bitinya Kralına baskı uyguladılar. MÖ 182’de Kral Prusias bu baskıya boyun eğdi. Hannibal için bu son şaşırtıcı değildi. Aslında yıllardır bunu bekliyordu. Romalı tarihçi Li­vius’a göre, zehir içerek intihar etmeden önce, son sözleri şöyle oldu: “Madem yaşlı bir adamın ölümünü bekleyemeyecek ka­dar sabırsızlanıyorlar, Romalı­ları bu endişeden kurtaralım!”

    Ortaçağ’da sık sık görü­len bir uygulama da, herhan­gi bir tahtta hak iddia eden bey ve prenslerin bir başka ülkenin yardımına başvurmasıydı. Bu politika, ülkeler arasında sık sık diplomatik krizlere yol açıyor­du. Osmanlı tarihinin ilk yılları bu tür olaylarla doluydu; örne­ğin Ankara Savaşı’ndan (1402) sonra yenilip Timur’a esir dü­şen Yıldırım Bayezid’in oğulları, Osmanlı devletinin yeniden to­parlanmasını önlemek isteyen çeşitli devletler için hem birer rehine hem de birer silaha dö­nüşmüştü. Bizans’ın önce İsa sonra Musa Çelebileri istedi­ği anda donatarak Edirne veya Bursa’da tahta çıkmış kardeş­lerinin üzerine salması bu uy­gulamanın iyi bir örneğiydi. Fetret Devri bittikten sonra da bu politika devam etti. 1421’de Çelebi Mehmed ölüp oğlu II. Murad tahta çıktığında, Bizans elindeki son Osmanlı şehzade­si Mustafa’yı kullanmaya karar verdi. Mustafa, Yıldırım Baye­zid’in oğullarından biriydi ve yıllardır Bizans topraklarında (bazı Bizans kroniklerine göre Midilli’de) yaşamaktaydı. Os­manlıların “Düzmece Mustafa” dedikleri bu şehzadenin 1422 kışında Bizans’ın yardımıyla Gelibolu’ya çıkması, Bursa’ya doğru ilerlemesi genç Osmanlı padişahı Murad için büyük bir kriz yaratmıştı. Elbette yaban­cı bir ülkeye iltica etmiş şehza­delerin en ünlüsü, Fatih Sultan Mehmed’in küçük oğlu Şeh­zade Cem’di. Onun ağabeyi II. Bayezid ile taht mücadelesini kaybettikten sonra Mısır Mem­luklarına sığınması, ardından Avrupa’ya kaçması, Osmanlı dış politikasına yıllarca yön ver­mişti. Taht iddiası nedeniyle pat­lak veren diplomatik krizlerin en büyüklerinden biri, 17. yüzyıl sonu-18. yüzyıl başında İngiltere ile Fransa arasında yaşandı. İn­giltere Kralı II. James, ülkesinde patlak veren ayaklanma sonucu 1688’de İngiltere’yi terk ederek Fransa’ya sığınmak zorunda kaldı. Kuzeni olan Fransa Kralı XIV. Louis, onu kendi sarayında misafir etti. Bu arada İngilte­re’de parlamento, kaçan kralın büyük kızı Mary ile damadı Wil­liam’ı tahta çıkardı. O andan iti­baren iki ülke arasında başlayan diplomatik kriz, yıllarca devam etti. Zaman içinde sözü edilen kişilerin çoğunun ölmesine rağ­men sorun çözülmedi: Fransa için İngiltere Kralı, kendi ülkesi­ne sığınmış olan II. James, onun ölümünden sonra da oğlu (III.) James’di. İngiltere ise bunla­rı hükümdar olarak tanımıyor­du. Kriz ancak İspanya Veraset Savaşının sonunda imzalanan Utrecht Barışı (1713) ile çözüm­lendi. Savaşın çıkış nedeni İn­giltere’nin taht kavgası değildi. Ancak yıllar süren bu savaş bit­tiğinde İngiliz hükümeti avan­tajlı konumundan yararlanarak, birinci koşul olarak Fransa’nın eski kralın oğlunu desteklemek­ten vazgeçmesini istedi. Böylece Fransa, III. James’i Fransa sı­nırları dışına çıkarmayı ve İngil­tere’de tahtı elinde tutan Kraliçe Anne’i tanımayı kabul etti. III. James, yeniden yollara düşerek hayatını Papa tarafından mülte­ci olarak kabul edildiği Roma’da tamamladı. Fransa’nın onu des­teklemekten vazgeçmesi, İngil­tere’deki rejimin meşruiyetini artırdı ve Avrupa ile ilişkilerin­de İngiliz hükümetinin elini ra­hatlattı.

    Batı’ya sığınan Osmanlı şehzadesi II. Bayezid, kensiyle taht kavgasına tutuştuktan sonra Rodos şövalyelerine sığınan kardeşi Cem Sultan’ın geri gönderilmemesi karşılığında her yıl 45.000 düka altın ödemeyi kabul etmişti. Cem Sultan, şövalyelerin lideri Pierre D’Aubusson tarafından Rodos’ta ağırlanıyor.

    On dokuzuncu yüzyılda ül­keler arasındaki diplomatik ilişkiler herkesçe kabul edilen belli bir sisteme kavuştu, kalı­cı elçilikler sıradan hale geldi. Öte yandan çeşitli ülkelerde örgütlenen muhalif gruplar, re­jimleri tehdit etmeye başladı. Muhalif önderler sık sık başka ülkelere kaçmak, özellikle de kendi ülkeleriyle ilişkileri iyi olmayan devletlere sığınmak zorunda kalıyordu. Örneğin İs­tanbul, yüzyıl boyunca ülkele­rini elinde tutan Avusturya ve Rusya imparatorluklarına karşı ayaklanan Polonyalı ve Macar muhalif önderlerin sığındığı ilk durak haline gelmişti. Bunlar­dan biri olan Macar Lajos Kos­suth’un serüveni, bir mülteci­nin ne gibi diplomatik sorun­lara yol açabileceğini gösteren iyi bir örnekti. Lajos Kossuth (1802-1894), bir Macar avukat ve gazeteciydi. 1848’de Ma­carlar, ülkelerini elinde tutan Avusturya İmparatorluğu’na karşı ayaklandığında bu isya­nın önderlerinden biri olarak sivrildi. Ancak Avusturya’yı neredeyse parçalanma nok­tasına kadar getiren devrim, Rus ordusunun yardıma koşa­rak ülkeyi işgal etmesi ve ye­niden Avusturyalılara verme­siyle sona erdi. Bunun üzeri­ne Kossuth, Osmanlı sınırını geçerek Vidin’e sığındı, oradan Şumnu’ya (bugün Bulgaristan), sonra da Kütahya’ya yerleşti. Osmanlı hükümeti, Avusturya ve Rusya İmparatorlukları’nın diplomatik baskısına rağmen Kossuth’u onlara teslim etmeyi reddetti. Kossuth 1851’de ya­nında yaklaşık elli taraftarıyla İzmir’den Amerikan bandıra­lı Mississippi gemisine bine­rek Avrupa’ya doğru yola çıktı. Ancak Macarları taşıyan gemi, Akdeniz’de bir diplomatik kri­ze yol açtı. Marsilya’ya yanaş­mak istediğinde Fransa tara­fından geri çevrildi. ABD taraf­sız bir devletti ama Avusturya veya Rusya ile ilişkilerini boz­mak istemiyordu; dolayısıyla gemi kaptanı Kossuth ve yan­daşlarını Malta’da gemiden in­dirdi. Sonunda Kossuth İngil­tere’de karaya çıkabildi. Ancak bu ülkede de bir krize yol açtı çünkü politikacıların bir bö­lümü onu büyük bir devrimci olarak karşılarken, muhalefet­teki muhafazakarlar ve Kraliçe Victoria onu kendi hükümda­rına karşı ayaklanmış bir ha­in, tehlikeli bir isyancı olarak görüyordu. İktidardaki libe­ral parti ise ikiye bölünmüştü; Rusya ve Avusturya’dan nefret eden Dışişleri Bakanı Palmers­ton bir Kossuth hayranıyken, Başbakan Russell İngiltere’nin Avrupa’daki iki büyük impara­torlukla karşı karşıya gelme­sini istemiyordu. Gazeteler de bu kavgaya karışınca ve Avus­turyalı General Julius Jacob von Haynau İngiltere yolculu­ğu sırasında saldırıya uğrayın­ca, kriz iyice büyüdü. Aralık 1852’de Russell hükümetinin düşmesinde Kossuth’un ülke­deki varlığı önemli bir rol oy­nadı.

    Britanya’da kriz yaratan Macar 1848 Macar başkaldırısının liderlerinden Lajos Kossuth, devrim bastırıldıktan sonra ülkesini terk etti. Avusturyalılardan kaçarak İngiltere’ye sığınan Kossuth, Britanya ile Avusturya arasında diplomatik gerilime yol açtı.

    Devletlerin muhaliflerini birbirlerine karşı kullanma­sı da çok eski bir uygulamaydı. Yakın tarihin en bilinen olayı, Bolşevik Partisinin önderi Vla­dimir İlyiç Lenin’in 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’nın sa­vaşmakta olduğu Almanya’dan mühürlü bir trenle geçerek 16 Nisan 1917’de ülkesinin baş­kenti Petrograd’a dönmesiydi. O sırada Lenin on yıldır İsviç­re’de sürgünde yaşıyordu. Bi­rinci Dünya Savaşı başladığın­da (1914) buna karşı çıkmıştı. Savaşta İngiltere ve Fransa ile müttefik olan Rusya, batı sı­nırlarında Alman ve Avusturya ordularıyla yıkıcı muharebele­re girişti. Aradan üç yıl geçme­den ülkede bir devrim patlak verdi. Ancak çarlık rejiminin yıkılmasına rağmen, yerine ku­rulan geçici hükümet, savaşa devam etme kararı aldı. İşte Lenin, ülkesine dönmeye tam bu sırada karar verdi. Alman­ya ise bir an önce iki cephede birden sürdürdüğü savaşta eri­yen gücünü toparlamak, Rus­ya’yı barışa zorlamak istiyordu; böylece bütün kuvvetini tam o sırada ABD’nin de katıldı­ğı batı cephesinde yoğunlaştı­rabilecekti. İşte Almanlar bu ortamda, ne olursa olsun barış isteyen bir partinin lideri ola­rak Lenin’in İsviçre’nin Zürih kentinden mühürlü bir trenle Almanya’yı geçerek Petrograd’a ulaşmasına izin verdiler. Rus­ya’daki muhalifleri bu nedenle Lenin’i “Alman ajanı” olmakla suçladı. Oysa ne Lenin Alman ajanıydı ne de Alman hüküme­ti bolşevikti. Her iki taraf kendi işine geldiği gibi hareket etme­yi tercih etmişti. Kaldı ki Al­manların bu taktiği kısa vadede işlerine yaradıysa bile (Ekim 1917 devrimiyle iktidara gelen Bolşevikler Almanya ile barış yaptı), bir yıl sonra yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldıkları gibi, Almanya’daki imparator­luk rejimi yıkıldı ve Rusya’daki Bolşevik devriminin dalgaları kendi ülkelerine ulaştı (1918-1919).

    Fransa’ya kaçan İngiltere kralı Fransa’ya kaçan İngiltere kralı II. James’in 1689’da 14. Louis tarafından kabulünü gösteren 17. yüzyıl gravürü, Nicolas Langlois. “

    Ülkeler bu taktiğe sık sık başvursa da, olumlu bir sonuç alma ihtimalleri genellikle en­derdi. Bunun çok yakın geç­mişteki iyi bir örneği, ABD’nin başını çektiği koalisyonun Irak’a müdahale ettiği sırada (2003) adı çok duyulan Ahmed Çalabi’ydi. Saddam Hüseyin’e muhalefet eden Irak Ulusal Kongresi diye bir örgütün li­deri olarak kendini lanse eden Çalabi, ABD’de büyük destek kazanmıştı. Bazı Amerikalı ga­zeteciler ona “Irak’ın Geor­ge Washington’ı” gibi gülünç isimler bile taktı. Ancak savaş bitip ABD ve koalisyon ortak­ları Irak’ı ele geçirdiğinde, Ah­med Çalabi’nin ülkesinde hiç­bir gerçek güce sahip olmadığı ortaya çıktı. Bir süre bakanlık yaptıysa da sonradan adı yol­suzluk skandallarına karıştı. Partisi hiçbir seçimde meclise girmeyi başaramadı. 2015’te öl­düğünde artık kimse onu hatır­lamıyor, Amerikalılar ise özel­likle unutmak istiyordu.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-226-1024x713.png
    Sürgünden döndü, devrimi başlattı 10 yıllık İsviçre sürgününden dönen Lenin, Petersburg’un Finlandiya tren istasyonunda halk tarafından coşkuyla karşılanıyor, 16 Nisan 1917.
  • Kovmayalım da besleyelim mi?

    Kovmayalım da besleyelim mi?

    12 Eylül 1980’de Ordu “emir-komuta zinciri” içinde yönetime el koymuş, cuntacı beş generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi seçilmişleri devirmişti. Tarihe ceberrut uygulamalarıyla geçen 12 Eylül rejimi, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nda yaptığı değişiklikle yaklaşık 5 bin kamu çalışanını sorgusuz sualsiz işten çıkardı. Tasfiyenin “1402’likler” olarak anılan mağdurları arasında, iki değerli akademisyen, tarihçi Mete Tunçay ve siyaset bilimci Baskın Oran da vardı…

    “Radikal bir ayıklamaya giriştiler”

    Siyasal iktidarlar her zaman kendilerini eleştiren çev­relerden tedirgin olurlar. Öte yandan toplumsal bilimlerle ilgili alanlarda çalışan öğretim üyelerinin her zaman muhalif olmaları doğaldır; çünkü bilim hep eleştirel bakmayı gerek­tirir. 1950’li-1960’lı yıllarda Fransa’da M. Duverger diye bir anayasa hukukçusu & siyasal bilimci pek ünlüydü. Anıların­da, kısa bir süre iktidarla hem­fikir olduğu için çok rahatsız­lık duyduğunu yazmıştı.

    DOGRAMACI-PASASIYLA
    Fahrî profesör, aslì darbeci; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kenan Evren’i fahrî profesör ilan ediyor. Törende Evren, YÖK Başkanı İhsan Doğramacı ile rektör Cemi Demiroğlu ‘nun aralarında görülüyor.

    Benim gençliğimde, bugün ülkenin her yerinde bulunan vakıf üniversiteleri yoktu; sa­dece İstanbul ve Ankara gibi birkaç devlet üniversitesi var­dı; doğuda Atatürk Üniversi­tesi yeni kuruluyordu. As­lında 480 yıllık bir tahrifatla 1453’te kurulduğunu ilân eden bir İstanbul Üniversitesi (hay­di 1933’te kaldırılan Darülfü­nun’u da hesaba katarsak 447 yıllık bir yanlış!) vardı. (Bu, yine de 1960’lı yıllara kadar kuruluşunu Osmanlı ordusu­na bağlarken, daha sonra İÖ 2. yüzyıldaki Mete Han’a götürü­len TSK’nin yanında masum kalıyor!) Darülfünun’da İtti­hatçılar sevmedikleri hocala­rı işten attıkları gibi, 1933 tas­fiyesi çok daha radikal olmuş, ama sonra da 1945’teki Dil-Ta­rih hocalarının kovuşturulma­sı, 1960’taki 147’ler olayı gibi hareketler hep görülmüştü.

    siyasilerin-bilinmeyen-fotograflari-1626630
    Beşibiryerde; 7 Kasım 1982’de halk oylamasıyla Cumhurbaşkanı seçilen “sivil” Kenan Evren önde, diğer darbeci generaller arkada.

    12 Eylül 1980 hareketi Sı­kıyönetim mekanizması için­de sorumluluğu askerlere dev­reden 1402 sayılı kanunla üni­versite elemanları arasında da radikal bir ayıklamaya girişti. Başrolde Üniversiteler Direk­törü denebilecek Prof. Dr. İh­san Doğramacı vardı. O, 1982-84’te üniversitede yapılanların 1933 Devriminden beri ger­çekleşen en büyük hareket ol­duğu iddiasındaydı. Rahmet­li arkadaşım, Trabzon Teknik Üniversitesi Jeodezi öğretim üyeliğinden istifa eden Hal­dun Özen’le 1983 Şubatında Ankara Üniversitesi SBF’nden 1402 sayılı yasaya dayanılarak tard edilen (atılan) ben, Doğ­ramacı’nın haklı olduğunu, 1933 olaylarının da yenileri kadar haksız yapıldığını aynı gün, yani 1 Ekim 1984’te, dört ayrı dergide çıkan yazılarla id­dia ettik: Yapıt’ta 1933 öncesi, Ta­rih ve Toplum’da “1933 Da­rülfünun Tasfiyesi veya Bir Tek-Parti Politikacısının Ön­lenemez Yükselişi ve Düşüşü,” Yeni Gündem’de Hukuk, Ede­biyat ve İlâhiyat Fakültelerin­den atılanlar, Bilim ve Sanat’ta Tıp ve Fen Fakülteleriyle Diş­çi ve Eczacı mekteplerinden çıkarılanlar anlatıldı.

    12-eylul-1980-manset-ordu-yonetime-el-koydu
    Hürriyet Gazetesi’nin 12 Eylül darbesini duyuran özel baskısı.

    Tarih ve Toplum’un o sayı­sının editoryal sunuşunda ben şöyle demiştim: “1933’te tasfi­ye edilenlerden aklını kaçıran, intihar eden olmuş, işbaşında­kilere yaranmaya çalışan, mil­letvekili yapılan olmuş (yaranmaya çalıştığı halde hiçbir şey yapılmayan da), sonradan üni­versiteye dönüp ordinaryüs ve rektör seçilen olmuş, büstü dikilen, anısına posta pulu ba­sılan olmuş.” Son birkaç ayda Fethul­lahçılar tarafından kurulmuş oldukları iddiasıyla birtakım üniversiteler kapatıldı. Hoca­ları açığa, bazılarıysa gözaltı­na alındı. Ayrıca Kürt ayak­lanmasının bastırılması sü­recinde haksızlıklar yapılmış olabileceğini ileri süren bir takım üniversite öğretim üye ve yardımcıları hakkında araş­tırmalar başlatıldı. Doğrudan doğruya 15 Temmuz darbe gi­rişimine katılanlar için söy­lenebilecek bir şey yok, ama yakıştırmalarla buna katılmış gibi yapılanlar için dikkatli ol­mak gerekir. Demokratik re­jimin sağlığı için eleştiriler ve eleştiriciler korunmalıdır.

    Baskın Oran

    1983 yazı, Bodrum Göl­köy’deyiz.

    O zamanlar burası haki­katen köy, aylığı 30 liraya kü­çük bir yer kiralayıp gönlüm­ce tatil yapıyorum çünkü YÖK Yasası’nın yürürlüğe girdiği 6 Kasım 1982 günü odacılara verilip elime tutuşturulan bir “sarı zarf”la Mülkiye’den atıl­mışım, idare mahkemesinde davamı güzelce açtıktan sonra vatandaşlık vazifemi yapmış olmanın gönül rahatlığı içinde kapağı Gölköy’e atmışım. Her günkü gibi iki adım atıp de­nize yürüyoruz, günlerden 22 Temmuz, o zamanlar köyün tek bakkalı aynı zamanda PTT acentesi, önünden geçerken, bakkalın gelini seslendi, “Bir telgrafın geldi aha şimdi Bas­kın Abi” diye:

    “Üniversite ile ilişiğinizin kesilme işlemi Ankara 1 Nu­maralı İdare Mahkemesinin 04.05.1983 tarih ve 1983/293 numaralı kararı ile iptal edil­miştir. Görevinize başlamanı­zı rica ederim, Dekan Prof. Dr. Necdet Serin”.

    İşte bu kadaaar! Hadi deni­ze dalıp kutlayalım arkadaşlar derken, arkamdan yine sesle­niyor gelin: “Abi, dur accık, bir telgrafın daha geliyor!”

    “Ankara 1 Numaralı İdare Mahkemesi kararına uyularak görevinize başlamanız telg­rafla bildirilmişse de, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı ya­zılarına uyularak 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 2301 ve 2766 sayılı kanunla değişik 2. maddesi gereğince görevini­ze son verilmiştir. Bilgilerini­zi rica ederim, Dekan Prof. Dr. Necdet Serin”.

    Baktım, birincinin çekil­diği saat 21.50, ikincininki 22.00. Daha önce üç kere de­kanlığa adaylığını koyup sem­bolik oylar almış Prof. Serin, darbe sayesinde yukarıdan getirilme borcunu ödüyor as­kerlerin YÖK’üne, hem de ma­almemnuniye, ama tazminat açısından da kendini güvence­ye alıyor. Zaten sonra da mü­kafaten rektör yapılacak!

    1402’yle böyle tanıştık. Bu 1402 denilen şey şuydu: KHK’leri düzenleyen 1982 Anayasası o dönemde olmadı­ğı için, “Beşibiyerde” tabir edi­len 5 cuntacı general insanları işlerinden kolayca ve “derhal” atabilmek için 1402 sayılı Sı­kıyönetim Yasasının 2. mad­desine 19 Eylül 1980’de şöyle bir fıkra eklediler:

    “Sıkıyönetim komutanları­nın; bölgelerinde genel güven­lik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmaları sakınca­lı görülen veya hizmetleri ya­rarlı olmayan kamu personeli­nin statülerine göre atanması veya işine son verilmesi, yerel yönetimde çalışanların atan­ması veya işine son verilmesi, yerel yönetimde çalışanların görevden uzaklaştırılması ve­ya işlerine son verilmesi hak­kında istemleri ilgili kurum ve organlarca derhal yerine ge­tirilir.”

    21 Eylül’de yürürlüğe gi­ren bu değişiklikten sonra, bugünkü gibi -3 Eylül 2016 iti­barıyla- 2.346 falan değil, 73 akademisyen üniversiteden atıldı. Bunların sesi gür çıktığı için 1402 hep akademisyen­lerle özdeşleştirilmiştir. Bun­ların yanı sıra kaymakamlar, memurlar vs. gibi başka kamu personeli de görevden atıldı. Ama yine bugünkü gibi 60.000 falan değil, yaklaşık 5.000 kişi. Gözü dönmüş askerî darbenin attıkları arasında Prof. Server Tanilli gibi emekli olmuş biri bile vardı. Aynen, emekli oldu­ğu halde bugünkü OHAL reji­mi tarafından İstanbul Bilim Üniversitesi’nden atılan 81 ya­şındaki Prof. Öget Tanör gibi…

    Bugünkü OHAL rejiminin aksine, o günkü askerî darbe döneminin sıkıyönetim reji­minde YÖK’e dava açabiliyor­dun. Yukarıda dediğim gibi açtık, kazandık. Ama 1402’ye açamıyordun. “Bir daha kamu hizmetinde çalıştırılmazlar” dediği için bütün büyük hoca­larımız böyle yorumluyordu. Tek istisna, o zamanlar komşu Hukuk Fakültesinde asistan olan Dr. Metin Günday’dı (bu­gün emekli profesör). Diyor­du ki, “Olağanüstü dönemlerin kuralları o dönemler bitince ortadan kalkar”.

    B1
    B2
    10 dakika arayla gelen iki telgraf; Biri Baskın Oran’ın göreve iade edildiğini, diğeri 1402 sayılı yasa uyarınca görevine son verildiğini bildiriyor.

    Ankara’dan sıkıyönetim 1985’te kalkınca, “Bal gibi” başvuruyoruz. Epey hukuk­sal gidip gelmeler oluyor, 4 yıl süren çeşitli yargı aşamaları­nın sonunda Danıştay İçtihat­ları Birleştirme Kurulu’nun 7.12.1989 tarih ve E 1988/6, K 198904 sayılı kararıyla, dava açtığımız tarihten başlamak üzere maaşlarımızı da alarak “bal gibi” göreve iade ediliyo­ruz.

    Kıssadan hisse… Bugün­kü OHAL rejiminde KHK’larla yapılan tahribat sürüp gide­cek diye heveslenenler, askerî darbe yönetiminin sıkıyöne­tim rejiminde neler olduğu­nu bilsinler de ayaklarını denk alsınlar, hikaye o. Bir kıssadan hisse daha… Askerî darbenin sıkıyönetim rejiminde bile Türkiye’de yargıçlar böyle ka­rarlar verebiliyorlardı. Bugün­kü OHAL rejiminde, aynı şeyi yapabilecekleri çok şüpheli.