Post-modern çağımızın tarih yaklaşımında zaaf olarak gördüğüm, bana çarpan en önemli özelliklerden birisi müphemliği, muğlaklığı ve karmaşıklığı, bizatihi bir sonuç olarak ortaya koymasıdır. Halil Bey yeni akımlara hep açık oldu, ancak makale ve kitaplarında net biçimde ifade edilmiş bir problemden yola çıkan, o probleme bir çözüm öneren ve bu açıdan hiç taviz vermeyen tavrını, uzun ve verimli kariyeri boyunca korudu.
Halil İnalcık’ın tarihçiliği, bir yandan “millî tarih” yazma projesine bağlıdır, ama bu akımın çoğu temsilcisinin kuramadığı bir dengeyi hassasiyetle korumaya çalışmıştır: yani komplekssiz, savunu diye niteleyebileceğimiz tavırdan çok uzak bir tarihçidir. Gerek daha erken eserleri arasında yer alan Kutadgu Bilig ile ilgili ya da Türk hukuk tarihi ile ilgili makalesinde, gerekse daha yakın zamanlarda yazdığı bir makalesinde, yani “Türk Tarihinde Töre ve Yasa Geleneği” yazısında, Acem ve Türk siyasi düşünce geleneklerini, siyasi değerler tarihini şu şekilde ele alır:
“Kutadgu Bilig’de devlet anlayışının siyaset ve ahlak kurallarının geniş ölçüde Hind-İran kaynaklarına dayandığına kuşku yoktur”.
Ama bundan öte tabii ki Kutadgu Bilig gibi bir eserde “Ortaçağ Türk toplumunun kendine has bir yansıması var mı?” sorusunu sormak çok has bir tarihçi sorusudur ve bunun kompleksle, savunmayla alakası yoktur. Bu sorunun izini sürdüğünde şu sonuca varır: “Kutadgu Bilig’de bu köklü Türk devlet anlayışı, İran devlet anlayışındaki adalet kavramını hayli değiştirmiştir. Adalet hükümdarın bir bağışlama fiili değil, törünün doğru ve tarafsız bir şekilde uygulamasıdır”.
Şüphesiz, son yıllarında bizzat kendi değinişleriyle daha da farkında olduğumuz bir diğer çizgi, Halil Bey’in gerek Gökalp’e gerek çok daha derin birkaç yüzyıllık bir birikime dayanarak olsun kendini bağladığı bir diğer çizgi hermenötik (yorumsamacı) tarihçilik çizgisidir. Hermenötik, veri toplama-ve-aktarma (Benjamin’in deyisiyle “bir katalogdan diğerine”) tarihçiliğinin dar çerçevesinde huzur bulanların elinde, naif, filolojik ve ampirik bir tavrın düşünülmeyen, üzerinde analitik enerji harcanmayan bir devamına indirgenmiş, felsefi temellerinden tamamıyla iğdiş edilmiş olabilir. Ancak bu zaafı, ampirizmi öne çıkan bütün tarihçilere atfetmek büyük bir haksızlık olur. Mesela İnalcık, 20. yüzyılın ilk yarısında Türk tarihçiliğine gelen, entelektüel derinliği ve tutarlı bir kavramsal dünyası olan bir metin okuma yönteminden, yani text-critique kavramından yola çıkar. Onun gençlik yıllarına damgasını vuran Fuat Köprülü ve Zeki Velidi Togan’ın usul konulu çalışmaları kendi devirlerinin metod literatürüne hakim, dünya çapında çalışmalardır. Bu çerçevede hermenötik, gerek filolojik boyutuyla, gerek felsefi boyutuyla sonuçta tarihçilerin ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler vazgeçemeyecekleri çok ciddi bir birikim, bir beceri, bir kavrayış tarzıdır. Bu açıdan da Gökalp-Köprülü-İnalcık çizgisi içindeki hermenötik yaklaşımın, ciddi entelektüel tarihçilik perspektifiyle değerlendirilmesi gerekir, metod calışmalarının neden sonraları dünya tarihçiliği ile olan ilişkisinin gevşediği sorusunu da ele alarak belki.
Bir başka yönüne eğilecek olursak, yeni akımlara açık olmakla, yeni düşünce ve yaklaşımlara ilgisini sürdürmekle birlikte, Halil Bey’in post-modernizmden esinlenmiş bir yazısını düşünemiyorum. Bunun da en belli başlı göstergesi, Halil Bey’in yola ilk çıktığı günlerde olduğu gibi son çalışmalarında da, ortaya bir problem koyan (eski tabirle, bir mes’ele “vaz’ eden”) ve onu çözüme ulaştırmaya (“hall etmeye”) çalışan tavrıdır: Üstelik, “Osmanlı toplumunda sermaye birikimi nasıl oluyordu?” ya da “Osmanlı fetihlerinin bir sistematiği var mıdır?” gibi demir leblebi sorular sorarak yapar bunu.
Post-modern çağımızın tarihçiliğinin en yaygın özelliklerinden ve bence zaaflarından birisi, müphemliği, muğlaklığı ve karmaşıklığı, bizatihi bir sonuç olarak ortaya koyması. Bir problem ele alınır, incelenir, iyi bir çalışmada belirli alt-sorular etrafında derinlemesine irdelenir ama “bu konu müphem kalacaktır” ya da “bu konu çok karmaşıktır, muğlaklığının farkına varmalıyız” diyerek sonuçlandırılır.
Herhangi bir olgunun veya sürecin karmaşıklığını kayda almak ve irdelemek güzel bir şey, hatta bu karmaşıklığı bizatihi bir mesele olarak ele almamak, üzerini indirgemeci bir üst-anlatı ile örtüvermek bir zaaf sayılabilir, ama karmaşıklığın kendisi bir sonuç olabilir mi? Ne kadar karmaşık olursa olsun, tablonun bize nasıl göründüğünü, nereye vardığımızı ifade etmek gerekmez mi? İnalcık’ın bu konuda tavrı nettir ve hiç değişmemiştir. Açıkça ifade edilmiş bir problemden yola çıkan, o probleme bir çözüm öneren ve bu açıdan hiç taviz vermeyen tavrı, uzun ve verimli kariyeri boyunca her yazdığına sinmiştir.
Ancak, iyi bir tarihî çözümün ya da açıklamanın, hiçbir zaman “işte sebep işte sonuç” basitliğine düşmeyeceğini de iyi bilir. Fransız tarihçi Lucien Febvre, Köprülü’nün Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili kitabına dair bir değerlendirme yazısı yayımladığında, Halil Bey daha yirmilerinin başlarındadır. Övgü dolu bu kitabiyat yazısı, eserin bir özelliğinden sitayişle bahseder: Bir büyük devletin ortaya çıkışını tek bir nedenle açıklama kolaycılığına düşülmemiştir; yazar çok katmanlı ve çok faktörlü (yani, karmaşık) bir açıklama modelini cesaretle ve başarıyla uygulamıştır. Genç tarihçi adayı Halil İnalcık muhakkak bu yazıdan haberdardı ve buradaki dersi en iyi anlayanlardandı.
Her gün birçok insanımızı trafik kazalarında, cinayetlerde, terörist saldırılarda kaybetmediğimiz, onlarca askerimizi çatışmalarda şehit vermediğimiz zamanlarda, kimsenin burnunun kanamadığı hadiseler, hatta gerçekleşmemiş trafik kazaları bile gazetelere haber olabiliyordu. Fotoğraf, doğal olmayan yollardan gelen ölümün günlük hayatın sıradan bir parçası olarak kanıksanmadığı o günlerde Cumhuriyet gazetesinde yer alan “Mucize!” başlıklı haberi süslüyor. Haber şöyle: “Dün sabah Unkapanı Köprüsü’nün açık bulunduğu bir sırada, Beyoğlu cihetinden gelen bir otomobil köprüden geçmek istemiş, fakat tam açık noktaya gelince, ön tekerlekleri denize sarkmıştır. Ancak arka tekerlekler, köprü tahtalarına takılıp kaldığı için otomobil denize düşmek tehlikesinden kurtulmuştur. Otomobil geri alınmış ve köprü kapanmıştır”.
Bu ayki Fotografik Hafıza sayfalarında, 27 Mayıs 1960’ta iktidara el koyan Milli Birlik Komitesi’nin başkanı, Türkiye’nin dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in nadir fotoğraflarını paylaşıyoruz. Deklanşöre basan yazarımız o anda henüz bilmiyor ama, bu sayfada gördüğünüz kare, lakabı “Cemal Aga” olan Gürsel’in elveda karesi. Ağır hasta olan dördüncü Cumhurbaşkanı hayattayken alınan son görüntüsünde, tedavi olmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmeden önce, ülkesine ve halkına son bir gayretle veda ediyor.
27 Mayıs ihtilali ve onu izleyen günlerin zirvede görünen baş kahramanı, önce askeri yönetimin Devlet Başkanı, daha sonra da parlamento tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel’dir. Gazetecilik kariyerimin en aktif zamanlarına rastladığı için o günleri yakından izleme fırsatı bulmuştum.
31 Ocak 1966’da uzun süredir şeker hastası ve yarı felçli durumda olan Gürsel’in beyin kanaması sonucu komaya girdiği haberi duyulmuştu. Bundan iki gün sonra ABD başkanı Lyndon B. Johnson, özel uçağını Ankara’ya göndermişti. Cumhurbaşkanımızın Amerika’da tedavisinin mümkün olup olmadığı araştırılacaktı.
Siyasi parti liderlerinin sıcak sohbeti 26 Mart 1966’da ABD’den Türkiye’ye geri getirilen ve uçaktan ambulansa alınıp hastaneye götürülen Gürsel’i havaalanında bekleyen siyasi parti liderleri İsmet İnönü, Alpaslan Türkeş, Osman Bölükbaşı ve Mehmet Ali Aybar samimi bir sohbet halindeler.
Olayı yakından izlemek için birçok gazeteci arkadaşla birlikte Esenboğa Havaalanı’ndaydık. O zamanlar bütün karşılama ve uğurlama törenleri havaalanında yapılırdı. Başta Başbakan İsmet İnönü olmak üzere bakanların pek çoğu ve üst düzey bürokratlardan bir bölümü oradaydılar.
Gürsel, Cumhurbaşkanlığına ait açık bir makam arabasının ön koltuğuna oturtulmuştu. Arabanın portatif tentesi örtülü, ancak yan tarafları açıktı. Kendisinin hayal meyal seçilebilen görüntüsünden sağlık durumunun çok iyi olmadığı ve zoraki dik durmaya çalıştığı belli oluyordu. Araba, uğurlayıcı protokol erkanının önünden yavaşça geçmekteydi.
Diğer foto muhabiri arkadaşlarla bu durumu fotoğraflamaya çalıştık. Başkan Johnson’ın uçağı aprondan bir hayli uzakta, ana pist üzerinde beklemekteydi. Protokol hizası geçilince araba birden hızlandı. Her türlü önlemeyi göze alarak ben de koşmaya başladım. Makam aracıyla yarış edercesine koşturuyordum. Sayın Gürsel benim mevcudiyetimin ayırdında mıydı, değil miydi bilmiyorum. En son bana mı el sallıyordu, yoksa boşluklara mı veda etmekteydi emin değilim ama son kez bir kez daha elini uzattı ve hafifçe salladı. Ben de tam o son anı fotoğraflayabildim.
Her insanın bir kader çizgisi olmalı. Cemal Gürsel’in önce ordunun bir generali ve sonra bir darbe lideri olması, aynı anda hem devlet hem hükümet başkanlığını, hem de genelkurmay başkanlığını üstlenmesi kendisi için çizilmiş bir kader gibiydi.
Meclis kapısından ilk ve son çıkışları Gürsel, 15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerle oluşan yeni Meclis tarafından Cumhurbaşkanlığına seçilmişti. Soldaki fotoğrafta yemin töreni sonrasında ilk kez Cumhurbaşkanı sıfatıyla TBMM kapısından çıkarken görülen Gürsel’in ölümü sonrası yapılan ilk törenin adresi de TBMM idi (altta).
Bu fotoğrafın o henüz sağken en son çekilmiş görüntüsü olduğunu rahatça söyleyebiliyorum çünkü Amerika’ya gittikten sonra çok sıkı bir koruma altına alındığı ve kimseyle görüştürülmediği biliniyor. Zaten gittiğinin haftasında, 9 Mart’ta bir daha uyanmamacasına derin bir komaya girmişti.
Süre uzayınca ve umutlar bütünüyle kesilince, 24 Mart 1966’da Bakanlar Kurulu yurda getirilmesi kararı almış, 26 Mart’ta da getirilip Gülhane Askeri Hastanesi’ne nakledilmişti. O gün yine Esenboğa Havaalanı’ndaydık. Karlar serpiştiren bir Mart gününde uçağın yanaşması ve hastanın alınması sırasında geçen süre içinde parti liderlerinden İsmet İnönü ile Osman Bölükbaşı’nın muhabbetli diyaloğu Alpaslan Türkeş ve Mehmet Ali Aybar’ın da katılımıyla samimi ve sıcak bir sohbete dönüşmüş, soğuk havayı ısıtmaktaydı. Sonunda Cumhurbaşkanlığına ait bir resmi araç eşliğinde Cemal Gürsel’i taşıyan bir ambulans, karşılayıcıların önünden geçip Gülhane Askeri Hastanesi’nin yolunu tutmuştu.
Her insanın bir kader çizgisi olmalı. Cemal Gürsel’in önce ordunun bir generali ve sonra bir darbe lideri olması, aynı anda hem devlet hem hükümet başkanlığını, hem de genelkurmay başkanlığını üstlenmesi kendisi için çizilmiş bir kader gibiydi. Ordu mensubu iken babacan tavırları nedeniyle arkadaşları ve astları Gürsel’e “Cemal Aga” adını uygun görmüşler, öyle anılır olmuştu.
Görkemli cenaze Yaklaşık yedi buçuk ay komada kaldıktan sonra 14 Eylül 1966’da vefat eden Gürsel için 18 Eylül’de görkemli bir cenaze töreni düzenlendi. Meclis şeref salonundaki katafalktan alınan Gürsel’in cenazesi top arabasıyla ebedi istirâhatgâhına götürülüyor (altta). Gürsel, 26 Ekim 1961’de Meclis’teki yemin töreni sırasında şeref locasına göz atarken (üstte).
Gürsel ihtilal liderliğini kabul ettikten sonra ilk beyanlarından birinde, “Ben ordunun siyasete karışmasından yana değildim. Gerç arkadaşlarımın ihtilal girişimlerine engel oluyordum. Şimdi bütün hedefim adalet ve ahlak prensiplerine dayalı bir idareyi yeniden kurmaktır” demişti. Veda zamanı geldiğinde ordunun bütün kademelerine dağıtılan mektubunda ise şunları diyordu: “Ordunun ve taşıdığınız üniformanın şerefini daima yüksek tutunuz. Şu sırada memlekette esen hırslı politika havasının zararlı tesirlerinden kendinizi korumasını biliniz. Ne pahasına olursa olsun politikadan katiyyen uzak kalınız. Bu, sizlerin şerefi, ordunun kudreti ve memleketin kaderi için ehemmiyeti haizdir.”
Son yılların giderek yükselen değeri, sosyal ortamlarda ve medyada en yüksek getiri sağlayan yatırım aracı, siyasette en çok prim yapan yaklaşımların başlıcası… 15 Temmuz’dan sonra adeta bir yabancı düşmanlığı yarışı var ülkemizde. Başta ABD olmak üzere, kim en fazla Batı’ya giydirecek, kim en vatansever, kim en millî, kim en Türk, vs. olacak…
Bir zamanların meşhur “Türkün Türkten başka dostu yok” efsanesi ıskartaya çıkalı, Bozkurt’un bizi yanlış yola (batıya) saptırdığı, asıl gerçeğin “Türk Türkün kurdudur” lafında bulunduğu anlaşılalı epey oluyor. Hatta zamanla ortaya çıktı ki -PKK’ya daha sıra gelmeden- birbirimizin gözünü oymakta, mezarını kazmakta, biz Türkler kadar mahir, kurnaz, becerikli, kindar ve bunlarda istikrarlı bir millet yoktur. Bu bakımdan son zamanlarda tekrar tekrar tekrarlanan “üst akıl”lı tekerlemeler; “bunların cennet vatanımızda hep gözü var”lar; geçenlerde bir hükümet kanalında tesadüf ettiğim “Tanzimat’tan Gezi’ye Batı oyunu” tarzı gayet bilimsel program başlıkları; hatta terörün bizzat Batı tarafından finanse-himaye edilerek üzerimize salındığı yönünde kampanyalarla; mevcut olmayan millî birlik ve beraberliğimizi Batı düşmanlığı üzerinden yeniden tesis etmeye çalışıyoruz gibi görünüyor.
Tabii görünüşe aldanmamalı. Bunları dile getirenlerin kendi hayat tarzları, günlük yaşayışları, telefonları, arabaları, paraları-pulları, varoluşları biraz da kaçınılmaz şekilde o denli Batı’ya endeksli ki, samimiyetsizliğin çok ötesinde bir sahtekarlıkla kaim oldukları; Müslümanlık, Osmanlıcılık, muhafazakarlık rolleriyle arınamayacakları ortada. Zaten mesele Batı düşmanlığı üzerinden bile olsa bir beraberlik sağlamak değil; “kökü dışarıda enteller”i, muhalifleri hatta kendileri gibi düşünmeyenleri, farklı olan herşeyi tasfiye ederek “tertemiz” bir ülke yaratmak.
Bugün “halkı aşağı gören cumhuriyet eliti” efsanesiyle, yarımyamalak da olsa belli bir kültürel üretim ortaya koymuş aydınlar; “laikçi teyzeler” diyerek snobe ettikleri kadınlar; Batı taklitçisi diye yerdikleri insanlar haklı olarak şunu soruyor: “Peki sen hangi yerli ve milli bilimi, şiiri, edebiyatı, sanatı, kültürü ürettin; hangi geleneği, adeti, tarihi, geçmişi yaşatıp bugüne mal ettin?”
Cevap şöyle: “Her seferinde tam yapacak gibi oluyoruz ama, kahpe Moody’s gibi gâvur odaklar hep moralimizi ve işimizi bozup bizi engelliyor”.
İtilaf donanması 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirlediğinde fiili olarak başlayan işgal, 16 Mart 1920’de resmileşecek, İstanbullular 467 yıl sonra esaretle tanışacaktı. Türk ordusunun 9 Eylül 1922’de İzmir’e girişinin ardından 5. Süvari Kolordusu kuzeye doğru ilerledi. Türklerle savaşmak istemeyen Winston Churchill’in istifasını takiben, İngilizler Ankara Hükümeti’yle anlaşma zemini aramaya başladı. Müzakerelerden sonra Refet Paşa’nın İstanbul’a gelmesi, işgalin sonunun başlangıcı oldu. 6 Ekim’de 3. Kolordu İstanbul’a girdiğinde, 4 yıl 10 ay 23 gün süren esaret bitmiş, İstanbul halkının sevinci sokaklara taşmıştı…
Kurtuluşa doğru
Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Refet (Bele) Paşa, 100 kişilik küçük bir kuvvetle Gülnihal vapuruyla İstanbul’a geldi. Ama bu olay ne işgalin sonu ne de İstanbul’un kurtuluşuydu. İtilaf Devletleri’nin silahlı kuvvetleri bir yıl kadar şehirde kaldılar. Refet Paşa, İngiliz komutanlarla, 16 Ekim 1922.
İngilizlere “Güle Güle”
22 Kasım 1922’de Ankara Hükümeti işgal kuvvetleriyle ilişkileri düzenlemek üzere Selahattin Adil Paşa başkanlığında bir heyeti İstanbul’a yolladı. Paşa, 2 Ekim 1923’de Galata’da bağlı Arabic transatlantiğinde el konulmuş bulunan askeri malzemeyi teslim aldığına dair belgeyi imzaladı, ardından son işgal kuvvetleri de İstanbul’dan ayrıldı. Selahattin Adil Paşa, düzenlenen “uğurlama töreni”nde İtilaf subaylarını yolcu ediyor, 2 Ekim 1923.
3. Kolordu köprü başında
6 Ekim 1923 sabahı 3. Kolordu İstanbul’a ulaştı. Sarayburnu limanına çıkarak Gülhane Parkı’nda toplanan birlikler halkın coşkulu gösterileri arasında buradan hareket ederek Taksim’e yürüdü. Mirliva (Tuğgeneral) Şükrü Naili Paşa (sağda, öndeki süvari) komutasındaki Türk kuvvetleri, Yeni Cami önünden Galata Köprüsü’ne giriyor.
Büyük karşılama
3. Kolordu’ya bağlı neferler, önde askeri bando, arkada atlı subaylar ve piyadeler Galata Köprüsü üzerinde toplanan mahşeri kalabalığın tezahüratları altında Taksim’e doğru ilerliyor, 6 Ekim 1923.
Her yer Taksim, her yer kurtuluş!
Halk, Galata Köprüsü, Şişhane, İstiklal Caddesi güzergâhını izleyerek Taksim Meydanı’na doğru yürüyen Türk birliklerini bağrına basmak için yol boyunca büyük gruplar halinde toplanmıştı. Şişhane’deki Beyoğlu 6. Belediye Dairesi önünde heyecanla bekleyen insanlar, 6 Ekim 1923.
Yeniden Türk bayrağı altında
6 Ekim 1923 günü İstanbul’un kurtuluşu şehrin birçok yerinde törenlerle kutlandı. Beyazıt’ta, Darülfünûn’un (bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin) ana kapısının yanında bulunan Seraskerat’ta (Savaş Bakanlığı) göndere yeniden Türk bayrağı çekilirken, askerler ve siviller ortak bir heyecanı paylaşıyor.
Şerefli sancağın dönüşü
Gururlu askerler geçit resminde. Tarihi fotoğrafın arkasına eski yazıyla “Üçüncü Piyade Alayı’nın İnönü Muharebesi’nde şeref kazanan sancağı İstanbul’una kavuşuyor, 6 Ekim 1923” notu düşülmüş.
Üsküdar’da tak-ı zafer
Üsküdar’da, Polis Merkezi önünde düzenlenen kutlama törenleri için kurulan ihtişamlı zafer takının üzerinde bir minnet ifadesi: “Safa geldin ey şanlı ordu”.
Mehmetçiği unutmayalım!
Ankara’nın başkent olduğu gün yayımlanan Resimli Gazete’nin 13 Teşrinievvel 1339 (13 Ekim 1923) tarihli nüshasının kapağındaki illüstrasyonda, önde Mehmetçik, fonda Boğaz girişinde demirli İtilaf donanması resmedilmiş. Resim altında, “Gidenlerden Kalan Acı Hatıraları Unutmayacağız. Onları Koğan Mehmetçiği de Unutmayalım” yazıyor.
Divriği’ndeki Alanlı Evi kuşaklar boyunca bir kasaba ailesinin kültür zenginliğini korudu, yaşattı. Eski bir Anadolu ailesi olan Alanlıların son ferdinin hayata gözlerini kapatmasının ardından, yaklaşık 200 yıllık evin cümle kapısı da kapandı. Önlem alınmazsa ev zamanın çarkları arasında harabeye dönecek, bu topraklardaki binlerce sahipsiz kültür varlığına bir yenisi daha eklenecek. Köklü bir Anadolu ailesinin özel tarihinin en yakın tanığı, hatıralarıyla birlikte yok olup gidecek.
Kültür-tarih zenginliklerimizle övünüyoruz ama sahipsiz, bakımsız örenler, eski eserler binlerce. Divriği’deki Alanlı Evi de bunlara katıldı. Temel taşlarını 1820’lerin ustaları koymuş. 200 yıllık bir maziye oturan bu ev, 6-7 kuşak boyunca bir kasaba ailesinin kültür zenginliğini korudu, yaşattı. Fakat artık cümle kapısını “sahip” kimliğiyle açıp kapayan kimse yok! Dam ve çatı, saçak ve sıvalar, kapı ve pencereler, rüzgâra, yağmura, kara teslim durumunda. Bu yerel mimarlık ve kültür atmosferi, önce hüzünlü bir harabeye, sonra bir virane görüntüsüne, sonra yokluğa hazır. Karşısındaki büyük Ayanağa Konağı ise darmadağınık! Paylaşılmış, parçalanmış, saçakları mertekleri sökülüp yakılıyor. Yine de restore edilen iki başodasıyla diklenerek varım diyebiliyor. O odalarda oturup kahve içen zamane konukları, “ağalık” neymiş, boyutlara, özene, bezemelere bakarak kavramaya çalışıyorlar.
Her odasında başka bir hatıra Bugün yazgısıyla baş başa kalan Alanlı Evi, yaklaşık iki yüz yıllık ömründe bir Anadolu ailesinin farklı kuşaklarının birbirinden ilginç fertlerinin hayatlarına tanıklık etti.
Bizde aile tarihlerini yazmada iki yüzyıl geriye gitme olanağı yoktur. Aileler, mensubiyet ve köken konusunda sığ bilgilerle şecere kurmaktalar. Eski bir Anadolu ailesi olan Alanlılar da en uzun 200 yıllık tarihiyle şu yakında sönüverdi. Bundan kimsenin haberi yok! Kapısı kapanan aile evinin, damı çatısı saçakları duvar ve sıvaları kapı ve pencereleri, esip savuran rüzgârın yağmurun, kar sularının amansızlığında eriyip gidecek. O evden hüzünlü bir harabe yığıntısı kalacak! Selçuklu, Osmanlı, Kayzer sarayları da böyle yok olmuştu. Anadolu, kendi mirasını tüketmede dünya birincisidir!
Sınıf düzeyleri dikkate alınarak her yörede birkaç ailenin ve evin tarihi yazılmadı. Kent ve kasabaların sosyal- tarihsel katmanları için bu gerekliydi. Ailelerin özel tarihleriyle yok olması toplum tarihi bakımından kayıptır. Sıradan bir Selçuklu veya Osmanlı ailesinin tarihine sahip değiliz. Yüzyıl önceki ailelerinden taşınır taşınmaz neleri saklayabildik?
Yapısal özellikleri, mimari ayrıntıları
Divriği Karayusuf mahallesinde Abıçemen deresi yamacına yaslanmış yarı tarihî yarı romantik esintili Alanlı Evi’nin iç dünyasının eski kalabalık nüfusundan tek ses yok! Her biri ayrı melodiler çalan duvar saatleri, konsollar, aynalar, levhalar da artık yok. Sessiz evde kalan öteberi, çökme yazgısına eşlik edecek. Bunlar maddi değerden yoksun eski kiler küpleri, kırık kopuk eşya döküntüleri, çul palaz nevinden şeylerdir. 1840-1880 arasında iki veya üç evrede eklemelerle yapılanan evin temel taşını aile atası sayılan tüccarlardan Alanlıoğlu Veli ve Mehmed efendiler 1830’larda koymuş olmalı. İkinci aşamada evin bânisi Veli oğlu İbrahim, üçüncü aşamada tamamlayanlar da torunlardan Rıza ve Halim Efendiler’dir. Bu evde 20. yüzyıl dünyasına göz açıp seksen yıllık yaşamını Alanlı Evi’nde geçiren beşinci kuşaktan Ömer Çalapverdi (öl. 2014), cümle kapısını özgün anahtarıyla son açıp kapayandır.
Evin yapılışı için ondan dinlediğimiz öykü, en erken, İbrahim Efendi’ye dayanıyordu. Aynı sokağın sağındaki büyük Ayanağa Konağı’nın da Hicrî 1254 (1838) tarihinde yapıldığı; Ayan Mehmed Ağa ile İbrahim Ağa arasındaki yakınlık da dikkate alındığında, iki aile arasında bir zaman koşutluğu yakalanıyor. Demek ki iki dönüm bahçesi, 1000 m2 oturma-kullanma alanı olan bu üç katlı evde 170 yıllık bir aile tarihi saklı.
Bayramlarda açılmayan kapı
Alanlı Evi selamlık kapı üstü odası. Altında yalın cümle kapısı. Artık gireni çıkanı, açanı kapayanı yok. Pencere kepenkleri dökülüyor. Saçaktan, kireç sıvadan iz kalmamış.
Dış albeniden yoksun evin pencereleri uzak manzaralara açık. Cümle kapısından girilince: Kaldırım döşeli selamlık avlusu, köylü odası, ayaz ve avlu, örtme, işlik, binek taşı, ayakçak (üst kat merdiveni), selamlığın altında mabeyn ve köylü odalarının kapıları, ambar ve işlik görülüyor.
Ayakçak (merdiven) başından geçilen, çarhıfelekli divanhaneden selamlık sofasına giriliyor. Bu kattaki geniş ve aydınlık odalarda, çarhıfelekli tavanlar, alçı işlemeli yaşmaklı ocaklar, duvar nişleri, mihrabiyeler var. Dördüncü kat konumundaki çadır tavanlı köşk odasının pencerelerinden Divriği’nin dört tarafı, uzaktaki dağlar ve yaylalar seyrediliyor.
Avludaki orta kapıdan ve örtme kapısından girilen harem dairesinin sofasına, evin salonu sayılan kürsübaşılı (tandırlı) toyhane ile üç yaz iki kış odasının, mutfak ve kilerin kapıları açılıyor. Harem odaları da bezemeli tavanlar, alçı yaşmaklı ocaklar, silmeli işlemeli direk, dikme ve kirişler, avadanlıklı kapılar, gömme dolaplarla uyumlu bir iç tasarım sergiliyor.
Zemin ve bodrum katında yer damı, ahır, depo, odunluk, samanlık taksimatı var. Kuyulu harem avlusu, taş döşeli ark, ulu meyve ağaçlarının gölgelediği, bağ bostan evlekleriyle bahçe, evin açık mekânları. Bütün bu zenginlik, Alanlı Evi için, geçen asırların “ev dediğin evrendir, içinde harman da döndürülür” sözünü doğruluyor. Başka yaşıtı evler gibi bu mekân da imar edilmiş bir doğa parçasında aile özgürlüğünü sağlayan bir iç âlemdi.
Selamlık avlusundaki taş sahanlıktaki tahta basamaklardan çıkılan divanhâne, yaz akşamlarına özel, bir hayat/ hanaymış. Bu balkonu, Divriği’nin mertek örtülü divanhanelerinden ayıran, zengin dekorasyonlu tavanıdır. Bununla ilgili söylenceye göre İbrahim Efendi’nin oğlu Halim Efendi ustaların yaptığı ilk tavanı beğenmeyerek sökmüş. İnce marangozluk hüneriyle zemini mavi çuha kaplı yeni bir tavan yapmış.
Alanlı Evi’ndeki kerpiç, taş, kireç, ardıç ve çam terkipli yapılanmada yerel- geleneksel yaşantının “ev” boyut ve ayrıntılarını oluşturan inşai ve mimari birçok ayrıntı, ölçü ve biçimleme görülebilir. Kerpiç yapının iki asırlık direnme gücünde, ömürlerini bu eve adayan, sanatta ve zanaatlerde mahir Rıza ve Halim kardeşlerin emekleri çoktur. Evin yapım tekniğini ve malzemesini 2001 yılında inceleyen Yüksek Mimar Hüsrev Tayla (öl. 2003) Geleneksel Türk Ev Mimarisinde Yapı Sistem ve Elemanları isimli 2007 tarihli çalışmasında bu yapının, Anadolu sivil mimarisi için sunduğu referansları saptamış ve restore edilmesini önermişti.
Yapı, Divriği’deki konut mimarisinin geçirdiği evreler için de bir dizi kanıt içerir. Yerli ustaların uygulamalarla ilerlettikleri tavan, kiriş, ahşap direk, kapı, sergen, dolap türlerinin tipik örnekleri görülebilir. Dikey ve yatay ölçülerdeki şaşırtıcılık, kerpiç örgüsündeki mükemmeliyet, miras taksimine uğramayışı, satılarak sahip değiştirmemesi de bu evi ayakta tutan nedenlerdir. Geçen uzun zamanda, konut planının ve kullanım geleneğinin değiştirilmemesi ise bir koruma taassubunu düşündürüyor. Beş hatta altı kuşağa meskenlik edişini sağlayan, bu muhafazakârlık olmuştu da denebilir.
Yapı evrimleri açısından bakıldığında ise Alanlı Evi, Orta Anadolu eski konut mimarisinin geçirdiği evreleri yansıtan bir sivil mimari örneğidir. 1800’lerde akarsu yoluyla taşınarak ev yapıcılığında kullanılan omcalı (balta çiziği mühürlü) ardıç ve çam kütükler bu evde görülüyor. Klasik kerpiç tipleri, ahşap, alçı süslemeler, revzen, kepenk, stuka, ocak örnekleri; yerli ustaların geliştirdikleri planlar; tavan, kiriş, direk, kapı, sergen, dolap üslupları için de bu ev sanki bir laboratuardır.
Ev sahiplerinin el emeği göz nuru Bir zamanlar yaz sohbetlerinin, konu komşu buluşmalarının yapıldığı divanhane, çarhıfelekli tavanı ile Divriği’nde tekmiş (üstte). Tavşan işi denen ince marangozlukta mahir Halim Efendi’nin kendi eseri Divanhane tavanını yaparken tek tek el çakısıyla ürettiği küçük ahşap bezeme paftaları.
Aile bireyleri ve sosyo-kültürel mirasları
Alanlıoğulları, orta zenginlikte, kasaba eşrafından, arazi sahibi, varsıl, bireyleri yetenekli ve aydın, ilişkileri dengeli bir aile olarak tarif edilebilir. Gelenekleri değişmediğinden de uzun bir süreçte sosyal-yapısal bir koruma örneği olarak soyut değerleri sonraki kuşaklara aktarmışlar. Ailenin özgünlüğünü sağlayan diğer bir etken, tek bir evde yaşamak ve “dışa kapalılık”tır. Bir dönem edinilen altın, gümüş, banknot, ziynet ve eşyadan oluşan servet doğal ki bugüne ulaşmamıştır. Buna karşılık çağdaşı başka evlerde yer bulamamış usturlap, kuyumculuk, saatçilik, tartı, tıp, eczacılık…. âlet ve edevatın -evden uzakta da olsa- korunmuş olması özel bir durumdur. Eşya ve araç gereçlerin aynı kullanım işlevinde tutulduğu, mektup yazışma, tebrik, ticaret belgeleri ve kitaplar saklanarak bir ev arşivi – kitaplığı oluşturulduğu da görülüyor. Uzun bir tereke ilamı ise Alanlı ailesinin 1870’lerdeki zenginliğini belgeliyor. Aile atası İbrahim Efendi’nin mezartaşı da eve taşınmış.
İhtişamlı günleri geride kaldı
Barok-rokoko karışımı alçılı yaşmaklı ocaklı odanın işlemeleri dökülmekte, tavanı çökmekte. Bir vakitler, odanın sedirleri, döşemesi ışıltılı halılar, kız kilimleri ile döşeliydi (solda). Haremden selamlığa çıkan nişli küpeşteli ahşap merdiven. Sofanın çıtakâri tavanları perişan. Durum, bir yıkılışı haber veriyor.
Barındırdığı ailenin, uzun bir tarih sürekliliğinde edindiği kültür, somut-soyut birikim, örneğin oda geleneği ve söyleşileri, kış geceleri Binbir Gece Masalları, Ferhat ile Şirin okumalar, çoktan unutulmuştur. Dünü doğru aydınlatacak okuryazar aile bireylerinin ölüm suskunluğuna gömülmeleri de aile tarihinin yazımına engeldir. Orta Anadolu’da Hititlerden beri gelişen ev yapıcılığının 1840’lardaki bu yerel yorumunun, 2010’lu yıllarda ayakta olması bir şans sayılsa da sosyal ve mimari araştırmalardan, kamusal ilgiden yoksun kalışı, sönüşe ve çöküşe terk edilmesi tam bir aymazlıktır.
Aile bireylerine gelince: 1840-1880 arasındaki ilk kırk yılından, örneğin aile atası Alanlıoğlu Veli Efendi’nin yaşamına ve mesleğine dair bir bilgi yok. Evin ve ailenin başlangıcını temsil eden tüccar kimlikli İbrahim Efendi’ye (öl.1874), ama asıl, onun oğulları Rıza (1867-1944) ve Halim Efendiler’e (1868-1949) dair bilgilerse epeycedir. Bir sonraki aşamada içgüveyleri Çalapverdili Hacı Bekir (1878-1950) ve oğlu Hafız Hilmi (1897- 1959) Efendiler var. Bu dörtlü ve eşleri, evdeki yaşama kültürünü doruğa ulaştıranlardır. Dışarıya olabildiğince kapalı bu zengin iç dünya, 1890’lardan 1940’lara, elli yıldan fazla sürmüştür.
Alet edavatlarını kendileri yapıyordu Alanlı ağaların hem yaptıkları hem kullandıkları araç gereçten örneker: Kapı tokmağı, mıh, zenne çekici, kepenk çengeli, kapı tokası, gullep, Testere, bıçak, orak, eğe, biz, frenk kilidi.
Yetenekleri, bilgelik ve efendilikleri çokça anlatılan “küçük ağalar” Rıza ve Halim Efendiler, babaları İbrahim Efendi öldüğünde çocukmuş. Anneleri Samsunlu Fatma Hanım, yetimlerini alıp memleketine dönmüş. Bunları sanayi mektebinde okutmuş. Baba ocağına dönüşleri 1880’lerde olmalıdır. Rıza Efendi, iyi okur yazar, Arapça Farsça, fıkıh, ilm-i heyet ( astronomi, astroloji) bilir ve çalışırmış. Kasabanın saatçisi, muvakkidi imiş. Bir yaş küçük Halim Efendi, ince marangoz ve çilingirmiş. Avludaki işlikte çalışırlarmış. Ortak merakları arasında kimya- eczacılık, tarih- edebiyat, hattatlık da varmış. Rubu tahtası kullanarak güneş açılarına göre alaturka saat ayarı yapar, namaz, iftar, imsâk vakitleri için cetveller yapar, halk hekimliği ilaçları hazırlarlarmış. Rıza Efendi arada İstanbul’a gider, kitaplar, yeni alet edevatla dönermiş.
Kullandıkları marangoz küstirelerini (rendeleri) de kendi elleriyle üretiyorlardı.
Kavrulan kahvenin soğutulmasında ve kahve değirmenine doldurulmasında kullanılan ahşap el işi kap.
Alanlılar 1910’larda bir üçlü evlilik çaprazlaması yaşamışlar. Bu, Seferberlik koşullarında bir nüfus eklemlemesidir. Çalapverdili ailesinden baba-oğul Hacıbekir ve Hilmi Efendiler, Alanlı Rıza Efendinin birer kızını alıp içgüveyleri, dolayısıyla bacanak olmuşlar. Hacıbekir’in kızı Vesile de Rıza Efendi’nin dul kardeşi Halim Efendi’yle evlenerek aileye gelin gelmiş. Bu bağlar ve yeni doğanlar, “kim kimin nesi oluyor? sorusuyla meraklıları uğraştıradursun, aile bütünlüğü, dirliği devam etmiş. Şu anekdot ilginçtir: Hilmi Efendi bir İstanbul seyahatinde otelde mektup yazarken oda arkadaşı “-kime yazıyorsun? demiş ve “Bacanağıma” yanıtını almış. “Hilmi’nin bacanağı kim?..” sorusuna cevap ararken uykusu kaçan adamcağız: “Senin bacanağın var mı?” dediğinde “Babam” yanıtını almış!
Belki de aile atasının yazılı taşı bekçilik yapsın diye ailenin hayatta kalan son fertleri tarafından eve getirilen Alanlı İbrahim Efendinin mezar taşı. Taşın kitabesi şöyle: “Hüve’l-Bâk / Bu dünyâda bulmadım hiç rahatı/ İhtiyâr etdim anın-çün rıhleti / Kimse gülmez, kimse dahi gülmedi / Zevkıne değmez cihânın mihneti / Dâr-ı dünyâ bir misâfirhânedir/ Aklı olan benden alsın ‘ibreti/ Alanlı-zâde İbrahim Efendi/ İbni Veli rûhuna fâtihâ / Sene 1290”.
Besime-Hacı Bekir, Nazile-Hâfız Hilmi, Vesile-Halim Efendi evlilikleri sonrasında Alanlı Rıza ve Halim kardeşler, çarşı pazar, köy ve çiftlik işlerini, baba-oğul Çalapverdili damatlara bırakarak 1920’lerde -kırklı ellili yaşları sürerlerken- ev ortamına daha çok kapanmışlar. Yeniliklere kulak tıkayarak Osmanlı tebaası kimliğinde fesli, sakolu, entarili yaşamayı sürdürmüşler. Kardeşinden beş yıl sonra vefat eden Halim Efendi’nin, Cuma ve bayram namazları için gittiği camiden dönüşünde avludaki ambarının üstüne koyduğu fesini giyer bir “oh!” dermiş. Rıza ve Halim Efendiler’in ortak hayatları bir bakıma Alanlı Evi’nin de öyküsüdür. Yaklaşık altmış yıl süren sanat ve zanaat çalışmaları bir kasaba düzeyinin ötesinde çok yönlü bir kültür faaliyeti olmuştur. Çarşı-arasta geleneği dışında, ev içinde kurdukları özel çalışma ortamı, dış dünyadan el çekerek ev yaşamına ve evde çalışmaya yönelmeleri, imal ettikleri veya onardıkları saatler, dürbünler, hassas aygıtlar, çilingirlik ve kuyumculuk üretimleri, muvakkitlikleri, hazırladıkları takvimler, ilaç formülleri, hattatlık düzeyinde yazı çalışmaları, okudukları kitaplar, kendi başlarına kırlara tepelere yaptıkları gözlem gezileri, ot, taş, çevre incelemeleri şaşırtıcıdır. Kuşkusuz Rıza ve Halim Efendiler geçen asrın, “nev’i şahsına münhasır” fenomenleriymiş.
Bir zamanlar Rıza ve Halim Efendiler’in ışık-gölge ölçümleri, trigonometrik hesaplar yaparak vakit cetvelleri hazırladıkları “rubu” tahtası, minik çekülü (sarkaç) ve işlemeli çuha kılıfı.
Bu iki kardeşi bir arada veya aile bireyleriyle gösteren tek fotoğraf yok. Dürbünler, saatler, gramofon, hatta piyano ve akordeon evde yer bulurken bir fotoğraf makinesinin onlardan görüntüleri bize ulaştırmamasını açıklamak zordur. Çocukluğumda Rıza ve Halim Efendiler’i tanımadım. Aileden Hafız Hilmi Efendi’yi dükkânımızın önünden geçerken görürdüm: Kısa kır sakallı, güleç yüzlü, aksak ama telaşlı, düzgün giyimli bir zattı. Onun evrak-ı metrûkesini incelerken, mal getirmek için kira hayvanıyla Sivas’a oradan arabayla Samsun’a, vapurla İstanbul’a gidiş dönüşlerinin muhataralarını düşünmüşümdür. 62 yıllık yaşamının esnaflıkla geçen kırk yılında tuttuğu defterlerde iki satırcık anı yok ama İstanbul’dan babasına yazdığı “Velinimetim “ diye başlayan uzun mektupları birer anı belgesidir.
İmza yerine mühür İmza atma yerine gümüş alaşım mühürlerin basıldığı eski devirlerde künyeler de Arapça yazılırdı: “Ali Rıza bin İbrahim”, “Abdülhalim bin İbrahim” kardeşlerin mühürleri. Birinin kordonuna cep saatinin kurma anahtarı da bağlı
Alanlı Evi’ne ve ailesine dair dinlediklerim de gelenek bağına tutunmuş, işbirliğine ve saygıya dayalı bir aile yapısının ödün vermeyen kurallarını düşündürmektedir. Çalapverdili Hacı Bekir ve Hâfız Hilmi Efendiler’le Vesile Hanım üçlüsü de göçtükleri bu uzak mahalle evinin gidişatına besbelli ayak uydurmuşlar. Çarşı işlerini yüklenen baba oğul damatlar, Hüma Hatun arastasındaki iki dükkânda, manifaturacı, bonmarşeci, tuhafiyeci, züccaciyeci, kitapçı, oyuncakçı, hatta eczacı… olarak kasabanın ticaret yaşamına hizmet etmişler.
Aile yaşamının sona ermesi kardeş, elti, gelin, yenge.. kadınların ölümleriyledir. O evrede, damat Hafız Hilmi daha bir on yıl aile reisliğini üstlenmiş. Dul, yaşlı bacı ve eltiler de “ah vah” ederek sedir köşelerine çekilmişler. Aile miladı, Rıza Efendi’nin 1867’ deki doğumu, aile sonu da Vesile Hanım’ın 1993’ teki ölümü sayılırsa, aile tarihi bir buçuk asır sürmüş oluyor. Bu kapanıştan sonra daha 15 yıl Alanlı ocağını tüttüren, Rıza Efendi’nin torunu, Besime Hanım-Hacıbekir Efendi çiftinin oğlu, bu evde doğup büyümüş, aile kurmuş, soyadı Çalapverdi olsa da Alanlı’yı temsil eden Ömer Bey’dir. (1934-2014)
Ondan dinlediğim anılar, geleneğe dayanan bir aile yapısının sırlarıydı: Kalkma, yatma, oturma, sofra ve konuşma… Öyle anlaşılıyor ki gündelik hayatın her ayrıntısı için kurallar vardı. Örneğin, açlık olan yerde dirlik olmayacağından her aile, bireylerinin tüketimine yetecek yiyecek edinimine öncelik veriyordu. Şöyle ki mevsimlik bağ bahçe ürünleri, yağ, süt, şeker vs. dışında, temel tüketim maddeleri olmak üzere bir kış sezonu için bir ailenin her bireyine asgari 1 koyun (20 kilo et-kavurma); 10 ölçek buğday (80 kg un, bulgur, umaç, erişte, nişasta vs); ahırdaki hayvanların her birine de 10 şehir yükü veya 1 harar yem (1 ton saman, yonca, fiğ, arpa…) güz aylarında depolanıyormuş.
Alanlı damatlarından 1875 doğumlu ÇalapverdiliHacıbekir Efendi’nin nüfus cüzdanı. Bu zat, 1950’de Hac izni çıkınca ilk gidenlerden olmuş, diğer birçok hacı gibi, Hicaz bedevileri tarafından kaçırılıp soyulmuş ve öldürülmüştü.
Sonuçta, karşımızda 1800’ler-2010’lar arasına tarihlenebilen somut ve soyut bir birikim var. Bu, nesep tutma merakı olmayan Anadolu aileleri açısından da epeyce bir geçmiş derinliğidir.
Alanlıoğullarının, Divriği yerel tarihine eklediği tabloyu hayırsever bir kalem, uzun öykü veya roman konusu yapabilir. Aile bireyleri arasındaki çetrefil bağlar, bir “Yanlışlıklar Komedyası” tarzında da işlenebilir. Aileye ait etnografik malzeme ve belgeler ayrı bir zenginliktir. Korunabilen belgeler arasında: Alanlıoğlu İbrahim Efendi ile kardeşi Veli’nin, baba, amca ve büyük babalarının bir zamanlar sahip oldukları varlığı, aile arasındaki bağları gösteren tereke kayıtları, beratlar ticaret belgeleri, reçeteler, mektup ve defterler, kitaplar çok. Rıza ve Halim Efendiler’in sanat-zanaat araç gereçleri, saatleri, dürbünleri rubu tahtası, kilit-anahtarlar, narin el âletleri ise bir koleksiyon değerindedir.
Alanlı İbrahim Efendi’nin vefatının (1874) ardından Kadılıkça düzenlenen tezkere belgesi.
Türkiye büyük bir ülkedir: Yetkililer, her kültür varlığına ve birikimine yetişememekte mazurdur. Âyanağa Konağı da yıkılır, Alanlı Evi de çöker. Eski yaşantılar unutulur. Seyirci kalmak hatta hiç tanımamak olağandır. Âlî Paşa’nın İstanbul Mercan’daki konağının arsası otopark olur. Tarihi yapıların ahşap enkazı çarşı fırınlarında yakılır. Anadolu kent, kasaba ve köy silüetleri, yerel mimari yapılar, bunların tarihleri, dirençsiz ve sahipsizdir. Hepsi, hepten silinmeye ve unutulmaya mahkûmdur. Maalesef!
Dindar Alanlı ailesinin bireylerinden birine ait kozaklı, işlemeli kesesinde bir Kur’an-ı Kerim.
İsmi, cismi ve tarihiyle askerî bir kuruluş olan GATA (Gülhane Askeri Tıp Akademisi), 15 Temmuz’dan sonra Sağlık Bakanlığı’na devredildi, adı da Haydarpaşa Sultan Abdülhamid Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak değiştirildi. Bu da yetmedi, hastaneyi II. Abdülhamid’in kurduğu iddia edildi! Hastane, II. Mahmud zamanında, 1832’de faaliyete geçmişti.
Osmanlılarda çağdaş tıp eğitimine dair ilk girişimler 19. yüzyıl başında (1804) Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin gayretleriyle başladı. Ancak asıl önemli başlangıç 1831’dedir. II. Mahmud, Topkapı Sarayı Gülhane Bahçesindeki Otlukçu Kışlasında üç koğuşu yeni ordunun (Asakir-i Mansure) gereksinimi olan hastanenin kuruluşuna tahsis etti. Gülhane Cerrahhane-i Mamuresi adıyla 1832’de açılan bu ilk askerî hastane, günümüzde GATA denen ve İstanbul ve Ankara’dan başka ordu merkezlerinde de tıp akademileri bulunan, sürekli gelişme gösteren, Türk tıp tarihinin en büyük ve modern donanımlı kurumunun başlangıcıdır ve yaklaşık iki asırlık (185 yıllık) bir mazisi vardır.
Haydarpaşa Kampüsü Bugün Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü olarak hizmet veren yapının inşaına, Sultan II Abdülhamit döneminde 1894’te başlandı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane olarak II. Abdülhamid’in doğum günü olan 15 Şaban 1321 / 6 Kasım 1903 Cuma günü eğitime başlandı.
Selçuklulardan Osmanlıların son zamanlarına kadar çeşitli adlarla birçok sağlık kurumları varoldu; Darüşşifa, Dar-üt Tıb ve Bimarhane gibi… İstanbul’da darüşşifa adını alan beş müessese Fatih, Süleymaniye, At Meydanı, Haseki ve Üsküdar’da bulunuyordu. Bu kurumlar aynı zamanda pratik ve tecrübeye dayanan okullardı ve Osmanlıların yükselme devrine kadar ayrıca bir tıp okulu bulunmuyordu.
Bu devirlerde medrese usulü eğitim ve öğrenim gören herkes hem din, hem hukuk yani fıkıh, hem de edebiyat, felsefe ve tıp bilginiydi ve medrese tahsilini bitirdikten sonra sağlık kurumlarında tecrübe ve tatbikat görmekle tabip olunuyordu. Tıp ilmini ayrı bir meslek medresesinde okutmak amacıyla kurulan Fatih ve Süleymaniye tıp medreseleri ise zamanın acımasızlığı içinde ana karakterlerini tümüyle kaybetmişlerdi.
19. yüzyıla gelindiğinde, Batı dünyasında tıp mesleği artık bilimsel temeller üzerinde yükseliyordu ve aradaki mesafeyi kapatmak giderek zorlaşıyordu. Diğer bir hakikat, memleketin sağlık problemlerini yeni baştan ele almak gerektiğiydi. Bu anlamda ilk hareket 1804’te Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin gayretleriyle başladı.
Batı’dan modern tıbbı öğrenmek yabancı dil bilmeye bağlıydı ve yabancı dil bilenler aynı zamanda dış siyaseti de yürüten Rumlardı. Rumlar 1804’te Kuruçeşme’de dil, edebiyat, matematik öğreten bir üniversite açmış; yanında bir hastane ve darülaceze de yapmış ve daha sonra da okula ayrı bir tıp bölümü açılması için devletten izin almışlardı. III. Selim (1789-1807) döneminde Avrupa tıbbının İstanbul’a getirilmesi çalışmaları başladığında ilk deneme- uygulama 1805’te Kuruçeşme’de açılan (özel) Rum Tıb Mektebi oldu. Bu okula “Rum Talimgahı” da denmişti. Öğrencileri ve eğitim dili Rumca olan ve 1812’de Rus isyanında kapatılan bu okulun mezun verip vermediği dahi bilinmiyor.
Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane kapısında hekimbaşı ve hocalar, Galatasaray, 1839.
Mustafa Behçet Efendi’nin amacı, ilk fırsatta Müslüman Türkler için ayrı bir tıbhane açmaktı. Ocak 1807’de III. Selim in saltanatının son günlerinde çıkarılan bir nizamname ile Kasımpaşa tersanesi içinde bir tıp mektebi kuruldu. Mayıs 1807 de Kabakçı İsyanı ile son bulan bu mektep, yine Hekimbaşı Behçet Efendi’nin çabalarıyla yeni bir binada ikinci kez 14 Mart 1827 de açılacaktı.İlkel vasıfları ile mevcut tıp medreseleri ve hastaneler yurdun hekim ihtiyacını bir derece karşılıyordu. Ancak Sultan II. Mahmud (1808-1839) devrinde ve özellikle yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra kurulan yeni ordunun (Asakiri Mansure-i Muhammediyye) sağlığını hekimlerin bilgisiz ellerinden koruma amacıyla, Mustafa Behçet Efendi’nin üçüncü hekimbaşılığı zamanında yeni bir tıbbiyenin kurulması tavsiye edildi:
“Ordu askerlerinin hasta ve yaralıları barışta ve savaşta hekimlik kurallarına göre bakılıp tımar ve tedavi edilmeleri gerekli bulunduğu açık ve seçik ise de İstanbul’da bulunan İslâm hekimlerin birçoğu eski usulde hekimlik yapmakta, yeni tıp metodlarından habersiz bulunmaktadır. Doktor denebilmeleri için eski ve yeni usulleri bilerek baktığı hastalara bu bilgilerini uygulaması zorunluğu vardır. İstanbul’da bu ilkelere uymak üzere bağımsız bir tıbbiye okulu açmak ve bilgili hocalar tarafından yetiştirilecek elemanlarla ordu erlerinin bakımına memur Hıristiyan hekimlerin yerine birkaç yıl içinde Müslüman gençler getirmek mümkün olacaktır”.
Sonuçta, yeniçerilerin yok edilerek yerine Asakiri Mansure-i Muhammediyye adıyla yeni bir ordu kurulması üzerine onlardan kalan Şehzadebaşı’nda acemi oğlanlar kışlası yanındaki Tulumbacıbaşı konağı denilen binada, alelacele iki mektep açılmasına karar verildi: Askeri Katipler Mektebi ve Tıbhane.
Tıbhane II. Mahmud’un hekimbaşısı Mustafa Behçet Efendi’nin gösterdiği lüzum ve verdiği takrirler üzerine 1827’da açılmıştır. Yalnız İslâm gençlerinden tabip ve cerrah yetiştirilmek üzere tıbhane ile cerrahhanenin birlikte açıldığını öğreniyoruz. Böylelikle Asakiri Mansure-i Muhammediyye ordusuna Müslüman hekim ve cerrah yetiştirilecektir. 14 Mart 1827 tarihine rastlayan Çarşamba günü açılan Tıbhane’ye Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi hem nazır hem muallim olur. Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure denen bu okulun süresi 4 yıl olarak belirlenir. Mekteb-i Tıbbiye’de öğretim Fransızca, cerrahhanede ise Türkçe yapılıyordu.
Ancak asıl önemli başlangıç 1831’de gerçekleşir. II. Mahmud, atalarının sarayı Topkapı’da Alay Meydanındaki (Enderun) hastane yerine, bu avludan, çizme kapısından inilen Gülhane Bahçesinde bulunan Otlukçu Kışlasındaki üç koğuşu yeni ordunun gereksinimi olan hastanenin kuruluşuna tahsis eder (Topkapı Gülhanesi, bugünkü Gülhane Parkı değildir. Saray bahçelerinin Marmara Denizi’ne bakan doğu tarafında, Sarayburnu cihetindedir. 1839’daki Tanzimat Fermanı da bu bahçenin yamacındaki Gülhane Kasrı önünde okunmuştu). Gülhane Cerrahhane-i Mamuresi adıyla ilk askerî hastane burada açılır (9 Ocak 1832). Çok yakın bir zaman öncesine kadar GATA adıyla anılan, İstanbul ve Ankara’dan başka ordu merkezlerinde de tıp akademileri bulunan, Türk tıp tarihinin en büyük ve modern donanımlı kurumunun başlangıcı bu tarihî saray hastanesine dayanır.
1836’da, önceki tıp mektebi ile bu ikincisi, yine Gülhane Otlukçu Kışlasında Gülhane Mekteb-i Tıbbiyesi ve Cerrahhane-i Mamuresi adıyla birleştirilir. 1838’de Viyana Tıp Okulundan getirtilen ilk Avrupalı operatör doktor Bernard, Gülhane’nin baş hocası (muallim-i evvel) yapılır. Fransızca tıp dersleri verilmeye başlanır. İşte, Mekteb-i Tıbbiye’nin asıl Batılılaşması böylece başlar.
80 bin metrekarelik alan İnşaatı 11 Şubat 1895 tarihinde başlayan binanın mimari tasarımı dönemin önde gelen mimarlarında Alexandre Vallaury ve Raimondo D’Aronco’ya aittir. Bina daha önceden yapılmış olan Haydarpaşa Askerî Hastanesi ile Selimiye Kışlası arasındaki yaklaşık 80.000 metrekarelik bir arsa üzerine inşa edilmiştir. Ön cephesinin baktığı cadde Tıbbiye Caddesi’dir.
Tıbhanenin açılmasındaki gaye, orduya lüzumu olan Müslüman tabipleri yetiştirmek olduğu için, başlangıçta Müslüman olmayanlar mektebe alınmaz iken, 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla tebaa arasında eşitlik esası kabul edilince, gayri Müslümlerden de tabip yetişmesine müsaade edilmiş ve Hıristiyan gençleri de Mekteb-i Tıbbiye’ye girmeye başlamışlardı.
1839’da Galatasaray’a taşınan mektepi “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” adını almıştı. Sultan II. Mahmud öğrencilere hitaben yaptığı açılış konuşmasında, tıp öğreniminin Avrupa’da geliştiğini, bu nedenle zorunlu Fransızca eğitim yapılacağını, fakat zaman içinde tedricen Türkçeye geçileceğini ifade etmişti. Esas amaç, tıbbın Türkçe olarak memleketin her tarafına yayılmasıydı. 1827’de açılan Mekteb-i Tıbbiye ilk mahsulünü ancak 14 sene sonra 1840’ta verecekti. Gülhane, bahri (deniz) ve berri (kara) mühendishanelerinden sonra Türkiye’de (İstanbul’da) açılan 3. modern okul oldu. 1854’te Gülhane Tıp Mektebine hazırlık sınıfları ve yardımcı eleman kaynağı olmak üzere Tıbbiye İdadisi de yine Gülhane’de açıldı. Sonraki gelişmeler ve özellikle operatörlük ihtisası için öngörülen “ameliyathane” bölümünün 1896’da açılması da buradadır. 1896’da tıbbiye tedrisatını yenilemek için Almanya’dan uzmanlar getirilmiş ve bu tarihten sonra Gülhane Tatbikat Mektebi de denilmiş; tıp eğitimi alan gençlerin Tatbikat Mektebinde de iki yıl operatörlük / cerrahlık eğitimi alarak askerî doktorluklara atanmaları sağlanmıştı (1896).
Tıbbiye, lise, üniversite 1903 – 1933 arasında Tıbbiye olarak hizmet veren ve üniversite reformuyla Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilerek, Atatürk’ ün emriyle 26 Eylül 1934’te lise olarak faaliyete geçen, 1983’te Marmara Üniversitesi’ne devredilen Haydarpaşa Erkek Lisesi.
II. ABDÜLHAMİD DEVRİNDEKİ HADİSE
Tıp Fakültesi neden ve nasıl Haydarpaşa’ya naklolundu?
Müderris Dr. Ziya Nuri Birgi’nin (1872-1936) tıp tarihine geçen aktarımına göre, Gülhane’deki tıp fakültesinin II. Abdülhamid döneminde Haydarpaşa’ya taşınması şu şekilde gelişmiştir:
Sultan Hamid’e birgün biri bir jurnal verir ve burada “Bütün fesad tıbbiyelilerden çıkıyor. Bunların İstanbul tarafında bulunmaları mahzurdan sâlim değildir. Bunları uzak bir yerlere gönderelim” denmektedir. Bir zamanlar mektebin Sivas gibi bir yere nakli bahis konusu olur. Fakat buna sarayda nüfuzlu doktorlar engel olur. Nihayet, İstanbul’un Anadolu yakasına bir bina yapıp nakledelim derler.
Binaya başlanır ve biter. Bu sefer biri başka bir jurnal verir. O da “her ne kadar Mektebi Tıbbiyer Haydarpaşaya nakolunacaksa da İngiliz Mezarlığı’na (Bugün de aynı yerde bulunan CWGC’ye bağlı Haidar Pasha Cemetery) yakın olması dolayısıyla mahzurdan salim değildir. Zira orası İngiliz toprağı sayılır. Talebe bir fenalık yapıp da oraya kaçacak olurlarsa tutamayız. Oradan serbestçe vapura binerek Avrupa’ya kaçarlar” denince vehimli Sultan Hamid korkar.
Bir müddet Askerî Tıbbiye’nin yine eskisi gibi Sarayburnu’nda Demirkapı’da kalmasına karar verirler. Zira o zaman tıbbiyelilerin bir kısmı Avrupaya kaçarak orada neşriyatta bulunmakta idiler. Haydarpaşa’da tıp fakültesinin projelerinin ihzarında ve inşaında nezarette bulunan Gülhane Tatbikat Hastanesi kurucusu ve Profesörü Dr. Rieder Paşa, kendi sınıf arkadaşı olan Alman sefiri Baron Marschalle ile Sultan Hamid nezdinde teşebbüse geçer ve mektebin Haydarpaşa’ya nakline karar verilir. Sultan Hamid de kendi zamanının eseri olan bu binanın kendi zamanında açılması arzusuna mukavemet edemez. Bu suretle mektep, Haydarpaşa’ya taşınır.
Devletler öteden beri başka ülkelerde rejime karşı çıkanları korumakla kalmayıp onlardan yararlanmaya da çalıştı. Yeri geldi, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi, devletin yüksek menfaatleri icabı “dostumun düşmanı da dostumdur” şeklinde esnetildi. İşte, tarih boyunca devletler arasında diplomatik gerilim yaratan siyasi sığınmacılardan bazıları…
Eski Roma, günümüzdeki büyük devletlere benzeyen bir süper güçtü. Bu gücü göstermek için dünyanın her yerinde yurttaşlarını korumak ve düşmanlarını kovalamak gibi bir politika benimsemişti. Örneğin en büyük düşmanı Kartacalı komutan ve devlet adamı Hannibal’i teslim almak için hiç usanmadan yıllarca uğraştı. Romalıların bu konudaki ısrarı, günümüzde ABD’nin gizli istihbarat bilgilerini medyaya ifşa eden Edward Snowden’ı dünyanın her yerinde kovalamasına benziyordu.
Hannibal, İspanya’dan İtalya’ya girmiş, Alpleri geçmiş ve Roma ordusunu yenmişti. Yıllarca onun fillerle donatılmış ordusunun korkusuyla yaşayan Romalılar, sonunda Kartacalıları kendi ülkelerinde yani Kuzey Afrika’daki Zama’da yenmeyi başardı (MÖ 202). Ama Roma’nın Hannibal korkusu sona ermemişti. Kartaca’nın yenilgisinden sonra da onunla uğraşmaktan vazgeçmedi. Kartaca’ya baskı yaparak Hannibal’in ülke yönetiminden uzaklaştırılmasını talep etti. Sonunda ünlü komutan ülkesini terkederek Antakya’ya kaçmak zorunda kaldı. Gidebileceği tek yer, doğal olarak Romalıların o sıradaki en büyük düşmanı olan ve Suriye ile Anadolu’nun bir bölümüne hükmeden Selevkos hanedanından Antiokos’un sarayıydı. Orada bir mülteci olarak yaşadı ve Antiokos’a Roma ile nasıl mücadele edeceği konusunda öğütler verdi. Antiokos’un onu fazla dinlediği söylenemezdi.
İade yerine ölümü seçti Bitinia kralı Prusias tarafından Roma’ya iade edileceğini öğrenen Hannibal’in zehir içerek intihar edişini tasvir eden gravür, New York Halk Kütüphanesi. 7 Kasım 1982’de.
MÖ 190’da Romalılarla Selevkoslar arasında büyük Magnesia (Manisa civarında) savaşı oldu. Hannibal’in bu savaşa katılıp katılmadığını bilmiyoruz. Ama hikayeye göre, Antiokos 60-70 bin kişilik muhteşem bir ordu toplamış, Hannibal’e “Sence bu Romalılara yeter mi?” diye sormuştu. Hannibal altın ve gümüş pırıltılarıyla göz alan orduya bakarak acı acı gülmüş ve “Evet, dünyanın en açgözlü halkı olmalarına rağmen, onlara bile yeter!” diye cevap vermişti; bu sözlerle ordunun gücünü değil, Romalıların toplayacağı ganimeti kastediyordu. Magnesia savaşı gerçekten de Antiokos için büyük bir yenilgi oldu. Antiokos ancak iki yıl sonra (MÖ 188) Roma ile barış yapabildi. Ancak barışın en önemli şartı, kendi sarayında ağırladığı Roma’nın düşmanlarını geri vermekti. Kral bunu kabul etti ama misafirine kaçacak kadar zaman tanıdı. Hannibal yeniden yollara düştü. Hayatının son yıllarını Bitinya Kralı Prusias’ın yanında geçirdi. Bu kral, Romalıların müttefiki olan Bergama Kralı Eumenes’le savaşıyordu. Hannibal bu savaşa katılarak bir deniz zaferi kazandı. Ancak Romalılar, onu alabilmek için Bitinya Kralına baskı uyguladılar. MÖ 182’de Kral Prusias bu baskıya boyun eğdi. Hannibal için bu son şaşırtıcı değildi. Aslında yıllardır bunu bekliyordu. Romalı tarihçi Livius’a göre, zehir içerek intihar etmeden önce, son sözleri şöyle oldu: “Madem yaşlı bir adamın ölümünü bekleyemeyecek kadar sabırsızlanıyorlar, Romalıları bu endişeden kurtaralım!”
Ortaçağ’da sık sık görülen bir uygulama da, herhangi bir tahtta hak iddia eden bey ve prenslerin bir başka ülkenin yardımına başvurmasıydı. Bu politika, ülkeler arasında sık sık diplomatik krizlere yol açıyordu. Osmanlı tarihinin ilk yılları bu tür olaylarla doluydu; örneğin Ankara Savaşı’ndan (1402) sonra yenilip Timur’a esir düşen Yıldırım Bayezid’in oğulları, Osmanlı devletinin yeniden toparlanmasını önlemek isteyen çeşitli devletler için hem birer rehine hem de birer silaha dönüşmüştü. Bizans’ın önce İsa sonra Musa Çelebileri istediği anda donatarak Edirne veya Bursa’da tahta çıkmış kardeşlerinin üzerine salması bu uygulamanın iyi bir örneğiydi. Fetret Devri bittikten sonra da bu politika devam etti. 1421’de Çelebi Mehmed ölüp oğlu II. Murad tahta çıktığında, Bizans elindeki son Osmanlı şehzadesi Mustafa’yı kullanmaya karar verdi. Mustafa, Yıldırım Bayezid’in oğullarından biriydi ve yıllardır Bizans topraklarında (bazı Bizans kroniklerine göre Midilli’de) yaşamaktaydı. Osmanlıların “Düzmece Mustafa” dedikleri bu şehzadenin 1422 kışında Bizans’ın yardımıyla Gelibolu’ya çıkması, Bursa’ya doğru ilerlemesi genç Osmanlı padişahı Murad için büyük bir kriz yaratmıştı. Elbette yabancı bir ülkeye iltica etmiş şehzadelerin en ünlüsü, Fatih Sultan Mehmed’in küçük oğlu Şehzade Cem’di. Onun ağabeyi II. Bayezid ile taht mücadelesini kaybettikten sonra Mısır Memluklarına sığınması, ardından Avrupa’ya kaçması, Osmanlı dış politikasına yıllarca yön vermişti. Taht iddiası nedeniyle patlak veren diplomatik krizlerin en büyüklerinden biri, 17. yüzyıl sonu-18. yüzyıl başında İngiltere ile Fransa arasında yaşandı. İngiltere Kralı II. James, ülkesinde patlak veren ayaklanma sonucu 1688’de İngiltere’yi terk ederek Fransa’ya sığınmak zorunda kaldı. Kuzeni olan Fransa Kralı XIV. Louis, onu kendi sarayında misafir etti. Bu arada İngiltere’de parlamento, kaçan kralın büyük kızı Mary ile damadı William’ı tahta çıkardı. O andan itibaren iki ülke arasında başlayan diplomatik kriz, yıllarca devam etti. Zaman içinde sözü edilen kişilerin çoğunun ölmesine rağmen sorun çözülmedi: Fransa için İngiltere Kralı, kendi ülkesine sığınmış olan II. James, onun ölümünden sonra da oğlu (III.) James’di. İngiltere ise bunları hükümdar olarak tanımıyordu. Kriz ancak İspanya Veraset Savaşının sonunda imzalanan Utrecht Barışı (1713) ile çözümlendi. Savaşın çıkış nedeni İngiltere’nin taht kavgası değildi. Ancak yıllar süren bu savaş bittiğinde İngiliz hükümeti avantajlı konumundan yararlanarak, birinci koşul olarak Fransa’nın eski kralın oğlunu desteklemekten vazgeçmesini istedi. Böylece Fransa, III. James’i Fransa sınırları dışına çıkarmayı ve İngiltere’de tahtı elinde tutan Kraliçe Anne’i tanımayı kabul etti. III. James, yeniden yollara düşerek hayatını Papa tarafından mülteci olarak kabul edildiği Roma’da tamamladı. Fransa’nın onu desteklemekten vazgeçmesi, İngiltere’deki rejimin meşruiyetini artırdı ve Avrupa ile ilişkilerinde İngiliz hükümetinin elini rahatlattı.
Batı’ya sığınan Osmanlı şehzadesi II. Bayezid, kensiyle taht kavgasına tutuştuktan sonra Rodos şövalyelerine sığınan kardeşi Cem Sultan’ın geri gönderilmemesi karşılığında her yıl 45.000 düka altın ödemeyi kabul etmişti. Cem Sultan, şövalyelerin lideri Pierre D’Aubusson tarafından Rodos’ta ağırlanıyor.
On dokuzuncu yüzyılda ülkeler arasındaki diplomatik ilişkiler herkesçe kabul edilen belli bir sisteme kavuştu, kalıcı elçilikler sıradan hale geldi. Öte yandan çeşitli ülkelerde örgütlenen muhalif gruplar, rejimleri tehdit etmeye başladı. Muhalif önderler sık sık başka ülkelere kaçmak, özellikle de kendi ülkeleriyle ilişkileri iyi olmayan devletlere sığınmak zorunda kalıyordu. Örneğin İstanbul, yüzyıl boyunca ülkelerini elinde tutan Avusturya ve Rusya imparatorluklarına karşı ayaklanan Polonyalı ve Macar muhalif önderlerin sığındığı ilk durak haline gelmişti. Bunlardan biri olan Macar Lajos Kossuth’un serüveni, bir mültecinin ne gibi diplomatik sorunlara yol açabileceğini gösteren iyi bir örnekti. Lajos Kossuth (1802-1894), bir Macar avukat ve gazeteciydi. 1848’de Macarlar, ülkelerini elinde tutan Avusturya İmparatorluğu’na karşı ayaklandığında bu isyanın önderlerinden biri olarak sivrildi. Ancak Avusturya’yı neredeyse parçalanma noktasına kadar getiren devrim, Rus ordusunun yardıma koşarak ülkeyi işgal etmesi ve yeniden Avusturyalılara vermesiyle sona erdi. Bunun üzerine Kossuth, Osmanlı sınırını geçerek Vidin’e sığındı, oradan Şumnu’ya (bugün Bulgaristan), sonra da Kütahya’ya yerleşti. Osmanlı hükümeti, Avusturya ve Rusya İmparatorlukları’nın diplomatik baskısına rağmen Kossuth’u onlara teslim etmeyi reddetti. Kossuth 1851’de yanında yaklaşık elli taraftarıyla İzmir’den Amerikan bandıralı Mississippi gemisine binerek Avrupa’ya doğru yola çıktı. Ancak Macarları taşıyan gemi, Akdeniz’de bir diplomatik krize yol açtı. Marsilya’ya yanaşmak istediğinde Fransa tarafından geri çevrildi. ABD tarafsız bir devletti ama Avusturya veya Rusya ile ilişkilerini bozmak istemiyordu; dolayısıyla gemi kaptanı Kossuth ve yandaşlarını Malta’da gemiden indirdi. Sonunda Kossuth İngiltere’de karaya çıkabildi. Ancak bu ülkede de bir krize yol açtı çünkü politikacıların bir bölümü onu büyük bir devrimci olarak karşılarken, muhalefetteki muhafazakarlar ve Kraliçe Victoria onu kendi hükümdarına karşı ayaklanmış bir hain, tehlikeli bir isyancı olarak görüyordu. İktidardaki liberal parti ise ikiye bölünmüştü; Rusya ve Avusturya’dan nefret eden Dışişleri Bakanı Palmerston bir Kossuth hayranıyken, Başbakan Russell İngiltere’nin Avrupa’daki iki büyük imparatorlukla karşı karşıya gelmesini istemiyordu. Gazeteler de bu kavgaya karışınca ve Avusturyalı General Julius Jacob von Haynau İngiltere yolculuğu sırasında saldırıya uğrayınca, kriz iyice büyüdü. Aralık 1852’de Russell hükümetinin düşmesinde Kossuth’un ülkedeki varlığı önemli bir rol oynadı.
Britanya’da kriz yaratan Macar 1848 Macar başkaldırısının liderlerinden Lajos Kossuth, devrim bastırıldıktan sonra ülkesini terk etti. Avusturyalılardan kaçarak İngiltere’ye sığınan Kossuth, Britanya ile Avusturya arasında diplomatik gerilime yol açtı.
Devletlerin muhaliflerini birbirlerine karşı kullanması da çok eski bir uygulamaydı. Yakın tarihin en bilinen olayı, Bolşevik Partisinin önderi Vladimir İlyiç Lenin’in 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’nın savaşmakta olduğu Almanya’dan mühürlü bir trenle geçerek 16 Nisan 1917’de ülkesinin başkenti Petrograd’a dönmesiydi. O sırada Lenin on yıldır İsviçre’de sürgünde yaşıyordu. Birinci Dünya Savaşı başladığında (1914) buna karşı çıkmıştı. Savaşta İngiltere ve Fransa ile müttefik olan Rusya, batı sınırlarında Alman ve Avusturya ordularıyla yıkıcı muharebelere girişti. Aradan üç yıl geçmeden ülkede bir devrim patlak verdi. Ancak çarlık rejiminin yıkılmasına rağmen, yerine kurulan geçici hükümet, savaşa devam etme kararı aldı. İşte Lenin, ülkesine dönmeye tam bu sırada karar verdi. Almanya ise bir an önce iki cephede birden sürdürdüğü savaşta eriyen gücünü toparlamak, Rusya’yı barışa zorlamak istiyordu; böylece bütün kuvvetini tam o sırada ABD’nin de katıldığı batı cephesinde yoğunlaştırabilecekti. İşte Almanlar bu ortamda, ne olursa olsun barış isteyen bir partinin lideri olarak Lenin’in İsviçre’nin Zürih kentinden mühürlü bir trenle Almanya’yı geçerek Petrograd’a ulaşmasına izin verdiler. Rusya’daki muhalifleri bu nedenle Lenin’i “Alman ajanı” olmakla suçladı. Oysa ne Lenin Alman ajanıydı ne de Alman hükümeti bolşevikti. Her iki taraf kendi işine geldiği gibi hareket etmeyi tercih etmişti. Kaldı ki Almanların bu taktiği kısa vadede işlerine yaradıysa bile (Ekim 1917 devrimiyle iktidara gelen Bolşevikler Almanya ile barış yaptı), bir yıl sonra yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldıkları gibi, Almanya’daki imparatorluk rejimi yıkıldı ve Rusya’daki Bolşevik devriminin dalgaları kendi ülkelerine ulaştı (1918-1919).
Fransa’ya kaçan İngiltere kralı Fransa’ya kaçan İngiltere kralı II. James’in 1689’da 14. Louis tarafından kabulünü gösteren 17. yüzyıl gravürü, Nicolas Langlois. “
Ülkeler bu taktiğe sık sık başvursa da, olumlu bir sonuç alma ihtimalleri genellikle enderdi. Bunun çok yakın geçmişteki iyi bir örneği, ABD’nin başını çektiği koalisyonun Irak’a müdahale ettiği sırada (2003) adı çok duyulan Ahmed Çalabi’ydi. Saddam Hüseyin’e muhalefet eden Irak Ulusal Kongresi diye bir örgütün lideri olarak kendini lanse eden Çalabi, ABD’de büyük destek kazanmıştı. Bazı Amerikalı gazeteciler ona “Irak’ın George Washington’ı” gibi gülünç isimler bile taktı. Ancak savaş bitip ABD ve koalisyon ortakları Irak’ı ele geçirdiğinde, Ahmed Çalabi’nin ülkesinde hiçbir gerçek güce sahip olmadığı ortaya çıktı. Bir süre bakanlık yaptıysa da sonradan adı yolsuzluk skandallarına karıştı. Partisi hiçbir seçimde meclise girmeyi başaramadı. 2015’te öldüğünde artık kimse onu hatırlamıyor, Amerikalılar ise özellikle unutmak istiyordu.
Sürgünden döndü, devrimi başlattı 10 yıllık İsviçre sürgününden dönen Lenin, Petersburg’un Finlandiya tren istasyonunda halk tarafından coşkuyla karşılanıyor, 16 Nisan 1917.
12 Eylül 1980’de Ordu “emir-komuta zinciri” içinde yönetime el koymuş, cuntacı beş generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi seçilmişleri devirmişti. Tarihe ceberrut uygulamalarıyla geçen 12 Eylül rejimi, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nda yaptığı değişiklikle yaklaşık 5 bin kamu çalışanını sorgusuz sualsiz işten çıkardı. Tasfiyenin “1402’likler” olarak anılan mağdurları arasında, iki değerli akademisyen, tarihçi Mete Tunçay ve siyaset bilimci Baskın Oran da vardı…
“Radikal bir ayıklamaya giriştiler”
Siyasal iktidarlar her zaman kendilerini eleştiren çevrelerden tedirgin olurlar. Öte yandan toplumsal bilimlerle ilgili alanlarda çalışan öğretim üyelerinin her zaman muhalif olmaları doğaldır; çünkü bilim hep eleştirel bakmayı gerektirir. 1950’li-1960’lı yıllarda Fransa’da M. Duverger diye bir anayasa hukukçusu & siyasal bilimci pek ünlüydü. Anılarında, kısa bir süre iktidarla hemfikir olduğu için çok rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.
Fahrî profesör, aslì darbeci; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kenan Evren’i fahrî profesör ilan ediyor. Törende Evren, YÖK Başkanı İhsan Doğramacı ile rektör Cemi Demiroğlu ‘nun aralarında görülüyor.
Benim gençliğimde, bugün ülkenin her yerinde bulunan vakıf üniversiteleri yoktu; sadece İstanbul ve Ankara gibi birkaç devlet üniversitesi vardı; doğuda Atatürk Üniversitesi yeni kuruluyordu. Aslında 480 yıllık bir tahrifatla 1453’te kurulduğunu ilân eden bir İstanbul Üniversitesi (haydi 1933’te kaldırılan Darülfünun’u da hesaba katarsak 447 yıllık bir yanlış!) vardı. (Bu, yine de 1960’lı yıllara kadar kuruluşunu Osmanlı ordusuna bağlarken, daha sonra İÖ 2. yüzyıldaki Mete Han’a götürülen TSK’nin yanında masum kalıyor!) Darülfünun’da İttihatçılar sevmedikleri hocaları işten attıkları gibi, 1933 tasfiyesi çok daha radikal olmuş, ama sonra da 1945’teki Dil-Tarih hocalarının kovuşturulması, 1960’taki 147’ler olayı gibi hareketler hep görülmüştü.
Beşibiryerde; 7 Kasım 1982’de halk oylamasıyla Cumhurbaşkanı seçilen “sivil” Kenan Evren önde, diğer darbeci generaller arkada.
12 Eylül 1980 hareketi Sıkıyönetim mekanizması içinde sorumluluğu askerlere devreden 1402 sayılı kanunla üniversite elemanları arasında da radikal bir ayıklamaya girişti. Başrolde Üniversiteler Direktörü denebilecek Prof. Dr. İhsan Doğramacı vardı. O, 1982-84’te üniversitede yapılanların 1933 Devriminden beri gerçekleşen en büyük hareket olduğu iddiasındaydı. Rahmetli arkadaşım, Trabzon Teknik Üniversitesi Jeodezi öğretim üyeliğinden istifa eden Haldun Özen’le 1983 Şubatında Ankara Üniversitesi SBF’nden 1402 sayılı yasaya dayanılarak tard edilen (atılan) ben, Doğramacı’nın haklı olduğunu, 1933 olaylarının da yenileri kadar haksız yapıldığını aynı gün, yani 1 Ekim 1984’te, dört ayrı dergide çıkan yazılarla iddia ettik: Yapıt’ta 1933 öncesi, Tarih ve Toplum’da “1933 Darülfünun Tasfiyesi veya Bir Tek-Parti Politikacısının Önlenemez Yükselişi ve Düşüşü,” Yeni Gündem’de Hukuk, Edebiyat ve İlâhiyat Fakültelerinden atılanlar, Bilim ve Sanat’ta Tıp ve Fen Fakülteleriyle Dişçi ve Eczacı mekteplerinden çıkarılanlar anlatıldı.
Hürriyet Gazetesi’nin 12 Eylül darbesini duyuran özel baskısı.
Tarih ve Toplum’un o sayısının editoryal sunuşunda ben şöyle demiştim: “1933’te tasfiye edilenlerden aklını kaçıran, intihar eden olmuş, işbaşındakilere yaranmaya çalışan, milletvekili yapılan olmuş (yaranmaya çalıştığı halde hiçbir şey yapılmayan da), sonradan üniversiteye dönüp ordinaryüs ve rektör seçilen olmuş, büstü dikilen, anısına posta pulu basılan olmuş.” Son birkaç ayda Fethullahçılar tarafından kurulmuş oldukları iddiasıyla birtakım üniversiteler kapatıldı. Hocaları açığa, bazılarıysa gözaltına alındı. Ayrıca Kürt ayaklanmasının bastırılması sürecinde haksızlıklar yapılmış olabileceğini ileri süren bir takım üniversite öğretim üye ve yardımcıları hakkında araştırmalar başlatıldı. Doğrudan doğruya 15 Temmuz darbe girişimine katılanlar için söylenebilecek bir şey yok, ama yakıştırmalarla buna katılmış gibi yapılanlar için dikkatli olmak gerekir. Demokratik rejimin sağlığı için eleştiriler ve eleştiriciler korunmalıdır.
Baskın Oran
1983 yazı, Bodrum Gölköy’deyiz.
O zamanlar burası hakikaten köy, aylığı 30 liraya küçük bir yer kiralayıp gönlümce tatil yapıyorum çünkü YÖK Yasası’nın yürürlüğe girdiği 6 Kasım 1982 günü odacılara verilip elime tutuşturulan bir “sarı zarf”la Mülkiye’den atılmışım, idare mahkemesinde davamı güzelce açtıktan sonra vatandaşlık vazifemi yapmış olmanın gönül rahatlığı içinde kapağı Gölköy’e atmışım. Her günkü gibi iki adım atıp denize yürüyoruz, günlerden 22 Temmuz, o zamanlar köyün tek bakkalı aynı zamanda PTT acentesi, önünden geçerken, bakkalın gelini seslendi, “Bir telgrafın geldi aha şimdi Baskın Abi” diye:
“Üniversite ile ilişiğinizin kesilme işlemi Ankara 1 Numaralı İdare Mahkemesinin 04.05.1983 tarih ve 1983/293 numaralı kararı ile iptal edilmiştir. Görevinize başlamanızı rica ederim, Dekan Prof. Dr. Necdet Serin”.
İşte bu kadaaar! Hadi denize dalıp kutlayalım arkadaşlar derken, arkamdan yine sesleniyor gelin: “Abi, dur accık, bir telgrafın daha geliyor!”
“Ankara 1 Numaralı İdare Mahkemesi kararına uyularak görevinize başlamanız telgrafla bildirilmişse de, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı yazılarına uyularak 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 2301 ve 2766 sayılı kanunla değişik 2. maddesi gereğince görevinize son verilmiştir. Bilgilerinizi rica ederim, Dekan Prof. Dr. Necdet Serin”.
Baktım, birincinin çekildiği saat 21.50, ikincininki 22.00. Daha önce üç kere dekanlığa adaylığını koyup sembolik oylar almış Prof. Serin, darbe sayesinde yukarıdan getirilme borcunu ödüyor askerlerin YÖK’üne, hem de maalmemnuniye, ama tazminat açısından da kendini güvenceye alıyor. Zaten sonra da mükafaten rektör yapılacak!
1402’yle böyle tanıştık. Bu 1402 denilen şey şuydu: KHK’leri düzenleyen 1982 Anayasası o dönemde olmadığı için, “Beşibiyerde” tabir edilen 5 cuntacı general insanları işlerinden kolayca ve “derhal” atabilmek için 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasasının 2. maddesine 19 Eylül 1980’de şöyle bir fıkra eklediler:
“Sıkıyönetim komutanlarının; bölgelerinde genel güvenlik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmaları sakıncalı görülen veya hizmetleri yararlı olmayan kamu personelinin statülerine göre atanması veya işine son verilmesi, yerel yönetimde çalışanların atanması veya işine son verilmesi, yerel yönetimde çalışanların görevden uzaklaştırılması veya işlerine son verilmesi hakkında istemleri ilgili kurum ve organlarca derhal yerine getirilir.”
21 Eylül’de yürürlüğe giren bu değişiklikten sonra, bugünkü gibi -3 Eylül 2016 itibarıyla- 2.346 falan değil, 73 akademisyen üniversiteden atıldı. Bunların sesi gür çıktığı için 1402 hep akademisyenlerle özdeşleştirilmiştir. Bunların yanı sıra kaymakamlar, memurlar vs. gibi başka kamu personeli de görevden atıldı. Ama yine bugünkü gibi 60.000 falan değil, yaklaşık 5.000 kişi. Gözü dönmüş askerî darbenin attıkları arasında Prof. Server Tanilli gibi emekli olmuş biri bile vardı. Aynen, emekli olduğu halde bugünkü OHAL rejimi tarafından İstanbul Bilim Üniversitesi’nden atılan 81 yaşındaki Prof. Öget Tanör gibi…
Bugünkü OHAL rejiminin aksine, o günkü askerî darbe döneminin sıkıyönetim rejiminde YÖK’e dava açabiliyordun. Yukarıda dediğim gibi açtık, kazandık. Ama 1402’ye açamıyordun. “Bir daha kamu hizmetinde çalıştırılmazlar” dediği için bütün büyük hocalarımız böyle yorumluyordu. Tek istisna, o zamanlar komşu Hukuk Fakültesinde asistan olan Dr. Metin Günday’dı (bugün emekli profesör). Diyordu ki, “Olağanüstü dönemlerin kuralları o dönemler bitince ortadan kalkar”.
10 dakika arayla gelen iki telgraf; Biri Baskın Oran’ın göreve iade edildiğini, diğeri 1402 sayılı yasa uyarınca görevine son verildiğini bildiriyor.
Ankara’dan sıkıyönetim 1985’te kalkınca, “Bal gibi” başvuruyoruz. Epey hukuksal gidip gelmeler oluyor, 4 yıl süren çeşitli yargı aşamalarının sonunda Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu’nun 7.12.1989 tarih ve E 1988/6, K 198904 sayılı kararıyla, dava açtığımız tarihten başlamak üzere maaşlarımızı da alarak “bal gibi” göreve iade ediliyoruz.
Kıssadan hisse… Bugünkü OHAL rejiminde KHK’larla yapılan tahribat sürüp gidecek diye heveslenenler, askerî darbe yönetiminin sıkıyönetim rejiminde neler olduğunu bilsinler de ayaklarını denk alsınlar, hikaye o. Bir kıssadan hisse daha… Askerî darbenin sıkıyönetim rejiminde bile Türkiye’de yargıçlar böyle kararlar verebiliyorlardı. Bugünkü OHAL rejiminde, aynı şeyi yapabilecekleri çok şüpheli.