30’lu yıllarda Büyükada’nın salaş bir meyhanesinde Darülfünun hocası, “tarihi sevdiren adam” Ahmet Refik Altınay’la buluşan Neyzen, bu dünyanın acımasızlığına karşı bir dörtlük yazar. O gün yazılan kıta ve çekilen fotoğraf ilk defa yayımlanıyor.
Neyzen Tevfik her zaman garip, fakir, sokaktaki adamlarla birlikte olmayı, onlarla yeme-içme, gezme ve eğlenmeyi saltanatlı sofralara, zengin topluluklara tercih etmiş, her zaman itibardan düşmüş hatta karşı çıkan, kafa tutanların yanında yer almış bir kişiliktir. Mizacı gereği “haneberduş” (yersiz, yurtsuz, evi omuzunda) denilebilecek bir yaşam süren Neyzen’in mekânları, genelde meyhaneler, viraneler, bekar odaları olmuştur.
1933 Darülfünun (üniversite) reformundan sonra Büyükada’ya çekilen, kırgın, düşkün ve yapayalnız kalan Ahmet Refik Altınay’la adanın salaş bir meyhanesinde buluşan Neyzen Tevfik, “tarihi sevdiren adam” ünvanı bütün toplum tarafından kabul görmüş bu Darülfünun müderrisi ile bir de fotoğraf çektirir. Hüznün hakim olduğu, vefasızlığın konuşulduğu bir muhabbetin yansıdığı fotoğrafın yanına Neyzen, Ahmet Refik için bir de muhteşem kıt’a yazmıştır. Birkaç yıl sonra, 1937’de Haydarpaşa Hastahanesi’nde vefat edecek olan Ahmet Refik Altınay’ın o günkü durumunu, ızdırabını, üniversite dünyasının vefasız ve acımasızlığını ve dolayısıyla dünyanın bir hiçlikten oluştuğunu, buna da kadeh kaldırılması gerektiğini vurgulayan bu şaheser kıta, ilk kez İstanbul Müzayede Evi tarafından ortaya çıkarılmıştır.
“Oku dârü’l-fünûn-ı ıztırâbı hatm-i âlâm et Bitir Şeh-nâme’yi, her kahrı tenvîr-i serencâm et Barış hîçî-yi mutlakla unut efsâne-yi ömrü ‘Adem meyhânesinden gönlüne bir cür’a ikrâm et.
Azap, eziyet üniversitesinde oku, ezberle acıları, elemleri, Bitir şatafatlı hayatını yazdığın eseri (şehname’yi) her üzüntüyü, maceranı aydınlat, Mutlak yoklukla barış, ömür denen efsaneyi unut, Yokluk meyhanesinden gönlüne kadehindeki son yudumu ikrâm et.“
Köprü-Kadıköy hattında çalıştırılmak üzere 1911’de Fransa’ya ısmarlanan üç vapurdan biri olan Kadıköy, 1913’te teslim alınmıştı. Yaklaşık 25.000 altın liraya mal olan 697 gros tonluk gemi, İstanbullulara tam 54 yıl hizmet verdi. Eğer 1 Mart 1966’da bir tanker çarpmasının ardından çıkan yangında kullanılamaz hale gelmeseydi, muhtemelen daha uzun yıllar İstanbul’un iki yakası arasında süzülmeye devam edecek, en sert havalarda bile yolcularını karaya güvenle ulaştırmayı sürdürecekti. 1950’li yıllarda çekilmiş fotoğrafta, emektar Kadıköy vapuru Kadıköy iskelesinde görülüyor. Yakın zamanlarda hizmete giren “yüzen düdüklü tencere”lerle karşılaştırılınca, zarif vapur göze daha da hoş geliyor.
Türkiye solunun tarihine dair iki önemli çalışma, İletişim Yayınları’ndan çıktı. Mete Tunçay ve Erden Akbulut tarafından hazırlanan kitaplardan ilki Milli Mücadele yıllarında faaliyet gösteren Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nı, diğeri Mütareke İstanbulu’nda kurulan ve ağırlıklı olarak Rum işçilerin oluşturduğu bir işçi örgütü olan Beynelmilel İşçiler İttihadı’nı anlatıyor.
Türkiye’nin tarihi ve geleceği bakımından çok yoğun siyasi olaylara tanık olduğumuz 2016 yazında, ikide önemli çalışma yayımlandı. Hem Beynelmilel İşçiler İttihadı: Mütareke İstanbulu’nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri hem de Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923), Mete Tunçay ve Erden Akbulut’un ortak imzasını taşıyor. Mütareke döneminden KurtuluşSavaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna değin geçen dönemde İstanbul ve Anadolu’da gelişen sol hareket ile işçi örgütlenmelerine odaklanan kitaplar, daha önceden Sosyal Tarih Yayınları tarafından yayımlanmış(sırasıyla 2009 ve 2007). Ancak İletişim Yayınları’ndan çıkan bu yeni basımların, çalışmaların gözden geçirilmişve genişletilmişyeni versiyonları olarak hazırlandığını görüyoruz.
Mete Tunçay’ın esasen yarım asır evvel, 1966’da doçentlik tezi olarak hazırladığı Türkiye’de Sol Akımlar (1908-1925) başlıklı çalışması zamanla genişleyip detaylandı. Önce Türkiye’de Sol Akımlar’ın ikinci cildi hazırlandı ve böylece çalışmanın kapsadığı dönem 1936 yılına dek uzandı. Eserde yer alan başlıklar ise yıllarca verilen emeklerle müstakil birer kitap haline geldiler. Beynelmilel İşçiler İttihadı ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası incelemeleri ise Tunçay’ın Erden Akbulut ile birlikte sürdürdüğü çalışmalarının Mütareke dönemini kapsayan ürünleri olarak görülmeli…
Mütareke döneminde işçi örgütlenmeleri –ki bunlar çoğunlukla bir işçi sendikası niteliğindedirler- ağırlıklı olarak İstanbul’da varlık bulur. Aynı zamanda etnik ve dinsel ayrımlara göre kurulmuşolan bu teşkilatlar arasında, Ermenilerin örgütlendiği sosyalist Daşnak ve Hınçak partileri öne çıkar. Rumlar ise 1912’de kurulan “Dersaadet Tetebbuat-ı İctimaiyye Cemiyeti”nden sekiz yıl sonra, “Beynelmilel İşçiler İttihadı” (Bİİ) ismini taşıyan bir federasyonda teşkilatlanırlar. Bu federasyona, çoğunluğunu Rum inşaat ve deniz işçileri ile marangozların oluşturduğu üç büyük sendika da dahil olur. Kitabın yeni basımının yapılmasının da etkenlerinden olan Rusya Devlet Sosyal-Siyasi Tarih Arşivi (RGASPI) fonlarında yer alan belgelere göre, Ticarethane Müstahdemleri Sendikası da Bİİorganizasyonuna dahil olmuştur. 1920 yılında kurulan Beynelmilel İşçiler İttihadı’nın ilk lideri, aynı zamanda Yunanistan Komünist Partisi İstanbul şubesinin de başkanı olan Serafim Maksimos’tur. Örgüt 1921’de Moskova’daki Kızıl Sendikalar Enternasyonali’ne (Profintern) üye olur. 1921’de işgal altındaki İstanbul’daki müttefik kuvvetlerinin polisi Maksimos’u tutuklayınca, Bİİ’nin genel sekreterliği görevini bir Romanya Yahudisi olan Roland Ginzberg üstlenir. Örgütte yer alanların yazışmalarından Bİİ’nin Neos Anthropos (Yeni İnsan) ve Taarruz adında iki yayın organı olduğu anlaşılıyor. Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşuyla bu teşkilata katılan örgüt, 1923 yılına gelindiğinde ise kapatılıyor. Örgütün tarihçesi daha önce Mete Tunçay’ın Türkiye’de Sol Akımlar-I (1908-1925) kitabında yer alan belgelerle anlatılmışolsa da, genişletilmişbu baskıda RGASPI ve TÜSTAV’daki Komintern Arşivi’nden ulaşılan yeni belgelerin Türkçeye aktarılmasıyla çalışmanın güncellenmesi, literatüre çok önemli katkılar sunuyor.
İşgal yıllarında sendikacılık Osmanlı Devleti’nde ilk işçi örgütlenmeleri 19. yüzyılda ortaya çıkmış olsa da, sendikaların yaygınlaşmaya başlaması İkinci Meşrutiyet’te görülüyor. 1913’te gerilemeye başlayan sendikal hareket, işgal altındaki İstanbul’da yeniden güç kazanmaya başlar. Beynelmilel İşçiler İttihadı da bu dönem dikkat çeken işçi örgütlerinden biri.
Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e geçiş döneminin çalkantılı ve birçok siyasi gelişmeye gebe yıllarında teşekkül eden oluşumlardan bir diğeri olan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası da Tunçay ve Akbulut tarafından mercek altına alınmış. Bu siyasi hareketin başlangıç tarihi olarak Haziran 1920’deki Türkiye Komünist Bolşevik Partisi girişimi esas alındığında, 1923 yılının başından THİF yöneticilerinin yargılanmasına dek geçen sürede fırkanın faaliyette olduğu söylenebilir. Ancak kronolojik emareler üç yıllık bir süreyi işaret etse de, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası esasen Mart 1922 ile Eylül 1922 arasındaki yedi-sekiz aylık zaman zarfında gerçekten faal olabilmişti. Tokat Mebusu Nâzım Bey ve Salih Hacıoğlu’nun temsil ettiği iki kanadın olduğu fırka, Komintern’le de ilişkilenmişti. Nitekim THİF’in macerasını inceleyen kitap dört bölüm ve Komintern Doğu Sekreterliği’ne ilişkin bilgiler veren bir ek kısmından oluşuyor. Birinci bölümde Milli Mücadele yıllarında Anadolu’da gelişen ve faaliyet gösteren sol akımlar üzerine verilen bilgiler yine Mete Tunçay’ın Türkiye’de Sol Akımlar çalışması üstüne inşa edilmiş; bu incelemeye özgünlük kazandıran ve yazarları çalışmayı genişletmeye teşvik eden etken ise -ikinci bölüm- den itibaren yer verilen- TÜSTAV’daki Komintern Arşivi Döküm 1 belgeleri arasında yeni ulaşılan vesikalar olmuş. Söz konusu belgeler arasında THİF Merkez Komitesi’nin muhtemelen son ve olağanüstü toplantısının tutanakları (bu toplantıda bir Komintern temsilcisi de hazır bulunur) Ahmet Cevat Emre’nin Komintern’in Yakın Doğu Seksiyonu’na sunduğu eleştirel rapor ve THİF davasına ilişkin belgeler yer alıyor. Kitap, bu yeni belgeler ışığında, Gizli TKP’nin THİF’ye dönüşmesi, sonraki aylarda diğer tüm sol akımlarla birlikte THİF’nin de ilk dönem faaliyetlerine son verilmesi ve sonra yeniden canlanması, son olarak da fırkanın 1921-1922 yıllarındaki ikinci faaliyet dönemi ile yöneticilerinin yargılanması meseleleri üzerinde duruyor.
Kitapların yazarlarından Erden Akbulut’un da belirttiği gibi, iki çalışma da, yapılan incelemelerin çetinliği ve içerdikleri belgelerin yoğunluğu nedeniyle okunmaları kolay olmayan eserler. Bununla birlikte, gün ışığına çıkardıkları ve tarihe, konuyla ilgilenen araştırmacılara, meraklılara sundukları bilgilerle çok kıymetli çalışmalar oldukları aşikâr.
Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası yöneticilerinden Baytar Salih (Salih Hacıoğlu), fotoğrafını partinin bir başka önemli ismi Ziynetullah Nuşirevan’a imzalamış.
II. Meşrutiyet döneminin tensikat siyaseti haklı bir nedene dayanıyordu. Zira, Sultan II. Abdülhamit döneminde, Tanzimat’ın devlet hizmetinde çalışmanın tek ölçütü olarak getirdiği liyakat ilkesi büyük yara almış, olur olmadık insanlar hak etmedikleri yerlere getirilmiş, kendilerine yüksek rütbeler bahşedilmişti. Meclis-i Mebusan, tasfiyenin adaletli bir biçimde yürütülebilmesi için azami gayreti gösterdi, fakat uygulamanın bir toplumsal deprem yaratmasının önüne geçemedi.
27 Ağustos 1908 tarihli Tanin’de, İstanbul belediye seçimlerinde yaşanan gecikmelere ilişkin bir haber, “eskiden kalma belediye müdürlerinin su-i fikir ve niyetleri karşısında belediye meclislerini bir an evvel teşkil etmek, işe başlattırmak mümkün olmuyor” değerlendirmesiyle bitiyordu. İş önemliydi. Zira Seçim Kanunu’na göre İstanbul’da ayrıca ikinci seçmen seçimi yapılmayacak, belediye meclislerine üye seçilenler aynı zamanda İstanbul milletvekillerini belirleyecek olan ikinci seçmenler olacaklardı. Yani gazetenin yorumu, Sultan II. Abdülhamit döneminde işe başlamış olan görevlilerin İstanbul seçimlerini sabote ettiği yönündeydi. Bunların bir an önce işten çıkarılması gerekiyordu.
Gerçi Tanin gazetesi başyazarı ve İstanbul Mebusu Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey, bu tarihten bir-iki hafta öncesinden başlayarak yönetim kadrolarında tensikat yapılmasının en ateşli savunucuları olmuşlardı. Ama Ağustos ayının bu son günlerinde söz konusu süreç için hazırlıklar başlamıştı bile ve üç koldan sürüyordu: eski rejimin adamı olanlar, buna bağlı olsun ya da olmasın, bulundukları memuriyetlerin gerektirdiği uzmanlıkları yani eğitimleri olmayanlar ve gereğinden fazla maaş alanlarla birden fazla görevden maaş alanlar topun ağzındaydı. Her bakanlıkta oluşturulan komisyonlar yeni kadro cetvelleri hazırlıyor ve bunlara göre tek tek bütün çalışanların görev yerlerini değiştiriyor, maaşlarını düşürüyor ya da emekliliklerine karar veriyordu. Ancak süreç tam bir keşmekeşe dönüştü. Bazı bakanlıklar, sürecin çeşitli ayrıntılarını Meclis-i Mebusan’ın açılmasından sonraya ertelerken, bazıları tensikata başlamışlar, bazı bakanlık ve kurumların hazırladıkları cetveller ve tensikat planları ise Bakanlar Kurulu’nca reddedilmişti. Tensikat uygulamalarında da birçok haksızlık ve kayırma yapıldığı gibi, birçok kişi çeşitli biçimlerde mağdur edilmişti. Ayrıca eski rejimin bazı kötü şöhretli kişilerine de dokunulmamıştı. Maaşlarını alamayanlar, kendilerine mazuliyet maaşı bağlanmayanlar vardı. Bağlanan maaşlarda da bazen öyle orantısızlıklar olmuştu ki, tensikatın ateşli savunucularından Hüseyin Cahit Bey bile birkaç yazısında bunlarla alay etmişti.
İnmek mi zor, düşmek mi zor7 Ocak 1909 tarihli Dalkavuk dergisinde yayımlanan karikatürde, basamaklarında en düşüğünden en yükseğine doğru memur rütbeleri yazılı bir merdiven taşıyan zabit yüksek bürokrata sesleniyor: “İn aşağı!” İnmek için düşmekten başka çaresi kalmayan bürokrat yakınıyor: “Nasıl ineyim, merdiveni çektin altımdan”…
Bu karmaşa ortamında, 17 Aralık 1908’de açılan Meclis-i Mebusan’ın en önemli gündem maddelerinden biri de ister istemez tensikat meselesi oldu. Konuya ilişkin ilk görüşmelerde sürecin olduğu gibi sürdürülmesi, yani devlet dairelerinin kendi tensikatlarını kendilerinin yapmaları fikriyle, bütün tensikat sürecinin tek bir kanuna bağlanması görüşü çatıştı. Mağdur ailelerinin Meclis önünde biriktikleri ve tensikata tâbî tutulanların sokak gösterileri yaptığı bir ortamda Meclis, iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda yasama kurumunun yürütmeye ilişkin bir işe burnunu sokmaması, diğer yanda da devlet hizmetinde yıllarca liyakatle çalışmış kişilerin geleceğinin birkaç komisyon üyesinin iki dudağı arasından kurtarılması gerekiyordu. Öte yandan, Meclis’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muhalif mensupları arasında hem tensikata hem de maaşların düşürülmesine karşı çıkanlar da vardı.
Sonuçta tensikatın kanun çerçevesinde yapılması ve Meclis’in denetiminde olması fikri üstün geldi. Ama söz konusu kanunun çıkması epey zaman aldı ve ancak 31 Mart Vakası’ndan sonra kurulan 2. Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesi döneminde, 17 Haziran 1909’da yürürlüğe girebildi. Tensikat Kanunu’na göre, devlet memurlarının emekliye sevkedilmeleri, açığa alınmaları veya görev yerlerinin değiştirilmesi, her bakanlık için ayrı ayrı oluşturulan beş kişilik komisyonlarca yürütülecekti. Bu komisyonlara Âyân Meclisi’nden bir kişi başkanlık, Mebusan Meclisi’nden bir kişi ikinci başkanlık yapacak, diğer üç üye ise ilgili bakanlıkça belirlenecekti. Kanun, iyi niyetle hazırlanmıştı. Ama aynı sorunlar ve aynı adaletsizlikler gene yaşandı. O kadar ki, Meclis-i Mebusan, kendisine yüzlerce itiraz dilekçesi yollanmış olduğu için, bir Tedkik-i Tensikat Komisyonu oluşturmak zorunda kaldı. Bu komisyonun çalışmaları sırasında, özellikle eski rejimin adamı olmakla suçlananların itirazları sorun yaratmıştı, zira birçok suçlama kesin bir biçimde kanıtlanamıyordu. Bunun üzerine mebuslardan bazıları, 31 Mart Vakası’ndan sonra Yıldız Sarayı’nda ele geçirilmiş ve Harbiye Nezareti’ne devredilmiş olan, zamanında Sultan II. Abdülhamit’e verilmiş jurnallerin de tek tek incelenmesini istediler. Bu öneri işleme konulmadı; ancak Tensikat Kanunu’nda birçok değişiklik yapılması da Meclis’te tartışılmaya başladı. Ertesi yılın Mayıs ayında, İbrahim Hakkı Paşa Kabinesi iktidardayken, “Adl-i İhsan” takma adıyla anılan yeni bir kanunla, Tensikat Kanunu’nda önemli değişiklikler yapıldı. Bu kanun da daha sonra, Sait Paşa (1911), Gazi Ahmet Muhtar Paşa (1912) ve Kâmil Paşa Hükümetleri’nce değişikliklere tâbî tutulacak, sonuç olarak tensikatın doğurduğu sıkıntılar ve sorunlar Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’na girdiği zaman bile hâlâ halledilememiş olacaktı.
Üç maaş olmaz! Medresetü’l-Hattatin ve Kanuni Sultan Süleyman Numune Mektebi hocalarından, ayrıca Üsküdar Gülnuş Valide Sultan Camii’nde imam olan Necmeddin (Okyay) Efendi bu üç görevinden de maaş almaktadır. Tensikat Kanunu mağdurlarından olmasa da üç yerden aldığı maaşından bazı kesintiler yapılarak haksızlığa uğradığını dile getirmektedir. Maliye haklı olduğunu ispatladığından Hattat Necmeddin Efendi’nin dilekçesi geri çevrilmiştir.
II. Meşrutiyet dönemi tensikatından söz ederken, silahlı kuvvetlerde yapılan iki tasfiye hareketine değinmeden geçemeyiz. Bunların birincisi, 7 Ağustos 1909 tarihli Tasfiye-i Rüteb-i Askeriyye Kanunu’yla başlayan süreçtir. Bu kanunla önemli iki şey yapılıyordu. Bunların birincisi, Meşrutiyet Devrimi öncesinde gizli polislik gibi işlere karışmış olanlar askerlikten çıkarılacaktı. İkincisi ise, Osmanlı hizmetindeki yabancı subaylarla şehzadeler haricinde kendilerine askeri okullarda okurken veya daha sonra verilmiş olan bazı rütbeler geri alınıyordu. Geriye kalan uygulamalar ise, okullu ve alaylı subayların hangi rütbelerde kaç yıl bulunacakları gibi, silahlı kuvvetlere özgü düzeltimlerdi.
Erkekler savaştan döndü, kadınlara yol göründü Birçoğu savaş mağduru ailelerin mensubu olduğu halde kendi ifadelerine göre “devlet işlerinin yüz üstüne kaldığı bir zamanda” belli vaatlerle memurluğa davet edilen kadınların işten çıkarılmalarına yönelik teşebbüsleri Sadrazama şikâyet ettikleri dilekçeleri. 35 imza taşıyan bu toplu dilekçe Sadrazam tarafından PTT Müdürlüğüne havale edilerek devlet hizmetindeki kadınların mağdur edilmemeleri istenilmiştir.
İkinci tasfiye hareketi ise, Balkan Savaşı’ndan sonra yapılandır. Aslında bu, hemen Bâb-ı Âlî Baskını’ndan sonra düşünülmüş, ama o dönemin Harbiye Nazırı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’nın tereddütleri nedeniyle muallakta kalmıştı. Ertesi yıl Enver Paşa Harbiye Nazırı olunca uygulamaya geçildi; hem de gayet köktenci bir biçimde. Nitekim, konu gündeme ilk geldiğinde 163 subayın ordudan çıkarılması düşünülürken, Enver Paşa’nın yaptığı tasfiyede bu sayı 1.500’ü bulmuştu. Ayrıca, tasfiye yüksek rütbelilerle sınırlı kalmamış, birçok genç subay da emekliye sevkedilmişti.
Arnavut ise kesin ayrılıkçıdır! Yanyalı Tevfik Bey 1898’de polislik mesleğine başlamış ve görevli olduğu Serfiçe Sancağı’ndan izinle İstanbul’a gelerek Üsküdar’a yerleşmiş. İzin bitince görevden alındığını öğrenmiş. Emeklilik hakkı dahi verilmediğinden itiraz etmektedir. Balkan Harbi sıralarında Arnavut milliyetçilerinin kulübü olan Başkim Kulübü’ne üye olup o yönde siyaset yapmıştır. Bu hareketi ile kendi isteğiyle Osmanlılıktan ayrıldığına ve Osmanlılık hislerini incittiğine karar verilerek, Osmanlı Devleti’nde yeniden istihdamının uygun olmadığı cevabı verilmiş.
Sultan II. Abdülhamit döneminde, Tanzimat’ın getirdiği okullaşma sonucunda devlet hizmetinde çalışmanın tek ölçütü olan liyakat ilkesi büyük yara almış, olur olmadık insanlar hak etmedikleri yerlere getirilmiş ve kendilerine yüksek rütbeler bahşedilmişti. Bunların en güzel ve en tanınan örneği, mareşalliğe terfi ettirilmiş olan, askerî doktor Cemil Topuzlu’dur. Dolayısıyla, II. Meşrutiyet döneminin tensikat siyaseti, haklı bir nedene dayanıyordu. Ayrıca, tasfiye sürecinin getirdiği bir dizi yanlışlık ve haksızlık, artık ülkenin tek hakimi olan Meclis-i Mebusan’ı kayıtsız bırakmamış ve mebuslar bu haklı girişimin adaletli bir biçimde yürütülebilmesi için ellerinden geleni yapmışlardı. Ancak sonuç, gene de toplumsal bir deprem oldu. Bunun iki nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Birinci neden, bu gibi durumlarda her zaman olan olmuş ve, kötü niyet olmadığı durumlarda bile, kurunun yanında yaş da yanmıştır. İkinci neden ise, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir tür devlet içinde devlet durumunda olması ve Cemiyet mensuplarının devletin işine karışması sonucunda, pek çok durumda kişisel hesaplaşmaların belirleyici olmasıdır. Bu ise, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liberal çevrelerin gözünden düşmesine neden olduğu gibi, kan davasına benzer bir de sevimsizlik yaratmış, mağdur olsun ya da olmasın, azledilenlerin Mondros Bırakışması’ndan sonra, özellikle de Damat Ferit Paşa Hükümeti döneminde yeniden önemli yerlere gelerek, temelde İttihatçıların örgütlediği Milli Mücadele sürecine karşı çıkmaları sonucunu doğurmuştur.
Osmanlı devlet mekanizması Fatih Kanunnamesi ile tamamen kurumsallaşmıştı. İstihdamlar, terfiler, aziller kesin kurallara bağlıydı. Bunalım, isyan ve reform dönemleri hariç, kimse rastgele işe alınmaz, sıraya, liyâkata bakılırdı. Ama devlet dairelerinde çalışanların çoğunun iş güvencesi, sabit maaşı yoktu. Maaş alan imtiyazlı yüksek bürokratların kaderi ise, “patron”un, yani padişahın iki dudağı arasındaydı.
İnsan topluluklarının “devlet” çatısı altında örgütlenmeye başlamalarıyla birlikte hiyerarşi ve emir-komuta zinciri de şekillenmeye başladı. Osmanlılar devletleşme yolunda kendinden önceki devlet tecrübelerine kayıtsız kalamazlardı. Emeviler tecrübeden uzak ilk yıllarında Bizanslı devlet adamı ve Hıristiyan olmasına rağmen Sercun bin Mansur ve ailesini nasıl el üstünde tuttuysa, Abbasiler nasıl ki İran kökenli Budizmden İslamiyete geçen Bermeki ailesini en üst mevkilere getirdilerse, Osmanlılar da ilk dönemlerinden itibaren çok sayıda Bizanslı asilzade ve yöneticiyi Müslüman olduktan sonra istihdam ettiler. İlhanlılar devrinde de birçok vali ve defterdar Yahudi asıllıydı. Selçuklu, İlhanlı Devletleri ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü topraklara özgü yönetim gelenekleri oluşmuştu. Osmanlılar kendilerinden öncekilerin benimsedikleri yöntemlerle teşkilatlarını geliştirdikçe, kendi ihdas ettikleri usulleri de kabul ettirdiler. Böylelikle sistemleşen mekanizmada başta Osmanoğulları Hanedanı’nın erkek neslinden bir padişah ve yönetim kademelerinde yer alan kul taifesi ve tebaa ile klasik çağın yönetim anlayışı geçerliliğini sürdürmüştü.
Devlet kapısı; Aynı zamanda devletin yönetim merkezi olan sadrazam konağı 19. yüzyılın ortalarından itibaren Bab-ı Âli olarak anılmaya başlandı. Devlet büyüdükçe, sadrazamın yetkileri genişlemiş, Bab-ı Âli’nin önemi artmıştır.
Zamanla gelişen yapı içerisinde devlet kademelerinde istihdamın belirli kuralları ortaya çıktı. Osmanoğlu Hanedanı’nın dışında bir ailenin kök salması asla istenmedi. Anadolu Beyliklerinden gelen ailelerle akrabalık kurulmuş olsa bile nüfuzları eritildi, etkisiz hale getirildiler. Çandarlılar ilk tasfiyenin kurbanı oldular.
Fatih Kanunnamesi ile tamamen kurumsallaşan devlet yönetiminde, görevlilerin intisap, istihdam, istihkak, terfi ve azilleri ile ilgili kesin kurallar oluşturuldu. Merkez ve taşra teşkilatlarında rütbeler, daireler ve mansıplar belirlendi. Buralarda görevlendirilebilmek için şartlar konuldu. 1856 Islahat Fermanı’na kadar ancak Müslüman olanlar devlet memuru olabilirdi. Kâtip kalemlerine (bürokrasiye) muhakkak imtihanla girilirdi. Devlette istihdama yönelik Enderun gibi okullar, medreseler olsa da buralardan çıkan mezunların ilerlemiş yaşlarda istihdamı tercih edilmediğinden, küçük yaşta çırak usulüyle kalemlere alınan çocuklar bir mektep şeklini alan dairelerde eğitilirlerdi. Çalışanların çocuklarına %30 nispetinde bir kontenjan sağlanması kanundu. Bunların içinden kendini ispat edebilenler zamanla devlet dairelerinde asli unsur olurlardı. Boşalan bir görevin rastgele birine verilmesi mümkün değildi. “Silsile-i meratip” usulüne uyulur, Mülâzemet Defterlerindeki (rütbe sırası veya nöbeti) bekleme sıralarına göre, boşalan makama sırası gelen geçer, kendinden öncekiler de birer sıra öne gelirdi. Büyük bunalım ve reform dönemlerinde bu kuralların hasıraltı edildiği görülmektedir. Halil Hamid Paşa’nın sadrazamlığı sırasında (1782-1785) gerçekleştirdiği kadrolaşmanın büyük tepki topladığı bilinmektedir. Rakamlar günümüz için komik derecede küçük olsa da merkez bürokrasisindeki görevlendirmelerin 51’inin yeni atama olması o güne kadar rastlanılmayan bir durumdur. Birinci Abdülhamid’e darbe hazırlığında bulunduğu suçlamasıyla azledilip öldürüldüğünde, Halil Hamid Paşa tarafından doldurulan kadrolar büyük ölçüde tasfiye edildi. Osmanlı devrinde daha sonra aldığı anlam bakımından “tensikat” tabiri ile karşılanabilecek ilk olay budur.
Kalem odası; 1989 Tanzimat fermanına kadar geçerli olan yapılanmaya göre, devletin üç ana kolundan biri de Bab-ı Defterî (Defterdar Kapısı), yani Maliye’ydi. Bu kolun mensuplarına “kalemiye ricâli” adı verilirdi.
Ortaya çıkan devlet yapısında görevliler, üç ana koldan birinde yer alırlardı. Sadrazam “Sahib-i Devlet” unvanına sahip olsa da devletin merkezinde Bab-ı Asafi (Sadaret kapısı; Mülkiye), Bab-ı Defteri (Defterdar kapısı; Maliye), Bab-ı Meşihat (Şeyhülislam kapısı; Maarif ve Adliye) olarak sınıflandırılan yönetim yapısının ayrı ayrı yetki ve sorumlulukları vardı. Bu üç ana kolun mensuplarına “Seyfiye, Kalemiye, İlmiye” ricâli adı verilirdi. Yüzyıllar içinde bazen farklı uygulamalar olsa da örgütlenme şeması bu şekilde olan Osmanlı memurunun günümüzdeki “devlet memurluğu” kavramına çok uzak bir yapıda teşkilatlandığı açıktır. Devlet dairelerinde çalışanların çoğunun iş güvencesi, sabit bir maaşı bulunmazdı. Bir anlamda kadrolu olabilmek, saliyaneli veya ulufeli yani sabit maaşlı bir kâtip olabilmek çok azının ulaşabildiği bir imtiyazdı. Bazıları kalemlerin işlemlerinde, iş sahibi vatandaşların ödemekle yükümlü olduğu “kalemiye harcı” denilen ücretlerin rütbelerine göre memurlara dağıtılmasıyla elde edilen değişken gelirlere sahiplerdi. Bir kısmı da doğrudan doğruya atiyye ve ihsan alırlar ama miktarı ve ödeme tarihleri verenin paşa gönlüne göre değişirdi.
Devletten maaş alanlara “Askerî Sınıfı” adı verilirdi. Bütün divan üyeleri, meşihat mensupları, valiler, kadılar, sancakbeyleri, mütesellim ve voyvodalar bunlar arasındaydı. Yüksek maaş ve imtiyazları olabilir, ancak işverenleri olan padişah tarafından her an azledilebilir veya hayatlarına son verilebilirdi. Üstelik eceliyle veya siyaseten ölümleri halinde tüm mal varlıkları devlet tarafından müsadere edilirdi. Geride bıraktıkları malları, padişahın tavrına bağlı olarak belki tamamen aileye iade edilebilir, bazen de çok az şey kalırdı.
Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kanlı bir şekilde ortadan kaldırılması ile devletin o zamana kadar görmediği bir tasfiyeye girişildi. Yüzlerce yeniçeri ve devlet adamı kargaşada can verdi, birçoğu sürüldü. Reformların ardı arkası kesilmedi ve 1839’da Tanzimat’ın ilanından sonra, devlet memuru anlayışında büyük değişiklikler oldu. En önemlisi mal müsaderesi ortadan kalktı. Can güvenlikleri sağlandı. “Siyaseten katl” anlayışı tarihe karıştı.
Giderek küçülen devletin azalan gelir kaynakları, istihdam politikasının gevşekliği yüzünden şişen askerî ve mülki kadroları beslemeye yetmedikçe, yeni arayışlara geçildi. Bu dönemde “tensikat” ve “ıslahat” tabirleri yan yana kullanılır oldu. 1843’ten itibaren Tanzimat reformlarını sürdürebilmek, ülkenin kalkınmasını sağlamak, verimsiz kaynakları geliştirmek gayesiyle atılan adımlara da “Tensikat” denildi. Ordunun ıslahatı için de tensikat faaliyetlerine girişildi, çok sayıda memur ve asker açığa çıkarıldı.
Sultan İkinci Abdülhamid devrinin başlarında, anayasal bir toplum düzeniyle kanun ve nizamların esas alındığı bir düzleme kavuşulması hedeflendi. Meşrutiyet deneyimi kısa sürse de kanun devleti olma ısrarından vazgeçilmedi. 1883 yılındaki Memurin-i Mülkiye Kararnamesi ile günümüze kadar süren “Kamu Personel Rejimi”nin temelleri atılarak, çalışma saatlerinden emekliliğe kadar düzenlemelerin olduğu modern bir anlayışa geçildi.
Gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet dönemleri, devletin kimi kaçınılmaz, kimi keyfî birçok “toplu temizlik” hareketine sahne oldu. Hepsinde ortak olan nokta, süreçlerin iyi yönetilememesi neticesinde masumların da zarar görmesiydi.
Başbakan Binali Yıldırım, geçen ayın ortasında yaptığı açıklamada, 15 Temmuz darbe girişim ertesinde kamuda açığa alınan ve memuriyetten çıkarılanların toplam 81.494 kişi olduğun belirtmişti. Gerek Kanun Hükmünde Kararnameler, gerekse kurumsal tasarruflarla, Eylül sonu itibariyle bu rakamın 100 binin üzerine çıktığı tahmin ediliyor. Bu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihlerinde devletteki en kapsamlı tasfiye olarak ortaya çıkmakla birlikte, bir ilk de değil. Zira devlet kadrolarında tasfiye, çeşitli dönemlerde (1933, 1947, 1960 ve 1980) üniversitelere yapılan haksızlıkları bir kenara bırakacak olursak, siyasal koşulların zorladığı, şimdiki gibi gerekli olabilen bir uygulama. Nitekim, Sultan II. Abdülhamit mutlakiyetinden Meşrutiyet’e, imparatorluktan da Cumhuriyet’e geçiş gibi önemli dönemeçlerde de, ciddi tasfiyeler yapılmış. Meşrutiyet’in, özgürlük ortamı ve temsili rejim isteyenleri gammazlayanlara önemli memurluklar vereceğini düşünemeyiz tabii. Sultan VI. Mehmet Vahdettin’e ya da Damat Ferit Paşa’ya sadık memurların da kendilerini Cumhuriyet yönetiminde yer bulabileceklerini hayal etmek güç olur. Kaldı ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin, I. Dünya Savaşı’na kadar neredeyse tüm Ortadoğu’yu yöneten bir memur kalabalığına ne ihtiyacı vardı, ne de bunlara verecek parası. Ama, söz konusu süreçler pek adil bir biçimde yönetilemedi. Parasızlık, acelecilik ve kişisel garezler kuruların yanında yaşların da yanmasına neden oldu.
Caz Çok Zor’un ana konusu siyah Amerikalıların müziklerinden doğup tüm dünyaya yayılan ve dünyanın her yerinden içine aldığı farklı kültürel etkilerle tüm gezegene ait hale gelen cazın Türkiye macerası olsa da, arka planda Türkiye modernleşmesinin tarihine dair sembolik, düşündürücü ve ‘hoş’ ipuçları var.
CAZ ÇOK ZOR Hazırlayan: Batu Akyol Kara Plak Yayınları, 240 sayfa
Anlatmaya, “Bir abimiz vardı, bir gün ‘Yarın bana gel, sana caz dinleteceğim’ dedi” diye başlıyor. Kim mi? Dünya caz sahnesinde 60’lardan bu yana Maffy Falay adıyla maruf Muvaffak Falay. Adının Muvaffak’tan Maffy’e dönmesinin hikâyesi başlı başına film, ona sonra gireriz. Falay’ı evine caz dinletmeye çağıran ‘abisi’; gramofonu kurar, 78 devirli bir taş plak yerleştirir ve çalar. Falay o sırada, çocukluğunda belediye bandosuna imrenerek trompete bulaşmış, sonrasında konservatuvara girmiş, dinleyeceği müzik hakkında en ufak bir fikri olmayan bir yeni yetmedir. Zaten “caz dinleme” teklifine ilk tepkisi de şöyle olmuştur: “Caz mı? O da ne?”
Plak çalmaya başladıktan bir süre sonra Falay ayakta, sesi daha iyi duymak için kafasını neredeyse gramafonun borusunun içine sokmuş vaziyettedir. “Kim bunlar, nasıl adamlar?” diye sorar. Aldığı cevap; “Dizzy Gillespie ve Charlie Parker”dır. Cazla ilk karşılaşmasını anlatırken, “Aklım başımdan gitti, mahvoldum. Bütün hayatım değişti” diyor Falay.
Falay, bu anıyı “Türkiye’de Caz” adlı belgeselde anlatıyor. “Türkiye’de Caz”, Türkiyetarihinin müzikal bir kısmını kayıt altına alan bir belgesel. Şimdi elimizdeki kitapsa, bu belgesel için yapılmış inanılmaz çeşitlilikteki söyleşilerin tam çözümlerini içeriyor.
Bugün artık kimse genç Muvaffak Falay gibi “Caz mı? O da ne?” demeyecektir belki, ama “Caz müziğiyle hiç alakam yoktur, meraklısı okusun” diyorsanız şayet, hemen söylemek gerekir ki yanılıyor olabilirsiniz. Ana mevzu Afrika kökenli siyah Amerikalıların müziklerinden doğup, zaman içinde tüm dünyaya yayılan ve dünyanın her yerinden içine aldığı farklı kültürel etkilerle bugün tüm gezegene ait hale gelen bir müzik türünün Türkiye macerası olsa da arka planda bambaşka bir hikâye daha var: Türkiye modernleşmesinin (ya da Türkiye’nin kapitalistleşmesinin) de tarihine dair sembolik, düşündürücü ve ‘hoş’ ipuçları.
İsmet Siral
Savaş yıllarının ardından İstanbul’da genellikle Ermeniler tarafından icra edilmeye başlayan bu müziğin, dans orkestralarının, Batılı müziğin gelişmesi için verimli bir mecra işlevi gören halkevlerinin ve 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde yaşanan meşum olayların ertesinde ortalığın bir anda sessizliğe gömülüp müziğin bir süre duyulmaz oluşunu ‘dinliyorsunuz’ mesela. Türkiye’nin 1950’lerde Demokrat Parti ile birlikte Batı’ya, NATO’ya ve dolayısıyla Amerikan hamiliğine yönelmesinin ardından CIA’in bir nevi “halkla ilişkiler projesi” kapsamında cazın Türkiye’de yayılması için Amerikan devletince desteklenen büyük konserlerin hikayesi ya da… Ama daha da tuhafı Sovyetlere karşı Batı blokunda kalması istenen Türkiye’de Amerikan tarzı müziğin yayılması, yani bildiğiniz “kültür emperyalizmi” maksadıyla en ünlü cazcılarını Türkiye’de konser vermeleri için teşvik eden Amerikan hükümetinin müzik tarihinde hiç hesaplanmamış bir etkiye yol açmış olması herhalde.
Dave Brubeck, Don Cherry gibi isimler önce dönemin Türkiyeli cazcıları İsmet Siral, Süheyl Denizci ya da Erdem Buri gibi isimlerle tanışırlar ve elbette bir de Beyoğlu’nda ve İzmir Kordon’da “törkiş raki”yi tecrübe ederken ayakkabı boyacalarının fırçalarıyla sandıklarında tuttukları ritmlere ve etraflarındaki roman müzisyenlere kulak kesilirler. Sonrası mı? Brubeck 5/8’lik meşhur Take Five’ı, 9/8’lik Blue Rondo a la Turc’u ya da Don Cherry’nin bugün dünya müziğinin öncülü sayılan bildiğiniz zeybek çaldığı albümleri. Bugün dünya müziğinde etnik caz ya da fusion denilen tarzların tohumlarının aslında tarih pek yazmasa da İstanbul’da toprağa atıldığını böylece fark edebilirsiniz.
Muvaffak (Maffy) Falay
İşin mimarı Batu Akyol’un belittiği gibi, “sözlü tarih çalışmalarının en büyük düşmanı röportaj yaptığınız insanların kendilerini anlatırken derin tevazu ile yüksek ego arasındaki çalkantılı denizde kaybolabilmeleri” mühim bir dert. Ama belgeseli izlerken ve söyleşileri okurken o çalkantılı dalgalı denizde kimsenin kaybolmasına müsaade edilmediğine tanık olmak mümkün. Ama tekrar aynı yere dönecek gibi olsak da şunu söylemek gerekiyor: Söyleşileri okurken insan Batı – Doğu ikilemi, yakın tarihin siyasi akışı, Osmanlılık, Cumhuriyet, kimlik ve bugünün ana tartışmalarının ekseninde yer alan daha bir dolu konuda ister istemez fikir jimnastiği yaparken buluyor kendini.
Unutmadan: “Muvaffak nasıl Maffy oldu?”yu sona bırakmıştık. Dizzy Gillespie’nin Türkiye konserinde havaalanında uçağı karşılayanlar arasındadır Falay. Elinde trompeti, “Welcome Dizzy Gillespie” pankartının altında çalmaktadır. Gillespie uçağın merdivenlerinden iner, bu genç trompetçinin yanına gidip solosunu bitirene dek dinler. Sonra ismini sorar. O ana dek Gillespie’nin fotoğrafını görmemiş olan Falay, zihninden “Aaa, Dizzy Arapmış!” diye geçirmektedir. Ve “Muvaffak” söylenmesi zor bir isim olduğu için arkadaşlarının ona seslendiği gibi “Ma’fak” diye cevap vermeyi tercih eder bizimki. Ve olaylar gelişir. Ne mi olur? Gerisini Muvaffak Falay’ın dilinden okumanızı tavsiye ederiz, zira onun gibi tadında anlatmak mümkün değil.
Cazın Türkiye’deki ilk dönemleri Caz Çok Zor, Türkiye’de Caz adlı belgesel için yapılmış söyleşilerin tam halini içeriyor. Söyleşi yapılanlar arasında, Türkiye’de cazın en eski devirlerini hatırlayan Cüneyt Sermet ya da artık aramızda olmayan Selçuk Sun’dan Tuna Ötenel’e, Okay Temiz’e bir dolu, “yaşayan tarih” misali müzisyen var.
Dizzy Gillespie Türkiye’de 1956’nın Nisan-Mayıs aylarında Türkiye’ye gelen dünyaca ünlü caz müzisyeni Dizzy Gillespie’yi karşılamak için havaalanında “Welcome Dizzy Gillespie” pankartının altında bekleyenler arasındaki Muvaffak (Maffy) Falay da var (elinde trompet olan).
Sanıldığının aksine, hackerlar internet çağında ortaya çıkmadı. Bilgi öteden beri kıymetliydi. Kadim Çin’de, eski Mısır’da alimler bilgiyi korumak için şifreler geliştirdi. Şifre kırıcıların tarihi de şifrenin tarihine koşut olarak gelişti. Deyim dillere düşmek için 80’lere kadar beklese de, aslında birer şifre kırıcı olan modern hackerlar, bilgisayarın icadından çok önce tarih sahnesine çıktılar, II. Dünya Savaşı’nın gidişatında kilit rol oynadılar.
İngilizce “kesmek”, “doğramak”, “yontmak” gibi anlamlara gelen “to hack” fiilinden türeyen “hacker” kelimesi, Türkçe’ye “bilgisayar korsanı” şeklinde çevriliyor. Korsan ürkütücü bir kelime. Akla ganimet peşinde koşan, korkunç görünümlü, kaba saba haydutları getiriyor. Kavrama Türk gözlüğüyle baktığımızda işin doğasında kötülük olduğunu görüyoruz. Ama, gerçek her zaman böyle olmayabiliyor.
Sene 1903… O yıllarda iletişim gerçekten zahmetli bir iş. Zamanın en hızlı iletişim aracının telgraf olduğunu düşünün. Yani biri teller üstünden aktarılan mors kodlarını yazıya çeviriyor, bunu kağıda işledikten sonra postacıya veriyor, postacı yürüme hızıyla mesajı alıcıya götürüyor. Fakat bunun için bile dağları tepeleri aşan direkler dikmek, aralarına teller germek gerekiyor. Fırtınalar direkleri söküyor, rüzgar telleri koparıyor. Verinin iletilmesinin önüne sayısız engel çıkıyor, bunları aşacak yeni bir hamleye ihtiyaç var.
Tam o sırada, radyonun mucidi Guglielmo Marconi’nin iddiası büyük ses getiriyor: “Telgraf mesajlarını kablosuz bir düzenekle 500 kilometre öteye başkalarının erişemeyeceği şekilde gönderebilirim…”. Telsiz telgraf fikri inanılmaz derecede ilgi topluyor. İngiltere’de Cornwall’dan Londra’ya bir mesaj gönderilmesi planlanıyor. Mesajı almak ve şovu alkışlamak için büyük bir kalabalık toplanıyor. Mesaj havadan gelecek, Marconi’nin asistanı John Ambrose Fleming onu yazıya çevirecek, kurulan basit projeksiyon düzeneğiyle büyük ekrana yansıtacak.
Her şey hazır. İnsanlar büyük bir heyecan içinde mesajın gelmesini bekliyor. Mesaj geliyor gelmesine ama, bu beklenen mesaj değil. Çünkü mors kodları Marconi’yi halkı “kafalamak”la suçlayan muzip bir mesajı tekrarlayıp duruyor. İşin aslı kısa sürede anlaşılıyor: Zamanın gözde sihirbazlarından Nevil Maskelyne, mesaj kaynağıyla alıcı arasına girerek kendi mesajını gönderiyor salona. Ortalık karışıyor. Kablosuz telgrafın aslında o kadar da güvenli bir iletişim aracı olmadığı ortaya çıkıyor. Böylece Maskelyne, tarihin ilk hacker’larından biri olarak kayıtlara geçiyor.
Nevil Maskelyne, hayatını biraz da madrabazlığa kaçan sihir numaralarıyla kazanıyor olsa da aslında hiç de yabana atılamayacak amatör bir biliminsanı aynı zamanda. Derdi, Marconi ve ekibinin “çok güvenli” dediği kablosuz mesajların o kadar da güvenli olmadığını göstermek, insanlığa kendince bir katkı sağlamak.
Hackerların öncülerinden 1903 yılında radyonun mucidi Marconi’nin halka açık telsiz telgraf gösterisini hack’leyen sihirbaz Nevil Maskelyne, modern zamanların ilk hacker’larından biri olarak hatırlanıyor.
II. Dünya Savaşı’nın kahraman hackerı
Her ne kadar kendilerini tanımlayan sözcük o zamanlar henüz tedavüle girmiş değilse de, hacker’lığın ilk yükselişi iletişim alanında önemli gelişmelerin kaydedildiği 1930’lu, 40’lı yıllara rastladı. İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte iletişim teknolojileri sözcüğün gerçek anlamıyla “hayati” bir önem kazandı. Savaşan ülkeler iletişimlerini gizli tutabilmek için şifre makinaları geliştirdi. Bu cihazların sakladığı gizemlerin çözülmesi binlerce insanın yaşaması ya da ölmesi anlamına geliyordu. Cihazlar insan yapımıydı. İnsanlar tarafından kurgulanmışlarsa, gizleri insanlar tarafından çözülebilirdi. Bugün tarihin en büyük beyinlerinden biri olarak hatırlanan İngiliz matematikçi ve kriptolog (daha sonra bilgisayar bilimcisi de olacaktı) Alan Turing ve savaşan bütün saflardan parlak zekalar, şifreleme cihazları geliştirerek ya da çökerterek savaşın gidişatında önemli roller oynadılar. İkinci Harp sırasında Alman haberleşme şifrelerinin kırılmasında gösterdiği büyük yararlılıklar nedeniyle İngiltere’de savaş kahramanı ilan edilecek olan Turing, harpten sonra Manchester Üniversitesi’nde geliştirdiği algoritma tanımıyla modern bilgisayarın kavramsal temelini atan kişi oldu. Onun ve diğer kod kırıcıların savaş boyunca sürdüğü çalışmalar bugün yapılmış olsaydı, kesinlikle hacker’lık olarak tanımlanırdı.
Islıkla telefon hackleme
1950’lerde iletişimde telefonun önemi arttı. Eski fişli soketli telefon santralları, yerini otomatik olanlara bırakmıştı. Telefon haberleşmesi, tıpkı bugün olduğu gibi çok ciddi bir sektör yaratmış, adeta para basıyordu. Santrallar o yıllarda kendilerini özel sesler çıkartarak otomatize ediyordu ve bu keşfedilmeyi bekleyen bir açıktı. Kaşifin tarih sahnesine çıkması gecikmedi. 1956’da, dört yaşından beri en sevdiği oyuncağı evin telefonu olan ve artık yedi yaşında koca bir adam (!) olan Josef Carl Engressia adında doğuştan kör Amerikalı bir çocuk, görme engelinin kendisine kazandırdığı hassas kulağıyla bu sesleri yakaladı. İşin daha da garibi, Carl 2600 hertz frekansındaki sesleri ıslıkla çıkartabiliyor ve telefon santrallerini harekete geçirebiliyordu. 1960’ların sonlarında Güney Florida Üniversitesi’nde öğrenim görürken Carl’ın adı “ıslıkçı”ya çıkmıştı. Uzun mesafeli uluslararası aramaları ücretsiz yapabilmek “mutlak kulağı” ve ıslığı sayesinde onun için çocuk oyuncağıydı. Engrassia çok pahalı aramaları okul arkadaşlarına 1 dolar karşılığında sattı ve epey para kazandı. Oyun, Kanadalı bir operatörün ıslıklı hilenin farkına varmasıyla son buldu. Ama Carl’ın suçunun bedeli gülünçtü: Genç adam paçayı sadece 25 dolar ödeyerek kurtardı. Yine altmışlı yıllarda, telefon şebekelerine gizlice sızmaya yarayan cihazlar olan “phreaking box”lar geliştirildi. Normal şartlar altında telefon operatörünün sahip olduğu yetkiler kullanılarak telefon şirketleri dolandırıldı. Carl Engressia bu yıllarda yeniden sahneye çıktı. Daha sonra “Captain Crunch” takma ismiyle tanınacak olan arkadaşı John T. Draper’la birlikte telefon şirketlerini bu tür cihazlar kullanarak zarara uğratmaktan başı FBI’la derde girdi. İkilinin öyküsü 1971’de Esquire dergisine konu oldu.
Islıkçı hacker Islığıyla telefon santrallarını harekete geçirerek operatör şirketlerini dolandıran görme engelli Josef Carl Engressia’nın hayatı “Joybubbles” isimli belgesel filme konu oldu.
Masumiyet çağı
1980’lerde hacker’lık hikayesinde büyük kırılma noktalarından biri yaşandı. Çünkü bilgisayarlar yavaş yavaş evlere girmeye başlamıştı. ABD ve Fransa gibi yüksek teknoloji üreticisi ülkelerde bilgisayarlar birbirine telefon hatları üzerinden bağlanarak internetin atası olarak nitelenebilecek network’ler oluşturdu. Ağlarda gezinenlerin sayısındaki artış, hacker deyimini popülerleştirdi. 1980’de FBI’ın ABD’de NCSS (Ulusal Kompüter Yazılımı Sistemleri) firmasının bir sistem açığını araştırırken, The New York Times konu hakkında yaptığı haberde hacker’ları şöyle tanımlıyordu: “Tuhaf bir şekilde bilgisayar sistemlerinin açıklarını yoklayan, makinaların limitlerini ve olanaklarını araştıran yetenekli, çoğunlukla genç bilgisayar programcıları, teknik uzmanlar…”. Yalan da değildi. O yıllarda Hacker’lığın temelinde, öncelikle merak ve öğrenme açlığı vardı. Yakın teknoloji tarihinin bu renkli figürlerinin birincil motivasyonu, hayatımıza yeni giren ve her yönüyle test edilmemiş yüksek teknolojileri son suz bir merakla derinlemesine incelemekti. Birçoğu bunu kendilerini geliştirmek, övgü almak ya da ego tatmini için yapıyordu, ama niyetleri kötü değildi. Tabii bu böyle devam etmeyecekti.
Savaş kahramanı dahi Modern bilgisayarın kavramsal temellerini atan Alan Turing, Britanya Ulusal Fizik Laboratuarı’nda APE’nin (Automatic Computing Machine/ Otomatik Hesaplama Makinası) pilot modelinin tanıtımında, 1950.
80’li yıllar, hacker’ların ilk örgütlenmelerine de tanık oldu. Almanya’da kurulan Kaos Kompüter Kulübü, ABD’de faaliyete geçen Warelords, hacker’ları, telefon şebekesi avcılarını, kod kırıcıları çatıları altında bir araya getirdiler. Bu yıllarda televizyonda ve sinemada hacker teması yaygınlaştı, hacker’lar hakkında diziler ve filmler yapıldı. O zamanlar henüz kişisel bilgisayarlar yeterince gelişmemiş olsa bile hayal gücüne inanılmaz beceriler atfedildiği için, 1980’lerde çekilen hacker filmleri, belki de insanlık tarihinin en büyük korsanlık fikirleriyle bezendi. Hacker’lık vakalarının 1980’li yılların ortalarında artmaya başlaması, Amerikan devletini bu konuda hukuki düzenlemeler yapmaya mecbur bıraksa da, 18 yaşının altındaki hacker’lar kanun kapsamı dışında bırakıldı. Gerçekleşen saldırıların basın yoluyla popülerlik kazanması bilgisayar korsanlığı işini bir uzmanlık alanına hatta mesleğe dönüştürdü. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülkede bilgisayarlara nasıl girilebileceğini anlatan basılı dergiler piyasaya çıkmaya başladı. 1980’lerin sonlarında solucan denen ve bir bilgisayardan diğerine atlayan virüsler binlerce bilgisayarı etkiledi. 1988’de Cornell Üniversitesi’nde okuyan 23 yaşındaki lisansüstü öğrencisi Robert T. Morris’in yazdığı kendi kendini kopyalayan bir solucan, internetin atası sayılan ArpaNet’e girerek 6 bin bilgisayara ulaştı. 1989 yılında NASA’nın uzaya gönderdiği araçlarda plütonyum kullanılmasını eleştiren gençler WANK adında bir virüsle hem NASA’yı hem de ABD Enerji Bakanlığı’nda etkin hale geldiler. Virüsü yazanların Avusturalyalı olması ve Yeni Zelanda’da nükleer enerji kullanılmadığı için WANK’ı bu bölgedeki bilgisayarları etkilemeyecek şekilde yazmaları hacker’lığa mevzi bir prestij kazandırdı.
Alan Turing’in hayatının bir bölümünün anlatıldığı Yapay Oyun (The Imitation Game) isimli 2014 tarihli filmde, ünlü biliminsanının Dünya Savaşı sırasında Almanların şifreli haberleşmelerinin kodlarını kırma başarısı anlatılıyor.
Karanlığın yükselişi
Bilgisayarların birbirine bağlı olmadığı bir dönemde ortaya çıkan hacker’lık 90’lara, yani bilgisayarların veri paylaşımının arttığı dönemlere gelindiğinde tam bir patlama yaptı. Bu yıllarda kredi kartı hırsızlıkları yaşanmaya başlayınca bilgisayara meraklı aklı evvel çocukların aklına kurt düştü. 1980’lerin sonunda da bankalara saldırılar yapılmış hatta Şikago Bankası 70 milyon dolarını çaldırmıştı ama bu bankanın parasıydı. Oysa artık bizzat bireylerin kredi kartlarından çalınan paralar söz konusuydu. 1990’larda dünyaya açılan Rus İnternet korsanlarından Vladimir Levin, İnternet’in devreye girmesiyle hemen hemen aynı zamanlarda, 1994 yılında Citibank’ın bilgisayarlarına girdi ve 10.7 milyon dolar çaldı. Levin yakalandı ve paranın büyük bir kısmını bankaya iade etti ama hacker’lı ğın karanlık yüzü iyiden iyiye belirmeye başlamıştı. Yine 90’ların ortalarında, bilgisayar korsanlığı halka indi. Piyasaya sürülen basit yazılımlarla artık herkes ücreti mukabilinde hacker’lığı tecrübe edebiliyordu. Hiçbir altyapısı olmayan gençlerin bile birilerini kandırabilmesi, başkalarının bilgisayarlarını bir süre için işlevsiz hale getirebilmesi, hatta elektronik posta kutularını birbiri ardına attıkları mesajlarla doldurup taşırabilmesi mümkündü. Korsan yetiştiren korsanlar türemiş, bunların ürettikleri yazılımlar metalaşmıştı. Bu yıllarda bilgisayar korsanları kişisel bilgisayarlara yüklenen Microsoft ürünlerinin kritik açıklarını çok fazla kullandılar. Açıkları kullanarak sisteme soktukları virüslerle çok fazla can yaktılar ve bilgi çaldılar. Microsoft, çıkardığı her işletim sistemi için yüzlerce yama yayınlamak zorunda kaldı.
ArpaNet’i hack’leyen üniversite öğrencisi Robert Trappan Morris, New York’ta yargılandığı mahkemenin çıkışında, 8 Ocak 1989.
Kaos büyüyor
2000’li yıllarda bilgisayardan bilgisayara iletişim oldukça hızlanmış, dosya paylaşımı artmıştı. 2000 yılında yazılan ve Filipinler’den yayılmaya başlayan ILOVEYOU isimli bir solucan birkaç saat içinde tüm dünyadaki milyonlarca bilgisayarı etkileyerek enfeksiyon riskinin boyutlarını tüm dünyaya gösterdi. 2001’de Amerikan devlet kurumlarına sızan Gary McKinnon adında 14 yaşından beri hackerlık yapan bir genç, mümkün olan en kaba dille “güvenliğiniz çok kötü” mesajları bıraktı ağlara. McKinnon, NASA’ya sızdığı sırada devletin sakladığı UFO görüntülerine de ulaştığını açıkladı. 2000’li yılların en gözde hack aktivitelerinden biri de “deface” (tipini kaydırmak diye çevrilebilir) adı verilen, bir sitenin görünüm ve içeriğinin değiştirilmesi olayıydı. O yıllarda özellikle hacktivistler, dünyanın önde gelen kurum ve kuruluşlarının sitelerini değiştirdiler, ana sayfalara kendi mesajlarını bıraktılar. Bu alanda rekor istorpitx takma isimli bir Türk hacker tarafından kırıldı: istorpitx eşzamanlı olarak 21 bin 549 internet sitesini bozmayı başardı. 2000’lerin en büyük kabusu zombi yazılımlar oldu: İnsanların bilgisayarlarına giren ve orada sessizliğini koruyan yazılımlar, dışarıdan kendilerine emir geldiğinde harekete geçerek saldırılacak siteye “merhaba” demeye başladılar. Ne en büyük şirketler, ne devlet kurumlar, ne de bizzat ülkeler bu saldırılara direnebildi. Suriye Elektronik Ordusu, Linkedin, Huffington Post ve New York Times gibi kurumların sitelerini kullanılmaz hale getirerek dikkatleri çekmeyi başardı. Bu yöntem Türkiye’de yaşanan bazı olayları protesto etmek için de kullanıldı, saldırıların durdurulması için tüm ülkenin ağları tek bir seferde kapatıldı. Ülkenin önde gelen kurumlarının web siteleri erişilmez hale geldi. Bu olaylarda; RedHack, Anonymous Turkey, Cyber Warrior, Ay Yıldız Tim gibi hactivist grupların isimleri ön plana çıktı. Türk hacker’ların en kayda değer girişimlerinden biri de, bir bilgisayar güvenlik sağlayıcısı olan Trend Micro’nun internet sitesinin ele geçirilmesi hadisesiydi. Alberto Gonzales takma isimli bir hacker, tam 170 milyon kredi kartı numarasını çalarak bu menfi alanda tarih yazdı.
Yeni tehditler
Hacker’ların çevreyi korumak, büyük devletlerin tekelleşme çabalarını engellemek, anti demokratik uygulamalara başkaldırmak için gerçekleştirdikleri dünya ölçeğinde ses getiren idealist sanal eylemlerin hızı son yıllarda kesilmiş görünüyor. Ne yazık ki yakın dönemlerde öncelikle kolay yoldan para kazanmak için hareket eden hacker’lar bilgisayar korsanı ifadesine gittikçe daha layık bir profil sergiliyorlar. Yeni trendlerden biri de bilgisayarları rehin almak. Bir bilgisayara giren hacker grubu buradaki bilgileri kullanılamaz hale getiriyor. Eğer bilgisayar sahibi belli bir zaman içinde istenilen fidyeyi öderse yazılımlar serbest bırakılıyor. Bu kirli işin dünya pazarının milyar dolarlara ulaştığı hesaplanıyor. Günümüzde hacker’lar işleri öylesine büyüttü ki, “daha iyi korsanlık hizmeti verebilmek adına” dünyanın dört bir yanında çağrı merkezleri kurdular, kuruyorlar. Yeni korsanlık yöntemlerinden bir başkası da, ülkemizde “oltalama” olarak da bilinen phishing. Bu yöntemle Türkiye’de büyük banka ve devlet kurumlarının (içlerinde e-devlet kapısı da var) sitelerinin kullanıcı bilgileri kopyalandı, meraklısına satıldı. Zarar yine kurumların değil son kullanıcıların hanesine yazıldı. Son on yıla damgasını vuran bir başka gelişme ise, akıllı telefonların yaygınlaşması oldu. Bu gelişme korsanlara ağız sulandırıcı yeni bir “avlanma alanı” sundu. Özellikle Android işletim sistemi olan telefonlara yapılan uzaktan müdahalelerle kullanıcıların kredi kartı bilgileri çalındı, özlük bilgileri ele geçirildi ve çok özel fotoğrafları basına sızdırıldı. Sonuç olarak, yazılım ve network güvenlik şirketleri açıkları kapatmak için ne kadar çalışırsa çalışsın, görünen o ki, hacker’lar hep bir adım önde olacak.
Bütün zamanların en büyük askeri sızmalardan birini gerçekleştiren İskoç hacker Garry McKinnon, Londra’da görülen ABD’ye iade davası sırasında, mahkeme binası önünde, 2007.
Enigma makinası
Savaşta ürettiği şifreler müttefiklerce hacklendi
Enigma makinasının öyküsü, II. Dünya Savaşı’ndan çok önce, 20’li yıllarda başladı. Özel şirketler için üretilen ve önceleri ticari başarı gösteremeyerek hayal kırıklığı yaratan cihaz, Alman ordusunun dikkatini çekince mucidi Albert Scherbius’un yüzünü güldürdü. Enigma makinası, elektrikle çalışan rotorları aracılığıyla gönderici operatöre yazdığı mesajın harflerinin yerini değiştirme, “karıştırma” imkanı veriyordu. Alıcı ise, yine aynı cihazı kullanarak mesajı çözüyordu. Alıcı operatörün bilmesi gereken tek şey, gönderici cihazın rotorlarının kesin konumuydu. Almanlar cihaza çok güveniyor, Enigma makinalarının şirfelediği telsiz mesajlarının Müttefikler tarafından çözülebileceği ihtimalini akıllarından bile geçirmiyordu. Oysa, Polonya Şifre Bürosu’nda ve İngiltere Bletchley Park’ta görev yapan Müttefik şifre kırıcılar boş durmuyordu. Bu merkezlerde çalışan biliminsanları ilk başarılarını, Alman ordusunun 1940’taki Norveç harekatı sırasındaki haberleşmelerini deşifre ederek elde ettiler ve arkası geldi. sonraki yıllarda Nazi iletişiminin şifrelerini diğer cephelerde de kırarak, Almanya’nın savaşı kaybetmesinde önemli rol oynadılar. Bazı askeri tarihçiler, savaşın onlar sayesinde iki yıl önce sona erdiğini savunurlar.
Hacker türleri
Şapka renkleriyle sınıflandırılıyorlar
Hackerlar bir internet sitesini veya yazılımı incelerken başlangıçta aynılar: Önce malzemenin sağlam ve eksik yönlerini çıkarıyor, sonra onun üstünde çizilen çerçeveden farklı neler yapılabilir onları tespit ediyorlar. Bu noktadan sonraki devam yolları, hacker’ların kendi aralarında nasıl sınıflanacaklarını belirliyor. Örneğin bir açık bulan hacker bunu kimseye söylemez, kendine buradan fayda sağlamak isterse, “siyah şapkalı” diye nitelendiriliyor. Bunlar kelimenin gerçek anlamıyla bilgisayar korsanları. Bir açık keşfedip bunu site ya da yazılım sahibine bildiren, hele hele açığı yamamak için ihtiyaç duyulan yolları raporlayan hacker’lara ise “beyaz şapkalı” deniyor. Tabii, tıpkı gerçek dünya gibi, sanal alem de sadece siyah ve beyaz renklerden oluşmuyor, ara tonlar da var. Şapkasının rengini tam olarak seçemediğiniz, her an her şeyi yapabilecek gri şapkalı hackerlar da var. Bunlara, şapka rengiyle tanımlanması olanaksız dördüncü bir türü daha eklemek lazım. Bu insanlar bazı internet sitelerinin açıklarını buluyor, ardından oraya politik gündeme ya da yaşama dair mesajlar bırakıyorlar. Herkesin görebileceği platformlara bırakılan sosyal içerikli mesajları oluşturanlara, “aktivist” sözcüğüne atfen “hacktivist” deniliyor. Para yerine ideallerini kovalayan hacktivistlerin tek kazancı, mesajlarını toplumun değişik kesimleriyle buluşturabilmek oluyor.
Yeni başlayanlar için kriptoloji
Şimdi hackleme sırası sizde!
MAARR EONEM RKALE HUSiS ARiBA BSFiJ
Bizden böyle bir mesaj aldınız ve muhtemelen hiçbir şey anlamadınız. Ama belirli bir yönteme göre harflerin okuma yönünü nasıl değiştireceğiniz hakkında aramızda önceden anlaştığımız bir şablon olsaydı, mesajı çözmeniz hiç de zor olmayacaktı. Örneğimizde aramızdaki anlaşma “kelimeleri dikey yaz, satırları yatay oku” olsaydı, siz 6 karakterli 5 satırdan oluşan aşağıdaki matrisi oluşturacaktınız:
M E R H A B A O K U R S A N A Ş İ F R E L İ B İ R M E S A J
Satırları yatay okuduğunuzda, yandaki sütunun başında yer alan metne ulaşacaktınız:
MERHABA OKUR SANA ŞİFRELİ BİR MESAJ
Bu şifreleme metodu “Sıra Değiştirme Yöntemi” olarak biliniyor. Kriptoloji tarihinin en eski ve basit yöntemlerinden biri olan Sıra Değiştirme, okuma yönlerinin izleyeceği geometrik şekillerin değiştirilmesiyle şifreyi biraz daha zor kırılır hale getirilebiliyor.
Meşhur, sevilen, büyük bir sanatçı olmak elbette zordur ama; tüm bir ülkenin, tüm kesimlerin ortak beğenisine mazhar olmak herhalde çok az kişiye nasip olur. Tarık Akan yaptığı filmler kadar politik duruşuyla, eğitimciliğiyle kalıcı etkiler yaratan müstesna bir insandı. Kimi yakın dostları, çalışma arkadaşları onun ardından, farklı alanlarda bıraktığı mirası yazdı.
Şöhret peşinde değil, inançlarının izinde…
80’lerin başıydı tanışmam Tarık Akan’la…
Ağabeyim, yönetmen Ali Özgentürk’ün has arkadaşlarından biriydi; “Sürü”, “Su da Yanar”, “Mektup”ta birlikte çalışmışlardı… Evlerden birinde, masaların ortasında, set ortamlarında pek çok zaman görüşürlerdi..
Ben de bu yüzden üniversiteli yıllarımın, ilk gazetecilik dönemlerimin ve orta yaşlı zamanlarımın pek çok anında çok yakın oldum Tarık Ağabey’le… Sahiden “Abi kardeş” kaldık..
Ama en çok da 2000’lerde sıkı sıkıya görüşürdük.. Göründüğü, inandığı tüm kalabalıklarda yan yanaydık.. Gezi’de, Gazi anmalarında, Nâzım’a selam toplantılarında, İstanbul’da, Moskova’da, Köln’de, Nâzım Vakfı’nın her kararında, cezaevi mağdurları için Silivri önlerinde, çok sevdiği Sinema Sevenler Derneği’ndeki (Çiçek Bar.. Ya da Arif’in Yeri) değişmeyen masasında…
Bu ülke tarihinin en duygusal, en kalabalık, en samimisinden bir cenaze töreniyle uğurladık onu….Yazılı, görsel, sosyal, dijital medya ve hayat, en tarihî biçimde yazdı, daha çok yazacak bu uğurlamayı…
Şair “En güzel hikaye henüz anlatılmamış olandır” der ama, bilin ki Tarık Akan’ın hikayesi, onurlu, yakışıklı ve güzeldir!
Tarık Akan.. Hayatımıza ve tabii ki sinemamıza ilk girdiği yılları şöyle bir hatırlayacak olursak, yakışıklıydı, bebek yüzlüydü, gözleri pek çok şeyi ifade ederdi.. Filmlerde o gözlerle aşık olur, acı çeker, neşelenir, hatta öfkelenirdi. Film bu ya, kötülük barınamazdı o yeşil gözlerinde… Omuzlarını düşürerek hatta boyunu gizlemeye çalışarak yürüse de, o hepimizden uzundu. Ve duruşunda bir masumiyet, bir mütevazılık saklıydı sanki.
Evet, evet… Tehlikesiz bir yakışıklılığı vardı. Dansa götürdüğü kızların içkisine ilaç koyan yakışıklılardan olmazdı hiç, genç kızların hayallerine bir beyaz atlı prens misali sızar, kartpostallara, dergi kapaklarına hatta duvarlara kazınırdı yüzü. Genellikle şımarığı, uçarıyı, kentliyi oynardı ilk filmlerinde. Bir fabrikatörün oğlu olurdu mesela. Ama aşk için babasının parasını elinin tersiyle ittiğinde ve ailesine sırtını dönüp yoksul ama iyi insanlara filmin zengin ve esas oğlanı olarak filmin yoksul ve esas kızına doğru yürüdüğünde alkışa boğulurdu salonlar. Filmin sonunda fabrikatör baba insafa gelir, yoksullardan özür diler, o da sevdiği kadına sımsıkı sarılırken bir “son” yazısı düşüverirdi perdeye. Yani, masal biter, seyirci kendi hikayesini yaşamaya devam ederdi.
İşte, biz böyle bir Tarık Akan tanıdık önce. Sonra, hem sinema hem o yeni bir yol, yeni bir yolculuk aradı. Bazen o yolun bulunduğu sanıldı. Bazen çıkmaza girildi. Bir aktörün yakın dostlarının da etkisiyle uslanmaz kimlik arayışıydı sanki. Ama oluyordu işte… Bazen yerin bin metre derinine iniyor, bazen dağların ardına çıkıyor, bazen de toprak ağalarına karşı geliyordu. Uçarılık ve şımarıklık geride kalmıştı artık. O çocuksu yüzüne acıyı bilen bir erkek, ülkeyi sorgulayan bir sanatçı yurttaş gelip oturmuştu. Artık aynı dili konuştuğu yönetmenlerin filmlerinde oynuyordu. Yılmaz Güney’le buluşuyordu yolu ve diğer yönetmenlerle devam ediyordu.
Sonra ortalık yeniden karardı. Tıpkı Tarık Akan’ın sinemaya ilk başladığı yıl olduğu gibi. 12 Mart’ın alacakaranlığında ilk filmlerini çeken Akan, şimdi yani sinema hayatının ikinci döneminde bir darbeye daha uyanıyordu. Ve yaşamı boyunca hep öfke duyacağı, sözünü sakınmayacağı bir yönetim. O da tutuklandı, o da hapis yattı. O da işkence gördü ve onun da kafası bitlendi.
Ve hayatın kısmen normalleştiği seçimler sonrası dönemde 12 Eylül’ü ya da karabasan zamanları hatırlatan filmlerde oynamaktan hiç çekinmedi.
Artık Yeşilçam da yoktu zaten. Senede bir elin parmakları kadar film çekilirken o da iki senede bir kamera karşısına geçer oldu. Taksicilik, eğitimcilik de vardı serde. Kartpostal çocuğu ve bebek yüzlü bir aktör olarak başladığı sinemada kendi içinde kalın bir duvar yıkarak gelip geçmiş deyim yerindeyse kendi yıldızını bulmuştu. Hiç peşini bırakmadığı, ışığından hep yararlandığı bir yıldız…
Tarık Akan şöhretine değil inançlarına sadık kalacaktı hep. “Yeşilçam salon filmlerinin yakışıklı prensi” olduğu günler de heybesindeydi, “memleketimizin insan manzaraları”nı yansıtan filmlerdeki yoksun ve yoksul karakterler de… Günlük yaşamında sorgulayıcı olmayı sürdürecekti usta. Bazen coşarak bazen de kırılarak, üzülerek, yüreği paramparça olarak… Ama hep umudunu koruyarak.. Omuz başında hissettiği dostlarıyla, göz hizasındaki sevenleriyle, milyonlara ulaşan sinema seyircileriyle… Ve yüreğindeki kelimeleri, gerçekleştirdiği ve hazırladığı hayalindeki projeleriyle…
Tarık Üregül’den bir başka Tarık yaratan, “Solan Bir Yaprak”taki Ferit’i reddetmeden, “Sürü”deki Şivan ya da “Karartma Geceleri”ndeki Mustafa’yla, “Yol”daki Seyit Ali’yle mucizevi bir değişim gösteren, dik duruşunu hiç bozmayan Tarık Akan..
Arif Keskiner
(Yazar, yapımcı, işletmeci)
Mustafa Kemal’den Nâzım’a uzanan yolda…
Tarık Akan’la aynı tarihlerde sinemaya başladık. Ben yapımcılığı, o oyunculuğu seçmişti. Arkadaşlığımız da rahmetli Zeki Ökten aracılığı ile gelişti. O sıralar Tarık “salon filmleri”nin aranan oyuncusuydu. Ardından “Hababamlar”la komedi dalında aranmaya başladı. 1977 yılı, sinemanın sansürle başının belaya girdiği günlerdi. Faşizan uygulamalar yüzünden iyi film yapılamaz hale gelmişti. Bir çok dernek kurulmuştu ama emekçiler haklarını alamıyordu.
İşte o günlerde Tarık Akan, Yavuz Özkan, Semra Özdamar ve Cüneyt Arkın öncülüğünde “Büyük Ankara Yürüyüşü” organizasyonu başladı. Ben, Zeki Ökten, Şerif Gören ve Fatma Girik de organizasyona katıldık. Türkan Şoray ve Kadir İnanır da Eskişehir’deki işlerini bırakıp Kızılcahamam’da bizlere katıldı. Böylece 500 kişilik bir Yeşilçam grubu olarak “Büyük Ankara Yürüyüşü’nü gerçekleştirdik. Bu yürüyüşten büyük dostluklar doğdu. O dostlukların sonucu Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Yavuz Özkan ve ben meşhur “Maden” filmini yaptık. Film emekten yana, sosyal içerikli bir filmdi. Antalya Festivali’nde 7 ödül birden almıştı ve Tarık Akan “En İyi Oyuncu” seçilmişti.
Bu filmle birlikte Tarık daha çok sosyal sorunlara yönelik filmler yapmaya başladı. “Sürü”, “Pehlivan”, “Karartma Geceleri”, “Ses”, “Adak”, “Çözülmeler” gibi filmlerde oynayarak ulusal ve uluslararası bir çok ödül kazandı. Artık evrensel bir oyuncu olmuştu. Çok okuyordu. Oyunculuğunun dışında ülke sorunlarıyla da ilgilenmeye başlamıştı. Emekten yana bir sosyalistti artık. 1 Mayıslarda işçilerle kol kola yürüyordu. Barış Bildirisi’ni imzalayıp mahkemelerde yargılanıyordu. Almanya’da yaptığı bir konuşmadan sonra hapishanelere atılmış, işkenceler görmüştü. Bunların hepsini Anne Başımda Bit Var adlı kitabında topladı. Kitabın gelirini de kurucularından olduğu ve bir ara başkanlığını da yaptığı, ölümüne kadar da ikinci başkanlığını yürüttüğü Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na bağışladı. Yine vakıf için, Köy Enstitüleri de dahil, beş belgesel yaptı. Nâzım sevgisinin dışında, en büyük aşkı Mustafa Kemal Atatürk’tü. Onun ilkelerine sadık ve hayrandı. Ülkenin geleceğini çağdaş nesiller yetiştirmekte görüyordu. Bu yüzden bütün varını-yoğunu harcayarak, bütün zorluklara göğüs gererek, doğduğu Bakırköy’de Taş Mektep Eğitim Kurumları adı altında ülkemizin en önemli kolejini kurdu. Her gün onlarla haşır neşir olmaktan mutluluk duyardı. Kompleks- siz bir insandı. Alçak gönüllüydü. Kısacası çiçek gibi, güzel bir dosttu.
Sanatında ise onu farklı kılan, sinemanın hemen her türünde başarılı olmasıydı. Oynadığı karakterler arasında büyük dramlar yaşayanlar da vardı, eşsiz komediler de. Diğer yandan halkın farklı kesimlerine kucak açmıştı. Önce salon filmleriyle herkesin sevgisini kazandı, ardından emekçilerin arasında yer aldı. Tavizsiz, inandığını savunan muhalif kimliği, sanat dünyasında da onu farklı bir yere koymuştu.
Yokluğunu nasıl dolduracağız, bilemiyorum; ama onurlu duruşu, insan hakları ve demokrasi için verdiği savaş ve emekten yana kişiliği ile gelecek kuşaklara örnek olacağı kesin. Onu hiç unutmayacağımız da.
Kıymet Coşkun
(Yazar, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Başkan Vekili)
Nâzım Hikmet Vakfı tek gerçek örgütüydü.
Otuz yıla yaklaşan ve birlikte çalışmanın ötesinde, ailece kurulan bağlara yol açan bir yoldaşlıktı bizimki! Bu yoldaşlığın tutkalı ise Nâzım Hikmet sevdası oldu.
12 Eylül’e karşı yükseltilen mücadelelerin içinde duraksamadan yer alan Tarık Akan, Nâzım Hikmet’in “Yurttaşlık Hakkı” kampanyalarına da destek verdi. 1987’de başlayan bu süreç Nâzım Hikmet Vakfı’nın kuruluşuna değin sürecekti.
Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Yaltırım’ın çağrısıyla bir araya gelen Mehmet Ali Aybar, Mahmut Dikerdem, Emil Galip Sandalcı, Kemal Sülker, Moris Gabay, Yusuf Kurçenli gibi aydınların arasındaydı.
Vakfın kuruluş amacı, Nâzım Hikmet’e ait yeryüzünde yaygın ve dağınık halde bulunan her türlü bilgi ve belgeyi biraraya getirmek, Nâzım’a yönelik haksızlıkların giderilmesini sağlamak ve hakettiği yeri vererek onu gelecek kuşaklara aktarabilmekti. Akan da bu amaç doğrultusunda vakfın kuruluşu için oluşturulan sekretaryada duraksamadan görev aldı. Çalışmalar, bugün çoğu aramızda olmayan dostlarımızla birlikte Prof. Aydın Aybay’ın başkanlığında başladı. Ressamlar resimlerini bağışladılar, tiyatrocular oyunlarının gişe gelirlerinden, yazarlar, şairler kitap teliflerinden katkıda bulundular. Sanatçılar Nâzım şarkıları ve şiirleriyle destek verdiler bu oluşuma.
Nâzım Hikmet Vakfı’nın kurucu başkanı, Nâzım Hikmet’in kızkardeşi Samiye Yaltırım evlatları ve torunlarıyla birlikte bu etkinliklerin hepsine katıldı ve ev sahipliği yaptı. Tarık Akan da bu toplantıları kaçırmayan üyelerdendi. Türk halkına, Nâzım Hikmet’i bir yanlara çekiştirmeden ama tüm yönleriyle; siyasi duruşu, mücadelesi, şiiri, senaristliği, romancılığı, gazeteciliği, oyun yazarlığını anlatan, onu yaşatan programlar titizlikle düzenlendi. Yuvarlak masa toplantıları, paneller, sergiler, söyleşiler, konserlerle Nâzım Hikmet yaşatılıyor, yayın faaliyetleri başlatılıyordu.
Nâzım Hikmet’in 100. doğum yılı çalışmaları da çok yoğun geçti. Kültür Bakanlığı’na başvuru yapılarak UNESCO’nun 2002 yılını “Uluslararası Nâzım Hikmet Yılı” olarak dünyaya önermesi kararı aldırıldı. Kararın duyurulmasıyla da Nâzım Hikmet tüm dünyada anma programlarına alındı. Vakıf gerek Türkiye’de gerek dünyanın birçok bölgesinde programlar yaptı, yapılanlara katkı sundu, işbirlikleri sergiledi.
2000 yılında başlayan Nâzım Hikmet belgeseli çalışmalarında da aktif biçimde yer aldı Tarık Akan. Kafasında daha birçok proje vardı ama, elindeki çalışmalar bitince Nâzım Hikmet projesine başlayacaktı. Zaten çok sayıda kişisel tanıklık çekimleri yapılmıştı, ama yine de aceleye getirmek istemiyordu. Ancak sevgili Tarık’ın hastalığı başladı ve diğer belgesel çalışmalarıyla birlikte bu proje de iyileşene değin askıya alındı.
Nâzım Hikmet Vakfı, günümüze değin çok şey yaptı. Ancak hep ekonomik sıkıntılarla boğuştu. Kendisinden sonra kurulan pek çok kültür vakfı birer birer kapanmak zorunda kalırken yine de ayakta kaldı. Bu da başta Tarık Akan olmak üzere birçok üyemizin kolektif özverisi ve dayanışmasıyla açıklanabilir. Başta Tarık Akan diyorum, çünkü ne zaman başımız sıkışsa başvuru kaynağımız oldu. 12 Eylül anılarını yazdığı çok ses getiren Anne Kafamda Bit Var adlı tek kitabının ilk baskılarının telif gelirlerini de vakfa bağışladı. Son yıllarda “Benim gerçek anlamda üyesi olduğum tek bir örgütüm var, o da Nâzım Vakfı” diyordu. Vakfın yeni binası 15 Ocak 2016 günü Şişli Belediyesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Evi olarak açıldı. Hepimiz çok mutluyduk ama buruk bir mutluluk. Arkadaşımız, dostumuz, yoldaşımız hastaydı. Ama kimsenin de hastalığını bilmesini istemiyordu. Çok direndi. Yorgunluğuna karşın son ana kadar hemen hemen bütün toplantılara katıldı.
Metin Deniz
(Tasarımcı, yazar, sanat yönetmeni)
Kitap sevgisi ve hayali gerçek oldu.
Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, Taksim- Sıraselviler’deki yerinden atılınca uzun süre mekânsız kaldı. Ta ki Şişli Belediyesi, Şişli Halide Edip Mahallesi’nde yeni ve boş bir binayı vakfımıza tahsis edinceye kadar. Bu vakıf için umulmadık bir armağandı.
İçinde bir tiyatro salonu da bulunan bu bina tasarlanırken işlevleri pek belirlenmiş görünmüyordu. Çok büyük boş alanlar vardı ve vakıf için oldukça büyüktü. Binanın tamamının vakfın ihtiyaçlarına cevap verecek hale getirilmesi gerekiyordu.
Yeni konsept içinde, sevgili Tarık Akan’ın özellikle üstünde durduğu mekân “150-200 bin kitap” kapasiteli bir kütüphane idi. 250 m2 ayrılmış alan için oldukça yüksek bir kitap sayısı… Bir konuşmasında 200 bin kitabı -bırakın mekânı- nasıl temin etmeyi düşündüğünü sordum. “Metinciğim, 200 bin olmazsa 150 bin olur. Bunu da ben bulurum” dedi.
Belediye Başkanı Sayın Hayri İnönü’ye “Kütüphane de yapacağız” sözü verilmişti. Tarık, bir süre sonra beni Çiçek Bar’a davet etti ve bir dostla tanıştırdı. Sayın Günay Çapan. “Kütüphaneyi artık kafana takma, işte Günay arkadaşımız her türlü masrafını karşılayacak” dedi. Kitaplar ise bağış ile toplanacaktı. Proje çizildi, 50-60 bin kitap kapasitesi çıktı. Kitap rafları bitmeden bağışlar akmaya başladı. Pek heyecanlı idik. Kullanışı çok kolay bir kitaplığımız olmuştu. Daha inşaat sürerken öğrenciler kitaplığımızı doldurmuştu. Her toplantı öncesi kitaplığa çıkıp, bugün kaç öğrenci var diye bakıyorduk.
Sanırım şu an 50-60 bin kitabımız var. Her gün bu sayı artıyor. Keşke Tarık Akan’ın dediğini yapabilseydik. Gelecekte yapılacak bir tadilatla Tarık’ın söylediği sayıya ulaşabiliriz, kimbilir… Tüm sevenleri onun meziyetlerini, özelliklerini anlattı, yazdı. Ben de kitap sevgisini hatırladım.
Ali Akdoğan
(Özel Taş İlköğretim Okulu Müdürü)
Bilimsel eğitimi yeni kuşaklara taşıdı.
Tarık Akan, sanatının zirvesinde olduğu 1991 yılında, beklenmedik bir atılımla, kendi toplumsal bakış açısını yansıtmaya ve ilerletmeye hizmet edecek olan eğitim işine girişti. Bakırköy’de kendinin de bir zamanlar ortaokulu okuduğu tarihî binayı restore ederek Taş Okul’u kurdu. Akan, uzun yıllardan beri, ulusal eğitimin olduğundan daha kaliteli bir şekilde yapılması gerektiğine inanıyordu. Onun eğitim ile ilgili düşüncelerinin temelini, ülkemizde maalesef zamanla silikleşen Atatürkçü ve laik eğitim anlayışı belirledi.
Tarık Akan’a göre eğitim öğrenciye soru sormayı teşvik eden, buna kapı aralayan zorlu, meşakkatli bir süreçti. Bu süreçte demokrasinin kazanımlarından ve Atatürk ilkelerinden asla taviz verilemezdi.
Ona göre, kısa sürmüş fakat etkisini kısmen de olsa hâlâ devam ettirmekte olan Köy Enstitüleri, dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda, hayli zorlu fakat topluma malolmuş bir süreçtir. Köy Enstitüleri’nin çoklu beceri kazandırma modelini iyi bir örnek olarak görür ve benimser. Kendi okulunun yapılanmasını da bir nevi Köy Enstitüleri modeli olarak görür. Bu bakış açısı, romantik ya da nostaljik bir atıftan çok, ilerici ve mücadeleci bir tavırdır. Ancak bir okul açmanın fiziksel bir çerçeve oluşturmaktan öte bir anlamı olduğunun da bilincindedir.
Öncelikle sürekli seyahat eden diplomat çocuklarının eğitimindeki aksamayı ortadan kaldırmak amacıyla kurulmuş Uluslararası Bakalorya Organizasyonu’nun (International Baccalaureate Organization) İlk Yıllar Programı’nı (Primary Years Programme) ekibi aracılığıyla keşfeder. Bu program, öğrencileri kaliteli sorular sormaya yönlendiren, hayatı sorgulatarak becerileri geliştirmeyi amaçlayan güçlü, demokratik, idealist bir programdır. Bu programın gereklerini yerine getirmek için, öğretmen eğitiminin de en az öğrenciler kadar önemli olduğunun farkındadır. Bu yüzden, öğretmen eğitimine de büyük destek vermiştir.
Tarık Akan’ın bir okul kurucusu olarak, eğitim-öğretim işlerini de demokratik bir tutumla ele aldığını, eğitim işlerini tamamıyla güvendiği kadrosuna bıraktığını, bununla beraber bu kadronun da onun eğitim anlayışını yansıttığını görmekten mutlu olduğunu söylemeliyim. Bir görüşmesinde Akan, okulda elde edilen başarının adresini şu cümlelerle belirler: “Elde ettiğimiz başarı, bu işe emek veren öğretmenlere aittir. Evet, ben bu okulun sahibiyim ama eğitimci değilim. Ben bu okuldaki herkesin bir hedefe, aynı noktaya bakmasını sağlarım. O noktayı da ben belirlerim. Amacım budur. O hedefe nasıl ulaşılacağını ise öğretmenlerime bırakırım. Bu yüzden de elde ettiğimiz başarının tamamı öğretmenlerime aittir” (Hürriyet IK, 12 Ağustos 2007).
Tarık Akan ezberci eğitime de karşı bir duruş sergiledi. Ona göre ezbercilikten demokratik ve sorgulayıcı bir tavır üretilemez. Okulunda ezbere dayalı olmayan, sorgulamaya dayalı bir eğitim-öğretim modelinin varlığından hep gururla söz etti.
Öğretmenlere ve onların duruşlarına saygıyla yaklaşırken kendi rolünü de en ince ayrıntısına kadar belirlemişti. “Bizim öğretmenlerimiz, önce çocuğu iyi analiz eder. Onun gramajını, eksiklerini belirlerler. Buna göre eklenmesi gereken ne varsa, eklerler. Bu iş matematik gibidir ve başarı bu şekilde gelir. Bizim bu sistemimizden anne – babalar da memnun. Bir çocuğun dereceye girmesini tüm okula maletmek yanlış olur. Bu, onun kişisel başarısıdır. Aklının, kültürünün, bilincinin sonucudur. Biz hiç Türkiye birincisi çıkaramadık. Amacımız da bu olmadı. Biz bütün bir başarıdan bahsederiz. Önemli olan tek kişinin başarısı değil, herkesin başarısını sağlayabilmektir. Bizim de hedefimiz bu” (BOSCH Rextroth, 2010, 1. Bülten) diyerek okulculuğu döneminde öğrencilerin kişisel başarısı üzerinden kurumsal yarar devşirmeye çalışanları da eleştirmişti.
Akan’ın 66 yıllık yaşamında eğitimle ilgilendiği dilim, çocuk sevgisi, geleceğe olan umut, öğretmenlere duyduğu inanç ve Mustafa Kemal Atatürk’ün “Benim manevi mirasım bilim ve fendir” sözü çerçevesinde şekillendi.
Umur Burgay
(Tiyatrocu, dramaturg, yazar)
Yılmaz bir savaşçı, sonuna kadar sanatçı!
Tarık’la 1974’te Rıfat Ilgaz’ın ölümsüz eseri Hababam Sınıfı’nın ilk senaryosunu yazmam için Ertem Eğilmez tarafından evine çağrıldığımda tanıştım. O geniş kadroda kimler yoktu ki… O dönem tiyatrolara ilginin azalması, ülkenin usta oyuncularını sinemaya yöneltmişti. Adile Naşit, Münir Özkul, Halit Akçatepe, Kemal Sunal…
Bu saydığım isimlerin çoğu gibi Tarık da, Arzu Film’de kadrolu oyunculardan biriydi. Ertem Bey beni Devekuşu Kabare tiyatrosuna yazdığım oyun ve skeçlerden gözüne kestirmiş, Halit Akçatepe de “O yazar Ertem Abi” diye hararetle desteklemiş. Ertem Eğilmez her filminde iyi kadrolar kuran, hangi oyuncudan neler alabileceğini iyi hesaplayan, özellikle de komedilerde çok başarılı bir yönetmendi. İnek Şaban’ı Kemal’e, Güdük Necmi’yi Halit’e ve elbette Damat Ferit’i Tarık’a yakıştırması bu başarısını simgeler. Yazdığım senaryoyu çok beğendi, kendi de çok iyi yönetti. Tarık’ın ve diğer tüm oyuncuların da müthiş performansıyla film o dönemin 1 numarası oldu. Tarık daha sonra Yılmaz Güney’in etkisiyle Arzu Film’den, dolayısıyla kadroluluktan ayrıldı. Yılmaz Güney “Onlar Yeşilçam’sa biz Kızılçam’ız gardaş” diyordu.
Tarık, ülkesinin yüzü Batı’ya dönük, Atatürkçü aydınlarından biriydi. İnandığı her davanın gözünü kırpmadan içinde oldu. Solculukla anti-emperyalist ulusalcılığı özümsemiş, “sanatçı” sıfatını sapına kadar haketmiş, alçakgönüllü, arkadaş canlısı biriydi. Onunla 12 Eylül darbesine karşı kaleme alınan Barış Bildirisi’nde, İstanbul’dan sansüre karşı yola çıktığımız “Büyük Ankara Yürüyüşü”nde, 1 Mayıslarda omuz omuza Taksim mitinglerinde, ödül törenlerinde, Silivri işkencehanesinin kapılarında, en son Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın yönetim kurulunda hep beraber olduk. Sen yapacağını yaptın, artık nöbet bizde.
16. ve 17. yüzyıllar boyunca Tunus ve Cezayir’i merkez tutan, Barbaros Hayreddin’le birlikte Osmanlı donanmasının komutanlığına kadar yükselen kaptanlar, korsanlığı “barbar” bir uğraş olmaktan çıkartarak, siyasal-statejik-diplomatik bir güce dönüştürdüler.
Ünlü tarihçi Fernand Braudel’in Akdeniz’deki korsanlık olgusuyla ilgili açıklaması bilinir: “Genel ve antik bir endüstri” olarak nitelendirir korsanlığı. Dönem üzerinde çalışan İtalyan ve Fransız uzmanların ortak görüşüyle, bu aykırı etkinliğin Müslüman gemicilere mal edilemeyeceği yolundadır. Salvatore Bono, korsanlığın bir tür uluslararası etkinlik olduğunu ileri sürer. Yahudiler, Hıristiyanlar, Avrupalılar, Afrikalılar ve Asyalılar işin içindedir. Öte yandan, Braudel, “dünya tarihi kadar” eski olduğunu savunur korsanlığın. Savaş amacıyla yapılan gemiciliğin çok daha yeni bir dönemde ortaya çıktığını kabul eder ve Clausewitz’in ünlü yargısını, “deniz savaşlarının doğrudan doğruya siyasetin bir uzantısı olduğu” yollu görüşünü paylaşır.
Kimi tarihçiler de, beri yandan, korsanlığın gelişimiyle deniz ticaretinin gelişimi arasında doğrudan bağlantılar görmüşlerdir. Böyle bakınca da, İbni Haldun’un Akdeniz’i bir “Arap denizi” olarak tanımladığı çağda, korsanlığın Batılılar tarafından tek taraflı biçimde onlara mal edilmiş olması şaşırtıcı görünmemektedir.
Korsanlığın XVI. yüzyıldan itibaren yoğunluk kazandığı bilinmektedir. Adalar, Kuzey Afrika, İtalya başlıca hedeflerdir. Akdeniz kıyısındaki sayısız kaleli kasaba ve yerleşme merkezi, ya korsanların korunmak amacı ile, ya da tam tersine, onlara sığınak olması amacıyla korunmalı düzene geçmiştir.
İşte bu koşullar altında, deniz gücü bir tür özgürlük ve yasadışılık tanımının simgesi haline dönüştü. Korsan gemilerine katılanlar, çoğunlukla yaşadıkları topraklarda tutunamamış, yaşadıkları düzenin çeşitli nedenlerle dışına düşmüş kişiler; farklı nedenlerle başkaldırmış insanlardı. Ancak, güçlü korsan geleneğinin bünyesinde, bu başkaldırı dozu hemen hemen sıfıra iniyor, güçlü ve disiplinli olma koşulu ilk haneye yazılıyordu. Denizde düşmana karşı amansız ve acımasız olmak gerekiyordu. Bunu başarabilmek içinse gözüpekliğin ve yeteneğin çelik bir iradeye dönüşmesi, hayata çekidüzen vermesi zorunlu hale geliyordu. XVI. yüzyılın başında, bu yıpratıcı sınavda en büyük başarıyı elde eden bir gemici, Oruç Bey, korsanlığı “barbar” bir uğraş olmaktan iyice çıkartarak, siyasal ve statejik bir güce dönüştürecekti.
1504’de sahneye çıkar Oruç Bey. Tunus’taki siyasal yönetimle anlaşıp, gelirinin yüzde 20’sine karşılık La Goulette’ini merkez olarak kullanma hakkını elde eder. Kısa zamanda gücünü arttırınca da, gelirinin yüzde 10’una karşılık, merkezini korumayı başarır. Kısa sayılacak bir sürede üstün başarı gösteren bu deniz kurdunun yerini, 1518’de, kardeşi Hıdır alacaktır. Batılıların Barberousse (Kızıl Sakal) adıyla anacakları bu genç, sonradan tarihimize Barbaros Hayrettin Paşa namıyla geçmiştir.
Barbaros Hayreddin Paşa
Barbaros’u “Akdeniz’in Kralı” kılan iki önemli özelliği ve bu özelliklerden kaynaklanan iki seçimi vardır: Herşeyden önce, ağabeyinin derlediği gücü örgütledi ve dönemin en ciddi savaş organizasyonuna dönüştürme erdemini gösterdi. İkinci büyük erdemiyse, işin başına geçer geçmez İstanbul’daki payitahtı ana güç olarak selamlaması ve arkasına, böylece XVI. yüzyılın en büyük siyasal ve askeri desteğini alması olmuştu. Bu davranışının bir karşılığı olarak, “Cezayir Beylerbeyi” unvanını da alan Barbaros Hayrettin pek çok yabancı dil bilen, son derece kültürlü, zeki ve korkusuz bir kişiydi. “Akdeniz’in Kralı” sayılmasını ise, her şeyden önce siyasal kişiliğine mührünü vuran uzak görüşlülüğüne borçluydu. İstanbul ile Fransa arasında arabuluculuk yapmış, Ege denizinden Sicilya’ya, Korsika’dan Ceneviz’e pek çok kıyı bölgesinde “yüksek diplomatik” geleneğini kurmuştu.
Başlangıçta 20 büyük tekneden oluşan donanması sürekli ganimet sağlıyordu. 1534’te gemi sayısının 80’i aşması nedensiz değildi. Sonunda Osmanlı sarayı, Vezir İbrahim Paşa eliyle ona “Kaptan Paşa” unvanını ve Osmanlı donanmasının komutanlığını verdi. 1538’de, Andrea Doria komutasındaki Hıristiyan donanmasını Preveze’de perişan ettiğinde, barbar bir korsan değil de, denizcilik tarihinin en zeki ve güçlü komutanlarından biri olduğu gerçeğini, gecikmiş olarak Batı dünyası da teslim etmek zorunda kalıyordu.
1546’daki ölümüne kadar, Barbaros Hayrettin Paşa, Akdeniz’in kesin hâkimi oldu. Yanında yetişmiş, anadan doğma bir gemici, Turgut Reis (Batılılar onu “Dragut” adıyla anmışlardır) onun boşluğunu oldukça başarılı biçimde doldurdu.
Bir hayli çalkantılı bir gençlik geçirdi Turgut Reis. Birkaç kez tutsak düştüğü Hıristiyanların elinde forsa olarak çalıştı. Hayrettin’in sağlığında, onun İstanbul’da bulunduğu sıralarda, donanmaya komutanlık etti. Malta seferi bir yana; Akdeniz’e tümüyle hâkimdi. Bu dönemde, Kuzey Afrika ülkeleri ile Güney Avrupa arasında olağanüstü bir ticari dolaşımın gerçekleştiği görüldü.
1620-1630 yılları arasında Cezayir limanlarında yaklaşık 20 bin Hıristiyan köle vardı. Ceneviz-Floransa kökenli ticaret gemileriyle Yahudilerin ticaret filosuna özel geçiş belgesi verilmişti. Bu gemiler Cezayir’e yük indiriyor, korsanların ganimetlerini satın alıp, bu kölelere yükletiyorlardı. Cezayir Akdeniz’in nicedir yönetildiği merkezdi ve Hayrettin’in oğlunun da ölümünden sonra, Turgut Reis’in yanında yetişmiş son büyük deniz kurdu Uluğ Ali Bey, Cezayir Beylerbeyi unvanını taşıyordu.
Uluğ Bey’in 1570’de Kıbrıs’ı alması San Marco donanmasının, bir anlamda Haçlı donanmasına dönüşerek, üzerine sefer düzenlemesine yol açtı. Bir yıl sonra, Osmanlı donanması tarihinin en büyük yenilgisini alacaktı.
Uluğ Bey’in sonu oldu bu, onunla birlikte Avrupa’da küçük devletlerin de önemli bir bölümü çöktü. Venedik, Ceneviz hatta İspanya, deniz gücü küçümsenemeyecek ölçüde gelişkinleşen Portekiz, Hollanda ve İngiltere karşısında silindiler. Ardından, Cezayir Beyberbeyliği Hıristiyanların eline geçti. Korsika, Arnavutluk, Danimarka, İngiltere kökenli gemiciler Akdeniz’in yazgısını çizdiler.
Preveze’de kazanılanbüyük zafer Andrea Doria’ya bağlı 600 parçalık Haçlı donanması ile Osmanlı Kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa’nın 120 çektiriden oluşan donanması, Adriyatik Denizi’nde Preveze kalesi önlerinde tarihin en büyük deniz savaşlarından birini gerçekleştirdi ve bu savaş tarihe Türk denizcilerin zaferi olarak geçti.
İslâm dünyasında Akdeniz’in önemi hep büyük olmuştu. Hıristiyanlar için ise Akdeniz’i yitirmek, orada denetimi Müslüman gemicilere bırakmak, süreğen bir tehdit altında yaşamak anlamına geliyordu. Bu nedenle de XVII. yüzyıldan başlayarak, her iki dünyada da gemicilik mesleği, mesleğin zorunlu kıldığı teknolojik evrim önem kazandı. Forsa gemileri askerî açıdan önemli gelişmenin ürünü oldular. Ancak onlarla birlikte aşılması güç sorunlar doğmuştu. Gemi üstünde fazla insan bulundurma zorunluluğu, bu insanların beslenmesi için gereken malzemeyle birleşince, ağır, hareket yeteneği sınırlı savaş araçları giriyordu devreye. Öte yandan, forsa gemileri yapım kolaylığı ve iktisadi amaçlar nedeniyle, bir de rüzgâra gereksinme duydukları için, tercih edilir olmuştu. Hava şartları Akdeniz’de bu tercihi doğrulayan nitelikler arz ediyordu. Gene de kısa sürede bu avantajlarını kadırgalara kaptıracaklardı.
Preveze deniz zaferinin ardından karaya ayak basan ve diğer korsan reislerle birlikte hazır bulunan Barbaros Hayreddin Paşa’ya (solda) İstanbul’dan gelen ferman okunuyor.
Kadırgaları, teknik donanım ve hareket üstünlüğü açısından geliştiren gemici Uluğ Ali Bey olmuştur. Daha az gemi personeli gerektiren bu tekne türü, ne var ki, koşullara fazla ayak uyduramamış, ortadan kalkmıştır. Usul usul yerini kalyonlar almıştır. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Akdeniz’in limanları kalyonlarla dolup taşıyordu. Ama asıl yenilikler, gemi teknolojisi alanında XVII. yüzyılda gözükmeye başlamıştır.
1606 yılında Dordrechtli bir Hollandalı, Simon de Danser, Cezayirlilere; bir İngiliz, John Ward da Tunuslulara gemicilik alanında yeni bilgiler aktardı. Onları İngiliz Sampson Denball ve Hollandalı Jan Janz izledi. İlk ikisi korkunç şartlarda öldüler, öbür ikisi ise İslâm dinini benimsediler, hatta Janz, İzlanda’ya başarılı bir sefer bile düzenledi. Batı dünyasından Osmanlılara yeni teknikler bu yollarla gelmiştir. Öte yandan Osmanlı gemicilerinin geleneksel Arap tekne yapımından kotardığı yöntemler de Batı’daki teknik evrimi yönlendirmiştir.
Cemal Süreya, Osmanlıların her şeyden çok toprağa bağlı, denize yabancı olduklarını vurgulamak için “Denizyolları çapasının bile toprakçıl bir edâ” taşıdığını söylerken haklıydı. Osmanlı denizcileri hemen hep yabancı kökenli olmuştur. Öte yandan, ne olursa olsun, Osmanlıların denize hâkim olma isteği de tartışılacak gibi değildir. Gemileri dünyamızın canalıcı bir yerine koymuşsak, bunun nedenini başka bir noktada arayamayız herhalde.