Etiket: sayı:29

  • Neyzen Tevfik’ten Ahmet Refik’e vefa

    30’lu yıllarda Büyükada’nın salaş bir meyhanesinde Darülfünun hocası, “tarihi sevdiren adam” Ahmet Refik Altınay’la buluşan Neyzen, bu dünyanın acımasızlığına karşı bir dörtlük yazar. O gün yazılan kıta ve çekilen fotoğraf ilk defa yayımlanıyor.

    Neyzen Tevfik her za­man garip, fakir, so­kaktaki adamlarla birlikte olmayı, onlarla ye­me-içme, gezme ve eğlenme­yi saltanatlı sofralara, zengin topluluklara tercih etmiş, her zaman itibardan düşmüş hatta karşı çıkan, kafa tutanların ya­nında yer almış bir kişiliktir. Mizacı gereği “haneberduş” (yersiz, yurtsuz, evi omuzunda) denilebilecek bir yaşam süren Neyzen’in mekânları, genelde meyhaneler, viraneler, bekar odaları olmuştur.

    1933 Darülfünun (üni­versite) reformundan sonra Büyükada’ya çekilen, kırgın, düşkün ve yapayalnız kalan Ahmet Refik Altınay’la adanın salaş bir meyhanesinde bu­luşan Neyzen Tevfik, “tarihi sevdiren adam” ünvanı bütün toplum tarafından kabul gör­müş bu Darülfünun müder­risi ile bir de fotoğraf çekti­rir. Hüznün hakim olduğu, vefasızlığın konuşulduğu bir muhabbetin yansıdığı fotoğrafın yanına Neyzen, Ahmet Refik için bir de muhteşem kıt’a yazmıştır. Birkaç yıl son­ra, 1937’de Haydarpaşa Hasta­hanesi’nde vefat edecek olan Ahmet Refik Altınay’ın o gün­kü durumunu, ızdırabını, üni­versite dünyasının vefasız ve acımasızlığını ve dolayısıyla dünyanın bir hiçlikten oluştu­ğunu, buna da kadeh kaldırıl­ması gerektiğini vurgulayan bu şaheser kıta, ilk kez İstan­bul Müzayede Evi tarafından ortaya çıkarılmıştır.

    Oku dârü’l-fünûn-ı ıztırâbı hatm-i âlâm et
    Bitir Şeh-nâme’yi, her kahrı tenvîr-i serencâm et
    Barış hîçî-yi mutlakla unut efsâne-yi ömrü
    ‘Adem meyhânesinden gönlüne bir cür’a ikrâm et
    .

    Azap, eziyet üniversitesinde oku, ezberle acıları, elemleri,
    Bitir şatafatlı hayatını yazdığın eseri (şehname’yi) her üzüntüyü, maceranı aydınlat,
    Mutlak yoklukla barış, ömür denen efsaneyi unut,
    Yokluk meyhanesinden gönlüne kadehindeki
    son yudumu ikrâm et
    .

  • Kadıköy vapurunun zarafeti

    Köprü-Kadıköy hattında çalıştırılmak üzere 1911’de Fransa’ya ısmarlanan üç vapurdan biri olan Kadıköy, 1913’te teslim alınmıştı. Yaklaşık 25.000 altın liraya mal olan 697 gros tonluk gemi, İstanbullulara tam 54 yıl hizmet verdi. Eğer 1 Mart 1966’da bir tanker çarpmasının ardından çıkan yangında kullanılamaz hale gelmeseydi, muhtemelen daha uzun yıllar İstanbul’un iki yakası arasında süzülmeye devam edecek, en sert havalarda bile yolcularını karaya güvenle ulaştırmayı sürdürecekti. 1950’li yıllarda çekilmiş fotoğrafta, emektar Kadıköy vapuru Kadıköy iskelesinde görülüyor. Yakın zamanlarda hizmete giren “yüzen düdüklü tencere”lerle karşılaştırılınca, zarif vapur göze daha da hoş geliyor.

  • Mütareke’den Erken Cumhuriyet’e sol hareketler

    Türkiye solunun tarihine dair iki önemli çalışma, İletişim Yayınları’ndan çıktı. Mete Tunçay ve Erden Akbulut tarafından hazırlanan kitaplardan ilki Milli Mücadele yıllarında faaliyet gösteren Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nı, diğeri Mütareke İstanbulu’nda kurulan ve ağırlıklı olarak Rum işçilerin oluşturduğu bir işçi örgütü olan Beynelmilel İşçiler İttihadı’nı anlatıyor.

    Türkiye’nin tarihi ve ge­leceği bakımından çok yoğun siyasi olayla­ra tanık olduğumuz 2016 ya­zında, ikide önemli çalışma yayımlandı. Hem Beynelmi­lel İşçiler İttihadı: Mütareke İstanbulu’nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İliş­kileri hem de Türkiye Halk İş­tirakiyun Fırkası (1920-1923), Mete Tunçay ve Erden Akbu­lut’un ortak imzasını taşıyor. Mütareke döneminden Kur­tuluşSavaşı ve Türkiye Cum­huriyeti’nin kuruluşuna değin geçen dönemde İstanbul ve Anadolu’da gelişen sol hareket ile işçi örgütlenmelerine odak­lanan kitaplar, daha önceden Sosyal Tarih Yayınları tara­fından yayımlanmış(sırasıyla 2009 ve 2007). Ancak İletişim Yayınları’ndan çıkan bu yeni basımların, çalışmaların göz­den geçirilmişve genişletilmişyeni versiyonları olarak hazır­landığını görüyoruz.

    Mete Tunçay’ın esasen yarım asır evvel, 1966’da do­çentlik tezi olarak hazırla­dığı Türkiye’de Sol Akımlar (1908-1925) başlıklı çalışması zamanla genişleyip detaylan­dı. Önce Türkiye’de Sol Akım­lar’ın ikinci cildi hazırlandı ve böylece çalışmanın kapsadığı dönem 1936 yılına dek uzan­dı. Eserde yer alan başlıklar ise yıllarca verilen emekler­le müstakil birer kitap haline geldiler. Beynelmilel İşçiler İttihadı ve Türkiye Halk İşti­rakiyun Fırkası incelemeleri ise Tunçay’ın Erden Akbulut ile birlikte sürdürdüğü çalış­malarının Mütareke dönemi­ni kapsayan ürünleri olarak görülmeli…

    Mütareke döneminde iş­çi örgütlenmeleri –ki bunlar çoğunlukla bir işçi sendikası niteliğindedirler- ağırlıklı ola­rak İstanbul’da varlık bulur. Aynı zamanda etnik ve dinsel ayrımlara göre kurulmuşolan bu teşkilatlar arasında, Erme­nilerin örgütlendiği sosyalist Daşnak ve Hınçak partileri öne çıkar. Rumlar ise 1912’de kurulan “Dersaadet Tetebbu­at-ı İctimaiyye Cemiyeti”nden sekiz yıl sonra, “Beynelmilel İşçiler İttihadı” (Bİİ) ismini taşıyan bir federasyonda teş­kilatlanırlar. Bu federasyona, çoğunluğunu Rum inşaat ve deniz işçileri ile marangoz­ların oluşturduğu üç büyük sendika da dahil olur. Kitabın yeni basımının yapılmasının da etkenlerinden olan Rusya Devlet Sosyal-Siyasi Tarih Ar­şivi (RGASPI) fonlarında yer alan belgelere göre, Ticaretha­ne Müstahdemleri Sendikası da Bİİorganizasyonuna dahil olmuştur. 1920 yılında kurulan Beynelmilel İşçiler İttihadı’nın ilk lideri, aynı zamanda Yuna­nistan Komünist Partisi İstan­bul şubesinin de başkanı olan Serafim Maksimos’tur. Örgüt 1921’de Moskova’daki Kızıl Sendikalar Enternasyonali’ne (Profintern) üye olur. 1921’de işgal altındaki İstanbul’daki müttefik kuvvetlerinin poli­si Maksimos’u tutuklayınca, Bİİ’nin genel sekreterliği gö­revini bir Romanya Yahudisi olan Roland Ginzberg üstlenir. Örgütte yer alanların yazışma­larından Bİİ’nin Neos Anthro­pos (Yeni İnsan) ve Taarruz adında iki yayın organı olduğu anlaşılıyor. Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşuyla bu teş­kilata katılan örgüt, 1923 yılı­na gelindiğinde ise kapatılıyor. Örgütün tarihçesi daha önce Mete Tunçay’ın Türkiye’de Sol Akımlar-I (1908-1925) kita­bında yer alan belgelerle an­latılmışolsa da, genişletilmişbu baskıda RGASPI ve TÜS­TAV’daki Komintern Arşivi’n­den ulaşılan yeni belgelerin Türkçeye aktarılmasıyla çalış­manın güncellenmesi, literatü­re çok önemli katkılar sunuyor.

    İşgal yıllarında sendikacılık Osmanlı Devleti’nde ilk işçi örgütlenmeleri 19. yüzyılda ortaya çıkmış olsa da, sendikaların yaygınlaşmaya başlaması İkinci Meşrutiyet’te görülüyor. 1913’te gerilemeye başlayan sendikal hareket, işgal altındaki İstanbul’da yeniden güç kazanmaya başlar. Beynelmilel İşçiler İttihadı da bu dönem dikkat çeken işçi örgütlerinden biri.

    Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e geçiş dönemi­nin çalkantılı ve birçok siyasi gelişmeye gebe yıllarında te­şekkül eden oluşumlardan bir diğeri olan Türkiye Halk İşti­rakiyun Fırkası da Tunçay ve Akbulut tarafından mercek altına alınmış. Bu siyasi ha­reketin başlangıç tarihi ola­rak Haziran 1920’deki Türki­ye Komünist Bolşevik Parti­si girişimi esas alındığında, 1923 yılının başından THİF yöneticilerinin yargılanması­na dek geçen sürede fırkanın faaliyette olduğu söylenebi­lir. Ancak kronolojik emare­ler üç yıllık bir süreyi işaret etse de, Türkiye Halk İştiraki­yun Fırkası esasen Mart 1922 ile Eylül 1922 arasındaki ye­di-sekiz aylık zaman zarfın­da gerçekten faal olabilmişti. Tokat Mebusu Nâzım Bey ve Salih Hacıoğlu’nun temsil et­tiği iki kanadın olduğu fırka, Komintern’le de ilişkilenmiş­ti. Nitekim THİF’in macerası­nı inceleyen kitap dört bölüm ve Komintern Doğu Sekreter­liği’ne ilişkin bilgiler veren bir ek kısmından oluşuyor. Birinci bölümde Milli Mücadele yıl­larında Anadolu’da gelişen ve faaliyet gösteren sol akımlar üzerine verilen bilgiler yine Mete Tunçay’ın Türkiye’de Sol Akımlar çalışması üstüne inşa edilmiş; bu incelemeye özgün­lük kazandıran ve yazarları ça­lışmayı genişletmeye teşvik eden etken ise -ikinci bölüm- den itibaren yer verilen- TÜS­TAV’daki Komintern Arşivi Döküm 1 belgeleri arasında yeni ulaşılan vesikalar olmuş. Söz konusu belgeler arasın­da THİF Merkez Komitesi’nin muhtemelen son ve olağanüs­tü toplantısının tutanakları (bu toplantıda bir Komintern temsilcisi de hazır bulunur) Ahmet Cevat Emre’nin Ko­mintern’in Yakın Doğu Sek­siyonu’na sunduğu eleştirel rapor ve THİF davasına iliş­kin belgeler yer alıyor. Kitap, bu yeni belgeler ışığında, Gizli TKP’nin THİF’ye dönüşmesi, sonraki aylarda diğer tüm sol akımlarla birlikte THİF’nin de ilk dönem faaliyetlerine son verilmesi ve sonra yeniden canlanması, son olarak da fır­kanın 1921-1922 yıllarındaki ikinci faaliyet dönemi ile yö­neticilerinin yargılanması me­seleleri üzerinde duruyor.

    Kitapların yazarlarından Erden Akbulut’un da belirtti­ği gibi, iki çalışma da, yapılan incelemelerin çetinliği ve içer­dikleri belgelerin yoğunluğu nedeniyle okunmaları kolay ol­mayan eserler. Bununla birlik­te, gün ışığına çıkardıkları ve tarihe, konuyla ilgilenen araş­tırmacılara, meraklılara sun­dukları bilgilerle çok kıymetli çalışmalar oldukları aşikâr.

    Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası yöneticilerinden Baytar Salih (Salih Hacıoğlu), fotoğrafını partinin bir başka önemli ismi Ziynetullah Nuşirevan’a imzalamış.
  • Liyakat unutuldu, sonuç tensikat oldu

    Liyakat unutuldu, sonuç tensikat oldu

    II. Meşrutiyet döneminin tensikat siyaseti haklı bir nedene dayanıyordu. Zira, Sultan II. Abdülhamit döneminde, Tanzimat’ın devlet hizmetinde çalışmanın tek ölçütü olarak getirdiği liyakat ilkesi büyük yara almış, olur olmadık insanlar hak etmedikleri yerlere getirilmiş, kendilerine yüksek rütbeler bahşedilmişti. Meclis-i Mebusan, tasfiyenin adaletli bir biçimde yürütülebilmesi için azami gayreti gösterdi, fakat uygulamanın bir toplumsal deprem yaratmasının önüne geçemedi.

    27 Ağustos 1908 tarihli Tanin’de, İstanbul be­lediye seçimlerinde ya­şanan gecikmelere ilişkin bir haber, “eskiden kalma beledi­ye müdürlerinin su-i fikir ve niyetleri karşısında belediye meclislerini bir an evvel teş­kil etmek, işe başlattırmak mümkün olmuyor” değer­lendirmesiyle bitiyordu. İş önemliydi. Zira Seçim Kanu­nu’na göre İstanbul’da ayrıca ikinci seçmen seçimi yapıl­mayacak, belediye meclisle­rine üye seçilenler aynı za­manda İstanbul milletvekil­lerini belirleyecek olan ikinci seçmenler olacaklardı. Yani gazetenin yorumu, Sultan II. Abdülhamit döneminde işe başlamış olan görevlilerin İs­tanbul seçimlerini sabote et­tiği yönündeydi. Bunların bir an önce işten çıkarılması ge­rekiyordu.

    Gerçi Tanin gazetesi baş­yazarı ve İstanbul Mebusu Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey, bu tarihten bir-iki hafta ön­cesinden başlayarak yönetim kadrolarında tensikat yapılmasının en ateşli savunucu­ları olmuşlardı. Ama Ağustos ayının bu son günlerinde söz konusu süreç için hazırlıklar başlamıştı bile ve üç koldan sürüyordu: eski rejimin ada­mı olanlar, buna bağlı olsun ya da olmasın, bulundukları memuriyetlerin gerektirdiği uzmanlıkları yani eğitimle­ri olmayanlar ve gereğinden fazla maaş alanlarla birden fazla görevden maaş alan­lar topun ağzındaydı. Her bakanlıkta oluşturulan ko­misyonlar yeni kadro cet­velleri hazırlıyor ve bunlara göre tek tek bütün çalışan­ların görev yerlerini değişti­riyor, maaşlarını düşürüyor ya da emekliliklerine karar veriyordu. Ancak süreç tam bir keşmekeşe dönüştü. Ba­zı bakanlıklar, sürecin çeşitli ayrıntılarını Meclis-i Mebu­san’ın açılmasından sonraya ertelerken, bazıları tensika­ta başlamışlar, bazı bakanlık ve kurumların hazırladıkları cetveller ve tensikat planları ise Bakanlar Kurulu’nca red­dedilmişti. Tensikat uygula­malarında da birçok haksız­lık ve kayırma yapıldığı gibi, birçok kişi çeşitli biçimlerde mağdur edilmişti. Ayrıca es­ki rejimin bazı kötü şöhretli kişilerine de dokunulmamış­tı. Maaşlarını alamayanlar, kendilerine mazuliyet maaşı bağlanmayanlar vardı. Bağla­nan maaşlarda da bazen öy­le orantısızlıklar olmuştu ki, tensikatın ateşli savunucula­rından Hüseyin Cahit Bey bi­le birkaç yazısında bunlarla alay etmişti.

    İnmek mi zor, düşmek mi zor 7 Ocak 1909 tarihli Dalkavuk dergisinde yayımlanan karikatürde, basamaklarında en düşüğünden en yükseğine doğru memur rütbeleri yazılı bir merdiven taşıyan zabit yüksek bürokrata sesleniyor: “İn aşağı!” İnmek için düşmekten başka çaresi kalmayan bürokrat yakınıyor: “Nasıl ineyim, merdiveni çektin altımdan”…

    Bu karmaşa ortamında, 17 Aralık 1908’de açılan Mec­lis-i Mebusan’ın en önemli gündem maddelerinden biri de ister istemez tensikat me­selesi oldu. Konuya ilişkin ilk görüşmelerde sürecin olduğu gibi sürdürülmesi, yani dev­let dairelerinin kendi tensi­katlarını kendilerinin yap­maları fikriyle, bütün tensi­kat sürecinin tek bir kanuna bağlanması görüşü çatıştı. Mağdur ailelerinin Meclis önünde biriktikleri ve tensi­kata tâbî tutulanların sokak gösterileri yaptığı bir ortamda Meclis, iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda yasama kurumunun yürütmeye iliş­kin bir işe burnunu sokma­ması, diğer yanda da devlet hizmetinde yıllarca liyakatle çalışmış kişilerin geleceği­nin birkaç komisyon üyesi­nin iki dudağı arasından kur­tarılması gerekiyordu. Öte yandan, Meclis’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muha­lif mensupları arasında hem tensikata hem de maaşların düşürülmesine karşı çıkanlar da vardı.

    Sonuçta tensikatın ka­nun çerçevesinde yapılma­sı ve Meclis’in denetiminde olması fikri üstün geldi. Ama söz konusu kanunun çıkma­sı epey zaman aldı ve ancak 31 Mart Vakası’ndan son­ra kurulan 2. Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesi döneminde, 17 Haziran 1909’da yürürlü­ğe girebildi. Tensikat Kanu­nu’na göre, devlet memurla­rının emekliye sevkedilme­leri, açığa alınmaları veya görev yerlerinin değiştiril­mesi, her bakanlık için ayrı ayrı oluşturulan beş kişi­lik komisyonlarca yürütüle­cekti. Bu komisyonlara Âyân Meclisi’nden bir kişi baş­kanlık, Mebusan Meclisi’n­den bir kişi ikinci başkanlık yapacak, diğer üç üye ise il­gili bakanlıkça belirlenecek­ti. Kanun, iyi niyetle hazır­lanmıştı. Ama aynı sorunlar ve aynı adaletsizlikler gene yaşandı. O kadar ki, Meclis-i Mebusan, kendisine yüzlerce itiraz dilekçesi yollanmış ol­duğu için, bir Tedkik-i Ten­sikat Komisyonu oluşturmak zorunda kaldı. Bu komisyo­nun çalışmaları sırasında, özellikle eski rejimin adamı olmakla suçlananların iti­razları sorun yaratmıştı, zi­ra birçok suçlama kesin bir biçimde kanıtlanamıyordu. Bunun üzerine mebuslardan bazıları, 31 Mart Vakası’n­dan sonra Yıldız Sarayı’nda ele geçirilmiş ve Harbiye Ne­zareti’ne devredilmiş olan, zamanında Sultan II. Abdül­hamit’e verilmiş jurnalle­rin de tek tek incelenmesi­ni istediler. Bu öneri işleme konulmadı; ancak Tensikat Kanunu’nda birçok değişik­lik yapılması da Meclis’te tartışılmaya başladı. Ertesi yılın Mayıs ayında, İbrahim Hakkı Paşa Kabinesi iktidar­dayken, “Adl-i İhsan” takma adıyla anılan yeni bir ka­nunla, Tensikat Kanunu’nda önemli değişiklikler yapıl­dı. Bu kanun da daha sonra, Sait Paşa (1911), Gazi Ahmet Muhtar Paşa (1912) ve Kâmil Paşa Hükümetleri’nce deği­şikliklere tâbî tutulacak, so­nuç olarak tensikatın doğur­duğu sıkıntılar ve sorunlar Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’na girdiği za­man bile hâlâ halledilememiş olacaktı.

    Üç maaş olmaz!
    Medresetü’l-Hattatin ve Kanuni Sultan Süleyman Numune Mektebi hocalarından, ayrıca Üsküdar Gülnuş Valide Sultan Camii’nde imam olan Necmeddin (Okyay) Efendi bu üç görevinden de maaş almaktadır. Tensikat Kanunu mağdurlarından olmasa da üç yerden aldığı maaşından bazı kesintiler yapılarak haksızlığa uğradığını dile getirmektedir. Maliye haklı olduğunu ispatladığından Hattat Necmeddin Efendi’nin dilekçesi geri çevrilmiştir.

    II. Meşrutiyet dönemi tensikatından söz ederken, silahlı kuvvetlerde yapılan iki tasfiye hareketine değin­meden geçemeyiz. Bunların birincisi, 7 Ağustos 1909 ta­rihli Tasfiye-i Rüteb-i Aske­riyye Kanunu’yla başlayan süreçtir. Bu kanunla önemli iki şey yapılıyordu. Bunların birincisi, Meşrutiyet Devrimi öncesinde gizli polislik gibi işlere karışmış olanlar asker­likten çıkarılacaktı. İkinci­si ise, Osmanlı hizmetindeki yabancı subaylarla şehzade­ler haricinde kendilerine as­keri okullarda okurken veya daha sonra verilmiş olan bazı rütbeler geri alınıyordu. Ge­riye kalan uygulamalar ise, okullu ve alaylı subayların hangi rütbelerde kaç yıl bu­lunacakları gibi, silahlı kuv­vetlere özgü düzeltimlerdi.

    Erkekler savaştan döndü, kadınlara yol göründü
    Birçoğu savaş mağduru ailelerin mensubu olduğu halde kendi ifadelerine göre “devlet işlerinin yüz üstüne kaldığı bir zamanda” belli vaatlerle memurluğa davet edilen kadınların işten çıkarılmalarına yönelik teşebbüsleri Sadrazama şikâyet ettikleri dilekçeleri. 35 imza taşıyan bu toplu dilekçe Sadrazam tarafından PTT Müdürlüğüne havale edilerek devlet hizmetindeki kadınların mağdur edilmemeleri istenilmiştir.

    İkinci tasfiye hareketi ise, Balkan Savaşı’ndan sonra ya­pılandır. Aslında bu, hemen Bâb-ı Âlî Baskını’ndan sonra düşünülmüş, ama o dönemin Harbiye Nazırı Ahmet İz­zet (Furgaç) Paşa’nın tered­dütleri nedeniyle muallak­ta kalmıştı. Ertesi yıl Enver Paşa Harbiye Nazırı olunca uygulamaya geçildi; hem de gayet köktenci bir biçimde. Nitekim, konu gündeme ilk geldiğinde 163 subayın ordu­dan çıkarılması düşünülür­ken, Enver Paşa’nın yaptığı tasfiyede bu sayı 1.500’ü bul­muştu. Ayrıca, tasfiye yüksek rütbelilerle sınırlı kalmamış, birçok genç subay da emekli­ye sevkedilmişti.

    Arnavut ise kesin ayrılıkçıdır!
    Yanyalı Tevfik Bey 1898’de polislik mesleğine başlamış ve görevli olduğu Serfiçe Sancağı’ndan izinle İstanbul’a gelerek Üsküdar’a yerleşmiş. İzin bitince görevden alındığını öğrenmiş. Emeklilik hakkı dahi verilmediğinden itiraz etmektedir. Balkan Harbi sıralarında Arnavut milliyetçilerinin kulübü olan Başkim Kulübü’ne üye olup o yönde siyaset yapmıştır. Bu hareketi ile kendi isteğiyle Osmanlılıktan ayrıldığına ve Osmanlılık hislerini incittiğine karar verilerek, Osmanlı Devleti’nde yeniden istihdamının uygun olmadığı cevabı verilmiş.

    Sultan II. Abdülhamit dö­neminde, Tanzimat’ın getir­diği okullaşma sonucunda devlet hizmetinde çalışmanın tek ölçütü olan liyakat ilkesi büyük yara almış, olur olma­dık insanlar hak etmedikleri yerlere getirilmiş ve kendile­rine yüksek rütbeler bahşe­dilmişti. Bunların en güzel ve en tanınan örneği, mareşalli­ğe terfi ettirilmiş olan, askerî doktor Cemil Topuzlu’dur. Dolayısıyla, II. Meşrutiyet döneminin tensikat siyaseti, haklı bir nedene dayanıyor­du. Ayrıca, tasfiye sürecinin getirdiği bir dizi yanlışlık ve haksızlık, artık ülkenin tek hakimi olan Meclis-i Mebu­san’ı kayıtsız bırakmamış ve mebuslar bu haklı girişimin adaletli bir biçimde yürütüle­bilmesi için ellerinden gele­ni yapmışlardı. Ancak sonuç, gene de toplumsal bir deprem oldu. Bunun iki nedeni oldu­ğunu söyleyebiliriz. Birin­ci neden, bu gibi durumlar­da her zaman olan olmuş ve, kötü niyet olmadığı durum­larda bile, kurunun yanında yaş da yanmıştır. İkinci neden ise, İttihat ve Terakki Cemi­yeti’nin bir tür devlet içinde devlet durumunda olması ve Cemiyet mensuplarının dev­letin işine karışması sonu­cunda, pek çok durumda kişi­sel hesaplaşmaların belirleyi­ci olmasıdır. Bu ise, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liberal çevrelerin gözünden düşme­sine neden olduğu gibi, kan davasına benzer bir de sevim­sizlik yaratmış, mağdur olsun ya da olmasın, azledilenlerin Mondros Bırakışması’ndan sonra, özellikle de Damat Fe­rit Paşa Hükümeti dönemin­de yeniden önemli yerlere ge­lerek, temelde İttihatçıların örgütlediği Milli Mücadele sürecine karşı çıkmaları so­nucunu doğurmuştur.

  • Önce padişahın kulu sonra devletin memuru

    Önce padişahın kulu sonra devletin memuru

    Osmanlı devlet mekanizması Fatih Kanunnamesi ile tamamen kurumsallaşmıştı. İstihdamlar, terfiler, aziller kesin kurallara bağlıydı. Bunalım, isyan ve reform dönemleri hariç, kimse rastgele işe alınmaz, sıraya, liyâkata bakılırdı. Ama devlet dairelerinde çalışanların çoğunun iş güvencesi, sabit maaşı yoktu. Maaş alan imtiyazlı yüksek bürokratların kaderi ise, “patron”un, yani padişahın iki dudağı arasındaydı.

    İnsan topluluklarının “devlet” çatısı altında örgütlenmeye başlamalarıyla birlikte hiye­rarşi ve emir-komuta zinciri de şekillenmeye başladı. Osmanlı­lar devletleşme yolunda kendin­den önceki devlet tecrübelerine kayıtsız kalamazlardı. Emeviler tecrübeden uzak ilk yıllarında Bizanslı devlet adamı ve Hıris­tiyan olmasına rağmen Sercun bin Mansur ve ailesini nasıl el üstünde tuttuysa, Abbasiler na­sıl ki İran kökenli Budizmden İslamiyete geçen Bermeki ailesi­ni en üst mevkilere getirdilerse, Osmanlılar da ilk dönemlerin­den itibaren çok sayıda Bizanslı asilzade ve yöneticiyi Müslüman olduktan sonra istihdam ettiler. İlhanlılar devrinde de birçok va­li ve defterdar Yahudi asıllıydı. Selçuklu, İlhanlı Devletleri ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü topraklara özgü yönetim gelenekleri oluşmuştu. Osmanlılar kendilerinden önce­kilerin benimsedikleri yöntem­lerle teşkilatlarını geliştirdikçe, kendi ihdas ettikleri usulleri de kabul ettirdiler. Böylelikle sis­temleşen mekanizmada başta Osmanoğulları Hanedanı’nın erkek neslinden bir padişah ve yönetim kademelerinde yer alan kul taifesi ve tebaa ile klasik ça­ğın yönetim anlayışı geçerliliğini sürdürmüştü.

    2.-bab_ali4,C.3,-Kultur-Baka-nlığı-yay
    Devlet kapısı; Aynı zamanda devletin yönetim merkezi olan sadrazam konağı 19. yüzyılın ortalarından itibaren Bab-ı Âli olarak anılmaya başlandı. Devlet büyüdükçe, sadrazamın yetkileri genişlemiş, Bab-ı Âli’nin önemi artmıştır.

    Zamanla gelişen yapı içeri­sinde devlet kademelerinde is­tihdamın belirli kuralları ortaya çıktı. Osmanoğlu Hanedanı’nın dışında bir ailenin kök salması asla istenmedi. Anadolu Beylik­lerinden gelen ailelerle akraba­lık kurulmuş olsa bile nüfuzları eritildi, etkisiz hale getirildiler. Çandarlılar ilk tasfiyenin kurba­nı oldular.

    Fatih Kanunnamesi ile ta­mamen kurumsallaşan devlet yönetiminde, görevlilerin in­tisap, istihdam, istihkak, terfi ve azilleri ile ilgili kesin kural­lar oluşturuldu. Merkez ve taşra teşkilatlarında rütbeler, daireler ve mansıplar belirlendi. Bura­larda görevlendirilebilmek için şartlar konuldu. 1856 Islahat Fermanı’na kadar ancak Müslü­man olanlar devlet memuru ola­bilirdi. Kâtip kalemlerine (bü­rokrasiye) muhakkak imtihanla girilirdi. Devlette istihdama yö­nelik Enderun gibi okullar, med­reseler olsa da buralardan çıkan mezunların ilerlemiş yaşlarda istihdamı tercih edilmediğinden, küçük yaşta çırak usulüyle ka­lemlere alınan çocuklar bir mek­tep şeklini alan dairelerde eğiti­lirlerdi. Çalışanların çocukları­na %30 nispetinde bir kontenjan sağlanması kanundu. Bunların içinden kendini ispat edebilen­ler zamanla devlet dairelerinde asli unsur olurlardı. Boşalan bir görevin rastgele birine verilmesi mümkün değildi. “Silsile-i mera­tip” usulüne uyulur, Mülâzemet Defterlerindeki (rütbe sırası ve­ya nöbeti) bekleme sıralarına gö­re, boşalan makama sırası gelen geçer, kendinden öncekiler de birer sıra öne gelirdi. Büyük bunalım ve reform dönemlerinde bu kuralların ha­sıraltı edildiği görülmektedir. Halil Hamid Paşa’nın sadra­zamlığı sırasında (1782-1785) gerçekleştirdiği kadrolaşmanın büyük tepki topladığı bilinmek­tedir. Rakamlar günümüz için komik derecede küçük olsa da merkez bürokrasisindeki görevlendirmelerin 51’inin yeni ata­ma olması o güne kadar rastla­nılmayan bir durumdur. Birinci Abdülhamid’e darbe hazırlığında bulunduğu suçlamasıyla azledi­lip öldürüldüğünde, Halil Hamid Paşa tarafından doldurulan kad­rolar büyük ölçüde tasfiye edildi. Osmanlı devrinde daha sonra aldığı anlam bakımından “ten­sikat” tabiri ile karşılanabilecek ilk olay budur.

    1-defterdar-C.3,-Kultur-Bakan-lığı-yay
    Kalem odası; 1989 Tanzimat fermanına kadar geçerli olan yapılanmaya göre, devletin üç ana kolundan biri de Bab-ı Defterî (Defterdar Kapısı), yani Maliye’ydi. Bu kolun mensuplarına “kalemiye ricâli” adı verilirdi.

    Ortaya çıkan devlet yapı­sında görevliler, üç ana koldan birinde yer alırlardı. Sadrazam “Sahib-i Devlet” unvanına sa­hip olsa da devletin merkezin­de Bab-ı Asafi (Sadaret kapısı; Mülkiye), Bab-ı Defteri (Defter­dar kapısı; Maliye), Bab-ı Meşi­hat (Şeyhülislam kapısı; Maarif ve Adliye) olarak sınıflandırı­lan yönetim yapısının ayrı ayrı yetki ve sorumlulukları vardı. Bu üç ana kolun mensuplarına “Seyfiye, Kalemiye, İlmiye” ri­câli adı verilirdi. Yüzyıllar için­de bazen farklı uygulamalar ol­sa da örgütlenme şeması bu şe­kilde olan Osmanlı memurunun günümüzdeki “devlet memur­luğu” kavramına çok uzak bir yapıda teşkilatlandığı açıktır. Devlet dairelerinde çalışanların çoğunun iş güvencesi, sabit bir maaşı bulunmazdı. Bir anlam­da kadrolu olabilmek, saliyane­li veya ulufeli yani sabit maaşlı bir kâtip olabilmek çok azının ulaşabildiği bir imtiyazdı. Bazı­ları kalemlerin işlemlerinde, iş sahibi vatandaşların ödemek­le yükümlü olduğu “kalemiye harcı” denilen ücretlerin rütbe­lerine göre memurlara dağıtıl­masıyla elde edilen değişken gelirlere sahiplerdi. Bir kısmı da doğrudan doğruya atiyye ve ih­san alırlar ama miktarı ve öde­me tarihleri verenin paşa gön­lüne göre değişirdi.

    Devletten maaş alanlara “As­kerî Sınıfı” adı verilirdi. Bütün divan üyeleri, meşihat mensup­ları, valiler, kadılar, sancakbey­leri, mütesellim ve voyvodalar bunlar arasındaydı. Yüksek ma­aş ve imtiyazları olabilir, ancak işverenleri olan padişah tarafın­dan her an azledilebilir veya ha­yatlarına son verilebilirdi. Üste­lik eceliyle veya siyaseten ölüm­leri halinde tüm mal varlıkları devlet tarafından müsadere edi­lirdi. Geride bıraktıkları malları, padişahın tavrına bağlı olarak belki tamamen aileye iade edile­bilir, bazen de çok az şey kalırdı.

    Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kanlı bir şekilde ortadan kaldırıl­ması ile devletin o zamana kadar görmediği bir tasfiyeye girişildi. Yüzlerce yeniçeri ve devlet ada­mı kargaşada can verdi, birçoğu sürüldü. Reformların ardı arka­sı kesilmedi ve 1839’da Tanzi­mat’ın ilanından sonra, devlet memuru anlayışında büyük de­ğişiklikler oldu. En önemlisi mal müsaderesi ortadan kalktı. Can güvenlikleri sağlandı. “Siyaseten katl” anlayışı tarihe karıştı.

    Giderek küçülen devletin azalan gelir kaynakları, istih­dam politikasının gevşekliği yüzünden şişen askerî ve mül­ki kadroları beslemeye yetme­dikçe, yeni arayışlara geçildi. Bu dönemde “tensikat” ve “ıslahat” tabirleri yan yana kullanılır ol­du. 1843’ten itibaren Tanzimat reformlarını sürdürebilmek, ül­kenin kalkınmasını sağlamak, verimsiz kaynakları geliştir­mek gayesiyle atılan adımlara da “Tensikat” denildi. Ordunun ıs­lahatı için de tensikat faaliyetle­rine girişildi, çok sayıda memur ve asker açığa çıkarıldı.

    Sultan İkinci Abdülhamid devrinin başlarında, anayasal bir toplum düzeniyle kanun ve nizamların esas alındığı bir düz­leme kavuşulması hedeflendi. Meşrutiyet deneyimi kısa sürse de kanun devleti olma ısrarın­dan vazgeçilmedi. 1883 yılında­ki Memurin-i Mülkiye Kararna­mesi ile günümüze kadar süren “Kamu Personel Rejimi”nin te­melleri atılarak, çalışma saatle­rinden emekliliğe kadar düzen­lemelerin olduğu modern bir an­layışa geçildi.

  • Büyük tensikatlar ve kuruyla yanan yaşlar

    Büyük tensikatlar ve kuruyla yanan yaşlar

    Gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet dönemleri, devletin kimi kaçınılmaz, kimi keyfî birçok “toplu temizlik” hareketine sahne oldu. Hepsinde ortak olan nokta, süreçlerin iyi yönetilememesi neticesinde masumların da zarar görmesiydi.

    Başbakan Binali Yıldı­rım, geçen ayın orta­sında yaptığı açıklama­da, 15 Temmuz darbe girişim ertesinde kamuda açığa alınan ve memuriyetten çıkarılanla­rın toplam 81.494 kişi olduğun belirtmişti. Gerek Kanun Hük­münde Kararnameler, gerekse kurumsal tasarruflarla, Eylül sonu itibariyle bu rakamın 100 binin üzerine çıktığı tahmin ediliyor. Bu, Osmanlı ve Cum­huriyet tarihlerinde devletteki en kapsamlı tasfiye olarak or­taya çıkmakla birlikte, bir ilk de değil. Zira devlet kadrola­rında tasfiye, çeşitli dönemler­de (1933, 1947, 1960 ve 1980) üniversitelere yapılan haksız­lıkları bir kenara bırakacak olursak, siyasal koşulların zor­ladığı, şimdiki gibi gerekli ola­bilen bir uygulama. Nitekim, Sultan II. Abdülhamit mutla­kiyetinden Meşrutiyet’e, impa­ratorluktan da Cumhuriyet’e geçiş gibi önemli dönemeçler­de de, ciddi tasfiyeler yapılmış. Meşrutiyet’in, özgürlük orta­mı ve temsili rejim isteyenleri gammazlayanlara önemli me­murluklar vereceğini düşüne­meyiz tabii. Sultan VI. Meh­met Vahdettin’e ya da Damat Ferit Paşa’ya sadık memurla­rın da kendilerini Cumhuri­yet yönetiminde yer bulabile­ceklerini hayal etmek güç olur. Kaldı ki, Türkiye Cumhuriye­ti’nin, I. Dünya Savaşı’na ka­dar neredeyse tüm Ortadoğu’yu yöneten bir memur kalabalığına ne ihtiya­cı vardı, ne de bunlara verecek parası. Ama, söz konusu süreç­ler pek adil bir biçimde yöne­tilemedi. Parasızlık, acelecilik ve kişisel garezler kuruların yanında yaşların da yanması­na neden oldu.

  • Onların Jazz’ı varsa, Türkiye’nin Cazı var

    Onların Jazz’ı varsa, Türkiye’nin Cazı var

    Caz Çok Zor’un ana konusu siyah Amerikalıların müziklerinden doğup tüm dünyaya yayılan ve dünyanın her yerinden içine aldığı farklı kültürel etkilerle tüm gezegene ait hale gelen cazın Türkiye macerası olsa da, arka planda Türkiye modernleşmesinin tarihine dair sembolik, düşündürücü ve ‘hoş’ ipuçları var.

    KAPAK
    CAZ ÇOK ZOR 
    Hazırlayan: Batu Akyol
    Kara Plak Yayınları, 240 sayfa

    Anlatmaya, “Bir abimiz vardı, bir gün ‘Yarın bana gel, sana caz din­leteceğim’ dedi” diye başlıyor. Kim mi? Dünya caz sahnesin­de 60’lardan bu yana Maffy Falay adıyla maruf Muvaffak Falay. Adının Muvaffak’tan Maffy’e dönmesinin hikâyesi başlı başına film, ona sonra gi­reriz. Falay’ı evine caz dinlet­meye çağıran ‘abisi’; gramofo­nu kurar, 78 devirli bir taş plak yerleştirir ve çalar. Falay o sı­rada, çocukluğunda belediye bandosuna imrenerek trompe­te bulaşmış, sonrasında kon­servatuvara girmiş, dinleyece­ği müzik hakkında en ufak bir fikri olmayan bir yeni yetme­dir. Zaten “caz dinleme” tekli­fine ilk tepkisi de şöyle olmuş­tur: “Caz mı? O da ne?”

    Plak çalmaya başladıktan bir süre sonra Falay ayakta, sesi daha iyi duymak için kafasını neredeyse gramafonun borusu­nun içine sokmuş vaziyettedir. “Kim bunlar, nasıl adamlar?” diye sorar. Aldığı cevap; “Dizzy Gillespie ve Charlie Parker”dır. Cazla ilk karşılaşmasını anla­tırken, “Aklım başımdan gitti, mahvoldum. Bütün hayatım de­ğişti” diyor Falay.

    Falay, bu anıyı “Türkiye’de Caz” adlı belgeselde anlatı­yor. “Türkiye’de Caz”, Türkiyetarihinin müzikal bir kısmını kayıt altına alan bir belgesel. Şimdi elimizdeki kitapsa, bu belgesel için yapılmış inanıl­maz çeşitlilikteki söyleşilerin tam çözümlerini içeriyor.

    Bugün artık kimse genç Muvaffak Falay gibi “Caz mı? O da ne?” demeyecektir belki, ama “Caz müziğiyle hiç ala­kam yoktur, meraklısı okusun” diyorsanız şayet, hemen söy­lemek gerekir ki yanılıyor ola­bilirsiniz. Ana mevzu Afrika kökenli siyah Amerikalıların müziklerinden doğup, zaman içinde tüm dünyaya yayılan ve dünyanın her yerinden içi­ne aldığı farklı kültürel etki­lerle bugün tüm gezegene ait hale gelen bir müzik türünün Türkiye macerası olsa da ar­ka planda bambaşka bir hikâ­ye daha var: Türkiye modern­leşmesinin (ya da Türkiye’nin kapitalistleşmesinin) de tari­hine dair sembolik, düşündü­rücü ve ‘hoş’ ipuçları.

    ismet4
    İsmet Siral

    Savaş yıllarının ardından İstanbul’da genellikle Erme­niler tarafından icra edilme­ye başlayan bu müziğin, dans orkestralarının, Batılı müzi­ğin gelişmesi için verimli bir mecra işlevi gören halkevleri­nin ve 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde yaşanan meşum olayların ertesinde ortalığın bir anda sessizliğe gömülüp müziğin bir süre duyulmaz oluşunu ‘dinliyorsunuz’ me­sela. Türkiye’nin 1950’lerde Demokrat Parti ile birlikte Ba­tı’ya, NATO’ya ve dolayısıyla Amerikan hamiliğine yönel­mesinin ardından CIA’in bir nevi “halkla ilişkiler projesi” kapsamında cazın Türkiye’de yayılması için Amerikan dev­letince desteklenen büyük konserlerin hikayesi ya da… Ama daha da tuhafı Sovyetlere karşı Batı blokun­da kalması istenen Türkiye’de Amerikan tarzı müziğin yayıl­ması, yani bildiğiniz “kültür emperyalizmi” maksadıyla en ünlü cazcılarını Türkiye’de konser vermeleri için teşvik eden Amerikan hükümetinin müzik tarihinde hiç hesaplan­mamış bir etkiye yol açmış ol­ması herhalde.

    Dave Brubeck, Don Cher­ry gibi isimler önce dönemin Türkiyeli cazcıları İsmet Siral, Süheyl Denizci ya da Erdem Buri gibi isimlerle tanışırlar ve elbette bir de Beyoğlu’n­da ve İzmir Kordon’da “tör­kiş raki”yi tecrübe ederken ayakkabı boyacalarının fırça­larıyla sandıklarında tuttuk­ları ritmlere ve etraflarında­ki roman müzisyenlere kulak kesilirler. Sonrası mı? Brube­ck 5/8’lik meşhur Take Five’ı, 9/8’lik Blue Rondo a la Turc’u ya da Don Cherry’nin bugün dünya müziğinin öncülü sayı­lan bildiğiniz zeybek çaldığı albümleri. Bugün dünya mü­ziğinde etnik caz ya da fusion denilen tarzların tohumları­nın aslında tarih pek yazmasa da İstanbul’da toprağa atıldı­ğını böylece fark edebilirsiniz.

    02 falay maffy
    Muvaffak (Maffy) Falay

    İşin mimarı Batu Akyol’un belittiği gibi, “sözlü tarih ça­lışmalarının en büyük düşma­nı röportaj yaptığınız insan­ların kendilerini anlatırken derin tevazu ile yüksek ego arasındaki çalkantılı denizde kaybolabilmeleri” mühim bir dert. Ama belgeseli izlerken ve söyleşileri okurken o çalkan­tılı dalgalı denizde kimsenin kaybolmasına müsaade edil­mediğine tanık olmak müm­kün. Ama tekrar aynı yere dö­necek gibi olsak da şunu söy­lemek gerekiyor: Söyleşileri okurken insan Batı – Doğu iki­lemi, yakın tarihin siyasi akışı, Osmanlılık, Cumhuriyet, kim­lik ve bugünün ana tartışmala­rının ekseninde yer alan daha bir dolu konuda ister istemez fikir jimnastiği yaparken buluyor kendini.

    Unutmadan: “Muvaffak nasıl Maffy oldu?”yu sona bırakmış­tık. Dizzy Gilles­pie’nin Türkiye kon­serinde havaalanında uçağı karşılayanlar arasın­dadır Falay. Elinde trom­peti, “Welcome Dizzy Gil­lespie” pankartının altında çalmaktadır. Gillespie uçağın merdivenlerin­den iner, bu genç trompetçi­nin yanına gidip solosunu bi­tirene dek dinler. Sonra ismini sorar. O ana dek Gillespie’nin fotoğrafını görmemiş olan Falay, zihninden “Aaa, Dizzy Arapmış!” diye geçirmekte­dir. Ve “Muvaffak” söylenmesi zor bir isim olduğu için arka­daşlarının ona seslendiği gibi “Ma’fak” diye cevap vermeyi tercih eder bizimki. Ve olay­lar gelişir. Ne mi olur? Gerisi­ni Muvaffak Falay’ın dilinden okumanızı tavsiye ederiz, zira onun gibi tadında anlatmak mümkün değil.

    0 jazz stills (11)
    0 jazz stills (8)
    0 jazz stills (10)
    Cazın Türkiye’deki ilk dönemleri Caz Çok Zor, Türkiye’de Caz adlı belgesel için yapılmış söyleşilerin tam halini içeriyor. Söyleşi yapılanlar arasında, Türkiye’de cazın en eski devirlerini hatırlayan Cüneyt Sermet ya da artık aramızda olmayan Selçuk Sun’dan Tuna Ötenel’e, Okay Temiz’e bir dolu, “yaşayan tarih” misali müzisyen var.
    01
    Dizzy Gillespie Türkiye’de 1956’nın Nisan-Mayıs aylarında Türkiye’ye gelen dünyaca ünlü caz müzisyeni Dizzy Gillespie’yi karşılamak için havaalanında “Welcome Dizzy Gillespie” pankartının altında bekleyenler arasındaki Muvaffak (Maffy) Falay da var (elinde trompet olan).
  • Selam, tarihin hacklenmiş sayfalarına hoş geldiniz!

    Sanıldığının aksine, hackerlar internet çağında ortaya çıkmadı. Bilgi öteden beri kıymetliydi. Kadim Çin’de, eski Mısır’da alimler bilgiyi korumak için şifreler geliştirdi. Şifre kırıcıların tarihi de şifrenin tarihine koşut olarak gelişti. Deyim dillere düşmek için 80’lere kadar beklese de, aslında birer şifre kırıcı olan modern hackerlar, bilgisayarın icadından çok önce tarih sahnesine çıktılar, II. Dünya Savaşı’nın gidişatında kilit rol oynadılar.

    İngilizce “kesmek”, “doğramak”, “yontmak” gibi anlamlara gelen “to hack” fiilinden türeyen “hacker” kelimesi, Türkçe’ye “bilgisayar korsanı” şeklinde çevriliyor. Korsan ürkütücü bir kelime. Akla ganimet peşinde koşan, korkunç görünümlü, kaba saba haydutları getiriyor. Kavrama Türk gözlüğüyle baktığımızda işin doğasında kötülük olduğunu görüyoruz. Ama, gerçek her zaman böyle olmayabiliyor.

    Sene 1903… O yıllarda iletişim gerçekten zahmetli bir iş. Zamanın en hızlı iletişim aracının telgraf olduğunu düşünün. Yani biri teller üstünden aktarılan mors kodlarını yazıya çeviriyor, bunu kağıda işledikten sonra postacıya veriyor, postacı yürüme hızıyla mesajı alıcıya götürüyor. Fakat bunun için bile dağları tepeleri aşan direkler dikmek, aralarına teller germek gerekiyor. Fırtınalar direkleri söküyor, rüzgar telleri koparıyor. Verinin iletilmesinin önüne sayısız engel çıkıyor, bunları aşacak yeni bir hamleye ihtiyaç var.

    Tam o sırada, radyonun mucidi Guglielmo Marconi’nin iddiası büyük ses getiriyor: “Telgraf mesajlarını kablosuz bir düzenekle 500 kilometre öteye başkalarının erişemeyeceği şekilde gönderebilirim…”. Telsiz telgraf fikri inanılmaz derecede ilgi topluyor. İngiltere’de Cornwall’dan Londra’ya bir mesaj gönderilmesi planlanıyor. Mesajı almak ve şovu alkışlamak için büyük bir kalabalık toplanıyor. Mesaj havadan gelecek, Marconi’nin asistanı John Ambrose Fleming onu yazıya çevirecek, kurulan basit projeksiyon düzeneğiyle büyük ekrana yansıtacak.


    Her şey hazır. İnsanlar büyük bir heyecan içinde mesajın gelmesini bekliyor. Mesaj geliyor gelmesine ama, bu beklenen mesaj değil. Çünkü mors kodları Marconi’yi halkı “kafalamak”la suçlayan muzip bir mesajı tekrarlayıp duruyor. İşin aslı kısa sürede anlaşılıyor: Zamanın gözde sihirbazlarından Nevil Maskelyne, mesaj kaynağıyla alıcı arasına girerek kendi mesajını gön­deriyor salona. Ortalık karışı­yor. Kablosuz telgrafın aslında o kadar da güvenli bir iletişim aracı olmadığı ortaya çıkıyor. Böylece Maskelyne, tarihin ilk hacker’larından biri olarak ka­yıtlara geçiyor.

    Nevil Maskelyne, hayatı­nı biraz da madrabazlığa kaçan sihir numaralarıyla kazanıyor olsa da aslında hiç de yabana atılamayacak amatör bir bili­minsanı aynı zamanda. Derdi, Marconi ve ekibinin “çok gü­venli” dediği kablosuz mesajla­rın o kadar da güvenli olmadı­ğını göstermek, insanlığa ken­dince bir katkı sağlamak.

    Hackerların öncülerinden 1903 yılında radyonun mucidi Marconi’nin halka açık telsiz telgraf gösterisini hack’leyen sihirbaz Nevil Maskelyne, modern zamanların ilk hacker’larından biri olarak hatırlanıyor.

    II. Dünya Savaşı’nın kahraman hackerı

    Her ne kadar kendilerini ta­nımlayan sözcük o zamanlar henüz tedavüle girmiş değil­se de, hacker’lığın ilk yükse­lişi iletişim alanında önem­li gelişmelerin kaydedildiği 1930’lu, 40’lı yıllara rastladı. İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte iletişim teknolojileri sözcüğün gerçek anlamıyla “hayati” bir önem kazandı. Savaşan ülkeler iletişimlerini gizli tutabilmek için şifre makinaları geliştir­di. Bu cihazların sakladığı gi­zemlerin çözülmesi binlerce insanın yaşaması ya da ölmesi anlamına geliyordu. Cihazlar insan yapımıydı. İnsanlar tara­fından kurgulanmışlarsa, gizle­ri insanlar tarafından çözüle­bilirdi. Bugün tarihin en büyük beyinlerinden biri olarak ha­tırlanan İngiliz matematikçi ve kriptolog (daha sonra bilgisa­yar bilimcisi de olacaktı) Alan Turing ve savaşan bütün saf­lardan parlak zekalar, şifrele­me cihazları geliştirerek ya da çökerterek savaşın gidişatında önemli roller oynadılar. İkinci Harp sırasında Alman haber­leşme şifrelerinin kırılmasın­da gösterdiği büyük yararlılık­lar nedeniyle İngiltere’de savaş kahramanı ilan edilecek olan Turing, harpten sonra Manc­hester Üniversitesi’nde geliş­tirdiği algoritma tanımıyla mo­dern bilgisayarın kavramsal te­melini atan kişi oldu. Onun ve diğer kod kırıcıların savaş bo­yunca sürdüğü çalışmalar bu­gün yapılmış olsaydı, kesinlikle hacker’lık olarak tanımlanırdı.

    Islıkla telefon hackleme

    1950’lerde iletişimde telefo­nun önemi arttı. Eski fişli so­ketli telefon santralları, yerini otomatik olanlara bırakmış­tı. Telefon haberleşmesi, tıpkı bugün olduğu gibi çok ciddi bir sektör yaratmış, adeta para ba­sıyordu. Santrallar o yıllarda kendilerini özel sesler çıkarta­rak otomatize ediyordu ve bu keşfedilmeyi bekleyen bir açık­tı. Kaşifin tarih sahnesine çık­ması gecikmedi. 1956’da, dört yaşından beri en sevdiği oyun­cağı evin telefonu olan ve artık yedi yaşında koca bir adam (!) olan Josef Carl Engressia adın­da doğuştan kör Amerikalı bir çocuk, görme engelinin kendi­sine kazandırdığı hassas kula­ğıyla bu sesleri yakaladı. İşin daha da garibi, Carl 2600 hertz frekansındaki sesleri ıslıkla çı­kartabiliyor ve telefon santral­lerini harekete geçirebiliyordu. 1960’ların sonlarında Güney Florida Üniversitesi’nde öğre­nim görürken Carl’ın adı “ıslık­çı”ya çıkmıştı. Uzun mesafeli uluslararası aramaları ücret­siz yapabilmek “mutlak kulağı” ve ıslığı sayesinde onun için çocuk oyuncağıydı. Engrassia çok pahalı aramaları okul ar­kadaşlarına 1 dolar karşılığın­da sattı ve epey para kazandı. Oyun, Kanadalı bir operatörün ıslıklı hilenin farkına varma­sıyla son buldu. Ama Carl’ın suçunun bedeli gülünçtü: Genç adam paçayı sadece 25 dolar ödeyerek kurtardı. Yine altmış­lı yıllarda, telefon şebekelerine gizlice sızmaya yarayan cihaz­lar olan “phreaking box”lar ge­liştirildi. Normal şartlar altın­da telefon operatörünün sahip olduğu yetkiler kullanılarak telefon şirketleri dolandırıldı. Carl Engressia bu yıllarda ye­niden sahneye çıktı. Daha son­ra “Captain Crunch” takma is­miyle tanınacak olan arkadaşı John T. Draper’la birlikte tele­fon şirketlerini bu tür cihazlar kullanarak zarara uğratmaktan başı FBI’la derde girdi. İkilinin öyküsü 1971’de Esquire dergisi­ne konu oldu.

    Islıkçı hacker Islığıyla telefon santrallarını harekete geçirerek operatör şirketlerini dolandıran görme engelli Josef Carl Engressia’nın hayatı “Joybubbles” isimli belgesel filme konu oldu.

    Masumiyet çağı

    1980’lerde hacker’lık hikaye­sinde büyük kırılma nokta­larından biri yaşandı. Çünkü bilgisayarlar yavaş yavaş ev­lere girmeye başlamıştı. ABD ve Fransa gibi yüksek tekno­loji üreticisi ülkelerde bilgisa­yarlar birbirine telefon hatları üzerinden bağlanarak inter­netin atası olarak nitelenebi­lecek network’ler oluşturdu. Ağlarda gezinenlerin sayısın­daki artış, hacker deyimini po­pülerleştirdi. 1980’de FBI’ın ABD’de NCSS (Ulusal Kompü­ter Yazılımı Sistemleri) firma­sının bir sistem açığını araş­tırırken, The New York Times konu hakkında yaptığı haber­de hacker’ları şöyle tanımlı­yordu: “Tuhaf bir şekilde bilgi­sayar sistemlerinin açıklarını yoklayan, makinaların limit­lerini ve olanaklarını araştı­ran yetenekli, çoğunlukla genç bilgisayar programcıları, tek­nik uzmanlar…”. Yalan da de­ğildi. O yıllarda Hacker’lığın temelinde, öncelikle merak ve öğrenme açlığı vardı. Yakın teknoloji tarihinin bu renkli figürlerinin birincil motivas­yonu, hayatımıza yeni giren ve her yönüyle test edilme­miş yüksek teknolojileri son suz bir merakla derinlemesi­ne incelemekti. Birçoğu bunu kendilerini geliştirmek, övgü almak ya da ego tatmini için yapıyordu, ama niyetleri kötü değildi. Tabii bu böyle devam etmeyecekti.

    Savaş kahramanı dahi Modern bilgisayarın kavramsal temellerini atan Alan Turing, Britanya Ulusal Fizik Laboratuarı’nda APE’nin (Automatic Computing Machine/ Otomatik Hesaplama Makinası) pilot modelinin tanıtımında, 1950.

    80’li yıllar, hacker’ların ilk örgütlenmelerine de tanık ol­du. Almanya’da kurulan Kaos Kompüter Kulübü, ABD’de fa­aliyete geçen Warelords, hacker’ları, telefon şebekesi av­cılarını, kod kırıcıları çatıları altında bir araya getirdiler. Bu yıllarda televizyonda ve sine­mada hacker teması yaygınlaş­tı, hacker’lar hakkında diziler ve filmler yapıldı. O zaman­lar henüz kişisel bilgisayarlar yeterince gelişmemiş olsa bile hayal gücüne inanılmaz bece­riler atfedildiği için, 1980’lerde çekilen hacker filmleri, belki de insanlık tarihinin en büyük korsanlık fikirleriyle bezendi. Hacker’lık vakalarının 1980’li yılların ortalarında artmaya başlaması, Amerikan devleti­ni bu konuda hukuki düzenle­meler yapmaya mecbur bıraksa da, 18 yaşının altındaki hac­ker’lar kanun kapsamı dışında bırakıldı. Gerçekleşen saldırı­ların basın yoluyla popülerlik kazanması bilgisayar korsan­lığı işini bir uzmanlık alanı­na hatta mesleğe dönüştürdü. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülkede bilgisayar­lara nasıl girilebileceğini anla­tan basılı dergiler piyasaya çık­maya başladı. 1980’lerin son­larında solucan denen ve bir bilgisayardan diğerine atlayan virüsler binlerce bilgisayarı et­kiledi. 1988’de Cornell Üniver­sitesi’nde okuyan 23 yaşındaki lisansüstü öğrencisi Robert T. Morris’in yazdığı kendi ken­dini kopyalayan bir solucan, internetin atası sayılan Arpa­Net’e girerek 6 bin bilgisayara ulaştı. 1989 yılında NASA’nın uzaya gönderdiği araçlarda plütonyum kullanılmasını eleş­tiren gençler WANK adında bir virüsle hem NASA’yı hem de ABD Enerji Bakanlığı’nda et­kin hale geldiler. Virüsü yazan­ların Avusturalyalı olması ve Yeni Zelanda’da nükleer ener­ji kullanılmadığı için WANK’ı bu bölgedeki bilgisayarları et­kilemeyecek şekilde yazmala­rı hacker’lığa mevzi bir prestij kazandırdı.

    Alan Turing’in hayatının bir bölümünün anlatıldığı Yapay Oyun (The Imitation Game) isimli 2014 tarihli filmde, ünlü biliminsanının Dünya Savaşı sırasında Almanların şifreli haberleşmelerinin kodlarını kırma başarısı anlatılıyor.

    Karanlığın yükselişi

    Bilgisayarların birbirine bağlı olmadığı bir dönemde ortaya çıkan hacker’lık 90’lara, yani bilgisayarların veri paylaşımı­nın arttığı dönemlere gelindi­ğinde tam bir patlama yaptı. Bu yıllarda kredi kartı hırsızlıkları yaşanmaya başlayınca bilgisa­yara meraklı aklı evvel çocukla­rın aklına kurt düştü. 1980’lerin sonunda da bankalara saldırılar yapılmış hatta Şikago Bankası 70 milyon dolarını çaldırmış­tı ama bu bankanın parasıy­dı. Oysa artık bizzat bireylerin kredi kartlarından çalınan pa­ralar söz konusuydu. 1990’lar­da dünyaya açılan Rus İnternet korsanlarından Vladimir Levin, İnternet’in devreye girmesiyle hemen hemen aynı zamanlar­da, 1994 yılında Citibank’ın bil­gisayarlarına girdi ve 10.7 mil­yon dolar çaldı. Levin yakalan­dı ve paranın büyük bir kısmını bankaya iade etti ama hacker’lı­ ğın karanlık yüzü iyiden iyi­ye belirmeye başlamıştı. Yine 90’ların ortalarında, bilgisayar korsanlığı halka indi. Piyasaya sürülen basit yazılımlarla artık herkes ücreti mukabilinde ha­cker’lığı tecrübe edebiliyordu. Hiçbir altyapısı olmayan genç­lerin bile birilerini kandırabil­mesi, başkalarının bilgisayar­larını bir süre için işlevsiz hale getirebilmesi, hatta elektronik posta kutularını birbiri ardına attıkları mesajlarla doldurup taşırabilmesi mümkündü. Kor­san yetiştiren korsanlar türe­miş, bunların ürettikleri yazı­lımlar metalaşmıştı. Bu yıllarda bilgisayar korsanları kişisel bil­gisayarlara yüklenen Micro­soft ürünlerinin kritik açıkları­nı çok fazla kullandılar. Açıkları kullanarak sisteme soktukları virüslerle çok fazla can yaktılar ve bilgi çaldılar. Microsoft, çı­kardığı her işletim sistemi için yüzlerce yama yayınlamak zo­runda kaldı.

    ArpaNet’i hack’leyen üniversite öğrencisi Robert Trappan Morris, New York’ta yargılandığı mahkemenin çıkışında, 8 Ocak 1989.

    Kaos büyüyor

    2000’li yıllarda bilgisayardan bilgisayara iletişim oldukça hızlanmış, dosya paylaşımı art­mıştı. 2000 yılında yazılan ve Filipinler’den yayılmaya baş­layan ILOVEYOU isimli bir solucan birkaç saat içinde tüm dünyadaki milyonlarca bilgisa­yarı etkileyerek enfeksiyon ris­kinin boyutlarını tüm dünya­ya gösterdi. 2001’de Amerikan devlet kurumlarına sızan Gary McKinnon adında 14 yaşından beri hackerlık yapan bir genç, mümkün olan en kaba dille “güvenliğiniz çok kötü” mesaj­ları bıraktı ağlara. McKinnon, NASA’ya sızdığı sırada devletin sakladığı UFO görüntülerine de ulaştığını açıkladı. 2000’li yılların en gözde hack aktivite­lerinden biri de “deface” (tipi­ni kaydırmak diye çevrilebilir) adı verilen, bir sitenin görü­nüm ve içeriğinin değiştirilme­si olayıydı. O yıllarda özellikle hacktivistler, dünyanın önde gelen kurum ve kuruluşlarının sitelerini değiştirdiler, ana say­falara kendi mesajlarını bırak­tılar. Bu alanda rekor istorpitx takma isimli bir Türk hacker tarafından kırıldı: istorpitx eş­zamanlı olarak 21 bin 549 in­ternet sitesini bozmayı başar­dı. 2000’lerin en büyük kabusu zombi yazılımlar oldu: İnsan­ların bilgisayarlarına giren ve orada sessizliğini koruyan yazılımlar, dışarıdan kendile­rine emir geldiğinde hareke­te geçerek saldırılacak siteye “merhaba” demeye başladılar. Ne en büyük şirketler, ne dev­let kurumlar, ne de bizzat ül­keler bu saldırılara direnebil­di. Suriye Elektronik Ordusu, Linkedin, Huffington Post ve New York Times gibi kurumla­rın sitelerini kullanılmaz hale getirerek dikkatleri çekmeyi başardı. Bu yöntem Türkiye’de yaşanan bazı olayları protesto etmek için de kullanıldı, saldı­rıların durdurulması için tüm ülkenin ağları tek bir seferde kapatıldı. Ülkenin önde gelen kurumlarının web siteleri eri­şilmez hale geldi. Bu olaylarda; RedHack, Anonymous Turkey, Cyber Warrior, Ay Yıldız Tim gibi hactivist grupların isimleri ön plana çıktı. Türk hacker’la­rın en kayda değer girişimle­rinden biri de, bir bilgisayar güvenlik sağlayıcısı olan Trend Micro’nun internet sitesinin ele geçirilmesi hadisesiydi. Al­berto Gonzales takma isimli bir hacker, tam 170 milyon kredi kartı numarasını çalarak bu menfi alanda tarih yazdı.

    Yeni tehditler

    Hacker’ların çevreyi korumak, büyük devletlerin tekelleşme çabalarını engellemek, anti de­mokratik uygulamalara başkal­dırmak için gerçekleştirdikle­ri dünya ölçeğinde ses getiren idealist sanal eylemlerin hızı son yıllarda kesilmiş görünü­yor. Ne yazık ki yakın dönem­lerde öncelikle kolay yoldan para kazanmak için hareket eden hacker’lar bilgisayar kor­sanı ifadesine gittikçe daha la­yık bir profil sergiliyorlar. Yeni trendlerden biri de bilgisayar­ları rehin almak. Bir bilgisaya­ra giren hacker grubu burada­ki bilgileri kullanılamaz hale getiriyor. Eğer bilgisayar sahibi belli bir zaman içinde isteni­len fidyeyi öderse yazılımlar serbest bırakılıyor. Bu kirli işin dünya pazarının milyar do­larlara ulaştığı hesaplanıyor. Günümüzde hacker’lar işleri öylesine büyüttü ki, “daha iyi korsanlık hizmeti verebilmek adına” dünyanın dört bir ya­nında çağrı merkezleri kurdu­lar, kuruyorlar. Yeni korsanlık yöntemlerinden bir başkası da, ülkemizde “oltalama” olarak da bilinen phishing. Bu yöntem­le Türkiye’de büyük banka ve devlet kurumlarının (içlerinde e-devlet kapısı da var) sitele­rinin kullanıcı bilgileri kopya­landı, meraklısına satıldı. Za­rar yine kurumların değil son kullanıcıların hanesine yazıldı. Son on yıla damgasını vuran bir başka gelişme ise, akıllı te­lefonların yaygınlaşması oldu. Bu gelişme korsanlara ağız su­landırıcı yeni bir “avlanma ala­nı” sundu. Özellikle Android işletim sistemi olan telefonlara yapılan uzaktan müdahalelerle kullanıcıların kredi kartı bilgi­leri çalındı, özlük bilgileri ele geçirildi ve çok özel fotoğrafla­rı basına sızdırıldı. Sonuç ola­rak, yazılım ve network güven­lik şirketleri açıkları kapatmak için ne kadar çalışırsa çalışsın, görünen o ki, hacker’lar hep bir adım önde olacak.

    Bütün zamanların en büyük askeri sızmalardan birini gerçekleştiren İskoç hacker Garry McKinnon, Londra’da görülen ABD’ye iade davası sırasında, mahkeme binası önünde, 2007.

    Enigma makinası

    Savaşta ürettiği şifreler müttefiklerce hacklendi

    Enigma makinasının öyküsü, II. Dünya Savaşı’ndan çok önce, 20’li yıllarda başladı. Özel şirketler için üretilen ve önceleri ticari başarı gösteremeyerek hayal kırıklığı yaratan cihaz, Al­man ordusunun dikkatini çekince mucidi Albert Scherbius’un yüzünü güldürdü. Enigma maki­nası, elektrikle çalışan rotorları aracılığıyla gönderici operatöre yazdığı mesajın harflerinin yerini değiştirme, “karıştırma” imkanı veriyordu. Alıcı ise, yine aynı cihazı kullanarak mesajı çözüyor­du. Alıcı operatörün bilmesi ge­reken tek şey, gönderici cihazın rotorlarının kesin konumuydu. Almanlar cihaza çok güveniyor, Enigma makinalarının şirfelediği telsiz mesajlarının Müttefikler tarafından çözülebileceği ihti­malini akıllarından bile geçirmi­yordu. Oysa, Polonya Şifre Bürosu’nda ve İngiltere Bletchley Park’ta görev yapan Müttefik şifre kırıcılar boş durmuyordu. Bu merkezlerde çalışan bilim­insanları ilk başarılarını, Alman ordusunun 1940’taki Norveç harekatı sırasındaki haberleşmel­erini deşifre ederek elde ettiler ve arkası geldi. sonraki yıllarda Nazi iletişiminin şifrelerini diğer ceph­elerde de kırarak, Almanya’nın savaşı kaybetmesinde önemli rol oynadılar. Bazı askeri tarihçiler, savaşın onlar sayesinde iki yıl önce sona erdiğini savunurlar.

    Hacker türleri

    Şapka renkleriyle sınıflandırılıyorlar

    Hackerlar bir internet site­sini veya yazılımı inceler­ken başlangıçta aynılar: Önce malzemenin sağlam ve eksik yönlerini çıkarıyor, sonra onun üstünde çizilen çerçeveden farklı neler yapılabilir onları tes­pit ediyorlar. Bu noktadan son­raki devam yolları, hacker’ların kendi aralarında nasıl sınıflana­caklarını belirliyor. Örneğin bir açık bulan hacker bunu kimseye söylemez, kendine buradan fayda sağlamak isterse, “siyah şapkalı” diye nitelendiriliyor. Bunlar kelimenin gerçek anla­mıyla bilgisayar korsanları. Bir açık keşfedip bunu site ya da yazılım sahibine bildiren, hele hele açığı yamamak için ihtiyaç duyulan yolları raporlayan hac­ker’lara ise “beyaz şapkalı” de­niyor. Tabii, tıpkı gerçek dünya gibi, sanal alem de sadece siyah ve beyaz renklerden oluşmuyor, ara tonlar da var. Şapkasının rengini tam olarak seçemediği­niz, her an her şeyi yapabilecek gri şapkalı hackerlar da var. Bunlara, şapka rengiyle tanım­lanması olanaksız dördüncü bir türü daha eklemek lazım. Bu insanlar bazı internet sitelerinin açıklarını buluyor, ardından oraya politik gündeme ya da yaşama dair mesajlar bırakı­yorlar. Herkesin görebileceği platformlara bırakılan sosyal içerikli mesajları oluşturanlara, “aktivist” sözcüğüne atfen “hacktivist” deniliyor. Para yerine ideallerini kovalayan hacktivistlerin tek kazancı, mesajlarını toplumun değişik kesimleriyle buluşturabilmek oluyor.

    Yeni başlayanlar için kriptoloji

    Şimdi hackleme sırası sizde!

    MAARR EONEM RKALE HUSiS ARiBA BSFiJ

    Bizden böyle bir mesaj aldınız ve muhtemelen hiçbir şey anlamadınız. Ama belirli bir yönteme göre harflerin okuma yönünü nasıl değiştireceğiniz hakkında aramızda önceden anlaştığımız bir şablon olsaydı, mesajı çözmeniz hiç de zor olmayacaktı. Örneğimizde aramızdaki anlaşma “kelimeleri dikey yaz, satırları yatay oku” olsaydı, siz 6 karakterli 5 satır­dan oluşan aşağıdaki matrisi oluşturacaktınız:

    M E R H A B
    A O K U R S
    A N A Ş İ F
    R E L İ B İ
    R M E S A J

    Satırları yatay okuduğunuzda, yandaki sütunun başında yer alan metne ulaşacaktınız:

    MERHABA OKUR SANA ŞİFRELİ BİR MESAJ

    Bu şifreleme metodu “Sıra Değiştirme Yöntemi” olarak biliniyor. Kriptoloji tarihinin en eski ve basit yöntemlerin­den biri olan Sıra Değiştirme, okuma yönlerinin izleyeceği geometrik şekillerin değiştiril­mesiyle şifreyi biraz daha zor kırılır hale getirilebiliyor.

  • Türkiye’nin sanatçısı

    Türkiye’nin sanatçısı

    Meşhur, sevilen, büyük bir sanatçı olmak elbette zordur ama; tüm bir ülkenin, tüm kesimlerin ortak beğenisine mazhar olmak herhalde çok az kişiye nasip olur. Tarık Akan yaptığı filmler kadar politik duruşuyla, eğitimciliğiyle kalıcı etkiler yaratan müstesna bir insandı. Kimi yakın dostları, çalışma arkadaşları onun ardından, farklı alanlarda bıraktığı mirası yazdı.

    Şöhret peşinde değil, inançlarının izinde…

    80’lerin başıydı tanışmam Tarık Akan’la…

    Tarık Akan

    Ağabeyim, yönetmen Ali Özgentürk’ün has arkadaşla­rından biriydi; “Sürü”, “Su da Yanar”, “Mektup”ta birlikte ça­lışmışlardı… Evlerden birinde, masaların ortasında, set or­tamlarında pek çok zaman gö­rüşürlerdi..

    Ben de bu yüzden üniver­siteli yıllarımın, ilk gazeteci­lik dönemlerimin ve orta yaşlı zamanlarımın pek çok anında çok yakın oldum Tarık Ağa­bey’le… Sahiden “Abi kardeş” kaldık..

    Ama en çok da 2000’lerde sıkı sıkıya görüşürdük.. Görün­düğü, inandığı tüm kalabalık­larda yan yanaydık.. Gezi’de, Gazi anmalarında, Nâzım’a selam toplantılarında, İstan­bul’da, Moskova’da, Köln’de, Nâzım Vakfı’nın her kararında, cezaevi mağdurları için Silivri önlerinde, çok sevdiği Sinema Sevenler Derneği’ndeki (Çiçek Bar.. Ya da Arif’in Yeri) değiş­meyen masasında…

    Bu ülke tarihinin en duygu­sal, en kalabalık, en samimisin­den bir cenaze töreniyle uğur­ladık onu….Yazılı, görsel, sosyal, dijital medya ve hayat, en tarihî biçimde yazdı, daha çok yaza­cak bu uğurlamayı…

    Şair “En güzel hikaye henüz anlatılmamış olandır” der ama, bilin ki Tarık Akan’ın hikayesi, onurlu, yakışıklı ve güzeldir!

    Tarık Akan.. Hayatımıza ve tabii ki sinemamıza ilk gir­diği yılları şöyle bir hatırlaya­cak olursak, yakışıklıydı, bebek yüzlüydü, gözleri pek çok şeyi ifade ederdi.. Filmlerde o göz­lerle aşık olur, acı çeker, neşe­lenir, hatta öfkelenirdi. Film bu ya, kötülük barınamazdı o yeşil gözlerinde… Omuzlarını düşü­rerek hatta boyunu gizlemeye çalışarak yürüse de, o hepimiz­den uzundu. Ve duruşunda bir masumiyet, bir mütevazılık saklıydı sanki.

    Evet, evet… Tehlikesiz bir yakışıklılığı vardı. Dansa gö­türdüğü kızların içkisine ilaç koyan yakışıklılardan olmaz­dı hiç, genç kızların hayalleri­ne bir beyaz atlı prens misali sızar, kartpostallara, dergi ka­paklarına hatta duvarlara kazı­nırdı yüzü. Genellikle şımarı­ğı, uçarıyı, kentliyi oynardı ilk filmlerinde. Bir fabrikatörün oğlu olurdu mesela. Ama aşk için babasının parasını elinin tersiyle ittiğinde ve ailesine sırtını dönüp yoksul ama iyi in­sanlara filmin zengin ve esas oğlanı olarak filmin yoksul ve esas kızına doğru yürüdüğünde alkışa boğulurdu salonlar. Fil­min sonunda fabrikatör baba insafa gelir, yoksullardan özür diler, o da sevdiği kadına sım­sıkı sarılırken bir “son” yazısı düşüverirdi perdeye. Yani, ma­sal biter, seyirci kendi hikaye­sini yaşamaya devam ederdi.

    İşte, biz böyle bir Tarık Akan tanıdık önce. Sonra, hem sinema hem o yeni bir yol, yeni bir yolculuk aradı. Bazen o yo­lun bulunduğu sanıldı. Bazen çıkmaza girildi. Bir aktörün ya­kın dostlarının da etkisiyle us­lanmaz kimlik arayışıydı sanki. Ama oluyordu işte… Bazen yerin bin metre derinine ini­yor, bazen dağların ardına çıkı­yor, bazen de toprak ağalarına karşı geliyordu. Uçarılık ve şı­marıklık geride kalmıştı artık. O çocuksu yüzüne acıyı bilen bir erkek, ülkeyi sorgulayan bir sanatçı yurttaş gelip oturmuş­tu. Artık aynı dili konuştuğu yönetmenlerin filmlerinde oy­nuyordu. Yılmaz Güney’le buluşuyordu yolu ve diğer yönet­menlerle devam ediyordu.

    Sonra ortalık yeniden ka­rardı. Tıpkı Tarık Akan’ın si­nemaya ilk başladığı yıl olduğu gibi. 12 Mart’ın alacakaranlı­ğında ilk filmlerini çeken Akan, şimdi yani sinema hayatının ikinci döneminde bir darbe­ye daha uyanıyordu. Ve yaşamı boyunca hep öfke duyacağı, sö­zünü sakınmayacağı bir yöne­tim. O da tutuklandı, o da ha­pis yattı. O da işkence gördü ve onun da kafası bitlendi.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Ve hayatın kısmen normal­leştiği seçimler sonrası dönem­de 12 Eylül’ü ya da karabasan zamanları hatırlatan filmlerde oynamaktan hiç çekinmedi.

    Artık Yeşilçam da yoktu za­ten. Senede bir elin parmak­ları kadar film çekilirken o da iki senede bir kamera karşısına geçer oldu. Taksicilik, eğitim­cilik de vardı serde. Kartpos­tal çocuğu ve bebek yüzlü bir aktör olarak başladığı sinema­da kendi içinde kalın bir duvar yıkarak gelip geçmiş deyim ye­rindeyse kendi yıldızını bul­muştu. Hiç peşini bırakmadığı, ışığından hep yararlandığı bir yıldız…

    Tarık Akan şöhretine de­ğil inançlarına sadık kalacak­tı hep. “Yeşilçam salon filmle­rinin yakışıklı prensi” oldu­ğu günler de heybesindeydi, “memleketimizin insan man­zaraları”nı yansıtan filmlerde­ki yoksun ve yoksul karakter­ler de… Günlük yaşamında sor­gulayıcı olmayı sürdürecek­ti usta. Bazen coşarak bazen de kırılarak, üzülerek, yüreği paramparça olarak… Ama hep umudunu koruyarak.. Omuz başında hissettiği dostlarıy­la, göz hizasındaki sevenleriy­le, milyonlara ulaşan sinema seyircileriyle… Ve yüreğindeki kelimeleri, gerçekleştirdiği ve hazırladığı hayalindeki proje­leriyle…

    Tarık Üregül’den bir başka Tarık yaratan, “Solan Bir Yap­rak”taki Ferit’i reddetmeden, “Sürü”deki Şivan ya da “Ka­rartma Geceleri”ndeki Mus­tafa’yla, “Yol”daki Seyit Ali’yle mucizevi bir değişim gösteren, dik duruşunu hiç bozmayan Tarık Akan..

    Arif Keskiner

    (Yazar, yapımcı, işletmeci)

    Mustafa Kemal’den Nâzım’a uzanan yolda…

    Tarık Akan’la aynı tarih­lerde sinemaya başladık. Ben yapımcılığı, o oyunculu­ğu seçmişti. Arkadaşlığımız da rahmetli Zeki Ökten ara­cılığı ile gelişti. O sıralar Ta­rık “salon filmleri”nin aranan oyuncusuydu. Ardından “Ha­babamlar”la komedi dalında aranmaya başladı. 1977 yılı, sinemanın sansürle başının belaya girdiği günlerdi. Faşi­zan uygulamalar yüzünden iyi film yapılamaz hale gelmiş­ti. Bir çok dernek kurulmuştu ama emekçiler haklarını ala­mıyordu.

    İşte o günlerde Tarık Akan, Yavuz Özkan, Semra Özdamar ve Cüneyt Arkın öncülüğünde “Büyük Ankara Yürüyüşü” or­ganizasyonu başladı. Ben, Zeki Ökten, Şerif Gören ve Fatma Girik de organizasyona katıl­dık. Türkan Şoray ve Kadir İnanır da Eskişehir’deki işle­rini bırakıp Kızılcahamam’da bizlere katıldı. Böylece 500 kişilik bir Yeşilçam grubu olarak “Büyük Ankara­ Yürüyüşü’nü gerçekleştirdik. Bu yürüyüşten büyük dostluklar doğdu. O dostlukların sonu­cu Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Yavuz Özkan ve ben meşhur “Maden” filmini yaptık. Film emekten yana, sosyal içerik­li bir filmdi. Antalya Festiva­li’nde 7 ödül birden almıştı ve Tarık Akan “En İyi Oyuncu” seçilmişti.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Bu filmle birlikte Tarık da­ha çok sosyal sorunlara yöne­lik filmler yapmaya başladı. “Sürü”, “Pehlivan”, “Karartma Geceleri”, “Ses”, “Adak”, “Çö­zülmeler” gibi filmlerde oy­nayarak ulusal ve uluslarara­sı bir çok ödül kazandı. Artık evrensel bir oyuncu olmuştu. Çok okuyordu. Oyunculuğu­nun dışında ülke sorunlarıy­la da ilgilenmeye başlamıştı. Emekten yana bir sosyalist­ti artık. 1 Mayıslarda işçilerle kol kola yürüyordu. Barış Bil­dirisi’ni imzalayıp mahkeme­lerde yargılanıyordu. Alman­ya’da yaptığı bir konuşmadan sonra hapishanelere atılmış, işkenceler görmüştü. Bunların hepsini Anne Başımda Bit Var adlı kitabında topladı. Kita­bın gelirini de kurucularından olduğu ve bir ara başkanlığı­nı da yaptığı, ölümüne kadar da ikinci başkanlığını yürüt­tüğü Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na bağışladı. Yine vakıf için, Köy Enstitüleri de dahil, beş belgesel yaptı. Nâzım sevgisinin dışında, en büyük aşkı Mustafa Kemal Atatürk’tü. Onun ilkelerine sa­dık ve hayrandı. Ülkenin geleceğini çağdaş nesiller yetiştir­mekte görüyordu. Bu yüzden bütün varını-yoğunu harca­yarak, bütün zorluklara göğüs gererek, doğduğu Bakırköy’de Taş Mektep Eğitim Kurum­ları adı altında ülkemizin en önemli kolejini kurdu. Her gün onlarla haşır neşir olmaktan mutluluk duyardı. Kompleks- siz bir insandı. Alçak gönül­lüydü. Kısacası çiçek gibi, gü­zel bir dosttu.

    Sanatında ise onu fark­lı kılan, sinemanın hemen her türünde başarılı olmasıydı. Oynadığı karakterler arasın­da büyük dramlar yaşayanlar da vardı, eşsiz komediler de. Diğer yandan halkın farklı ke­simlerine kucak açmıştı. Ön­ce salon filmleriyle herkesin sevgisini kazandı, ardından emekçilerin arasında yer aldı. Tavizsiz, inandığını savunan muhalif kimliği, sanat dün­yasında da onu farklı bir yere koymuştu.

    Yokluğunu nasıl doldura­cağız, bilemiyorum; ama onur­lu duruşu, insan hakları ve demokrasi için verdiği savaş ve emekten yana kişiliği ile ge­lecek kuşaklara örnek olacağı kesin. Onu hiç unutmayacağı­mız da.

    Kıymet Coşkun

    (Yazar, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Başkan Vekili)

    Nâzım Hikmet Vakfı tek gerçek örgütüydü.

    Otuz yıla yaklaşan ve bir­likte çalışmanın ötesin­de, ailece kurulan bağlara yol açan bir yoldaşlıktı bizimki! Bu yoldaşlığın tutkalı ise Nâ­zım Hikmet sevdası oldu.

    12 Eylül’e karşı yükseltilen mücadelelerin içinde durak­samadan yer alan Tarık Akan, Nâzım Hikmet’in “Yurttaşlık Hakkı” kampanyalarına da des­tek verdi. 1987’de başlayan bu süreç Nâzım Hikmet Vakfı’nın kuruluşuna değin sürecekti.

    Nâzım Hikmet’in kız karde­şi Samiye Yaltırım’ın çağrısıyla bir araya gelen Mehmet Ali Ay­bar, Mahmut Dikerdem, Emil Galip Sandalcı, Kemal Sülker, Moris Gabay, Yusuf Kurçenli gibi aydınların arasındaydı.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Vakfın kuruluş amacı, Nâ­zım Hikmet’e ait yeryüzünde yaygın ve dağınık halde bulu­nan her türlü bilgi ve belgeyi biraraya getirmek, Nâzım’a yö­nelik haksızlıkların giderilme­sini sağlamak ve hakettiği yeri vererek onu gelecek kuşakla­ra aktarabilmekti. Akan da bu amaç doğrultusunda vakfın kuruluşu için oluşturulan sek­retaryada duraksamadan görev aldı. Çalışmalar, bugün çoğu aramızda olmayan dostlarımız­la birlikte Prof. Aydın Aybay’ın başkanlığında başladı. Ressamlar resimlerini ba­ğışladılar, tiyatrocular oyunla­rının gişe gelirlerinden, yazar­lar, şairler kitap teliflerinden katkıda bulundular. Sanatçılar Nâzım şarkıları ve şiirleriyle destek verdiler bu oluşuma.

    Nâzım Hikmet Vakfı’nın kurucu başkanı, Nâzım Hik­met’in kızkardeşi Samiye Yal­tırım evlatları ve torunlarıyla birlikte bu etkinliklerin hepsi­ne katıldı ve ev sahipliği yap­tı. Tarık Akan da bu toplantı­ları kaçırmayan üyelerdendi. Türk halkına, Nâzım Hikmet’i bir yanlara çekiştirmeden ama tüm yönleriyle; siyasi duru­şu, mücadelesi, şiiri, senarist­liği, romancılığı, gazeteciliği, oyun yazarlığını anlatan, onu yaşatan programlar titizlik­le düzenlendi. Yuvarlak masa toplantıları, paneller, sergiler, söyleşiler, konserlerle Nâzım Hikmet yaşatılıyor, yayın faali­yetleri başlatılıyordu.

    Nâzım Hikmet’in 100. do­ğum yılı çalışmaları da çok yoğun geçti. Kültür Bakanlı­ğı’na başvuru yapılarak UNES­CO’nun 2002 yılını “Uluslara­rası Nâzım Hikmet Yılı” olarak dünyaya önermesi kararı aldı­rıldı. Kararın duyurulmasıyla da Nâzım Hikmet tüm dünyada anma programlarına alındı. Va­kıf gerek Türkiye’de gerek dün­yanın birçok bölgesinde prog­ramlar yaptı, yapılanlara katkı sundu, işbirlikleri sergiledi.

    Türkiye’nin sanatçısı

    2000 yılında başlayan Nâ­zım Hikmet belgeseli çalışma­larında da aktif biçimde yer aldı Tarık Akan. Kafasında daha birçok proje vardı ama, elindeki çalışmalar bitince Nâ­zım Hikmet projesine başlaya­caktı. Zaten çok sayıda kişisel tanıklık çekimleri yapılmıştı, ama yine de aceleye getirmek istemiyordu. Ancak sevgili Ta­rık’ın hastalığı başladı ve diğer belgesel çalışmalarıyla birlikte bu proje de iyileşene değin as­kıya alındı.

    Nâzım Hikmet Vakfı, günü­müze değin çok şey yaptı. An­cak hep ekonomik sıkıntılarla boğuştu. Kendisinden sonra kurulan pek çok kültür vakfı birer birer kapanmak zorunda kalırken yine de ayakta kaldı. Bu da başta Tarık Akan olmak üzere birçok üyemizin kolek­tif özverisi ve dayanışmasıyla açıklanabilir. Başta Tarık Akan diyorum, çünkü ne zaman ba­şımız sıkışsa başvuru kayna­ğımız oldu. 12 Eylül anılarını yazdığı çok ses getiren Anne Kafamda Bit Var adlı tek kita­bının ilk baskılarının telif ge­lirlerini de vakfa bağışladı. Son yıllarda “Benim gerçek anlam­da üyesi olduğum tek bir ör­gütüm var, o da Nâzım Vakfı” diyordu. Vakfın yeni binası 15 Ocak 2016 günü Şişli Belediyesi Nâ­zım Hikmet Kültür ve Sanat Evi olarak açıldı. Hepimiz çok mutluyduk ama buruk bir mut­luluk. Arkadaşımız, dostumuz, yoldaşımız hastaydı. Ama kim­senin de hastalığını bilmesini istemiyordu. Çok direndi. Yor­gunluğuna karşın son ana ka­dar hemen hemen bütün top­lantılara katıldı.

    Metin Deniz

    (Tasarımcı, yazar, sanat yönetmeni)

    Kitap sevgisi ve hayali gerçek oldu.

    Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, Taksim- Sı­raselviler’deki yerinden atılın­ca uzun süre mekânsız kaldı. Ta ki Şişli Belediyesi, Şişli Ha­lide Edip Mahallesi’nde yeni ve boş bir binayı vakfımıza tahsis edinceye kadar. Bu va­kıf için umulmadık bir arma­ğandı.

    İçinde bir tiyatro salonu da bulunan bu bina tasarlanır­ken işlevleri pek belirlenmiş görünmüyordu. Çok büyük boş alanlar vardı ve vakıf için oldukça büyüktü. Binanın ta­mamının vakfın ihtiyaçlarına cevap verecek hale getirilmesi gerekiyordu.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Yeni konsept içinde, sevgili Tarık Akan’ın özellikle üstün­de durduğu mekân “150-200 bin kitap” kapasiteli bir kü­tüphane idi. 250 m2 ayrılmış alan için oldukça yüksek bir kitap sayısı… Bir konuşma­sında 200 bin kitabı -bırakın mekânı- nasıl temin etmeyi düşündüğünü sordum. “Me­tinciğim, 200 bin olmazsa 150 bin olur. Bunu da ben bulu­rum” dedi.

    Belediye Başkanı Sayın Hayri İnönü’ye “Kütüphane de yapacağız” sözü verilmişti. Ta­rık, bir süre sonra beni Çiçek Bar’a davet etti ve bir dostla tanıştırdı. Sayın Günay Çapan. “Kütüphaneyi artık kafana takma, işte Günay arkadaşı­mız her türlü masrafını kar­şılayacak” dedi. Kitaplar ise bağış ile toplanacaktı. Proje çizildi, 50-60 bin kitap kapasi­tesi çıktı. Kitap rafları bitme­den bağışlar akmaya başladı. Pek heyecanlı idik. Kullanışı çok kolay bir kitaplığımız ol­muştu. Daha inşaat sürerken öğrenciler kitaplığımızı dol­durmuştu. Her toplantı öncesi kitaplığa çıkıp, bugün kaç öğ­renci var diye bakıyorduk.

    Sanırım şu an 50-60 bin kitabımız var. Her gün bu sayı artıyor. Keşke Tarık Akan’ın dediğini yapabilseydik. Gele­cekte yapılacak bir tadilatla Tarık’ın söylediği sayıya ula­şabiliriz, kimbilir… Tüm se­venleri onun meziyetlerini, özelliklerini anlattı, yazdı. Ben de kitap sevgisini hatırladım.

    Ali Akdoğan

    (Özel Taş İlköğretim Okulu Müdürü)

    Bilimsel eğitimi yeni kuşaklara taşıdı.

    Tarık Akan, sanatının zir­vesinde olduğu 1991 yılın­da, beklenmedik bir atılımla, kendi toplumsal bakış açısı­nı yansıtmaya ve ilerletmeye hizmet edecek olan eğitim işi­ne girişti. Bakırköy’de kendi­nin de bir zamanlar ortaokulu okuduğu tarihî binayı resto­re ederek Taş Okul’u kurdu. Akan, uzun yıllardan beri, ulu­sal eğitimin olduğundan daha kaliteli bir şekilde yapılması gerektiğine inanıyordu. Onun eğitim ile ilgili düşüncelerinin temelini, ülkemizde maalesef zamanla silikleşen Atatürkçü ve laik eğitim anlayışı belir­ledi.

    Tarık Akan’a göre eğitim öğrenciye soru sormayı teşvik eden, buna kapı aralayan zor­lu, meşakkatli bir süreçti. Bu süreçte demokrasinin kaza­nımlarından ve Atatürk ilkele­rinden asla taviz verilemezdi.

    Ona göre, kısa sürmüş fa­kat etkisini kısmen de olsa hâlâ devam ettirmekte olan Köy Enstitüleri, dönemin ko­şulları göz önünde bulundu­rulduğunda, hayli zorlu fakat topluma malolmuş bir süreç­tir. Köy Enstitüleri’nin çoklu beceri kazandırma modelini iyi bir örnek olarak görür ve benimser. Kendi okulunun ya­pılanmasını da bir nevi Köy Enstitüleri modeli olarak gö­rür. Bu bakış açısı, romantik ya da nostaljik bir atıftan çok, ilerici ve mücadeleci bir tavır­dır. Ancak bir okul açmanın fi­ziksel bir çerçeve oluşturmak­tan öte bir anlamı olduğunun da bilincindedir.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Öncelikle sürekli seyahat eden diplomat çocuklarının eğitimindeki aksamayı orta­dan kaldırmak amacıyla ku­rulmuş Uluslararası Bakalorya Organizasyonu’nun (Interna­tional Baccalaureate Organi­zation) İlk Yıllar Programı’nı (Primary Years Program­me) ekibi aracılığıyla keşfeder. Bu program, öğrencileri kaliteli so­rular sormaya yönlendiren, hayatı sorgulatarak becerileri geliştirmeyi amaçlayan güçlü, demokratik, idealist bir prog­ramdır. Bu programın gerek­lerini yerine getirmek için, öğretmen eğitiminin de en az öğrenciler kadar önemli oldu­ğunun farkındadır. Bu yüzden, öğretmen eğitimine de büyük destek vermiştir.

    Tarık Akan’ın bir okul ku­rucusu olarak, eğitim-öğretim işlerini de demokratik bir tu­tumla ele aldığını, eğitim işle­rini tamamıyla güvendiği kad­rosuna bıraktığını, bununla beraber bu kadronun da onun eğitim anlayışını yansıttığı­nı görmekten mutlu olduğunu söylemeliyim. Bir görüşme­sinde Akan, okulda elde edilen başarının adresini şu cüm­lelerle belirler: “Elde ettiği­miz başarı, bu işe emek veren öğretmenlere aittir. Evet, ben bu okulun sahibiyim ama eği­timci değilim. Ben bu okulda­ki herkesin bir hedefe, aynı noktaya bakmasını sağlarım. O noktayı da ben belirlerim. Amacım budur. O hedefe nasıl ulaşılacağını ise öğretmenleri­me bırakırım. Bu yüzden de el­de ettiğimiz başarının tamamı öğretmenlerime aittir” (Hür­riyet IK, 12 Ağustos 2007).

    Türkiye’nin sanatçısı

    Tarık Akan ezberci eğiti­me de karşı bir duruş sergi­ledi. Ona göre ezbercilikten demokratik ve sorgulayıcı bir tavır üretilemez. Okulunda ez­bere dayalı olmayan, sorgula­maya dayalı bir eğitim-öğre­tim modelinin varlığından hep gururla söz etti.

    Öğretmenlere ve onların duruşlarına saygıyla yaklaşır­ken kendi rolünü de en ince ayrıntısına kadar belirlemişti. “Bizim öğretmenlerimiz, önce çocuğu iyi analiz eder. Onun gramajını, eksiklerini belirler­ler. Buna göre eklenmesi ge­reken ne varsa, eklerler. Bu iş matematik gibidir ve başarı bu şekilde gelir. Bizim bu siste­mimizden anne – babalar da memnun. Bir çocuğun dere­ceye girmesini tüm okula ma­letmek yanlış olur. Bu, onun kişisel başarısıdır. Aklının, kültürünün, bilincinin sonu­cudur. Biz hiç Türkiye birin­cisi çıkaramadık. Amacımız da bu olmadı. Biz bütün bir başarıdan bahsederiz. Önemli olan tek kişinin başarısı değil, herkesin başarısını sağlaya­bilmektir. Bizim de hedefimiz bu” (BOSCH Rextroth, 2010, 1. Bülten) diyerek okulculuğu döneminde öğrencilerin kişi­sel başarısı üzerinden kurum­sal yarar devşirmeye çalışan­ları da eleştirmişti.

    Akan’ın 66 yıllık yaşamın­da eğitimle ilgilendiği dilim, çocuk sevgisi, geleceğe olan umut, öğretmenlere duyduğu inanç ve Mustafa Kemal Ata­türk’ün “Benim manevi mira­sım bilim ve fendir” sözü çer­çevesinde şekillendi.

    Umur Burgay

    (Tiyatrocu, dramaturg, yazar)

    Yılmaz bir savaşçı, sonuna kadar sanatçı!

    Tarık’la 1974’te Rıfat Il­gaz’ın ölümsüz eseri Ha­babam Sınıfı’nın ilk senar­yosunu yazmam için Ertem Eğilmez tarafından evine çağ­rıldığımda tanıştım. O geniş kadroda kimler yoktu ki… O dönem tiyatrolara ilginin azal­ması, ülkenin usta oyuncuları­nı sinemaya yöneltmişti. Adile Naşit, Münir Özkul, Halit Akçatepe, Kemal Sunal…

    Bu saydığım isimlerin ço­ğu gibi Tarık da, Arzu Film’de kadrolu oyunculardan biriy­di. Ertem Bey beni Deveku­şu Kabare tiyatrosuna yazdı­ğım oyun ve skeçlerden gözü­ne kestirmiş, Halit Akçatepe de “O yazar Ertem Abi” diye hararetle desteklemiş. Ertem Eğilmez her filminde iyi kad­rolar kuran, hangi oyuncudan neler alabileceğini iyi hesapla­yan, özellikle de komedilerde çok başarılı bir yönetmendi. İnek Şaban’ı Kemal’e, Güdük Necmi’yi Halit’e ve elbette Da­mat Ferit’i Tarık’a yakıştır­ması bu başarısını simgeler. Yazdığım senaryoyu çok be­ğendi, kendi de çok iyi yönetti. Tarık’ın ve diğer tüm oyuncu­ların da müthiş performansıy­la film o dönemin 1 numara­sı oldu. Tarık daha sonra Yıl­maz Güney’in etkisiyle Arzu Film’den, dolayısıyla kadrolu­luktan ayrıldı. Yılmaz Güney “Onlar Yeşilçam’sa biz Kızıl­çam’ız gardaş” diyordu.

    Tarık, ülkesinin yüzü Ba­tı’ya dönük, Atatürkçü ay­dınlarından biriydi. İnandığı her davanın gözünü kırpma­dan içinde oldu. Solculukla anti-emperyalist ulusalcılığı özümsemiş, “sanatçı” sıfatını sapına kadar haketmiş, alçak­gönüllü, arkadaş canlısı biriy­di. Onunla 12 Eylül darbesi­ne karşı kaleme alınan Barış Bildirisi’nde, İstanbul’dan sansüre karşı yola çıktığımız “Büyük Ankara Yürüyüşü”n­de, 1 Mayıslarda omuz omuza Taksim mi­tinglerinde, ödül törenlerinde, Silivri iş­kencehanesinin kapılarında, en son Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın yönetim kurulunda hep beraber olduk. Sen yapacağını yaptın, artık nöbet bizde.

    Türkiye’nin sanatçısı
  • Akdeniz’in sahibi Osmanlı korsanları

    16. ve 17. yüzyıllar boyunca Tunus ve Cezayir’i merkez tutan, Barbaros Hayreddin’le birlikte Osmanlı donanmasının komutanlığına kadar yükselen kaptanlar, korsanlığı “barbar” bir uğraş olmaktan çıkartarak, siyasal-statejik-diplomatik bir güce dönüştürdüler.

    Ünlü tarihçi Fernand Braudel’in Akdeniz’de­ki korsanlık olgusuyla ilgili açıklaması bilinir: “Genel ve antik bir endüstri” olarak nitelendirir korsanlığı. Dö­nem üzerinde çalışan İtalyan ve Fransız uzmanların ortak görüşüyle, bu aykırı etkinliğin Müslüman gemicilere mal edi­lemeyeceği yolundadır. Salva­tore Bono, korsanlığın bir tür uluslararası etkinlik olduğunu ileri sürer. Yahudiler, Hıristi­yanlar, Avrupalılar, Afrikalılar ve Asyalılar işin içindedir. Öte yandan, Braudel, “dünya tari­hi kadar” eski olduğu­nu savunur korsanlı­ğın. Savaş amacıyla yapılan gemicili­ğin çok daha ye­ni bir dönemde ortaya çıktığını kabul eder ve Cla­usewitz’in ünlü yar­gısını, “deniz savaş­larının doğrudan doğruya siyasetin bir uzantısı olduğu” yollu görüşünü paylaşır.

    Kimi tarihçiler de, beri yan­dan, korsanlığın gelişimiyle de­niz ticaretinin gelişimi arasında doğrudan bağlantılar görmüş­lerdir. Böyle bakınca da, İbni Haldun’un Akdeniz’i bir “Arap denizi” olarak tanımladığı çağ­da, korsanlığın Batılılar tarafın­dan tek taraflı biçimde onlara mal edilmiş olması şaşırtıcı gö­rünmemektedir.

    Korsanlığın XVI. yüzyıldan itibaren yoğunluk kazandığı bilinmektedir. Adalar, Kuzey Afrika, İtalya başlıca hedefler­dir. Akdeniz kıyısındaki sayı­sız kaleli kasaba ve yerleşme merkezi, ya korsanların ko­runmak amacı ile, ya da tam tersine, onlara sığınak olma­sı amacıyla korunmalı düzene geçmiştir.

    İşte bu koşullar altında, deniz gücü bir tür özgürlük ve yasadışılık tanımının simgesi haline dönüştü. Korsan gemi­lerine katılanlar, çoğunlukla yaşadıkları topraklarda tutu­namamış, yaşadıkları düzenin çeşitli nedenlerle dışına düş­müş kişiler; farklı nedenlerle başkaldırmış insanlardı. An­cak, güçlü korsan geleneğinin bünyesinde, bu başkaldırı do­zu hemen hemen sıfıra iniyor, güçlü ve disiplinli olma koşu­lu ilk haneye yazılıyordu. De­nizde düşmana karşı amansız ve acımasız olmak gerekiyor­du. Bunu başarabilmek için­se gözüpekliğin ve yeteneğin çelik bir iradeye dönüşme­si, hayata çekidüzen vermesi zorunlu hale geliyordu. XVI. yüzyılın başında, bu yıpratıcı sınavda en büyük başarıyı el­de eden bir gemici, Oruç Bey, korsanlığı “barbar” bir uğraş olmaktan iyice çıkartarak, si­yasal ve statejik bir güce dö­nüştürecekti.

    1504’de sahneye çıkar Oruç Bey. Tunus’taki siyasal yöne­timle anlaşıp, gelirinin yüzde 20’sine karşılık La Goulette’ini merkez olarak kullanma hak­kını elde eder. Kısa zamanda gücünü arttırınca da, gelirinin yüzde 10’una karşılık, merke­zini korumayı başarır. Kısa sa­yılacak bir sürede üstün başarı gösteren bu deniz kurdunun yerini, 1518’de, kardeşi Hıdır alacaktır. Batılıların Barbe­rousse (Kızıl Sakal) adıyla ana­cakları bu genç, sonradan tari­himize Barbaros Hayrettin Pa­şa namıyla geçmiştir.

    Barbaros Hayreddin Paşa

    Barbaros’u “Akdeniz’in Kralı” kılan iki önemli özelliği ve bu özelliklerden kaynakla­nan iki seçimi vardır: Herşey­den önce, ağabeyinin derlediği gücü örgütledi ve dönemin en ciddi savaş organizasyonuna dönüştürme erdemini göster­di. İkinci büyük erdemiyse, işin başına geçer geçmez İs­tanbul’daki payitahtı ana güç olarak selamlaması ve arka­sına, böylece XVI. yüzyılın en büyük siyasal ve askeri deste­ğini alması olmuştu. Bu dav­ranışının bir karşılığı olarak, “Cezayir Beylerbeyi” unvanı­nı da alan Barbaros Hayrettin pek çok yabancı dil bilen, son derece kültürlü, zeki ve kor­kusuz bir kişiydi. “Akdeniz’in Kralı” sayılmasını ise, her şeyden önce siyasal kişiliğine mührünü vuran uzak görüşlü­lüğüne borçluydu. İstanbul ile Fransa arasında arabuluculuk yapmış, Ege denizinden Sicil­ya’ya, Korsika’dan Ceneviz’e pek çok kıyı bölgesinde “yük­sek diplomatik” geleneğini kurmuştu.

    Başlangıçta 20 büyük tekneden oluşan donanma­sı sürekli ganimet sağlıyor­du. 1534’te gemi sayısının 80’i aşması nedensiz değildi. So­nunda Osmanlı sarayı, Vezir İbrahim Paşa eliyle ona “Kap­tan Paşa” unvanını ve Osmanlı donanmasının komutanlığını verdi. 1538’de, Andrea Doria komutasındaki Hıristiyan do­nanmasını Preveze’de perişan ettiğinde, barbar bir korsan değil de, denizcilik tarihinin en zeki ve güçlü komutanla­rından biri olduğu gerçeğini, gecikmiş olarak Batı dünyası da teslim etmek zorunda kalı­yordu.

    1546’daki ölümüne ka­dar, Barbaros Hayrettin Paşa, Akdeniz’in kesin hâkimi ol­du. Yanında yetişmiş, ana­dan doğma bir gemici, Turgut Reis (Batılılar onu “Dragut” adıyla anmışlardır) onun boş­luğunu oldukça başarılı bi­çimde doldurdu.

    Bir hayli çalkantılı bir gençlik geçirdi Turgut Reis. Birkaç kez tutsak düştüğü Hı­ristiyanların elinde forsa ola­rak çalıştı. Hayrettin’in sağ­lığında, onun İstanbul’da bu­lunduğu sıralarda, donanmaya komutanlık etti. Malta seferi bir yana; Akdeniz’e tümüyle hâkimdi. Bu dönemde, Kuzey Afrika ülkeleri ile Güney Av­rupa arasında olağanüstü bir ticari dolaşımın gerçekleştiği görüldü.

    1620-1630 yılları arasında Cezayir limanlarında yaklaşık 20 bin Hıristiyan köle vardı. Ceneviz-Floransa kökenli ti­caret gemileriyle Yahudilerin ticaret filosuna özel geçiş bel­gesi verilmişti. Bu gemiler Ce­zayir’e yük indiriyor, korsanla­rın ganimetlerini satın alıp, bu kölelere yükletiyorlardı. Ceza­yir Akdeniz’in nicedir yönetil­diği merkezdi ve Hayrettin’in oğlunun da ölümünden sonra, Turgut Reis’in yanında yetiş­miş son büyük deniz kurdu Uluğ Ali Bey, Cezayir Beyler­beyi unvanını taşıyordu.

    Uluğ Bey’in 1570’de Kıb­rıs’ı alması San Marco do­nanmasının, bir anlamda Haçlı donanmasına dö­nüşerek, üzerine sefer düzenlemesine yol aç­tı. Bir yıl sonra, Osman­lı donanması tarihinin en büyük yenilgisini alacaktı.

    Uluğ Bey’in sonu oldu bu, onunla birlikte Avru­pa’da küçük devletlerin de önemli bir bölümü çöktü. Venedik, Ceneviz hatta İs­panya, deniz gücü kü­çümsenemeyecek ölçüde geliş­kinleşen Portekiz, Hollanda ve İngiltere karşısında silindiler. Ardından, Cezayir Beyberbey­liği Hıristiyanların eline geçti. Korsika, Arnavutluk, Danimar­ka, İngiltere kökenli gemiciler Akdeniz’in yazgısını çizdiler.

    Preveze’de kazanılan büyük zafer Andrea Doria’ya bağlı 600 parçalık Haçlı donanması ile Osmanlı Kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa’nın 120 çektiriden oluşan donanması, Adriyatik Denizi’nde Preveze kalesi önlerinde tarihin en büyük deniz savaşlarından birini gerçekleştirdi ve bu savaş tarihe Türk denizcilerin zaferi olarak geçti.

    İslâm dünyasında Akde­niz’in önemi hep büyük ol­muştu. Hıristiyanlar için ise Akdeniz’i yitirmek, orada de­netimi Müslüman gemicilere bırakmak, süreğen bir tehdit altında yaşamak anlamına ge­liyordu. Bu nedenle de XVII. yüzyıldan başlayarak, her iki dünyada da gemicilik mesleği, mesleğin zorunlu kıldığı tek­nolojik evrim önem kazandı. Forsa gemileri askerî açıdan önemli gelişmenin ürünü ol­dular. Ancak onlarla birlikte aşılması güç sorunlar doğmuş­tu. Gemi üstünde fazla insan bulundurma zorunluluğu, bu insanların beslenmesi için ge­reken malzemeyle birleşince, ağır, hareket yeteneği sınırlı savaş araçları giriyordu devre­ye. Öte yandan, forsa gemile­ri yapım kolaylığı ve iktisadi amaçlar nedeniyle, bir de rüz­gâra gereksinme duydukları için, tercih edilir olmuştu. Ha­va şartları Akdeniz’de bu ter­cihi doğrulayan nitelikler arz ediyordu. Gene de kısa sürede bu avantajlarını kadırgalara kaptıracaklardı.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-308-1024x666.png
    Preveze deniz zaferinin ardından karaya ayak basan ve diğer korsan reislerle birlikte hazır bulunan Barbaros Hayreddin Paşa’ya (solda) İstanbul’dan gelen ferman okunuyor.

    Kadırgaları, teknik donanım ve hareket üstünlüğü açısından geliştiren gemici Uluğ Ali Bey olmuştur. Daha az gemi perso­neli gerektiren bu tekne türü, ne var ki, koşullara fazla ayak uyduramamış, ortadan kalk­mıştır. Usul usul yerini kalyon­lar almıştır. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Akdeniz’in limanla­rı kalyonlarla dolup taşıyordu. Ama asıl yenilikler, gemi tek­nolojisi alanında XVII. yüzyılda gözükmeye başlamıştır.

    1606 yılında Dordrechtli bir Hollandalı, Simon de Danser, Cezayirlilere; bir İngiliz, John Ward da Tunuslulara gemici­lik alanında yeni bilgiler ak­tardı. Onları İngiliz Sampson Denball ve Hollandalı Jan Janz izledi. İlk ikisi korkunç şartlar­da öldüler, öbür ikisi ise İslâm dinini benimsediler, hatta Janz, İzlanda’ya başarılı bir sefer bi­le düzenledi. Batı dünyasından Osmanlılara yeni teknikler bu yollarla gelmiştir. Öte yandan Osmanlı gemicilerinin gelenek­sel Arap tekne yapımından ko­tardığı yöntemler de Batı’daki teknik evrimi yönlendirmiştir.

    Cemal Süreya, Osmanlı­ların her şeyden çok toprağa bağlı, denize yabancı oldukla­rını vurgulamak için “Deniz­yolları çapasının bile toprakçıl bir edâ” taşıdığını söylerken haklıydı. Osmanlı denizcile­ri hemen hep yabancı kökenli olmuştur. Öte yandan, ne olur­sa olsun, Osmanlıların denize hâkim olma isteği de tartışı­lacak gibi değildir. Gemileri dünyamızın canalıcı bir yerine koymuşsak, bunun nedenini başka bir noktada arayamayız herhalde.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-309-883x1024.png
    Ressam Şemsettin Arel’in fırçasından Turgut Reis.