Etiket: sayı:29

  • Profesörler geldi, müderrisler gitti

    Osmanlı devrinden kalma İstanbul Darülfünunu’nun yerine modern bir bilim kurumu yaratmayı amaçlayan girişimin bir yüzü reformsa, diğer yüzü tasfiyeydi. Kadro dışı bırakılan 157 öğretim görevlisi içinde, ünlü tarihçi Ahmet Refik Altınay’ın aralarında bulunduğu, üstad kabul edilen biliminsanları da vardı.

    Başbakanı İsmet İnö­nü’nün Meclise sundu­ğu, aşağıdaki gerekçeli dilekçe ile başlayan İstanbul Üniversitesi reformu birkaç yıldan beri tartışılan, raporlar hazırlatılan Osmanlı’dan kal­ma İstanbul Darülfünunu’nun kaldırılarak modern, yenilikçi, hızlı bir bilim kurumu yarat­mayı amaçlıyordu.

    “T.C. Başvekalet

    Muamelat Müdürlüğü, Sayı: 6/1553

    Tarih: 18 Mayıs 1933

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Reisliği­ne,

    İstanbul Darülfünun’u­nun ilgası ile yerine yeni esaslar dahilinde bir İstanbul Üniversite­si teşkiline dair Maarif Vekilliğince hazırlanan ve İcra Vekilleri Heye­ti’nin 15 –V – 1933 ta­rihli toplantısında Yüksek Meclise arzı kararlaştı­rılan Kanun lâyihası es­babı mucibesiyle birlikte yüksek huzurlarınıza su­nulmuştur, efendim

    Başvekil İsmet”

    Atatürk tarafında davet edilen ve 1932’te Türkiye’ye gelen İşviçreli eğitimci ve si­yaset adamı Albert Malche (1876 – 1956)’nin hazıladığı İstanbul Üniversitesi hakkın­da rapor doğrultusunda Ma­yıs 1933’ten itibaren Darülfü­nun’daki hocaların görevlerine son veriliyor bugünkü deyimle “açığa alınıyor”lardı. Bu açı­ğa alma işleminden sonra ha­zılanan 63 maddeden oluşan bir “Talimatname” ile yeni İs­tanbul Üniversitesi 11 Ekim 1934 tarihli bakanlar kurulu­nun onayı ile de yönetilme­ğe başlanıyordu. Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp İstan­bul Üniversitesi’nin ilk rektö­rü oldu. Prof. Dr. Tevfik Sağ­lam’ın Tıp Fakültesi, Prof. Dr. Tahir Taner’in Hukuk Fakül­tesi, Prof. Dr. Kerim Erim’in Fen Fakültesi, Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün Edebiyat Fakül­tesi dekanı oldukları bu yeni oluşuma alınmayan veya alın­ma vasfı olmadığı saptanan 71 profesör, 13 doçent ve 73 asis­tan kadro dışı bırakıldılar.

    Ahmet Refik Altınay’ın 1926’da çizilmiş bir karikatürü.

    Bu kadro tasfiyesinden sonra doğan eleman açığını İstanbul Üniversitesi yöneti­mi, açığa alınan bazı hocaları geri alarak, Avrupa’da öğre­nim görmüş bazı genç akade­misyenleri ve pek çoğu Hitler rejiminden kaçarak Türkiye’ye gelen yabancı hocaları kadro­suna katarak gidermiştir. İs­tanbul Üniversitesi bünyesi­ne dahil edilen yabancı hoca­lar 65 ordinaryüs profesör, 22 profesör ve 93 doçent olmak üzere 180 kişiden oluşmak­tadır.

    Kadro dışı bırakılıp tasfi­yeye uğrayan toplam 157 kişi içinde uzmanlık alanlarında pek çok kitap yazmış tasfi­yeden sonra farklı kurumla­rın başına geçmiş, alanların­da halen üstad olarak kabul edilen insanlar vardır. Baban­zade Ahmet Naim, Ali Ekrem (Bolayır), İsmayıl Hakkı Bal­tacıoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Dok­tor Besim Ömer Paşa (Aka­lın), Doktor Kadri Raşit Paşa, Fatin Gökmen, Doktor Ziya Gün, Hasan Tahsin Aynizade, Avram Galante gibi uzman­lık alanlarında pek çok kitap, makaleler kaleme alan bilim insanlarıdır bu kişiler. Eski bir geleneğe mensup olmalarına karşın Cumhuriyet’in yanında yer almışlardır. Buna rağmen yeni kurulan üniversite siste­minde yer alamamışlar kadro dışı kalmışlardır.

    Bu kadro dışı kalanlardan birisi de Türkiye Tarihi züm­resi Müderrisi (profesörü) Ah­met Refik Altınay’dır. Talebesi ve asistanı Reşad Ekrem Ko­çu’nun “Büyük bir Türk edibi ve müverrih, velûd bir muhar­rir, şarkıları dillerde dolaşmış bir şair” diye tanımladığı Ah­met Refik Altınay’ı “1880’de Beşiktaş’ta Valdeçeşmesin­de doğdu;. İlk tahsilini Beşik­taş’ta Vişnezâde Mektebinde yaptı. Sonra Beşiktaş Askerî Rüşdiyesini bitirdi. Oradan Kuleli Askerî İdadisine girdi ve nihayet Harbiye Mektebini, 1898’de, henüz on sekiz yaşın­da iken birincilikle bitirerek piyade mülâzımı sânisi rütbe­siyle Türk ordusuna iltihak et­ti” diye anlatmaya başlar. Lâle Devri, Tarihî Simalar, Köprü­lüler ve Felâket Seneleri gibi kendisine şöhret getiren eser­leri önce gazetelerde tefrika edip daha sonra kitaplaştıran Ahmet Refik bu yüzden “Ta­rihi Sevdiren Adam” diye ta­nımlanmıştır. Osmanlı tarihini halk kitlelerine sevdiren Ah­met Refik’in Cumhuriyet dö­nemi tarih anlayışı ve Gazi ile arasının pek iyi olmadığı bili­nen bir gerçektir. Reşad Ekrem Koçu hocası Ahmet Refik’in İstanbul Üniversitesi’nin ku­ruluşunda kadro dışı kalmasını 1938 yılında hakkında yazdı­ğı Ahmet Refik, Hayatı, Seçme Şiir ve Yazıları isimli eserinde “Üniversite teşkilatında açıkta kaldı” diyerek geçiştirir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-216.png
    Tarihi Sevdiren Adam Darülfünun Reformuyla kurulan İstanbul Üniversitesi’ne alınmayarak tasfiye edilen üstat tarihçi Ahmet Refik Altınay (altta). Reformun “danışmanı” Albert Malche’ın, İstanbul Üniversitesi hakkında raporu.

    Yıllar sonra ise Koçu, Mu­zaffer Gökman’ın Ahmet Refik hakkında hazırladığı kıymet­li eseri için verdiği mülakatta “Ahmet Refik Osmanlı tarihi­ne, Osmanlı hanedanına gö­nülden bağlı, âşık bir kişidir. Kitapları bir tarafa, gazete ve dergilerdeki yazılarını gör­mek, okumak yeter. Gönül ver­miştir. Bu sevgiliyi bırakması­nı isteyemezdik, isteseydik de o başaramazdı.

    Atatürk memlekete yeni bir tarih anlayışı getirmişti. Ahmet Refik, Cumhuriyet’in ilanından, Ankara’nın başkent olmasından sonra, 23 Nisan Egemenlik Bayramı yıldönü­münde bir derginin Ankara özel sayısında (Ankara’da Os­manlı Türkler başlıklı) yazı yazabiliyordu” diyerek hocası Ahmet Refik Altınay’ın sahip olduğu Osmanlı Tarihi hay­ranı bakışı ile yeni Cumhuri­yet’in tarih anlayışının çatıştı­ğını ve bu nedenle Ahmet Re­fik Bey’in kadro dışı kaldığını ancak anlatabiliyordu.

    Üniversite tarihinde ilk ol­mayan ve daha sonraki yıllar­da da tekrar tekrar yaşanacak bu açığa almalar ve kadro dışı bırakmaların yeni bir versiyo­nu da günümüzde yaşanmak­tadır.

  • Şarklıyı “kürtçü” diye inançlıyı “gerici” diye

    Daha sonra 14’lerle birlikte kendisi de tasfiye edilecek olan 1960 darbesinin Milli Birlik Komitesi üyesi Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı’nın anıları, çeşitli üniversitelerden 147 öğretim üyesinin tasfiyesinin yanlış ve haksız bir uygulama olduğuna tanıklık ediyor: “Her türlü kanaate, inanışa taarruz ediyor, solcusunu da sağcısını da atıyorduk…”

    Millî Birlik Komitesi, 26- 27 Ekim 1960 gecesi çıkardığı 114 numaralı, Üniversiteler Öğretim Üyelerin­den Bazılarının Vazifelerinden Affına ve Bazılarının Diğer Fa­külte ve Yüksek Okullara Nakline Dair Kanun’la, Ankara, İstanbul, İzmir ve Atatürk Üniversitele­ri’yle İstanbul Teknik Üniver­sitesi’ne mensup 147 öğretim üyesinin üniversitedeki işlerine son verdi. Bu kişiler, istedikle­ri takdirde hemen, istemedikleri takdirde ise altı ay içerisinde baş­ka bir memuriyete atanmamala­rı durumunda, emekliye ayrıla­caklardı (Madde 4). Kanun’un 5. Maddesi ise, söz konusu kişilerin bir daha üniversite öğretim üye­liği veya yardımcılığı yapamaya­caklarını belirtiyordu.

    Kanun önerisinin Millî Birlik Komitesi’nde görüşülmeye baş­ladığı 26 Ekim akşamına ilişkin tutanaklarda da belirtildiği gibi, Komite’nin amacı bazı öğretim üyelerini tasfiye etmekti. Ancak, söz konusu tasfiyenin ölçütleri gayet belirsizdi. Gene tutanaklar­dan görüldüğü kadarıyla, Kanun önerisini yapan Komite üyesi ve kısa bir süre sonra 14’ler arasında kendisi de tasfiye edilecek olan Kurmay Yüzbaşı İrfan Solma­zer, gerekçe olarak, “yaşlı ve ilmî bakımdan yetersiz” olan öğretim üyelerinin tasfiye edilmesini is­tiyordu. Fakat Kanun’un “mucip sebebi” tutanaklarda yok; bunun yazılı olduğu belge “elde edile­mediği için tutanağa bağlana­mamış”. Öte yandan, kimlerin tasfiyeye tâbî tutulacağına iliş­kin görüşmeler de gizli yapılmış. Burada da ilginç bir durum söz konusu. Tutanaklarda bu bilgiyi veren kayıt, tasfiye edileceklerin listesine değil, görev yeri değişti­rilecek olan dört kişilik ikinci bir isim listesine gönderme yapıyor. Kısacası, tutanaklarda gözükmesi istenmeyen şeyler var. Bilinmesi istenmeyen neydi acaba?

    114 numaralı kanunla üniversitelerinden atılan 147 öğretim üyesiyle ilgili haberler, 27 Mayıs döneminde uzun süre gündemi meşgul etmişti.

    Bu soruyu yanıtlayacak bil­gileri, Solmazer’le birlikte 14’ler arasında tasfiye edilen iki Millî Birlik Komitesi üyesinin, Kur­may Binbaşı Orhan Erkanlı ve Kurmay Yüzbaşı Numan Esin’in anılarından edinebiliyoruz. Var­dığımız sonuçlardan ilki, Solma­zer’in başlangıçta önerdiği tasfiye listesinin 28 Ekim 1960 tarih­li Resmî Gazete’de yayınlanan Kanun metnindekinden daha uzun olduğu, ikincisi ise, bu liste­nin oluşma aşamasında ciddî bir araştırma-soruşturma yapılma­dığı, bu yüzden de tasfiye edile­ceklerin kimler olacağı konusun­da yalnız Komite’de değil, 14’lerin kendi aralarında bile görüş ay­rılıkları, uzun tartışmalar, hatta kavgalar yaşandığı. Birincisi daha sonra, Solmazer gibi, Cumhuriyet Halk Partisi’ne, ikincisi de Cum­huriyetçi Köylü-Millet Partisi’ne katılan bu iki subayın ikisinin de yazdıklarından çıkan görün­tü aynı: 147’lerin tasfiyesi, doğru dürüst bilgi olmadan girişilmiş, ilke olarak yanlış ve sonuç olarak haksız bir uygulamaydı.

    Tasfiye edilenlerin küçük bir bölümünün tasfiye nedeninin si­yasi olduğunu anlamak hiç de zor değil; örneğin, 27 Mayıs’a muha­lif olduğu bilinen, daha sonra da Adalet Partisi’ne katılacak olan hukuk profesörü Ali Fuat Baş­gil. 27 Mayıs’ı destekleyen, hatta Milli Birlik Komitesi’nin kurdur­duğu Anayasa Komisyonu’nda üye olan hukukçulardan Profesör Tarık Zafer Tunaya’yla Doçent İsmet Giritli’nin tasfiyelerini de bir anlamda siyasi olarak nitele­yebiliriz. Orhan Erkanlı’ya göre Tunaya ve Giritli, söz konusu ko­misyonun başkanı Sıddık Sami Onar’la anlaşamamışlar; Sıddık Sami Onar da bu meslekdaşla­rının Anayasa Komisyonu’ndan uzaklaştırılmasını Milli Birlik Komitesi’nden istemiş, bu yapıl­madığı takdirde kendisinin istifa edeceğini söylemiş. İşin garibi, bu iki öğretim üyesinin 147’ler ara­sında yer almasından yalnızca iki buçuk ay sonra Kurucu Mec­lis üyesi olmalarına Milli Birlik Komitesi’nden pek bir itiraz gel­memiş olması. Ocak 1961’de ar­tık 14’lerin Komite’de olmadık­ları akla gelebilir tabii. Ancak bu durumda da, “Ötekilerin aklı iki buçuk ay önce neredeydi?” diye sorabiliriz. Ama sormayalım; zi­ra 26-27 Ekim 1960 gecesi Milli Birlik Komitesi’nin önüne getiri­len listede, o günlerde cuntacıla­rın kendi kurdurdukları hükü­mette Milli Eğitim Bakanı olan, Ankara Üniversitesi Dil ve Ta­rih-Coğrafya Fakültesi Dekanı, Prof. Bedrettin Tuncel’in de adı varmış! Listeden adı çıkarılırken neler konuşulduğunu, herhan­gi bir espri yapılıp yapılmadığı­nı çok merak ediyorum doğru­su. Orhan Erkanlı, bazı kişilerin isimlerini de listeyi onay için Ce­mal Gürsel’e götürmeden önce kendisinin çıkardığını söylüyor. Numan Esin ise, değerli bir bilim insanı olarak gördüğü Prof. Halet Çambel’in adını listeden kaldırt­maya çok çalışmış, ama oylama­da azınlıkta kalmış. Kurmay Yar­bay Sezai Okan, “Sen komünist­leri savunuyorsun” diye Esin’in üzerine yürümüş.

    Tabii Tunaya ve Giritli gibi isimler, tasfiyenin sırf solculara yönelik olmadığını göstermeye yeter. Ama biz gene de, Erkan­lı’nın anılarından hareketle, kim­lerin niye tasfiye edildiklerine bakalım: “Her türlü kanaate, ina­nışa taarruz ediyorduk; solcusu­nu da sağcısını da atıyorduk. Do­ğum yeri şarkta olanı kürtçü diye, namaza gidenleri softa ve gerici diye, kitabı olanı çalmıştır diye, kitapsızları kitapsız diye, talebeye ciddî davrananı kaba ve sert diye, samimî hareket edenleri lâubali diye, kızlarla fazla ilgileneni ah­lâksız diye damgalıyorduk. Solcu, sağcı, mason, kürtçü, gerici, cahil, tüccar, kitapsız, politikacı, v.s. gi­bi sıfatlar sık sık kullanılıyor, bu barajları aşabilenler içerde kalı­yorlardı”.

    Milli Birlik Komitesi’nde­ki genç subaylar, adları 1950’ler­de şu ya da bu nedenle gazetelere yansımış birkaç profesör dışında, tasfiye ettikleri üniversite öğre­tim üyelerinin hiçbirini tanımı­yordu. Dolayısıyla, Orhan Erkan­lı’dan yaptığımız alıntıda sayılan niteliklerin, doğru olsun ya da olmasın, nereden ve nasıl öğre­nildiğine de göz atmamız gerekir. Öyle görünüyor ki Komite, tasfiye konusuna ilk kez Temmuz son­larında eğilmiş ve, Numan Esin’e göre “bir arkadaşları” (büyük ola­sılıkla İrfan Solmazer), Orhan Er­kanlı’ya göre ise “komite içinden bir grup arkadaş”, öğretim üyeleri ve öğrencilerle görüşüp bilgi top­lamakla görevlendirilmiş. Ancak, Milli Birlik Komitesi üyelerinin bu bilgi toplama işinde istihba­rat kayıtlarından da yararlandık­ları anlaşılıyor. Nitekim Numan Esin, anılarında 147’lerden söz ederken istihbaratçılara birkaç kez gönderme yapıyor ve bunlar hakkında şu yargıda bulunuyor: “Haberalma Örgütü’nün kaynak­larına dayanılarak yapılan bir işin hiçbir zaman aslı astarı olmaz”. Ama Komite’nin asıl bilgi kayna­ğının bizzat üniversiteliler oldu­ğu, rektör, dekan ya da kürsü baş­kanı olmak isteyen veya kişisel hesaplaşma peşinde olan birçok öğretim üyesinin olur olmadık şikâyet ve ihbarlarda bulunarak meslekdaşlarının ayağını kay­dırdıkları, Erkanlı’nın anılarında açıkça görülüyor.

  • Yeni savaşların eski silahı

    Yaygın kullanımı 14. yüzyılda başlayan ateşli silahlar, 19. yüzyılın ortalarına kadar zahmetli araçlar olarak kaldılar. Kaval namlunun yerini yivli namluya bırakması, misket merminin konik forma bürünmesi, atış ve yükleme sistemlerinin gelişmesi tüfekleri hem daha pratik hem de etkili silahlar haline getirdi. Seri atış mekanizmasının icadıyla tüfek gerçek bir ölüm makinasına dönüştü. Silah teknolojisi bugün robot savaşçılar üzerinde çalışacak kadar gelişmiş olsa da, mertliği bir kez bozan tüfek hâlâ savaş alanlarının en acımasız katili olmaya devam ediyor.

    I. Dünya Savaşı’nda bir Alman makinalı tüfek birliği, Tirlancourt’ta (Fransa) Rus ordusundan ele geçirdiği altı PM 1910 model Pulyemot Maxima’yla, 1916.

    Son yüz küsur yıl içeri­sinde 200 milyondan fazla insan hemcinsle­ri tarafından öldürüldü. Tarih öncesinde ilk kurbanının ha­yatına muhtemelen taş veya sopayla son veren homo sa­piens, nihayet işi bu raddeye getirdi. Aklını, zekasını, ölüm araçlarını geliştirmek için kul­landı. Eski çağlara ait bulun­tular neredeyse her beş veya altı insandan birinin hem­cinslerinin kurba­nı olduğunu göste­riyor. Bu toplumdan topluma değişse de, çoğu kafatasların­da olan şiddet izleri buna işa­ret ediyor. Günümüzde ise her elli kişiden biri hemcinsleri tarafından doğrudan şiddetle öldürülüyor. 20. yüzyılda ya­şamış olan 10 milyar insanın yüzde 2’si bu şekilde öldü.

    200 milyon küsur ölümün bir kısmı toplu imha yöntem­leriyle gerçekleştirildi. Top­lama kampları, gaz odaları, sözde çalışma kampları, kül­tür devrimleri, hava bombar­dımanı, zehirli gaz ve biyolo­jik silahlar da homo sapiens’in öldürme konusunda ne kadar yaratıcı olduğunu gösterir. Günümüzde insanların kör bıçaktan lazerli füzeye kadar çok geniş bir araç yelpazesi var. Ama, hiçbir cephaneliğin vazgeçemeyeceği tek silah, çe­şitli otomatik tüfeklerdir.

    Ateşli silahlar yaygın kul­lanıma girdikleri 14. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar çok zahmetli araçlardı. Fitilli tüfeği ateşlemek için namlu­yu temizlemek, hazneye barut koymak, fitili yerleştirmek, kurşunu koyup çaputla sıkış­tırmak, fitili yakmak, nişan almak, sarsmadan beklemek, bu arada yağmurda, çamurda barutu hep kuru tutmak gere­kirdi. Çakmaklı tüfek işi biraz daha pratik hale getirdi ama gene de elli metreden bir ada­mı vurmanın garantisi yoktu. Bu nedenle bölükler sıkışık düzende toplu halde ateş eder, birinci saf ateş edip çekilir­ken ikinci saf tüfeği doldurur, üçüncü saf ise ateş etmek için aralarından öne geçerdi. Su­baylar ve çavuşlar bağırıp du­rur, yakın mesafeden karşılıklı ateş yiyen safları terk edenleri vururlardı. Askerin düşman­dan çok kendi çavuşundan ve hepsinin de başçavuştan kork­ması esastı. Takım subayı, elinde tabanca ve kılıçla, saf­ların eriyinceye kadar yerinde kalmasına nezaret eder, şans eseri ayakta kalanlar ya da ar­kada bekleyen takviyeler sün­gü hücumuna geçerdi. O dö­nemin büyük yuvarlak kurşun mermileri değdiği uzvu par­çalar, ölüm oranı çok yüksek olur, hayati yara almayanların bir kısmı da kan zehirlenme­sinden giderdi. Cerrahın elini yıkaması, ameliyat gereçleri­nin sterilizasyonu ancak 19.yüzyılın sonlarında yerleşme­ye başlayan bir adetti. Serum ve antibiyotikler ise ancak 20. yüzyılın ortalarında çıkacaktı. Yani, eskiden çoğu yaralanma ölümle sonuçlanırdı.

    Amerikan İç Savaşı’nda Kuzey saflarında savaşan Afrika kökenli askerler, ağızdan dolma Springfield piyade tüfekleriyle.

    19. yüzyılın ortalarından itibaren kaval namlunun ye­rini yivli namlu alırken, konik hale dönüşen mermi de ko­vanı ve ateşleyici kapsülüyle birlikte tek parça haline geldi. Bunu seri ateşli mekanizma­ların izlemesi kaçınılmazdı. Amerikan İç Savaşı bu alan­daki gelişmeleri hızlandır­dı. Boer Savaşı’nda ise Alman Mauser tüfekleriyle donanmış gerillalar İngilizlere kan kus­turmuştu. İngilizler de nişan­cılık eğitimine hız verdiler ve Birinci Dünya Savaşı’na 400 metreden etkili ateş açabi­len Lee-Enfield piyade tüfeği ile girdiler. Piyadeler artık si­perden o kadar kolay çıkamı­yorlar, düşmana ulaşmak için yeni taktikler bulmak zorun­da kalıyorlardı. Ancak, bu zo­runluluk subaylar tarafından anlaşılıncaya kadar milyon­larca asker iki siper arasında­ki alanda telef olacaktı. Piyade tüfeği daima savaş alanlarının temel silahı olmuştur. Ama tüfeklerin birçok varyasyonu olacaktı. Önce makinalı tüfek­ler ve keskin nişancı tüfekleri, sonra da hafif makinalılar ve hücum tüfekleri.

    Fitilli tüfek

    14-19. yüzyıllar arasında kullanılan fitilli tüfekler hiç de pratik silahlar olmamalarına rağmen savaşların seyrini değiştirecekti. 30 Yıl Savaşları’nda atışa hazırlanan bir asker, 17. yüzyıl gravürü.

    Seri katil: Makinalı tüfek

    Makina çağında akla makinalı tüfeğin gelmemesi olanaksız­dı. İlk model sayılan çok nam­lulu Gatling öncelikle sömür­ge savaşlarında yerlilere karşı kullanıldı. Avrupalılar mızrak­lı Zulu savaşçılarını bunlarla biçtiler. Bugünkü modellerin yakın atası olan Maxim ve Vi­ckers ise 20. yüzyılın başında, açıkta ilerleyen safları biçmek üzere bütün ordularda yerini almıştı. O dönemde muhare­benin son noktası, hala, süngü hücumuyla düşmanı bozmak ve imha etmek şeklinde düşü­nülüyordu. Bu konuda Fran­sız muharebe doktrini en tipik örnektir.

    Fransızların “sonuna kadar hücum” şeklinde bir yaklaşımı vardı. Buna göre 75’lik hafif toplarıyla düşmanı baskı altı­na alacak, ordunun şerefi sa­yılan kırmızı pantolon ve mavi ceketli piyadeleri süngü hücu­mu ile düşman siperlerine gi­recekti. Birinci Dünya Savaşı öncesinde herkes gibi gri-yeşil üniforma giymeleri önerilince bir generalleri “Asla!, kırmızı pantolon… bu Fransa’nın şe­refidir” diye tepki göstermişti. Fransız sahra talimatı düşman etkili ateşe başlayıncaya kadar geçecek 20 saniye içerisin­de askerlerin 50 metre ilerle­yebileceklerini yazıyordu; ne var ki 1914’te savaş başlayın­ca Almanlar 8 saniye içerisin­de makinalı tüfeklerini kurup kırmızı pantolonlu sıraları biçtiler. 12.500 adet Maxim makinalı tüfeğini birliklerine dağıtmışlardı. Sınır savaşları­nın ilk dört gününde Fransız ordusu 140.000 kayıp verdi. İlk iki ayın sonunda bu rakam bir milyona yaklaşacak, ertesi yıl sadece Fransızlar 1,3 mil­yon kayıp daha vereceklerdi. Ancak diğer orduların kayıpla­rı da buna yakın olacaktı.

    Yeni mekanizma

    Fransız subayı Jean Etienne Minie tarafından 1847 yılında geliştirilen Minie mermisi kundak tarafından doldurmayı pratik hale getirdi. Bu sayede yeni doldurma ve ateşleme mekanizmaları geliştirildi, seri ateşli tüfeklerin yolu açıldı.1849’da Fransızlar Minie tüfeğini, 1853’de İngilizler Enfield’i, 1861’de Amerikalılar Springfield’i ürettiler.

    En eski makinalı tüfekler ağır, taşıması ve mevzilenmesi zor olan silahlardı. İlk kulla­nışlı alet 1884 yılında Hiram Maxim tarafından yapılmış olup, bunun Birinci Dünya Sa­vaşı’nda Almanlar tarafından imal edilen MG08 modeli 69 kilo geliyordu. 38.5 kiloluk üç ayağın üzerine oturtulan 26.5 kiloluk silahın soğutma haz­nesine de 4 kilo su dolduru­luyordu. Bu hantal aletin dört kişilik mürettebatı vardı ve 250 atımlık cephane kutuları da on kilo ağırlığındaydı. An­cak o kadar yoğun bir ateş gü­cü sağlıyordu ki, vazgeçilme­si mümkün değildi ve sayıları giderek arttı. 1912 yılında bir Amerikan piyade alayında sa­dece dört ağır makinalı tüfek varken, 1919’da bu sayı 336’ya çıkmıştı. Zaman içerisinde da­ha hafif modelleri yapıldı. Ör­neğin bir Amerikan tasarımı olup İngiltere’de imal edilen Lewis sadece 13 kilo ağırlığın­daydı. Bunlar 1914’ten, Kore Savaşı’nın sonuna kadar kulla­nıldı. İngilizler ayrıca 23 kilo ağırlığında olan su soğutmalı Vickers ağır makinalı tüfeğini de kullandılar ki, bunun mü­rettebatı üç kişiydi. Tabii, bel­ki de bütün makinalı tüfekle­rin en iyisi sayılabilecek olan 12.7 mm’lik Browning’in ilk modeli M2 de bu dönemde or­taya çıkmıştır. Ancak Alman MG42’nin bu silahların kralı olduğunu savunanlar da az de­ğildir.

    Boer savaşçıları Mauser piyade tüfekleriyle Birleşik Krallık ordularına kan kusturdular.
    Ağırlığı 23 kilo I. Dünya Savaşı’ndaki Somme Muharebesi sırasında, Ovillers yakınlarındaki siperde bir Vickers makinalı tüfek yuvası ve yüzlerine gaz maskesi takmış İngiliz mürettebatı, Temmuz 1916.

    İlk makinalı tüfeğin mucidi Richard J. Gatling, bir prototipiyle, 1893.

    Hitler’in testeresi ve efsanevi Browning

    İkinci Dünya Savaşı’nda Hit­ler’in testeresi olarak anılan MG42, daha hafif olan MG34’ün hemen arkasından birliklere dağıtılmıştı. İki ve üç ayaklı versiyonları var­dı. Üç ayaklı versiyonu, ideal durumda yedek namlular ve cephane taşıyıcılar ile birlikte altı kişilik bir tim tarafından kullanılırdı. Dakikada 1.800 atımlık hız ile namlu çok ça­buk ısınır ve çok sık değiştiril­mesi gerekirdi. Sesi düşman saflarında şok yaratırdı. Ancak tek atım yapamaz, tetiğe do­kununca şeridi hemen yer, bi­tirirdi. Bu silah halen bazı or­dularda kullanılmaktadır. Ne var ki, bu satırların yazarına göre makinalı tüfeklerin kralı 12.7’lik Browning’dir. Birin­ci Dünya Savaşı’nın sonunda tasarlanmış olan bu silah, ara­dan neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen hala imal edilmekte ve yaygın kullanıl­maktadır. Sadece piyade des­tek silahı olarak değil, uçak­larda, helikopterlerde, her cins zırhlı ve zırhsız kara araçla­rında ve her boy teknede ana silah veya yakın savunma si­lahı olarak yer almaktadır. Ayrıca tek atım yapabilmek­te, teleskop ile keskin nişancı silahı olarak kullanılmaktadır. Keskin nişancı silahı olarak 2.250 metreden tescilli vuru­şu vardır.

    Hitler’in testeresi’ yemek molasında II. Dünya Savaşı’nda bir Alman askeri, dakikada 1800 mermilik seri atış özelliğiyle önüne çıkanı biçtiği için “Hitler’in testeresi” olarak anılan MG42’nin iki ayaklı versiyonunu yanına bırakmış, karnını doyuruyor, 1942.

    Bunların yanı sıra daha hafif makinalı tüfekler de çok yaygın kullanılmıştır. Bun­lar içerisinde Browning’in 0.30’luk (M1919) modeli yak­laşık 5 milyon adet imal edil­miş olup, bizde de 7.62’lik modeli ­askerliği biraz eskimiş olan herkesin hatırındadır. Keza bir dönem İngilizlerin Çek’lerden uyarladığı Bren ve Amerikalıların BAR (Brow­ning Automatic Rifle) da son derece yaygın otomatik silah­lardı. 20 mermilik şarjörü olan BAR 1918’den 1970’lere kadar kullanılmış olup, İkinci Dün­ya Savaşı’nda her mangada bir veya iki tane bulunurdu. Viet­nam Savaşı sırasında Ameri­kalılar M60’ı çok yaygın kulla­nıma soktular ama sonra bunu daha güvenilir olan MG240 ile değiştirdiler. Hafif maki­nalı tüfekler genellikle 7.62 ve­ya buna yakın çapta mermiler kullanmakla birlikte, 5.56’lık daha hafif silahlar da Viet­nam’dan beri yaygınlaşmıştır. Bunların en tanınmış modeli Minimi’dir. Avantajı daha çok mermi taşınabilmesidir ama etkisi düşük olduğu için 7.62 kadar yaygın değildir. Bun­lar yüzlerce model arasından öne çıkan modellerdir. Bizim ordumuzda standart manga otomatik silahı MG3 makinalı tüfeğidir. Ancak başka silahlar da kullanılmaktadır ki bunlar arasında teröristlerin de kul­landığı Bixi ve Doçka silahla­rı vardır.

    Keskin nişancılar

    Düşman savaşçılarını çok uzak mesafeden beklemedik­leri bir anda vurmak çok arzu edilen bir durum olup, karşı tarafın faaliyetini büyük öl­çüde kısıtlamakta ve keskin nişancılar, savaşlarda giderek daha fazla kayba neden olmak­tadır. Elbette, zırhsız araç­lar ve diğer kıymetli hedeflere karşı da kullanılırlar. İlk özel keskin nişancı tüfeği İngiliz Whitworth olup, yapımcısı­nın adıyla anılmıştır. Dürbün­lü nişangah Kırım Savaşı sı­rasında denenmiş ve ABD İç Savaşı’nda başarıyla kullanıl­mıştır. Ancak keskin nişan­cılık mesleği, esas olarak Bi­rinci Dünya Savaşı sırasında yaygınlaşmıştır. Siperlerden kafasını kaldıramayanlar, düş­mana zayiat verdirmek için bu alana önem verdiler. Bilme­yenler için, bu son derece zor bir iştir. Kamuflaj içerisinde santim santim elverişli bir atış pozisyonuna sürünmek, saat­lerce, bazen günlerce kımıl­damadan beklemek, gözlemek ve atış yaptıktan sonra gene saatlerce sürünüp dönmek. Bi­rinci Dünya Savaşı’nda Kana­dalı Kızılderili nişancı Francis Pegahmagabau’nun 378 onaylı vuruşu vardır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-258-1024x859.png
    Beş milyon üretildi 30 kalibrelik Browning M1919 daha çok II. Dünya, Kore ve Vietnam savaşlarında kullanıldı. 7.62’lik versiyonu Nato ordularınca hâlâ kullanılıyor. Amerikan askerleri M1919 Browning’leriyle Aachen’da Nazilere karşı sokak savaşında, Ekim 1944.

    Lakabı keskin nişancı tüfeğine isim oldu

    Şapkasına beyaz bir kuş tüyü taktığı için Vietnamlılarca Beyaz Tüy lakabıyla anılan Amerikan deniz piyadesi Carlos Hathcock ironik “Vietnam Avcılık Kulübü” panosu önünde (soldaki). Vietnam’da 93’ü tescilli 300’den fazla ölümcül vuruş yaparak efsane olan Hathcock, savaştan sonra lakabı bir M25 keskin nişancı tüfeğine isim olarak verilerek onurlandırıldı.

    Keskin nişancıların ideal olarak 400-800 metre ara­sında atış yaptıkları ifade edilir. Daha uzak mesafeler­de de atışlar vardır. Dürbün­lü 12.7’lik ile en uzak mesafeli ölüm vuruşu 2.250 metreden yapılmıştır. Özel keskin nişan­cı tüfekleri ile 1250 metrenin ötesindeki atışlar arasında vu­ruşu teyit edilmiş en uzak me­safeli olanlar, Afganistan’da İngiliz Onbaşı Craig Harrison tarafından 2.475 metreden ya­pılmıştır. Mesafesi daha sonra helikopterden lazerle ölçülüp onaylanan bu atışlarla iki Ta­liban makinalı tüfekçisi vurul­muştur. Bunu Kanadalı keskin nişancı timinden Rob Fur­long’un 2.430 ve Aaron Per­ry’nin 2.310 metrelik atışları izlemektedir. Bu listedeki atış­ların çoğu Afganistan ve Irak savaşlarına aittir. Vietnam, Kongo ve 19. yüzyıl Amerikan savaşlarına ait çok uzun vu­ruşlar da vardır. Ancak, 1250 metreden uzak vuruşlar çok az sayıdadır. Bu mesafeye atış yapan nişancının havadaki nemi, rüzgarı ve hatta dünya­nın dönüşünden kaynaklanan Cariolis etkisini hesaplama­sı gerekir. Bir nişancı, şiddetli rüzgarda 10 metrenin üzerin­de bir sapma hesaplayarak çok uzak vuruş yapmıştır. Gene de nişancıların 1000 metrenin üzerine çalıştıkları çok nadir­dir. Keskin nişancı olarak en yüksek skora sahip kişi olan Finli Simo Hayka’nın İkin­ci Dünya Savaşı’nda 500’denfazla öldürücü vuruşu olmuştur. Bu savaşta Rus kadın nişancı Lyudmila Pavliçenko ise 309 Almanı saf dışı etmiştir. Günümüzde Rusların en tanınmış keskin nişancı silahı Kanas’tır. Türkiye’de aralarında Rus yapımı Dragonov’un bulunduğu birçok başka keskin nişancı tüfeğinin yanı sıra, MKE tasarımı ve üretimi JNG-90’ı kullanılmaktadır.

    Bayan ölüm II. Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordu saflarında savaşan 2.000 kadın keskin nişancıdan biri olan Lyudmila Pavliçenko, savaş boyunca 36’sı keskin nişancı olmak üzere 309 Alman askerini öldürdü. Hikayesi “Sivastopol Muharebesi” ve “Yokedilemez” filmlerine konu olan tarihin en başarılı kadın keskin nişancısı Pavliçenko, Tokarev SVT-40 yarı otomatik dürbünlü tüfeğiyle.

    Hücum tüfekleri ve hafif makinalılar

    Bunlar piyadenin ateş gücünü artırmak için giderek tek atışlı veya M1 gibi yarı otomatik piyade tüfeklerinin yerini almıştır. Tek, gruplu veya seri atış yapabilen, şarjörlü silahlardır. İlk hücum tüfeklerinin Almanlar tarafından 1944 yılında kullanıma alınan Stg 44 olduğu ifade edilmiştir. Tüm dünyada gerilla silahı olarak bilinen AK-47 Kalaşnikof ve M-16 da bu kategoriye girer. Günümüzde bunlar, keskin nişancı tüfekleri hariç, standart piyade silahı olmuştur. Hafif makinalılar ise yakın mesafeden ateş gücünü artırmak için Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında yaygın şekilde kullanılmıştır. Bunlar arasında en çok bilineni, Amerikalıların gene Birinci Dünya Savaşı sonunda geliştirmiş olduğu Thompson makinalı tabancadır. Genelde 30’luk düz veya 50 ya da 100 mermilik tamburalı şarjör ile kullanılan bu silaha, iki savaş arasındaki dönemde gangsterler tarafından kullanıldığı için “Şikago daktilosu” denilmiştir. 1938’den itibaren yapılan ordu versiyonları milyonlarca üretilmişti. Alman MP40, İngiliz Sten, İsrail yapısı Uzi ve MP5’de yüzlerce model arasında öne çıkanlardır. İngilizler Sten’i ucuz bir model olarak yapmışlar ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupalı direnişçilere çok sayıda atmışlardı. Ancak bu, yakın mesafeden etkili olan bir silahtı. Savaştan sonra çeşitli ülkelerin polis kuvvetleri tarafından kullanılmıştır.

    Bay Kalashnikov ve şaheseri(!) Mikhail Kalashnikov, üretimine 1949’da başlanan efsanevi saldırı tüfeği AK-47 ile poz veriyor. Meşhur silah, ismini kazandığı tasarım yarışmasının düzenlendiği yıl olan 1947’den alıyor.
    Nerede savaş, orada keleş Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetlerinden üstteğmen Ayella Gissa, bir eğitim tatbikatında AK-47’yle temsili düşmana nişan alıyor, 27 Aralık 2006.

    Diğer silahlar ve havadan gelen ölüm

    Büyük birliklerin ağır silahlarla muharebesinin sonunda iş bir noktada gene tarafların küçük birliklerle yaptıkları bire bir çatışmalara gelir. Büyük savaşlarda askerlerin çoğu, daha düşmanı hiç görmeden, aniden tepelerine inen topçu ateşiyle telef olmuşlardır. Topçu ateşinin doruk noktası Birinci Dünya Savaşı’dır. Daha sonraları buna uçakların yakın hava desteği de katılmış­tır. 20. yüzyılın büyük savaşla­rında top ateşi ve uçak hücu­munu atlatan askerleri havan ve ağır makinalı tüfekler, kes­kin nişancılar, alev makinala­rı, bomba atarlar, el bombaları, mayınlar ve yakın mesafe ro­ketleri beklerdi. Tüm bunların yanı sıra, tüfek ve hafif otoma­tik silahlarla yakın muhare­be yapılırdı. Kayda geçen son süngü muharebesi, 1950’lerin başında Kore’de yapılmıştır. Vietnam’da helikopterler çok yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. ABD ordusu bu uzun savaşta 7.000’e yakın uçak ve helikopter kaybetti. Afganis­tan ve Irak savaşları sırasında ve sonrasında İnsansız Hava Araçları (İHA’lar ya da dron­lar) yaygınlaştı. Bunlar ilk baş­ta sadece keşif ve hedef belirle­mek için kullanılıyordu. Hatta, bazen bunlar hedefi lazer ile işaretliyor ve buraya çok uzak­tan güdümlü füze atılarak he­def vuruluyordu. Daha sonra­ları İHA’lara silah yüklenmeye başlandı. Bunlar 24 saat hedef bölgesi üzerinde kalabilmek­te, gece ve gündüz belirlenen hedefleri ateş altına alabilmek­tedir. Bunun, çok garip bir dizi ahlaki sorun yarattığı aşikardır. ABD’de işe geldiği üste masa­sına oturarak on bin kilometre uzakta bir dronu uydu aracılı­ğıyla yöneten pilotun, ekran­da birer nokta olarak gördü­ğü hedefleri düğmeye basarak öldürdükten sonra eve yemeğe gitmesi, öğleden sonra tekrar öldürmeye devam etmesi en azından gariptir, ama günümüz savaşlarının çirkin bir özelli­ğidir. Çoğu asker, hedefi doğ­ru dürüst tanımlamadan, hiç görmeden, ekran üzerinden ta­nımlaması olanaksız hedefleri imha etmektedir. Nitekim, ba­zen dost kuvvetleri, bazen dü­ğüne giden insanları, çoğu hal­de alakasız sivilleri öldürdük­leri anlaşılmaktadır.

    Kod adı Biksi 1961’de hizmete giren ve başka bir Mikhail Kalashnikov tasarımı olan PK’ların üretimi bugün hem Rusya’da hem de birçok başka ülkede sürüyor. Ayak üzerine monte edilen ağır modeli PKS’in İngilizce okunuşunun (Pi-key-es) yanlış telaffuzuyla silah Ortadoğu’da Biksi adıyla tanınıyor. Musul yakınlarındaki bir rafineride, göğsünde AK- 47’si, elinde Biksi’si nöbet tutan bir Peşmerge, 22 Haziran 2014.

    Dushka’dan Doçka’ya

    Sovyetler’de 1938’de üretilmeye başlanan ve resmi adı DShK (Dushka) olan ağır makinalı Doçka’lar Rusya’da halen üretilmeye devam ediyor, günümüz Ortadoğu savaşlarının gözde silahları arasında yer alıyor. Sovyet-Afganistan savaşında Cemiyet-i İslami mücahitleri bir Doçka’yla techiz edilmiş mevzilerinde Sultan Vadisi’ni gözlüyor,1987..

    Sınırlarımız ve yeni savaş

    Çok uzun zamandır ilan edil­memiş savaşlar yaşıyoruz. Sı­nırlarımızda ve çevre ülke­lerde her an düzinelerce İHA uçuyor, keskin nişancılar he­def arıyor, bombalar patlıyor. Gözlem, tespit, hedefleme, tevcih ve imha yapan teknolo­jiler için aralıksız yatırım ve araştırma yapılıyor. Gecenin karanlığı, sızma yapan zayıf güçlerin dostu olmaktan çıkı­yor. Keza dağlar ve ormanlar da artık uzaktan yapılan sü­rekli gözlem nedeniyle güvenli birer sığınak ve çekilme alanı sayılamaz. Tespit edilen he­defler 200 kilometre uzaktan nokta atışıyla vurulabiliyor.

    TSK’nın standart tüfeği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin standart piyade tüfeği G3’lerle silahlanmış TSK komandoları bir operasyon sırasında.

    Bu yeni savaşta, zayıf olan taraf 24 saat sürekli gözlem altında, her türlü hareketi kı­sıtlanmış olarak yaşıyor, nadi­ren yapılan telsiz haberleşme­si dışında elektronik ortamdan uzak duruyor, telefon veya bil­gisayar kullanmıyor. Sığınaklar bile artık yerin 6 metre derini­ne inip orada patlayan bomba­lar nedeniyle emniyetsiz. Biraz bu nedenlerle, biraz da nüfus kayması nedeniyle kent savaşları giderek öne çı­kıyor, ancak bunun teknoloji­leri ve yöntemleri de geliştirili­yor. Yüz elli yıl içerisinde kaval namlu tüfekten uzay ve İHA teknolojisine geçildi. Birçok te­rörist uzaydaki keşif uydusuyla tespit edilip uzaktan bomba­lanıyor. Bundan sonra sırada robotlar var. Onlarla savaşmak gerçekten çok daha zor olacak. Buna rağmen her çeşit tüfek ve makinalı tüfekler savaş alanla­rının vazgeçilmez silahları ol­maya devam ediyor.

    Milli keskin nişancı Jandarma Genel Komutanlığı ve MKEK’nın ortak çalışmasıyla üretilerek TSK envanterine giren 7.62’lik keskin nişancı tüfeği Bora 12’nin (JNG-90) etkili menzili 1200 metre

    BEYAZ PERDENİN EN KESKİN NİŞANCILARI

    12’den vuran film: Kapıdaki Düşman

    2001 yılında çekilen “The Enemy at the Gates” (Kapı­daki Düşman) isimli filmde oyun­cu Jude Law Rus keskin nişancı Vasili Zaytsev’i canlandırmıştı. Stalingrad Muharebeleri sırasın­da meydana gelen bir olaydan esinlenen filimde, Ed Harris, Zaytsev’i öldürmeye gönderilen Alman keskin nişancı subay Erwin König’i oynuyordu. Bob Hoskins ise Stalingrad’ı savunan Soyyet komiseri Kruşçev rolün­deydi. Gerçekte Berlin Keskin Nişancı okulu komutanı olan König adında bir kişi yoktu ama film iki keskin nişancı arasındaki düello üzerine kurulmuştu. Hi­kayenin bu kısmı hayali idi ama daha önemlisi, filmin o savaşın atmosferini başarıyla yansıt­masıydı. Ancak, birçok keskin nişancının buna çok benzeyen sıkıntı ve tehlike içerisinde görev yaptığı bilinir. Bir bölgede faaliyet gösteren keskin nişan­cılar ortaya çıktığında, karşı tarafın da onları avlamak üzere en iyi nişancılarını getirdiğine dair gerçek olaylar vardır.

    “Kapıdaki Düşman” filminin orijinal afişi.
  • Ordudaki en büyük tasfiye

    27 Mayıs 1960 darbesiyle yönetimi ele alan Milli Birlik Komitesi, Cumhuriyet tarihinin ordu içindeki en büyük tasfiye operasyonunu gerçekleştirdi. Zorunlu olarak emekli edilen 235’i general, beş binden fazla subay Emekli İnkılap Subayları Derneği (EMİNSU) adıyla örgütlendi ve yıllarca orduya dönmek, özlük haklarını alabilmek için mücadele etti.

    Demokrat Parti iktida­rına son veren 27 Ma­yıs 1960 darbesinin ardından yönetimi Milli Birlik Komitesi (MBK) ele almıştı. “Yasama yetkisine sahip ihti­lal komitesi” olarak tanımla­nan ve Orgeneral Cemal Gür­sel’in başkanı olduğu MBK, 38 subaydan oluşuyordu. MBK göreve başladıktan kısa sü­re sonra ordu içinde geniş bir tasfiye operasyonu başladı. 3 Ağustos 1960’ta kabul edilen 42 Sayılı Kanunla bakanlar kuruluna, 25 yılını doldurmuş subayları resen emekliye sevk etme yetkisi verildi. Açıklanan gerekçe “ordu içinde giderek bozulmuş olan hiyerarşiyi dü­zeltmek ve orduyu gençleştir­mek”ti. DP döneminde gere­ğinden çok fazla subayın albay ve general yapıldığı, bunun orduyu hantallaştırıp güçsüz kıldığı söyleniyordu. Ama asıl hedef, çoğu genç subaylardan oluşan MBK’nin ordu içindeki konumunu güçlendirmek için orduyu potansiyel muhalifle­rinden arındırmaktı.

    MBK lideri ve Devlet Baş­kanı Cemal Gürsel, 1 Ağus­tos’ta Harp Akademileri diplo­ma töreninde yaptığı konuşma­da “Yıllardan beri siyasete alet edilen ordumuz hastalanmış­tır. Acilen ameliyat yapıp ordu­muzu genç ve dinamik bir hale getireceğiz” diyerek tasfiyenin işaretini vermişti. 4 Ağustos’ta ilk olarak 235 amiral ve gene­ral emekliye sevk edildi. Takip eden günler içinde binbaşı ve üzeri rütbedeki beş bin suba­yın daha emekli edildiği açık­landı. Tasfiye hareketi özellik­le ordunun üst kademelerinde deprem etkisi yarattı, zira 20 Ağustos’ta tamamlandığı açık­lanan operasyonla generalle­rin yüzde 90’ı, albayların yüzde 55’i ve yarbayların yüzde 40’ı emekli edilmişti.

    Emekli edilen subaylar kı­sa sürede Emekli İnkılap Su­bayları Derneği (EMİNSU) adıyla örgütlendiler. Bu subay­lar daha sonra derneğin adıy­la, Eminsular olarak anılmaya başlandı. Eminsular, orduya dönmek için ellerinden geleni yapacaklarını söylüyordu.

    Bu sırada MBK, kendi için­deki başka bir tasfiyeyle meş­guldü. Darbeden kısa bir süre sonra izlenecek yol konusun­da MBK üyeleri arasında iki farklı görüş belirmişti. Cemal Gürsel ve Korgeneral Cemal Madanoğlu’nun başını çekti­ği grup, iktidarın bir an önce sivillere devredilmesi taraf­tarıydı. “Radikaller” olarak anılan , önde gelenleri arasın­da Orhan Kabibay, Alparslan Türkeş ve Orhan Erkanlı’nın bulunduğu diğer grup ise ge­rekli reformları yapmadan iktidarı sivillere bırakmaya karşıydı. İki grup arasındaki mücadele Gürsel-Madanoğ­lu ekibinin diğer grubu tas­fiye etmesiyle sonuçlandı ve 13 Kasım 1960’da, o tarihten sonra “14’ler” olarak anılacak 14 MBK üyesi tasfiye edile­rek yurtdışı temsilciliklere müşavir olarak gönderildiler. Yurtdışında da bağlantıyı ko­parmayan 14’ler, son olarak Temmuz 1962’de Brüksel’de yaptıkları toplantıda, liderlik ve ülkeye dönüşte izleyecek­leri yol konularında anlaşı­lamayınca dağıldı. Bu subay­ların 10’u daha sonra Alpars­lan Türkeş’in önderliğinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne girdi. Bu parti Şu­bat 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alacaktı.

    Eminsuların çabaları 1961 başlarından itibaren hız ka­zanmaya başladı. MBK, bu fa­aliyetlerden hoşlanmasa da dernek hemen kapatılmamış­tı. Ancak 1961 Ekim ayında yapılacak seçimlerden önce bazı Eminsuların, Demokrat Parti’nin devamı olduğu id­dia edilen partilerde faaliyet göstermesi işleri değiştirdi. Eminsular “siyaset yapmak­la” suçlanmaya başladı. Bunun üzerine dernek yönetimi 11 Şubat’ta gazetelere “Eminsu­lar kesinlikle siyasetle meşgul olmuyor” açıklaması yapıp, dernek tüzüğünde siyasetle uğraşmanın yasak olduğu hük­mü olduğunu hatırlatıyordu.

    Milli Birlik Komitesi işbaşında Demokrat Parti iktidarına son veren 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından yönetimi ele alan Milli Birlik Komitesi, göreve başladıktan kısa süre sonra ordu içinde geniş bir tasfiye operasyonu başladı. Üstteki fotoğrafta çoğu genç subaylardan oluşan MBK üyeleri bir toplantıda görülüyor.

    Bu açıklamayla aynı gün, DP’nin devamı olma iddiasın­daki en büyük parti olan Adalet Partisi kuruldu. Partinin kuru­culardan biri ve genel başkanı, en yüksek rütbeli Eminsu olan eski Genelkurmay Başkanı Ra­gıp Gümüşpala’ydı. Seçimler yaklaştıkça si­yasete atılan Eminsular daha çok dikkat çektiği için der­nek yöneticileri 20 Ağustos 1961’de Sıkıyönetim Komu­tanlığı’na ifadeye çağrıldı. 6 Eylül’de kapatılan dernek, faa­liyetlerine seçimlerden sonra yeniden başlayabildi.

    Bu arada 15 Ekim 1961 se­çimlerini 27 Mayısçıların is­tediği gibi İnönü liderliğinde­ki CHP kazanamamış, DP’nin devamı olduğu iddiasındaki diğer üç parti hem oy oranı hem milletvekili sayısında ço­ğunluğu elde etmişti. MBK du­rumdan memnun değildi ama asıl sorun MBK’nin yaklaşımı değil, ordu içinde ordu gibi fa­aliyet gösteren ve kilit nokta­daki birçok subayın da mensu­bu olduğu hayli güçlü Silahlı Kuvvetler Birliği adlı gruptu.

    Bazı üyeleri aynı zaman­da MBK üyesi de olan Silahlı Kuvvetler Birliği, seçimlerden önce de Hava Kuvvetleri Ko­mutanı İrfan Tansel’in MBK tarafından görevden alınma­sını engelleyerek güç göste­risinde bulunmuştu. Gür­sel-Madanoğlu grubu Hava Kuvvetleri’ni ele geçirmek için harekete geçmiş, İrfan Tan­sel’i ABD’de bir göreve tayin edip Tümgeneral Süleyman Tulgan’ı komutan olarak ata­mıştı. Ancak Tansel göreve dönene kadar Ankara sema­larında Silahlı Kuvvetler Bir­liği’nin emriyle hareket eden savaş jetleri tur atmış ve ata­ma kararı geri çekilmişti.

    Silahlı Kuvvetler Birli­ği, seçimlerden sonra da acil bir toplantı yaparak “21 Ekim Protokolü” adıyla bir dizi ka­rar aldı. Buna göre TBMM 25 Ekim’de toplanmadan önce duruma el konulacak, siyasi partilerin faaliyetleri yasakla­nacak, seçim sonuçları geçer­siz sayılacak, MBK feshedile­cek ve iktidar “ulusun gerçek ve yetenekli temsilcilerine” devredilecekti. 21 Ekim Pro­tokolü’nü haber alan Gürsel ve ekibi, Silahlı Kuvvetler Bir­liği’nin hamlesini durdurmak için derhal harekete geçti.

    Gürsel, acilen kuvvet ko­mutanları ve siyasi parti lider­leriyle bir toplantı düzenledi. Tüm parti liderlerinin imza­ladığı ve “Çankaya Protokolü” olarak anılan bildiriye göre, siyasi partiler 27 Mayıs’a kar­şı çıkmayacak, Cemal Gürsel’i Cumhurbaşkanı seçecek, Yas­sıada mahkemelerinde ceza alan kişilerin affı ile Eminsula­rın orduya geri dönmesini söz konusu etmeyeceklerdi. Aske­rin sivil hayata dönme şartla­rı olarak niteleyebileceğimiz Çankaya Protokolü, Eminsula­rın işini daha da zorlaştırmıştı.

    Eminsuların 18 Şubat 1962’deki kongresinde söz alan üyelerden birinin “Askerlikten başka sanat bilmeyiz, o yüz­den ticaret yapamayız, başka iş bulamayız, emekli edildiği­miz için de memur olamıyo­ruz, madden ve manen çökün­tü içindeyiz” demesi binler­ce emekli subayın durumunu özetliyordu. Gerçekten de özel­likle genç yaşta emekli edilip maaşı, ikramiyesi daha düşük olanların durumu çok zordu. Aynı kongrede konuşan bir di­ğer konuşmacı ise “Tek iste­ğimiz hangi kıstaslarla emekli edildiğimizi öğrenmek. Bizi ne­den emekli ettiniz, emekli et­mediğiniz emsallerimizi neden etmediniz?” diye soruyordu.

    En üst rütbeli Eminsu TBMM’nin açıldığı 25 Ekim 1961’de AP milletvekilleriyle Meclis’e gelen AP lideri Ragıp Gümüşpala, 27 Mayıs darbesi sırasında 3. Ordu Komutanı iken darbeciler tarafından Genelkurmay Başkanı yapılmıştı. 1964 yılında vefat eden Gümüşpala, en yüksek rütbeli Eminsu idi.

    27 Mayıs sonrası görevden uzaklaştırılan 147 akademisye­nin 1962’nin Nisan ayında gö­revlerine iadeleri Eminsuları bir kez daha umutlandırdı. Yi­ne darbeden birkaç gün sonra, Sivas’ta bir kampa gönderilen tanınmış Kürt ailelerine men­sup 485 kişinin büyük bölümü de dokuz aylık esaretten sonra serbest kalmıştı. Eminsular, 3 Mart 1963’teki kongrede “Ağa­lar bile dönecek biz dönmeye­cek miyiz?” diye soruyordu.

    Ancak Eminsuların orduya dönme şansının olmadığı or­taya çıkmıştı. Basında ve ka­muoyunda zorla emekli edilen subaylara haksızlık edildiği düşüncesi hakimdi ama

    binlerce subayın bunca za­man sonra geri dönüşünün or­dudaki hiyerarşiyi alt üst ede­ceği de ortadaydı. Zaten 1964 yılına gelindiğinde Eminsu­lar da orduya geri dönme tale­binden vazgeçti. Daha önceki kongrelerde hep dile getirdikle­ri “Emekli değil, izinliyiz” me­sajı 10 Mayıs 1964’teki kongre­de “Hak kuvvetin üstündedir”e dönüşmüştü. Dile getirilen talepler arasında devletten iş, kendilerinin ve ailelerinin as­keri hastanelerden yararlana­bilmesi ve resmi bayramlarda üniforma giyme hakkı gibi ta­lepler vardı ama ilk kez orduya dönmekten söz edilmiyordu.

    1965 seçimlerinde, bir yıl önce Eminsu Ragıp Gümüş­pala’nın ölümü sonrası genel başkan olan Süleyman De­mirel liderliğindeki AP ikti­dar olunca Eminsular, özlük hakları konusunda istedikle­rinin yapılacağı beklentisine girdi. Ancak AP hükümetinin öncelikleri arasında bu yok­tu. Belki de yılların bıkkınlığı­na yeni hükümetten beklenen hamlenin gelmemesi eklenin­ce, Eminsuların umutları tü­kenmeye, derneğin sesi gide­rek daha az çıkmaya başladı. Zaten çoğu kendilerine yeni hayatlar kurmuştu ve dernek faaliyetleriyle giderek daha az insan ilgileniyordu. Eminsu­ların “kara gün” ilan ettikleri 20 Ağustos 1960’ın yıldönü­münde yapılan mitingler de giderek sönükleşti. 1962’de­ki ilk mitinge birkaç bin kişi katılırken, 1967’ye gelindiğin­de mitingler Şişli-Taksim ara­sı yürüyüş ve Atatürk Anı­tı’na çelenk koyma etkinliği­ne dönüşmüştü. 20 Ağustos 1967’deki yürüyüşte diğer il­lerden gelenlerle birlikte an­cak 250 kişi vardı.

    Eminsu meselesi 1967’nin Eylül ayında bu kez çok uzak­lardan gelen bir haberle bir kez daha gündeme geldi. Hürriyet gazetesinin haberine göre Kon­go’nun Hava Kuvvetleri Ko­mutanı, bir Eminsu olan Suat Eraybar’dı. 27 Mayıs darbesi sırasında Diyarbakır 3. Hava Tümen komutanı iken, korge­neral olmasına kısa bir süre kala emekliye sevk edilen Suat Eraybar, bir süre AP’de siyaset yapmış daha sonra siyasetten hoşlanmayıp iş aramaya ko­yulmuştu. Bu sırada NATO’da birlikte görev yaptığı bir Fran­sız subaydan Kongo ordusunun pilot aradığını duyan Eraybar, işe başvurup hemen kabul edil­mişti. General rütbesiyle çalış­maya başlayan ve kısa sürede hava kuvvetleri komutanı olan Eraybar, 1966’da, bir yıl önce darbeyle yönetimi ele geçiren Kongo lideri Mobutu’ya karşı isyanın bastırılmasında büyük rol oynamış ve Mobutu’nun en gözde subayı olmuştu. (Eraybar bir süre sonra Kongo’daki bir tatbikat sırasında uçağının düş­mesi sonucu vefat edecektir).

    Eminsuların dernek çalış­maları 1970’e kadar bu düşük ivmeyle ilerledi. 1968’de Baş­bakan Demirel, 27 Mayıs’ta emekli edilen subayların hak­kını vermek için çalışmalara başlanıldığını duyurdu. Niha­yet ilk düzenleme yapıldığında takvimler 3 Eylül 1971’i gös­teriyordu. Eminsu binbaşı ve yarbayların durumuyla ilgili Emekli Sandığı Yasası’nda de­ğişiklik yapan tasarı Meclis’te kabul edildi. Özetlemek gere­kirse, tasarıyla albaydan dü­şük rütbeli Eminsuların özlük hakları albay rütbesiyle emek­li olanlarla eşitleniyordu. An­cak Anayasa Mahkemesi dü­zenlemeyi 7 Haziran 1972’de iptal etti. Eylül’de tekrar Mec­lis’e gelen tasarı bir kez daha kabul edildi ve Eminsular en azından özlük haklarıyla ilgi­li çabalarının sonucunu almış oldu. Ama ilk günden beri sor­dukları “Bizi hangi kriterlere göre emekli ettiniz?” sorusu­nun yanıtını alamadılar.

    EMİNSU, bu tarihten sonra asıl varlık nedeni ortadan kalk­tığı için, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası diğer binlerce dernek­le birlikte kapatılana kadar bir çeşit sosyal kulüp işlevi gördü.

    Eminsuların ordudan tas­fiye edilmesinin finansmanı­nın ABD tarafından karşılan­dığı, dolayısıyla operasyonun ABD’nin isteğiyle yapıldığı da uzun yıllardır dile getirilen bir iddia oldu. Gerçekten de binlerce subayın emekli edil­mesi çok maliyetli bir işlem­di ve 27 Mayıs darbesi olduğu sırada devlet kasası tamtakır­dı. Bu iddia sahiplerine göre tasfiyenin asıl amacı Türk or­dusunun NATO konseptine tamamen bağlanması, Ame­rikan harp doktrinlerine göre biçimlendirilmesidir. Çünkü Türk ordusunun hem teşkilât yapısı hem de düşman algısı bakımından NATO standartla­rına uygun hale getirilemeyişi ABD’yi rahatsız etmiştir.

    Oysa 1952’de resmen NA­TO’ya üye olan Türkiye’nin ABD’den farklı bir düşman algısı olması söz konusu de­ğildi. Kore Savaşı’ndan itiba­ren Türkiye ABD çizgisinden hiç ayrılmamış, anti-komü­nist cephenin en iyi üyele­rinden biri olduğunu ispat için her şeyi yapmıştı. Diğer yandan ABD’nin Türk ordu­sunun NATO’ya uyum sağla­yamayan teşkilat yapısından memnun olmadığı doğruy­du. Bu noktada, ordu içindeki potansiyel muhalifleri temiz­lemeyi amaçlayan MBK ile teşkilat yapısının NATO’ya uyumlu hale gelmesini isteyen ABD’nin çıkarlarının kesişti­ğini, ABD’nin finansmanı bu nedenle sağladığını söylemek mümkündür ama “Tasfiyeyi Türk ordusunu biçimlendir­mek isteyen ABD yaptırdı” de­mek abartılı bir iddiadır.

  • Çin kaynaklarında “Türk”

    Tarih bir bütün olarak algılanmalı ve ele alınmalıdır. Eğer geçmişimizin hoşumuza giden bölümlerini görür, hoşumuza gitmeyen kısımlarını görmezden gelirsek, üzerinde hemen herkesin hemfikir olduğu “tarihten ders almak” deyimi, hoş fakat boş bir klişe olarak kalır.

    Tarihe bakarken gözlerimiz başarı, eski tabirle muvaffakiyet aradığı için ancak zaferleri görürüz. Bu konuya Romanyalı genç bir Tatar dostum işaret etmişti. “Siz sadece zaferlere bakıyorsunuz, halbuki biz hem başa­rıları hem yenilgileri öğreniyoruz, yenilgilerden ders çıkarmak mümkün” diye.

    Daha 19. yüzyıla kadar haberdar olmadığımız Kadim Türk tarihi ile ilgili olaylarda ise durum farklıdır. Burada özellikle “elli yıllık esaret dönemi” denilen 630-680 yılları hakkındaki duygularımızda hüznün yerini hırs ve düşmanlık almıştır. Bunda gerek yazıtlardaki ifadeleri gerek Çin yıllıklarından okuduklarımızı bugünkü duygula­rımızla algılamamızın rolü vardır. Öte yandan olayları ak­taran Çin yıllıklarının o dönemde “Türk” diye bahsettikleri sadece Kadim Türk devleti mensuplarıdır. Dili Türkçe olan Kırgızlar, dillerinin Eski Türk diline çok yakın olduğu ifade edilen Karluklar ve başkaları Çin kaynaklarınca Türk ola­rak algılanmamışlardır , yani onlar esir düşmemişlerdi.

    O dönemde Gobi Çölünün güneyinde konuşlanmış olan I. dönemin son hükümdarı Elig Kağan 630 yılında Çin or­dularına yenilip Tang sülalesinin hâkimiyetini kabul et­tikten sonra, “Türk” halkının bir kısmı batıya veya kuzeye doğru yönelmiş kısacası bütün Türkler esir olmamıştı. An­cak bu olaylar bizde halk hafızasında yer almadığı ve ayrıca tarihi de sadece kağanların yaptığını düşündüğümüz için 630-680 dönemini böylesine dramatik bir şekilde algılarız.

    Tüm bu sebeplerden, kaynaklarımızın verdiği bilgi­ler ışığında bütün Kadim Türkler Çin hizmetine girmişler erkekler köle, kızlar cariye olmuş gibi bir izlenim uyanı­yorsa da, Çin hâkimiyetini kabul edenler daha çok Çin’e yakın Kadim Türk devletinin güney taraflarında bulunan­lardır. Kuzeyde ise herkesin yeni bir çözüm üretmeye ça­lıştığı hareketli bir dönem yaşanıyordu. Ayrıca kuzeydeki Kadim Türklerin bir kısmı Tang nüfuzunun dışında idiler.

    Çin hâkimiyetine girmemiş Kadim Türklerden biri ku­zey bölgelerinde hüküm sürüyordu. Aşina soyundan ge­len bu şahıs Çebiş diye biliniyordu. Çebiş, Çincesi ile xiao (küçük) kağan idi, karargahı Altay dağlarının kuzeyinde bulunuyordu. Bu küçük kağanlar genelde kuzey­deki boyları idare etmekle devlet yönetimi konu­sunda deneyim sahibi oluyorlardı.

    Elig Kağanın yenilgisinden sonra kuzeyde­ki bütün boy ve bölük halkları beraberce Çebiş’i uluğ kağan olarak “kaldırmak” istemişlerdi. Onun halkın sevgi ve saygısını kazanmasını çekemeyen komşuları Çebiş’i öldürmek isteyince, o da asker­lerini toplayıp Altayların kuzeyindeki yurdunda kendisi­ni kağan ilan etmişti. Çebiş’in 30.000’den fazla deneyimli süvarisi vardı, hüküm sürdüğü alanın batısında Karluklar, kuzeyinde Kırgızlar bulunuyordu. Onun güçlendiğini gö­ren Tang hükümdarı Uygur, Bugut gibi boyları kışkırtarak, Çebiş Kağan’a hücum etmelerini sağlamış ve kendi ordu­larını Altay dağlarına sürmüştü. Bu mücadelelerden yenik düşen Çebiş Kağan 650 yıllarına kadar varlığını sürdür­müştü. Buradan anlıyoruz ki, 50 yıllık esaret Kadim Türk devletini kuzeyindeki kesimleri değil, güneyindekileri kapsıyordu. Çebiş Kağan’dan sonra meydana gelen ayak­lanmalardan sonuncusu 680’lerde Elteriş Kağan-Tunyu­kuk işbirliği ile Kadim Türk devletinin II. dönemini baş­latmış oldu, yani kimse boş durmamıştı.

    Çebiş Kağan’ın Kadim Türk siyasi yapısındaki yeri ne idi sorusu uzun zaman yanıtlanamamış, unvanının önder, lider anlamındaki Türkçe çavuştan geldiği düşünülmüş­tü. Ancak Hatice Şirin’in Eski Türk Yazıtları Söz Varlı­ğı üzerine yaptığı çalışmalar başka unvanlarda da geçen çebiş sözcüğünün “keçi yavrusu” anlamına geldiğini gös­termektedir. Başka unvanlarda da karşımıza çıkan çebiş, “uluğ”un karşıtı olarak görünmektedir. Hatta bugün Türk dillerinde ve Türkiye’de kırsal kesimde çebiş keçi yavru­su anlamına geldiği gibi “ufak tefek” anlamını da taşır. Bu takdirde Çincesi ile xiao (küçük) olarak yazılmış bu unva­nın Türkçe’sinin kağanın adı gibi algılanan çebiş olduğu görülmektedir. Kısacası Pablo Coelho’nun Simyacı roma­nındaki gibi çözümün uzun yolculuktan sonra unvanın Türkçe’sinin Çince’sinin hemen yanı başında olduğu an­laşılmaktadır. Biz herhalde adı yazıtlarda geçmediği için bu kağanı Göktürklerden saymayız.

  • İslâm’ın altın çağı: Endülüs medeniyeti

    İspanya’da, Endülüs (Andalusia) bölgesi ve Kurtuba kenti, 9. ve 10. yüzyıllara damgasını vuran İslâm kültür ve sanatının zirvesine ev sahipliği yapıyor.

    Endülüs, Kurtuba (Cor­doba)… İspanya’nın güneyindeki Endü­lüs (Andalusia) bölgesindeki Kurtuba, her yıl milyonlarca turistin ziyaret ettiği tarihî bir şehir. İspanya’yı dünyaya tanıtan bütün semboller En­dülüs’te bulunuyor: Flamen­co, boğa güreşi, Avrupa’nın bu en batısındaki İslâm kültürel ve mimari etkileri…

    Endülüs, Müslümanlar için çokkültürlülüğün üret­tiği olağanüstü zenginlik ve renkliliğin, sanatın, mimari­nin, felsefenin, belki bir daha hiç yaşanamayacak bir altın çağın bilinçaltında bıraktığı nostaljik bir iççekiş. O yüz­den Arap olsun, Kuzey Afri­kalı olsun, Türk olsun, Müs­lümanlar Endülüs’e yüzyıllar boyunca başkentlik yapmış Kurtuba şehrine gitmek ve bugün katedral/müze olarak işlev gören Kurtuba Ulu Ca­mii’ni (La Mezquita – Mescit) ziyaret etmek ister.

    Ulu Cami’nin hemen yakınındaki küçük bir mescit, TİKA tarafından onarılarak hizmete açılmış.

    Endülüs’te 711 yılında başlayan Müslüman (Arap/ Berberî) egemenliği, küçük Granada Emirliği’nin 1492’de Katolik krallar tarafından yıkılması ile son buldu. Bu uzun dönemin Müslüman egemenliği altındaki en güçlü ve zengin zamanları 9. ve 10. yüzyıllarda yaşandı. Kurtuba Ulu Camii’nin temelleri 785 yılında atıldı. 961 yılında son ilaveler yapıldığında, cami 175 x 134 metre uzunluğunda, 1293 sütun bulunan dev bir mabede dönüşmüştü. Mihra­bı İstanbul’dan gelen Bizans mozaikleri ile süslüydü. Cami 1236’da Hıristiyan kralların eline geçince, kiliseye dönüş­türüldü.

    Binanın ortası 16. yüzyılda yıkılarak, bu bölüme barok bir katedral inşa edildi. Bugün Kurtuba Ulu Ca­mii’nin çok yakınında, 12. yüzyılın ünlü filozofları İbn Rüşd’ün ve Moshe ben Mai­mon’un ders verdiği mekan­ların, sokakların arasında fa­al durumda küçük bir mescit bulunuyor. Kurtuba’daki kü­çük Müslüman cemaatinin ve buraya gelen turistlerin kulla­nımı için 1994 yılında açılan bu mescit zaman içinde harap olmuştu. Kısa bir süre önce Türk İşbirliği ve Koordinas­yon Ajansı (TİKA) tarafından onarıldı ve yeniden hizmete açıldı. Kurtuba Ulu Camii, bugün katedral-müze olarak işlev görüyor.

    Kurtuba Ulu Camii, bugün katedral-müze olarak işlev görüyor.
  • Daha dün annemizin…

    Bir eğitim-öğretim yılına daha başlamışken, an­nelerinin kollarında ya­şayıp çiçekli bahçelerde olmasa da, beton ve toz toprak içindeki mahallelerinde anneleri balkon­dan terlik atana kadar koşmaları gereken sevgili kardeşlerimizin, okullu oldukları için sabahın kör karanlığında kalkıp sınıfları dol­durmalarının hikâyesini anlat­manın tam sırasıdır. Bu ilk cüm­leyi öğelerine ayıranı doğrudan ilkokul beşten mezun ediyorlar, onu da söyleyeyim.

    Şimdi aklımda kaldığı kada­rıyla, yazının icadıyla eğitimin icadı aynı zamanda gerçekleşi­yor. Elbette ondan önce de atala­rımız iyice mal değildir, birbir­lerine bir şeyler öğretiyor, “Abi mamutu asıl böyle avlayacaksın bak” diye yol yordam gösteriyor, “Abla sakın şu otlardan yeme, geçen benim kaynım yedi, siz­lere ömür” diye faideli bilgiler veriyorlardır, orası ayrı. Zaten hangi ot zehirli, hangi bitki ada­mı öldürür diye öğrenene kadar öyle sanıyorum ki nice kayınlar toprağa verilmiş, nice atamız sırf ortada sistemli bir eğitim olma­dığı için topladıkları mantarlar­dan zehirlenerek ölmüştür.

    Kısacası yanlış bilmiyor­sam bu yazı işinden sonra eği­tim işi de başlamış. Ha başla­mış başlamasına da, bütün okullar mekteb-i sultani, inanır mısınız çocuğunuzu iyi bir okula ver­mek bugünün TEOG’undan da, ÖSS’sinden de zor. Zaten genel­de bir tane okul var, ona da hep zenginlerin çocukları gidiyor. Eğer aklımda yanlış kalmadıy­sa eğitimi kitleselleştirip taba­na yayan ve hatta tüm çocuk­lara zorunlu koşan ilk topluluk Yahudiler olmuş. Tabii ben yine başkalarının yalancısıyım ama nasıl ki zorunlu eğitimi ilk bulan ve uygulayan Yahudilerse gali­ba okulu kırmayı da ilk keşfeden onlar olmuş, zira Roma’nın artık imparatorluk olduğu zamanlar­da bile Yahudiler arasında oku­ma-yazma oranı yüzde on falan. Şimdi bu size düşük gelebilir, gelmesin. Avrupa’da bu orana ulaşılması için daha 1500 yıldan fazla zaman geçmesi gerekecek.

    Tabii bugün bildiğimiz an­lamda bir eğitim için 19. yüzyı­lı beklememiz gerekecek ama tarihin ilk sınavla öğrenci alan okulu, 4+4+4 sistemi falan An­tik Yunan’da belirmiş bile. An­tik Yunan da kesintisiz zorun­lu eğitime karşı çıkarak okulla­rı bölmüşse de, benim aklımda kaldığı kadarıyla çoğunun ho­cası olmadığı için hep beden­ci girmiş derslere, liseye kadar ağırlıklı olarak hep beden dersi var. Eğitim demokratik, herkese veriliyor ama bir yandan da iyi­ce fakir olanlar meslek lisesine gönderiliyor taa milattan önce yedinci yüzyıllar­da bile. Tabii Antik Yu­nan’ın tamamı böy­le değil. Spartalılara baktığımızda bütün bir toplumun Kuleli Askerî Lisesi olduğu­nu görüyoruz, zira çoluk çocuk bütün erkekler bacak kadarken doğrudan kışlaya gön­deriliyor, evlenene kadar da dı­şarı çıkamıyor. Hatta evlenince de çıkmıyor olabilir. Üstelik öyle yatılı okul denince aklınıza Ha­babam Sınıfı gelmesin; öğren­cilerin resmen aç bırakıldığı ve yemek çalmaya zorlandığı, yaka­lanırlarsa da cezalandırıldığı bir okul bu. Yok öyle tencere tencere yemek getiren Hafize Ana falan; “Açsan git yemek çal, yakalar­sak çok kötü döveriz, çalmazsan zaten ölürsün” diyorlar. Yani ne bileyim İstanbul Üniversitesi ye­mekhanesi bunun yanında çok iyi, öyle düşünün. Bütün erkek­lerin bu sert yatılı askerî okulla gençliklerini harcadıkları Spar­ta’da adamlar evlendirilirken ya­bancılık çekmesin, durumu ga­ripsemesin diye gelinleri erkek gibi tıraş edip giydiriyorlar. Yani öyle “300 Spartalı” filmindeki çakma Spartalıların homofobik homofobik konuştuğuna bak­mayın.

    Ha bu arada Atinalılar kız­lara pek önem vermezken Spar­talılarda kızların eğitimine çok büyük önem veriliyor ve üstelik öyle eğitim fakültesi, eczacılık falan da yok, resmen güreş eği­timi veriyorlar kızlara ve hayır, çamur güreşi falan değil hayvan evladım! Çık bakayım dışarı! Ne­reden girdin sen dergiye?

    Arkadaş çıktığına göre de­vam edelim, siz de öyle her önü­ne gelene dergiyi omzunuzun arkasından okutmayın canım. Köşeyi kaynatmaya çalışıyor adam. Neyse, bu bilgiler ışığında sabahın kör karanlığında okul yollarına düşen gariplerimin sö­veceklerse Antik Yunan mede­niyetine sövmeleri gerektiği de anlaşılmıştır. Bakın zil çalıyor, köşe bitti.

  • Damaklarda lezzet sofralarda bereket

    Sonbaharla birlikte tarlalarda, bahçelerde uzun çalışmaların sonu gelir; hasat mevsimi şenlikler, düğünler, toplu ziyafetlerle kutlanır. Bugün bir dilim ekmeğin bile ne çok emek gerektirdiğinin farkında değiliz. Ama atalarımız doğaya şükran duygularını her hasat mevsiminde ifade etmenin önemine inanmışlardı.

    İlk çağlarda insanlar bere­ket için tanrı ve tanrıçalara hayvan kurban etmiş, mey­ve ve sebzeler sunup, tahılları yakıp, dumanını havaya savur­muşlar. Verimlilik cinsellikle koşut algılanmış, toprak ve ka­dın doğurganlıkları nedeniyle benzeştirilmiş, eski kültürler­de bolluk ve bereketin artma­sı için mümkün olduğunca çok cinsellik yaşanması öğütlenmiş. Eski Mısır’da ise, bitkiler ve do­ğurganlık tanrısı olan Min’in heykeli hasat edilen tarlaların ortasına dikilirmiş. Firavunun bizzat katıldığı bir resmi geçit düzenlenir, müzik, dans ve spor eksik olmaz, çiftçiler ekinle­ri biçerken toprağın ruhlarını kandırıp yatıştırmak için ağla­ma numarası yaparlarmış.

    Damaklarda lezzet sofralarda bereket
    Eski Roma’da kutlanan Cerelia Festivali tahılların koruyucusu Tanrıça Ceres’e adanmıştı. Ceres, Jean- François Millet, 1864-1865.

    Romalılar 4 Ekim’de Cere­lia Bayramı’nda tahıl tanrıça­sına ilk topladıkları meyveleri sunar ve domuz kurban eder­lerdi. Kutlamalarda müzik çalar, geçitler yapılır, oyun­lar ve spor karşılaşmaları ile bir şükran sofrası olurdu. Çin’de ise, dolu­nayın 8. ayın 15’ine denk geldiği yıllarda üç günlük Chung Ch’ui Festivali düzen­lenir, üzerinde ayda yaşadığı­na inanılan tavşanın kabart­ması olan yuvarlak sarı kekler pişirilirdi.

    Yahudilikte bugün de kut­lanan iki doğa bayramı vardır: Şavuot ve Sukkot. Şavuot, bi­reylerin ilk meyveleri (Bikkurim) Kudüs’teki tapınağa getirdikleri gündür. Mayıs ve­ya Haziran’da kutlanır. Hasat zamanında, çift­çiler önceden be­lirlenmiş meyvele­ri keser, altın ya da gümüşten örülmüş sepetlerin içine yerleştirir, sepet­leri boynuzları yaldızlanmış ve çiçekli çelenkler takılmış öküzlere yükleyerek Kudüs’te­ki tapınağa götürecek büyük bir geçitte yer alırlardı. Mey­ve ve sebzelerin, özellikle de üzüm ve narın sahneye çıktı­ğı Sukkot ise Ekim ayında bir hafta süren bir hasat festiva­lidir. İlk iki günü özel dualar ve yemeklerle kutlanır. Bütün hafta boyunca yemekler çar­dak benzeri sukalarda yenir ve Ortodoks Yahudi aileleri bu derme çatma kulübelerde dualar okur, geceler ve misafirle­rini ağırlar.

    Damaklarda lezzet sofralarda bereket
    Alpler’deki Almabtrieb kutlamalarında, kışı geçirmek için dağdan inen inekler süslenerek köylere girişleri tören havasında kutlanıyor.

    Hasat festivallerinin en şenliklileri de bağbozumu fes­tivalleridir. Şarabın esrikliğini seven, kutsayan tüm coğraf­yalarda bağbozumu eğlence­lerle kutlanır. Antik çağlarda adına şenlikler düzenlenen en eğlenceli tanrı Diony­sos’du. Kültünün Trakya ve Frigya’dan Yunanistan’a geç­tiğine inanılan Dionysos, sadece şarabın değil, bağla­rın ve üzüm hasadının, ta­neli meyvelerin, bahçelerin, bakir doğanın, ormanların, yabani otların ve yabani hay­vanların da tanrısı idi. Aynı zamanda bolluğun bereketin, hasadın çağrıştırdığı “yeniden doğum” fikrinin de tanrısal­laşmış haliydi. Şarabın esrik­liğinin verdiği hazzı ve bütün bu duyguları yansıtan ko­medya ve tragedya oyunları­nın, oyuncuların da tanrısı idi. Antik Yunan’da evli kadınlar üç gün süren Thesmophoria Festivali’nde Tanrıça Demeter adına yapraktan kulübeler in­şa eder, ikinci gün oruç tutar ve son gününde de tanrıçaları­na tohumlar, meyveli kekler ve domuz sundukları bir ziyafet düzenlerdi.

    Damaklarda lezzet sofralarda bereket
    Şükran sembolleri
    Günümüzde pek çok ülkede kutlanan hasat şenliklerini simgeleyen posta pulları, doğaya duyulan şükranı deniz aşırı ülkelere taşıyorlar.
    185242692

    Hıristiyanlıkla birlikte pa­gan adetler ve uygulamalar se­mavî bir kılıfa bürünüp devam etmiştir. Süslenmiş hayvan­larla çekilen arabalar, mey­ve ve toplanan ekinlerle be­zenmiş kiliselerde yapılan ayinler ve mevsim dönem­lerine göre değişen uygu­lamalar ile yöreden yöreye değişik kutlamalar düzenlenir. Örneğin Alpler’deki Almab­trieb kutlamalarında, yazı dağ­larda otlayarak geçiren inekler kışlamak için aşağıdaki vadile­re indirilirken çiçekli çelenk­ler ve kocaman çanlar ile süs­lenerek köylere girişleri tören havasında kutlanır, kurulan çadırlarda topluca yemekler yenir, içkiler içilir. Dünyanın her yerindeki bütün bu deği­şik kutlamaların ortak noktası, uzun ve çok uğraşlı bir mevsi­min ürünlerinin toplanıp daha sakin bir mevsime geçilirken duyulan sevincin hep beraber kutsanması ve gelecek ekim mevsimine dek toprağın, hava­nın ve suyun kutsal ruhlarına duyulan saygının dile getiril­mesi, şükran sunulmasıdır.

    Binlerce yıl hasat şenlik­leri yapılmış bu topraklarda ise artık hasat ertesine denk getirilen düğünler haricinde çalgılı çengili, herkesin eğle­nip güldüğü, dansettiği büyük şenlikler yapılmıyor. Bozcaa­da, Cunda gibi turistik birkaç yörede şenliklerin eşlik ettiği üzüm, incir veya zeytin hasat­ları dışında, çay, fındık, sarım­sak, buğday gibi ürünlerimi­zin festivalleri olsa da, hasat şenliklerinden bahsedildiğini duymuyoruz. Borç harç içinde olan toprak emekçilerimizin yüzünü, düğün dernekle kuru­lan yeni yuvaların sevinci ve çocukların sünnet düğünleri dışında güldüren başkaca bir neden yok anlaşılan. Toprakla uğraşanların haklarının teslim edileceği, şarkılarla, türkülerle bize verdiklerine şükredeceği­miz ve bereketini kutsayacağı­mız günlerin yakın olması en büyük dileğimiz.

    Tavuklu Keşkek

    keskekfoto

    Bereket getirdiğine inanılan ve buğday hasadından sonra bazı bölgelerde sade olarak yapılan “Keşkek” Anadolu düğünlerinin yüzyıllardır vazgeçilmezi.

    Malzemeler
    500 gr buğday
    1 bütün tavuk
    Tereyağı
    Tuz

    Yapılışı
    Buğday ayıklanıp yıkanır ve tencerede ezilene dek haşlanır. Bir başka tencerede temizlenmiş tavuk haşlanır. Haşlanmış tavuk didilerek suyu ve tuzla birlikte buğdaya katılır. Buğday sürekli karıştırıp ezilerek 30 dakika daha pişirilir. Üzerine eritilmiş tereyağı gezdirilerek servis edilir.

  • Mağdurları 10. Yıl Affı bile kurtaramadı

    Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Osmanlı Devleti’nden “miras alınan” kadroları “temizlemek” amacıyla özel yetkilerle donatılmış askerî ve sivil kurullar oluşturuldu. Heyeti Mahsusalar, Milli Mücadele’ye katılmayan, düşmanla işbirliği yapan asker ve sivil kişileri yargılamakla görevliydi. Bütün büyük tasfiyelerde olduğu gibi, günahsızlarda hırpalandı.

    Yeni bir devletin eskisin­den devraldığı askerî ve mülkî kadrolarda bir tasfiye yapmak istemesi doğal sayılır. Bu ayıklamada uyguladığı ölçütler ise, yeni yönetimin hem geçmiş deneyi nasıl değerlendirdiğini, hem de gelecekle ilgili ne gibi özlem ve beklentileri olduğunu gösterecek niteliktedir. Ancak, genç Türkiye Cumhuri­yeti’nin önünde böyle bir işlemi engellediği düşünülebilecek yasal bir güçlük vardı. Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan, savaş yılların­daki askerî ve siyasal tutum­larından ötürü hiç kimsenin “izaç ve tâzip” edilmey­eceği (rahatsız edilmey­eceği ve eziyet çektirilmeyeceği) konusunda söz veriyorlar ve genel af çıkarmayı yüküm­leniyorlardı. Nitekim Türkiye, 16 Nisan 1923 tarihli Affı Umumî Kanunu’nu çıkararak bu yükümlülüğünü yerine getirmiştir. Oysa Ankara Hükümeti, daha savaş yıl­larından başlayarak, yeniden kamu görevi vereceği Osmanlı memurları için, ulusal emell­ere hizmet etmiş ve karşı hareketlere katılmamış olmak, düşmanla işbirliği yapmamış bulunmak gibi koşullar arama­ya başlamıştı bile.

    Fakat bir kimseye bu gibi nedenlerle iş vermemek, işten çıkarmak, hatta ka­zanılmış emeklilik haklarını elinden almak, Lozan’daki söze ve genel affa aykırı değil midir? Bu görüş, TBMM’nin 27 Aralık 1924 tarihli ikinci oturumunda Hakkı Tarık (Us) Bey tarafından savunul­muş; Dahiliye Vekili Recep (Peker) Bey ise ona karşı Affı Umumi Kanunu’nun “ceza”yı kaldırdığını, bu işlemin “ceza” niteliğinde olmadığını ileri sürmüştür. Oysa anılan işlem­lerin “ceza vermeme”den çok daha geniş kapsamlı olan “izaç ve tâzip” etmeme yüküm­lülüğüyle çeliştiği açıktır. Ne var ki, Lozan Bildirisi ve Genel Af Yasası, uygulamada bu yola gidilmesini önleyememiştir.

    Tasfiyeler Lozan’a aykırı mı?

    TBMM’nin 27 Aralık 1924 tarihli ikinci oturumunda söz alan mebus Hakkı Tarık (Us) Bey, Heyeti Mahsusaların Lozan Antlaşmasına aykırı yönlerine dikkat çekmişti

    Askerî Heyeti Mahsusa

    TBMM’ne 20 Eylül 1923’te getirilen ve gizli oturumda görüşülen yasa tasarısı, 25 Eylül’de açık bir toplantıda tartışılmaksızın kabul edilm­iştir. 347 sayılı yasaya göre, özetle, “Milli Mücadele’ye iştirak etmediği veya milli hareket karşıtı bir teşkilata dahil olduğu bir Heyeti Mah­susa tarafından tespit edilen her sınıftan askeri personel bir daha işe alınmamak ve emekli­lik hakkından yoksun bırakıl­mak kaydıyla işten çıkarılacak, emekli olanlar emeklilikten doğan haklarından mahrum kalacaklardı”. Yasanın birinci maddesi uyarınca kurulan Heyeti Mahsusa’nın Bursa’da çalıştığını biliyoruz. Miralay (Albay) Ahmet Derviş Bey’in resmi biyografisinde, 3 Ekim 1923-2 Ocak 1924 tarihleri arasında bu özel askeri mahke­meye başkanlık ettiği yazılıdır.

    Bu tarihler, Bursa Heyeti Mahsusası’nın bütün çalışma süresi olabilir. Ama belki de kurul, bu üç aydan sonra bir başka askerin komutanlığında görevini sürdürmüştür. TB­MM’nin daha ileriki tarihlerde tefsir kararları çıkarması, hatta üç yıl sonra ek bir yasa kabul etmesi ikinci olasılığı pekiştiriyor. Öyle anlaşılıyor ki, Askeri Heyeti Mahsusa, Kuvâyi İnzibâtiye ve İngiliz Muhibler Cemiyeti üyelerinin yanı sıra, “Kızıl Hançer” ve “Nigehban” gibi karşı devrimci (yani İttihatçı düşmanı) gizli örgütlere giren kişileri de özel­likle ayıklamaya çalışmıştır.

    Mülkî Heyeti Mahsusa

    Askeri tasfiye kanunundan altı ay kadar sonra, 3 Nisan 1924’de hükümet, uygulamada zaten yaptığı ayıklama işlem­lerine çeki düzen verebilmek amacıyla, buna koşut bir yasa tasarısı hazırlayarak TB­MM’ne sunmuş, fakat bu tasarı komisyonlarda uzun süre oyalanmış ve ancak aradan iki yıl daha geçtikten sonra yasalaşabilmiştir. 26 Mayıs 1926 tarihli 854 numaralı “Mücadele-i Milliyeye İştirak Etmeyen Memurin Hakkında Kanun”un adı üstündedir: Yasa milli mücadeleye katıl­mamış, milli hareket aleyhine faaliyet gösteren teşkilatlara dahil olmuş, mücadele-i milli sırasında yurtdışından ülkeye dönmemiş” şahısların tasfiye­leri ve onların durumlarını tetkik edecek Mülkî Heyeti Mahsusa’nın kuruluşu hakkın­dadır. Bu kez yasanın nam­lusunun ucundakiler asker kişiler değil, sivil memurlardır.

    Askerî ve Mülkî Heyeti Mahsusaların kuruluşları arasında doğal benzerliklerin yanı sıra, bir takım ayrılıklar da göze çarpıyor. Örneğin askeri kurulun çalışması için yasasında bir süre saptan­madığı halde, sivil kurul için bir yılda görevini bitirme koşulu konmuştur. Askerî kurulun yetkisi, kazanılmış emeklilik haklarını kaldırmaya kadar vardığı halde, sivil kurul bu konuda daha kısıtlı bir yetkiye sahiptir. En önemlisi, askerî kurulun dosya üstün­den (savunma almaksızın) karar vermesine karşılık sivil kurul, ilgili kişi isterse savun­masını dinlemek zorundadır. Bu yumuşamalar, iki yasa arasında geçen iki buçuk yıl boyunca heyecanın bir ölçüde yatışmasıyla da açıklanabilir.

    Heyeti Mahsusa yasası

    Askerî Heyeti Mahsusların kuruluşunu ve çalışmalarını düzenleyen 25 Eylül 1923 tarih ve 347 numaralı kanunun TBMM zabıt ceridesinin (tutanağı) birinci sayfası.

    Askerî Heyeti Mahsusa’nın kararları hakkında sayısal bir bilgiye sahip değiliz. Fakat Mülkî Heyeti Mahsusa’nın kaç kişiyi, ne gibi suçlama­larla yargıladığı, sivil kurula başkanlık etmiş olan Rize Mebusu Âtıf Bey’in, 20 Mayıs 1928 günü TBMM’nde yaptığı konuşmada şöyle açıklanmak­tadır: “… Heyet 3.150 zata ait evrakı tetkik etti. Bu evrak içerisinde ancak 1.250 zatın aleyhinde, diğerlerinin lehinde olarak karar verdi. Aleyhte karar alanlar birkaç kısma tefrik edilebilir. Bir kısmı, 290-300 kadar olan kısmı, doğrudan doğruya İngiliz Muhibler Cemiyeti’ne dahil olanlardır…”

    Fakat Askerî Heyeti Mahsusa gibi, Mülkî Heyeti Mahsusa’nın da verdiği bazı kararlara karşı itirazlar yük­selmiş, şikayetçilerin bir kısmı TBMM Dilekçe Komisyonu’na başvurmayı denemişlerdir. Bu yolu tıkamak için Meclis 23 Haziran 1927 tarihinde bir Heyeti Umumiye kararı almıştır: “Mücadelei Milliyeye iştirak etmeyen memurin hak­kında 854 numaralı kânunun 2. maddesinde zikronulan Heyeti Mahsusaca itiraz edilen karar­lar Arzuhâl Encümeri tarafın­dan tetkik ve nakzedilemez.

    Âli Karar Heyeti

    Yine de gerek askerî, gerekse sivil Heyeti Mahsusa karar­larından kimilerinde haksızlık yapılmış olunabileceği zaman­la ağırlık kazanmış ve aradan bir yıl geçmeden 21 Mayıs 1928 tarih ve 1289 numaralı kanunla üç kişilik bir yeniden inceleme kurulu oluşturul­muştur.

    Meclis’teki görüşmeler sırasında Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt), hatta Maarif Vekili Necati Beyler gibi hükümet üyelerinin söz almalarından büyük önem ver­ildiği çıkarsanabilecek olan bu yasa, Askerî ve Mülkî Heyeti Mahsusalarca cezalandırılan­lar tarafından üç ay içinde yapılacak başvuruların en çok bir buçuk yıl boyunca ince­lenerek kesin karara bağlan­masını öngörmektedir.

    Âli Karar Heyeti’ni savundu

    1927-1938 yılları arasında kurulan her hükümette aynı makamda kalan ve Cumhuriyet tarihinde en uzun süreyle görev yapan Dahiliye Vekili olan Şükrü Kaya, Heyeti Mahsusalar döneminin büyük bir kısmında da iş başındaydı.

    Âli Karar Heyeti’nin birçok kararı gazetelere yansıyan haberlerden de izlenebilir. Örneğin, 5 Eylül 1929 tarihli Vakit gazetesinden aklan­manın sonuçlarıya ilgili bir haber şöyle demektedir: “Evvelce Heyeti Mahsusa kararıyla devlet hizmetinden ihraç edilen ve bilahare Âli Karar Heyeti tarfından ma­sumiyetleri tebeyyün ederek, beraatlerine karar verilmiş olan Dahiliye memurlarından bazıları, Dahiliye Vekaletine müracaatla, tekrar istihdam­larını talep etmişlerdir. (…) Lehlerine bir karar verilmesi muhtemeldir.”

    Daha Âli Karar Heyeti görev süresini tamamlamadan, gerek askeri ve sivil Heyeti Mahsusaların gerekse bu yeni kurulun verdiği bütün karar­ların TBMM’nce “keenlemye­kûn” (topluca yok hükmünde) sayılacağı konusunda haberler çıkmaya başlamıştır. Oysa 19 Nisan 1930’da Meclis’in 562 numaralı Heyeti Umûmîye kararına bakarsak, toptan hükümsüz sayma söylentil­erinin pek ciddi olmadığına hükmetmemiz gerekir. Heye­ti Mahsusalar ve Âli Karar Heyeti kararlarının 1930’ların başlarında toptan kaldırıla­cağı söylentisi anlaşılan öyle çürükmüş ki, bu özel yargı organlarınca cezalandırılanlar, onuncu yıl affı kapsamına bile alınmamışlardır. Ancak, Âli Karar Heyeti’nin sonuçlandıra­madığı dosyaların Devlet Şûrası Mülkiye Dairesi’nce altı ay içinde incelenerek karara bağlanması kabul edilmiştir.

    Heyeti mahsusa kararlarının sona erdirilmesi Heyeti Mahsusaların, Âli Karar Heyeti’nin ve Devlet Şûrası Mülkiye Dairesi’nin kararları, onuncu yıl affından sonra, beş yıla yakın bir süre daha yürürlükte kalmış ve bu kurullarca cezalandırılanlar, ancak Atatürk’ün ölümünden önce çıkarılan son genel afla, 150’liklerle birlikte akla­nabilmişlerdir. Ancak bu kesin kaldırma kararında bile, iki yıllık bir süre için daha normal devlet memuru olamama kaydına yer verilmesi dikkat çekicidir

    (Bu yazı, Mete Tunçay’ın “Heyeti Mahsusalar (1923-1938): Cumhuriyete Geçişte Osmanlı Asker ve Sivil Bürokrasisinin Ayıklanması” isimli, Armağan. Kanun-ı Esasi’nin 100. Yılı başlıklı kitapta (Ankara, 1978) yayımlanan makalesinden derlenmiştir.)

    KURUNUN YANINDAKİ YAŞLAR

    Denizci subaylar haksızlığa uğradı

    Fahri Çoker, Bahriyemizin Yakın Tarihinden Kesitler (Ankara, 1994) isimli kitabında yer alan “Heyeti Mahsusadan Geçen Bahriyeliler ve Vahdeddin’in Yâveri Yüzbaşı Fahri Efendi ”başlıklı makalesinde, Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Müdafaa Vekâleti’ne gönderdiği 12 Haziran 1921 tarih ve 5117 sayılı yazısıyla, “milli hükümetindeniz kuvvetlerinin önemli bir kadroya sahip olmadığı… (Anadolu’ya) mevcut gemilere yetecek kadar deniz subayı getirtilmiş olduğundan buna son verilmesi ve İstanbul’daki Muaveneti Bahriye Heyeti’nin bütün çalışmasını ihtiyaç duyulan silah, araç ve gereç sevkine” vermesini istediğini belirtir. Bu durumda, istekli olmasına rağmen birçok deniz subayı Millî Mücadele’ye katılmaktan mahrum kalmış, bu da Heyeti Mahsusa’nın göreve başlamasından sonra bir ihbar furyasına neden olmuştur. Kurullara çağrılan çok sayıda bahriye subayı aklanıncaya kadar akla karayı seçmiştir. Çoker’in yazısında aktardığı vakalardan en ibret vericilerinden biri, birdeniz albayla ilgilidir. “Albay Muzaffer Âdil’in Genel Müdürü olduğu Seyrisefâin İdaresi’ne (Denizyolları İşletmesi) bağlı Alemdar römorkörünün Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’dan gizlice Karadeniz’e çıkarak milli kuvvetlere katılmasına engel bazı hareketleri olduğu hak-kındaki ihbar üzerine, yapılan inceleme sonunda, ulusal kuvvetler aleyhinde çalıştığı kabul ve bir daha devlet hizmetinde kullanılmamak üzere askerlikle ilişiğinin kesilmesine karar verilmiştir. Vakit gazetesinde, Muzaffer Bey’in Alemdar’ın İstanbul’a getirilmesi için yapılan müsademeden (çatışma) sorumlu tutulduğunun belirtilmesi ise düpedüz bir iftira olup, silahlı çatışma ulusal kuvvetlere katılmaya kararlı römorkör personeli ile römorkörü yakalayan ve İstanbul’a geri götürmek isteyen C-27 Fransız motor gambotundan gemiye getirilen müfreze arasındadır ve bu olay şanlı bir tarih sayfasıdır”. Yapılan soruşturmada Albay Muzaffer’in ulusal hareket aleyhine bir kasıt ve ihaneti bulunmadığı anlaşılmış ve karar kaldırılmıştır. Ancak olan olmuş, Albay Âdil Bey, olaya adı karışan 13 subay ile birlikte kararın iptalinden önce emekli edilmiştir.

    Alemdar gemisi seyir halinde.
  • Michelangelo’nun mimarlık şaheseri

    Arşivi Medici ailesinin katkılarıyla oluşan ve binası 1523’te Michelangelo tarafından tasarlanan Laurenziana Kütüphanesi, maniyerizm akımını yansıtan mimari bir başyapıt.

    Dan Brown’ın Cehen­nem adlı kitabının 213. sayfasında şöyle yazar: “Eğer henüz oraya gitmediyse­niz, mutlaka gitmelisiniz. Mi­chelangelo tarafından tasar­lanmış dünyanın ilk halk kü­tüphanesine çıkan muhteşem bir merdiveni vardır. Oradaki kitaplar kimsenin alıp götürmemesi için koltuklara zincir­lenmiştir. Tabii oradaki kitap­ların birçoğu dünyadaki tek kopyalardır.” Bahsettiği yer İtalya’nın görkemli şehirle­rinden Floransa’daki Laurenziana Kütüphanesi.

    Michelangelo’nun Floransa’dan ayrılmadan önce tamamladığı okuma salonu.

    Kütüphanenin açılışı 16. yüzyıla dayanıyor. Kitaplı­ğın oluşması ise daha önce. 15. yüzyılda Floransa şehri yöne­ticilerinden Cosimo de Medici ve Lorenzo de Medici (Muhte­şem Lorenzo) ülkenin dört bir yanından nadir el yazmalarını ve kitapları toplayarak sarayda eşsiz bir kütüphane oluşturma­ya giriştiler ve bir bölümünü de halka açtılar. Lorenzo’nun ölü­münden sonra, 1494’te Medici ailesinin yönetimden indirilmesi ve sarayın yağma­lanması üzerine, kütüphane­den kalanlar Roma’ya taşınarak Lorenzo’nun gayrimeşru oğlu ve 1513’te papa ilan edi­lecek olan Giovanni tarafından koruma al­tına alındı. 1523’te ise bu kez Lorenzo’nun yeğeni Giulio papalık mevkiindeydi ve Me­dici ailesi eski gücü­nü tekrar kazanma­ya başlamıştı. Böylece Giulio, yıllardır yuvaya dönmeyi bekleyen kitaplar için dönemin üstadı Michelangelo ile anlaştı.

    Michelangelo kütüphane için mu­azzam bir plan ha­zırladı. 1525’te baş­ladığı bina 1534’te üstad Flo­ransa’dan ayrıldığı için yarım kaldı. Fakat dönemin önemli mimarları Tribolo, Basari ve Amman­nati üstadın planlarına sadık kalarak kütüphaneyi 1571’de tamamladı. 11.000 el yazması ve 4.500 erken dönem kitap barındıran ve yapısıyla göz kamaştıran Laurenziana Kü­tüphanesi, günümüzde daha çok heykelleriyle tanınan Michelangelo’nun mimari us­talığının en önemli göstergele­rinden biri sayılıyor.

    Michelangelo’nun kütüphane için 1523-1525 arası yaptığı mimari çizim.

    Meraklısına

    Laurentian Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğinizde, olağanüstü mimarisi dışında, görmeniz gereken önemli eserler var:

    • İşgal-öncesi Aztek kültürünü anlatan en kapsamlı kaynak olan Codice fiorentino, 16. yüzyıl.

    • Bizanslıların Asya’daki en güzel çalışmalarından sayılan Süryanice ilahi kitabı Rabbula İlahileri, 6. yüzyıl.

    • İncil’in Latince el yazmasının günümüze ulaşan ilk tam hali olan Codice Amiatino, 8. yüzyıl.

    • 14. yüzyıl İtalyan müziğine dair tek kaynak olan Codice Squarcialupi, 15. yüzyıl.

    • Sappho’nun çağdaşı ve yakın dostu şair Erinna’nın kendi el yazısıyla yazılmış şiirlerinin olduğu papirüs, MÖ 600’ler.