Osmanlı devrinden kalma İstanbul Darülfünunu’nun yerine modern bir bilim kurumu yaratmayı amaçlayan girişimin bir yüzü reformsa, diğer yüzü tasfiyeydi. Kadro dışı bırakılan 157 öğretim görevlisi içinde, ünlü tarihçi Ahmet Refik Altınay’ın aralarında bulunduğu, üstad kabul edilen biliminsanları da vardı.
Başbakanı İsmet İnönü’nün Meclise sunduğu, aşağıdaki gerekçeli dilekçe ile başlayan İstanbul Üniversitesi reformu birkaç yıldan beri tartışılan, raporlar hazırlatılan Osmanlı’dan kalma İstanbul Darülfünunu’nun kaldırılarak modern, yenilikçi, hızlı bir bilim kurumu yaratmayı amaçlıyordu.
“T.C. Başvekalet
Muamelat Müdürlüğü, Sayı: 6/1553
Tarih: 18 Mayıs 1933
Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Reisliğine,
İstanbul Darülfünun’unun ilgası ile yerine yeni esaslar dahilinde bir İstanbul Üniversitesi teşkiline dair Maarif Vekilliğince hazırlanan ve İcra Vekilleri Heyeti’nin 15 –V – 1933 tarihli toplantısında Yüksek Meclise arzı kararlaştırılan Kanun lâyihası esbabı mucibesiyle birlikte yüksek huzurlarınıza sunulmuştur, efendim
Başvekil İsmet”
Atatürk tarafında davet edilen ve 1932’te Türkiye’ye gelen İşviçreli eğitimci ve siyaset adamı Albert Malche (1876 – 1956)’nin hazıladığı İstanbul Üniversitesi hakkında rapor doğrultusunda Mayıs 1933’ten itibaren Darülfünun’daki hocaların görevlerine son veriliyor bugünkü deyimle “açığa alınıyor”lardı. Bu açığa alma işleminden sonra hazılanan 63 maddeden oluşan bir “Talimatname” ile yeni İstanbul Üniversitesi 11 Ekim 1934 tarihli bakanlar kurulunun onayı ile de yönetilmeğe başlanıyordu. Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp İstanbul Üniversitesi’nin ilk rektörü oldu. Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın Tıp Fakültesi, Prof. Dr. Tahir Taner’in Hukuk Fakültesi, Prof. Dr. Kerim Erim’in Fen Fakültesi, Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün Edebiyat Fakültesi dekanı oldukları bu yeni oluşuma alınmayan veya alınma vasfı olmadığı saptanan 71 profesör, 13 doçent ve 73 asistan kadro dışı bırakıldılar.
Ahmet Refik Altınay’ın 1926’da çizilmiş bir karikatürü.
Bu kadro tasfiyesinden sonra doğan eleman açığını İstanbul Üniversitesi yönetimi, açığa alınan bazı hocaları geri alarak, Avrupa’da öğrenim görmüş bazı genç akademisyenleri ve pek çoğu Hitler rejiminden kaçarak Türkiye’ye gelen yabancı hocaları kadrosuna katarak gidermiştir. İstanbul Üniversitesi bünyesine dahil edilen yabancı hocalar 65 ordinaryüs profesör, 22 profesör ve 93 doçent olmak üzere 180 kişiden oluşmaktadır.
Kadro dışı bırakılıp tasfiyeye uğrayan toplam 157 kişi içinde uzmanlık alanlarında pek çok kitap yazmış tasfiyeden sonra farklı kurumların başına geçmiş, alanlarında halen üstad olarak kabul edilen insanlar vardır. Babanzade Ahmet Naim, Ali Ekrem (Bolayır), İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Doktor Besim Ömer Paşa (Akalın), Doktor Kadri Raşit Paşa, Fatin Gökmen, Doktor Ziya Gün, Hasan Tahsin Aynizade, Avram Galante gibi uzmanlık alanlarında pek çok kitap, makaleler kaleme alan bilim insanlarıdır bu kişiler. Eski bir geleneğe mensup olmalarına karşın Cumhuriyet’in yanında yer almışlardır. Buna rağmen yeni kurulan üniversite sisteminde yer alamamışlar kadro dışı kalmışlardır.
Bu kadro dışı kalanlardan birisi de Türkiye Tarihi zümresi Müderrisi (profesörü) Ahmet Refik Altınay’dır. Talebesi ve asistanı Reşad Ekrem Koçu’nun “Büyük bir Türk edibi ve müverrih, velûd bir muharrir, şarkıları dillerde dolaşmış bir şair” diye tanımladığı Ahmet Refik Altınay’ı “1880’de Beşiktaş’ta Valdeçeşmesinde doğdu;. İlk tahsilini Beşiktaş’ta Vişnezâde Mektebinde yaptı. Sonra Beşiktaş Askerî Rüşdiyesini bitirdi. Oradan Kuleli Askerî İdadisine girdi ve nihayet Harbiye Mektebini, 1898’de, henüz on sekiz yaşında iken birincilikle bitirerek piyade mülâzımı sânisi rütbesiyle Türk ordusuna iltihak etti” diye anlatmaya başlar. Lâle Devri, Tarihî Simalar, Köprülüler ve Felâket Seneleri gibi kendisine şöhret getiren eserleri önce gazetelerde tefrika edip daha sonra kitaplaştıran Ahmet Refik bu yüzden “Tarihi Sevdiren Adam” diye tanımlanmıştır. Osmanlı tarihini halk kitlelerine sevdiren Ahmet Refik’in Cumhuriyet dönemi tarih anlayışı ve Gazi ile arasının pek iyi olmadığı bilinen bir gerçektir. Reşad Ekrem Koçu hocası Ahmet Refik’in İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunda kadro dışı kalmasını 1938 yılında hakkında yazdığı Ahmet Refik, Hayatı, Seçme Şiir ve Yazıları isimli eserinde “Üniversite teşkilatında açıkta kaldı” diyerek geçiştirir.
Tarihi Sevdiren Adam Darülfünun Reformuyla kurulan İstanbul Üniversitesi’ne alınmayarak tasfiye edilen üstat tarihçi Ahmet Refik Altınay (altta). Reformun “danışmanı” Albert Malche’ın, İstanbul Üniversitesi hakkında raporu.
Yıllar sonra ise Koçu, Muzaffer Gökman’ın Ahmet Refik hakkında hazırladığı kıymetli eseri için verdiği mülakatta “Ahmet Refik Osmanlı tarihine, Osmanlı hanedanına gönülden bağlı, âşık bir kişidir. Kitapları bir tarafa, gazete ve dergilerdeki yazılarını görmek, okumak yeter. Gönül vermiştir. Bu sevgiliyi bırakmasını isteyemezdik, isteseydik de o başaramazdı.
Atatürk memlekete yeni bir tarih anlayışı getirmişti. Ahmet Refik, Cumhuriyet’in ilanından, Ankara’nın başkent olmasından sonra, 23 Nisan Egemenlik Bayramı yıldönümünde bir derginin Ankara özel sayısında (Ankara’da Osmanlı Türkler başlıklı) yazı yazabiliyordu” diyerek hocası Ahmet Refik Altınay’ın sahip olduğu Osmanlı Tarihi hayranı bakışı ile yeni Cumhuriyet’in tarih anlayışının çatıştığını ve bu nedenle Ahmet Refik Bey’in kadro dışı kaldığını ancak anlatabiliyordu.
Üniversite tarihinde ilk olmayan ve daha sonraki yıllarda da tekrar tekrar yaşanacak bu açığa almalar ve kadro dışı bırakmaların yeni bir versiyonu da günümüzde yaşanmaktadır.
Daha sonra 14’lerle birlikte kendisi de tasfiye edilecek olan 1960 darbesinin Milli Birlik Komitesi üyesi Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı’nın anıları, çeşitli üniversitelerden 147 öğretim üyesinin tasfiyesinin yanlış ve haksız bir uygulama olduğuna tanıklık ediyor: “Her türlü kanaate, inanışa taarruz ediyor, solcusunu da sağcısını da atıyorduk…”
Millî Birlik Komitesi, 26- 27 Ekim 1960 gecesi çıkardığı 114 numaralı, Üniversiteler Öğretim Üyelerinden Bazılarının Vazifelerinden Affına ve Bazılarının Diğer Fakülte ve Yüksek Okullara Nakline Dair Kanun’la, Ankara, İstanbul, İzmir ve Atatürk Üniversiteleri’yle İstanbul Teknik Üniversitesi’ne mensup 147 öğretim üyesinin üniversitedeki işlerine son verdi. Bu kişiler, istedikleri takdirde hemen, istemedikleri takdirde ise altı ay içerisinde başka bir memuriyete atanmamaları durumunda, emekliye ayrılacaklardı (Madde 4). Kanun’un 5. Maddesi ise, söz konusu kişilerin bir daha üniversite öğretim üyeliği veya yardımcılığı yapamayacaklarını belirtiyordu.
Kanun önerisinin Millî Birlik Komitesi’nde görüşülmeye başladığı 26 Ekim akşamına ilişkin tutanaklarda da belirtildiği gibi, Komite’nin amacı bazı öğretim üyelerini tasfiye etmekti. Ancak, söz konusu tasfiyenin ölçütleri gayet belirsizdi. Gene tutanaklardan görüldüğü kadarıyla, Kanun önerisini yapan Komite üyesi ve kısa bir süre sonra 14’ler arasında kendisi de tasfiye edilecek olan Kurmay Yüzbaşı İrfan Solmazer, gerekçe olarak, “yaşlı ve ilmî bakımdan yetersiz” olan öğretim üyelerinin tasfiye edilmesini istiyordu. Fakat Kanun’un “mucip sebebi” tutanaklarda yok; bunun yazılı olduğu belge “elde edilemediği için tutanağa bağlanamamış”. Öte yandan, kimlerin tasfiyeye tâbî tutulacağına ilişkin görüşmeler de gizli yapılmış. Burada da ilginç bir durum söz konusu. Tutanaklarda bu bilgiyi veren kayıt, tasfiye edileceklerin listesine değil, görev yeri değiştirilecek olan dört kişilik ikinci bir isim listesine gönderme yapıyor. Kısacası, tutanaklarda gözükmesi istenmeyen şeyler var. Bilinmesi istenmeyen neydi acaba?
114 numaralı kanunla üniversitelerinden atılan 147 öğretim üyesiyle ilgili haberler, 27 Mayıs döneminde uzun süre gündemi meşgul etmişti.
Bu soruyu yanıtlayacak bilgileri, Solmazer’le birlikte 14’ler arasında tasfiye edilen iki Millî Birlik Komitesi üyesinin, Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı ve Kurmay Yüzbaşı Numan Esin’in anılarından edinebiliyoruz. Vardığımız sonuçlardan ilki, Solmazer’in başlangıçta önerdiği tasfiye listesinin 28 Ekim 1960 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan Kanun metnindekinden daha uzun olduğu, ikincisi ise, bu listenin oluşma aşamasında ciddî bir araştırma-soruşturma yapılmadığı, bu yüzden de tasfiye edileceklerin kimler olacağı konusunda yalnız Komite’de değil, 14’lerin kendi aralarında bile görüş ayrılıkları, uzun tartışmalar, hatta kavgalar yaşandığı. Birincisi daha sonra, Solmazer gibi, Cumhuriyet Halk Partisi’ne, ikincisi de Cumhuriyetçi Köylü-Millet Partisi’ne katılan bu iki subayın ikisinin de yazdıklarından çıkan görüntü aynı: 147’lerin tasfiyesi, doğru dürüst bilgi olmadan girişilmiş, ilke olarak yanlış ve sonuç olarak haksız bir uygulamaydı.
Tasfiye edilenlerin küçük bir bölümünün tasfiye nedeninin siyasi olduğunu anlamak hiç de zor değil; örneğin, 27 Mayıs’a muhalif olduğu bilinen, daha sonra da Adalet Partisi’ne katılacak olan hukuk profesörü Ali Fuat Başgil. 27 Mayıs’ı destekleyen, hatta Milli Birlik Komitesi’nin kurdurduğu Anayasa Komisyonu’nda üye olan hukukçulardan Profesör Tarık Zafer Tunaya’yla Doçent İsmet Giritli’nin tasfiyelerini de bir anlamda siyasi olarak niteleyebiliriz. Orhan Erkanlı’ya göre Tunaya ve Giritli, söz konusu komisyonun başkanı Sıddık Sami Onar’la anlaşamamışlar; Sıddık Sami Onar da bu meslekdaşlarının Anayasa Komisyonu’ndan uzaklaştırılmasını Milli Birlik Komitesi’nden istemiş, bu yapılmadığı takdirde kendisinin istifa edeceğini söylemiş. İşin garibi, bu iki öğretim üyesinin 147’ler arasında yer almasından yalnızca iki buçuk ay sonra Kurucu Meclis üyesi olmalarına Milli Birlik Komitesi’nden pek bir itiraz gelmemiş olması. Ocak 1961’de artık 14’lerin Komite’de olmadıkları akla gelebilir tabii. Ancak bu durumda da, “Ötekilerin aklı iki buçuk ay önce neredeydi?” diye sorabiliriz. Ama sormayalım; zira 26-27 Ekim 1960 gecesi Milli Birlik Komitesi’nin önüne getirilen listede, o günlerde cuntacıların kendi kurdurdukları hükümette Milli Eğitim Bakanı olan, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanı, Prof. Bedrettin Tuncel’in de adı varmış! Listeden adı çıkarılırken neler konuşulduğunu, herhangi bir espri yapılıp yapılmadığını çok merak ediyorum doğrusu. Orhan Erkanlı, bazı kişilerin isimlerini de listeyi onay için Cemal Gürsel’e götürmeden önce kendisinin çıkardığını söylüyor. Numan Esin ise, değerli bir bilim insanı olarak gördüğü Prof. Halet Çambel’in adını listeden kaldırtmaya çok çalışmış, ama oylamada azınlıkta kalmış. Kurmay Yarbay Sezai Okan, “Sen komünistleri savunuyorsun” diye Esin’in üzerine yürümüş.
Tabii Tunaya ve Giritli gibi isimler, tasfiyenin sırf solculara yönelik olmadığını göstermeye yeter. Ama biz gene de, Erkanlı’nın anılarından hareketle, kimlerin niye tasfiye edildiklerine bakalım: “Her türlü kanaate, inanışa taarruz ediyorduk; solcusunu da sağcısını da atıyorduk. Doğum yeri şarkta olanı kürtçü diye, namaza gidenleri softa ve gerici diye, kitabı olanı çalmıştır diye, kitapsızları kitapsız diye, talebeye ciddî davrananı kaba ve sert diye, samimî hareket edenleri lâubali diye, kızlarla fazla ilgileneni ahlâksız diye damgalıyorduk. Solcu, sağcı, mason, kürtçü, gerici, cahil, tüccar, kitapsız, politikacı, v.s. gibi sıfatlar sık sık kullanılıyor, bu barajları aşabilenler içerde kalıyorlardı”.
Milli Birlik Komitesi’ndeki genç subaylar, adları 1950’lerde şu ya da bu nedenle gazetelere yansımış birkaç profesör dışında, tasfiye ettikleri üniversite öğretim üyelerinin hiçbirini tanımıyordu. Dolayısıyla, Orhan Erkanlı’dan yaptığımız alıntıda sayılan niteliklerin, doğru olsun ya da olmasın, nereden ve nasıl öğrenildiğine de göz atmamız gerekir. Öyle görünüyor ki Komite, tasfiye konusuna ilk kez Temmuz sonlarında eğilmiş ve, Numan Esin’e göre “bir arkadaşları” (büyük olasılıkla İrfan Solmazer), Orhan Erkanlı’ya göre ise “komite içinden bir grup arkadaş”, öğretim üyeleri ve öğrencilerle görüşüp bilgi toplamakla görevlendirilmiş. Ancak, Milli Birlik Komitesi üyelerinin bu bilgi toplama işinde istihbarat kayıtlarından da yararlandıkları anlaşılıyor. Nitekim Numan Esin, anılarında 147’lerden söz ederken istihbaratçılara birkaç kez gönderme yapıyor ve bunlar hakkında şu yargıda bulunuyor: “Haberalma Örgütü’nün kaynaklarına dayanılarak yapılan bir işin hiçbir zaman aslı astarı olmaz”. Ama Komite’nin asıl bilgi kaynağının bizzat üniversiteliler olduğu, rektör, dekan ya da kürsü başkanı olmak isteyen veya kişisel hesaplaşma peşinde olan birçok öğretim üyesinin olur olmadık şikâyet ve ihbarlarda bulunarak meslekdaşlarının ayağını kaydırdıkları, Erkanlı’nın anılarında açıkça görülüyor.
Yaygın kullanımı 14. yüzyılda başlayan ateşli silahlar, 19. yüzyılın ortalarına kadar zahmetli araçlar olarak kaldılar. Kaval namlunun yerini yivli namluya bırakması, misket merminin konik forma bürünmesi, atış ve yükleme sistemlerinin gelişmesi tüfekleri hem daha pratik hem de etkili silahlar haline getirdi. Seri atış mekanizmasının icadıyla tüfek gerçek bir ölüm makinasına dönüştü. Silah teknolojisi bugün robot savaşçılar üzerinde çalışacak kadar gelişmiş olsa da, mertliği bir kez bozan tüfek hâlâ savaş alanlarının en acımasız katili olmaya devam ediyor.
I. Dünya Savaşı’nda bir Alman makinalı tüfek birliği, Tirlancourt’ta (Fransa) Rus ordusundan ele geçirdiği altı PM 1910 model Pulyemot Maxima’yla, 1916.
Son yüz küsur yıl içerisinde 200 milyondan fazla insan hemcinsleri tarafından öldürüldü. Tarih öncesinde ilk kurbanının hayatına muhtemelen taş veya sopayla son veren homo sapiens, nihayet işi bu raddeye getirdi. Aklını, zekasını, ölüm araçlarını geliştirmek için kullandı. Eski çağlara ait buluntular neredeyse her beş veya altı insandan birinin hemcinslerinin kurbanı olduğunu gösteriyor. Bu toplumdan topluma değişse de, çoğu kafataslarında olan şiddet izleri buna işaret ediyor. Günümüzde ise her elli kişiden biri hemcinsleri tarafından doğrudan şiddetle öldürülüyor. 20. yüzyılda yaşamış olan 10 milyar insanın yüzde 2’si bu şekilde öldü.
200 milyon küsur ölümün bir kısmı toplu imha yöntemleriyle gerçekleştirildi. Toplama kampları, gaz odaları, sözde çalışma kampları, kültür devrimleri, hava bombardımanı, zehirli gaz ve biyolojik silahlar da homo sapiens’in öldürme konusunda ne kadar yaratıcı olduğunu gösterir. Günümüzde insanların kör bıçaktan lazerli füzeye kadar çok geniş bir araç yelpazesi var. Ama, hiçbir cephaneliğin vazgeçemeyeceği tek silah, çeşitli otomatik tüfeklerdir.
Ateşli silahlar yaygın kullanıma girdikleri 14. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar çok zahmetli araçlardı. Fitilli tüfeği ateşlemek için namluyu temizlemek, hazneye barut koymak, fitili yerleştirmek, kurşunu koyup çaputla sıkıştırmak, fitili yakmak, nişan almak, sarsmadan beklemek, bu arada yağmurda, çamurda barutu hep kuru tutmak gerekirdi. Çakmaklı tüfek işi biraz daha pratik hale getirdi ama gene de elli metreden bir adamı vurmanın garantisi yoktu. Bu nedenle bölükler sıkışık düzende toplu halde ateş eder, birinci saf ateş edip çekilirken ikinci saf tüfeği doldurur, üçüncü saf ise ateş etmek için aralarından öne geçerdi. Subaylar ve çavuşlar bağırıp durur, yakın mesafeden karşılıklı ateş yiyen safları terk edenleri vururlardı. Askerin düşmandan çok kendi çavuşundan ve hepsinin de başçavuştan korkması esastı. Takım subayı, elinde tabanca ve kılıçla, safların eriyinceye kadar yerinde kalmasına nezaret eder, şans eseri ayakta kalanlar ya da arkada bekleyen takviyeler süngü hücumuna geçerdi. O dönemin büyük yuvarlak kurşun mermileri değdiği uzvu parçalar, ölüm oranı çok yüksek olur, hayati yara almayanların bir kısmı da kan zehirlenmesinden giderdi. Cerrahın elini yıkaması, ameliyat gereçlerinin sterilizasyonu ancak 19.yüzyılın sonlarında yerleşmeye başlayan bir adetti. Serum ve antibiyotikler ise ancak 20. yüzyılın ortalarında çıkacaktı. Yani, eskiden çoğu yaralanma ölümle sonuçlanırdı.
Amerikan İç Savaşı’nda Kuzey saflarında savaşan Afrika kökenli askerler, ağızdan dolma Springfield piyade tüfekleriyle.
19. yüzyılın ortalarından itibaren kaval namlunun yerini yivli namlu alırken, konik hale dönüşen mermi de kovanı ve ateşleyici kapsülüyle birlikte tek parça haline geldi. Bunu seri ateşli mekanizmaların izlemesi kaçınılmazdı. Amerikan İç Savaşı bu alandaki gelişmeleri hızlandırdı. Boer Savaşı’nda ise Alman Mauser tüfekleriyle donanmış gerillalar İngilizlere kan kusturmuştu. İngilizler de nişancılık eğitimine hız verdiler ve Birinci Dünya Savaşı’na 400 metreden etkili ateş açabilen Lee-Enfield piyade tüfeği ile girdiler. Piyadeler artık siperden o kadar kolay çıkamıyorlar, düşmana ulaşmak için yeni taktikler bulmak zorunda kalıyorlardı. Ancak, bu zorunluluk subaylar tarafından anlaşılıncaya kadar milyonlarca asker iki siper arasındaki alanda telef olacaktı. Piyade tüfeği daima savaş alanlarının temel silahı olmuştur. Ama tüfeklerin birçok varyasyonu olacaktı. Önce makinalı tüfekler ve keskin nişancı tüfekleri, sonra da hafif makinalılar ve hücum tüfekleri.
Fitilli tüfek
14-19. yüzyıllar arasında kullanılan fitilli tüfekler hiç de pratik silahlar olmamalarına rağmen savaşların seyrini değiştirecekti. 30 Yıl Savaşları’nda atışa hazırlanan bir asker, 17. yüzyıl gravürü.
Seri katil: Makinalı tüfek
Makina çağında akla makinalı tüfeğin gelmemesi olanaksızdı. İlk model sayılan çok namlulu Gatling öncelikle sömürge savaşlarında yerlilere karşı kullanıldı. Avrupalılar mızraklı Zulu savaşçılarını bunlarla biçtiler. Bugünkü modellerin yakın atası olan Maxim ve Vickers ise 20. yüzyılın başında, açıkta ilerleyen safları biçmek üzere bütün ordularda yerini almıştı. O dönemde muharebenin son noktası, hala, süngü hücumuyla düşmanı bozmak ve imha etmek şeklinde düşünülüyordu. Bu konuda Fransız muharebe doktrini en tipik örnektir.
Fransızların “sonuna kadar hücum” şeklinde bir yaklaşımı vardı. Buna göre 75’lik hafif toplarıyla düşmanı baskı altına alacak, ordunun şerefi sayılan kırmızı pantolon ve mavi ceketli piyadeleri süngü hücumu ile düşman siperlerine girecekti. Birinci Dünya Savaşı öncesinde herkes gibi gri-yeşil üniforma giymeleri önerilince bir generalleri “Asla!, kırmızı pantolon… bu Fransa’nın şerefidir” diye tepki göstermişti. Fransız sahra talimatı düşman etkili ateşe başlayıncaya kadar geçecek 20 saniye içerisinde askerlerin 50 metre ilerleyebileceklerini yazıyordu; ne var ki 1914’te savaş başlayınca Almanlar 8 saniye içerisinde makinalı tüfeklerini kurup kırmızı pantolonlu sıraları biçtiler. 12.500 adet Maxim makinalı tüfeğini birliklerine dağıtmışlardı. Sınır savaşlarının ilk dört gününde Fransız ordusu 140.000 kayıp verdi. İlk iki ayın sonunda bu rakam bir milyona yaklaşacak, ertesi yıl sadece Fransızlar 1,3 milyon kayıp daha vereceklerdi. Ancak diğer orduların kayıpları da buna yakın olacaktı.
Yeni mekanizma
Fransız subayı Jean Etienne Minie tarafından 1847 yılında geliştirilen Minie mermisi kundak tarafından doldurmayı pratik hale getirdi. Bu sayede yeni doldurma ve ateşleme mekanizmaları geliştirildi, seri ateşli tüfeklerin yolu açıldı.1849’da Fransızlar Minie tüfeğini, 1853’de İngilizler Enfield’i, 1861’de Amerikalılar Springfield’i ürettiler.
En eski makinalı tüfekler ağır, taşıması ve mevzilenmesi zor olan silahlardı. İlk kullanışlı alet 1884 yılında Hiram Maxim tarafından yapılmış olup, bunun Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından imal edilen MG08 modeli 69 kilo geliyordu. 38.5 kiloluk üç ayağın üzerine oturtulan 26.5 kiloluk silahın soğutma haznesine de 4 kilo su dolduruluyordu. Bu hantal aletin dört kişilik mürettebatı vardı ve 250 atımlık cephane kutuları da on kilo ağırlığındaydı. Ancak o kadar yoğun bir ateş gücü sağlıyordu ki, vazgeçilmesi mümkün değildi ve sayıları giderek arttı. 1912 yılında bir Amerikan piyade alayında sadece dört ağır makinalı tüfek varken, 1919’da bu sayı 336’ya çıkmıştı. Zaman içerisinde daha hafif modelleri yapıldı. Örneğin bir Amerikan tasarımı olup İngiltere’de imal edilen Lewis sadece 13 kilo ağırlığındaydı. Bunlar 1914’ten, Kore Savaşı’nın sonuna kadar kullanıldı. İngilizler ayrıca 23 kilo ağırlığında olan su soğutmalı Vickers ağır makinalı tüfeğini de kullandılar ki, bunun mürettebatı üç kişiydi. Tabii, belki de bütün makinalı tüfeklerin en iyisi sayılabilecek olan 12.7 mm’lik Browning’in ilk modeli M2 de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Ancak Alman MG42’nin bu silahların kralı olduğunu savunanlar da az değildir.
Boer savaşçıları Mauser piyade tüfekleriyle Birleşik Krallık ordularına kan kusturdular.
Ağırlığı 23 kilo I. Dünya Savaşı’ndaki Somme Muharebesi sırasında, Ovillers yakınlarındaki siperde bir Vickers makinalı tüfek yuvası ve yüzlerine gaz maskesi takmış İngiliz mürettebatı, Temmuz 1916.
İlk makinalı tüfeğin mucidi Richard J. Gatling, bir prototipiyle, 1893.
Hitler’in testeresi ve efsanevi Browning
İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in testeresi olarak anılan MG42, daha hafif olan MG34’ün hemen arkasından birliklere dağıtılmıştı. İki ve üç ayaklı versiyonları vardı. Üç ayaklı versiyonu, ideal durumda yedek namlular ve cephane taşıyıcılar ile birlikte altı kişilik bir tim tarafından kullanılırdı. Dakikada 1.800 atımlık hız ile namlu çok çabuk ısınır ve çok sık değiştirilmesi gerekirdi. Sesi düşman saflarında şok yaratırdı. Ancak tek atım yapamaz, tetiğe dokununca şeridi hemen yer, bitirirdi. Bu silah halen bazı ordularda kullanılmaktadır. Ne var ki, bu satırların yazarına göre makinalı tüfeklerin kralı 12.7’lik Browning’dir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda tasarlanmış olan bu silah, aradan neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen hala imal edilmekte ve yaygın kullanılmaktadır. Sadece piyade destek silahı olarak değil, uçaklarda, helikopterlerde, her cins zırhlı ve zırhsız kara araçlarında ve her boy teknede ana silah veya yakın savunma silahı olarak yer almaktadır. Ayrıca tek atım yapabilmekte, teleskop ile keskin nişancı silahı olarak kullanılmaktadır. Keskin nişancı silahı olarak 2.250 metreden tescilli vuruşu vardır.
‘ Hitler’in testeresi’ yemek molasında II. Dünya Savaşı’nda bir Alman askeri, dakikada 1800 mermilik seri atış özelliğiyle önüne çıkanı biçtiği için “Hitler’in testeresi” olarak anılan MG42’nin iki ayaklı versiyonunu yanına bırakmış, karnını doyuruyor, 1942.
Bunların yanı sıra daha hafif makinalı tüfekler de çok yaygın kullanılmıştır. Bunlar içerisinde Browning’in 0.30’luk (M1919) modeli yaklaşık 5 milyon adet imal edilmiş olup, bizde de 7.62’lik modeli askerliği biraz eskimiş olan herkesin hatırındadır. Keza bir dönem İngilizlerin Çek’lerden uyarladığı Bren ve Amerikalıların BAR (Browning Automatic Rifle) da son derece yaygın otomatik silahlardı. 20 mermilik şarjörü olan BAR 1918’den 1970’lere kadar kullanılmış olup, İkinci Dünya Savaşı’nda her mangada bir veya iki tane bulunurdu. Vietnam Savaşı sırasında Amerikalılar M60’ı çok yaygın kullanıma soktular ama sonra bunu daha güvenilir olan MG240 ile değiştirdiler. Hafif makinalı tüfekler genellikle 7.62 veya buna yakın çapta mermiler kullanmakla birlikte, 5.56’lık daha hafif silahlar da Vietnam’dan beri yaygınlaşmıştır. Bunların en tanınmış modeli Minimi’dir. Avantajı daha çok mermi taşınabilmesidir ama etkisi düşük olduğu için 7.62 kadar yaygın değildir. Bunlar yüzlerce model arasından öne çıkan modellerdir. Bizim ordumuzda standart manga otomatik silahı MG3 makinalı tüfeğidir. Ancak başka silahlar da kullanılmaktadır ki bunlar arasında teröristlerin de kullandığı Bixi ve Doçka silahları vardır.
Keskin nişancılar
Düşman savaşçılarını çok uzak mesafeden beklemedikleri bir anda vurmak çok arzu edilen bir durum olup, karşı tarafın faaliyetini büyük ölçüde kısıtlamakta ve keskin nişancılar, savaşlarda giderek daha fazla kayba neden olmaktadır. Elbette, zırhsız araçlar ve diğer kıymetli hedeflere karşı da kullanılırlar. İlk özel keskin nişancı tüfeği İngiliz Whitworth olup, yapımcısının adıyla anılmıştır. Dürbünlü nişangah Kırım Savaşı sırasında denenmiş ve ABD İç Savaşı’nda başarıyla kullanılmıştır. Ancak keskin nişancılık mesleği, esas olarak Birinci Dünya Savaşı sırasında yaygınlaşmıştır. Siperlerden kafasını kaldıramayanlar, düşmana zayiat verdirmek için bu alana önem verdiler. Bilmeyenler için, bu son derece zor bir iştir. Kamuflaj içerisinde santim santim elverişli bir atış pozisyonuna sürünmek, saatlerce, bazen günlerce kımıldamadan beklemek, gözlemek ve atış yaptıktan sonra gene saatlerce sürünüp dönmek. Birinci Dünya Savaşı’nda Kanadalı Kızılderili nişancı Francis Pegahmagabau’nun 378 onaylı vuruşu vardır.
Beş milyon üretildi 30 kalibrelik Browning M1919 daha çok II. Dünya, Kore ve Vietnam savaşlarında kullanıldı. 7.62’lik versiyonu Nato ordularınca hâlâ kullanılıyor. Amerikan askerleri M1919 Browning’leriyle Aachen’da Nazilere karşı sokak savaşında, Ekim 1944.
Lakabı keskin nişancı tüfeğine isim oldu
Şapkasına beyaz bir kuş tüyü taktığı için Vietnamlılarca Beyaz Tüy lakabıyla anılan Amerikan deniz piyadesi Carlos Hathcock ironik “Vietnam Avcılık Kulübü” panosu önünde (soldaki). Vietnam’da 93’ü tescilli 300’den fazla ölümcül vuruş yaparak efsane olan Hathcock, savaştan sonra lakabı bir M25 keskin nişancı tüfeğine isim olarak verilerek onurlandırıldı.
Keskin nişancıların ideal olarak 400-800 metre arasında atış yaptıkları ifade edilir. Daha uzak mesafelerde de atışlar vardır. Dürbünlü 12.7’lik ile en uzak mesafeli ölüm vuruşu 2.250 metreden yapılmıştır. Özel keskin nişancı tüfekleri ile 1250 metrenin ötesindeki atışlar arasında vuruşu teyit edilmiş en uzak mesafeli olanlar, Afganistan’da İngiliz Onbaşı Craig Harrison tarafından 2.475 metreden yapılmıştır. Mesafesi daha sonra helikopterden lazerle ölçülüp onaylanan bu atışlarla iki Taliban makinalı tüfekçisi vurulmuştur. Bunu Kanadalı keskin nişancı timinden Rob Furlong’un 2.430 ve Aaron Perry’nin 2.310 metrelik atışları izlemektedir. Bu listedeki atışların çoğu Afganistan ve Irak savaşlarına aittir. Vietnam, Kongo ve 19. yüzyıl Amerikan savaşlarına ait çok uzun vuruşlar da vardır. Ancak, 1250 metreden uzak vuruşlar çok az sayıdadır. Bu mesafeye atış yapan nişancının havadaki nemi, rüzgarı ve hatta dünyanın dönüşünden kaynaklanan Cariolis etkisini hesaplaması gerekir. Bir nişancı, şiddetli rüzgarda 10 metrenin üzerinde bir sapma hesaplayarak çok uzak vuruş yapmıştır. Gene de nişancıların 1000 metrenin üzerine çalıştıkları çok nadirdir. Keskin nişancı olarak en yüksek skora sahip kişi olan Finli Simo Hayka’nın İkinci Dünya Savaşı’nda 500’denfazla öldürücü vuruşu olmuştur. Bu savaşta Rus kadın nişancı Lyudmila Pavliçenko ise 309 Almanı saf dışı etmiştir. Günümüzde Rusların en tanınmış keskin nişancı silahı Kanas’tır. Türkiye’de aralarında Rus yapımı Dragonov’un bulunduğu birçok başka keskin nişancı tüfeğinin yanı sıra, MKE tasarımı ve üretimi JNG-90’ı kullanılmaktadır.
Bayan ölüm II. Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordu saflarında savaşan 2.000 kadın keskin nişancıdan biri olan Lyudmila Pavliçenko, savaş boyunca 36’sı keskin nişancı olmak üzere 309 Alman askerini öldürdü. Hikayesi “Sivastopol Muharebesi” ve “Yokedilemez” filmlerine konu olan tarihin en başarılı kadın keskin nişancısı Pavliçenko, Tokarev SVT-40 yarı otomatik dürbünlü tüfeğiyle.
Hücum tüfekleri ve hafif makinalılar
Bunlar piyadenin ateş gücünü artırmak için giderek tek atışlı veya M1 gibi yarı otomatik piyade tüfeklerinin yerini almıştır. Tek, gruplu veya seri atış yapabilen, şarjörlü silahlardır. İlk hücum tüfeklerinin Almanlar tarafından 1944 yılında kullanıma alınan Stg 44 olduğu ifade edilmiştir. Tüm dünyada gerilla silahı olarak bilinen AK-47 Kalaşnikof ve M-16 da bu kategoriye girer. Günümüzde bunlar, keskin nişancı tüfekleri hariç, standart piyade silahı olmuştur. Hafif makinalılar ise yakın mesafeden ateş gücünü artırmak için Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında yaygın şekilde kullanılmıştır. Bunlar arasında en çok bilineni, Amerikalıların gene Birinci Dünya Savaşı sonunda geliştirmiş olduğu Thompson makinalı tabancadır. Genelde 30’luk düz veya 50 ya da 100 mermilik tamburalı şarjör ile kullanılan bu silaha, iki savaş arasındaki dönemde gangsterler tarafından kullanıldığı için “Şikago daktilosu” denilmiştir. 1938’den itibaren yapılan ordu versiyonları milyonlarca üretilmişti. Alman MP40, İngiliz Sten, İsrail yapısı Uzi ve MP5’de yüzlerce model arasında öne çıkanlardır. İngilizler Sten’i ucuz bir model olarak yapmışlar ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupalı direnişçilere çok sayıda atmışlardı. Ancak bu, yakın mesafeden etkili olan bir silahtı. Savaştan sonra çeşitli ülkelerin polis kuvvetleri tarafından kullanılmıştır.
Bay Kalashnikov ve şaheseri(!) Mikhail Kalashnikov, üretimine 1949’da başlanan efsanevi saldırı tüfeği AK-47 ile poz veriyor. Meşhur silah, ismini kazandığı tasarım yarışmasının düzenlendiği yıl olan 1947’den alıyor.
Nerede savaş, orada keleş Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetlerinden üstteğmen Ayella Gissa, bir eğitim tatbikatında AK-47’yle temsili düşmana nişan alıyor, 27 Aralık 2006.
Diğer silahlar ve havadan gelen ölüm
Büyük birliklerin ağır silahlarla muharebesinin sonunda iş bir noktada gene tarafların küçük birliklerle yaptıkları bire bir çatışmalara gelir. Büyük savaşlarda askerlerin çoğu, daha düşmanı hiç görmeden, aniden tepelerine inen topçu ateşiyle telef olmuşlardır. Topçu ateşinin doruk noktası Birinci Dünya Savaşı’dır. Daha sonraları buna uçakların yakın hava desteği de katılmıştır. 20. yüzyılın büyük savaşlarında top ateşi ve uçak hücumunu atlatan askerleri havan ve ağır makinalı tüfekler, keskin nişancılar, alev makinaları, bomba atarlar, el bombaları, mayınlar ve yakın mesafe roketleri beklerdi. Tüm bunların yanı sıra, tüfek ve hafif otomatik silahlarla yakın muharebe yapılırdı. Kayda geçen son süngü muharebesi, 1950’lerin başında Kore’de yapılmıştır. Vietnam’da helikopterler çok yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. ABD ordusu bu uzun savaşta 7.000’e yakın uçak ve helikopter kaybetti. Afganistan ve Irak savaşları sırasında ve sonrasında İnsansız Hava Araçları (İHA’lar ya da dronlar) yaygınlaştı. Bunlar ilk başta sadece keşif ve hedef belirlemek için kullanılıyordu. Hatta, bazen bunlar hedefi lazer ile işaretliyor ve buraya çok uzaktan güdümlü füze atılarak hedef vuruluyordu. Daha sonraları İHA’lara silah yüklenmeye başlandı. Bunlar 24 saat hedef bölgesi üzerinde kalabilmekte, gece ve gündüz belirlenen hedefleri ateş altına alabilmektedir. Bunun, çok garip bir dizi ahlaki sorun yarattığı aşikardır. ABD’de işe geldiği üste masasına oturarak on bin kilometre uzakta bir dronu uydu aracılığıyla yöneten pilotun, ekranda birer nokta olarak gördüğü hedefleri düğmeye basarak öldürdükten sonra eve yemeğe gitmesi, öğleden sonra tekrar öldürmeye devam etmesi en azından gariptir, ama günümüz savaşlarının çirkin bir özelliğidir. Çoğu asker, hedefi doğru dürüst tanımlamadan, hiç görmeden, ekran üzerinden tanımlaması olanaksız hedefleri imha etmektedir. Nitekim, bazen dost kuvvetleri, bazen düğüne giden insanları, çoğu halde alakasız sivilleri öldürdükleri anlaşılmaktadır.
Kod adı Biksi 1961’de hizmete giren ve başka bir Mikhail Kalashnikov tasarımı olan PK’ların üretimi bugün hem Rusya’da hem de birçok başka ülkede sürüyor. Ayak üzerine monte edilen ağır modeli PKS’in İngilizce okunuşunun (Pi-key-es) yanlış telaffuzuyla silah Ortadoğu’da Biksi adıyla tanınıyor. Musul yakınlarındaki bir rafineride, göğsünde AK- 47’si, elinde Biksi’si nöbet tutan bir Peşmerge, 22 Haziran 2014.
Dushka’dan Doçka’ya
Sovyetler’de 1938’de üretilmeye başlanan ve resmi adı DShK (Dushka) olan ağır makinalı Doçka’lar Rusya’da halen üretilmeye devam ediyor, günümüz Ortadoğu savaşlarının gözde silahları arasında yer alıyor. Sovyet-Afganistan savaşında Cemiyet-i İslami mücahitleri bir Doçka’yla techiz edilmiş mevzilerinde Sultan Vadisi’ni gözlüyor,1987..
Sınırlarımız ve yeni savaş
Çok uzun zamandır ilan edilmemiş savaşlar yaşıyoruz. Sınırlarımızda ve çevre ülkelerde her an düzinelerce İHA uçuyor, keskin nişancılar hedef arıyor, bombalar patlıyor. Gözlem, tespit, hedefleme, tevcih ve imha yapan teknolojiler için aralıksız yatırım ve araştırma yapılıyor. Gecenin karanlığı, sızma yapan zayıf güçlerin dostu olmaktan çıkıyor. Keza dağlar ve ormanlar da artık uzaktan yapılan sürekli gözlem nedeniyle güvenli birer sığınak ve çekilme alanı sayılamaz. Tespit edilen hedefler 200 kilometre uzaktan nokta atışıyla vurulabiliyor.
TSK’nın standart tüfeği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin standart piyade tüfeği G3’lerle silahlanmış TSK komandoları bir operasyon sırasında.
Bu yeni savaşta, zayıf olan taraf 24 saat sürekli gözlem altında, her türlü hareketi kısıtlanmış olarak yaşıyor, nadiren yapılan telsiz haberleşmesi dışında elektronik ortamdan uzak duruyor, telefon veya bilgisayar kullanmıyor. Sığınaklar bile artık yerin 6 metre derinine inip orada patlayan bombalar nedeniyle emniyetsiz. Biraz bu nedenlerle, biraz da nüfus kayması nedeniyle kent savaşları giderek öne çıkıyor, ancak bunun teknolojileri ve yöntemleri de geliştiriliyor. Yüz elli yıl içerisinde kaval namlu tüfekten uzay ve İHA teknolojisine geçildi. Birçok terörist uzaydaki keşif uydusuyla tespit edilip uzaktan bombalanıyor. Bundan sonra sırada robotlar var. Onlarla savaşmak gerçekten çok daha zor olacak. Buna rağmen her çeşit tüfek ve makinalı tüfekler savaş alanlarının vazgeçilmez silahları olmaya devam ediyor.
Milli keskin nişancı Jandarma Genel Komutanlığı ve MKEK’nın ortak çalışmasıyla üretilerek TSK envanterine giren 7.62’lik keskin nişancı tüfeği Bora 12’nin (JNG-90) etkili menzili 1200 metre
BEYAZ PERDENİN EN KESKİN NİŞANCILARI
12’den vuran film: Kapıdaki Düşman
2001 yılında çekilen “The Enemy at the Gates” (Kapıdaki Düşman) isimli filmde oyuncu Jude Law Rus keskin nişancı Vasili Zaytsev’i canlandırmıştı. Stalingrad Muharebeleri sırasında meydana gelen bir olaydan esinlenen filimde, Ed Harris, Zaytsev’i öldürmeye gönderilen Alman keskin nişancı subay Erwin König’i oynuyordu. Bob Hoskins ise Stalingrad’ı savunan Soyyet komiseri Kruşçev rolündeydi. Gerçekte Berlin Keskin Nişancı okulu komutanı olan König adında bir kişi yoktu ama film iki keskin nişancı arasındaki düello üzerine kurulmuştu. Hikayenin bu kısmı hayali idi ama daha önemlisi, filmin o savaşın atmosferini başarıyla yansıtmasıydı. Ancak, birçok keskin nişancının buna çok benzeyen sıkıntı ve tehlike içerisinde görev yaptığı bilinir. Bir bölgede faaliyet gösteren keskin nişancılar ortaya çıktığında, karşı tarafın da onları avlamak üzere en iyi nişancılarını getirdiğine dair gerçek olaylar vardır.
27 Mayıs 1960 darbesiyle yönetimi ele alan Milli Birlik Komitesi, Cumhuriyet tarihinin ordu içindeki en büyük tasfiye operasyonunu gerçekleştirdi. Zorunlu olarak emekli edilen 235’i general, beş binden fazla subay Emekli İnkılap Subayları Derneği (EMİNSU) adıyla örgütlendi ve yıllarca orduya dönmek, özlük haklarını alabilmek için mücadele etti.
Demokrat Parti iktidarına son veren 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından yönetimi Milli Birlik Komitesi (MBK) ele almıştı. “Yasama yetkisine sahip ihtilal komitesi” olarak tanımlanan ve Orgeneral Cemal Gürsel’in başkanı olduğu MBK, 38 subaydan oluşuyordu. MBK göreve başladıktan kısa süre sonra ordu içinde geniş bir tasfiye operasyonu başladı. 3 Ağustos 1960’ta kabul edilen 42 Sayılı Kanunla bakanlar kuruluna, 25 yılını doldurmuş subayları resen emekliye sevk etme yetkisi verildi. Açıklanan gerekçe “ordu içinde giderek bozulmuş olan hiyerarşiyi düzeltmek ve orduyu gençleştirmek”ti. DP döneminde gereğinden çok fazla subayın albay ve general yapıldığı, bunun orduyu hantallaştırıp güçsüz kıldığı söyleniyordu. Ama asıl hedef, çoğu genç subaylardan oluşan MBK’nin ordu içindeki konumunu güçlendirmek için orduyu potansiyel muhaliflerinden arındırmaktı.
MBK lideri ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel, 1 Ağustos’ta Harp Akademileri diploma töreninde yaptığı konuşmada “Yıllardan beri siyasete alet edilen ordumuz hastalanmıştır. Acilen ameliyat yapıp ordumuzu genç ve dinamik bir hale getireceğiz” diyerek tasfiyenin işaretini vermişti. 4 Ağustos’ta ilk olarak 235 amiral ve general emekliye sevk edildi. Takip eden günler içinde binbaşı ve üzeri rütbedeki beş bin subayın daha emekli edildiği açıklandı. Tasfiye hareketi özellikle ordunun üst kademelerinde deprem etkisi yarattı, zira 20 Ağustos’ta tamamlandığı açıklanan operasyonla generallerin yüzde 90’ı, albayların yüzde 55’i ve yarbayların yüzde 40’ı emekli edilmişti.
Emekli edilen subaylar kısa sürede Emekli İnkılap Subayları Derneği (EMİNSU) adıyla örgütlendiler. Bu subaylar daha sonra derneğin adıyla, Eminsular olarak anılmaya başlandı. Eminsular, orduya dönmek için ellerinden geleni yapacaklarını söylüyordu.
Bu sırada MBK, kendi içindeki başka bir tasfiyeyle meşguldü. Darbeden kısa bir süre sonra izlenecek yol konusunda MBK üyeleri arasında iki farklı görüş belirmişti. Cemal Gürsel ve Korgeneral Cemal Madanoğlu’nun başını çektiği grup, iktidarın bir an önce sivillere devredilmesi taraftarıydı. “Radikaller” olarak anılan , önde gelenleri arasında Orhan Kabibay, Alparslan Türkeş ve Orhan Erkanlı’nın bulunduğu diğer grup ise gerekli reformları yapmadan iktidarı sivillere bırakmaya karşıydı. İki grup arasındaki mücadele Gürsel-Madanoğlu ekibinin diğer grubu tasfiye etmesiyle sonuçlandı ve 13 Kasım 1960’da, o tarihten sonra “14’ler” olarak anılacak 14 MBK üyesi tasfiye edilerek yurtdışı temsilciliklere müşavir olarak gönderildiler. Yurtdışında da bağlantıyı koparmayan 14’ler, son olarak Temmuz 1962’de Brüksel’de yaptıkları toplantıda, liderlik ve ülkeye dönüşte izleyecekleri yol konularında anlaşılamayınca dağıldı. Bu subayların 10’u daha sonra Alparslan Türkeş’in önderliğinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne girdi. Bu parti Şubat 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alacaktı.
Eminsuların çabaları 1961 başlarından itibaren hız kazanmaya başladı. MBK, bu faaliyetlerden hoşlanmasa da dernek hemen kapatılmamıştı. Ancak 1961 Ekim ayında yapılacak seçimlerden önce bazı Eminsuların, Demokrat Parti’nin devamı olduğu iddia edilen partilerde faaliyet göstermesi işleri değiştirdi. Eminsular “siyaset yapmakla” suçlanmaya başladı. Bunun üzerine dernek yönetimi 11 Şubat’ta gazetelere “Eminsular kesinlikle siyasetle meşgul olmuyor” açıklaması yapıp, dernek tüzüğünde siyasetle uğraşmanın yasak olduğu hükmü olduğunu hatırlatıyordu.
Milli Birlik Komitesiişbaşında Demokrat Parti iktidarına son veren 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından yönetimi ele alan Milli Birlik Komitesi, göreve başladıktan kısa süre sonra ordu içinde geniş bir tasfiye operasyonu başladı. Üstteki fotoğrafta çoğu genç subaylardan oluşan MBK üyeleri bir toplantıda görülüyor.
Bu açıklamayla aynı gün, DP’nin devamı olma iddiasındaki en büyük parti olan Adalet Partisi kuruldu. Partinin kuruculardan biri ve genel başkanı, en yüksek rütbeli Eminsu olan eski Genelkurmay Başkanı Ragıp Gümüşpala’ydı. Seçimler yaklaştıkça siyasete atılan Eminsular daha çok dikkat çektiği için dernek yöneticileri 20 Ağustos 1961’de Sıkıyönetim Komutanlığı’na ifadeye çağrıldı. 6 Eylül’de kapatılan dernek, faaliyetlerine seçimlerden sonra yeniden başlayabildi.
Bu arada 15 Ekim 1961 seçimlerini 27 Mayısçıların istediği gibi İnönü liderliğindeki CHP kazanamamış, DP’nin devamı olduğu iddiasındaki diğer üç parti hem oy oranı hem milletvekili sayısında çoğunluğu elde etmişti. MBK durumdan memnun değildi ama asıl sorun MBK’nin yaklaşımı değil, ordu içinde ordu gibi faaliyet gösteren ve kilit noktadaki birçok subayın da mensubu olduğu hayli güçlü Silahlı Kuvvetler Birliği adlı gruptu.
Bazı üyeleri aynı zamanda MBK üyesi de olan Silahlı Kuvvetler Birliği, seçimlerden önce de Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in MBK tarafından görevden alınmasını engelleyerek güç gösterisinde bulunmuştu. Gürsel-Madanoğlu grubu Hava Kuvvetleri’ni ele geçirmek için harekete geçmiş, İrfan Tansel’i ABD’de bir göreve tayin edip Tümgeneral Süleyman Tulgan’ı komutan olarak atamıştı. Ancak Tansel göreve dönene kadar Ankara semalarında Silahlı Kuvvetler Birliği’nin emriyle hareket eden savaş jetleri tur atmış ve atama kararı geri çekilmişti.
Silahlı Kuvvetler Birliği, seçimlerden sonra da acil bir toplantı yaparak “21 Ekim Protokolü” adıyla bir dizi karar aldı. Buna göre TBMM 25 Ekim’de toplanmadan önce duruma el konulacak, siyasi partilerin faaliyetleri yasaklanacak, seçim sonuçları geçersiz sayılacak, MBK feshedilecek ve iktidar “ulusun gerçek ve yetenekli temsilcilerine” devredilecekti. 21 Ekim Protokolü’nü haber alan Gürsel ve ekibi, Silahlı Kuvvetler Birliği’nin hamlesini durdurmak için derhal harekete geçti.
Gürsel, acilen kuvvet komutanları ve siyasi parti liderleriyle bir toplantı düzenledi. Tüm parti liderlerinin imzaladığı ve “Çankaya Protokolü” olarak anılan bildiriye göre, siyasi partiler 27 Mayıs’a karşı çıkmayacak, Cemal Gürsel’i Cumhurbaşkanı seçecek, Yassıada mahkemelerinde ceza alan kişilerin affı ile Eminsuların orduya geri dönmesini söz konusu etmeyeceklerdi. Askerin sivil hayata dönme şartları olarak niteleyebileceğimiz Çankaya Protokolü, Eminsuların işini daha da zorlaştırmıştı.
Eminsuların 18 Şubat 1962’deki kongresinde söz alan üyelerden birinin “Askerlikten başka sanat bilmeyiz, o yüzden ticaret yapamayız, başka iş bulamayız, emekli edildiğimiz için de memur olamıyoruz, madden ve manen çöküntü içindeyiz” demesi binlerce emekli subayın durumunu özetliyordu. Gerçekten de özellikle genç yaşta emekli edilip maaşı, ikramiyesi daha düşük olanların durumu çok zordu. Aynı kongrede konuşan bir diğer konuşmacı ise “Tek isteğimiz hangi kıstaslarla emekli edildiğimizi öğrenmek. Bizi neden emekli ettiniz, emekli etmediğiniz emsallerimizi neden etmediniz?” diye soruyordu.
En üst rütbeli Eminsu TBMM’nin açıldığı 25 Ekim 1961’de AP milletvekilleriyle Meclis’e gelen AP lideri Ragıp Gümüşpala, 27 Mayıs darbesi sırasında 3. Ordu Komutanı iken darbeciler tarafından Genelkurmay Başkanı yapılmıştı. 1964 yılında vefat eden Gümüşpala, en yüksek rütbeli Eminsu idi.
27 Mayıs sonrası görevden uzaklaştırılan 147 akademisyenin 1962’nin Nisan ayında görevlerine iadeleri Eminsuları bir kez daha umutlandırdı. Yine darbeden birkaç gün sonra, Sivas’ta bir kampa gönderilen tanınmış Kürt ailelerine mensup 485 kişinin büyük bölümü de dokuz aylık esaretten sonra serbest kalmıştı. Eminsular, 3 Mart 1963’teki kongrede “Ağalar bile dönecek biz dönmeyecek miyiz?” diye soruyordu.
Ancak Eminsuların orduya dönme şansının olmadığı ortaya çıkmıştı. Basında ve kamuoyunda zorla emekli edilen subaylara haksızlık edildiği düşüncesi hakimdi ama
binlerce subayın bunca zaman sonra geri dönüşünün ordudaki hiyerarşiyi alt üst edeceği de ortadaydı. Zaten 1964 yılına gelindiğinde Eminsular da orduya geri dönme talebinden vazgeçti. Daha önceki kongrelerde hep dile getirdikleri “Emekli değil, izinliyiz” mesajı 10 Mayıs 1964’teki kongrede “Hak kuvvetin üstündedir”e dönüşmüştü. Dile getirilen talepler arasında devletten iş, kendilerinin ve ailelerinin askeri hastanelerden yararlanabilmesi ve resmi bayramlarda üniforma giyme hakkı gibi talepler vardı ama ilk kez orduya dönmekten söz edilmiyordu.
1965 seçimlerinde, bir yıl önce Eminsu Ragıp Gümüşpala’nın ölümü sonrası genel başkan olan Süleyman Demirel liderliğindeki AP iktidar olunca Eminsular, özlük hakları konusunda istediklerinin yapılacağı beklentisine girdi. Ancak AP hükümetinin öncelikleri arasında bu yoktu. Belki de yılların bıkkınlığına yeni hükümetten beklenen hamlenin gelmemesi eklenince, Eminsuların umutları tükenmeye, derneğin sesi giderek daha az çıkmaya başladı. Zaten çoğu kendilerine yeni hayatlar kurmuştu ve dernek faaliyetleriyle giderek daha az insan ilgileniyordu. Eminsuların “kara gün” ilan ettikleri 20 Ağustos 1960’ın yıldönümünde yapılan mitingler de giderek sönükleşti. 1962’deki ilk mitinge birkaç bin kişi katılırken, 1967’ye gelindiğinde mitingler Şişli-Taksim arası yürüyüş ve Atatürk Anıtı’na çelenk koyma etkinliğine dönüşmüştü. 20 Ağustos 1967’deki yürüyüşte diğer illerden gelenlerle birlikte ancak 250 kişi vardı.
Eminsu meselesi 1967’nin Eylül ayında bu kez çok uzaklardan gelen bir haberle bir kez daha gündeme geldi. Hürriyet gazetesinin haberine göre Kongo’nun Hava Kuvvetleri Komutanı, bir Eminsu olan Suat Eraybar’dı. 27 Mayıs darbesi sırasında Diyarbakır 3. Hava Tümen komutanı iken, korgeneral olmasına kısa bir süre kala emekliye sevk edilen Suat Eraybar, bir süre AP’de siyaset yapmış daha sonra siyasetten hoşlanmayıp iş aramaya koyulmuştu. Bu sırada NATO’da birlikte görev yaptığı bir Fransız subaydan Kongo ordusunun pilot aradığını duyan Eraybar, işe başvurup hemen kabul edilmişti. General rütbesiyle çalışmaya başlayan ve kısa sürede hava kuvvetleri komutanı olan Eraybar, 1966’da, bir yıl önce darbeyle yönetimi ele geçiren Kongo lideri Mobutu’ya karşı isyanın bastırılmasında büyük rol oynamış ve Mobutu’nun en gözde subayı olmuştu. (Eraybar bir süre sonra Kongo’daki bir tatbikat sırasında uçağının düşmesi sonucu vefat edecektir).
Eminsuların dernek çalışmaları 1970’e kadar bu düşük ivmeyle ilerledi. 1968’de Başbakan Demirel, 27 Mayıs’ta emekli edilen subayların hakkını vermek için çalışmalara başlanıldığını duyurdu. Nihayet ilk düzenleme yapıldığında takvimler 3 Eylül 1971’i gösteriyordu. Eminsu binbaşı ve yarbayların durumuyla ilgili Emekli Sandığı Yasası’nda değişiklik yapan tasarı Meclis’te kabul edildi. Özetlemek gerekirse, tasarıyla albaydan düşük rütbeli Eminsuların özlük hakları albay rütbesiyle emekli olanlarla eşitleniyordu. Ancak Anayasa Mahkemesi düzenlemeyi 7 Haziran 1972’de iptal etti. Eylül’de tekrar Meclis’e gelen tasarı bir kez daha kabul edildi ve Eminsular en azından özlük haklarıyla ilgili çabalarının sonucunu almış oldu. Ama ilk günden beri sordukları “Bizi hangi kriterlere göre emekli ettiniz?” sorusunun yanıtını alamadılar.
EMİNSU, bu tarihten sonra asıl varlık nedeni ortadan kalktığı için, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası diğer binlerce dernekle birlikte kapatılana kadar bir çeşit sosyal kulüp işlevi gördü.
Eminsuların ordudan tasfiye edilmesinin finansmanının ABD tarafından karşılandığı, dolayısıyla operasyonun ABD’nin isteğiyle yapıldığı da uzun yıllardır dile getirilen bir iddia oldu. Gerçekten de binlerce subayın emekli edilmesi çok maliyetli bir işlemdi ve 27 Mayıs darbesi olduğu sırada devlet kasası tamtakırdı. Bu iddia sahiplerine göre tasfiyenin asıl amacı Türk ordusunun NATO konseptine tamamen bağlanması, Amerikan harp doktrinlerine göre biçimlendirilmesidir. Çünkü Türk ordusunun hem teşkilât yapısı hem de düşman algısı bakımından NATO standartlarına uygun hale getirilemeyişi ABD’yi rahatsız etmiştir.
Oysa 1952’de resmen NATO’ya üye olan Türkiye’nin ABD’den farklı bir düşman algısı olması söz konusu değildi. Kore Savaşı’ndan itibaren Türkiye ABD çizgisinden hiç ayrılmamış, anti-komünist cephenin en iyi üyelerinden biri olduğunu ispat için her şeyi yapmıştı. Diğer yandan ABD’nin Türk ordusunun NATO’ya uyum sağlayamayan teşkilat yapısından memnun olmadığı doğruydu. Bu noktada, ordu içindeki potansiyel muhalifleri temizlemeyi amaçlayan MBK ile teşkilat yapısının NATO’ya uyumlu hale gelmesini isteyen ABD’nin çıkarlarının kesiştiğini, ABD’nin finansmanı bu nedenle sağladığını söylemek mümkündür ama “Tasfiyeyi Türk ordusunu biçimlendirmek isteyen ABD yaptırdı” demek abartılı bir iddiadır.
Tarih bir bütün olarak algılanmalı ve ele alınmalıdır. Eğer geçmişimizin hoşumuza giden bölümlerini görür, hoşumuza gitmeyen kısımlarını görmezden gelirsek, üzerinde hemen herkesin hemfikir olduğu “tarihten ders almak” deyimi, hoş fakat boş bir klişe olarak kalır.
Tarihe bakarken gözlerimiz başarı, eski tabirle muvaffakiyet aradığı için ancak zaferleri görürüz. Bu konuya Romanyalı genç bir Tatar dostum işaret etmişti. “Siz sadece zaferlere bakıyorsunuz, halbuki biz hem başarıları hem yenilgileri öğreniyoruz, yenilgilerden ders çıkarmak mümkün” diye.
Daha 19. yüzyıla kadar haberdar olmadığımız Kadim Türk tarihi ile ilgili olaylarda ise durum farklıdır. Burada özellikle “elli yıllık esaret dönemi” denilen 630-680 yılları hakkındaki duygularımızda hüznün yerini hırs ve düşmanlık almıştır. Bunda gerek yazıtlardaki ifadeleri gerek Çin yıllıklarından okuduklarımızı bugünkü duygularımızla algılamamızın rolü vardır. Öte yandan olayları aktaran Çin yıllıklarının o dönemde “Türk” diye bahsettikleri sadece Kadim Türk devleti mensuplarıdır. Dili Türkçe olan Kırgızlar, dillerinin Eski Türk diline çok yakın olduğu ifade edilen Karluklar ve başkaları Çin kaynaklarınca Türk olarak algılanmamışlardır , yani onlar esir düşmemişlerdi.
O dönemde Gobi Çölünün güneyinde konuşlanmış olan I. dönemin son hükümdarı Elig Kağan 630 yılında Çin ordularına yenilip Tang sülalesinin hâkimiyetini kabul ettikten sonra, “Türk” halkının bir kısmı batıya veya kuzeye doğru yönelmiş kısacası bütün Türkler esir olmamıştı. Ancak bu olaylar bizde halk hafızasında yer almadığı ve ayrıca tarihi de sadece kağanların yaptığını düşündüğümüz için 630-680 dönemini böylesine dramatik bir şekilde algılarız.
Tüm bu sebeplerden, kaynaklarımızın verdiği bilgiler ışığında bütün Kadim Türkler Çin hizmetine girmişler erkekler köle, kızlar cariye olmuş gibi bir izlenim uyanıyorsa da, Çin hâkimiyetini kabul edenler daha çok Çin’e yakın Kadim Türk devletinin güney taraflarında bulunanlardır. Kuzeyde ise herkesin yeni bir çözüm üretmeye çalıştığı hareketli bir dönem yaşanıyordu. Ayrıca kuzeydeki Kadim Türklerin bir kısmı Tang nüfuzunun dışında idiler.
Çin hâkimiyetine girmemiş Kadim Türklerden biri kuzey bölgelerinde hüküm sürüyordu. Aşina soyundan gelen bu şahıs Çebiş diye biliniyordu. Çebiş, Çincesi ile xiao (küçük) kağan idi, karargahı Altay dağlarının kuzeyinde bulunuyordu. Bu küçük kağanlar genelde kuzeydeki boyları idare etmekle devlet yönetimi konusunda deneyim sahibi oluyorlardı.
Elig Kağanın yenilgisinden sonra kuzeydeki bütün boy ve bölük halkları beraberce Çebiş’i uluğ kağan olarak “kaldırmak” istemişlerdi. Onun halkın sevgi ve saygısını kazanmasını çekemeyen komşuları Çebiş’i öldürmek isteyince, o da askerlerini toplayıp Altayların kuzeyindeki yurdunda kendisini kağan ilan etmişti. Çebiş’in 30.000’den fazla deneyimli süvarisi vardı, hüküm sürdüğü alanın batısında Karluklar, kuzeyinde Kırgızlar bulunuyordu. Onun güçlendiğini gören Tang hükümdarı Uygur, Bugut gibi boyları kışkırtarak, Çebiş Kağan’a hücum etmelerini sağlamış ve kendi ordularını Altay dağlarına sürmüştü. Bu mücadelelerden yenik düşen Çebiş Kağan 650 yıllarına kadar varlığını sürdürmüştü. Buradan anlıyoruz ki, 50 yıllık esaret Kadim Türk devletini kuzeyindeki kesimleri değil, güneyindekileri kapsıyordu. Çebiş Kağan’dan sonra meydana gelen ayaklanmalardan sonuncusu 680’lerde Elteriş Kağan-Tunyukuk işbirliği ile Kadim Türk devletinin II. dönemini başlatmış oldu, yani kimse boş durmamıştı.
Çebiş Kağan’ın Kadim Türk siyasi yapısındaki yeri ne idi sorusu uzun zaman yanıtlanamamış, unvanının önder, lider anlamındaki Türkçe çavuştan geldiği düşünülmüştü. Ancak Hatice Şirin’in Eski Türk Yazıtları Söz Varlığı üzerine yaptığı çalışmalar başka unvanlarda da geçen çebiş sözcüğünün “keçi yavrusu” anlamına geldiğini göstermektedir. Başka unvanlarda da karşımıza çıkan çebiş, “uluğ”un karşıtı olarak görünmektedir. Hatta bugün Türk dillerinde ve Türkiye’de kırsal kesimde çebiş keçi yavrusu anlamına geldiği gibi “ufak tefek” anlamını da taşır. Bu takdirde Çincesi ile xiao (küçük) olarak yazılmış bu unvanın Türkçe’sinin kağanın adı gibi algılanan çebiş olduğu görülmektedir. Kısacası Pablo Coelho’nun Simyacı romanındaki gibi çözümün uzun yolculuktan sonra unvanın Türkçe’sinin Çince’sinin hemen yanı başında olduğu anlaşılmaktadır. Biz herhalde adı yazıtlarda geçmediği için bu kağanı Göktürklerden saymayız.
İspanya’da, Endülüs (Andalusia) bölgesi ve Kurtuba kenti, 9. ve 10. yüzyıllara damgasını vuran İslâm kültür ve sanatının zirvesine ev sahipliği yapıyor.
Endülüs, Kurtuba (Cordoba)… İspanya’nın güneyindeki Endülüs (Andalusia) bölgesindeki Kurtuba, her yıl milyonlarca turistin ziyaret ettiği tarihî bir şehir. İspanya’yı dünyaya tanıtan bütün semboller Endülüs’te bulunuyor: Flamenco, boğa güreşi, Avrupa’nın bu en batısındaki İslâm kültürel ve mimari etkileri…
Endülüs, Müslümanlar için çokkültürlülüğün ürettiği olağanüstü zenginlik ve renkliliğin, sanatın, mimarinin, felsefenin, belki bir daha hiç yaşanamayacak bir altın çağın bilinçaltında bıraktığı nostaljik bir iççekiş. O yüzden Arap olsun, Kuzey Afrikalı olsun, Türk olsun, Müslümanlar Endülüs’e yüzyıllar boyunca başkentlik yapmış Kurtuba şehrine gitmek ve bugün katedral/müze olarak işlev gören Kurtuba Ulu Camii’ni (La Mezquita – Mescit) ziyaret etmek ister.
Ulu Cami’nin hemen yakınındaki küçük bir mescit, TİKA tarafından onarılarak hizmete açılmış.
Endülüs’te 711 yılında başlayan Müslüman (Arap/ Berberî) egemenliği, küçük Granada Emirliği’nin 1492’de Katolik krallar tarafından yıkılması ile son buldu. Bu uzun dönemin Müslüman egemenliği altındaki en güçlü ve zengin zamanları 9. ve 10. yüzyıllarda yaşandı. Kurtuba Ulu Camii’nin temelleri 785 yılında atıldı. 961 yılında son ilaveler yapıldığında, cami 175 x 134 metre uzunluğunda, 1293 sütun bulunan dev bir mabede dönüşmüştü. Mihrabı İstanbul’dan gelen Bizans mozaikleri ile süslüydü. Cami 1236’da Hıristiyan kralların eline geçince, kiliseye dönüştürüldü.
Binanın ortası 16. yüzyılda yıkılarak, bu bölüme barok bir katedral inşa edildi. Bugün Kurtuba Ulu Camii’nin çok yakınında, 12. yüzyılın ünlü filozofları İbn Rüşd’ün ve Moshe ben Maimon’un ders verdiği mekanların, sokakların arasında faal durumda küçük bir mescit bulunuyor. Kurtuba’daki küçük Müslüman cemaatinin ve buraya gelen turistlerin kullanımı için 1994 yılında açılan bu mescit zaman içinde harap olmuştu. Kısa bir süre önce Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) tarafından onarıldı ve yeniden hizmete açıldı. Kurtuba Ulu Camii, bugün katedral-müze olarak işlev görüyor.
Kurtuba Ulu Camii, bugün katedral-müze olarak işlev görüyor.
Bir eğitim-öğretim yılına daha başlamışken, annelerinin kollarında yaşayıp çiçekli bahçelerde olmasa da, beton ve toz toprak içindeki mahallelerinde anneleri balkondan terlik atana kadar koşmaları gereken sevgili kardeşlerimizin, okullu oldukları için sabahın kör karanlığında kalkıp sınıfları doldurmalarının hikâyesini anlatmanın tam sırasıdır. Bu ilk cümleyi öğelerine ayıranı doğrudan ilkokul beşten mezun ediyorlar, onu da söyleyeyim.
Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla, yazının icadıyla eğitimin icadı aynı zamanda gerçekleşiyor. Elbette ondan önce de atalarımız iyice mal değildir, birbirlerine bir şeyler öğretiyor, “Abi mamutu asıl böyle avlayacaksın bak” diye yol yordam gösteriyor, “Abla sakın şu otlardan yeme, geçen benim kaynım yedi, sizlere ömür” diye faideli bilgiler veriyorlardır, orası ayrı. Zaten hangi ot zehirli, hangi bitki adamı öldürür diye öğrenene kadar öyle sanıyorum ki nice kayınlar toprağa verilmiş, nice atamız sırf ortada sistemli bir eğitim olmadığı için topladıkları mantarlardan zehirlenerek ölmüştür.
Kısacası yanlış bilmiyorsam bu yazı işinden sonra eğitim işi de başlamış. Ha başlamış başlamasına da, bütün okullar mekteb-i sultani, inanır mısınız çocuğunuzu iyi bir okula vermek bugünün TEOG’undan da, ÖSS’sinden de zor. Zaten genelde bir tane okul var, ona da hep zenginlerin çocukları gidiyor. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa eğitimi kitleselleştirip tabana yayan ve hatta tüm çocuklara zorunlu koşan ilk topluluk Yahudiler olmuş. Tabii ben yine başkalarının yalancısıyım ama nasıl ki zorunlu eğitimi ilk bulan ve uygulayan Yahudilerse galiba okulu kırmayı da ilk keşfeden onlar olmuş, zira Roma’nın artık imparatorluk olduğu zamanlarda bile Yahudiler arasında okuma-yazma oranı yüzde on falan. Şimdi bu size düşük gelebilir, gelmesin. Avrupa’da bu orana ulaşılması için daha 1500 yıldan fazla zaman geçmesi gerekecek.
Tabii bugün bildiğimiz anlamda bir eğitim için 19. yüzyılı beklememiz gerekecek ama tarihin ilk sınavla öğrenci alan okulu, 4+4+4 sistemi falan Antik Yunan’da belirmiş bile. Antik Yunan da kesintisiz zorunlu eğitime karşı çıkarak okulları bölmüşse de, benim aklımda kaldığı kadarıyla çoğunun hocası olmadığı için hep bedenci girmiş derslere, liseye kadar ağırlıklı olarak hep beden dersi var. Eğitim demokratik, herkese veriliyor ama bir yandan da iyice fakir olanlar meslek lisesine gönderiliyor taa milattan önce yedinci yüzyıllarda bile. Tabii Antik Yunan’ın tamamı böyle değil. Spartalılara baktığımızda bütün bir toplumun Kuleli Askerî Lisesi olduğunu görüyoruz, zira çoluk çocuk bütün erkekler bacak kadarken doğrudan kışlaya gönderiliyor, evlenene kadar da dışarı çıkamıyor. Hatta evlenince de çıkmıyor olabilir. Üstelik öyle yatılı okul denince aklınıza Hababam Sınıfı gelmesin; öğrencilerin resmen aç bırakıldığı ve yemek çalmaya zorlandığı, yakalanırlarsa da cezalandırıldığı bir okul bu. Yok öyle tencere tencere yemek getiren Hafize Ana falan; “Açsan git yemek çal, yakalarsak çok kötü döveriz, çalmazsan zaten ölürsün” diyorlar. Yani ne bileyim İstanbul Üniversitesi yemekhanesi bunun yanında çok iyi, öyle düşünün. Bütün erkeklerin bu sert yatılı askerî okulla gençliklerini harcadıkları Sparta’da adamlar evlendirilirken yabancılık çekmesin, durumu garipsemesin diye gelinleri erkek gibi tıraş edip giydiriyorlar. Yani öyle “300 Spartalı” filmindeki çakma Spartalıların homofobik homofobik konuştuğuna bakmayın.
Ha bu arada Atinalılar kızlara pek önem vermezken Spartalılarda kızların eğitimine çok büyük önem veriliyor ve üstelik öyle eğitim fakültesi, eczacılık falan da yok, resmen güreş eğitimi veriyorlar kızlara ve hayır, çamur güreşi falan değil hayvan evladım! Çık bakayım dışarı! Nereden girdin sen dergiye?
Arkadaş çıktığına göre devam edelim, siz de öyle her önüne gelene dergiyi omzunuzun arkasından okutmayın canım. Köşeyi kaynatmaya çalışıyor adam. Neyse, bu bilgiler ışığında sabahın kör karanlığında okul yollarına düşen gariplerimin söveceklerse Antik Yunan medeniyetine sövmeleri gerektiği de anlaşılmıştır. Bakın zil çalıyor, köşe bitti.
Sonbaharla birlikte tarlalarda, bahçelerde uzun çalışmaların sonu gelir; hasat mevsimi şenlikler, düğünler, toplu ziyafetlerle kutlanır. Bugün bir dilim ekmeğin bile ne çok emek gerektirdiğinin farkında değiliz. Ama atalarımız doğaya şükran duygularını her hasat mevsiminde ifade etmenin önemine inanmışlardı.
İlk çağlarda insanlar bereket için tanrı ve tanrıçalara hayvan kurban etmiş, meyve ve sebzeler sunup, tahılları yakıp, dumanını havaya savurmuşlar. Verimlilik cinsellikle koşut algılanmış, toprak ve kadın doğurganlıkları nedeniyle benzeştirilmiş, eski kültürlerde bolluk ve bereketin artması için mümkün olduğunca çok cinsellik yaşanması öğütlenmiş. Eski Mısır’da ise, bitkiler ve doğurganlık tanrısı olan Min’in heykeli hasat edilen tarlaların ortasına dikilirmiş. Firavunun bizzat katıldığı bir resmi geçit düzenlenir, müzik, dans ve spor eksik olmaz, çiftçiler ekinleri biçerken toprağın ruhlarını kandırıp yatıştırmak için ağlama numarası yaparlarmış.
Eski Roma’da kutlanan Cerelia Festivali tahılların koruyucusu Tanrıça Ceres’e adanmıştı. Ceres, Jean- François Millet, 1864-1865.
Romalılar 4 Ekim’de Cerelia Bayramı’nda tahıl tanrıçasına ilk topladıkları meyveleri sunar ve domuz kurban ederlerdi. Kutlamalarda müzik çalar, geçitler yapılır, oyunlar ve spor karşılaşmaları ile bir şükran sofrası olurdu. Çin’de ise, dolunayın 8. ayın 15’ine denk geldiği yıllarda üç günlük Chung Ch’ui Festivali düzenlenir, üzerinde ayda yaşadığına inanılan tavşanın kabartması olan yuvarlak sarı kekler pişirilirdi.
Yahudilikte bugün de kutlanan iki doğa bayramı vardır: Şavuot ve Sukkot. Şavuot, bireylerin ilk meyveleri (Bikkurim) Kudüs’teki tapınağa getirdikleri gündür. Mayıs veya Haziran’da kutlanır. Hasat zamanında, çiftçiler önceden belirlenmiş meyveleri keser, altın ya da gümüşten örülmüş sepetlerin içine yerleştirir, sepetleri boynuzları yaldızlanmış ve çiçekli çelenkler takılmış öküzlere yükleyerek Kudüs’teki tapınağa götürecek büyük bir geçitte yer alırlardı. Meyve ve sebzelerin, özellikle de üzüm ve narın sahneye çıktığı Sukkot ise Ekim ayında bir hafta süren bir hasat festivalidir. İlk iki günü özel dualar ve yemeklerle kutlanır. Bütün hafta boyunca yemekler çardak benzeri sukalarda yenir ve Ortodoks Yahudi aileleri bu derme çatma kulübelerde dualar okur, geceler ve misafirlerini ağırlar.
Alpler’deki Almabtrieb kutlamalarında, kışı geçirmek için dağdan inen inekler süslenerek köylere girişleri tören havasında kutlanıyor.
Hasat festivallerinin en şenliklileri de bağbozumu festivalleridir. Şarabın esrikliğini seven, kutsayan tüm coğrafyalarda bağbozumu eğlencelerle kutlanır. Antik çağlarda adına şenlikler düzenlenen en eğlenceli tanrı Dionysos’du. Kültünün Trakya ve Frigya’dan Yunanistan’a geçtiğine inanılan Dionysos, sadece şarabın değil, bağların ve üzüm hasadının, taneli meyvelerin, bahçelerin, bakir doğanın, ormanların, yabani otların ve yabani hayvanların da tanrısı idi. Aynı zamanda bolluğun bereketin, hasadın çağrıştırdığı “yeniden doğum” fikrinin de tanrısallaşmış haliydi. Şarabın esrikliğinin verdiği hazzı ve bütün bu duyguları yansıtan komedya ve tragedya oyunlarının, oyuncuların da tanrısı idi. Antik Yunan’da evli kadınlar üç gün süren Thesmophoria Festivali’nde Tanrıça Demeter adına yapraktan kulübeler inşa eder, ikinci gün oruç tutar ve son gününde de tanrıçalarına tohumlar, meyveli kekler ve domuz sundukları bir ziyafet düzenlerdi.
Şükran sembolleri Günümüzde pek çok ülkede kutlanan hasat şenliklerini simgeleyen posta pulları, doğaya duyulan şükranı deniz aşırı ülkelere taşıyorlar.
Hıristiyanlıkla birlikte pagan adetler ve uygulamalar semavî bir kılıfa bürünüp devam etmiştir. Süslenmiş hayvanlarla çekilen arabalar, meyve ve toplanan ekinlerle bezenmiş kiliselerde yapılan ayinler ve mevsim dönemlerine göre değişen uygulamalar ile yöreden yöreye değişik kutlamalar düzenlenir. Örneğin Alpler’deki Almabtrieb kutlamalarında, yazı dağlarda otlayarak geçiren inekler kışlamak için aşağıdaki vadilere indirilirken çiçekli çelenkler ve kocaman çanlar ile süslenerek köylere girişleri tören havasında kutlanır, kurulan çadırlarda topluca yemekler yenir, içkiler içilir. Dünyanın her yerindeki bütün bu değişik kutlamaların ortak noktası, uzun ve çok uğraşlı bir mevsimin ürünlerinin toplanıp daha sakin bir mevsime geçilirken duyulan sevincin hep beraber kutsanması ve gelecek ekim mevsimine dek toprağın, havanın ve suyun kutsal ruhlarına duyulan saygının dile getirilmesi, şükran sunulmasıdır.
Binlerce yıl hasat şenlikleri yapılmış bu topraklarda ise artık hasat ertesine denk getirilen düğünler haricinde çalgılı çengili, herkesin eğlenip güldüğü, dansettiği büyük şenlikler yapılmıyor. Bozcaada, Cunda gibi turistik birkaç yörede şenliklerin eşlik ettiği üzüm, incir veya zeytin hasatları dışında, çay, fındık, sarımsak, buğday gibi ürünlerimizin festivalleri olsa da, hasat şenliklerinden bahsedildiğini duymuyoruz. Borç harç içinde olan toprak emekçilerimizin yüzünü, düğün dernekle kurulan yeni yuvaların sevinci ve çocukların sünnet düğünleri dışında güldüren başkaca bir neden yok anlaşılan. Toprakla uğraşanların haklarının teslim edileceği, şarkılarla, türkülerle bize verdiklerine şükredeceğimiz ve bereketini kutsayacağımız günlerin yakın olması en büyük dileğimiz.
Tavuklu Keşkek
Bereket getirdiğine inanılan ve buğday hasadından sonra bazı bölgelerde sade olarak yapılan “Keşkek” Anadolu düğünlerinin yüzyıllardır vazgeçilmezi.
Malzemeler 500 gr buğday 1 bütün tavuk Tereyağı Tuz
Yapılışı Buğday ayıklanıp yıkanır ve tencerede ezilene dek haşlanır. Bir başka tencerede temizlenmiş tavuk haşlanır. Haşlanmış tavuk didilerek suyu ve tuzla birlikte buğdaya katılır. Buğday sürekli karıştırıp ezilerek 30 dakika daha pişirilir. Üzerine eritilmiş tereyağı gezdirilerek servis edilir.
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Osmanlı Devleti’nden “miras alınan” kadroları “temizlemek” amacıyla özel yetkilerle donatılmış askerî ve sivil kurullar oluşturuldu. Heyeti Mahsusalar, Milli Mücadele’ye katılmayan, düşmanla işbirliği yapan asker ve sivil kişileri yargılamakla görevliydi. Bütün büyük tasfiyelerde olduğu gibi, günahsızlarda hırpalandı.
Yeni bir devletin eskisinden devraldığı askerî ve mülkî kadrolarda bir tasfiye yapmak istemesi doğal sayılır. Bu ayıklamada uyguladığı ölçütler ise, yeni yönetimin hem geçmiş deneyi nasıl değerlendirdiğini, hem de gelecekle ilgili ne gibi özlem ve beklentileri olduğunu gösterecek niteliktedir. Ancak, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin önünde böyle bir işlemi engellediği düşünülebilecek yasal bir güçlük vardı. Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan, savaş yıllarındaki askerî ve siyasal tutumlarından ötürü hiç kimsenin “izaç ve tâzip” edilmeyeceği (rahatsız edilmeyeceği ve eziyet çektirilmeyeceği) konusunda söz veriyorlar ve genel af çıkarmayı yükümleniyorlardı. Nitekim Türkiye, 16 Nisan 1923 tarihli Affı Umumî Kanunu’nu çıkararak bu yükümlülüğünü yerine getirmiştir. Oysa Ankara Hükümeti, daha savaş yıllarından başlayarak, yeniden kamu görevi vereceği Osmanlı memurları için, ulusal emellere hizmet etmiş ve karşı hareketlere katılmamış olmak, düşmanla işbirliği yapmamış bulunmak gibi koşullar aramaya başlamıştı bile.
Fakat bir kimseye bu gibi nedenlerle iş vermemek, işten çıkarmak, hatta kazanılmış emeklilik haklarını elinden almak, Lozan’daki söze ve genel affa aykırı değil midir? Bu görüş, TBMM’nin 27 Aralık 1924 tarihli ikinci oturumunda Hakkı Tarık (Us) Bey tarafından savunulmuş; Dahiliye Vekili Recep (Peker) Bey ise ona karşı Affı Umumi Kanunu’nun “ceza”yı kaldırdığını, bu işlemin “ceza” niteliğinde olmadığını ileri sürmüştür. Oysa anılan işlemlerin “ceza vermeme”den çok daha geniş kapsamlı olan “izaç ve tâzip” etmeme yükümlülüğüyle çeliştiği açıktır. Ne var ki, Lozan Bildirisi ve Genel Af Yasası, uygulamada bu yola gidilmesini önleyememiştir.
Tasfiyeler Lozan’a aykırı mı?
TBMM’nin 27 Aralık 1924 tarihli ikinci oturumunda söz alan mebus Hakkı Tarık (Us) Bey, Heyeti Mahsusaların Lozan Antlaşmasına aykırı yönlerine dikkat çekmişti
Askerî Heyeti Mahsusa
TBMM’ne 20 Eylül 1923’te getirilen ve gizli oturumda görüşülen yasa tasarısı, 25 Eylül’de açık bir toplantıda tartışılmaksızın kabul edilmiştir. 347 sayılı yasaya göre, özetle, “Milli Mücadele’ye iştirak etmediği veya milli hareket karşıtı bir teşkilata dahil olduğu bir Heyeti Mahsusa tarafından tespit edilen her sınıftan askeri personel bir daha işe alınmamak ve emeklilik hakkından yoksun bırakılmak kaydıyla işten çıkarılacak, emekli olanlar emeklilikten doğan haklarından mahrum kalacaklardı”. Yasanın birinci maddesi uyarınca kurulan Heyeti Mahsusa’nın Bursa’da çalıştığını biliyoruz. Miralay (Albay) Ahmet Derviş Bey’in resmi biyografisinde, 3 Ekim 1923-2 Ocak 1924 tarihleri arasında bu özel askeri mahkemeye başkanlık ettiği yazılıdır.
Bu tarihler, Bursa Heyeti Mahsusası’nın bütün çalışma süresi olabilir. Ama belki de kurul, bu üç aydan sonra bir başka askerin komutanlığında görevini sürdürmüştür. TBMM’nin daha ileriki tarihlerde tefsir kararları çıkarması, hatta üç yıl sonra ek bir yasa kabul etmesi ikinci olasılığı pekiştiriyor. Öyle anlaşılıyor ki, Askeri Heyeti Mahsusa, Kuvâyi İnzibâtiye ve İngiliz Muhibler Cemiyeti üyelerinin yanı sıra, “Kızıl Hançer” ve “Nigehban” gibi karşı devrimci (yani İttihatçı düşmanı) gizli örgütlere giren kişileri de özellikle ayıklamaya çalışmıştır.
Mülkî Heyeti Mahsusa
Askeri tasfiye kanunundan altı ay kadar sonra, 3 Nisan 1924’de hükümet, uygulamada zaten yaptığı ayıklama işlemlerine çeki düzen verebilmek amacıyla, buna koşut bir yasa tasarısı hazırlayarak TBMM’ne sunmuş, fakat bu tasarı komisyonlarda uzun süre oyalanmış ve ancak aradan iki yıl daha geçtikten sonra yasalaşabilmiştir. 26 Mayıs 1926 tarihli 854 numaralı “Mücadele-i Milliyeye İştirak Etmeyen Memurin Hakkında Kanun”un adı üstündedir: Yasa milli mücadeleye katılmamış, milli hareket aleyhine faaliyet gösteren teşkilatlara dahil olmuş, mücadele-i milli sırasında yurtdışından ülkeye dönmemiş” şahısların tasfiyeleri ve onların durumlarını tetkik edecek Mülkî Heyeti Mahsusa’nın kuruluşu hakkındadır. Bu kez yasanın namlusunun ucundakiler asker kişiler değil, sivil memurlardır.
Askerî ve Mülkî Heyeti Mahsusaların kuruluşları arasında doğal benzerliklerin yanı sıra, bir takım ayrılıklar da göze çarpıyor. Örneğin askeri kurulun çalışması için yasasında bir süre saptanmadığı halde, sivil kurul için bir yılda görevini bitirme koşulu konmuştur. Askerî kurulun yetkisi, kazanılmış emeklilik haklarını kaldırmaya kadar vardığı halde, sivil kurul bu konuda daha kısıtlı bir yetkiye sahiptir. En önemlisi, askerî kurulun dosya üstünden (savunma almaksızın) karar vermesine karşılık sivil kurul, ilgili kişi isterse savunmasını dinlemek zorundadır. Bu yumuşamalar, iki yasa arasında geçen iki buçuk yıl boyunca heyecanın bir ölçüde yatışmasıyla da açıklanabilir.
Heyeti Mahsusa yasası
Askerî Heyeti Mahsusların kuruluşunu ve çalışmalarını düzenleyen 25 Eylül 1923 tarih ve 347 numaralı kanunun TBMM zabıt ceridesinin (tutanağı) birinci sayfası.
Askerî Heyeti Mahsusa’nın kararları hakkında sayısal bir bilgiye sahip değiliz. Fakat Mülkî Heyeti Mahsusa’nın kaç kişiyi, ne gibi suçlamalarla yargıladığı, sivil kurula başkanlık etmiş olan Rize Mebusu Âtıf Bey’in, 20 Mayıs 1928 günü TBMM’nde yaptığı konuşmada şöyle açıklanmaktadır: “… Heyet 3.150 zata ait evrakı tetkik etti. Bu evrak içerisinde ancak 1.250 zatın aleyhinde, diğerlerinin lehinde olarak karar verdi. Aleyhte karar alanlar birkaç kısma tefrik edilebilir. Bir kısmı, 290-300 kadar olan kısmı, doğrudan doğruya İngiliz Muhibler Cemiyeti’ne dahil olanlardır…”
Fakat Askerî Heyeti Mahsusa gibi, Mülkî Heyeti Mahsusa’nın da verdiği bazı kararlara karşı itirazlar yükselmiş, şikayetçilerin bir kısmı TBMM Dilekçe Komisyonu’na başvurmayı denemişlerdir. Bu yolu tıkamak için Meclis 23 Haziran 1927 tarihinde bir Heyeti Umumiye kararı almıştır: “Mücadelei Milliyeye iştirak etmeyen memurin hakkında 854 numaralı kânunun 2. maddesinde zikronulan Heyeti Mahsusaca itiraz edilen kararlar Arzuhâl Encümeri tarafından tetkik ve nakzedilemez.”
Âli Karar Heyeti
Yine de gerek askerî, gerekse sivil Heyeti Mahsusa kararlarından kimilerinde haksızlık yapılmış olunabileceği zamanla ağırlık kazanmış ve aradan bir yıl geçmeden 21 Mayıs 1928 tarih ve 1289 numaralı kanunla üç kişilik bir yeniden inceleme kurulu oluşturulmuştur.
Meclis’teki görüşmeler sırasında Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt), hatta Maarif Vekili Necati Beyler gibi hükümet üyelerinin söz almalarından büyük önem verildiği çıkarsanabilecek olan bu yasa, Askerî ve Mülkî Heyeti Mahsusalarca cezalandırılanlar tarafından üç ay içinde yapılacak başvuruların en çok bir buçuk yıl boyunca incelenerek kesin karara bağlanmasını öngörmektedir.
Âli Karar Heyeti’ni savundu
1927-1938 yılları arasında kurulan her hükümette aynı makamda kalan ve Cumhuriyet tarihinde en uzun süreyle görev yapan Dahiliye Vekili olan Şükrü Kaya, Heyeti Mahsusalar döneminin büyük bir kısmında da iş başındaydı.
Âli Karar Heyeti’nin birçok kararı gazetelere yansıyan haberlerden de izlenebilir. Örneğin, 5 Eylül 1929 tarihli Vakit gazetesinden aklanmanın sonuçlarıya ilgili bir haber şöyle demektedir: “Evvelce Heyeti Mahsusa kararıyla devlet hizmetinden ihraç edilen ve bilahare Âli Karar Heyeti tarfından masumiyetleri tebeyyün ederek, beraatlerine karar verilmiş olan Dahiliye memurlarından bazıları, Dahiliye Vekaletine müracaatla, tekrar istihdamlarını talep etmişlerdir. (…) Lehlerine bir karar verilmesi muhtemeldir.”
Daha Âli Karar Heyeti görev süresini tamamlamadan, gerek askeri ve sivil Heyeti Mahsusaların gerekse bu yeni kurulun verdiği bütün kararların TBMM’nce “keenlemyekûn” (topluca yok hükmünde) sayılacağı konusunda haberler çıkmaya başlamıştır. Oysa 19 Nisan 1930’da Meclis’in 562 numaralı Heyeti Umûmîye kararına bakarsak, toptan hükümsüz sayma söylentilerinin pek ciddi olmadığına hükmetmemiz gerekir. Heyeti Mahsusalar ve Âli Karar Heyeti kararlarının 1930’ların başlarında toptan kaldırılacağı söylentisi anlaşılan öyle çürükmüş ki, bu özel yargı organlarınca cezalandırılanlar, onuncu yıl affı kapsamına bile alınmamışlardır. Ancak, Âli Karar Heyeti’nin sonuçlandıramadığı dosyaların Devlet Şûrası Mülkiye Dairesi’nce altı ay içinde incelenerek karara bağlanması kabul edilmiştir.
Heyeti mahsusa kararlarının sona erdirilmesi Heyeti Mahsusaların, Âli Karar Heyeti’nin ve Devlet Şûrası Mülkiye Dairesi’nin kararları, onuncu yıl affından sonra, beş yıla yakın bir süre daha yürürlükte kalmış ve bu kurullarca cezalandırılanlar, ancak Atatürk’ün ölümünden önce çıkarılan son genel afla, 150’liklerle birlikte aklanabilmişlerdir. Ancak bu kesin kaldırma kararında bile, iki yıllık bir süre için daha normal devlet memuru olamama kaydına yer verilmesi dikkat çekicidir
(Bu yazı, Mete Tunçay’ın “Heyeti Mahsusalar (1923-1938): Cumhuriyete Geçişte Osmanlı Asker ve Sivil Bürokrasisinin Ayıklanması” isimli, Armağan. Kanun-ı Esasi’nin 100. Yılı başlıklı kitapta (Ankara, 1978) yayımlanan makalesinden derlenmiştir.)
KURUNUN YANINDAKİ YAŞLAR
Denizci subaylar haksızlığa uğradı
Fahri Çoker, Bahriyemizin Yakın Tarihinden Kesitler (Ankara, 1994) isimli kitabında yer alan “Heyeti Mahsusadan Geçen Bahriyeliler ve Vahdeddin’in Yâveri Yüzbaşı Fahri Efendi ”başlıklı makalesinde, Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Müdafaa Vekâleti’ne gönderdiği 12 Haziran 1921 tarih ve 5117 sayılı yazısıyla, “milli hükümetindeniz kuvvetlerinin önemli bir kadroya sahip olmadığı… (Anadolu’ya) mevcut gemilere yetecek kadar deniz subayı getirtilmiş olduğundan buna son verilmesi ve İstanbul’daki Muaveneti Bahriye Heyeti’nin bütün çalışmasını ihtiyaç duyulan silah, araç ve gereç sevkine” vermesini istediğini belirtir. Bu durumda, istekli olmasına rağmen birçok deniz subayı Millî Mücadele’ye katılmaktan mahrum kalmış, bu da Heyeti Mahsusa’nın göreve başlamasından sonra bir ihbar furyasına neden olmuştur. Kurullara çağrılan çok sayıda bahriye subayı aklanıncaya kadar akla karayı seçmiştir. Çoker’in yazısında aktardığı vakalardan en ibret vericilerinden biri, birdeniz albayla ilgilidir. “Albay Muzaffer Âdil’in Genel Müdürü olduğu Seyrisefâin İdaresi’ne (Denizyolları İşletmesi) bağlı Alemdar römorkörünün Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’dan gizlice Karadeniz’e çıkarak milli kuvvetlere katılmasına engel bazı hareketleri olduğu hak-kındaki ihbar üzerine, yapılan inceleme sonunda, ulusal kuvvetler aleyhinde çalıştığı kabul ve bir daha devlet hizmetinde kullanılmamak üzere askerlikle ilişiğinin kesilmesine karar verilmiştir. Vakit gazetesinde, Muzaffer Bey’in Alemdar’ın İstanbul’a getirilmesi için yapılan müsademeden (çatışma) sorumlu tutulduğunun belirtilmesi ise düpedüz bir iftira olup, silahlı çatışma ulusal kuvvetlere katılmaya kararlı römorkör personeli ile römorkörü yakalayan ve İstanbul’a geri götürmek isteyen C-27 Fransız motor gambotundan gemiye getirilen müfreze arasındadır ve bu olay şanlı bir tarih sayfasıdır”. Yapılan soruşturmada Albay Muzaffer’in ulusal hareket aleyhine bir kasıt ve ihaneti bulunmadığı anlaşılmış ve karar kaldırılmıştır. Ancak olan olmuş, Albay Âdil Bey, olaya adı karışan 13 subay ile birlikte kararın iptalinden önce emekli edilmiştir.
Arşivi Medici ailesinin katkılarıyla oluşan ve binası 1523’te Michelangelo tarafından tasarlanan Laurenziana Kütüphanesi, maniyerizm akımını yansıtan mimari bir başyapıt.
Dan Brown’ın Cehennem adlı kitabının 213. sayfasında şöyle yazar: “Eğer henüz oraya gitmediyseniz, mutlaka gitmelisiniz. Michelangelo tarafından tasarlanmış dünyanın ilk halk kütüphanesine çıkan muhteşem bir merdiveni vardır. Oradaki kitaplar kimsenin alıp götürmemesi için koltuklara zincirlenmiştir. Tabii oradaki kitapların birçoğu dünyadaki tek kopyalardır.” Bahsettiği yer İtalya’nın görkemli şehirlerinden Floransa’daki Laurenziana Kütüphanesi.
Michelangelo’nun Floransa’dan ayrılmadan önce tamamladığı okuma salonu.
Kütüphanenin açılışı 16. yüzyıla dayanıyor. Kitaplığın oluşması ise daha önce. 15. yüzyılda Floransa şehri yöneticilerinden Cosimo de Medici ve Lorenzo de Medici (Muhteşem Lorenzo) ülkenin dört bir yanından nadir el yazmalarını ve kitapları toplayarak sarayda eşsiz bir kütüphane oluşturmaya giriştiler ve bir bölümünü de halka açtılar. Lorenzo’nun ölümünden sonra, 1494’te Medici ailesinin yönetimden indirilmesi ve sarayın yağmalanması üzerine, kütüphaneden kalanlar Roma’ya taşınarak Lorenzo’nun gayrimeşru oğlu ve 1513’te papa ilan edilecek olan Giovanni tarafından koruma altına alındı. 1523’te ise bu kez Lorenzo’nun yeğeni Giulio papalık mevkiindeydi ve Medici ailesi eski gücünü tekrar kazanmaya başlamıştı. Böylece Giulio, yıllardır yuvaya dönmeyi bekleyen kitaplar için dönemin üstadı Michelangelo ile anlaştı.
Michelangelo kütüphane için muazzam bir plan hazırladı. 1525’te başladığı bina 1534’te üstad Floransa’dan ayrıldığı için yarım kaldı. Fakat dönemin önemli mimarları Tribolo, Basari ve Ammannati üstadın planlarına sadık kalarak kütüphaneyi 1571’de tamamladı. 11.000 el yazması ve 4.500 erken dönem kitap barındıran ve yapısıyla göz kamaştıran Laurenziana Kütüphanesi, günümüzde daha çok heykelleriyle tanınan Michelangelo’nun mimari ustalığının en önemli göstergelerinden biri sayılıyor.
Michelangelo’nun kütüphane için 1523-1525 arası yaptığı mimari çizim.
Meraklısına…
Laurentian Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğinizde, olağanüstü mimarisi dışında, görmeniz gereken önemli eserler var:
• İşgal-öncesi Aztek kültürünü anlatan en kapsamlı kaynak olan Codice fiorentino, 16. yüzyıl.
• Bizanslıların Asya’daki en güzel çalışmalarından sayılan Süryanice ilahi kitabı Rabbula İlahileri, 6. yüzyıl.
• İncil’in Latince el yazmasının günümüze ulaşan ilk tam hali olan Codice Amiatino, 8. yüzyıl.
• 14. yüzyıl İtalyan müziğine dair tek kaynak olan Codice Squarcialupi, 15. yüzyıl.
• Sappho’nun çağdaşı ve yakın dostu şair Erinna’nın kendi el yazısıyla yazılmış şiirlerinin olduğu papirüs, MÖ 600’ler.