15. yüzyıldan itibaren Doğu kültürünü eserlerine taşıyan Batılı aydınlar, 19. yüzyıl başlarında artık büyük bir akım haline gelen oryantalizmi neredeyse tüm disiplinlere yaydılar. Türklerin eşzamanlı Batılılaşma serüveni ise yarımyamalak kaldı.
Batı edebiyatlarında Müslüman dünyanın nasıl işlendiği konusu bir ölçüde farklı bir perspektiften incelenme durumunda; çünkü edebiyat alanında, iki dünya arasındaki uçurum sonradan açılmıştır.
Ortaçağ’da, şövalye geleneği ve bu geleneğin üzerinde durduğu değerler, konunun belli bir eşitlik teması üzerinde işlenmesini sağlamıştı: Önemli olan şövalyenin değerleriydi, Müslüman ya da Hıristiyan olması değil. Avrupa’nın en önemli katedrali sayılan Chartres’daki dev bir vitrayda Müslüman şövalyeyle Hıristiyan şövalye eşit koşullarda temsil edilmiştir. Boccacio’nun yapıtında Selahattin ile II. Frederik aynı vakarla yeralır. XV. ve XVI. yüzyılın büyük epik eserlerine de bu anlayış hakim olmuştur: Il Tasso’nun kitaplarında Müslüman ve Hıristiyan şövalyeler sevişir, dövüşürken aynı dünyanın insanları gibi ele alınırlar.
Türk modası İlk defa 1670’te sahneye konan Molière’in ünlü eseri Kibarlık Budalası (Le Bourgeois Gentilhomme), dönemin “Türköri” tabir edilen oryantalist modası dolayısıyla Batı’da büyük ilgi görmüş, sonradan edebiyatın klasikleri arasına girmişti.
Buna karşılık, Batı edebiyatlarında Arap figürü ne denli olumlu biçimde işlenmişse, Türk figürü o denli sert, eleştirel olmaktan uzak bir itkiyle işlenmiştir. Niğbolu Savaşı’yla birlikte gerçek bir tehdide dönüşen varlıkları, Türklerin, İstanbul’u almalarından sonra gerçeküstü bir korkunun kaynağı olarak yorumlanmalarına yolaçacaktı. Rönesans döneminden başlayarak, “Türk korkusu” ve bu imgeye bağlı olarak geliştirilen olumsuz şiddet yanlısı türev imgeler sarmaya başladı ortalığı.
Büyük yazarların bile aynı yaklaşım biçimini benimsediği açıkça görülmekteydi: Machiavelli Mandragore’de, Giambattista Giraldi Ecatommiti’sinde, Molière ünlü Le Bourgeois Gentilhomme’unda ürkütücü, akıl fukarası bir Osmanlı portresi çizdiler. Bu, başka birtakım yazarların, Türklerin özellikle Avrupalı kadınlarca çok beğenildiği görünüşünü izleyen ürünler vermesini engellemedi. Christopher Marlowe, Timurlenk’ten yola çıkarak bir oyun yazmıştı; Propero Bonarelli de, Kanunî Sultan Süleyman’dan yola çıkarak, Avrupa’da büyük başarı kazanan II. Solimano adlı oyunu kaleme aldı. Bir moda olmuştu Osmanlı dünyasının tipleri üzerine kurulu yapıtlar vermek: 1648’de çıkan Madeleine de Scudéry’nin İbrahim’i bu ilgiyi doruk noktasına taşıyacaktı.
XVII. yüzyılla birlikte, özellikle de Viyana kuşatmasının başarısızlığından sonra Avrupalılar bir ölçüde rahatladılar, Türklerle ilgili olumsuz yaklaşımların da giderek ortadan kalkmasını sağladı bu; hiç değilse tam anlamıyla nesnel olmasalar bile, “öcü” imajını kafalarından silmeye başlamışlardı.
XVIII. yüzyılda Binbir Gece Masalları ve Hâfız Divanı bölük pörçük Batı dillerine aktarılmıştı. Bu kaynaklar, Goethe’yi derinden etkiledi: Batı Doğu Divanı’nı yayımladığında, Avrupa’nın düşünen, yaratıcı kafaları Doğu sorununun ne ölçüde titizlik ve dikkat istediğini kavramak zorunda kalacaklardı.
Goethe ile Voltaire’in Hazreti Muhammed’e yaklaşım biçimleri ve Napoléon’un kıssadan çıkardığı hisse, Doğu imajının ortadan ikiye ayrıldığının açık kanıtıydı artık: Genç Goethe, İslâm’ın peygamberi üzerine bir tiyatro oyunu yazmayı düşünmüştü, yüceltici bir yaklaşımı vardı, ne yazık ki bunu gerçekleştirememişti; elimizde kısa bir taslak metni var… Voltaire alaycı bir tonla ele almıştı Hazreti Muhammed’i, bu yaklaşımı Napoléon şu sözlerle değerlendirecekti: “Voltaire dünyanın çehresini değiştiren, görkemli bir karaktere sahip olan kişiyi en adi, en bayağı üslûpla ele almıştır”.
Harem’e giren ressam Danimarkalı ressam Elisabeth Jerichau-Baumann’ın, “Prenses Nazlı Hanım” adlı tablosu (1870’ler), Harem’e girme izni alan kadın sanatçının eserini, dönemin diğer kurgusal oryantalist ressamlarınkinden ayırır.
Galland, Binbir Gece Masalları’nın bütününü çevirip günışığına çıkardığında, Doğu imgesi edebiyat ve tiyatroda bütün bütüne değişecekti. Artık Türklere, Osmanlılara, İstanbul’a büyük bir gizem duygusuyla yaklaşılmaya başlanmıştı. Crébillon ve Bedford’un öyküleri, Viyana’da sahneye konan pek çok oyundaki replikleri değerlendirmek gerekirse, artık bütün yönleriyle Osmanlı gündelik yaşamı, Müslüman kadınların yaşama biçiminden mutfak kültürüne kadar pek çok konunun içinden didik didik ediliyordu. Haçlı seferleri döneminden kalma Doğu musikisi öğeleri iyiden iyiye canlandırılmıştı aynı dönemde; “yeniçeri müziği” adı verilen bu tür müziği icra edebilecek gerçek Türkler bulunamazsa, onların yerine “zenciler” kullanılıyordu.
Müzik alanında, bizim Batılılaşma sürecinin içinde, Donizetti Paşa’yla başlattığımız ithal hareketi üzerinde çok durulmuştur. Oysa, İngiliz tarihçi Henry Farmer, başta “Türk Marşı”yla Mozart’ın olmak üzere, pek çok Batılı bestekârın yapıtlarındaki Türk-Osmanlı motiflerinin etkilerini saptamış, uzun bir döküm yaptıktan sonra, Doğu enstrümanlarının Batı müziğini etkileme biçimine de ışık tutmuştu. “Fındıkkıran”da Çaykovski’nin, “Peer Gynt”ta Grieg’in, Cherubini ve David’in yapıtları bu listede önü çeken parçalar arasındaydı.
Batı resminde oryantalizm anlayışı, Müslüman dünyayla kurulan yüzyüze ilişkiden kaynaklanmış doğal bir kültür olgusudur. Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmet’in daveti üzerine sarayda çalışmıştı; Carpaccio, Türklerin Venedik Cumhuriyeti ile olan ticari ilişkilerinin bir sonucu olarak, yakından tanıma fırsatını bulduğu bir dünyayı betimliyordu; XVIII. yüzyılda Jean-Baptiste Van Moor, III. Ahmet’in padişahlığı sırasında gözde olmuş, Jean-Etienne Liotard, İzmir’de bir Türk gibi yaşayarak resimleriyle üne kavuşmuştu.
Gerçek anlamıyla “oryantalist” biçimde bu dünyayı algılamış ilk ressamın Rembrandt olduğu söylenir. Rembrandt yalnızca Müslüman dünyaya değil, bu dünyanın ürünü olan resimlere de büyük ilgi besliyordu, ayrıca Moğol minyatürleri üzerinde kopya çalışmaları yapmıştı. Philippe Julian’a bakılırsa, Fransa’da oryantalist akım iki önemli tabloyla başlamıştır: Antoine Jean-Gros’nun “Ebubekir Savaşta” adlı 1806 tarihini taşıyan yağlıboya resmi ile Anne-Louis Girodet- Trioson de Roucy’nin 1810’da yaptığı “Kahire İsyanı”. Bu yapıtlarda, özellikle de ikincisinde, oryantalist resim anlayışının bütün karakteristik yanları görülüyordu: Görkemli giysiler, egzotik silahlar, hareketli sahneler ve ögeler, Delacroix’nın düşlediği Doğu’dan büyük bir başyapıt çıkartmasını sağlayacaktı: 1827 tarihini taşıyan “Sardanapal’ın Ölümü”.
Binbir Gece Masalları
Galland’ın derleyip, Fransızca’ya çevirdiği Binbir Gece Masalları’nın ilk baskıları… Eser, Batı’daki Doğu ve Osmanlı imajı üzerinde belirleyici oldu.
Oryantalizm yalnızca fantezilerle beslenen bir anlayış değildi şüphesiz. XIX. yüzyılla birlikte “Doğu’ya Yolculuk” modası almış yürümüş, yazar ve ressamlar da geniş seyyah yelpazesinde yerlerini almışlardı. Bu modanın ressamlar açısından taşıdığı ayrı bir önem vardı: Fantezi boyutunda ilgilendikleri bir dünyayı apaçık biçimde, tüm görsel özelliklerinin eşliğinde tanıma fırsatı doğuyordu kendilerine. Bu doğrudan doğruya temas onlar açısından ciddi kazanımlar doğurmuştur: Delacroix, sözgelimi, Kuzey Afrika’ya yaptığı yolculukta (1832) Harem’in güzelliği karşısında afallıyor; İngres ise, Antik Yunan’da en yetkin biçimini aldığını sandığı Kadınlar Hamamı’nın Osmanlılar tarafından bir “cennet mekânı”na dönüştürüldüğünü düşünüyordu.
Batı resminde oryantalist öğeler XIX. ve XX. yüzyıla da taştı: Özellikle renk düzleminde, Batılı ressamların alışageldikleri çeşit ve uyum anlayışı büyük ölçüde Doğu’dan gelen estetik tadlarla değişme yolunu tuttu. Hat sanatı ise harflerin kendiliğinden estetikleri ile Batılı ressamın çizgi dünyasına yeni bir soluk taşıyacaktı: Klee’nin yapıtı bunun somut örneğidir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı gerileme dönemi, Avrupalının gözünde çok daha çabuk bir biçimde “çöküş”le özdeşleştirilmiştir. Gerçekten de, ister gerileme süreci olarak adlandırılsın, ister çöküş dönemi olarak, Osmanlıların iç bünyesindeki gevşemeyi tek yönlü bir biçimde irdelemek mümkün değildi: Ekonomik planda büyük bir kasvet çökmüştü devletin üzerine; bu, doğal bir biçimde toplumsal yaşamın herbir kademesine inmekteydi; öte yandan, bir imparatorluğun doğal olarak en büyük sigortası sayılması gereken askerî güç alanında da tıkanma başgöstermişti: Kültürel açıdan da Osmanlıların geliştirdiği değerler bütünü zedelenme, sarsılma yolundaydı.
Türk kıyafeti giymek Fransız ressam Jean Etienne Liotard’ın 18. yüzyıl ortalarında yaptığı tabloda, esere adını veren Bay Levett ve Bayan Helene Glavany, Türk kıyafetleri içerisinde poz vermiş.
Askerî planda, Rusya’da da benzeri bir tıkanma yaşanmış, ama Büyük Petro II. Osman ya da IV. Murad’dan çok önce radikal çözümler bularak ordusunu bütünüyle, hem araçgereç açısından, hem de stratejik açıdan yenileştirmeyi başarmıştı. Osmanlılar için askerî güç, onu elinde bulundurmak ve azaltmadan sürdürmek hayati bir anlam taşıyordu. Bu nedenle de, XIX. yüzyılın başından başlayarak orduya yeni bir çehre verilmek istendi. Sarayın yeniçerilerle mücadelesi Osmanlı padişahları açısından acı yenilgiler ve anılarla doludur: Askerî değişimin ve reformların bedelini ödemek neyse ne, bunun da eninde sonunda kültürel bir sorun olduğunu anlamak için epey insan, emek ve zaman harcamak gerekecekti.
Askerî planda reform, aynı zamanda kültürel düzlemde değişim demeye geliyordu: Eğitim, teknik, lojistik alanında köklü bir başkalaşım yaşanması ise düpedüz bir düzen değişikliğini gerektiriyordu. Bu amaçla, III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde yurtdışındaki elçilerimiz, İstanbul’dan gönderilmiş pek çok kişinin birkaç yabancı dil öğrenmesi için seferber olmuşlardı.
İstanbul’un çehresi de bu Batılılaşma serüveniyle değişmeye başlayacaktı: Avrupa’dan gelme mimarlar ve içmimarlar yeni sarayların, görkemli konak ve köşklerin yapımında kendi estetik ölçütlerini de getiriyorlardı. XIX. yüzyılın sonundan başlayarak kısa süre içinde İstanbul’un pek çok mahallesini “Art Nouveau” ve “Art Deco” köşkler, konaklar ve hatta apartmanlar kaplayacaktı. Beylerbeyi ve Çırağan Saraylarına mührünü vurmuştu yabancı mimarlar: Raymondo d’Aronco ise sivil mimari alanında önemli bir değişime yol açacaktı; Yıldız Fabrikası’nı, Haydarpaşa Hastahanesini, Şeyh Zafir türbesini ve nice konağı ona borçluyuz.
Beylerbeyi Sarayı 1865’te yapımı tamamlanan, mimar Sarkis Balyan’ın eseri Beylerbeyi Sarayı, Batı etkisine girmiş mimari anlayışın en önemli Barok örneklerinden sayılıyor.
Tepeden inme bir biçimde gelmemiştir yalnızca Batılılaşma. Osmanlı aydını da, çıkarttığı gazetelerin içerik ve biçiminden, benimsediği düşünürlerin ve öğretilerin niteliğine kadar Batı dünyasını yakından izleyen etkili bir kesim olarak gözükmüştür.
XX. yüzyılın başına gelindiğinde, Osmanlı başkenti bu Batılılaşma hareketiyle geleneksel olanın korunması sürecinden doğan bir karmaşayı yaşamaktaydı. Karikatürden tiyatroya, tramvaydan feribota, hayatın herbir kesimine Batı dünyasının tekniği, görgüsü ve üslûbu akın etmekteydi. Öte yandan en tutucu, en koruyucu yaklaşımlar içiçe kaynaşmış biçimde karşı kutbu oluşturma çabasını sürdürüyorlar ama tutunamayacakları günbegün ortaya bütün açıklığıyla çıkıyordu. Mustafa Kemal, Osmanlıların işinin bittiğini kesinkes kavrayıp Anadolu’ya doğru yola çıktığında, imparatorluğun yaşadığı dramın son perdesini oynadığı tartışılmaz bir gerçek halini almıştı.
İslâmiyet’in hızlı yayılışıyla birlikte Anadolu coğrafyasında da güçlenen tarikat ve cemaatler, Osmanlı döneminde sıkı denetime tâbi tutulmuştu. Şer’i-Sünni bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olaylara bakışında, Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardı. Asayişin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı görülmemiştir. İşte Osmanlı döneminde sivrilen dini karakterli hareketlere karşı devletin yaklaşımı ve bunların liderlerinin başlarına gelenler…
SUNUŞ
Biat kültürü II. Abdülhamid döneminde saray ressamı Fausto Zonaro’nun yaptığı tablo. Zikir halinde, kendinden geçmiş ve şeyhlerinin önünde eğilen müritler, tekkeye getirilmiş çocuklar…
Türklerin Anadolu’yu mesken tutmaya başlamalarında öne çıkan “Bacılar, Gaziler, Ahiler, Abdallar” olarak kategorize edilen grupların hepsi savaşçı kişiliklerdi. Bunlardan Abdallar zümresi olarak adlandırılanlar, günümüzde tasavvuf büyükleri ve müritleri olarak tanındıklarından savaşçı kimlikleri unutulmuştur. Oysa Geyikli Baba, Abdal Musa gibi şeyhler, müritleriyle birlikte Bursa’nın fethinde savaşmış, hatta kendi zaviyelerinin bulunduğu yerleri bilfiil kılıç zoruyla zapt etmişlerdir.
Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserinde Orhan Gazi’nin Geyikli Baba ile karşılaşmasını anlatır. Geyikli Baba’ya kim olduğunu soran Orhan Gazi “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Vefa tarîkindenim” cevabını alır. Anadolu’nun görmüş olduğu en etkili isyan hareketi olan Babailer İsyanı’nı başlatan, Selçuklu Devleti’ni yıkıp kendi devletlerini kurma peşinde iken bozguna uğrayan bir tarikatın şeyhine bağlı olduğunu çekinmeden söyleyen bir derviş vardır karşısında. İlginç olansa, Osmanlı Beyliği’nin başındaki Orhan Bey’in bu Vefaî dervişine ilgi gösterip zaviyesini inşa etmesidir. En önemli komutanlarından Turgut Alp zaten Geyikli Baba’nın mürididir.
Günümüzde barış, kardeşlik temaları ile öne çıkan tasavvufi hareketlerin önemli bir kısmı, ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri devleti hedeflerine alan, bazen devletleşen hareketler olmuşlardır. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden yönettiği gücün karşılığı devlet değilse de o kadar etkilidir. Osmanlıların doğudaki en büyük rakibi Safevî Devleti, Şeyh Safiyyüddin İshak’ın 14. yüzyılın başlarında Erdebil’de kurduğu tarikata dayanmaktadır.
Bir tekkeden bir devlet çıkarılabildiğini, üstelik devrinin süper gücü olduğu halde kendine rakip olabildiğini, kendi kuruluş devrinde abdalların etkisini gören Osmanlıların tasavvufi hareketlere kayıtsız kalması düşünülemezdi. Başlangıçta bugünkü anlamda Sünnî kalıplarla karşılanan bir dinî ortam yoktu. Her anlayışın bağlıları, rahatlıkla kendi itikatları çerçevesinde hayatlarını sürdürüyordu.
Safevîler, propagandistleri ile resmî devlet felsefesi olarak benimsedikleri şia akidesini Anadolu içlerinde yaymaya çalıştıkça, bazı şehzadelerin isyanlarına açıktan destek verdikçe, Osmanlılar Safevîliğe ve Şiiliğe meyletmesi muhtemel Türkmen gruplarının ayrılıkçı kimliğe düşmemesine çalıştılar. Heterodoks gruplarla mümkün mertebe uzlaşma yoluna giderek, tarikat faaliyetlerinde serbest hareket etmelerine imkân sağladılar. Ne var ki Osmanlı-Safevî arasındaki rekabetin, İslâm dini içinde o zamana kadar keskin bir ayrım halini almamış Sünni-Şii rekabetine dönüşmesi, her iki taraftaki karşıt grupların, sistemin ideolojik paradigması altında ezilmesine yol açtı.
Osmanlı medreseleri, kesin olarak devletin kontrolü ve yönlendirmesi altında bulunduğundan, Sünni geleneğin sarsılmaz kalesi haline geldiler. İslâm coğrafyasının genişlemesine paralel olarak farklı inançlarla çarpışmanın sonucunda ortaya çıkan sentezler, Osmanlı öncesinde zındıklık ve ilhad hareketleri olarak reddedilip, müntesipleri ağır şekillerde cezalandırılırdı. Başlangıçta sistemlerine açıkça bir saldırı olmadıkça, Osmanlıların pek itibar etmediği bu ayrım, Sünni ekolün giderek tavizsiz olması, âlimlerin siyaset ve devletle içiçeliği, ikbal kaygısı gibi etkenlerle Osmanlılara da sirayet etti. Şeyh Bedreddin, Molla Lütfi, Sarı Abdurrahman gibi Sünni ulemanın katline fetvalar verilerek bunlar idam edildiler. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren ruhi altyapısını oluşturan ve bir nebze Alevîlik taşıyan Vefaîlik, Kalenderîlik gibi tarikatlar yanında, Bayramîlik, Halvetîlik gibileri, Safevîliğin geliştirdiği şia akidesi ile hiç alakaları olmadığı, hatta Sünni renkleri daha ağır bastığı halde takibe alındılar. Bu devirden kalma Bektaşiler, Yeniçeri Ocağı ile olan bağları sayesinde ocağın kaldırıldığı 1826 senesine kadar dokunulmaz kalmayı başardılar.
Anadolu ve Rumeli’deki heterodoks gruplar olsun, Sünni tarikatlar olsun, her biri mezhep çatışması da içeren İran savaşlarının sona erdiği 1821-23’e kadar gözden uzak tutulmadılar. Üzerlerindeki sosyal ve ekonomik baskılar ile bazen içlerinden çıkan bir babanın kurtarıcılığına sığındılar, bazen de Celalî adı verilen eşkıyaların peşine takıldılar. Anadolu ve Rumeli’nin sosyal panoraması bu vaziyeti alınca da, her türlü tarikat ile şeyh, hatip, vaiz gibi etkili şahsiyetler ve çevreleri, devletin her hareketlerini kontrol ettiği zümreler haline geldi.
Zikir ve kontrol Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Rufaîler kontrol altında tutulmuşlardı.
Bu zümrelerin kendilerine yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılma faaliyetleri aynı sıralara rastlamaktadır. Bektaşilik zaten himayeye mazhar resmî devlet tarikatı hükmündeydi. Mevlevî, Melâmî, Halvetî gibi yaygın tarikatlar da müritleri arasında vezirler, paşalar, beyler olmasına özel önem verdiler. Melâmîler bunlar arasında en etkili olmalarına rağmen, mensuplarından olan devlet büyüklerinin ardı ardına katledilmeleri üzerine bir nevi gizlilik kuralları çerçevesi altında faaliyet yürütmüşlerdir.
Zamanla gelişen Selefî akımların Osmanlılardaki yansıması olan Kadızadeliler gibi gruplar, cephe aldıkları tasavvuf ekolleri ile şiddet içeren bir mücadeleye girerek, asayişin ihlal edilmesine sebep olduklarından topyekûn imha edilmişlerdir. XVII. yüzyılın önemli dönüm noktalarından olan Kadızadeli hareketi, günümüzdeki Selefîler gibi katı İslâmi kuralları topluma dayatmış, bazı türbelerin tahribi, tekkelerin basılması, dervişlere uygulanan şiddet eylemleri ile toplumun hafızasından kolay kolay silinmemişlerdir. Bu olaylardan kısa süre sonra Batı’ya açılmanın, Lale Devri’nin, Barok ile Rokoko’nun gelmesi ve halkın bunlara pek tepki göstermemesinin, baskıcı Kadızadeli zümrelerin halkta yarattığı tereddütle alakası araştırılmalıdır.
Akide ve eylem itibariyle şüpheyle yaklaşılan tarikatlar her zaman olmuştur. Bilhassa toplumsal çalkantıların zirveye çıktığı dönemlerde, tarikatların öncülüğünde bir gerginlik yaşanılmaması için müteyakkız bulunulması, eski tecrübelerden yararlanılarak ilke haline getirilmişti.
Tarikatların izlenmesi ve aleyhlerine bazı yaptırımlar uygulanabilmesi için belirli kriterler geliştirilmişti. Öncelik mürit sayısında idi. İkinci olarak mensuplarının canlarını şeyhleri için feda etme noktasına gelip gelmedikleri önem kazanırdı. Rumiye Şeyhi’nin o devir devlet adamları için korkunç bir rakam olan 40.000’e ulaşan mürit sayısını ve bunların şeyhleri için her an canlarını vermeye hazır olduğunu öğrenen IV. Murad, tereddütsüz o şeyhin idamını emretmişti. Üstelik o devirde koyu Sünni olan Rumiye Şeyhi’nin müritleri, Osmanlıların savaş halinde olduğu Safevîler ile sınır bölgesinde yaşıyorlardı. Bir tampon bölge olarak onların kullanılmasını bile düşünmeden, doğrudan doğruya idama hükmedilmesi stratejik olarak iç kargaşadan daha fazla korkulduğunu, üstelik bu iç kargaşanın bir tarikat şeyhi ile başarılması ihtimalinin yüksek olduğunun düşünüldüğünü gösterir. Bu yazıya eşlik eden örneklerde de görülmektedir ki aynı hassasiyet birçok olayda tekrarlanmıştır.
Bektaşi şeyhi Nafi Baba Yeniçeri ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri yıktırılmış, çoğu Bektaşi Nakşîbendîliğe geçmişti. Nafi Baba Tekkesi’ne ismini veren Bektaşi şeyhi.
Osmanlı iktisadi düzeninde büyük yeri olan vakıf sistemi, tarikatların ekonomik özgürlüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, devlet adamları ve halk tabakasından isteyen herkes, bağlısı oldukları tarikatlara zengin gelir kaynakları vakfetmişlerdir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcanmak zorunda olsa da, çok çeşitli yolsuzluklar yapılabilmekteydi. Bu gelirler tarikatların gücünü arttıran, etkisini çoğaltan bir nitelikte olduklarından, Bektaşi tarikatının yasaklandığı 1826 yılından sonra vakıflarına el konulmuş veya başka bir tarikata devredilmiştir. 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlıklarına Vakıflar Müdürlüğü tarafından el konulmuştur.
Yani Osmanlı veya Cumhuriyet ayrımı olmadan, devlet refleksinin aynı doğrultuda çalışması söz konusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıtlanmak istenilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti ile benzer Batılılaşma sürecinden geçen İran’da, bizdeki tasavvuf zümresi karşılığı bulunan “mollalar”, vakıflarına ve şia akidesine göre aldıkları Humus vergisine dokunulamadığı için, güçlerinden ve etkilerinden hiçbir şey kaybetmeden İslâm Devrimi’ni gerçekleştirebilmişlerdir. Osmanlı devrinde böylesi bir kontrol dışı gelişme asla mümkün olamazdı. III. Selim devrinden itibaren vakıfların kullanımı, hesapların denetlenmesi, hatta şeyhlerin tayinlerinin kontrol altında bulunması açısından yapılan düzenlemeler, Tanzimat sonrasında Meclis-i Meşayih adı verilen kurum ile sonuçlanmıştır. Meclis-i Meşayih, merkeziyetçi bir devlet örgütünün tarikatları dahi denetim dışı bırakmak istemeyişinin en somut kurumudur. Günümüzde bazı Neo-Osmanlıcılar tarafından tarikatlar üzerindeki yasakların kaldırılıp faaliyetlerine serbestlik talebi yanında Meclis-i Meşayih’in kurulması da gündeme getirilmektedir. Günümüzde resmen kanundışı olmalarına rağmen rahatça faaliyet gösterebilen tarikatlara izin verilse bile devletin denetimini gerektiren Meclis-i Meşayih benzeri bir kurumu benimseyebilecekleri çok şüphelidir.
Mehdilik meselesi
Osmanlı devrinde, birçok şeyhin ve tarikatın denetim altındayken bile “Mehdilik” iddiasıyla ortaya çıkmaları en korkulan durumlardandır. Yine günümüzde İslâmi taraflar arasında tartışma konusu olan “Mehdilik” hakkında, vardır-yoktur noktasında bir hüküm vermek konumuz değil (en büyük dinî otorite olan Diyanet İşleri Başkanlığı dahi belirsiz bir tavır takınmıştır). Oysa birçok Sünni din adamı İslâm’da böyle bir kavram olmadığını, Yahudilik-Hıristiyanlık dinlerinden hâli hazır inançlara yansıdığını iddia ediyor.
FETÖ liderinin müritlerine Mehdi olduğunu söylediğinden yola çıkılarak, en üst düzey devlet kademelerinden “sahte Mehdi” ithamı kamuoyuna duyuruluyor. Böyle nitelemelerle bunların sahte olduğu, “gerçekten bir Mehdi’nin geleceğine dair inanç” taşındığı anlaşılıyor. Bu noktada Osmanlıların Mehdilik beyanlarına gösterdiği tepkinin günümüzde hiç bilinmediği de ortaya çıkıyor. Klasik Osmanlı döneminin arşiv kaynaklarına yansıyan belgelerinde, Mehdilik iddiası ile ortaya çıkan çok sayıda şeyh olduğu görülür. O dönemde, bunların etraflarında birkaç kişi olsa bile, sadece kendi bölgesinde yapılan mahkemelerle idamları istenmiş, çoğu da idam edilmiştir. Bu süreçte “İstanbul’a gönderin de dinleyelim, gerçek mi sahte mi sorgulayalım” diye düşünülmemiş, aman vermeden idam edilmişlerdir.
Sünnet töreninde silahlı Sufiler
1582’de III. Murad’ın şehzadesi Mehmed’in sünnet törenine sancak, kılıç ve teberleriyle katılan Eyüp Sultan sufileri. Topkapı Sarayı, H.1344
Tanzimat’tan sonra ise, Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkanlar hemen asılmamış, ama anında sürgüne gönderilmiştir (Hasan Baba). Son devirde Hindistan’da çıkan Kadıyani ise, İngilizlerin casusu olmakla suçlanmıştır. Sudan’daki Mehdi’ye bugünkü anlayışla Mütemehdi (Mehdilik taslayan sahte Mehdi) deniliyorsa da, komşu ülkelere bunlardan etkilenilmemesi için mektuplar gönderilmiş, Bornu Sultanı bu hususta dikkatli olması için yazılan mektubun cevabında Osmanlı Devleti’ne teşekkürlerini, saygılarını sunmuştur. Şer’i-Sünni bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olaylara bakışında Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Asayişin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı görülmemiştir.
Bir Kalenderî dervişi. Meşhur Behzad’ın deseni.
1420 – ŞEYH BEDREDDİN
Karaburun’da isyan ve idam
Türk tarihinin en tartışmalı kişiliklerinden biri Şeyh Bedreddin’dir. Edirne yakınlarında Simavna kasabasında doğdu. Ciddi bir tahsilin ardından çeşitli ülkelerde bulundu. Mısır Sultanı Berkuk ve Emir Timur’un meclislerinde ilmî sohbetler yaptı. Tasavvufa girerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisap etti. Şeyhinin ölümüyle onun yerine geçti. Fetret Devri’nde Musa Çelebi’nin Edirne’yi ele geçirmesiyle kazasker oldu. Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi yenince İznik’te hapsedildi. Siyasi faaliyetlere başladı ve kısa sürede binlerce taraftar edindi. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in Aydın ve Karaburun’da isyanını tetikledi. İznik’ten kaçıp Rumeli’ye geçerek Dobruca, Silistre ve Deliorman bölgelerinde de müritlerini arttırdı. 1420’de isyancıların mağlup edilmesiyle Serez’de Çelebi Mehmed’in huzurunda yargılanarak idamına hüküm verildi. Tamamen Sünni akidelere sahip bir fıkıhçı olmasına rağmen, vahdet-i vücud ekolüne bağlı bir mutasavvıf olarak yaptığı bazı teviller yüzünden suçlanmasına birçok Sünni alim de itiraz etmiştir.
Şeyh Bedreddin üzerine Şerefeddin (Yaltkaya) tarafından 1925 yılında yayınlanan eser.
1460 ÖNCESİ -HURUFİLERİN YAKILMASI
Fatih’i bile etki altına aldılar
Fazlullah Esterabadi (öl. 1394) adlı bir Horasanlının kurduğu tarikatın, harflerden anlamlar çıkarmaya yönelik gizli çalışmaları eski kültürlerden de beslenmiştir. Kur’an’daki bütün “fazl” kelimelerinin Fazlullah’ı kastettiğine ve Allah’ın liderlerinde zuhur ettiğine inanan Hurufilerin teorik kitapları Cavidanname’dir. İran coğrafyasında aktif siyaset ve propaganda yapmışlar, Timurlular zamanında çeşitli devlet adamlarına suikastte bulunmaktan çekinmemişlerdir. Zamanla Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’da da taraftar toplayan bu tarikat, en son Edirne’de Fatih Sultan Mehmed’i etkisi altına aldı. Bektaşilik ile yakın ilişkiye geçmişler, bir Hurufi olan Şair Nesimi, Hacı Bayram-ı Veli ile görüşmek istemiştir.
Devletin resmî mezhebi olarak Hurufiliği kabul ettirmeye çalışmaları, Yeniçeriler arasında propaganda yapmaları, Sadrazam Mahmud Paşa ve o zamanki Müftü (Şeyhülislam) Fahreddin-i Acemi’yi, Fatih’e rağmen Hurufilere keskin bir muhalefete itmiştir. Adı belirtilmeyen liderlerini Mahmud Paşa bir ziyafete davet etmiş, odada gizlenen Fahreddin-i Acemi onların konuşmalarını dinlemeye başlamıştır. Akidelerindeki gayri İslâmi unsurlardan rahatsız olan müftü ortaya çıkıp sövüp saymaya başlayınca, Hurufi lideri Fatih’in sarayına doğru kaçmıştır.
Olaylara şahit olan Fatih sessizliğini korumuş, Edirne Üç Şerefeli Cami’de halkı toplayan Fahreddin-i Acemi, Hurufilerin ateşte yakılarak katledilmesine yönelik fetvasını ilan etmiştir. Hemen oracıkta odunlar dizilmiş, Fahreddin-i Acemi ateşi körüklemek için üflerken sakalından bir miktarı da tutuşmuştur. Hurufilerin liderlerinin kafası bu ateşe tutularak yakılmış ve diğer bağlıları da kılıçla katledilmişlerdir.
1594 – DOBRUCALI İNE BABA
‘Tanrı’yla konuştum’ diyen şeyh
Bedreddin’in etkisinin günümüzde dahi sürdüğü Romanya’nın Dobruca bölgesinde İne Baba isminde bir Batınî şeyhi zuhur etmişti. Özüce Kolu köyünde yaşayan İne Baba, bölge insanlarından çocuğu olmayanların kapısını aşındırdığı, sığırını kaybedenlere “falan yerdedir” diyerek buldurduğu ilginç bir kişilikti. Halktan bazılarını da “seni taş ederim” diye tehditten geri durmazmış. Dobruca halkı gelip gittikçe önünde secdeye varır olmuşlar.
“Bu gece Tanrı ve Hz. Ali ile söyleştim. Benim tenim yatar, ben çıkıp yedi kat yeri ve göğü seyran ve melekler ile sohbet ederim” şeklinde Dobruca halkına velayet satıp onları ayağına getirmeye başlamış. Nice eşkıyanın da başına toplanmasıyla müritleri bir hayli artmış. III. Murad’ın saltanatında, 1594 yılında gönderilen bir fermanla Tuzla kadısının bu şeyhi yakalayıp İstanbul’a göndermesi emredilmiş. Hayatının bundan sonraki safhaları hakkında şimdilik bir bilgi elde yoktur.
BOA, Mühimme Defteri, No. 72, Hüküm 32
1638 – SAKARYA ŞEYHİ AHMED
Hileyle yakalandı, işkenceyle öldürüldü
Sakarya Nehri civarında Şeyh Alaaddin isimli bir şeyhin müridi olan Ahmed, Mehdi olduğunu iddia ederek müritler toplamaya başlamış ve kendi şeyhini öldürerek tekkenin başına geçmişti. Civardaki “Etrak-i bi-idrak” bu şeyhe tâbi olarak adak ve sadakalarını, can ve başlarını şeyhin yoluna feda etmeye can atar hale geldiler. Müritlerinin giderek çoğalması ile bir gün Eskişehir kasabasını bastılar. Şehirli ile aralarında çıkan çatışmada ölenler oldu.
Sultan IV. Murad, Bağdat Seferi’nde Ilgın kasabasına geldiğinde, Eskişehir kadısı o civarda Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Sakarya Şeyhi Ahmed’in ahvalinden şikâyetçi oldu. Şimdi önlenmezse ileride daha büyük sorunlar çıkabileceği söylendi. Böylelikle Sakarya Şeyhi’nin üzerine Anadolu Beylerbeyi Varvar Ali Paşa komutasında bir miktar asker sevkedildi. Bu kuvvet, şeyhin etrafında toplanan 7-8 bin kişilik gücün karşısında bozguna uğradı. IV. Murad’ın çok hiddetlendiği bu olaydan sonra, en seçkin birlikler Sakarya Şeyhi’ni yakalamakla görevlendirildi. Ancak bazı hilelerle ele geçirilebilen Şeyh Ahmed, IV. Murad’ın huzuruna çıkarılıp sorgulandı.
Naima Tarihi, c.3, s.318-319.
1639 – URMİYE ŞEYHİ MAHMUD URMEVİ
Çok zengin ve etkiliydi, idam edildi
Aslen Urmiye şehrinden olup Diyarbakır’a yerleşen Şeyh Mahmud Urmevi adlı Nakşibendi şeyhi, o bölgenin en etkili tekkesini kurmuştu. Diyarbakır’dan Van’a, İran’a, Bağdat’ta kadar geniş bir bölgede kırk bine yakın müride sahipti. Öyle ki bu müritler mal ve canlarını seve seve feda edecek derecede şeyhlerine bağlıydı. Bağışlanan zekât ve sadakalarla zenginliğin doruklarında bir tekke olduğundan, her sınıftan insan için bir cazibe merkezi olmuştu. IV. Murad’ın yakın çevresi, ileride bir fitne zuhurunu hesaba katarak bu şeyhin ve tekkenin ortadan kaldırılmasını önerdiler. Duruma kayıtsız kalamayan padişah, Bağdat Seferi’nden dönüşte Diyarbakır’a uğradığı sırada daha önce izzet ve ikram ile karşıladığı şeyhi sudan sebeplerle idam ettirdi.
Naima Tarihi, c.3, s.368-369.
1690 – ATPAZARLI OSMAN EFENDİ
Sultanlara vaaz ve nasihat verdi
Bugün Bulgaristan’ın bir şehri olan Şumnu’da 1632’de dünyaya geldi. İstanbul’da Zeyrek-Atpazarı semtine yerleşerek Celvetî tarikatının en büyük şeyhlerinden oldu. Devlet ricaliyle önemli etkileşimlerde bulundu. Sultan IV. Mehmed ve II. Süleyman’ı etkisi altına aldığı gibi, vaazları ile kendine bağladığı kitlelerin büyüklüğü de devlette endişe yarattı. 1683’teki başarısız Viyana kuşatması öncesi ile sonrasında, savaşı ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı eleştirdiğinden Şumnu’ya sürgüne gönderildi.
Affedilerek dönmesinden sonra da, sultanlara vaaz ve nasihat edecek derecede etkisinin artmasından rahatsız olan devrin rical ve ulemasının, bilhassa Sadrazam Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa’nın girişimleri ile bu defa Kıbrıs’ta Mağusa kalesine sürüldü. Orada 1691 yılında vefat etti. Tarikat geleneği halen sürmekte olup Kıbrıs’taki türbesi de önemli ziyaret yerlerinden biridir. Sünni bir mutasavvıf olmasına rağmen devletin hışmına uğramaktan kurtulamamıştır.
Raşid Tarihi, c.1, s.475.
1715 – EBUBEKİR SİYAHİ EFENDİ
Dinî akideler üzerinde bozgunculuk
İran ve Azerbaycan taraflarında Tarih-i Raşid’in naklettiğine göre “Nüzûlî” lakabıyla şöhret bulmuştu. Suriye’de Rakka civarına yerleşip geçerli ve yaygın inançlara muhalif bâtıl sözlerle, çeşitli sihirlerle halkın kafasını karıştırarak “Zemzem kuyusuna işeyen adam” gibi meşhur olmuştu. Rakka Beylerbeyinin yanında bulunduğuna dair kayıttan anlaşıldığına göre, onun himayesine girmişti. Yine de 1715 yılında, “dinî akideler üzerindeki bozgunculuğu etrafına yayılmadan hakkından gelinmesi için” Rakka Beylerbeyi Ahmed Paşa’ya gönderilen emirle öldürülmesi istendi, öldürüldü.
Raşid Tarihi, c.4, s.125.
1811 – ÜSKÜDARLI ŞEYH İBRAHİM
Özellikle seçkin zümreyi hedefledi
Üsküdar’da ortaya çıkan Şeyh İbrahim adlı bir “şeyh taslağı”nın nefesi kuvvetli olduğuna dair yayılan dedikodu şöhretini arttırmıştı. Saçma sapan sözler söylese de müritleri kendisine çok bağlıydı. İstanbul’un kibar zümresinden, bilhassa Enderun halkından mürit kazanmaya önem vermişti. Has Odalı Hüseyin Ağa da bunlardan biriydi. Şeyh İbrahim’in emriyle çektiği zikirlerin fazlalığından aklını oynatmış, böyle bir bunalım anında Topkapı Sarayı’ndaki Sünnet Odası’nın camını çerçevesini indirmişti. Sultan II. Mahmud bizzat olay yerini inceledi ve birkaç gün sonra tebdil-i kıyafet Çamlıca’nın yolunu tuttu. Şeyh İbrahim’in tekkesi önünün İstanbul kadınlarının arabaları, kira beygirleri ve Enderun ağalarıyla dopdolu olduğunu görünce hiddetlendi ve “bu adam şeyh değil kalleşmiş” diyerek sürgüne gönderilmesini emretti.
Cevdet Tarihi, c.9, s.240-241.
1822 – HAYDAR BABA
Yeniçerilerin gözdesi sürülünce…
Uzun yıllar yeniçerilerin 98. Cemaat’inde bulunan, Sultan III. Selim’in tahttan indirilmesi ve Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan olayların ardından İran’a kaçan Haydar Baba isimli Bektaşi şeyhine yeniçeriler çok önem veriyordu. 1822’de siyasi faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla Erzurum’a sürgün edilmesi kararlaştırıldı. Açıktan açığa sürülmesi yeniçerilerin tepkisini çekeceğinden, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa’nın tertibiyle gizlice ocaktan çıkarılıp sürüldü. Bolu’ya getirildiği sırada eceliyle vefat etti. Bu durumu öğrenen yeniçeriler Rum isyanını görüşmek için düzenlenen Meşveret Meclisi’ni protesto ederek katılmadılar. Ağalarının azledilmesini, Haydar Baba’nın sürülmesinde parmağı olduğunu düşündükleri Halet Efendi’nin de sürgüne gönderilmesini dile getirdiler.
Sultan II. Mahmud önce yeniçeri ağasını azlederek, yeniçerilerin istediği Osman Ağa’yı nasbetti. Sonra Sadrazam Salih Paşa ile Şeyhülislam Yasincizade Abdülvehhab Efendi’yi de azlederek yerlerine Abdullah Paşa ve Sıdkizade Ahmed Efendi’yi getirdi. Halet Efendi yıllarca sırtını dayadığı yeniçerilere paralar dağıtmasına, 14 yıl boyunca II. Mahmud’un sadrazamları bile ipe gönderen has adamı olmasına rağmen, yeniçerilerin baskısıyla Konya’ya sürüldü ve orada boğduruldu. Böylelikle Haydar Baba’larını kaybeden yeniçeriler direnerek devletten istedikleri her şeyi elde ettiler. II. Mahmud’u Yeniçeri Ocağı’nı imhaya götüren etkili olaylardan biri de budur.
1882 – AYDINLI MEHDİ HASAN BABA
Modern zaman Mehdi’sinin kurtuluşu
Aydın’da 1882 yılında Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Hasan Baba yakalanmıştı. Hakkındaki belgelerde pek önemli biri olmasa da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır. Bayındırlı olan Hasan Baba’nın, Aydın Mevlevihanesi Şeyhi Mehmed Behiç Efendi ile bağlantısı vardı. Hatta Mehdiliğini ilan etmesi için “gereken” gümüş el, sancak, külah ve elbise parasını Behiç Efendi sağlamıştır.
Mehdi Hasan Baba’nın arkadaşlarının sorgu tutanağı. Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih. BOA, DH.EUM.MH, 186/57. / BOA, Y.MTV, 8/82.
Börklüce Mustafa’nın yüzyıllar önce isyan ettiği bölgelerde Mehdi olarak ortaya çıkan Hasan Baba’nın aynı zamanda esrarkeş olduğu anlaşılır (bunun da eskinin mirası Kalenderî tavırdan yansıdığı şüphesizdir). Aydın, Nazilli çevrelerinde müritleri olması muhtemel kişilerle han odalarında esrar partileri düzenler. Yakalanıp sorgulandıktan sonra Limni adasına sürgüne gönderilir. Önceki yüzyılların Mehdilerine göre şanslıdır. Canını kurtarmış, üstelik hapiste geçireceği günler için cüz’i de olsa bir aylık bağlanmıştır. Bu vaziyette tam 16 yılını Limni’de sürgünde geçiren ve iyice ihtiyarlayan Hasan Baba affedilerek tahliye edilmiş ve almakta olduğu maaşı kesilmeden, memleketi olan Bayındır’a gönderilmiştir.
Kuzey Afrika’daki Bornu sultanının, kendisini Mehdi tehdidine karşı uyaran Osmanlı Devleti’ne teşekkür mektubu.
1912 – TERLİKÇİ SALİH EFENDİ
Vezneciler’de terlikçi bir şeyh
Osmanlılarda klasik dönemlerin şeyhler ve tarikatlara yönelik tedbirleri son dönemde de ihmal edilmemiştir. Melami Şeyhi Salih Efendi, İttihat ve Terakki’ye üye, hatta daha sonra milletvekili adayı olmasına rağmen, bir süre sonra muhalefete başlamasıyla Sinop’a sürgün edildi. Oradan Çorum ve Bilecik’e nakledilerek 1912’den 1918’e kadar toplam 5,5 yıl sürgünde kaldı. Vezneciler ’de 30 yıl boyunca işlettiği terlikçi dükkânında nafakasını çıkaran, etrafına topladığı bürokrat ve askerden oluşan kalabalık bir aydın kitleyi oldukça etkileyen bu son dönem şeyhinin sürgünü, tam anlamıyla modern zamanların sürgünüdür. Kendisine az da olsa bir yevmiye bağlanır, ama Salih Efendi sürekli gönderdiği arzuhallerle maaşının arttırılmasını talep eder!
Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih. BOA, DH.EUM.MH, 186/57.
15 Temmuz darbe girişiminin ardından, askerî lise ve Harp Akademileri ani bir kararla kapatıldı. Ulus devlet inşasında modernleşmenin başını çeken Türk ordusunun 18. yüzyıldan bu yana devam eden reform çabaları; siyasi otoritelerin basiretsizliği, tutuculuk ve vizyonsuzlukla akamete uğradı. Efsaneler, gerçekler ve yenilgiler…
Osmanlı ordusu yükselme döneminde üç özelliği ile yenilmez olmuştu.
Bunlardan birincisi ateşli silahların muharebede taktik kullanımını çözmesi ve “tabur savaşı” adı verilen uygulamayı, tarihî bozkır taktikleriyle ve akıncı kuvvetleriyle birleştirmesiydi. İkinci özelliği disiplinli bir merkezî ordu kurmasıydı. Gerçi Yeniçeri ortaları daima söylenip sorun yaratmışlardı ama, 16. yüzyılda bu homurdanmaları çoğu zaman kontrol edilebiliyordu. Üçüncüsü ise mükemmel ikmal sistemleriydi. Osmanlı askerleri, istisnai durumlar dışında, sefer sırasında Batılılardan kat kat iyi besleniyor ve düzenli maaş alıyorlardı.
En acı mağlubiyet
1.Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesinde. Fiilen 22 Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşı sırasında, Bulgar, Sırp ve Yunan kuvvetleri 8 günde Makedonya ve Trakya’yı ele geçirmişti.
17. yüzyılın başında bu durum tersine döndü. Yeniçeri disiplinsizliği her türlü kontrolden çıkarken, Avrupalılar da Maurice of Nassau’nun (Moritz von Oranien, 1567-1625) şahsında, disiplinli ve iyi ikmal edilip düzenli maaş alan birlikler kuran bir komutan bulmuşlardı. Diğer Avrupa orduları da hızla bu sistemi taklit ederken, Osmanlılar her fırsatta kazan kaldıran kapıkulu askerleri ve artık önemi artan kale garnizonlarında işe yaramayan tımarlı sipahilerle başbaşa kaldılar.
Bu dönemde yazan Koçi Bey, çürümenin Kanunî’den sonra başladığını, yeteneksiz kişilerin yüksek görevlere getirildiğini, paşaların ve ulemanın bozulduğunu, lükse düşüldüğünü, cahil kadıların çıkarcılığını, tımar sisteminin işe yaramaz hale gelmesini, kırların sahipsiz kalarak eşkıya zulmü altında inlediğini anlatır. Bunların elbette coğrafya keşiflerinden, büyük dünya enflasyonundan, ticaret yollarından ve imparatorluk sınırlarının aşırı genişlemesinden kaynaklanan daha temel nedenleri bulunmaktaydı. Ama bunlar o dönemde henüz net bir şekilde anlaşılmıyor, akıllı ve güçlü sultanların durumu düzelteceği sanılıyordu. Dünya, Osmanlıların ayak uyduramayacağı kadar hızlı değişiyordu. İşin aslına bakılırsa, Avrupa uygarlığının değişim hızı, kendi içerisinde bile birçok unsuru hızla tasfiye etmeye başlamıştı.
Osmanlılar 17. yüzyılda giderek artan yenilgilerle karşılaşmaya başladılar. Karada uğranılan yenilgiler daha çok örgütlenme bozukluğu ve disiplinsizlikten, denizdeki yenilgiler ise örgütlenme bozukluğunun yanısıra bilgi ve teknoloji eksikliğinden kaynaklanıyordu.
Kara savaşlarının teknolojisinde 19. yüzyılın ortalarına kadar radikal bir değişim görülmedi. Top, aynı kaval top, tüfek aynı boruydu.
Donanmanın imhası Kırım Savaşı içerisindeki Sinop Muharebesi’nde, Osmanlı donanması Ruslar tarafından tamamen imha edilmiş, 3000 şehit verilmişti, 30 Kasım 1853.
1834’te bir Fransız generali: “Osmanlı ordusunda adaletsiz bir askere alma sistemi, bilgili ve yetenekli subay eksikliği ve yanlış taktikler var”
Sadece tüfekte fitil yerine çakmak getirilmişti. Ama organizasyon çok önemliydi. Osmanlı ordusunda ve gemilerinde her çapta ve uzunlukta birçok top yanyana diziliyor, doğru dürüst salvo atışı yapılamıyordu. Batılılar ise standartlaşmış bataryalar ile çok etkili ateş açıyordu. Osmanlılar bir türlü standart kalibrelere geçemediler. Hatta, çoğu zaman eldeki güllelerin çapına göre top döküyorlardı. Bu bir zihniyet meselesi olarak kaldı. Şöyle ki, uzun vadeli planlama çok nadiren yapılıyor, eldeki olanaklarla bir şekilde idare edilmeye çalışılıyordu.
Her halükârda, Osmanlılarda askerî reformun donanmada başladığını söylemek gerekir. Kadırga yerine kalyona geçilmesi de 17. yüzyılda 25 yıl süren Girit Savaşı’nın büyük bölümlerinde Venediklilerin Çanakkale Boğazı’nı kapatması, hatta bazen Boğaz’a girerek orada bekleyen donanmamızla savaşması nedeniyle hızlandırıldı. Bir asır önce denizlere hakim olan donanmanın Çanakkale’den çıkamaz hale düşmesi büyük zuldü. Yeni gemiler yapıldı ama mürettebat eksikliği çoktu. Üstelik kadırgaların yerine yapılan kalyonlarımız da çok iyi değildi. İlk modern okulun da 18. yüzyılda denizcilikle ilgili olması tesadüf değildir: Mühendishane-i Bahr-i Hümayun. Ne var ki, gerekli personel gene de yetiştirilemedi, çünkü bunun altyapısı olan ticari filolar son derece zayıftı. Ticari denizcilik zayıf ise, donanmanın da zayıf kalması her ülke için geçerlidir. Bu koşullarda bir dönem donanmada yelkenciler Rum, silahbaşı yapanlar Türk idi ama, bu da yürümedi. Zaten Yunan isyanından sonra donanma bu kaynaktan da yoksun kaldı.
Kara ordusuna gelince… Yeniçeriler çok uzun süre başkenti haraca kesip, devlet hazinesini (ve bazen ahaliyi) yağmalamışlardır. Tâlim de yapmazlar, eskiden yasak olan ama fiilen kabul ettirdikleri esnaflıkla uğraşırlardı. Kadroları şişirilir, esame defterine yazılanın ulufesini alırlardı. Savaş zamanı, defterlerde olanın yarısı kadar asker ortaya çıkmazdı. 18. yüzyılda “Eldeki orduyla kıyamete kadar harp edilse, düşmana karşı zafer kazanmak mümkün değildir” denmişti.
Sürdürülemeyen reformlar Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla (1826) başlayan orduda reform hareketleri amacına ulaşamamış, kıyafet, teçhizat, komuta, disiplin sorunları artarak devam etmiş, Osmanlı ordusu her bakımdan bir yamalı bohça görüntüsü almıştı.
Aslında Yeniçeriler o hale gelmişlerdi ki, İstanbul’u bir Rus baskınına karşı korumak üzere tâlimli hazır kuvvet kurulması gündeme getirildiğinde açık ve samimi bir şekilde itirazlarını yapmışlardı: “Eğer top ve tüfenk talimi için başlarımız bağlanacaksa artık esnaflıktan vazgeçmek ve tâlim ile meşgul olmak lazım gelecek, üç ayda bir hizmetsiz ulufe almak da mümkün olmayacak… Tâlim dediğin bir sıkı hizmettir. Bizi sefere gönderirlerse elimizdeki tüfengi atarız, dal kılıç olup Moskof ordusunu birbirine katarız. Allah-ü bala ocağımıza, ağa efendimize zeval vermesin, ulufe aldıkça keyfimize bakarız…” Bunlar her türlü reform girişimine karşı çıktılar. III. Mustafa’nın 1773’te kurduğu, 1782’de Mühendishane-i Bahr-ı Hümayün adını alan deniz okulunun yanı sıra, III. Selim 1795’te Mühendishane-i Berr-i Hümayun’u, yani kara okulunu açtı (O dönemde bütün ülkelerde askerî okullar istihkam temelli olduğu için “mühendishane” adı verilmişti).
Ne var ki bu okullardan istenilen sonucun alınması için daha çok uzun bir zaman geçmesi gerekecekti. İstanbul’da Patrona Halil isyanı, Nizam-ı Cedit’i savunan kadroların Yeniçeriler tarafından katli, Alemdar Mustafa Paşa’nın hakim olduğu kısa devir, sonra onun Yeniçerilerle birlikte havaya uçması, Sekban’ı Cedit’in kurulması, ayanların Sened-i İttifak’ı imzalatması, III. Selim’in katli, II. Mahmut’un Sened-i İttifak’ı yok etmeye ve Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmaya ahdedip bunu gerçekleştirmesi, birçok dış savaşla birlikte sürekli bir kargaşalıklar süreci oldu. O dönemde Napoléon, Mısır’ı işgal etti, İngiliz donanması Çanakkale’yi aşıp İstanbul önüne geldi, kıyılara toplar yerleştirildi, Ruslarla savaş edildi, Kavalalı ve Yunan isyanları, Navarin baskını oldu. Donanmamız bir kez daha yakıldı, Mısır kuvvetleri Kütahya’ya kadar ilerledi vs.
Osmanlılar bu kargaşa içerisinde istedikleri reformları zaten yapamazlardı. 1834’de Osmanlı ordunu izleyen bir Fransız generali olumsuzlukları temelde üç faktöre bağlamaktaydı: “Adaletsiz bir askere alma sistemi, bilgili ve yetenekli subay eksikliği ve yanlış taktikler”. Aynı yıllarda Osmanlılara karşı savaşan Mısır ordusunun komutanı ve Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa ise şunları söylemişti: “Mahmut reform işinde başarısız oldu çünkü … işin şekilsel yanına baktı. Pantolon ve apoletten önce kafaların değişmesi gerekirdi…” İleride Prusya ordusu genelkurmay başkanı olarak ardı ardına büyük zaferler kazanacak olan Helmut von Moltke de 1835’de Osmanlı ordusunda hizmet etmek için gelmiş, ancak eğitim düzeyinin düşüklüğü ve disiplinsizlik karşısında hayrete düşmüştü. Çok büyük fedakârlıklarla oluşturan ordular, İbrahim Paşa karşısında ilk çatışmada dağılıp yok olmuşlardı.
Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa: “Mahmut, reform işinde becerisiz oldu çünkü… İşin şekilsel yanına baktı. Pantolon ve apoletten önce kafaların değişmesi gerekirdi”
İbrahim Paşa haklıydı ama, onların Mısır’da çok daha kapsamlı bir reform çabasıyla oluşturdukları ordu da sadece Osmanlı ordusunu yenebilmişti. Orada birçok kışlalar, tersaneler, silah ve malzeme fabrikaları açmışlardı. Ancak köylerden topladıkları zavallı adamlar ilk fırsatta kaçıyor, kalanların önemli bir kısmı hastalıktan ölüyor, yıllar süren askerlik sonrasında çok azı sakat ve kırgın insanlar olarak, çoktan umut kesilmiş ve unutulmuş oldukları köylerine dönebiliyordu. Ordu bir ulus inşa etmenin aracıydı ama, insanları birkaç yıl içerisinde dönüştüremiyordu. Kavalalı bir gün Mısır gemilerinin birlikte seyir yaptıkları Fransız gemilerinin manevralarını yapmalarını istemiş ve aynı işi tam üç kat sürede yaptıklarını görünce umutsuzluğunu gizlememişti.
19. yüzyıl ortalarında Osmanlı piyadesi ve süvarisi.
Osmanlı yöneticileri durumun fazlasıyla farkında idiler. Sonuçta yitirilen her savaş en çok onların gözü önünde cereyan ediyor ve ağırlaşan yükler getiriyordu. Ellerinden geleni yaptılar. Yeni silahlar aldılar, Avrupa’ya öğrenci gönderdiler, okullar açtılar. Nihayet 1839’da Tanzimat Fermanı ilan edildi. Ancak reformlar çok yavaş ve kararsız bir şekilde yürütüldü. Bunun birinci nedeni, reformları hayata geçirecek kadrolar ve kaynakların çok sınırlı olmasıydı. İkincisi de reformu yürütenlerin bu işi idare-i maslahatçılık ile yapmaları, radikal tedbirlerden korkmalarıydı. Bu reformların durumu A. H. Ongunsu tarafından Tanzimat ve Amillerine Umumi Bir Bakış adlı kitabında şu sözlerle çok özlü şekilde ifade edilmiştir: “Kimi askerî ıslahata rağmen gerileme durdurula-mayınca bunalan ve şaşıran devlet adamlarının ya büsbütün korkak ve mütereddit bir vaziyet aldıkları ya da şark kültürüne yeni bir kültür aşılamanın güçlüklerini taktir ettiklerinden veya eski nizam ve teşkilatın faikiyetine (üstünlüğüne) kani bulunduklarından ve herhalde elleri altındaki devletin sarsıntıya asla tahammülü olmadığını hissettiklerinden dolayı hep muhafazakarlık ettikleri görülmektedir”.
Moltke: “Reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekileri, Türk serpuşu, Macar eğerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten öğretmenleriyle Avrupa örneğine göre bir orduydu”
Esasen bunlar sahibi olmayan reformlardı. Devlet kademelerindeki bir avuç çaresiz yönetici tarafından başlatılıyor ve toplum içerisinde sadece durumun farkında olan çok küçük bir azınlıktan destek bulabiliyordu. Bu nedenle Tanzimat topal, Islahat Fermanı sahipsiz, 1. Meşrutiyet de ömürsüz olmaya mahkumdu. 2. Meşrutiyet ancak Hareket Ordusu tarafından kurtarılmış, Cumhuriyet ise sürekli darbelere ve komplolara maruz kalmıştır. Reformların sahipsizliğinde bunların Batı’yı model almasının da payı vardır. Batı’dan alınan model de aslının silik bir taklidi oluyor, dolayısıyla asılları, hatta daha iyi taklitleri karşısında sürekli yenilgiye uğruyordu.
Reformların, tarihçi Enver Ziya Karal’ın deyimiyle “gelişigüzel, plansız ve kısmî oluşu” kaçınılmazdı, çünkü savaş ve ticaret dışında temasları yoktu. Daha sonraki yıllarda Batılılar kendi çıkarlarına hizmet edecek okullar açınca, Batı kültürünü daha iyi tanıyan bir kesim yetişti ama bu imparatorluğun ancak son yıllarına rastladığı gibi, burada okuyanlar arasında orduya kabul edilmeyen azınlıkların oranı yüksek idi. Böylece ortaya had safhada bir kadro sıkıntısı çıkmaktaydı.
Osmanlı sınır devriyesi, 19. yüzyıl.
II. Mahmut zamanında orduda taburdan büyük birlikleri yönetecek subay yoktu.1848’de ilk kurmay subaylar orduya katılmaya başladı. Ama Balkan Savaşı öncesinde subayların durumunu ölçmek için yapılan çalışmalarda, bunların ezici çoğunluğunun bir birliğin harekatını yönetecek emirleri yazma kabiliyetinden dahi yoksun olduğu görüldü. Nitekim Mahmut Şevket Paşa da alaydan büyük birlikleri yönetemediklerinden şikayet ediyordu. Ordudan alaylı subayların ayıklanması ancak 31 Mart Ayaklanması sonrasında başladı ve esas olarak 1913’te, Balkan Savaşı sonrasında tamamlandı. Bunun subay kadrosunda meydana getirdiği sarsıntının 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar sürdüğü İsmet Paşa tarafından ifade edilmiştir.
Ordu kadrolarında 27 Mayıs İhtilali sonrasında bir düzenlemeye gidildi. Ama elde bunu yapacak para yoktu. Bunun için ABD’den 11.5 milyon dolar civarında bir para geldi. Sonrası bir örtülü tasfiyeye dönüştü. Emekli edilecek subaylara ait listelerin hiç beklenmedik şekilde kimler tarafından yapıldığı çok spekülasyona neden oldu ama, parayı verenin etkisi kaçınılmazdı. Bu arada ordu artık sayısız cunta oluşturan bir kurum haline gelmişti. Ordunun sürekli iç siyaset içerisinde olması ve ülke yönetimine karışması, sonraki yıllarda savaş gücünü son derece olumsuz etkilemiştir.
1826’da, İstanbul halkının ordunun bazı unsurlarıyla biraraya gelip, ilk yağmayı yaptıkları 1481’den beri şehirlerine kan kusturan Yeniçeri Ocağı’nı kanlı bir şekilde ortadan kaldırması büyük bir olaydır. Devlet ve halk birleşip kendi ordusunu imha ediyordu! Ne var ki bundan sonra ordu çok uzun süre savaş kabiliyetine sahip olamadı. Donanma 1827’de Navarin, 1853’de Sinop’ta baskına uğrayıp, iki kez daha yakıldı. 1828 ve 1878’de Rusya, 1833 ve 1839’da Mısır ordusu karşısında ardı ardına perişan oldu. 19. yüzyılda sadece 1897’de Dömeke’de Ethem Paşa’nın kazandığı zafer vardır. Akabinde Balkan bozgunu ve devletin dağılması geldi.
III. Mustafa’dan beri yapılan tüm çabalar, Selim’in Nizam’ı Cedit girişimi, onu izleyen Asakir-i Mensure, Seraskerlik ve Harbiye Nezareti, kurmay okulları ve tüm diğer çabalar istenilen sonucu vermemişti. Harp okullarına girecek öğrencileri çekirdekten yetiştirmek için 19. yüzyılın son çeyreğinde açılan askerî ortaokul ve liseler ise en iyi olasılıkla geç kalmış bir girişim sayılabilirdi. Öyle ki, II. Meşrutiyet’e gelindiğinde 27 bin subayın sadece 9 bini mektepli, geri kalanı alaylı idi. Balkan Savaşı’nda ise bu sayı ancak 12.024’e çıkmıştı.
En az bu kadar önemli bir başka husus da, bir ordunun yönetiminde son derece önem taşıyan astsubay ve yedek subay eksikliği idi. Sınıf okullarının çoğu da bu dönemde açıldı. Astsubay yetiştirilmesi için okullar ancak 1909’da eğitime başladı ve bu yeterli olamazdı elbet. Balkan felaketinde hiçbir birlik hücum kabiliyetine sahip değildi. Sadece topçular teknik sınıf olarak biraz varlık gösterebildi.
A. H. Ongunsu: “Kimi askerî ıslahata rağmen gerileme durdurulamayınca bunalan ve şaşıran devlet adamlarının ya büsbütün korkak ve mütereddit bir vaziyet aldıkları ya da şark kültürüne yeni bir kültür aşılamanın güçlüklerini taktir ettiklerinden veya eski nizam ve teşkilatın faikiyetine (üstünlüğüne) kani bulunduklarından ve herhalde elleri altındaki devletin sarsıntıya asla tahammülü olmadığını hissettiklerinden dolayı hep muhafazakârlık ettikleri görülmektedir”
Bozgun sonrasında donanma İngilizlere, ordu Almanlara teslim edildi. İngilizler hiçbir zaman doğru düzgün teknik ve taktik bilgiler aktarmadılar. Zaten Yunan donanmasını destekliyorlardı. Almanlar ise bir miktar yarar sağladılar ama, bunun için korkunç bir bedel tahsil ettiler. 1912-13’de dağılan ordu 1914’te hızla toparlanmaya çalışıldı; ancak Sarıkamış ve Kanal felaketleri gene korkunç talihin değişmeyeceğini gösterir gibiydi. Nihayet Çanakkale’de ordunun belli bir muharebe gücüne kavuştuğunu görebiliyoruz. Bu zaferden sonra Rusya’nın zayıflaması ve 1917’de savaştan çekilmesi sayesinde Filistin ve Irak cepheleri tutulabildi. Galiçya ise bizim için büyük bir israftan başka bir şey değildi. Bunlar, tıpkı Sarıkamış ve Kanal operasyonlarında olduğu gibi, ordusunu Alman tesirine terk eden Enver’in affedilmez suçlarıdır. Bununla birlikte, 1. Dünya Savaşı boyunca Alman subayların Osmanlı subaylarının eğitimine katkıda bulundukları kuşku götürmez. 1914-18 savaşlarını atlatabilen subaylar, Kurtuluş Savaşı’nı başarıya götürecek bilgi ve tecrübeyi ateş sınavlarında edinmişlerdi.
Cumhuriyetin ilk döneminde ülke çok fakir, ordu hantal, donanma ise aşırı zayıftı. Genelkurmay donanmayı ancak yardımcı bir güç olarak görüyordu. Osmanlı Devleti son savaşlarının hepsinde donanmayı asker taşımak veya uygun olan kıyılarda seyyar topçu bataryası olarak kullanmıştır. Açık deniz muharebesi asla düşünülmüyordu. Abdülaziz dünyanın üçüncü büyük donanmasını yapmış, bunun için devleti büyük bir borç yükü altına sokmuştu. Ama donanma Hüseyin Avni Paşa’nın Abdülaziz’i tahttan indiren darbesine katılınca, Abdülhamit bu donanmayı Haliç’e kapatıp çürüttü. Bunun sonucu Ege’nin yitirilmesi oldu. Tekrar açık denize çıkan bir donanma, ancak yarım asır sonra yapılabildi. O da komplolar ve sızmalarla yıpratıldı.
Yanlışların bedeli Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…
Orduya gelince… Teknik sınıfların giderek öne çıkması orduya avantaj sağladı, çünkü bunlar ister istemez daha sıkı bir eğitim gerektiriyordu. Buna rağmen kara ordusu uzun süre aşırı büyük ve hantal bir yapı olarak kaldı. Mekanize bir tugayın büyük bir tümenden daha iyi olduğunu görenler vardı belki ama, asker bol, mekanize tugayı hazırlayacak para, kadro ve zihniyet yoktu. NATO’ya girişimiz bazı şeyleri değiştirdi. İlk dönemde bu hantal yapı korundu, ancak ateş gücü ve diğer olanaklar biraz artırıldı ve bazı prosedürler getirildi. Bazı özel birlikler kuruldu ki, bunlar ileride çok kritik görevlerin başarılmasını sağlayacaktır. Bunlar arasında 20 Temmuz 1974 sabahı Kıbrıs’a paraşütle atlayan hava indirme tugayı ile deniz piyade tugayı öne çıkar. Savaş gücü yüksek başka birlikler de vardı ama bu Kıbrıs harekâtı tüm başarısına rağmen ordunun eksikliklerini günyüzüne çıkardı. İletişim güvenliği ve hareketliliğin artırılması öncelikle gerekiyordu. Buna yönelik tedbirler gecikmeyle de olsa REMO (reorganizasyon/modernizasyon) planı ile alınmaya başlandı. Hantal tümenlere dayanan kolordular yerine, hareketli motorize ve mekanize tugaylara geçilmesi çok olumluydu.
Ne var ki Soğuk Savaş sona yaklaşırken Türkiye hazır olmadığı tehditlere karşı gene hazırlıksız yakalandı. Güneydoğu’da başlatılan gerilla savaşına karşı geleneksel birliklerle ve profesyonel olmayan eratla başarılı olma şansı yoktu. Bunlara karşı özel birliklerin ve olanakların geliştirilmesi yavaş ve gecikmeli oldu. Bu süreçte ordu psikolojik olarak da yıprandı. Nihayet cemaat örgütlenmeleri sızmalarla, kumpas davalarıyla orduyu büsbütün yıprattı.
Doğu’da felaket yılları 93 Harbi (1877 Rus-Osmanlı Savaşı) sırasında Ardahan Kalesi’nin düşüşü. Ardahan bu hadiseden sonra, 1917 Rus Devrimi’ne kadar 40 yıl boyunca Rusların hakimiyetinde kalacaktı.
Ancak tüm bunlara rağmen, cemaat örgütlenmesi olmasaydı bile, ordunun bu ölçüde bürokratlaşmış bir yapı içerisinde kendisinden beklenen etkinliği göstermesinin olanaksızlığını görmek lazım gelir. Evet, teçhizat eksikliği çok büyük bir gecikmeyle giderilmiştir ama, savaşta esas olan teçhizat değil, komutanların savaş lideri olarak yetenekleridir. Savaş lideri, bilgi, basiret ve cesaret sahibi olmalıdır. Bürokratlaşmış terfi ve tayin sistemi içerisinde, çok az subay bunlara sahip olabileceği bir çalışma içerisine girmektedir. Büyük kısmı, hele paşalık umudu yoksa, başını belaya sokmadığı taktirde erişmesi kaçınılmaz olan albaylıktan emekliliğini bekler.
Çok önemli bir başka nokta da, askerî okullara girenlerin seçildiği tabanın giderek daralması ve sonra daha da daraltılmasıdır. Eğitimli toplumsal kesimlerin çocukları artık bu mesleğe nadiren ilgi duymakta, bu kesimden askerî okullara giren tek tük adaylar da son dönemde tasfiye edilmekteydi. Subay çıkarılmak üzere okullarda bırakılan ve haksız şekilde sınav kazandırılanlara gelince… Hem toplumun nispeten daha eğitimsiz kesimlerinden geliyor hem de tek yanlı bir eğitimle bakışları daraltılıyordu. Askerî okulların ve öğrencilerin yabancı güçlerin denetimindeki cemaatlerin eline terkedilmesi ise zaten felaketin kendisiydi ve TSK’nın içinde bulunduğu zaafın ve liderlik yoksunluğunun en temel göstergesi olarak ortaya çıktı.
Ayrıca Batı ülkelerinde subay adayları ve subaylar için zorunlu olan “okuma”nın çok azının yapıldığı bilinmelidir. Bir savaş lideri olarak subay, tarih, toplumsal konular, dil, felsefe, coğrafya, kültürel incelemeler, bilimler ve yönetimle ilgili dallarda sürekli bilgi geliştirmeli, bu arada kendi branşında uzmanlığını artırmalıdır. Askerlik, vergi dairesinde kayıt tutmak gibi, emeklilik beklenen bir iş olamaz; ama ne yazık ki öyle bakanlar pek çoktur. Okuma üşengeçliği oraya yansımıştır elbette.
Sonuç olarak sorun, örgütlenme sistemi veya donanımda değildir; geniş bakışaçısı kazanmaktadır. ABD-Irak savaşında bir komutan, “elimizdeki tüm silahları değiş tokuş etmiş olsaydık bile sonuç değişmezdi” demişti. Zihinleri geliştirecek bir eğitim sistemine geçilmemesi ve aday seçiminin bozulması yıkıcı olmuştur. Gelişmiş bir zihin ise meslek okulunda verilemez. Harp okulları üniversite değil meslek okuluydu.
18-20. YÜZYILLAR
Osmanlı ordusunun yenilgiler silsilesi
1768-1774 OSMANLI-RUS SAVAŞI: Çeşme felaketinde donanma imha edilirken 1770 Kartal Meydan Muharebesi’nde Osmanlı ordusu zayıf bir Rus kuvveti karşısında dağıldı.
1787-92 RUS SAVAŞLARI: Osmanlı yenilgileriyle sonuçlandı.
1806-1812 RUS SAVAŞLARI: Osmanlı yenilgileriyle sonuçlandı.
1828-29 OSMANLI-RUS SAVAŞI: Balkan ve Kafkas cephelerinde yenilgiler birbirini izledi. Ruslar Edirne ve Kars’a girdiler.
KAVALALI İSYANI: 1831’de Şam’a kadar ilerleyen Kavalalı kuvvetleri, Çukurova ve Anadolu’da ileri harekata devam edip Kütahya’ya kadar ilerlediler. 1833’te asilerle Kütahya Antlaşması imzalandı.
1939 NIZIP MUHAREBESI: Osmanlı ordusu Kavalalı İbrahim Paşa karşısında muharebenin ilk dakikalarında dağıldı, kelimenin tan anlamıyla eriyip yok oldu.
1853-1956 OSMANLI-RUS SAVAŞI: Osmanlılar ancak İngiltere ve Fransa’nın desteği ile Rus saldırısını durdurabildiler.
1977-78 OSMANLI-RUS SAVAŞI: İstanbul’a kadar ilereyen Ruslar, Balkanlar’da ve Kafkasya’da büyük kazanımlar elde etti.
1897 OSMANLI-YUNAN SAVAŞI: Osmanlı ordusu bu savaşta zafer kazandı ama planlandığı gibi Yunan birliklerini imha etmeyi başaramadı, sürekli çekilmeye mecbur bıraktı.
1911-12 TRABLUSGARP SAVAŞI: İtalyanların kazanımıyla sona erdi.
1912-13 BALKAN SAVAŞI: Türk tarihinin en büyük felaketi yaşandı.
1914-18 BIRINCIDÜNYA SAVAŞI: Çanakkale ve Kut başarılarına karşın Sarıkamış ve Kanal felaketleri ile Nablus Meydan Muharebesi Osmanlı Devleti’nin sonu oldu.
1919-1922 İSTİKLAL HARBI: İşgal ve dağılmadan kurtulup Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, 1911-1918 savaşlarında yetişen subay kuşağı sayesinde başarıldı.
1000 YILIN EN KÖTÜ DÖNEMİ
Yeniçerilik kaldırıldı, perişanlık daha da arttı
Nizip Muharebesi (1839) sırasında Osmanlı ordusunda görev yapan Moltke, eski ordunun hiç değilse kalıntılarını görmeyi ummuş, fakat bundan hiçbir iz bulamamıştı. O sırada eski olan her şey çökmüş, ama yeni olan hiçbir şey yerine oturmamıştı. Osmanlı tebaası devletle bağını koparmış, devlet de örgütlenme gücünü yitirmişti.
Moltke şöyle diyor: “Küçük Asya’da her birinin menfaati ayrı olan ve birbirini kıskanan dört komutan vardı. Ayrıca asker kaçaklarını getirenlere verilen mükafat giderek arttırılıyor ve bu işten servetler kazanılmasına rağmen firar asla azalmıyordu. Kıtalar emir dinlemiyor, kışladan çıkan hiçbir birliği dağılmadan birkaç kilometre yürütmek mümkün olmuyordu…”
100 yıl sürecek gerileme Nizâm-ı Cedit askerleriyle orduya bir nizam gelmediği gibi, 1913 Balkan Savaşı’na kadar uzanacak ağır yenilgiler dönemi de başlamış oluyordu.
Moltke, özellikle Doğu’dan alınan askerlerin çoğunun düşmana olduğu kadar kendi subaylarına ve askerlerine ateş ettiğini, dağ yollarını keserek eşkıyalık yaptığını anlattıktan sonra II. Mahmut’u Büyük Petro ile karşılaştırır. Her iki memlekette de yenileşmenin yukarıdan geldiğini, ancak Osmanlı sultanının gelişmeyi önleyen geleneklerin esiri olduğunu ifade eder. Mahmut’un 1826’da yeniçerileri kaldırdıktan sonra, bölgelere hakim olan derebeylerine boyun eğdirmeye giriştiğini söyler. Şu sözleri de çarpıcıdır: “Reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekleri, Türk serpuşu, Macar eğerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten öğretmenleriyle Avrupa örneğine göre bir orduydu.” O günlerin ordusu işte böyle karmakarışık bir güruh olup, donanma da kaptan paşa tarafından Mısır’a kaçırılmış, İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmişti.
Bu yıllarda beş kez İstanbul’da İngiliz elçiliği yapmış olan Stanford Canning’in değerlendirmesi ise şöyledir: “Mahmut çok geniş görüşlü değildi ama hükümet ve idare alanında yapılması gereken yeniliklerin asgarisini kavrayıp harekete geçti. Daha müsait koşullarda ülkesini kurtarabilirdi. Yunanistan’ın kaybı ve Edirne Antlaşması’nın yol açtığı yıkım sultanın itibarını ve cesaretini kırdı”.
İşte, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonraki ilk yıllarda durum bu kadar zor ve sıkıntılıydı. Bu ortamda reformu destekleyen unsurlar da bir avuç bürokrattan ibaretti. Zorla, ite kaka yapılan değişimin sonucu da belliydi.
İTTİHAT VE TERAKKİ’DEN CUMHURİYETE
Ordu: Ulus yaratmanın olmazsa olmaz bir aracı
Avrupa’da 1790’larda başlayan Sanayi Devrimi, değişim temposunu başdöndürücü bir hıza çıkarırken, bunun etkileri dalgalar halinde dünyaya yayılıyordu. Değişimin yavaşlığından şikayet edilen ülkelerde bile sarsıntılar gözle görülenden, örneğin limanlardan içerlere uzanan demiryollarından, çok daha derinden işliyordu. Ve dönemin başında, 1800’lerde dünya nüfusunun sadece yüzde 3’ü kentlerde yaşıyordu. Bu rakam 1900 yılında % 14 olup, ancak 1950 yılında % 30’lar seviyesine çıktı.
19. ve 20. yüzyıl dünyasının yöneticileri için en temel sorun, nüfusun ezici çoğunluğunu teşkil eden köylüleri yurttaş yapmaktı. Ne var ki eski rejimler içerisinde böyle bir sorunu olmayan köylülerin, şimdi önlerine koyulan yurttaşlık yükümlülüklerini üstlenmek gibi bir dertleri yoktu. Hatta, çoğu yerde bundan kaçmanın tüm yollarını denediler. Ne var ki devletler, kendilerine birer ulus inşa etmedikleri taktirde, bunu yapanlar tarafından yutulacaklarının pekala farkında idiler.
Çok tipik bir örnek Napoléon’dur. O imparator olduğu zaman, Fransa’da yaşayanların üçte biri Fransızca bile bilmiyor, yerel dilleri konuşuyordu. Dünyada ilk kez Fransız İhtilali ile gelen genel askerî hizmet yükümlülüğü, hepsini “Fransız” yapmak için iyi bir fırsattı ve her yıl gelen kuralar bu tornadan geçmeye başladı. İkinci olarak, ülkenin her yerinde binlerce ilkokul açılmaya başlandı. Bu örnek çok kısa süre içerisinde bunu yapabilen tüm ülkelerde uygulanmaya başlandı. Ayrıca, büyük öğretmen ihtiyacını karşılamak için açılan öğretmen okullarından mezun olanlar, hem ulusu oluşturan temel bilgileri çocuklara veriyor hem de askerde son derece kritik olan “yedek subay” ihtiyacını karşılıyordu. Balkan ülkeleri bunu Osmanlılardan daha önce yaptılar ve Osmanlıları korkunç bir yenilgiye uğratarak coğrafyalarından kovdular.
Türkiye, onların 19. yüzyılda yaptıklarını ancak 20. yüzyılda yapmaya başladı. Bununla birlikte, 19. yüzyılda askerî okullardan yetişen subaylar, ülkenin modernleşme ihtiyacını çok yakından hissederek bunun için siyasi faaliyete geçmişlerdi. İttihat ve Terakki’nin esas gücü askerlerdi. II. Meşrutiyet döneminin ilk yıllarında duruma hakim olamadılar ama, 1913’ten itibaren ordudan başlayarak sivil hayatta da bir dizi reforma giriştiler. 1914’te yılında kapitülasyonları kaldırdılar. Savaş içerisinde medeni kanunda iyileştirmelere gittiler, kadınlara evlilik konusunda bazı haklar getirdiler, okulları milli eğitime bağladılar, hukuku tekleştirdiler vs.
Kısaca, cumhuriyet reformlarının başlangıcı, İttihatçıların Büyük Savaş içerisinde yaptığı işlerdir. Mustafa Kemal liderliğindeki reformcu askerlerin desteğiyle kurulan Cumhuriyet, bu “inkılap”ları toplumdan gelen muhafazakar direncin aşamayacağı noktaya kadar ileri götürmüştür. İnkılapçı dönemin genel olarak 1930’a kadar sürdüğü görülür.