Etiket: sayı:28

  • Avrupa’nın Doğu ilgisi ve tutunamayan Osmanlı

    15. yüzyıldan itibaren Doğu kültürünü eserlerine taşıyan Batılı aydınlar, 19. yüzyıl başlarında artık büyük bir akım haline gelen oryantalizmi neredeyse tüm disiplinlere yaydılar. Türklerin eşzamanlı Batılılaşma serüveni ise yarımyamalak kaldı.

    Batı edebiyatlarında Müs­lüman dünyanın nasıl işlendiği konusu bir öl­çüde farklı bir perspektiften incelenme durumunda; çünkü edebiyat alanında, iki dünya arasındaki uçurum sonradan açılmıştır.

    Ortaçağ’da, şövalye gele­neği ve bu geleneğin üzerin­de durduğu değerler, konunun belli bir eşitlik teması üzerinde işlenmesini sağlamıştı: Önem­li olan şövalyenin değerleriy­di, Müslüman ya da Hıristi­yan olması değil. Avrupa’nın en önemli katedrali sayılan Chart­res’daki dev bir vitrayda Müs­lüman şövalyeyle Hıristiyan şövalye eşit koşullarda temsil edilmiştir. Boccacio’nun yapı­tında Selahattin ile II. Frederik aynı vakarla yeralır. XV. ve XVI. yüzyılın büyük epik eserlerine de bu anlayış hakim olmuştur: Il Tasso’nun kitaplarında Müs­lüman ve Hıristiyan şövalyeler sevişir, dövüşürken aynı dünya­nın insanları gibi ele alınırlar.

    Türk modası İlk defa 1670’te sahneye konan Molière’in ünlü eseri Kibarlık Budalası (Le Bourgeois Gentilhomme), dönemin “Türköri” tabir edilen oryantalist modası dolayısıyla Batı’da büyük ilgi görmüş, sonradan edebiyatın klasikleri arasına girmişti.

    Buna karşılık, Batı edebi­yatlarında Arap figürü ne den­li olumlu biçimde işlenmişse, Türk figürü o denli sert, eleş­tirel olmaktan uzak bir itkiyle işlenmiştir. Niğbolu Savaşı’y­la birlikte gerçek bir tehdide dönüşen varlıkları, Türklerin, İstanbul’u almalarından sonra gerçeküstü bir korkunun kay­nağı olarak yorumlanmalarına yolaçacaktı. Rönesans döne­minden başlayarak, “Türk kor­kusu” ve bu imgeye bağlı olarak geliştirilen olumsuz şiddet yan­lısı türev imgeler sarmaya baş­ladı ortalığı.

    Büyük yazarların bile aynı yaklaşım biçimini benimsediği açıkça görülmekteydi: Machia­velli Mandragore’de, Giambat­tista Giraldi Ecatommiti’sin­de, Molière ünlü Le Bourgeois Gentilhomme’unda ürkütücü, akıl fukarası bir Osmanlı port­resi çizdiler. Bu, başka birta­kım yazarların, Türklerin özel­likle Avrupalı kadınlarca çok beğenildiği görünüşünü izleyen ürünler vermesini engellemedi. Christopher Marlowe, Timur­lenk’ten yola çıkarak bir oyun yazmıştı; Propero Bonarelli de, Kanunî Sultan Süleyman’dan yola çıkarak, Avrupa’da bü­yük başarı kazanan II. Solima­no adlı oyunu kaleme aldı. Bir moda olmuştu Osmanlı dün­yasının tipleri üzerine kurulu yapıtlar vermek: 1648’de çıkan Madeleine de Scudéry’nin İb­rahim’i bu ilgiyi doruk noktası­na taşıyacaktı.

    XVII. yüzyılla birlikte, özel­likle de Viyana kuşatmasının başarısızlığından sonra Avru­palılar bir ölçüde rahatladılar, Türklerle ilgili olumsuz yak­laşımların da giderek ortadan kalkmasını sağladı bu; hiç değil­se tam anlamıyla nesnel olma­salar bile, “öcü” imajını kafala­rından silmeye başlamışlardı.

    XVIII. yüzyılda Binbir Ge­ce Masalları ve Hâfız Divanı bölük pörçük Batı dillerine ak­tarılmıştı. Bu kaynaklar, Go­ethe’yi derinden etkiledi: Batı Doğu Divanı’nı yayımladığın­da, Avrupa’nın düşünen, yara­tıcı kafaları Doğu sorununun ne ölçüde titizlik ve dikkat is­tediğini kavramak zorunda ka­lacaklardı.

    Goethe ile Voltaire’in Haz­reti Muhammed’e yaklaşım bi­çimleri ve Napoléon’un kıssa­dan çıkardığı hisse, Doğu ima­jının ortadan ikiye ayrıldığının açık kanıtıydı artık: Genç Go­ethe, İslâm’ın peygamberi üze­rine bir tiyatro oyunu yazmayı düşünmüştü, yüceltici bir yak­laşımı vardı, ne yazık ki bunu gerçekleştirememişti; elimizde kısa bir taslak metni var… Vol­taire alaycı bir tonla ele almıştı Hazreti Muhammed’i, bu yak­laşımı Napoléon şu sözlerle de­ğerlendirecekti: “Voltaire dün­yanın çehresini değiştiren, gör­kemli bir karaktere sahip olan kişiyi en adi, en bayağı üslûpla ele almıştır”.

    Harem’e giren ressam Danimarkalı ressam Elisabeth Jerichau-Baumann’ın, “Prenses Nazlı Hanım” adlı tablosu (1870’ler), Harem’e girme izni alan kadın sanatçının eserini, dönemin diğer kurgusal oryantalist ressamlarınkinden ayırır.

    Galland, Binbir Gece Ma­salları’nın bütününü çevirip günışığına çıkardığında, Doğu imgesi edebiyat ve tiyatroda bütün bütüne değişecekti. Ar­tık Türklere, Osmanlılara, İs­tanbul’a büyük bir gizem duy­gusuyla yaklaşılmaya başlan­mıştı. Crébillon ve Bedford’un öyküleri, Viyana’da sahneye konan pek çok oyundaki rep­likleri değerlendirmek gere­kirse, artık bütün yönleriy­le Osmanlı gündelik yaşamı, Müslüman kadınların yaşa­ma biçiminden mutfak kültü­rüne kadar pek çok konunun içinden didik didik ediliyordu. Haçlı seferleri döneminden kalma Doğu musikisi öğeleri iyiden iyiye canlandırılmıştı aynı dönemde; “yeniçeri mü­ziği” adı verilen bu tür müziği icra edebilecek gerçek Türkler bulunamazsa, onların yerine “zenciler” kullanılıyordu.

    Müzik alanında, bizim Ba­tılılaşma sürecinin içinde, Do­nizetti Paşa’yla başlattığımız ithal hareketi üzerinde çok du­rulmuştur. Oysa, İngiliz tarih­çi Henry Farmer, başta “Türk Marşı”yla Mozart’ın olmak üze­re, pek çok Batılı bestekârın ya­pıtlarındaki Türk-Osmanlı mo­tiflerinin etkilerini saptamış, uzun bir döküm yaptıktan son­ra, Doğu enstrümanlarının Batı müziğini etkileme biçimine de ışık tutmuştu. “Fındıkkıran”da Çaykovski’nin, “Peer Gynt”ta Grieg’in, Cherubini ve David’in yapıtları bu listede önü çeken parçalar arasındaydı.

    Batı resminde oryantalizm anlayışı, Müslüman dünyayla kurulan yüzyüze ilişkiden kay­naklanmış doğal bir kültür ol­gusudur. Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmet’in daveti üzeri­ne sarayda çalışmıştı; Carpac­cio, Türklerin Venedik Cumhu­riyeti ile olan ticari ilişkilerinin bir sonucu olarak, yakından ta­nıma fırsatını bulduğu bir dün­yayı betimliyordu; XVIII. yüz­yılda Jean-Baptiste Van Moor, III. Ahmet’in padişahlığı sıra­sında gözde olmuş, Jean-Etien­ne Liotard, İzmir’de bir Türk gibi yaşayarak resimleriyle üne kavuşmuştu.

    Gerçek anlamıyla “oryanta­list” biçimde bu dünyayı algı­lamış ilk ressamın Rembrandt olduğu söylenir. Rembrandt yal­nızca Müslüman dünyaya değil, bu dünyanın ürünü olan resim­lere de büyük ilgi besliyordu, ayrıca Moğol minyatürleri üze­rinde kopya çalışmaları yap­mıştı. Philippe Julian’a bakılır­sa, Fransa’da oryantalist akım iki önemli tabloyla başlamıştır: Antoine Jean-Gros’nun “Ebu­bekir Savaşta” adlı 1806 tarihi­ni taşıyan yağlıboya resmi ile Anne-Louis Girodet- Trioson de Roucy’nin 1810’da yaptığı “Kahire İsyanı”. Bu yapıtlarda, özellikle de ikincisinde, oryan­talist resim anlayışının bütün karakteristik yanları görülüyor­du: Görkemli giysiler, egzotik silahlar, hareketli sahneler ve ögeler, Delacroix’nın düşledi­ği Doğu’dan büyük bir başyapıt çıkartmasını sağlayacaktı: 1827 tarihini taşıyan “Sardanapal’ın Ölümü”.

    Binbir Gece Masalları

    Galland’ın derleyip, Fransızca’ya çevirdiği Binbir Gece Masalları’nın ilk baskıları… Eser, Batı’daki Doğu ve Osmanlı imajı üzerinde belirleyici oldu.

    Oryantalizm yalnızca fan­tezilerle beslenen bir anlayış değildi şüphesiz. XIX. yüzyılla birlikte “Doğu’ya Yolculuk” mo­dası almış yürümüş, yazar ve ressamlar da geniş seyyah yel­pazesinde yerlerini almışlardı. Bu modanın ressamlar açısın­dan taşıdığı ayrı bir önem vardı: Fantezi boyutunda ilgilendikle­ri bir dünyayı apaçık biçimde, tüm görsel özelliklerinin eşli­ğinde tanıma fırsatı doğuyor­du kendilerine. Bu doğrudan doğruya temas onlar açısından ciddi kazanımlar doğurmuş­tur: Delacroix, sözgelimi, Ku­zey Afrika’ya yaptığı yolculukta (1832) Harem’in güzelliği kar­şısında afallıyor; İngres ise, An­tik Yunan’da en yetkin biçimini aldığını sandığı Kadınlar Ha­mamı’nın Osmanlılar tarafın­dan bir “cennet mekânı”na dö­nüştürüldüğünü düşünüyordu.

    Batı resminde oryantalist öğeler XIX. ve XX. yüzyıla da taştı: Özellikle renk düzlemin­de, Batılı ressamların alışagel­dikleri çeşit ve uyum anlayışı büyük ölçüde Doğu’dan gelen estetik tadlarla değişme yolu­nu tuttu. Hat sanatı ise harf­lerin kendiliğinden estetikleri ile Batılı ressamın çizgi dün­yasına yeni bir soluk taşıya­caktı: Klee’nin yapıtı bunun somut örneğidir.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı gerileme dönemi, Av­rupalının gözünde çok daha çabuk bir biçimde “çöküş”le özdeşleştirilmiştir. Gerçekten de, ister gerileme süreci olarak adlandırılsın, ister çöküş döne­mi olarak, Osmanlıların iç bün­yesindeki gevşemeyi tek yönlü bir biçimde irdelemek müm­kün değildi: Ekonomik plan­da büyük bir kasvet çökmüş­tü devletin üzerine; bu, doğal bir biçimde toplumsal yaşamın herbir kademesine inmekteydi; öte yandan, bir imparatorluğun doğal olarak en büyük sigorta­sı sayılması gereken askerî güç alanında da tıkanma başgöster­mişti: Kültürel açıdan da Os­manlıların geliştirdiği değer­ler bütünü zedelenme, sarsılma yolundaydı.

    Türk kıyafeti giymek Fransız ressam Jean Etienne Liotard’ın 18. yüzyıl ortalarında yaptığı tabloda, esere adını veren Bay Levett ve Bayan Helene Glavany, Türk kıyafetleri içerisinde poz vermiş.

    Askerî planda, Rusya’da da benzeri bir tıkanma yaşanmış, ama Büyük Petro II. Osman ya da IV. Murad’dan çok önce radi­kal çözümler bularak ordusu­nu bütünüyle, hem araçgereç açısından, hem de stratejik açı­dan yenileştirmeyi başarmıştı. Osmanlılar için askerî güç, onu elinde bulundurmak ve azalt­madan sürdürmek hayati bir anlam taşıyordu. Bu nedenle de, XIX. yüzyılın başından baş­layarak orduya yeni bir çehre verilmek istendi. Sarayın yeni­çerilerle mücadelesi Osmanlı padişahları açısından acı ye­nilgiler ve anılarla doludur: As­kerî değişimin ve reformların bedelini ödemek neyse ne, bu­nun da eninde sonunda kültü­rel bir sorun olduğunu anlamak için epey insan, emek ve zaman harcamak gerekecekti.

    Askerî planda reform, ay­nı zamanda kültürel düzlem­de değişim demeye geliyordu: Eğitim, teknik, lojistik alanında köklü bir başkalaşım yaşanma­sı ise düpedüz bir düzen de­ğişikliğini gerektiriyordu. Bu amaçla, III. Selim ve II. Mah­mud dönemlerinde yurtdışın­daki elçilerimiz, İstanbul’dan gönderilmiş pek çok kişinin birkaç yabancı dil öğrenmesi için seferber olmuşlardı.

    İstanbul’un çehresi de bu Batılılaşma serüveniyle değiş­meye başlayacaktı: Avrupa’dan gelme mimarlar ve içmimar­lar yeni sarayların, görkemli konak ve köşklerin yapımın­da kendi estetik ölçütlerini de getiriyorlardı. XIX. yüzyılın sonundan başlayarak kısa sü­re içinde İstanbul’un pek çok mahallesini “Art Nouveau” ve “Art Deco” köşkler, konaklar ve hatta apartmanlar kaplaya­caktı. Beylerbeyi ve Çırağan Saraylarına mührünü vurmuş­tu yabancı mimarlar: Raymon­do d’Aronco ise sivil mimari alanında önemli bir değişime yol açacaktı; Yıldız Fabrika­sı’nı, Haydarpaşa Hastahane­sini, Şeyh Zafir türbesini ve nice konağı ona borçluyuz.

    Beylerbeyi Sarayı 1865’te yapımı tamamlanan, mimar Sarkis Balyan’ın eseri Beylerbeyi Sarayı, Batı etkisine girmiş mimari anlayışın en önemli Barok örneklerinden sayılıyor.

    Tepeden inme bir biçimde gelmemiştir yalnızca Batılı­laşma. Osmanlı aydını da, çı­karttığı gazetelerin içerik ve biçiminden, benimsediği dü­şünürlerin ve öğretilerin nite­liğine kadar Batı dünyasını ya­kından izleyen etkili bir kesim olarak gözükmüştür.

    XX. yüzyılın başına gelindi­ğinde, Osmanlı başkenti bu Ba­tılılaşma hareketiyle geleneksel olanın korunması sürecinden doğan bir karmaşayı yaşamak­taydı. Karikatürden tiyatroya, tramvaydan feribota, hayatın herbir kesimine Batı dünyası­nın tekniği, görgüsü ve üslûbu akın etmekteydi. Öte yandan en tutucu, en koruyucu yakla­şımlar içiçe kaynaşmış biçimde karşı kutbu oluşturma çabası­nı sürdürüyorlar ama tutuna­mayacakları günbegün orta­ya bütün açıklığıyla çıkıyordu. Mustafa Kemal, Osmanlıların işinin bittiğini kesinkes kavra­yıp Anadolu’ya doğru yola çıktı­ğında, imparatorluğun yaşadığı dramın son perdesini oynadığı tartışılmaz bir gerçek halini al­mıştı.

  • Bir illet var devlette, devletten içeri

    İslâmiyet’in hızlı yayılışıyla birlikte Anadolu coğrafyasında da güçlenen tarikat ve cemaatler, Osmanlı döneminde sıkı denetime tâbi tutulmuştu. Şer’i-Sünni bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olaylara bakışında, Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardı. Asayişin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı görülmemiştir. İşte Osmanlı döneminde sivrilen dini karakterli hareketlere karşı devletin yaklaşımı ve bunların liderlerinin başlarına gelenler…

    SUNUŞ

    Biat kültürü II. Abdülhamid döneminde saray ressamı Fausto Zonaro’nun yaptığı tablo. Zikir halinde, kendinden geçmiş ve şeyhlerinin önünde eğilen müritler, tekkeye getirilmiş çocuklar…

    Türklerin Anadolu’yu mesken tutmaya baş­lamalarında öne çı­kan “Bacılar, Gaziler, Ahiler, Abdallar” olarak kategori­ze edilen grupların hepsi sa­vaşçı kişiliklerdi. Bunlardan Abdallar zümresi olarak ad­landırılanlar, günümüzde ta­savvuf büyükleri ve müritleri olarak tanındıklarından sa­vaşçı kimlikleri unutulmuş­tur. Oysa Geyikli Baba, Abdal Musa gibi şeyhler, müritle­riyle birlikte Bursa’nın fet­hinde savaşmış, hatta kendi zaviyelerinin bulunduğu yer­leri bilfiil kılıç zoruyla zapt etmişlerdir.

    Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserinde Or­han Gazi’nin Geyikli Baba ile karşılaşmasını anlatır. Ge­yikli Baba’ya kim olduğunu soran Orhan Gazi “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Ve­fa tarîkindenim” cevabını alır. Anadolu’nun görmüş ol­duğu en etkili isyan hareketi olan Babailer İsyanı’nı başla­tan, Selçuklu Devleti’ni yıkıp kendi devletlerini kurma pe­şinde iken bozguna uğrayan bir tarikatın şeyhine bağlı olduğunu çekinmeden söyle­yen bir derviş vardır karşı­sında. İlginç olansa, Osmanlı Beyliği’nin başındaki Orhan Bey’in bu Vefaî dervişine il­gi gösterip zaviyesini inşa etmesidir. En önemli komu­tanlarından Turgut Alp zaten Geyikli Baba’nın mürididir.

    Günümüzde barış, kar­deşlik temaları ile öne çıkan tasavvufi hareketlerin önem­li bir kısmı, ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri devleti he­deflerine alan, bazen devlet­leşen hareketler olmuşlar­dır. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden yönettiği gücün karşılığı devlet değilse de o kadar etkilidir. Osmanlıların doğudaki en büyük rakibi Sa­fevî Devleti, Şeyh Safiyyüd­din İshak’ın 14. yüzyılın baş­larında Erdebil’de kurduğu tarikata dayanmaktadır.

    Bir tekkeden bir dev­let çıkarılabildiğini, üstelik devrinin süper gücü olduğu halde kendine rakip olabil­diğini, kendi kuruluş devrin­de abdalların etkisini gören Osmanlıların tasavvufi ha­reketlere kayıtsız kalması düşünülemezdi. Başlangıç­ta bugünkü anlamda Sünnî kalıplarla karşılanan bir dinî ortam yoktu. Her anlayışın bağlıları, rahatlıkla kendi iti­katları çerçevesinde hayatla­rını sürdürüyordu.

    Safevîler, propagandist­leri ile resmî devlet felsefe­si olarak benimsedikleri şia akidesini Anadolu içlerinde yaymaya çalıştıkça, bazı şeh­zadelerin isyanlarına açıktan destek verdikçe, Osmanlılar Safevîliğe ve Şiiliğe meylet­mesi muhtemel Türkmen gruplarının ayrılıkçı kimliğe düşmemesine çalıştılar. He­terodoks gruplarla mümkün mertebe uzlaşma yoluna gi­derek, tarikat faaliyetlerin­de serbest hareket etmeleri­ne imkân sağladılar. Ne var ki Osmanlı-Safevî arasındaki rekabetin, İslâm dini içinde o zamana kadar keskin bir ay­rım halini almamış Sünni-Şii rekabetine dönüşmesi, her iki taraftaki karşıt grupların, sis­temin ideolojik paradigması altında ezilmesine yol açtı.

    Osmanlı medreseleri, ke­sin olarak devletin kontrolü ve yönlendirmesi altında bu­lunduğundan, Sünni gelene­ğin sarsılmaz kalesi haline geldiler. İslâm coğrafyasının genişlemesine paralel olarak farklı inançlarla çarpışma­nın sonucunda ortaya çıkan sentezler, Osmanlı öncesin­de zındıklık ve ilhad hare­ketleri olarak reddedilip, müntesipleri ağır şekiller­de cezalandırılırdı. Başlan­gıçta sistemlerine açıkça bir saldırı olmadıkça, Osmanlı­ların pek itibar etmediği bu ayrım, Sünni ekolün gide­rek tavizsiz olması, âlimlerin siyaset ve devletle içiçeliği, ikbal kaygısı gibi etkenlerle Osmanlılara da sirayet etti. Şeyh Bedreddin, Molla Lütfi, Sarı Abdurrahman gibi Sün­ni ulemanın katline fetvalar verilerek bunlar idam edil­diler. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren ruhi altyapısını oluşturan ve bir nebze Alevîlik taşıyan Vefaî­lik, Kalenderîlik gibi tari­katlar yanında, Bayramîlik, Halvetîlik gibileri, Safevîli­ğin geliştirdiği şia akidesi ile hiç alakaları olmadığı, hatta Sünni renkleri daha ağır bas­tığı halde takibe alındılar. Bu devirden kalma Bektaşiler, Yeniçeri Ocağı ile olan bağ­ları sayesinde ocağın kaldı­rıldığı 1826 senesine kadar dokunulmaz kalmayı başar­dılar.

    Anadolu ve Rumeli’de­ki heterodoks gruplar olsun, Sünni tarikatlar olsun, her biri mezhep çatışması da içe­ren İran savaşlarının sona erdiği 1821-23’e kadar göz­den uzak tutulmadılar. Üzer­lerindeki sosyal ve ekonomik baskılar ile bazen içlerinden çıkan bir babanın kurtarı­cılığına sığındılar, bazen de Celalî adı verilen eşkıyaların peşine takıldılar. Anadolu ve Rumeli’nin sosyal panorama­sı bu vaziyeti alınca da, her türlü tarikat ile şeyh, hatip, vaiz gibi etkili şahsiyetler ve çevreleri, devletin her hare­ketlerini kontrol ettiği züm­reler haline geldi.

    Zikir ve kontrol Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Rufaîler kontrol altında tutulmuşlardı.

    Bu zümrelerin kendileri­ne yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılma faaliyetleri aynı sıra­lara rastlamaktadır. Bekta­şilik zaten himayeye mazhar resmî devlet tarikatı hük­mündeydi. Mevlevî, Melâmî, Halvetî gibi yaygın tarikatlar da müritleri arasında vezir­ler, paşalar, beyler olmasına özel önem verdiler. Melâmî­ler bunlar arasında en etkili olmalarına rağmen, mensup­larından olan devlet büyükle­rinin ardı ardına katledilme­leri üzerine bir nevi gizlilik kuralları çerçevesi altında faaliyet yürütmüşlerdir.

    Zamanla gelişen Selefî akımların Osmanlılardaki yansıması olan Kadızadeliler gibi gruplar, cephe aldıkla­rı tasavvuf ekolleri ile şiddet içeren bir mücadeleye gire­rek, asayişin ihlal edilmesi­ne sebep olduklarından top­yekûn imha edilmişlerdir. XVII. yüzyılın önemli dönüm noktalarından olan Kadıza­deli hareketi, günümüzdeki Selefîler gibi katı İslâmi ku­ralları topluma dayatmış, ba­zı türbelerin tahribi, tekkele­rin basılması, dervişlere uy­gulanan şiddet eylemleri ile toplumun hafızasından kolay kolay silinmemişlerdir. Bu olaylardan kısa süre sonra Batı’ya açılmanın, Lale Dev­ri’nin, Barok ile Rokoko’nun gelmesi ve halkın bunlara pek tepki göstermemesinin, baskıcı Kadızadeli zümrele­rin halkta yarattığı tereddüt­le alakası araştırılmalıdır.

    Akide ve eylem itibariyle şüpheyle yaklaşılan tarikat­lar her zaman olmuştur. Bil­hassa toplumsal çalkantıla­rın zirveye çıktığı dönemler­de, tarikatların öncülüğünde bir gerginlik yaşanılmaması için müteyakkız bulunulma­sı, eski tecrübelerden yarar­lanılarak ilke haline getiril­mişti.

    Tarikatların izlenmesi ve aleyhlerine bazı yaptırım­lar uygulanabilmesi için be­lirli kriterler geliştirilmişti. Öncelik mürit sayısında idi. İkinci olarak mensuplarının canlarını şeyhleri için feda etme noktasına gelip gelme­dikleri önem kazanırdı. Ru­miye Şeyhi’nin o devir dev­let adamları için korkunç bir rakam olan 40.000’e ulaşan mürit sayısını ve bunların şeyhleri için her an canları­nı vermeye hazır olduğunu öğrenen IV. Murad, tereddüt­süz o şeyhin idamını emret­mişti. Üstelik o devirde koyu Sünni olan Rumiye Şeyhi’nin müritleri, Osmanlıların sa­vaş halinde olduğu Safevîler ile sınır bölgesinde yaşıyor­lardı. Bir tampon bölge ola­rak onların kullanılmasını bile düşünmeden, doğrudan doğruya idama hükmedilme­si stratejik olarak iç kargaşa­dan daha fazla korkulduğunu, üstelik bu iç kargaşanın bir tarikat şeyhi ile başarılması ihtimalinin yüksek olduğu­nun düşünüldüğünü gösterir. Bu yazıya eşlik eden örnek­lerde de görülmektedir ki ay­nı hassasiyet birçok olayda tekrarlanmıştır.

    Bektaşi şeyhi Nafi Baba Yeniçeri ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri yıktırılmış, çoğu Bektaşi Nakşîbendîliğe geçmişti. Nafi Baba Tekkesi’ne ismini veren Bektaşi şeyhi.

    Osmanlı iktisadi düzenin­de büyük yeri olan vakıf sis­temi, tarikatların ekonomik özgürlüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, dev­let adamları ve halk tabaka­sından isteyen herkes, bağlısı oldukları tarikatlara zengin gelir kaynakları vakfetmişler­dir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcan­mak zorunda olsa da, çok çe­şitli yolsuzluklar yapılabil­mekteydi. Bu gelirler tarikat­ların gücünü arttıran, etkisini çoğaltan bir nitelikte olduk­larından, Bektaşi tarikatının yasaklandığı 1826 yılından sonra vakıflarına el konul­muş veya başka bir tarikata devredilmiştir. 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlıkla­rına Vakıflar Müdürlüğü tara­fından el konulmuştur.

    Yani Osmanlı veya Cum­huriyet ayrımı olmadan, dev­let refleksinin aynı doğrultu­da çalışması söz konusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıtlanmak istenilmiş­tir.

    Türkiye Cumhuriyeti ile benzer Batılılaşma sürecin­den geçen İran’da, bizdeki ta­savvuf zümresi karşılığı bu­lunan “mollalar”, vakıflarına ve şia akidesine göre aldık­ları Humus vergisine doku­nulamadığı için, güçlerinden ve etkilerinden hiçbir şey kaybetmeden İslâm Devrimi’ni gerçekleştirebilmişler­dir. Osmanlı devrinde böylesi bir kontrol dışı gelişme asla mümkün olamazdı. III. Selim devrinden itibaren vakıfla­rın kullanımı, hesapların de­netlenmesi, hatta şeyhlerin tayinlerinin kontrol altında bulunması açısından yapı­lan düzenlemeler, Tanzimat sonrasında Meclis-i Meşayih adı verilen kurum ile sonuç­lanmıştır. Meclis-i Meşayih, merkeziyetçi bir devlet örgü­tünün tarikatları dahi dene­tim dışı bırakmak istemeyi­şinin en somut kurumudur. Günümüzde bazı Neo-Os­manlıcılar tarafından tari­katlar üzerindeki yasakların kaldırılıp faaliyetlerine ser­bestlik talebi yanında Mec­lis-i Meşayih’in kurulması da gündeme getirilmektedir. Günümüzde resmen kanun­dışı olmalarına rağmen ra­hatça faaliyet gösterebilen tarikatlara izin verilse bile devletin denetimini gerekti­ren Meclis-i Meşayih benze­ri bir kurumu benimseyebile­cekleri çok şüphelidir.

    Mehdilik meselesi

    Osmanlı devrinde, birçok şeyhin ve tarikatın denetim altındayken bile “Mehdilik” iddiasıyla ortaya çıkmala­rı en korkulan durumlardan­dır. Yine günümüzde İslâmi taraflar arasında tartışma konusu olan “Mehdilik” hak­kında, vardır-yoktur nok­tasında bir hüküm vermek konumuz değil (en büyük dinî otorite olan Diyanet İş­leri Başkanlığı dahi belirsiz bir tavır takınmıştır). Oysa birçok Sünni din adamı İs­lâm’da böyle bir kavram ol­madığını, Yahudilik-Hıristi­yanlık dinlerinden hâli hazır inançlara yansıdığını iddia ediyor.

    FETÖ liderinin müritleri­ne Mehdi olduğunu söyledi­ğinden yola çıkılarak, en üst düzey devlet kademelerin­den “sahte Mehdi” ithamı ka­muoyuna duyuruluyor. Böyle nitelemelerle bunların sahte olduğu, “gerçekten bir Meh­di’nin geleceğine dair inanç” taşındığı anlaşılıyor. Bu nok­tada Osmanlıların Mehdilik beyanlarına gösterdiği tepki­nin günümüzde hiç bilinme­diği de ortaya çıkıyor. Klasik Osmanlı döneminin arşiv kaynaklarına yansıyan belge­lerinde, Mehdilik iddiası ile ortaya çıkan çok sayıda şeyh olduğu görülür. O dönemde, bunların etraflarında birkaç kişi olsa bile, sadece kendi bölgesinde yapılan mahke­melerle idamları istenmiş, çoğu da idam edilmiştir. Bu süreçte “İstanbul’a gönderin de dinleyelim, gerçek mi sah­te mi sorgulayalım” diye dü­şünülmemiş, aman vermeden idam edilmişlerdir.

    Sünnet töreninde silahlı Sufiler

    1582’de III. Murad’ın şehzadesi Mehmed’in sünnet törenine sancak, kılıç ve teberleriyle katılan Eyüp Sultan sufileri. Topkapı Sarayı, H.1344

    Tanzimat’tan sonra ise, Mehdilik iddiasıyla ortaya çı­kanlar hemen asılmamış, ama anında sürgüne gönderilmiş­tir (Hasan Baba). Son devir­de Hindistan’da çıkan Kadı­yani ise, İngilizlerin casusu olmakla suçlanmıştır. Su­dan’daki Mehdi’ye bugünkü anlayışla Mütemehdi (Meh­dilik taslayan sahte Mehdi) deniliyorsa da, komşu ülkele­re bunlardan etkilenilmeme­si için mektuplar gönderil­miş, Bornu Sultanı bu husus­ta dikkatli olması için yazılan mektubun cevabında Osmanlı Devleti’ne teşekkürlerini, say­gılarını sunmuştur. Şer’i-Sünni bir İslâm dev­leti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olay­lara bakışında Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Asayi­şin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ih­timaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı gö­rülmemiştir.

    Bir Kalenderî dervişi. Meşhur Behzad’ın deseni.

    1420 – ŞEYH BEDREDDİN

    Karaburun’da isyan ve idam

    Türk tarihinin en tartışmalı kişiliklerinden biri Şeyh Bedreddin’dir. Edirne yakın­larında Simavna kasabasında doğdu. Ciddi bir tahsilin ardından çeşitli ülkelerde bulundu. Mısır Sultanı Berkuk ve Emir Timur’un meclislerinde ilmî sohbetler yaptı. Tasavvufa girerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisap etti. Şeyhinin ölümüyle onun yerine geçti. Fetret Devri’nde Musa Çele­bi’nin Edirne’yi ele geçirmesiyle kazasker oldu. Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi yenince İznik’te hapsedildi. Siyasi faaliyetlere başladı ve kısa sürede binlerce taraftar edindi. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in Aydın ve Karaburun’da isyanını tetikledi. İznik’ten kaçıp Rumeli’ye geçerek Dobruca, Silis­tre ve Deliorman bölgelerinde de müritlerini arttırdı. 1420’de isyancıların mağlup edilmesiyle Serez’de Çelebi Mehmed’in huzurunda yargılanarak idamına hüküm verildi. Tamamen Sünni akidelere sahip bir fıkıhçı ol­masına rağmen, vahdet-i vücud ekolüne bağlı bir mutasavvıf olarak yaptığı bazı teviller yüzün­den suçlanmasına birçok Sünni alim de itiraz etmiştir.

    Şeyh Bedreddin üzerine Şerefeddin (Yaltkaya) tarafından 1925 yılında yayınlanan eser.

    1460 ÖNCESİ -HURUFİLERİN YAKILMASI

    Fatih’i bile etki altına aldılar

    Fazlullah Esterabadi (öl. 1394) adlı bir Horasanlının kurduğu tarikatın, harflerden anlamlar çıkarmaya yönelik gizli çalışmaları eski kültürlerden de beslenmiştir. Kur’an’daki bütün “fazl” kelimelerinin Fazlullah’ı kastettiğine ve Allah’ın liderlerinde zuhur ettiğine inanan Hurufilerin teorik kitapları Cavidanname’dir. İran coğrafyasında aktif siyaset ve propaganda yapmışlar, Timurlular zamanında çeşitli devlet adamlarına suikastte bulunmaktan çekinmemişlerdir. Zamanla Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’da da taraftar toplayan bu tarikat, en son Edirne’de Fatih Sultan Mehmed’i etkisi altına aldı. Bektaşilik ile yakın ilişkiye geçmişler, bir Hurufi olan Şair Nesimi, Hacı Bayram-ı Veli ile görüşmek istemiştir.

    Devletin resmî mezhebi olarak Hurufiliği kabul ettirmeye çalışmaları, Yeniçeriler arasında propaganda yapmaları, Sadrazam Mahmud Paşa ve o zamanki Müftü (Şeyhülislam) Fah­reddin-i Acemi’yi, Fatih’e rağmen Hu­rufilere keskin bir muhalefete itmiştir. Adı belirtilmeyen liderlerini Mahmud Paşa bir ziyafete davet etmiş, odada gizlenen Fahreddin-i Acemi onların konuşmalarını dinlemeye başlamıştır. Akidelerindeki gayri İslâmi unsurlar­dan rahatsız olan müftü ortaya çıkıp sövüp saymaya başlayınca, Hurufi lideri Fatih’in sarayına doğru kaçmıştır.

    Olaylara şahit olan Fatih sessizliği­ni korumuş, Edirne Üç Şerefeli Cami’de halkı toplayan Fahreddin-i Acemi, Hurufilerin ateşte yakılarak katledil­mesine yönelik fetvasını ilan etmiştir. Hemen oracıkta odunlar dizilmiş, Fahreddin-i Acemi ateşi körüklemek için üflerken sakalından bir miktarı da tutuşmuştur. Hurufilerin liderlerinin kafası bu ateşe tutularak yakılmış ve diğer bağlıları da kılıçla katledilmiş­lerdir.

    1594 – DOBRUCALI İNE BABA

    ‘Tanrı’yla konuştum’ diyen şeyh

    Bedreddin’in etkisinin günümüzde dahi sürdüğü Romanya’nın Dobruca bölgesinde İne Baba isminde bir Batınî şeyhi zuhur etmişti. Özüce Kolu köyünde yaşayan İne Baba, bölge insanlarından çocuğu olmayanların kapısını aşındırdığı, sığırını kaybeden­lere “falan yerdedir” diyerek buldurduğu ilginç bir kişilikti. Halktan bazılarını da “seni taş ederim” diye tehditten geri durmazmış. Dobruca halkı gelip gittikçe önünde secdeye varır olmuşlar.

    “Bu gece Tanrı ve Hz. Ali ile söyleştim. Benim tenim yatar, ben çıkıp yedi kat yeri ve göğü seyran ve melekler ile sohbet ederim” şeklinde Dobruca halkına velayet satıp onları ayağına getirmeye başlamış. Nice eşkıyanın da başına toplanmasıyla müritleri bir hayli artmış. III. Murad’ın saltanatında, 1594 yılında gönderilen bir fermanla Tuzla kadısının bu şeyhi yakalayıp İstanbul’a göndermesi emredilmiş. Haya­tının bundan sonraki safhaları hakkında şimdilik bir bilgi elde yoktur.

    BOA, Mühimme Defteri, No. 72, Hüküm 32

    1638 – SAKARYA ŞEYHİ AHMED

    Hileyle yakalandı, işkenceyle öldürüldü

    Sakarya Nehri civarında Şeyh Alaaddin isimli bir şeyhin müri­di olan Ahmed, Mehdi olduğunu iddia ederek müritler toplamaya başlamış ve kendi şeyhini öldüre­rek tekkenin başına geçmişti. Ci­vardaki “Etrak-i bi-idrak” bu şeyhe tâbi olarak adak ve sadakalarını, can ve başlarını şeyhin yoluna feda etmeye can atar hale geldiler. Müritlerinin giderek çoğalması ile bir gün Eskişehir kasabasını bastılar. Şehirli ile aralarında çıkan çatışmada ölenler oldu.

    Sultan IV. Murad, Bağdat Sefe­ri’nde Ilgın kasabasına geldiğinde, Eskişehir kadısı o civarda Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Sakarya Şeyhi Ahmed’in ahvalinden şikâyetçi oldu. Şimdi önlenmezse ileride daha büyük sorunlar çıkabi­leceği söylendi. Böylelikle Sakarya Şeyhi’nin üzerine Anadolu Beyler­beyi Varvar Ali Paşa komutasında bir miktar asker sevkedildi. Bu kuvvet, şeyhin etrafında toplanan 7-8 bin kişilik gücün karşısında bozguna uğradı. IV. Murad’ın çok hiddetlendiği bu olaydan sonra, en seçkin birlikler Sakarya Şeyhi’ni yakalamakla görevlendirildi. Ancak bazı hilelerle ele geçirile­bilen Şeyh Ahmed, IV. Murad’ın huzuruna çıkarılıp sorgulandı.

    Naima Tarihi, c.3, s.318-319.

    1639 – URMİYE ŞEYHİ MAHMUD URMEVİ

    Çok zengin ve etkiliydi, idam edildi

    Aslen Urmiye şehrinden olup Diyarbakır’a yerleşen Şeyh Mahmud Urmevi adlı Nakşibendi şeyhi, o bölgenin en etkili tekkesini kurmuştu. Diyarbakır’dan Van’a, İran’a, Bağdat’ta kadar geniş bir bölgede kırk bine yakın müride sahipti. Öyle ki bu müritler mal ve canlarını seve seve feda edecek derecede şeyhlerine bağlıydı. Bağışlanan zekât ve sadakalarla zenginliğin doruk­larında bir tekke olduğundan, her sınıftan insan için bir cazibe merkezi olmuştu. IV. Murad’ın yakın çevresi, ileride bir fitne zuhurunu hesaba katarak bu şeyhin ve tekkenin ortadan kaldırılmasını önerdiler. Duru­ma kayıtsız kalamayan padişah, Bağdat Seferi’nden dönüşte Diyarbakır’a uğradığı sırada daha önce izzet ve ikram ile karşıladığı şeyhi sudan sebep­lerle idam ettirdi.

    Naima Tarihi, c.3, s.368-369.

    1690 – ATPAZARLI OSMAN EFENDİ

    Sultanlara vaaz ve nasihat verdi

    Bugün Bulgaristan’ın bir şehri olan Şumnu’da 1632’de dünyaya geldi. İstanbul’da Zey­rek-Atpazarı semtine yerleşerek Celvetî tarikatının en büyük şeyhlerinden oldu. Devlet ricaliyle önemli etkileşimlerde bulundu. Sultan IV. Mehmed ve II. Süleyman’ı etkisi altına aldığı gibi, vaazları ile kendine bağladığı kitlelerin büyüklüğü de devlette endişe yarattı. 1683’teki başarısız Viyana kuşatması öncesi ile sonrasın­da, savaşı ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı eleştirdiğinden Şumnu’ya sürgüne gönderildi.

    Affedilerek dönmesinden sonra da, sultanlara vaaz ve nasihat edecek derecede etkisinin artmasından rahatsız olan devrin rical ve ulemasının, bilhassa Sadrazam Köprülü­zade Fazıl Mustafa Paşa’nın girişimleri ile bu defa Kıbrıs’ta Mağusa kalesine sürüldü. Orada 1691 yılında vefat etti. Tarikat geleneği halen sürmekte olup Kıbrıs’taki türbesi de önemli ziyaret yerlerinden biridir. Sünni bir mutasavvıf olmasına rağmen devletin hışmına uğramaktan kurtulamamıştır.

    Raşid Tarihi, c.1, s.475.

    1715 – EBUBEKİR SİYAHİ EFENDİ

    Dinî akideler üzerinde bozgunculuk

    İran ve Azerbaycan taraf­larında Tarih-i Raşid’in naklettiğine göre “Nüzûlî” lakabıyla şöhret bulmuştu. Suriye’de Rakka civarına yerleşip geçerli ve yaygın inançlara muhalif bâtıl sözlerle, çeşitli sihirlerle halkın kafasını karıştırarak “Zemzem kuyusuna işeyen adam” gibi meşhur olmuştu. Rakka Beylerbeyinin yanında bulunduğuna dair kayıttan anlaşıldığına göre, onun himayesine girmişti. Yine de 1715 yılında, “dinî akideler üzerindeki bozgunculuğu etrafına yayılmadan hakkın­dan gelinmesi için” Rakka Beylerbeyi Ahmed Paşa’ya gönderilen emirle öldürül­mesi istendi, öldürüldü.

    Raşid Tarihi, c.4, s.125.

    1811 – ÜSKÜDARLI ŞEYH İBRAHİM

    Özellikle seçkin zümreyi hedefledi

    Üsküdar’da ortaya çıkan Şeyh İbrahim adlı bir “şeyh taslağı”nın nefesi kuvvetli olduğuna dair yayılan dedikodu şöhretini arttırmıştı. Saçma sa­pan sözler söylese de müritleri kendisine çok bağlıydı. İstan­bul’un kibar zümresinden, bil­hassa Enderun halkından mürit kazanmaya önem vermişti. Has Odalı Hüseyin Ağa da bunlardan biriydi. Şeyh İbrahim’in emriyle çektiği zikirlerin fazlalığından aklını oynatmış, böyle bir bu­nalım anında Topkapı Sarayı’n­daki Sünnet Odası’nın camını çerçevesini indirmişti. Sultan II. Mahmud bizzat olay yerini ince­ledi ve birkaç gün sonra tebdil-i kıyafet Çamlıca’nın yolunu tuttu. Şeyh İbrahim’in tekkesi önünün İstanbul kadınlarının arabaları, kira beygirleri ve Enderun ağalarıyla dopdolu ol­duğunu görünce hiddetlendi ve “bu adam şeyh değil kalleşmiş” diyerek sürgüne gönderilmesini emretti.

    Cevdet Tarihi, c.9, s.240-241.

    1822 – HAYDAR BABA

    Yeniçerilerin gözdesi sürülünce…

    Uzun yıllar yeniçerilerin 98. Cemaat’inde bulunan, Sultan III. Selim’in tahttan indirilmesi ve Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan olayların ardından İran’a kaçan Haydar Baba isimli Bektaşi şeyhine yeniçeriler çok önem veriyordu. 1822’de siyasi faaliyetlerde bulunduğu id­diasıyla Erzurum’a sürgün edilmesi kararlaştırıldı. Açıktan açığa sürülmesi yeniçerilerin tepkisini çekeceğinden, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa’nın tertibiyle gizlice ocaktan çıkarılıp sürüldü. Bolu’ya getirildiği sırada eceliyle vefat etti. Bu durumu öğrenen yeniçeriler Rum isyanını görüşmek için düzen­lenen Meşveret Meclisi’ni protesto ederek katılmadılar. Ağalarının azledilmesini, Haydar Baba’nın sürülmesinde parmağı olduğunu düşündükleri Halet Efendi’nin de sürgüne gönderilmesini dile getirdiler.

    Sultan II. Mahmud önce yeniçeri ağasını azlederek, yeni­çerilerin istediği Osman Ağa’yı nasbetti. Sonra Sadrazam Salih Paşa ile Şeyhülislam Yasincizade Abdülvehhab Efendi’yi de azle­derek yerlerine Abdullah Paşa ve Sıdkizade Ahmed Efendi’yi getirdi. Halet Efendi yıllarca sırtını dayadı­ğı yeniçerilere paralar dağıtması­na, 14 yıl boyunca II. Mahmud’un sadrazamları bile ipe gönderen has adamı olmasına rağmen, yeniçeri­lerin baskısıyla Konya’ya sürüldü ve orada boğduruldu. Böylelikle Haydar Baba’larını kaybeden yeniçeriler direnerek devletten istedikleri her şeyi elde ettiler. II. Mahmud’u Yeniçeri Ocağı’nı imhaya götüren etkili olaylardan biri de budur.

    1882 – AYDINLI MEHDİ HASAN BABA

    Modern zaman Mehdi’sinin kurtuluşu

    Aydın’da 1882 yılında Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Hasan Baba yakalanmıştı. Hakkındaki belgelerde pek önemli biri olmasa da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır. Bayındırlı olan Hasan Ba­ba’nın, Aydın Mevlevihanesi Şeyhi Mehmed Behiç Efendi ile bağlantısı vardı. Hatta Mehdiliğini ilan etmesi için “gereken” gümüş el, sancak, külah ve elbise parasını Behiç Efendi sağlamıştır.

    Mehdi Hasan Baba’nın arkadaşlarının sorgu tutanağı. Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih.
    BOA, DH.EUM.MH, 186/57. / BOA, Y.MTV, 8/82.

    Börklüce Mustafa’nın yüz­yıllar önce isyan ettiği bölgeler­de Mehdi olarak ortaya çıkan Hasan Baba’nın aynı zamanda esrarkeş olduğu anlaşılır (bunun da eskinin mirası Kalenderî tavırdan yansıdığı şüphesizdir). Aydın, Nazilli çevrelerinde müritleri olması muhtemel kişilerle han odalarında esrar partileri düzenler. Yakalanıp sorgulandıktan sonra Limni ada­sına sürgüne gönderilir. Önceki yüzyılların Mehdilerine göre şanslıdır. Canını kurtarmış, üste­lik hapiste geçireceği günler için cüz’i de olsa bir aylık bağlan­mıştır. Bu vaziyette tam 16 yılını Limni’de sürgünde geçiren ve iyice ihtiyarlayan Hasan Baba affedilerek tahliye edilmiş ve almakta olduğu maaşı kesilme­den, memleketi olan Bayındır’a gönderilmiştir.

    Kuzey Afrika’daki Bornu sultanının, kendisini Mehdi tehdidine karşı uyaran Osmanlı Devleti’ne teşekkür mektubu.

    1912 – TERLİKÇİ SALİH EFENDİ

    Vezneciler’de terlikçi bir şeyh

    Osmanlılarda klasik dönemlerin şeyhler ve tarikatlara yönelik tedbirleri son dönemde de ihmal edilmemiştir. Melami Şeyhi Salih Efendi, İttihat ve Terakki’ye üye, hatta daha sonra milletvekili adayı olması­na rağmen, bir süre sonra mu­halefete başlamasıyla Sinop’a sürgün edildi. Oradan Çorum ve Bilecik’e nakledilerek 1912’den 1918’e kadar toplam 5,5 yıl sürgünde kaldı. Vezneciler ’de 30 yıl boyunca işlettiği terlikçi dükkânında nafakasını çıkaran, etrafına topladığı bürokrat ve askerden oluşan kalabalık bir aydın kitleyi oldukça etkileyen bu son dönem şeyhinin sürgünü, tam anlamıyla modern zaman­ların sürgünüdür. Kendisine az da olsa bir yevmiye bağlanır, ama Salih Efendi sürekli gön­derdiği arzuhallerle maaşının arttırılmasını talep eder!

    Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih.
    BOA, DH.EUM.MH, 186/57.
  • Yeniçerilerden TSK’ya Türk ordusunun modernleşememe tarihi

    15 Temmuz darbe girişiminin ardından, askerî lise ve Harp Akademileri ani bir kararla kapatıldı. Ulus devlet inşasında modernleşmenin başını çeken Türk ordusunun 18. yüzyıldan bu yana devam eden reform çabaları; siyasi otoritelerin basiretsizliği, tutuculuk ve vizyonsuzlukla akamete uğradı. Efsaneler, gerçekler ve yenilgiler…

    Osmanlı ordusu yük­selme döneminde üç özelliği ile yenilmez olmuştu.

    Bunlardan birincisi ateşli silahların muharebede tak­tik kullanımını çözmesi ve “tabur savaşı” adı verilen uy­gulamayı, tarihî bozkır tak­tikleriyle ve akıncı kuvvetle­riyle birleştirmesiydi. İkinci özelliği disiplinli bir merkezî ordu kurmasıydı. Gerçi Yeni­çeri ortaları daima söylenip sorun yaratmışlardı ama, 16. yüzyılda bu homurdanmaları çoğu zaman kontrol edilebi­liyordu. Üçüncüsü ise mü­kemmel ikmal sistemleriydi. Osmanlı askerleri, istisnai durumlar dışında, sefer sıra­sında Batılılardan kat kat iyi besleniyor ve düzenli maaş alıyorlardı.

    En acı mağlubiyet

    1.Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesinde. Fiilen 22 Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşı sırasında, Bulgar, Sırp ve Yunan kuvvetleri 8 günde Makedonya ve Trakya’yı ele geçirmişti.

    17. yüzyılın başında bu durum tersine döndü. Yeni­çeri disiplinsizliği her türlü kontrolden çıkarken, Avru­palılar da Maurice of Nas­sau’nun (Moritz von Ora­nien, 1567-1625) şahsında, disiplinli ve iyi ikmal edilip düzenli maaş alan birlikler kuran bir komutan bulmuş­lardı. Diğer Avrupa ordula­rı da hızla bu sistemi taklit ederken, Osmanlılar her fır­satta kazan kaldıran kapıku­lu askerleri ve artık önemi artan kale garnizonlarında işe yaramayan tımarlı sipa­hilerle başbaşa kaldılar.

    Bu dönemde yazan Koçi Bey, çürümenin Kanunî’den sonra başladığını, yetenek­siz kişilerin yüksek görev­lere getirildiğini, paşaların ve ulemanın bozulduğunu, lükse düşüldüğünü, cahil ka­dıların çıkarcılığını, tımar sisteminin işe yaramaz hale gelmesini, kırların sahipsiz kalarak eşkıya zulmü altında inlediğini anlatır. Bunların elbette coğrafya keşiflerin­den, büyük dünya enflasyo­nundan, ticaret yollarından ve imparatorluk sınırları­nın aşırı genişlemesinden kaynaklanan daha temel ne­denleri bulunmaktaydı. Ama bunlar o dönemde henüz net bir şekilde anlaşılmıyor, akıllı ve güçlü sultanların durumu düzelteceği sanılı­yordu. Dünya, Osmanlıların ayak uyduramayacağı kadar hızlı değişiyordu. İşin aslına bakılırsa, Avrupa uygarlığı­nın değişim hızı, kendi içeri­sinde bile birçok unsuru hız­la tasfiye etmeye başlamıştı.

    Osmanlılar 17. yüzyıl­da giderek artan yenilgiler­le karşılaşmaya başladılar. Karada uğranılan yenilgi­ler daha çok örgütlenme bo­zukluğu ve disiplinsizlik­ten, denizdeki yenilgiler ise örgütlenme bozukluğunun yanısıra bilgi ve teknoloji ek­sikliğinden kaynaklanıyordu.

    Kara savaşlarının tekno­lojisinde 19. yüzyılın ortala­rına kadar radikal bir deği­şim görülmedi. Top, aynı ka­val top, tüfek aynı boruydu.

    Donanmanın imhası Kırım Savaşı içerisindeki Sinop Muharebesi’nde, Osmanlı donanması Ruslar tarafından tamamen imha edilmiş, 3000 şehit verilmişti, 30 Kasım 1853.

    1834’te bir Fransız generali: “Osmanlı ordusunda adaletsiz bir askere alma sistemi, bilgili ve yetenekli subay eksikliği ve yanlış taktikler var”

    Sadece tüfekte fitil yeri­ne çakmak getirilmişti. Ama organizasyon çok önemliydi. Osmanlı ordusunda ve gemi­lerinde her çapta ve uzunlukta birçok top yanyana diziliyor, doğru dürüst salvo atışı yapı­lamıyordu. Batılılar ise stan­dartlaşmış bataryalar ile çok etkili ateş açıyordu. Osmanlı­lar bir türlü standart kalibre­lere geçemediler. Hatta, çoğu zaman eldeki güllelerin çapına göre top döküyorlardı. Bu bir zihniyet meselesi olarak kaldı. Şöyle ki, uzun vadeli planlama çok nadiren yapılıyor, eldeki olanaklarla bir şekilde idare edilmeye çalışılıyordu.

    Her halükârda, Osmanlı­larda askerî reformun donan­mada başladığını söylemek ge­rekir. Kadırga yerine kalyona geçilmesi de 17. yüzyılda 25 yıl süren Girit Savaşı’nın büyük bölümlerinde Venediklilerin Çanakkale Boğazı’nı kapatma­sı, hatta bazen Boğaz’a girerek orada bekleyen donanmamızla savaşması nedeniyle hızlan­dırıldı. Bir asır önce denizle­re hakim olan donanmanın Çanakkale’den çıkamaz hale düşmesi büyük zuldü. Yeni ge­miler yapıldı ama mürettebat eksikliği çoktu. Üstelik kadır­gaların yerine yapılan kalyon­larımız da çok iyi değildi. İlk modern okulun da 18. yüzyıl­da denizcilikle ilgili olması tesadüf değildir: Mühendis­hane-i Bahr-i Hümayun. Ne var ki, gerekli personel gene de yetiştirilemedi, çünkü bu­nun altyapısı olan ticari filo­lar son derece zayıftı. Ticari denizcilik zayıf ise, donanma­nın da zayıf kalması her ülke için geçerlidir. Bu koşullarda bir dönem donanmada yelken­ciler Rum, silahbaşı yapanlar Türk idi ama, bu da yürümedi. Zaten Yunan isyanından son­ra donanma bu kaynaktan da yoksun kaldı.

    Kara ordusuna gelince… Yeniçeriler çok uzun süre başkenti haraca kesip, devlet hazinesini (ve bazen ahaliyi) yağmalamışlardır. Tâlim de yapmazlar, eskiden yasak olan ama fiilen kabul ettirdikleri esnaflıkla uğraşırlardı. Kadro­ları şişirilir, esame defterine yazılanın ulufesini alırlardı. Savaş zamanı, defterlerde ola­nın yarısı kadar asker ortaya çıkmazdı. 18. yüzyılda “Eldeki orduyla kıyamete kadar harp edilse, düşmana karşı zafer kazanmak mümkün değildir” denmişti.

    Sürdürülemeyen reformlar Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla (1826) başlayan orduda reform hareketleri amacına ulaşamamış, kıyafet, teçhizat, komuta, disiplin sorunları artarak devam etmiş, Osmanlı ordusu her bakımdan bir yamalı bohça görüntüsü almıştı.

    Aslında Yeniçeriler o hale gelmişlerdi ki, İstanbul’u bir Rus baskınına karşı korumak üzere tâlimli hazır kuvvet ku­rulması gündeme getirildiğin­de açık ve samimi bir şekil­de itirazlarını yapmışlardı: “Eğer top ve tüfenk talimi için başlarımız bağlanacaksa ar­tık esnaflıktan vazgeçmek ve tâlim ile meşgul olmak lazım gelecek, üç ayda bir hizmet­siz ulufe almak da mümkün olmayacak… Tâlim dediğin bir sıkı hizmettir. Bizi sefere gön­derirlerse elimizdeki tüfengi atarız, dal kılıç olup Moskof ordusunu birbirine katarız. Allah-ü bala ocağımıza, ağa efendimize zeval vermesin, ulufe aldıkça keyfimize baka­rız…” Bunlar her türlü reform girişimine karşı çıktılar. III. Mustafa’nın 1773’te kurdu­ğu, 1782’de Mühendishane-i Bahr-ı Hümayün adını alan deniz okulunun yanı sıra, III. Selim 1795’te Mühendisha­ne-i Berr-i Hümayun’u, yani kara okulunu açtı (O dönemde bütün ülkelerde askerî okullar istihkam temelli olduğu için “mühendishane” adı verilmiş­ti).

    Ne var ki bu okullardan is­tenilen sonucun alınması için daha çok uzun bir zaman geç­mesi gerekecekti. İstanbul’da Patrona Halil isyanı, Nizam-ı Cedit’i savunan kadroların Yeniçeriler tarafından katli, Alemdar Mustafa Paşa’nın ha­kim olduğu kısa devir, sonra onun Yeniçerilerle birlikte ha­vaya uçması, Sekban’ı Cedit’in kurulması, ayanların Sened-i İttifak’ı imzalatması, III. Se­lim’in katli, II. Mahmut’un Se­ned-i İttifak’ı yok etmeye ve Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmaya ahdedip bunu gerçekleştirme­si, birçok dış savaşla birlikte sürekli bir kargaşalıklar süre­ci oldu. O dönemde Napoléon, Mısır’ı işgal etti, İngiliz do­nanması Çanakkale’yi aşıp İstanbul önüne geldi, kıyılara toplar yerleştirildi, Ruslarla savaş edildi, Kavalalı ve Yunan isyanları, Navarin baskını ol­du. Donanmamız bir kez daha yakıldı, Mısır kuvvetleri Kü­tahya’ya kadar ilerledi vs.

    Osmanlılar bu kargaşa içe­risinde istedikleri reformları zaten yapamazlardı. 1834’de Osmanlı ordunu izleyen bir Fransız generali olumsuzluk­ları temelde üç faktöre bağla­maktaydı: “Adaletsiz bir aske­re alma sistemi, bilgili ve yete­nekli subay eksikliği ve yanlış taktikler”. Aynı yıllarda Os­manlılara karşı savaşan Mısır ordusunun komutanı ve Kava­lalı’nın oğlu İbrahim Paşa ise şunları söylemişti: “Mahmut reform işinde başarısız oldu çünkü … işin şekilsel yanına baktı. Pantolon ve apoletten önce kafaların değişmesi gere­kirdi…” İleride Prusya ordu­su genelkurmay başkanı olarak ardı ardına büyük zaferler kazanacak olan Helmut von Moltke de 1835’de Osmanlı ordusunda hizmet etmek için gelmiş, ancak eğitim düzeyinin düşüklüğü ve disiplinsizlik karşısında hayrete düşmüştü. Çok büyük fedakârlıklarla oluşturan ordular, İbrahim Paşa karşısında ilk çatışmada dağılıp yok olmuşlardı.

    Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa: “Mahmut, reform işinde becerisiz oldu çünkü… İşin şekilsel yanına baktı. Pantolon ve apoletten önce kafaların değişmesi gerekirdi”

    İbrahim Paşa haklıydı ama, onların Mısır’da çok daha kapsamlı bir reform çabasıyla oluşturdukları ordu da sadece Osmanlı ordusunu yenebilmişti. Orada birçok kışlalar, tersaneler, silah ve malzeme fabrikaları açmışlardı. Ancak köylerden topladıkları zavallı adamlar ilk fırsatta kaçıyor, kalanların önemli bir kısmı hastalıktan ölüyor, yıllar süren askerlik sonrasında çok azı sakat ve kırgın insanlar olarak, çoktan umut kesilmiş ve unutulmuş oldukları köylerine dönebiliyordu. Ordu bir ulus inşa etmenin aracıydı ama, insanları birkaç yıl içerisinde dönüştüremiyordu. Kavalalı bir gün Mısır gemilerinin birlikte seyir yaptıkları Fransız gemilerinin manevralarını yapmalarını istemiş ve aynı işi tam üç kat sürede yaptıklarını görünce umutsuzluğunu gizlememişti.

    19. yüzyıl ortalarında Osmanlı piyadesi ve süvarisi.

    Osmanlı yöneticileri durumun fazlasıyla farkında idiler. Sonuçta yitirilen her savaş en çok onların gözü önünde cereyan ediyor ve ağırlaşan yükler getiriyordu. Ellerinden geleni yaptılar. Yeni silahlar aldılar, Avrupa’ya öğrenci gönderdiler, okullar açtılar. Nihayet 1839’da Tanzimat Fermanı ilan edildi. Ancak reformlar çok yavaş ve kararsız bir şekilde yürütüldü. Bunun birinci nedeni, reformları hayata geçirecek kadrolar ve kaynakların çok sınırlı olmasıydı. İkincisi de reformu yürütenlerin bu işi idare-i maslahatçılık ile yapmaları, radikal tedbirlerden korkmalarıydı.
    Bu reformların durumu A. H. Ongunsu tarafından Tanzimat ve Amillerine Umumi Bir Bakış adlı kitabında şu sözlerle çok özlü şekilde ifade edilmiştir: “Kimi askerî ıslahata rağmen gerileme durdurula-mayınca bunalan ve şaşıran devlet adamlarının ya büsbütün korkak ve mütereddit bir vaziyet aldıkları ya da şark kültürüne yeni bir kültür aşılamanın güçlüklerini taktir ettiklerinden veya eski nizam ve teşkilatın faikiyetine (üstünlüğüne) kani bulunduklarından ve herhalde elleri altındaki devletin sarsıntıya asla tahammülü olmadığını hissettiklerinden dolayı hep muhafazakarlık ettikleri görülmektedir”.

    Moltke: “Reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekileri, Türk serpuşu, Macar eğerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten öğretmenleriyle Avrupa örneğine göre bir orduydu”

    Esasen bunlar sahibi olmayan reformlardı. Devlet kademelerindeki bir avuç çaresiz yönetici tarafından başlatılıyor ve toplum içerisinde sadece durumun farkında olan çok küçük bir azınlıktan des­tek bulabiliyordu. Bu nedenle Tanzimat topal, Islahat Fer­manı sahipsiz, 1. Meşrutiyet de ömürsüz olmaya mahkum­du. 2. Meşrutiyet ancak Ha­reket Ordusu tarafından kur­tarılmış, Cumhuriyet ise sü­rekli darbelere ve komplolara maruz kalmıştır. Reformların sahipsizliğinde bunların Ba­tı’yı model almasının da payı vardır. Batı’dan alınan model de aslının silik bir taklidi oluyor, dolayısıy­la asılları, hatta daha iyi tak­litleri karşısında sürekli yenil­giye uğruyordu.

    Reformların, tarihçi Enver Ziya Karal’ın deyimiyle “geli­şigüzel, plansız ve kısmî olu­şu” kaçınılmazdı, çünkü savaş ve ticaret dışında temasları yoktu. Daha sonraki yıllarda Batılılar kendi çıkarlarına hiz­met edecek okullar açınca, Ba­tı kültürünü daha iyi tanıyan bir kesim yetişti ama bu impa­ratorluğun ancak son yılları­na rastladığı gibi, burada oku­yanlar arasında orduya kabul edilmeyen azınlıkların oranı yüksek idi. Böylece ortaya had safhada bir kadro sıkıntısı çık­maktaydı.

    Osmanlı sınır devriyesi, 19. yüzyıl.

    II. Mahmut zamanın­da orduda taburdan bü­yük birlikleri yönetecek subay yoktu.1848’de ilk kurmay subaylar orduya katılmaya başladı. Ama Balkan Savaşı öncesin­de subayların durumu­nu ölçmek için yapı­lan çalışmalarda, bunların ezici çoğunluğunun bir birliğin ha­rekatını yöne­tecek emirleri yazma kabili­yetinden dahi yoksun olduğu görüldü. Nitekim Mahmut Şevket Paşa da alaydan bü­yük birlikleri yönete­mediklerinden şikayet ediyordu. Ordudan alay­lı subayların ayıklanma­sı ancak 31 Mart Ayaklanması sonrasında başladı ve esas ola­rak 1913’te, Balkan Savaşı son­rasında tamamlandı. Bunun subay kadrosunda meydana getirdiği sarsıntının 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar sürdü­ğü İsmet Paşa tarafından ifade edilmiştir.

    Ordu kadrolarında 27 Ma­yıs İhtilali sonrasında bir dü­zenlemeye gidildi. Ama elde bunu yapacak para yoktu. Bu­nun için ABD’den 11.5 milyon dolar civarında bir para geldi. Sonrası bir örtülü tasfiyeye dönüştü. Emekli edilecek su­baylara ait listelerin hiç bek­lenmedik şekilde kimler tara­fından yapıldığı çok spekülas­yona neden oldu ama, parayı verenin etkisi kaçınılmazdı. Bu arada ordu artık sayısız cunta oluşturan bir kurum ha­line gelmişti. Ordunun sürek­li iç siyaset içerisinde olması ve ülke yönetimine karışması, sonraki yıllarda savaş gücü­nü son derece olumsuz etkile­miştir.

    1826’da, İstanbul halkının ordunun bazı unsurlarıyla bi­raraya gelip, ilk yağmayı yap­tıkları 1481’den beri şehirleri­ne kan kusturan Yeniçeri Oca­ğı’nı kanlı bir şekilde ortadan kaldırması büyük bir olaydır. Devlet ve halk birleşip ken­di ordusunu imha ediyordu! Ne var ki bundan sonra ordu çok uzun süre savaş kabiliye­tine sahip olamadı. Donanma 1827’de Navarin, 1853’de Si­nop’ta baskına uğrayıp, iki kez daha yakıldı. 1828 ve 1878’de Rusya, 1833 ve 1839’da Mısır ordusu karşısında ardı ardı­na perişan oldu. 19. yüzyıl­da sadece 1897’de Dömeke’de Ethem Paşa’nın kazandığı za­fer vardır. Akabinde Balkan bozgunu ve devletin dağılma­sı geldi.

    III. Mustafa’dan beri ya­pılan tüm çabalar, Selim’in Nizam’ı Cedit girişimi, onu izleyen Asakir-i Mensure, Se­raskerlik ve Harbiye Nezare­ti, kurmay okulları ve tüm di­ğer çabalar istenilen sonucu vermemişti. Harp okullarına girecek öğrencileri çekirdek­ten yetiştirmek için 19. yüz­yılın son çeyreğinde açılan askerî ortaokul ve liseler ise en iyi olasılıkla geç kalmış bir girişim sayılabilirdi. Öyle ki, II. Meşrutiyet’e gelindiğinde 27 bin subayın sadece 9 bini mektepli, geri kalanı alaylı idi. Balkan Savaşı’nda ise bu sayı ancak 12.024’e çıkmıştı.

    En az bu kadar önemli bir başka husus da, bir ordunun yönetiminde son derece önem taşıyan astsubay ve yedek su­bay eksikliği idi. Sınıf okulları­nın çoğu da bu dönemde açıl­dı. Astsubay yetiştirilmesi için okullar ancak 1909’da eğitime başladı ve bu yeterli olamazdı elbet. Balkan felaketinde hiç­bir birlik hücum kabiliyetine sahip değildi. Sadece topçular teknik sınıf olarak biraz varlık gösterebildi.

    A. H. Ongunsu: “Kimi askerî ıslahata rağmen gerileme durdurulamayınca bunalan ve şaşıran devlet adamlarının ya büsbütün korkak ve mütereddit bir vaziyet aldıkları ya da şark kültürüne yeni bir kültür aşılamanın güçlüklerini taktir ettiklerinden veya eski nizam ve teşkilatın faikiyetine (üstünlüğüne) kani bulunduklarından ve herhalde elleri altındaki devletin sarsıntıya asla tahammülü olmadığını hissettiklerinden dolayı hep muhafazakârlık ettikleri görülmektedir”

    Bozgun sonrasında donan­ma İngilizlere, ordu Almanlara teslim edildi. İngilizler hiçbir zaman doğru düzgün teknik ve taktik bilgiler aktarmadı­lar. Zaten Yunan donanması­nı destekliyorlardı. Almanlar ise bir miktar yarar sağladılar ama, bunun için korkunç bir bedel tahsil ettiler. 1912-13’de dağılan ordu 1914’te hızla toparlanmaya çalışıldı; ancak Sarıkamış ve Kanal felaketleri gene kor­kunç talihin değişmeyeceğini gösterir gibiydi. Nihayet Ça­nakkale’de ordunun belli bir muharebe gücüne kavuştuğu­nu görebiliyoruz. Bu zaferden sonra Rusya’nın zayıflaması ve 1917’de savaştan çekilme­si sayesinde Filistin ve Irak cepheleri tutulabildi. Galiçya ise bizim için büyük bir israf­tan başka bir şey değildi. Bun­lar, tıpkı Sarıkamış ve Kanal operasyonlarında olduğu gi­bi, ordusunu Alman tesirine terk eden Enver’in affedilmez suçlarıdır. Bununla birlikte, 1. Dünya Savaşı boyunca Al­man subayların Osmanlı su­baylarının eğitimine katkıda bulundukları kuşku götürmez. 1914-18 savaşlarını atlatabi­len subaylar, Kurtuluş Sava­şı’nı başarıya götürecek bilgi ve tecrübeyi ateş sınavlarında edinmişlerdi.

    Cumhuriyetin ilk döne­minde ülke çok fakir, ordu hantal, donanma ise aşırı za­yıftı. Genelkurmay donanmayı ancak yardımcı bir güç olarak görüyordu. Osmanlı Devleti son savaşlarının hepsinde do­nanmayı asker taşımak veya uygun olan kıyılarda seyyar topçu bataryası olarak kullan­mıştır. Açık deniz muharebesi asla düşünülmüyordu. Abdü­laziz dünyanın üçüncü büyük donanmasını yapmış, bunun için devleti büyük bir borç yü­kü altına sokmuştu. Ama do­nanma Hüseyin Avni Paşa’nın Abdülaziz’i tahttan indiren darbesine katılınca, Abdülha­mit bu donanmayı Haliç’e ka­patıp çürüttü. Bunun sonucu Ege’nin yitirilmesi oldu. Tek­rar açık denize çıkan bir do­nanma, ancak yarım asır sonra yapılabildi. O da komplolar ve sızmalarla yıpratıldı.

    Yanlışların bedeli Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…

    Orduya gelince… Teknik sınıfların giderek öne çıkması orduya avantaj sağladı, çünkü bunlar ister istemez daha sıkı bir eğitim gerektiriyordu. Bu­na rağmen kara ordusu uzun süre aşırı büyük ve hantal bir yapı olarak kaldı. Mekanize bir tugayın büyük bir tümen­den daha iyi olduğunu gören­ler vardı belki ama, asker bol, mekanize tugayı hazırlayacak para, kadro ve zihniyet yoktu. NATO’ya girişimiz bazı şeyle­ri değiştirdi. İlk dönemde bu hantal yapı korundu, ancak ateş gücü ve diğer olanaklar biraz artırıldı ve bazı prose­dürler getirildi. Bazı özel bir­likler kuruldu ki, bunlar ileri­de çok kritik görevlerin başa­rılmasını sağlayacaktır. Bunlar arasında 20 Temmuz 1974 sa­bahı Kıbrıs’a paraşütle atlayan hava indirme tugayı ile deniz piyade tugayı öne çıkar. Savaş gücü yüksek başka birlikler de vardı ama bu Kıbrıs harekâtı tüm başarısına rağmen ordu­nun eksikliklerini günyüzü­ne çıkardı. İletişim güvenliği ve hareketliliğin artırılması öncelikle gerekiyordu. Buna yönelik tedbirler gecikmeyle de olsa REMO (reorganizas­yon/modernizasyon) planı ile alınmaya başlandı. Hantal tü­menlere dayanan kolordular yerine, hareketli motorize ve mekanize tugaylara geçilmesi çok olumluydu.

    Ne var ki Soğuk Savaş so­na yaklaşırken Türkiye hazır olmadığı tehditlere karşı gene hazırlıksız yakalandı. Güney­doğu’da başlatılan gerilla sava­şına karşı geleneksel birlik­lerle ve profesyonel olmayan eratla başarılı olma şansı yok­tu. Bunlara karşı özel birlikle­rin ve olanakların geliştirilme­si yavaş ve gecikmeli oldu. Bu süreçte ordu psikolojik olarak da yıprandı. Nihayet cema­at örgütlenmeleri sızmalar­la, kumpas davalarıyla orduyu büsbütün yıprattı.

     Doğu’da felaket yılları 93 Harbi (1877 Rus-Osmanlı Savaşı) sırasında Ardahan Kalesi’nin düşüşü. Ardahan bu hadiseden sonra, 1917 Rus Devrimi’ne kadar 40 yıl boyunca Rusların hakimiyetinde kalacaktı.

    Ancak tüm bunlara rağ­men, cemaat örgütlenmesi ol­masaydı bile, ordunun bu öl­çüde bürokratlaşmış bir yapı içerisinde kendisinden bek­lenen etkinliği göstermesinin olanaksızlığını görmek lazım gelir. Evet, teçhizat eksikliği çok büyük bir gecikmeyle gi­derilmiştir ama, savaşta esas olan teçhizat değil, komutan­ların savaş lideri olarak yete­nekleridir. Savaş lideri, bilgi, basiret ve cesaret sahibi olma­lıdır. Bürokratlaşmış terfi ve tayin sistemi içerisinde, çok az subay bunlara sahip ola­bileceği bir çalışma içerisine girmektedir. Büyük kısmı, he­le paşalık umudu yoksa, başı­nı belaya sokmadığı taktirde erişmesi kaçınılmaz olan al­baylıktan emekliliğini bekler.

    Çok önemli bir başka nokta da, askerî okullara girenlerin seçildiği tabanın giderek daral­ması ve sonra daha da daral­tılmasıdır. Eğitimli toplumsal kesimlerin çocukları artık bu mesleğe nadiren ilgi duymak­ta, bu kesimden askerî okul­lara giren tek tük adaylar da son dönemde tasfiye edilmek­teydi. Subay çıkarılmak üzere okullarda bırakılan ve haksız şekilde sınav kazandırılanlara gelince… Hem toplumun nis­peten daha eğitimsiz kesimle­rinden geliyor hem de tek yanlı bir eğitimle bakışları daraltılı­yordu. Askerî okulların ve öğ­rencilerin yabancı güçlerin de­netimindeki cemaatlerin eline terkedilmesi ise zaten felake­tin kendisiydi ve TSK’nın için­de bulunduğu zaafın ve liderlik yoksunluğunun en temel gös­tergesi olarak ortaya çıktı.

    Ayrıca Batı ülkelerinde su­bay adayları ve subaylar için zorunlu olan “okuma”nın çok azının yapıldığı bilinmelidir. Bir savaş lideri olarak subay, tarih, toplumsal konular, dil, felsefe, coğrafya, kültürel in­celemeler, bilimler ve yöne­timle ilgili dallarda sürekli bil­gi geliştirmeli, bu arada kendi branşında uzmanlığını artır­malıdır. Askerlik, vergi daire­sinde kayıt tutmak gibi, emek­lilik beklenen bir iş olamaz; ama ne yazık ki öyle bakanlar pek çoktur. Okuma üşengeçliği oraya yansımıştır elbette.

    Sonuç olarak sorun, örgüt­lenme sistemi veya donanım­da değildir; geniş bakışaçısı kazanmaktadır. ABD-Irak sa­vaşında bir komutan, “elimiz­deki tüm silahları değiş tokuş etmiş olsaydık bile sonuç de­ğişmezdi” demişti. Zihinleri geliştirecek bir eğitim siste­mine geçilmemesi ve aday se­çiminin bozulması yıkıcı ol­muştur. Gelişmiş bir zihin ise meslek okulunda verilemez. Harp okulları üniversite değil meslek okuluydu.

    18-20. YÜZYILLAR

    Osmanlı ordusunun yenilgiler silsilesi

    1768-1774 OSMANLI-RUS SAVAŞI: Çeşme felaketinde do­nanma imha edilirken 1770 Kartal Meydan Muharebesi’nde Osmanlı ordusu zayıf bir Rus kuvveti karşı­sında dağıldı.

    1787-92 RUS SAVAŞLARI: Os­manlı yenilgileriyle sonuçlandı.

    1806-1812 RUS SAVAŞLARI: Osmanlı yenilgileriyle sonuçlandı.

    1828-29 OSMANLI-RUS SAVA­ŞI: Balkan ve Kafkas cephelerinde yenilgiler birbirini izledi. Ruslar Edirne ve Kars’a girdiler.

    KAVALALI İSYANI: 1831’de Şam’a kadar ilerleyen Kavalalı kuvvetleri, Çukurova ve Anado­lu’da ileri harekata devam edip Kütahya’ya kadar ilerlediler. 1833’te asilerle Kütahya Antlaş­ması imzalandı.

    1939 NIZIP MUHAREBESI: Osmanlı ordusu Kavalalı İbrahim Paşa karşısında muharebenin ilk dakikalarında dağıldı, kelimenin tan anlamıyla eriyip yok oldu.

    1853-1956 OSMANLI-RUS SA­VAŞI: Osmanlılar ancak İngiltere ve Fransa’nın desteği ile Rus saldırısını durdurabildiler.

    1977-78 OSMANLI-RUS SAVAŞI: İstanbul’a kadar ilereyen Ruslar, Balkanlar’da ve Kafkasya’da büyük kazanımlar elde etti.

    1897 OSMANLI-YUNAN SAVAŞI: Osmanlı ordusu bu savaşta zafer kazandı ama planlandığı gibi Yunan birliklerini imha etmeyi başaramadı, sürekli çekilmeye mecbur bıraktı.

    1911-12 TRABLUSGARP SAVAŞI: İtalyanların kazanımıyla sona erdi.

    1912-13 BALKAN SAVAŞI: Türk tarihinin en büyük felaketi yaşandı.

    1914-18 BIRINCIDÜNYA SA­VAŞI: Çanakkale ve Kut başarı­larına karşın Sarıkamış ve Kanal felaketleri ile Nablus Meydan Muharebesi Osmanlı Devleti’nin sonu oldu.

    1919-1922 İSTİKLAL HARBI: İşgal ve dağılmadan kurtulup Tür­kiye Cumhuriyeti’nin kurulması, 1911-1918 savaşlarında yetişen subay kuşağı sayesinde başarıldı.

    1000 YILIN EN KÖTÜ DÖNEMİ

    Yeniçerilik kaldırıldı, perişanlık daha da arttı

    Nizip Muharebesi (1839) sırasında Osmanlı ordusunda görev yapan Moltke, eski ordunun hiç değilse kalıntılarını görmeyi ummuş, fakat bundan hiçbir iz bu­lamamıştı. O sırada eski olan her şey çökmüş, ama yeni olan hiçbir şey yerine oturmamıştı. Osmanlı tebaası devletle bağını koparmış, devlet de örgütlenme gücünü yitirmişti.

    Moltke şöyle diyor: “Küçük Asya’da her birinin menfaati ayrı olan ve birbirini kıskanan dört komutan vardı. Ayrıca asker kaçaklarını getirenlere verilen mükafat giderek arttırılıyor ve bu işten servetler kazanılmasına rağmen firar asla azalmıyordu. Kıtalar emir dinlemiyor, kışladan çıkan hiçbir birliği dağılmadan bir­kaç kilometre yürütmek mümkün olmuyordu…”

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-468-885x1024.png
    100 yıl sürecek gerileme Nizâm-ı Cedit askerleriyle orduya bir nizam gelmediği gibi, 1913 Balkan Savaşı’na kadar uzanacak ağır yenilgiler dönemi de başlamış oluyordu.

    Moltke, özellikle Doğu’dan alı­nan askerlerin çoğunun düşmana olduğu kadar kendi subaylarına ve askerlerine ateş ettiğini, dağ yollarını keserek eşkıyalık yaptığı­nı anlattıktan sonra II. Mahmut’u Büyük Petro ile karşılaştırır. Her iki memlekette de yenileşmenin yukarıdan geldiğini, ancak Osmanlı sultanının gelişmeyi önleyen geleneklerin esiri olduğunu ifade eder. Mah­mut’un 1826’da yeniçerileri kaldırdıktan sonra, bölgele­re hakim olan derebeylerine boyun eğdirmeye giriştiğini söyler. Şu sözleri de çarpı­cıdır: “Reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekleri, Türk serpuşu, Macar eğerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten öğretmenleriyle Avrupa örneğine göre bir orduydu.” O günlerin ordusu işte böyle karma­karışık bir güruh olup, donanma da kaptan paşa tarafından Mısır’a ka­çırılmış, İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmişti.

    Bu yıllarda beş kez İstanbul’da İngiliz elçiliği yapmış olan Stan­ford Canning’in değerlendirmesi ise şöyledir: “Mahmut çok geniş görüşlü değildi ama hükümet ve idare alanında yapılması gereken yeniliklerin asgarisini kavrayıp harekete geçti. Daha müsait koşullarda ülkesini kurtarabilirdi. Yunanistan’ın kaybı ve Edirne Antlaşması’nın yol açtığı yıkım sul­tanın itibarını ve cesaretini kırdı”.

    İşte, Yeniçeri Ocağı’nın kal­dırılmasından sonraki ilk yıllarda durum bu kadar zor ve sıkıntılıydı. Bu ortamda reformu destekleyen unsurlar da bir avuç bürokrattan ibaretti. Zorla, ite kaka yapılan değişimin sonucu da belliydi.

    İTTİHAT VE TERAKKİ’DEN CUMHURİYETE

    Ordu: Ulus yaratmanın olmazsa olmaz bir aracı

    Avrupa’da 1790’larda başlayan Sanayi Devrimi, değişim temposunu başdöndürücü bir hıza çıkarırken, bunun etkileri dalgalar halinde dünyaya yayılıyordu. Değişimin yavaşlığından şikayet edilen ülkelerde bile sarsıntılar gö­zle görülenden, örneğin limanlar­dan içerlere uzanan demiryolların­dan, çok daha derinden işliyordu. Ve dönemin başında, 1800’lerde dünya nüfusunun sadece yüzde 3’ü kentlerde yaşıyordu. Bu rakam 1900 yılında % 14 olup, ancak 1950 yılında % 30’lar seviyesine çıktı.

    19. ve 20. yüzyıl dünyasının yöneticileri için en temel sorun, nüfusun ezici çoğunluğunu teşkil eden köylüleri yurttaş yapmaktı. Ne var ki eski rejimler içerisin­de böyle bir sorunu olmayan köylülerin, şimdi önlerine koyulan yurttaşlık yükümlülüklerini üstlen­mek gibi bir dertleri yoktu. Hatta, çoğu yerde bundan kaçmanın tüm yollarını denediler. Ne var ki devletler, kendilerine birer ulus inşa etmedikleri taktirde, bunu yapanlar tarafından yutulacakları­nın pekala farkında idiler.

    Çok tipik bir örnek Na­poléon’dur. O imparator olduğu zaman, Fransa’da yaşayanların üçte biri Fransızca bile bilmiyor, yerel dilleri konuşuyordu. Dünya­da ilk kez Fransız İhtilali ile gelen genel askerî hizmet yükümlü­lüğü, hepsini “Fransız” yapmak için iyi bir fırsattı ve her yıl gelen kuralar bu tornadan geçmeye başladı. İkinci olarak, ülkenin her yerinde binlerce ilkokul açılmaya başlandı. Bu örnek çok kısa süre içerisinde bunu yapabilen tüm ülkelerde uygulanmaya başlandı. Ayrıca, büyük öğretmen ihtiyacını karşılamak için açılan öğretmen okullarından mezun olanlar, hem ulusu oluşturan temel bilgileri çocuklara veriyor hem de askerde son derece kritik olan “yedek subay” ihtiyacını karşılıyordu. Bal­kan ülkeleri bunu Osmanlılardan daha önce yaptılar ve Osmanlıları korkunç bir yenilgiye uğratarak coğrafyalarından kovdular.

    Türkiye, onların 19. yüzyılda yaptıklarını ancak 20. yüzyılda yap­maya başladı. Bununla birlikte, 19. yüzyılda askerî okullardan yetişen subaylar, ülkenin modernleşme ihti­yacını çok yakından hissederek bu­nun için siyasi faaliyete geçmişlerdi. İttihat ve Terakki’nin esas gücü as­kerlerdi. II. Meşrutiyet döneminin ilk yıllarında duruma hakim olamadılar ama, 1913’ten itibaren ordudan başlayarak sivil hayatta da bir dizi reforma giriştiler. 1914’te yılında kapitülasyonları kaldırdılar. Savaş içerisinde medeni kanunda iyileş­tirmelere gittiler, kadınlara evlilik konusunda bazı haklar getirdiler, okulları milli eğitime bağladılar, hukuku tekleştirdiler vs.

    Kısaca, cumhuriyet reformları­nın başlangıcı, İttihatçıların Büyük Savaş içerisinde yaptığı işlerdir. Mustafa Kemal liderliğindeki reformcu askerlerin desteğiyle kurulan Cumhuriyet, bu “inkılap”­ları toplumdan gelen muhafazakar direncin aşamayacağı noktaya kadar ileri götürmüştür. İnkılapçı dönemin genel olarak 1930’a kadar sürdüğü görülür.