Etiket: sayı:28

  • Türklerde esneklik ve tutuculuk

    Bugün milliyet ve etnisite çerçevesinde değişmez olarak algıladığımız, yani kategorik baktığımız birçok alanda, hem kurumlar hem gelenekler hem davranışlar esneyebiliyordu. Türklerin tarihindeki “kategorik” veya “esnek” konuların evrimi…

    Bugün artık nüfusun önemli bölümünün yaşadı­ğı şehirlerde yaşadığı ülkemizde, evler daha çok birbirine benzer daireler şeklini almıştır. Artık eskisi gibi oturma odası, misafir odası ayırımı kalkmış gibidir. Odaların kimliğini de içindeki eşyalar belirler. Evlerimizde bir de neredeyse bütün gün kullanmadığı­mız yatak odaları vardır. Kısacası bugünkü evlerimizi belli bir kategori içinde anlamak mümkündür.

    Evin dışından içini hayal edebiliriz; daha doğrusu hayal etme­mize gerek yoktur; bilebiliriz. Bugün artık eskisi gibi “yatak odası­nın yerini değiştirdim” diyemezsiniz; bu kategorileşme içinde sa­lon ile yatak odası uzlaşmaz. Zira kategoriler uzlaşmak için değil ayırmak içindir. Hayatımız belli kategoriler içinde tanımlanmak­tadır. Bir eve girmeden, içinin düzenini, planını bilebiliriz. Farklı olan mobilyaların markasıdır daha çok.

    Odaların yerleri ve fonksiyonları gibi, günün saatleri de belli kategoriler içinde geçer gider: Örneğin iş, çalışma saatleri, eve dö­nüş ve kahvaltı, öğle ve akşam yemeği gibi zaman dilimleri bize en doğal gelen şeylerdir. Ama bu düzen her zaman böyle değildi.

    Yıllar önce Kazakistan’da tanıştığım bir Ahıskalı, “Türkiye’de sofranın saati varmış, doğru mu?” diye sormuştu. Benim de aklı­ma sanki sofra örtüsünün uçlarına çalar saat takılmış gibi bir gö­rüntü gelmiş ama “evet var, mesele saat 3’te gelen birisine yemek değil kahve veya çay verilir; yemekler ise öğlen ve akşam olur” di­ye açıklamıştım. O da “bizde misafir ne zaman gelse o zaman sof­ra kurulur” demişti. Aslında benim açıklamam kategorik, onunki ise esnekti.

    Modern hayata girmeden önceki dönemlere baktığımız za­man da, bu türden birçok esneklikler görmek mümkündür. Bu­nun belirgin örneklerinden biri, herkesin bildiği Kutadgu Bilig’de görülür. Orada yolcu gelir, attan iner, odaya alınır, sofra kurulur, sohbet olur, yatma zamanı gelince aynı odada döşekler açılır, yol­cu uyur. Sabah olunca da döşekler toplanır. Çocukluğumda Kay­seri evleri de böyleydi. Odanın bir tarafı yüklük ve gasilhane idi. Yatak yorgan yüklükte durur, akşam olunca döşekler açılırdı.

    Göçebe çadırlarında ise farklı bir mekan örtüşmesi sözko­nusu idi. Orada yüklük değil “yük” olur, bütün yatak ve yorgan­lar dürülmüş bir şekilde dururdu. Hatta yorganların renk renk kılıfları göz alırdı. Yemek yendiği zaman, çadır yemek odası olur, yatıldığı zaman yatak odası, yün eğrildiği veya başka iş yapıldığı zaman da atölye, işyeri görünümünü alırdı. Hatta bu tür örtüşme­ler toprak kullanımında da görülürdü. Koyun veya at besleyenin ihtiyacına göre, birinin kışlağı öbürünün yaylası olabi­lirdi. Tarihte zaman zaman bu tür durumlarla karşılaş­maktayız.

    Bugün milliyet ve etnisite çerçevesinde değişmez olarak algıladığımız, yani kategorik baktığımız soy, boy gibi kavramlar bile “evlatlık müessesesi “ile esneyebili­yordu. Burada evlat edinilen kişi değil de başka bir bo­yun üstünlüğünü tanımış diğer bir boy olabiliyordu.

    Ancak Türklerin tarihine baktığımız zaman her alanda bu es­nekliği gördüğümüzü söylemek yanlış olur. Esnek olunmayan ve belirgin olan konular vardır. Örneğin “yaş”, bunlardan biridir. Ya­şa göre insanın hayat içinde değişen konumu da bu türdendir. Bu çerçevede “orun” denilen oturma düzenini de unutmamak lazım. Bugün bile bizde genç birisi başköşeye oturursa, uyarılır. Sofrada da babaların ve bazen de annelerin oturduğu yer çoğunlukla bellidir.

    Orta Asya göçebeliğinde akraba evliliği olmadığı için, “kimin­le evlenilmez konusu” -ki bizde “kime nikah düşmez”e dönüş­müştür- çok belirleyici idi. Göçebe hayat içinde dostlara ve müt­tefiklere her zamandan çok ihtiyaç duyulduğu için, evlilik, daha doğrusu dünürlük yolu ile dostluk kurulurdu. Aynı kabile içinde evlenme, mensuplarını izole edeceği için tercih edilmemiş, so­nunda da tabu olmuştur. Böyle bir algı, akrabalık derecesi bilin­meyen ama akraba olduğu bilinenler için de geçerli idi. Burada esneklik baba soyu ile değil ana soyu ile yaratılırdı. Nitekim Çing­gis Han da dokuz yaşında iken, babası onu evlendirmek için dayı­larına götürüyordu.

    Öte yandan dilimiz hem esnek hem de tutucudur. Tarih bo­yunca değişik alfabeler kullanmak konusunda gayet esnek, ama dilin yapısını değiştirecek hususiyetlerde ise tutucudur. Örneğin dilimize giren yabancı sözcüklere sanki isim muamelesi yapılır, başka dillerden gelen fiiller “şut atmak” örneğindeki gibi isimleş­tirilir; burada İngilizce “shoot” (atmak) fiili sanki isimmiş gibi Türkçe bir yardımcı fiille bütünleşmiştir. Bizim Arapça fiille­rin isim hallerini alıp arkasına etmek, eylemek, vs. gibi şekilleri­ne sokmamız da aynı çabanın eseridir Geçenlerde hav alanında hostes hanım “daha bordlamadık” diyordu; İngilizce “board” fiili, Türkçe “bordlamak” olmuştu. Burada da “kaşık-kaşıkla”da gör­düğümüz gibi isimleri fiil yapan “-la” eki kullanılmıştır. Benzer esneklikleri, eklerin birbirine bitişmesi ile oluşan dilimizin ek­lemli yapısında da görmek mümkündür. Kültürümüzde ve dili­mizde var olan bu esnekliklerin bizi uzlaşmaya götürebildiğinin bilincinde miyiz her zaman acaba? Umarım.

  • Beyoğlu kadar eski bir klişe: ‘Burası çok bozuldu mirim’

    Aslında çöküş, şehrin sayılı caz barlarından birinin kapanıp, yerini simit satan bir dükkâna bırakmasıyla başladı ama hemen hiçbirimiz anlamadık. Hayır, Beyoğlu “birileri gelmeye başladığı için” değil, “birileri gitmeye başladığı”, delilerimiz bile ortadan kaybolduğu için bugün bu hâle geldi.

    Beyoğlu’nun adının ne­reden geldiğini, 19. yüz­yılda neden parlamaya başladığını falan anlatmaya­cağım. Semtin mütareke yılla­rındaki birinci savaş sonra­sı Berlin’le yarışan dönemini, Beyaz Rus’ların getirdikleri­ni, 6-7 Eylül’ün götürdüklerini benden çok daha iyi anlatacak bir sürü yazar var. Zaten ister­seniz bu bilgilere internetten anında erişebilirsiniz de. Ama internetin olmadığı zamanlar Beyoğlu bir nevi internetimiz­di bizim, belki ben onu anlata­bilirim.

    Beyoğlu’na dair hatırladı­ğım ilk şey, annemle Tarla­başı’nda oturan teyze­mi ziyaret etmemiz: Sıcak, toz-toprak ve dev çikolata blokla­rı. Dalan’ın Tar­labaşı proje­si başlamış­tı, toz-toprak ondan ola­cak. Dev çikolatalardan başka şeyler de vardır herhâlde ama takdir edersiniz ki o yaşta en dikkati çeken şey oydu.

    Daha sonra amcam, İnönü Stadı’nda Samet Aybaba’nın jübilesine, Beşiktaş-Fener­bahçe maçına götürmüştü, işte o zaman büyülenmiştim. Beni büyüleyen, o zaman bi­le iki futbolcu genişliğinde­ki Sinan Engin ya da aklımda kaldığı kadarıyla Beşiktaş’ta ilk maçına çıkan Şifo Mehmet değildi. Maçı izlemeye gelip Fenerbahçelilerin yuhaladığı Semra Özal ya da Beşiktaşlıla­rın yuhaladığı Turgut Özal’ı da ancak yıllar sonra başka bir si­yasetçi yuhalandığında çıkan tartışma vesilesiyle hatırla­dım. Taraftarların siyasetçile­ri yuhalayabildiği yıllardı ya­ni ve beni büyüleyen, maçtan sonra gittiğimiz İstiklâl Cad­desi oldu.

    Devekuşu Kabare’nin “Be­yoğlu Beyoğlu” oyunundaki “Eskiden Beyoğlu’na kıravatsız çıkılmazdı mirim” hayıflanma­ları doruktaydı. Gecelerin fark­lı yaşandığı, sönük neonlardan ve pavyonların afişlerinden bi­le anlaşılabiliyordu. Sonra an­layacaktım ki “Beyoğlu çok bo­zuldu” lafı Beyoğlu kadar eski, Beyoğlu’nun hep “eski ve daha güzel” hâliyle hatırlanması da bir ata sporumuzdu.

    İstiklâl trafiğe kapatıldık­tan sonra Beyoğlu’na düzenli olarak gitmeye başladım. Okul çıkışı, bazen de okulu kırıp Cağaloğlu’ndan Beyoğlu’na yü­rür, Bab-ı Ali yokuşunu iner, henüz yanmamış köprüden geçer, Yüksekkaldırım yokuşu­nu çıkar, öyle varırdım. Kötü şöhretli pavyonlar duruyordu ama, kimileri “rock bar”a ve sanırım sadece Türkiye’de ve belirli bir dönemde kullanıl­mış bir tanımlama olan “entel bar”lara dönüşmüştü. Kimile­ri isimlerini bile değiştirme­di: Cazibe Night Club, Cazibe Rock Bar oluverdi. Pavyon fe­daileri ve punk’lar, bez çantalı enteller ve metalciler, gaze­te satan komünistler ve yeni müşterilere yüzü gülen esnaf, festival filminden çıkıp sine­ma, Çorlulu Ali Paşa Medre­sesi’nden gelip tasavvuf tar­tışanlar, fotokopi dergilerini dağıtan gençler ve tekrar Pa­saj’a gitmeye başlayan ihtiyar­lar, tektekçilerde şaraplarının yanında haşlanmış yumurta yiyenler ve yeni açılan vejetar­yen lokantalarını dolduranlar, semtin yeni sakinlerine eski Beyoğlu’nun suç hikâyelerini anlatan eskiler ve hiçbir za­man yeterli olmasa da kendi­lerini burada daha rahat his­seden LGBT fertler iyi-kötü birarada yaşıyorlardı.

    En çok da “deliler” vardı Beyoğlu’nu farklı kılan. Bugün internette videolarını bulabi­lecekleriniz dışında, arada bir civardaki fırınlar un taşıttığı için kafasında bir un çuvalıy­la dolaşan ve caddede yürü­yenlerin arkasından sessizce yaklaşıp “Bö!” diye bağırarak korkuttuğu için “Bö” dediği­miz arkadaşımız, gözümüzün önünde “güzelliğinizin şiiri­ni yazıyorum” diye tuhaf bir iş yapmaya çalışırken çizgi­nin öbür tarafına geçen şairi­miz, bağıra çağıra yürüyen ve bugün olsa anlattığı komplo teorileriyle Takvim Özel Ha­ber’de şeflik yapacak öfkeli abimiz. Engin Ergönültaş, yıl­lar önce “Kendilerini en rahat hissettikleri yer burası olduğu için burada deliler” demişti. Ezcümle ilk kez benden başka, birbirinden çok daha başka bir sürü insanla tanıştım ve o yaş­ta farkına bile varmadan “çe­şitliliği kutladım”.

    “…Çizginin öbür tarafına geçen şairimiz…”

    Kapılarını sabahın 9’un­da açıp üstelik o saatte ban­gır bangır thrash metal çalan mekânlara doluşan okulu kır­mış liselilerdendim. İlk defa hem yabancı kolejlerden hem motor meslek liselerinden hem “Lise ne ya” diyenlerinden bir sürü arkadaşım olmuştu. Kü­çük, kiminde sadece makarna satılan, kiminde çerez bile ol­mayan yerlerdeki “Megadeth mi Slayer mı?” tartışmaları, za­manla diğer mekânlarda siya­set ve felsefe üzerine kimi ge­reksiz kimi ilginç sayısız soh­bete pencere açtı.

    Beyoğlu sanki sayfala­rı rastgele açılan bir Wikipe­dia’ydı. Her an, her köşesinde saatlerce oturup sohbet ede­bilir, size hikâyelerini anlat­maya hevesli bir eski tüfekle karşılaşabilir, çerez tabağın­dan antepfıstıklarını ayıklar­ken ilgilendiğiniz ya da daha önce varolduğunu bile bilmediğiniz bir konu hakkında ilginç bir şey öğrenebilirdi­niz. Belki de “Be­yoğlu çok bo­zuldu” denme­yen tek dönem de 90’ların ilk yarısında­ki bu “diriliş” dönemiydi ve “Beyoğlu çok bozuldu” ye­rini “Beyoğ­lu bir harika” övmelerine bı­rakmaya başla­dı. Her övmeyle emlâk fiyatları artıyor, her “Be­yoğlu çok güzel­leşti” lafıyla zincir mağazalardan biri küçük bir işletme­yi yutuyordu. Aslında çöküş, şehrin sayılı caz barlarından birinin ka­panıp, yerini simit satan bir dükkâna bırakmasıy­la başladı ama hemen hiçbi­rimiz anlamadık. Sadece Be­yoğlu’nda bulabileceğiniz bir barın yerini, İstanbul’da hiçbir semtte benzerlerini görmeden elli metre yürüyemeyeceğiniz bir simitçi almıştı.

    “En çok da deliler vardı Beyoğlu’nu farklı kılan.”

    Ve sonra işte, delileri kay­boldu Beyoğlu’nun. Hayır, Be­yoğlu “birileri gelmeye başladı­ğı için” değil, “birileri gitmeye başladığı”, delilerimiz bile orta­dan kaybolduğu için bugün bu hâle geldi. Ama “Beyoğlu ucuza eğlenmeye gelenlerden temiz­leniyor” diye gazetelerinden bayram eden akademisyen­ler ve tiyatro salonlarının kira kontratlarını “serbest piya­sa ekonomisi kardeşiim” diye yenilemeyen yerel yöneticiler kitapçıları da, pavyonları, çay­cıları, barları da, tiyatro salon­larını da, kültür merkezlerini de istemiyordu ve kendilerin­den başka herkesi Beyoğlu’n­dan kovup tek başlarına mutlu olacaklarını sandılar. Hâlbuki hepsi birbirinden başka unsur­larından, hele hele delilerin­den temizlenmiş, kültür, sa­nat ve fikir üretmek yerine bol şerbetli tatlılar satmaktan ve aslında hep satmaktan başka rolü kalmayan bir Beyoğlu’nun, kendisini cazibe merkezi ya­pan özelliklerini yitireceğini göremediler.

    Aslında belki de bir yandan Beyoğlu kısa süreli dirilişini tamamladı, “Ah nerede o es­ki Beyoğlu azizim” günlerine geri döndü. Umalım ki bu kez “Aa, Beyoğlu son yıllarda çok güzelleşti” günlerinin gelmesi uzun sürmesin.

  • Bir zamanlar hareket ve bereketin merkeziydi


    Temmuz 1992’de yayımlanan “İstanbul’da İlk Yeraltı Treni: Tünel” başlıklı gazete yazı dizisinde Jak Deleon, 14 Ocak 1875’de açılan ve Pera’yı Galata’ya bağlayan Tünel’in zaten hareketli olan semti daha da canlandırdığını belirtir. Yazarın, Raphael Cervati’nin 1913 tarihli şark ticaret yıllığı Annuaire Oriental’den yaptığı alıntı, semt esnafını isim isim sayarken, Tünel’in ticari hayatının zenginliğine de tanıklık eder. Listede, orijinal fotoğrafta solda görülen, bugün yerini banka ATM’lerine terk etmiş bir dükkan da vardır: Courtessi Biraderler (mobilyacı). Buna dayanarak yaklaşık olarak 1910’larda çekildiğini anladığımız tarihî fotoğraf, Tünel Meydanı’nı tüm kozmopolit yapısıyla gözler önüne seriyor. Yerel çok kültürlülüğün yerini son yıllarda turistik çok renkliliğe bıraktığı meydan, 2016’da eski şaşaalı günlerini arıyor.

  • Zor zamanlarda halk ve mutfak

    Zor zamanlarda halk ve mutfak

    Olağanüstü zamanlarda yöneticilerin en büyük sorunlarından biri halkı ve orduları beslemek olmuştur. Tarihteki örneklerden anlaşılan o ki, savaş, devrim, sıkıyönetim ve benzeri dönemler iyi örgütlenme ve planlama yeteneği olan ve olmayan toplumları birbirinden ayıran mükemmel bir mihenktaşı.

    Cihan Harbi’nde Avru­pa büyük açlık çekmişti. Tarlalar ve tarım havza­ları savaşta yok olmuş, çiftçiler askere alınmıştı. 1917 Ağus­tosu’nda, ABD savaşa girdik­ten az sonra Yiyecek İdaresi’ni kurdu. Başkan Wilson bu ida­renin başına, sonra kendisi de başkan olacak Hoover’ı atadı. İdare, hemen halkın anlayış ve yurttaşlık duygularına seslen­di: “Savaşı yiyecek kazanacak” posterleriyle halk et, buğday, yağ ve şeker tüketimini azalt­maya davet edildi; “Etsiz Sa­lı”, “Buğdaysız Çarşamba” gibi kampanyalarla alışkanlıkları­nı değiştirmeleri istendi. Yerel yiyecek daireleri kuruldu ve halkın, alıştığı malzemeleri kul­lanmadan yapacakları yemek tarifleri hazırlandı. Bozulma­dan cepheye taşınması olanak­sız olan taze meyve ve sebzelere yönelmeleri öğütlendi ve fazla­lıkları da nasıl konserve yapa­cakları öğretildi. Bu çabalar so­nunda Avrupa’ya yapılan yiye­cek yardımı bir yılda iki misline ulaştı. Savaş ertesinde bile, Ho­over Amerikan Yardım İdaresi kanalı ile, kendisine “Büyük İyi­liksever” isminin takılmasına neden olan Avrupa’ya yiyecek yardımına devam etti.

    07_b
    07_a

    Türkiye’de ekmek karnesi 
    2. Dünya Savaşı’na katılmayan Türkiye’de bile 1942’den 1946’ya kadar süren ekmek karnesi uygulaması başlatıldı.

    2. Dünya Savaşı öncekine göre daha fazla yokluk getir­di. Yiyecek karneleri, sentetik yiyecekler ya da alışılmadık yi­yecek bileşimleri gündelik ha­yatın gerçeği haline geldi. İngiltere önceki savaştan dolayı deneyimliydi, 1940’ta hemen karne sistemine geçti. Diğer yandan halk bulduğu her yer­de kendi yiyeceğini yetiştirmek için örgütlendi. Sağlam ve genç erkekler aktif savaş gö­revindeydi; dolayısıyla birinci harpte temeli atılan “Toprağın Kızları Ordusu” daha organi­ze bir şekilde yeniden kurul­du. Bu kadınlar, tarım araçla­rı ordu hizmetinde olduğu için çapa, saban, kürek gibi eski tip tarım aletleriyle haftada 48-50 saat tarım işlerinde çalışıyor­du. Devlet görevlileri mesai dı­şında parklarda sebze yetiştiri­yordu. Ayrıca “Zafer için Kaz” sloganıyla insanlara evlerinin çiçek tarhlarında sebze yetiş­tirmeleri öğütleniyordu.

    09_fish
    2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de ekmek, et, balık ve gaz kuyruklarında bekleyen halk.

    1. Dünya Savaşı sırasında başlayan beslenme üzerine bi­limsel çalışmaların bulguları, bu savaşta halkın açlık çekme­den, dengeli beslenmesi için kullanıldı. Okullarda Patates Pete ve Doktor Havuç isimli çizgi karakterler şarkılar eşli­ğinde çocuklara sebze yemenin yararlarını anlatıyordu. Gün­lük C vitamini gereksinimi pa­tatesten karşılanıyordu. Halk hiçbir malzemeyi ziyan etme­mek için eğitiliyordu. Elma kabukları içecek olarak kaynatılı­yor, bayat ekmeklerden puding yapılıyor, geriye bir şey kalırsa hayvanlara veriliyordu.

    Garip malzemelerle yemek yapabilmek için radyoda baş­latılan “Mutfak Cephesi” (Kit­chen Front) isimli program çok sevilmişti. Zaten yemek sanatı konusunda pek geri­lerden gelen İngilizler şimdi de garip malzemelerle uğraşı­yor, inek memesinden yemek­ler, domuz beyninden turtalar yapmayı öğreniyordu. Alman U-Botları 2500 gemiyi batırdı­ğı için ithalat azalmıştı. İngiliz hükümeti ABD’den enerjisi yüksek yiyecekler ithal etme çabası içindeydi. Yağlı tohum­lar, yağlar, süt tozu, et ve balık konservesi ile yumurta tozu it­hal ediliyordu. Bu garip malze­melerin tadı berbat olsa da bir rahatlama sağlamıştı.

    02_c
    02_b

    Evlerde gıda savaşı 
    2. Dünya Savaşı döneminde İngiliz halkına “Zafer için Kaz” sloganıyla evlerinin çiçek tarhlarında sebze yetiştirmeleri, mutfaktan artanları hayvanlara vermeleri öğütleniyordu.

    Bu arada ülkemiz savaşa girmediği halde orduyu hazır tutma gerekliliği nedeniyle bir milyon erkeği askere çağırmış­tı. Tarımsal üretim düşünce karaborsa ve istifçilik arttı. Ek­mekle ilgili çeşitli kararname­ler işe yaramayınca 1942’den 1946’ya kadar süren ekmek karnesi uygulaması başlatıl­dı. Şeker bulunmuyor, kuru üzüm ile çay içiliyordu. Bu yıl­larda piyasa, cezalara rağmen kontrol altına alınamadığı için karaborsacıları ve istifçileri zengin etmişti.

    01_c
    01_a
    01_b

    Mutfaktan askerlere
    1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’ya gıda yardımı yapan ABD, halkı buğday, et, yağ ve şeker tüketimini azaltmaya davet ediyor, konserve yapımını teşvik ediyordu.

    Dünyanın uzun süre di­ğer kutbunu oluşturan Rus­ya’ya da bir göz atalım diler­seniz. 1917’de Bolşevik hükü­metinin başı burjuvaziyi 30 gram ekmek ile cezalandırmıştı. “O da tadını unutmasınlar diye” buyurmuştu hükümetin ba­şındaki Zinoviyev. Anya von Bremzen Sovyet Mutfak Sa­natı isimli kitabında, yemeğin o dönemde sert bir siyasi ve toplumsal kontrol aracı oldu­ğundan bahseder. Daha son­raları kurulan Kremliyovka (Kremlin Kantini) öyle berbat yemekler çıkarıyormuş ki… Zi­ra çar dönemi aşçı ve mutfak işçilerini çalıştırmama kara­rı alınmış. Özel kaynaklardan yiyecek temin edilmemesi ku­ralı da getirildiğinden anında karaborsa ortaya çıkmış. 1919- 20 kışında halk tarafından Moskova’da tüketilen gıdanın %75’inden fazlasını meshoch­niki (çantacılar) denilen sa­yıları 200 bine varan yasadışı spekülatörler temin etmiş.

    Bazı uluslar alıştıklarından yoksun kalarak terbiye oluyor da biz çabuk unutuyoruz savaş zamanı ve sonrasındaki yokluk­ları. Toplumsal barış olsun ki bolluk bereket olsun, birbirimi­zi yemek zorunda kalmayalım.

  • Dinden siyasete şeyhler ve şövalyeler

    Her üç İbrahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüştürme veya bunları bağdaştırma eğilimleri mevcut olmuştur. Ortaçağ’ın sayısız fetih ve istila hareketi, St. John şövalyelerinden Hasan Sabbah’ın fedailerine, dinî ideolojileriyle etki yaratan örgütler tarafından ateşlendi.

    Tarih incelemelerinden çıkan en temel dersler­den birisi, nerede bir güç varsa, bunun mutlaka siyasi amaçlar için kullanılmış olma­sıdır. Bu, ekonomik güç olabile­ceği gibi, inançlarla ilgili de ola­bilir. Çoğu zaman ekonomi, din ve siyaset tamamen içiçe geçer ki, bunun sayısız örneği içe­risinde en açık şekilde ortada olanlardan biri Vatikan’dır.

    Elbette İslâmi gruplar içe­risinde de aynı şeyi görebiliriz. 18. yüzyıldan beri Suudîlerle iş­birliği yapmış olan Vehhabîle­rin, özellikle 1973 krizi sonra­sında ellerine geçen muazzam miktarda petro dolarları kulla­narak dünya çapında giriştikleri faaliyet, bu cenahtan en çarpıcı örneklerden birisidir. Bunlar, si­yasi kabul görerek meşrulaşmış, hatta bir şekilde devletleşmiş, ancak faaliyetlerini genel kabul gören usullere aykırı biçimler­de sürdüren oluşumlardır. Va­tikan’ın banka skandalları ve Soğuk Savaş’ın son yıllarında Polonya Dayanışma Hareketi’ne fon aktarması gibi siyasi işleri açığa çıkmıştır. Devlet dışında olan veya devletlerle gayriresmî ilişki içerisinde varlık ve faali­yet sürdüren inanç grupları fev­kalade çok sayıdadır.

    Tarih boyunca dinî toplu­luklar örgütlü ve silahlı güce dönüşerek devlet erkine sahip çıkmaya çalışmışlar, bazen bu­nu başarmışlar, kimi zaman da devlet karşıtlarıyla birlikte ol­muşlardır. Buna karşı devletler de dinî kurumları otoriteleri al­tına almak istemişlerdir. Avru­pa’da çağlar boyunca Kilise ile hükümdarlar arasındaki çatış­malar bunun örneğidir.

    Katolik kilisesi sadece laik otoritelerden bağımsız kalma­mış, aynı zamanda uzun süre egemen toprakları olan bağım­sız bir devlet olarak yaşamıştır. Ancak bu tekdüze bir süreç de­ğildir. Konstantin daha 4. yüz­yılda Hıristiyanlığı Roma’nın resmî dini haline getirirken, kuşkusuz ki esas olarak politik endişelerle hareket ediyordu. Avrupa’nın dört köşesine yayıl­makta olan bu dini, imparator­luğu birleştirebilecek bir güç olarak düşündüğü açıktı. Ancak, Roma önce bölünüp, bir süre sonra batıdaki otoritesi çökün­ce, Katolik Kilisesi’nin bağım­sızlığı için koşullar daha elve­rişli hale geldi. Papalık 8. yüz­yılda bağımsız bir devlet oldu; Roma, Lazio, Marche, Umbria, Romagna ve Emilia bölgeleri üzerinde bin yıl politik egemen­lik sürdü. Napoléon zamanın­da birkaç kez Fransa tarafından ilhak edilip yeniden kuruldu. Bu devlet ancak 1861 yılında İtal­ya Krallığı tarafından fethedil­di. 1870 yılında İtalyan birliği kurulurken tarihten silindi. Pa­pa, buna karşı kesin tavır aldı. Mussolini iktidara gelince, La­teran Antlaşması ile papanın günümüzdeki Vatikan üzerin­deki egemenliğini kabul ederek bu hasımlığa son verdi.

    Hıristiyan şövalyeler, Müslüman fedailer… Gerek St. John Şövalyeleri (üstte) gerekse Hasan Sabbah’ın “assassin” adı verilen fedaileri (en üstte), dinî temelli gizli örgütlenmeleriyle tarihte etkili oldular; modern zamanlarda hem Batı hem Doğu kültürlerinde fetiş haline geldiler.

    Batı’daki bu durumun ak­sine, Ortodoks kilisesi her za­man devletin vesayeti altında olmuştu. İstanbul’daki patrik, devletten bağımsız hareket ede­mez ya da çok sınırlı bir şekilde edebilirdi. Daha sonra İstanbul Osmanlıların eline geçince de, şeyhülislamlık kurumu devle­tin merkezî kurumlarının bir parçası olarak hareket etmiştir. Yani Bizans ile Osmanlılar (ve Moskova) arasında bir devamlı­lık mevcuttur. Doğuda din dev­let tarafından çok daha yakın­dan denetlenmiştir ama, buna karşın özellikle İslâm toplum­larında çok sayıda mezhep ve inanç grubu, tarikat ve cema­at oluşmuştur. Başka şekilde ifade edersek, bu dinî gruplar, otoriteye karşı muhalefetin bir aracı ya da kurumsal çerçeve­sini oluşturmuştur. Örneğin Emeviler İran’ı işgal ettikleri zaman, onlardan gayrimüslim­lerden alınan ek haraç vergisi tahsil ediyorlardı. İranlılar bir süre sonra “biz de Müslüman olduk, artık bunu vermeyece­ğiz” dediklerinde, Arap maliye­si bu büyük gelirden olmamak için “ama siz sonradan Müslü­man oldunuz, onun için gene de vereceksiniz” şeklinde ısrar etti. Sonuçta İranlılar isyan edip ye­ni bir mezhep çıkardılar ve “siz de Ali’ye haksızlık etmiştiniz” dediler.

    Şiiler daha sonra İsmailî ta­rikatına dayanarak Fatimi yö­netimleri oluşturdular ama gizli faaliyet denilince akla ilk gelen Hasan Sabbah’ın fedaileridir. O sırada Iran’da politik egemenli­ğe sahip olan Sünnî mezhebine bağlı Selçuklular taht kavgala­rı içerisinde birbirlerini yerken, Hasan Sabbah (1034-1124) İs­mailî koluna bağlı gizli bir örgüt kurarak Büyük Selçuklu devle­tinin her kademesine sızdı. Ala­mut Kalesi’ndeki merkezinden her yere fedailer gönderdi ve vezir Nizam-ül Mülk’ü öldürttü. Batı dillerindeki “assassin” (su­ikastçı) terimi bu mezhebe bağlı “haşhaşin” fedailerinden gelir. Bölgemizdeki bu mezhep çatış­maları bin yılı aşkın bir süredir insanlara sonsuz acı çektirir.

    Haşhaşilerin Nizamülmülk’e suikasti Selçuklu veziri Nizamülmülk, 1092 yılında Haşhaşiler tarafından öldürülmüştü. Kendisine derviş kılığında yaklaşan fedainin, veziri bıçaklamasını tasvir eden çizim 16. yüzyılda bulunmuştu.

    Uzun süre varlıklarını ka­bul ettirmek için büyük sıkıntı çeken Hıristiyanlığın aksine, İslâm inancını yayanlar daha en başından bir devlet kura­rak sadece zihinleri değil, ay­nı zamanda çok geniş toprak­ları fethetmeye girişmiştir. Hz. Muhammed sadece bir peygamber değil, aynı zaman­da bir devlet kurucusudur. O zamana kadar dağınık şekilde yaşamış olan Arap kabilelerini biraraya getirerek devletleş­tirmiştir. Hükümdarlara mek­tuplar göndermiş, yeni dine derin bir inançla bağlananla­rın enerjisini bunu fetihle yay­maya yönlendirmiş, İslâmiyet göz açıp kapayıncaya kadar Horasan’dan İspanya’ya kadar olan çok büyük alanlara yayıl­mıştır. Gerçi kadim tarihte her devlet dinle içiçedir ama, hiç­birisi İslâm dininin ilk yayılışı kadar hızlı bir büyüme göster­memiştir.

    Öte yandan, dinle devlet ilişkisi çok farklı biçimler al­mıştır. Örneğin, St. John şöval­yelerinin Malta devletine dö­nüşen yapısı, Katolik bir tarikat tarafından kurulan bir yöne­timdir. Bunların geçmişi Haç­lıların Filistin’e yerleşmeleriy­le başlar. Aslıda daha da önce Mısır’a yerleşmiş olan bazı İtal­yanlar Haçlı seferlerinin baş­larında, ilk olarak 1113 yılında, şeklen Papalığa bağlı Hospita­lier tarikatı olarak Filistin’de hacılara hizmet eden hasta­neler kurmuşlardı. Kısa süre­de buraların savunulması için silahlı bir güç haline geldiler. Büyük üstatları da bağımsız bir devletin başı gibiydi. 1291’de Haçlılar Filistin’den atılınca önce Kıbrıs, sonra da Rodos’a geldiler. 1307’de, Doğu Akde­niz yolu üzerindeki bu stratejik adada bağımsız bir yönetim ol­dular. Fatih’in seferini püskürt­tüler ama, Kanunî tarafından Rodos’tan çıkarıldılar ve 1530 yılında onlara Malta verildi. Donanmalarıyla Türklere kar­şı her sefere katıldıkları gibi, Osmanlı Devleti’nin kuşatma­sını da püskürtmeyi başardı­lar. Onların bağımsız varlığına son veren Napoléon’dur. Keza Töton Şövalyeleri de önceleri Filistin’de Akka civarını bağım­sız bir Haçlı yönetimi olarak yönettiler. Filistin’den kovulun­ca önce Transilvanya’ya yer­leştiler. En sürekli çabaları ise Baltık kıyılarında Slavlara karşı Germen yayılmacılığının hiz­metinde olmalarıdır.

    Katolik din devleti Katolik Kilisesi, Ortaçağ boyunca bağımsız bir din devleti olarak hüküm sürdü. Papa, Francesco Bassano’nun 1592 tarihli tablosunda, Venedik dükasına kutsanmış kılıcı veriyor.

    Genel olarak bakıldığında, din temelli siyasi yapılar Akde­niz ve Batı Asya’da daha güçlü gibidir. İberik yarımadasında da Hıristiyanların bir çok askerî tarikatı vardı. Montera, Aviz, Alcantra vs. Bunlar papalıktan aldıkları yetki ile sivil otorite­den tamamen bağımsız idi.

    Bununla birlikte tarikattan devlete geçmenin bütün dün­yadaki en tipik örneği belki de İran’daki Safevî devletidir. Er­debil şeyhleri tarafından kuru­lan bu devlet, Osmanlılara karşı ardıardına savaşlara girişmiş ve büyük bir Türk kitlesini Şii mezhebine çekerek sonu gelme­yen bir bölünme yaratmıştır.

    Erdebil şeyhlerinin 1301 yılında başladığı kabul edilir. Bunların en önemlisi Akko­yunlularla birlik olup Fatih’e karşı savaşan Şeyh Cüneyt’tir. Bu kişi aynı zamanda Trabzon Rum imparatorunun damadı idi ve Venediklilerle de ilişkisi vardı. Onun oğlu Haydar za­manında güç kazanan mezhep, torunu İsmail zamanında Sa­fevî devletini kurup Yavuz ile savaştı. Timur’un vaktiyle As­ya’ya dönerken Erdebil şeyh­lerine teslim ettiği Anadolulu esirler, zamanla Şii dervişler olarak eğitilip başlarına giydik­leri kızıl börk ile Anadolu’’ya gönderildi. Görevleri Safevîle­rin ilerlemesini kolaylaştıracak ayaklanmalar çıkarmaktı. Kı­zılbaş lafı buradan doğmuştur.

    Musevi siyaseti içerisinde de Tevrat’ı rehber olarak kabul edenler çoktur. Dine dayalı bir­den fazla önemli Yahudi siyasi hareketi vardır. İlk kongresini 1905 yılında Avrupa’da yapan Mizrahi bunlardan birisiydi. Siyonist hareket Musevi dinin­den kaynaklanmakla birlikte, bu hareket zaman içerisinde dine farklı yaklaşımları olan gruplara bölünmüştür. Bunlar İsrail millî kimliğinin sadece Tevrat ile tanımlanabileceği görüşündedir. Onlara göre Ya­hudi halkının dünyaya kültürel katkısı İncil idi, ancak Tevrat’a dayanmayan bir Yahudi varlığı asimile olmaktan kurtulamaz­dı. Ayrıca, devlet erkine kavuş­manın anlamı, geleneklerine göre yaşama olanağından baş­ka bir şey olamazdı. Bu neden­le İsrail’ın kuruluş sürecinde cemaatler için geçerli olan ku­ralların devlet için nasıl geçerli hale getirilebileceği konusunda büyük tartışmalar yaşanmıştır. Görüldüğü gibi her üç İb­rahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüş­türme veya bunları bağdaştır­ma eğilimleri mevcut olmuştur. Hıristiyanlar da Müslüman­lar da din ile siyaset ve askerlik arasında sayısız bağ kurmuş­lardır. Fetihçi gaza ile fetihçi Haçlı seferi arasında bu bağ­lamda fark yoktur.

  • Dünyanın bilgi merkezi

    Mahatma Gandhi, Karl Marx, Oscar Wilde, Bernard Shaw, Charles Dickens gibi pek çok yazar, düşünür ve devlet adamının eserlerine kaynak olan, fikirlerine ışık tutan Britanya Kütüphanesi arşivi 263 yaşında.

    Britanya Müzesi 1753’te “antik ve modern dün­yanın sanat ve eski ya­pıtlarını koruma” misyonuyla kurulduğunda, içinde dünya­dan nadir baskı ve el yazma­larının da bulunduğu pek çok eseri bünyesine katmıştı. Gün­den güne büyüyen arşivin bir müzede gözlerden ırak özenle korunmuş olması, bugüne ulaş­ması açısından elbette önemli. Fakat 1973’te İngiltere’nin artık ulusal bir başvuru, çalışma ve bilgi merkezi olması gerektiği­ne inanan Britanya Kütüphane Hareketi’nin gayretiyle bu arşiv müzeden ayrılarak dünyanın en kıymetli kütüphanelerinden bi­rine, Britanya Kütüphanesi’ne dönüştü.

    Britanya Müzesi’ndeyken, Karl Marx’tan Virgina Woolf’a, Oscar Wilde’dan Mark Twa­in’e, Mahatma Gandhi’den Ge­orge Orwell’a, aklınıza gelebi­lecek pek çok yazar, düşünür ve devlet adamı, dev kubbenin altındaki okuma salonunda bir masaya çekilmiş ve bu eşsiz arşivden yararlanarak eserle­ri için araştırmalar yapmıştı. 1973’te müzeden ayrılmasına karar verilse de, kütüphane ar­şivi Britanya Kütüphanesi adıy­la müzede kalmaya devam etti. 1997’de kendine ait binanın in­şası tamamlandığında tüm raf­lar boşaltıldı, depolar taşındı ve dev kubbenin altındaki okuma salonu da sergi salonu olarak kullanılmaya başladı.

    Britanya Kütüphanesi, sa­dece kitap sayısı olarak bakar­sanız Kongre Kütüphanesi’n­den (bkz. #tarih, sayı 23) sonra ikinci en büyük (25 milyonun üzerinde), fakat kitaplar, el yaz­maları, dergiler, gazeteler, dijital edisyonlar, sesli ve görüntülü kayıtlar, telifler, haritalar, pullar, çizimler gibi içerdiği tüm kayıtlı materyaller göz önüne alındı­ğında dünyanın en büyük (170 milyon civarı) kütüphanesi.

    Leonardo da Vinci’nin not defteri Codex Arundel (1480-1518).

    Meraklısına

    Britanya Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğinizde göre­bileceğiniz çok kıymetli eser­ler var. Bunlardan birkaçı:

    -Bilinen ilk basılı kitap Dia­mond Sutra. Sanskritçe’de “Bilgeliğin Mükemmelliği” anlamına gelen ve Zen Bu­dizmini anlatan eser 868’de yazıldı.
    -Hayvan derisi üzerine yazılmış tam hali dünyada sadece 4 adet bulunan, 1455 tarihli Gutenberg İncili.
    -Leonardo da Vinci’nin 1480-1518 arasında tuttuğu ve Codex Atlanticus’tan sonra en önemli not defteri Codex Arundel.
    -Magna Carta’nın 1215 tarihli iki nüshası.
    -Charles Dickens, Jane Austen, Virginia Woolf, Lewis Carroll gibi önemli yazarların el yazması eserleri.
    -John Lennon’ın el yazısıyla, Beatles’ın bazı şarkılarının sözleri ve nota defterleri.

  • Salt’ta direnen Mehmetçiğin hazin kronolojisi

    Ürdün’ün Salt şehri, 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında geri çekilen Osmanlı ordusunun son direnç noktalarından biri idi. Buradaki Türk şehitliğinde, kaçınılmaz sonu geciktirmek için kendini feda eden askerler yatıyor.

    1917

    31 Ekim: Aylardır hazırlanan İngiliz kuvvetleri Gazze’de taar­ruza geçtiler. Birüssebi ele geçi­rildi.

    7 Kasım: Gazze düştü. Filis­tin cephesindeki Türk savunma­sı kırıldı.

    16 Kasım: Yafa düştü.

    9 Aralık: Kudüs, İngilizlerin eline geçti. Şeria nehrine kadar olan bölge tamamen kaybedildi.

    İngiliz planı: “Irak cephesin­de taarruzlar durdurularak sa­vunmaya geçilecek, bu cepheden bazı birlikler Filistin cephesine kaydılıracak, önce Şeria vadisi (Ürdün nehrinin iki tarafında­ki hakim arazi) ele geçirilecek, Amman’a el atılarak Hicaz de­miryolu kontrol altına alınacak ve Medine’deki Osmanlı ordusu tecrit edilecek, müteakiben Hay­fa-Beyrut ve Taberya-Şam isti­kametinde taarruzla bölge tama­men kontrol altına alınacaktır”.

    1918

    21 Şubat: Eriha (Jericho) İngilizlerin eline geçti. Osman­lı orduları Şeria nehri doğusuna çekilerek Şeria – Salt arasında tertiplenmeye başladılar.

    15 Mart: Yarbay Asım (Gün­düz) komutasındaki 48. Tümen, Katrana’dan Amman’a, bilahare Salt şehrine intikal ettirildi. 48. Tümen ve Şeria Müfrezesi, “Do­ğu Şeria Grubu” adıyla Kolordu Komutanı Ali Rıza Paşa’nın em­rine girdi.

    21 Mart: İngilizler taarruza geçti. Elindeki mevcutlarla 30 – 40 kilometrelik cephenin değil savunulması, gözetlenmesi bile zorken, Yarbay Asım bu zor gö­rev için bir savunma planı ha­zırladı.

    23 Mart: İngilizler Şeria neh­rini geçtiler ve üç tümenlik bir kuvvetle Tell Nimrin’e saldırdı­lar. Karşılarında sadece Yarbay Asım’ın 48. Tümen’i vardı.

    24 Mart: Tell Nimrin düştü, Osmanlı ordusu Salt’a doğru çe­kilmeye başladı.

    25 Mart: 48 saatten bu yana uykusuz, aç ve yorgun muharebe yapan Osmanlı ordusu, şiddetli yağmur altında Salt bölgesinde saat 10:00’da savunma amacıyla tertiplendi. Saat 12:00’de İngi­liz ordusu Salt’a taarruza geçti. Sokak çatışmaları sırasında sa­at 14:00’de Türk askerlerine ge­rilerindeki evlerden ateş açıldı ve iki ateş arasında kalan Türk birlikler geri çekilmeye başladı­lar. Saat 16:00’da, çetin muhare­belerden sonra İngiliz süvarileri şehre hakim olduğu sırada, yerli halktan bazı gruplar geri çekil­meye çalışan 48. Tümen’in sahra hastanesine saldırdılar, hasta ve yaralı Türk askerlerinin çoğunu öldürüp eşyalarını aldılar.

    26 Mart: Çarpışarak Am­man’a çekilen Osmanlı birlikle­ri İngilizleri oyaladıkları sırada takviye kuvvet aldılar ve İngiliz­ler Amman’a ilerleyemediler.

    3 Nisan: 31 Mart’ta başlayan Türk karşı taarruzu ile Salt ve Tell Nimrin geri alındı. Muhare­beler Mayıs ayına kadar sürdü.

    23 Eylül: Salt, İngilizler tara­fından tekrar ele geçirildi.

    25 Eylül: İngilizler Amman’a girdi.

    1 Ekim: Şam düştü

    25 Ekim: İngilizler Halep’i ele geçirdiler ve Ortadoğu’daki Osmanlı varlığı sona erdi. Ürdün’ün başkenti Am­man’ın 23 km kuzeybatısında bulunan Salt kenti, Osmanlı çağ­ları boyunca Ürdün’ün ana tica­ret ve yönetim merkezi idi. Bu tarihi şehre hakim bir tepede, bugün Türkiye’nin yurtdışındaki en güzel harp mezarlıklarından birisi bulunuyor. Mart 1918’de­ki muharebelerde Salt’da şehit olan askerlerimiz, bu tepedeki bir mağarada açılan toplu meza­ra gömülmüş. Ürdün devleti ile sağlanan anlaşma neticesinde, 1983 yılında inşaat çalışmaları­na başlanan Salt Türk Şehitliği, 1989 yılında açılmış.

    Türk şehitliği, Ürdün’ün başkenti Amman’ın 23 km kuzeybatısındaki Salt kentinde bulunuyor.

  • Kudüs Prensi Ben-Hur: İntikamın ve kefaretin destanı

    ABD, Indianalı asker, politikacı, diplomat, yazar, ressam ve müzisyen Lew Wallace’ın 1880’de yazdığı, gelmiş geçmiş en önemli epik eserlerden Ben-Hur bir kez daha sinemada.

    Lew Wallace’ın beş kez ekrana uyarlanan dinî-tarihî eseri Ben- Hur’a tekrar emek harcamak yerine, yazarın serüvenlerle dolu hayatından en az beş film çıkarmak mümkündü. 1827’de doğan Lew Wallace, henüz 19 yaşındayken Meksika Sava­şı’na katılmak üzere babası­nın hukuk bürosundan ayrıl­dı ve bir sene sonra teğmen olarak geri döndü. Evlenen, avukat olan ve Indiana sena­tosuna giren Wallace, 1859’da Cezayir’de Fransız Ordusu’na ait lejyonerler birliği hakkın­da bir kitap okuduktan son­ra yelekli, şalvarlı, takkeli bir ‘zouave’ üniforması edindi ve Montgomery Muhafızla­rı olarak anılan küçük bir bir­lik kurdu. Zouave’lere ait özel teknikle eğittiği birlik, daha sonra Amerika İç Savaşı’n­da komuta edeceği 11. Indiana Gönüllü Piyadeleri’nin çekir­dek kadrosunu oluşturacaktı.

    1878’de New Mexico’ya va­li olarak tayin edilen Walla­ce’ın kanunsuzlukla, yolsuz­lukla ve yöre halkı-Apaçiler arasındaki didişmeyle müca­delesi, Billy the Kid’in de dahil olduğu eşsiz ‘western’ hikaye­leriyle dolu. Ancak maceralı geçen yaşamına 1880’de mola veren Wallace, Şark’ı görme­den, sadece okuduklarından hareketle, edebî çevrede bü­yük bir beğeniyle karşılanacak olan Ben-Hur: Hz. İsa’nın Hi­kayesi romanını yazdı. Ardın­dan 1882’de, biraz da kitabın etkisiyle, Osmanlı İmparator­luğu’na elçi olarak tayin edildi.

    Sultan Abdülhamid’le ya­kın bir dostluk kuran ve sık sık ziyaret ederek derin soh­betlere dalan Wallace, bir süre sonra Ben-Hur’un imzalı bir kopyasını Sultan’a hediye et­ti. Bugün bu kopyanın nerede olduğu maalesef bilinmiyor. Ancak Hz. İsa’yı konu alan bir kitabı Sultan Abdülhamid’in büyük bir memnuniyetle kar­şılaması ve derhal tercümesini emretmesi takdire şayan. Aynı dönemde kitabının geçtiği Ku­düs’ü de ziyaret eden Wallace 1885’te Kostaniye’den ayrıldı ve en az Ben-Hur kadar gürül­tü koparacağını umduğu, fakat hiç ses getirmeyen Hindistan Prensi ya da Kostaniye Neden Düştü? adlı bir başka roman daha yazdı.

    Ben-Hur’un bu kadar bü­yük bir başarı kazanmasının bir nedeni de elbette Hıris­tiyan çevrelerce destanlaştı­rılmış olması. Ancak her ne kadar konu Hz. İsa’nın son dört yılı etrafında dönse de, eserde muazzam bir intikam ve kefaret hikayesi anlatılı­yor. Çocukluk arkadaşı Mes­sala tarafından ihanete uğra­yan, ülkesinden, ailesinden ve sevdiğinden ayrılarak köleliğe zorlanan Kudüs Prensi Judah Ben-Hur denizde geçen yılla­rın ardından intikam için yur­duna dönecek, kendisini bek­lenmedik macera ve mucize­lerin içinde bulacak, sevginin ve başka bir dünyanın gücüyle tanışacaktır.

    Dev bir bütçe ve son tek­nolojiyle çekilen yeni uyarla­manın yönetmeni Gece Nö­beti (2004) ve Gündüz Nöbeti (2006) filmleriyle tanıdığımız Rus-Kazak yönetmen Timur Bekmambetov. Filmin sürpri­zi ise, önemli bir rol üstlenen başarılı oyuncumuz Haluk Bil­giner. Filmin romana ne kadar sadık kaldığını bilemiyoruz, ancak öncülüyle kıyaslanacağı muhakkak. 1959’daki uyarla­ması sinema tarihinde bir ki­lometre taşı sayılan Ben-Hur 11 dalda Oscar kazanarak bir rekora imza atmıştı. Titanik (1997) ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003) filmleri bu rekoru egale etse de, Ben- Hur’u geçebilen bir film Oscar tarihinde henüz yok.

    Farklı ülke ve dönemlerden önemli yönetmenlerin sürükle­yici öyküleri, dizi maratonun­da buluşuyor. Halit Refiğ’in, Halit Ziya Uşaklıgil’in aynı adlı romanından uyarladığı Aşk-ı Memnu (1975), Alman sine­masının efsane yönetmeni R. W. Fassbinder’in başyapıtı Berlin Alexanderplatz (1980), Lars Von Trier’in hastane­de geçen tüyler ürpertici, kült dizisi Krallık (1994) ve Bru­no Dumont’nun prömiyerini Cannes’da “Yönetmenlerin 15 Günü” bölümünde yapan kara komedi türündeki mini dizisi Küçük Serseri (2014) progra­mın kaçırılmaması gereken ya­pıtları.

    Bizans döneminde başkent İs­tanbul’la rekabet eden Trab­zon’un ve kentin yapılarının 13. yüzyıldan günümüze yol­culuğu benzersiz bir sergiy­le ele alınıyor. Uluslararası arşivlerden derlenen fotoğ­raf, çizim ve nadir eserlerin pek çoğunun ilk kez gün ışığı­na çıkarıldığı sergide, özel­likle Trabzon Ayasofyası’nın sıradışı mimarisi, eşsiz cephe kabartmaları ve olağanüstü duvar resimleri vurgulanıyor. Serginin küratörü ise Londra Üniversitesi, Courtauld Ens­titüsü Dekanı Prof. Antony Eastmond.

    Ölümünün 400. yılında dünya­nın pek çok yerinde etkinlik­lerle anılan usta yazar Willi­am Shakespeare ülkemizde de izleyiciyle buluşuyor. Yazarın eserlerinden uyarlanan 4 film, Bursa, Eskişehir, Antalya ve İs­tanbul’da olmak üzere 4 fark­lı şehirde aynı gün içerisinde gösterilecek. Katılımın ücretsiz olduğu etkinlikte, Kuru Gürül­tü (1993), III. Richard (1995), Macbeth (2015) ve Hamlet (2015) gibi sinema tarihinde de önemli yer edinmiş filmler bu­lunuyor.

    1955’ten 1995’e Türkiye’nin üretim ortamına, 80’lerde yay­gınlaşan nesneler aracılığıy­la tanıklık edeceğiniz ilginç bir sergi var bu ay. Oyuncak­tan mobilyaya, otomotivden te­mizlik endüstrisine hemen her evde kullanılan ve artık birer sembol haline gelmiş eşyalar bir yandan tatlı bir zaman yol­culuğuna çıkarırken, bir yan­dan da ülkenin adım adım ger­çekleşen sanayileşme sürecine ayna tutuyor.

  • 6-7 Eylül olayları ve bilinmeyen belgeler

    6-7 Eylül olayları ve bilinmeyen belgeler

    1955’te Türkiye, gayrimüslimlere ait İstanbul’da çok sayıda işyerinin tahribi, yağmalar ve cinayetlerle sarsılmıştı. Olayların ardından başlayan yargılama ve yeniden imar süreçlerine dair yeni belgeler ortaya çıktı.

    Bundan altmışbir yıl önce meydana gelen 6/7 Ey­lül Olayları, İstanbul’da­ki yıkım ve yağma hareketleri üzerine son yıllarda hem Türki­ye’de hem de Yunanistan’da pek çok yayın yapıldı. Tarih Vak­fı’nın yayımladığı Fahri Çoker Arşivi fotoğraflarından meyda­na gelen albüm (6-7 Eylül Olay­ları Fotoğraflar-Belgeler, Fahri Çoker Arşivi, İstanbul 2005, 440 sayfa.) ile gazeteci Dimit­rios Kaloumenos’un çektiği fo­toğraflardan meydana gelen, Atina’da yayımlanan kitap (The Crucifixion of Christianity, At­hens, 1991, 254 sayfa.) bu olay­ların önde gelen görsel ve belge­sel kaynaklarını oluşturdu.

    6_7 Eylül belge 1
    1959’da hazırlandı Olaylardan dört yıl sonra hazırlanabilen ve 6-7 Eylül’de tahrip edilen kiliselerin listesini veren resmî belgeler…
    6_7 Eylül belge 3

    Bu ve benzeri kitaplarda rast gelmediğim ve elime geçen bazı belgeleri paylaşmak isti­yorum. İlk iki belge 6-7 Eylül olaylarında sonra Batılı devlet­lerden gelen baskılar sonucu ki­liselerde yapılan tahribatın kar­şılanması için Vakıflar Genel Müdürlüğü için hazırlanmış, tahrip olan kiliselerin heyetleri­nin sundukları raporları ve bah­se konu kiliseleri bildiren iki di­lekçedir. Bu listeler tahrip olan kiliseleri ve İstanbul’un hangi semtinde olduklarını gösterme­si bakımından önemlidir.

    6_7 Eylül Galatasaray

    Üçüncü belge ise diplomat, büyükelçi ve eski Dışişleri Ba­kanı Coşkun Kırca’nın 1961 yı­lında o zamanlar kayınpederi olan Prof. Dr. Fuad Köprülü’ye yazdığı mektuptur. 18 Haziran 1960’ta Yüksek Adalet Divanı ve Yüksek Soruşturma Kuru­lu’nun oluşturduğu 7. Soruştur­ma Kurulu tarafından yargıla­ma süreci gerçekleşmiştir. İlk etapta Fuad Köprülü ve Fahret­tin Kerim Gökay dava dışında tutulmuşlar, ama sonra yapılan itirazlar sonucu tutklanmış­lardır. Köprülü “Ben vicdanen müsterih bulunuyorum ve suç­suz olduğuma inanıyorum. El­bette adalet tecelli edecektir” diye gazetecilere beyanat ver­miş ve tutuklanmıştır. Köprü­lü’nün suçsuz bulunması nede­niyle damadı Coşkun Kırca’nın yazdığı mektup bu konunun ai­le içinde de sorunlar yarattığını görteren bir belgedir.

    COŞKUN KIRCA’NIN KAYINPEDERİ FUAD KÖPRÜLÜ’YE

    ‘Kızımın dedesi alnının akıyla bu davadan çıktı’

    “İstanbul Klübü, Beyoğlu

    İstanbul, 18 Eylül 1961

    Beyefendi,

    6-7 Eylül dâvâsında hakkınız­da verilmiş olan beraet kararının gerekçesini okudum.

    Köprülü _ Kırca mektup

    Hakkınızdaki karar ittifakla verilmiş olup müdafaanızın bütün esasları hâkimler tarafından benimsenmiş ve bu hadiselerde hiçbir mes’uliyet payınızın bu­lunmadığı tam bir sarahatle ifâde edilmiştir.

    Bu meseledeki suçsuzluğu­nuza tam bir vicdani kanaatle kaani bulunmuş bir insan sıfatiyle, kızımın dedesinin bu dâvâdan alnının akıyla çıkmış olmasından duyduğum büyük memnuniyeti size bildirmek istedim.

    Hürmetlerimle…(Coşkun Kırca)

    P.S.: Divân, Fahreddin Kerim Gökay’ın vazifesini ihmalden suçlu olduğunu ve müdafaası­nın yetersiz olduğunu söylüyor; ancak, hakkındaki dâvâ, son Af kanunu şumulüne girdiğinden düşmüş bulunuyor. Sizin ve Gökay’ın aranızdaki bu fark da calibi dikkattir C.K.”

  • Tarihe geçen kişilerin tarihe geçen ameliyatları

    Hollandalı cerrah Arnold van de Laar, Türkçesi Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan Bıçak Altında adlı kitabında, tarihi figürlere yapılan ameliyatlardan yola çıkarak cerrahinin tarihi anlatıyor. Üstelik bunu, tıp dünyasına uzak kişilerin de anlayacağı bir dille ve kendine has mizahî bir üslupla yapıyor.

    BIÇAK ALTINDA
    28 AMELİYATTA
    CERRAHİ TARİHİ

    Arnold van de Laar
    Çeviren: Erhan Gürer
    Koç Üniversitesi Yayınları

    Günümüzün son tekno­lojiyle ve müthiş bir bilgi donanımıyla çalı­şan cerrahları, bırakalım daha eskiyi, 1970’li ve 80’lı yıllarda ameliyat olmuş hastaların yara izlerini bile görünce ürküyor­lar. Çünkü cerrahi o kadar hızla ilerleyen bir alan ki, kısa süre­de aldığı mesafe inanılmaz.

    Uzun süre berberlerle ay­nı kefeye konulan ve doktor­luktan sayılmayan cerrahinin tarihi yüzyıllarca önceye da­yanıyor. Kendisi de Amster­dam’daki Slotervaart Hasta­nesi’nde cerrah olarak çalışan Arnold van de Laar, Bıçak Al­tında adlı kitabında cerrahi­nin tarihini, üstelik kendine has bir mizahla harmanlaya­rak başarıyla anlatıyor.

    Tanınmış hastalar, tanın­mış cerrahlar ve çarpıcı ame­liyatların izini sürdüğü kita­bında Kraliçe Victoria, XIV. Louis, Lenin, Einstein, Ken­nedy, Papa II. John Paul, Bob Marley ve Houdini gibi tarih­sel figürlere yapılan cerra­hi müdahaleler var. Yazar bu ameliyatları anlatırken, tıp dünyasına uzak olanların da anlayacağı bir dil kullanıyor ve “Bir ameliyat nasıl yapılır? Bunun için kime ve neye ihti­yacı vardır? Vücut bir bıçak, bakteri, kanser hücresi veya kurşun darbesine nasıl tepki verir? Şokun, kanserin, enfek­siyonun, yara ve kemik iyileş­mesinin prensipleri nelerdir? Bir ameliyatla onarılıp kurta­rılamayacak şeyler nelerdir? Bir insan hayatını kurtarırken hangi prosedürler uygulanır? En çok gerçekleştirilen ame­liyatlar nasıl oluştu ve onları kim keşfetti?” sorularının ya­nıtını arıyor.

    Tıp tarihi boyunca cerrahların sahip olduğu en önemli araçlar: Elleri ve bisturileri. Görüntülerle Cerrahi Müdahale isimli bilimsel eserin genişletilmiş ikinci baskısından, 1846.

    Kitabın ilk bölümünde cerrahinin nasıl ortaya çık­tığı sorusunun peşine düşü­yor yazar. “Cerrahi, kendili­ğinden gelişen bir şey olarak ortaya çıkmış olmalı; çünkü insanlığın dünyaya gelişinden itibaren “elle” iyileştirilecek, bir cerrahın müdahalesini ge­rektiren hastalıkları olmuş­tur. Dövüşmek, avlanmak, göçmek, kök sökmek ve ağaç­tan düşmek; atalarımızın ağır yaşam şartları birçok yara­lanma riskini de beraberinde getiriyordu” dedikten sonra cerrahinin üç temel tedavisi­nin o zamanlar ortaya çıktığı­nı anlatıyor. En temel birinci cerrahi müdahale olan yara tedavisinin muhtemelen aynı zamanda ilk cerrahi müdaha­le olduğunu söylüyor.

    Cerrahinin ortaya çıkan ikinci temel tedavisi, yaza­rın “Uygulamak için sivri bir aletten başka bir şeye ihtiyaç yoktur; bir akasya dikeni, çak­mak taşından ok ucu, bronzbir hançer veya çelik bir neş­ter” dediği irinin akıtılması (drene etmek), üçüncü temel tedavisi ise atalarımızın karşı karşıya olduğu kurtlardan kaç­mak, mamut avlamak ya da bir kavga esnasında başa bir to­puz darbesi almak gibi sayısız tehditle ortaya çıkan kırıkları tedavi etmek.

    Cerrahi tarihini bu üç te­daviden yola çıkarken anla­tılması sebepsiz değil zira 19. yüzyıla kadar yaralar, irinler ve kırıklar, cerrahların bak­tıkları rahatsızlıkların büyük bölümünü oluşturuyordu. Bu listeye, anlaşılmayan ur ve şiş­lerin kesilmesiyle dağlanma­sı ve tabii en popüler cerrahi eylem olan, ancak hastalıktan çok batıl bir inanca dayanan kan akıtma da eklenebilirdi.

    Birer asır arayla öldüler Cerrahi tarihini anlatan kitapta konu edilen ünlülerden üçü, akut abdominal aort anevrizması ameliyatı geçiren Einstein ile üç yüz yıl arayla yaşayan ve ayak parmaklarının kesilerek tedavi edilmesini istemedikleri için ölen iki büyük müzisyen Bob Marley (1945-1981) ve Jean Baptiste Lully (1632-1687).

    Yazar, ünlü kişilerin has­talıkları üzerinden anlattığı 28 ameliyatın öyküsüne geç­meden önce birçok cerrahi rahatsızlıkların oluşumunun önemli nedenlerinden birinin insanın düz yürümeye başla­ması olduğunu da hatırlatıyor: “İnsanlığın dört milyon yıl ön­ce attığı ilk adım, modern cer­rahinin büyük bir bölümünü oluşturan birkaç hastalığı da beraberinde getirmiştir; varis, kasık fıtığı, basur, intermittan klodikasyon (yürümeyle mey­dana gelen fasılalı bacak ağrı­sı), kalça aşınması, fıtık, mide yanması ve menüsküs yırtığı gibi rahatsızlıkların tamamı iki ayak üstünde yürümekle alakalıdır.”

    Bundan sonra tarihe geç­miş cerrahi operasyonlara ge­liyor sıra. İlk bölümde nispe­ten az tanınmış biri olan 17. yüzyılda yaşamış Amsterdamlı demirci Jan de Doot’un ağrıla­ra dayanamayıp mesanesinde­ ki (idrar kesesi) taşı çıkarmak için kendi kendini ameliyat et­mesinin öyküsü var. Bu “ame­liyat” başarılı da oluyor, zira demircinin çırağı yardımıyla yaptığı operasyon daha sonra cerrahların binlerce kez yapa­cağı ameliyatla birçok benzer­lik taşıyor.

    Bundan sonraki bölümler­de de birbirinden ilginç ameli­yat süreçlerini çarpıcı bilgi­ler ve anekdotlarla izliyoruz. Örneğin, Albert Einstein’ın 69 yaşında AAAA (akut abdomi­nal aort anevrizması) ameli­yatı olduğunu, 76 yaşında ay­nı ameliyatı olmasını tavsiye eden doktoruna “Yaşamı ya­pay olarak uzatmak zevksizlik olur. Ben üzerime düşeni yap­tım, artık göçme vakti geldi. Bunu şık bir şekilde yapmak istiyorum” diyerek reddettiği­ni, ünlü sihirbaz Houduni’nin son gösterisine apandisit ol­duğunu bilmeden çıktığını ve gösteriyi acılar içinde tamam­ladığını;, İngiliz krallarının kendi araylarında ameliyat olmayı tercih ettiklerini, İm­paratoriçe Sisi’nin 60 yaşın­da kalbinden bıçaklandıktan sonra yolcusu olduğu gemiye nasıl yetiştiğini, John F. Ken­nedy ile kendisini öldürdüğü iddiasıyla yakalanan Lee Har­vey Oswald’ın aynı cerrah ta­rafından ameliyat edildiğini ve cerrahların yalnızca son 150 yıldır ellerini yıkadıklarını bu bölümlerden öğreniyoruz.

    Kitabın en ilginç yerlerin­den biri de, üç yüz yıl aray­la yaşayan iki büyük müzik adamı Jean Baptiste Lully (1632-1687) ile Bob Marley’in (1945-1981) ayak parmakla­rında ortaya çıkan rahatsızlı­ğın, parmaklarının kesilerek tedavi edilmesini istemedik­leri için öldüklerinin anla­tıldığı bölüm. Bilenler vardır mutlaka ama bilmeyenler için Bob Marley’in dini nedenlerle ameliyat olmayı reddetmesi ve bu yüzden 36 yaşında ölmesi epey ilginç bir bilgi olsa gerek. (Bob Marley’in vücudunu bir ampütasyonla tahrip etmesi­ne müsaade etmeyen dini, da­ha çok bir yaşam felsefesi olan Rastafari idi).

    Yazar ameliyatları anlatır­ken “tıp tarihi” alanının dışı­na da çok sık çıkıyor ve iyi ki yapıyor bunu. Sözgelimi, yal­nızca günümüzün değil tüm zamanların en çok uygulanan ameliyatı olan sünneti anlatır­ken (Dünya Sağlık Örgütü’nün 2006 rakamlarına göre yakla­şık 665 milyon sünnet operas­yonu yapılmış. Dünya nüfusu­nun yüzde 30’unun sünnetli olduğu tahmin ediliyor) işin cerrahi kısmını, operasyon tekniklerinin yüzyıllar için­de nasıl geliştiğini anlatmakla kalmıyor, sünnetin neden or­taya çıktığını da anlatıyor.

    Erkeklerin cinsel ilişki kur­masını ciddi şekilde zorlaştı­ran, sünnet derisiyle penis ba­şı arasında oluşan kronik bir enfeksiyon olan fimozisten ve eskiden bu hastalığın çöller­de yaşayan erkekler arasında yaygın olduğundan söz ediyor önce. Çünkü o zamanlar insan­ların giysilerinin altları açık­tır ve çölün her yerde uçuşan tozları her yere konabilmekte, hijyen kavramı da henüz oluş­madığından, fimozis kolaylık­la ortaya çıkmaktadır. Yazar bundan sonra, eline bir taş alıp sünnet derisini koparan ve aynısını oğluna ve kölelerine uygulayan, böylece sünnet ge­leneğini başlattığına inanılan İbrahim Peygamber’in çölde yaşadığına dikkat çekiyor ve şu sonuca varıyor: “Sünnet olma geleneğinin özellikle çölde ya­şayan topluluklarda -yalnızca İbrahim Peygamber, Yahudiler ve Müslümanların yaşadıkla­rı Orta Asya’da değil Avustral­ya’da yaşayan Aborjinler ve de­ğişik Afrika kabilelerinde de-hala görülüyor olması şaşartıcı değildir.”

    Kendi kendine ameliyat 17. yüzyılda yaşamış Amsterdamlı demirci Jan de Doot, ağrılara dayanamayıp kendini ameliyat etmiş ve idrar kesesinden elinde tuttuğu taşı çıkarmıştı (üstte). Geçen yüzyıl başında New York’taki bir hastanede çalışan cerrahları anlatan The Knick adlı dizinin ikinci sezon finalinde de Dr. Thackery (Clive Owen) da kendini ameliyat etmişti (en üstte).

    Kitapta ameliyat olan ün­lülerin yanı sıra yeri geldikçe döneminin ünlü cerrahlarına da yer verilmiş. 20. yüzyılın en tanınmış cerrahlarından, ma­estro denilen kalp-damar cer­rahı Michael DeBakey (1908- 2008) için ayrı bir bölüm ayrılmış. Alman oyuncu ve şarkıcı Marlene Dietrich’ten Britanya Kralı VIII. Edward’a, Belçika Kralı III. Leopold’dan Ürdün Kralı Hüseyin’e, Hol­ywood yıldızı Jerry Lewis’ten ABD başkanları Kennedy, Jo­hnson ve Nixon’a kadar yüz­lerce ünlüyü ameliyat eden DeBakey’in getirdiği yenilik­ler uzun uzun anlatılıyor. Bu bölümde büyük cerrahların da hata yapabileceği, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin 1980’de Debakey’in ameliyat sırasında pankreasına zarar vermesi sonucu ölümü örnek verilerek aktarılmış. (Kitap­ta geçmiyor ama Turgut Özal’ı da 1987’de ameliyat ettiği için Debakey ve ameliyatı yaptığı Houston Methodist Hastane­si Türkiye’de de çok meşhurdu bir zamanlar).

    Kitabın önsözünde, “Cer­rahinin tarihi cerraha duyulan büyük bir saygıyla yazılmıştır. Sanki hepsi engeller ve kötü çalışma şartlarına rağmen in­sanlara neşteriyle yardım et­meye çalışan birer kahraman­larmış gibi. Genelde bu imajan gerçekle ilgisi yoktur. Cerrah­lar birçok kez alakasız, saf, pis, kaba olmuşlardır veya para ve şöhret peşinde koşmuşlar­dır. Sonunda, onlar da birer insandır. Ancak tarih yazan cerrahlar çoğu zaman saygın, yaratıcı, etkin, merhametli ve el becerileri olan insanlar ol­muşlardır” diyen yazar, ken­disinin mesleğinin tarihini eleştirel bir yaklaşımla ve bü­yüden arındırılmış bir şekilde yazacağını vaat etmiş okuru­na. Son söz olarak, hem bu va­adini yerine getirdiğini hem de 360 sayfalık ama bir soluk­ta okunabilen bir kitap ortaya çıkardığını rahatlıkla söyleye­biliriz.

    ERKEK EGEMENLİĞİNİN SONU

    Kadın cerrahların sayısı hızla artıyor

    Her ne kadar cerrahi, günümüzde yalnızca erkekler tarafından değil kadınlar tarafından da yapılsa da, cerrahlık son iki bin yıldır o kadar erkek mesleği olmuştur ki, kadın cerrah olgusu yeni bir şeymiş gibi algıla­nagelmiştir.

    Buna rağmen tarihin her döneminde kadın cerrahlar ol­muştur. Cerrah Ebü’l-Kâsım Halef b. Abbâs ez-Zehrâvî, Avru;a’da daha çok bilinen adıyla Kurtubalı Albucasis, aşağı yukarı 1000 yılında taşı bulunan kadınların kadın cerrahlara başvurmalarının daha iyi olacağını yazmıştır. 12. yüzyıl Fransız edebiyatında kadın cerrahların becerilerine dair anlatılar bulunur. İtalya’da 13. yüzyıldan başlayarak kadınlara cerrahi eğitimi verilmiş, Fransa’da ise cerrah kocaları ölen dul kadın­ların eşlerinin muayenehanelerini devralmalarına izin verilmiştir.

    14. yüzyılda Salerno’dan mezun olan yaklaşık üç bin cerrahtan on sekizi kadındı. Aynı yüzyılda İngiliz kralının sara­yında çalışan cerrah da kadındı. Ancak ortaçağdan sonra iki tuhaf yeni anlayış neredeyse bütün kadınların cerrahlık mesleğinden silinmesine yol açacaktı; 16. yüzyıldaki cadı yakmaları ve en az 1968 yılına kadar süren 19. yüzyıl aşırı ahlakçılığı.

    Hollanda’da 1945 ile 1990 arasında kaydı yapılan kadın cerrahların oranı yaklaşık yüzde üçtü. Bu, 1990-2000 döneminde yüzde on ikilere kadar çıkmıştır. 2010 yılında 1226 Hollandalı cerrahın yüzde yirmisi, eğitim gören 396 cerrahın ise yüzde 36’sı kadındı.

    Ameliyat yapan kadınlar 16. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da cerrahlık mesleğinden el çektirilen kadınlar, 1970’lerden itibaren yeniden yükselişe geçtiler. 2009 tarihli “Türkiye’de Genel Cerrahi İnsan Gücü” isimli 2009 tarihli raporda, kadın cerrah sayısının 500’e yaklaştığı belirtiliyordu.