Bugün milliyet ve etnisite çerçevesinde değişmez olarak algıladığımız, yani kategorik baktığımız birçok alanda, hem kurumlar hem gelenekler hem davranışlar esneyebiliyordu. Türklerin tarihindeki “kategorik” veya “esnek” konuların evrimi…
Bugün artık nüfusun önemli bölümünün yaşadığı şehirlerde yaşadığı ülkemizde, evler daha çok birbirine benzer daireler şeklini almıştır. Artık eskisi gibi oturma odası, misafir odası ayırımı kalkmış gibidir. Odaların kimliğini de içindeki eşyalar belirler. Evlerimizde bir de neredeyse bütün gün kullanmadığımız yatak odaları vardır. Kısacası bugünkü evlerimizi belli bir kategori içinde anlamak mümkündür.
Evin dışından içini hayal edebiliriz; daha doğrusu hayal etmemize gerek yoktur; bilebiliriz. Bugün artık eskisi gibi “yatak odasının yerini değiştirdim” diyemezsiniz; bu kategorileşme içinde salon ile yatak odası uzlaşmaz. Zira kategoriler uzlaşmak için değil ayırmak içindir. Hayatımız belli kategoriler içinde tanımlanmaktadır. Bir eve girmeden, içinin düzenini, planını bilebiliriz. Farklı olan mobilyaların markasıdır daha çok.
Odaların yerleri ve fonksiyonları gibi, günün saatleri de belli kategoriler içinde geçer gider: Örneğin iş, çalışma saatleri, eve dönüş ve kahvaltı, öğle ve akşam yemeği gibi zaman dilimleri bize en doğal gelen şeylerdir. Ama bu düzen her zaman böyle değildi.
Yıllar önce Kazakistan’da tanıştığım bir Ahıskalı, “Türkiye’de sofranın saati varmış, doğru mu?” diye sormuştu. Benim de aklıma sanki sofra örtüsünün uçlarına çalar saat takılmış gibi bir görüntü gelmiş ama “evet var, mesele saat 3’te gelen birisine yemek değil kahve veya çay verilir; yemekler ise öğlen ve akşam olur” diye açıklamıştım. O da “bizde misafir ne zaman gelse o zaman sofra kurulur” demişti. Aslında benim açıklamam kategorik, onunki ise esnekti.
Modern hayata girmeden önceki dönemlere baktığımız zaman da, bu türden birçok esneklikler görmek mümkündür. Bunun belirgin örneklerinden biri, herkesin bildiği Kutadgu Bilig’de görülür. Orada yolcu gelir, attan iner, odaya alınır, sofra kurulur, sohbet olur, yatma zamanı gelince aynı odada döşekler açılır, yolcu uyur. Sabah olunca da döşekler toplanır. Çocukluğumda Kayseri evleri de böyleydi. Odanın bir tarafı yüklük ve gasilhane idi. Yatak yorgan yüklükte durur, akşam olunca döşekler açılırdı.
Göçebe çadırlarında ise farklı bir mekan örtüşmesi sözkonusu idi. Orada yüklük değil “yük” olur, bütün yatak ve yorganlar dürülmüş bir şekilde dururdu. Hatta yorganların renk renk kılıfları göz alırdı. Yemek yendiği zaman, çadır yemek odası olur, yatıldığı zaman yatak odası, yün eğrildiği veya başka iş yapıldığı zaman da atölye, işyeri görünümünü alırdı. Hatta bu tür örtüşmeler toprak kullanımında da görülürdü. Koyun veya at besleyenin ihtiyacına göre, birinin kışlağı öbürünün yaylası olabilirdi. Tarihte zaman zaman bu tür durumlarla karşılaşmaktayız.
Bugün milliyet ve etnisite çerçevesinde değişmez olarak algıladığımız, yani kategorik baktığımız soy, boy gibi kavramlar bile “evlatlık müessesesi “ile esneyebiliyordu. Burada evlat edinilen kişi değil de başka bir boyun üstünlüğünü tanımış diğer bir boy olabiliyordu.
Ancak Türklerin tarihine baktığımız zaman her alanda bu esnekliği gördüğümüzü söylemek yanlış olur. Esnek olunmayan ve belirgin olan konular vardır. Örneğin “yaş”, bunlardan biridir. Yaşa göre insanın hayat içinde değişen konumu da bu türdendir. Bu çerçevede “orun” denilen oturma düzenini de unutmamak lazım. Bugün bile bizde genç birisi başköşeye oturursa, uyarılır. Sofrada da babaların ve bazen de annelerin oturduğu yer çoğunlukla bellidir.
Orta Asya göçebeliğinde akraba evliliği olmadığı için, “kiminle evlenilmez konusu” -ki bizde “kime nikah düşmez”e dönüşmüştür- çok belirleyici idi. Göçebe hayat içinde dostlara ve müttefiklere her zamandan çok ihtiyaç duyulduğu için, evlilik, daha doğrusu dünürlük yolu ile dostluk kurulurdu. Aynı kabile içinde evlenme, mensuplarını izole edeceği için tercih edilmemiş, sonunda da tabu olmuştur. Böyle bir algı, akrabalık derecesi bilinmeyen ama akraba olduğu bilinenler için de geçerli idi. Burada esneklik baba soyu ile değil ana soyu ile yaratılırdı. Nitekim Çinggis Han da dokuz yaşında iken, babası onu evlendirmek için dayılarına götürüyordu.
Öte yandan dilimiz hem esnek hem de tutucudur. Tarih boyunca değişik alfabeler kullanmak konusunda gayet esnek, ama dilin yapısını değiştirecek hususiyetlerde ise tutucudur. Örneğin dilimize giren yabancı sözcüklere sanki isim muamelesi yapılır, başka dillerden gelen fiiller “şut atmak” örneğindeki gibi isimleştirilir; burada İngilizce “shoot” (atmak) fiili sanki isimmiş gibi Türkçe bir yardımcı fiille bütünleşmiştir. Bizim Arapça fiillerin isim hallerini alıp arkasına etmek, eylemek, vs. gibi şekillerine sokmamız da aynı çabanın eseridir Geçenlerde hav alanında hostes hanım “daha bordlamadık” diyordu; İngilizce “board” fiili, Türkçe “bordlamak” olmuştu. Burada da “kaşık-kaşıkla”da gördüğümüz gibi isimleri fiil yapan “-la” eki kullanılmıştır. Benzer esneklikleri, eklerin birbirine bitişmesi ile oluşan dilimizin eklemli yapısında da görmek mümkündür. Kültürümüzde ve dilimizde var olan bu esnekliklerin bizi uzlaşmaya götürebildiğinin bilincinde miyiz her zaman acaba? Umarım.
Aslında çöküş, şehrin sayılı caz barlarından birinin kapanıp, yerini simit satan bir dükkâna bırakmasıyla başladı ama hemen hiçbirimiz anlamadık. Hayır, Beyoğlu “birileri gelmeye başladığı için” değil, “birileri gitmeye başladığı”, delilerimiz bile ortadan kaybolduğu için bugün bu hâle geldi.
Beyoğlu’nun adının nereden geldiğini, 19. yüzyılda neden parlamaya başladığını falan anlatmayacağım. Semtin mütareke yıllarındaki birinci savaş sonrası Berlin’le yarışan dönemini, Beyaz Rus’ların getirdiklerini, 6-7 Eylül’ün götürdüklerini benden çok daha iyi anlatacak bir sürü yazar var. Zaten isterseniz bu bilgilere internetten anında erişebilirsiniz de. Ama internetin olmadığı zamanlar Beyoğlu bir nevi internetimizdi bizim, belki ben onu anlatabilirim.
Beyoğlu’na dair hatırladığım ilk şey, annemle Tarlabaşı’nda oturan teyzemi ziyaret etmemiz: Sıcak, toz-toprak ve dev çikolata blokları. Dalan’ın Tarlabaşı projesi başlamıştı, toz-toprak ondan olacak. Dev çikolatalardan başka şeyler de vardır herhâlde ama takdir edersiniz ki o yaşta en dikkati çeken şey oydu.
Daha sonra amcam, İnönü Stadı’nda Samet Aybaba’nın jübilesine, Beşiktaş-Fenerbahçe maçına götürmüştü, işte o zaman büyülenmiştim. Beni büyüleyen, o zaman bile iki futbolcu genişliğindeki Sinan Engin ya da aklımda kaldığı kadarıyla Beşiktaş’ta ilk maçına çıkan Şifo Mehmet değildi. Maçı izlemeye gelip Fenerbahçelilerin yuhaladığı Semra Özal ya da Beşiktaşlıların yuhaladığı Turgut Özal’ı da ancak yıllar sonra başka bir siyasetçi yuhalandığında çıkan tartışma vesilesiyle hatırladım. Taraftarların siyasetçileri yuhalayabildiği yıllardı yani ve beni büyüleyen, maçtan sonra gittiğimiz İstiklâl Caddesi oldu.
Devekuşu Kabare’nin “Beyoğlu Beyoğlu” oyunundaki “Eskiden Beyoğlu’na kıravatsız çıkılmazdı mirim” hayıflanmaları doruktaydı. Gecelerin farklı yaşandığı, sönük neonlardan ve pavyonların afişlerinden bile anlaşılabiliyordu. Sonra anlayacaktım ki “Beyoğlu çok bozuldu” lafı Beyoğlu kadar eski, Beyoğlu’nun hep “eski ve daha güzel” hâliyle hatırlanması da bir ata sporumuzdu.
İstiklâl trafiğe kapatıldıktan sonra Beyoğlu’na düzenli olarak gitmeye başladım. Okul çıkışı, bazen de okulu kırıp Cağaloğlu’ndan Beyoğlu’na yürür, Bab-ı Ali yokuşunu iner, henüz yanmamış köprüden geçer, Yüksekkaldırım yokuşunu çıkar, öyle varırdım. Kötü şöhretli pavyonlar duruyordu ama, kimileri “rock bar”a ve sanırım sadece Türkiye’de ve belirli bir dönemde kullanılmış bir tanımlama olan “entel bar”lara dönüşmüştü. Kimileri isimlerini bile değiştirmedi: Cazibe Night Club, Cazibe Rock Bar oluverdi. Pavyon fedaileri ve punk’lar, bez çantalı enteller ve metalciler, gazete satan komünistler ve yeni müşterilere yüzü gülen esnaf, festival filminden çıkıp sinema, Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nden gelip tasavvuf tartışanlar, fotokopi dergilerini dağıtan gençler ve tekrar Pasaj’a gitmeye başlayan ihtiyarlar, tektekçilerde şaraplarının yanında haşlanmış yumurta yiyenler ve yeni açılan vejetaryen lokantalarını dolduranlar, semtin yeni sakinlerine eski Beyoğlu’nun suç hikâyelerini anlatan eskiler ve hiçbir zaman yeterli olmasa da kendilerini burada daha rahat hisseden LGBT fertler iyi-kötü birarada yaşıyorlardı.
En çok da “deliler” vardı Beyoğlu’nu farklı kılan. Bugün internette videolarını bulabilecekleriniz dışında, arada bir civardaki fırınlar un taşıttığı için kafasında bir un çuvalıyla dolaşan ve caddede yürüyenlerin arkasından sessizce yaklaşıp “Bö!” diye bağırarak korkuttuğu için “Bö” dediğimiz arkadaşımız, gözümüzün önünde “güzelliğinizin şiirini yazıyorum” diye tuhaf bir iş yapmaya çalışırken çizginin öbür tarafına geçen şairimiz, bağıra çağıra yürüyen ve bugün olsa anlattığı komplo teorileriyle Takvim Özel Haber’de şeflik yapacak öfkeli abimiz. Engin Ergönültaş, yıllar önce “Kendilerini en rahat hissettikleri yer burası olduğu için burada deliler” demişti. Ezcümle ilk kez benden başka, birbirinden çok daha başka bir sürü insanla tanıştım ve o yaşta farkına bile varmadan “çeşitliliği kutladım”.
“…Çizginin öbür tarafına geçen şairimiz…”
Kapılarını sabahın 9’unda açıp üstelik o saatte bangır bangır thrash metal çalan mekânlara doluşan okulu kırmış liselilerdendim. İlk defa hem yabancı kolejlerden hem motor meslek liselerinden hem “Lise ne ya” diyenlerinden bir sürü arkadaşım olmuştu. Küçük, kiminde sadece makarna satılan, kiminde çerez bile olmayan yerlerdeki “Megadeth mi Slayer mı?” tartışmaları, zamanla diğer mekânlarda siyaset ve felsefe üzerine kimi gereksiz kimi ilginç sayısız sohbete pencere açtı.
Beyoğlu sanki sayfaları rastgele açılan bir Wikipedia’ydı. Her an, her köşesinde saatlerce oturup sohbet edebilir, size hikâyelerini anlatmaya hevesli bir eski tüfekle karşılaşabilir, çerez tabağından antepfıstıklarını ayıklarken ilgilendiğiniz ya da daha önce varolduğunu bile bilmediğiniz bir konu hakkında ilginç bir şey öğrenebilirdiniz. Belki de “Beyoğlu çok bozuldu” denmeyen tek dönem de 90’ların ilk yarısındaki bu “diriliş” dönemiydi ve “Beyoğlu çok bozuldu” yerini “Beyoğlu bir harika” övmelerine bırakmaya başladı. Her övmeyle emlâk fiyatları artıyor, her “Beyoğlu çok güzelleşti” lafıyla zincir mağazalardan biri küçük bir işletmeyi yutuyordu. Aslında çöküş, şehrin sayılı caz barlarından birinin kapanıp, yerini simit satan bir dükkâna bırakmasıyla başladı ama hemen hiçbirimiz anlamadık. Sadece Beyoğlu’nda bulabileceğiniz bir barın yerini, İstanbul’da hiçbir semtte benzerlerini görmeden elli metre yürüyemeyeceğiniz bir simitçi almıştı.
“En çok da deliler vardı Beyoğlu’nu farklı kılan.”
Ve sonra işte, delileri kayboldu Beyoğlu’nun. Hayır, Beyoğlu “birileri gelmeye başladığı için” değil, “birileri gitmeye başladığı”, delilerimiz bile ortadan kaybolduğu için bugün bu hâle geldi. Ama “Beyoğlu ucuza eğlenmeye gelenlerden temizleniyor” diye gazetelerinden bayram eden akademisyenler ve tiyatro salonlarının kira kontratlarını “serbest piyasa ekonomisi kardeşiim” diye yenilemeyen yerel yöneticiler kitapçıları da, pavyonları, çaycıları, barları da, tiyatro salonlarını da, kültür merkezlerini de istemiyordu ve kendilerinden başka herkesi Beyoğlu’ndan kovup tek başlarına mutlu olacaklarını sandılar. Hâlbuki hepsi birbirinden başka unsurlarından, hele hele delilerinden temizlenmiş, kültür, sanat ve fikir üretmek yerine bol şerbetli tatlılar satmaktan ve aslında hep satmaktan başka rolü kalmayan bir Beyoğlu’nun, kendisini cazibe merkezi yapan özelliklerini yitireceğini göremediler.
Aslında belki de bir yandan Beyoğlu kısa süreli dirilişini tamamladı, “Ah nerede o eski Beyoğlu azizim” günlerine geri döndü. Umalım ki bu kez “Aa, Beyoğlu son yıllarda çok güzelleşti” günlerinin gelmesi uzun sürmesin.
Temmuz 1992’de yayımlanan “İstanbul’da İlk Yeraltı Treni: Tünel” başlıklı gazete yazı dizisinde Jak Deleon, 14 Ocak 1875’de açılan ve Pera’yı Galata’ya bağlayan Tünel’in zaten hareketli olan semti daha da canlandırdığını belirtir. Yazarın, Raphael Cervati’nin 1913 tarihli şark ticaret yıllığı Annuaire Oriental’den yaptığı alıntı, semt esnafını isim isim sayarken, Tünel’in ticari hayatının zenginliğine de tanıklık eder. Listede, orijinal fotoğrafta solda görülen, bugün yerini banka ATM’lerine terk etmiş bir dükkan da vardır: Courtessi Biraderler (mobilyacı). Buna dayanarak yaklaşık olarak 1910’larda çekildiğini anladığımız tarihî fotoğraf, Tünel Meydanı’nı tüm kozmopolit yapısıyla gözler önüne seriyor. Yerel çok kültürlülüğün yerini son yıllarda turistik çok renkliliğe bıraktığı meydan, 2016’da eski şaşaalı günlerini arıyor.
Olağanüstü zamanlarda yöneticilerin en büyük sorunlarından biri halkı ve orduları beslemek olmuştur. Tarihteki örneklerden anlaşılan o ki, savaş, devrim, sıkıyönetim ve benzeri dönemler iyi örgütlenme ve planlama yeteneği olan ve olmayan toplumları birbirinden ayıran mükemmel bir mihenktaşı.
Cihan Harbi’nde Avrupa büyük açlık çekmişti. Tarlalar ve tarım havzaları savaşta yok olmuş, çiftçiler askere alınmıştı. 1917 Ağustosu’nda, ABD savaşa girdikten az sonra Yiyecek İdaresi’ni kurdu. Başkan Wilson bu idarenin başına, sonra kendisi de başkan olacak Hoover’ı atadı. İdare, hemen halkın anlayış ve yurttaşlık duygularına seslendi: “Savaşı yiyecek kazanacak” posterleriyle halk et, buğday, yağ ve şeker tüketimini azaltmaya davet edildi; “Etsiz Salı”, “Buğdaysız Çarşamba” gibi kampanyalarla alışkanlıklarını değiştirmeleri istendi. Yerel yiyecek daireleri kuruldu ve halkın, alıştığı malzemeleri kullanmadan yapacakları yemek tarifleri hazırlandı. Bozulmadan cepheye taşınması olanaksız olan taze meyve ve sebzelere yönelmeleri öğütlendi ve fazlalıkları da nasıl konserve yapacakları öğretildi. Bu çabalar sonunda Avrupa’ya yapılan yiyecek yardımı bir yılda iki misline ulaştı. Savaş ertesinde bile, Hoover Amerikan Yardım İdaresi kanalı ile, kendisine “Büyük İyiliksever” isminin takılmasına neden olan Avrupa’ya yiyecek yardımına devam etti.
Türkiye’de ekmek karnesi 2. Dünya Savaşı’na katılmayan Türkiye’de bile 1942’den 1946’ya kadar süren ekmek karnesi uygulaması başlatıldı.
2. Dünya Savaşı öncekine göre daha fazla yokluk getirdi. Yiyecek karneleri, sentetik yiyecekler ya da alışılmadık yiyecek bileşimleri gündelik hayatın gerçeği haline geldi. İngiltere önceki savaştan dolayı deneyimliydi, 1940’ta hemen karne sistemine geçti. Diğer yandan halk bulduğu her yerde kendi yiyeceğini yetiştirmek için örgütlendi. Sağlam ve genç erkekler aktif savaş görevindeydi; dolayısıyla birinci harpte temeli atılan “Toprağın Kızları Ordusu” daha organize bir şekilde yeniden kuruldu. Bu kadınlar, tarım araçları ordu hizmetinde olduğu için çapa, saban, kürek gibi eski tip tarım aletleriyle haftada 48-50 saat tarım işlerinde çalışıyordu. Devlet görevlileri mesai dışında parklarda sebze yetiştiriyordu. Ayrıca “Zafer için Kaz” sloganıyla insanlara evlerinin çiçek tarhlarında sebze yetiştirmeleri öğütleniyordu.
2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de ekmek, et, balık ve gaz kuyruklarında bekleyen halk.
1. Dünya Savaşı sırasında başlayan beslenme üzerine bilimsel çalışmaların bulguları, bu savaşta halkın açlık çekmeden, dengeli beslenmesi için kullanıldı. Okullarda Patates Pete ve Doktor Havuç isimli çizgi karakterler şarkılar eşliğinde çocuklara sebze yemenin yararlarını anlatıyordu. Günlük C vitamini gereksinimi patatesten karşılanıyordu. Halk hiçbir malzemeyi ziyan etmemek için eğitiliyordu. Elma kabukları içecek olarak kaynatılıyor, bayat ekmeklerden puding yapılıyor, geriye bir şey kalırsa hayvanlara veriliyordu.
Garip malzemelerle yemek yapabilmek için radyoda başlatılan “Mutfak Cephesi” (Kitchen Front) isimli program çok sevilmişti. Zaten yemek sanatı konusunda pek gerilerden gelen İngilizler şimdi de garip malzemelerle uğraşıyor, inek memesinden yemekler, domuz beyninden turtalar yapmayı öğreniyordu. Alman U-Botları 2500 gemiyi batırdığı için ithalat azalmıştı. İngiliz hükümeti ABD’den enerjisi yüksek yiyecekler ithal etme çabası içindeydi. Yağlı tohumlar, yağlar, süt tozu, et ve balık konservesi ile yumurta tozu ithal ediliyordu. Bu garip malzemelerin tadı berbat olsa da bir rahatlama sağlamıştı.
Evlerde gıda savaşı 2. Dünya Savaşı döneminde İngiliz halkına “Zafer için Kaz” sloganıyla evlerinin çiçek tarhlarında sebze yetiştirmeleri, mutfaktan artanları hayvanlara vermeleri öğütleniyordu.
Bu arada ülkemiz savaşa girmediği halde orduyu hazır tutma gerekliliği nedeniyle bir milyon erkeği askere çağırmıştı. Tarımsal üretim düşünce karaborsa ve istifçilik arttı. Ekmekle ilgili çeşitli kararnameler işe yaramayınca 1942’den 1946’ya kadar süren ekmek karnesi uygulaması başlatıldı. Şeker bulunmuyor, kuru üzüm ile çay içiliyordu. Bu yıllarda piyasa, cezalara rağmen kontrol altına alınamadığı için karaborsacıları ve istifçileri zengin etmişti.
Mutfaktan askerlere 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’ya gıda yardımı yapan ABD, halkı buğday, et, yağ ve şeker tüketimini azaltmaya davet ediyor, konserve yapımını teşvik ediyordu.
Dünyanın uzun süre diğer kutbunu oluşturan Rusya’ya da bir göz atalım dilerseniz. 1917’de Bolşevik hükümetinin başı burjuvaziyi 30 gram ekmek ile cezalandırmıştı. “O da tadını unutmasınlar diye” buyurmuştu hükümetin başındaki Zinoviyev. Anya von Bremzen Sovyet Mutfak Sanatı isimli kitabında, yemeğin o dönemde sert bir siyasi ve toplumsal kontrol aracı olduğundan bahseder. Daha sonraları kurulan Kremliyovka (Kremlin Kantini) öyle berbat yemekler çıkarıyormuş ki… Zira çar dönemi aşçı ve mutfak işçilerini çalıştırmama kararı alınmış. Özel kaynaklardan yiyecek temin edilmemesi kuralı da getirildiğinden anında karaborsa ortaya çıkmış. 1919- 20 kışında halk tarafından Moskova’da tüketilen gıdanın %75’inden fazlasını meshochniki (çantacılar) denilen sayıları 200 bine varan yasadışı spekülatörler temin etmiş.
Bazı uluslar alıştıklarından yoksun kalarak terbiye oluyor da biz çabuk unutuyoruz savaş zamanı ve sonrasındaki yoklukları. Toplumsal barış olsun ki bolluk bereket olsun, birbirimizi yemek zorunda kalmayalım.
Her üç İbrahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüştürme veya bunları bağdaştırma eğilimleri mevcut olmuştur. Ortaçağ’ın sayısız fetih ve istila hareketi, St. John şövalyelerinden Hasan Sabbah’ın fedailerine, dinî ideolojileriyle etki yaratan örgütler tarafından ateşlendi.
Tarih incelemelerinden çıkan en temel derslerden birisi, nerede bir güç varsa, bunun mutlaka siyasi amaçlar için kullanılmış olmasıdır. Bu, ekonomik güç olabileceği gibi, inançlarla ilgili de olabilir. Çoğu zaman ekonomi, din ve siyaset tamamen içiçe geçer ki, bunun sayısız örneği içerisinde en açık şekilde ortada olanlardan biri Vatikan’dır.
Elbette İslâmi gruplar içerisinde de aynı şeyi görebiliriz. 18. yüzyıldan beri Suudîlerle işbirliği yapmış olan Vehhabîlerin, özellikle 1973 krizi sonrasında ellerine geçen muazzam miktarda petro dolarları kullanarak dünya çapında giriştikleri faaliyet, bu cenahtan en çarpıcı örneklerden birisidir. Bunlar, siyasi kabul görerek meşrulaşmış, hatta bir şekilde devletleşmiş, ancak faaliyetlerini genel kabul gören usullere aykırı biçimlerde sürdüren oluşumlardır. Vatikan’ın banka skandalları ve Soğuk Savaş’ın son yıllarında Polonya Dayanışma Hareketi’ne fon aktarması gibi siyasi işleri açığa çıkmıştır. Devlet dışında olan veya devletlerle gayriresmî ilişki içerisinde varlık ve faaliyet sürdüren inanç grupları fevkalade çok sayıdadır.
Tarih boyunca dinî topluluklar örgütlü ve silahlı güce dönüşerek devlet erkine sahip çıkmaya çalışmışlar, bazen bunu başarmışlar, kimi zaman da devlet karşıtlarıyla birlikte olmuşlardır. Buna karşı devletler de dinî kurumları otoriteleri altına almak istemişlerdir. Avrupa’da çağlar boyunca Kilise ile hükümdarlar arasındaki çatışmalar bunun örneğidir.
Katolik kilisesi sadece laik otoritelerden bağımsız kalmamış, aynı zamanda uzun süre egemen toprakları olan bağımsız bir devlet olarak yaşamıştır. Ancak bu tekdüze bir süreç değildir. Konstantin daha 4. yüzyılda Hıristiyanlığı Roma’nın resmî dini haline getirirken, kuşkusuz ki esas olarak politik endişelerle hareket ediyordu. Avrupa’nın dört köşesine yayılmakta olan bu dini, imparatorluğu birleştirebilecek bir güç olarak düşündüğü açıktı. Ancak, Roma önce bölünüp, bir süre sonra batıdaki otoritesi çökünce, Katolik Kilisesi’nin bağımsızlığı için koşullar daha elverişli hale geldi. Papalık 8. yüzyılda bağımsız bir devlet oldu; Roma, Lazio, Marche, Umbria, Romagna ve Emilia bölgeleri üzerinde bin yıl politik egemenlik sürdü. Napoléon zamanında birkaç kez Fransa tarafından ilhak edilip yeniden kuruldu. Bu devlet ancak 1861 yılında İtalya Krallığı tarafından fethedildi. 1870 yılında İtalyan birliği kurulurken tarihten silindi. Papa, buna karşı kesin tavır aldı. Mussolini iktidara gelince, Lateran Antlaşması ile papanın günümüzdeki Vatikan üzerindeki egemenliğini kabul ederek bu hasımlığa son verdi.
Hıristiyan şövalyeler, Müslüman fedailer… Gerek St. John Şövalyeleri (üstte) gerekse Hasan Sabbah’ın “assassin” adı verilen fedaileri (en üstte), dinî temelli gizli örgütlenmeleriyle tarihte etkili oldular; modern zamanlarda hem Batı hem Doğu kültürlerinde fetiş haline geldiler.
Batı’daki bu durumun aksine, Ortodoks kilisesi her zaman devletin vesayeti altında olmuştu. İstanbul’daki patrik, devletten bağımsız hareket edemez ya da çok sınırlı bir şekilde edebilirdi. Daha sonra İstanbul Osmanlıların eline geçince de, şeyhülislamlık kurumu devletin merkezî kurumlarının bir parçası olarak hareket etmiştir. Yani Bizans ile Osmanlılar (ve Moskova) arasında bir devamlılık mevcuttur. Doğuda din devlet tarafından çok daha yakından denetlenmiştir ama, buna karşın özellikle İslâm toplumlarında çok sayıda mezhep ve inanç grubu, tarikat ve cemaat oluşmuştur. Başka şekilde ifade edersek, bu dinî gruplar, otoriteye karşı muhalefetin bir aracı ya da kurumsal çerçevesini oluşturmuştur. Örneğin Emeviler İran’ı işgal ettikleri zaman, onlardan gayrimüslimlerden alınan ek haraç vergisi tahsil ediyorlardı. İranlılar bir süre sonra “biz de Müslüman olduk, artık bunu vermeyeceğiz” dediklerinde, Arap maliyesi bu büyük gelirden olmamak için “ama siz sonradan Müslüman oldunuz, onun için gene de vereceksiniz” şeklinde ısrar etti. Sonuçta İranlılar isyan edip yeni bir mezhep çıkardılar ve “siz de Ali’ye haksızlık etmiştiniz” dediler.
Şiiler daha sonra İsmailî tarikatına dayanarak Fatimi yönetimleri oluşturdular ama gizli faaliyet denilince akla ilk gelen Hasan Sabbah’ın fedaileridir. O sırada Iran’da politik egemenliğe sahip olan Sünnî mezhebine bağlı Selçuklular taht kavgaları içerisinde birbirlerini yerken, Hasan Sabbah (1034-1124) İsmailî koluna bağlı gizli bir örgüt kurarak Büyük Selçuklu devletinin her kademesine sızdı. Alamut Kalesi’ndeki merkezinden her yere fedailer gönderdi ve vezir Nizam-ül Mülk’ü öldürttü. Batı dillerindeki “assassin” (suikastçı) terimi bu mezhebe bağlı “haşhaşin” fedailerinden gelir. Bölgemizdeki bu mezhep çatışmaları bin yılı aşkın bir süredir insanlara sonsuz acı çektirir.
Haşhaşilerin Nizamülmülk’e suikasti Selçuklu veziri Nizamülmülk, 1092 yılında Haşhaşiler tarafından öldürülmüştü. Kendisine derviş kılığında yaklaşan fedainin, veziri bıçaklamasını tasvir eden çizim 16. yüzyılda bulunmuştu.
Uzun süre varlıklarını kabul ettirmek için büyük sıkıntı çeken Hıristiyanlığın aksine, İslâm inancını yayanlar daha en başından bir devlet kurarak sadece zihinleri değil, aynı zamanda çok geniş toprakları fethetmeye girişmiştir. Hz. Muhammed sadece bir peygamber değil, aynı zamanda bir devlet kurucusudur. O zamana kadar dağınık şekilde yaşamış olan Arap kabilelerini biraraya getirerek devletleştirmiştir. Hükümdarlara mektuplar göndermiş, yeni dine derin bir inançla bağlananların enerjisini bunu fetihle yaymaya yönlendirmiş, İslâmiyet göz açıp kapayıncaya kadar Horasan’dan İspanya’ya kadar olan çok büyük alanlara yayılmıştır. Gerçi kadim tarihte her devlet dinle içiçedir ama, hiçbirisi İslâm dininin ilk yayılışı kadar hızlı bir büyüme göstermemiştir.
Öte yandan, dinle devlet ilişkisi çok farklı biçimler almıştır. Örneğin, St. John şövalyelerinin Malta devletine dönüşen yapısı, Katolik bir tarikat tarafından kurulan bir yönetimdir. Bunların geçmişi Haçlıların Filistin’e yerleşmeleriyle başlar. Aslıda daha da önce Mısır’a yerleşmiş olan bazı İtalyanlar Haçlı seferlerinin başlarında, ilk olarak 1113 yılında, şeklen Papalığa bağlı Hospitalier tarikatı olarak Filistin’de hacılara hizmet eden hastaneler kurmuşlardı. Kısa sürede buraların savunulması için silahlı bir güç haline geldiler. Büyük üstatları da bağımsız bir devletin başı gibiydi. 1291’de Haçlılar Filistin’den atılınca önce Kıbrıs, sonra da Rodos’a geldiler. 1307’de, Doğu Akdeniz yolu üzerindeki bu stratejik adada bağımsız bir yönetim oldular. Fatih’in seferini püskürttüler ama, Kanunî tarafından Rodos’tan çıkarıldılar ve 1530 yılında onlara Malta verildi. Donanmalarıyla Türklere karşı her sefere katıldıkları gibi, Osmanlı Devleti’nin kuşatmasını da püskürtmeyi başardılar. Onların bağımsız varlığına son veren Napoléon’dur. Keza Töton Şövalyeleri de önceleri Filistin’de Akka civarını bağımsız bir Haçlı yönetimi olarak yönettiler. Filistin’den kovulunca önce Transilvanya’ya yerleştiler. En sürekli çabaları ise Baltık kıyılarında Slavlara karşı Germen yayılmacılığının hizmetinde olmalarıdır.
Katolik din devleti Katolik Kilisesi, Ortaçağ boyunca bağımsız bir din devleti olarak hüküm sürdü. Papa, Francesco Bassano’nun 1592 tarihli tablosunda, Venedik dükasına kutsanmış kılıcı veriyor.
Genel olarak bakıldığında, din temelli siyasi yapılar Akdeniz ve Batı Asya’da daha güçlü gibidir. İberik yarımadasında da Hıristiyanların bir çok askerî tarikatı vardı. Montera, Aviz, Alcantra vs. Bunlar papalıktan aldıkları yetki ile sivil otoriteden tamamen bağımsız idi.
Bununla birlikte tarikattan devlete geçmenin bütün dünyadaki en tipik örneği belki de İran’daki Safevî devletidir. Erdebil şeyhleri tarafından kurulan bu devlet, Osmanlılara karşı ardıardına savaşlara girişmiş ve büyük bir Türk kitlesini Şii mezhebine çekerek sonu gelmeyen bir bölünme yaratmıştır.
Erdebil şeyhlerinin 1301 yılında başladığı kabul edilir. Bunların en önemlisi Akkoyunlularla birlik olup Fatih’e karşı savaşan Şeyh Cüneyt’tir. Bu kişi aynı zamanda Trabzon Rum imparatorunun damadı idi ve Venediklilerle de ilişkisi vardı. Onun oğlu Haydar zamanında güç kazanan mezhep, torunu İsmail zamanında Safevî devletini kurup Yavuz ile savaştı. Timur’un vaktiyle Asya’ya dönerken Erdebil şeyhlerine teslim ettiği Anadolulu esirler, zamanla Şii dervişler olarak eğitilip başlarına giydikleri kızıl börk ile Anadolu’’ya gönderildi. Görevleri Safevîlerin ilerlemesini kolaylaştıracak ayaklanmalar çıkarmaktı. Kızılbaş lafı buradan doğmuştur.
Musevi siyaseti içerisinde de Tevrat’ı rehber olarak kabul edenler çoktur. Dine dayalı birden fazla önemli Yahudi siyasi hareketi vardır. İlk kongresini 1905 yılında Avrupa’da yapan Mizrahi bunlardan birisiydi. Siyonist hareket Musevi dininden kaynaklanmakla birlikte, bu hareket zaman içerisinde dine farklı yaklaşımları olan gruplara bölünmüştür. Bunlar İsrail millî kimliğinin sadece Tevrat ile tanımlanabileceği görüşündedir. Onlara göre Yahudi halkının dünyaya kültürel katkısı İncil idi, ancak Tevrat’a dayanmayan bir Yahudi varlığı asimile olmaktan kurtulamazdı. Ayrıca, devlet erkine kavuşmanın anlamı, geleneklerine göre yaşama olanağından başka bir şey olamazdı. Bu nedenle İsrail’ın kuruluş sürecinde cemaatler için geçerli olan kuralların devlet için nasıl geçerli hale getirilebileceği konusunda büyük tartışmalar yaşanmıştır. Görüldüğü gibi her üç İbrahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüştürme veya bunları bağdaştırma eğilimleri mevcut olmuştur. Hıristiyanlar da Müslümanlar da din ile siyaset ve askerlik arasında sayısız bağ kurmuşlardır. Fetihçi gaza ile fetihçi Haçlı seferi arasında bu bağlamda fark yoktur.
Mahatma Gandhi, Karl Marx, Oscar Wilde, Bernard Shaw, Charles Dickens gibi pek çok yazar, düşünür ve devlet adamının eserlerine kaynak olan, fikirlerine ışık tutan Britanya Kütüphanesi arşivi 263 yaşında.
Britanya Müzesi 1753’te “antik ve modern dünyanın sanat ve eski yapıtlarını koruma” misyonuyla kurulduğunda, içinde dünyadan nadir baskı ve el yazmalarının da bulunduğu pek çok eseri bünyesine katmıştı. Günden güne büyüyen arşivin bir müzede gözlerden ırak özenle korunmuş olması, bugüne ulaşması açısından elbette önemli. Fakat 1973’te İngiltere’nin artık ulusal bir başvuru, çalışma ve bilgi merkezi olması gerektiğine inanan Britanya Kütüphane Hareketi’nin gayretiyle bu arşiv müzeden ayrılarak dünyanın en kıymetli kütüphanelerinden birine, Britanya Kütüphanesi’ne dönüştü.
Britanya Müzesi’ndeyken, Karl Marx’tan Virgina Woolf’a, Oscar Wilde’dan Mark Twain’e, Mahatma Gandhi’den George Orwell’a, aklınıza gelebilecek pek çok yazar, düşünür ve devlet adamı, dev kubbenin altındaki okuma salonunda bir masaya çekilmiş ve bu eşsiz arşivden yararlanarak eserleri için araştırmalar yapmıştı. 1973’te müzeden ayrılmasına karar verilse de, kütüphane arşivi Britanya Kütüphanesi adıyla müzede kalmaya devam etti. 1997’de kendine ait binanın inşası tamamlandığında tüm raflar boşaltıldı, depolar taşındı ve dev kubbenin altındaki okuma salonu da sergi salonu olarak kullanılmaya başladı.
Britanya Kütüphanesi, sadece kitap sayısı olarak bakarsanız Kongre Kütüphanesi’nden (bkz. #tarih, sayı 23) sonra ikinci en büyük (25 milyonun üzerinde), fakat kitaplar, el yazmaları, dergiler, gazeteler, dijital edisyonlar, sesli ve görüntülü kayıtlar, telifler, haritalar, pullar, çizimler gibi içerdiği tüm kayıtlı materyaller göz önüne alındığında dünyanın en büyük (170 milyon civarı) kütüphanesi.
Leonardo da Vinci’nin not defteri Codex Arundel (1480-1518).
Meraklısına
Britanya Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğinizde görebileceğiniz çok kıymetli eserler var. Bunlardan birkaçı:
-Bilinen ilk basılı kitap Diamond Sutra. Sanskritçe’de “Bilgeliğin Mükemmelliği” anlamına gelen ve Zen Budizmini anlatan eser 868’de yazıldı. -Hayvan derisi üzerine yazılmış tam hali dünyada sadece 4 adet bulunan, 1455 tarihli Gutenberg İncili. -Leonardo da Vinci’nin 1480-1518 arasında tuttuğu ve Codex Atlanticus’tan sonra en önemli not defteri Codex Arundel. -Magna Carta’nın 1215 tarihli iki nüshası. -Charles Dickens, Jane Austen, Virginia Woolf, Lewis Carroll gibi önemli yazarların el yazması eserleri. -John Lennon’ın el yazısıyla, Beatles’ın bazı şarkılarının sözleri ve nota defterleri.
Ürdün’ün Salt şehri, 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında geri çekilen Osmanlı ordusunun son direnç noktalarından biri idi. Buradaki Türk şehitliğinde, kaçınılmaz sonu geciktirmek için kendini feda eden askerler yatıyor.
1917
31 Ekim: Aylardır hazırlanan İngiliz kuvvetleri Gazze’de taarruza geçtiler. Birüssebi ele geçirildi.
7 Kasım: Gazze düştü. Filistin cephesindeki Türk savunması kırıldı.
16 Kasım: Yafa düştü.
9 Aralık: Kudüs, İngilizlerin eline geçti. Şeria nehrine kadar olan bölge tamamen kaybedildi.
İngiliz planı: “Irak cephesinde taarruzlar durdurularak savunmaya geçilecek, bu cepheden bazı birlikler Filistin cephesine kaydılıracak, önce Şeria vadisi (Ürdün nehrinin iki tarafındaki hakim arazi) ele geçirilecek, Amman’a el atılarak Hicaz demiryolu kontrol altına alınacak ve Medine’deki Osmanlı ordusu tecrit edilecek, müteakiben Hayfa-Beyrut ve Taberya-Şam istikametinde taarruzla bölge tamamen kontrol altına alınacaktır”.
1918
21 Şubat: Eriha (Jericho) İngilizlerin eline geçti. Osmanlı orduları Şeria nehri doğusuna çekilerek Şeria – Salt arasında tertiplenmeye başladılar.
15 Mart: Yarbay Asım (Gündüz) komutasındaki 48. Tümen, Katrana’dan Amman’a, bilahare Salt şehrine intikal ettirildi. 48. Tümen ve Şeria Müfrezesi, “Doğu Şeria Grubu” adıyla Kolordu Komutanı Ali Rıza Paşa’nın emrine girdi.
21 Mart: İngilizler taarruza geçti. Elindeki mevcutlarla 30 – 40 kilometrelik cephenin değil savunulması, gözetlenmesi bile zorken, Yarbay Asım bu zor görev için bir savunma planı hazırladı.
23 Mart: İngilizler Şeria nehrini geçtiler ve üç tümenlik bir kuvvetle Tell Nimrin’e saldırdılar. Karşılarında sadece Yarbay Asım’ın 48. Tümen’i vardı.
24 Mart: Tell Nimrin düştü, Osmanlı ordusu Salt’a doğru çekilmeye başladı.
25 Mart: 48 saatten bu yana uykusuz, aç ve yorgun muharebe yapan Osmanlı ordusu, şiddetli yağmur altında Salt bölgesinde saat 10:00’da savunma amacıyla tertiplendi. Saat 12:00’de İngiliz ordusu Salt’a taarruza geçti. Sokak çatışmaları sırasında saat 14:00’de Türk askerlerine gerilerindeki evlerden ateş açıldı ve iki ateş arasında kalan Türk birlikler geri çekilmeye başladılar. Saat 16:00’da, çetin muharebelerden sonra İngiliz süvarileri şehre hakim olduğu sırada, yerli halktan bazı gruplar geri çekilmeye çalışan 48. Tümen’in sahra hastanesine saldırdılar, hasta ve yaralı Türk askerlerinin çoğunu öldürüp eşyalarını aldılar.
26 Mart: Çarpışarak Amman’a çekilen Osmanlı birlikleri İngilizleri oyaladıkları sırada takviye kuvvet aldılar ve İngilizler Amman’a ilerleyemediler.
3 Nisan: 31 Mart’ta başlayan Türk karşı taarruzu ile Salt ve Tell Nimrin geri alındı. Muharebeler Mayıs ayına kadar sürdü.
23 Eylül: Salt, İngilizler tarafından tekrar ele geçirildi.
25 Eylül: İngilizler Amman’a girdi.
1 Ekim: Şam düştü
25 Ekim: İngilizler Halep’i ele geçirdiler ve Ortadoğu’daki Osmanlı varlığı sona erdi. Ürdün’ün başkenti Amman’ın 23 km kuzeybatısında bulunan Salt kenti, Osmanlı çağları boyunca Ürdün’ün ana ticaret ve yönetim merkezi idi. Bu tarihi şehre hakim bir tepede, bugün Türkiye’nin yurtdışındaki en güzel harp mezarlıklarından birisi bulunuyor. Mart 1918’deki muharebelerde Salt’da şehit olan askerlerimiz, bu tepedeki bir mağarada açılan toplu mezara gömülmüş. Ürdün devleti ile sağlanan anlaşma neticesinde, 1983 yılında inşaat çalışmalarına başlanan Salt Türk Şehitliği, 1989 yılında açılmış.
Türk şehitliği, Ürdün’ün başkenti Amman’ın 23 km kuzeybatısındaki Salt kentinde bulunuyor.
ABD, Indianalı asker, politikacı, diplomat, yazar, ressam ve müzisyen Lew Wallace’ın 1880’de yazdığı, gelmiş geçmiş en önemli epik eserlerden Ben-Hur bir kez daha sinemada.
Lew Wallace’ın beş kez ekrana uyarlanan dinî-tarihî eseri Ben- Hur’a tekrar emek harcamak yerine, yazarın serüvenlerle dolu hayatından en az beş film çıkarmak mümkündü. 1827’de doğan Lew Wallace, henüz 19 yaşındayken Meksika Savaşı’na katılmak üzere babasının hukuk bürosundan ayrıldı ve bir sene sonra teğmen olarak geri döndü. Evlenen, avukat olan ve Indiana senatosuna giren Wallace, 1859’da Cezayir’de Fransız Ordusu’na ait lejyonerler birliği hakkında bir kitap okuduktan sonra yelekli, şalvarlı, takkeli bir ‘zouave’ üniforması edindi ve Montgomery Muhafızları olarak anılan küçük bir birlik kurdu. Zouave’lere ait özel teknikle eğittiği birlik, daha sonra Amerika İç Savaşı’nda komuta edeceği 11. Indiana Gönüllü Piyadeleri’nin çekirdek kadrosunu oluşturacaktı.
1878’de New Mexico’ya vali olarak tayin edilen Wallace’ın kanunsuzlukla, yolsuzlukla ve yöre halkı-Apaçiler arasındaki didişmeyle mücadelesi, Billy the Kid’in de dahil olduğu eşsiz ‘western’ hikayeleriyle dolu. Ancak maceralı geçen yaşamına 1880’de mola veren Wallace, Şark’ı görmeden, sadece okuduklarından hareketle, edebî çevrede büyük bir beğeniyle karşılanacak olan Ben-Hur: Hz. İsa’nın Hikayesi romanını yazdı. Ardından 1882’de, biraz da kitabın etkisiyle, Osmanlı İmparatorluğu’na elçi olarak tayin edildi.
Sultan Abdülhamid’le yakın bir dostluk kuran ve sık sık ziyaret ederek derin sohbetlere dalan Wallace, bir süre sonra Ben-Hur’un imzalı bir kopyasını Sultan’a hediye etti. Bugün bu kopyanın nerede olduğu maalesef bilinmiyor. Ancak Hz. İsa’yı konu alan bir kitabı Sultan Abdülhamid’in büyük bir memnuniyetle karşılaması ve derhal tercümesini emretmesi takdire şayan. Aynı dönemde kitabının geçtiği Kudüs’ü de ziyaret eden Wallace 1885’te Kostaniye’den ayrıldı ve en az Ben-Hur kadar gürültü koparacağını umduğu, fakat hiç ses getirmeyen Hindistan Prensi ya da Kostaniye Neden Düştü? adlı bir başka roman daha yazdı.
Ben-Hur’un bu kadar büyük bir başarı kazanmasının bir nedeni de elbette Hıristiyan çevrelerce destanlaştırılmış olması. Ancak her ne kadar konu Hz. İsa’nın son dört yılı etrafında dönse de, eserde muazzam bir intikam ve kefaret hikayesi anlatılıyor. Çocukluk arkadaşı Messala tarafından ihanete uğrayan, ülkesinden, ailesinden ve sevdiğinden ayrılarak köleliğe zorlanan Kudüs Prensi Judah Ben-Hur denizde geçen yılların ardından intikam için yurduna dönecek, kendisini beklenmedik macera ve mucizelerin içinde bulacak, sevginin ve başka bir dünyanın gücüyle tanışacaktır.
Dev bir bütçe ve son teknolojiyle çekilen yeni uyarlamanın yönetmeni Gece Nöbeti (2004) ve Gündüz Nöbeti (2006) filmleriyle tanıdığımız Rus-Kazak yönetmen Timur Bekmambetov. Filmin sürprizi ise, önemli bir rol üstlenen başarılı oyuncumuz Haluk Bilginer. Filmin romana ne kadar sadık kaldığını bilemiyoruz, ancak öncülüyle kıyaslanacağı muhakkak. 1959’daki uyarlaması sinema tarihinde bir kilometre taşı sayılan Ben-Hur 11 dalda Oscar kazanarak bir rekora imza atmıştı. Titanik (1997) ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003) filmleri bu rekoru egale etse de, Ben- Hur’u geçebilen bir film Oscar tarihinde henüz yok.
Farklı ülke ve dönemlerden önemli yönetmenlerin sürükleyici öyküleri, dizi maratonunda buluşuyor. Halit Refiğ’in, Halit Ziya Uşaklıgil’in aynı adlı romanından uyarladığı Aşk-ı Memnu (1975), Alman sinemasının efsane yönetmeni R. W. Fassbinder’in başyapıtı Berlin Alexanderplatz (1980), Lars Von Trier’in hastanede geçen tüyler ürpertici, kült dizisi Krallık (1994) ve Bruno Dumont’nun prömiyerini Cannes’da “Yönetmenlerin 15 Günü” bölümünde yapan kara komedi türündeki mini dizisi Küçük Serseri (2014) programın kaçırılmaması gereken yapıtları.
Bizans döneminde başkent İstanbul’la rekabet eden Trabzon’un ve kentin yapılarının 13. yüzyıldan günümüze yolculuğu benzersiz bir sergiyle ele alınıyor. Uluslararası arşivlerden derlenen fotoğraf, çizim ve nadir eserlerin pek çoğunun ilk kez gün ışığına çıkarıldığı sergide, özellikle Trabzon Ayasofyası’nın sıradışı mimarisi, eşsiz cephe kabartmaları ve olağanüstü duvar resimleri vurgulanıyor. Serginin küratörü ise Londra Üniversitesi, Courtauld Enstitüsü Dekanı Prof. Antony Eastmond.
Ölümünün 400. yılında dünyanın pek çok yerinde etkinliklerle anılan usta yazar William Shakespeare ülkemizde de izleyiciyle buluşuyor. Yazarın eserlerinden uyarlanan 4 film, Bursa, Eskişehir, Antalya ve İstanbul’da olmak üzere 4 farklı şehirde aynı gün içerisinde gösterilecek. Katılımın ücretsiz olduğu etkinlikte, Kuru Gürültü (1993), III. Richard (1995), Macbeth (2015) ve Hamlet (2015) gibi sinema tarihinde de önemli yer edinmiş filmler bulunuyor.
1955’ten 1995’e Türkiye’nin üretim ortamına, 80’lerde yaygınlaşan nesneler aracılığıyla tanıklık edeceğiniz ilginç bir sergi var bu ay. Oyuncaktan mobilyaya, otomotivden temizlik endüstrisine hemen her evde kullanılan ve artık birer sembol haline gelmiş eşyalar bir yandan tatlı bir zaman yolculuğuna çıkarırken, bir yandan da ülkenin adım adım gerçekleşen sanayileşme sürecine ayna tutuyor.
1955’te Türkiye, gayrimüslimlere ait İstanbul’da çok sayıda işyerinin tahribi, yağmalar ve cinayetlerle sarsılmıştı. Olayların ardından başlayan yargılama ve yeniden imar süreçlerine dair yeni belgeler ortaya çıktı.
Bundan altmışbir yıl önce meydana gelen 6/7 Eylül Olayları, İstanbul’daki yıkım ve yağma hareketleri üzerine son yıllarda hem Türkiye’de hem de Yunanistan’da pek çok yayın yapıldı. Tarih Vakfı’nın yayımladığı Fahri Çoker Arşivi fotoğraflarından meydana gelen albüm (6-7 Eylül Olayları Fotoğraflar-Belgeler, Fahri Çoker Arşivi, İstanbul 2005, 440 sayfa.) ile gazeteci Dimitrios Kaloumenos’un çektiği fotoğraflardan meydana gelen, Atina’da yayımlanan kitap (The Crucifixion of Christianity, Athens, 1991, 254 sayfa.) bu olayların önde gelen görsel ve belgesel kaynaklarını oluşturdu.
1959’da hazırlandı Olaylardan dört yıl sonra hazırlanabilen ve 6-7 Eylül’de tahrip edilen kiliselerin listesini veren resmî belgeler…
Bu ve benzeri kitaplarda rast gelmediğim ve elime geçen bazı belgeleri paylaşmak istiyorum. İlk iki belge 6-7 Eylül olaylarında sonra Batılı devletlerden gelen baskılar sonucu kiliselerde yapılan tahribatın karşılanması için Vakıflar Genel Müdürlüğü için hazırlanmış, tahrip olan kiliselerin heyetlerinin sundukları raporları ve bahse konu kiliseleri bildiren iki dilekçedir. Bu listeler tahrip olan kiliseleri ve İstanbul’un hangi semtinde olduklarını göstermesi bakımından önemlidir.
Üçüncü belge ise diplomat, büyükelçi ve eski Dışişleri Bakanı Coşkun Kırca’nın 1961 yılında o zamanlar kayınpederi olan Prof. Dr. Fuad Köprülü’ye yazdığı mektuptur. 18 Haziran 1960’ta Yüksek Adalet Divanı ve Yüksek Soruşturma Kurulu’nun oluşturduğu 7. Soruşturma Kurulu tarafından yargılama süreci gerçekleşmiştir. İlk etapta Fuad Köprülü ve Fahrettin Kerim Gökay dava dışında tutulmuşlar, ama sonra yapılan itirazlar sonucu tutklanmışlardır. Köprülü “Ben vicdanen müsterih bulunuyorum ve suçsuz olduğuma inanıyorum. Elbette adalet tecelli edecektir” diye gazetecilere beyanat vermiş ve tutuklanmıştır. Köprülü’nün suçsuz bulunması nedeniyle damadı Coşkun Kırca’nın yazdığı mektup bu konunun aile içinde de sorunlar yarattığını görteren bir belgedir.
COŞKUN KIRCA’NIN KAYINPEDERİ FUAD KÖPRÜLÜ’YE
‘Kızımın dedesi alnının akıyla bu davadan çıktı’
“İstanbul Klübü, Beyoğlu
İstanbul, 18 Eylül 1961
Beyefendi,
6-7 Eylül dâvâsında hakkınızda verilmiş olan beraet kararının gerekçesini okudum.
Hakkınızdaki karar ittifakla verilmiş olup müdafaanızın bütün esasları hâkimler tarafından benimsenmiş ve bu hadiselerde hiçbir mes’uliyet payınızın bulunmadığı tam bir sarahatle ifâde edilmiştir.
Bu meseledeki suçsuzluğunuza tam bir vicdani kanaatle kaani bulunmuş bir insan sıfatiyle, kızımın dedesinin bu dâvâdan alnının akıyla çıkmış olmasından duyduğum büyük memnuniyeti size bildirmek istedim.
Hürmetlerimle…(Coşkun Kırca)
P.S.: Divân, Fahreddin Kerim Gökay’ın vazifesini ihmalden suçlu olduğunu ve müdafaasının yetersiz olduğunu söylüyor; ancak, hakkındaki dâvâ, son Af kanunu şumulüne girdiğinden düşmüş bulunuyor. Sizin ve Gökay’ın aranızdaki bu fark da calibi dikkattir C.K.”
Hollandalı cerrah Arnold van de Laar, Türkçesi Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan Bıçak Altında adlı kitabında, tarihi figürlere yapılan ameliyatlardan yola çıkarak cerrahinin tarihi anlatıyor. Üstelik bunu, tıp dünyasına uzak kişilerin de anlayacağı bir dille ve kendine has mizahî bir üslupla yapıyor.
BIÇAK ALTINDA 28 AMELİYATTA CERRAHİ TARİHİ Arnold van de Laar Çeviren: Erhan Gürer Koç Üniversitesi Yayınları
Günümüzün son teknolojiyle ve müthiş bir bilgi donanımıyla çalışan cerrahları, bırakalım daha eskiyi, 1970’li ve 80’lı yıllarda ameliyat olmuş hastaların yara izlerini bile görünce ürküyorlar. Çünkü cerrahi o kadar hızla ilerleyen bir alan ki, kısa sürede aldığı mesafe inanılmaz.
Uzun süre berberlerle aynı kefeye konulan ve doktorluktan sayılmayan cerrahinin tarihi yüzyıllarca önceye dayanıyor. Kendisi de Amsterdam’daki Slotervaart Hastanesi’nde cerrah olarak çalışan Arnold van de Laar, Bıçak Altında adlı kitabında cerrahinin tarihini, üstelik kendine has bir mizahla harmanlayarak başarıyla anlatıyor.
Tanınmış hastalar, tanınmış cerrahlar ve çarpıcı ameliyatların izini sürdüğü kitabında Kraliçe Victoria, XIV. Louis, Lenin, Einstein, Kennedy, Papa II. John Paul, Bob Marley ve Houdini gibi tarihsel figürlere yapılan cerrahi müdahaleler var. Yazar bu ameliyatları anlatırken, tıp dünyasına uzak olanların da anlayacağı bir dil kullanıyor ve “Bir ameliyat nasıl yapılır? Bunun için kime ve neye ihtiyacı vardır? Vücut bir bıçak, bakteri, kanser hücresi veya kurşun darbesine nasıl tepki verir? Şokun, kanserin, enfeksiyonun, yara ve kemik iyileşmesinin prensipleri nelerdir? Bir ameliyatla onarılıp kurtarılamayacak şeyler nelerdir? Bir insan hayatını kurtarırken hangi prosedürler uygulanır? En çok gerçekleştirilen ameliyatlar nasıl oluştu ve onları kim keşfetti?” sorularının yanıtını arıyor.
Tıp tarihi boyunca cerrahların sahip olduğu en önemli araçlar: Elleri ve bisturileri. Görüntülerle Cerrahi Müdahale isimli bilimsel eserin genişletilmiş ikinci baskısından, 1846.
Kitabın ilk bölümünde cerrahinin nasıl ortaya çıktığı sorusunun peşine düşüyor yazar. “Cerrahi, kendiliğinden gelişen bir şey olarak ortaya çıkmış olmalı; çünkü insanlığın dünyaya gelişinden itibaren “elle” iyileştirilecek, bir cerrahın müdahalesini gerektiren hastalıkları olmuştur. Dövüşmek, avlanmak, göçmek, kök sökmek ve ağaçtan düşmek; atalarımızın ağır yaşam şartları birçok yaralanma riskini de beraberinde getiriyordu” dedikten sonra cerrahinin üç temel tedavisinin o zamanlar ortaya çıktığını anlatıyor. En temel birinci cerrahi müdahale olan yara tedavisinin muhtemelen aynı zamanda ilk cerrahi müdahale olduğunu söylüyor.
Cerrahinin ortaya çıkan ikinci temel tedavisi, yazarın “Uygulamak için sivri bir aletten başka bir şeye ihtiyaç yoktur; bir akasya dikeni, çakmak taşından ok ucu, bronzbir hançer veya çelik bir neşter” dediği irinin akıtılması (drene etmek), üçüncü temel tedavisi ise atalarımızın karşı karşıya olduğu kurtlardan kaçmak, mamut avlamak ya da bir kavga esnasında başa bir topuz darbesi almak gibi sayısız tehditle ortaya çıkan kırıkları tedavi etmek.
Cerrahi tarihini bu üç tedaviden yola çıkarken anlatılması sebepsiz değil zira 19. yüzyıla kadar yaralar, irinler ve kırıklar, cerrahların baktıkları rahatsızlıkların büyük bölümünü oluşturuyordu. Bu listeye, anlaşılmayan ur ve şişlerin kesilmesiyle dağlanması ve tabii en popüler cerrahi eylem olan, ancak hastalıktan çok batıl bir inanca dayanan kan akıtma da eklenebilirdi.
Birer asır arayla öldüler Cerrahi tarihini anlatan kitapta konu edilen ünlülerden üçü, akut abdominal aort anevrizması ameliyatı geçiren Einstein ile üç yüz yıl arayla yaşayan ve ayak parmaklarının kesilerek tedavi edilmesini istemedikleri için ölen iki büyük müzisyen Bob Marley (1945-1981) ve Jean Baptiste Lully (1632-1687).
Yazar, ünlü kişilerin hastalıkları üzerinden anlattığı 28 ameliyatın öyküsüne geçmeden önce birçok cerrahi rahatsızlıkların oluşumunun önemli nedenlerinden birinin insanın düz yürümeye başlaması olduğunu da hatırlatıyor: “İnsanlığın dört milyon yıl önce attığı ilk adım, modern cerrahinin büyük bir bölümünü oluşturan birkaç hastalığı da beraberinde getirmiştir; varis, kasık fıtığı, basur, intermittan klodikasyon (yürümeyle meydana gelen fasılalı bacak ağrısı), kalça aşınması, fıtık, mide yanması ve menüsküs yırtığı gibi rahatsızlıkların tamamı iki ayak üstünde yürümekle alakalıdır.”
Bundan sonra tarihe geçmiş cerrahi operasyonlara geliyor sıra. İlk bölümde nispeten az tanınmış biri olan 17. yüzyılda yaşamış Amsterdamlı demirci Jan de Doot’un ağrılara dayanamayıp mesanesinde ki (idrar kesesi) taşı çıkarmak için kendi kendini ameliyat etmesinin öyküsü var. Bu “ameliyat” başarılı da oluyor, zira demircinin çırağı yardımıyla yaptığı operasyon daha sonra cerrahların binlerce kez yapacağı ameliyatla birçok benzerlik taşıyor.
Bundan sonraki bölümlerde de birbirinden ilginç ameliyat süreçlerini çarpıcı bilgiler ve anekdotlarla izliyoruz. Örneğin, Albert Einstein’ın 69 yaşında AAAA (akut abdominal aort anevrizması) ameliyatı olduğunu, 76 yaşında aynı ameliyatı olmasını tavsiye eden doktoruna “Yaşamı yapay olarak uzatmak zevksizlik olur. Ben üzerime düşeni yaptım, artık göçme vakti geldi. Bunu şık bir şekilde yapmak istiyorum” diyerek reddettiğini, ünlü sihirbaz Houduni’nin son gösterisine apandisit olduğunu bilmeden çıktığını ve gösteriyi acılar içinde tamamladığını;, İngiliz krallarının kendi araylarında ameliyat olmayı tercih ettiklerini, İmparatoriçe Sisi’nin 60 yaşında kalbinden bıçaklandıktan sonra yolcusu olduğu gemiye nasıl yetiştiğini, John F. Kennedy ile kendisini öldürdüğü iddiasıyla yakalanan Lee Harvey Oswald’ın aynı cerrah tarafından ameliyat edildiğini ve cerrahların yalnızca son 150 yıldır ellerini yıkadıklarını bu bölümlerden öğreniyoruz.
Kitabın en ilginç yerlerinden biri de, üç yüz yıl arayla yaşayan iki büyük müzik adamı Jean Baptiste Lully (1632-1687) ile Bob Marley’in (1945-1981) ayak parmaklarında ortaya çıkan rahatsızlığın, parmaklarının kesilerek tedavi edilmesini istemedikleri için öldüklerinin anlatıldığı bölüm. Bilenler vardır mutlaka ama bilmeyenler için Bob Marley’in dini nedenlerle ameliyat olmayı reddetmesi ve bu yüzden 36 yaşında ölmesi epey ilginç bir bilgi olsa gerek. (Bob Marley’in vücudunu bir ampütasyonla tahrip etmesine müsaade etmeyen dini, daha çok bir yaşam felsefesi olan Rastafari idi).
Yazar ameliyatları anlatırken “tıp tarihi” alanının dışına da çok sık çıkıyor ve iyi ki yapıyor bunu. Sözgelimi, yalnızca günümüzün değil tüm zamanların en çok uygulanan ameliyatı olan sünneti anlatırken (Dünya Sağlık Örgütü’nün 2006 rakamlarına göre yaklaşık 665 milyon sünnet operasyonu yapılmış. Dünya nüfusunun yüzde 30’unun sünnetli olduğu tahmin ediliyor) işin cerrahi kısmını, operasyon tekniklerinin yüzyıllar içinde nasıl geliştiğini anlatmakla kalmıyor, sünnetin neden ortaya çıktığını da anlatıyor.
Erkeklerin cinsel ilişki kurmasını ciddi şekilde zorlaştıran, sünnet derisiyle penis başı arasında oluşan kronik bir enfeksiyon olan fimozisten ve eskiden bu hastalığın çöllerde yaşayan erkekler arasında yaygın olduğundan söz ediyor önce. Çünkü o zamanlar insanların giysilerinin altları açıktır ve çölün her yerde uçuşan tozları her yere konabilmekte, hijyen kavramı da henüz oluşmadığından, fimozis kolaylıkla ortaya çıkmaktadır. Yazar bundan sonra, eline bir taş alıp sünnet derisini koparan ve aynısını oğluna ve kölelerine uygulayan, böylece sünnet geleneğini başlattığına inanılan İbrahim Peygamber’in çölde yaşadığına dikkat çekiyor ve şu sonuca varıyor: “Sünnet olma geleneğinin özellikle çölde yaşayan topluluklarda -yalnızca İbrahim Peygamber, Yahudiler ve Müslümanların yaşadıkları Orta Asya’da değil Avustralya’da yaşayan Aborjinler ve değişik Afrika kabilelerinde de-hala görülüyor olması şaşartıcı değildir.”
Kendi kendine ameliyat 17. yüzyılda yaşamış Amsterdamlı demirci Jan de Doot, ağrılara dayanamayıp kendini ameliyat etmiş ve idrar kesesinden elinde tuttuğu taşı çıkarmıştı (üstte). Geçen yüzyıl başında New York’taki bir hastanede çalışan cerrahları anlatan The Knick adlı dizinin ikinci sezon finalinde de Dr. Thackery (Clive Owen) da kendini ameliyat etmişti (en üstte).
Kitapta ameliyat olan ünlülerin yanı sıra yeri geldikçe döneminin ünlü cerrahlarına da yer verilmiş. 20. yüzyılın en tanınmış cerrahlarından, maestro denilen kalp-damar cerrahı Michael DeBakey (1908- 2008) için ayrı bir bölüm ayrılmış. Alman oyuncu ve şarkıcı Marlene Dietrich’ten Britanya Kralı VIII. Edward’a, Belçika Kralı III. Leopold’dan Ürdün Kralı Hüseyin’e, Holywood yıldızı Jerry Lewis’ten ABD başkanları Kennedy, Johnson ve Nixon’a kadar yüzlerce ünlüyü ameliyat eden DeBakey’in getirdiği yenilikler uzun uzun anlatılıyor. Bu bölümde büyük cerrahların da hata yapabileceği, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin 1980’de Debakey’in ameliyat sırasında pankreasına zarar vermesi sonucu ölümü örnek verilerek aktarılmış. (Kitapta geçmiyor ama Turgut Özal’ı da 1987’de ameliyat ettiği için Debakey ve ameliyatı yaptığı Houston Methodist Hastanesi Türkiye’de de çok meşhurdu bir zamanlar).
Kitabın önsözünde, “Cerrahinin tarihi cerraha duyulan büyük bir saygıyla yazılmıştır. Sanki hepsi engeller ve kötü çalışma şartlarına rağmen insanlara neşteriyle yardım etmeye çalışan birer kahramanlarmış gibi. Genelde bu imajan gerçekle ilgisi yoktur. Cerrahlar birçok kez alakasız, saf, pis, kaba olmuşlardır veya para ve şöhret peşinde koşmuşlardır. Sonunda, onlar da birer insandır. Ancak tarih yazan cerrahlar çoğu zaman saygın, yaratıcı, etkin, merhametli ve el becerileri olan insanlar olmuşlardır” diyen yazar, kendisinin mesleğinin tarihini eleştirel bir yaklaşımla ve büyüden arındırılmış bir şekilde yazacağını vaat etmiş okuruna. Son söz olarak, hem bu vaadini yerine getirdiğini hem de 360 sayfalık ama bir solukta okunabilen bir kitap ortaya çıkardığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
ERKEK EGEMENLİĞİNİN SONU
Kadın cerrahların sayısı hızla artıyor
Her ne kadar cerrahi, günümüzde yalnızca erkekler tarafından değil kadınlar tarafından da yapılsa da, cerrahlık son iki bin yıldır o kadar erkek mesleği olmuştur ki, kadın cerrah olgusu yeni bir şeymiş gibi algılanagelmiştir.
Buna rağmen tarihin her döneminde kadın cerrahlar olmuştur. Cerrah Ebü’l-Kâsım Halef b. Abbâs ez-Zehrâvî, Avru;a’da daha çok bilinen adıyla Kurtubalı Albucasis, aşağı yukarı 1000 yılında taşı bulunan kadınların kadın cerrahlara başvurmalarının daha iyi olacağını yazmıştır. 12. yüzyıl Fransız edebiyatında kadın cerrahların becerilerine dair anlatılar bulunur. İtalya’da 13. yüzyıldan başlayarak kadınlara cerrahi eğitimi verilmiş, Fransa’da ise cerrah kocaları ölen dul kadınların eşlerinin muayenehanelerini devralmalarına izin verilmiştir.
14. yüzyılda Salerno’dan mezun olan yaklaşık üç bin cerrahtan on sekizi kadındı. Aynı yüzyılda İngiliz kralının sarayında çalışan cerrah da kadındı. Ancak ortaçağdan sonra iki tuhaf yeni anlayış neredeyse bütün kadınların cerrahlık mesleğinden silinmesine yol açacaktı; 16. yüzyıldaki cadı yakmaları ve en az 1968 yılına kadar süren 19. yüzyıl aşırı ahlakçılığı.
Hollanda’da 1945 ile 1990 arasında kaydı yapılan kadın cerrahların oranı yaklaşık yüzde üçtü. Bu, 1990-2000 döneminde yüzde on ikilere kadar çıkmıştır. 2010 yılında 1226 Hollandalı cerrahın yüzde yirmisi, eğitim gören 396 cerrahın ise yüzde 36’sı kadındı.
Ameliyat yapan kadınlar 16. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da cerrahlık mesleğinden el çektirilen kadınlar, 1970’lerden itibaren yeniden yükselişe geçtiler. 2009 tarihli “Türkiye’de Genel Cerrahi İnsan Gücü” isimli 2009 tarihli raporda, kadın cerrah sayısının 500’e yaklaştığı belirtiliyordu.