İstanbul’un fotoğrafla tanıştığı 19. yüzyılda, şehrin sınırları bugünküyle karşılaştırılamayacak kadar belirgindi. O günlerin İstanbul’unu günümüze taşıyan öncü fotoğrafçılar, mekanlarını, konularını doğal olarak yerleşik hayatın binlerce yıldır devam ettiği “Tarihî Yarımada”dan, başka bir deyişle “Suriçi İstanbul”undan seçtiler. İzleyen yıllarda bu panoramik karelerden birçoğu, aynı açılardan tekrar tekrar çekildiler, kartpostallara konu oldular, dünyaca tanındılar. Bizim seçkimiz ise objektifin günlük hayatın ruhuna nüfuz ettiği, bir daha çekilmeleri mümkün olmayan fotoğrafları içeriyor…
(CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU)
Seyyar Dondurmacı
1960’lı, 70’li yıllarda İstanbul’un seyyar dondurmacıları tekerlekli arabalarla sokak sokak gezerdi. Aynı mesleğin daha eski icracıları “karcı”lar ise, kar ile meyve suyunu karıştırarak elde ettikleri sorbeye benzer serinletici tatlıyı dolaşarak satarlardı. Suriçi İstanbul’unda omuz askısının bir kefesinde dondurması, diğerinde tabakları bir karcı ve çocuklar, 1900’ler.
Aksaray’da Çeşme Başında
1869-1871 yılları arasında Aksaray’da Sultan II. Mahmut’un eşi, Sultan Abdülaziz’in annesi tarafından yaptırılan Pertevniyal Valide Sultan Camii. Mimarı İtalyan Montani olan eserin Aksaray Meydanı’na bakan göz kamaştırıcı kapısının iki yanında bulunan çeşmelerde serinleyen, abdest alan semt sakinleri. Sebah &Joaillier, 1900’ler.
Beyazıt Meydanı’nda Sıkı Pazarlık
Eskiden İstanbul’da kent yöneticilerince belirlenmiş kurban satış noktaları bulunmazdı. Çoğu taşradan gelme satıcılar Kurban Bayramı arifelerinde alıcılarla şehrin merkezî yerlerinde buluşur, kurbanlıklar uzun pazarlıklar sonucunda el değiştirirdi. Beyazıt Meydanı’da kurban alışverişi..
Aya İrini Hatırası
İstanbul’da bulunan camiye dönüştürülmemiş en büyük Bizans kilisesi olan Aya İrini Topkapı Sarayı’nın inşasıyla Sur-ı Sultanî içinde kalmıştı. Bir süre iç cephanelik, ardından Harbiye Nezareti silah ambarı olarak hizmet veren yapı, 1973’ten beri sanat etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Aya İrini önünde hatıra fotoğrafı çektiren ziyaretçiler.
Beyazıt Semalarında Akrobasi
İstanbul’un fethinden sonra yaptırılan ilk Osmanlı selatin camii Fatih Camii günümüzde özgünlüğünü yitirdiğinden, II. Bayezid tarafından yaptırılan Bayezid Camii, İstanbul’un orijinalliğini koruyan en eski selatin camii kabul edilir. Mimarı kesin olarak bilinmeyen eserin iki minaresinden birinin külahı, iptidai şartlarda tamir ediliyor, 1930’lu yıllar.
AYASOFYA’NIN ETEKLERİNDE YAŞAM
Fetihten sonra camiye, Cumhuriyetle birlikte müzeye dönüştürülen, Osmanlı selatin camilerinin başlıca esin kaynağı olan mimari şaheser Ayasofya. Muhteşem yapı, yaklaşık 1500 yıldır günlük hayatın arkaplanında varlığını bütün haşmetiyle hissettirmeye devam ediyor. Febus, 1900’ler.
Edirnekapı’da Semt Sakinleri
Nüfus kontrolü için zaman zaman Hayırsız Ada’ya sürülerek açlıktan ölüme terk edilen İstanbul’un sokak köpeklerinden şanslı bir grup ve onlara şefkat gösteren bir Edirnekapılı. Arka planda yıkıntı halindeki kara surları ve Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihr-î Måh Sultan tarafından Mimar Sinan’a 1562-65 yılları arasında yaptırılan Mihrimah Sultan camii.
Eminönü Meydanı
Artık İstanbul kalabalık bir şehir, 1935 sayımına göre nüfusu tam 758. 488! Emönünü gibi merkezi yerlerde, iş gidiş-dönüş saatlerinde kalabalık kendini hissettiriyor. 1930’larda Namık Görgüç tarafından çekilen fotoğrafta Eminönü- Bahçekapı durağında yolcu alan 19 numaralı Kurtuluş- Beyazıt tramvayı görülüyor. Fonda faytonlar, otomobiller ve Galata Köprüsü…
İşgal Günlerinde Suriçi
İşgal İstanbul’undan bir günlük hayat manzarası: Şehir surlarıyla ahşap yapıların iç içe geçtiği Edirnekapı semtinde çarşaflı kadınlar. Fonda bir Fransız askeri ve müşteri bekleyen bir ayakkabı boyacısı.
MISIR ÇARŞISI AVM
Önde 1660’da Turhan Sultan tarafından mimar Kazım Ağa’ya yaptırılan İstanbul’un en eski kapalıçarşılarından Mısır Çarşısı, arkada tarihî yarımada siluetinin en etkileyici yapılarından görkemli Süleymaniye Camii. Kuruluşundan bu yana şehrin önemli alışveriş merkezlerinden olan çarşının önü her zamanki gibi hareketli. Ulaşım ve nakliyede atlı araçların yaygın kullanımı dikkat çekiyor (solda). Mısır Çarşısı önünde kurulan pazar yerinde karpuz sergileri ve esnafın açığını kollayan bir zabıta. Fotoğraflar: Sebah &Joaillier, 1900’ler.
Kadırga’da Bayram Eğlencesi
Yer Kadırga, tarih 21 Temmuz 1917. Ramazan Bayramı’nın birinci günü. Bayram yerinde bir tiyatro gösterisi sergileniyor. Derme çatma sahne üzerinde icra-i sanat eyleyen oyuncular ve onları neşeyle izleyen semt ahalisi, anonim.
Sarayın Komşuları
Bizans devrinin Blakhernai sarayından günümüze kalan tek yapı, Tekfur Sarayı. 10-11. yüzyıllarda Edirnekapı’da kara surlarına bitişik nizamda inşa edilen bina 17 yüzyılda hayvanat bahçesi, 18. yüzyılda seramik işliği, 19. yüzyılda cam atölyesi olarak kullanılmış. Çöplüğünde bugün Topkapı Sarayı’nda sergilenen Kaşıkçı elmasının bulunduğu da rivayet edilen yapının çevresinde bugün hâlâ arkeolojik çalışmalar devam ediyor. Saray’ın ve surların eteklerinde tarihle iç içe yaşayan mahalleli. Stiglitz Berlin, 1905. “Tekfur Beach”te deniz ve güneş keyfi yapan bir genç (altta).
Kapalıçarşı’da Esnaf İçtiması(!)
30.700 metrekare kapalı alanı, 66 sokağı, 4000 kadar dükkanıyla dev bir labirenti andıran Kapalıçarşı, dünyanın en büyük ve en eski çarşılarından biridir. Fatih Sultan Mehmed’in Sandal Bedesten’i yaptırttığı 1460’ta kurulduğu kabul edilir. Tarihi boyunca hem şehir sakinleri, hem de yabancı ziyaretçiler için bir çekim merkezi olan Kapalıçarşı’nın 1900’lerdeki esnafı, objektifin varlığına bugünküler kadar aşina değildi.
Çemberlitaş
Çemberlitaş’ta, Kapalıçarşı girişinde bulunan Nuruosmaniye Camii’nin yapımına sultan I. Mahmud döneminde başlanmış, eser onun vefatıyla tahta geçen III. Osman’ın saltanatında bitirilmişti. İstanbul’un ilk barok camii sayılan yapının “Osman’ın Nuru” ismini hem padişahın adından hem de caminin içindeki ışıktan aldığı söylenir. Cami sebilinin önünde müşteri bekleyen seyyar satıcılar ve ayakkabısını boyatan bir zabit. Anonim, 1900’ler.
Yerebatan Sarnıcı’nın Kayıkçısı
İhtişamlı mimarisi ve 9 metre yüksekliğindeki 336 sütunu nedeniyle halk dilinde “Yerebatan Sarayı” olarak anılan Bazilika Sarnıcı, Bizans’ın en büyük kapalı su sarnıcıydı. 1987 yılındaki restorasyondan önce ziyaretçiler, zemin suyla kaplı olduğundan bugünkü gibi sütunların arasında yürüyerek dolaşamazdı. Sarnıcın gizemli labirentinde bir kayık, 1900’ler.
Divan Yolu’nda Seyyar Satıcılar
Çemberlitaş Divan Yolu’nda, 1594’te kendi adını taşıyan külliye ile birlikte Koca Sinan Paşa tarafından mimar Davut Ağa’ya yaptırılan sebilin önünde seyyar satıcılar ve yağmurdan korunmak için şemsiyelerini açmış hanımlar. Meyve, simit, kahve satıcılarının yerinde günümüzde çakmakçılar, gözlükçüler, selfie çubukçuları boy gösteriyor.
Bozdoğan Kemeri
1941’de Unkapanı-Aksaray aksında yapımına başlanan Atatürk Bulvarı, birçok tarihî yapıyı yerlebir etmişti. Kıyımdan kurtulan eserlerden biri de, IV. yüzyılda Bizans İmparatoru Valens tarafından yaptırılan ve günümüzde Bozdoğan ismiyle anılan su kemeriydi. Hem Bizans, hem Osmanlı dönemlerinde su şebekesinin en önemli arteri olduğu için defalarca restore edilen kemerin bugün 921 metresi ayakta. Bulvarın yapımından önce kemerin altından geçen bir atlı çöpçü (üstte). 1960’larda hâlâ varlıklarını sürdüren kemere komşu ahşap evler.
Bilinen en eski masa oyunu, Eski Mısır kökenli Senet’tir. M.Ö. 2800’lerde hüküm süren Menkare’nin mezar odasında Senet oynayanları gösteren bir duvar resmi bulunmuştur. Go, satranç, tavla, dama da kadim uygarlıklardan günümüze ulaşan, hâlâ tutkuyla oynanan masa oyunlarıdır. Bunlar, “oyunun kuralları”nı koymuş, 19. yüzyıl sonlarından itibaren moda olan ve bilgisayar çağına kadar tüm dünyayı sarsan “modern” masa oyunlarının standartlarını belirlemiştir. Tamamen hayalgücü ve yaratıcılığa dayanan masa oyunları genellikle hazır bir zemin üzerinde, pulların ya da taşların belirli kurallar çerçevesinde hareket ettirilmesiyle oynanır. Birkaç kuşağın çocukken en büyük eğlencesi olan bu oyunlardan en önemlileri, İstanbul Ataşehir Belediyesi Düştepe Oyun Müzesi’nde sergileniyor. Biz de 20’yi aşkın ülke ve yüzlerce koleksiyonerden toplanan iki binden fazla oyun ve objenin sergilendiği müzenin en kıymetli parçalarından 10’unu sizin için derledik.
Shakespeare Kukla Tiyatrosu
Hayal sahnesinde olmak ya da olmamak
Tam üretim tarihi bilinmemekle birlikte, yaklaşık 200 yıllık bir oyun olduğu tahmin edilmektedir. Oyun, bir tiyatro sahnesi ve kağıt kuklalardan oluşmaktadır. Ancak bu kağıt kuklaların bir özelliği vardır. Oyunda yer alan karakterlerin hepsi Shakespeare oyunlarının karakterleridir. Tiyatro sahnesinin hemen yanında görülen kağıtlar da, bu karakterler kullanılarak oyunun sahibinin yazdığı el yazısı yeni bir oyun senaryosudur. Dönemin çocukları bu oyunla Shakespeare karakterleriyle, Shakespeare oyunlarından bağımsız oyunlar yaratıp senaryolar yazabilmekteydi.
Dresdner Garten-Bau-Kasten
Saray bahçesine usta bahçıvan aranıyor!
Almanya’da 1860 yılında üretilen bu oyun, dünya oyun tarihinin bilinen ilk peyzaj oyunudur. Dresden şehrindeki bir sarayın ön bahçesinin birebir aynısı ufak taşların bir araya getirilmesiyle tekrardan oluşturulur. Oyun bu özelliğiyle zamanımızın gözde oyuncaklarından Lego’nun da atası olma özelliğini taşır.
Anchor Stone Blocks (Çapa Taş Blokları)
Einsten’ın hayatını olumlu etkiledi
Bu oyun sistemi Friedrich Fröbel tarafından icat edilmiştir. 1890 yılında taş bloklar zengin iş adamı Friedrich A. Richter’in kendine Rudolstadt’da bu oyuncaklarla minik bir imparatorluk inşa etmesiyle popülerlik kazandı. 1910 yılında Richter’in ölümüyle Anchor Stones devri de sonlanmış oldu.
1979 yılında “Club of Anchor Friends” (Çapa Dostları Kulübü) Amsterdam’da kuruldu ve 180 bin kulüp üyesi ile bu öğretici oyun setinin popülerliğini korumasını sağladı.
Tarih boyunca pek çok önemli ismin bu oyunla oynadığı ve bu oyunun bu kişilerin hayatlarına son derece olumlu etkileri olduğu bilinmektedir. Bu isimlerin başında da Albert Einstein gelmektedir.
Laterna Magica
Sinema makinasının ilham kaynağı
Laterna Magica, günümüzdeki projeksiyon cihazının atasıdır. Türkçesi “büyülü fener”dir. Sinema makinesinin mucidi olan Fransız Lumiere kardeşler, Laterna Magica’dan etkilenerek bu büyük buluşu gerçekleştirmişlerdir. Bir gaz lambası ve mercek vasıtasıyla, cam üzerine boyanmış resimlerin perdeye veya duvara yansıtılmasıyla görüntü elde edilen bu basit teknik, 1800’lü yılların başında bir oyun olarak çocukların hayal dünyalarına hizmet etmeye başlamış olsa da, ilk olarak Çinliler tarafından Avrupa’da görüldüğü tarihten yüzlerce yıl önce kullanıldığı bilinmektedir.
Alice Harikalar Diyarında
Oyuncular bilgelik yarışında
Alice Harikalar Diyarında bir çocuk kitabı olarak bilinir ama hiç de öyle değildir. Çocuklara yönelik sanılmasının sebebi hikâyenin beyaz bir tavşanla başlamasıdır belki de. Ama Playboy’un tavşanı ne kadar çocuksu bir masal anlatıyorsa Lewis Carroll’ın tavşanı da o kadar çocuksu bir masal anlatır.
İlk kez 1865’te basılan ve dünya çapında büyük bir üne kavuşan romana oyun sektörünün de kayıtsız kalması beklenemez elbette. Alice ‘in 1934 yılında Stoll & Einson Games tarafından üretilen fotoğraftaki kutu oyunu klasik kutu oyunları mantığında üretilmiş. Bolca renkli ve keyifli çizimle renklendirilen oyun dört kişiye kadar oynanabiliyor. Oyuncular başlangıç noktasından bitiş noktasına kadar hem hikâyenin tamamını tekrar yaşıyor hem de kendilerini zorlu parkurda kıyasıya bir yarışın içinde buluyorlar.
Annie Oakley
Vahşi Batı’da keskin nişancı kızla macera
Annie Oakley (1860-1926) Amerikalı keskin nişancı ve gösteri atıcısıdır. Gerçek adı Phoebe Ann Mosey’dir. ¨İnanılmaz Yetenek¨ olarak da anılan Oakley’e şöhret kapısını Buffalo Bill’in Vahşi Batı gösterisinde rol alması açmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk kadın şov yıldızıdır. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da da gösteriler sergilemiştir. I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Avrupa’da İngiltere Kraliçesi Victoria, İtalya Kralı Umberto ve Alman İmparatoru II.Wilhelm’in de izlediği bir gösteri yapmış, Wilhelm’in sigarasını filtresinden vurarak büyük bir heyecana yol açmış ve takdir toplamıştır. Bu atış 1. Dünya Savaşı esnasında ¨Keşke ıskalasaydı, o zaman savaş olmazdı¨ esprilerine yol açmıştır. Savaş sonrasında 2.Wilhelm’e gösterinin tekrarı için bir mektup yazan Oakley, mektubuna cevap alamamıştır.
Annie Oakley’in 1940’lı yıllarda Milton Bradley tarafından üretilen kutu oyunu beş oyuncuya kadar oynanabiliyor. Oyunda Oakley, vahşi batının kızgın çöllerinden, aşılamaz denilen kanyon ve vadilerden geçiyor, Kızılderililerle ve tren soyguncuları ile mücadele ederek rakiplerinden önce bitiş çizgisine ulaşmaya çalışıyor.
High-Way Henry
Çizgi otomobil üçüncü boyutta
Amerikalı karikatürist Oscar Hitt’in 1920-1930 yıllarında tasarladığı çizgi roman, yaşlı bir adam ve kadının köpekleriyle birlikte yaptıkları seyahatleri anlatmaktadır. Ailenin bindikleri araba ilginç özellikleri ve komik görünümüyle okurların beğenisini kazanır. Köpek, arabanın ön tarafındaki radyatörde yaşamaktadır ve kulübenin üzerinde köpeğin adı, Henry IV yazmaktadır. Üst tarafta çamaşır teline asılı giysiler yer almaktadır. Arka tarafta oturan kadın, kafasındaki kulaklıkla radyo dinlemektedir. Radyo anteni, çamaşır teline bağlı bir kablodur. Arabanın arkasında bacalı bir soba, çamaşır leğeni ve yıkama tahtası bulunmaktadır. Kaportanın üzerindeki renkli üçgen bayraklarda, Chicago ve Seattle gibi o yılların en ünlü turistik yerlerinin isimleri görülmektedir. Arabanın adı Hi-Way Henry’dir.
Hi-Way Henry’nin bu masalsı oyuncağı 1920 yılında Almanya’da Georg Fischer tarafından üretilmiştir. Kutu oyununun piyasaya çıktığı tarih ise 1928’dir. Beş oyuncuya kadar ve zarla oynanan oyunda her oyuncu Hi-Way Henry’yi Kuzey Amerika’nın zorlu hava ve yol şartlarında bitiş noktasına ulaştırmayı hedefler. Oyunda bu zorlu yolculuğa lastik patlaması, soygun tehlikesi ve eskiyen motorun azizlikleri eşlik etmektedir.
Monopoly
Tekele dönüşen tekel eleştirisi
Elizabeth Magie Philips tarafından, 1903 yılında, aslen Hanry George’un ¨Tek Vergi Sistemi¨ni insanları eğiterek anlatmak, tekelleşmenin negatif etkilerini göstermek, toprak sahibi olmanın ve kapitalizmin kötü yanlarını anlatmak üzere tasarlanmış oyundur. 1929 yılında Charles Darrow tarafından tekrar düzenlenmiştir. Zamanımızda oynanan Monopoly ise 1935 yılında Parker Brothers tarafından üretilmiştir.
Monopoly oyunu zar ile oynanır. Oyunun mantığı, ilk geliştirilenden farklı olarak mümkün olduğunca çok emlak satın alarak diğer oyuncuları iflas ettirmek üzerine kuruludur. Zaman içinde televizyon şovlarına konu olan oyunun 1973 yılından beri Amerika Ulusal Şampiyonası ve Dünya Şampiyonası olarak turnuvaları düzenlenmektedir.
II.Dünya Savaşı sıralarında Waddingtons isimli İngiliz oyun firması, Amerikalı oyun firması Parker Brothers’ın İngiltere’deki yetkili firması olur. 1941 yılında İngiliz Gizli Servisi Monopoly’nin özel bir sürümünü savaş esirleri için yaptırır. Oyunun içeriğinde savaş esirlerinin bulundukları yerden kaçabilmesini sağlamak amacıyla haritalar, gerçek para, pusula ve diğer işe yarayacak objeler bulunmaktadır. Esir ailelerini temsil eden sivil bir örgüt, oyunları esirlere dağıtmıştır.
Godzilla
Zarları yuvarla, canavarı yok et, dünyayı kurtar!
Godzilla, Japonlar tarafından dünyaya sunulmuş hayal mahsülü bir canavardır ve asıl adı da Gojira’dır. Godzilla, King of the Monsters’ın çekildiği 1954’e kadar sadece Japonlar tarafından tanınan bu canavar, filmden sonra dünyaca tanınır. İlk filmin büyük ilgi görmesi üzerine 1955 yılında ikincisi yapılır. İki filmde de Godzilla insanlara saldırarak ölüm saçan ve şehirleri yerle bir eden barbar bir canavar olarak gösterilir. Godzilla 1962’deki üçüncü filmde ise insanlığı tehdit eden King Kong’la savaşır. Bir anda ¨iyi¨ oluvermiştir!
Ancak 1963 yılında Ideal Toys tarafından üretilen ve zar kullanılarak ilerlenen kutu oyununda, Godzilla yine kötüdür. Oyuncular, bu korkunç canavarı şehirleri yıkıp insanları öldürmeden yok etmeye çalışırlar. Bu esnada kutu üzerindeki parkuru ilk tamamlayan oyunu kazanır.
Altı milyon dolarlık adam
Dizi dünyasından pahalı transfer!
Altı Milyon Dolarlık Adam, Martin Caidin’in Cyborg isimli romanından uyarlanan ve 1974-1978 yılları arasında izleyiciyle buluşan televizyon dizisidir. Amerikalı astronot Steve Austin, bir uçak kazasında vücudunun büyük bölümünü kaybeder. Ancak bu durum ona istemeden de olsa Amerikan Hükümeti’nin yürüttüğü gizli projenin deneği olmanın yolunu açar. Vücuduna takılan biyonik parçalar sonunda hayata döner. O artık Biyonik Adam Steve Austin’dir.
Türkiye’de yayımlandığı dönemde gazetelerde Biyonik Adam’a özenerek balkon ve çatılardan atlayarak kendini yaralayanların haberleri sıkça görülmekteydi.
Dizinin 1970’lerde üretilen oyuncaklarının yanında küp oyunları ile birlikte kutu oyunları da üretilmiş ve oldukça ilgi görmüştür. Kutu oyunu dünyanın en önemli oyun firmalarından biri olan Parker Brothers tarafından üretilmiştir.
Yazgının bir cilvesi olarak, 24 Ağustos 1516’dan tam 500 yıl sonra aynı gün, aynı yerde Türk birlikleri Suriye’ye girdi. Yavuz Sultan Selim ordularının Mercidâbık’ta (Dabik Çayırlığı) Kansu Gavri komutasındaki Memlûk güçlerini yenmesi, Osmanlılara Mısır ve kutsal toprakların yolunu açmıştı. Ancak o dönemde de aynı bugünkü gibi başka hesaplar, ilginç ittifaklar, ihanetler, cinayetler ve algı yönetimi vardı.
Beş yüzyıl sonra Kilis’le Halep yine sınırdaş. Top atışları korkutuyor. Bir dizi cihatçı, terörist, rejim karşıtı, yanlısı… Modern çağın silahları, uçakları, tankları, topları oradan bu tarafa, buradan o tarafa her gün roket yolluyor. Bense, bir savunma mimarisi anıtı Halep Kalesini düşünüyorum. Baalbek tahrip edildi. Kapalıçarşılar, camiler yerle bir. Halep evleri, kasırları acaba ne durumda? Vuruşanlar için yıkıp çökertmek bir başarı. Demek ki hâlâ barbarlarla içli dışlı yaşıyoruz.
Ağustosun zafer kazanılmış günleri vardır, 24 Ağustos 1516, Kilis’te Merc-i dâbık’taki (Dâbık Çayırlığı) meydan mu harebesinin 500. yılı veya yıldönümüydü. O tarihte nedeni bilinmez bir muharebeye tutuşan iki taraf da Türk, Türkmen, Çerkes, Arap, Kürt… atlı-yaya paralı askerlerdi kuşkusuz. İki sultan, 9. Osmanlı padişahı Yavuz Selim’le (1512- 1520), Mısır ve Suriye sultanı Memlûk (Kölemen- Çerkes- Burcî) II. Kansu Gavri’nin (1501-1516) o güne kadar rakiplikleri, düşmanlıkları söz konusu değildi.
İlkokul sıralarında bize Mercidâbık’ı “büyük bir Türk zaferidir” diye anlatırdı öğretmenler. Ortaokul sınıflarında tarih dersi yazılı sınavlarının başçıl sorularındandı Mercidâbık! “Bu savaşı kısaca anlatarak önemli sonuçlarını yazınız?” Öğrenciler de bu “piyango” sorusunun yanıtını, överek övünerek döşenirlerdi.
Türkiye’de okul kültürünün ana damarı ilk ve ortaöğretimdedir. Bu basamaklarda kazandırılan tarih kültürü ise destan ve kahramanlık temalıdır. Çünkü Çağ nüfusu, tarihi kahramanlık öyküleri örüntüsünde dinlemek ister. Tarih kitaplarında II. Bayezid pasif, savaşa fütühata isteksiz; Yıldırım, Yavuz, IV. Murad ise birer cihangir, kahraman tanıtılır. Bunları heyecanı dorukta bir öğretmen anlatıyorsa, özellikle erkek öğrenciler derste ok-yay-tüfek-balta talimleri canlandırırlar. Yavuz o esintilerin, ecdat coşkusu anlarının bir mitidir. Tarih olaylarını sükûnetle okumak, olanları anlamak için kırk yaşı aşmalıdır.
ORTADOĞU’NUN KAPISINDA Türkiye sınırına 10, Halep’e 44 km. mesafedeki Dabiq kasabasının hemen yanıbaşındaki Mercidabık, 500 yıl önceki muharebeye adını verdi.
Acaba başkaları nasıl yorumluyor Mercidâbık’ı? Başka tarihler -söz gelişi Suriye ortaokul tarihleri- neler yazıyor? Şu soru daha önemli: Yavuz denen cihangir padişah, 1516 Mercidâbık, 1517 Ridaniye meydan muharebelerine, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını dört beş katına çıkarmak için mi at koşturmuş, çölleri bu amaçla mı aşmış, Nil çavlanlarına doğru tümenler koşturmuştu?
Bugün 500 yıl öncesi koşulları için akılcı gerekçeler sıralamak zor. Osmanlı dünyası, komşuları Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları ve Memlûkler de çoklukla Müslüman ve Türk’tü. Arada önemli bir anlaşmazlık yoktu. Kervanlar, hacı kafileleri işliyor, alışveriş yapılıyordu.
Bayraktarlığını Şah İsmail Safevî’nin yaptığı Kızılbaşlık, o çağda bütün Anadolu’yu etkilemişti. Anadolu’nun aşırı vergi ödeyen köylüleri için Hatayî mahlasıyla arı duru Türkçe dizeler yazan Şeyh-Şah İsmail Safevî, gönülleri inançları çeken manevi bir mıknatıstı. Vergiler dağ yollarından Erdebil’e götürülüyordu. Dünyasal, siyasal görüş ve dinsel bağlanışlar hazine gelirlerini de arttırıyordu. Seferlerin, savaşların nedeni din eksenli görünse de asıl nedenler vergi, talan, yağma, toprak geliriydi.
“Cennetmekan Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin Mercidabık Cengi, 922 (Hicri)” yazılı anonim bir tablo.
Gelişmelere şöyle de bakılabilir: 1514’te İran seferine çıkan Yavuz, 1514/15 kışını Amasya’da geçirmişti. Yavuz ilkbaharda Anadolu’un doğusunda Kemah’tan başlayarak tümenlerine Safevi ve Kölemen kontrolündeki Divriği, Malatya kalelerini aldırmıştı. Demek ki İran Seferi devam ediyordu ve herhalde bu kez Dicle vadisi izlenerek Güneydoğu’dan İran’a girilecekti. Kölemen ülkesi Suriye – Safevî – Osmanlı sınırlarıyla çevrili Dulkadırli toprakları ise, Yavuz’un hem babaannesi hem annesi Dulkadirli ailesindenken ilhak edilmiş, Diyarbekir dahi alınmıştı.
Asıl sorulması gereken, bu operasyonlar sürerken, padişahın 1515 yazı sonunda seferi erteleyip İstanbul’a, oradan da Edirne’ye dönüşüdür. Bunun gerekçesi neydi? Elbette ki sorunlar vardı, bunların pratik çözümü de idamlardı! Yavuz ikinci sefere 1516 yazında çıktı.
Yavuz’un saltanatını, Mercidâbık’tan Ridaniye’ye Suriye’nin Mısır’ın istilâsını Tâcü’t- Tevârih’te överek anlatan Hoca Saadeddin Efendi, Yavuz’un musahibi, ölümüne değin yoldaşı Hasan Can’ın oğlu, dolayısıyla methiyecisidir. Mısır Seferi’ni anlattığı bölümün Farsça başlığı: “Feth-i Mısır ve kıtâl-i bâ-Çerâkis”. Yani “Mısır’ın Fethi ve Çerkezlerin Katledilmesi”.
Ürpertici bir gerçek! Mısır’ın alınmasının nedeni, Suriye ve Mısır’daki 250 yıllık Türk-Çerkes-Müslüman saltanatını kapatmak, hanedan uzantılarını da katletmekmiş! Yavuz’un musahibi Hasan Can’ın oğlu Kazasker Hoca Saadeddin Efendi Yavuz’u Müslüman katliamı ile övmüş!
Hünername’deki kesik baş Nakkaş Osman’ın minyatürlerinden oluşan 1584 tarihli Hünername’de, Kansu Gavri’nin kesik başının Sultan Selim’e sunulması.
Yavuz Selim’in bir önceki doğu seferinde Tebriz’den eli boş dönmesi, Bıyıklı Mehmed Paşa ve İdris-i- Bitlisî’nin çabalarıyla Kemah’tan Mardin’e oradan Dulkadirli topraklarına kadar yerlerin alınması tatminkâr kazanım sağlamamış. Bu tezcanlı ve gaddar padişah, daha büyük ülkelere hazinelere, şan ve şerefe teşne idi. Onu Suriye’ye yönlendirenler de adı geçenlerdir. Bunların, yani Bıyıklı Mehmed Paşa ile İdris-i Bitlisî, Mısır Kölemen yöneticileri Halep Valisi Hayırbay ile Şam Valisi Canbberdi Gazalî ayartmış olmalılar. Bu iki vali, bir meydan muharebesinde Osmanlı padişahının safına geçme sözü vermişlerdi. Mercidabık muharebesi sırasında sözlerinde durdular.
Güvenilir tarihçilerden Hezârfen Hüseyin Efendi’nin, eseri de Tenkihü’t-Tevârih’te anlattığına göre Yavuz Selim’in Acem Seferi’ne çıktığını duyan yaşlı Kölemen sultanı II. Kansu Gavri, İran’a gitiğini sandığı Yavuz’a destek olurum diyerek yola çıkmış. Aynı sırada Çerkes pişdarları da bilmezlikle Osmanlı nakliye katarlarına saldırmış. Tertipçileri Bıyıklı ve Bitlisî de olabilir. Bu ikili, Yavuz’u İran yolundan çevirmek için Gavri’nin Şam ve Halep valileri Hayırbay ve Gazalî’yi ikna etmiş olmalılar. Gavri de bunları sevmez ve helâk etmek istermiş. İhaneti göze alan ikili, Yavuz’a haber göndererek bize Mısır ve Suriye (Şam) valiliklerini sadaka ederse, savaşta Çerkes askerini bozguna uğratırız demişler.
Halep, muharebe alanının hemen karşısında. Muharebe kısa sürmüş aynı gün Yavuz’un kente girişi renkli olmuş. Halk yerel âdetlerle nümayişler yaparak, dualar okuyarak Osmanlı hükümdarını karşılamış. Padişah hil’atlar, sadakalar, hediyeler dağıtmış. Cuma günü de Câmi-i kebîre gitmiş. Hatip hutbede Yavuz’u “Hâdimü’l- Haremeyni-şerifeyn” ilan etmiş. Padişah da Mekke’nin Medine’nin hademesi sayıldığı için, Tanrı’ya hamdederek secdeye kapanmış. Yani bir Müslüman sultan uğradığı hile ve ihanet sonucu yenik düşüp ölürken; öteki Müslüman sultan bu sayede Mekke’nin ve Medine’nin hademesi ilan edildiği için dualar etmiş.
Oradan Şam’a giden Yavuz’u bu kentin ötelerinde Şamlı kalabalıklar karşılamışlar. Burada da Cami-i Ümeyye’de Cuma namazı kılınmış (Geçtiğimiz yıllarda da bu camiye bir kez de havadan uçakla veya karadan otomobillerle –komşu kapısından geçer gibi kolayca gidileceği- öngörülmüştü. Olmadı, evdeki hesap çarşıya uymadı. Namaz kılınacak camiler de berhava oldu).
500 yıl önce de Sultan Selim- Sultan Kansu Gavri dostluğunu, alt kadrolardan Bıyıklı Paşa – İdrisî Efendi, Hayırbay – Gazalî ikilileri bozmuşlardı. O zamanki savaş çayırlıkta birkaç saat sürmüştü. Oysa 21. yüzyılda, en tahripkâr, yakıp yıkan, yokeden silahlarla Suriye’nin insanları öldürülüyor, tarihî kentleri çökertiliyor. Acıyan da yok!
Savaş nasıl oldu, neye yol açtı?
Osmanlı topçusu ve başarılı bir ihanet
Memlûk süvarisi Memlûkler, savaşlarda özellikle atlı birliklerine güveniyorlardı. Daha önce yenilmez denilen Moğollara karşı başarılar kazanmışlardı. Ancak bu defa Osmanlı toplarının önünde duramadılar.
Başlangıçta üstünlüğü ele geçiren Memlûk kuvvetleri, Halep ve Şam Valilerinin saf değiştirmesi ve Osmanlı topçusunun yüksek ateş gücü karşısında direnemedi.
Venedikli tarihçi Donemico Malipiero ve Osmanlı tarihçisi Tursun Bey’e göre, Memlûklerle savaşmayı ilk düşünen Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’dir. 1468’de savaşa niyetlenecek, Akkoyunlular ile Karamanoğullarından beklediği desteği göremeyince, ordularını onların üzerine sürecek ve Akkoyunluları tarihten silecektir.
II. Bayezid’in tahta çıkmasından sonra kardeşi Cem ile girdiği iktidar mücadelesinde, Cem Sultan’ın Memlûklere sığınması, kısa sürede sıcak çatışmaya dönüşecek yeni bir gerginliğin konusu oldu. İki büyük devlet 1485’ten 1491’e dek savaştı. Tarihe Osmanlı-Memlûk harbi olarak geçen ve birçok muharebeden oluşan savaşın sonunda, iki taraf da üstünlük sağlayamadı. İmzalanan barış anlaşmasıyla savaş öncesi sınırlara geri dönüldü.
Bu uzun ve yıpratıcı savaş Memlûkleri zayıf düşürmüş, onları Vasco de Gama’nın seferlerini takiben Hint Okyanusu yoluyla gelen Portekiz donanmasına karşı güçsüz kılmıştı. 1500’de Hristiyanlara karşı mücadelerinde Memlûkleri desteklemek için gönderilen Osmanlı asker ve silah yardımları da yetersiz kalınca, 1508’de Portekiz donanması Memlûkleri Diu’da yendi. 1515’de ise Portekiz kuvvetleri Hürmüz’ü Memlûklerden aldı. Artık hem Mısır’ın refahının güvencesi baharat ticareti Portekizlilerin elinde, İslâmiyet’in kutsal mekanları da tehdit altındaydı. Müslüman dünyasında Memlûklerin “koruyuculuk” konusundaki meşruiyetinin sorgulanması, Osmanlı Devleti’ne bölge hâkimiyeti konusunda büyük bir fırsat sundu.
1514’de Şah İsmail yönetimindeki İran Safevî Devleti’ni Çaldıran Savaşı’nda bozguna uğratan ve Tebriz’i işgal eden Sultan I. Selim, Ortadoğu hâkimiyeti için gözünü Memlûk yönetimindeki Suriye ve Mısır’a çevirmişti. Savaş bahanesi gecikmedi: Memlûkler, Osmanlıların iki düşmanı Venediklilerle Safevîler arasında diplomatik yakınlaşma sağlayınca, Yavuz Sultan Selim tarafından, kâfirlerle bir olup Osmanlı müttefiklerine ihanet etmekle suçlandı. Padişah, Baharat Yolu’ndan önce Memlûkleri, ardından Portekizlileri temizleyerek Osmanlı İmparatorluğu’na Hindistan yolunu açmanın öneminin farkındaydı.
İki ordu 24 Ağustos 1516’da Halep’in kuzeyindeki Mercidâbık’ta karşılaştı. 60.000’e karşı 80.000’lik sayısal bir üstünlüğe sahip olan, Moğollara karşı başarılı olmuş, hafif süvarilerine güvenenen Memlûk ordusu, piyade tümenleri arkebüz kullanan, 80 topa sahip Türk ordusunun yüksek ateş gücüne direnemedi. Muharebe sürerken Halep ve Şam valilerinin saf değiştirmesi savaşın seyrini Osmanlılar lehine çevirdi. Yenilen Memlûk Sultanı Kansu Gavri, savaş meydanında öldü. Esir alınan Abbasi Halifesi III. Mütevekkil, İstanbul’a götürüldü. Suriye’yi Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim, 1917 Ridaniye Savaşı’nda Memlûklere son darbeyi indirecek ve Mısır’da da hakimiyeti sağlayacaktı.
Menzilnâme‘deki Mercidâbık
Matrakçı Nasuh, savaştan 20 yıl sonra buradan geçti
Mercidâbık muharebesinden 20 yıl sonra Kanunî Süleyman’ın ordusu Irak Seferi’nden (1533- 1536) dönerken aynı yerden geçti. Sefere katılan ünlü hoca, mucit ve minyatürcü Matrakçı Nasuh’un hazırladığı resimli (minaytürlü) Menzilnâme’de, Mercidabık ve güneyindeki Halep de vardır; ancak eserde savaşa değinilmemiştir. Savaştan 20 yıl sonraki ovayı, Davut Peygamber türbesini, olanca görkemiyle Halep içkalesini ve bayındır kenti tahayyülümüz bu resimlerle kolaylaşıyor. Minyatürdeki türbe soğan kubbeli ve çinilerle kaplı. Bitişindeki cami türbeden küçük. Önde de üç hücreli bir medrese var. Halep’in kuzeyinde Kilis’in güneyinde akan Kuveyk Suyu da görülüyor. Bu ovada Yavuz – Kansu karşılaşmasından önceki zamanlarda da Emevî halifesi Süleyman Bin Abdülmelik, Abbasî halifesi Harun Reşid otağ kurdurmuşlar. Halife Süleyman burada ölmüş. Atabeyler, Memlûkler ve Moğollar bu ovada savaşa tutuşmuşlar.
Biri yıktı, diğeri yaptı
3. köprüye Yavuz değil II. Selim adı yakışırdı
Sultan I. Selim’in (Yavuz) İstanbul’a kazandırdığı tek bir eser yoktur. Oysa büyükbabası Fatih, babası II. Bâyezid, kendioğlu Kanuni Süleyman, imarcı padişahlardı ve Türk İstanbul’u kuranlardır. Kendi torunu II. Selim, bunların dördüncüsüdür.
Edirne’de selâtin külliyesi var. II. Selim de 8 yıl saltanat sürmüş ama bütün selâtin camilerin en muhteşemi sayılan Edirne’deki Selimiye Camiini Sinan’a yaptırtan odur. Özgün ve emperyal bir saray mutfağını Topkapı Sarayı ikinci avlusunda Matbah-ı âmire adıyla yine Sinan’a yaptıran da odur. Ayasofya’yı sağlama aldırtmıştır. Maalesef Ayyaşlıkla küçümsenir.
Yavuz Sultan Selim köprüye konacak kitabe de nasıl tanıtılacak? Babasını tahttan indirdi, kardeşlerini, yeğenlerini boğdurttu, İstanbul’da eseri yok mu denecek? Yavuz’u biz bugün farklı anlıyoruz ama, adı“yaramaz” anlamına geliyordu. 3. köprüye torunu II. Selim’in adı verilseydi, uygarlık âlemine anlamlı bir mesaj verilmiş olacaktı.
Yavuz Sultan Selim köprüsü 26 Ağustos’ta açılan 3. köprü, hatırı sayılır bir doğa katliamına yol açtı ve Yavuz Sultan Selim adını aldı.
Geçen ay 100 yaşında yitirdiğimiz tarihçi Halil İnalcık, özellikle Osmanlı tarihi üzerine verdiği eserlerle yeni belge ve bilgiler, yeni bakışaçısı ve yaklaşımlar ortaya koymuş; uluslararası literatüre önemli katkılar sağlamış; Türk tarihçiliğinde bir milat yaratmıştı. Hocanın öğrencileri ve Yayın Kurulu üyelerimizden Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cemal Kafadar ve İsenbike Togan, İnalcık’ın Osmanlı tarihi çalışmaları içindeki yerini yazdı.
Osmanlı geçmişini çalışmanın nice yolu, nice imkanı, nice yöntemi var şüphesiz. O muazzam deryada seyredenlerin sahip olması gereken beceriler, akademik hayatta değişik disiplinlerin bünyesinde ediniliyor. Tarih, edebiyat tarihi, sanat tarihi, tasavvuf tarihi gibi. Bu disiplinlerin her birinde derinleşmek imkansız, dolayısıyla farklı becerilerin ve bunları geliştirmeye yönelik farklı eğitim kulvarlarının değerini bilmek lazım. Öte yandan geçmiş üzerine çalışan disiplinlerarası duvarları katı örerseniz, fili bir-iki yerine dokunarak tasvir etmeye çalışan körler meselindeki gibi, anlama çabanız bütünlük ve insicam kazanamaz. Ama sonuç olarak arzulanan budur; bir Âşıkpaşazade’yi ne sadece dervişliğini ne sadece tarih yazarlığını ne sadece büyüdüğü Mecidözü’ndeki zaviyeyi ve yaşadığı başka mekanları çalışarak anlayamayacağınızı bilirsiniz. İşte bu arzulanan şekliyle, yani dar anlamdaki tarihçiliği aşan; filoloji, edebiyat, kültür, bilim, müzik, sanat tarihçiliği gibi değişik alt kolları ile harmanlayan; metin yayını ve tahlili gibi bilimsel çalışmalarda herkesin uzlaştığı olmazsa olmaz standartları olan, geniş ufuklu ve kuşatıcı bir “Osmanlı çalışmaları” sahası son yetmiş-seksen yılda, yani tam da kasten Osmanlı geçmişini unutturmak istediği iddia edilen cumhuriyet döneminde, belirgin bir şekilde gelişti, gelişiyor. Bu süreçte rahmetli (demeğe alışmamız lazım) Halil İnalcık’ın eserleri ve etkileri, ne açıdan bakarsanız bakın, merkezî bir konumdadır.
İnalcık arşivi Halil İnalcık hocamız, kitap çalışmalarının yanısıra 2009 yılından itibaren ilk kez yayımlanan makalelelerini dergimizde yazmış, aynı zamanda yayın kurulu üyemiz olarak bizleri onurlandırmıştı. Türkiye tarih arşivinin olmazsa olmaz örnekleri, onun sayesinde geleceğe kalıyor.
Aynı zamanda, sahada kendine yönelik bir eleştirel süzgecin gittikçe daha ince eler daha sık dokur bir kıvama geldiğini de kaydetmeliyiz. Ne yapıyoruz, nasıl yapıyoruz, iyi mi yapıyoruz, kötü mü yapıyoruz? Osmanlı toplumunu, kültürünü, iktisadiyatını daha nüfuz edici bir şekilde anlamak ve çözümlemek için daha neler sormalı, farklı ne gibi ne yöntemler izlemeliyiz? Toplum ve insanbilimlerindeki gelişmelerin neresindeyiz, dünya toplumlarının, evrenin ve insanlığın serüveni ile ilgili tarih söylemine ne katıyoruz? Herhangi bir sahanın olgunlaşma noktasına vardığının, o kıvama geldiğinin en iyi işareti, o sahada kalem oynatanların bu sorularla sürekli yüzleşmeleri ve yaptıkları iş hakkında eleştirel bir sorgulamayı, somut malzemenin üstünde daha soyut ve yöntemsel bir başka söylemi, ince ince işleyerek sürdürmeleridir.
Bu kıvam kendiliğinden oluşmuyor elbette. Önce, sahanın temel meselelerine yönelik çalışmalarda bir yoğunluk ve birikim gerekiyor; belirli temel sorular, yaklaşımlar ve analitik kavramların hiç olmazsa tartışmaya değer olduğu konusunda uzlaşmak gerekiyor. Bazı temel konularda tartışmaya, işlemeye değecek sağlam görüşlerin ortaya atılmış olması gerekiyor.
Hoca’nın çalışma odası ve alan araştırmaları Halil İnalcık’ın gerek üniversite gerekse evindeki çalışma odaları, düzenini sadece kendisinin bildiği bir “karmaşa” içerisindeydi. Halil Hoca, 5-6 sene öncesine kadar da saha çalışmalarına bizzat katılıyor, tarihî coğrafyalarda dolaşıyordu.
Geniş ufuklu ve kuşatıcı bir “Osmanlı çalışmaları” sahası son yetmiş-seksen yılda, yani tam da kasten Osmanlı geçmişini unutturmak istediği iddia edilen cumhuriyet döneminde, belirgin bir şekilde gelişti, gelişiyor. Bu süreçte Halil İnalcık’ın eserleri ve etkileri, ne açıdan bakarsanız bakın, merkezî bir konumdadır.
Bu süreçte de İnalcık’ın rolü en başta zikredilmeye değer. Talikîzâde, 1600 yılı civarında kaleme aldığı Şehnâme-i Humâyûn adlı eserinde, bir noktada vak’aları ve öykülemeyi keser, anlatının ortasında bir yerde oyunbaz bir fikir geliştirir. Osmanlı Devleti’ni diğer devletlerden üstün kılan meziyetleri yirmi madde olarak sıralar. Talikîzâde’nin “top 20”si oldukça sübjektiftir; mesela Osmanlı sultanlarının iyi şair olması da başka hanedanlarda bulunamayacak özelliklerindendir, ama kendi gününün değer yargılarına dair çok iyi fikir verir. Ben de sübjektif olma bahasına, ama tarihçilerin belirli ortak değerlerini gözönünde bulundurarak, Halil İnalcık’ın tarihçiliğinde kendi perspektifimden en kayda değer bulduğum bazı noktaları zikredeceğim. Hocanın biyografisi ve eserlerinin toplu listesi konularında başvurulacak çok kaynak var artık.
İnalcık, hem çok önemli bir rolü olan sahayı, yani Osmanlı çalışmalarını aşarak son yüzyılın Türk entelektüel tarihinin en önemli düşünce çizgilerinden birini teşkil eden Gökalp-Köprülü çizgisindeki millî tarih, millî kültür araştırmaları geleneğiyle bağlılığını sürdürmüş, hem de yeni fikir ve yöntemlerle bu çizgiyi ileriye taşımıştır.
Bir kere, sahanın temel konularından herhangi birine Halil Bey’in yazdıklarıyla başlayabiliriz. Sonradan tartışmak üzere, bulgu ve önermelerini yeniden değerlendirmek ve dönüştürmek üzere belki ama, muhakkak, onun yazdıklarıyla başlayabiliriz. Hani neredeyse her türlü hastalığa “iki aspirin al, yat” diyenler vardır ya, ben de bazen herhangi bir konuda danışmak için gelen öğrencilere benzeri şekilde davrandığımı hissediyorum: “Halil İnalcık’ın git şu yazısını oku, haftaya gel”. Bu 70 küsur yıllık verimli kariyere yayılan eserlerden uygun olanı, aspirin gibi, temel meselelerin herhangi biri, ama gerçekten “herhangi biri” üzerine isteyene tavsiye edilebilir.
Bu süreç içinde Halil Bey’in görüşleri ve bir takım temel analitik kavramları içselleştirildi. “Klasik dönem” kavramı gibi. Çoğu zaman düşünülmeden kullanılıyor, zihin ürünü bilimsel bir enstrüman değil de zaten varolduğunu bildiğimiz bir nesnenin ismi gibi, öylesine doğallaştırıldı. Oysa “klasik dönem”, içerdikleri ve çağrıştırdıklarıyla ciddiye alınması ve tartışılması gereken bir kavram. Son zamanlarda belirli bir mesafeyle yaklaştığımız bir dönemleştirme, bilhassa bir “fanatiklik çağı” tarafından sonlandırıldığı ya da takib edildiği savı. Ama eleştirildiğinde dahi, “ortada hiç olmazsa tartışmaya değecek sağlam bir kavramlaştırma var” diyerek hareket edebilmenin nasıl bir kazanım, hatta lüks olduğunu ancak İnalcık’tan önceki tarihçiliğe bakarak anlayabiliriz.
Tarih dışındakialanlarda da aktif Hocaların hocası Halil İnalcık, kendisine hediye edilen Fenerbahçe formasıyla. Tüm kulüplere eşit mesafede duran hoca, tarih dışındaki alanlarda da sohbet etmeyi severdi.
Bir diğer yanıyla İnalcık, hem çok önemli bir rolü olan sahayı, yani Osmanlı çalışmalarını aşarak son yüzyılın Türk entelektüel tarihinin en önemli düşünce çizgilerinden birini teşkil eden Gökalp-Köprülü çizgisindeki millî tarih, millî kültür araştırmaları geleneğiyle bağlılığını sürdürmüş, hem de yeni fikir ve yöntemlerle sürekli haşır neşir olmuş ve bu çizgiyi ileriye taşımıştır. Bu yönüyle de tartışılmalı elbet ama, zaman zaman gazetelere verdiği söyleşilerdense -onları da gözardı etmeden tabii- eserlerine yansıyan entelektüel serüveni bir tarihçi gözüyle inceleyerek.
Türkiye’de tarihçiliğin evrimini, varyantlarını, dünya tarihçiliğine entegre olma hamlelerini, Türk milliyetçiliği ile girift ve çok boyutlu ilişkilerini Halil İnalcık örneği üzerinden ele alacak bir kitap, son yüzyılın belki de en kapsamlı Türk düşünce tarihi eseri olmağa adaydır. Bu zor göreve talip olanlar ilk bakışta şunu göreceklerdir ki, İnalcık kariyeri boyunca hiç yerinde durmamıştır: Alır, ekler, eleştirir, değiştirir, dener, sınar, önerir. 20. yüzyıl başlarının Türkçülüğünden çok şey almıştır ama, seminer arkadaşları Osman Turan ve Nihal Atsız’dan farklıdır; Marksizme mesafelidir ama, toplumsal tarihçiliğe sunduğu imkanların cazibesini anlamamış değildir; Osmanlı mazisi konusunda komplekssizdir, hatta sadece Türklerin değil bütün insanlığın büyük bir mirası olduğunu anlamayanlara tahammülü azdır; ama cumhuriyetçiliğinden, seküler bir siyaset ve toplum hayatı kurma projesi ile barışıklığından taviz vermez… En önemlisi, millî tarihçilik adına birtakım ezberleri ve savunmacı refleksleri birkaç arşiv belgesiyle süsleyip tekrar tekrar ortaya sürenlerin aksine, doksanlı yaşlarında bile angajedir, yani Türkiye’de pek kullanılmayan entelektüel anlamıyla angaje bir zihindir.
Emeklilikten ve şöhretine şöhret kattıktan, nice ödüllerden sonra yazdığı bazı eserleri örnek göstereyim. Biri makale, biri kitap: “Weber ve Patrimonyalizm” makalesi ve patronaj kitabı. Osmanlı tarihçileri bizzat patronaj konusuyla pek ilgilenmemişti ama sanat ve edebiyat tarihçiliğinde serpilen bir yaklaşımdı. Halil Bey’in, Osmanlı tarihçiliğine sözünü ettiğim kuşatıcı bakışı ve o alanların da içinden konuşabilecek bir kavramsal zenginliğe sahip olmasıyla ortaya çıkan bir kitap, Patron ve Şair, yani doksan yaşına yaklaşırken daha önce hiç doğrudan ele almamış olduğu Osmanlı şiir dünyası üzerine yazdığı eseri.
Bir diğer tarafı, hiç üzerinde durulmayan bir tarafı, Halil Bey’in “tarih yazıcılığı”nın sadece tarih tarafında değil yazıcılık, yani yazarlık tarafında da ciddiye alınması gereken bir akademisyen oluşudur. Verimli yayın hayatının tümü için aynı vurguyla söylenemez belki ama, zaman zaman bir nesir ustası olarak okumaya değer. Tarih yazmanın, akademisyenler tarafından çokça gözardı edilen ediplik yanının hep farkındadır, nasıl yazmalı sorusu üzerine düşünür. “Hermenötik ve Oryantalizm” makalesinde, hocası Fuad Köprülü ile ilgili satırlarında Köprülü’nün sağlam açık bir nesre, bu tarz bir nesir üzerinden geliştirilen bir üsluba ne kadar önem verdiğini yazar. Sanırım bu konuda da Halil Bey, hocasının çizgisi içinde addedilebilir.
Halil Bey’in tarihçiliğiyle üslubunu yakından birleştiren, bir özelliği de kullandığı fiillerdir. “Osmanlılar bunu böyle yapardı, Osmanlı orduları şöyle giderdi. Osmanlı kadınları şu şekilde giyinirdi” gibi. İnalcık, “-ırdı” ekiyle yaratılan geniş zamanın gevşeticiliğine kapılmamış, tarihsiz ve dönemsiz genellemelerden kaçınmıştır.
Kendi başına bir cilt tutacak bibliyografyası içinde her okurunun muhakkak “en beğendiklerim” listesi vardır. Benim için ilk okuduğumdan beri şaşmaz bir şekilde başyapıtı Fatih Devri Üzerine Tedkikler ve Vesikalar adlı çalışmasıdır, hem nesir hem tarihçilik örneği olarak… Bu kitapta dünya tarihinin en önemli olaylarından birini anlamak üzere Halil İnalcık’la bir yolculuğa çıkarız, çıktığımızın bilincindeyizdir. Eğer bu kitap başarılı ise “1453 ve sonrasını, Fatih dönemini anlayacağız” bilinciyle okumaya başlarız. Ama bir vak’a olarak olayın kendisi üzerinde pek durmayız; kendisi de durmayacağımızı yazar, bize daha yolun başında bunu sezdirir. Braudel’in Akdeniz kitabında belirttiği gibi, uzun soluklu derin dinamiklerin üzerinde durmak (tembel okurların kestirmeden yorumladığı üzre), olayları önemsememekten değildir; Akdeniz kitabının tümünü İnebahtı savaşının anlamını ortaya çıkarma çabasının arka planı olarak değerlendirebilirsiniz.
İnalcık’ın eserinde de sosyal, siyasal, iktisadi, hukuki arka planıyla 1453’e ve tüm Fatih dönemine biçim veren yapısal olguları ve süreci anlamaktır işimiz. Dar anlamıyla vak’a tarihçiliğini aşma çabasını öne çıkararak süreç ve yapıların çok boyutlu tahlilini merkeze oturtan bir tarihçilik, bütün dünyada yeni yeni eser vermektedir o yıllarda. Yani 1950’lerden konuşuyoruz ve genç bir Türk tarihçisi olarak Halil İnalcık, çağdaş akımlarla uyum içerisinde olmaktan öte, o akımların temsilcisi olarak bence en kayda değer, en olgun eserlerden birisini vermiştir. Ve ben hâlâ Avrupa dillerinden herhangi birine çevrilmemiş olmasına esef ederim. Tabii eserin çeşitli parçaları Balkan dillerinde klasik oldu; bilhassa “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmparatorluğuna”; ama bir bütün olarak eseri ele alıp son yıllarda dünya tarihçilerinin yepyeni sorularına konu olan 15. yüzyılın ikinci yarısını, yani yeniçağın başlangıcını yeniden değerlendirmek üzere çevirmenin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü her çeviri, bir yeniden değerlendirmedir elbette.
Bitmek bilmeyenbir enerjiyle çalıştı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2009 yılındaki bir törende şeyhülmüverrihin Halil İnalcık’ın elini öpüyor. Hoca son yıllarında iyice vites yükseltmiş, müthiş bir tempoda çalışarak, birbiri ardına yeni kitap ve makaleler yayımlamıştı.
Halil Bey’in tarihçiliğiyle üslubunu yakından birleştiren, benim çokça üzerimde durduğum bir diğer özelliği de kullandığı fiil kipleri. Tarihselleştirici yaklaşımın bence en büyük düşmanlarından birisi Türkçemizdeki “-ırdı” kipidir. “Osmanlılar bunu böyle yapardı, Osmanlı orduları oradan oraya şöyle giderdi. Osmanlı kadınları şu şekilde giyinirdi” gibi. Şüphesiz yeri geldiğinde kullanılması gerekir ve çok da uygun düşebilir bazı genellemelere; ama bu dönemsiz, tarihsiz konuşma tarzı, Osmanlı tarihçiliği içinde haddinden fazla yaygındır. Ama ben Halil Bey’in bazı yazılarını özel olarak ele aldım ve sadece birkaç yazısını bu açıdan inceledim… Bilhassa çok müşahhas olguları ele alan yazılarını değil de, daha geniş zamanlı sorular soranları. Mesela “Türk Törü Geleneği”, “Türk Hukuk Tarihi” gibi yazılar, şüphesiz, “-ırdı” kipine çok elverişli yazılardır. “Türk hukuk tarihinde şöyle yapılırdı, böyle davranılırdı” diyebilir insan kolaylıkla, geniş zamanın gevşeticiliğine kapılabilir; ama öyle demiyor Halil Bey. “Türk Hukuk Tarihi” yazısında 192 yüklem var, bunlardan sadece ikisi “-ırdı” kipiyle çekilmiş. Kimilerine bu “ıdının dıdısı” gibi gelebilir ama, “-ırdı” kipinin bolca kullanan bir makaleyi alın ve bakın. O tarihsizliği, o dönemsizliği hissetmezseniz şaşarım.
Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar kitabına dönerek, yine bu kitapla ilgili ama, Halil Bey’in birçok çalışmasına karakterini veren bir özelliğine değinmenin yeridir. Toplumsal tarihe ve olgulara solidarist, tesanütçü bakışın yaygın olduğu bir dönemde, yani 1940’larda 50’lerde yazılmıştır; ancak toplumun katmanlarını, değişik zümreleri ve bunlar arasındaki çatışmaları ciddiye alan bir çalışmadır. Yine belki solidarist geleneğin içinden gelen ama katmanlaşmayı, zümreler arasındaki çelişkileri ciddiye alan, hatta analitik çatısını bu eksende kuran bir eser. Fetih bu kitapta fetiş ve bir telos olmaktan çıkar, toplumsal dinamiklerin ve çelişkilerin belirlediği bir siyasi tercih olarak anlaşılır kılınır. Savaş ve barış partileri kavramlaştırması, nitelemesi bugüne kadar hepimiz için 15. yüzyılın Osmanlı dinamiklerini anlamakta çok önemli bir rol oynar. Sultan Mehmed’in neyi değiştirmek ve nasıl bir düzen kurmak istediğini, bu partileri ortaya çıkaran faktörleri ve oynadıkları rolleri anlamadan anlayamayız (Burada hatırlamalıyız ki 15. yüzyıl, yine Halil Bey’in kulaklarımıza küpe ettiği üzere, hem kuruluş dönemini hem klasik devri anlamak için kilit konumundadır). Parti ekseninde Osmanlı tarihine ilk bakıştır benim bilebildiğim kadarıyla.
Burada değişik siyasî tavırların ve ekiplerin varlığı, mesela Ahmet Refik Altınay’da olduğu gibi kaba, miyop bir çıkarcılığın oluşturduğu faksiyonlaşma ya da romantize edilmiş yekpare ve mütecanis bir toplumsal dokunun dejenerasyonu, yozlaşması değildir. Sözcüğün en derin tarihsel anlamında partileşen siyasal kişilik ve zümrelerin, aralarındaki farklılıklar dolayısıyla belirli şartlara değişik tepkiler vermesi sonucu ortaya çıkan, değişik çıkar, tarz ve geleneklere sahip çevreler arasında doğal olarak beliren, normalize edilmiş bir toplumsal çatışmalar örüntüsüdür. Partileşme normalize edilmiştir ve ne o kaba, miyop çıkarcılık anlamında faksiyonlaşmadır ne de mütecanis bir yapının yozlaşmasıdır durum. Siyasal hayatın hiçbir zaman çatışma ve çelişkisiz olamayan normal, olağan akışı içinde karşımıza çıkan bir örüntüdür. Taraflar “yoz” veya “hödük” veya “müfsid” oldukları için değil, yaşadıkları maddi şartların ve siyasi geleneğin imkanları çerçevesinde kendi akılları ile hareket ettikleri durum böyledir. Elbette kişilik önemlidir ama İstanbul’un fethi, belirli kişilerin karakter düşkünlüğü ya da savaşkanlığı, korkaklığı ya da maceraperestliği ile açıklanamayacak, yapılara ve süreçlere eğilmemizi gerektiren bir olgudur. Bırakın siyasi şov ve söylemleri, günümüz akademik literatüründe fetihle ilgili yayınlar, bir iki istisna hariç, 1954’te yayımlanmış bu eserin hakkını vermekten uzaktır.
Gökalp-Köprülü çizgisiyle olan entelektüel bağ, Halil Bey’in ömür boyu bilinçli olarak taşıdığı, işlediği, derinleştirdiği bir bağdır. Mesela yine (Doğu-Batı dergisinde yayımlanan) “Hermenötik ve Oryantalizm” yazısında Fuad Köprülü’yü ele aldığı satırlarda, bu çok açıkça ortaya çıkar. Ayrıca yine aynı dergide bir Ziya Gökalp yazısında Halil Bey bu çizgiyle olan entelektüel bağını tahlil eder. Burada Gökalp-Köprülü çizgisi ile ilgili çok şey vurgulanabilir ama, Halil Bey’in eserlerine damgasını vuran bir-iki yanını yine onun kendi satırlarıyla zikretmeğe değer. Bunlardan biri, “Osmanlı çalışmaları” kavrayışındaki kuşatıcı yaklaşımı da geliştirmeye vesile olan “bütüncüllük” diyebileceğimiz tavırdır. “Milli kültürü edebiyattan ekonomiye kadar tüm sosyal ve kültürel etkinlikleriyle bir bütün sayan Gökalp-Köprülü ekolü…” diye yazar Halil İnalcık. Birkaç sayfa sonraki cümlesi, bu fikrin devamı gibidir: Gökalp-Köprülü ekolü “belli bir kültürün edebiyat, sanat, hukuk, iktisat gibi türlü konularının gerçekte bir bütünün içtimai hayat dediğimiz complexus’un çeşitli yönlerinden ibaret olduğunu göstermesiyle mümtazdır” ya da fark edilir, seçilir. Sanırım bu çizgi içinde Halil Bey’in (bunu dönüştürücü katkılarını yadsımamakla birlikte) bütüncül yaklaşımını daha da iyi seçebiliriz.
EZBER BOZAN YAKLAŞIM
Halil İnalcık hocadan tarihte metot dersleri
Halil İnalcık hocamız tarihî olayları açıklarken, “neden-niçin” sorularını yanıtlamadan konuya girmezdi. Onun konu ve kaynaklarla ilgili çerçeveyi baştan çizmesi ve sonrasında açıklayarak devam ettiği kavramlar sayesinde, isimler ve olaylar arasında kaybolmaz, dönemin siyaseti hakkında bir fikir sahibi olabiliriz.
İSENBİKE TOGAN
Bir zamanlar komşumun kızı bir ortaokul öğrencisi “Senin konularını okuyoruz. Herkesin ismi birbirine benziyor, sonra daha kim olduğunu anlayamadan bu kişiler birbirlerine giriyor. Buna da iç çekişmeler deniyor. Çok ilginç! Hep aynı şeyler oluyor. Sen bunları nasıl ayırıyorsun” diye sormuştu. O zamanki ortaokul kitaplarında “iç çekişmeler” terimi yaygındı. Şimdi yeni kitaplarda bu terim yerine karışıklık sözcüğü kullanılıyor. Hangisi daha çok şey anlatıyor bilemedim. Ama komşumun kızının söyledikleri doğru idi. Kitaplarda çok isim vardı. Bu kadar çok isim olunca da, bunlar bir kulağımızda girip diğerinden çıkıyordu. Aklımızda kalan sadece iç çekişmelerdi. Zira bu terim bize bir şey anlatıyordu ama, içeriğini pek bilemiyorduk. Tabii konunun üzerinde de durmuyorduk.
Aslında hep böyledir. İsimler ve olaylar güzel bir hikâyeyle beslenmedikçe aklımızda kalmaz; kavramlar kalır. İç çekişmeler sözü de bir kavramdır, ancak çekişmenin dışında olayın ne olduğunu ve nedenlerini bize söylemez. İşte daha yeni kaybettiğimiz ve bu derginin de yayın kurulunda bulunan Halil İnalcık hocamız, tarihî olayları açıklarken, neden, niçin sorularını yanıtlamadan yazmamıştır eserlerini. Aşağıda alıntılarla örneğini vereceğim yaklaşımda da, isimler aklımızda kalmayabilir ama, ustalıklı bir kavramsallaştırma ile meselenin ne olduğunu anlarız.
Aslında iç çekişmeler bir güç mücadelesidir. Halil İnalcık hocamızın verdiği 16. yüzyıl Kırım örneğinde, bugün çok sözü edilen bir konu karşımıza çıkmaktadır. O dönemdeki hanlar-beyler mücadelesinde, hanın elindeki “gücün temerküzü”ne (birikimine) karşı, gücün paylaşılmasını savunan beyler arasında çekişmeler ve çatışmalar ortaya çıkmıştır.
Orta Asya kabile, boy gelenekleri ile hareket eden, Çinggis Han evladı olmadıkları için han unvanı alamayan ve kendilerine “karaçu” denen beyler, Orta Asya atlı göçebe yönetim gelenekleri çerçevesinde, gücün han ile kendi aralarında paylaşılmasından yana idiler. Tabii bu arada bu paylaşma eşit olarak düşünülmemeli, karaçu beylerin kararları daha ziyade kendilerinin vermek istediği gözönünde tutulmalıdır. Halil İnalcık meseleye önce bu olayların anlatıldığı kaynağı tanıtarak başlar ve makalenin başında bunu açıklarken, bize kavramsallaştırmayı da sunar (1983:52):
“Bu eser, tipik bir bozkır hanlığını, Osmanlı İmparatorluğu modeline göre merkezî mutlakiyetçi bir devlet haline getirmek isteyen han olan Sahip Giray’la, hanlığın “Cengiz Han’ın Yasa veya Türesi”ne göre “feodal” kabile devleti yapısını muhafaza etmek için uğraşan kabile aristokrasisi arasındaki ölümüne mücadelenin ilk elden tafsilatlı bir hikâyesini sunmaktadır”. Bilgiler ve ayrıntılar böyle bir kavramsal çerçeve içine konunca, verilen bilgilerin çetrefilliği bizi hiç yormaz, zira meselenin ne olduğunu biliriz. Kısacası kavramsal çerçeve rehberimiz olur, birbirine benzer isimlerle karşılaştığımız zaman kaybolmayız.
Burada sözkonusu mücadeleler içinde Kırım han ailesinden bir taraftan Saadet Giray ve Sahib Giray, diğer tarafta İslam Giray bulunuyordu (gördüğümüz gibi isimler gerçekten birbirine benziyor). Orta Asya gelenekleri çerçevesinde hareket eden beylerin en ileri gelenleri ise “Şirin” adını taşıyordu. Halil İnalcık, gücü eline almak isteyen hana ve taraftarlarına karşı Şirinler için “Sadece Kırım kabile aristokrasisinin desteğiyle İstanbul’dan bağımsız han olmak isteyen I. Mehmed Giray’ın oğlu İslam Giray’da liderlerini buldular” demektedir.
Hoca, sonrasında şöyle devam eder:
“Saadet Giray gibi, şimdi de Sahib Giray, Osmanlı desteğinden faydalanarak hanın otoritesini tesise çalışıyordu. Fakat, kendisini Osmanlıların aslî arzusu olan Kırım’da barışı ve statükoyu garanti edecek yegâne güç olarak takdim eden, Şirinlerin begi otoritesini muhafaza etmeye kararlıydı. […] Ayrıca İslam Giray ve destekçileri Şirinlere karşı olan mücadelesinde Sahib Giray’ın Kırım’daki güçlü Nogay kabilelerinin işbirliğine güvendiği anlaşılmaktadır. […] Öte yandan Şirinler Kırım aristokrasisi üzerindeki liderliklerine meydan okuma olarak gördüklerinden, Mangıt-Nogaylar, Kırım kabile siyasetinde en önemli aktörler olarak ortaya çıkarlar”.
Yukarıdaki anlatımdan gördüğümüz, statükoyu korumak isteyen beylere ve onların destekledikleri han namzedine (İslam Giray) karşı, sistemi değiştirmek isteyen hanlar (Saadet, Sahib Giraylar) içeriden temin edemedikleri desteğe karşılık dış güçlere (Nogaylar ve Osmanlılar) dayanıyorlardı. Önce kavramsal çerçevenin konması sonra da olayların sıralanması çerçevesinde isimler ve olaylar arasında kaybolmak yerine, o dönemdeki siyaset hakkında bir fikir sahibi olabiliyoruz. Kısacası eğitimde isimleri ezberlemek yerine, Halil Bey’in yol gösterdiği gibi kavramlarla anlama yoluna gittiğimiz zaman algımız gelişir.
Kore Savaşı’na damgasını vurmuş Kunuri Muharebeleri’nde bulunan hayattaki son subay Bahtiyar Yalta’yı kaybettik. Müstesna bir harp tarihçisi, yılmaz bir hayat savaşçısıydı.
Yakın geçmişimizin önemli dönemeçlerine bizzat tanıklık etmiş; bunları kayıt altına almış, kitaplaştırmış bir emekli subayı, bir harp tarihçisini kaybettik.
Bahtiyar Yalta 1950’de 1. Tugay’la Kore’de savaşıp Kunuri cehenneminden çıkmış, 1962- 63 Talat Aydemir kalkışmalarına katılmış, hapis cezasına çarptırılmış, sonraki hayatını araştırmacılığa adamış müstesna bir insandı.
2002 başlarında tanıştım kendisiyle. O tarihte Atlas dergisi için bir Kore Savaşı dosyası hazırlamaya karar verdiğimizde, “bugün Kuzey Kore’de kalan Kunuri’ye gitmemiz lazım” diye düşünmüştük. Kore Savaşı sonundaki ateşkesten (1953) o tarihe kadar Türkiye’den bir Allah’ın kulu o bölgeye gitmemiş, gidememiş, ama en önemlisi, maalesef gitmeyi de düşünmemişti! Kuzey Kore’ye öyle kolay kolay gidilemiyordu malum (sonradan biraz kolayladı). Hele hele gazeteci olarak imkansızdı. Zaten vize almak için başvuracak mercii yoktu; ya Beijing’e ya Sofya’ya gidecektiniz.
Bu süreçte Ankara’da Genelkurmay, Dışişleri Bakanlığı, vs. dolaşıp bir formül ararken, Bahtiyar Yalta ismine tesadüf ettim. Kunuri muharebelerine katılıp sağ çıkmış, o sırada hayatta olan birkaç subaydan biriydi. Evinde buluştuk. İlk sözü “Ben kendimi buraya gömmüştüm, beni nasıl buldunuz?” olmuştu. “Kunuri’ye gitmek istiyoruz; Amerikalılar baş düşmanları olmasına rağmen Kuzey Koreliler onlara izin vermiş ve orada kalan askerlerinin kemiklerini araştırıp, getiriyorlar. Biz niye yapmıyoruz?” dediğimde önce gülümsedi, sonra birden ciddileşerek “tabii, çoktan yapmamız lazımdı ama bu unutulmuş bir savaş, devlet de millet de unuttu. Göncü, siz gazeteci olarak bu yolu açabilirsiniz, yılmayın” demişti.
Kahraman savaş gazisinin cesaretlendirmesiyle, viza için bir yıl uğraştım; sonunda mucize gerçekleşti ve bir gece Türkiye’nin Beijing elçiliğinden gelen telefondaki ses: “Kuzey Kore’e size 1 haftalık vize verdi, üstelik Kunuri’ye de gideceksiniz. Biz de şaşkınız, bu bir ilk, hemen buraya gelin” diyordu.
Kuzey Kore ve Kore Savaşı konuları, Özcan Yüksek’in fotoğrafları ile Atlas’ın kapağından onbinlere ulaştı. Türkiye’de belli bir azınlık dışında ilk kez insanlar Kore’de yaşananları öğrendiler. Bahtiyar Yalta 1950 Kasım’ında 100 km. yürüyerek, “ümidinizi kesmeyin, çemberi kıracağız” diyerek sadece emrindeki 70 civarındaki askeri kurtarmamış; bizlere de aynı coğrafyaya gidip şehitleri anmak, durumu anlatmak için ümit vermiş, rehberlik etmişti.
Sonrasında Yalta, TTK’dan yayımlanan Kunu-ri Muharebeleri ve Geri Çekilmeler adlı eserini yazdı. Bu kitap, Kore Savaşı üzerine Türkiye’de çıkan ilk ve tek harp tarihi kitabıdır. İlerleyen yıllarda, bizzat içinde bulunduğu Talat Aydemir darbe kalkışmalarına dair, Bir Darbecinin Gözüyle 27 Mayıs’tan 22 Şubat ve 21 Mayıs’a adlı, henüz basılmamış kitabını kaleme aldı.
İlerleyen dostluğumuzda, onun ne kadar hayata bağlı bir insan olduğuna tanıklık ettim. Yüksek bir IQ’nun getirdiği müthiş mizah duygusunu ve kendini bilmenin, kendini eleştirebilmenin getirdiği objektifliği; inanılmaz bir disiplinle, metot bilgisiyle birleştirmişti. Tarih onu unutmayacak.
1925 yılında yapılan şapka devrimi halkın günlük hayatına ilginç değişiklikler getirmişti. Şapka ile namaz kılmak mümkün olmadığından, cami girişlerinde bu yeni aksesuara özel vestiyer benzeri mekanlar oluşturulmuştu. Şapkaların, bastonların ve ayakkabıların bırakıldığı bu mekanlar, zaman içerisinde şapka takma alışkanlığı azalınca ayakkabılıklara dönüştü. Fritz Krause tarafından çekilen fotoğrafta, ibadetten sonra camiden çıkan vatandaşlar, numaralandırılmış sıralardan şapkalarını alıyor.
Son darbe girişiminin ertesinde oluşan “birlik-beraberlik”in sadece bir hava olduğu kısa sürede ortaya çıkınca, Türkiye kaldığı yerden hayata devam etmeye başladı. Köprü-hastane isimlerini değiştirmek, yeni köprüler yapmak, gazetecilik ve yazarlık yaptılar diye onlarca insanı tutuklamak gibi faaliyetler; ülkeyi vuran terör, şehit cenazeleri ve sınırötesi operasyonlarla birleşince, “eski Türkiye” hâlimizle yine başbaşa kaldık.
Tarih, kendi içine kapanan bir ülkenin hastalanmadığı bir örnek yazmıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında belirgin bir nekahat dönemi yaşayan “hasta adam”ın, ortaya çıkan yeni virüslere karşı dayanıksız olduğu neredeyse her hadisede ortaya çıkıyor. Her seviyedeki kurumlarımızın çürümesini, çürütülmesini FETÖ’ye, her türlü musibeti ABD’ye, terörü sadece terör örgütlerine havale ederek; “iç ve dış düşmanlar” klişesiyle, kendini bilmezlik içerisinde ve “yedirmeyiz” başlıklı kasabalı zihniyetiyle ülkeyi ve durumu idare ediyoruz.
Bir ülke bilim, eğitim, üretim, sanat ve adalet olmadan nasıl yaşar? Bu yoksunlukta toplumsal barış olabilir mi? Sadece algı yönetimi, reaksiyon politikası, sürekli değiştirilen siyasi pozisyonlar, ecdad edebiyatı ve tabii inşaat ile nasıl bir gelecek kurulabilir?
Şöyle kurulabilir diye düşünüyorlar: “Bu problemleri dile getirmem. Getirenleri sustururum. ‘Zaten bunlar dış güçlerin maşasıdır’ derim. Kendimce bir sanal gerçeklik dayatıp, bunun içinde sadece kendime benzeyen bir ahali yaratmaya çalışırım”.
Türkiye bu zihniyetle yeni tanışmıyor ama, her duvara tosladığımızda nedense kafamızın bu kısmını kontrol eden bölüm zarar görmüyor. Aklı başında biliminsanları, tarihçiler, sağduyu sahibi insanlar ise, Türkiye’nin bugünden itibaren başta eğitim olmak üzere birçok temel alanda uzun vadeli gelişme planları yaptığı takdirde, ancak 15-20 sene sonra rekabetçi, gelişmiş, gerçekten demokratik ve yaşam kalitesi yüksek bir ülke haline gelebileceğini söylüyorlar.
Bir yandan “Çanakkale ruhu” gibi büyük laflar ederken, diğer taraftan bu milletin tarihî-kültür miras alanı olan Çanakkale muharebe alanlarını özelleştirme kapsamına alırsanız; erozyona uğramış değerler sistemini, cumhuriyetin kuruluş koordinatlarıyla revize etmezseniz, “yedirmeyiz” dediğiniz ülkenin zaten ne tadı ne tuzu ne de ruhu kalacak.
Bundan 80 yıl önce Sovyetler Birliği’nde başlatılan büyük siyasi- etnik tasfiye sırasında, yaklaşık 1 milyon kişi öldürüldü, milyonlarca Rus toplama kamplarına gönderildi. 1938’e varıldığında, 1917 Devrimi sırasındaki Bolşevik merkez komitesinden neredeyse sadece Stalin sağ kalmıştı. “Büyük Terör” adını alan temizlik hareketiyle, yeni egemenlerin bürokratik rejimi ülkeye hakim oldu.
Ağustos 1936 ila Mart 1938 arasında Stalin’in eski muhaliflerini, hasımlarını ve gözden düşmüş veya kazaya uğramış parti- devlet yöneticilerini tasfiye ettiği üç mahkemeye Moskova Mahkemeleri adı verildi. Kızıl Ordu mensupları için ayrıca kapalı bir mahkeme daha vardı. Bu göstermelik siyasi mahkemelerin yanısıra, bölgelerde ve özellikle sınır boylarında etnik temelde bir dizi yargılama da yapılmıştı. Bir bütün olarak “Büyük Terör” adını alan bu temizlik hareketi Rusya’nın köklü bir dönüşüm geçirmesinin bir göstergesiydi.
Moskova Mahkemeleri, 1930’lu yıllarda yeniden şekillenen rejimin tabiatı ve yeni egemen seçkinlerin toplumsal mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak belirmiştir. Parti ve devlet bürokrasisinde 1920’li yılların ortalarından itibaren başlayan dönüşüm, çalkantılı ve baskıcı bir toplumsal modernleşmeyle atbaşı giderek on yıl sonra yeni bir rejimin kurulmasına varmıştır.
Tasfiyeler sonucunda başta siyaseten bir kıymet-i harbiyesi kalmayan 1917 Ekim Devrimi’nin hayattaki Bolşevik Partisi önder kadroları olmak üzere, Kızıl Ordu’nun önde gelen kadroları idamlar dahil çeşitli cezalara çarpılarak SSCB’nin yönetici elitinde radikal bir değişikliğe yol açıldı; böylelikle Stalin’in mutlak egemenliğinde, varoluşlarını devrime değil “yeni rejim”e ve elbette onun şefine borçlu olan yönetici kesimin iktidarı perçinlendi.
Gelişmelerin en simgesel belirtisi, 1917 Ekim’indeki merkez komitesinden Stalin dışında kimsenin neredeyse sağ kalmamış olmasıydı. Daha kesin bir ifadeyle, Lenin dönemindeki Politbüro’dan sadece Stalin, Kalinin ve Molotov sağ kalacaktı. Artık “1937 Kuşağı” denen ve varlıklarını Stalin’e borçlu olan Hruşçov (Kruşçev), Beria, Malenkov, Jdanov, Brejnev gibi isimler sahnedeydi.
Moskova Mahkemeleri aslında hiçbir gücü olmayan siyaseten birçok kez Stalin’e teslim olmuş, pişmanlıklarını dile getirmiş “eski Bolşevikler” veya yine herhangi bir siyasal gücü olmayan (dünyanın birkaç ülkesinde küçük çevreler hariç), kendisine vize verilmediği için Türkiye’den Fransa’ya oradan Norveç’e ve son olarak da Meksika’ya gitmek zorunda kalan Troçki ve yandaşlarına karşı gibi gösterilmişse de, bütün bu temizlikler parti- devlet aygıtının tepeden tırnağa yenilenmesi için uydurulmuştu.
1917 Devrimi’nin merkez komite üyeleri Bolşeviklerin devrim sırasındaki yönetici kadrosu, çok büyük oranda Moskova Mahkemeleri sürecinde idam edildi.
Eskilerin mahkûm edilmeleri yetmezdi; Stalin yeni bir tarih yazmak için onların itibarlarını da yok etmeliydi.
Stalin’in yönetiminde Moskova Mahkemeleri, 1919’da “Dünya Devriminin merkezi” olarak kurulmuş olan Komünist Enternasyonal’in de köklü dönüşümler geçirdiği bir evrede gerçekleşti. Almanya’da Hitler’in iktidara yürüyüşünü, Hitler’e karşı sosyal demokratlarla işbirliğini reddederek kolaylaştıran Stalin yönetimi; Fransa’da ise sosyal demokrasinin yanı sıra kimi burjuva partilerini de müttefik edinmiş, İspanyol Devrimi’nde ise benzer bir politikayla Barcelona komününü boğazlayarak yoluna devam etmişti. 1935’te yapılan Komintern (Komünist Enternasyonal) kongresi fiilen son kongre (1943’te fesih edildi) olarak tescil edildi ve SSCB’nin dünya politikasında kesin bir ters dönüş yapıldı.
Büyük Terör’ün temeli
SSCB’de cebri kolektifleştirmenin ürünü olan kıtlık, nüfusun yarısını oluşturan 70 milyon insanı vurmuştu. Kıtlıktan ve hastalıktan 1930-33 arasında 4,6 ila 8,5 milyon insan öldüğü tahmin ediliyor. Bütün engellemelere rağmen milyonlarca insan kıtlık bölgelerinden kaçarak kentlere yığıldı. Moskova’nın nüfusu 1928’den 1933’e 2 milyondan 3,4 milyona çıktı. 1926-30 arası kentlerin nüfusu 30 milyona kadar yükseldi. Birinci beş yıllık plan çerçevesinde büyüme oranı yüzde 44’tü ve bu oran neredeyse 1897-1926 arasındaki toplam büyüme kadardı. Ücretli emek gücü 10 milyondan 22 milyona yükseldi. Sonuçta, iş disiplininin zorla dayatıldığı, milliyetçiliğin coşkulu şekilde yükseldiği, kariyerizmin ödüllendirildiği ve yeni bir bürokratik konformizmin belirginleştiği kentler, kitlesel biçimde kırsallaştı.
Moshe Lewin’in ironik biçimde işaret ettiği gibi, bu büyük karmaşıklık içinde toplum, sınıfsal ilişkiler yok olduğu için değil, tüm sınıflar “şekilsiz ve kaynaşma içinde” bulunduğu için, neredeyse meşhur “sınıfsız toplum” haline geldi.
Hızlı sanayileşme yeni kadrolara ihtiyaç duydu ve bunlar ortalama yedi yıllık bir eğitimle devlet kadrolarında yer alırken “eski”leri gölgede bırakmaya başladılar. Bunların siyasal eğitimi de üstünkörüydü; ikinci elden veya tahrif edilmiş metinlerden öğreniyorlardı. Parti tarihi 1927’den itibaren çarpıtılmaya başlanmış; Marx’ın Paris Komünü derslerinden çıkardığı sosyalist işleyişin (demokrasi) temel özellikleri çiğnenmişti.
Maddi teşviklerle bu yeni elit beslendi ve toplumsal hiyerarşide yeni bir yer edindi. En üstte Nomenklatura yer alıyordu. 1939 başında Nomenklatura’da yer alan 32,899 kişinin 15,485’i, 1937-38’de atanmıştı.
Cebri kolektivizasyon ve hızlandırılmış sanayileşme ancak şiddet yoluyla sürdürülebilirdi. Buna uygun olarak yönetici aygıtta bir patlama yaşandı. Moshe Lewin tarafından analiz edilen arşivlere göre, 1928- 1939 arasındaki 10 yıllık zaman diliminde yönetici personel sayısı 1 milyon 450 binden 7,5 milyona, beyaz yakalı işçi sayısı ise 3,9 milyondan 13 milyon 800 bine yükseldi. Böylece bürokrasi, kendi çıkarları olan, gerçek ve belirgin bir toplumsal güç haline geldi.
Temizliğin ayak sesleri
1933’den 1935’e kadar partiye yeni üye kabul edilmediği gibi 340 bin üyenin elendiği bir temizlik yapılmıştı. Bu dönemde, sonradan Büyük Terör’ün bütün aksaklıkları sırtına yüklenecek olan Yejov en üst kademelere doğru tırmanmaya başladı.
1934’teki parti kongresinde (Muzafferler Kongresi) Buharin, Kamanev, Zinoviev, Rikov, Tomski, Piyatakov ve diğer eski Bolşeviklerin, Stalin’e övgüler düzerek hatalarını kabul etmelerine izin verilmişti. Bütün zamanların ve bütün halkların en büyük şefi oydu.
Aralık 1934’te Leningrad örgütü başkanı Kirov’un bir cinayete kurban gitmesi üzerine Stalin durumdan vazife çıkaracak ve kimi yazarlara göre Almanya’daki “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne benzer bir hareket başlayacaktır. Birkaç ay önce gizli polis teşkilatı GPU, yeniden yapılandırılarak NKVD adını almıştı.
1934 kongresinde seçilen 139 merkez komite üyesinden 102’si kurşuna dizildi, 5’i intihar etti. Delegelerin yüzde 54,6’sı hapse atıldı. 1934 parti kongresinin 1966 delegesinden 1108’i tutuklandı, 848’i kurşuna dizildi.
Gerçek nedenler
Mahkemelerde avukat, kanıt vs. gerekmiyordu. İşkenceyle veya itirafları karşılığında serbest bırakılacakları vaatleri ile sanıklar verdikleri ifadelerle kendilerini ve birbirlerini suçlamış oluyordu ve bu da idam edilmeleri için yeterli bulunuyordu!
Başta Ekim Devrimi’nde önemli rolleri olan eski Bolşeviklere yönelik düzmece, göstermelik davalar, siyasal yöneticilerin önemli oranda tasfiyesi, orduda neredeyse bütün tecrübeli içsavaş yaşamış kadroların temizlenmesi kentlerde çok farklı nedenlerle geniş tutuklamalar, kolektifleştirmeden kalma bir hesaplaşma sevdasıyla “Kulak”lara yönelik operasyon, etnik-ulusal temizlikler bir anda üs üste binercesine patlak vermiş gibi gösterildi. Stalin’in doğrudan denetimi ve yönetimi altındaki Büyük Terör’ün göstermelik değil de gerçek nedenleri hakkında ne söylenirse söylensin, sonuçta parti-devletin büyük bir tasfiye hareketi ile yenilendiği gerçektir.
Parti içinde temizlik devam ederken, Ağustos 1936’da (daha sonra 1. Moskova Mahkemesi olarak anılacak olan) Zinovyev ve Kamenev’in dahil olduğu bir grubun yargılanmasıyla parti içi terör zembereğinden boşalmaya başladı. Savcı 1920’de Bolşeviklere katılan eski Menşevik Vişinski’ydi. Stalin, “Troçkist-Zinovyeci Merkez” adında bir davanın üretilmesinde ısrar etti. 1932’de sözde böyle bir blok kurulmuştu. Ağustos ayında beş gün içinde bitirilen davaların ardından Zinoviev, Kamanev ve 14 sanık idam edildiler.
Ağustos 1936’daki ilk duruşmada rejimin en tehlikeli düşmanı olarak “Troçkizm” gösterilmiş, Kasım ayına doğru hedef genişlemiş ve ulusal ekonomideki “sabotajcılar” ve “halk düşmanları” kategorisi de eklenmiştir.
Büyük Terör’ün zirvesi olan 1937’de Stalin, halkı da kadrolara karşı çıkmaya ve onları ihbar etmeye davet etmiştir. Zaten birkaç yıldır NKVD her okulda her devlet dairesinde ve her fabrikada kendisine muhbirlik yapanlardan oluşan devasa bir ağ kurmuştu (Ek gelir sağlamak için tamir işleriyle uğraşan bir işçi, 1935’te fazla para istediği için komşuları tarafından “bodrumda Troçki’yi saklıyor” diye ihbar edildi ve bir çalışma kampında üç yıl cezaya çarptırıldı. Asılsızlığı bilinse de kaynağı kurutmamak için ihbarlar değerlendirilmeliydi! Aslolan ihbar mekanizmasının iyi işlemesiydi.)
Yejov, İçişleri Halk Komiseri oldu. Aralık ayında “Paralel Anti-Sovyet Merkez” diyerek, Radek, Piyatakov gibi “eskiler”in üzerine gidildi. Ocak 1937’te yine birkaç gün içinde yargılama ve infazlar yapıldı.
Kızıl Ordu’da tasfiye
Mayıs 1937’de, sekiz üst düzey Sovyet generali vatana ihanet, casusluk ve askerî darbeyle hükümeti devirme suçlamasıyla tutuklandı ve iki hafta sonra yapılan kapalı bir duruşmanın ardından idam edildiler. Stalin’in ordu içinde başlattığı bu tasfiyeler 35 bin kişiye kadar ulaştı.
Savunma Halk Komiseri yardımcısı ve bir efsane olan Mareşal Tuhaçevskiy, Troçkistler, sağ muhalefet ve Alman gizli servisiyle birlikte komplo hazırlamakla itham edilerek tutuklandı. İşkenceyle sorgulandı, kan revan içinde Stalin’in önüne çıkarıldı. Bu ordudaki temizliğin tepedeki görünümüydü. Savunma Halk Komiseri Voroşilov, 1937-38 yıllarında ordudan 40 bin kişinin tasfiye edildiğini belirtti (bunların dörtte biri zamanla görevlerine döndüler).
Kızıl Ordu’daki temizlik sırasında yüksek komuta kademesindeki 767 subaydan 412’si kurşuna dizildi, 29’u hapishane öldü, 3’ü intihar eti ve 59’u zindanlarda çürüdü. 1941 yazında yarbay ya da albay rütbesindeki subayların %75’i ve siyasi komiserlerin %70’i bir yıldan kısa bir süredir görevdeydi… 1940’daki Finlandiya savaşı, Kızıl Ordu’nun savaşa hazır olmadığını gösterecekti
‘Gizli blok’
Mart 1937’de Stalin, “Zinovyevci-Troçkist blok Alman gizli polisinin bir casusluk ve sabotajcı-terörist acentasına dönüşmüş” dedi ve bu örgütün SSCB’yi yıkmak isteyen Fransa ve İngiltere tarafından desteklenen Finlandiya, Baltık ülkeleri, Polonya, Romanya, Türkiye ve Japonya gibi ülkelerle de ittifak içinde olduklarını ifade etti. Aynı toplantıda Yejov, “Japon-Alman-Troçkist ajanların yıkıcı, sabotajcı ve casusluk faaliyetlerinden çıkarılacak dersler” adıyla bir sunum yaptı. Temizlik NKVD’nin bölüm şefleri ve yardımcılarının tutuklanmasıyla başladı. Sonradan verilecek resmî rakam, 7298 NKVD mensubunun tasfiye edildiğiydi. Önce temizliği derinleştirecek kadroları terfi ettirmek gerekiyordu. NKVD memurlarının maaşları yükseltildi. Ortalama işçi ücreti 250 ruble iken NKVD’lilerinki 3500’e çıktı.
2 Temmuz 1937’de Politbüro’nun idama kadar karar verme yetkisi tanıdığı üç kişilik heyetler için kotalar tespit edildi ve bölgelere gönderildi. Kotalar, idam edilecekler ve kamplara gönderilecekler olmak üzere iki kategoriden oluşuyordu. Belirlenen kotalar becerikli yerel NKVD yöneticileri tarafından rahatlıkla aşılabiliyordu. Yani suçlular isim isim değil, “sayı ile” belirlendiler hemen ardından 00447 sayılı karar uyarınca “hainler”in eşlerinin de 5-8 yıl kamplara kapatılmaları kabul edildi. Çocuklar da devlete kaldı. Bu süreçte 18 bin eş ve 25 bin çocuk kayboldu.
Sonuçta kabaca şöyle bir tablo ortaya çıktı:
Kuzeydoğu’daki ünlü Kolima kampında 1934’te 350 bin kişi varken 1941’de bu rakam 3 milyona çıkmıştı!
Yıl
Tutuklanan kişi sayısı
Çalışma kaplarına gönderilenler
1937
820.881
1938
96.3679
539.923
1938
1.317.195
600.724
Etnik tasfiyeler
Ocak 1938’den itibaren terörün ağırlık merkezi etnik operasyonlara yöneldi. 1937’deki “Kulak” operasyonları artık geride kalmıştı. Etnik operasyon için kota sistemi uygulanmadı. Bu operasyonlarda 350 bin kişi tezgahtan geçti, bunların 247.000’ine ölüm, 88.000’ine çalışma kampı ya da hapis cezası verildi.
1937’de Alman asıllı yurttaşlar da dahil olmak üzere Almanya ile herhangi bir şekilde bağlantısı olanlar tutuklanıyordu. 65 bin kişiden 55 bini mahkûm oldu, 4 bini idam edildi! Aralarında birçok siyasi mültecinin de bulunduğu sürgün Polonyalıların sayısı, esas olarak Ukrayna ve Beyaz Rusya sınırında olmak üzere 1,5 milyondu. 170 bin Koreli sürgün edildi. Komintern içinde de bir temizlik yürütüldü; SSCB’de bulunan yabancı komünist partilerin önemli bir kısmı yok edildi.
Terör zıvanadan çıkıyor
1938 Mart ayında ise 3. Moskova Mahkemesi olarak anılan ve Buharin, Piyatakov gibi Lenin’in vasiyetnamesinde (partiye mektup) partinin en parlak gençleri olarak belirtilen “eski Bolşevik”ler tekrar hedefe alındı. İspanya İçsavaşı’nda “Troçkist” avına çıkan generaller, casuslar, Stalin’in Madrid elçisi eski Troçkist Antonov-Ovseenko da (ihtilalde Kışlık Sarayı ele geçirmişti) temizlenenler arasındaydı.
Ağustos 1938’de Gürcistan parti lideri Beria, içişleri birinci yardımcılığına ve kısa bir süre sonra NKVD başkanlığına getirildi; böylelikle Yejov’un kuyusu kazılmaya başlandı.
Kasım 1938’de temizlik durduruldu. Stalin, temizlik ameliyesinin kendisine elbette karşı değildi. Ancak ortaya çıkan huzursuzlukları da bir aşırılık diye nitelendirdi ve bunların sorumlusu olarak NKVD ve Yejov’u gösterdi. Yejov önce içişleri halk komiserliğinden istifa ettirildi, ardından 10 Nisan 1939’da tutuklandı. Odasında yapılan aramada bol içki şişesinin yanısıra, Kamanev, Zinoviev ve diğer önde gelen isimlerin idam edildiği kurşunlar, üzerinde adları yazılı bir kağıda sarılı olarak bulundu. Haziran 1939’da, uzun yıllar boyunca Almanya, Polonya, İngiltere ve Japonya’ya casusluk yapmakla suçlandı. Savcı, avukat ve tanık olmadan yargılandı. Kendi talimatıyla yapılan bir NKVD infaz yerinde kurşuna dizildi. İktidardayken somut deliller yerine sözde itiraflar peşindeydi; kendisi yargılanırken itirafa gerek bile yoktu.
İHANETE UĞRAYAN DEVRİM
Troçki’nin önce ailesi sonra kendisi öldürüldü
Troçki’nin yakın uzak akrabaları da 1936-38 temizliğinde NKVD tarafından öldürüldü: Erkek kardeşi Aleksandr, kız kardeşi Olga, ilk karısı Aleksandra Sokolovskaya, Rusya’da kalan oğlu Sergey ve intihar etmiş olan kızı Zinaida’nın her iki kocası. Troçki’nin diğer oğlu Lev Sedov da Paris’te bir klinikte 1938’de öldü.
Moskova Mahkemeleri başlarken Norveç’te sürgün olan Troçki, eşi Natalya ile birlikte, devlet başkanı Cardenas’dan alınan bir vizeyle 1937 başında Meksika’ya vardı. Mahkemelerin suçlamalarına karşı zamanın ünlü pedagog ve filozofu profesör John Dewey başkanlığında Moskova Mahkemelerini soruşturma komisyonu oluşturuldu.
Troçki kendisine yöneltilen suçlamaları maddi ve siyasi olarak çürüttü. Kısa bir süre önce bitirdiği Sovyetler Birliği üzerine çalışmasının (İhanete Uğrayan Devrim) bir devamı olarak Stalin’in Cinayetleri başlıklı kitabında hem bu komisyona verdiği ifadeleri derledi hem de Mahkemelerin Rusya’nın siyasal ve toplumsal tarihindeki yerini değerlendirdi. Bugün arşivler açıldıktan sonra bu komisyona verilen ifadelerle arşiv belgelerini karşılaştırmak ibret verici.
Herkesin bunca insanın “itirafları” karşısında şaşkınlığına dair şöyle diyordu: “Söz konusu ‘itiraf’ kâbuslarını açıklamanın tek yolu, bu sanıkların inançlarından geçmiş yıllar boyunca pek çok kez döndüklerini bir an için bile gözden kaçırmamak olacaktır”.
Mahkemedeki bütün iddiaları kılı kırk yararak incelerken, ağırlığı Rusya’daki toplumsal ve siyasal dönüşüme vermişti. Kitabın son bölüm başlığı “Sonun Başlangıcı”ydı.
STALİN TERÖRÜ VE TÜRKİYE
Ali Cevdet idam edildi, Nâzım ucuz atlattı
Türkiye Komünist Partisi (TKP) Dış Bürosu, 1933’te çıkarılan 10. yıl affıyla parti yöneticilerinin özgürlüklerine kavuşmasının ardından, 1934 içinde genişletilmiş toplantılar yaptı ve bu toplantılarda bir “Kara Liste” de oluşturuldu; bu listede Nâzım Hikmet’in de aralarında bulunduğu “Troçkist-polisçi muhalefet” de yer aldı. Nâzım Hikmet’in Moskova Mahkemeleri sırasında Türkiye’de olması, muhtemel bir felâkete uğramasını engellemiştir. Türkiye Komünist Partisi’nin KUTV’daki (Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) temsilcisi Ali Cevdet, Türkiye’de 1925 TKP davasında gıyabında mahkûm oldu, Berlin’de Tıp tahsili sırasında “Berlin Türk Talebe Cemiyeti” başkanlığı yaptı; 1926’dan itibaren TKP Dış Büro üyesi olarak Moskova’da yaşadı. 1929-1930 yıllarında Türkiye’de gizli siyasal faaliyet yürütüp yakalanmayan tek MK üyesi olarak Moskova’ya döndü. 8 Ekim 1937’de tutuklandı ve 19 Şubat 1938’de idama mahkûm edilerek hemen kurşuna dizildi. Yirmi yıl sonra itibarı iade edildi. Adı bulunan listenin altında Stalin, Molotov ve Kaganoviç’in imzaları bulunuyor. Listeyi hazırlayan NKVD görevlisi ise Aralık 1938’de tutuklanıp Ocak 1940’da kurşuna dizildi. İtibarı da iade edilmedi.
Gizli korku veisteklerini olağanüstü yeteneklere sahip kahramanlara yansıtmak, insanlar için her zaman bir ihtiyaç oldu. Bir zamanların destan kahramanları, bugün fantastik edebiyat, çizgi roman ve sinema karakterlerine dönüştü. Ama misyonu ne kadar değerli, kendisi ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir süper kahraman kusursuz değildi, hepsinin insani zaafları vardı.
Tarihî ve modern efsaneler
Yunan mitolojisine göre Akhilleus, Tesalya’daki Myrmidones’lerin kralı Peleus’un oğluydu. Ancak annesi Thetis bir su perisiydi ve oğlunun kendisi gibi ölümsüz olmasını istediğinden doğar doğmaz bir ayağından tutarak bebeği Styks ırmağına sokup çıkarmıştı. Ne yazık ki bu süper kahramanın büyülü suya girmeyen topuğu bedeninin diğer parçaları gibi ölümsüz değildi ve Akhilleus’un hayatı topuğuna giren bir okla sona erecekti.
Süper ötesi kahramanlar Korfu’daki freskoda Akhilleus, Ak Devle savaşan Rüstem, ejderhayı öldüren Aziz Yorgo ve gücünü kaybeden Süpermen.
İsfendiyar, Firdevsi’nin Şehname’si sayesinde bugün de adı yaşayan bir süper kahramandı. Zerdüşt’ün gözde bir müridi olarak onun tarafından olağanüstü güçlerle donatılmıştı. Ancak Zerdüşt’ün mucizevi yenilmezlik havuzuna daldığında, maalesef gözlerini kapatmıştı. Sonunda ölümü gözlerinden olacaktı: Rüstem’in fırlattığı simurg tüyünden yapılma okla kör olup ölecekti.
Rüstem ve İsfendiyar
Rüstem, İsfendiyar’ı gözlerine ok atarak yeniyor (solda). İsfendiyar, vahşi hayvanlarla savaşıyor (Şehname, 16. yüzyıl). Her ikisi de yedişer sınavdan geçen bu iki kahramanın karşı karşıya gelmesi, Şehname’nin en önemli bölümlerinden biridir. İsfendiyar babasının zorlamasıyla Rüstem’i esir almak ister ama Rüstem İsfendiyar’ı gözlerinden vurur. İsfendiyar ölmeden önce Rüstem’e kendisini suçlamamasını, gerçek suçlunun babası olduğunu söyler.
Almanya ve İskandinavya’daki Nibelungen veya Volsung Sigurd efsanelerine göre, bir zamanlar Siegfried (veya Sigurd) diye bir kahraman yaşıyordu. Bu kahraman bir ejderha öldürmüş, sonra da onun kanında yıkanmıştı. Ne yazık ki, bu kanlı banyo sırasında bir yaprak sırtına yapışmıştı. Siegfried’in bedeninde yenilebileceği tek yer, sırtıydı.
Yüzyıllar sonra 1938’de yazar Jerry Siegel ve çizer Joe Shuster, Süpermen (Superman) adında bir çizgi kahramanın serüvenlerinin ilkini yayınladılar. Süpermen başka bir gezegende dünyaya gelmişti ve kesinlikle yenilmesi mümkün değildi. Bir süre sonra, yazar Siegel, yarattığı karakterin kırılgan bir noktası, bir zaafı olması gerektiğini farketti; aksi takdirde okurlar sıkıntıdan patlayacaklardı. 1943’te “kriptonit” adlı bir maddeyi öyküye soktu: Bu madde, Süpermen’in gezegeni Kripton’da bulunan bir radyoaktif elementti. Bu maddeden yayılan radyasyona maruz kaldığında Süpermen’in bütün doğaüstü gücü yok oluyordu.
Thetis oğlu Akhilleus’u Styks ırmağına sokuyor.
Goscinny ve Uderzo’nun ünlü çizgi roman dizisi Asteriks’te (Asterix), Romalılar tarafından sarılmış bir Galya köyünde, büyülü iksir bir kazanda pişirilerek hazırlanıyordu. Bunu içen Galyalı köylüler, “üç köpük içen Köroğlu” gibi insanüstü güçlere sahip oluyordu, ancak bu güç geçiciydi. Obeliks ise küçükken bu kazana düştüğünden, onun güç kazanması için ikide bir iksirden içmesi gerekmiyordu. Bu hikaye yukarıdakilerin aksine mizahiydi. Ancak Obeliks’in aslında “ciddi” süper kahramanlardan farkı yoktu, küçükken büyü kazanına düşmüş ve kalıcı bir insanüstü güç kazanmıştı.
Bu efsanevi kahramanlar arasındaki ortak nokta çok açıktı: İnsan (ölümlü) olarak doğmuş, ölümsüzlüğe ve yenilmezliğe ulaşmak için tanrısal bir suya girmişti; ama son derece sıradan, insani nedenlerle bedenlerinin bir parçası açıkta kalmıştı. Bu yüzden ölümsüzlüğe ulaşamamış, tanrılaşamamışlardı. Hepsinin de insani, ölümlü ve zayıf bir noktaları vardı.
Bazen bu kahramanların anlı şanlı ailevi kökenleri olabilirdi. Örneğin en eski efsanelerden birine adını veren Gılgamış bir süper kahramandı ama, üçte iki tanrı, üçte bir insandı ve ölümsüzlük peşindeki yolculuğu ölümlülüğü kabul etmesiyle sonuçlanıyordu. Hayalî kahramanların öykülerini dinleyenleri, okuyanları ve seyredenleri yüzyıllarca cezbeden, onlarla özdeşleşmelerini sağlayan, işte bu kusurlu yanlarıydı.
Herakles’in 12 işinden biri: Kyrenitis adlı geyiği öldürüyor. Adolf Schmidt’in resmi (19. yüzyıl).
Dünyanın çeşitli toplum ve dönemlerini kapsayan bu öykülerdeki ortak özellikler, İsviçreli düşünür, psikiyatri ve psikolojinin babalarından Carl Jung’un “ortak bilinçaltı” kuramını geliştirmesine yol açtı. Ona göre “kahraman arketipi”, insanoğlunun ortak bilinçaltının bir ürünüydü. Ortak korku, kaygı ve isteklerimizi ifade ediyordu. Bu görüşe dayanan Amerikalı düşünür ve mitoloji uzmanı Joseph Campbell 1949’da Bin Yüzlü Kahraman (The Hero with a Thousand Faces) adlı kitabını yayınladı. Bu kitapta bütün mitolojilerin ortak noktalarını arıyor, “kahraman”ın binbir yüze sahip olsa da, aslında tek bir arketipe indirgenebileceğini öne sürüyor, onun serüvenini 17 adımda özetlemeye çalışıyordu. Bu kitabın etkisi büyük oldu. Örneğin “Yıldız Savaşları” filmlerinin yaratıcılarından George Lucas, fantastik öyküsünün ana hatlarını oluştururken Campbell’den esinlendiğini belirtti.
Süper kahraman, bir tanrı değildi. Hatta çoğu zaman sıradan bir insanoğlu olarak dünyaya geliyordu. Zor koşullar altında doğup büyüyordu. Annesinin emziremeden öldüğü, hayvanların sütüyle beslenerek hayatta kalan kahraman hikayeleri çoktu. Bir yetim veya yoksul bir ailenin çocuğu olarak büyüyen genç, ergenlik çağına tam ulaştığı sırada bütün yaşamını değiştiren bir olayla karşılaşıyordu. Örneğin Anadolu’da anlatılan Köroğlu öykülerinden birinde olduğu gibi: Babası Bolu beylerinin atlarından sorumlu imrahor olarak çalışan genç Ali (yaşı yöreye ve hikayeye göre 12-15 arasında değişiyordu), babasının gözlerine haksız yere mil çektirilip kör edilince, bu adaletsizliğe isyan ediyor ve süper kahramanlığa doğru yolculuğu başlıyordu. Bir bey veya kralın haksız, adaletsiz yönetimi nedeniyle düzeni temsil eden köyü ve kenti bırakıp, doğa yasasının geçerli olduğu dağlara ve kırlara kaçan süper kahraman tipi, bütün kültürlere özgüydü. Bu nedenle Köroğlu destanının bazı kollarına göre bu kahraman Celâlî isyanları döneminin bir tipi olarak karşımıza çıkıyordu. Kısacası, İngiltere’de köylü ayaklanmalarıyla geçen Ortaçağ’ın son yıllarında baladları söylenen Robin Hood’dan pek farkı yoktu. Kahramanı yolculuğa çıkaran, büyük dönüşümünü başlatan kıvılcım, kendisinin veya ailesinin uğradığı haksızlık olabilirdi; ama bu yeterli değildi. Bir de hedefi, misyonu olmalıydı. Bu misyon bazen Odysseus gibi evine dönmek, bazen halkı haksızlıklara karşı korumak, kimi zaman sadece şöhret kazanmak, bazen de dinin hizmetinde savaşmak olabilirdi. Hatta bazı öykülerde kahramanın hedefinin gerçekleşmesi imkansızdı. Güneşe ulaşmak, ölümsüzlüğe kavuşmak gibi haddini aşan hedeflere odaklanan kahramanların başarıya ulaşması mümkün değildi. Bu durumda, yolculuğun kendisi bir hedef haline geliyordu.
Digenes Akritas ve Battal Gazi Yarı Rum yarı Arap Digenes Akritas ile Emevilerin kölesi olarak doğan Battal Gazi, Arap-Bizans savaşları sırasında ortaya çıkmıştır. Her ikisi de aynı kahramanın iki versiyonudur.
Ortaçağ boyunca Hıristiyanlık ve İslâmiyet öğeleriyle dolu pekçok süper kahraman ortaya çıktı. Bu kahramanları harekete geçiren neden diniî inançları, ulaşmak istedikleri amaç ise Tanrı’nın sevgili kulu olmaktı. Anadolu’daki Battal Gazi (Delhemma ve Digenes Akritas destanları) gibi ilk gazi efsanelerinin, sonraki alp efsanelerinin başlıca temalarından biri buydu. Hıristiyanların tarafında ise kutsal kâse peşinde koşan Percival/ Perceval gibi kahramanlar yer alıyordu.
Her iki dinin en büyük isimleri de halk efsanelerine konu oldular. Hıristiyanların en önemli azizlerinden Kapadokyalı (veya Kudüslü) hatip Yorgo, öyküye göre bir gün Libya’daki Silenos kentine geldi. Halkı perişan eden, her gün iki koyun yiyen ejderhayı kılıcıyla öldürdü ve bütün halkın vaftiz olmasını sağladı.
Hz. Ali’nin ejderhayla cengi de Anadolu’da destanlara konu olmuş, hatta Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sine bile girmişti. Bunlardan 15. yüzyılda Kirdeci Ali’nin yazıya geçirdiği düşünülen Destan-ı Ejderha’ya göre, yedi başlı otuz iki dişli, günde elli deve yiyen bir ejderha peydah olmuştu. Bunu duyan sahabeler hemen yola koyuldular. Ancak Zülfikâr adlı kılıcıyla ejderhanın üzerine atlayan Hz. Ali bile başarılı olamadı, çünkü peygamberden izin almamıştı. Cebrail hemen gökten yere indi, peygambere gitti, o da atına atlayıp geldi. Onu görünce herkesin cesaret buldu. “Ya Ali” dedi Hz. Muhammed, “Zülfikârı sal, ejderhadan öcünü al”. Hz. Ali salavat getirip bir kere vurdu, ejderha iki parçaya ayrıldı.
Gılgamış destanı Üçte iki tanrı, üçte bir insan olan Uruk Kralı Gılgamış, ebedi gençliğin sırrını keşfetmek için dünyanın öbür ucuna kadar gider ama başarılı olamaz.
Kahraman üstün güçlere, güçlü rehber ve yardımcılara, haklı bir davaya sahip olabilirdi ama yine de ölümlü, kusurlu ve eksikti. Kısa bir süre için şeytana ayak uydurduğunda, yanlış bir yola saptığında, hatta ufak da olsa bir hata yaptığında, dinleyenler, okuyanlar, seyredenler daha çok zevk alıyordu. Örneğin Gılgamış aşırı derecede gururluydu, hatta öykünün başında Uruk halkının yaka silktiği, yeni gelinlerin peşinde koşan, şımarık bir prensti. İlyada destanının belki en “süper” kahramanı olan Akhilleus da gururluydu, sinirliydi, alıngandı. Troya’yı kuşatan Akhaların ordusuyla birlikte yola çıkmıştı; ama bir kız yüzünden orduların başkomutanı Agamemnon ile çatışmış, çadırına kapanarak savaşmayı reddetmişti. Onu çadırından çıkaran, sevgili dostu Patroklos’un öldürülmesi olmuştu. Troya Kralı Priamos’un oğlu Hektor’a meydan okuyuşu, teketek dövüşe çağırışı, Akhaların kuşatmasına destek vermek değil, arkadaşının intikamını almak istemesinden kaynaklanıyordu. Yenilen Hektor, son anda ona cesedini anne babasına teslim etmesi için yalvarırken, Akhilleus “döşeğine yatıp ağlayamayacak seni doğuran; köpekler, kuşlar yiyecek bedenini!” diye hırlamıştı. Akhilleus’un merhamet göstermesi için Hektor’un yaşlı babasının önünde yerlere kapanıp ağlaması gerekmişti.
Yunan-Roma mitolojisinin büyük süper kahramanı Herakles’in öyküsü de ilginçti. Herakles serüvenine aslında bir karşı-kahraman olarak başlamıştı. Bir delilik anında karısı Megara’yı, oğlunu ve kızını öldürmüştü. Kendine geldiğinde duyduğu derin pişmanlık, ona doğru yolu göstermişti. Başarıyla verdiği 12 sınav, aslında Herakles’in ödediği kefaretti.
Don Kişot
İspanyol yazar Cervantes, Don Kişot’un ilk kitabını yayınladığında o kadar büyük bir ilgi gördü ki, kahramanın maceralarını yazmayı sürdürdü. Don Kişot’un en bilinen serüveni, yeldeğermenleriyle yaptığı savaştı.
Kahramanla karşı-kahraman arasındaki fark, ince bir çizgiden ibaretti. Baştan çıkarılması, şehvete veya gücün sarhoşluğuna kapılması an meselesiydi. Baştan çıkarma işini bazen bir kadın üstleniyordu. Evine dönmek için yola koyulan Odysseus’u esir alan Kirke, Haçlı Seferi için gittiği Doğu’da Orlando/ Renaud/ Rinaldo adlı şövalyeyi büyüleyen Armida/ Alcina, kötü güçlerin emrinde birer büyücüydü. Kahramanların önce bu büyüye kapılıp sonra titreyerek kendilerine dönmesi, epik yolculuklarının bir parçasıydı.
Yolculuk zaten bir dizi sınavdan ibaretti. Kimi hikayelerde bu sınavlar bir liste halinde açıktan açığa kahramanımızın eline veriliyordu. İsfendiyar çeşitli kurt, ejderha, aslan, simurg ve büyücüleri öldürdükten sonra, bir çölden geçmek ve üç gün boyunca fırtınaya dayanmak gibi yedi görevi başarıyla yerine getirmiş, ancak ondan sonra yenilmez kaleye girebilmişti. Rüstem, ordusuyla birlikte devlere esir düşan Keykâvus’u kurtarmak için aynen onun gibi yedi sınavdan geçmişti. Herakles ise aralarında elma ve koyun çalmak, kuş, aslan, boğa vb. öldürmek gibi görevlerin de bulunduğu 12 işi tamamlamıştı. Bu sınavlar, bir yandan da öykü karakterinin büyümesini, olgunlaşmasını, bilgeliğe erişmesini, kendisini dönüştürmesini, kısacası kahramanlaşmasını sağlayan birer araçtı.
Cervantes, Don Kişot’un (Don Quijote de la Mancha) ilk kitabını 1605’de yayınladı. Yukarıda anlattığımız türden hikayeleri okuya okuya dünyasını şaşıran elli yaşlarındaki Alonso Quijano, tıpkı süper kahramanlar gibi bir at (kemikleri sayılan Rosinante), bir yardımcı (şişko Sancho Panza) ve bir zırh edinerek yollara düşüyor, önüne geleni “kurtarmaya” kalkıyordu. Ancak bu hikayede herşey tersine işliyor, bütün efsaneler yıkılıyor, yenilmesi gereken bütün devler sıradan değirmenlerine dönüşüyordu. Don Kişot’un durumu, bir anlam da “tüfek (modernite) icat oldu mertlik bozuldu” diyerek sır olup kırklara karışan Köroğlu’nunkine benziyordu.
“İlk modern roman” denilen Don Kişot’la, yani modern zamanların kapıyı çalmasıyla en azından Avrupa’da süper kahramanların sonu mu gelmişti? Bu soruya evet cevabını vermek kolaysa da, aslında sonu gelen kahraman tipi değildi. Modern çağda çocuklar peri masallarını ve çizgi romanları, yetişkinler doğaüstü güçlere sahip olmasa bile yine de “süper” sayılabilecek kahramanların öykülerini okumaya devam etti. Örneğin Yaşar Kemal’in 1955’te yayınladığı İnce Memed, yeniden anlatılan epik bir süper kahraman hikayesiydi; Abdi Ağa adlı bir beyin zulmüne uğrayarak dağa çıkan genç delikanlının misyonunu tamamladıktan sonra “bir kara bulut gibi köyün içinden süzülüp gözden yitmesi,” bir daha ondan haber alınamaması, Anadolu destanlarının birçok özelliğini barındırıyordu.
Günümüzde insanlığın yüzlerce yıldır aşina olduğu destanları yeniden kaleme alan fantastik edebiyatın ve çizgi roman karakterlerinden esinlenen yüksek bütçeli filmlerin gördüğü ilgi, süper kahraman arketipinin hâlâ yaşadığını gösteriyor. Bugünün okurları, artık Donkişot gibi devlere ve ejderhalara inanmıyorlar ama yine de alnında kader çizgisini gösteren bir yara iziyle doğan Harry Potter’ın (yedi romanlık dizi, 1997-2007) “kötülüğü” yenme misyonuyla çıktığı yolculuğu heyecanla izlemeye devam ediyorlar.
HER ADIM BİR SINAV
Süper kahramanın 17 aşamalı yolculuğu
Baştan çıkarma Ortaçağ resminde Odysseus, büyücü Kirke’nin eline düşüyor.
1- Maceraya Çağrı: Bir insanın yaşamını temelden değiştiren olay.
2- Çağrının Reddi: Müstakbel kahraman, kendisine yapılan çağrıyı önce reddeder. Korkar veya mevcut yaşamındaki görevlerini öne sürer.
3- Doğaüstü Yardım: Sonunda kahraman yolculuğuna başlar. Ona doğaüstü bir rehber yardım eder.
4- İlk eşik: Bu ilk sınavda kahraman bilinmeyen bir dünyaya girer.
5- Balinanın Karnı: Kahramanın en kötü anıdır. Ancak bu noktada yeni bir benliğe kavuşmayı kabul eder.
6- Sınavlar Yolu: Sınavlar yolu önünde açılır. Bunlar kahramanın dönüşmesi için bir dizi görev veya zorluktur.
7- Tanrılarla Buluşma: Tanrı veya tanrılar, koşulsuz sevgi ve kahramanın kendi kendisiyle barışmasını temsil eder.
8- Baştan Çıkarıcı Kadın: Kahramanı yolundan döndürmek için karşısına birçok hile ve büyü çıkar. Kadın baştan çıkarma metaforudur.
Bin Yüzlü Kahraman’ın ilk basımı, 1949.
9- Babayla Karşılaşma: Kahraman kendi üzerinde en büyük güce sahip kişi/kurum/olay/ şeyle yüzleşir. Baba figürü bunun simgesidir.
10- Zirve noktası: Kahraman tanrısal özellikler kazanır.
11- Son Lütuf: Yolculuğun misyonu gerçekleşir, aranan şey bulunur.
12- Dönmeyi reddetmek: Kahraman ulaştığı zirve noktasından geriye dönmek istemez.
13- Sihirli Uçuş: Bazen kahraman ulaştığı “şey”den kaçmak zorunda kalır; dönüş yolculuğu gidiş kadar tehlikeli olabilir.
14- Kurtulma: Kahraman eğer yaralanmış veya zayıflamışsa rehberlerinin desteğine ihtiyaç duyar.
15- Dönüş Eşiği: Kahraman geri dönerken, arayış sırasında kazandığı bilgeliği kaybetmemek zorundadır. Bu da bazen çok zor olur.
16- İki Dünyanın Efendisi: Kahraman, maddi ve ruhani dünya arasında bir denge bulmalı, her iki dünyaya da egemen olmalıdır.
17- Yaşama Özgürlüğü: Kahraman ulaştığı bilgelik sayesinde ölüm korkusundan kurtulur, dönüşünde de yaşama özgürlüğüne sahip olur. Artık ne geçmişten pişmanlık duyar ne de geleceğe bel bağlar.
ÇİZGİ ROMANDAKİ TARİH
Kaptan Amerika: Bir süper vatansever
Kaptan Amerika komünistlere karşı
Çizgi roman kahramanı Kaptan Amerika’nın Hitler’i yumrukladığı ilk sayı, 1941. Soğuk Savaş döneminde Kaptan Amerika komünistlerle mücadele ediyor.
Amerikalı tarihçi Bradford Wright’ın Comic Book Nation (2001) adlı kitabına göre, süper kahramanların maceralarını anlatan “resimli romanlar tarihtir”, 20. yüzyıl Amerikan tarihine bir pencere açarlar. “Bir dünya görüşünün çerçevesini çizmeye yardım etmiş, onlarla büyüyen kuşakların özbilincini tanımlamışlardır”.
Bu kahramanlardan biri olan ve son yıllarda filmleri Türkiye’de de ilgiyle izlenen Captain America’yı (Kaptan Amerika) örnek alalım. Karakter, 2. Dünya Savaşı sırasında doğdu. ABD savaşa girmeden dokuz ay önce yayınlanan ilk sayının kapağında (Mart 1941) Kaptan Amerika, Hitler’in suratına yumruğu yapıştırıyordu. Bu kahraman, Steve Rogers adıyla New York’ta İrlandalı bir göçmen çocuğu olarak doğmuştu. Prof. Josef Reinstein’ın yönettiği bir bilimsel deneye katılmış, süper asker serumunu kendi bedenine enjekte edince güçlü bir erkeğe dönüşmüştü. Gestapo Prof. Reinstein’ı öldürmüştü ancak Steve Rogers Amerikan bayrağının renk ve simgelerini kuşanarak ABD’yi korumayı görev edinmişti. Yaratıcısı Jack Kirby “Amerika’nın bir süper vatansevere ihtiyacı vardı” diye yazıyordu.
Soğuk Savaş döneminde Kaptan Amerika “komünist avcısına” dönüştü. Göğsünde kırmızı bir orak-çekiç bulunan kötülük simgesi Elector’a karşı savaştı. Ancak ünlü kahraman 1960’ların sonunda Vietnam savaşı konusunda sessiz kaldı. Watergate skandalı sırasında kendisini “göçebe, ülkesiz insan” olarak tanımladı. 21. yüzyıl başında ona yeni bir rol bulmak çok zordu. Dizinin yazarı Ed Brubaker şöyle açıklıyordu: “Solcu hayranları, Kaptan’ın sokak köşelerinde George Bush yönetimine karşı nutuk atmasını istiyor, sağcı hayranları ise Bağdat sokaklarında Saddam Hüseyin’le savaşmasını…” Bu nedenle Mart 2007’de yayınlanan bir sayıda yazarlar onu öldürdüler. Ancak 2009’da yeniden dünyaya geldi çünkü 2008 ekonomik krizi, bu “vatanseverin” dönüşü için uygun bir ortam yaratmıştı.
KIRAT’TAN BATMOBİLE’A
Kahramanın yoldaşları: Önce atlar, sonra arabalar
Süper kahramana yolculuğu sırasında doğaüstü güçlerle donanmış pek çok yaratık yardım eder. Eski efsanelerde bunlar çoğu zaman hayvanlar, özel olarak da attır. Kahramanın atını, daha doğrusu atın kahramanını seçmesi, sık sık tekrarlanan bir kalıptır. Örneğin Plutarkhos’un (MS 1. yüzyıl) anlattığına göre, Makedonya Kralı Filip’e kimseyi sırtına bindirmeyen genç bir vahşi at getirirler. Kralın 12 yaşındaki oğlu İskender, babasından izin isteyerek atın üzerine atlar. Bukephalus adlı at, onu kabul eder. Bu öyküde, gerçek bir tarihî kişilik olan Büyük İskender, artık efsaneleşmiş bir süper kahramandır; Bukephalus ise bu efsanenin bir parçasıdır.
Batman için özel olarak tasarlanmış “Batmobile” adlı aracın, Köroğlu’nun atı Kırat’tan farkı yoktur: Her ikisi de kahramanın hayatını kurtarır.
Aynı öyküyü Şehname’de okuruz: Zal, küçük oğlu Rüstem’e uygun bir at bulmaya söz verir. Rüstem, kimseyi yanına yaklaştırmayan Rahş’ı seçer ve ona binmeyi başarır. Köroğlu’nun Kırat’ı da böyle bir öyküyle hikayenin parçası olur: Beyin beğenmediği tayı karanlıkta büyüten delikanlı, onunla adeta bütünleşir. Kırat pekçok kere Köroğlu’nun hayatını kurtaracaktır. İşte çağımız süper kahramanlarının, örneğin Batman veya James Bond’un olağanüstü teknolojik özelliklere sahip otomobilleri, eski kahramanların atlarından farksızdır.
60 yılı aşkın bir süre fotoğrafla uğraşmışsanız, kader önünüzde siyaset ve sanat dünyasının kapılarını açmışsa, yıllar sonra arşivinizi karıştırdığınızda bugün herkesçe tanınan bazı kişilerin objektifinize ilk yakalanışlarında ne kadar genç, hatta çocuk yaşlarda olduğunu fark edersiniz. Dergimizin bu sayısından itibaren zaman zaman Ozan Sağdıç’ın arşivinden bu tanıma uyan fotoğrafları sizlerle paylaşacağız. İşte, vakt-i zamanında onun objektifine takılan ünlülerin fotoğraflarından ilk seçki…
GENCO ERKAL İlk sayfalar…
Lise yıllarımda, yani 1954 yılına kadar iyi bir tiyatro seyircisidim. Şehir Tiyatroları’nın oyunlarını elimden geldiğince izlemeye çalışırdım. Ses Opereti ve Muammer Karaca topluluğunun temsillerini defalarca seyrettiğimi anımsıyorum. Atlas Sineması’nın asma katındaki Küçük Sahne’yi de hiç unutamam.
Liseden sonra kader beni önce Fotoğrafçılar Derneği’ne kâtip, sonra da foto muhabiri yaptı. O günlerde de tiyatro sevgim sönmedi, tersine alevlendi diyebilirim. Kafamıza bir de alengirli bir çivi çakılmıştı: Absürt tiyatro. Zaten absürt mizaha bayılırım, tiyatrosu da ilgimi çekmişti. Teknik Üniversite çevresinde bu işle uğraşan amatör gençler olduğunu duyuyordum. Onlara “Genç Oyuncular” deniyordu. Gidip izledim onları. Tavtati Kütüpati isimli oyunlarının provasından fotoğraflar da çektim. Atilla Alpöge, Ergun Köknar, Mehmet Akan gibi isimler o günlerden belleğime kazınmış. İşte onlardan biri de Genco Erkal’dı.
Yıl 1958. Bu arkadaşlar turizme yeni yeni açılma aşamasındaki Erdek’te bir festival düzenlemişler. Amatörce bir uğraş, ne var ki başarılı olmuş. 1959’da “Bu iş yalnız tiyatro ile olmuyor, yanına müzik de katalım” deyip ikinci festivali zenginleştirme kararı almışlar. O zamanın İstanbul’unda gençler arasında bu türden bir organizasyon yapmak çok zor olduğundan rotayı Ankara’ya çevirmişler. Milli Kütüphane Müdürülüğü’nde sanatsal etkinlikler hazırlayan Sunuk Pasiner, Devlet Konservatuvarı ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü öğrecilerinden 30 kişilik bir orkestra derlemiş. Orkestrayı o yıl Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na şef yardımcısı olarak atanmış olan Hikmet Şimşek yönetecek.
57 yıl öncesinden bir kare Genco Erkal, 1959 yılnda ikincisi yapılan Erdek Festivali’nde nota sehpasındaki sayfaların uçmaması için “mandal rolü” üstlenen gönüllülerden biri. Genco Erkal yeni profesyonel olduğu dönemde Mavi Devriye adlı oyunun kulisinde rol arkadaşları Müşfik Kenter ve Kâmran Yüce ile (altta).
.
O orkestrada Devlet Konservatuvarı son sınıf öğrencisi olarak bulunanlardan biri de benim sözlüm, viyola çalıyor. Ben İstanbul’da Harbiye’de askerliğimin son günlerini yaşıyorum. İzin alıp Erdek’in yolunu tuttum. O tarihte Erdek’te turistik tesis yok, bazı kurumların çadırlı kampları var sadece. Ben PTT kampına yerleştim. Genç Oyuncular ise merkeze yakın bir koru içine Kızılay çadırlarından bir kamp kurup, kampın bir bölümünü dikenli telle ayırıp Ankaralı konuklarına vermişlerdi. Üç dört gün sonra ayıp oluyor düşüncesiyle o dikenli teli kaldırdılar.
İki grup kısa sürede kaynaştı. İki kez yağmur yağdı, arazi çamur oldu. Gençler çadırlara hapsoldular. İstanbullu oyuncular, Ankaralı konukların yardımına canla başla koşturuyorlardı. Orkestra, iki ayrı konser için iki ayrı program hazırlamaktaydı. Provaların çoğunu okul binasında yaptılar. Ancak konserler düz bir arazide, açık havada icra edilecekti. Konserin birinde Hikmet Şimşek bagetini her kaldırışta orkestradan önce, yakın bahçelerden birinde bir eşek içli içli anırmaya başlıyor, gülüşmelere neden oluyordu. Öbür konser ise fırtınalı bir havaya denk gelmişti. Böyle durumlarda çalgıcıların sehpaya konulan notalarını mandallama gibi bir tedbirleri vardır. Ancak öyle bir tedbir düşünülmemişti, mandal yoktu. Notalar rüzgârın etkisiyle uçuşacaklardı. Tek çare her sehpanın altına bir gönüllü çömelecek ve notanın sayfalarını iki eliyle sıkı sıkı tutacaktı. Gönüllülerden biri de Genco’ydu.
Genco Erkal’ı her türlü rolde görmüş olabilirsiniz. Kâh kral oldu, kâh yoksul biri. Sırasında akıllı da oldu, deli de. Nazım’ın sesi de oldu, absürt oyunlarda da oynadı. Ama herhalde kendisini mandal rolünde gören yoktur!
Genco daha sonra genç bir profesyonel oyuncu olarak çıktı karşıma. Karaca Tiyatro’nun ilk günlerinde, Muammer Karaca’nın vodvil tarzındaki kendi oyunları ve kadrosu dışında, “Saat 6 Oyunları” diye daha sanatsal eserler sergilenmeye başlanmıştı. İlk gösteriler Kenter kardeşlerin Salıncakta İki Kişi ve Çöl Faresi oyunları idi. “Saat 6 Oyunları” birçok sanatçıyı daha tanınır kılmıştı. Gürriz Sururi Cam Kırıkları’ndaki, Lâle Oraloğlu ise Tahta Çanaklar’daki rolleriyle burada parladılar. Genco Erkal’ın amatörlükten profesyonelliğe geçerken rol aldığı ilk oyunlardan biri de “Saat 6 Oyunları”nda sergilenen Mavi Devriye idi. Eser, Amerikan askerlerinden bir müfreze ile bir Japon esir arasında geçenleri anlatıyordu. Genco, Cahit Irgat, Müşfik Kenter, Şükran Güngör, Sadri Alışık, Turgut Boralı gibi isimlerin olduğu müfrezenin en genç askeri rolündeydi.
IŞIK YENERSU Haşarı bir genç kız
Sevgili Yıldız ablamız Yıldız Kenter bir seferinde “Ben bu yaşımda, her sahneye çıkışımdan önce, kuliste heyecandan tir tir titrerim” demişti. Bir de, tiyatro öğrencisi bir genç kızı düşünün. Mezuniyet sınavını vermek üzere, konservatuvarın sahnesinde kendisine not verilecek oyunun kulisinde sırasını beklemektedir. Yaprak gibi titremez mi?
İşte Işık Yenersu’yu Devlet Konservatuvarı’nın tarihi Cebeci binasındaki gösteri salonunun sahnesine açılan kuliste, tam da bu hava içinde yakalamıştım. Cüneyt Gökçer’in sahneye koyduğu Anna Frank’ın Hatıra Defteri oyununda Anne Frank rolündeydi. Işık Yenersu kendisinden emindi ama işte o sahneye adım atacağı anların heyecanını fotoğrafta bile hissedebiliyoruz.
Işık, konservatuvardan mezuniyetiyle birlikte Devlet Tiyatrosu sanatçısı oldu. İlk katıldığı oyun Orhan Asena’nın Alemdar Mustafa Paşa’nın trajik yaşamını konu alan Tohum ve Toprak oyunuydu. Işık Yenersu, son ana kadar paşasını terk etmeyen genç gözdeyi canlandırmaktaydı.
Objektife yansıyan heyecan
Işık Yenersu, sağdaki fotoğrafta Devlet Konservatuvarı’nın tarihi binasındaki salonun kulisinde sahneye çıkmak üzere. Heyecanı yüzünden okunuyor. Tandoğan Meydanı’nı dolduran bir gençlik mitinginde, kürsüden ilk kez bir Nazım Hikmet şiirini açık açık okuyan da oydu (altta).
İleride daha detaylı anlatmayı düşünüyorum, 1965 yılında ilk yerli fotoromanı ben yapmıştım. Bir aşk üçgenini anlatacaktık. Genç adamı Semih Sergen olarak seçmiştim. Masum genç kız olarak Devlet Tiyatrosu’nun genç elemanlarından, zarafeti ile göze çarpan Çiğdem Selışık uygundu. Bir de haşarı bir kız gerekliydi. O rolü de pırıl pırıl Işık Yenersu’ya vermiştik.
Bu haşarı arkadaş, gerçekten de ele avuca sığmaz, son derece aktif bir yapıya sahipti ve 68 kuşağının efsane gençlik günlerini şahane bir coşkuyla yaşıyordu. Örneğin Tandoğan Meydanı’nı dolduran muhteşem bir gençlik mitinginde, kürsüden ilk kez bir Nazım Hikmet şiirini açık açık okuyan oydu.
İlkeliydi, dirençliydi, iyi bir arkadaş, yoldaştı Işık Yenesu. Onu hep sevgiyle anarız.
MEHMET ALİ ERBİL Müthiş bir başlangıç
Peter Shaffer’ın Equus adlı oyunu 1973 yılında Londra’da sahnelenmiş ve büyük yankı uyandırmıştı. Eser, 17 yaşında bir seyisin şişe benzer bir aletle altı atı kör edişini ve gencin ruhsal durumunu analiz etmeye çalışan psikiyatrın öyküsünü anlatıyordu. Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Cüneyt Gökçer oyunu yerinde ve sıcağı sıcağına seyretmiş, çok etkilenmişti. Türkiye’de de sahneye koymak istediği oyunu Tiyatro’nun nöbetçi yazarı(!) Sevgi Sanlı derhal Türkçeye çevirmiş, ismine de Küheylan demeyi uygun görmüştü. Oyunun kadrosu kurulurken Kerim Avşar, Gülgun Kutlu, Nermin Sarova gibi güçlü oyuncular seçilmişti. Peki 17 yaşındaki genç seyisi kim oynayacaktı?
Ödül getiren performans
Mehmet Ali Erbil’in henüz konservatuvar öğrencisiyken konuk sanatçı olarak oynadığı Küheylan’dan bir sahne. Erbil o kadar yetenekliydi ki genç yaşındaki bu performansıyla Sanatseverler Kulübü’nün geleneksel En İyi Tiyatrocu Ödülü’nü kazanmıştı.
Yeşilçam filmlerinden Sadettin Erbil’i epeyce seyretmişliğimiz vardı, kendisini bilirdik. Ama oğlunu mektepli tiyatrocu olsun diye, o zamanların tek devlet konservatuvarı olan Ankara Konservatuvarı’na yazdırdığından haberimiz yoktu. Karşımıza konuk oyuncu olarak ve seyis Alan Strang rolüyle çıkınca öğrendik kim olduğunu. Konservatuvar son sınıf öğrencisi Mehmet Ali Erbil o kadar yetenekliydi ki Küheylan’daki performansıyla Sanatseverler Kulübü’nün geleneksel En İyi Tiyatrocu Ödülü’nü kazandı.
Mehmet Ali Erbil mezun olduktan sonra hemen Devlet Tiyatrosu kadrosuna alındı ve İstanbul Efendisi oyununda göreve başladı. Kısa bir sure sonra Ankara’da memur statüsünde bir oyuncu olmak onu sıktı mı nedir, kapağı İstanbul’a attı. Tiyatrocu olarak onu Şan Sineması’nda sahnelenen kimi müzikli süper prodüksiyonlarda da izledik sonradan. Başarılı performans sergilediği sinema filmleri de hatırlardadır. Ama Erbil’in sonraki yıllardaki tercihi sahne ve sinema değil, televizyon dünyası oldu.
UĞUR DÜNDAR Bir sunucunun dönüşümü
Henüz TRT kurulmadan önce, Almanların yardım olarak verdiği teknik cihazlarla Mithatpaşa Caddesi’ndeki bir apartmanın bodrumunda, gelecekte başlatılacak televizyon yayını için eleman yetiştirmek üzere “Televizyon Eğitim Merkezi” adı verilen bir stüdyo kurulmuştu. Eğitim gören bazı kişiler yapımcı olarak yetiştirilmek amacıyla İngiltere’ye, BBC’ye de gönderilmekteydi. Uğur Dündar da BBC kursuna gönderilenlerden biriydi.
Televizyonun tek kanal ve siyahbeyaz olduğu yıllarda, yayınlar başlar başlamaz göstericilerimizi açıyor, gece yarısı “haşşş” sesiyle birlikte görüntünün kaybolduğu saate kadar ekrana ne çıkarsa ayrım yapmadan seyrediyorduk. Uğur Dündar’a spor programlarında sunucu olarak rastladık, zevkle izledik. Gençliği ve yakışıklılığının yanında kusursuz sunumuyla da beğeni kazanmıştı.
1970’li yıllarda, Abdi İpekçi’nin yönetimindeki Milliyet’te küçük bir kadroyla gazetenin ilavesi olarak verilen Radyo-TV dergisini Ankara’da hazırlıyorduk. Goethe Enstitüsü’nün İzmir Caddesi’ndeki Alman Kütüphanesi komşumuzdu. Bir gün Alman bir sanatçının resim sergisi açılmadan önce neler olup bitiyor diye kapıdan başımı uzattım. Uğur Dündar, konuk sanatçıyla röportaj yapıyordu. Arkadaşımız Feray Saydam da çevirmenliği üstlenmişti.
Spordan kültür-sanata O güne kadar hep spor programlarını sunarken görmeye alıştığımız Uğur Dündar, Ankara’da sergi açan bir Alman ressamla söyleşi yapıyor. Çevirmenliğini üstlenen kişi ise Feray Saydam.
O güne kadar hep spor programlarında görmeye alıştığımız Uğur Dürdar’ı şimdi bambaşka bir kulvarda görüyorduk. Bu onun için köklü bir değişim ve büyük bir başlangıçtı. Olayı hemen fotoğrafladım ve beşinci kattaki Milliyet bürosuna çıkıp editor arkadaşıma da “Uğur Dündar aşağıda” dedim.
Arkadaşım daima eksantrik şeyler peşinde koşan, onları bulan, olmadı icat eden, bu yönüyle de çok ünlü olmuş bir gazeteciydi. Hemen aşağı koşup Dündar’ı soru yağmuruna tutmaya başladı. Ünlü sunucu da da sakin sakin yanıtlar veriyordu. O günlerin öncesinde, bir maçı anlatırken mi, yoksa söyleşi sırasında mı hatırlamıyorum, “performans” diye bir sözcük kullanmıştı. Daha önce bu sözcüğü kimse kullanmamış, çoğu kimse de nereye oturtacağını kestirememişti. Bu nedenle millet performans lafını bir diline doladı ki, deme gitsin. Eski köye yeni adet getirdiğini söyleyen mi ararsınız, züppelik ettiğini söyleyen mi… Bizim arkadaş da Dündar’a söyleşi arasında “Sahi performans nedir?” diye sormaz mı? Genç muhatabı bu konunun dedikodu malzemesi edilmesinden yılmış, o kadar rahatsız olmuş ki, alınganlık gösterdi. Sanki hassas bir damarına basılmıştı, birden ciddileşiverdi. Sonu elbette tatlıya bağlandı ama epey soğuk bir hava esmişti.
İşte bu anı da, objektife yakalanmamış, ama fotoğrafın arka planında belleğime objektifsiz kazınmış tatlı bir hatıra oldu.
İDİL BİRET Gerçek bir harika çocuk
Henüz yedi yaşındayken, İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün teklifi ile Suna Kan ile birlikte “Harika Çocuklar Yasası”nın çıkarılmasına neden olan İdil Biret’in müziğe olan ilgisi iki yaşında başlamıştı. Ailesiyle birlikte gittiği Paris’te eğitim gördüğü yıllar benim de ortaokul ve lise yıllarıma rastlar. Sevimli bir çocuğun fotoğraflarını ve olağanüstü başarılarını basından izleyip durmuştuk. 1957 yılı yazı olacak, foto muhabirlik yaşantım henüz bir yılını doldurmamışken İdil’in fotoğrafını çekme fırsatım doğdu.
O artık 15 yaşındaydı ve genç kız olma yolundaydı. Ünlü pedagog Nadia Boulanger’in gözetiminde yetişmiş, Alfred Cortot ve Wilhelm Kempff ile çalışmış ve o yıl Paris Ulusal Konservatuvarı’nın yüksek kısmını piyano, eşlikçilik ve oda müziği dallarında birinci olarak bitirmişti. Yaz olması dolayısıyla Türkiye’de, Kadıköy Moda’daki evlerinde olacağını öğrenmiştik. Yalnız o değil bir başka yetenekli kızımız Ayşegül Sarıca’nın ailesi de aynı semtte komşularıydı. Bir süre sonra çalışmalarına devam etmek üzere Paris’e dönecekti.
Çektiğim ilk fotoğrafında İdil Biret, Prof. Nurettin Şazi Kösemihal’in Moda’daki evinde piyano başında.
Dergimizin asıl patronu Kazım Taşkent’in ve onun kültür başdanışmanı Vedat Nedim Tör’ün harika çocuklara karşı ilgileri fazlaydı. O sıralar Hayat dergisinden Dinçer adlı arkadaşla Kadıköy’ün yolunu tuttuk. Bizi evinde misafir edecek olan, felsefe ve sosyoloji hocası Profesör Nurettin Şazi Kösemihal idi. İdil ve Ayşegül birlikte orada olacaklardı. Nurettin Şazi Bey, Ankara’da İdil’in yeteneğini ilk keşfedenlerden ünlü müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal’in kardeşiydi ve İdil’in ailesiyle bir akrabalık bağları vardı sanırım. Uzun sohbetler arasında arkadaşım sorularını sordu, ben de iki çok değerli genç piyanistimizin bol bol fotoğraflarını çektim. O zaman İdil 15, Ayşegül 17 yaşındaydı. İdil müzik alanında kazandığı yüksek kariyerine karşın, tam çocuklukla genç kızlık sınırındaydı. Nitekim bir ara bahçede mahallenin kız çocuklarıyla top oynadı, ip atladı.
Daha sonraki yıllarda da pek çok temasımız oldu kendisiyle. Ankara’da oturduğumuz İzmir Caddesi’ndeki apartman dairesinde karşı komşumuzun evinden ne zaman piyano sesleri duysak İdil Biret’in Ankara’da olduğunu anlardık. İdil’in Ankara’da kaldığı karşı dairemizin sahibi İdil’in “Vahdet teyzesi”, yani Almanya ve Avuturya’da kariyer yapmış olan ilk sopranomuz Vahdet Esmen idi.
İdil Biret, “Vahdet teyzesi”nin, yani Almanya ve Avusturya’da kariyer yapmış olan ilk sopranomuz Vahdet Esmen’in piyanosunun başında. Vahdet Hanım, Ankara’da karşı komşumuzdu.
AYŞEGÜL SARICA Üstün yetenekli bir hanımefendi
Nurettin Şazi Bey’in konağından çıkıp, daha özgün fotoğraflarını çekmek üzere Ayşegül Sarıca’nın ailesine ait konağa geçmiştik. Bu konak gerek yapısı ve gerek içindeki eşya ile tarihin derinliklerinden geldiği belli olan köklü bir ailenin izlerini taşıyordu. Sarıcazadeler Eğriboz adasından gelip Moda’ya yerleşmiş eski bir asker ailesi imiş. Son kuşağın baba tarafı Abdülhamid’in saray doktoru Arif Paşa’ya, anne tarafı ise Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya dayanıyormuş.
Uzun yıllar sonra
17 yaşındaki Ayşegül Sarıca, Moda’daki evlerinde piyano başında. Bu kareyi İdil Biret’in ilk fotoğraflarıyla aynı gün çekmiştim. Sarıca zaman içinde dünyaca ünlü, son derece kıymetli bir sanatçımız haline geldi. Ayşegül Sarıca üstteki kare çekildikten uzun yıllar sonra Bilkent Senfoni Orkestrası şefi Rickenbaher ile konser provasında görülüyor (altta).
Ayşegül 5 yaşındayken piyano öğrenmeye başlıyor. İlk öğretmeni Gertrud Isaac isimli bir Alman hanım. Sonra Belediye Konservtuvarı’na veriliyor. Buradaki hocası da çok değerli bir müzisyen ve ülkemize bir çok sanatçı kazandırmış olan Ferdi Statzer. İlk konserini 9 yaşında veriyor Sarıca. Daha da sonra eğitimine Paris Ulusal Konservatuvarı’nda devam ediyor. 1953’te piyano bölümünden, 1954’te de oda müziği bölümünden birincilikle mezun oluyor. Biz onunla karşılaştığımızda Margarite Long’un Müzik Akademisi’ne devam etmekteydi. Başarılar kazanacağı yarışmalar, konserler dolu tüm bir yaşam henüz önündeydi.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Ayşegül Sarıca ile çok kadirşinas, çok muhterem ve tabii çok çok değerli bir piyanist dost kazandğımı söyleyebilirim.
OKTAY EKŞİ-ALTAN ÖYMEN Ankara Okulu’nun yetiştirdiği, yıllara meydan okuyan iki gazeteci
Objektifime erken takılanlardan bir bölümünü anlattığım bu yazıyı iki duayen gazetecimizin gençlik portreleriyle taçlandırmak istiyorum. Başkent Ankara iyi gazeteci yetiştirmenin anakarasıdır. Burada genç gazeteciler işe muhabir olarak başlarlar. Zamanla aranan, anılan yazar olurlar. Sonra köşe yazarı, başyazar ya da yönetici olarak en büyüklerinden bir İstanbul gazetesine transfer olurlar.
Ben tersine bir transferle 1960’ta Ankara’ya atandığım zaman oradaki genç gazetecilerin pek çoğu DP iktidarına muhalefetten dolayı “Ankara Hilton” adını taktıkları Ulucanlar Cezaevinde’ydiler. Toplu tahliyeleri zafer şenliği gibi olmuştu. Kimileriyle muhabbetimiz ta o günlere dayanır.
Altan Öymen ve Oktay Ekşi birkaç yıl farkıyla çağdaşım sayılırlar. Oktay Ekşi’nin bu terütaze görünen fotoğrafını Kurucu Meclis’in ilk toplantı gününde çektiğimi anımsıyorum. Altan Abi’yi ya bir ara Ankara Palas’ta, ya da Zeki Müren’le röportaja gittiğimiz bir günde Belvü Palas’ta çekmiş olmalıyım. Zeki Müren’in şakalarıyla şenlikli bir gündü o gün, mazide kalan…
Oktay Ekşi’nin daha olgunluk dönemi fotoğrafı 1970 cıvarında, Altan Öymen’in fotoğrafı ise 1980’lerde çekildi.
Ankaralı gazeteci dostlar Altan Öymen ve Oktay Ekşi birkaç yıl farkıyla çağdaşım sayılırlar. Kendileriyle tanışıklığım 1960’lı yıllara uzanır.