Etiket: sayı:28

  • Suriçi İstanbul’unda bir zaman yolculuğu

    İstanbul’un fotoğrafla tanıştığı 19. yüzyılda, şehrin sınırları bugünküyle karşılaştırılamayacak kadar belirgindi. O günlerin İstanbul’unu günümüze taşıyan öncü fotoğrafçılar, mekanlarını, konularını doğal olarak yerleşik hayatın binlerce yıldır devam ettiği “Tarihî Yarımada”dan, başka bir deyişle “Suriçi İstanbul”undan seçtiler. İzleyen yıllarda bu panoramik karelerden birçoğu, aynı açılardan tekrar tekrar çekildiler, kartpostallara konu oldular, dünyaca tanındılar. Bizim seçkimiz ise objektifin günlük hayatın ruhuna nüfuz ettiği, bir daha çekilmeleri mümkün olmayan fotoğrafları içeriyor…

    (CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU)

    Seyyar Dondurmacı

    1960’lı, 70’li yıllarda İstanbul’un seyyar dondurmacıları tekerlekli arabalarla sokak sokak gezerdi. Aynı mesleğin daha eski icracıları “karcı”lar ise, kar ile meyve suyunu karıştırarak elde ettikleri sorbeye benzer serinletici tatlıyı dolaşarak satarlardı. Suriçi İstanbul’unda omuz askısının bir kefesinde dondurması, diğerinde tabakları bir karcı ve çocuklar, 1900’ler.

    Aksaray’da Çeşme Başında

    1869-1871 yılları arasında Aksaray’da Sultan II. Mahmut’un eşi, Sultan Abdülaziz’in annesi tarafından yaptırılan Pertevniyal Valide Sultan Camii. Mimarı İtalyan Montani olan eserin Aksaray Meydanı’na bakan göz kamaştırıcı kapısının iki yanında bulunan çeşmelerde serinleyen, abdest alan semt sakinleri. Sebah &Joaillier, 1900’ler.

    Beyazıt Meydanı’nda Sıkı Pazarlık

    Eskiden İstanbul’da kent yöneticilerince belirlenmiş kurban satış noktaları bulunmazdı. Çoğu taşradan gelme satıcılar Kurban Bayramı arifelerinde alıcılarla şehrin merkezî yerlerinde buluşur, kurbanlıklar uzun pazarlıklar sonucunda el değiştirirdi. Beyazıt Meydanı’da kurban alışverişi..

    Aya İrini Hatırası

    İstanbul’da bulunan camiye dönüştürülmemiş en büyük Bizans kilisesi olan Aya İrini Topkapı Sarayı’nın inşasıyla Sur-ı Sultanî içinde kalmıştı. Bir süre iç cephanelik, ardından Harbiye Nezareti silah ambarı olarak hizmet veren yapı, 1973’ten beri sanat etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Aya İrini önünde hatıra fotoğrafı çektiren ziyaretçiler.

    Beyazıt Semalarında Akrobasi

    İstanbul’un fethinden sonra yaptırılan ilk Osmanlı selatin camii Fatih Camii günümüzde özgünlüğünü yitirdiğinden, II. Bayezid tarafından yaptırılan Bayezid Camii, İstanbul’un orijinalliğini koruyan en eski selatin camii kabul edilir. Mimarı kesin olarak bilinmeyen eserin iki minaresinden birinin külahı, iptidai şartlarda tamir ediliyor, 1930’lu yıllar.

    AYASOFYA’NIN ETEKLERİNDE YAŞAM

    Fetihten sonra camiye, Cumhuriyetle birlikte müzeye dönüştürülen, Osmanlı selatin camilerinin başlıca esin kaynağı olan mimari şaheser Ayasofya. Muhteşem yapı, yaklaşık 1500 yıldır günlük hayatın arkaplanında varlığını bütün haşmetiyle hissettirmeye devam ediyor. Febus, 1900’ler.

    Edirnekapı’da Semt Sakinleri

    Nüfus kontrolü için zaman zaman Hayırsız Ada’ya sürülerek açlıktan ölüme terk edilen İstanbul’un sokak köpeklerinden şanslı bir grup ve onlara şefkat gösteren bir Edirnekapılı. Arka planda yıkıntı halindeki kara surları ve Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihr-î Måh Sultan tarafından Mimar Sinan’a 1562-65 yılları arasında yaptırılan Mihrimah Sultan camii.

    Eminönü Meydanı

    Artık İstanbul kalabalık bir şehir, 1935 sayımına göre nüfusu tam 758. 488! Emönünü gibi merkezi yerlerde, iş gidiş-dönüş saatlerinde kalabalık kendini hissettiriyor. 1930’larda Namık Görgüç tarafından çekilen fotoğrafta Eminönü- Bahçekapı durağında yolcu alan 19 numaralı Kurtuluş- Beyazıt tramvayı görülüyor. Fonda faytonlar, otomobiller ve Galata Köprüsü…

    İşgal Günlerinde Suriçi

    İşgal İstanbul’undan bir günlük hayat manzarası: Şehir surlarıyla ahşap yapıların iç içe geçtiği Edirnekapı semtinde çarşaflı kadınlar. Fonda bir Fransız askeri ve müşteri bekleyen bir ayakkabı boyacısı.

    MISIR ÇARŞISI AVM

    Önde 1660’da Turhan Sultan tarafından mimar Kazım Ağa’ya yaptırılan İstanbul’un en eski kapalıçarşılarından Mısır Çarşısı, arkada tarihî yarımada siluetinin en etkileyici yapılarından görkemli Süleymaniye Camii. Kuruluşundan bu yana şehrin önemli alışveriş merkezlerinden olan çarşının önü her zamanki gibi hareketli. Ulaşım ve nakliyede atlı araçların yaygın kullanımı dikkat çekiyor (solda). Mısır Çarşısı önünde kurulan pazar yerinde karpuz sergileri ve esnafın açığını kollayan bir zabıta. Fotoğraflar: Sebah &Joaillier, 1900’ler.

    Kadırga’da Bayram Eğlencesi

    Yer Kadırga, tarih 21 Temmuz 1917. Ramazan Bayramı’nın birinci günü. Bayram yerinde bir tiyatro gösterisi sergileniyor. Derme çatma sahne üzerinde icra-i sanat eyleyen oyuncular ve onları neşeyle izleyen semt ahalisi, anonim.

    Sarayın Komşuları

    Bizans devrinin Blakhernai sarayından günümüze kalan tek yapı, Tekfur Sarayı. 10-11. yüzyıllarda Edirnekapı’da kara surlarına bitişik nizamda inşa edilen bina 17 yüzyılda hayvanat bahçesi, 18. yüzyılda seramik işliği, 19. yüzyılda cam atölyesi olarak kullanılmış. Çöplüğünde bugün Topkapı Sarayı’nda sergilenen Kaşıkçı elmasının bulunduğu da rivayet edilen yapının çevresinde bugün hâlâ arkeolojik çalışmalar devam ediyor. Saray’ın ve surların eteklerinde tarihle iç içe yaşayan mahalleli. Stiglitz Berlin, 1905. “Tekfur Beach”te deniz ve güneş keyfi yapan bir genç (altta).

    Kapalıçarşı’da Esnaf İçtiması(!)

    30.700 metrekare kapalı alanı, 66 sokağı, 4000 kadar dükkanıyla dev bir labirenti andıran Kapalıçarşı, dünyanın en büyük ve en eski çarşılarından biridir. Fatih Sultan Mehmed’in Sandal Bedesten’i yaptırttığı 1460’ta kurulduğu kabul edilir. Tarihi boyunca hem şehir sakinleri, hem de yabancı ziyaretçiler için bir çekim merkezi olan Kapalıçarşı’nın 1900’lerdeki esnafı, objektifin varlığına bugünküler kadar aşina değildi.

    Çemberlitaş

    Çemberlitaş’ta, Kapalıçarşı girişinde bulunan Nuruosmaniye Camii’nin yapımına sultan I. Mahmud döneminde başlanmış, eser onun vefatıyla tahta geçen III. Osman’ın saltanatında bitirilmişti. İstanbul’un ilk barok camii sayılan yapının “Osman’ın Nuru” ismini hem padişahın adından hem de caminin içindeki ışıktan aldığı söylenir. Cami sebilinin önünde müşteri bekleyen seyyar satıcılar ve ayakkabısını boyatan bir zabit. Anonim, 1900’ler.

    Yerebatan Sarnıcı’nın Kayıkçısı

    İhtişamlı mimarisi ve 9 metre yüksekliğindeki 336 sütunu nedeniyle halk dilinde “Yerebatan Sarayı” olarak anılan Bazilika Sarnıcı, Bizans’ın en büyük kapalı su sarnıcıydı. 1987 yılındaki restorasyondan önce ziyaretçiler, zemin suyla kaplı olduğundan bugünkü gibi sütunların arasında yürüyerek dolaşamazdı. Sarnıcın gizemli labirentinde bir kayık, 1900’ler.

    Divan Yolu’nda Seyyar Satıcılar

    Çemberlitaş Divan Yolu’nda, 1594’te kendi adını taşıyan külliye ile birlikte Koca Sinan Paşa tarafından mimar Davut Ağa’ya yaptırılan sebilin önünde seyyar satıcılar ve yağmurdan korunmak için şemsiyelerini açmış hanımlar. Meyve, simit, kahve satıcılarının yerinde günümüzde çakmakçılar, gözlükçüler, selfie çubukçuları boy gösteriyor.

    Bozdoğan Kemeri

    1941’de Unkapanı-Aksaray aksında yapımına başlanan Atatürk Bulvarı, birçok tarihî yapıyı yerlebir etmişti. Kıyımdan kurtulan eserlerden biri de, IV. yüzyılda Bizans İmparatoru Valens tarafından yaptırılan ve günümüzde Bozdoğan ismiyle anılan su kemeriydi. Hem Bizans, hem Osmanlı dönemlerinde su şebekesinin en önemli arteri olduğu için defalarca restore edilen kemerin bugün 921 metresi ayakta. Bulvarın yapımından önce kemerin altından geçen bir atlı çöpçü (üstte). 1960’larda hâlâ varlıklarını sürdüren kemere komşu ahşap evler.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-454-1024x820.png



  • Tek oyuncağımız bilgisayar değilken…

    Bilinen en eski masa oyunu, Eski Mısır kökenli Senet’tir. M.Ö. 2800’lerde hüküm süren Menkare’nin mezar odasında Senet oynayanları gösteren bir duvar resmi bulunmuştur. Go, satranç, tavla, dama da kadim uygarlıklardan günümüze ulaşan, hâlâ tutkuyla oynanan masa oyunlarıdır. Bunlar, “oyunun kuralları”nı koymuş, 19. yüzyıl sonlarından itibaren moda olan ve bilgisayar çağına kadar tüm dünyayı sarsan “modern” masa oyunlarının standartlarını belirlemiştir. Tamamen hayalgücü ve yaratıcılığa dayanan masa oyunları genellikle hazır bir zemin üzerinde, pulların ya da taşların belirli kurallar çerçevesinde hareket ettirilmesiyle oynanır. Birkaç kuşağın çocukken en büyük eğlencesi olan bu oyunlardan en önemlileri, İstanbul Ataşehir Belediyesi Düştepe Oyun Müzesi’nde sergileniyor. Biz de 20’yi aşkın ülke ve yüzlerce koleksiyonerden toplanan iki binden fazla oyun ve objenin sergilendiği müzenin en kıymetli parçalarından 10’unu sizin için derledik.

    Shakespeare Kukla Tiyatrosu

    Hayal sahnesinde olmak ya da olmamak

    Tam üretim tarihi bilinmemek­le birlikte, yaklaşık 200 yıllık bir oyun olduğu tahmin edilmek­tedir. Oyun, bir tiyatro sahnesi ve kağıt kuklalardan oluşmakta­dır. Ancak bu kağıt kuklaların bir özelliği vardır. Oyunda yer alan karakterlerin hepsi Shakespeare oyunlarının karakterleridir. Ti­yatro sahnesinin hemen yanında görülen kağıtlar da, bu karakter­ler kullanılarak oyunun sahibi­nin yazdığı el yazısı yeni bir oyun senaryosudur. Dönemin çocukları bu oyunla Shakespeare karakter­leriyle, Shakespeare oyunlarından bağımsız oyunlar yaratıp senaryo­lar yazabilmekteydi.

    Dresdner Garten-Bau-Kasten

    Saray bahçesine usta bahçıvan aranıyor!

    Almanya’da 1860 yılında üretilen bu oyun, dünya oyun tarihinin bilinen ilk peyzaj oyunudur. Dresden şehrindeki bir sarayın ön bahçesinin birebir aynısı ufak taşların bir araya getirilmesiyle tekrardan oluşturulur. Oyun bu özelliğiyle zamanımızın göz­de oyuncaklarından Lego’nun da atası olma özelliğini taşır.

    Anchor Stone Blocks (Çapa Taş Blokları)

    Einsten’ın hayatını olumlu etkiledi

    Bu oyun sistemi Friedrich Fröbel tarafından icat edilmiştir. 1890 yılında taş bloklar zengin iş ada­mı Friedrich A. Richter’in kendi­ne Rudolstadt’da bu oyuncaklar­la minik bir imparatorluk inşa etmesiyle popülerlik kazan­dı. 1910 yılında Richter’in ölümüyle Anchor Stones devri de sonlanmış oldu.

    1979 yılında “Club of Anchor Friends” (Çapa Dostları Kulübü) Amsterdam’da kuruldu ve 180 bin kulüp üyesi ile bu öğretici oyun se­tinin popülerliğini korumasını sağladı.

    Tarih boyunca pek çok önemli ismin bu oyunla oy­nadığı ve bu oyunun bu ki­şilerin hayatlarına son derece olumlu etkileri olduğu bilinmektedir. Bu isimlerin başında da Albert Einstein gelmektedir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-506.png
    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-507.png

    Laterna Magica

    Sinema makinasının ilham kaynağı

    Laterna Magica, günümüzdeki pro­jeksiyon cihazının atasıdır. Türk­çesi “büyülü fener”dir. Sinema maki­nesinin mucidi olan Fransız Lumiere kardeşler, Laterna Magica’dan etkile­nerek bu büyük buluşu gerçekleştir­mişlerdir. Bir gaz lambası ve mercek vasıtasıyla, cam üzerine boyanmış re­simlerin perdeye veya duvara yansı­tılmasıyla görüntü elde edilen bu ba­sit teknik, 1800’lü yılların başında bir oyun olarak çocukların hayal dünyala­rına hizmet etmeye başlamış olsa da, ilk olarak Çinliler tarafından Avru­pa’da görüldüğü tarihten yüzlerce yıl önce kullanıldığı bilinmektedir.

    Alice Harikalar Diyarında

    Oyuncular bilgelik yarışında

    Alice Harikalar Diya­rında bir çocuk kita­bı olarak bilinir ama hiç de öyle değildir. Çocuk­lara yönelik sanılma­sının sebebi hikâyenin beyaz bir tavşanla baş­lamasıdır belki de. Ama Playboy’un tavşanı ne kadar çocuksu bir masal anlatıyorsa Lewis Carroll’ın tavşanı da o kadar çocuksu bir masal anlatır.

    İlk kez 1865’te basılan ve dünya çapında büyük bir üne kavuşan ro­mana oyun sektörünün de kayıtsız kalması beklenemez elbette. Alice ‘in 1934 yılında Stoll & Einson Ga­mes tarafından üretilen fotoğrafta­ki kutu oyunu klasik kutu oyunları mantığında üretilmiş. Bolca renk­li ve keyifli çizimle renklendirilen oyun dört kişiye kadar oynanabili­yor. Oyuncular başlangıç noktasın­dan bitiş noktasına kadar hem hikâ­yenin tamamını tekrar yaşıyor hem de kendilerini zorlu parkurda kıyası­ya bir yarışın içinde buluyorlar.

    Annie Oakley

    Vahşi Batı’da keskin nişancı kızla macera

    Annie Oakley (1860-1926) Amerikalı keskin nişancı ve gösteri atıcısıdır. Gerçek adı Phoebe Ann Mosey’dir. ¨İnanılmaz Yetenek¨ olarak da anılan Oakley’e şöhret kapısını Buffalo Bill’in Vahşi Batı gösterisinde rol alması açmış­tır. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk kadın şov yıldızıdır. Sadece Ame­rika’da değil, Avrupa’da da gösteriler sergilemiştir. I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Avrupa’da İngiltere Kra­liçesi Victoria, İtalya Kralı Umberto ve Alman İmparatoru II.Wilhelm’in de izlediği bir gösteri yapmış, Wil­helm’in sigarasını filtresinden vura­rak büyük bir heyecana yol açmış ve takdir toplamıştır. Bu atış 1. Dünya Savaşı esnasında ¨Keşke ıskalasay­dı, o zaman savaş olmazdı¨ esprile­rine yol açmıştır. Savaş sonrasında 2.Wilhelm’e gösterinin tekrarı için bir mektup yazan Oakley, mektubuna cevap alamamıştır.

    Annie Oakley’in 1940’lı yıllar­da Milton Bradley tarafından üreti­len kutu oyunu beş oyuncuya kadar oynanabiliyor. Oyunda Oakley, vahşi batının kızgın çöllerinden, aşılamaz denilen kanyon ve vadilerden geçi­yor, Kızılderililerle ve tren soygun­cuları ile mücadele ederek rakiple­rinden önce bitiş çizgisine ulaşmaya çalışıyor.

    High-Way Henry

    Çizgi otomobil üçüncü boyutta

    Amerikalı karikatürist Oscar Hitt’in 1920-1930 yıllarında tasarladığı çizgi roman, yaşlı bir adam ve kadının köpekleriyle birlikte yaptıkları seyahat­leri anlatmaktadır. Ailenin bindikleri araba ilginç özellikleri ve komik görünü­müyle okurların beğenisini kazanır. Kö­pek, arabanın ön tarafındaki radyatör­de yaşamaktadır ve kulübenin üzerinde köpeğin adı, Henry IV yazmaktadır. Üst tarafta çamaşır teline asılı giysiler yer almaktadır. Arka tarafta oturan kadın, kafasındaki kulaklıkla radyo dinlemek­tedir. Radyo anteni, çamaşır teline bağlı bir kablodur. Arabanın arkasında bacalı bir soba, çamaşır leğeni ve yıkama tah­tası bulunmaktadır. Kaportanın üzerin­deki renkli üçgen bayraklarda, Chicago ve Seattle gibi o yılların en ünlü turistik yerlerinin isimleri görülmektedir. Ara­banın adı Hi-Way Henry’dir.

    Hi-Way Henry’nin bu masalsı oyun­cağı 1920 yılında Almanya’da Georg Fis­cher tarafından üretilmiştir. Kutu oyu­nunun piyasaya çıktığı tarih ise 1928’dir. Beş oyuncuya kadar ve zarla oynanan oyunda her oyuncu Hi-Way Henry’yi Kuzey Amerika’nın zorlu hava ve yol şartlarında bitiş noktasına ulaştırmayı hedefler. Oyunda bu zorlu yolculuğa las­tik patlaması, soygun tehlikesi ve eski­yen motorun azizlikleri eşlik etmektedir.

    Monopoly

    Tekele dönüşen tekel eleştirisi

    Elizabeth Magie Philips tarafından, 1903 yılında, aslen Hanry Geor­ge’un ¨Tek Vergi Sistemi¨ni insanları eğiterek anlatmak, tekelleşmenin nega­tif etkilerini göstermek, toprak sahibi olmanın ve kapitalizmin kötü yanlarını anlatmak üzere tasarlanmış oyundur. 1929 yılında Charles Darrow tarafın­dan tekrar düzenlenmiştir. Zamanımız­da oynanan Monopoly ise 1935 yılında Parker Brothers tarafından üretilmiştir.

    Monopoly oyunu zar ile oynanır. Oyunun mantığı, ilk geliştirilenden farklı olarak mümkün olduğunca çok emlak satın alarak diğer oyuncuları if­las ettirmek üzerine kuruludur. Zaman içinde televizyon şovlarına konu olan oyunun 1973 yılından beri Amerika Ulusal Şampiyonası ve Dünya Şampi­yonası olarak turnuvaları düzenlen­mektedir.

    II.Dünya Savaşı sıralarında Wad­dingtons isimli İngiliz oyun firması, Amerikalı oyun firması Parker Bro­thers’ın İngiltere’deki yetkili firması olur. 1941 yılında İngiliz Gizli Servisi Monopoly’nin özel bir sürümünü savaş esirleri için yaptırır. Oyunun içeriğinde savaş esirlerinin bulundukları yerden kaçabilmesini sağlamak amacıyla ha­ritalar, gerçek para, pusula ve diğer işe yarayacak objeler bulunmaktadır. Esir ailelerini temsil eden sivil bir örgüt, oyunları esirlere dağıtmıştır.

    Godzilla

    Zarları yuvarla, canavarı yok et, dünyayı kurtar!

    Godzilla, Japonlar tarafın­dan dünyaya sunulmuş hayal mahsülü bir canavardır ve asıl adı da Gojira’dır. Godzilla, King of the Monsters’ın çekildiği 1954’e kadar sadece Japonlar tarafından tanınan bu canavar, filmden sonra dünyaca tanınır. İlk filmin büyük ilgi görmesi üzerine 1955 yılında ikincisi yapılır. İki filmde de Godzilla insan­lara saldırarak ölüm saçan ve şehir­leri yerle bir eden barbar bir canavar olarak gösterilir. Godzilla 1962’de­ki üçüncü filmde ise insanlığı tehdit eden King Kong’la savaşır. Bir anda ¨iyi¨ oluvermiştir!

    Ancak 1963 yı­lında Ideal Toys tarafından üreti­len ve zar kullanılarak ilerlenen ku­tu oyununda, Godzilla yine kötüdür. Oyuncular, bu korkunç canavarı şe­hirleri yıkıp insanları öldürmeden yok etmeye çalışırlar. Bu esnada ku­tu üzerin­deki parku­ru ilk ta­mamlayan oyunu ka­zanır.

    Altı milyon dolarlık adam

    Dizi dünyasından pahalı transfer!

    Altı Milyon Dolarlık Adam, Mar­tin Caidin’in Cyborg isimli ro­manından uyarlanan ve 1974-1978 yılları arasında izleyiciyle buluşan televizyon dizisidir. Amerikalı astro­not Steve Austin, bir uçak kazasında vücudunun büyük bölümünü kaybe­der. Ancak bu durum ona istemeden de olsa Amerikan Hükümeti’nin yü­rüttüğü gizli projenin deneği olmanın yolunu açar. Vücuduna takılan biyo­nik parçalar sonunda hayata döner. O artık Biyonik Adam Steve Austin’dir.

    Türkiye’de yayımlandığı dönem­de ga­zetelerde Biyonik Adam’a özenerek balkon ve çatılardan atlayarak kendini ya­ralayanların haberleri sıkça görül­mekteydi.

    Dizinin 1970’lerde üretilen oyun­caklarının yanında küp oyunları ile birlikte kutu oyunları da üretilmiş ve oldukça ilgi görmüştür. Kutu oyu­nu dünyanın en önemli oyun firma­larından biri olan Parker Brothers tarafından üretilmiştir.

  • 500. yılında Mercidâbık ve Sultan Selim gerçeği

    500. yılında Mercidâbık ve Sultan Selim gerçeği

    Yazgının bir cilvesi olarak, 24 Ağustos 1516’dan tam 500 yıl sonra aynı gün, aynı yerde Türk birlikleri Suriye’ye girdi. Yavuz Sultan Selim ordularının Mercidâbık’ta (Dabik Çayırlığı) Kansu Gavri komutasındaki Memlûk güçlerini yenmesi, Osmanlılara Mısır ve kutsal toprakların yolunu açmıştı. Ancak o dönemde de aynı bugünkü gibi başka hesaplar, ilginç ittifaklar, ihanetler, cinayetler ve algı yönetimi vardı.

    Beş yüzyıl sonra Kilis’le Halep yine sınırdaş. Top atışları korkutu­yor. Bir dizi cihatçı, terörist, rejim karşıtı, yanlısı… Modern çağın silahları, uçakları, tank­ları, topları oradan bu tarafa, buradan o tarafa her gün roket yolluyor. Bense, bir savunma mimarisi anıtı Halep Kalesini düşünüyorum. Baalbek tahrip edildi. Kapalıçarşılar, camiler yerle bir. Halep evleri, kasırla­rı acaba ne durumda? Vuru­şanlar için yıkıp çökertmek bir başarı. Demek ki hâlâ bar­barlarla içli dışlı yaşıyoruz.

    Ağustosun zafer kazanıl­mış günleri vardır, 24 Ağustos 1516, Kilis’te Merc-i dâbık’taki (Dâbık Çayırlığı) meydan mu­ harebesinin 500. yılı veya yıl­dönümüydü. O tarihte nedeni bilinmez bir muharebeye tutu­şan iki taraf da Türk, Türkmen, Çerkes, Arap, Kürt… atlı-yaya paralı askerlerdi kuşkusuz. İki sultan, 9. Osmanlı padişahı Ya­vuz Selim’le (1512- 1520), Mı­sır ve Suriye sultanı Memlûk (Kölemen- Çerkes- Burcî) II. Kansu Gavri’nin (1501-1516) o güne kadar rakiplikleri, düş­manlıkları söz konusu değildi.

    İlkokul sıralarında bize Mercidâbık’ı “büyük bir Türk zaferidir” diye anlatırdı öğret­menler. Ortaokul sınıfların­da tarih dersi yazılı sınavla­rının başçıl sorularındandı Mercidâbık! “Bu savaşı kısaca anlatarak önemli sonuçlarını yazınız?” Öğrenciler de bu “pi­yango” sorusunun yanıtını, överek övünerek döşenirlerdi.

    Türkiye’de okul kültürü­nün ana damarı ilk ve ortaöğ­retimdedir. Bu basamaklarda kazandırılan tarih kültürü ise destan ve kahramanlık tema­lıdır. Çünkü Çağ nüfusu, tarihi kahramanlık öyküleri örün­tüsünde dinlemek ister. Tarih kitaplarında II. Bayezid pasif, savaşa fütühata isteksiz; Yıldı­rım, Yavuz, IV. Murad ise birer cihangir, kahraman tanıtılır. Bunları heyecanı dorukta bir öğretmen anlatıyorsa, özellik­le erkek öğrenciler derste ok-yay-tüfek-balta talimleri can­landırırlar. Yavuz o esintilerin, ecdat coşkusu anlarının bir mitidir. Tarih olaylarını sükû­netle okumak, olanları anla­mak için kırk yaşı aşmalıdır.

    ORTADOĞU’NUN KAPISINDA Türkiye sınırına 10, Halep’e 44 km. mesafedeki Dabiq kasabasının hemen yanıbaşındaki Mercidabık, 500 yıl önceki muharebeye adını verdi.

    Acaba başkaları nasıl yo­rumluyor Mercidâbık’ı? Başka tarihler -söz gelişi Suriye ortao­kul tarihleri- neler yazıyor? Şu soru daha önemli: Yavuz denen cihangir padişah, 1516 Mer­cidâbık, 1517 Ridaniye mey­dan muharebelerine, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını dört beş katına çıkarmak için mi at koş­turmuş, çölleri bu amaçla mı aşmış, Nil çavlanlarına doğru tümenler koşturmuştu?

    Bugün 500 yıl öncesi ko­şulları için akılcı gerekçeler sı­ralamak zor. Osmanlı dünyası, komşuları Dulkadiroğulları, Ra­mazanoğulları ve Memlûkler de çoklukla Müslüman ve Türk’tü. Arada önemli bir anlaşmazlık yoktu. Kervanlar, hacı kafileleri işliyor, alışveriş yapılıyordu.

    Bayraktarlığını Şah İsmail Safevî’nin yaptığı Kızılbaşlık, o çağda bütün Anadolu’yu etki­lemişti. Anadolu’nun aşırı ver­gi ödeyen köylüleri için Hatayî mahlasıyla arı duru Türkçe di­zeler yazan Şeyh-Şah İsmail Safevî, gönülleri inançları çe­ken manevi bir mıknatıstı. Ver­giler dağ yollarından Erdebil’e götürülüyordu. Dünyasal, siya­sal görüş ve dinsel bağlanışlar hazine gelirlerini de arttırıyor­du. Seferlerin, savaşların nede­ni din eksenli görünse de asıl nedenler vergi, talan, yağma, toprak geliriydi.

    “Cennetmekan Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin Mercidabık Cengi, 922 (Hicri)” yazılı anonim bir tablo.

    Gelişmelere şöyle de ba­kılabilir: 1514’te İran seferi­ne çıkan Yavuz, 1514/15 kışını Amasya’da geçirmişti. Yavuz ilkbaharda Anadolu’un doğu­sunda Kemah’tan başlayarak tümenlerine Safevi ve Kölemen kontrolündeki Divriği, Malat­ya kalelerini aldırmıştı. Demek ki İran Seferi devam ediyordu ve herhalde bu kez Dicle vadisi izlenerek Güneydoğu’dan İran’a girilecekti. Kölemen ülkesi Su­riye – Safevî – Osmanlı sınırla­rıyla çevrili Dulkadırli toprak­ları ise, Yavuz’un hem baba­annesi hem annesi Dulkadirli ailesindenken ilhak edilmiş, Di­yarbekir dahi alınmıştı.

    Asıl sorulması gereken, bu operasyonlar sürerken, padi­şahın 1515 yazı sonunda seferi erteleyip İstanbul’a, oradan da Edirne’ye dönüşüdür. Bunun gerekçesi neydi? Elbette ki so­runlar vardı, bunların pratik çözümü de idamlardı! Yavuz ikinci sefere 1516 yazında çıktı.

    Yavuz’un saltanatını, Mer­cidâbık’tan Ridaniye’ye Suriye’nin Mısır’ın istilâsını Tâcü’t- Tevârih’te överek an­latan Hoca Saadeddin Efendi, Yavuz’un musahibi, ölümüne değin yoldaşı Hasan Can’ın oğ­lu, dolayısıyla methiyecisidir. Mısır Seferi’ni anlattığı bölü­mün Farsça başlığı: “Feth-i Mı­sır ve kıtâl-i bâ-Çerâkis”. Yani “Mısır’ın Fethi ve Çerkezlerin Katledilmesi”.

    Ürpertici bir gerçek! Mı­sır’ın alınmasının nedeni, Su­riye ve Mısır’daki 250 yıl­lık Türk-Çerkes-Müslüman saltanatını kapatmak, hane­dan uzantılarını da katletmek­miş! Yavuz’un musahibi Hasan Can’ın oğlu Kazasker Hoca Sa­adeddin Efendi Yavuz’u Müs­lüman katliamı ile övmüş!

    Hünername’deki kesik baş Nakkaş Osman’ın minyatürlerinden oluşan 1584 tarihli Hünername’de, Kansu Gavri’nin kesik başının Sultan Selim’e sunulması.

    Yavuz Selim’in bir önceki doğu seferinde Tebriz’den eli boş dönmesi, Bıyıklı Mehmed Paşa ve İdris-i- Bitlisî’nin ça­balarıyla Kemah’tan Mardin’e oradan Dulkadirli toprakları­na kadar yerlerin alınması tat­minkâr kazanım sağlamamış. Bu tezcanlı ve gaddar padişah, daha büyük ülkelere hazinele­re, şan ve şerefe teşne idi. Onu Suriye’ye yönlendirenler de adı geçenlerdir. Bunların, yani Bı­yıklı Mehmed Paşa ile İdris-i Bitlisî, Mısır Kölemen yöneti­cileri Halep Valisi Hayırbay ile Şam Valisi Canbberdi Gazalî ayartmış olmalılar. Bu iki va­li, bir meydan muharebesin­de Osmanlı padişahının safına geçme sözü vermişlerdi. Mer­cidabık muharebesi sırasında sözlerinde durdular.

    Güvenilir tarihçilerden Hezârfen Hüseyin Efendi’nin, eseri de Tenkihü’t-Tevârih’te anlattığına göre Yavuz Selim’in Acem Seferi’ne çıktığını duyan yaşlı Kölemen sultanı II. Kan­su Gavri, İran’a gitiğini sandığı Yavuz’a destek olurum diyerek yola çıkmış. Aynı sırada Çerkes pişdarları da bilmezlikle Os­manlı nakliye katarlarına saldır­mış. Tertipçileri Bıyıklı ve Bit­lisî de olabilir. Bu ikili, Yavuz’u İran yolundan çevirmek için Gavri’nin Şam ve Halep valileri Hayırbay ve Gazalî’yi ikna et­miş olmalılar. Gavri de bunları sevmez ve helâk etmek istermiş. İhaneti göze alan ikili, Yavuz’a haber göndererek bize Mısır ve Suriye (Şam) valiliklerini sada­ka ederse, savaşta Çerkes aske­rini bozguna uğratırız demişler.

    Halep, muharebe alanının hemen karşısında. Muharebe kısa sürmüş aynı gün Yavuz’un kente girişi renkli olmuş. Halk yerel âdetlerle nümayişler ya­parak, dualar okuyarak Os­manlı hükümdarını karşıla­mış. Padişah hil’atlar, sadaka­lar, hediyeler dağıtmış. Cuma günü de Câmi-i kebîre gitmiş. Hatip hutbede Yavuz’u “Hâ­dimü’l- Haremeyni-şerifeyn” ilan etmiş. Padişah da Mek­ke’nin Medine’nin hademesi sayıldığı için, Tanrı’ya hamde­derek secdeye kapanmış. Yani bir Müslüman sultan uğradığı hile ve ihanet sonucu yenik dü­şüp ölürken; öteki Müslüman sultan bu sayede Mekke’nin ve Medine’nin hademesi ilan edil­diği için dualar etmiş.

    Oradan Şam’a giden Ya­vuz’u bu kentin ötelerinde Şamlı kalabalıklar karşılamış­lar. Burada da Cami-i Ümey­ye’de Cuma namazı kılınmış (Geçtiğimiz yıllarda da bu ca­miye bir kez de havadan uçak­la veya karadan otomobillerle –komşu kapısından geçer gibi kolayca gidileceği- öngörül­müştü. Olmadı, evdeki hesap çarşıya uymadı. Namaz kılına­cak camiler de berhava oldu).

    500 yıl önce de Sultan Se­lim- Sultan Kansu Gavri dost­luğunu, alt kadrolardan Bıyıklı Paşa – İdrisî Efendi, Hayırbay – Gazalî ikilileri bozmuşlar­dı. O zamanki savaş çayırlıkta birkaç saat sürmüştü. Oysa 21. yüzyılda, en tahripkâr, yakıp yıkan, yokeden silahlarla Su­riye’nin insanları öldürülüyor, tarihî kentleri çökertiliyor. Acıyan da yok!

    Savaş nasıl oldu, neye yol açtı?

    Osmanlı topçusu ve başarılı bir ihanet

    Memlûk süvarisi Memlûkler, savaşlarda özellikle atlı birliklerine güveniyorlardı. Daha önce yenilmez denilen Moğollara karşı başarılar kazanmışlardı. Ancak bu defa Osmanlı toplarının önünde duramadılar.

    Başlangıçta üstünlüğü ele geçiren Memlûk kuvvetleri, Halep ve Şam Valilerinin saf değiştirmesi ve Osmanlı topçusunun yüksek ateş gücü karşısında direnemedi.

    Venedikli tarihçi Donemico Malipiero ve Osmanlı tar­ihçisi Tursun Bey’e göre, Mem­lûklerle savaşmayı ilk düşünen Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’dir. 1468’de savaşa niyetlenecek, Akkoyunlular ile Karamanoğullarından beklediği desteği göremeyince, ordularını onların üzerine sürecek ve Ak­koyunluları tarihten silecektir.

    II. Bayezid’in tahta çıkmasın­dan sonra kardeşi Cem ile girdiği iktidar mücadelesinde, Cem Sultan’ın Memlûklere sığınma­sı, kısa sürede sıcak çatışmaya dönüşecek yeni bir gerginliğin konusu oldu. İki büyük devlet 1485’ten 1491’e dek savaştı. Tarihe Osmanlı-Memlûk harbi olarak geçen ve birçok muhare­beden oluşan savaşın sonunda, iki taraf da üstünlük sağlayamadı. İmzalanan barış anlaşmasıyla sa­vaş öncesi sınırlara geri dönüldü.

    Bu uzun ve yıpratıcı savaş Memlûkleri zayıf düşürmüş, on­ları Vasco de Gama’nın seferleri­ni takiben Hint Okyanusu yoluy­la gelen Portekiz donanmasına karşı güçsüz kılmıştı. 1500’de Hristiyanlara karşı mücadele­rinde Memlûkleri desteklemek için gönderilen Osmanlı asker ve silah yardımları da yeter­siz kalınca, 1508’de Portekiz donanması Memlûkleri Diu’da yendi. 1515’de ise Portekiz kuv­vetleri Hürmüz’ü Memlûklerden aldı. Artık hem Mısır’ın refahı­nın güvencesi baharat ticareti Portekizlilerin elinde, İslâmi­yet’in kutsal mekanları da tehdit altındaydı. Müslüman dünyasın­da Memlûklerin “koruyuculuk” konusundaki meşruiyetinin sorgulanması, Osmanlı Devle­ti’ne bölge hâkimiyeti konusun­da büyük bir fırsat sundu.

    1514’de Şah İsmail yöneti­mindeki İran Safevî Devleti’ni Çaldıran Savaşı’nda bozguna uğ­ratan ve Tebriz’i işgal eden Sul­tan I. Selim, Ortadoğu hâkimiyeti için gözünü Memlûk yönetimin­deki Suriye ve Mısır’a çevirmişti. Savaş bahanesi gecikmedi: Memlûkler, Osmanlıların iki düşmanı Venediklilerle Safevîler arasında diplomatik yakınlaşma sağlayınca, Yavuz Sultan Selim tarafından, kâfirlerle bir olup Osmanlı müttefiklerine ihanet etmekle suçlandı. Padişah, Baha­rat Yolu’ndan önce Memlûkleri, ardından Portekizlileri temizle­yerek Osmanlı İmparatorluğu’na Hindistan yolunu açmanın öneminin farkındaydı.

    İki ordu 24 Ağustos 1516’da Halep’in kuzeyindeki Merci­dâbık’ta karşılaştı. 60.000’e karşı 80.000’lik sayısal bir üstünlüğe sahip olan, Moğollara karşı başarılı olmuş, hafif süvarilerine güvenenen Memlûk ordusu, piya­de tümenleri arkebüz kullanan, 80 topa sahip Türk ordusunun yüksek ateş gücüne direnemedi. Muharebe sürerken Halep ve Şam valilerinin saf değiştirmesi savaşın seyrini Osmanlılar lehine çevirdi. Yenilen Memlûk Sultanı Kansu Gavri, savaş meydanında öldü. Esir alınan Abbasi Halifesi III. Mütevekkil, İstanbul’a götürüldü. Suriye’yi Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim, 1917 Ridaniye Savaşı’nda Memlûklere son darbeyi indirecek ve Mısır’da da hakimiyeti sağlayacaktı.

    Menzilnâme‘deki Mercidâbık

    Matrakçı Nasuh, savaştan 20 yıl sonra buradan geçti

    Mercidâbık muharebesinden 20 yıl sonra Kanunî Süleyman’ın ordusu Irak Seferi’nden (1533- 1536) dönerken aynı yerden geçti. Sefere katılan ünlü hoca, mucit ve minyatürcü Matrakçı Nasuh’un hazırladığı resimli (minaytürlü) Menzilnâme’de, Mercidabık ve güneyindeki Halep de vardır; ancak eserde savaşa değinilmemiştir. Savaştan 20 yıl sonraki ovayı, Davut Peygamber türbesini, olanca görke­miyle Halep içkalesini ve bayındır kenti tahayyülümüz bu resimlerle kolaylaşıyor. Minyatürdeki türbe soğan kubbeli ve çinilerle kaplı. Bitişindeki cami türbeden küçük. Önde de üç hücreli bir medrese var. Halep’in kuzeyinde Kilis’in güneyinde akan Kuveyk Suyu da görülüyor. Bu ovada Yavuz – Kansu karşılaşmasından önceki zamanlar­da da Emevî halifesi Süleyman Bin Abdülmelik, Abbasî halifesi Harun Reşid otağ kurdurmuşlar. Halife Süleyman burada ölmüş. Atabeyler, Memlûkler ve Moğollar bu ovada savaşa tutuşmuşlar.

    Biri yıktı, diğeri yaptı

    3. köprüye Yavuz değil II. Selim adı yakışırdı

    Sultan I. Selim’in (Yavuz) İs­tanbul’a kazandırdığı tek bir eser yoktur. Oysa büyükbabası Fatih, babası II. Bâyezid, kendi­oğlu Kanuni Süleyman, imarcı padişahlardı ve Türk İstanbul’u kuranlardır. Kendi torunu II. Selim, bunların dördüncüsüdür.

    Edirne’de selâtin külliyesi var. II. Selim de 8 yıl saltanat sürmüş ama bütün selâtin camilerin en muhteşemi sayılan Edirne’deki Selimiye Camiini Sinan’a yap­tırtan odur. Özgün ve emperyal bir saray mutfağını Topkapı Sarayı ikinci avlusunda Mat­bah-ı âmire adıyla yine Sinan’a yaptıran da odur. Ayasofya’yı sağlama aldırtmıştır. Maalesef Ayyaşlıkla küçümsenir.

    Yavuz Sultan Selim köp­rüye konacak kitabe de nasıl tanıtılacak? Babasını tahttan indirdi, kardeşlerini, yeğen­lerini boğdurttu, İstanbul’da eseri yok mu denecek? Yavuz’u biz bugün farklı anlıyoruz ama, adı“yaramaz” anlamına geliyordu. 3. köprüye torunu II. Selim’in adı verilseydi, uygarlık âlemine anlamlı bir mesaj veril­miş olacaktı.

    Yavuz Sultan Selim köprüsü 26 Ağustos’ta açılan 3. köprü, hatırı sayılır bir doğa katliamına yol açtı ve Yavuz Sultan Selim adını aldı.
  • Türk düşünce tarihinde uluslararası büyük usta

    Türk düşünce tarihinde uluslararası büyük usta

    Geçen ay 100 yaşında yitirdiğimiz tarihçi Halil İnalcık, özellikle Osmanlı tarihi üzerine verdiği eserlerle yeni belge ve bilgiler, yeni bakışaçısı ve yaklaşımlar ortaya koymuş; uluslararası literatüre önemli katkılar sağlamış; Türk tarihçiliğinde bir milat yaratmıştı. Hocanın öğrencileri ve Yayın Kurulu üyelerimizden Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cemal Kafadar ve İsenbike Togan, İnalcık’ın Osmanlı tarihi çalışmaları içindeki yerini yazdı.

    111

    Osmanlı geçmişini çalışmanın nice yolu, nice imkanı, nice yöntemi var şüphesiz. O muazzam deryada seyredenlerin sahip olması gereken beceriler, akademik hayatta değişik disiplinlerin bünyesinde ediniliyor. Tarih, edebiyat tarihi, sanat tarihi, tasavvuf tarihi gibi. Bu disiplinlerin her birinde derinleşmek imkansız, dolayısıyla farklı becerilerin ve bunları geliştirmeye yönelik farklı eğitim kulvarlarının değerini bilmek lazım. Öte yandan geçmiş üzerine çalışan disiplinlerarası duvarları katı örerseniz, fili bir-iki yerine dokunarak tasvir etmeye çalışan körler meselindeki gibi, anlama çabanız bütünlük ve insicam kazanamaz. Ama sonuç olarak arzulanan budur; bir Âşıkpaşazade’yi ne sadece dervişliğini ne sadece tarih yazarlığını ne sadece büyüdüğü Mecidözü’ndeki zaviyeyi ve yaşadığı başka mekanları çalışarak anlayamayacağınızı bilirsiniz. İşte bu arzulanan şekliyle, yani dar anlamdaki tarihçiliği aşan; filoloji, edebiyat, kültür, bilim, müzik, sanat tarihçiliği gibi değişik alt kolları ile harmanlayan; metin yayını ve tahlili gibi bilimsel çalışmalarda herkesin uzlaştığı ol­mazsa olmaz standartları olan, geniş ufuklu ve kuşatıcı bir “Os­manlı çalışmaları” sahası son yetmiş-seksen yılda, yani tam da kasten Osmanlı geçmişini unutturmak istediği iddia edilen cumhuriyet döneminde, belirgin bir şekilde gelişti, gelişiyor. Bu süreçte rahmetli (demeğe alış­mamız lazım) Halil İnalcık’ın eserleri ve etkileri, ne açıdan ba­karsanız bakın, merkezî bir ko­numdadır.

    hinalcik.indd
    hinalcik 3.indd
    hinalcık.indd
    hinalcik.indd
    Hinalcik2.indd
    İnalcık arşivi Halil İnalcık hocamız, kitap çalışmalarının yanısıra 2009 yılından itibaren ilk kez yayımlanan makalelelerini dergimizde yazmış, aynı zamanda yayın kurulu üyemiz olarak bizleri onurlandırmıştı. Türkiye tarih arşivinin olmazsa olmaz örnekleri, onun sayesinde geleceğe kalıyor.

    Aynı zamanda, sahada ken­dine yönelik bir eleştirel süzge­cin gittikçe daha ince eler daha sık dokur bir kıvama geldiğini de kaydetmeliyiz. Ne yapıyoruz, nasıl yapıyoruz, iyi mi yapıyoruz, kötü mü yapıyoruz? Osmanlı toplumunu, kültürünü, iktisadi­yatını daha nüfuz edici bir şekil­de anlamak ve çözümlemek için daha neler sormalı, farklı ne gibi ne yöntemler izlemeliyiz? Top­lum ve insanbilimlerindeki ge­lişmelerin neresindeyiz, dünya toplumlarının, evrenin ve insan­lığın serüveni ile ilgili tarih söy­lemine ne katıyoruz? Herhangi bir sahanın olgunlaşma noktası­na vardığının, o kıvama geldiği­nin en iyi işareti, o sahada kalem oynatanların bu sorularla sürek­li yüzleşmeleri ve yaptıkları iş hakkında eleştirel bir sorgula­mayı, somut malzemenin üstün­de daha soyut ve yöntemsel bir başka söylemi, ince ince işleye­rek sürdürmeleridir.

    Bu kıvam kendiliğinden oluşmuyor elbette. Önce, saha­nın temel meselelerine yöne­lik çalışmalarda bir yoğunluk ve birikim gerekiyor; belirli temel sorular, yaklaşımlar ve analitik kavramların hiç olmazsa tartış­maya değer olduğu konusunda uzlaşmak gerekiyor. Bazı temel konularda tartışmaya, işlemeye değecek sağlam görüşlerin orta­ya atılmış olması gerekiyor.

    1272818_0be472ad80ac801221cc45ea17bd6fb8_orj
    CoUEQ6LWYAAsbb9
    Hoca’nın çalışma odası ve alan araştırmaları Halil İnalcık’ın gerek üniversite gerekse evindeki çalışma odaları, düzenini sadece kendisinin bildiği bir “karmaşa” içerisindeydi. Halil Hoca, 5-6 sene öncesine kadar da saha çalışmalarına bizzat katılıyor, tarihî coğrafyalarda dolaşıyordu.

    Geniş ufuklu ve kuşatıcı bir “Osmanlı çalışmaları” sahası son yetmiş-seksen yılda, yani tam da kasten Osmanlı geçmişini unutturmak istediği iddia edilen cumhuriyet döneminde, belirgin bir şekilde gelişti, gelişiyor. Bu süreçte Halil İnalcık’ın eserleri ve etkileri, ne açıdan bakarsanız bakın, merkezî bir konumdadır.

    Bu süreçte de İnalcık’ın rolü en başta zikredilmeye değer. Ta­likîzâde, 1600 yılı civarında kale­me aldığı Şehnâme-i Humâyûn adlı eserinde, bir noktada vak’a­ları ve öykülemeyi keser, anlatı­nın ortasında bir yerde oyunbaz bir fikir geliştirir. Osmanlı Dev­leti’ni diğer devletlerden üstün kılan meziyetleri yirmi mad­de olarak sıralar. Talikîzâde’nin “top 20”si oldukça sübjektiftir; mesela Osmanlı sultanlarının iyi şair olması da başka hanedan­larda bulunamayacak özellikle­rindendir, ama kendi gününün değer yargılarına dair çok iyi fi­kir verir. Ben de sübjektif olma bahasına, ama tarihçilerin belirli ortak değerlerini gözönünde bulundurarak, Halil İnalcık’ın ta­rihçiliğinde kendi perspektifim­den en kayda değer bulduğum bazı noktaları zikredeceğim. Ho­canın biyografisi ve eserlerinin toplu listesi konularında başvu­rulacak çok kaynak var artık.


    İnalcık, hem çok önemli bir rolü olan sahayı, yani Osmanlı çalışmalarını aşarak son yüzyılın Türk entelektüel tarihinin en önemli düşünce çizgilerinden birini teşkil eden Gökalp-Köprülü çizgisindeki millî tarih, millî kültür araştırmaları geleneğiyle bağlılığını sürdürmüş, hem de yeni fikir ve yöntemlerle bu çizgiyi ileriye taşımıştır.


    Bir kere, sahanın temel ko­nularından herhangi birine Halil Bey’in yazdıklarıyla başlayabi­liriz. Sonradan tartışmak üzere, bulgu ve önermelerini yeniden değerlendirmek ve dönüştür­mek üzere belki ama, muhakkak, onun yazdıklarıyla başlaya­biliriz. Hani neredeyse her türlü hastalığa “iki aspirin al, yat” di­yenler vardır ya, ben de bazen herhangi bir konuda danışmak için gelen öğrencilere benze­ri şekilde davrandığımı hisse­diyorum: “Halil İnalcık’ın git şu yazısını oku, haftaya gel”. Bu 70 küsur yıllık verimli kariyere yayılan eserlerden uygun ola­nı, aspirin gibi, temel meselele­rin herhangi biri, ama gerçekten “herhangi biri” üzerine isteyene tavsiye edilebilir.

    Bu süreç içinde Halil Bey’in görüşleri ve bir takım temel analitik kavramları içselleştiril­di. “Klasik dönem” kavramı gi­bi. Çoğu zaman düşünülmeden kullanılıyor, zihin ürünü bilim­sel bir enstrüman değil de zaten varolduğunu bildiğimiz bir nes­nenin ismi gibi, öylesine doğal­laştırıldı. Oysa “klasik dönem”, içerdikleri ve çağrıştırdıklarıyla ciddiye alınması ve tartışılması gereken bir kavram. Son zaman­larda belirli bir mesafeyle yak­laştığımız bir dönemleştirme, bilhassa bir “fanatiklik çağı” ta­rafından sonlandırıldığı ya da ta­kib edildiği savı. Ama eleştirildi­ğinde dahi, “ortada hiç olmazsa tartışmaya değecek sağlam bir kavramlaştırma var” diyerek ha­reket edebilmenin nasıl bir kaza­nım, hatta lüks olduğunu ancak İnalcık’tan önceki tarihçiliğe ba­karak anlayabiliriz.

    halil-inalcik--i477444
    Tarih dışındaki alanlarda da aktif Hocaların hocası Halil İnalcık, kendisine hediye edilen Fenerbahçe formasıyla. Tüm kulüplere eşit mesafede duran hoca, tarih dışındaki alanlarda da sohbet etmeyi severdi.

    Bir diğer yanıyla İnalcık, hem çok önemli bir rolü olan sahayı, yani Osmanlı çalışma­larını aşarak son yüzyılın Türk entelektüel tarihinin en önem­li düşünce çizgilerinden birini teşkil eden Gökalp-Köprülü çizgisindeki millî tarih, millî kültür araştırmaları geleneğiyle bağlı­lığını sürdürmüş, hem de yeni fikir ve yöntemlerle sürekli haşır neşir olmuş ve bu çizgiyi ileriye taşımıştır. Bu yönüyle de tartı­şılmalı elbet ama, zaman zaman gazetelere verdiği söyleşilerden­se -onları da gözardı etmeden ta­bii- eserlerine yansıyan entelek­tüel serüveni bir tarihçi gözüyle inceleyerek.

    Türkiye’de tarihçiliğin ev­rimini, varyantlarını, dünya ta­rihçiliğine entegre olma ham­lelerini, Türk milliyetçiliği ile girift ve çok boyutlu ilişkilerini Halil İnalcık örneği üzerinden ele alacak bir kitap, son yüzyılın belki de en kapsamlı Türk dü­şünce tarihi eseri olmağa aday­dır. Bu zor göreve talip olanlar ilk bakışta şunu göreceklerdir ki, İnalcık kariyeri boyunca hiç yerinde durmamıştır: Alır, ek­ler, eleştirir, değiştirir, dener, sınar, önerir. 20. yüzyıl başları­nın Türkçülüğünden çok şey al­mıştır ama, seminer arkadaşları Osman Turan ve Nihal Atsız’dan farklıdır; Marksizme mesafeli­dir ama, toplumsal tarihçiliğe sunduğu imkanların cazibesi­ni anlamamış değildir; Osman­lı mazisi konusunda komplek­ssizdir, hatta sadece Türklerin değil bütün insanlığın büyük bir mirası olduğunu anlamayanlara tahammülü azdır; ama cumhuri­yetçiliğinden, seküler bir siyaset ve toplum hayatı kurma projesi ile barışıklığından taviz vermez… En önemlisi, millî tarihçilik adına birtakım ezberleri ve sa­vunmacı refleksleri birkaç arşiv belgesiyle süsleyip tekrar tekrar ortaya sürenlerin aksine, dok­sanlı yaşlarında bile angajedir, yani Türkiye’de pek kullanılma­yan entelektüel anlamıyla angaje bir zihindir.

    Emeklilikten ve şöhretine şöhret kattıktan, nice ödüllerden sonra yazdığı bazı eserleri örnek göstereyim. Biri makale, biri ki­tap: “Weber ve Patrimonyalizm” makalesi ve patronaj kitabı. Os­manlı tarihçileri bizzat patronaj konusuyla pek ilgilenmemişti ama sanat ve edebiyat tarihçi­liğinde serpilen bir yaklaşımdı. Halil Bey’in, Osmanlı tarihçiliği­ne sözünü ettiğim kuşatıcı bakışı ve o alanların da içinden konu­şabilecek bir kavramsal zengin­liğe sahip olmasıyla ortaya çıkan bir kitap, Patron ve Şair, yani doksan yaşına yaklaşırken da­ha önce hiç doğrudan ele alma­mış olduğu Osmanlı şiir dünyası üzerine yazdığı eseri.

    Bir diğer tarafı, hiç üzerin­de durulmayan bir tarafı, Halil Bey’in “tarih yazıcılığı”nın sade­ce tarih tarafında değil yazıcılık, yani yazarlık tarafında da ciddi­ye alınması gereken bir akade­misyen oluşudur. Verimli yayın hayatının tümü için aynı vurguy­la söylenemez belki ama, zaman zaman bir nesir ustası olarak okumaya değer. Tarih yazmanın, akademisyenler tarafından çok­ça gözardı edilen ediplik yanının hep farkındadır, nasıl yazmalı sorusu üzerine düşünür. “Her­menötik ve Oryantalizm” maka­lesinde, hocası Fuad Köprülü ile ilgili satırlarında Köprülü’nün sağlam açık bir nesre, bu tarz bir nesir üzerinden geliştirilen bir üsluba ne kadar önem verdiğini yazar. Sanırım bu konuda da Ha­lil Bey, hocasının çizgisi içinde ­addedilebilir.


    Halil Bey’in tarihçiliğiyle üslubunu yakından birleştiren, bir özelliği de kullandığı fiillerdir. “Osmanlılar bunu böyle yapardı, Osmanlı orduları şöyle giderdi. Osmanlı kadınları şu şekilde giyinirdi” gibi. İnalcık, “-ırdı” ekiyle yaratılan geniş zamanın gevşeticiliğine kapılmamış, tarihsiz ve dönemsiz genellemelerden kaçınmıştır.


    Kendi başına bir cilt tutacak bibliyografyası içinde her oku­runun muhakkak “en beğendik­lerim” listesi vardır. Benim için ilk okuduğumdan beri şaşmaz bir şekilde başyapıtı Fatih Dev­ri Üzerine Tedkikler ve Vesika­lar adlı çalışmasıdır, hem nesir hem tarihçilik örneği olarak… Bu kitapta dünya tarihinin en önemli olaylarından birini an­lamak üzere Halil İnalcık’la bir yolculuğa çıkarız, çıktığımızın bilincindeyizdir. Eğer bu kitap başarılı ise “1453 ve sonrasını, Fatih dönemini anlayacağız” bi­linciyle okumaya başlarız. Ama bir vak’a olarak olayın kendisi üzerinde pek durmayız; kendisi de durmayacağımızı yazar, bize daha yolun başında bunu sezdi­rir. Braudel’in Akdeniz kitabında belirttiği gibi, uzun soluklu derin dinamiklerin üzerinde durmak (tembel okurların kestirme­den yorumladığı üzre), olayları önemsememekten değildir; Ak­deniz kitabının tümünü İnebahtı savaşının anlamını ortaya çıkar­ma çabasının arka planı olarak değerlendirebilirsiniz.

    İnalcık’ın eserinde de sosyal, siyasal, iktisadi, hukuki arka pla­nıyla 1453’e ve tüm Fatih döne­mine biçim veren yapısal olgu­ları ve süreci anlamaktır işimiz. Dar anlamıyla vak’a tarihçiliği­ni aşma çabasını öne çıkararak süreç ve yapıların çok boyutlu tahlilini merkeze oturtan bir ta­rihçilik, bütün dünyada yeni ye­ni eser vermektedir o yıllarda. Yani 1950’lerden konuşuyoruz ve genç bir Türk tarihçisi olarak Halil İnalcık, çağdaş akımlarla uyum içerisinde olmaktan öte, o akımların temsilcisi olarak ben­ce en kayda değer, en olgun eser­lerden birisini vermiştir. Ve ben hâlâ Avrupa dillerinden herhan­gi birine çevrilmemiş olmasına esef ederim. Tabii eserin çeşitli parçaları Balkan dillerinde klasik oldu; bilhassa “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmparatorluğuna”; ama bir bütün olarak eseri ele alıp son yıllarda dünya tarihçilerinin yepyeni sorularına konu olan 15. yüzyılın ikinci yarısını, yani ye­niçağın başlangıcını yeniden de­ğerlendirmek üzere çevirmenin çok faydalı olacağını düşünüyo­rum. Çünkü her çeviri, bir yeni­den değerlendirmedir elbette.

    kyh_07321
    Bitmek bilmeyen bir enerjiyle çalıştı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2009 yılındaki bir törende şeyhülmüverrihin Halil İnalcık’ın elini öpüyor. Hoca son yıllarında iyice vites yükseltmiş, müthiş bir tempoda çalışarak, birbiri ardına yeni kitap ve makaleler yayımlamıştı.

    Halil Bey’in tarihçiliğiyle üs­lubunu yakından birleştiren, be­nim çokça üzerimde durduğum bir diğer özelliği de kullandığı fiil kipleri. Tarihselleştirici yakla­şımın bence en büyük düşman­larından birisi Türkçemizdeki “-ırdı” kipidir. “Osmanlılar bunu böyle yapardı, Osmanlı ordu­ları oradan oraya şöyle giderdi. Osmanlı kadınları şu şekilde gi­yinirdi” gibi. Şüphesiz yeri geldi­ğinde kullanılması gerekir ve çok da uygun düşebilir bazı genelle­melere; ama bu dönemsiz, tarih­siz konuşma tarzı, Osmanlı ta­rihçiliği içinde haddinden fazla yaygındır. Ama ben Halil Bey’in bazı yazılarını özel olarak ele al­dım ve sadece birkaç yazısını bu açıdan inceledim… Bilhassa çok müşahhas olguları ele alan ya­zılarını değil de, daha geniş za­manlı sorular soranları. Mesela “Türk Törü Geleneği”, “Türk Hu­kuk Tarihi” gibi yazılar, şüphe­siz, “-ırdı” kipine çok elverişli ya­zılardır. “Türk hukuk tarihinde şöyle yapılırdı, böyle davranılır­dı” diyebilir insan kolaylıkla, ge­niş zamanın gevşeticiliğine ka­pılabilir; ama öyle demiyor Halil Bey. “Türk Hukuk Tarihi” yazısın­da 192 yüklem var, bunlardan sa­dece ikisi “-ırdı” kipiyle çekilmiş. Kimilerine bu “ıdının dıdısı” gibi gelebilir ama, “-ırdı” kipinin bol­ca kullanan bir makaleyi alın ve bakın. O tarihsizliği, o dönemsiz­liği hissetmezseniz şaşarım.

    Fatih Devri Üzerine Tetkik­ler ve Vesikalar kitabına döne­rek, yine bu kitapla ilgili ama, Halil Bey’in birçok çalışmasına karakterini veren bir özelliğine değinmenin yeridir. Toplumsal tarihe ve olgulara solidarist, tesa­nütçü bakışın yaygın olduğu bir dönemde, yani 1940’larda 50’ler­de yazılmıştır; ancak toplumun katmanlarını, değişik zümreleri ve bunlar arasındaki çatışmaları ciddiye alan bir çalışmadır. Yine belki solidarist geleneğin için­den gelen ama katmanlaşmayı, zümreler arasındaki çelişkileri ciddiye alan, hatta analitik çatı­sını bu eksende kuran bir eser. Fetih bu kitapta fetiş ve bir telos olmaktan çıkar, toplumsal dina­miklerin ve çelişkilerin belirledi­ği bir siyasi tercih olarak anlaşılır kılınır. Savaş ve barış partileri kavramlaştırması, nitelemesi bu­güne kadar hepimiz için 15. yüz­yılın Osmanlı dinamiklerini an­lamakta çok önemli bir rol oynar. Sultan Mehmed’in neyi değiştir­mek ve nasıl bir düzen kurmak istediğini, bu partileri ortaya çı­karan faktörleri ve oynadıkları rolleri anlamadan anlayamayız (Burada hatırlamalıyız ki 15. yüz­yıl, yine Halil Bey’in kulaklarımı­za küpe ettiği üzere, hem kuruluş dönemini hem klasik devri an­lamak için kilit konumundadır). Parti ekseninde Osmanlı tarihi­ne ilk bakıştır benim bilebildiğim kadarıyla.

    Burada değişik siyasî tavır­ların ve ekiplerin varlığı, mesela Ahmet Refik Altınay’da olduğu gibi kaba, miyop bir çıkarcılı­ğın oluşturduğu faksiyonlaşma ya da romantize edilmiş yekpa­re ve mütecanis bir toplumsal dokunun dejenerasyonu, yoz­laşması değildir. Sözcüğün en derin tarihsel anlamında parti­leşen siyasal kişilik ve zümrele­rin, aralarındaki farklılıklar do­layısıyla belirli şartlara değişik tepkiler vermesi sonucu ortaya çıkan, değişik çıkar, tarz ve gele­neklere sahip çevreler arasında doğal olarak beliren, normali­ze edilmiş bir toplumsal çatış­malar örüntüsüdür. Partileş­me normalize edilmiştir ve ne o kaba, miyop çıkarcılık anla­mında faksiyonlaşmadır ne de mütecanis bir yapının yozlaş­masıdır durum. Siyasal hayatın hiçbir zaman çatışma ve çeliş­kisiz olamayan normal, olağan akışı içinde karşımıza çıkan bir örüntüdür. Taraflar “yoz” veya “hödük” veya “müfsid” oldukla­rı için değil, yaşadıkları maddi şartların ve siyasi geleneğin im­kanları çerçevesinde kendi akıl­ları ile hareket ettikleri durum böyledir. Elbette kişilik önemli­dir ama İstanbul’un fethi, belirli kişilerin karakter düşkünlüğü ya da savaşkanlığı, korkaklığı ya da maceraperestliği ile açıklanama­yacak, yapılara ve süreçlere eğil­memizi gerektiren bir olgudur. Bırakın siyasi şov ve söylemleri, günümüz akademik literatürün­de fetihle ilgili yayınlar, bir iki istisna hariç, 1954’te yayımlan­mış bu eserin hakkını vermek­ten uzaktır.

    Gökalp-Köprülü çizgisiyle olan entelektüel bağ, Halil Bey’in ömür boyu bilinçli olarak taşı­dığı, işlediği, derinleştirdiği bir bağdır. Mesela yine (Doğu-Batı dergisinde yayımlanan) “Her­menötik ve Oryantalizm” yazı­sında Fuad Köprülü’yü ele aldığı satırlarda, bu çok açıkça ortaya çıkar. Ayrıca yine aynı dergide bir Ziya Gökalp yazısında Ha­lil Bey bu çizgiyle olan entelek­tüel bağını tahlil eder. Burada Gökalp-Köprülü çizgisi ile ilgili çok şey vurgulanabilir ama, Halil Bey’in eserlerine damgasını vu­ran bir-iki yanını yine onun ken­di satırlarıyla zikretmeğe değer. Bunlardan biri, “Osmanlı çalış­maları” kavrayışındaki kuşatıcı yaklaşımı da geliştirmeye vesile olan “bütüncüllük” diyebileceği­miz tavırdır. “Milli kültürü ede­biyattan ekonomiye kadar tüm sosyal ve kültürel etkinlikleriyle bir bütün sayan Gökalp-Köprü­lü ekolü…” diye yazar Halil İnalcık. Birkaç sayfa sonraki cüm­lesi, bu fikrin devamı gibidir: Gökalp-Köprülü ekolü “belli bir kültürün edebiyat, sanat, hukuk, iktisat gibi türlü konularının ger­çekte bir bütünün içtimai hayat dediğimiz complexus’un çeşit­li yönlerinden ibaret olduğunu göstermesiyle mümtazdır” ya da fark edilir, seçilir. Sanırım bu çizgi içinde Halil Bey’in (bunu dönüştürücü katkılarını yadsı­mamakla birlikte) bütüncül yak­laşımını daha da iyi seçebiliriz.

    EZBER BOZAN YAKLAŞIM

    Halil İnalcık hocadan tarihte metot dersleri

    Halil İnalcık hocamız tarihî olayları açıklarken, “neden-niçin” sorularını yanıtlamadan konuya girmezdi. Onun konu ve kaynaklarla ilgili çerçeveyi baştan çizmesi ve sonrasında açıklayarak devam ettiği kavramlar sayesinde, isimler ve olaylar arasında kaybolmaz, dönemin siyaseti hakkında bir fikir sahibi olabiliriz.

    İSENBİKE TOGAN

    Bir zamanlar komşumun kızı bir ortaokul öğrencisi “Senin konularını okuyoruz. Herkesin ismi birbirine benziyor, sonra daha kim olduğunu anlayamadan bu kişiler birbirlerine giriyor. Buna da iç çekişmeler deniyor. Çok ilginç! Hep aynı şeyler oluyor. Sen bunları nasıl ayırıyorsun” diye sormuştu. O zamanki ortaokul ki­taplarında “iç çekişmeler” terimi yaygındı. Şimdi yeni kitaplarda bu terim yerine karışıklık sözcüğü kullanılıyor. Hangisi daha çok şey anlatıyor bilemedim. Ama komşumun kızının söyledikleri doğru idi. Kitaplarda çok isim vardı. Bu kadar çok isim olunca da, bunlar bir kulağımızda girip diğerinden çıkıyordu. Aklımızda kalan sadece iç çekişmelerdi. Zira bu terim bize bir şey anlatıyordu ama, içeriğini pek bilemiyorduk. Tabii konunun üzerinde de durmuyorduk.

    Aslında hep böyledir. İsimler ve olaylar güzel bir hikâyeyle beslenmedikçe aklımızda kalmaz; kavramlar kalır. İç çekişmeler sözü de bir kavramdır, ancak çekişmenin dışında olayın ne ol­duğunu ve nedenlerini bize söylemez. İşte daha yeni kaybettiğimiz ve bu derginin de yayın kurulunda bulunan Halil İnalcık hocamız, tarihî olayları açıklarken, neden, niçin sorularını yanıtlamadan yazma­mıştır eserlerini. Aşağıda alıntılarla örneğini vereceğim yaklaşımda da, isimler aklımızda kalmayabilir ama, ustalıklı bir kavramsallaştırma ile meselenin ne olduğunu anlarız.

    Aslında iç çekişmeler bir güç mücadelesidir. Halil İnalcık hocamızın verdiği 16. yüzyıl Kırım örneğinde, bugün çok sözü edilen bir konu karşımıza çıkmaktadır. O dönemdeki hanlar-beyler müca­delesinde, hanın elindeki “gücün temerküzü”ne (birikimine) karşı, gücün paylaşılmasını savunan beyler arasında çekişmeler ve çatışmalar ortaya çıkmıştır.

    Orta Asya kabile, boy gelenek­leri ile hareket eden, Çinggis Han evladı olmadıkları için han unvanı alamayan ve kendilerine “karaçu” denen beyler, Orta Asya atlı göçebe yönetim gelenekleri çerçevesinde, gücün han ile kendi aralarında pay­laşılmasından yana idiler. Tabii bu arada bu paylaşma eşit olarak düşü­nülmemeli, karaçu beylerin kararla­rı daha ziyade kendilerinin vermek istediği gözönünde tutulmalıdır. Halil İnalcık meseleye önce bu olay­ların anlatıldığı kaynağı tanıtarak başlar ve makalenin başında bunu açıklarken, bize kavramsallaştırma­yı da sunar (1983:52):

    IMG_9409

    “Bu eser, tipik bir bozkır hanlığını, Osmanlı İmparatorluğu modeline göre merkezî mutlaki­yetçi bir devlet haline getirmek isteyen han olan Sahip Giray’la, hanlığın “Cengiz Han’ın Yasa veya Türesi”ne göre “feodal” kabile devleti yapısını muhafaza etmek için uğraşan kabile aristokrasisi arasındaki ölümüne mücadelenin ilk elden tafsilatlı bir hikâyesini sunmaktadır”. Bilgiler ve ayrıntılar böyle bir kavramsal çerçeve içine konunca, verilen bilgilerin çetrefilli­ği bizi hiç yormaz, zira meselenin ne olduğunu biliriz. Kısacası kavramsal çerçeve rehberimiz olur, birbirine benzer isimlerle karşılaştığımız zaman kaybolmayız.

    Burada sözkonusu mücadeleler içinde Kırım han ailesinden bir ta­raftan Saadet Giray ve Sahib Giray, diğer tarafta İslam Giray bulunuyor­du (gördüğümüz gibi isimler gerçek­ten birbirine benziyor). Orta Asya gelenekleri çerçevesinde hareket eden beylerin en ileri gelenleri ise “Şirin” adını taşıyordu. Halil İnalcık, gücü eline almak isteyen hana ve taraftarlarına karşı Şirinler için “Sa­dece Kırım kabile aristokrasisinin desteğiyle İstanbul’dan bağımsız han olmak isteyen I. Mehmed Gi­ray’ın oğlu İslam Giray’da liderlerini buldular” demektedir.

    Hoca, sonrasında şöyle devam eder:

    “Saadet Giray gibi, şimdi de Sahib Giray, Osmanlı desteğinden faydalanarak hanın otoritesini tesi­se çalışıyordu. Fakat, kendisini Os­manlıların aslî arzusu olan Kırım’da barışı ve statükoyu garanti edecek yegâne güç olarak takdim eden, Şirinlerin begi otoritesini muha­faza etmeye kararlıydı. […] Ayrıca İslam Giray ve destekçileri Şirinlere karşı olan mücadelesinde Sahib Giray’ın Kırım’daki güçlü Nogay kabilelerinin işbirliğine güvendiği anlaşılmaktadır. […] Öte yandan Şi­rinler Kırım aristokrasisi üzerindeki liderliklerine meydan okuma olarak gördüklerinden, Mangıt-Nogaylar, Kırım kabile siyasetinde en önemli aktörler olarak ortaya çıkarlar”.

    Yukarıdaki anlatımdan gördü­ğümüz, statükoyu korumak isteyen beylere ve onların destekledikleri han namzedine (İslam Giray) karşı, sistemi değiştirmek isteyen hanlar (Saadet, Sahib Giraylar) içeriden temin edemedikleri desteğe karşılık dış güçlere (Nogaylar ve Osmanlılar) dayanıyorlardı. Önce kavramsal çerçevenin konması sonra da olayların sıralanması çerçeve­sinde isimler ve olaylar arasında kaybolmak yerine, o dönemdeki siyaset hakkında bir fikir sahibi olabiliyoruz. Kısacası eğitimde isimleri ezberlemek yerine, Halil Bey’in yol gösterdiği gibi kavramlarla anlama yolu­na gittiğimiz zaman algımız gelişir.


  • ‘Savaşırken yazılan tarih’in kahramanı

    Kore Savaşı’na damgasını vurmuş Kunuri Muharebeleri’nde bulunan hayattaki son subay Bahtiyar Yalta’yı kaybettik. Müstesna bir harp tarihçisi, yılmaz bir hayat savaşçısıydı.

    Yakın geçmişimizin önemli dönemeçleri­ne bizzat tanıklık etmiş; bunları kayıt altına almış, kitap­laştırmış bir emekli subayı, bir harp tarihçisini kaybettik.

    Bahtiyar Yalta 1950’de 1. Tu­gay’la Kore’de savaşıp Kunuri cehenneminden çıkmış, 1962- 63 Talat Aydemir kalkışmaları­na katılmış, hapis cezasına çarp­tırılmış, sonraki hayatını araştırmacılığa adamış müstesna bir insandı.

    2002 başlarında tanıştım kendisiyle. O tarihte Atlas der­gisi için bir Kore Savaşı dosyası hazırlamaya karar verdiğimiz­de, “bugün Kuzey Kore’de kalan Kunuri’ye gitmemiz lazım” di­ye düşünmüştük. Kore Savaşı sonundaki ateşkesten (1953) o tarihe kadar Türkiye’den bir Al­lah’ın kulu o bölgeye gitmemiş, gidememiş, ama en önemlisi, maalesef gitmeyi de düşünme­mişti! Kuzey Kore’ye öyle ko­lay kolay gidilemiyordu malum (sonradan biraz kolayladı). Hele hele gazeteci olarak imkansız­dı. Zaten vize almak için başvura­cak mercii yoktu; ya Beijing’e ya Sofya’ya gidecektiniz.

    Bu süreçte Ankara’da Genel­kurmay, Dışişleri Bakanlığı, vs. dolaşıp bir formül ararken, Bah­tiyar Yalta ismine tesadüf ettim. Kunuri muharebelerine katılıp sağ çıkmış, o sırada hayatta olan birkaç subaydan biriydi. Evinde buluştuk. İlk sözü “Ben kendimi buraya gömmüştüm, beni nasıl buldunuz?” olmuştu. “Kunuri’ye gitmek istiyoruz; Amerikalılar baş düşmanları olmasına rağ­men Kuzey Koreliler onlara izin vermiş ve orada kalan askerle­rinin kemiklerini araştırıp, geti­riyorlar. Biz niye yapmıyoruz?” dediğimde önce gülümsedi, son­ra birden ciddileşerek “tabii, çoktan yapmamız lazımdı ama bu unutulmuş bir savaş, devlet de millet de unuttu. Göncü, siz gazeteci olarak bu yolu açabilir­siniz, yılmayın” demişti.

    Kahraman savaş gazisinin cesaretlendirmesiyle, viza için bir yıl uğraştım; sonunda muci­ze gerçekleşti ve bir gece Türki­ye’nin Beijing elçiliğinden gelen telefondaki ses: “Kuzey Kore’e size 1 haftalık vize verdi, üstelik Kunuri’ye de gideceksiniz. Biz de şaşkınız, bu bir ilk, hemen buraya gelin” diyordu.

    Kuzey Kore ve Kore Sava­şı konuları, Özcan Yüksek’in fotoğrafları ile Atlas’ın kapa­ğından onbinlere ulaştı. Türki­ye’de belli bir azınlık dışında ilk kez insanlar Kore’de yaşanan­ları öğrendiler. Bahtiyar Yalta 1950 Kasım’ında 100 km. yü­rüyerek, “ümidinizi kesmeyin, çemberi kıracağız” diyerek sa­dece emrindeki 70 civarındaki askeri kurtarmamış; bizlere de aynı coğrafyaya gidip şehitleri anmak, durumu anlatmak için ümit vermiş, rehberlik etmişti.

    Sonrasında Yalta, TTK’dan yayımlanan Kunu-ri Muhare­beleri ve Geri Çekilmeler adlı eserini yazdı. Bu kitap, Kore Sa­vaşı üzerine Türkiye’de çıkan ilk ve tek harp tarihi kitabıdır. İlerleyen yıllarda, bizzat içinde bulunduğu Talat Aydemir darbe kalkışmalarına dair, Bir Darbe­cinin Gözüyle 27 Mayıs’tan 22 Şubat ve 21 Mayıs’a adlı, henüz basılmamış kitabını kaleme aldı.

    İlerleyen dostluğumuzda, onun ne kadar hayata bağlı bir insan olduğuna tanıklık ettim. Yüksek bir IQ’nun getirdiği müt­hiş mizah duygusunu ve kendini bilmenin, kendini eleştirebil­menin getirdiği objektifliği; ina­nılmaz bir disiplinle, metot bil­gisiyle birleştirmişti. Tarih onu unutmayacak.

  • Şapkasız çıkmam abi!

    1925 yılında yapılan şapka devrimi halkın günlük hayatına ilginç değişiklikler getirmişti. Şapka ile namaz kılmak mümkün olmadığından, cami girişlerinde bu yeni aksesuara özel vestiyer benzeri mekanlar oluşturulmuştu. Şapkaların, bastonların ve ayakkabıların bırakıldığı bu mekanlar, zaman içerisinde şapka takma alışkanlığı azalınca ayakkabılıklara dönüştü. Fritz Krause tarafından çekilen fotoğrafta, ibadetten sonra camiden çıkan vatandaşlar, numaralandırılmış sıralardan şapkalarını alıyor.

    (CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU)

  • Birlik-beraberlik derken kapanıp, yalnızlaşan Türkiye

    #Tarih Dergi 28. sayı « Kafa Dükkan

    Son darbe girişiminin ertesinde oluşan “birlik-beraberlik”in sadece bir hava olduğu kısa sürede ortaya çıkınca, Türkiye kaldığı yerden hayata devam etmeye başladı. Köprü-hastane isimlerini değiştir­mek, yeni köprüler yapmak, gazetecilik ve yazarlık yaptılar diye onlarca insanı tutuklamak gibi faaliyetler; ülkeyi vuran terör, şehit cenazeleri ve sınırötesi operasyonlarla birleşince, “eski Türkiye” hâlimizle yine başba­şa kaldık.

    Tarih, kendi içine kapanan bir ülkenin hastalanmadığı bir örnek yaz­mıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında belirgin bir nekahat dönemi yaşayan “hasta adam”ın, ortaya çıkan yeni virüslere karşı dayanıksız olduğu nere­deyse her hadisede ortaya çıkıyor. Her seviyedeki kurumlarımızın çürü­mesini, çürütülmesini FETÖ’ye, her türlü musibeti ABD’ye, terörü sadece terör örgütlerine havale ederek; “iç ve dış düşmanlar” klişesiyle, kendini bilmezlik içerisinde ve “yedirmeyiz” başlıklı kasabalı zihniyetiyle ülkeyi ve durumu idare ediyoruz.

    Bir ülke bilim, eğitim, üretim, sanat ve adalet olmadan nasıl yaşar? Bu yoksunlukta toplumsal barış olabilir mi? Sadece algı yönetimi, reaksiyon politikası, sürekli değiştirilen siyasi pozisyonlar, ecdad edebiyatı ve tabii inşaat ile nasıl bir gelecek kurulabilir?

    Şöyle kurulabilir diye düşünüyorlar: “Bu problemleri dile getirmem. Getirenleri sustururum. ‘Zaten bunlar dış güçlerin maşasıdır’ derim. Ken­dimce bir sanal gerçeklik dayatıp, bunun içinde sadece kendime benzeyen bir ahali yaratmaya çalışırım”.

    Türkiye bu zihniyetle yeni tanışmıyor ama, her duvara tosladığımız­da nedense kafamızın bu kısmını kontrol eden bölüm zarar görmüyor. Aklı başında biliminsanları, tarihçiler, sağduyu sahibi insanlar ise, Türkiye’nin bugünden itibaren başta eğitim olmak üzere birçok temel alanda uzun va­deli gelişme planları yaptığı takdirde, ancak 15-20 sene sonra rekabetçi, gelişmiş, gerçekten demokratik ve yaşam kalitesi yüksek bir ülke haline gelebileceğini söylüyorlar.

    Bir yandan “Çanakkale ruhu” gibi büyük laflar ederken, diğer taraftan bu milletin tarihî-kültür miras alanı olan Çanakkale muharebe alanları­nı özelleştirme kapsamına alırsanız; erozyona uğramış değerler sistemi­ni, cumhuriyetin kuruluş koordinatlarıyla revize etmezseniz, “yedirmeyiz” dediğiniz ülkenin zaten ne tadı ne tuzu ne de ruhu kalacak.

  • Moskova Mahkelemeri: Stalin’in Kızıl Terörü

    Moskova Mahkelemeri: Stalin’in Kızıl Terörü

    Bundan 80 yıl önce Sovyetler Birliği’nde başlatılan büyük siyasi- etnik tasfiye sırasında, yaklaşık 1 milyon kişi öldürüldü, milyonlarca Rus toplama kamplarına gönderildi. 1938’e varıldığında, 1917 Devrimi sırasındaki Bolşevik merkez komitesinden neredeyse sadece Stalin sağ kalmıştı. “Büyük Terör” adını alan temizlik hareketiyle, yeni egemenlerin bürokratik rejimi ülkeye hakim oldu.

    ACILIS

    Ağustos 1936 ila Mart 1938 arasında Stalin’in eski muhaliflerini, hasımlarını ve gözden düşmüş veya kazaya uğramış parti- devlet yöneticilerini tasfiye ettiği üç mahkemeye Moskova Mahkemeleri adı verildi. Kızıl Ordu mensupları için ayrıca kapalı bir mahkeme daha vardı. Bu göstermelik siyasi mahkemelerin yanısıra, bölgelerde ve özellikle sınır boylarında etnik temelde bir dizi yargılama da yapılmıştı. Bir bütün olarak “Büyük Terör” adını alan bu temizlik hareketi Rusya’nın köklü bir dönüşüm geçirmesinin bir göstergesiydi.

    Moskova Mahkemeleri, 1930’lu yıllarda yeniden şekillenen rejimin tabiatı ve yeni egemen seçkinlerin toplumsal mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak belirmiştir. Parti ve devlet bürokrasisinde 1920’li yılların ortalarından itibaren başlayan dönüşüm, çalkantılı ve baskıcı bir toplumsal modernleşmeyle atbaşı giderek on yıl sonra yeni bir rejimin kurulmasına varmıştır.

    Tasfiyeler sonucunda başta siyaseten bir kıymet-i harbiyesi kalmayan 1917 Ekim Devrimi’nin hayattaki Bolşevik Partisi önder kadroları olmak üzere, Kızıl Ordu’nun önde gelen kadroları idamlar dahil çeşitli cezalara çarpılarak SSCB’nin yönetici elitinde radikal bir değişikliğe yol açıldı; böylelikle Stalin’in mutlak egemenliğinde, varoluşlarını devrime değil “yeni rejim”e ve elbette onun şefine borçlu olan yönetici kesimin iktidarı perçinlendi.

    Gelişmelerin en simgesel belirtisi, 1917 Ekim’indeki merkez komitesinden Stalin dışında kimsenin neredeyse sağ kalmamış olmasıydı. Daha kesin bir ifadeyle, Lenin dönemindeki Politbüro’dan sadece Stalin, Kalinin ve Molotov sağ kalacaktı. Artık “1937 Kuşağı” denen ve varlıklarını Stalin’e borçlu olan Hruşçov (Kruşçev), Beria, Malenkov, Jdanov, Brejnev gibi isimler sahnedeydi.

    Moskova Mahkemeleri aslında hiçbir gücü olmayan siyaseten birçok kez Stalin’e teslim olmuş, pişmanlıklarını dile getirmiş “eski Bolşevikler” veya yine herhangi bir siyasal gücü olmayan (dünyanın birkaç ülkesinde küçük çevreler hariç), kendisine vize verilmediği için Türkiye’den Fransa’ya oradan Norveç’e ve son olarak da Meksika’ya gitmek zorunda kalan Troçki ve yandaşlarına karşı gibi gösterilmişse de, bütün bu temizlikler parti- devlet aygıtının tepeden tırnağa yenilenmesi için uydurulmuştu.

    cc-1917
    1917 Devrimi’nin merkez komite üyeleri Bolşeviklerin devrim sırasındaki yönetici kadrosu, çok büyük oranda Moskova Mahkemeleri sürecinde idam edildi.

    Eskilerin mahkûm edilmeleri yetmezdi; Stalin yeni bir tarih yazmak için onların itibarlarını da yok etmeliydi.

    Stalin’in yönetiminde Moskova Mahkemeleri, 1919’da “Dünya Devriminin merkezi” olarak kurulmuş olan Komünist Enternasyonal’in de köklü dönüşümler geçirdiği bir evrede gerçekleşti. Almanya’da Hitler’in iktidara yürüyüşünü, Hitler’e karşı sosyal demokratlarla işbirliğini reddederek kolay­laştıran Stalin yönetimi; Fran­sa’da ise sosyal demokrasinin yanı sıra kimi burjuva partile­rini de müttefik edinmiş, İs­panyol Devrimi’nde ise ben­zer bir politikayla Barcelona komününü boğaz­layarak yoluna de­vam etmişti. 1935’te yapılan Komintern (Komü­nist Enternasyonal) kongresi fiilen son kongre (1943’te fesih edildi) olarak tescil edildi ve SSCB’nin dünya politikasında kesin bir ters dönüş yapıldı.

    Büyük Terör’ün temeli

    SSCB’de cebri kolektifleştir­menin ürünü olan kıtlık, nü­fusun yarısını oluşturan 70 milyon insanı vurmuştu. Kıt­lıktan ve hastalıktan 1930-33 arasında 4,6 ila 8,5 milyon insan öldüğü tahmin ediliyor. Bütün engellemelere rağmen milyonlarca insan kıtlık böl­gelerinden kaçarak kentlere yığıldı. Moskova’nın nüfusu 1928’den 1933’e 2 milyondan 3,4 milyona çıktı. 1926-30 ara­sı kentlerin nüfusu 30 mil­yona kadar yükseldi. Birinci beş yıllık plan çerçevesinde büyüme oranı yüzde 44’tü ve bu oran neredeyse 1897-1926 arasındaki toplam büyüme ka­dardı. Ücretli emek gücü 10 milyondan 22 milyona yük­seldi. Sonuçta, iş disiplininin zorla dayatıldığı, milliyetçili­ğin coşkulu şekilde yükseldiği, kariyerizmin ödüllendirildiği ve yeni bir bürokratik konfor­mizmin belirginleştiği kentler, kitlesel biçimde kırsallaştı.

    Moshe Lewin’in ironik bi­çimde işaret ettiği gibi, bu bü­yük karmaşıklık içinde toplum, sınıfsal ilişkiler yok olduğu için değil, tüm sınıflar “şekilsiz ve kaynaşma içinde” bulunduğu için, neredeyse meşhur “sınıf­sız toplum” haline geldi.

    Hızlı sanayileşme yeni kadrolara ihtiyaç duydu ve bunlar ortalama yedi yıllık bir eğitimle devlet kadrolarında yer alırken “eski”leri gölgede bırakmaya başladılar. Bunla­rın siyasal eğitimi de üstünkö­rüydü; ikinci elden veya tahrif edilmiş metinlerden öğreni­yorlardı. Parti tarihi 1927’den itibaren çarpıtılmaya başlan­mış; Marx’ın Paris Komünü derslerinden çıkardığı sosya­list işleyişin (demokrasi) te­mel özellikleri çiğnenmişti.

    Maddi teşviklerle bu yeni elit beslendi ve toplumsal hiye­rarşide yeni bir yer edindi. En üstte Nomenklatura yer alıyor­du. 1939 başında Nomenkla­tura’da yer alan 32,899 kişinin 15,485’i, 1937-38’de atanmıştı.

    Cebri kolektivizasyon ve hızlandırılmış sanayileşme an­cak şiddet yoluyla sürdürülebi­lirdi. Buna uygun olarak yöne­tici aygıtta bir patlama yaşandı. Moshe Lewin tarafından ana­liz edilen arşivlere göre, 1928- 1939 arasındaki 10 yıllık za­man diliminde yönetici perso­nel sayısı 1 milyon 450 binden 7,5 milyona, beyaz yakalı işçi sayısı ise 3,9 milyondan 13 mil­yon 800 bine yükseldi. Böylece bürokrasi, kendi çıkarları olan, gerçek ve belirgin bir toplum­sal güç haline geldi.

    Temizliğin ayak sesleri

    1933’den 1935’e kadar partiye yeni üye kabul edilmediği gibi 340 bin üyenin elendiği bir te­mizlik yapılmıştı. Bu dönem­de, sonradan Büyük Terör’ün bütün aksaklıkları sırtına yük­lenecek olan Yejov en üst ka­demelere doğru tırmanmaya başladı.

    1934’teki parti kongresin­de (Muzafferler Kongresi) Bu­harin, Kamanev, Zinoviev, Ri­kov, Tomski, Piyatakov ve di­ğer eski Bolşeviklerin, Stalin’e övgüler düzerek hatalarını ka­bul etmelerine izin verilmiş­ti. Bütün zamanların ve bütün halkların en büyük şefi oydu.

    Aralık 1934’te Leningrad örgütü başkanı Kirov’un bir cinayete kurban gitmesi üzeri­ne Stalin durumdan vazife çı­karacak ve kimi yazarlara göre Almanya’daki “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne benzer bir hareket başlayacaktır. Birkaç ay önce gizli polis teşkilatı GPU, ye­niden yapılandırılarak NKVD adını almıştı.

    1934 kongresinde seçilen 139 merkez komite üyesin­den 102’si kurşuna dizildi, 5’i intihar etti. Delegelerin yüzde 54,6’sı hapse atıldı. 1934 parti kongresinin 1966 delegesin­den 1108’i tutuklandı, 848’i kurşuna dizildi.

    Gerçek nedenler

    Mahkemelerde avukat, kanıt vs. gerekmiyordu. İşkenceyle ve­ya itirafları karşılığında serbest bırakılacakları vaatleri ile sa­nıklar verdikleri ifadelerle ken­dilerini ve birbirlerini suçlamış oluyordu ve bu da idam edilme­leri için yeterli bulunuyordu!

    Başta Ekim Devrimi’nde önemli rolleri olan eski Bol­şeviklere yönelik düzmece, göstermelik davalar, siyasal yöneticilerin önemli oranda tasfiyesi, orduda neredeyse bütün tecrübeli içsavaş yaşa­mış kadroların temizlenmesi kentlerde çok farklı nedenler­le geniş tutuklamalar, kolektif­leştirmeden kalma bir hesap­laşma sevdasıyla “Kulak”lara yönelik operasyon, etnik-ulu­sal temizlikler bir anda üs üste binercesine patlak vermiş gibi gösterildi. Stalin’in doğrudan denetimi ve yönetimi altında­ki Büyük Terör’ün göstermelik değil de gerçek nedenleri hak­kında ne söylenirse söylensin, sonuçta parti-devletin büyük bir tasfiye hareketi ile yeni­lendiği gerçektir.

    Parti içinde temizlik devam ederken, Ağustos 1936’da (daha sonra 1. Moskova Mahkemesi olarak anılacak olan) Zinovyev ve Kamenev’in dahil olduğu bir grubun yargılanmasıyla parti içi terör zembereğinden bo­şalmaya başladı. Savcı 1920’de Bolşeviklere katılan eski Men­şevik Vişinski’ydi. Stalin, “Troçkist-Zinovyeci Merkez” adında bir davanın üretilme­sinde ısrar etti. 1932’de söz­de böyle bir blok kurulmuştu. Ağustos ayında beş gün içinde bitirilen davaların ardından Zi­noviev, Kamanev ve 14 sanık idam edildiler.

    Ağustos 1936’daki ilk du­ruşmada rejimin en tehlike­li düşmanı olarak “Troçkizm” gösterilmiş, Kasım ayına doğ­ru hedef genişlemiş ve ulusal ekonomideki “sabotajcılar” ve “halk düşmanları” kategorisi de eklenmiştir.

    Büyük Terör’ün zirvesi olan 1937’de Stalin, halkı da kad­rolara karşı çıkmaya ve onla­rı ihbar etmeye davet etmiş­tir. Zaten birkaç yıldır NKVD her okulda her devlet dairesin­de ve her fabrikada kendisine muhbirlik yapanlardan oluşan devasa bir ağ kurmuştu (Ek ge­lir sağlamak için tamir işleriy­le uğraşan bir işçi, 1935’te fazla para istediği için komşuları ta­rafından “bodrumda Troçki’yi saklıyor” diye ihbar edildi ve bir çalışma kampında üç yıl ce­zaya çarptırıldı. Asılsızlığı bi­linse de kaynağı kurutmamak için ihbarlar değerlendirilme­liydi! Aslolan ihbar mekaniz­masının iyi işlemesiydi.)

    Yejov, İçişleri Halk Komi­seri oldu. Aralık ayında “Para­lel Anti-Sovyet Merkez” diye­rek, Radek, Piyatakov gibi “es­kiler”in üzerine gidildi. Ocak 1937’te yine birkaç gün içinde yargılama ve infazlar yapıldı.

    Kızıl Ordu’da tasfiye

    Mayıs 1937’de, sekiz üst düzey Sovyet generali vatana ihanet, casusluk ve askerî darbeyle hükümeti devirme suçlama­sıyla tutuklandı ve iki hafta sonra yapılan kapalı bir duruş­manın ardından idam edildi­ler. Stalin’in ordu içinde baş­lattığı bu tasfiyeler 35 bin kişi­ye kadar ulaştı.

    Savunma Halk Komiseri yardımcısı ve bir efsane olan Mareşal Tuhaçevskiy, Troç­kistler, sağ muhalefet ve Al­man gizli servisiyle birlikte komplo hazırlamakla itham edilerek tutuklandı. İşkencey­le sorgulandı, kan revan içinde Stalin’in önüne çıkarıldı. Bu ordudaki temizliğin tepedeki görünümüydü. Savunma Halk Komiseri Voroşilov, 1937-38 yıllarında ordudan 40 bin ki­şinin tasfiye edildiğini belirtti (bunların dörtte biri zamanla görevlerine döndüler).

    Kızıl Ordu’daki temizlik sı­rasında yüksek komuta kade­mesindeki 767 subaydan 412’si kurşuna dizildi, 29’u hapishane öldü, 3’ü intihar eti ve 59’u zin­danlarda çürüdü. 1941 yazın­da yarbay ya da albay rütbesin­deki subayların %75’i ve siyasi komiserlerin %70’i bir yıldan kısa bir süredir görevdeydi… 1940’daki Finlandiya savaşı, Kızıl Ordu’nun savaşa hazır ol­madığını gösterecekti

    ‘Gizli blok’

    Mart 1937’de Stalin, “Zinov­yevci-Troçkist blok Alman gizli polisinin bir casusluk ve sabo­tajcı-terörist acentasına dö­nüşmüş” dedi ve bu örgütün SSCB’yi yıkmak isteyen Fransa ve İngiltere tarafından destek­lenen Finlandiya, Baltık ülkele­ri, Polonya, Romanya, Türki­ye ve Japonya gibi ülkelerle de ittifak içinde olduklarını ifade etti. Aynı toplantıda Yejov, “Ja­pon-Alman-Troçkist ajanların yıkıcı, sabotajcı ve casusluk fa­aliyetlerinden çıkarılacak ders­ler” adıyla bir sunum yaptı. Te­mizlik NKVD’nin bölüm şefleri ve yardımcılarının tutuklanma­sıyla başladı. Sonradan verile­cek resmî rakam, 7298 NKVD mensubunun tasfiye edildiğiy­di. Önce temizliği derinleşti­recek kadroları terfi ettirmek gerekiyordu. NKVD memurla­rının maaşları yükseltildi. Orta­lama işçi ücreti 250 ruble iken NKVD’lilerinki 3500’e çıktı.

    2 Temmuz 1937’de Polit­büro’nun idama kadar karar verme yetkisi tanıdığı üç kişi­lik heyetler için kotalar tespit edildi ve bölgelere gönderil­di. Kotalar, idam edilecekler ve kamplara gönderilecekler olmak üzere iki kategoriden oluşuyordu. Belirlenen kotalar becerikli yerel NKVD yöne­ticileri tarafından rahatlık­la aşılabiliyordu. Yani suçlu­lar isim isim değil, “sayı ile” belirlendiler hemen ardından 00447 sayılı karar uyarınca “hainler”in eşlerinin de 5-8 yıl kamplara kapatılmaları ka­bul edildi. Çocuklar da devlete kaldı. Bu süreçte 18 bin eş ve 25 bin çocuk kayboldu.

    Sonuçta kabaca şöyle bir tablo ortaya çıktı:

    Kuzeydoğu’daki ünlü Koli­ma kampında 1934’te 350 bin kişi varken 1941’de bu rakam 3 milyona çıkmıştı!

              Yıl    Tutuklanan  
    kişi sayısı
    Çalışma kaplarına    
    gönderilenler
    1937      820.881 
    1938      96.3679        539.923
    1938     1.317.195       600.724

    Etnik tasfiyeler

    Ocak 1938’den itibaren terö­rün ağırlık merkezi etnik ope­rasyonlara yöneldi. 1937’de­ki “Kulak” operasyonları artık geride kalmıştı. Etnik operas­yon için kota sistemi uygu­lanmadı. Bu operasyonlarda 350 bin kişi tezgahtan geç­ti, bunların 247.000’ine ölüm, 88.000’ine çalışma kampı ya da hapis cezası verildi.

    1937’de Alman asıllı yurttaş­lar da dahil olmak üzere Alman­ya ile herhangi bir şekilde bağ­lantısı olanlar tutuklanıyordu. 65 bin kişiden 55 bini mahkûm oldu, 4 bini idam edildi! Arala­rında birçok siyasi mültecinin de bulunduğu sürgün Polonyalı­ların sayısı, esas olarak Ukray­na ve Beyaz Rusya sınırında ol­mak üzere 1,5 milyondu. 170 bin Koreli sürgün edildi. Komintern içinde de bir temizlik yürütül­dü; SSCB’de bulunan yabancı komünist partilerin önemli bir kısmı yok edildi.

    Terör zıvanadan çıkıyor

    1938 Mart ayında ise 3. Mos­kova Mahkemesi olarak anı­lan ve Buharin, Piyatakov gibi Lenin’in vasiyetnamesinde (partiye mektup) partinin en parlak gençleri olarak belirti­len “eski Bolşevik”ler tekrar hedefe alındı. İspanya İçsava­şı’nda “Troçkist” avına çıkan generaller, casuslar, Stalin’in Madrid elçisi eski Troçkist Antonov-Ovseenko da (ihtilal­de Kışlık Sarayı ele geçirmiş­ti) temizlenenler arasındaydı.

    Ağustos 1938’de Gürcistan parti lideri Beria, içişleri bi­rinci yardımcılığına ve kısa bir süre sonra NKVD başkanlığı­na getirildi; böylelikle Yejov’un kuyusu kazılmaya başlandı.

    Kasım 1938’de temizlik durduruldu. Stalin, temizlik ameliyesinin kendisine elbette karşı değildi. Ancak ortaya çı­kan huzursuzlukları da bir aşı­rılık diye nitelendirdi ve bun­ların sorumlusu olarak NKVD ve Yejov’u gösterdi. Yejov önce içişleri halk komiserliğinden istifa ettirildi, ardından 10 Ni­san 1939’da tutuklandı. Oda­sında yapılan aramada bol içki şişesinin yanısıra, Kamanev, Zinoviev ve diğer önde gelen isimlerin idam edildiği kurşun­lar, üzerinde adları yazılı bir kağıda sarılı olarak bulundu. Haziran 1939’da, uzun yıllar boyunca Almanya, Polonya, İn­giltere ve Japonya’ya casusluk yapmakla suçlandı. Savcı, avu­kat ve tanık olmadan yargılan­dı. Kendi talimatıyla yapılan bir NKVD infaz yerinde kurşu­na dizildi. İktidardayken somut deliller yerine sözde itiraflar peşindeydi; kendisi yargılanır­ken itirafa gerek bile yoktu.

    İHANETE UĞRAYAN DEVRİM

    Troçki’nin önce ailesi sonra kendisi öldürüldü

    Troçki’nin yakın uzak akraba­ları da 1936-38 temizliğinde NKVD tarafından öldürüldü: Erkek kardeşi Aleksandr, kız kardeşi Olga, ilk karısı Aleksan­dra Sokolovskaya, Rusya’da kalan oğlu Sergey ve intihar etmiş olan kızı Zinaida’nın her iki kocası. Troçki’nin diğer oğlu Lev Sedov da Paris’te bir klinikte 1938’de öldü.

    Moskova Mahkemeleri başlarken Norveç’te sürgün olan Troçki, eşi Natalya ile birlikte, devlet başkanı Cardenas’dan alınan bir vizeyle 1937 başında Meksika’ya vardı. Mahkemelerin suçlamalarına karşı zamanın ünlü pedagog ve filozofu profe­sör John Dewey başkanlığında Moskova Mahkemelerini soruş­turma komisyonu oluşturuldu.

    Troçki kendisine yönel­tilen suçlamaları maddi ve siyasi olarak çürüttü. Kısa bir süre önce bitirdiği Sovyetler Birliği üzeri­ne çalışmasının (İhanete Uğrayan Devrim) bir devamı olarak Stalin’in Cinayetleri başlıklı kitabında hem bu komisyona verdiği ifadeleri derledi hem de Mahkemelerin Rusya’nın siyasal ve toplumsal tarihindeki yerini değerlendir­di. Bugün arşivler açıldıktan sonra bu komisyona verilen ifadelerle arşiv belgelerini karşılaştırmak ibret verici.

    Herkesin bunca insanın “itirafları” karşısında şaşkın­lığına dair şöyle diyordu: “Söz konusu ‘itiraf’ kâbuslarını açık­lamanın tek yolu, bu sanıkların inançlarından geçmiş yıllar boyunca pek çok kez döndük­lerini bir an için bile gözden kaçırmamak olacaktır”.

    Mahkemedeki bütün iddia­ları kılı kırk yararak incelerken, ağırlığı Rusya’daki toplumsal ve siyasal dönüşüme vermişti. Ki­tabın son bölüm başlığı “Sonun Başlangı­cı”ydı.

    STALİN TERÖRÜ VE TÜRKİYE

    Ali Cevdet idam edildi, Nâzım ucuz atlattı

    Türkiye Komünist Partisi (TKP) Dış Bürosu, 1933’te çıkarılan 10. yıl affıyla parti yöneticilerinin özgürlüklerine kavuşmasının ardından, 1934 içinde genişletilmiş toplantılar yaptı ve bu toplantılarda bir “Kara Liste” de oluşturuldu; bu listede Nâzım Hikmet’in de aralarında bulunduğu “Troçkist-polisçi muhalefet” de yer aldı. Nâzım Hikmet’in Moskova Mahkemeleri sırasında Türkiye’de olması, muhtemel bir felâkete uğramasını engellemiştir. Türkiye Komünist Partisi’nin KUTV’daki (Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) temsilcisi Ali Cevdet, Türkiye’de 1925 TKP davasında gıyabında mahkûm oldu, Berlin’de Tıp tahsili sırasında “Berlin Türk Talebe Cemiyeti” başkanlığı yaptı; 1926’dan itibaren TKP Dış Büro üyesi olarak Moskova’da yaşadı. 1929-1930 yıllarında Türkiye’de gizli siyasal faaliyet yürütüp yakalanmayan tek MK üyesi olarak Moskova’ya döndü. 8 Ekim 1937’de tutuklandı ve 19 Şubat 1938’de idama mahkûm edilerek hemen kurşuna dizildi. Yirmi yıl sonra itibarı iade edildi. Adı bulunan listenin altında Stalin, Molotov ve Kaganoviç’in imzaları bulunuyor. Listeyi hazırlayan NKVD görevlisi ise Aralık 1938’de tutuklanıp Ocak 1940’da kurşuna dizildi. İtibarı da iade edilmedi.

  • İNSAN DOĞDULAR, İNSANÜSTÜ OLDULAR AMA İNSAN KALDILAR

    Gizli korku ve isteklerini olağanüstü yeteneklere sahip kahramanlara yansıtmak, insanlar için her zaman bir ihtiyaç oldu. Bir zamanların destan kahramanları, bugün fantastik edebiyat, çizgi roman ve sinema karakterlerine dönüştü. Ama misyonu ne kadar değerli, kendisi ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir süper kahraman kusursuz değildi, hepsinin insani zaafları vardı.

    Tarihî ve modern efsaneler

    Yunan mitolojisine gö­re Akhilleus, Tesal­ya’daki Myrmido­nes’lerin kralı Peleus’un oğ­luydu. Ancak annesi Thetis bir su perisiydi ve oğlunun kendisi gibi ölümsüz olma­sını istediğinden doğar doğ­maz bir ayağından tutarak bebeği Styks ırmağına sokup çıkarmıştı. Ne yazık ki bu süper kahramanın büyülü suya girmeyen topuğu be­deninin diğer parçaları gibi ölümsüz değildi ve Akhilleus’un hayatı topuğuna gi­ren bir okla sona erecekti.

    Süper ötesi kahramanlar Korfu’daki freskoda Akhilleus, Ak Devle savaşan Rüstem, ejderhayı öldüren Aziz Yorgo ve gücünü kaybeden Süpermen.

    İsfendiyar, Firdevsi’nin Şehname’si sayesinde bugün de adı yaşayan bir süper kah­ramandı. Zerdüşt’ün gözde bir müridi olarak onun ta­rafından olağanüstü güçler­le donatılmıştı. Ancak Zer­düşt’ün mucizevi yenilmez­lik havuzuna daldığında, maalesef gözlerini kapatmış­tı. Sonunda ölümü gözlerin­den olacaktı: Rüstem’in fır­lattığı simurg tüyünden ya­pılma okla kör olup ölecekti.

    Rüstem ve İsfendiyar

    Rüstem, İsfendiyar’ı gözlerine ok atarak yeniyor (solda). İsfendiyar, vahşi hayvanlarla savaşıyor (Şehname, 16. yüzyıl). Her ikisi de yedişer sınavdan geçen bu iki kahramanın karşı karşıya gelmesi, Şehname’nin en önemli bölümlerinden biridir. İsfendiyar babasının zorlamasıyla Rüstem’i esir almak ister ama Rüstem İsfendiyar’ı gözlerinden vurur. İsfendiyar ölmeden önce Rüstem’e kendisini suçlamamasını, gerçek suçlunun babası olduğunu söyler.

    Almanya ve İskandinav­ya’daki Nibelungen veya Volsung Sigurd efsanelerine göre, bir zamanlar Siegfried (veya Sigurd) diye bir kah­raman yaşıyordu. Bu kah­raman bir ejderha öldür­müş, sonra da onun kanın­da yıkanmıştı. Ne yazık ki, bu kanlı banyo sırasında bir yaprak sırtına yapışmıştı. Siegfried’in bedeninde yeni­lebileceği tek yer, sırtıydı.

    Yüzyıllar sonra 1938’de yazar Jerry Siegel ve çizer Joe Shuster, Süper­men (Superman) adında bir çizgi kahramanın serüven­lerinin ilkini yayınladılar. Süpermen başka bir geze­gende dünyaya gelmişti ve kesinlikle yenilmesi müm­kün değildi. Bir süre sonra, yazar Siegel, yarattığı karak­terin kırılgan bir noktası, bir zaafı olması gerektiğini farketti; aksi takdirde okur­lar sıkıntıdan patlayacaklar­dı. 1943’te “kriptonit” adlı bir maddeyi öyküye soktu: Bu madde, Süpermen’in ge­zegeni Kripton’da bulunan bir radyoaktif elementti. Bu maddeden yayılan radyasyo­na maruz kaldığında Süper­men’in bütün doğaüstü gücü yok oluyordu.

    Thetis oğlu Akhilleus’u Styks ırmağına sokuyor.

    Goscinny ve Uderzo’nun ünlü çizgi roman dizisi Aste­riks’te (Asterix), Romalılar tarafından sarılmış bir Gal­ya köyünde, büyülü iksir bir kazanda pişirilerek hazırla­nıyordu. Bunu içen Galya­lı köylüler, “üç köpük içen Köroğlu” gibi insanüstü güç­lere sahip oluyordu, ancak bu güç geçiciydi. Obeliks ise küçükken bu kazana düş­tüğünden, onun güç kazan­ması için ikide bir iksirden içmesi gerekmiyordu. Bu hi­kaye yukarıdakilerin aksine mizahiydi. Ancak Obeliks’in aslında “ciddi” süper kahra­manlardan farkı yoktu, kü­çükken büyü kazanına düş­müş ve kalıcı bir insanüstü güç kazanmıştı.

    Bu efsanevi kahraman­lar arasındaki ortak nokta çok açıktı: İnsan (ölümlü) olarak doğmuş, ölümsüzlüğe ve yenil­mezliğe ulaşmak için tanrı­sal bir suya girmişti; ama son derece sıradan, insani neden­lerle bedenlerinin bir parça­sı açıkta kalmıştı. Bu yüzden ölümsüzlüğe ulaşamamış, tan­rılaşamamışlardı. Hepsinin de insani, ölümlü ve zayıf bir noktaları vardı.

    Bazen bu kahramanların anlı şanlı ailevi kökenleri ola­bilirdi. Örneğin en eski efsa­nelerden birine adını veren Gılgamış bir süper kahraman­dı ama, üçte iki tanrı, üçte bir insandı ve ölümsüzlük peşin­deki yolculuğu ölümlülüğü ka­bul etmesiyle sonuçlanıyordu. Hayalî kahramanların öykü­lerini dinleyenleri, okuyanla­rı ve seyredenleri yüzyıllarca cezbeden, onlarla özdeşleşme­lerini sağlayan, işte bu kusurlu yanlarıydı.

    Herakles’in 12 işinden biri: Kyrenitis adlı geyiği öldürüyor. Adolf Schmidt’in resmi (19. yüzyıl).

    Dünyanın çeşitli toplum ve dönemlerini kapsayan bu öy­külerdeki ortak özellikler, İs­viçreli düşünür, psikiyatri ve psikolojinin babalarından Carl Jung’un “ortak bilinçaltı” ku­ramını geliştirmesine yol açtı. Ona göre “kahraman arketipi”, insanoğlunun ortak bilinçaltı­nın bir ürünüydü. Ortak kor­ku, kaygı ve isteklerimizi ifade ediyordu. Bu görüşe dayanan Amerikalı düşünür ve mito­loji uzmanı Joseph Campbell 1949’da Bin Yüzlü Kahraman (The Hero with a Thousand Faces) adlı kitabını yayınla­dı. Bu kitapta bütün mitoloji­lerin ortak noktalarını arıyor, “kahraman”ın binbir yüze sa­hip olsa da, aslında tek bir ar­ketipe indirgenebileceğini öne sürüyor, onun serüvenini 17 adımda özetlemeye çalışıyor­du. Bu kitabın etkisi büyük ol­du. Örneğin “Yıldız Savaşları” filmlerinin yaratıcılarından George Lucas, fantastik öykü­sünün ana hatlarını oluştururken Campbell’den esinlendiği­ni belirtti.

    Süper kahraman, bir tan­rı değildi. Hatta çoğu zaman sıradan bir insanoğlu olarak dünyaya geliyordu. Zor koşul­lar altında doğup büyüyordu. Annesinin emziremeden öldü­ğü, hayvanların sütüyle besle­nerek hayatta kalan kahraman hikayeleri çoktu. Bir yetim ve­ya yoksul bir ailenin çocuğu olarak büyüyen genç, ergen­lik çağına tam ulaştığı sırada bütün yaşamını değiştiren bir olayla karşılaşıyordu. Örneğin Anadolu’da anlatılan Köroğlu öykülerinden birinde olduğu gibi: Babası Bolu beylerinin atlarından sorumlu imrahor olarak çalışan genç Ali (yaşı yöreye ve hikayeye göre 12-15 arasında değişiyordu), babası­nın gözlerine haksız yere mil çektirilip kör edilince, bu ada­letsizliğe isyan ediyor ve süper kahramanlığa doğru yolculuğu başlıyordu. Bir bey veya kralın haksız, adaletsiz yönetimi ne­deniyle düzeni temsil eden kö­yü ve kenti bırakıp, doğa yasa­sının geçerli olduğu dağlara ve kırlara kaçan süper kahraman tipi, bütün kültürlere özgüydü. Bu nedenle Köroğlu destanı­nın bazı kollarına göre bu kah­raman Celâlî isyanları döne­minin bir tipi olarak karşımıza çıkıyordu. Kısacası, İngilte­re’de köylü ayaklanmalarıyla geçen Ortaçağ’ın son yılların­da baladları söylenen Robin Hood’dan pek farkı yoktu. Kahramanı yolculuğa çı­karan, büyük dönüşümünü başlatan kıvılcım, kendisinin veya ailesinin uğradığı haksız­lık olabilirdi; ama bu yeterli değildi. Bir de hedefi, misyo­nu olmalıydı. Bu misyon bazen Odysseus gibi evine dönmek, bazen halkı haksızlıklara karşı korumak, kimi zaman sadece şöhret kazanmak, bazen de di­nin hizmetinde savaşmak ola­bilirdi. Hatta bazı öykülerde kahramanın hedefinin gerçek­leşmesi imkansızdı. Güneşe ulaşmak, ölümsüzlüğe kavuş­mak gibi haddini aşan hedef­lere odaklanan kahramanların başarıya ulaşması mümkün değildi. Bu durumda, yolculu­ğun kendisi bir hedef haline geliyordu.

    Digenes Akritas ve Battal Gazi Yarı Rum yarı Arap Digenes Akritas ile Emevilerin kölesi olarak doğan Battal Gazi, Arap-Bizans savaşları sırasında ortaya çıkmıştır. Her ikisi de aynı kahramanın iki versiyonudur.

    Ortaçağ boyunca Hıristi­yanlık ve İslâmiyet öğeleriyle dolu pekçok süper kahraman ortaya çıktı. Bu kahramanları harekete geçiren neden diniî inançları, ulaşmak istedikleri amaç ise Tanrı’nın sevgili ku­lu olmaktı. Anadolu’daki Bat­tal Gazi (Delhemma ve Dige­nes Akritas destanları) gibi ilk gazi efsanelerinin, sonraki alp efsanelerinin başlıca te­malarından biri buydu. Hıris­tiyanların tarafında ise kutsal kâse peşinde koşan Percival/ Perceval gibi kahramanlar yer alıyordu.

    Her iki dinin en büyük isimleri de halk efsanelerine konu oldular. Hıristiyanların en önemli azizlerinden Kapa­dokyalı (veya Kudüslü) hatip Yorgo, öyküye göre bir gün Li­bya’daki Silenos kentine geldi. Halkı perişan eden, her gün iki koyun yiyen ejderhayı kılıcıyla öldürdü ve bütün halkın vaftiz olmasını sağladı.

    Hz. Ali’nin ejderhayla cen­gi de Anadolu’da destanlara konu olmuş, hatta Evliya Çe­lebi’nin Seyahatname’sine bile girmişti. Bunlardan 15. yüz­yılda Kirdeci Ali’nin yazıya geçirdiği düşünülen Destan-ı Ejderha’ya göre, yedi başlı otuz iki dişli, günde elli deve yiyen bir ejderha peydah ol­muştu. Bunu duyan sahabeler hemen yola koyuldular. Ancak Zülfikâr adlı kılıcıyla ejder­hanın üzerine atlayan Hz. Ali bile başarılı olamadı, çün­kü peygamberden izin alma­mıştı. Cebrail hemen gökten yere indi, peygambere gitti, o da atına atlayıp geldi. Onu gö­rünce herkesin cesaret buldu. “Ya Ali” dedi Hz. Muhammed, “Zülfikârı sal, ejderhadan öcü­nü al”. Hz. Ali salavat getirip bir kere vurdu, ejderha iki par­çaya ayrıldı.

    Gılgamış destanı Üçte iki tanrı, üçte bir insan olan Uruk Kralı Gılgamış, ebedi gençliğin sırrını keşfetmek için dünyanın öbür ucuna kadar gider ama başarılı olamaz.

    Kahraman üstün güçlere, güçlü rehber ve yardımcılara, haklı bir davaya sahip olabilir­di ama yine de ölümlü, kusur­lu ve eksikti. Kısa bir süre için şeytana ayak uydurduğunda, yanlış bir yola saptığında, hat­ta ufak da olsa bir hata yaptı­ğında, dinleyenler, okuyanlar, seyredenler daha çok zevk alı­yordu. Örneğin Gılgamış aşı­rı derecede gururluydu, hatta öykünün başında Uruk halkı­nın yaka silktiği, yeni gelin­lerin peşinde koşan, şımarık bir prensti. İlyada destanının belki en “süper” kahramanı olan Akhilleus da gururluydu, sinirliydi, alıngandı. Troya’yı kuşatan Akhaların ordusuy­la birlikte yola çıkmıştı; ama bir kız yüzünden orduların başkomutanı Agamemnon ile çatışmış, çadırına kapanarak savaşmayı reddetmişti. Onu çadırından çıkaran, sevgili dostu Patroklos’un öldürül­mesi olmuştu. Troya Kra­lı Priamos’un oğlu Hektor’a meydan okuyuşu, teketek dö­vüşe çağırışı, Akhaların kuşat­masına destek vermek değil, arkadaşının intikamını almak istemesinden kaynaklanıyor­du. Yenilen Hektor, son anda ona cesedini anne babasına teslim etmesi için yalvarır­ken, Akhilleus “döşeğine yatıp ağlayamayacak seni doğuran; köpekler, kuşlar yiyecek bede­nini!” diye hırlamıştı. Akhil­leus’un merhamet göstermesi için Hektor’un yaşlı babasının önünde yerlere kapanıp ağla­ması gerekmişti.

    Yunan-Roma mitolojisi­nin büyük süper kahramanı Herakles’in öyküsü de ilginç­ti. Herakles serüvenine aslın­da bir karşı-kahraman olarak başlamıştı. Bir delilik anın­da karısı Megara’yı, oğlunu ve kızını öldürmüştü. Kendine geldiğinde duyduğu derin piş­manlık, ona doğru yolu gös­termişti. Başarıyla verdiği 12 sınav, aslında Herakles’in öde­diği kefaretti.

    Don Kişot

    İspanyol yazar Cervantes, Don Kişot’un ilk kitabını yayınladığında o kadar büyük bir ilgi gördü ki, kahramanın maceralarını yazmayı sürdürdü. Don Kişot’un en bilinen serüveni, yeldeğermenleriyle yaptığı savaştı.

    Kahramanla karşı-kahra­man arasındaki fark, ince bir çizgiden ibaretti. Baştan çı­karılması, şehvete veya gücün sarhoşluğuna kapılması an meselesiydi. Baştan çıkarma işini bazen bir kadın üstleni­yordu. Evine dönmek için yola koyulan Odysseus’u esir alan Kirke, Haçlı Seferi için gittiği Doğu’da Orlando/ Renaud/ Ri­naldo adlı şövalyeyi büyüleyen Armida/ Alcina, kötü güçle­rin emrinde birer büyücüydü. Kahramanların önce bu bü­yüye kapılıp sonra titreyerek kendilerine dönmesi, epik yol­culuklarının bir parçasıydı.

    Yolculuk zaten bir dizi sı­navdan ibaretti. Kimi hika­yelerde bu sınavlar bir liste halinde açıktan açığa kahra­manımızın eline veriliyordu. İsfendiyar çeşitli kurt, ejder­ha, aslan, simurg ve büyücüle­ri öldürdükten sonra, bir çöl­den geçmek ve üç gün boyunca fırtınaya dayanmak gibi yedi görevi başarıyla yerine getir­miş, ancak ondan sonra yenil­mez kaleye girebilmişti. Rüs­tem, ordusuyla birlikte devlere esir düşan Keykâvus’u kurtar­mak için aynen onun gibi yedi sınavdan geçmişti. Herakles ise aralarında elma ve koyun çalmak, kuş, aslan, boğa vb. öl­dürmek gibi görevlerin de bu­lunduğu 12 işi tamamlamıştı. Bu sınavlar, bir yandan da öy­kü karakterinin büyümesini, olgunlaşmasını, bilgeliğe eriş­mesini, kendisini dönüştür­mesini, kısacası kahramanlaş­masını sağlayan birer araçtı.

    Cervantes, Don Kişot’un (Don Quijote de la Mancha) ilk kitabını 1605’de yayınladı. Yukarıda anlattığımız türden hikayeleri okuya okuya dün­yasını şaşıran elli yaşlarında­ki Alonso Quijano, tıpkı süper kahramanlar gibi bir at (ke­mikleri sayılan Rosinante), bir yardımcı (şişko Sancho Panza) ve bir zırh edinerek yollara düşüyor, önüne geleni “kurtarmaya” kalkıyordu. An­cak bu hikayede herşey ter­sine işliyor, bütün efsaneler yıkılıyor, yenilmesi gereken bütün devler sıradan değir­menlerine dönüşüyordu. Don Kişot’un durumu, bir anlam da “tüfek (modernite) icat oldu mertlik bozuldu” diye­rek sır olup kırklara karışan Köroğlu’nunkine benziyordu.

    “İlk modern roman” deni­len Don Kişot’la, yani modern zamanların kapıyı çalmasıy­la en azından Avrupa’da süper kahramanların sonu mu gel­mişti? Bu soruya evet cevabı­nı vermek kolaysa da, aslında sonu gelen kahraman tipi de­ğildi. Modern çağda çocuklar peri masallarını ve çizgi ro­manları, yetişkinler doğaüs­tü güçlere sahip olmasa bile yine de “süper” sayılabile­cek kahramanların öykülerini okumaya devam etti. Örneğin Yaşar Kemal’in 1955’te ya­yınladığı İnce Memed, yeni­den anlatılan epik bir süper kahraman hikayesiydi; Ab­di Ağa adlı bir beyin zulmü­ne uğrayarak dağa çıkan genç delikanlının misyonunu ta­mamladıktan sonra “bir kara bulut gibi köyün içinden sü­zülüp gözden yitmesi,” bir da­ha ondan haber alınamaması, Anadolu destanlarının birçok özelliğini barındırıyordu.

    Günümüzde insanlığın yüzlerce yıldır aşina oldu­ğu destanları yeniden kale­me alan fantastik edebiyatın ve çizgi roman karakterlerin­den esinlenen yüksek bütçe­li filmlerin gördüğü ilgi, süper kahraman arketipinin hâlâ yaşadığını gösteriyor. Bugü­nün okurları, artık Donkişot gibi devlere ve ejderhalara inanmıyorlar ama yine de al­nında kader çizgisini göste­ren bir yara iziyle doğan Harry Potter’ın (yedi romanlık dizi, 1997-2007) “kötülüğü” yenme misyonuyla çıktığı yolculu­ğu heyecanla izlemeye devam ediyorlar.

    HER ADIM BİR SINAV

    Süper kahramanın 17 aşamalı yolculuğu

    Baştan çıkarma Ortaçağ resminde Odysseus, büyücü Kirke’nin eline düşüyor.

    1- Maceraya Çağrı: Bir insanın yaşamını temelden değiştiren olay.

    2- Çağrının Reddi: Müstakbel kahraman, kendisine yapılan çağrıyı önce reddeder. Korkar veya mevcut yaşamındaki görevlerini öne sürer.

    3- Doğaüstü Yardım: Sonunda kahraman yolculuğuna başlar. Ona doğaüstü bir rehber yar­dım eder.

    4- İlk eşik: Bu ilk sınavda kahra­man bilinmeyen bir dünyaya girer.

    5- Balinanın Karnı: Kahra­manın en kötü anıdır. Ancak bu noktada yeni bir benliğe kavuşmayı kabul eder.

    6- Sınavlar Yolu: Sınavlar yolu önünde açılır. Bunlar kahra­manın dönüşmesi için bir dizi görev veya zorluktur.

    7- Tanrılarla Buluşma: Tanrı veya tanrılar, koşulsuz sevgi ve kahramanın kendi kendisiy­le barışmasını temsil eder.

    8- Baştan Çıkarıcı Kadın: Kahra­manı yolundan döndürmek için karşısına birçok hile ve büyü çıkar. Kadın baştan çıkarma metaforudur.

    Bin Yüzlü Kahraman’ın ilk basımı, 1949.

    9- Babayla Karşılaşma: Kahra­man kendi üzerinde en büyük güce sahip kişi/kurum/olay/ şeyle yüzleşir. Baba figürü bunun simgesidir.

    10- Zirve noktası: Kahraman tanrısal özellikler kazanır.

    11- Son Lütuf: Yolculuğun misyonu gerçekleşir, aranan şey bulunur.

    12- Dönmeyi reddetmek: Kahra­man ulaştığı zirve noktasından geriye dönmek istemez.

    13- Sihirli Uçuş: Bazen kahraman ulaştığı “şey”den kaçmak zorun­da kalır; dönüş yolculuğu gidiş kadar tehlikeli olabilir.

    14- Kurtulma: Kahraman eğer yaralanmış veya zayıflamışsa reh­berlerinin desteğine ihtiyaç duyar.

    15- Dönüş Eşiği: Kahraman geri dönerken, arayış sırasında ka­zandığı bilgeliği kaybetmemek zorundadır. Bu da bazen çok zor olur.

    16- İki Dünyanın Efendisi: Kah­raman, maddi ve ruhani dünya arasında bir denge bulmalı, her iki dünyaya da egemen olmalıdır.

    17- Yaşama Özgürlüğü: Kahra­man ulaştığı bilgelik sayesinde ölüm korkusundan kurtulur, dö­nüşünde de yaşama özgürlüğüne sahip olur. Artık ne geçmişten pişmanlık duyar ne de geleceğe bel bağlar.  

    ÇİZGİ ROMANDAKİ TARİH

    Kaptan Amerika: Bir süper vatansever

    Kaptan Amerika komünistlere karşı

    Çizgi roman kahramanı Kaptan Amerika’nın Hitler’i yumrukladığı ilk sayı, 1941. Soğuk Savaş döneminde Kaptan Amerika komünistlerle mücadele ediyor.

    Amerikalı tarihçi Bradford Wright’ın Comic Book Nation (2001) adlı kitabına göre, süper kahramanların maceralarını anlatan “re­simli romanlar tarihtir”, 20. yüzyıl Amerikan tarihine bir pencere açarlar. “Bir dünya görüşünün çerçevesini çiz­meye yardım etmiş, onlarla büyüyen kuşakların özbilinci­ni tanımlamışlardır”.

    Bu kahramanlardan biri olan ve son yıllarda filmleri Türkiye’de de ilgiyle izlenen Captain America’yı (Kaptan Amerika) örnek alalım. Karak­ter, 2. Dünya Savaşı sırasında doğdu. ABD savaşa girmeden dokuz ay önce yayınlanan ilk sayının kapağında (Mart 1941) Kaptan Amerika, Hitler’in suratına yumruğu yapıştırı­yordu. Bu kahraman, Steve Rogers adıyla New York’ta İrlandalı bir göçmen çocuğu olarak doğmuştu. Prof. Josef Reinstein’ın yönettiği bir bilimsel deneye katılmış, süper asker serumunu kendi bede­nine enjekte edince güçlü bir erkeğe dönüşmüştü. Gestapo Prof. Reinstein’ı öldürmüştü ancak Steve Rogers Amerikan bayrağının renk ve simgelerini kuşanarak ABD’yi korumayı görev edin­mişti. Yaratıcısı Jack Kirby “Amerika’nın bir süper vatansevere ihtiyacı vardı” diye yazıyordu.

    Soğuk Savaş döneminde Kaptan Amerika “komünist avcısına” dönüştü. Göğsünde kırmızı bir orak-çekiç bulunan kötülük simgesi Elector’a karşı savaştı. Ancak ünlü kahraman 1960’la­rın sonunda Vietnam savaşı konusunda sessiz kaldı. Water­gate skandalı sırasında kendisini “göçebe, ülkesiz insan” olarak tanımladı. 21. yüzyıl başında ona yeni bir rol bulmak çok zordu. Dizinin yazarı Ed Brubaker şöyle açıklıyordu: “Solcu hayranları, Kaptan’ın sokak köşelerinde George Bush yönetimine karşı nutuk atmasını istiyor, sağcı hayranları ise Bağdat sokakların­da Saddam Hüseyin’le savaşma­sını…” Bu nedenle Mart 2007’de yayınlanan bir sayıda yazarlar onu öldürdüler. Ancak 2009’da yeniden dünyaya geldi çünkü 2008 ekonomik krizi, bu “vatan­severin” dönüşü için uygun bir ortam yaratmıştı.

    KIRAT’TAN BATMOBİLE’A

    Kahramanın yoldaşları: Önce atlar, sonra arabalar

    Süper kahramana yolcu­luğu sırasında doğaüstü güçlerle donanmış pek çok yaratık yardım eder. Eski ef­sanelerde bunlar çoğu zaman hayvanlar, özel olarak da attır. Kahramanın atını, daha doğrusu atın kahramanını seçmesi, sık sık tekrarlanan bir kalıptır. Örneğin Plu­tarkhos’un (MS 1. yüzyıl) anlattığına göre, Makedonya Kralı Filip’e kimseyi sırtına bindirmeyen genç bir vahşi at getirirler. Kralın 12 yaşındaki oğlu İskender, babasından izin isteyerek atın üzerine atlar. Bukephalus adlı at, onu kabul eder. Bu öyküde, gerçek bir tarihî kişilik olan Büyük İskend­er, artık efsaneleşmiş bir süper kahramandır; Bukephalus ise bu efsanenin bir parçasıdır.

    Batman için özel olarak tasarlanmış “Batmobile” adlı aracın, Köroğlu’nun atı Kırat’tan farkı yoktur: Her ikisi de kahramanın hayatını kurtarır.

    Aynı öyküyü Şehname’de okuruz: Zal, küçük oğlu Rüstem’e uygun bir at bulmaya söz verir. Rüstem, kimseyi yanına yaklaş­tırmayan Rahş’ı seçer ve ona bin­meyi başarır. Köroğlu’nun Kırat’ı da böyle bir öyküyle hikayenin parçası olur: Beyin beğenmediği tayı karanlıkta büyüten delikanlı, onunla adeta bütün­leşir. Kırat pekçok kere Köroğlu’nun hayatını kurtaracaktır. İşte çağımız süper kahramanlarının, örneğin Batman veya James Bond’un olağanüs­tü teknolojik özelliklere sahip otomobilleri, eski kahramanların atlarından farksızdır.  

  • DEVLER henüz küçükken…

    60 yılı aşkın bir süre fotoğrafla uğraşmışsanız, kader önünüzde siyaset ve sanat dünyasının kapılarını açmışsa, yıllar sonra arşivinizi karıştırdığınızda bugün herkesçe tanınan bazı kişilerin objektifinize ilk yakalanışlarında ne kadar genç, hatta çocuk yaşlarda olduğunu fark edersiniz. Dergimizin bu sayısından itibaren zaman zaman Ozan Sağdıç’ın arşivinden bu tanıma uyan fotoğrafları sizlerle paylaşacağız. İşte, vakt-i zamanında onun objektifine takılan ünlülerin fotoğraflarından ilk seçki…

    GENCO ERKAL İlk sayfalar…

    Lise yıllarımda, yani 1954 yılına kadar iyi bir ti­yatro seyircisidim. Şe­hir Tiyatroları’nın oyunlarını elimden geldiğince izlemeye çalışırdım. Ses Opereti ve Mu­ammer Karaca topluluğunun temsillerini defalarca seyretti­ğimi anımsıyorum. Atlas Sine­ması’nın asma katındaki Kü­çük Sahne’yi de hiç unutamam.

    Liseden sonra kader beni önce Fotoğrafçılar Derneği’ne kâtip, sonra da foto muhabi­ri yaptı. O günlerde de tiyatro sevgim sönmedi, tersine alev­lendi diyebilirim. Kafamıza bir de alengirli bir çivi çakılmış­tı: Absürt tiyatro. Zaten absürt mizaha bayılırım, tiyatrosu da ilgimi çekmişti. Teknik Üniver­site çevresinde bu işle uğraşan amatör gençler olduğunu duyu­yordum. Onlara “Genç Oyun­cular” deniyordu. Gidip izledim onları. Tavtati Kütüpati isimli oyunlarının provasından fotoğ­raflar da çektim. Atilla Alpöge, Ergun Köknar, Mehmet Akan gibi isimler o günlerden belleği­me kazınmış. İşte onlardan biri de Genco Erkal’dı.

    Yıl 1958. Bu arkadaşlar tu­rizme yeni yeni açılma aşama­sındaki Erdek’te bir festival düzenlemişler. Amatörce bir uğraş, ne var ki başarılı olmuş. 1959’da “Bu iş yalnız tiyatro ile olmuyor, yanına müzik de katalım” deyip ikinci festivali zenginleştirme kararı almış­lar. O zamanın İstanbul’unda gençler arasında bu türden bir organizasyon yapmak çok zor olduğundan rotayı Ankara’ya çevirmişler. Milli Kütüphane Müdürülüğü’nde sanatsal et­kinlikler hazırlayan Sunuk Pa­siner, Devlet Konservatuvarı ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü öğrecilerinden 30 ki­şilik bir orkestra derlemiş. Or­kestrayı o yıl Cumhurbaşkan­lığı Senfoni Orkestrası’na şef yardımcısı olarak atanmış olan Hikmet Şimşek yönetecek.

    57 yıl öncesinden bir kare Genco Erkal, 1959 yılnda ikincisi yapılan Erdek Festivali’nde nota sehpasındaki sayfaların uçmaması için “mandal rolü” üstlenen gönüllülerden biri. Genco Erkal yeni profesyonel olduğu dönemde Mavi Devriye adlı oyunun kulisinde rol arkadaşları Müşfik Kenter ve Kâmran Yüce ile (altta).
    .

    O orkestrada Devlet Kon­servatuvarı son sınıf öğrenci­si olarak bulunanlardan biri de benim sözlüm, viyola çalıyor. Ben İstanbul’da Harbiye’de as­kerliğimin son günlerini ya­şıyorum. İzin alıp Erdek’in yolunu tuttum. O tarihte Er­dek’te turistik tesis yok, bazı kurumların çadırlı kampları var sadece. Ben PTT kampına yerleştim. Genç Oyuncular ise merkeze yakın bir koru içine Kızılay çadırlarından bir kamp kurup, kampın bir bölümünü dikenli telle ayırıp Ankaralı ko­nuklarına vermişlerdi. Üç dört gün sonra ayıp oluyor düşün­cesiyle o dikenli teli kaldırdılar.

    İki grup kısa sürede kaynaştı.
    İki kez yağmur yağdı, arazi çamur oldu. Gençler çadırlara hapsoldular. İstanbullu oyuncular, Ankaralı konukların yardımına canla başla koşturuyorlardı. Orkestra, iki ayrı konser için iki ayrı program hazırlamaktaydı. Provaların çoğunu okul binasında yaptılar. Ancak konserler düz bir arazide, açık havada icra edilecekti. Konserin birinde Hikmet Şimşek bagetini her kaldırışta orkestradan önce, yakın bahçelerden birinde bir eşek içli içli anırmaya başlıyor, gülüşmelere neden oluyordu. Öbür konser ise fırtınalı bir havaya denk gelmişti. Böyle durumlar­da çalgıcıların sehpaya konulan notalarını man­dallama gibi bir tedbirleri vardır. Ancak öyle bir tedbir düşünül­memişti, mandal yoktu. Notalar rüzgârın etkisiyle uçuşacaklar­dı. Tek çare her sehpanın altına bir gönüllü çömelecek ve nota­nın sayfalarını iki eliyle sıkı sı­kı tutacaktı. Gönüllülerden biri de Genco’ydu.

    Genco Erkal’ı her türlü rol­de görmüş olabilirsiniz. Kâh kral oldu, kâh yoksul biri. Sı­rasında akıllı da oldu, deli de. Nazım’ın sesi de oldu, absürt oyunlarda da oynadı. Ama her­halde kendisini mandal rolünde gören yoktur!

    Genco daha sonra genç bir profesyonel oyuncu olarak çıktı karşıma. Karaca Tiyat­ro’nun ilk günlerinde, Muam­mer Karaca’nın vodvil tarzın­daki kendi oyunları ve kadrosu dışında, “Saat 6 Oyunları” diye daha sanatsal eserler sergilen­meye başlanmıştı. İlk gösteriler Kenter kardeşlerin Salıncakta İki Kişi ve Çöl Faresi oyunla­rı idi. “Saat 6 Oyunları” birçok sanatçıyı daha tanınır kılmıştı. Gürriz Sururi Cam Kırıkları’n­daki, Lâle Oraloğlu ise Tahta Çanaklar’daki rolleriyle bura­da parladılar. Genco Erkal’ın amatörlükten profesyonelliğe geçerken rol aldığı ilk oyunlar­dan biri de “Saat 6 Oyunları”n­da sergilenen Mavi Devriye idi. Eser, Amerikan askerlerinden bir müfreze ile bir Japon esir arasında geçenleri anlatıyor­du. Genco, Cahit Irgat, Müşfik Kenter, Şükran Güngör, Sadri Alışık, Turgut Boralı gibi isim­lerin olduğu müfrezenin en genç askeri rolündeydi.

    IŞIK YENERSU Haşarı bir genç kız

    Sevgili Yıldız ablamız Yıldız Kenter bir sefe­rinde “Ben bu yaşımda, her sahneye çıkışımdan önce, kuliste heyecandan tir tir tit­rerim” demişti. Bir de, tiyatro öğrencisi bir genç kızı düşü­nün. Mezuniyet sınavını ver­mek üzere, konservatuvarın sahnesinde kendisine not ve­rilecek oyunun kulisinde sıra­sını beklemektedir. Yaprak gi­bi titremez mi?

    İşte Işık Yenersu’yu Dev­let Konservatuvarı’nın tari­hi Cebeci binasındaki göste­ri salonunun sahnesine açılan kuliste, tam da bu hava içinde yakalamıştım. Cüneyt Gök­çer’in sahneye koyduğu Anna Frank’ın Hatıra Defteri oyu­nunda Anne Frank rolündey­di. Işık Yenersu kendisinden emindi ama işte o sahneye adım atacağı anların heyeca­nını fotoğrafta bile hissedebi­liyoruz.

    Işık, konservatuvardan me­zuniyetiyle birlikte Devlet Ti­yatrosu sanatçısı oldu. İlk ka­tıldığı oyun Orhan Asena’nın Alemdar Mustafa Paşa’nın tra­jik yaşamını konu alan Tohum ve Toprak oyunuydu. Işık Ye­nersu, son ana kadar paşası­nı terk etmeyen genç gözdeyi canlandırmaktaydı.

    Objektife yansıyan heyecan

    Işık Yenersu, sağdaki fotoğrafta Devlet Konservatuvarı’nın tarihi binasındaki salonun kulisinde sahneye çıkmak üzere. Heyecanı yüzünden okunuyor. Tandoğan Meydanı’nı dolduran bir gençlik mitinginde, kürsüden ilk kez bir Nazım Hikmet şiirini açık açık okuyan da oydu (altta).

    İleride daha detaylı anlat­mayı düşünüyorum, 1965 yı­lında ilk yerli fotoromanı ben yapmıştım. Bir aşk üçgenini anlatacaktık. Genç adamı Se­mih Sergen olarak seçmiştim. Masum genç kız olarak Devlet Tiyatrosu’nun genç eleman­larından, zarafeti ile göze çar­pan Çiğdem Selışık uygundu. Bir de haşarı bir kız gerekliydi. O rolü de pırıl pırıl Işık Yener­su’ya vermiştik.

    Bu haşarı arkadaş, gerçek­ten de ele avuca sığmaz, son derece aktif bir yapıya sahipti ve 68 kuşağının efsane gençlik günlerini şahane bir coşkuyla yaşıyordu. Örneğin Tandoğan Meydanı’nı dolduran muhte­şem bir gençlik mitinginde, kürsüden ilk kez bir Nazım Hikmet şiirini açık açık oku­yan oydu.

    İlkeliydi, dirençliydi, iyi bir arkadaş, yoldaştı Işık Yenesu. Onu hep sevgiyle anarız.

    MEHMET ALİ ERBİL Müthiş bir başlangıç

    Peter Shaffer’ın Equus adlı oyunu 1973 yılında Londra’da sahnelenmiş ve büyük yankı uyandırmıştı. Eser, 17 yaşında bir seyisin şi­şe benzer bir aletle altı atı kör edişini ve gencin ruhsal duru­munu analiz etmeye çalışan psikiyatrın öyküsünü anlatı­yordu. Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Cüneyt Gökçer oyu­nu yerinde ve sıcağı sıcağına seyretmiş, çok etkilenmişti. Türkiye’de de sahneye koymak istediği oyunu Tiyatro’nun nöbetçi yazarı(!) Sevgi San­lı derhal Türkçeye çevirmiş, ismine de Küheylan demeyi uygun görmüştü. Oyunun kad­rosu kurulurken Kerim Avşar, Gülgun Kutlu, Nermin Sarova gibi güçlü oyuncular seçilmiş­ti. Peki 17 yaşındaki genç seyi­si kim oynayacaktı?

    Ödül getiren performans

    Mehmet Ali Erbil’in henüz konservatuvar öğrencisiyken konuk sanatçı olarak oynadığı Küheylan’dan bir sahne. Erbil o kadar yetenekliydi ki genç yaşındaki bu performansıyla Sanatseverler Kulübü’nün geleneksel En İyi Tiyatrocu Ödülü’nü kazanmıştı.

    Yeşilçam filmlerinden Sa­dettin Erbil’i epeyce seyret­mişliğimiz vardı, kendisini bilirdik. Ama oğlunu mektepli tiyatrocu olsun diye, o zaman­ların tek devlet konservatuva­rı olan Ankara Konservatuva­rı’na yazdırdığından haberi­miz yoktu. Karşımıza konuk oyuncu olarak ve seyis Alan Strang rolüyle çıkınca öğ­rendik kim olduğunu. Kon­servatuvar son sınıf öğrenci­si Mehmet Ali Erbil o kadar yetenekliydi ki Küheylan’daki performansıyla Sanatseverler Kulübü’nün geleneksel En İyi Tiyatrocu Ödülü’nü kazandı.

    Mehmet Ali Erbil mezun olduktan sonra hemen Dev­let Tiyatrosu kadrosuna alındı ve İstanbul Efendisi oyunun­da göreve başladı. Kısa bir sure sonra Ankara’da memur statüsünde bir oyuncu olmak onu sıktı mı nedir, kapağı İs­tanbul’a attı. Tiyatrocu olarak onu Şan Sineması’nda sah­nelenen kimi müzikli süper prodüksiyonlarda da izledik sonradan. Başarılı performans sergilediği sinema filmleri de hatırlardadır. Ama Erbil’in sonraki yıllardaki tercihi sah­ne ve sinema değil, televizyon dünyası oldu.

    UĞUR DÜNDAR Bir sunucunun dönüşümü

    Henüz TRT kurulma­dan önce, Almanların yardım olarak verdiği teknik cihazlarla Mithatpaşa Caddesi’ndeki bir apartma­nın bodrumunda, gelecekte başlatılacak televizyon yayını için eleman yetiştirmek üzere “Televizyon Eğitim Merkezi” adı verilen bir stüdyo kurul­muştu. Eğitim gören bazı ki­şiler yapımcı olarak yetişti­rilmek amacıyla İngiltere’ye, BBC’ye de gönderilmekteydi. Uğur Dündar da BBC kursu­na gönderilenlerden biriy­di.

    Televizyonun tek kanal ve siyahbeyaz olduğu yıllar­da, yayınlar başlar başlamaz göstericilerimizi açıyor, gece yarısı “haşşş” sesiyle birlikte görüntünün kaybolduğu saate kadar ekrana ne çıkarsa ay­rım yapmadan seyrediyorduk. Uğur Dündar’a spor program­larında sunucu olarak rast­ladık, zevkle izledik. Gençli­ği ve yakışıklılığının yanında kusursuz sunumuyla da beğe­ni kazanmıştı.

    1970’li yıllarda, Abdi İpek­çi’nin yönetimindeki Milli­yet’te küçük bir kadroyla ga­zetenin ilavesi olarak verilen Radyo-TV dergisini Anka­ra’da hazırlıyorduk. Goethe Enstitüsü’nün İzmir Cadde­si’ndeki Alman Kütüphanesi komşumuzdu. Bir gün Alman bir sanatçının resim sergi­si açılmadan önce neler olup bitiyor diye kapıdan başımı uzattım. Uğur Dündar, konuk sanatçıyla röportaj yapıyordu. Arkadaşımız Feray Saydam da çevirmenliği üstlenmişti.

    Spordan kültür-sanata O güne kadar hep spor programlarını sunarken görmeye alıştığımız Uğur Dündar, Ankara’da sergi açan bir Alman ressamla söyleşi yapıyor. Çevirmenliğini üstlenen kişi ise Feray Saydam.

    O güne kadar hep spor programlarında görmeye alış­tığımız Uğur Dürdar’ı şimdi bambaşka bir kulvarda görü­yorduk. Bu onun için köklü bir değişim ve büyük bir baş­langıçtı. Olayı hemen fotoğ­rafladım ve beşinci kattaki Milliyet bürosuna çıkıp editor arkadaşıma da “Uğur Dündar aşağıda” dedim.

    Arkadaşım daima eksant­rik şeyler peşinde koşan, on­ları bulan, olmadı icat eden, bu yönüyle de çok ünlü olmuş bir gazeteciydi. Hemen aşağı koşup Dündar’ı soru yağmu­runa tutmaya başladı. Ün­lü sunucu da da sakin sakin yanıtlar veriyordu. O günle­rin öncesinde, bir maçı an­latırken mi, yoksa söyleşi sı­rasında mı hatırlamıyorum, “performans” diye bir sözcük kullanmıştı. Daha önce bu sözcüğü kimse kullanmamış, çoğu kimse de nereye otur­tacağını kestirememişti. Bu nedenle millet performans la­fını bir diline doladı ki, deme gitsin. Eski köye yeni adet ge­tirdiğini söyleyen mi ararsı­nız, züppelik ettiğini söyleyen mi… Bizim arkadaş da Dün­dar’a söyleşi arasında “Sahi performans nedir?” diye sor­maz mı? Genç muhatabı bu konunun dedikodu malzemesi edilmesinden yılmış, o kadar rahatsız olmuş ki, alınganlık gösterdi. Sanki hassas bir da­marına basılmıştı, birden cid­dileşiverdi. Sonu elbette tat­lıya bağlandı ama epey soğuk bir hava esmişti.

    İşte bu anı da, objektife yakalanmamış, ama fotoğra­fın arka planında belleğime objektifsiz kazınmış tatlı bir hatıra oldu.

    İDİL BİRET Gerçek bir harika çocuk

    Henüz yedi yaşındayken, İkinci Cumhurbaşka­nımız İsmet İnönü’nün teklifi ile Suna Kan ile birlik­te “Harika Çocuklar Yasası”­nın çıkarılmasına neden olan İdil Biret’in müziğe olan ilgisi iki yaşında başlamıştı. Ailesiy­le birlikte gittiği Paris’te eğitim gördüğü yıllar benim de ortao­kul ve lise yıllarıma rastlar. Se­vimli bir çocuğun fotoğraflarını ve olağanüstü başarılarını ba­sından izleyip durmuştuk. 1957 yılı yazı olacak, foto muhabirlik yaşantım henüz bir yılını dol­durmamışken İdil’in fotoğrafını çekme fırsatım doğdu.

    O artık 15 yaşındaydı ve genç kız olma yolundaydı. Ün­lü pedagog Nadia Boulanger’in gözetiminde yetişmiş, Alfred Cortot ve Wilhelm Kempff ile çalışmış ve o yıl Paris Ulusal Konservatuvarı’nın yüksek kıs­mını piyano, eşlikçilik ve oda müziği dallarında birinci ola­rak bitirmişti. Yaz olması do­layısıyla Türkiye’de, Kadıköy Moda’daki evlerinde olacağı­nı öğrenmiştik. Yalnız o değil bir başka yetenekli kızımız Ay­şegül Sarıca’nın ailesi de aynı semtte komşularıydı. Bir süre sonra çalışmalarına devam et­mek üzere Paris’e dönecekti.

    Çektiğim ilk fotoğrafında İdil Biret, Prof. Nurettin Şazi Kösemihal’in Moda’daki evinde piyano başında.

    Dergimizin asıl patronu Kazım Taşkent’in ve onun kül­tür başdanışmanı Vedat Nedim Tör’ün harika çocuklara karşı ilgileri fazlaydı. O sıralar Hayat dergisinden Dinçer adlı arka­daşla Kadıköy’ün yolunu tut­tuk. Bizi evinde misafir edecek olan, felsefe ve sosyoloji hocası Profesör Nurettin Şazi Köse­mihal idi. İdil ve Ayşegül bir­likte orada olacaklardı. Nuret­tin Şazi Bey, Ankara’da İdil’in yeteneğini ilk keşfedenlerden ünlü müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal’in kardeşiydi ve İdil’in ailesiyle bir akraba­lık bağları vardı sanırım. Uzun sohbetler arasında arkadaşım sorularını sordu, ben de iki çok değerli genç piyanistimizin bol bol fotoğraflarını çektim. O za­man İdil 15, Ayşegül 17 yaşın­daydı. İdil müzik alanında ka­zandığı yüksek kariyerine kar­şın, tam çocuklukla genç kızlık sınırındaydı. Nitekim bir ara bahçede mahallenin kız çocuk­larıyla top oynadı, ip atladı.

    Daha sonraki yıllarda da pek çok temasımız oldu kendisiyle. Ankara’da oturduğumuz İzmir Caddesi’ndeki apartman daire­sinde karşı komşumuzun evin­den ne zaman piyano sesleri duysak İdil Biret’in Ankara’da olduğunu anlardık. İdil’in An­kara’da kaldığı karşı dairemizin sahibi İdil’in “Vahdet teyzesi”, yani Almanya ve Avuturya’da kariyer yapmış olan ilk sopra­nomuz Vahdet Esmen idi.

    İdil Biret, “Vahdet teyzesi”nin, yani Almanya ve Avusturya’da kariyer yapmış olan ilk sopranomuz Vahdet Esmen’in piyanosunun başında. Vahdet Hanım, Ankara’da karşı komşumuzdu.

    AYŞEGÜL SARICA Üstün yetenekli bir hanımefendi

    Nurettin Şazi Bey’in konağından çıkıp, da­ha özgün fotoğrafla­rını çekmek üzere Ayşegül Sarıca’nın ailesine ait konağa geçmiştik. Bu konak gerek ya­pısı ve gerek içindeki eşya ile tarihin derinliklerinden gel­diği belli olan köklü bir aile­nin izlerini taşıyordu. Sarıca­zadeler Eğriboz adasından ge­lip Moda’ya yerleşmiş eski bir asker ailesi imiş. Son kuşağın baba tarafı Abdülhamid’in sa­ray doktoru Arif Paşa’ya, anne tarafı ise Sadrazam Ahmet İz­zet Paşa’ya dayanıyormuş.

    Uzun yıllar sonra

    17 yaşındaki Ayşegül Sarıca, Moda’daki evlerinde piyano başında. Bu kareyi İdil Biret’in ilk fotoğraflarıyla aynı gün çekmiştim. Sarıca zaman içinde dünyaca ünlü, son derece kıymetli bir sanatçımız haline geldi. Ayşegül Sarıca üstteki kare çekildikten uzun yıllar sonra Bilkent Senfoni Orkestrası şefi Rickenbaher ile konser provasında görülüyor (altta).

    Ayşegül 5 yaşındayken piyano öğrenmeye başlıyor. İlk öğretmeni Gertrud Isaac isimli bir Alman hanım. Son­ra Belediye Konservtuvarı’na veriliyor. Buradaki hocası da çok değerli bir müzisyen ve ülkemize bir çok sanatçı ka­zandırmış olan Ferdi Statzer. İlk konserini 9 yaşında veri­yor Sarıca. Daha da sonra eği­timine Paris Ulusal Konser­vatuvarı’nda devam ediyor. 1953’te piyano bölümünden, 1954’te de oda müziği bölü­münden birincilikle mezun oluyor. Biz onunla karşılaştı­ğımızda Margarite Long’un Müzik Akademisi’ne devam etmekteydi. Başarılar kazana­cağı yarışmalar, konserler do­lu tüm bir yaşam henüz önün­deydi.

    Şunu da söylemeden ge­çemeyeceğim: Ayşegül Sarıca ile çok kadirşinas, çok muh­terem ve tabii çok çok değerli bir piyanist dost kazandğımı söyleyebilirim.

    OKTAY EKŞİ-ALTAN ÖYMEN Ankara Okulu’nun yetiştirdiği, yıllara meydan okuyan iki gazeteci

    Objektifime erken ta­kılanlardan bir bölü­münü anlattığım bu yazıyı iki duayen gazetecimi­zin gençlik portreleriyle taç­landırmak istiyorum. Başkent Ankara iyi gazeteci yetiştir­menin anakarasıdır. Burada genç gazeteciler işe muha­bir olarak başlarlar. Zamanla aranan, anılan yazar olurlar. Sonra köşe yazarı, başyazar ya da yönetici olarak en büyükle­rinden bir İstanbul gazetesine transfer olurlar.

    Ben tersine bir transferle 1960’ta Ankara’ya atandığım zaman oradaki genç gazeteci­lerin pek çoğu DP iktidarına muhalefetten dolayı “Ankara Hilton” adını taktıkları Ulu­canlar Cezaevinde’ydiler. Top­lu tahliyeleri zafer şenliği gibi olmuştu. Kimileriyle muhab­betimiz ta o günlere dayanır.

    Altan Öymen ve Oktay Ek­şi birkaç yıl farkıyla çağdaşım sayılırlar. Oktay Ekşi’nin bu terütaze görünen fotoğrafını Kurucu Meclis’in ilk toplan­tı gününde çektiğimi anımsı­yorum. Altan Abi’yi ya bir ara Ankara Palas’ta, ya da Zeki Müren’le röportaja gittiğimiz bir günde Belvü Palas’ta çek­miş olmalıyım. Zeki Müren’in şakalarıyla şenlikli bir gündü o gün, mazide kalan…

    Oktay Ekşi’nin daha ol­gunluk dönemi fotoğrafı 1970 cıvarında, Altan Öymen’in fo­toğrafı ise 1980’lerde çekildi.

    Ankaralı gazeteci dostlar Altan Öymen ve Oktay Ekşi birkaç yıl farkıyla çağdaşım sayılırlar. Kendileriyle tanışıklığım 1960’lı yıllara uzanır.