Etiket: sayı:27

  • Anakronik darbe: FaceTime’ın fendi FETÖ’cüleri yendi

    15 Temmuz girişimi, 80’li yılların “muhaberat” kafasıyla devreye sokulduğu için, 21. yüzyılın yeni medya iletişimine tosladı. Geleneksel ekran içindeki telefon ekranından hitabeden Tayyip Erdoğan, olayların akışını değiştirdi. Bununla birlikte kamu iletişiminde daha katetmemiz gereken çok mesafe var.

    WhatsApp’teki darbeciler! Darbeci subaylar WhatsApp gibi çok güvensiz bir sosyal medya ortamını kullandılar.

    Hem millet hem devlet olarak çok büyük bir ba­dire atlattık. Bu darbe girişiminin başarısızlığa uğra­tılması sürecinde medya ve yeni medyanın azımsanamayacak bir katkısı oldu.

    Bu hadise Gezi olayların­dan üç sene sonra, bu defa sos­yal medya üzerinden siyasi veya toplumsal olayların paylaşılması veya kitleselleşmesi olgusunun çok daha olgunlaştığı bir dönem­de meydana geldi. Gezi ilk başla­dığında, bunu sadece yeni genç kuşağa mâletme söz konusuy­du. Artık toplumun neredeyse tüm kesimlerinde yaygınlaşmış bir sosyal medya olgusundan söz ediyoruz.

    Baştan şunu söyleyelim: bu darbeciler, iletişim alanında da anakronik kalmışlardır. Yani 1980’lerin kafasıyla darbe yap­ma anakronisi (Kadir Has Üni­versitesi Rektörü Mustafa Aydın Hoca, darbe girişiminden hemen sonra bu tabiri sosyal medya üzerinden ilk kullanan kişidir). Hani nedir, gidelim radyoya, te­levizyona bildiri okuyalım, bü­yük kanalların kapısını tutalım falan. Oysa Cumhurbaşkanı Re­cep Tayyip Erdoğan’ın bir Face­Time uygulamasıyla ulaştığı, bir geleneksel medyayla yeni med­ya birlikteliği, darbenin kırılma noktasını beraberinde getirdi. Orada bu işin geniş kitlelere mal olması ve Cumhurbaşkanı’nın halkı sokaklara çağırması, aslın­da dünyada eşine benzerine az rastlanır bir darbe girişimini ön­leme yolu olarak da tarihe geçti.

    Bir telefon ekranından ül­kenin seçilmiş cumhurbaşkanı­nın geniş kitlelere hitap edebil­mesi olgusu var. Fakat o sırada aynı telefona dışardan bir çağrı gelmesi durumunda hat kesile­cek! O sırada birkaç tane daha telefon gelse, Cumhurbaşkanı hattan düşecek ve geniş kitlele­re hitap edemeyecekti. Yani ye­ni medya kullanım pratiklerinin hâlâ çok yerleşmemiş olması ve geleneksel medyayla entegrasyo­nunun hâlâ kurulamadığı, fakat bu anlamda da bir takım ilklerin yaşandığı bir durum söz konusu.

    FaceTime bağlantısı, darbe girişiminin hem kırılma noktası hem de ülkenin bir uçurumdan dönmesine yol açıyor. Darbeci­ler de WhatsApp’tan konuştu­lar, biliyorsunuz. Aslında ne Fa­ceTime halkı sokaklara çağır­mak için uygun bir mecra, ne de WhatsApp darbecilerin arala­rında konuşmaları için uygun bir mecra. Ama bu noktada gele­neksel medyayla yeni medya si­nerjisi darbeyi alaşağı etti.

    Geleneksel medya ve yeni medya işbirliği Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbe girişiminin en kritik saatlerinde CNN Türk ekranından, FaceTime üzerinden yaptığı çağrı darbe girişiminin başarısızlığa uğramasında kilit rol oynadı.
     

    Aslında darbecilerin ne ka­dar bu işlere uzak olduğu da or­taya çıktı. İnternet’in kesilmesi olgusunu hiç hesap edememiş, 80’lerden kalma anakronik bir anlayış dediğim gibi. What­sApp gibi çok güvensiz bir sosyal medya ortamında kurulan grup üstünden haberleşmek, her an dinlenebilecek bir haberleşme demektir.

    Bugün ülkemizde de fizik dünyadan çok, siber dünya üze­rinde hareket var. Bu siber dün­yayı hiç düşünmeden, TV kanal­larını hedefe koydular. Mesela ne yapıldı? Gidip Türksat’ı ka­patmaya çalıştılar. İşte TRT’den bildiri okutmak falan… Yani o çocukluğumuzda gördüğümüz darbe süreçlerinin klasik uygu­lamalarıydı. Oysa bunlar 21. yüz­yılda çalışmaz. Bu yüzyılda siber dünya son derece dağıtık bir ya­pıdadır. Zaman-mekan sınırla­rını aşan bir yapı karşısında, tek noktadan yönetilmeye çalışılan, tüm bunları kontrol altına al­maya çalışan bir mekanizmanın başarılı olma şansı sıfır. Darbe­ciler bir anlamda, hani 2. Dün­ya Savaşı’nda Büyük Okyanus adalarında izole kalıp da, 40 yıl sonra bulunduklarında savaşın bittiğinin farkında olmayan Ja­pon askerlerini hatırlattı bana. O askerler de dünyayı 40 yıl önceki savaş durumundaki gibi, o kafay­la algılıyordu. Buradaki durum da biraz ona benziyor.

    Bu arada pratik kullanımla­ra baktığımızda, halkın vatan­daş gazeteciliğinin çok gelişmiş olduğunu görüyoruz. Yine mani­pülasyonlar olduğunu görüyoruz ama, Gezi’deki tarzda dezenfor­masyonun bu sefer daha kısa sü­rede toparlandığını ve bertaraf edildiğini de görüyoruz. Örneğin kafası kesilmiş asker haberi var­dı ve ilk başlarda ciddi çatışma­lara, reaksiyonlara neden oldu, ama daha sonra yapılan açıkla­malar olayın aslında bir dezen­formasyon olduğunu gösterdi. Ancak yine de kamu kurumla­rında hâlâ bir kurum diplomasisi kurulamadığını, kurgulanmadı­ğını gösteriyor bu durum. Ülke­de bu tür durumlarda bir kamu diplomasisi, yetkili ağızlardan yapılacak açıklamalar ve özellik­le bu açıklamaların da dezenfor­matif unsurlara karşı birleştiril­mesi olgusunu ciddi şekilde ele almak lazım.

    Bunların hepsi birer ders ve bu dersler alınmalı. Çünkü bir de şu var: Türkiye maalesef top­lumsal olayların, kitlesel tartış­maların, hareketlerin çok yaşan­dığı bir ülke; yani ülkede bir yıl içinde aşağı yukarı 7-8 tane çok büyük kitlesel bombalama olay­ları, protestolar, darbe kalkışma­sı, savaşlarla karşı karşıya. Yani düşünün, ülkede her an kırılma noktası yaratabilecek kadar has­sas olaylar oluyor. Dolayısıyla bunlarla ilgili hem senaryo hem de bir temsil çalışması yapılmak zorunda. Mesela bu Rojava olay­larının başladığı 2014’te bir yaz günüydü sanırım. Üç gün boyun­ca özellikle Güneydoğu’da çok çalkantılı günler yaşandı. Mesela orada özellikle Kürt kökenli va­tandaşlardan gelen çok yoğun paylaşımlar vardı. Orada kamu diplomasisi de biraz geride kaldı. Fakat daha sonraki bombalama olaylarında biraz daha toparlan­mış göründü. Hükümet temsil­cileri çıkıp açıklamalar yaptı. Burada çok özel bir kamu diplomasisi iletişim stratejisi belir­lenmesi gerekiyor ve yeni med­yayla geleneksel medyanın bera­ber çalışması gerekiyor. Mesela İngiltere’de buna benzer bir olay olduğunda, hemen görgü tanığı vatandaşları, varsa ihbarlarını yapacakları veya tweet atacakla­rı yerlere yönlendiriyor.

    Darbeye karşı SMS mesajları

    Darbe girişimi ve sonrasında devletin sosyal medya iletişim kanallarını etkin şekilde kullanmasının önemi ortaya çıktı.

    Bu darbe girişimi sırasında Cumhurbaşkanlığı resmî hesa­bından, resmî hesap hariç cum­hurbaşkanlığı adına atılan twe­etlere itibar edilmemesini belir­ten tweetler atıldı. Artık sosyal medya üzerinden iletişim çok fazla benimsenmiş durumda. Özellikle istatistiklere bakınca, şu anda internet kullanıcılarının %55-60 arasının haber olgusunu ilk olarak sosyal medya üzerin­den aldığı bir dönemin içindeyiz. Dolayısıyla onun içinde var olan her bileşenin çok önemli olduğu­nu unutmayıp, o bileşenler için­de yönetimi doğru yapabilecek bir mekanizma kurmamız lazım. Bunu sansür veya medyayı kont­rol altına alma anlamında söy­lemiyorum ama o dezenformas­yonları, iç ve dış iletişim diplo­masisinin mutlaka ve mutlaka etkin bir şekilde bertaraf etmesi gerekiyor. Çünkü kritik döne­meçlerde bir açıklama yapacak bir otorite olmadığı zaman, kaos daha da artıyor.

    Aslında Gezi ve sonrasın­da başlayan bütün bu olaylarda, ülkenin her kutbunun, her tara­fının iletişiminin açık olması­nın ve o iletişimde etkin olma­nın önemi ortaya çıktı. İnternet’i veya sosyal medyayı tek başına kapatmanın aslında ne kadar sakıncalı olabileceği görüldü. 15 Temmuz girişiminde de, insan­ların söz söyleyecek platform bulmasının, bu platformlar üze­rindeki paylaşımların ne kadar değerli olabileceğini, o değerler üzerine aslında bir birliktelik yakalanıp, bu birlikteliklerin de toplumun tüm katmanlarında yayılmasıyla tankları bile durdu­rabileceğini gördük. Ülkenin ge­leceğine yönelik çok önemli bir mesaj bu.

    Devletin kendi içindeki ka­mu iletişiminin de tekrar ve ye­niden tesis edilmesi gerekiyor. Şimdi örneğin bir takım sahte hesaplarla bir takım bilgilerin sızdırılıp, ondan sonra sosyal medya üzerinden paylaşıldığını görüyoruz. Mesela Başbakanlık Veri Dairesi’nin verilerinin, ora­daki tüm iletişim bilgilerinin alı­nıp faş edildiğini ve kimilerinin bunu kendi çıkarları doğrultu­sunda istihbarat amaçlı paylaş­tığını görüyoruz. Dolayısıyla ül­kenin siber güvenlik anlamında ve kamu kurumları arasında da güvenli bilgi akışına ihtiyacı var. Yepyeni bir iletişim altyapısının kurulması gerekiyor.

    Artık 21. yüzyılda, belli dona­nım ve yazılım kuruluşlarından hazır hizmet almak yerine, şu anda yeni gelişen daha açık, da­ha dağıtık ama daha güvenli ve denetimli sistemler kullanma­lıyız. Örneğin şu anda dünyada “bitcoin” diye bir para sistemi üzerinden çıkan “blockchain” dediğimiz hem dağıtık hem de insanların birbirinin bilgisini görmeyip güvenli olarak birbir­leriyle şifrelerini paylaştıkları ve o şifrelerin sadece bizim için açıldığı, hem adem-i merkezi­yetçi, hem güvenli ama denetim­li sistemler var. Bunlar olmadan ülke olarak ne kendi güvenliği­mizi sağlayabiliriz ne de kamu­sal olarak birarada kalabiliriz. Şu anda ülkedeki bilgi güvenliği ön­celikli ve hassastır.

    Türkiye’de aşağı yukarı in­ternet’in ilk çıktığı 90’lardan bu yana yetişen yepyeni bir kuşak var. Biz bilgi iletişim teknoloji­leri alanında 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçişi, kamusal ve yö­netsel olarak tam anlamıyla iç­selleştirmiş değiliz. Bunun ne­deni de kuşak farkı ve bu farktan kaynaklanan eski dikey hiyerar­şik organizasyon yapısının hâlâ işler tutulmaya çalışılmasıdır. Mesela e-devlet diye bir anlayışa geçtik. Şimdi vatandaşlar aşağı yukarı tüm resmî bilgilerine gov. tr’den ulaşabiliyor. Kamu daire­leri arasında bunu besleyen bir akış var. Ama bizim e-devlet’ten artık dijital Türkiye’ye geçme­miz lazım. Dolayısıyla bu dijital dönüşüm de kültürel dönüşüm anlamına geliyor. Kültürel dö­nüşümü de yapacak, bu konuda öncü olacak insanlar bu yeni ku­şaktan. Bu insanların önünü aç­mamız gerekiyor.

    Türkiye’de bu konuyla ilgili inanılmaz sayıda ve yüksek kali­tede insan var. Altı ayda, bir se­nede, onbinlerce kişi bu sürece kanalize edilebilir. Bu insanların

    çoğu, mevcut eğitim düzeninin dışına çıkarak kendi kendine öğ­renebilen ve bu konularda gele­ceği gören insanlar. Bir kere bu dünyaya girdiği zaman, bu dün­yayı anlayıp bütün bu iş süreçle­rini buraya taşıyan, buradan re­kabet, verimlilik, güvenlik, dene­timlilik elde eden, yaşları 20 ila 30 arasında değişen gençlerden bahsediyorum. Tüm bu sebep­lerden, bizim onlara daha çok in­siyatif tanımamız lazım. Bugün birçok genç, mesela çok ucuza bu işin donanımını alıp ondan son­ra da kendi yazılım ve kodlama bilgisiyle üzerine açık mimariy­le bir yapı inşa ediyor ve üstelik bu yaptığını da isterse herkese mâledip diğer kişilerle de ko­lektif olarak çalışma dinamiği­ni sağlayabiliyor. Dolayısıyla biz bu kolektif üretimi zamandan mekandan bağımsız olarak, Hak­kari’den de, Sinop’tan da, Anka­ra’dan da, Trakya’dan da bir çok insanın oturdukları yerden buna katılarak birlikte üretebilecekleri bir yapı inşa etmemiz lazım.

    Şu anda ülkede belli bir ka­mu düzeninin ve anlayışının tas­fiyesi ve yerine yeni bir anlayışla kurulmuş bir sistemin getiril­mesi söz konusu. Ordunun, Em­niyetin, eğitimin tüm bunların rehabilitesi bile değil, en baştan kurulması aşamasındayız. Bu da en önemli kalemlerden birisi. Öncelikle zihniyetimizi, anlayı­şımızı 21. yüzyıla uyarlamalıyız. Darbe olsaydı 20. yüzyılın saik­lerini bile göremeyecek, daha ka­ranlık çağlara gidecektik. İşte bu uçurumun kenarından döndük­ten sonra, 21 yüzyıl ışığını yaka­lama fırsatımız var artık. Dolayı­sıyla bu fırsatı öncelikle kamusal anlamda değerlendirip altyapı­mızı çağdaşlaştırmalıyız.

    28 Şubat 1997’deki mâlum durum için post-modern darbe denmişti. Bu son yaşadığımız onun bile gerisinde kalmış oldu. Daha önceki darbeleri düşündü­ğümüzde, onların iletişim araç­larını çok daha iyi kullandıkları­nı söyleyebiliriz. Silahlı Kuvvet­ler bu darbe-muhtıra konularına biraz da “muhaberat” olarak ba­kar. Bu muhaberat anlayışının 21. yüzyıla taşınması zaten pek olası değildi. Birden hayatımıza giren akıllı telefonların yaptığı şeyler, ordunun uzun süre çok alışamadığı şeyler.

    Ordunun temel önceliği hep güvenlik üstüne kuruludur. Ye­ni medya iletişimi ise tamamen dağıtık bir yapı öngörür; oysa or­du gibi yapılar hep daha kapa­lı sistemler oluşturma peşin­dedir. Güvenlik demek, etrafını çevirmek, ablukaya almak vs. Bu mantık üzerinden zaman-me­kan sınırını aşma, dağıtma, dağı­tık sistem, onların mantığıyla bir antagonizma yaratıyor. 21. yüzyıl, ordulardan çok sivil birliklerin veya timlerin savunma anlayışı­nı önümüze getiriyor. Çok farklı bir konsept var artık. O bakım­dan artık iki ordunun simetrik karşılaştığı savaşlar, yerine asi­metrik mücadeleler var. Biz he­nüz bu asimetrik yapıyı orduda da güvenlik konseptinde de iç­selleştiremedik. Bu sadece bizim sorunumuz da değil. Bu yüzyı­lın daha 15-16 yılını yaşadık, bir çok farklı uygulamalar gördük ve daha emekleme dönemlerinde bu teknolojik gelişme. Kuşak far­kı yüzünden bunu algılamak da zor. 10-15 yıl sonra, bu bahsetti­ğim genç kuşak kamu idaresinde ve orduda, emniyette yer almaya başladığında bu değişimler net şekilde ortaya çıkacak. Bizlere düşen, bu süreci öngörmek ve doğru yönetmek.

    (Bu yazı İsmail Hakkı Polat’la yapılan söyleşiden derlenmiştir.)

    TWITTER VERİLERİ

    Dört saatte 500 bin tweet

    •15-19 Temmuz tarihleri arasında 50.5 milyon tweet atıldı. 15 Temmuz gecesi 22:00-02:00 arası dilimde 500 bin tweet atıldı ki bu rakam normal bir günün 35 katı.

    •8-14 Temmuz arası günlük or­talama konuşulma 5.773.003 iken, 15 Temmuz günü %18 artarak 6.804.329, 16 Tem­muz’da %223 artış göstererek 18.666.642’e, 17 Temmuz’da %62 artışla 9.347.358’e ulaştı.

    •Saat 22:00’dan itibaren köprülerin askerler tarafından kapatılmasıyla artan konuşul­ma hacminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sokağa çıkma konusunda açıklama geldikten sonra artış yaşandı. Ertesi gün sabah saatlerinde durumun belli olmasıyla, konuşulma yeniden arttı.

    •Olaylar arasında en çok köp­rülerin kapatılması konuşuldu. Cumhurbaşkanı’nın konuşma­sı ve TBMM’nin bombalanması onu izledi.

    •Konuşan kullanıcıların %62’si erkek %38’i kadındı.

  • Sivil idareye karşı bir yıl arayla iki darbe girişimi

    Sivil idareye karşı bir yıl arayla iki darbe girişimi

    Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup radikal subay, “27 Mayıs İhtilali amacına ulaşmamıştır” diyerek 1962’de yeni bir darbe yapmaya kalkıştı. Talat Aydemir, kan dökülmeden biten bu girişimin ardından emekli edilse de dur(durula)madı ve 1963’te kendi sonunu da getirecek yeni bir darbeye kalkıştı.

    Ordu içinde 27 Mayıs 1960 darbesi sonra­sında pek çok konuda görüş ayrılığı vardı. En önemli anlaşmazlık yönetimi sivillere devredip devretmeme konu­sunda yaşanıyordu. Ülke yöne­timini ele alan Milli Birlik Ko­mitesi (MBK) ile ordu içinde ordu gibi çalışan Silahlı Kuv­vetler Birliği arasında büyük gerilim vardı.

    “Radikaller” olarak bi­linen 14 subayın MBK’dan tasfiyesi,taraflar arasındaki gerginliği arttırmıştı. Silah­lı Kuvvetler Birliği’nin 1961 seçimlerinden sonra yapma­yı planladığı darbe engellen­se de, “27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığı” gerekçesiyle ye­niden darbe yapmayı düşü­nen çok sayıda subay vardı.

    Sivil idare

    Harp Okulu Komutanı Al­bay Talat Aydemir liderliğin­deki bir grup subay 9 Şubat 1962’de, o ay bitmeden darbe yapma kararı aldı. Darbe giri­şiminden haberdar olan hü­kümet, başta Aydemir olmak üzere darbeci subayları aci­len başka görevlere atadı.

    Atama kararına uymayan Aydemir, kendine bağlı bir­liklerle 22 Şubat 1962’de ha­rekete geçti. Hükümete ve re­jime sadık kalan birlikler de, Hava Kuvvetleri uçaklarının Harp Okulu üzerinde alçak­tan uçması gibi karşı hamle­ler yaptılar.

    Acilen toplanan hükümet ve devreye giren İsmet İnö­nü’nün, “darbe girişiminin kansız bir şekilde bitirilmesi halinde darbecilere ceza ve­rilmemesi” kararı üzerine ha­reket durdu. Ordunun önemli bölümünün desteğini alama­yan Aydemir, ceza almaya­cakları açıklanınca darbe gi­rişimine son verdi. Aydemir ve bazı subaylar emekli edi­lirken, girişime destek veren bazı subayların görev yeri de­ğiştirildi.

    Ancak emekli edilme­si bile Albay Talat Aydemir’i durdurmamıştı. Aydemir, 20 Mayıs 1963’te Harp Okulu ve Zırhlı Eğitim Tank Taburu’nu yeni bir darbe için harekete geçirdi. Fethi Gürcan’ın kontrol ettiği Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da darbe giri­şimine katıldı.

    Ancak hükümet bu defa önceden istihbarat ve sıkı ön­lemler almıştı. Ayrıca darbe­cilerin ordu içindeki deste­ği 14 ay önceki girişime göre daha da azdı. Gece boyu süren ve altı kişinin öldüğü çatış­maların ardından, tüm darbe­ciler etkisiz hale getirildi. Bu defa İsmet İnönü de “Devle­ti Talat’ın üç buçuk adamına teslim etmem” diyerek tutum almıştı.

    Sivil idare

    Darbe girişimine katılan 151 subay ve emekli subay ile 1500 Harp Okulu öğren­cisi tutuklandı. Üç ay süren yargılamanın sonunda 5 Ey­lül’de karar açıklandı. Talat Aydemir ve altı arkadaşı Fet­hi Gürcan, Osman Deniz, İl­han Baş, Erol Dinçer, Ahmet Güçal ile Cevat Kırca’ya ölüm cezası verildi. 29 sanığın mü­ebbet hapis cezasına çarp­tırıldığı davada Harp Okulu öğrencilerinin büyük bölümü beraat etti, ama hepsi okul­dan atıldı.

    TBMM yedi idam cezasın­dan ikisini, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın idam cezala­rını onayladı. Gürcan 27 Ha­ziran, Aydemir ise 5 Temmuz 1964’te asılarak idam edildi.

    Sivil idare
    Önce af sonra idam 9 Şubat 1962’de darbe girişiminde bulunan Albay Talat Aydemir (solda) affedilmiş, bunun üzerine bir yıl sonra giriştiği yeni darbe hareketinden sonra yargılanarak idam edilmişti.
  • Darbeden önceki bayram!

    12 Eylül darbesinden on üç gün önceki 30 Ağustos resepsiyonu… Adalet Partisi azınlık hükümetinin “başı” Süleyman Demirel, uzun siyasi inatlaşmalardan sonra 6 Mart 1978’de Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirerek emeklilikten kurtardığı dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının Zafer Bayramı’nı kutluyor. TBMM Başkanı Cahit Karakaş en önde, anamuhalefet partisi CHP’nin başkanı Bülent Ecevit ise içeriye girmeye hazırlanıyor. Generallerin sadece 13 gün sonra ülke yönetimine el koyacakları ve kendilerini Zincirbozan’da “zorunlu misafirliğe” tâbi tutacakları iki kurt politikacının aklından bile geçmiyor. Geleceğin cunta üyeleri ise hiç renk vermiyor (#tarih, Ağustos 2015).

    (Depo Photos)

  • Gezi’den 15 Temmuz’a ‘Yaşarken Yazılan Tarih’

    Bundan üç yıl önce, 2013 Haziran sonunda Gezi olayları patlak verdiğinde, bu direniş ve devamında ortaya çıkan etkilerini, tarihî-sosyal-kültürel boyutlarıyla o dönem çıkardığımız NTV Tarih dergisinde bir özel sayı, bir “fevkalade nüsha” olarak hazırlamıştık. Bilindiği gibi o sayı yayıncı tarafından matbaadan çekil­miş, dergi kapatılmış, bizler de istifa ederek bağımsız şekilde, #tarih adıyla yola devam etmiştik.

    “Yaşarken Yazılan Tarih” adını taşıyan o tarihî sayı hemen akabinde inter­net üzerinden, sonrasında kitap ve özel ek olarak onbinlere ulaştı, “bugünü an­lamak” yolunda arşivlerdeki yerini aldı. O vakit bizi eleştiren, “siyasi-ideolojik” saiklerle hareket ettiğimizi öne sürerek yapılan sansürü mazur göstermeye ça­lışanlara, “herkes tarihte hakettiği yeri alır” demiştik ve eklemiştik: “Biz güncel hadiselerin geçmişteki öncüllerini çeşitli yönleriyle yansıtan bir popüler tarih dergisiyiz. Toplumsal hareketlerin siyasi değil, tarihsel çerçevesini çizmeye ça­lışıyoruz”.

    Tarihin cilvesi… 2013’te Gezi değil de 15 Temmuz darbe girişimi yaşansaydı, biz yine şu an elinizde tuttuğunuz dergiye benzer bir özel sayı yapacak ve büyük ihtimalle bizi eleştirenler tarafından alkışlanacaktık! Neyse ki bu işi alkışlan­mak veya muhalefet etmek veya belli bir kesime-mahalleye yakın durmak ve­ya okurumuz olduğunu düşündüğümüz çevrelere, insanlara hoş görünmek için yapmıyoruz.

    Bu ikinci “Yaşarken Yazılan Tarih” özel sayısını, yine üç yıl önce olduğu gibi başından sonuna, editör yazısından köşe yazısına, sabit sayfalarına, bulmacası­na kadar darbeler tarihine ayırdık. Sadece 15 günde hazırladığımız bu sayıdaki muhtemel hatalar ve eksiklikler yüzünden, siz sevgili okurlardan şimdiden özür diliyorum. Yine de, ileride bu günleri hatırlamak, araştırmak, kıyaslamalar yap­mak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı, arşivlik bir ürün daha ortaya koyduğumuz inancındayım. Takdir okurundur.

    15 Temmuz darbe girişimi püskürtüldüğü gibi, toplumun tüm kesimlerinde belli ve belirgin bir toplumsal barış umudu yarattı. Kimilerimiz 15 Temmuz ge­cesi sokağa çık(a)madığı için, kimilerimiz yakın zamana kadar Fetullahçı terör örgütü tarafından “kandırılarak” çeşitli günahlara ortak oldukları için kendisini kötü hissedebilir. Ama baştan beri bu tehdide-tehlikeye dikkati çeken, hakika­ten mağdur edilen, hapislere atılan insanlara hem devlet hem millet olarak ciddi bir özür borcumuz var. Bu “kandırılamamış” insanlar ve 15 Temmuz’da sokak­ta-kışlada-ekranda demokrasiyi savunanlar, yaşarken yazılan tarihe geçmiştir.

    Şimdi bizlere düşen, toplumsal kutuplaşmayı yokedip cadı avlarına tevessül etmeden, yeniden birleşmiş bir millet olarak Türkiye’yi bir merkez ülke haline getirmek için çalışmak ve üretmek, laik-demokratik değerleri yükseltmektir.

    Umutla kalın.

  • Darbesever basından darbesavar medyaya

    27 Mayıs’tan bu yana askerî müdahale ve darbeleri koşulsuz destekleyen ana akım medya; 15 Temmuz gecesi özellikle cumhurbaşkanının mesajlarını yayımlayarak, darbe girişiminin başarısızlığa uğramasına önemli katkıda bulundu. 56 yılın basın özeti…

    Türkiye tarihi, darbeler ta­rihi bir taraftan. Her on yılda bir askerin siyasete müdahalesi her zaman ilk elden ve en çok muhalifleri, gazetecile­ri, akademisyenleri vurdu. Basın tarihi açısından bakıldığında ise darbe dönemleri basının iktidara en çok biat ettiği, dezenformas­yonun en yaygın olduğu, yani gü­nahının en bol olduğu zamanlar…

    27 Mayıs, 1954’te çıkarılan 6334 Sayılı Kanun ve ardından “ispat hakkı”nın kaldırılmasıy­la üzerindeki baskıların iyice arttığı basın için, Oktay Ekşi’nin deyimiyle bir “kurtuluş operas­yonu”dur. Nitekim manşetler de darbeyi sevinçle karşılar. Burada en ilgi çekici olan Hürriyet ga­zetesinin durumudur. Hürriyet, darbe öncesi Demokrat Parti’ye destek vermekte, manşetlerinde hükümet icraatlarını övmekte­dir. 27 Mayıs gününün manşeti de Adnan Menderes’in ağzından “Türkiye’nin önü açık” sözüdür. Ancak Yazı İşleri Müdürü Selçuk Çandarlı eve dönerken askerle­ri fark edecek, hemen gazeteye dönecektir. O nüsha imha edilir, gazete ertesi gün “Türk Ordusu vazife başında. Silahlı Kuvvetle­rimiz bütün yurtta fiilen idareyi ele aldı” manşetiyle çıkar. An­cak askerler önceki yayınlar için Hürriyet’e diş bilemektedir. Sel­çuk Çandarlı gözaltına alınmış, sorgulanmıştır.

    Linci çekerken lince uğruyordu Hürriyet fotomuhabiri Selçuk Şamiloğlu, Boğaziçi Köprüsü’nde teslim olan askerlere linç girişimini fotoğraflarken saldırıya uğradı. Bir polis tarafından olay yerindeki bir TIR’a bindirilerek uzaklaştırılan Şamiloğlu, kim vurduya gitmekten son anda kurtarıldı.

    Basının bu tam desteği Milli Birlik Komitesi’nce gazetecile­rin özlük haklarını düzenleyen 5953 Sayılı Kanun’un 212 Sayılı Kanun’la iyileştirilmesi yoluyla ödüllendirilir. Köşe yazarları ar­tık Mili Birlik Komitesi’ni ve ye­ni kanunları, anayasayı övmek­le meşguldür. Arada rüzgar ters eser, Tanin gazetesinde yazmaya başlayan Aziz Nesin ve yöneti­mindeki İhsan Ada komünistlik iddiasıyla tutuklanırlar. Gaze­teci arkadaşları ise onları yalnız bırakır.

    Tehlikeyi önceden sezmek

    Darbeden hoşnut basının des­teğinin sınandığı en yakın olay, Talat Aydemir’in darbe girişi­midir. Basının bir kısmı Ayde­mir’e desteğini sürdürmüş, onu “22 Şubat’ın lideri” ilan etmiştir. Ali Dağlar, kitabında Rıfkı Salim Burçak’ın Aydemir’in idamında bu basının da sorumluluğu oldu­ğu ifadesini alıntılar.

    60’ların sonlarında iktidar için “komünizm tehdidi” top­lumsal olayları bastırmak, muha­lefeti sindirmek, hak ve özgür­lükleri kısıtlamak için kullanışlı bir araca dönüşür. 70’li yıllar­da ise 12 Mart Muhtırası’nın 9 Mart’ta yapılması planlanan bir başka darbe girişimini engelle­mek üzerine planlandığı orta­ya çıkar. 9 Mart’ın planlayıcıla­rı arasında bazı gazetecilerin de adı geçmektedir. Basının tepkisi bu sefer kuvvetle alkış yerine, demokrasiyi hatırlatan daha sa­kin bir destekten ibarettir. Ancak güçlüden yana tavırda bir deği­şiklik olmaz.

    Muhtıra demokrasiye çare olmaz, ülkede sular durulmaz. 12 Eylül’e dek geçen sürede top­lumsal kutuplaşmaya medya­nın katkısı da büyüktür. Kanlı 1 Mayıs’ın öncesinde Millet gaze­tesi 28 Nisan’da “DİSK’in 1 Ma­yıs Gösterilerinin Hedefi İhtilal Provasıdır” manşetiyle çıkar, 30 Nisan’da Tercüman gazetesinde Ahmet Kabaklı, “polisle vuruşma muhtemeldir, cinayetler işlene­bilir, mallara, canlara kıyılabilir” yazarak “öngörüsünü” ortaya ko­yar. Ertesi yıl Maraş ve sonra­sında Çorum Katliamı yine sağ basın tarafından “içsavaş” olarak görülür, ancak içsavaşta amaç “vatanın kurtarılması”dır. Neti­cede bugün hâlâ bazı köşe yazar­larının “ülke kan gölüne dön­müştü, halk askerleri alkışladı” diye andığı 12 Eylül darbesinin zemini de hazırlanmış olur.

    ‘Parayla değil sırayla’

    12 Eylül “emir komuta zinciri içinde” yapılan ilk darbe olma­sıyla diğerlerinden farklıdır. 60 darbesinde olduğu gibi askerler halkın ne tepki vereceği konu­sunda çekinceli değildirler, her şey planlanmış ve büyük disiplin içinde yürütülmüştür. TRT’deki bildiriyi de bu sefer kimin yap­tığına dair şüphe bırakmayacak şekilde darbenin lideri Kenan Evren bizzat okur. Askerlerin basının işleyişi konusunda da kafa yordukları, TRT’ye verilen haberlerin içeriğini konu alan emirle kanıtlanmıştır. Darbeye ve darbecilerin aleyhine tutum ve olaylar verilmeyecektir, yapı­lan haberler önceden onaya su­nulacaktır.

    Baskına uğradılar, ekranı karartmadılar! CNN Türk binasına giren bir grup asker, canlı yayını durdurup binayı boşaltmak istedi. Olayı soğukkanlılıkla yöneten kanal yetkilileri, yayına ara verip stüdyoyu boşaltsalar da, ekranı siyaha düşürmemeyi başardılar. Baskın sırasında yaşanan gergin anlar izlenemedi ama, açık bırakılan mikrofon sayesinde bütün Türkiye tarafından canlı yayında dinlendi.

    Gazeteler bir bir kapatılır, gazeteciler gözaltına alınır, ha­ber kaynaklarını deşifre etmeye zorlanırlar. Ancak basının büyük bölümü darbeye tam destek ve­rir. Bu yazının yazıldığı sıralar­da tutuklandığı açıklanan Nazlı Ilıcak “…Açıklanan hedef de de­mokrasiye işlerlik kazandırmak olduğuna göre, hürriyetlerin üze­rine bir müddet şal örtülmesini, liderlerimizin, mesele yatışınca­ya kadar teminat altında bulun­durulmalarını içimize sindirmek gerekiyor” diye yazar. Yayıncı İl­han Erdost’un öldürülmesini ga­zeteler görmemeyi seçerler. Ga­zetelere göre darbeyle memleket huzura kavuşmuştur, hatta yine Tercüman gazetesi yazarı Rauf Tamer’e göre bu darbe değil “ba­rış harekâtı”dır.

    Basının darbecilere deste­ği Anayasa referandumunda da sürer, bugün artık dalga konu­su olan bir klişeyle, referandum adeta bir “demokrasi şöleni” ola­rak sunulur.

    Bir yandan 24 Ocak Karar­ları’yla sübvansiyonların kalk­ması sonucu ekonomik olarak darboğaza giren, diğer taraftan sansür ve otosansürün esir aldığı basının içi bu dönemde boşal­tılır. İçerik tamamen magazine ve skandal haberciliğine kayar; bunda basına yeni giren ve baş­ka alanda yatırımları olan yeni medya patronlarının da payı bü­yüktür. 12 Eylül’ün yarattığı bas­kı ortamından, sahip oldukları gazetelerden sendikaları uzak­laştırarak, iktidarla iyi ilişkiler kurarak kârlı çıkarlar.

    Genç spikerin en zor yayını! TRT binasını ele geçiren askerler spiker Tijen Karaş’a TSK’nın yönetime el koyduğunu duyuran “Yurtta Sulh Konseyi” imzalı bir bildiri okuttular. Polis ve vatandaşların binayı darbe yanlısı askerlerden kurtarmasının ardından genç spiker canlı yayında kalabalığa açıkladı: “Bildiriyi silah zoruyla okudum”.

    Özal’lı yıllarda büyüyen, bünyelerine televizyonları, özel radyoları katan patronlar, 90’lı yıllarda sürekli el değiştiren ko­alisyon hükümetleri ve ordu arasında denge siyaseti izleye­rek zenginliklerine zenginlik katarlar. Ragıp Duran’ın “apo­letli medya” olarak adlandırdığı medyada değişmeyen tek şey, asıl patronun ordu olduğunun kabu­lüdür.

    Siyasette koalisyonların ve dolayısıyla siyasetin tıkandı­ğı yıllardır. Tehlike büyüktür ve kimin güçlü olduğunu artık sez­mesine gerek olmayan medya, elbette ordunun yanında olacak­tır. 28 Şubat yani bir diğer adıyla post-modern darbe 1997’de gelir; medyaya göre sorumlusu hükü­mettir. Sincan’da tankların yürü­mesi Cumhuriyet’te “Sincan’da Tanklı Protesto” şeklinde verilir. Refah Parti’li yöneticilerin skan­dal sözleri manşetleri, haber bül­tenlerini doldurur; amaç “bunu hak ettiler”i halka kabul ettir­mektir.

    1998’de Çevik Bir ve Erol Öz­kasnak’ın emriyle uydurulmuş Şemdin Sakık ifadelerini Hürri­yet ve Sabah gazeteleri sorgusuz sualsiz manşetlerine taşır. Hürri­yet’in 25 Nisan manşeti “Dehşet itiraflar”dır ve Şemdin Sakık’ın bazı gazetecilerin, siyasetçilerin ve sivil toplum kuruluşlarının PKK ile işbirliği yaptıklarını söy­lediği iddia edilir. Aynı gün gaze­tenin başyazarı Oktay Ekşi’nin yazısının başlığı “Alçakları tanı­yalım”dır. Basın tarihine “Andıç” olarak geçen bu hedef gösterme­lerin ardından, Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand işlerini kay­bederler. Dönemin İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal ise haberlerin ardından silahlı saldı­rıya uğrar ve ağır şekilde yarala­nır. Gazeteciler ve medya patron­ları 2012 yılında Darbeleri Araş­tırma Komisyonu’na verdikleri ifadelerde, ordunun istediğini yayınlamak zorunda kaldıklarını, büyük baskı altında olduklarını, ama yaptıklarının yanlış olduğu­nu itiraf edeceklerdir.

    İktidar el değiştirince

    2001 yılındaki ekonomik krizden en çok etkilenen, krize yol açan düzenden nemalanan medya­dır. 2002’de AKP iktidara gel­dikten sonra başta destek veren medya patronları, bir süre sonra eski alışkanlıklarına döndüğün­de, krizde batan medya grupları ortamı yeniden şekillendirmede çok işe yarayacaktır.

    27 Nisan Bildirisi’nde basın artık kimin yanında durması ge­rektiğini öğrenmiştir. Ancak di­ğer taraftan ordunun siyasal ik­tidar için halâ bir tehlike olduğu gerçeği de günyüzüne çıkmıştır. Askerî vesayetin geriletilmesin­de hükümetin ortağı Gülen ce­maati ile birlikte gereken desteği bu sefer hükümetin istediği şe­kilde Taraf gazetesi verir. Nokta dergisi ile ortaya dökülen darbe iddiaları, Ergenekon ve Balyoz davaları ile bir cadı avına dönü­şür. Basının bir kısmı askerî ve­sayetin geriletilmesini her şeyin üstünde görürken, yargılamadaki usulsüzlükleri görmezden gelir.

    Politik kutuplaşma medyada da büyümektedir. Bir taraf diğe­rini sürekli “ama onlar gazeteci değil” diye suçlar. Bu kutuplaş­mayı bir nebze kıran Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanma­sı ve bir yıl boyunca cezaevinde kalmaları olur. Gülen cemaati ga­zeteleri, Şık ve Şener’in “gazete­cilikten tutuklanmadığını” man­şetlerine taşırken, diğer kesim biraraya gelerek ortak mücade­le vermenin önemini kavrama­ya başlar.

    Gezi, medyanın içinde bu­lunduğu çarpık düzeni ve iktida­ra biatının boyutunu çok çıplak biçimde ortaya koyar. Devam eden yıl 17-25 Aralık tape’leriy­le Cemaat muhalif saflara katı­lır. Gazetecilerarası kutuplaş­ma devam etmektedir. Cema­at medyası kendilerine yapılan baskıların görmezden gelindiğini iddia ederken, diğer taraf onları geçmiş günahlarıyla yüzleşme­ye zorlar. Basın üzerine baskılar arttıkça, birlikte mücadelenin ge­rekliliği de kendini gösterir. İçte hesaplaşmalar sürse de yükselen ses “basının her koşulda özgür olması gerektiği”dir.

    15 Temmuz bir “lütuf” mu?

    Bu koşullarda 15 Temmuz gece­sine gelindi. Kimin yaptığı, ne za­man planlandığı halen anlaşıla­mamış darbe girişimi, medyadan adeta “canlı” verildi. Medya önce tereddüt etse de kimin kazana­cağının sezilmesinin ardından pozisyonunu belirledi. Gecenin bir yarısı Meclis bombalanırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın me­sajlarını yayınlayarak (ki önce­den TRT ve Anadolu Ajansı’na görüş verildiği ama yayınlanma­dığı iddiaları söz konusu) darbe girişiminin başarısız olmasına önemli katkı sundu. Bu vesiley­le darbesever medyadan darbe­savar medyaya dönüşerek takdir kazandı.

    Gazetecilere terörist muamelesi Darbe girişiminin ardından başlatılan soruşturmada birçok gazeteci gözaltına alındı ve tutuklandı. Zaman Gazetesi’nin eski yazarları Şahin Alpay ve Ahmet Turan Alkan elleri arkadan kelepçeli götürülüyor.

    15 Temmuz başarısız da ol­sa, geçmiş darbe tecrübelerini hatırlatan pratikler hemen dev­reye girdi. 20 Temmuz’da Erdo­ğan’ın ilan ettiği OHAL’in hemen ertesinde 16 televizyon, 3 haber ajansı ve 45 gazete kapatıldı. Bu yazının yazıldığı tarih itibariy­le 70’e yakın gazeteci gözaltın­da. Gazeteciler, akademisyenler ve kimi kamu çalışanlarına ya­pılanlar, geçmişin cadı avları­nı anımsatıyor. Kimileri Gülen cemaatine yakın gazetecilerin Ergenekon ve Balyoz davaların­daki tutumlarını hatırlatıp “oh olsun“ derken, iktidarın övgüsü­nün tadını çıkaranlar hukuksuz­lukları görmezden gelmeyi tercih ediyor. Geçmiş tecrübelerden ders alınması umuduyla, yazıyı Uğur Mumcu’nun Nazlı Ilıcak’ın gözaltına alınmasının ardından 9 Ekim 1982’de yazdığı yazıdan bir bölümle bitirelim:

    “Fikir suçlarından cezaevle­rinde yatan gazeteci ya da sıra­dan yurttaşlar için basınımızın vurdumduymazlığına da ilişmek isteriz. Eğer demokrasi ve fi­kir özgürlüğü söz konusuysa, bu alanda dürüst davranmakta ya­rar var. Bab-ı Ali’nin patronajına mensup bir yazarın olayını büyü­terek, fikir işçilerinin cezaevleri­ne girmesine karşı duyarsız kalı­narak demokrat olunamaz”.