1243’teki Kösedağ Savaşı’nda, Moğollar, Anadolu Selçukluları mağlup etmişti. 1240’larda ortaya çıkan Babailer isyanı da, bu yenilgiyle sönümlenmişti. Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğullarının da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmadı.
Geçenlerde, 3 Temmuz 2016 günü Sivas’ın 80 km. kadar doğusundaki Suşehri’nde, Kösedağ şehitlerini anma töreni yapıldı. Bilindiği gibi bu adı daha ilkokul çağında “Kösedağ Savaşı 3 Temmuz 1243’te Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar arasında olmuştur” savı ile öğrenmiştik. II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Selçukluların yenilgisi ile son bulan bu savaş, genellikle 13. yüzyılda Çinggis Han ordularının batıya doğru ilerlemesinin bir sonucu olarak görülür.
Savaşın olduğu dönemde artık Çinggis Han çoktan ölmüştür (1227), hatta 1243’te imparatorluğa hâkim olan bir Moğol hanı bile yoktur; idare daha çok kumandanların elindedir. Hülegü ortaya çıkıncaya kadar Anadolu Selçukluların bağlı olduğu bargâh, hükümdarlık karargahı Karakurum’dan ziyade, Sayin Han Batu’nun ordası olmuş gözüküyor. Nitekim savaş sonrası tabiiyeti kabul anlaşmasına Batu Han’ın nezdinde varılmıştı. Moğol orduları açısından Anadolu’yu istila etmek büyük bir planın parçası değildi. O yüzden de devrin Moğol kaynakları ta başından beri 1258’de ele geçirilecek olan Bağdat’ı önemserken, bizim için önemli olan Kösedağ’dan pek bahsetmezler. Hatta Reşideddin gibi devrin önemli kaynakları bu olayı Batınî, Nizarî-İsmailî seferleri ile bir kefeye koymuşlar ve Bağdat’la ilişkilendirmeye eğilim gösteren bilgiler vermişledir. Zira Moğollar için asıl tehlike, ruhaniyat ile siyaseti birleştirme eğilimleri idi.
Oysa Anadolu Selçuklu dönemi üzerinde yaptıkları araştırmalarla bilinen Osman Turan, Faruk Sümer ve onları izleyen tarihçiler, bu savaşı “Aleaddin Keykubat’ın ölümünden sonra meydana gelen ‘bünyevi zaafıyet’i fırsat bilen Moğolların hemen harekete geçmeleri” şeklinde yorumlarlar. Birisinin zafiyetinden yaralanarak hücuma geçmek anlayışı kaynaklarımızın ifadesi değil, tarih analizlerimizde kullandığımız anahtar sözcüklerden biridir. Bu açıdan Faruk Sümer’in daha 1232’de Alaeddin Keykubat’ın “il” olmayı kabul ederek Moğol üstünlüğünü tanımış olduğuna da işaret etmesi önem taşır. Alaeddin Keykubat’ın müdahaleci olmadan tüccarlara destek veren ve Akdeniz-Karadeniz ticaretini birbirine bağlamak için kuzey-güney doğrultusunda birçok kervansaray ve cami yaptırmış olması, seferlerini ticaret yolları üzerine kuran Moğol idaresinin dikkatini çekmişti. Dolayısıyla Anadolu değil, Karadeniz’in kuzeyi üzerinde odaklanılmış, 1229 ve 1232’de akınlar yapılmış ve 1236’da ikinci büyük sefer gerçekleştirilmiştir. Alaeddin Keykubat’ın il olmayı kabul etmesi bu dönemlere rastlar.
Öte yandan tarihçilerin sözettiği “zafiyet”, 1240’larda ortaya çıkan Babai isyanının Selçuklu güçleri tarafından bastırılması sonucu ortaya çıkan durum ile ilgili idi. Ayaklanma bastırılmış ve bu siyasi-ruhani içerikli harekete büyük bir darbe vurulmuşsa da, kıpırdanmalar halen devam ediyordu. Bu durum da Moğol idaresinin dikkatini çekmişti. Bu konu ile ne kadar ciddi olarak ilgilenildiğini, Çin’de Kubilay Han zamanında yazılmış 1280 tarihli bir belgede görmekteyiz. Bu Çince belgeden de görüleceği gibi, Kösedağ öncesinde meydana gelen Babai isyanı ve isyanın reisi Baba Resul (Baba İlyas), o dönemde ruhaniyet ve siyaseti birleştirmeye çalışmış olan Orta Asyalılarla beraber zikredilmektedir. Vaktiyle Osman Turan’ın yayınlamış olduğu yerli kaynaklardan Muhammed b. Mahmud el-Hatib’in risalesi de “eğer Moğol ordularının şevketi olmasa bunlar yüz kere isyan ederlerdi” ifadesiyle Moğol orduları ile “Hâricî-Batınî” zümreler arasında birebir ilişki kurmaktadır. Bu çerçevede Babailer isyanına ikinci darbenin 1243’te indirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğulları nın da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, bu tür siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmamıştır.
Kösedağ şehitlerini anma töreninde konuşan Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın “Genelde evlatlarımıza galip olduğumuz savaşlar anlatılır. Yenildiğimiz savaşlar, hatalarımız, kusurlarımız ortaya çıkmasın diye onlardan bahsedilmez. Ama Türkiye özgüvenini kazandıkça bunlardan bahsetmeye başladı” şeklindeki sözleri, yenilgi ile sona eren bu savaşın Beylikler ve Osmanlı dönemindeki uzun vadeli yankıları açısından ele alınmasının bize başka pencereler açtığını göstermektedir. Hal böyle olunca da, Suşehri ahalisinin bir savaşı telin etmek yerine o savaşla ilişkilendirilen bir savaşçı evliyayı anmaları, halk hafızasından öğreneceklerimiz konusuna dikkatimizi çekmektedir..
Abdülaziz’i tahttan indiren sadrazam Hüseyin Avni Paşa’nın mezarı, ancak dönemin VIP’lerinin gömüldüğü Süleymaniye Camii’nin haziresinde. II. Abdülhamid’in o mezarı naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Ama o, ölüyle, mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.
Mahalle aralarındaki cami hazirelerine 16.-17. yüzyılda sadece camiyi vakfedenin cenazesi, en fazla belki ailesi defnedilebilirdi. Tekkelere büyük şeyhler, bazı mühim siyasi müritler gömülebilirdi. Selatin camilerinin bahçelerine defin ise neredeyse imkânsızdı. Kanuni’ye Süleymaniye Camii’ni yapan Koca Mimar Sinan dahi kendini hazireye defnettirememiştir. Caminin dışındaki küçük kabrinde yatmaktadır.
18. yüzyılda bu sıkı kurallar gevşedi. Sultanların yakınındaki önemli kişilerin, büyük camilerin mezarlıklarına gömülmeleri adet oldu. Yine de oralara gömülebilmek için bizzat padişahın hatt-ı hümayunu/ iradesi aranırdı (Günümüzde bu durumlarda aranan Bakanlar Kurulu kararı ve Cumhurbaşkanı izninin kökü Osmanlılara dayanır). Buralara gömülme adeti Tanzimat sonrasında yaygınlık kazandı. Üstelik bir imtiyaz halini aldı. Nice ilmiye, mülkiye, seyfiye erbabı buralarda gömülüdür.
Son günlerde gündeme gelen “darbeci hainlerden çatışmada ölenlerin cenazesinin camilere getirilmemesi, umumi mezarlıklar yerine, yeni inşa edilecek Hainler Mezarlığı’na gömülmesi projesi” tarihimizde, geleneğimizde görülmüş bir şey değildir. Geleneğimiz suçluyla uğraşır, ailesini cezalandırmaz, topluma kazandırır. Örneğin Yunanlılarla işbirliğinde bulunan Madanoğlu Mustafa, Yüzellilikler’dendir. Oğlu Cemal, Harbiye’de okutularak Orgeneral Cemal Madanoğlu yapılmıştır. İşbirlikçi ve Kuva-yı Milliye aleytarı olduğu için linç edilen Ali Kemal’in oğlu Zeki Kuneralp saygın okullarda okutulup intisap ettiği diplomasi mesleğinde devletin en hassas noktalarında çalıştırılabilmiştir.
SeraskerHüseyinAvni Paşa(1820-1876)
Ispartalı bir köylü çocuğuyken Osmanlı Devleti’nin sadrazamı, Ordusu’nun Seraskeri oldu. Başarılı ve sevilen komutan iken darbe yaptı, Eşekçi Ahmed’in oğlu adıyla anılır oldu. Yine de cenazesi Süleymaniye’ye gömülebildi.
Gündeme uyan en etkili örnek Süleymaniye Camii Haziresi’ne yapılacak kısa bir gezintide karşımıza çıkacaktır. Kıbleye göre batı taraftaki hazire kapısından girilince soldaki büyük, sanat eseri mezar, bu ülkenin en etkili darbecilerinden, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinde en önemli rolü oynayan, Serasker ve Sadrazam Hüseyin Avni Paşa’nın mezarıdır. Çerkes Hasan tarafından öldürüldükten sonra, bir darbeci olmasına rağmen bugünkü yerine gömülebilmiş, üstüne üstlük ne kadar önemli bir kahraman olduğu, hatta şehit öldüğü mezartaşına bile yazılabilmiştir. Denilebilir ki “oraya gömüldüğünde iktidar darbecilerin elindeydi. Darbe aleyhtarlarının gömülmeyi engellemeye gücü yetmedi”. Böyle bir durumda üç ay sonra tahta çıktığında, bütün darbecileri Yıldız Sarayı’nda mahkemeye çıkarttıran II. Abdülhamid’in o mezarı da naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Bizce ne nakil, ne de tahrip onun aklına bile gelmemiştir. Çünkü ölüyle, onun mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.
1789’da Sultan I. Abdülhamid’e hitaben yazılan bir uyarı mektubu, Bayezit’teki bir sebilin içine bırakılmıştı. Çok sert ifadeler barındıran muhtıra halktan gizlenmiş, ancak devlet arşivlerinde korunmuştu. O dönemde de “din-i mübin düşmanı, ihtilal çıkarmak isteyen yabancı güçler”den şüphe edilmişti.
Osmanlı toplumu dönem dönem yönetimden memnun olmadığı zamanlarda içler acısı durumunu yöneticilere bildirmenin yollarını kendine göre bulmuştur. En yaygın uygulama, bir şehrin, kasabanın önde gelen tüm halkının imza koyduğu “mahzar” adı verilen toplu arzuhalleri merkeze göndermektir. Bunlar dikkatle değerlendirilir, divandan çıkarılan fermanlarla halkın talepleri gözetilirdi. Şikâyetçi kitlelerin bulunduğu kaza merkezinin kadısından o mahzarda yazılanların doğruluğunu onaylayan bir ilam da gönderilirse, acilen huzursuzluk kaynağının üzerine gidilir, ortadan kaldırılmasına çalışılırdı. Başarılı olunamaz, sıkıntı sürerse bazen toplumun yönetici sınıflarla olan gerilimi isyana kadar varabilirdi.
Bilhassa başkent İstanbul’da esnaf, ulema ve yeniçeri grupları bazen kendi başlarına, çoğunlukla elele hareket eder, devletin başı büyük derde girerdi. Huzursuzluk kaynağı giderilemezse, şehrin belirli yerlerinde kundakçılık eylemleri görülür, yangınların sonu gelmezdi.
Sadaret Kaymakamının olayın safhalarını özetleyerek I. Abdülhamid’i bilgilendirdiği telhis. Üst kısımdaki karmaşık yazıyı bizzat kaleme alan padişah, sadrazama bu konudaki görüşlerini dile getirmektedir.
Taleplerin dile getirilmesi yöntemleri uzun müddet aynı şekilde devam etmiş, Sultan I. Abdülhamid’in 1774-1789 arasında süren saltanatında yeni bir metot denenmeğe başlanmıştır. Şehrin belirli yerlerine bırakılan, duvarlara gizlice asılan bildirilerle hoşnut olunmayan durumlar çoğunlukla padişah muhatap alınarak kamuoyuna duyurulmuş, en azından yöneticilerin haberdar olması için uğraşılmıştır.
I. Abdülhamid’in saltanatının son yılında gerçekleşmesi muhtemel ve Osmanlı Arşivi’nde orijinal haliyle günümüze intikal etmiş bir “muhtıra” belgesi mevcuttur. Türk siyasi tarihinde şimdilik elimize geçen en eski muhtıra belgesi budur. Adı belirtilmeyen bir kaptan paşa sebiline gizlice bırakılmıştır. Padişahın muhtıra haberini duyup da ürkmesine sebep olmamak amacıyla sadaret kaymakamının telhisi eşliğinde padişaha sunulmuştur. Abdülhamid, olayı anlatan sadaret kaymakamının telhisi üzerine, “Sebil kapudane paşanındır. Zannım heman Tersanelü tarafından olmasın” yazarak faili aramaya başlamıştır. Belki de o devrin etkili adamı Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa’nın bir sebili vardı. Günümüzde İÜ Nadir Eserler Kütüphanesi yanında ayakta duran Kaptan İbrahim Paşa Sebili de Yeniçeri Ağası konağına yakınlığı itibariyle akla gelebilir.
İlk muhtıranın muhattabı Sultan I. Abdülhamid.
Tarihsiz belge tahminen 1789 yılına tarihlenebilir. Ruslarla sürüp giden savaşın yarattığı tahribat ve Özü kalesinin kaybedilerek binlerce masum insanın katledilmesinin hesabının sorulduğu, iş bilir Müslüman idarecilerin başa geçmesinin istendiği bu muhtıra, o devir için çok saygısız addedilebilecek, belki de kolay kolay cesaret edilemeyecek bir hitap tarzıyla padişaha seslenir. “Sultan Abdülhamid, bizim takatimiz kalmadı” cümlesiyle söze başlar. Son satırlara doğru “bunu yazan Ocaklı” ibaresiyle sanki Yeniçeri Ocağı’nı muhtıranın sahipliğine inandırmayı amaçladığı düşünülmektedir. Türkçesinin günümüz için bile gayet anlaşılır bir üslubu var. Kaleme alan veya hazırlayanlar belki kimliklerini gizleyebilmek için kasten, belki de eğitim kapasiteleri o kadarına elverdiği için imla hatalarıyla dolu bir metin inşa etmişlerdir.
Bulan kişinin muhtırayı imha etmesini önlemek için ibare arasına yazılan “bu kâğıdı sana göstermeyen[in] karısı boş, kendi kâfir” cümlesi, kâğıdı bulan sebilcinin kafasını karıştırmış olmalı ki önce gizlemiş sonra bir mektep hocasına vermiş, daha sonra kadılardan Mazrubi Efendi’ye göstermiş. Mazrubi Efendi bu kâğıdı saklamasını söylemiş ama yayılan dedikodu baştebdilin kulağına gidince muhtıra ortaya çıkarılmış. Kimin işi olduğuna yönelik ihtimallerin başında “din-i mübin düşmanı, ihtilal çıkarmak isteyen yabancı güçler” düşünülmüş. Cezayirli Hasan Paşa’nın bu sıralarda gözden düşmesinden dolayı, adamlarına bu işi yaptırdığı da akıldan uzak tutulmamış. Sadrazam Yusuf Paşa ile Şeyhülislam Seyyid Mehmed Kamil Efendi’nin Müslüman olmadıklarına dair iddiaları yanında, sadrazamın yenilikçi olduğundan istenmemesi de metnin enteresan vurgularındandır.
Padişah ilk anda “Bu yalancı, sahte bir bildiridir, kamuoyundan gizlenmesi lazımdır” diye karar vermiş, ama muhtıra sahibinin kimliğinin tespitine yönelik çalışmalara dair sadaret kaymakamına sorular yöneltmişler. Devrin kroniklerinden inceleyebildiklerimizde, bu muhtıradan hiç bahsedilmemesi padişahın, “setr edilmesi, gizlenmesi” talebinin başarıyla yerine getirildiğini gösteriyor olabilir. Kısa süre sonra hayatını kaybedecek olan I. Abdülhamid’in soruşturmayı tamamlattığına, bildirinin fail veya faillerini tespit edip edemediğine dair şimdilik bir bilgi elimize geçmemiştir.
MUHTIRANIN ÇEVRİM YAZISI
Bu kâğıdın sahibi Ocaklı! Görüp işine nizam veresin…
“Sultan Abdülhamid
Bizim takatimiz kalmadı.
Aklın başına gelmiyor. Gördün ki Yusuf Paşa işi göremedi.
Niçin bu ana dek sözüne aldanıp memleketleri kâfire verdin.
Ümmet-i Muhammed’i dağlar başında açlık susuzluktan kırdın.
Senin vezirin, şeyhülislamın, kaymakamın Müslüman değildir.
Sana doğru haber vermiyorlar. Sefer fetih olmaz.
Bundan böyle asker gerek, akçe eriştiremezsin.
Hemen bir gün akdem ortalığı tebdil edip seferin sulhüne mübaşeret edesin, sancağı askeri içeri getiresin.
Vallahi sonra peşiman olursun. Yusuf Paşa işi göremez, zararı sana dokunur.
Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa, bağımsız devlet kuracak kadar güçlenince, II. Mahmut tarafından görevden alındı. İsyan eden Paşa’nın üzerine Hurşid Ahmed Paşa gönderildi. Sultana bağlı kuvvetler, Tepedelenli’nin işgal ettiği bölgeleri geri aldı. Hikayenin devamı, Dr. Süheyla Yenidünya’nın Halet Efendi’nin Tepedelenli Ali Paşa İsyanı’ndaki Rolü (2010) isimli eserinden…
Tepedelenli Ali Paşa
Hurşid Ahmed Paşa’dan canının bağışlanacağına dair taahhüt alan Ali Paşa da yirmi kadar adamı ve Hurşid Paşa’nın silahtarıyla birlikte adaya geçmiştir. Fakat söz konusu taahhütname, halk arasında Ali Paşa’nın affedildiğine dair bir dedikodunun yayılmasına neden olduğundan, Hurşid Ahmed Paşa dedikoduların önünü almak için Ali Paşa’nın katline dair sahte bir ferman düzenlemiştir.
İç kale silahtan arındırıldıktan sonra görünüşte Ali Paşa’ya af fermanını götüren Mehmed Paşa, yanına Hurşid Paşa tarafından düzenlenen sahte fermanı da almış böylece oyunun son perdesini oynamıştı. Tepedelenli’nin yanına varınca sözde af fermanının geldiğini haber vermiş ancak bu kadar kısa sürede İstanbul’dan fermanın gelemeyeceğini bilen Ali Paşa, bir tuzağa düştüğünü anlayarak kendisini savunmuştur.
Tepedelenli Ali Paşa Yunanistan’ın Yanya şehrinin kıyısında kurulduğu Pamvotis gölündeki adada öldürüldü. O ev, bugün 1822’deki çatışmanın kurşun deliklerinin korunduğu bir müze.
Mehmed Paşa da Hurşid Paşa’nın adada olan silahtarıyla işbirliği yapmış, iki taraf arasında yaşanan bir mücadeleden sonra Ali Paşa öldürülerek, malı mühürlenmiş ve ertesi sabah kesik başı silahtarı tarafından Hurşid Paşa’ya getirilmiştir. (…)
Ali Paşa’nın başsız vücudu, Yanya şehrinin iç kalesinde, Fethiye camiinin yanıbaşındaki mezarda yatıyor.
Hurşid Ahmed Paşa, Tepedelenli Ali Paşa’nın kesik başıyla beraber İstanbul’a gönderdiği takrirde, sahte ferman konusunun yayılmamasını ve gizli tutulmasını istiyordu. Sadrazam ise normalde ölümle sonuçlanması gereken Hurşid Paşa’nın bu sahtekarlığını savunuyor ve paşanın bu fermanı mecburiyet karşısında hazırladığını ifade ediyordu.
Değil kendi adına sahte ferman düzenlenmesi, emirleri hilafına davrananları şiddetle cezalandıracağını sık sık ifade eden Sultan II. Mahmud ise bu sahtekarlığı görmezden geliyor, hatta bunun duyulması halinde hükümdarlığına halel geleceğinden, sahte fermanın gelecekte de meydana çıkarılmamak üzere saklanmasını emrediyordu.
Paşa’nın İstanbul’a gönderilen kesik başı, 2006 yılında Silivrikapı Ayvalık Mezarlığı’nda bulundu.
Bir kısım alaylı subay, er ve erbaş ve medrese öğrencilerinin başlattığı 31 Mart hadisesi, ayaklanma bastırıldıktan sonra bir tiyatro eserine de konu olmuştu. İttihad ve Terakki destekli piyes, Kâmil Bey tarafından kaleme alınmıştı.
6 perdelik bir tiyatro oyunu olan Dönmez Yüz yahut Hürriyet Ordusu isimli eser, İstanbul’da Necm-i İstikbal Kütüphanesi (aded:1) tarafından kendi matbaasında basılıp yayınlanmıştır. Alt başlığında “Abdülhamid’in evsâf-ı ahlakiyesini musavver muhayyelât-ı fikriye ilâve edilmiştir” kaydı vardır. Doktor Kâmil Bey tarafından kaleme alınan bu tiyatro eserinin kapağında İttihad ve Terakki arması tutan bir kadın heykeli, sağında ve solunda melekler, Tevfik Fikret’in “Zulmün topu var, kal’ası var, güllesi varsa / Hakk’ın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır” sözü yer almaktadır. Ayrıca bir güvercin ağzında “Meşrutiyet” yazan bir zarf taşımaktadır.
“Erbâb-ı fesâdın İstanbul askerlerini iğfalleri”.
Meşrutiyet’in yeniden ilanından sonra yayınlanan bu tür piyesler, İttihad ve Terraki Cemiyeti tarafından desteklenmiş ve çeşitli sahnelerde oynanmıştır. Didem Ardalı Büyükarman, Abdullah Şengül gibi akademisyenlerin üzerinde durdukları Doktor Kâmil, Canlı Cenaze yahut Yıldız’da Meşrutiyet Telaşları, Bükülmez Kol yahut 10 Temmuz isimli eserleri de kaleme almıştır.
“İhtilalcilerin Meclis-i Mebusan önünde içtima ederek havaya silah boşaltmaları”.
82 sayfalık bir eser olan Dönmez Yüz yahut Hürriyet Ordusu, 31 Mart İsyanı sırasında gelişen ve Hürriyet Ordusu’nun ayaklanmayı bastırmasıyla sonuçlanan olayların anlatıldığı bir tiyatro metnidir. Kitabın içine konulan resimler çok özel ve ilginç olup 31 Mart hakkında belgesel önemleri vardır. Resimler ve altlarına yazılan ifadelerde, 15 Temmuz 2016 tarihi ve sonrasında yaşayageldiğimiz toplumsal olaylarla örtüşen pek çok yan bulunmaktadır.
Dönmez Yüz yahut Hürriyet Ordusu adlı eserin kapağındaki kadın, İttihad ve Terakki armasını tutuyor.
Nasıl bisküvi deyince insanın aklına Eti geliyorsa, darbe deyince de benim aklıma Roma Cumhuriyeti gelir. Şimdiye kadar bu köşede Roma Cumhuriyeti’nin, bizim Türkiye Cumhuriyeti’nin son 56 yılına benzeyen, darbelerle bezeli son 60 yılına sıkça değindik. Gerçekten de MÖ 87 yılında Sulla’nın darbesiyle başlayan bu darbeler süreci, MÖ 27 yılında cumhuriyetin yerini imparatorluğa bırakmasıyla son buluyor.
Roma Cumhuriyeti nereden baksanız (ki ben hesap makinesinde 509’dan 27’yi çıkardım, oradan bakıyorum) 482 yıl yaşamış bir cumhuriyet. Cumhuriyet öncesine dair tarihsel olarak bir şey söyleyemiyoruz, iyice efsane hâlinde yaşananlar… Yani inanır mısınız, bir kurdun alıp beslediği iki kardeş kurmuş hesapta krallığı. Hani keçi falan olsa anlarım, hem daha sevecen bir hayvan, sütü de çok güzel ama, “Bizim atalarımız kurtlar tarafından beslenmiş” diye ortada gezen Romalıları fantastik buluyorum, ne diyeyim.
Yalnız kurdun sütünden midir bilemiyorum ama cumhuriyet öncesi Roma Krallığı’nın kralları artık nasıl pis krallarsa, 500 yıl sonra bile “kral” lafını duyunca herkesin tüyleri ürperiyor. Zaten bu bahsettiğim son 60 yıldaki darbelerin çoğu da, “Yahu bu kral kesildi başımıza, bu devirde kimse şah değil, padişah değil, ha bezirgânlık dersen çarşı pazar çok şükür bezirgân dolu” diye ayaklanılarak yapılıyor. Misal Sezar arkadaş, “Yahu bu sistem tıkanmış, ikide bir hükümet değişiyor, bence olağanüstü hâllerde verilen diktatörlük yetkisi sürekli olsun, diktatör de hep ben olayım” deyince, senato “Kral ilan edecek kendini” diye Sezar’ı öldürüp darbe yapıyor.
Ama darbecilerin hesapları bildiğiniz gibi her zaman tutmaz ve bu sefer de Sezar’a yapılan darbe halkı ayaklandırıyor. Darbecileri bastıran da, halkın “Sezarın yeğenidir” diye sempati beslediği bizim Augustus oluyor. Daha önce de bu sayfalarda (bkz. #tarih, sayı 8) anlattığımız sancılı mücadelenin sonunda kazanan Augustus, kendisini tam yetkili, ölene kadar şef, başkomutan, milletin babası, sanat güneşi, taçsız kral gibi sıfatlarla tanımlayarak cumhuriyete son darbeyi vuruyor. Artık o tarihten sonra Roma İmparatorluğu demeye başlıyoruz.
Augustus her şeyi diyor da kendisine bir kral dedirtmiyor, bilakis altını çize çize primus inter pares, yani “eşitler arasında birinci” sıfatını kullanıyor. Yani 500 yıl öncesinin Roma krallarından hâlâ ödü kopan Romalılara, “Aramızda ayrı gayrı mı var, hepimiz eşitiz, ben bir tek işte biraz önde duruyorum” diyor. Hani biz yüzlerce yıl sonrasından bakıp “Ne cumhuriyeti canım, bildiğin imparatorluk olmuş bu” desek de, Roma halkı bu hikâyeyi gayet güzel yiyerek cumhuriyetlerini imparatorlukla değiştiriveriyor. Ama cumhuriyetiz demeye devam ediyor.
İşte Sezar’ın Rubikon’u geçip darbe yapması beş yıl sonra Brütüs ve arkadaşlarının Sezar’ı öldürüp darbeye kalkışmasına, bu kalkışma Markus Antonius, Augustus ve Lepidus’un ikinci troykasına, troykanın içinde Lepidas’ın saf dışı bırakılması Markus Antonyus ve Augustus’un birbirine girmesine ve savaştan galip çıkan Augustus’un, “Abi böyle çok başlılık olmuyor, her kafadan bir ses çıkıyor” diye en nihayetinde 500 yıllık Roma Cumhuriyeti’ni yıkmasına yol açıyor.
Ama netice itibariyle, dikkatli incelediğimiz zaman görüyoruz ki darbeler matruşka gibi, her darbenin içinden başka bir darbe çıkıyor, her darbe bir sonrakine zemin hazırlıyor.
Osmanlı döneminde bitmek tükenmek bilmeyen isyanlardan bir kısmı, dolaysız şekilde sultanları ve yönetim kademesini de hedef almıştı. Padişahların, vezirlerin katline kadar uzanan bu darbelerin motor gücü genellikle yeniçeriler, “üst akıllar”ı ise devlet içindeki çeşitli “paralel” güç odakları idi.
Flaman ressam Van Mour’un 1730 tarihli “Patrona Halil” tablosu.
Binlerce yıllık insanlık tarihinde, oy ve sandık enstrümanının çok ince bir zaman dilimine tesadüf ettiğinin farkına varamıyoruz. Oysa bu kısa demokrasi döneminden önce, büyük boyutlu ekonomik-toplumsal sıkıntıların ardından gerekli görülen yönetim ve sistem değişiklikleri pek kan dökülmeden gerçekleşemiyordu. Bu durum, her yerde aynı ölçüde olmasa da Doğu-Batı demeden insanlığın ortak tarihinde çok belirgindir.
Roma, Arap, Pers, Çin, Hint uygarlıklarındaki monarşilerde olduğu gibi Osmanlılarda da gayrimemnun kitleler bazen isyan, bazen ihtilalle yönetime ortak olabilirler, bazen tek başlarına sahiplenirler veya tamamen dışlanabilirlerdi. Yaygın olan kardeşlerarası saltanat kavgaları, II. Bayezid ile Yavuz Sultan Selim arasında olduğu gibi baba-oğul arasında da gerçekleşebiliyordu. Şeyh Bedreddin, Şahkulu, Vehhabi, Yemen isyanları gibi dinî-ruhani niteliği öne çıkan isyanlar seyrektir. İsyan tarihimiz daha çok iktisadi ve sosyal baskıların tetiklediği hadiselerle doludur. Celalî genel adlı isyanlar ile Pazvantoğlu, Tepedelenli, Kavalalı, Menemencioğlu, Tuzcuoğlu, Bedirhan isyanları gibi örneklerde bölgesel özellikler, kendine daha özerk bir saha yaratmayı amaçlayan eğilimler görülür. Doğrudan doğruya sistem hedef alınmaz. İlginç olan husus, çok az ihtilal veya darbede hanedan değişikliğinin düşünülmesidir. Bu kalkışmalar sonucu ölen/öldürülen padişahlar olmuşsa da yerlerine oğul veya kardeşleri geçirilir. Bu derlememizde, isyan şeklinde başlayan ve daha ziyade padişah ve yüksek rütbeli devlet adamlarını hedef alan girişimleri ana hatlarıyla sunuyoruz.
1445 – BUÇUKTEPE İSYANI
Yeniçeri ilk kez ayaklandı, maaşa buçuk akçe zam aldı
II. Murad 23 yıl saltanat sürdükten sonra 1444’de tahtını 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed’e (Fatih) bırakarak Manisa’ya çekilmişti. Başkent Edirne’de tahta çıkan II. Mehmed namına kesilen akçelerin gümüş miktarı, II. Murad akçelerine göre eksikti. Bu durum piyasada buhrana sebep oldu. Doğal olarak gelirleri azalan yeniçeriler de iktisadi sıkıntıya düştüler. O sırada Edirne’de meydana gelen büyük bir yangın durumu daha da zorlaştırdı. Evleri ve çarşıları ile büyük ölçüde tahrip olan Edirne’nin karmaşasından istifade eden yeniçeriler, Vezir Şihabüddin Paşa’nın konağını yağmalayarak Edirne dışına çekildiler. İsyandan vazgeçirilmek için maaşlarına “buçuk akçe” zam yapıldı. Sonradan yeniçerilerin toplandığı o bölgeye Buçuktepe adı verildi. II. Mehmed’in tahtı babasına terk etmesini telkin eden bazı paşaların isteğiyle, II. Murad 1445’te ikinci defa tahta çıktı. Tarihimizdeki ilk yeniçeri isyanı böylelikle hükümdar değişikliğiyle sonuçlandı.
1589 – BEYLERBEYİ OLAYI
Akçenin değeri düştü, yeniçeri kışladan çıktı
Sultan III. Murad devrine kadar çeşitli bahanelerle isyan eden ve istekleri yerine getirilip yatıştırılan yeniçerilerin “kelle isterüz” talebiyle padişahların karşısına çıktıkları ilk isyan 1589 yılında gerçekleşmiş ve “Beylerbeyi Vakası” olarak adlandırılmıştır. Amerika’nın keşfiyle altın ve gümüşün bollaşmasının ardından askerî ve mülki harcamaların giderek artması ekonomide enflasyon baskısını tetiklemişti. Bu sıralarda yapılan “sikke tağşişi” tabir edilen işlemle akçenin değeri bir anda %50 düşürüldü. 100 dirhem gümüşten 500 akçe kesilirken 800 akçe kesildi. Halkın ve karaborsacıların da bu akçelerin kenarlarından kırparak değerini daha da düşürmeleri akçenin alım gücünü iyice azalttı. Ulufesi 10 altın olan bir yeniçeri aslında 5 altın almaya başladı.
Sultan Selim Han oğlu Murad Han’ın Mısır’da basılan sikkesi. (III. Murad)
Maddi zorluklar ve piyasanın baskısıyla Topkapı Sarayı’na dolan yeniçeriler sorumlu olarak gördükleri Beylerbeyi Mehmed Paşa ve Başdefterdar Mahmud Efendi’nin kendilerine verilmesini dayattılar, “verilmezlerse başka padişah buluruz” tehdidini de savurdular. III. Murad sözünün dinlenmediğini görünce içoğlanları, bostancılar ve baltacıların silahlarını ellerine alıp karşı koymalarını emretmeye kalktı. Vezirler padişahı fikrinden caydırıp istedikleri adamları teslim ettirdi. Hemen oracıkta başları kesilen bu devlet adamlarından sonra yeniçeriler, 1826’da ortadan kaldırılıncaya kadar her olumsuzlukta istedikleri devlet adamının kellesini almayı başardılar.
1603 – ZORBA İSYANI
Türkmen sipahilere karşı devlet-yeniçeri ittifakı
16. yüzyılda sipahi ağası
Osmanlı ordusunda yaya “yeniçeri” birlikleri devşirme, atlı “sipahi” birlikleri genellikle Türkmen grupların hâkimiyetindedir. 1603’e gelindiğinde Anadolu’da Celâlilerin sindirilmesi uğruna devşirmelerin yaptıkları zulüm üzerine, mazul Şeyhülislam Sunullah Efendi’nin teşvikiyle sipahiler ayaklandı. Zulmün sorumluları olarak görülen Kapıağası Gazanfer Ağa ile Darüssaade Ağası Osman Ağa’yı idam ettiklerinde ortalık yatıştı. Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa, Belgrat’ta iken bu ayaklanmanın kendini hedef aldığını bildiğinden İstanbul’a acilen dönerek duruma hâkim oldu ve isyanın kaderi değişti. Sipahilerin Celâlilerle işbirliği yaptıkları iddiasıyla, devlet yeniçerilerle ittifak etti. Kanlı katliamlar sonucu sipahiler zayıf düştü ve ortalık tekrar yeniçerilere kaldı. Sonraki yıllarda sıklıkla görülecek yeniçeri-sipahi kavgasının temeli bu isyanda atıldı. “Zorba” olarak adlandırılmak da sipahilerin üzerine yapıştı.
1622 – II. OSMAN’IN ÖLDÜRÜLMESİ
‘Paralel ordu’ deyince Yedikule’de boğuldu
Genç Osman’ın tahttan indirildikten sonraki feci ölümü tüm Avrupa’da yankılanmış, olay üzerine müstakil kitaplar yazılmış, çok sayıda tablo ve gravür yapılmıştır. Yedikule zindanlarında Genç Osman’ın öldürüldüğü yer (altta).
I. Ahmed’in 1617’deki ölümüyle veliaht şehzade olan 12 yaşındaki Osman yerine, amcası I. Mustafa tahta çıkarıldı. Akıl hastalığı yüzünden üç ay sonra tahttan indirilince saltanat II. Osman’ın oldu. Yeni padişah, hakkını yediklerini düşündüğü, saltanatta veraset usulünü değiştirip en yaşlı şehzadenin tahta çıkarılması kuralını getirenlere cephe aldı. Bir yandan da yeniçeri ve sipahi ocaklarının ilga edilerek Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden bir ordu düzenlemek, bir süreliğine Kahire’yi başkent ilan edip İstanbul’dan ayrılmak gibi projeler geliştirdi.
Kısa sürede ilmiye, seyfiye, kalemiye ricali arasında düşmanı çok, bağlısı az bir hükümdar haline geldi. Hacca gitme bahanesiyle kafasındaki orduyu oluşturmaya niyetlenince, ulema ve rical-i devletin itirazları ile karşılaştı. Padişahların hacca gitmemesi yönünde verilen fetvayı da buruşturup attı. Kulları ve yöneticileriyle kendi arasında büyük bir gerginlik doğunca geri adım atsa da, ihtilalin fitili artık ateşlenmişti. Hayli karışık ve çatışmalı geçen birkaç günün ardından 1622’de tahttan indirildi ve yerine akıl hastası olan amcası I. Mustafa ikinci defa tahta geçirildi. Daha sonra kapatıldığı Yedikule zindanında feci bir şekilde öldürüldü.
1648 – SULTAN İBRAHİM’İN ÖLDÜRÜLMESİ
Dayak yiyen sadrazam, saray darbeli intikam
Sekiz yıl saltanat süren Sultan İbrahim’e tamamen akıl hastası denemezse de, 23 yıl kapalı tutulduğundan dolayı bozulan psikolojisinin dengesizliği kesindir. Devrinde devletin işleyişi asker, bürokrat ve ulema eliyle yürütülmüştür. Valide Kösem Sultan’ın harem ağaları ve bazı vezirlerle kurduğu ittifak, onu bir güç odağı olarak iyice belirginleştirmişti. Saltanatının sonlarında “samur ve anber vergisi” adıyla topladığı vergilere büyük tepkiler gelince, rakip siyasi gruplar, bunları akıl eden Sadrazam Ahmed Paşa’nın azlini istedi.
Sultan İbrahim’in tahttan indirildikten sonra boğdurulduğu anın temsili gravürü.
Yeni sadrazam Sofu Mehmed Paşa saraya çıkarak Ahmed Paşa’nın idamını istediğinde, padişah tarafından şiddetle dövüldü. Buna rağmen yine de fetva alındı ve idam edilen Ahmed Paşa’nın cesedi Atmeydanı’na çırılçıplak bırakıldı. Şişman ve yağlı bir vücudu olduğundan “insan yağı eklem ağrılarına iyi gelir” inancıyla gelen geçenin cesetten bir parça koparmasından dolayı (Hezarpare=Bin parça) lakabıyla tarihe geçmiştir. İktidarı ele geçiren Sofu Mehmed Paşa yediği dayağın acısını unutmamış, Valide Kösem Sultan’ı da tazyik ederek Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesini ve yerine 7 yaşındaki oğlu IV. Mehmed’in geçirilmesini sağlamıştır. On gün sonra da eski padişah idam edilmiştir. Kendisinden sonraki bütün padişah ve şehzadeler İbrahim’in neslindendir.
1687- IV. MEHMED’E (AVCI) KARŞI İSYAN
Sevk ve idare kayboldu, Avcı Mehmed av oldu
1648-1687 arası otuz dokuz yılla Kanunî’den sonraki en uzun taht süresini geçiren IV. Mehmed, bir türlü vazgeçemediği avcılık yüzünden toplumu kendinden soğutmuştu. Avcılık deyip geçmemek lazım, neredeyse küçük bir ordu ile çıkılan av seferleri aylarca sürüyor, maliyetini karşılayacak gelir kaynakları gittikçe azalıyordu. Devrinde çeşitli zorluklara mâruz kalan Osmanlılar, Batı dünyasının giderek yükselen bilimsel, teknik ve iktisadi seviyesini anlamakta zorlandılar. Aradaki makas açıldıkça reform sesleri çıkaranlar hemen susturuldu.
1683’de Viyana önlerinden ricat eden ordunun perişanlığı, ekonominin zayıflığı, asayişin bozulması ile devlet bir kaos ortamına girmişti. Bu olumsuz şartlarda bile tövbe ettiği halde avcılıktan vazgeçemeyen padişah kontrolü elinden kaçırdı. 1687’de Eğri’de bulunan ordu, sevk ve idaresinde başıboş kalarak isyancılar önderliğinde İstanbul’a doğru yürüyüşe geçti. İki ayda hedefinden sapmadan İstanbul’a gelerek Ayasofya Camii’nde toplanan ulema ve vüzeranın kararıyla IV. Mehmed’i indirerek yerine kardeşi Süleyman’ı tahta çıkardı.
1703 – EDİRNE VAKASI
Şeyhülislam ve oğlu Fethullah’ın feci sonu
1683’ten itibaren 16 yıl süren korkunç bir savaşın ardından 1699 Karlofça Antlaşması ile büyük bir darbe alan Osmanlı Devleti barut fıçısı gibiydi. Sefer masraflarının yüklendiği halk perişan, ülke asayiş ihlalleri ve kargaşa içindeydi. Buna rağmen II. Mustafa Edirne’ye yerleşiyor, babası gibi sürek avları düzenliyor, kızlarına muhteşem saraylar yaptırarak israfın sınırlarını zorluyordu. Hocası olduğu için şeyhülislam yaptığı Erzurumlu Feyzullah Efendi devleti ele geçirmişti ve onun izni olmadan yaprak kıpırdamıyordu. Bütün makamlara, görevlere tayinler onun izni ile gerçekleşiyordu. Yüksek mevkilerin tamamı evlatları ve sülalesinden adamlarca işgal edilmişti. Büyük oğlu Fethullah için kendinden sonra şeyhülislam olmasını garantileyen emri bile padişahtan alabilmişti.
Osmanlı hanedanı gibi şeyhülislamlıkta da “Feyzullah Efendi Saltanatı”nın kurulmasına az kalmıştı. Adamı olduğu için sadrazamlığa getirdiği Rami Paşa gidişten rahatsız olanlarla ittifak ederek Feyzullah Efendi’ye cephe aldı. 1703’te Edirne Vakası adı verilen hareket patladı. İstanbul’da gönüllü halktan, esnaf ve ulema yanında yirmi bin askerden oluşan isyan ordusu 50 bin kişiye ulaştı. Edirne’ye doğru yola çıktığında Sultan Mustafa ordusu da 80 bin kişi ile İstanbul’a yürüyüşe geçti. İki ordu karşılaşmak üzereyken padişah ordusu isyancıların safına geçti. Böylelikle gücü kalmayan II. Mustafa’nın yerine III. Ahmed padişah oldu. Feyzullah ve Fethullah Efendiler yakalanarak işkence ile öldürüldükten sonra cesetleri Tunca nehrine atıldı.
1730 – LALE DEVRİ’Nİ BİTİREN PATRONA İSYANI
Asker, esnaf ve ulema III. Ahmed’i teslim aldı
1703’de tahta çıkan III. Ahmed, Edirne’de oturan padişahlar yüzünden uzun süredir terk edilen İstanbul’a yerleşti. İstanbul bakımsız kalmış, viraneliklerle dolmuştu. Ruslarla, Avusturyalı ve Venediklilerle de ara ara savaşlar devam etti. 1718’de Pasarofça Antlaşması ile Batı cephesi fiilen barış ortamına girdi. Nevşehirli İbrahim Paşa, III. Ahmed’in hem damadı hem de sadrazamı olarak dönemin güçlü adamı oldu.
Van Mour’un 1730 tarihli, Patrona Halil isyanını konu alan tablosundan bir detay.
İran’da açılan cephelerde süren savaşların olumsuzlukları İstanbul’a pek yansımadan 12 yıl boyunca sanat, kültür, bilimin konuşulduğu ve “Lale Devri” adı yakıştırılan bir dönem yaşandı. Mutlu azınlık bir kitle gününü gün ederken, yoksulların durumu giderek kötüleşti. Orducu esnafının ve savaş ekonomisine endeksli ekonomik sınıfların durumu gittikçe kötüleşti. İsyan hiç beklenilmeyen bir anda patlak verdi. Eski bir tellak olduğu öne sürülen, denizci ve “patrona” rütbeli Halil ve arkadaşlarının önderliğinde gerçekleştirilen isyan, ilk başta önemsenmediğinden gittikçe büyüdü. Yeniçeri, esnaf ve ulema isyanda birlikte hareket etti. 1730’da isyan ateşi tüm İstanbul’u sardığında III. Ahmed, damadı ve sadrazamı İbrahim Paşa’nın cesedini asilere teslim etti. Daha nice devlet adamının başı da verildi. Damad İbrahim Paşa’nın cesedi yerine Manol adlı bir kürkçünün cesedi verildiği iddiasıyla isyan tekrar alevlendi. Padişaha tahtını kardeşi I. Mahmud lehine terketmesi teklif edilince hemen kabul etti. Tahttan indirildikten sonra beş yıl daha yaşadı.
1808 – III. SELİM’E KARŞI KABAKÇI İSYANI
Orduyu modernleştirdi, bedelini canıyla ödedi
Fransız İhtilali ile aynı yılda 1789’da tahta çıkan Sultan III. Selim, kendini Avusturya ve Rusya ile savaşın içinde buldu. Mağlubiyetlerle geçen üç yıldan sonra yapılan antlaşmaların ardından ülkede revizyon çalışmaları başladı. Bu revizyonun Batı tarzı modernleşmeye yönelecekti ama, nasıl bir yol izlenecekti? Öncelikle ulemaya sipariş edilen layihalarla kafalarda bir model oluşturulması düşünüldü. Önerilen yenilik faaliyetlerinin tamamı ordunun modernleşmesinden geçiyordu. İsveç elçiliği tercümanı Muradcan Tosunyan’ın (Ignatius Mouradgea D’ohsson) layıhası dikkate alındı.
1793’ten itibaren askerî ve mâli sahalarda Nizam-ı Cedid adı verilen yenileşme hareketlerine başlandı. Sürekli bir barış ortamı olsa III. Selim’in samimi çabaları bir sonuç verebilirdi ama Fransızların Mısır, İngilizlerin Akdeniz, Rusların Boğazlar ve Slav dünyası projeleri devleti rahat bırakmadı. 1807’de Kabakçı Mustafa’nın ismiyle simgeleşen bir isyan sonucunda hapsedilen Selim’in yerine IV. Mustafa tahta geçti. Yaklaşık 1 yıl sonra hareket yön değiştirse de Selim’i tekrar padişah yapmak isteyen Alemdar Mustafa Paşa ve Rusçuk Yaranının gayretleri yeterli olmadı. Öldürülen Selim tahta çıkarılamadı ama IV. Mustafa yerine II. Mahmud padişah yapıldı. II. Mahmud zamanında Selim’in katilleri de idam edildi.
Üçüncü Selim’i katledenlerin idam gerekçelerinin yazılı olduğu idam yaftaları
1876 – ABDÜLAZİZ’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ
‘Artık asker darbe yapmaz’ dendi, Abdülaziz hal’ edildi!
Darbeci iki askerin arasındaki Sultan Abdülaziz’e acayip bir kıyafet giydirilerek fotoğrafı çekilmiştir.
Sultan Abdülaziz, Batıcı ve modern II. Mahmud’un oğlu olmasına rağmen biraz alaturka görünse de Avrupa’yı ziyaret eden tek padişahtır. Batı müesseselerinin ve devrinin son teknolojisinin ülkede yaygınlaşması, donanmanın modernize edilmesinde çok gayret gösterdi. Batı müziğinde gayet güçlü bir bestekârdı. Ekonomik sıkıntıların had safhaya çıktığı, askerî başarısızlıkların da ardı ardına geldiği bir sırada seraskerlikten sadrazamlığa getirdiği Hüseyin Avni Paşa’nın liderliğini yaptığı bir darbe sonucu 1876’da tahtından indirildi ve yerine V. Murad getirildi. “Yeniçeri Ocağı kaldırıldı, modern ordu kuruldu, artık Osmanlı Ordusu padişahları hal’ etmez” denilen bir zamanda, yeniçeri devrinden daha sert bir darbeye mâruz kalınmıştı. Tahttan indirildikten dört gün sonra trajik bir şekilde hayata veda etti. Günümüzde intihar ettiğine veya öldürüldüğüne yönelik tartışmalar halen canlılığını kaybetmemiştir. Ölümünden sonra ailesi, annesi ve yakınları çok sıkıntılar çekti. İlk defa bu olayda, darbeye mâruz kalmış bir padişahın etrafında laubali askerlerle fotoğrafının çekildiğine şahit olundu. Darbeci Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa’nın konağında toplantı halinde iken Çerkes Hasan adlı tartışmalı bir kişilik tarafından öldürüldü. Darbeci bir paşa olmasına rağmen Süleymaniye Camii haziresi girişindeki görkemli mezarına defnedildi.
1856’da ilan edilen Islahat Fermanı gayrimüslimler lehine, Müslümanlar aleyhine bir ortam yarattı. Batılılılaşma eğilimleri, Avrupa nüfuzunun Osmanlıları gittikçe baskı altına alması, bazı kesimlerde nefretle karşılanıyordu. 1859’da, hoşnut olmayan kitlelerin temsilcisi olmak adına gizli dernek kimliğiyle Türkiye’nin ilk siyasi partisi sayılan Fedailer Cemiyeti kuruldu. Süleymaniyeli Kürt Şeyh Ahmed adlı bir hocanın önderliğinde Çerkes Hüseyin Daim Paşa, Arnavut Caferdem Paşa, Didon Arif gibi asker bürokrat ve sade vatandaşlardan oluşan üyeleri bulunuyordu. Sultan Abdülmecid’i tahttan indirip yerine Abdülaziz’i padişah yapmak niyetindeydiler. Bunun için askerî bir darbe planladılar. İhbar neticesinde yakalandıklarında eyleme kalkışamamışlardı. Sorgularının ve mahkemelerinin yapılması için Çengelköy’deki Kuleli Askeri Lisesi’ne götürüldüler. Oraya izafeten bu darbe girişiminin adı “Kuleli Vakası” olarak yerleşti. Mahkeme sonucu üyelerinden bazıları idam cezasına çarptırıldılarsa da Abdülmecid tarafından cezaları müebbede çevrildi.
Kuleli’de yargılananların sorgu tutanağı.
1909 – II. ABDÜLHAMİD’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ
31 Mart İsyanı bastırıldı, padişah Selanik’e yollandı
Sultan Abdülhamid 1876’da Kanun-ı Esasi’yi ilan edip 1877’de meclisi açan padişah olmasına rağmen kendine yönelik darbe korkusuyla özgürlükleri kısıtladı. Yine de Ermeni teröristlerin bombalı saldırısından kıl payı ile kurtulabildi. 1908’de kendi kaldırdığı Kanun-i Esasi’yi yeniden ilan edip, kapattığı meclisi tekrar açtıysa da muhalefetle arası düzelemedi. 31 Mart İsyanı ile karşı darbe gerçekleşti ama Hareket Ordusu kontrolü sağladı. 27 Nisan 1909’da tahtından indirilen II. Abdülhamid, sürgüne gönderildiği Selanik’te Alatini Köşkü’ne kapatıldı.
Sultan İkinci Abdülhamid’e hal’ fetvasının tebliğ edildiği anı canlandıran Halife Abdülmecid’in tablosu.
1913 – BÂBI-ÂLİ BASKINI
Son Osmanlı darbesi, modern darbelerin atası
Enver Bey’in [Paşa] başına silah dayadığı Sadrazam Kamil Paşa’nın istifa mektubunu yazmasının temsili resmi.
Osmanlı tarihindeki en son darbe/ihtilal olarak tarihteki yerini almıştır. Geleneksel isyan-ihtilal-darbelerin küçük çaplılarında sadrazamın, şeyhülislamın veya bazı yüksek rütbelilerin teslim edilmesiyle ortalık sakinleşirdi. Esas hedefin taht olduğu bazı girişimlerde ise padişahların canına kastedilmeye kadar gidilmiştir. Bâbı-Âli Baskını’nda ise hedef doğrudan hükümet kabinesi ve sadrazamdı, padişahla kimse ilgili değildi. Bu özelliği ile ayrılmakta olan Bâbı-Âli Baskını’nda, İttihat ve Terakki Partisi iktidarı kesin olarak eline geçirmiştir.
Enver ve Talat Beylerin liderliği ve organizasyonu ile gerçekleşen darbeyle Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürülmüş, Sadrazam Kâmil Paşa’nın kafasına silah dayayan Enver Bey zorla istifa mektubu yazdırmıştır. Ahalinin teşviki ve darbeye katılımının sağlanması için bir miktar dezenformasyon (algı operasyonu!) yapılmış ve bu durum etkili de olmuştur.
Türk toplumunu bir silindir gibi ezen 12 Eylül, yüzbinlerce gözaltı kararı, tutuklama, hapis, işkence ve idamlarıyla tarihe geçti. En büyük hasarı ise, başta sivil kurumlar olmak üzere demokrasi ve insan hakları alanında yarattı. Ordudaki emir-komuta zincirinin tam olarak işlediği tek darbe oldu.
Darbe, Aralık 1978’den beri süregelen sıkıyönetim ortamında, siyasal partilerin istikarlı bir hükümet kurmaktan aciz olduğu bir dönemde gerçekleşti. Türkiye 12 Eylül 1980 Cuma sabahına darbeyle uyandı. Saat 04.00’te Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuş, TRT ve PTT binaları, İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü kontrol altına alınmıştı. Az sonra TRT’de haber spikeri Mesut Mertcan, yönetime el koyan ve kendine Millî Güvenlik Konseyi adını veren Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren, dört kuvvet komutanı ve bir genel sekreterden oluşan cuntanın 1 Numaralı Bildirisi’ni okudu. Yönetime el koyan TSK üst komuta kademesi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun’dan oluşuyordu.
Darbe sonrası başta TBMM, tüm siyasi partiler, dernekler ve sendikalar kapatıldı. 1.683.000 kişi fişlendi; 30 bin memurun görevine son verildi; 30 bin kişi Avrupa’ya sığındı; 650 bin kişi gözaltına alındı; binlerce kişi işkence gördü; 230 bin kişi yargılandı; gözaltı ve cezaevlerinde 299 kişi öldü; 517 kişiye idam cezası verildi; 9’u sağ, 34’ü sol görüşlü 43 kişi idam edildi. Askerî rejim 6 Kasım 1983’te yapılan genel seçimlerle son buldu; ama etkileri günümüze kadar uzandı.
Yakın tarihimizin en trajik darbesi Kenan Evren liderliğindeki 12 Eylül rejiminde 1.683.000 kişi fişlendi, 650 bin kişi gözaltına alındı. Binlerce kişi işkence gördü. Cezaevlerinde 299 kişi öldü, 43 kişi idam edildi.
12 Eylül’ün gerekçesi, “ülkenin içine düştüğü içsavaş hali”ydi. Darbeciler, sağ-sol çatışmaları, artan politik cinayetler ve siyasi istikrarsızlık, döviz darboğazı ve “70 cent’e muhtaç” ekonomi, Meclis’in cumhurbaşkanını seçememesi, Süleyman Demirel’in başbakan olduğu azınlık hükümetinin sokağın kontrolünü kaybetmesini, gerekçe olarak öne sürdüler.
Tam bir hiyerarşi içinde, emir komuta zinciri içinde yapılan tek darbeydi. Sıkıyönetim esnasında hem sol hem daha önce şiddet olaylarına karışmış sağ örgütler tasfiye edildi.
90’LAR
28 Şubat: Postmodern ve en tepeden
Necmettin Erbakan’ın başbakanlığındaki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyonu, siyasete müdahale geleneğini tazelemek isteyen üst düzey komutanların hedefindeydi.
Ülkede yükselen siyasal İslâm da bu ortamı ateşledi. 1997 Ocak sonunda Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen “Kudüs Gecesi” ertesinde yaşananlar üzerine, askerler 3 Şubat’ta ilçe merkezinde 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
28 Şubat 1997 tarihindeki MGK toplantısında, tarikatlara bağlı okulların MEB’e devredilmesi, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan medyanın kontrol altına alınması, Atatürk aleyhindeki eylemlerin cezalandırılması gibi tavsiye kararları alındı.
Başbakan Erbakan kararları imzalamadı. “Ülkeyi içsavaşa sürüklediği” gerekçesiyle RP’nin kapatılması için dava açıldı.18 Haziran’da Erbakan istifa etti. Cumhurbaşkanı Demirel hükümet kurma görevini Tansu Çiller yerine ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. 30 Haziran’da ANASOL-D Hükümeti kuruldu.
Fiilî kontrol, Batı Çalışma Grubu denen bir kadroya verildi. Temel amaç, siyasi İslâm’ın geriletilmesi ve Kürt meselesindeki gevşemelerin izale edilmesiydi. Türkiye bu müdahaleyle birlikte faili meçhul cinayetlerin arttığı, Kürt meselesinin daha da derinleştiği, çok sayıda kamu personelinin işlerinden, çok sayıda başörtülü öğrencinin üniversitelerden atıldığı bir sürece sürüklendi
Aynı askerî oluşum ve irade, 2007’de cumhurbaşkanlığı seçiminde de ortaya çıktı (27 Nisan Muhtırası). Bu defa da Abdullah Gül’ün aday gösterilmesi üzerine muhtıra verildi. Fakat hükümet ilk defa bu müdahalenin karşısında durdu. 22 Temmuz seçimlerinin ardından 28 Ağustos’ta yapılan üçüncü tur oylamada Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Başbakan Erdoğan, askerî vesayete karşı güçlendi.
Askerin ‘iktidar’ ve ‘müdahale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği biliniyor. Ernst von Salomon, Ernst Jünger ve Yukio Mişima, eserlerinin yanısıra eylemleriyle de darbelerin içinde veya kıyısında durdular. Darbeleri “içeriden” okuyan yazarlar…
Herşeyden önce, ‘darbe edebiyatı’ ile ‘darbe dönemleri edebiyatı’ arasında belirgin bir fark gördüğümü söylemeliyim. Türkiye’nin “başarılı” olmuş darbeleri uzun süren baskı dönemleri yarattı; doğurduğu ağır sonuçları kuşatan çok sayıda yapıt kitaplığımızın raflarında: 27 Mayıs 1960’ın, zıt perspektiflerle, Yaman Koray’dan (neredeyse unutulmuş bir roman: Deniz Ağacı) Yılmaz Karakoyunlu’ya bir rekoltesi olmuştur; ama bu konudaki en şaşırtıcı yaklaşımların, sıcağı sıcağına gazete sayfalarından devşirebileceği unutulmamalı: Yaşar Kemal’iyle, Çetin Altan’ıyla, Tanpınar’ıyla alkışlanmış bir darbe (o kavşakta kullanılmayan, yeri “ihtilal”le doldurulan kavram) 27 Mayıs.
Bir darbecinin halet-i ruhiyesi
1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan bir darbe girişimine katıldığı gerekçesiyle beş yıla mahkum olan sağcı Alman yazar Ernst von Salomon, Die Geachteten (Saygı) isimli romanında bir darbecinin ruh halinin şekillendiği koşulları anlatmıştı.
12 Mart 1971 darbesi ise kısa bir süre 9 Mart olası kalkışımıyla karıştırıldığı için sol kesim tarafından olumlu karşılanmış, gene kısa bir süre sonra kabak solun başına patlamıştı. Darbe dönemini konu edinen, Sevgi Soysal’ın Şafak’ından Eroğlu’nun ve Ağaoğlu’nun romanlarına pek çok yapıt yaşanan ağır acıları kuşatmıştı. Bir sonraki darbenin, 12 Eylül 1980’in başta anayasası izleri hâlâ sürüyor. Dönem edebiyatına gelince: 12 Eylül edebiyatı polemikler doğurmuştur: Yalçın Küçük’ün “eylülist” damgası vurarak yüklendiği Latife Tekin ve Ahmet Altan gibi yazarlara yönelik suçlamalara, karşıdan Ahmet Oktay diklenecekti — kaldı ki, darbe dönemleri edebiyatı hakkında en dikkatli yorumları Ahmet Oktay’ın eleştirel okumalarında buluyoruz.
Darbe dönemlerini konu edinen edebiyatın çok sayıda başyapıt üretebildiğini söylemek güçtür. Gene Ahmet Oktay, 1990’da yayımladığı bir yazısında “bir iki çıkış dışında 12 Eylül Dönemi’nin romanı henüz yazılmış değildir” saptamasını yapıyor, “bekleyelim, görelim” son yorumunu getiriyordu. Açıkçası: Beklenmiş, görülmemiştir. Bunda, soyutlama eksikliğinin payını yabana atamayız: 2. Dünya Savaşı hakkındaki iki başyapıt, Hesse’nin Boncuk Oyunu ile Thomas Mann’ın Doktor Faustus’u, olayların üstüne çıkmanın önemini kanıtlayan örneklerdi. Biz de en güçlü antimiliter tavrı Altan Gürman’ın tablolarında bulmamış mıydık?
***
Küresel ‘darbe tarihi’, kadim Yunan’dan Batı ve Doğu Roma’ya çok sayıda girişimin geniş kataloğunu içeriyor. Modern çağın darbecilik geleneğini başlatan örneğin, Napoléon Bonaparte’ın 18 Brumaire’i olduğu konusunda görüş birliği vardır. “Coup d’État” kavramı, kısaltılmış haliyle ‘coup’ (darbe) o kavşakta vaftiz edilmiştir. İsviçre Almancası kaynaklı “putsch” da yaygın kullanımda bugün.
Askerin ‘iktidar’ ve ‘müdahale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği biliniyor: Almanya’da, Fransa’da, Portekiz ve İspanya’da, Polonya’da ve Çekoslavakya’da, neredeyse bütün Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde, Asya’da ve Ortadoğu’da çoğu kanlı pek çok darbeye tanık olundu. Edebiyat ve sanat alanında, hemen hep, kendisinden çok sonuçlarının büyüteç altına alındığını görüyoruz darbelerin.
Ölümüne içten! Japon romancı Mishima Yukio, hükümetin kokuşmuşluğunu protesto etmek amacıyla törensel bir intiharla (Seppuku) hayatına son vermeden kısa bir süre önce stüdyosunda bir Samuray kılıcıyla poz veriyor, 1970.
Birkaç istisna dışında, üç örneğin üzerinde kısaca duracağım. Darbeyi yazmak zorun zoru iş, içeriden okumak için işin içinde olmak mı gerekir(di)? Bir çırpıda geçersiz sayılamayacak bir soru, bir sorun — bu dergide, daha önce, romancı Littell’in, tanık olmadığı Auschwitz yıllarını bir cellâdın gözünden başarılı biçimde yazdığına değinmiştim; bir darbecinin perspektifini seçmek etik açıdan zorlu, buna karşılık estetik açıdan kaydadeğer bir yol olabilir-di: Vereceğim örnekler, deneyimi içeriden yaşadıkları/yaşayacakları için dikkat kesilmeyi hakediyorlar.
***
Ernst von Salomon (1902- 1972), dilimize çevrilmiş, çetinceviz romanı Sorgulama’dan bir ölçüde tanıdığımız tekinsiz bir Prusyalı Alman yazarı. Milliyetçi-sağcı, ama küçükburjuva nefretinden dolayı Hitler’e ve III. Reich’a mesafeli, ayrıksı bir şahsiyet. “Kadeler”de yetiştiği özel askerî okulu didikleyen Die Geachteten başlıklı romanı önemsenmeli. 1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan darbe girişimine katıldığı için beş yıl hapse mahkûm olan von Salomon, bilebildiğim kadarıyla ilk kez içeriden darbeci kimliği üzerine sözalan bir edebiyat adamı. Romanının bu bağlamdaki önemi, yüzyıl başı Almanya’sında askerî gençliğin bünyesinde kabaran uç siyasal eğilimlerin bir terör tutkusunu nasıl aşıladığını birinci elden tanık statüsünden aktarmasından geliyor.
Ernst von Salomon’un kişiliği ve yapıtıyla arasında somut bir köprü kuruyor ikinci örnek: Alman edebiyatının gene ikircikler yaratmış bir temsilcisi Ernst Jünger (1895- 1998!). 2. Dünya Savaşı’nın sonuna dek Alman ordusundaki görevinde kalan, buna karşılık Hitler’e karşı -sözde- tavır alan yazarı Führer’i “Jünger’i rahat bırakın” diyerek korumuştu. 1939’da en ünlü romanı Mermer Yarların Üzerinde’yi yayımlamıştı öte yanda: Barbar III. Reich düzenine diklenen, suikastle sonuçlanacak bir darbe kalkışımını konu edinen romanının Nazileri öfkelendirdiği biliniyor. Von Salomon gibi sağcı ve seçkinciydi Jünger; parçası olduğu askerî dünyanın ve ordu corpus’unun iç dinamiklerini avucunun içi gibi tanımasının, kurmaca darbe kalkışımındaki gerçekçi boyutu doğruladığı şuradan belliydi: 1944 yılında Claus von Stauffenberg öncülüğünde Schwarze Kapelle tarafından düzenlenen Hitler’e suikast girişimi (ki mek parmak farkla kurtulmuştur) neredeyse Jünger’in beş yıl önceki romanının bir replikasıydı!
Führer’inin yazarı
Hitler’e düzenlenen kurmaca bir darbeyi konu eden romanıyla Nazi’leri öfkelendiren, ancak Führer’i tarafından korunmaya devam eden Ernst Jünger (elinde puro olan) subay arkadaşlarıyla eğleniyor.
Ernst Jünger, yakın dostu Albay Erhard Wildermuth ile Paris’te, 1942.
Üçüncü örnek farklı bir kültürel coğrafyadan: Türk okurunun dilimize çevrilmiş pek çok kitabından tanıdığı Japon yazarı Yukio Mişima (1925-1970), başyapıtı sayılan roman dörtlüsü Bereket Denizi’ni 25 Kasım 1970 günü tamamladı; aynı gün, kendi kurduğu Kalkan Tarikatı (Tate No Kai) üyesi dört adamıyla Tokyo askerî garnizonunu bastı, general Manita’yı tutsak aldı. Yüksek bir noktadan askerlere seslenen yazar, onları ulusal geleneklere dönmeye, imparatora sonsuz sadakata, 1947 Anayasası’nın değerlerini benimsemeye çağırdı, ona katılmalarını istedi. Olumsuz karşılık alınca da ‘seppuku’ uygulayarak, zorlu bir süreç sonrası intihar etti.
Mişima, Batı kültürünün radikal temsilcilerinden (Sade, Nietszche, Bataille) olduğu kadar Samuray etiği Hagakure’den etkilenmiş, yapıtlarında ve yaşamında uçlar arasında gidip gelmiş özgün bir yazardı. Yapıtı, yaşamı ve ölümü, başta Marguerite Yourcenar’ın canalıcı metni Mişima ya da Boşluğu Görmek çok sayıda çalışmaya konu olmuş, sinemaya aktarılmıştır.
Şüphesiz Mişima’nınki teatral, olanaksız bir darbe girişimiydi. Gerçi, 1960 tarihli öyküsü “Vatanseverlik”te, 1969 tarihli romanı Koşumu Çözülmüş Atlar’da hemen hemen provasını yapmıştı son oyununun, ama ölümünü asıl ve asal yapıtı olarak tasarladığı (bir yıldır) ve uyguladığı tartışılmaz. Asker’in ve Ordu’nun İktidar ile ilişkisi düpedüz sapkın bir alan: Çok sayıda patolojik unsurdan oluşuyor. Darbe edebiyatı bu anlamda son derece değerli ipuçları veriyor: Nasıl bir dünyagörüşü, nasıl bir topluma bakış, hangi eğitim düzeninin sonucunda, işlevi savunmak olan birilerinin işini saldırmak sanmalarıyla sonuçlanıyor — bizler, burada, yarım yüzyılı aşkın bir süredir görmeden bakmadık mı?
1960’lı yılların sonundan itibaren beklenmeye başlanan yeni askerî darbe, 12 Mart 1971’de “muhtıra” şeklinde geldi. Ancak ülkeye huzur getirme amacıyla yapılan darbe, huzur getirmek bir tarafa, ülkeyi 1970’li yıllar boyunca sürecek bir kargaşanın ve binlerce insanın canına mâlolacak bir çatışma ortamına soktu.
Türkiye 1970 yılına gelindiğinde toplumsal huzursuzluk ve siyasi çalkantı içindeyken, ordu içinde de artık alışıldığı üzere darbe yapılması gerektiğini düşünen çeşitli gruplar vardı. 1970’de kuvvet komutanlarının Başbakan ve Adalet Partisi (AP) lideri Süleyman Demirel’e uyarılarla dolu bir mektup yollaması darbe olacağı beklentilerini arttırmıştı.
Başbakan, kendisine çeşitli kanallarla telkin edilen “istifa et” baskısına da direniyor, güvensizlik oyu almadan hükümetten çekilmelerinin sözkonusu olmayacağını söylüyordu. Ancak 12 Mart 1971’de ordunun muhtırası geldi. Başbakan Demirel, muhtıranın hem Anayasa’ya hem hukuk devletine aykırı olduğunu söylese de istifasını verdi. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, askerin görevini yaptığını düşünüyordu.
Darbenin ilk anlarında darbecilerin hangi gruptan olduğu anlaşılamamıştı. 1960’lardan itibaren yükselişe geçen sol hareketin içinde de darbe beklentisinde olan ve Türkiye gibi ülkelerde devrimin ancak ordu eliyle yapılabileceğini savunan gruplar vardı. Nitekim ordu içinde de bu yönde inisiyatifler olmuş, hatta 9 Mart 1971 tarihi seçilmiş, fakat son anda Hava ve Kara Kuvvetleri Komutanları, Muhsin Batur ile Faruk Gürler’in çekilmeleri üzerine darbe teşebbüsünden vazgeçilmişti. Üç gün sonra, ordunun ana gövdesi duruma hakim olmak için muhtıra verdi. Sol gruplar 12 Mart darbesinin ilk anlarında darbeyi sol darbe sanıp destekledi ama darbecilerin ilk işi, solcu subayları tasfiye etmek oldu.
Anti-demokratik baskı dönemi
12 Mart Muhtırası’yla Başbakan Demirel (altta) istifa etmek zorunda bırakılmış, ilan edilen sıkıyönetimle birlikte geniş çaplı bir tutuklama dalgası yaşanmıştı.
26 Mart’ta CHP Milletvekili Nihat Erim başkanlığındaki yeni hükümet açıklandı. 25 kişilik kabinenin 14’ü dışarıdan atanan bakanlardan oluşuyordu, 11 milletvekilinden beşi AP’li, üçü CHP’li, biri ise MGP’li (Milli Güven Partisi) idi.
Ordunun müdahalesi ülkeye huzur getirmiş sayılmazdı. Silahlı mücadeleyi benimseyen sol örgütler eylemlerine devam ediyordu. 26 Nisan 1971’de darbeciler 11 kentte sıkıyönetim ilan etti ve geniş çaplı tutuklamalar başladı.
İsrail İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un, 17 Mayıs’ta Mahir Çayan liderliğindeki THKP-C militanları tarafından kaçırılması ve 23 Mayıs’ta öldürülmesi sola yönelik baskıları arttırdı. Tüm Türkiye’de bir tutuklama dalgası yaşanıyordu. Silahlı guruplarla ilgisi olmayan sol görüşlü gazeteciler, yazarlar, sendikacılar ve öğretim üyelerine yönelik bir cadı avı ve tutuklama dalgası başladı.
Bu arada hükümet yaşananları bahane ederek 1961 Anayasası’nın özgürlükçü maddelerini budamaya girişti. 20 Eylül 1971’de yapılan değişiklikler de temel hak ve özgürlüklere kısıtlamalar getirdi. Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildi.
12 Mart rejimi, 14 Ekim 1973 seçimlerinden sonra resmen sona erse de, 1970’li yıllarda Türkiye’nin yaşadığı siyasal çalkantıların ve binlerce cana mal olan çatışmaların zeminini hazırlamıştır.