Etiket: sayı:27

  • Siyaset ile ruhaniyeti ayırmak

    1243’teki Kösedağ Savaşı’nda, Moğollar, Anadolu Selçukluları mağlup etmişti. 1240’larda ortaya çıkan Babailer isyanı da, bu yenilgiyle sönümlenmişti. Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğullarının da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmadı.

    Geçenlerde, 3 Temmuz 2016 günü Sivas’ın 80 km. kadar doğusundaki Suşehri’nde, Kö­sedağ şehitlerini anma töreni yapıldı. Bilin­diği gibi bu adı daha ilkokul çağında “Kösedağ Sava­şı 3 Temmuz 1243’te Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar arasında olmuştur” savı ile öğrenmiştik. II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Selçukluların yenilgisi ile son bulan bu savaş, genellikle 13. yüz­yılda Çinggis Han ordularının batıya doğru ilerle­mesinin bir sonucu olarak görülür.

    Savaşın olduğu dönemde artık Çinggis Han çoktan öl­müştür (1227), hatta 1243’te imparatorluğa hâkim olan bir Moğol hanı bile yoktur; idare daha çok kumandanların elin­dedir. Hülegü ortaya çıkıncaya kadar Anadolu Selçukluların bağlı olduğu bargâh, hükümdarlık karargahı Karakurum’dan ziyade, Sayin Han Batu’nun ordası olmuş gözüküyor. Nite­kim savaş sonrası tabiiyeti kabul anlaşmasına Batu Han’ın nezdinde varılmıştı. Moğol orduları açısından Anadolu’yu istila etmek büyük bir planın parçası değildi. O yüzden de devrin Moğol kaynakları ta başından beri 1258’de ele geçiri­lecek olan Bağdat’ı önemserken, bizim için önemli olan Kö­sedağ’dan pek bahsetmezler. Hatta Reşideddin gibi devrin önemli kaynakları bu olayı Batınî, Nizarî-İsmailî seferleri ile bir kefeye koymuşlar ve Bağdat’la ilişkilendirmeye eğilim gösteren bilgiler vermişledir. Zira Moğollar için asıl tehlike, ruhaniyat ile siyaseti birleştirme eğilimleri idi.

    Oysa Anadolu Selçuklu dönemi üzerinde yaptıkları araş­tırmalarla bilinen Osman Turan, Faruk Sümer ve onları iz­leyen tarihçiler, bu savaşı “Aleaddin Keykubat’ın ölümünden sonra meydana gelen ‘bünyevi zaafıyet’i fırsat bilen Moğol­ların hemen harekete geçmeleri” şeklinde yorumlarlar. Biri­sinin zafiyetinden yaralanarak hücuma geçmek anlayışı kay­naklarımızın ifadesi değil, tarih analizlerimizde kullandığı­mız anahtar sözcüklerden biridir. Bu açıdan Faruk Sümer’in daha 1232’de Alaeddin Keykubat’ın “il” olmayı kabul ederek Moğol üstünlüğünü tanımış olduğuna da işaret etmesi önem taşır. Alaeddin Keykubat’ın müdahaleci olmadan tüccarlara destek veren ve Akdeniz-Karadeniz ticaretini birbirine bağ­lamak için kuzey-güney doğrultusunda birçok kervansaray ve cami yaptırmış olması, seferlerini ticaret yolları üzerine kuran Moğol idaresinin dikkatini çekmişti. Dola­yısıyla Anadolu değil, Karadeniz’in kuzeyi üzerin­de odaklanılmış, 1229 ve 1232’de akınlar yapılmış ve 1236’da ikinci büyük sefer gerçekleştirilmiştir. Alaeddin Keykubat’ın il olmayı kabul etmesi bu dö­nemlere rastlar.

    Öte yandan tarihçilerin sözettiği “zafiyet”, 1240’larda ortaya çıkan Babai isyanının Selçuklu güçleri tarafından bastırılması sonucu ortaya çıkan durum ile ilgili idi. Ayaklanma bastırılmış ve bu siyasi-ruha­ni içerikli harekete büyük bir darbe vurulmuşsa da, kıpır­danmalar halen devam ediyordu. Bu durum da Moğol ida­resinin dikkatini çekmişti. Bu konu ile ne kadar ciddi olarak ilgilenildiğini, Çin’de Kubilay Han zamanında yazılmış 1280 tarihli bir belgede görmekteyiz. Bu Çince belgeden de görü­leceği gibi, Kösedağ öncesinde meydana gelen Babai isyanı ve isyanın reisi Baba Resul (Baba İlyas), o dönemde ruhani­yet ve siyaseti birleştirmeye çalışmış olan Orta Asyalılarla beraber zikredilmektedir. Vaktiyle Osman Turan’ın yayın­lamış olduğu yerli kaynaklardan Muhammed b. Mahmud el-Hatib’in risalesi de “eğer Moğol ordularının şevketi olma­sa bunlar yüz kere isyan ederlerdi” ifadesiyle Moğol ordu­ları ile “Hâricî-Batınî” zümreler arasında birebir ilişki kur­maktadır. Bu çerçevede Babailer isyanına ikinci darbenin 1243’te indirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğulları nın da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, bu tür siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmamıştır.

    Kösedağ şehitlerini anma töreninde konuşan Milli Eği­tim Bakanı İsmet Yılmaz’ın “Genelde evlatlarımıza galip olduğumuz savaşlar anlatılır. Yenildiğimiz savaşlar, hatala­rımız, kusurlarımız ortaya çıkmasın diye onlardan bahse­dilmez. Ama Türkiye özgüvenini kazandıkça bunlardan bah­setmeye başladı” şeklindeki sözleri, yenilgi ile sona eren bu savaşın Beylikler ve Osmanlı dönemindeki uzun vadeli yan­kıları açısından ele alınmasının bize başka pencereler açtı­ğını göstermektedir. Hal böyle olunca da, Suşehri ahalisinin bir savaşı telin etmek yerine o savaşla ilişkilendirilen bir sa­vaşçı evliyayı anmaları, halk hafızasından öğreneceklerimiz konusuna dikkatimizi çekmektedir..

  • ‘Hainler mezarlığında’ değil, Süleymaniye’de yatıyor

    Abdülaziz’i tahttan indiren sadrazam Hüseyin Avni Paşa’nın mezarı, ancak dönemin VIP’lerinin gömüldüğü Süleymaniye Camii’nin haziresinde. II. Abdülhamid’in o mezarı naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Ama o, ölüyle, mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.

    Mahalle aralarında­ki cami hazirelerine 16.-17. yüzyılda sade­ce camiyi vakfedenin cenazesi, en fazla belki ailesi defnedile­bilirdi. Tekkelere büyük şeyh­ler, bazı mühim siyasi müritler gömülebilirdi. Selatin camile­rinin bahçelerine defin ise ne­redeyse imkânsızdı. Kanuni’ye Süleymaniye Camii’ni yapan Koca Mimar Sinan dahi kendi­ni hazireye defnettirememiştir. Caminin dışındaki küçük kab­rinde yatmaktadır.

    18. yüzyılda bu sıkı kurallar gevşedi. Sultanların yakınında­ki önemli kişilerin, büyük ca­milerin mezarlıklarına gömül­meleri adet oldu. Yine de ora­lara gömülebilmek için bizzat padişahın hatt-ı hümayunu/ iradesi aranırdı (Günümüzde bu durumlarda aranan Bakan­lar Kurulu kararı ve Cumhur­başkanı izninin kökü Osmanlı­lara dayanır). Buralara gömül­me adeti Tanzimat sonrasında yaygınlık kazandı. Üstelik bir imtiyaz halini aldı. Nice ilmiye, mülkiye, seyfiye erbabı bura­larda gömülüdür.

    Son günlerde gündeme ge­len “darbeci hainlerden çatış­mada ölenlerin cenazesinin ca­milere getirilmemesi, umumi mezarlıklar yerine, yeni inşa edilecek Hainler Mezarlığı’na gömülmesi projesi” tarihimiz­de, geleneğimizde görülmüş bir şey değildir. Geleneğimiz suçluyla uğraşır, ailesini ce­zalandırmaz, topluma kazan­dırır. Örneğin Yunanlılarla iş­birliğinde bulunan Madanoğlu Mustafa, Yüzellilikler’dendir. Oğlu Cemal, Harbiye’de okutu­larak Orgeneral Cemal Mada­noğlu yapılmıştır. İşbirlikçi ve Kuva-yı Milliye aleytarı oldu­ğu için linç edilen Ali Kemal’in oğlu Zeki Kuneralp saygın okullarda okutulup intisap etti­ği diplomasi mesleğinde devle­tin en hassas noktalarında ça­lıştırılabilmiştir.

    Serasker Hüseyin Avni Paşa (1820-1876)

    Ispartalı bir köylü çocuğuyken Osmanlı Devleti’nin sadrazamı, Ordusu’nun Seraskeri oldu. Başarılı ve sevilen komutan iken darbe yaptı, Eşekçi Ahmed’in oğlu adıyla anılır oldu. Yine de cenazesi Süleymaniye’ye gömülebildi.

    Gündeme uyan en etki­li örnek Süleymaniye Camii Haziresi’ne yapılacak kısa bir gezintide karşımıza çıkacaktır. Kıbleye göre batı taraftaki ha­zire kapısından girilince sol­daki büyük, sanat eseri mezar, bu ülkenin en etkili darbeci­lerinden, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinde en önemli rolü oynayan, Seras­ker ve Sadrazam Hüseyin Av­ni Paşa’nın mezarıdır. Çerkes Hasan tarafından öldürüldük­ten sonra, bir darbeci olma­sına rağmen bugünkü yerine gömülebilmiş, üstüne üstlük ne kadar önemli bir kahraman olduğu, hatta şehit öldüğü me­zartaşına bile yazılabilmiştir. Denilebilir ki “oraya gömül­düğünde iktidar darbecilerin elindeydi. Darbe aleyhtarları­nın gömülmeyi engellemeye gücü yetmedi”. Böyle bir du­rumda üç ay sonra tahta çıktı­ğında, bütün darbecileri Yıldız Sarayı’nda mahkemeye çıkart­tıran II. Abdülhamid’in o me­zarı da naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Bizce ne nakil, ne de tahrip onun aklına bile gelmemiştir. Çünkü ölüyle, onun mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.

  • Padişaha muhtıra: Aklın başına gelmezse biz işimizi görürüz

    1789’da Sultan I. Abdülhamid’e hitaben yazılan bir uyarı mektubu, Bayezit’teki bir sebilin içine bırakılmıştı. Çok sert ifadeler barındıran muhtıra halktan gizlenmiş, ancak devlet arşivlerinde korunmuştu. O dönemde de “din-i mübin düşmanı, ihtilal çıkarmak isteyen yabancı güçler”den şüphe edilmişti.

    Osmanlı toplumu dö­nem dönem yönetim­den memnun olmadığı zamanlarda içler acısı duru­munu yöneticilere bildirme­nin yollarını kendine göre bul­muştur. En yaygın uygulama, bir şehrin, kasabanın önde ge­len tüm halkının imza koydu­ğu “mahzar” adı verilen toplu arzuhalleri merkeze gönder­mektir. Bunlar dikkatle değer­lendirilir, divandan çıkarılan fermanlarla halkın talepleri gözetilirdi. Şikâyetçi kitlelerin bulunduğu kaza merkezinin kadısından o mahzarda yazı­lanların doğruluğunu onayla­yan bir ilam da gönderilirse, acilen huzursuzluk kaynağının üzerine gidilir, ortadan kaldı­rılmasına çalışılırdı. Başarılı olunamaz, sıkıntı sürerse ba­zen toplumun yönetici sınıf­larla olan gerilimi isyana kadar varabilirdi.

    Bilhassa başkent İstan­bul’da esnaf, ulema ve yeniçeri grupları bazen kendi başları­na, çoğunlukla elele hareket eder, devletin başı büyük derde girerdi. Huzursuzluk kayna­ğı giderilemezse, şehrin belirli yerlerinde kundakçılık eylem­leri görülür, yangınların sonu gelmezdi.

    Sadaret Kaymakamının olayın safhalarını özetleyerek I. Abdülhamid’i bilgilendirdiği telhis. Üst kısımdaki karmaşık yazıyı bizzat kaleme alan padişah, sadrazama bu konudaki görüşlerini dile getirmektedir.

    Taleplerin dile getirilmesi yöntemleri uzun müddet aynı şekilde devam etmiş, Sultan I. Abdülhamid’in 1774-1789 ara­sında süren saltanatında yeni bir metot denenmeğe başlan­mıştır. Şehrin belirli yerlerine bırakılan, duvarlara gizlice ası­lan bildirilerle hoşnut olunma­yan durumlar çoğunlukla padi­şah muhatap alınarak kamuo­yuna duyurulmuş, en azından yöneticilerin haberdar olması için uğraşılmıştır.

    I. Abdülhamid’in saltanatı­nın son yılında gerçekleşmesi muhtemel ve Osmanlı Arşivi’n­de orijinal haliyle günümüze intikal etmiş bir “muhtıra” bel­gesi mevcuttur. Türk siyasi ta­rihinde şimdilik elimize geçen en eski muhtıra belgesi budur. Adı belirtilmeyen bir kaptan paşa sebiline gizlice bırakılmış­tır. Padişahın muhtıra haberi­ni duyup da ürkmesine sebep olmamak amacıyla sadaret kaymakamının telhisi eşliğin­de padişaha sunulmuştur. Ab­dülhamid, olayı anlatan sadaret kaymakamının telhisi üzeri­ne, “Sebil kapudane paşanındır. Zannım heman Tersanelü ta­rafından olmasın” yazarak faili aramaya başlamıştır. Belki de o devrin etkili adamı Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa’nın bir sebili vardı. Günümüzde İÜ Nadir Eserler Kütüphanesi ya­nında ayakta duran Kaptan İb­rahim Paşa Sebili de Yeniçeri Ağası konağına yakınlığı itiba­riyle akla gelebilir.

    İlk muhtıranın muhattabı Sultan I. Abdülhamid.

    Tarihsiz belge tahminen 1789 yılına tarihlenebilir. Rus­larla sürüp giden savaşın yarat­tığı tahribat ve Özü kalesinin kaybedilerek binlerce masum insanın katledilmesinin hesa­bının sorulduğu, iş bilir Müslü­man idarecilerin başa geçme­sinin istendiği bu muhtıra, o devir için çok saygısız addedi­lebilecek, belki de kolay kolay cesaret edilemeyecek bir hi­tap tarzıyla padişaha seslenir. “Sultan Abdülhamid, bizim ta­katimiz kalmadı” cümlesiyle söze başlar. Son satırlara doğru “bunu yazan Ocaklı” ibaresiyle sanki Yeniçeri Ocağı’nı muh­tıranın sahipliğine inandırma­yı amaçladığı düşünülmekte­dir. Türkçesinin günümüz için bile gayet anlaşılır bir üslubu var. Kaleme alan veya hazırla­yanlar belki kimliklerini gizle­yebilmek için kasten, belki de eğitim kapasiteleri o kadarına elverdiği için imla hatalarıyla dolu bir metin inşa etmişlerdir.

    Bulan kişinin muhtırayı imha etmesini önlemek için ibare arasına yazılan “bu kâğı­dı sana göstermeyen[in] karısı boş, kendi kâfir” cümlesi, kâğı­dı bulan sebilcinin kafasını ka­rıştırmış olmalı ki önce gizle­miş sonra bir mektep hocasına vermiş, daha sonra kadılardan Mazrubi Efendi’ye göstermiş. Mazrubi Efendi bu kâğıdı sak­lamasını söylemiş ama yayılan dedikodu baştebdilin kulağına gidince muhtıra ortaya çıkarıl­mış. Kimin işi olduğuna yöne­lik ihtimallerin başında “din-i mübin düşmanı, ihtilal çıkar­mak isteyen yabancı güçler” düşünülmüş. Cezayirli Hasan Paşa’nın bu sıralarda gözden düşmesinden dolayı, adamları­na bu işi yaptırdığı da akıldan uzak tutulmamış. Sadrazam Yusuf Paşa ile Şeyhülislam Seyyid Mehmed Kamil Efen­di’nin Müslüman olmadıkları­na dair iddiaları yanında, sad­razamın yenilikçi olduğundan istenmemesi de metnin ente­resan vurgularındandır.

    Padişah ilk anda “Bu yalan­cı, sahte bir bildiridir, kamuo­yundan gizlenmesi lazımdır” diye karar vermiş, ama muhtı­ra sahibinin kimliğinin tespi­tine yönelik çalışmalara dair sadaret kaymakamına sorular yöneltmişler. Devrin kronikle­rinden inceleyebildiklerimiz­de, bu muhtıradan hiç bah­sedilmemesi padişahın, “setr edilmesi, gizlenmesi” talebi­nin başarıyla yerine getirildiği­ni gösteriyor olabilir. Kısa süre sonra hayatını kaybedecek olan I. Abdülhamid’in soruşturmayı tamamlattığına, bildirinin fail veya faillerini tespit edip ede­mediğine dair şimdilik bir bilgi elimize geçmemiştir.

    MUHTIRANIN ÇEVRİM YAZISI

    Bu kâğıdın sahibi Ocaklı! Görüp işine nizam veresin

    “Sultan Abdülhamid

    Bizim takatimiz kalmadı.

    Aklın başına gelmiyor. Gördün ki Yusuf Paşa işi göremedi.

    Niçin bu ana dek sözüne aldanıp memleketleri kâfire verdin.

    Ümmet-i Muhammed’i dağlar başında açlık susuzluktan kırdın.

    Senin vezirin, şeyhülislamın, kay­makamın Müslüman değildir.

    Sana doğru haber vermiyorlar. Sefer fetih olmaz.

    Bundan böyle asker gerek, akçe eriştiremezsin.

    Hemen bir gün akdem ortalığı tebdil edip seferin sulhüne müba­şeret edesin, sancağı askeri içeri getiresin.

    Vallahi sonra peşiman olursun. Yusuf Paşa işi göremez, zararı sana dokunur.

    Yetişir aldandı[ğı]n, yetişir maska­ralık eyledi[ği]n.

    Mabeyncilerle devlet işi görül­mez. Bir Müslüman paşaya mühür veresin.

    Sulhün ucuna yapışasın. Vallahi bu seferin sonu çıkmaz.

    Sonra işi sana dayarız.

    Müceddid veziri, şeyhülislamı istemeyüz.

    Ortalığı tebdil edesin.

    Ümmet-i Muhammed’e yazık oldu. Nice beri gaflettesin.

    Bu kâğıdın sahibi Ocaklı.

    Bu kâğıdı sana göster­meyen karısı boş, kendi kâfir.

    Görüp işine nizam veresin.

    Gün vakit kalmadı.

    Bundan aklın başına gelmezse artık biz işimizi görelim”

    Türk tarihinin günümüze kalan bu ilk muhtırası Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde sergilenmektedir.

  • Başkaldıran paşa başından oldu

    Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa, bağımsız devlet kuracak kadar güçlenince, II. Mahmut tarafından görevden alındı. İsyan eden Paşa’nın üzerine Hurşid Ahmed Paşa gönderildi. Sultana bağlı kuvvetler, Tepedelenli’nin işgal ettiği bölgeleri geri aldı. Hikayenin devamı, Dr. Süheyla Yenidünya’nın Halet Efendi’nin Tepedelenli Ali Paşa İsyanı’ndaki Rolü (2010) isimli eserinden…

    Tepedelenli Ali Paşa

    Hurşid Ahmed Paşa’dan canının bağışlanaca­ğına dair taahhüt alan Ali Paşa da yirmi kadar adamı ve Hurşid Paşa’nın silahtarıyla birlikte adaya geçmiştir. Fakat söz konusu taahhütname, halk arasında Ali Paşa’nın affedil­diğine dair bir dedikodunun yayılmasına neden olduğun­dan, Hurşid Ahmed Paşa de­dikoduların önünü almak için Ali Paşa’nın katline dair sahte bir ferman düzenlemiştir.

    İç kale silahtan arındırıl­dıktan sonra görünüşte Ali Paşa’ya af fermanını götüren Mehmed Paşa, yanına Hurşid Paşa tarafından düzenlenen sahte fermanı da almış böyle­ce oyunun son perdesini oyna­mıştı. Tepedelenli’nin yanına varınca sözde af fermanının geldiğini haber vermiş ancak bu kadar kısa sürede İstan­bul’dan fermanın gelemeyece­ğini bilen Ali Paşa, bir tuzağa düştüğünü anlayarak kendisi­ni savunmuştur.

    Tepedelenli Ali Paşa Yunanistan’ın Yanya şehrinin kıyısında kurulduğu Pamvotis gölündeki adada öldürüldü. O ev, bugün 1822’deki çatışmanın kurşun deliklerinin korunduğu bir müze.

    Mehmed Paşa da Hurşid Paşa’nın adada olan silahta­rıyla işbirliği yapmış, iki taraf arasında yaşanan bir mücade­leden sonra Ali Paşa öldürüle­rek, malı mühürlenmiş ve er­tesi sabah kesik başı silahtarı tarafından Hurşid Paşa’ya ge­tirilmiştir. (…)

    Ali Paşa’nın başsız vücudu, Yanya şehrinin iç kalesinde, Fethiye camiinin yanıbaşındaki mezarda yatıyor.

    Hurşid Ahmed Paşa, Tepe­delenli Ali Paşa’nın kesik ba­şıyla beraber İstanbul’a gön­derdiği takrirde, sahte ferman konusunun yayılmamasını ve gizli tutulmasını istiyordu. Sadrazam ise normalde ölüm­le sonuçlanması gereken Hur­şid Paşa’nın bu sahtekarlığını savunuyor ve paşanın bu fer­manı mecburiyet karşısında hazırladığını ifade ediyordu.

    Değil kendi adına sahte ferman düzenlenmesi, emirleri hilafına davrananları şiddetle cezalandıracağını sık sık ifade eden Sultan II. Mahmud ise bu sahtekarlığı görmezden geliyor, hatta bunun duyul­ması halinde hükümdarlığına halel geleceğinden, sahte fer­manın gelecekte de meydana çıkarılmamak üzere saklan­masını emrediyordu.

    Paşa’nın İstanbul’a gönderilen kesik başı, 2006 yılında Silivrikapı Ayvalık Mezarlığı’nda bulundu.

  • 31 Mart ve bir darbe tiyatrosu

    Bir kısım alaylı subay, er ve erbaş ve medrese öğrencilerinin başlattığı 31 Mart hadisesi, ayaklanma bastırıldıktan sonra bir tiyatro eserine de konu olmuştu. İttihad ve Terakki destekli piyes, Kâmil Bey tarafından kaleme alınmıştı.

    6 perdelik bir tiyatro oyunu olan Dönmez Yüz yahut Hürriyet Ordu­su isimli eser, İstanbul’da Necm-i İstikbal Kütüphane­si (aded:1) tarafından kendi matbaasında basılıp yayın­lanmıştır. Alt başlığında “Ab­dülhamid’in evsâf-ı ahlakiye­sini musavver muhayyelât-ı fikriye ilâve edilmiştir” kay­dı vardır. Doktor Kâmil Bey tarafından kaleme alınan bu tiyatro eserinin kapağında İttihad ve Terakki arması tu­tan bir kadın heykeli, sağın­da ve solunda melekler, Tev­fik Fikret’in “Zulmün topu var, kal’ası var, güllesi varsa / Hakk’ın da bükülmez ko­lu, dönmez yüzü vardır” sözü yer al­maktadır. Ayrıca bir güvercin ağ­zında “Meş­rutiyet” yazan bir zarf taşı­maktadır.

    “Erbâb-ı fesâdın İstanbul askerlerini iğfalleri”.

    Meşrutiyet’in yeniden ila­nından sonra yayınlanan bu tür piyesler, İttihad ve Terra­ki Cemiyeti tarafından des­teklenmiş ve çeşitli sahne­lerde oynanmıştır. Didem Ar­dalı Büyükarman, Abdullah Şengül gibi akademisyenlerin üzerinde durdukları Doktor Kâmil, Canlı Cenaze yahut Yıldız’da Meşrutiyet Telaş­ları, Bükülmez Kol yahut 10 Temmuz isimli eserleri de ka­leme almıştır.

    “İhtilalcilerin Meclis-i Mebusan önünde içtima ederek havaya silah boşaltmaları”.

    82 sayfalık bir eser olan Dönmez Yüz yahut Hürriyet Ordusu, 31 Mart İsyanı sıra­sında gelişen ve Hürriyet Or­dusu’nun ayaklanmayı bastır­masıyla sonuçlanan olayların anlatıldığı bir tiyatro metnidir. Kitabın içine konulan resim­ler çok özel ve ilginç olup 31 Mart hakkında belgesel önem­leri vardır. Resimler ve altları­na yazılan ifadelerde, 15 Tem­muz 2016 tarihi ve sonrasında yaşayageldiğimiz toplumsal olaylarla örtüşen pek çok yan bulunmaktadır.

    Dönmez Yüz yahut Hürriyet Ordusu adlı eserin kapağındaki kadın, İttihad ve Terakki armasını tutuyor.

  • Matruşka darbeler dönemi

    Nasıl bisküvi de­yince insanın aklına Eti ge­liyorsa, darbe deyince de benim aklıma Roma Cumhuriyeti gelir. Şimdiye kadar bu köşede Roma Cumhu­riyeti’nin, bizim Türkiye Cum­huriyeti’nin son 56 yılına ben­zeyen, darbelerle bezeli son 60 yılına sıkça değindik. Gerçek­ten de MÖ 87 yılında Sulla’nın darbesiyle başlayan bu darbeler süreci, MÖ 27 yılında cumhu­riyetin yerini imparatorluğa bı­rakmasıyla son buluyor.

    Roma Cumhuriyeti nereden baksanız (ki ben hesap maki­nesinde 509’dan 27’yi çıkardım, oradan bakıyorum) 482 yıl ya­şamış bir cumhuriyet. Cumhu­riyet öncesine dair tarihsel ola­rak bir şey söyleyemiyoruz, iyi­ce efsane hâlinde yaşananlar… Yani inanır mısınız, bir kurdun alıp beslediği iki kardeş kurmuş hesapta krallığı. Hani keçi falan olsa anlarım, hem daha sevecen bir hayvan, sütü de çok güzel ama, “Bizim atalarımız kurtlar tarafından beslenmiş” diye or­tada gezen Romalıları fantastik buluyorum, ne diyeyim.

    Yalnız kurdun sütünden mi­dir bilemiyorum ama cumhu­riyet öncesi Roma Krallığı’nın kralları artık nasıl pis krallarsa, 500 yıl sonra bile “kral” lafını duyunca herkesin tüyleri ürpe­riyor. Zaten bu bahsettiğim son 60 yıldaki darbelerin çoğu da, “Yahu bu kral kesildi başımıza, bu devir­de kimse şah değil, padişah de­ğil, ha bezirgânlık dersen çarşı pazar çok şükür bezirgân dolu” diye ayaklanılarak yapılıyor. Mi­sal Sezar arkadaş, “Yahu bu sis­tem tıkanmış, ikide bir hükü­met değişiyor, bence olağanüs­tü hâllerde verilen diktatörlük yetkisi sürekli olsun, diktatör de hep ben olayım” deyince, senato “Kral ilan edecek kendini” diye Sezar’ı öldürüp darbe yapıyor.

    Ama darbecilerin hesap­ları bildiğiniz gibi her zaman tutmaz ve bu sefer de Sezar’a yapılan darbe halkı ayaklan­dırıyor. Darbecileri bastıran da, halkın “Sezarın yeğenidir” diye sempati beslediği bizim Augustus oluyor. Daha önce de bu sayfalarda (bkz. #ta­rih, sayı 8) anlattığımız sancılı mücadelenin sonunda kaza­nan Augustus, kendisini tam yetkili, ölene kadar şef, başko­mutan, milletin babası, sanat güneşi, taçsız kral gibi sıfat­larla tanımlayarak cumhuriye­te son darbeyi vuruyor. Artık o tarihten sonra Roma İmpara­torluğu demeye başlıyoruz.

    Augustus her şeyi diyor da kendisine bir kral dedirtmiyor, bilakis altını çize çize primus inter pares, yani “eşitler arasın­da birinci” sıfatını kullanı­yor. Yani 500 yıl öncesinin Ro­ma krallarından hâlâ ödü kopan Romalılara, “Aramızda ayrı gay­rı mı var, hepimiz eşitiz, ben bir tek işte biraz önde duruyorum” diyor. Hani biz yüzlerce yıl son­rasından bakıp “Ne cumhuriye­ti canım, bildiğin imparatorluk olmuş bu” desek de, Roma halkı bu hikâyeyi gayet güzel yiyerek cumhuriyetlerini imparatorluk­la değiştiriveriyor. Ama cumhu­riyetiz demeye devam ediyor.

    İşte Sezar’ın Rubikon’u ge­çip darbe yapması beş yıl sonra Brütüs ve arkadaşlarının Se­zar’ı öldürüp darbeye kalkışma­sına, bu kalkışma Markus An­tonius, Augustus ve Lepidus’un ikinci troykasına, troykanın içinde Lepidas’ın saf dışı bıra­kılması Markus Antonyus ve Augustus’un birbirine girmesi­ne ve savaştan galip çıkan Au­gustus’un, “Abi böyle çok baş­lılık olmuyor, her kafadan bir ses çıkıyor” diye en nihayetinde 500 yıllık Roma Cumhuriyeti’ni yıkmasına yol açıyor.

    Ama netice itibariyle, dik­katli incelediğimiz zaman görü­yoruz ki darbeler matruşka gibi, her darbenin içinden başka bir darbe çıkıyor, her darbe bir son­rakine zemin hazırlıyor.

  • Padişah, ferman, asker ayar verdi

    Padişah, ferman, asker ayar verdi

    Osmanlı döneminde bitmek tükenmek bilmeyen isyanlardan bir kısmı, dolaysız şekilde sultanları ve yönetim kademesini de hedef almıştı. Padişahların, vezirlerin katline kadar uzanan bu darbelerin motor gücü genellikle yeniçeriler, “üst akıllar”ı ise devlet içindeki çeşitli “paralel” güç odakları idi.

    patrona1
    Flaman ressam Van Mour’un 1730 tarihli “Patrona Halil” tablosu.

    Binlerce yıllık insanlık tarihinde, oy ve sandık enstrümanının çok in­ce bir zaman dilimine tesadüf ettiğinin farkına varamıyoruz. Oysa bu kısa demokrasi döne­minden önce, büyük boyutlu ekonomik-toplumsal sıkıntı­ların ardından gerekli görülen yönetim ve sistem değişiklik­leri pek kan dökülmeden ger­çekleşemiyordu. Bu durum, her yerde aynı ölçüde olmasa da Doğu-Batı demeden insanlığın ortak tarihinde çok belirgindir.

    Roma, Arap, Pers, Çin, Hint uygarlıklarındaki monarşiler­de olduğu gibi Osmanlılarda da gayrimemnun kitleler ba­zen isyan, bazen ihtilalle yö­netime ortak olabilirler, bazen tek başlarına sahiplenirler ve­ya tamamen dışlanabilirlerdi. Yaygın olan kardeşlerarası sal­tanat kavgaları, II. Bayezid ile Yavuz Sultan Selim arasında olduğu gibi baba-oğul arasın­da da gerçekleşebiliyordu. Şeyh Bedreddin, Şahkulu, Vehhabi, Yemen isyanları gibi dinî-ru­hani niteliği öne çıkan isyanlar seyrektir. İsyan tarihimiz daha çok iktisadi ve sosyal baskıla­rın tetiklediği hadiselerle do­ludur. Celalî genel adlı isyanlar ile Pazvantoğlu, Tepedelenli, Kavalalı, Menemencioğlu, Tuz­cuoğlu, Bedirhan isyanları gibi örneklerde bölgesel özellikler, kendine daha özerk bir saha yaratmayı amaçlayan eğilimler görülür. Doğrudan doğruya sis­tem hedef alınmaz. İlginç olan husus, çok az ihtilal veya dar­bede hanedan değişikliğinin düşünülmesidir. Bu kalkışma­lar sonucu ölen/öldürülen pa­dişahlar olmuşsa da yerlerine oğul veya kardeşleri geçirilir. Bu derlememizde, isyan şeklin­de başlayan ve daha ziyade pa­dişah ve yüksek rütbeli devlet adamlarını hedef alan girişim­leri ana hatlarıyla sunuyoruz.

    1445 – BUÇUKTEPE İSYANI

    Yeniçeri ilk kez ayaklandı, maaşa buçuk akçe zam aldı

    II._Murat

    II. Murad 23 yıl saltanat sür­dükten sonra 1444’de tahtını 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed’e (Fatih) bırakarak Manisa’ya çe­kilmişti. Başkent Edirne’de tah­ta çıkan II. Mehmed namına ke­silen akçelerin gümüş miktarı, II. Murad akçelerine göre eksik­ti. Bu durum piyasada buhrana sebep oldu. Doğal olarak gelirle­ri azalan yeniçeriler de iktisa­di sıkıntıya düştüler. O sırada Edirne’de meydana gelen büyük bir yangın durumu daha da zor­laştırdı. Evleri ve çarşıları ile büyük ölçüde tahrip olan Edir­ne’nin karmaşasından istifade eden yeniçeriler, Vezir Şihabüd­din Paşa’nın konağını yağma­layarak Edirne dışına çekildi­ler. İsyandan vazgeçirilmek için maaşlarına “buçuk akçe” zam yapıldı. Sonradan yeniçerilerin toplandığı o bölgeye Buçuktepe adı verildi. II. Mehmed’in tah­tı babasına terk etmesini telkin eden bazı paşaların isteğiyle, II. Murad 1445’te ikinci defa tahta çıktı. Tarihimizdeki ilk yeniçeri isyanı böylelikle hükümdar de­ğişikliğiyle sonuçlandı.

    1589 – BEYLERBEYİ OLAYI

    Akçenin değeri düştü, yeniçeri kışladan çıktı

    Sultan III. Murad devrine kadar çeşitli bahanelerle isyan eden ve istekleri yerine getirilip yatıştırılan yeniçeri­lerin “kelle isterüz” talebiy­le padişahların karşısına çık­tıkları ilk isyan 1589 yılında gerçekleşmiş ve “Beylerbeyi Vakası” olarak adlandırılmış­tır. Amerika’nın keşfiyle altın ve gümüşün bollaşmasının ar­dından askerî ve mülki harca­maların giderek artması eko­nomide enflasyon baskısını tetiklemişti. Bu sıralarda yapı­lan “sikke tağşişi” tabir edilen işlemle akçenin değeri bir an­da %50 düşürüldü. 100 dirhem gümüşten 500 akçe kesilirken 800 akçe kesildi. Halkın ve ka­raborsacıların da bu akçelerin kenarlarından kırparak değe­rini daha da düşürmeleri ak­çenin alım gücünü iyice azalt­tı. Ulufesi 10 altın olan bir ye­niçeri aslında 5 altın almaya başladı.

    beylerbeyi
    Sultan Selim Han oğlu Murad Han’ın Mısır’da basılan sikkesi. (III. Murad)

    Maddi zorluklar ve piyasa­nın baskısıyla Topkapı Sara­yı’na dolan yeniçeriler sorum­lu olarak gördükleri Beylerbeyi Mehmed Paşa ve Başdefterdar Mahmud Efendi’nin kendi­lerine verilmesini dayattılar, “verilmezlerse başka padişah buluruz” tehdidini de savur­dular. III. Murad sözünün din­lenmediğini görünce içoğlan­ları, bostancılar ve baltacıların silahlarını ellerine alıp karşı koymalarını emretmeye kalk­tı. Vezirler padişahı fikrinden caydırıp istedikleri adamla­rı teslim ettirdi. Hemen ora­cıkta başları kesilen bu devlet adamlarından sonra yeniçe­riler, 1826’da ortadan kaldırı­lıncaya kadar her olumsuzluk­ta istedikleri devlet adamının kellesini almayı başardılar.

    1603 – ZORBA İSYANI

    Türkmen sipahilere karşı devlet-yeniçeri ittifakı

    1608
    16. yüzyılda sipahi ağası

    Osmanlı ordusunda ya­ya “yeniçeri” birlikleri devşirme, atlı “sipahi” bir­likleri genellikle Türkmen grupların hâkimiyetindedir. 1603’e gelindiğinde Anado­lu’da Celâlilerin sindiril­mesi uğruna devşirmelerin yaptıkları zulüm üzerine, mazul Şeyhülislam Sunul­lah Efendi’nin teşvikiyle si­pahiler ayaklandı. Zulmün sorumluları olarak görü­len Kapıağası Gazanfer Ağa ile Darüssaade Ağası Osman Ağa’yı idam et­tiklerinde ortalık yatıştı. Sadrazam Yemişçi Hasan Pa­şa, Belgrat’ta iken bu ayaklan­manın kendini hedef aldığını bildiğinden İstanbul’a acilen dönerek duruma hâkim oldu ve isyanın kaderi değişti. Si­pahilerin Celâlilerle işbirli­ği yaptıkları iddiasıyla, devlet yeniçerilerle ittifak etti. Kanlı katliamlar sonucu sipahiler zayıf düştü ve ortalık tekrar yeniçerilere kaldı. Sonraki yıl­larda sıklıkla görülecek yeni­çeri-sipahi kavgasının temeli bu isyanda atıldı. “Zorba” ola­rak adlandırılmak da sipahile­rin üzerine yapıştı.

    1622 – II. OSMAN’IN ÖLDÜRÜLMESİ

    ‘Paralel ordu’ deyince Yedikule’de boğuldu

    1c-genc osman-idam
    Genç Osman’ın tahttan indirildikten sonraki feci ölümü tüm Avrupa’da yankılanmış, olay üzerine müstakil kitaplar yazılmış, çok sayıda tablo ve gravür yapılmıştır. Yedikule zindanlarında Genç Osman’ın öldürüldüğü yer (altta).
    e-1-yedikule-oda-2

    I. Ahmed’in 1617’deki ölü­müyle veliaht şehzade olan 12 yaşındaki Osman yerine, amcası I. Mustafa tahta çıka­rıldı. Akıl hastalığı yüzünden üç ay sonra tahttan indirilin­ce saltanat II. Osman’ın oldu. Yeni padişah, hakkını yedik­lerini düşündüğü, saltanatta veraset usulünü değiştirip en yaşlı şehzadenin tahta çıkarıl­ması kuralını getirenlere cephe aldı. Bir yandan da yeniçeri ve sipahi ocaklarının ilga edilerek Anadolu, Suriye ve Mısır Türk­lerinden bir ordu düzenlemek, bir süreliğine Kahire’yi başkent ilan edip İstanbul’dan ayrılmak gibi projeler geliştirdi.

    Kısa sürede ilmiye, sey­fiye, kalemiye ricali arasın­da düşmanı çok, bağlısı az bir hükümdar haline geldi. Hac­ca gitme bahanesiyle kafa­sındaki orduyu oluşturmaya niyetlenince, ulema ve rical-i devletin itirazları ile karşılaş­tı. Padişahların hacca gitme­mesi yönünde verilen fetvayı da buruşturup attı. Kulları ve yöneticileriyle kendi arasın­da büyük bir gerginlik doğun­ca geri adım atsa da, ihtilalin fitili artık ateşlenmişti. Hayli karışık ve çatışmalı geçen bir­kaç günün ardından 1622’de tahttan indirildi ve yerine akıl hastası olan amcası I. Mustafa ikinci defa tahta geçirildi. Da­ha sonra kapatıldığı Yedikule zindanında feci bir şekilde öl­dürüldü.

    1648 – SULTAN İBRAHİM’İN ÖLDÜRÜLMESİ

    Dayak yiyen sadrazam, saray darbeli intikam

    Sekiz yıl saltanat süren Sul­tan İbrahim’e tamamen akıl hastası denemezse de, 23 yıl kapalı tutulduğundan dola­yı bozulan psikolojisinin den­gesizliği kesindir. Devrinde devletin işleyişi asker, bürok­rat ve ulema eliyle yürütül­müştür. Valide Kösem Sul­tan’ın harem ağaları ve bazı vezirlerle kurduğu ittifak, onu bir güç odağı olarak iyice be­lirginleştirmişti. Saltanatının sonlarında “samur ve anber vergisi” adıyla topladığı ver­gilere büyük tepkiler gelince, rakip siyasi gruplar, bunla­rı akıl eden Sadrazam Ahmed Paşa’nın azlini istedi.

    1648 Sultan_İbrahim_in_boğduruluşu
    Sultan İbrahim’in tahttan indirildikten sonra boğdurulduğu anın temsili gravürü.

    Yeni sadrazam Sofu Meh­med Paşa saraya çıkarak Ah­med Paşa’nın idamını istedi­ğinde, padişah tarafından şid­detle dövüldü. Buna rağmen yine de fetva alındı ve idam edilen Ahmed Paşa’nın cese­di Atmeydanı’na çırılçıplak bırakıldı. Şişman ve yağlı bir vücudu olduğundan “insan ya­ğı eklem ağrılarına iyi gelir” inancıyla gelen geçenin ceset­ten bir parça koparmasından dolayı (Hezarpare=Bin parça) lakabıyla tarihe geçmiştir. İk­tidarı ele geçiren Sofu Meh­med Paşa yediği dayağın acısı­nı unutmamış, Valide Kösem Sultan’ı da tazyik ederek Sul­tan İbrahim’in tahttan indiril­mesini ve yerine 7 yaşındaki oğlu IV. Mehmed’in geçirilme­sini sağlamıştır. On gün sonra da eski padişah idam edilmiş­tir. Kendisinden sonraki bütün padişah ve şehzadeler İbra­him’in neslindendir.

    1687- IV. MEHMED’E (AVCI) KARŞI İSYAN

    Sevk ve idare kayboldu, Avcı Mehmed av oldu

    Mahomet_IV._sonst_Achmet_genannt_Türckischer_Kaÿser

    1648-1687 arası otuz dokuz yılla Kanunî’den sonraki en uzun taht süresini geçiren IV. Mehmed, bir türlü vazgeçeme­diği avcılık yüzünden toplumu kendinden soğutmuştu. Avcılık deyip geçmemek lazım, nere­deyse küçük bir ordu ile çıkı­lan av seferleri aylarca sürüyor, maliyetini karşılayacak gelir kaynakları gittikçe azalıyor­du. Devrinde çeşitli zorluklara mâruz kalan Osmanlılar, Batı dünyasının giderek yükselen bilimsel, teknik ve iktisadi se­viyesini anlamakta zorlandılar. Aradaki makas açıldıkça re­form sesleri çıkaranlar hemen susturuldu.

    1683’de Viyana önlerinden ricat eden ordunun perişanlığı, ekonominin zayıflığı, asayişin bozulması ile devlet bir kaos ortamına girmişti. Bu olum­suz şartlarda bile tövbe ettiği halde avcılıktan vazgeçemeyen padişah kontrolü elinden ka­çırdı. 1687’de Eğri’de bulunan ordu, sevk ve idaresinde başı­boş kalarak isyancılar önderli­ğinde İstanbul’a doğru yürü­yüşe geçti. İki ayda hedefinden sapmadan İstanbul’a gelerek Ayasofya Camii’nde toplanan ulema ve vüzeranın kararıy­la IV. Mehmed’i indirerek ye­rine kardeşi Süleyman’ı tahta çıkardı.

    1703 – EDİRNE VAKASI

    Şeyhülislam ve oğlu Fethullah’ın feci sonu

    Mustafa_II_dressed_in_full_armour

    1683’ten itibaren 16 yıl süren korkunç bir savaşın ardın­dan 1699 Karlofça Antlaşması ile büyük bir darbe alan Osman­lı Devleti barut fıçısı gibiydi. Sefer masraflarının yüklendiği halk perişan, ülke asayiş ihlal­leri ve kargaşa içindeydi. Bu­na rağmen II. Mustafa Edir­ne’ye yerleşiyor, babası gibi sü­rek avları düzenliyor, kızlarına muhteşem saraylar yaptırarak israfın sınırlarını zorluyordu. Hocası olduğu için şeyhülislam yaptığı Erzurumlu Feyzullah Efendi devleti ele geçirmişti ve onun izni olmadan yaprak kı­pırdamıyordu. Bütün makam­lara, görevlere tayinler onun izni ile gerçekleşiyordu. Yüksek mevkilerin tamamı evlatları ve sülalesinden adamlarca işgal edilmişti. Büyük oğlu Fethullah için kendinden sonra şeyhülis­lam olmasını garantileyen emri bile padişahtan alabilmişti.

    Osmanlı hanedanı gibi şey­hülislamlıkta da “Feyzullah Efendi Saltanatı”nın kurulma­sına az kalmıştı. Adamı oldu­ğu için sadrazamlığa getirdi­ği Rami Paşa gidişten rahatsız olanlarla ittifak ederek Feyzul­lah Efendi’ye cephe aldı. 1703’te Edirne Vakası adı verilen hare­ket patladı. İstanbul’da gönüllü halktan, esnaf ve ulema yanında yirmi bin askerden oluşan is­yan ordusu 50 bin kişiye ulaştı. Edirne’ye doğru yola çıktığın­da Sultan Mustafa ordusu da 80 bin kişi ile İstanbul’a yürüyüşe geçti. İki ordu karşılaşmak üze­reyken padişah ordusu isyan­cıların safına geçti. Böylelikle gücü kalmayan II. Mustafa’nın yerine III. Ahmed padişah oldu. Feyzullah ve Fethullah Efen­diler yakalanarak işkence ile öldürüldükten sonra cesetleri Tunca nehrine atıldı.

    1730 – LALE DEVRİ’Nİ BİTİREN PATRONA İSYANI

    Asker, esnaf ve ulema III. Ahmed’i teslim aldı

    1703’de tahta çıkan III. Ah­med, Edirne’de oturan padi­şahlar yüzünden uzun süredir terk edilen İstanbul’a yerleşti. İstanbul bakımsız kalmış, vira­neliklerle dolmuştu. Ruslarla, Avusturyalı ve Venediklilerle de ara ara savaşlar devam etti. 1718’de Pasarofça Antlaşması ile Batı cephesi fiilen barış orta­mına girdi. Nevşehirli İbrahim Paşa, III. Ahmed’in hem damadı hem de sadrazamı olarak döne­min güçlü adamı oldu.

    patrona3
    Van Mour’un 1730 tarihli, Patrona Halil isyanını konu alan tablosundan bir detay.

    İran’da açılan cephelerde süren savaşların olumsuzlukla­rı İstanbul’a pek yansımadan 12 yıl boyunca sanat, kültür, bili­min konuşulduğu ve “Lale Dev­ri” adı yakıştırılan bir dönem yaşandı. Mutlu azınlık bir kitle gününü gün ederken, yoksul­ların durumu giderek kötüleş­ti. Orducu esnafının ve savaş ekonomisine endeksli ekono­mik sınıfların durumu gittikçe kötüleşti. İsyan hiç beklenilme­yen bir anda patlak verdi. Eski bir tellak olduğu öne sürülen, denizci ve “patrona” rütbeli Ha­lil ve arkadaşlarının önderli­ğinde gerçekleştirilen isyan, ilk başta önemsenmediğinden git­tikçe büyüdü. Yeniçeri, esnaf ve ulema isyanda birlikte hareket etti. 1730’da isyan ateşi tüm İs­tanbul’u sardığında III. Ahmed, damadı ve sadrazamı İbrahim Paşa’nın cesedini asilere teslim etti. Daha nice devlet adamının başı da verildi. Damad İbrahim Paşa’nın cesedi yerine Manol adlı bir kürkçünün cesedi veril­diği iddiasıyla isyan tekrar alev­lendi. Padişaha tahtını kardeşi I. Mahmud lehine terketmesi teklif edilince hemen kabul etti. Tahttan indirildikten sonra beş yıl daha yaşadı.

    1808 – III. SELİM’E KARŞI KABAKÇI İSYANI

    Orduyu modernleştirdi, bedelini canıyla ödedi

    Kabakci-Mustafa-Isyani-Mustafa-Baydar

    Fransız İhtilali ile aynı yılda 1789’da tahta çıkan Sultan III. Selim, kendini Avusturya ve Rusya ile savaşın içinde bul­du. Mağlubiyetlerle geçen üç yıldan sonra yapılan antlaşma­ların ardından ülkede revizyon çalışmaları başladı. Bu revizyo­nun Batı tarzı modernleşmeye yönelecekti ama, nasıl bir yol izlenecekti? Öncelikle ulemaya sipariş edilen layihalarla kafa­larda bir model oluşturulma­sı düşünüldü. Önerilen yenilik faaliyetlerinin tamamı ordunun modernleşmesinden geçiyor­du. İsveç elçiliği tercümanı Mu­radcan Tosunyan’ın (Ignatius Mouradgea D’ohsson) layıhası dikkate alındı.

    1793’ten itibaren askerî ve mâli sahalarda Nizam-ı Cedid adı verilen yenileşme hareket­lerine başlandı. Sürekli bir barış ortamı olsa III. Selim’in sami­mi çabaları bir sonuç verebilirdi ama Fransızların Mısır, İngiliz­lerin Akdeniz, Rusların Boğazlar ve Slav dünyası projeleri devleti rahat bırakmadı. 1807’de Kabak­çı Mustafa’nın ismiyle simgele­şen bir isyan sonucunda hapse­dilen Selim’in yerine IV. Mustafa tahta geçti. Yaklaşık 1 yıl sonra hareket yön değiştirse de Selim’i tekrar padişah yapmak isteyen Alemdar Mustafa Paşa ve Rus­çuk Yaranının gayretleri yeterli olmadı. Öldürülen Selim tahta çıkarılamadı ama IV. Mustafa yerine II. Mahmud padişah ya­pıldı. II. Mahmud zamanında Selim’in katilleri de idam edildi.

    1807-valide kethudasi yusuf aga
    Üçüncü Selim’i katledenlerin idam gerekçelerinin yazılı olduğu idam yaftaları
    1807-ucuncu selimin katillerinin idam yaftası

    1876 – ABDÜLAZİZ’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ

    ‘Artık asker darbe yapmaz’ dendi, Abdülaziz hal’ edildi!

    abdulaziz-son foto
    Darbeci iki askerin arasındaki Sultan Abdülaziz’e acayip bir kıyafet giydirilerek fotoğrafı çekilmiştir.

    Sultan Abdülaziz, Batıcı ve modern II. Mahmud’un oğlu olmasına rağmen biraz alaturka görünse de Avrupa’yı ziyaret eden tek padişahtır. Batı müesseselerinin ve devri­nin son teknolojisinin ülkede yaygınlaşması, donanmanın modernize edilmesinde çok gayret gösterdi. Batı müziğin­de gayet güçlü bir bestekârdı. Ekonomik sıkıntıların had saf­haya çıktığı, askerî başarısız­lıkların da ardı ardına geldiği bir sırada seraskerlikten sad­razamlığa getirdiği Hüseyin Avni Paşa’nın liderliğini yap­tığı bir darbe sonucu 1876’da tahtından indirildi ve yerine V. Murad getirildi. “Yeniçeri Ocağı kaldırıldı, modern ordu kuruldu, artık Osmanlı Ordusu padişahları hal’ etmez” denilen bir zamanda, yeniçeri devrin­den daha sert bir darbeye mâ­ruz kalınmıştı. Tahttan indiril­dikten dört gün sonra trajik bir şekilde hayata veda etti. Gü­nümüzde intihar ettiğine veya öldürüldüğüne yönelik tartış­malar halen canlılığını kaybet­memiştir. Ölümünden son­ra ailesi, annesi ve yakınları çok sıkıntılar çekti. İlk defa bu olayda, darbeye mâruz kalmış bir padişahın etrafında laubali askerlerle fotoğrafının çekil­diğine şahit olundu. Darbe­ci Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa’nın konağında toplantı halinde iken Çerkes Hasan ad­lı tartışmalı bir kişilik tarafın­dan öldürüldü. Darbeci bir pa­şa olmasına rağmen Süleyma­niye Camii haziresi girişindeki görkemli mezarına defnedildi.

    1859 – KULELİ OLAYI

    Islahat aleyhtarı fedailer darbeyi eyleme dökemedi

    1856’da ilan edilen Islahat Fermanı gayrimüslimler lehine, Müslümanlar aleyhi­ne bir ortam yarattı. Batılılı­laşma eğilimleri, Avrupa nü­fuzunun Osmanlıları gittikçe baskı altına alması, bazı ke­simlerde nefretle karşılanı­yordu. 1859’da, hoşnut olma­yan kitlelerin temsilcisi olmak adına gizli dernek kimliğiyle Türkiye’nin ilk siyasi parti­si sayılan Fedailer Cemiyeti kuruldu. Süleymaniyeli Kürt Şeyh Ahmed adlı bir hocanın önderliğinde Çerkes Hüseyin Daim Paşa, Arnavut Caferdem Paşa, Didon Arif gibi asker bü­rokrat ve sade vatandaşlardan oluşan üyeleri bulunuyordu. Sultan Abdülmecid’i tahttan indirip yerine Abdülaziz’i pa­dişah yapmak niyetindeydiler. Bunun için askerî bir darbe planladılar. İhbar neticesinde yakalandıklarında eyleme kal­kışamamışlardı. Sorgularının ve mahkemelerinin yapılma­sı için Çengelköy’deki Kuleli Askeri Lisesi’ne götürüldüler. Oraya izafeten bu darbe girişi­minin adı “Kuleli Vakası” ola­rak yerleşti. Mahkeme sonucu üyelerinden bazıları idam ce­zasına çarptırıldılarsa da Ab­dülmecid tarafından cezaları müebbede çevrildi.

    1859-kuleli olayi sorgu tutanagi
    Kuleli’de yargılananların sorgu tutanağı.

    1909 – II. ABDÜLHAMİD’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ

    31 Mart İsyanı bastırıldı, padişah Selanik’e yollandı

    Sultan Abdülhamid 1876’da Kanun-ı Esasi’yi ilan edip 1877’de meclisi açan padişah ol­masına rağmen kendine yönelik darbe korkusuyla özgürlükleri kısıtladı. Yine de Ermeni terö­ristlerin bombalı saldırısından kıl payı ile kurtulabildi. 1908’de kendi kaldırdığı Kanun-i Esasi’yi yeniden ilan edip, kapattığı mec­lisi tekrar açtıysa da muhalefetle arası düzelemedi. 31 Mart İsyanı ile karşı darbe gerçekleşti ama Hareket Ordusu kontrolü sağla­dı. 27 Nisan 1909’da tahtından indirilen II. Abdülhamid, sürgü­ne gönderildiği Selanik’te Alatini Köşkü’ne kapatıldı.

    ABDULHAMIDIN HALLI
    Sultan İkinci Abdülhamid’e hal’ fetvasının tebliğ edildiği anı canlandıran Halife Abdülmecid’in tablosu.

    1913 – BÂBI-ÂLİ BASKINI

    Son Osmanlı darbesi, modern darbelerin atası

    7
    Enver Bey’in [Paşa] başına silah dayadığı Sadrazam Kamil Paşa’nın istifa mektubunu yazmasının temsili resmi.
    mektup001

    Osmanlı tarihindeki en son darbe/ihtilal olarak tarih­teki yerini almıştır. Geleneksel isyan-ihtilal-darbelerin küçük çaplılarında sadrazamın, şeyhü­lislamın veya bazı yüksek rütbe­lilerin teslim edilmesiyle ortalık sakinleşirdi. Esas hedefin taht olduğu bazı girişimlerde ise pa­dişahların canına kastedilme­ye kadar gidilmiştir. Bâbı-Âli Baskını’nda ise hedef doğrudan hükümet kabinesi ve sadrazam­dı, padişahla kimse ilgili değildi. Bu özelliği ile ayrılmakta olan Bâbı-Âli Baskını’nda, İttihat ve Terakki Partisi iktidarı kesin olarak eline geçirmiştir.

    Enver ve Talat Beylerin li­derliği ve organizasyonu ile ger­çekleşen darbeyle Harbiye Nazı­rı Nâzım Paşa öldürülmüş, Sad­razam Kâmil Paşa’nın kafasına silah dayayan Enver Bey zorla is­tifa mektubu yazdırmıştır. Aha­linin teşviki ve darbeye katılımı­nın sağlanması için bir miktar dezenformasyon (algı operasyo­nu!) yapılmış ve bu durum etkili de olmuştur.

  • Emir-komuta zinciri içerisinde millete el koyma

    Türk toplumunu bir silindir gibi ezen 12 Eylül, yüzbinlerce gözaltı kararı, tutuklama, hapis, işkence ve idamlarıyla tarihe geçti. En büyük hasarı ise, başta sivil kurumlar olmak üzere demokrasi ve insan hakları alanında yarattı. Ordudaki emir-komuta zincirinin tam olarak işlediği tek darbe oldu.

    Darbe, Aralık 1978’den beri süregelen sıkı­yönetim ortamında, siyasal partilerin istikarlı bir hükümet kurmaktan aciz ol­duğu bir dönemde gerçekleşti. Türkiye 12 Eylül 1980 Cuma sabahına darbeyle uyandı. Sa­at 04.00’te Türk Silahlı Kuv­vetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuş, TRT ve PTT binaları, İçişle­ri Bakanlığı ve Emniyet Ge­nel Müdürlüğü kontrol altına alınmıştı. Az sonra TRT’de haber spikeri Mesut Mertcan, yönetime el koyan ve kendine Millî Güvenlik Konseyi adını veren Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren, dört kuvvet komutanı ve bir genel sekre­terden oluşan cuntanın 1 Nu­maralı Bildirisi’ni okudu. Yö­netime el koyan TSK üst ko­muta kademesi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nuret­tin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun’dan oluşuyordu.

    Darbe sonrası başta TBMM, tüm siyasi partiler, dernekler ve sendikalar kapa­tıldı. 1.683.000 kişi fişlendi; 30 bin memurun görevine son verildi; 30 bin kişi Avrupa’ya sığındı; 650 bin kişi gözaltı­na alındı; binlerce kişi işkence gördü; 230 bin kişi yargılandı; gözaltı ve cezaevlerinde 299 ki­şi öldü; 517 kişiye idam cezası verildi; 9’u sağ, 34’ü sol görüş­lü 43 kişi idam edildi. Askerî rejim 6 Kasım 1983’te yapı­lan genel seçimlerle son buldu; ama etkileri günümüze kadar uzandı.

    Yakın tarihimizin en trajik darbesi Kenan Evren liderliğindeki 12 Eylül rejiminde 1.683.000 kişi fişlendi, 650 bin kişi gözaltına alındı. Binlerce kişi işkence gördü. Cezaevlerinde 299 kişi öldü, 43 kişi idam edildi.

    12 Eylül’ün gerekçesi, “ül­kenin içine düştüğü içsavaş hali”ydi. Darbeciler, sağ-sol ça­tışmaları, artan politik cina­yetler ve siyasi istikrarsızlık, döviz darboğazı ve “70 cent’e muhtaç” ekonomi, Meclis’in cumhurbaşkanını seçememesi, Süleyman Demirel’in başbakan olduğu azınlık hükümetinin so­kağın kontrolünü kaybetmesi­ni, gerekçe olarak öne sürdüler.

    Tam bir hiyerarşi içinde, emir komuta zinciri içinde ya­pılan tek darbeydi. Sıkıyönetim esnasında hem sol hem daha önce şiddet olaylarına karışmış sağ örgütler tasfiye edildi.

    90’LAR

    28 Şubat: Postmodern ve en tepeden

    Necmettin Erbakan’ın başbakanlığındaki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyonu, siyasete müdahale geleneğini tazelemek isteyen üst düzey komutanların hede­findeydi.

    Ülkede yükselen siyasal İs­lâm da bu ortamı ateşledi. 1997 Ocak sonunda Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen “Kudüs Gecesi” ertesinde yaşananlar üzerine, askerler 3 Şubat’ta ilçe merkezinde 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.

    28 Şubat 1997 tarihindeki MGK toplantısında, tarikatlara bağlı okulların MEB’e devredil­mesi, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi, irtica nedeniyle or­dudan atılanları savunan med­yanın kontrol altına alınması, Atatürk aleyhindeki eylemlerin cezalandırılması gibi tavsiye kararları alındı.

    Başbakan Erbakan kararları imzalamadı. “Ülkeyi içsava­şa sürüklediği” gerekçesiyle RP’nin kapatılması için dava açıldı.18 Haziran’da Erbakan istifa etti. Cumhurbaşkanı De­mirel hükümet kurma görevini Tansu Çiller yerine ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. 30 Haziran’da ANASOL-D Hü­kümeti kuruldu.

    Fiilî kontrol, Batı Çalışma Grubu denen bir kadroya veril­di. Temel amaç, siyasi İslâm’ın geriletilmesi ve Kürt meselesin­deki gevşemelerin izale edilme­siydi. Türkiye bu müdahaleyle birlikte faili meçhul cinayetlerin arttığı, Kürt meselesinin daha da derinleştiği, çok sayıda kamu personelinin işlerinden, çok sayıda başörtülü öğrencinin üniversitelerden atıldığı bir sürece sürüklendi

    Aynı askerî oluşum ve irade, 2007’de cumhurbaşkanlığı seçiminde de ortaya çıktı (27 Nisan Muhtırası). Bu defa da Abdullah Gül’ün aday gösteril­mesi üzerine muhtıra verildi. Fakat hükümet ilk defa bu mü­dahalenin karşısında durdu. 22 Temmuz seçimlerinin ardından 28 Ağustos’ta yapılan üçüncü tur oylamada Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Başba­kan Erdoğan, askerî vesayete karşı güçlendi.

    4 Şubat 1997’de Sincan’da tanklar.
  • Edebiyat dünyasında estetik darbederlik

    Askerin ‘iktidar’ ve ‘müdahale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği biliniyor. Ernst von Salomon, Ernst Jünger ve Yukio Mişima, eserlerinin yanısıra eylemleriyle de darbelerin içinde veya kıyısında durdular. Darbeleri “içeriden” okuyan yazarlar…

    Herşeyden önce, ‘dar­be edebiyatı’ ile ‘darbe dönemleri edebiyatı’ arasında belirgin bir fark gör­düğümü söylemeliyim. Türki­ye’nin “başarılı” olmuş darbe­leri uzun süren baskı dönem­leri yarattı; doğurduğu ağır sonuçları kuşatan çok sayıda yapıt kitaplığımızın rafların­da: 27 Mayıs 1960’ın, zıt pers­pektiflerle, Yaman Koray’dan (neredeyse unutulmuş bir ro­man: Deniz Ağacı) Yılmaz Ka­rakoyunlu’ya bir rekoltesi ol­muştur; ama bu konudaki en şaşırtıcı yaklaşımların, sıcağı sıcağına gazete sayfalarından devşirebileceği unutulmama­lı: Yaşar Kemal’iyle, Çetin Al­tan’ıyla, Tanpınar’ıyla alkış­lanmış bir darbe (o kavşakta kullanılmayan, yeri “ihtilal”le doldurulan kavram) 27 Mayıs.

    Bir darbecinin halet-i ruhiyesi


    1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan bir darbe girişimine katıldığı gerekçesiyle beş yıla mahkum olan sağcı Alman yazar Ernst von Salomon, Die Geachteten (Saygı) isimli romanında bir darbecinin ruh halinin şekillendiği koşulları anlatmıştı.

    12 Mart 1971 darbesi ise kısa bir süre 9 Mart olası kal­kışımıyla karıştırıldığı için sol kesim tarafından olumlu karşılanmış, gene kısa bir sü­re sonra kabak solun başına patlamıştı. Darbe dönemini konu edinen, Sevgi Soysal’ın Şafak’ından Eroğlu’nun ve Ağaoğlu’nun romanlarına pek çok yapıt yaşanan ağır acıları kuşatmıştı. Bir sonraki dar­benin, 12 Eylül 1980’in başta anayasası izleri hâlâ sürüyor. Dönem edebiyatına gelince: 12 Eylül edebiyatı polemik­ler doğurmuştur: Yalçın Kü­çük’ün “eylülist” damgası vu­rarak yüklendiği Latife Tekin ve Ahmet Altan gibi yazarlara yönelik suçlamalara, karşıdan Ahmet Oktay diklenecekti — kaldı ki, darbe dönemleri ede­biyatı hakkında en dikkatli yo­rumları Ahmet Oktay’ın eleş­tirel okumalarında buluyoruz.

    Darbe dönemlerini konu edinen edebiyatın çok sayıda başyapıt üretebildiğini söyle­mek güçtür. Gene Ahmet Ok­tay, 1990’da yayımladığı bir yazısında “bir iki çıkış dışında 12 Eylül Dönemi’nin romanı henüz yazılmış değildir” sap­tamasını yapıyor, “bekleyelim, görelim” son yorumunu geti­riyordu. Açıkçası: Beklenmiş, görülmemiştir. Bunda, soyut­lama eksikliğinin payını yaba­na atamayız: 2. Dünya Savaşı hakkındaki iki başyapıt, Hes­se’nin Boncuk Oyunu ile Tho­mas Mann’ın Doktor Faustus’u, olayların üstüne çıkmanın öne­mini kanıtlayan örneklerdi. Biz de en güçlü antimiliter tavrı Altan Gürman’ın tablolarında bulmamış mıydık?

    ***

    Küresel ‘darbe tarihi’, ka­dim Yunan’dan Batı ve Doğu Roma’ya çok sayıda girişi­min geniş kataloğunu içeri­yor. Modern çağın darbecilik geleneğini başlatan örneğin, Napoléon Bonaparte’ın 18 Brumaire’i olduğu konusunda görüş birliği vardır. “Coup d’É­tat” kavramı, kısaltılmış ha­liyle ‘coup’ (darbe) o kavşakta vaftiz edilmiştir. İsviçre Al­mancası kaynaklı “putsch” da yaygın kullanımda bugün.

    Askerin ‘iktidar’ ve ‘müda­hale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği bili­niyor: Almanya’da, Fransa’da, Portekiz ve İspanya’da, Polon­ya’da ve Çekoslavakya’da, ne­redeyse bütün Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde, Asya’da ve Ortadoğu’da çoğu kanlı pek çok darbeye tanık olundu. Ede­biyat ve sanat alanında, hemen hep, kendisinden çok sonuçla­rının büyüteç altına alındığını görüyoruz darbelerin.

    Ölümüne içten! Japon romancı Mishima Yukio, hükümetin kokuşmuşluğunu protesto etmek amacıyla törensel bir intiharla (Seppuku) hayatına son vermeden kısa bir süre önce stüdyosunda bir Samuray kılıcıyla poz veriyor, 1970.

    Birkaç istisna dışında, üç örneğin üzerinde kısaca du­racağım. Darbeyi yazmak zo­run zoru iş, içeriden okumak için işin içinde olmak mı ge­rekir(di)? Bir çırpıda geçer­siz sayılamayacak bir soru, bir sorun — bu dergide, daha önce, romancı Littell’in, tanık olmadığı Auschwitz yıllarını bir cellâdın gözünden başarılı biçimde yazdığına değinmiş­tim; bir darbecinin perspekti­fini seçmek etik açıdan zorlu, buna karşılık estetik açıdan kaydadeğer bir yol olabilir-di: Vereceğim örnekler, deneyi­mi içeriden yaşadıkları/yaşa­yacakları için dikkat kesilmeyi hakediyorlar.

    ***

    Ernst von Salomon (1902- 1972), dilimize çevrilmiş, çetinceviz romanı Sorgula­ma’dan bir ölçüde tanıdığımız tekinsiz bir Prusyalı Alman ya­zarı. Milliyetçi-sağcı, ama kü­çükburjuva nefretinden dolayı Hitler’e ve III. Reich’a mesa­feli, ayrıksı bir şahsiyet. “Ka­deler”de yetiştiği özel askerî okulu didikleyen Die Geachte­ten başlıklı romanı önemsen­meli. 1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan darbe gi­rişimine katıldığı için beş yıl hapse mahkûm olan von Sa­lomon, bilebildiğim kadarıyla ilk kez içeriden darbeci kimli­ği üzerine sözalan bir edebiyat adamı. Romanının bu bağlam­daki önemi, yüzyıl başı Al­manya’sında askerî gençliğin bünyesinde kabaran uç siyasal eğilimlerin bir terör tutkusunu nasıl aşıladığını birinci elden tanık statüsünden aktarmasın­dan geliyor.

    Ernst von Salomon’un ki­şiliği ve yapıtıyla arasında so­mut bir köprü kuruyor ikin­ci örnek: Alman edebiyatının gene ikircikler yaratmış bir temsilcisi Ernst Jünger (1895- 1998!). 2. Dünya Savaşı’nın so­nuna dek Alman ordusundaki görevinde kalan, buna karşı­lık Hitler’e karşı -sözde- tavır alan yazarı Führer’i “Jünger’i rahat bırakın” diyerek koru­muştu. 1939’da en ünlü roma­nı Mermer Yarların Üzerin­de’yi yayımlamıştı öte yan­da: Barbar III. Reich düzenine diklenen, suikastle sonuçlana­cak bir darbe kalkışımını konu edinen romanının Nazileri öf­kelendirdiği biliniyor. Von Sa­lomon gibi sağcı ve seçkinciydi Jünger; parçası olduğu askerî dünyanın ve ordu corpus’u­nun iç dinamiklerini avucunun içi gibi tanımasının, kurmaca darbe kalkışımındaki gerçek­çi boyutu doğruladığı şuradan belliydi: 1944 yılında Claus von Stauffenberg öncülüğünde Schwarze Kapelle tarafından düzenlenen Hitler’e suikast gi­rişimi (ki mek parmak farkla kurtulmuştur) neredeyse Jün­ger’in beş yıl önceki romanının bir replikasıydı!

    Führer’inin yazarı


    Hitler’e düzenlenen kurmaca bir darbeyi konu eden romanıyla Nazi’leri öfkelendiren, ancak Führer’i tarafından korunmaya devam eden Ernst Jünger (elinde puro olan) subay arkadaşlarıyla eğleniyor.

    Ernst Jünger, yakın dostu Albay Erhard Wildermuth ile Paris’te, 1942.

    Üçüncü örnek farklı bir kültürel coğrafyadan: Türk okurunun dilimize çevrilmiş pek çok kitabından tanıdı­ğı Japon yazarı Yukio Mişi­ma (1925-1970), başyapıtı sa­yılan roman dörtlüsü Bereket Denizi’ni 25 Kasım 1970 günü tamamladı; aynı gün, kendi kurduğu Kalkan Tarikatı (Ta­te No Kai) üyesi dört adamıy­la Tokyo askerî garnizonunu bastı, general Manita’yı tutsak aldı. Yüksek bir noktadan as­kerlere seslenen yazar, onları ulusal geleneklere dönmeye, imparatora sonsuz sadakata, 1947 Anayasası’nın değerleri­ni benimsemeye çağırdı, ona katılmalarını istedi. Olumsuz karşılık alınca da ‘seppuku’ uygulayarak, zorlu bir süreç sonrası intihar etti.

    Mişima, Batı kültürünün radikal temsilcilerinden (Sa­de, Nietszche, Bataille) olduğu kadar Samuray etiği Hagaku­re’den etkilenmiş, yapıtlarında ve yaşamında uçlar arasında gidip gelmiş özgün bir yazardı. Yapıtı, yaşamı ve ölümü, baş­ta Marguerite Yourcenar’ın canalıcı metni Mişima ya da Boşluğu Görmek çok sayıda çalışmaya konu olmuş, sine­maya aktarılmıştır.

    Şüphesiz Mişima’nınki te­atral, olanaksız bir darbe gi­rişimiydi. Gerçi, 1960 tarih­li öyküsü “Vatanseverlik”te, 1969 tarihli romanı Koşumu Çözülmüş Atlar’da hemen he­men provasını yapmıştı son oyununun, ama ölümünü asıl ve asal yapıtı olarak tasarla­dığı (bir yıldır) ve uyguladığı tartışılmaz. Asker’in ve Ordu’nun İkti­dar ile ilişkisi düpedüz sapkın bir alan: Çok sayıda patolo­jik unsurdan oluşuyor. Darbe edebiyatı bu anlamda son de­rece değerli ipuçları veriyor: Nasıl bir dünyagörüşü, nasıl bir topluma bakış, hangi eği­tim düzeninin sonucunda, iş­levi savunmak olan birilerinin işini saldırmak sanmalarıyla sonuçlanıyor — bizler, burada, yarım yüzyılı aşkın bir süredir görmeden bakmadık mı?

  • Muhtıra verildi, Türkiye daha büyük kaosa sürüklendi

    1960’lı yılların sonundan itibaren beklenmeye başlanan yeni askerî darbe, 12 Mart 1971’de “muhtıra” şeklinde geldi. Ancak ülkeye huzur getirme amacıyla yapılan darbe, huzur getirmek bir tarafa, ülkeyi 1970’li yıllar boyunca sürecek bir kargaşanın ve binlerce insanın canına mâlolacak bir çatışma ortamına soktu.

    Türkiye 1970 yılına gelin­diğinde toplumsal hu­zursuzluk ve siyasi çal­kantı içindeyken, ordu içinde de artık alışıldığı üzere darbe yapılması gerektiğini düşünen çeşitli gruplar vardı. 1970’de kuvvet komutanlarının Başba­kan ve Adalet Partisi (AP) lide­ri Süleyman Demirel’e uyarı­larla dolu bir mektup yollama­sı darbe olacağı beklentilerini arttırmıştı.

    Başbakan, kendisine çeşitli kanallarla telkin edilen “istifa et” baskısına da direniyor, gü­vensizlik oyu almadan hükü­metten çekilmelerinin sözko­nusu olmayacağını söylüyordu. Ancak 12 Mart 1971’de ordu­nun muhtırası geldi. Başba­kan Demirel, muhtıranın hem Anayasa’ya hem hukuk devleti­ne aykırı oldu­ğunu söylese de istifasını verdi. Cumhurbaşka­nı Cevdet Sunay, askerin görevini yaptığını düşünüyordu.

    Darbenin ilk anlarında dar­becilerin hangi gruptan olduğu anlaşılamamıştı. 1960’lardan itibaren yükselişe geçen sol hareketin içinde de darbe bek­lentisinde olan ve Türkiye gibi ülkelerde devrimin ancak ordu eliyle yapılabileceğini savunan gruplar vardı. Nitekim ordu içinde de bu yönde inisiyatifler olmuş, hatta 9 Mart 1971 tarihi seçilmiş, fakat son anda Hava ve Kara Kuvvetleri Komutan­ları, Muhsin Batur ile Faruk Gürler’in çekilmeleri üzerine darbe teşebbüsünden vazgeçil­mişti. Üç gün sonra, ordunun ana gövdesi duruma hakim olmak için muhtıra verdi. Sol gruplar 12 Mart darbesinin ilk anlarında darbeyi sol darbe sa­nıp destekledi ama darbecile­rin ilk işi, solcu subayları tasfi­ye etmek oldu.

    Anti-demokratik baskı dönemi

    12 Mart Muhtırası’yla Başbakan Demirel (altta) istifa etmek zorunda bırakılmış, ilan edilen sıkıyönetimle birlikte geniş çaplı bir tutuklama dalgası yaşanmıştı.

    26 Mart’ta CHP Milletvekili Nihat Erim başkanlığındaki ye­ni hükümet açıklandı. 25 kişilik kabinenin 14’ü dışarıdan ata­nan bakanlardan oluşuyordu, 11 milletvekilinden beşi AP’li, üçü CHP’li, biri ise MGP’li (Milli Güven Partisi) idi.

    Ordunun müdahalesi ülke­ye huzur getirmiş sayılmazdı. Silahlı mücadeleyi benimseyen sol örgütler eylemlerine devam ediyordu. 26 Nisan 1971’de darbeciler 11 kentte sıkıyöne­tim ilan etti ve geniş çaplı tu­tuklamalar başladı.

    İsrail İstanbul Başkonsolo­su Efraim Elrom’un, 17 Mayıs’ta Mahir Çayan liderliğindeki THKP-C militanları tarafından kaçırılması ve 23 Ma­yıs’ta öldürülmesi sola yönelik baskıları arttır­dı. Tüm Türkiye’de bir tutuklama dalgası yaşanıyor­du. Silahlı guruplarla ilgisi ol­mayan sol görüşlü gazeteci­ler, yazarlar, sendikacılar ve öğretim üyelerine yönelik bir cadı avı ve tutuklama dalgası başladı.

    Bu arada hükümet yaşa­nanları bahane ederek 1961 Anayasası’nın özgürlükçü maddelerini budamaya girişti. 20 Eylül 1971’de yapılan de­ğişiklikler de temel hak ve öz­gürlüklere kısıtlamalar getirdi. Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildi.

    12 Mart rejimi, 14 Ekim 1973 seçimlerinden sonra res­men sona erse de, 1970’li yıl­larda Türkiye’nin yaşadığı si­yasal çalkantıların ve binlerce cana mal olan çatışmaların ze­minini hazırlamıştır.