Etiket: sayı:27

  • Askerî ve din odaklı darbelerin, bir daha yaşanmaması için…

    Geçen ayın ortasında meydana gelen darbe girişimi, kimi bakımlardan öncekilerden ayrılıyor, kimi açılardan da tarihimizdeki asker-siyaset ilişkisini bugüne taşıyor. Tarihçiler, 15 Temmuz hadisesinin tarihsel arka planını, günümüz ve gelecek ekseninde ele aldı.

    Demokrasilerde itidal ve uzlaşma alışkanlığı şart – İlber Ortaylı

    Kapıkulu ayaklanmalarını saymazsak halk dilinde “as­kerî darbe” diye tabir edilen ordunun sivil yönetime mü­dahalesi ya da girişimi tarihi 1876’da Abdülaziz’in devril­mesinden başlayan ve ne ya­zık ki günümüze kadar uza­nan bir dönemdir.

    Tarihimizde hem siyasile­rin hem de halkın dilinde “as­kerî darbe” dendiği zaman ilk etapta akla II. Meşrutiyet dö­nemi gelir. Bu dönem darbele­ri deyince, ilk yaygın teşkilat olan ama sureti katiyede de­mokratik bir parti yapısı teşkil etmeyen, daha çok Balkan ko­mitaları tipinde yaygın bir ör­güt olan İttihat ve Terakki’nin faaliyetleri anlaşılır.

    İttihat ve Terakki’nin sa­dece bizim tarihimizde de­ğil bütün Ortadoğu tarihinde çok önemli etkileri olduğu da açıktır. Siyasi misyonunu her şeyin önüne koyan insanların oluşturduğu bu hareket, bir­çok Arap aydınını etkilemiştir. Mısır’da, Lübnan’da ve daha bir çok memlekette İttihatçı­lara hayran prensler, devlet adamları olduğu önemli ta­rihçiler tarafından yazılmış­tır. İttihatçılar yemin ederek partiye üye olurlardı. Gizlili­ğe hayati derecede önem ve­rirlerdi. Partinin misyonun­da, kişiler arasındaki “bağlı­lık” çok dikkat çekiciydi. Parti içindeki bağlılık her türlü ak­rabalık hukukundan ötedeydi ve bunun önemi büyüktü. Ör­neğin, Celal Bayar için partisi İttihat ve Terakki şefi de Ta­lat Paşa olarak kalmıştır ve bu ömrünün sonuna kadar böyle devam etmiştir. Aralarındaki en bilinen “bölünme” İstiklâl Savaşı’nda görülür. İttihat ve Terakki’nin üyeleri ikiye ayrıl­mıştır. Bir kısmı Enver’e itaat ederken diğer kısmı Mustafa Kemal’le birlikte Anadolu ha­reketine katılmışlardır.

    1908’e dönecek olursak, bu darbe tarihimizde çok şeyi değiştirmiştir. Bu tarihe ka­dar Avrupa monarşileri içinde Osmanlı padişahı kadar tesiri olan biri yoktur. 1908 darbe­siyle bu güç gitmiştir. Saltana­tın temsilin ötesindeki etkili nüfuzu yok olmuştur. Gel gör ki partinin diktatoryası her şe­yin yerini alınca, Meşrutiyet rejimi de yaşayamamıştır.

    Burada bir parantez açıp 1908’in ilk darbe olmadığını da söylemek gerekir. Zira 1876’da Hüseyin Avni Paşa’nın, Mek­tepler Nazırı Süleyman Pa­şa’nın tertiplediği Mithat Pa­şa’nın ise sempatizan olarak desteklediği darbeyle Sultan Abdülaziz koltuğundan kaldı­rılmış ve katledilmiştir.

    1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar ayak­lanmalar, tahttan indirmeler hatta sultanların katledilip ikinci padişahın yani kardeş­lerin tahta çıkarıldığı darbe­ler olmuştur. Ama bunlar bi­zim bildiğimiz anlamdaki as­kerî darbelerden çok Kapıkulu ayaklanmaları şeklinde tarif” edilmelidir. Kaldı ki, 1826’da Kapıkulu Ocakları kaldırılır­ken bu ananenin bitirilmesi­ne gayret edilmiştir. Bu gayret büyük ölçüde başarılı olmuş­tur. Ve neticede askerlik ne olursa olsun, 19. yüzyıl re­formlarında en çok yol kat et­tiğimiz alanlardan biri haline gelmiştir.

    Cumhuriyet devri bizzat ku­rucu generallerin, başta Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa’nın gayretiyle ordunun si­yasetin dışında kalması, siyasi otoriteye itaatiyle sonuçlanır. Burada devletin başındakilerin bizatihi askerî komutan olma­larının büyük rolü vardır. Unu­tulmamalıdır ki, 27 Mayıs’ta bile askerî müdahaleyi yapan­ların Suriye, Mısır tipi olayla­rı başlatamamasının en önemli nedeni, İstiklâl Harbi komuta­nı İsmet Paşa’nın hâlâ hayat­ta olmasıdır. 1965’te Süleyman Demirel gibi -her ne kadar bu­nu çok dillendirmese de – sivil otoritenin gereğine ve esasına inanan bir siyasetçinin iktidar­da olmasının da bu süreçte rolü büyüktür. Ta ki 1971-1972 tıka­nıklığına kadar! Orada da siyasi partiler süreci bir müddet son­ra kendilerine çevirmiş, askerî adayı cumhurbaşkanlığı seçi­minde elemeyi başarmışlardır.

    12 Eylül, 1960 tipi bir askerî darbeyi ama tamamıyla Ge­nelkurmay’ın komuta zinciri içinde getirmiştir. 12 Eylül’ün ordunun en üst terfi sistemi­ne dayandığı, ordunun içindeki o günkü kadronun ideolojisini, kendi tarihî inancını, dünya gö­rüşünü yansıttığı açıktır.

    Yakın tarihimizde askerî müdahaleler içinde üzerine en çok konuşulanlardan biri de 28 Şubat olmuştur. 28 Şu­bat’ta asker muhtıra vermiş, mevcut hükümetin işine mü­dahale etmiş, gövde gösteri­sinde bulunmuştur. Şüphe­siz ciddi bir hadisedir. Ancak tarihçi olarak politikacıların söylemlerini tekrarlamak ye­rine şunu söylemek gereklidir: 28 Şubat hele ki 12 Eylül’e gö­re tesiri çok daha hafif ve kı­sa süreli bir müdahale olarak kalmıştır.

    Bugüne gelecek olursak… 15 Temmuz’da askerin bir kıs­mı sivil otoriteyle ve onun arkasında duran halkla karşı karşıya gelirken, askerin diğer kısmı sivil otoritenin yanında yer almıştır. Zor günler geçir­mekteyiz. İşler daima dengeye, itidale uyarak ilerlerse Türki­ye bu dar ve zor dönemeci de geçer. Çünkü hakikaten tehli­keli bir dönemeçteyiz ve bize rehberlik edecek, örnek-model teşkil edecek hiçbir ülke yok. Ne İslâm dünyasında ne de Batı dünyasında böyle bir ülke var… Demokrasimizi güçlen­dirmek adına bize lazım olan tek şey itidal ve uzlaşma alış­kanlığını edinmek, bu alışkan­lığın yerleşmesini ve devam ettirilmesini sağlamak.

    Eğitim sistemi değişmeden, fabrika ayarlarına geri dönemeyizNecdet Sakaoğlu

    Osmanlı Devleti’nin içerisin­de çok eskiden beri var olan tarikatlar ‘gelişerek, devletten koparak ve değişerek’ varol­maya çalışırlar. Bu her zaman böyledir. Okulları, orduyu ve bürokrasiyi, devlet kadrolarını ele geçiren bu tip farklı yapı­lanmalar Sümerler zamanında da vardı, Orta Asya’da Şaman­lar’la da vardı, İran’da da var­dı, Anadolu’da da vardır. Bun­ların her girişimi, bizi her se­ferinde daha geriye götürmek maksadıyla planlanmıştır.

    Osmanlı tarihinin ilk yeni­çeri ayaklanması Buçuktepe İsyanı’dır. II. Murat dönemin­de gerçekleşmiş bu isyan 1421 tarihinde başlar ve 1451’e ka­dar yani tam otuz yıl devam eder. Çıkış sebebi Fatih Sultan Mehmet’in çocuk yaşta tahta geçirilmek istenmesi ve yeni­çerilerin buna isyan etmesidir. Bir başka isyan ise daha ras­yonel bir çıkış olan Simavna­lı (Şeyh) Bedreddin İsyanı’dır. Şeyh Bedrettin’in Serez çarşı­sında 1420’de idam edilmesiy­le sonuçlanır. 16. yüzyılda Ka­nuni’nin tahtını sarsan Oğlan Şeyh İsyanı da ‘Hayat kısadır, yiyin, için, sefanıza bakın’ ba­kışı etrafında binleri topla­mıştır. Kanuni, Oğlan Şeyh’i (İsmail Maşuki) idam ettirse de bu anlayış daha sonra Ka­lenderilik olarak devam etmiş­tir. Sonrasında Kadızadeliler ve Feyzullah Efendi vakala­rı şeklinde tarikatların devlet sistemine tehdit olarak çıkar­dığı isyanlar görülmüştür.

    Cumhuriyetin ilanı ve son­rasında, bilhassa 1922 ve 1926 yılları arasında alınan önlem­lerle, bu tip tarikat ve benzeri oluşumlar kendi içine çekilmiş­tir. Ben cumhuriyetin ilk yılla­rını da görmüş biri olarak bu tarikatlere, şeyhlere, hocalara zulmedildi desem iftira etmiş olurum, onlar sadece rejimin gücünden korkarak kendi bünyelerinde yaşadılar. Rejime ken­dilerini göstermek istemediler.

    Şu an bazı ayarlara geri dö­nülmek istendiğinden sıkça bahsediliyor. Cumhuriyet dö­nemi ve devrimlerinin teme­linde demokrasiye dayalı bir eğitim sistemi, pozitif eğitim, öğrencilere yeni bir hayat tar­zının kazandırıldığı, laik bir sistem kurulmuştu. Bu sistem zamanla güçsüzleştirildi ve şu anda da yokedilmiş durumda. Dolayısıyla eğitim sistemi de­ğiştirilmediği sürece biz hiçbir ayara geri dönemeyiz.

    Bütün milletlerin ruhunda gizli gizemli bir korku vardır. Bu korku her insanda başka türlü tezahür eder. Kimi ka­ranlıktan, kimi yüksekten, ki­mi hayaletlerden… Yaygın kor­ku ise keramet korkusudur. Bu keramet tüm tarikat ve benze­ri yapılaşmaların ana daya­nağıdır. Çoğunluk bir manevi güç ötesinde, keramet gücü­ne dayanmak ister. İşte bugün bu tarikatları oluşturan ana sebep de budur. Son elli yılda buna yol verildi.

    Başarılı olunca ‘ihtilal’ dedik, bu günlere geldikYavuz Selim Karakışla

    Benim bütün ömrüm askerî darbelerle geçti… 1960 darbe­sinde anamın karnındaydım, altın nikâh yüzüklerini orduya ilk bağışlayanlardandır bizim­kiler. 1971 darbesinde ilkokul son sınıftaydım. Denizler, Ma­hirler kaçar, asker polis kova­lar, biz de radyodan ajans ha­berlerini dinlerdik hep gece­leri. 12 Eylül 1980 darbesinde ise Boğaziçi Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği öğren­cisiydim. 12 Eylül darbesi ül­kenin bütün gençliğine darbe vurdu gerçi, ama bana harbi­den sağlı sollu girişmişti… Dar­beden tam on beş gün sonra annemi kaybettim, bir yıl sonra mühendislik bölümünden atıl­dım, mühendis olma ihtimalim kalmayınca da çok sevdiğim kız arkadaşım on bir gün için­de beni terk etti, darbe üstüne darbe yedim anlayacağınız.

    55 yıllık ömrüne üç tam te­şekküllü askerî darbe, sayısız darbe girişimi, post-modern darbe, e-darbe filan sığdırmış olan benim gibi tecrübeliler, 15 Temmuz 2016 gecesi her­kes gibi televizyonlarının ek­ranına yapışmış bir halde olup biteni izlerlerken, “Darbeler­le geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi…” diye geçir­mişlerdir herhalde akılların­dan. Eski darbe hatıraları birer birer canlanmıştır gözlerin­de. “Tarihi yaşamak” böyle bir şey herhalde… Darbelere karşı çok dayanıklı ve çok da tecrü­beliyim ben, evimdeki dolabın buzluğunda birkaç dilimlenmiş ekmek, dolabın birinin dibinde birkaç paket makarna, kitap­lığımda kapağı hiç açılmamış birkaç kitap, zulamda da birkaç paket sigara ve biraz nakit para vardır her zaman bir yerlerde…

    15 Temmuz 2016 gecesi ya­şanan darbe girişimi (Bu darbe literatürü de bir acayip; darbe başarılı olursa ”ihtilal,” başarı­sız olursa “darbe girişimi” olu­veriyor) şimdiye kadar gördük­lerimize pek benzemiyor. Bi­rincisi, bizim alışık olduğumuz şekilde “emir komuta zinciri içinde” değil. İkincisi, şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir askerî darbenin olmadığı kadar açık­ça “dış mihraklar” ile bağlantılı. Üçüncüsü, darbeler tarihimizin aksine, homojen ve Jacoben bir hareket değil; “darbe girişimi” olarak kalmasa da hani “ihtilal” olsa, 16 Temmuz sabahı nasıl bir Türkiye’ye uyanacağımı­zı bence -bazı darbeciler dâhil-kimse bilmiyor. Sonuncusu da, bunu açıkça söylemeye çekini­yorum, ama galiba bir şeylerin sonu değil de sanki başlangıcı… Bu yazın uzun ve sıcak bir yaz olacağını hep söylemiştim ken­dime, ama bu denli kurak geçe­ceğini hiç düşünememişim.

    ‘En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır’Celal Şengör

    Ülkemize kısa dönemde büyük zarar vermiş olan 15 Temmuz kalkışması, ileride ülkede Fethullahçılık denen zehirli faaliyetin kökünün kazınması için bir ulusal uyanmayı da beraberinde getirdiği için önemli bir dönüm noktası olarak da hatırlanacak, ülkeyi yönetenlerin onlarca yıldır Atatürk’ün şu sözünü anlamamış olmalarının Türkiye Cumhuriyeti halkına ne kadar pahalıya mal olduğu bir defa daha tasdik edilecektir: “Efendiler ve Ey Millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler dervişler müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyettir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir”.

    Bireylerin akıllarını eleşti­rel bir şekilde kullanmalarını temel alan demokrasiler, akla ve bilimsel düşünceye dayan­mayan irrasyonal inançlarla sürdürülemez. Bu tür inanç­lar bireylerle sınırlı oldukları sürece -Batı demokrasilerin­de de gördüğümüz gibi-zarar­ları sınırlı olur. Ama tüm ilkel toplumlarda görüldüğü gibi, toplum yaşamına yön verme­ğe kalkarlarsa, sonuç akıldışı inancı ve körü körüne bi’a­tı temel alan terör sistemle­rinin doğumu olur. Şu ileride muhakkak yazılacaktır: Fet­hullahçılık, inancı aklın ve bi­limin önüne koyan sakat bir düşünce atmosferinde gelişip serpilmiştir.

    Vatandaşın bu direnişine tarihimizde hiç rastlanmadıFeridun Emecen

    Öncelikle bu çok elim ve ib­retlik bir olaydır. Türkiye’nin geleceğini karartabilecek bir durum halkın birlik ve bera­berlik içerisinde olmasıyla önlenmiş oldu. Toplumu de­rinden etkileyen bu tip olayla­rın üzerinden daha etraflı bir sonuca varabilmek için en az 40-50 yıl gibi bir sürenin geç­mesi gerektiği söylenir. Fakat toplum üzerindeki etkisi, so­nuçları belki şimdiden ince­lenmeye başlandı da.

    Biz tarihçiler geçmişi de­ğerlendiririz. Bizim bilimsel alanımız geçmişle ilgilidir, ge­lecekle değil. Dolayısıyla bu olayın gelecekte nasıl konum­lanacağını belirmememiz ya da buna yönelmemiz için za­mana ihtiyaç var. Bununla be­raber bu demokrasiyi tehdit eden kalkışmanın mahiyeti çok açık ortada. Kimin, niçin yaptığını bilmek icin zamana da hacet yok.

    Tarihte benzer olaylar var­dır, ancak böyle bir hadisenin tekerrür etmediği açıktır. Da­ha önce ‘kıyametçi ve mehdi­ci’ anlayış etrafında toplanan gruplar, her yüzyılın başında ortaya çıkacak bir müceddit arayışı içinde oldu. Bu maksat­la isyanla sonuçlanan bir takım girişimlerde bulunmuşlardır. Bu isyanlar da her defasında bastırılmıştır. Örneğin Şii ha­reketin 16. yüzyılın başında or­taya çıkardığı Şahkulu İsyanı buna bir örnek teşkil edebilir. Ama devleti ele geçirmeye yö­nelik bir hareket selefi çevre­lerden geldi. 17. yüzyılda ger­çekleşen Kadızadeliler hareke­ti  buna bir örnektir mesela.

    15 Temmuz’daki olaylar devleti ele geçirip dış mihraklı bir şekillendirmenin deneme­siydi. Ancak Kadızadelilerin dışarı kaynaklı üst aklı yoktu. Ayrıca 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980, medyanın toplum erişimine kapalı olduğu dö­nemlerde, karanlıklar içinde gerçekleşti. Bugünse her şey toplumun gözleri önünde ya­şandı. Tarihimizde eşine adeta rastlanmayan bir tarzda halk sokağa çıktı ve birlik içerisin­de demokrasisine sahip çıktı. Bunu hangi saikle olursa ol­sun hafife almak bana göre en azından bir gaflettir.

    Devlet de ordu da ‘ele geçirilecek’ yapılar değildirAhmet Kuyaş

    Darbeler tarihine kesin bir son verildiğini sanıyorum. Bu, en büyük kazanımımız. Bir de ola­sı, ikinci bir kazanımımız var ki, ne kadar gerekli olduğu, ya­şadığımız darbe girişimiyle bir kez daha kanıtlandı. O da, artık siyasi iktidarın gerçek iktidar olması, dolayısıyla da devleti ele geçirmeye, devlete sızmaya ihtiyaç duymamasıdır. Bilindiği gibi, devlet hiz­metinden çıkarılan birçok te­rör örgütü üyesi veya sem­patizanı var. Bunların yerle­ri doldurulurken işe alınacak olanların birer teknokrat ola­rak yetkinliklerine göre seçi­leceklerini, etnik ya da dinî kökenlerine, siyasi tercihleri­ne bakılmayacağını ümit edi­yorum. Bu yapıldığı takdirde iktidar, bir takım çetecilerden temizlediği devletin hepimizin devleti olduğunu, onu ele ge­çirmeden yönetmeye mukte­dir olduğunu gösterecektir.


  • Cesaretiyle hatırlanacak, fotoğraflarıyla yaşayacak

    15-16 Temmuz’da şehit edilen 237 vatandaş, büyük oranda darbeyi akamete uğrattı. Ölürken tarih yazan bu insanlar arasında, hayatını kültürel miras eserlerimize, bunların görsel kayıtlarına adamış müstesna bir gazeteci de vardı. Mustafa Cambaz ve 236 şehit unutulmayacak.

    Yakın tarihimizin en acı gecelerinden biri 15 Temmuz’da yaşandı. Ordu içerisindeki bir grubun yapmak istediği darbe, soka­ğa çıkıp tankların karşısında duran vatandaşlar ile halkın yanında yer alan asker ve po­lisler tarafından engellendi. Devletin asayiş kuvvetleri ilk anda pek de etkili olamazken, özellikle Cumhurbaşkanı’nın konuşmasıyla sokağa dökülen insanlar darbecilerin bir ope­rasyonel hakimiyet kurmasını engellediler.

    173’ü sivil 237 kişi, o gece darbecilerin kurşunlarıyla öl­dürüldü, şehit edildi. Görüşü, inancı, pozisyonu ne olursa olsun, bu hadiselerde hayatı­nı kaybedenler ortak bir yurt sevgisini, yaşadıkları toprak­larda gayrımeşru bir iradeyi, kabul etmeyeceklerini cümle aleme gösterdiler. Birçok va­tandaş, asker ve polis, son de­rece eşitsiz koşullarda, kalp­lerinde sadece cesaretle savaş makinelerinin karşısında dur­du. Karşılarında ise, gerçek­ten savaş psikolojisine geçmiş, üniforma giymiş gizli bir ör­gütün, silahsız insanlara ateş eden, bomba atan militanla­rı vardı.

    Tarih fotoğrafçısı şehit Mustafa Cambaz, Süleymaniye’de çalışırken…

    Meslektaşımız, arkadaşı­mız, Yeni Şafak muhabiri gözü­pek insan Mustafa Cambaz da, Çengelköy’de sokağa çıkan va­tandaşlardan biriydi. Ne vatan­daş ama! Batı Trakyalı Cam­baz, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelmiş ve uzun süre haymatlos (vatansız) olarak yaşamıştı!

    Şehit gazeteci Cambaz, esas olarak profesyonel bir fo­to muhabiriydi, kendi ifade­siyle bir “kayıt fotoğrafçısı”y­dı. Özelde İstanbul’un genelde Türkiye’nin kültür varlıklarını belgeleme çalışmalarına bü­yük katkı sağlamış bir insan­dı. Mustafa Cambaz’ı birçok fotoğrafçıdan ayıran, çekti­ği bütün kareleri kendi adıyla “mustafacambaz.com” isimli web sitesinde tüm ilgililerle paylaşmasıydı. Siteyi ziyaret edenler dikkatle bakarlarsa, onun ziyaret ettiği semtleri, sokakları, yapıları, yapıların nerelerine çıktığını, kullandı­ğı vasıtaları görebiliyorlardı. Cambaz’ın hazırladığı web si­tesindeki fotoğraflar, 2002 yı­lından 5 Temmuz 2016 günü­ne kadar devam etti. Özellikle Türk-İslâm eserlerini belgele­yen Cambaz’ın, ziyaret ettiği yapıyı tüm cepheleri, iç mekâ­nı, mimari süslemelerinin de­tayları ile ele alan titiz ve ge­niş bir bakışaçısı vardı.

    Öldürülen insanların hikayeleri

    Hürriyet gazetesinin 24 Temmuz 2016 tarihli sayısıyla verilen eklerden biri de “Unutulmayacaklar…” başlığı altında hem 15-16 Temmuz günlerinde şehit olanları hem de geçmiş darbeleri konu alıyordu.

    Sadece amatörler için de­ğil, sanat ve mimarlık tarihi çalışan yerli yabancı birçok akademisyen, araştırmacı için bu anıtların güncel görselleri­ne ulaşmak, ayrıntılarını gör­mek fark yaratıyordu. İstan­bul ya da Anadolu’nun eski kentleri ve anıtlarını internet ortamında arayanlar, bu yapı­ların anlaşılmasını sağlayacak görsel malzemeye çoğu zaman onun fotoğrafları sayesinde ve ücretsiz ulaştılar.

    Mustafa Cambaz, camilere olan özel ilgisi sonunda 2016 Mayıs ayında Türkiye’de mev­cut 118 “Ulu Cami”nin detaylı fotoğraflarıyla Atatürk Kültür Merkezi tarafından yayınla­nan 576 sayfalık bir albüm ya­yımlamıştı. Bu çalışma hem özgün konu seçimi, hem Tür­kiye’nin en önemli merkez ca­milerinin güncel fotoğrafla­rı açısından tek kaynak oldu. İstanbul şehrinin çeşmeleri konulu çalışmasında ise, ken­tin bir ucundan diğer ucuna tüm semtlerinde ve en ücra sokaklarda dolaşarak tespitler yapmış ve bunları da bir kitap olarak hazırlamaya niyet et­mişti. İnşallah bu çalışma da dostları, takipçileri tarafın­dan sonlandırılır ve ülkemizde sıklıkla rastlanmayan referans kitaplarından biri daha ortaya çıkar. Çengelköy Mezarlığı’na defnedilen meslektaşımızın adı, gazetesinin bulunduğu yerdeki Metrobüs durağına verildi. Ancak onu ilelebet ya­şatacak olan, çektiği kıymetli fotoğraflar ve tarihî-kültürel mirasımıza yaptığı unutulmaz katkılar. Evet, onu öldürenler tarihin çöplüğünde unutula­cak; Mustafa Cambaz ve nice cesur yürek, biz payidar ol­dukça yaşayacak.

  • Darbeyi dünyaya tanıtan fotoğraflar

    Milli Birlik Komitesi 27 Mayıs’ta yönetime el koyduğunda, yazarımız Ozan Sağdıç Ankara’ya yeni taşınmış genç bir gazeteciydi. Haberi duyar duymaz sokağa fırlayıp çektiği fotoğraflardan bazıları onun uluslararası çapta ün kazanmasını sağlayacaktı.

    Türkiye’de siyasi tansi­yonun çok yüksek ol­duğu 1959 yılının son aylarında evlenmek üzerey­dim. Gelin adayı o yıl Ankara Konservatuvarı’ndan mezun olan bir viyola sanatçısıydı. Benim işim İstanbul’da oldu­ğu için İstanbul’a yerleşecek­tik. Müstakbel eşime İstanbul Şehir Orkestrası’nda iş bulur muyuz diye, orkestranın şefi Cemal Reşit Rey ve yardımcı­sı Demirhan Altuğ ile temas halindeydim.

    27 Mayıs 1960 öğleden sonra sokağa çıkma yasağı tavsamıştı. Gençler Atatürk Bulvarı‘nda turlayan tankların üzerine çıkmış kutlama yapıyordu.

    Ama kısmetimiz başka türlüymüş. Çalıştığım Hayat dergisini çıkaranlar, Mende­res hükümetinin basın üzerine kurduğu amansız baskıyı yu­muşatmak üzere Ankara’da bir haber alma ve irtibat bürosu kurmayı düşünmüşler. Anka­ra bağlantımı bildikleri için fo­to muhabiri olarak oraya gidip gitmeyeceğimi bana sordular. Bu arada beklenmedik bir ge­lişme olmuş, nişanlım Olcay, CSO tarihinde ilk kez olarak, üç arkadaşıyla birlikte Bakan­lık tarafından doğrudan orkestraya atanmıştı. Durum böyle olunca Ankara’ya yerleşmeye karar verdik. Gideceğimiz gü­nü beklerken görev de devam ediyor. Oraya buraya koşturup dergi için fotoğraflar çekiyo­ruz. İstanbul’un havasında tu­haf bir ağırlık var. Pahalılık, yokluk, huzursuzluk, üniver­site gençliğinde kıpırdanma­lar… Bu arada Başbakan Men­deres sık sık İstanbul’da. Yeni yollar açmanın, istimlâklerin, yıkımların şantiye şefi gibi biz­zat takipçisi. Radyoda iktidarın kurduğu Vatan Cephesi’ne kay­dolanların listesi okunup duru­yor. Çevremdeki insanlarda bir mutsuzluk ve umutsuzluk var. Bende de moral pek iyi değil.

    Cemal Gürsel Anıtkabir’de

    27 Mayıs’tan sonra darbenin lideri Cemal Gürsel, bu
    sıfatıyla Anıtkabir’i ilk kez ziyaretinde Aslanlı Yol’da yürüyor.

    Dergimizin başındaki Şev­ket Rado beni dört ay beklet­tikten sonra nihayet Ankara’ya gitme iznim çıktı. Tarih 28 Ni­san 1960. Ankara’ya taşınma heyecanına o kadar kendimi kaptırmışım ki, iki adım ötede Beyazıt’ta kan gövdeyi götü­rüyormuş, farkına varmadım. Akşamüstü yola çıktık, Eski Ankara yolundan on saatlik bir yolculukla Ankara’ya ulaş­tık. Gelir gelmez, eşyanın der­gi bürosuna çıkarılmasına ne­zaret etmek gerekti. Hamallar tutuldu. Eşyayı beş kat yukarı taşımak kolay olmadı. Dikime­vi semtinde tuttuğumuz evime bile geç saatlerde kavuşabil­dim. O gün de bizim mahalle­mizde, Siyasal Bilgiler ve Hu­kuk Fakültelerinde yine büyük olaylar olmuş.

    Cop maketiyle protesto 27 Mayıs öncesi pek çok kez polis copunun darbesine maruz kalmış üniversite öğrencilerinin tepkisi eski Meclis binasının önünden dev bir cop maketiyle geçmek olmuştu (üstte). 27 Mayıs öncesi iptal edilen 19 Mayıs Ulusal Bayramı gecikmiş olarak daha büyük bir coşku ve katılımla kutlanmıştı.

    Başkente geldiğim gün, der­gimizin yazarlarından Orhan Tahsin de trenle Ankara’ya gelmişti. İstanbul’da başlattı­ğı sanatçı röportajlarını burada sürdürecekti. Radyo şarkıcıları yanında, opera-tiyatro dünya­sındaki evli çiftler ilk hede­fimizdi. Hemen kolları sıva­dık, ev ev dolaşıyoruz. Orhan Tahsin’in magazin röportajla­rı yüzünden de o ilk günlerde Ankara’da olup biten siyasal ve toplumsal olaylara Fransız kaldım. Meşhur 555 K günü biz Ayhan Alnar’ın evinde operacı röportajı yapıyorduk. Menderes’in tartaklandığı ve Harbiye’nin tavır koyduğu gün ise Ferhan Onat – Doğan Onat çiftinin evindeydik.

    Bunlarla uğraşırken Anka­ra’ya geleli bir ay olmuştu. Se­ri röportajlar sayesinde bütün opera ve tiyatro camiasıyla ta­nışıvermiştim. Ama bir yan­da da tatsız haberler birbirini kovalıyordu. Sözümona balayı aylarıydı ama evde de hiç ağ­zımızın tadı yoktu. O günler­de bizimle birlikte olan annem bizden daha kaygılıydı. Sadece bizim evde değil bütün ülkede hava kurşun gibi ağırdı. Tedir­ginlikten 19 Mayıs törenleri bi­le yapılamamıştı.

    27 Mayıs İhtilali adeta ken­dini göstere göstere geldi. İkti­dardaki Demokrat Parti yöneti­cileri partizanlığı son sınırına kadar vardırmıştı. Yandaşları­nı koruyor, muhaliflere ise ne­redeyse yaşam hakkı tanımaz görünüyorlardı. Bu ayrımcılık ülkede huzursuzluğu arttırdık­ça arttırmıştı. Yargıç teminatı, basın özgürlüğü, Vatan Cephe­si, tahkikat önergesi, öğrenci hareketleri, sıkıyönetim filân derken ülkenin üzerine tam bir karabasan çökmüştü. Artık herkes bir şeyler bekliyordu.

    Sonunda beklenen oldu. Bir sabah çok erken saatler­de Yenişehir taraflarından ge­len patlama sesleriyle uyan­dık. Annem “Çocuklar, silah sesi bunlar” deyince, daha faz­la kaygılanmasın diye “Sokağa çıkma yasağı saat beşte bitiyor, şoförler kasten protesto amaçlı egzoz patlatıyorlar” demiştim. Sanki keyfî egzoz patlatmak kolay bir şeymiş gibi…

    Ama az sonra komşumuz sayılan askerlik şubesinin ar­kasındaki Dikimevi’nden dona­nımlı askerlerin dikenli telleri, çitleri atlayarak caddeye inme­leri her şeyi açıklıyordu. Zaten radyolarda da, tok bir asker se­siyle “Nato’ya, Cento’ya bağlı­yız” mesajları yayılmaya başla­mıştı bile.

    Balkonlarda meraklı, endi­şeli ama çoğu sevinçli insanlar birikmeye başlamıştı. Sokağa çıkma yasağı sık sık radyodan duyurulsa da, ufaktan ufağa ihlâl edilir olmuştu. Artık dur­mak olmazdı. Fotoğraf maki­nemi alıp günün fotoğraflarını çekmek üzere sokağa fırladım. Elimde Amerikalı bir gazeteci Peter Trockmorton’un gide­rayak bana sattığı, kelepir bir fiyata satın aldığım kıymetli Leica’m. Yollar asker kaynıyor. Ben ana caddeden Kızılay yö­nüne doğru ilerliyorum.

    Başbakanlık binasında Cemal Gürsel’in ilk yakından fotoğrafını 28 Mayıs’ta bir öğretmen heyetini kabulünde çekmiştim. Aynı gün Başbakanlık’ta fotoğrafını çektiğim iki subayın MBK üyeleri Muzaffer Karan ve Alparslan Türkeş olduğunu daha sonra öğrendim.

    İçcebeci’deki durak önün­de simsiyah bir makam araba­sı yaylanarak fren yaptı. 0021 plâkası, bunun Basın Yayın ve Enformasyon bakanına ait ol­duğunun işaretiydi. Ancak di­reksiyonda bir binbaşı bulu­nuyordu. Eliyle sanki birile­rine “gelin” der gibi bir işaret veriyordu. Durakta yanımda duran bir binbaşı işareti gö­rünce arka koltuğa, bir yüzbaşı da ön koltuğa yerleşti. İçimden bir şeytan dürttü. Ordu-millet elele değil miydik bu kutlana­sı günde? Ben de kendimi arka koltuğa kaydırıverdim. Anın­da yanıma bir havacı başçavuş bindi. Binbaşıyla ikisi arasında kalmıştım. Neşeli bir biçimde yol alıyorduk. Askerler birbir­lerine nerelerde neler olmuş, kimler nasıl derdest edilmiş, bilgi iletiyorlardı. Uzunca bir süre bana “Arkadaş sen kim­sin, nesin, necisin” diyen ol­madı. Eskiden Kurtuluş’tan Sıhhiye’ye kesintisiz uzanan bir yol vardı. O yoldan ilerleyip Sıhhiye’ye kadar geldik. Kızı­lay’a doğru yöneldik. Ordue­vinin oralardayız. Yollarda bol asker var. Pek sivile rastlanmı­yor. Sanki dolmuşa binmişim gibi, niyetim Kızılay’da inip günün anlam ve önemine uy­gun fotoğraflar çekmekti.

    Salkım saçak tanklara tırmanan halk sevinç içinde bayram yapıyor, yakaladıkları her askeri
    omuza almaya çalışıyorlardı. Zafer meydanındaki Mareşal Atatürk heykelinin etrafında ne çok insan toplanmıştı. Bütün bu olan bitenlerin fotoğrafını çekip duruyordum.

    İneceğim yere yaklaşmış­ken direksiyondaki binbaşı elimdeki fotoğraf makinesini fark etti. “Kardeşim sizin eli­nizde makine var” dedi. “Evet var” dedim. “Ne yapıyorsunuz onunla” diye sordu. “Fotoğraf çekiyorum” diye yanıtladım. Tabii gazeteci olduğumu söy­ledim hemen. Bunun üzerine birden ciddileşti ve “O maki­neyi almak zorundayım” dedi. Ben “Veremem, o çok kıymet­li bir makine” karşılığı verince “Öyleyse Harbiye’ye gidece­ğiz” dedi. İşin kötü yanı, ben o tarihte koşulları yerine ge­tiremediğim için henüz basın kartı alamamıştım. Üzerimde sadece derginin verdiği mu­habir kartı vardı. Bir aksilikle karşılaşabilirdim ama hiç mo­ralimi bozmuyor, burnumdan kıl aldırmıyorum.

    Ne var ki, Harbiye’nin niza­miyesinden içeri girer girmez, işler başka bir renk aldı. Bura­da tam bir ihtilal havası ege­mendi. Çoğu genç, birçok su­bay bir arı kovanı uğultusu ile yer yer kümeleşip ayrılıyorlar­dı. Mevsimi geçmiş olmasına karşın, içlerinde seferi kıyafet­te olanlar, hatta kaput giymiş olanlara da rastlanıyordu.

    Harbiye’nin o yüksek ku­leli binasının önüne götürdü­ler beni. Kulenin soluna düşen boşlukta yine sol kanada açılan kapının önünde sivillerden bir kuyruk oluşturulmuştu. Bun­ların çoğu DP milletvekilleri ve ileri gelenleriyle yandaşları olmalıydı. Kapı ağzında duran ak saçlı bir subay (sonradan edindiğim izlenimlerle onun Fazıl Akkoyunlu olduğunu sa­nıyorum) sırası gelenler için “Bu kimmiş?” diye soruyordu. Birisi tekmil verircesine kim­liği hakkında bir açıklama yapıyordu. Sonra da ak saçlı al­bay “Atın içeri” diyordu. Adam­cağızı nerdeyse sille tokat o kapıdan içeri sürüklüyorlardı. Buraya birlikte geldiğimiz bin­başı, beni de bu sıraya soktu. Biraz yana çekildi, yan taraftan ne olacağını gözlüyor gibiydi.

    Ün kazandıran fotoğraf

    27 Mayıs’ta kaza denebilecek bazı olaylarda altı kişi ölmüş, “Hürriyet Şehidi” adı verilen bu insanlar için bir cenaze töreni düzenlenmişti. İç Cebeci Camii’ndeki namazın minareden çektiğim fotoğrafı bana dünya çapında bir ün kazandırmıştı.

    Sıra bana gelmişti. O ana kadar karşısında yaşlı baş­lı adamlar görmüş olan albay benim gibi iyice genç birisini görünce “Bu da kim yahu” diye bağırdı. Heyecanımı yenmeye çalışarak ileriye atıldım. “Ben gazeteciyim. Resim çekebilir miyim” diyebildim. Albay be­ni o noktaya kadar o anların fotoğrafını çekmek üzere izin almaya gelmiş münasebetsiz bir gazeteci sandı. İhtilâl gü­nü, Harbiye’nin içinden fotoğ­raf çekmek! Normal zamanda bile anormal bir istekti bu. İyi­ce sunturlu bir küfür savurdu. “Biz nelerle uğraşıyoruz. Şim­di bunun sırası mı ulan” dedi ve yüksek sesle “Atın bunu” diye gürledi. Allahtan bu kez “içeri” değil de, “dışarı” diye tamamladı sözünü.

    Beni buralara taşıyan bin­başıyı, bana karşı sanki uygun­suz bir muziplik yapmış gibi sırıtır buldum. “Hadi bakalım” dedim, “beni getirdiğiniz gibi götürün”. Binbaşı beni 0021 kırmızı plakalı makam araba­sıyla yeniden Kurtuluş’a, hatta evime kadar getirdi. Ama can durur mu, hemen yine yola fır­ladım. Bu kez yaya olarak Kı­zılay’ın yolunu tuttum. Çünkü bütün canlılık Atatürk Bulva­rı üzerindeydi. Caddeler daha bir kalabalıklaşmıştı. Kurtuluş Parkı ağaçlık değil, fidanlıktı o zamanlar. Ziya Gökalp cadde­si kısa bir süre önce kazılmış, seviye ayarlaması yapılmıştı. Oralardan yeni bir girişimde bulunarak bata çıka Kızılay’a ulaştım. Artık yollardan tank­lar geçiyordu. İnsanlar tehli­kesine aldırmadan salkım sa­çak tanklara tırmanmışlardı. Halk sevinç içinde bayram ya­pıyor, yakaladıkları her askeri omuza almaya çalışıyorlardı. Zafer meydanındaki Mareşal Atatürk heykelinin etrafında ne çok insan toplanmıştı. Bü­tün bu olan bitenlerin fotoğra­fını çekip duruyordum.

    Ara Güler, benim Ankara’da çekip uçakla İstanbul’a yolladığım filmin bir bölümünden bazı fotoğraflar basıp menajeriyle Paris Match’a yollamış. Derginin 27 Mayıs’ı dünyaya duyurduğu fotoğraflar benimdi ve sanırım 27 Mayıs’ı gayet güzel simgeliyordu.

    Sonra bir de Radyoevi’ne doğru yürüyeyim dedim. Ak­şamüstü olmuştu. Dil ve Ta­rih Coğrafya Fakültesi’nin önünde olağanüstü bir man­zara ile karşılaştım. İtfaiye erleri fakültenin cephesine devasa bir Atatürk resmi as­maya çalışıyorlardı. Bu, res­sam Cemil Karababa’nın belki de ilk resim büyütme dene­mesiydi. Herhalde, kutlana­mayan 19 Mayıs için yaptırıl­mış, ama kullanılamamıştı. Kısmet 27 Mayıs’a imiş! Üni­versite, resmi değerlendirme­nin zamanını iyi seçmişti.

    Hava artık kararmak üze­reyken akşamın son güneşin­de bu faaliyetin de fotoğrafları­nı çektim. Ulus’taki büromuza koşup o gün çektiğim filmleri yıkadım. Havayolları’nın ter­minali özel bir gün olduğu için kargo zarfımı geç saat bile ol­sa almayı kabul etti. Filmleri ilk uçakla İstanbul’a yetiştir­miş oldum. Aynı gün Ara Gü­ler benim filmin bir bölümün­den bastığı fotoğrafları Paris Match‘a mesajeri ile uçurmuş. Paris-Match, 27 Mayıs habe­rini Atatürk’ün resminin asıl­masını safha safha yansıtan birbirini izleyen üç fotoğrafı iki sayfaya açarak verdi bütün dünyaya. Atatürk, Türkiye’nin yeniden yükselen değeri gibi yansıyordu Paris Match’ın say­falarında. O fotoğraflar benim­di ve sanırım 27 Mayıs’ı en gü­zel simgeleyen fotoğraflardı.

    İhtilal oldu bitti. Ama bizim meslek faaliyeti yeni başlıyor­du. Şimdi en önemli iki işten birincisi, ihtilalin lideri olarak belirlenen Orgeneral Cemal Gürsel’in olabildiği kadar çok fotoğrafını çekebilmek, ikincisi de sayısı ve kimlerden meyda­na geldiği başlangıçta açıklan­mayan “Milli Birlik Komitesi” üyelerini yakalayıp fotoğrafla­mak. Eksiksiz olarak çekilebi­lirse bunları liste halinde der­gimizde yayımlayacaktık.

    Cemal Gürsel’in Anıtkabir ziyaretinde, MBK’nın iki genç üyesi Muzaffer Özdağ ve Numan Esin ellerinde stenlerle koruma görevlisi gibiler.

    Ankara’da yeni olduğum için henüz bir gazetecilik de­neyimim yok. Cemal Gürsel’in İzmir’den geleceği haberi var­dı ama gelince nerede çalış­maya başlayacağı belli değildi. Bunu öğrenmek için Başba­kanlık binasının önünde nöbet tutmaktan başka bir alternatif görünmüyordu. Oraya gittiğim­de, Ankaralı gazetecilerin en önemli istihbarat merkezinin Başbakanlık merdivenleri ol­duğunu fark ettim. Makam sa­hibi ya da yardımcılarından biri ayrılırken, ondan ayaküstü manşetlik bir haber alabilirdi­niz. Kimi kez ziyaretçiler, gelip gidenler de bir şeyler söylerdi (Bu durum 60’lı yıllar boyun­ca da devam etmiştir). Nitekim Cemal Gürsel oraya geldi. An­cak bizi içeri almadılar. Başba­kanlık binasının merdivenleri­nin hemen üzeri Bakanlar Ku­rulu toplantı salonudur. Gürsel, o salonun penceresinden görü­nüp milleti bir selamladı. Te­leobjektifi olan biri iyi fotoğraf çekebilirdi. Ancak o zaman fo­to muhabiri olan arkadaşların neredeyse hepsi sabit objek­tifli 6×6 refleks makinalardan kullanıyordu. Kimsenin doğru dürüst fotoğraf çekebildiğini sanmıyorum. Belki Ankara de­neyimli, buralarda pişmiş bazı foto muhabiri abiler bir durum yakalayıp fotoğraf çekmişler­dir. Onu da kesin bilemiyorum.

    Şimdi yürüme zamanı 27 Mayıs’tan hemen sonra bol bol yürüyüş yapılmaya başlanmıştı.Öğrenci toplulukları kendilerine müdahale edilmeden yürümenin keyfini çıkarıyordu.

    İş ertesi güne kalmıştı. Ben aynı merdivenlerde yeniden nöbet tutmaya başladım. Saat­ler ilerledi. Merdivendeki mu­habir arkadaşlar iyice azaldı, belki de hiç kalmadı. O sırada Sayın Gürsel ilk kez bir heyeti kabul etmekteymiş. Bunlar da öğretmenlermiş. Ana kapıdan bir görevli “Fotoğraf çekmek isteyen varsa buyursun” dedi. Hemen içeri daldım. Birin­ci kata çıkan kavisli mermer merdivenleri ilk kez tırmanı­yordum. Makama alındık. Ordu içindeki lâkabının “Cemal Aga” olduğunu öğrendiğimiz Gürsel ayakta ve çok yakınımdaydı. Heyete hitaben milli eğitimin önemi ve öğretmenlerin değeri üzerine birkaç söz söylemişti. Heyet ayrılırken kendisinden makam masasında bir fotoğra­fını çekmek üzere izin istedim. O fotoğrafı da çektim. Oturdu­ğu koltuk üç gün öncesine ka­dar on yıldır o makamın sahibi Adnan Menderes’in koltuğuydu.

    MBK üyelerinin yemin töreni sonrasında Çankaya Köşkü’nde düzenlenen resepsiyona bizim derginin patronu Şevket Rado da katılmıştı. Bazılarıyla tanıştığım, bazılarının fotoğrafını çektiğim askerler benimle samimi bir şekilde konuşuyordu. Bu durum, kiminle konuşsam “Beni tanıştırsana” diye eteğimi çekiştiren ve normalde burnundan kıl aldırmayan patronun gözündeki kredimi arttırmıştı!

    Odadan çıktığımda ortalık­ta yol gösterecek birileri yok­tu. Başbakanlık binasının içini de merak etmiştim. Makam odasının hemen yanındaki bir odanın kapısı açıktı. Başımı uzattığımda, orada iki subayı çelik dolapları ve dosya çekme­celerini karıştırırken gördüm. Bilmiyorum, özel kalem odası mıydı orası, yoksa başbakan­lık müsteşarına mı aitti. Milli Birlikçilerin de fotoğrafları ge­rekliydi ya, bu subaylar bura­larda olduklarına göre onlar­dan birileri olma olasılığı vardı. “Fotoğrafınızı çekebilir miyim” dedim. “Buyur çek” dediler. Güzelce de poz verdiler. Siz Milli Birlikçi misiniz, isimleri­nizi alabilir miyim dediğimde güldüler. “Ne yapacaksın kar­deşim, resmimizi çektin ya, is­me cisme gerek yok” diye kar­şılık verdiler bana. Sonradan komite üyeleri deşifre olunca gördüm ki o gün fotoğraflarını çektiğim kişiler Alpaslan Tür­keş ile Muzaffer Karan imiş.

    Başbakanlık’ta, eski meclis binasında, bakanlıklarda nere­de bir subay görsem, belki ko­mite üyesidir diye fotoğrafları­nı çekiyorum. Bu arada alela­cele bir bakanlar kurulu listesi hazırlandı. Gürsel hükûmetin­de sadece Fahri Özdilek ve Sıt­kı Ulay askerdi; kabine genel­de sivil kişilerden kurulmuştu. Durum böyle olunca başımıza bir iş daha çıkmıştı, bakanların fotoğraflarını, mümkünse ma­kamlarında çekmek. Turizm ve Enformasyon Bakanlığı’na getirilen Zühtü Tarhan adında bir zat vardı. Niçin, hangi ne­denle seçildiğini bilmiyordu. Beni karşısına oturttu, kah­ve ısmarladı. “Benim şimdi ne yapmam gerek” diye bana so­ruyordu. Ben nereden bileyim? Ankara’nın acemisi bir gazete­ciyim. 12 Haziran’da MBK’nın çıkardığı 1 numaralı yasa ile MBK üyelerinin kimler olduğu açıklanmış oldu. O güne kadar bir çoğunun fotoğrafını çekip derlemiştim. Eski Meclis bi­nasında yapılan yemin töreni sırasında da eksikleri tamam­ladım. Hepsi, Hayat dergisinin orta sayfasında tek bir levha halinde yayınlandı. Ortaya kah­vehane duvarlarına asılacak bir levha daha çıkmıştı.

    Yemin törenine İstan­bul’dan da gazete patronları ile ünlü gazeteciler davet edilmiş­ti. Aynı günün akşamı Çanka­ya Köşkü’nde bir de resepsiyon verildi. Bizim patron Şevket Rado da yakın arkadaşı Doğan Nadi ile birlikte gelmişti. Milli Birlikçilerle birlikte yeni ba­kanlar da ilk kez görücüye çı­kıyorlardı. Askerlerin tüm ha­yatı birliklerinde, garnizonlar­da filan geçmişti. Basınla yakın teması olanları var mıydı bil­miyorum. 27 Mayıs tarihinden sonra ortalıkta en çok koşuştu­ranlardan biri bendim. Kimi­lerinin bire bir fotoğraflarını çekmiştim; en azından bir göz aşinalığı oluşmuştu. Onun için benimle çok samimi şekilde konuşuyorlardı. Bizim patron burnundan kıl aldırmaz, dışar­da mülâyim ama matbaanın içinde zalim bir tipti. Baktım, kimine konuşsam patron “Be­ni tanıştırsana” diye eteğimi çekiştirip duruyor. O gün onun gözünde kredim öyle bir art­mıştı ki, demeyin gitsin.

    Kiminin darbe, kiminin ih­tilâl, kiminin devrim, hatta ak devrim, kansız devrim olarak tanımladığı 27 Mayıs askeri yönetimi günlerine işte böyle “Bismillah” demiştik. 27 Mayıs sonraları eleştiril­se de zamanında çok alkışlan­mıştı. Kendi kararımı verirken tarafsız olmaya gayret gösteri­yorum. İhtilâlcilerin çoğunun samimi olduğunu düşünüyo­rum. Ama yeterince donanımlı değillerdi, deneyimleri eksik­ti. Bence 27 Mayıs’ın artısına kaydedilecek iki olgudan biri Kurucu Meclis adındaki mec­lisiyle erki sivillerle paylaşma gayreti, ikincisi de ortaya ola­ğanüstü demokrat ve özgür­lükçü 1961 Anayasası’nın çık­masıydı. Keşke kısa zamanda meydana çıkarılan bahanelere dayanarak Türkiye’ye bol geldi söylemiyle dejenere edilip ra­fa kaldırılmasaydı. Hiç affedil­meyecek yanı ise bir devrim mahkemesine yakışmayacak biçimde köpek davası, bebek davasıyla daha başlangıçta iflas eden Yassıada Mahkemesi idi. Menderes ve iki bakanının si­yaseten idamları hem etik hem de stratejik bakımdan hiç hoş olmamıştır. En önemlisi de, ta­rihimizde bir ilk olarak “Sıçan geçti yol oldu” kabilinden daha sonraki darbe ve darbe teşeb­büslerine misal olmasıydı.

    Radyo değil yemin fotoğrafı Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası sanatçılarının resepsiyondaki fotoğraf çektirme isteğini aktardığım Cemal Gürsel sanatçılarla poz vermişti. CHP lideri İnönü, 27 Mayıs sonrası basın toplantısında (üstte). Türkeş’in MBK Üyesi olarak yemin ettiği anın fotoğrafı, önündeki mikrofonlar nedeniyle bazen 27 Mayıs sabahı radyoda bildiri okurken çekilmiş sanılıyor.
  • 27 Mayıs’ın eli kulağında

    27 Mayıs 1960 darbesinden yaklaşık bir ay önce patlak veren 28 Nisan olayları sırasında askerî bir araç İstanbul Üniversitesi’nin kapısından giriyor. Objektifi Beyazıt Meydanı’na çevirebilsek, DP hükümetini protesto eden öğrencileri göreceğiz. Yer gök “Kahrolsun diktatörler”, “Hürriyet isteriz” sloganlarıyla inliyor. Öğrenciler Plevne Marşı’nı sözlerini değiştirerek söylüyor: “Olur mu böyle olur mu/Kar­deş kardeşi vurur mu/Kahrolası diktatörler/Bu dünya size kalır mı?” Ardından göğe “Türk ordusu çok yaşa” nidaları yükseliyor. Hadiselerde 40 genç yaralanacak, Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunuyla can verecek. “Kanlı Perşembe” diye anılan o acı gün, 56 yıl sonra ülkeyi kan gölüne çevirecek 15 Temmuz darbe girişimiyle karşı­laştırıldığında, tarihimizde “masum” bir yaprak gibi kalacak.

    (Orijinal Fotoğraf: Eski İstanbul fotoğrafları arşivi)

  • 9 Subay Olayı: 27 Mayıs’a doğru ilk darbe planı

    DP iktidarından hoşnutsuz subayların kurdukları cunta ekiplerinden biri, 1957 yılının sonunda ekipteki bir binbaşının ihbarıyla ortaya çıktı. Tarihe “Dokuz Subay Olayı” olarak geçen bu hadisede alelacele yargılanan ve beraat eden subayların çoğu, üç yıl sonraki 27 Mayıs darbesinin çekirdek kadrosunda yer alacaktı.

    Demokrat Parti ikti­darına karşı 1950’li yıllarda ordu içinde kurulan cunta yapılanmala­rından biri, TSK’nın geleceği parlak subaylarından Bin­başı Samet Kuşçu’yla 1957 başlarında irtibata geçmişti. Çeşitli zamanlarda biraraya gelen ekip, Türkiye’nin gidi­şatı hakkında görüş alışve­rişinde bulunuyordu. Ancak cunta üyeleri bir süre sonra güvenilmez buldukları Kuş­çu’yu ekip dışında bırakma­ya karar verdiler. Kuşçu, di­ğer subayların kendi yanında konuşmamaya başlamasın­dan şüphelenir. Bu subayla­rın gerçekte Menderes yanlı­sı oldukları, kendisine tuzak kurdukları ve ihbar edecekle­ri sanısına kapılınca da, önce davranıp ekibi kendisi ihbar etmeye karar verir.

    İhbar, 23 Aralık 1957’de Başbakan Adnan Mende­res’e ulaştıktan üç gün son­ra Binbaşı Samet Kuşçu, Al­bay İlhami Barut, Albay Naci Aşkun, Yarbay Faruk Gü­ventürk, Binbaşı Ata Tan, Binbaşı Ahmet Dalkılıç, Yüz­başı Hasan Sabuncu, Yüzbaşı Kazım Özfırat ve emekli Al­bay Cemal Yıldırım tutukla­nırlar.

    5 Nisan 1958’de Güven­türk, Dalkılıç, Tan ve Sabun­cu serbest bırakılır. Duruş­malar 26 Mayıs’ta başlar. Askerî mahkemede görülen davada tanık ve kanıt yoktur, Kuşçu’nun ifadelerine daya­nan 62 sayfalık bir iddiana­me vardır sadece. Yıldırım ve Kuşçu “isyan kışkırtıcılığı yapmak”la, diğer yedi subay ise “fesat çıkarmak”la suç­lanmaktadır.

    26 Haziran’daki duruş­mada Kuşçu dışındaki tüm sanıklar serbest bırakılır. 25 Kasım’daki son duruşmada ise mahkeme başkanı Tüm­general Cemal Tural, sekiz sanığın beraat ettirildiğini, Samet Kuşçu’nun ise “ihbar ettiği suçları bizzat işlediğine kanaat getirildiğinden” iki yıl hapis cezasına çarptırılması­na ve ordudan atılmasına ka­rar verildiğini açıklar.

    Gerçekte Kuşçu dışında­ki diğer sanıklar üç yıl sonra 27 Mayıs darbesini yapacak cunta yapılanmasının üye­sidir. Zaten hem bu subay­lar hem de kendilerini beraat ettiren mahkemenin başka­nı General Cemal Tural, 27 Mayıs’ın çekirdek kadrosun­da yer alacaktır. Dokuz Subay Olayı’nda yalnızca sekiz kişi deşifre olmuş, diğer önemli cunta üyeleri tamamen yeral­tına çekilip faaliyetlerini 27 Mayıs’a kadar sürdürmüştür.

    Göstermelik mahkeme 1957’deki darbe planı üzerine tutuklanan dokuz subay dönemin askerî mahkemesinde yargılanmış ve suçsuz bulunarak beraat etmişti. Mahkeme Başkanı Tümgeneral Cemal Tural üç yıl sonraki 27 Mayıs darbesinin yönetici kadrosunda yer alacaktı.

    Ordudan atılan ve hakkın­da akli dengesinin yerinde olmadığı gibi haberler yaptı­rılarak bir itibarsızlaştırma kampanyası başlatılan ihbarcı Binbaşı Samet Kuşçu ise se­neler sonra anılarını derleyen İdris Gürsoy’a “Menderes’i uyuttular. Hem kendi başını hem beni yaktı” diyecekti.

  • Tanka sopa, kurşuna kafa

    Türkiye, çok darbe gördü, çok darbe girişimi atlattı. Ama 15 Temmuz gecesi bir milattı. Böylesine sağlam bir “darbe kültürü”ne sahip bu topraklarda o gece yaşananlar darbecileri de, darbe karşıtlarını da, dünyayı da afallattı. Darbe dediğin şöyle olurdu: Liderler evlerinden alınır, medya kuruluşlarına girilir, askerin yönetime el koyduğu bildirilir, sokağa çıkma yasağı ilan edilirdi. Ve tabii boynu kıldan ince millet evinde oturur, ikinci bir emri beklerdi. Biz öyle bilirdik. Yanlış biliyormuşuz! O gecenin doğrusunu fotoğraflar anlatıyor…

    Göreve gönderilen Mehmetçiklerin büyük çoğunluğu darbe yapıldığından haberdar değildi. Terör operasyonu ya da tatbikat bahanesiyle kışladan çıkartılmışlar, sokaklarda halkın direnişiyle karşılaşınca şaşkına dönmüşlerdi. Çaresizliği yüzünden okunan bir asker, Taksim.

    Tatilciler hayretler içinde! Dün belki yurdun sakin bir köşesinde güneşleniyor, denize giriyorlardı. İstanbul’da uçaktan indiklerinde Sabiha Gökçen Havalimanı ve çevresinde bir kıyamet manzarasıyla karşılaşacaklarını hangisi tahmin edebilirdi?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanları boş bırakmama çağrısına katılım genişleyerek arttı. İlk günlerde AKP taraftarlarınca uyulduğu gözlenen davete ilerleyen günlerde toplumun tüm kesimlerinden insanlar da katıldı. Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde cumhuriyetlerine sahip çıkan vatandaşlar.

    Halk, meydanı darbecilere bırakmamakta kararlıydı. O gece sokaklarda bu uğurda canını feda etmeye hazır binlerce isimsiz kahraman vardı. Atatürk Havalimanı’nın girişinde gözüpek bir vatandaş tankın önüne yatıyor.

    Türkiye’de çok darbe yapılmış ama hiçbir kalkışmacı Millet Meclisi binasına dokunmamıştı. 15 Temmuz’un birçok uğursuz “ilk”inden biri de, TBMM binasının F-16’larca defalarca bombalanması oldu. Saldırıların şiddeti, ertesi gün daha iyi anlaşıldı.

    “En uzun gece”nin sabahı… Herkes bir tuhaflık olduğunu ekranlarda Boğaziçi Köprüsü’nü kapatan jandarmaları görünce anlamıştı. İkna çalışmaları halkın üzerine açılan ateşle son bulmuş, çatışmalar gün ağarıncaya kadar sürmüştü. Vatandaşlar ve polis sabahın erken saatlerinde köprüyü teslim aldı.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-40-1024x559.png

    Darbe gecesi F-16 uçakları ve Süper Kobra helikopterleriyle havadan, tanklar tarafından yerden defalarca saldırıya uğrayan ve halkın büyük desteğiyle direnmeye devam ettiği için birçok personelini şehit veren Ankara Emniyet Müdürlüğü, 16 Temmuz günü Türk bayrağına bürünmüş, adeta yaralarını sarmaya çalışıyor.

    Darbe girişiminde halkın direnişine gölge düşüren vahim hadiseler de yaşandı. Boğaziçi Köprüsü’ndeki linç girişimi bunlar arasındaydı. Teslim olan askerler fanatiklerce kemerlerle dövüldü, içlerinden biri darp edilerek olay yerinde öldürüldü.

    Halktan “demokrasi nöbeti”ne devam etmesini isteyen Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri
    birleştirici mesajlar vermeye özen gösterdi. 15 Temmuz’un ardından, belki ilk birkaç gece hariç meydanlara hakim olan tek simge Türk bayrağıydı.

    Boğaziçi Köprüsü’nde yaşanan kanlı gecenin sabahında, teslim olan darbecilerin terk ettiği bir tank, üzerinde kutlama yapan insanlardan görünmez durumda. Önünde bir vatandaş “zafer selfie”si çekiyor.

    Muhtemelen Sabancı Polis Merkezi civarındaki çatışmalarda kullanılan terk edilmiş “darbeci bir tank”. Direnişe katılan taksici esnafının tankı tecrit eden araçları ve gecenin şokunu atlatmaya çalışan insanlar. 16 Temmuz, Üsküdar.

    15 Temmuz gecesi birçok sıcak noktada siviller, askerle karşı karşıya geldi. Taksim Meydanı’ndaki hadiselerde bir vatandaş Mehmetçiği ikna etmeye çalışıyor. “Bırak silahını, dön kışlana!”

    Cuntacılar tarafından saat 23:45 sularında kontrol altına alınan Taksim Meydanı, tekbir getirerek alana doğru harekete geçen kalabalık bir grubun desteğiyle, polis tarafından sabahın erken saatlerinde darbecilerden geri alındı.

    Birçok yerde darbeye karışanlar yakalandıklarında TSK’nın itibarını koruma gerekçesiyle üzerlerindeki üniformalar ve askeri teçhizat çıkartılarak gözaltına alındılar. 16 Temmuz sabahı, Boğaziçi Köprüsü’nde darbe girişiminden geride kalan hazin manzara.

    Milletin sokaklara dökülerek yönetime el koyma girişimlerini tehlikeye düşürdüğünü gören cuntacılar, kabusu aratmayan gecenin geç saatlerinde tankları halkın üzerine sürmekten çekinmediler. Beştepe, Ankara.

    Gecenin erken saatlerinde, olasıdır ki ne olup bittiğinin henüz farkında olmayan eğlenceden dönen bir çift, fonda Taksim Meydanı’nı ablukaya alan askerlerle “hatıra selfiesi” çekiyor.

    Henüz halkın üzerine ateş açılmamış ama herkes korku içinde kaçışıyor. Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinden alçak uçarken ses hızını aşan jetlerin sonik patlamalarını duyan çevre yolunda toplanmış insanlar bombalandıklarını zannederek, kendilerini korumaya çalışıyor.

    Yaşanan dehşet verici tecrübe toplumun birbirini ötekileştiren kesimlerini yakınlaştırdı. Ortak paydanın dil, din, etnik kökende değil, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinde aranması gerektiği fikrine sıcak bakanların sayısı çoğaldı.

    Darbe girişiminden birkaç gün sonra, özellikle muhafazakar ve milliyetçi cenahtan “idam isteriz” sloganları yükselmeye başladı. Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde darağacı maketi kurarak ölüm cezası lehine gösteri yapan bir grup.

    Temmuz sonu itibariyle 16. gününü dolduran “demokrasi nöbetleri”nde Taksim Meydanı’nda göze çarpan renkli görüntüler, Gezi sürecindeki bazı yaratıcı eylemlerden esinlendikleri izlenimini yarattı.

  • Memleketi milletten ‘koruyan’ darbeciler

    Napoléon Bonaparte’la başlayan modern askerî darbeler tarihi, 20. yüzyılda en sert ve acımasız örnekleriyle dünyayı kuşattı. Halk adına ama halka rağmen harekete geçen “paşalar”, çeşitli azınlıkların ve emperyal güçlerin iradesiyle toplumları zapturapt altına almaya çalıştılar. Amerika’dan Asya’ya, öne çıkan darbeler…

    Onu canlı teslim alamadılar Başında miğferi, elinde silahı, etrafında yakın korumaları, cuntacılara ölümüne direnen Şili’nin sosyalist başkanı Salvador Allende’nin son anları, 11 Eylül 1973.

    Bir azınlığın zor kullana­rak ve beklenmedik bir biçimde hareket ede­rek, anayasal olmayan araç­larla devlet iktidarına hamle yapmasına taklib-i hükümet, hükümet devirme, askerî dar­be denegelmiş. Modern ta­rihteki ilk imalatı Fransa’da olduğundan “coup d’État” sözcüğü çeşitli dillere geçmiş, askerî darbeye ise daha ziya­de “putsch” denmiş. Her türlü darbe özellikle ordudan veya ordunun bir kısmından, an­cak bir miktar siyaset erbabı ve hatta “sivil toplum”dan da destek almıştır.

    Darbelerin sivil dayanak­ları olmadan bir meşruiyet sağlaması mümkün olmamış­tır. Her halükârda popüler ve kitlesel olan devrimden farklı olarak, darbe bir azınlığın ey­lemidir.

    Darbeler devri başlıyor

    “Coup d’État” siyasal litera­türe Napoléon adlı bir “aile markası” olarak girmiştir. Mo­dern siyasal tarihteki birçok terim Fransız Devrimi’nin ürünü olduğu gibi, bu da dev­rimin kaderi 1793’te belirlen­dikten sonra ortaya çıkmış­tır. 1789’dan on yıl sonra, 8 Kasım 1799’da (cumhuriyetin takvimine göre yıl VIII’dir ve günlerden 18 Brumaire’dir) 30 yaşındaki general Napoléon Bonaparte, Eski Rejim’in ve kralın dönüşünü engellemek için Direktuvar rejimine son vererek darbe yapar.

    Devrimi noktalayan darbe Fransız Devrimi takvimine göre VIII. yılın Brumaire ayının 18’inde (Miladi: 9 Kasım 1799) gerçekleştiği için 18 Brumaire olarak adlandırılan darbede Napoléon Bonaparte 500’ler Konseyinde. General konuşmasıyla dinleyicileri ikna edemeyince askerleri göreve çağıracak, devrim sona erecektir. François Bouchot, 1840.

    1848 Devrimi’nin ardından bu kez 2 Aralık 1851’de yeğe­ni Louis-Napoléon Bonapar­te, bir sonraki yüzyılda sıkça rastlanacak “güruh-u serseri­yenin siyasete cebren ve hile ile müdahale etmesi”ne bir ör­nek oluşturacak olan 10 Aralık çetesiyle, modern sınıfların siyasete ağırlığını koyamadı­ğı bir dönemde, “kılıç, bıyık ve üniforma” diyerek devlete el koyacaktır.

    Huzur ve sükun adına su­reti haktan görünürek, dö­nemin bir takım demokratik haklarını askıya alarak toplu­mu zaptu rapt altına alan mo­dern darbeler silsilesinin sık­let merkezi böylece Fransa ol­muştur. Artık modern tarihte “durumdan vazife çıkarmak” konusunda mahir olan za­bit-katip taifesi, toplumu hiza­ya sokmak için özellikle siya­sal istikrarsızlık dönemlerin­de sık sık sahneye çıkacaktır.

    Bir istisna mı, arıza mı?

    Darbelerin istisna olmak­tan öte, toplumsal sınıflardan herhangi birinin iktidar için yeterli güce erişemediğinde, düzenin sağlanması için bir kural kabul edildiği bile söyle­nebilir. Kimi ülkelerde darbe­lerin vakayı adiyeden sayılma­sının kurumsal nedenleri de vardır. Ulusu inşa eden ordu­lar olunca, toplumun zıvana­dan çıktığına kanaat getiren askerlerin “babalık” duyguları kabarır. Afrika ve Latin Ame­rika’daki bir dizi ülkede (bu kıtalarda darbe ülkeleri alabil­diğine yaygındır) ordunun işi gücü memleketi korumak de­ğil, toplumu ikide bir tornadan geçirmek olmuştur. Dolayı­sıyla her ne kadar istisnai hal olarak addedilse de, darbeler beklenmedik anlarda ve yer­lerde “düzenleyici” olarak zu­hur etmektedir.

    Darbeler yüzyılı

    Sömürgecilik sonrası kuru­lan devletlerde genel olarak karizmatik şeflerin (caudillo) darbeleriyle ulusun inşası için eksik sayılan tarihsel faktörün ikamesine girişilmişse de, ya­kın tarihteki darbeler yalnız­ca ülkelerin değil dünyanın da güllük gülistanlık olmadı­ğı dönemlerde, cebren ve hile ile arzı endam ederler. 20. yüz­yılın en ünlü darbelerine ba­kıldığında dünyanın gidişatı­nın izlerini de görmek müm­kündür.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-102.png
    Eli kanlı diktatör Ordunun büyük bir kısmını etrafında toplayarak darbe yapan general Franco yüksek rütbeli yandaşlarıyla Madrid sokaklarında, 1936.

    Mart 1920’de Almanya’da Weimar Cumhuriyeti için de tehlike teşkil eden cumhuri­yet karşıtı birtakım birlikler oluşturulur. Müttfiklerin ta­lebi üzerine Reich hüküme­ti bunları fesh eder. 13 Mart 1920’de yüzbaşı Ehrhardt’ın oluşturduğu ve general von Lüttwitz’in komuta ettiği altı bin kişilik bir birlik, Deutsche Vaterlandspartei’ın (muhafa­zakar ve askerî bir rejimden yana bir parti: Alman Anava­tan Partisi) kurucusu Wolf­gang Kapp (1858–1922) lehine Berlin üzerine yürüyüşe geçer. Ordu ayaklananlar üzerine ateş açmayı reddeder. Hükü­met başkentten ayrılıp Stut­tgart’a kaçmak zorunda kalır. Kapp yeni bir geçici hükümet kurar. Ancak sendikaların, komünist ve sosyal demok­rat partinin bütün ekonomiyi felç eden ve Berlin’deki bütün memurları direnişe geçiren bir genel grev düzenlemesiy­le karşı karşıya kalınca. İsveç’e sığınmak zorunda kalır.

    Heil putsch! Artık iktidardaki Führer ve kurmayları, 8-9 Kasın 1923’te Hitler ve Nazi arkadaşlarının kalkıştığı başarısız bir kalkışma olan “Münih Birahane Darbesi”ni (Almancası Hitlerputsch) anma gününde gösteri yürüyüşünde.

    Faşizmin yükselişi

    Eski sosyalist, yeni faşist! İtalya’da iktidara el koyan faşist lider Benito Mussolini çoğunluğu eski muhariplerden oluşan “kara gömlekli”leriyle Roma’da bir sokak toplantısında (üstte). Üzerinde Mussolini’nin resminin yer aldığı bir propaganda afişi (altta).

    Savaş sonrası büyük çalkantı­lar içindeki İtalya’da 1922’de Benito Mussolini’nin Roma üzerine yürüyüşü, içerdiği toplumsal ilişkiler açısından her ne kadar 1851’deki Bona­parte’ın (yeğen) 10 Aralık çe­tesine benzer bir manzara arz etse de, dünyanın halleri artık değişmiştir. Henüz birkaç yıl öncesine kadar sosyalist par­tiden olan Mussolini böylece yeni bir darbe çağını açıyor, savaşın yarattığı tahribatla umutsuzluğa düşen kitleleri ardına takarak adına “faşizm” denen ve önce Almanya sonra İspanya’ya sıçrayacak olan ka­ra vebayı yaymaya başlıyordu.

    Devlet kurumlarından her­hangi birinde herhangi bir konumu olmayan, ardında ne ordu ne devletlu denebilecek kesimler bulunmayan Musso­lini’nin bu yeni modelini taklit eden Adolf Hitler, bir yıl sonra 1923’te Münih’te başarısızlık­la sonuçlanacak olan Birahane Darbesi hamlesini yapacaktı.

    Almanya savaştan yenilgiy­le çıkmış, tam boy bir toplum­sal felaketten kurtulmak için radikal bir çözüm peşinde ko­şan umutsuz kitlelerin ülkesi haline gelmişti. Kurulu düzen kendini yeniden formatlayacak konumda olmadığından siyaset on yıl boyunca istikrarsızlığını sürdürecek ve 1923’teki başa­rısız darbeden dersler çıkaran Hitler iktidara yürüyecekti.

    İtalya ve Almanya’dan son­ra Avrupa’nın kıyısında Porte­kiz’de bu kez “sivil’ değil “as­kerî” bir darbeyle iktidar de­ğişti. General António Óscar de Fragoso Carmona 1923’den beri bakandı. 1926’da bir “pustch”la iktidara geldi. Esta­do Novo (Yeni Devlet) diye bir anayasa yapıldı. Aslında ikti­dar, kendisinden sonra başkan olacak olan Salazar’daydı. Mu­hafazakar, Katolik ve milliyet­çi ve elbette otoriter bir rejim inşa edildi. Dönemin dikta­törlerinden farklı olarak kişi putlaştırmasına yönelinmedi. Başlıca sloganı “Tanrı, Aile ve Vatan” olsa da, tarihe 3 F ile geçti “Fado, Fatima, futbol!” Yüzyılın en uzun otoriter re­jimine 1974’te “Karanfil Dev­rim” son verecekti.

    Dönemin bir diğer darbe­cisi iki modeli, “sivil’ ile “as­kerî” olanı, “putsch” ile “coup d’État”yı birleştiren Franco idi. 1936’da bir general ola­rak orduyu meşru cumhuriye­te karşı darbeye sürüklerken, aşırı sağ Falanjist hareketi de liderliği altına alacak ve sı­nırdaşı Portekiz’in olduğu gi­bi ilham kaynağı İtalya’nın ve artık kendini toparlayarak bu cephenin önderi konumuna yükselmiş olan Almanya’nın da desteğini alacaktı.

    İhtiyar kıtada darbeler

    İhtiyar kıtanın darbelerle ün­siyetinin ıstırabını, bu tarihle doğrudan bir ilişkisi olmasa da en fazla çeken ülke Cezayir ol­du. Bu ülkede yirmi yıl arayla Fransızlar merkezî hüküme­te karşı darbeye teşebbüs etti­ler. Bunlardan ilki, Nazi işgali döneminde, Kasım 1942’de gerçekleşti. 2. Dünya Sava­şı’nın önemli uğraklarından biri olan bu olayın aktörleri bir kaç istisna dışında sivildi­ler. Polis merkezini ele geçirip oradan değişik merkezlerin iş­galine girişmişler ve sonuçta Amerikalılar savaşmadan çı­karma yapabilmişlerdi. Çaka­ralmazlarla silahlanmış dire­nişçilerin generallere karşı bu zaferi, Müttefiklerin Afrika’da ikinci bir cephe açmasına im­kan verdi.

    Darbe cenneti Cezayir Fransız 1. Paraşütçü Alayı halkı kontrol etmeye çalışıyor (üstte). The New York Times’ın Ahmet Bin Bella’nın Savunma Bakanı Bumedyen tarafından devrildiği 1965 darbesini duyuran nüshasının kupürü (altta).

    Cezayir bu kez ulusal kur­tuluş savaşında bir kez daha askerî darbeye maruz kal­dı. Bu kez Paris işgal altında değildir ve General de Gaulle, Cezayir’in bağımsızlığını ka­bul etmek zorunda kalmıştır. Ocak 1961’de Cezayir’in kendi geleceğini belirleme hakkı için hem Cezayir hem Fransa’da bir referandum yapılmış ve %75’le kabul edilmişti. Fransız hükümeti Cezayir Ulusal Kur­tuluş Cephesi’ne bağlı geçi­ci hükümetle ilişkiye geçince, onca yıldır bir dizi hükümet döneminde zorlu bir savaş yü­rütmüş olan ordunun bir ke­simi De Gaulle’ün ihanetine uğradıklarına inanarak buna karşı koymaya niyetlendi. Ce­zayir’in kurtuluşu, bu darbe girişimiyle nesillerdir orada yaşayan Fransızlar için ve el­bette Cezayirliler için savaşın en zor ve ancak anlamsız dö­nemini oluşturmuştur.

    Cezayir’deki bu iki Fransız darbesinin yanısıra bağımsız­lıktan üç yıl sonra 1965’te Sa­vunma Bakanı Albay Bumed­yen, Ahmet Bin Bella’yı de­virerek 1978’e kadar sürecek iktidarının zeminini oluştu­racak darbesini gerçekleştir­miştir. Böylece 60’lı yıllarda benzer ülkelerde sıkça rastla­nan darbeler kervanına Ceza­yir bu kez kendi öz darbesiyle katılmıştır.

    Aralık 1991’de yapılan genel seçimlerde FIS (İsla­mi Selamet Cephesi) oyla­rın çoğunluğunu kazanınca Ocak 1992’de generaller seçim sonuçlarını geçersiz ilan et­mişler, devlet başkanı Şadil Bencedid’i indirerek yerine Muhammed Budiaf’ı getir­mişlerdir. Bu darbeden sonra başlayan dinci terörizme karşı mücadele başlığı altında 100 binden fazla insan ölmüştür.

    İran ve CIA darbesi

    2. Dünya Savaşı’nın hemen bi­timinde “darbeler”, artık ulus­lararası siyasetin bir aracı ha­line de geldi. Savaş sonrasında İran, yabancı orduların geri çe­kilmesinden sonra İran Azer­beycanı ve Kürdistanı’ndaki si­yasal oluşumları çökertti. Mu­saddık’ın baskın olduğu Ulusal Cephe, petrol kaynaklarının “millîleştirilmesini” talep eden bir yasayı meclisten geçirdi. 1947’de İran, ABD ile ordusunu eğitmek üzere askerî yardım ve danışmanlık için bir anlaşma imzaladı. 1951’de pan-islâmist parti, şahı destekleyenlerle Ni­san ayından beri başbakan olan Musaddık’ı destekleyenler ara­sında bölündü. 1953’te Musad­dık, 2009’da Barak Obama’nın resmen kabul ettiği üzere Ame­rikan ve İngiliz gizli servisleri tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle iktidardan uzaklaştı­rıldı. Amerikan desteğini alan şah, bundan sonra kademeli olarak otokratik ve diktatoryal bir rejim kurdu.

    Tahran yanıyor! İran’da meydana gelen 1953 darbesinde Şah yanlısı göstericiler komünist bir gazetenin ofis eşyalarını sokaklarda yakıyor, Tahran, 19 Ağustos.

    1965’te ise Endonezya’da yüzyılın en büyük katliamı­nı yapan, bir milyon insanın hayatına malolan bir darbe gerçekleşti. Soğuk Savaş orta­mında iki kutuptan farklı bir arayış temelinde oluşturlan Bağlantısızlar Hareketi’nin önemli bir figürü olan kurucu baba Sukarno, general Suharto tarafından devrildi. Darbede, Sukarno’nun bölgede ABD’nin çıkarlarıyla ters düşmesinin önemli payı vardı.

    Katliam gibi kalkışma 1.000.000’a yakın insanın öldüğü, artçı sarsıntıları halen devam eden 1965 Endonezya darbesinde, askerler Komünist Parti Gençlik Kolları üyelerini hapishaneye götürmek üzere kamyonlarda topluyor.

    Darbeler laboratuvarı: Latin Amerika

    Bir alt kıtadan bir ülke gibi söz edilse de, Latin Amerika’da çok farklı toplumsal formas­yonları olan ülkeler bulun­makta. Yine de sömürgecilik sonrası oluşan siyasal yapı­lar ve çok erken tarihlerde ABD’nin bu bölgeyi kendi arka bahçesi olarak ilan etmiş ol­ması, darbeler tarihi açısından ortak bir kader yarattı.

    Özellikle Küba devrimin­den sonra denetim dışı her ha­reketin o ülkeyi “Kübalılaştı­racağı” takıntısı, Pentagon’un tekrarlanan kâbusu olmuştur.

    Öte yandan Peru, Ekvator ve Bolivya gibi And ülkele­ri denen yoksullarla, Brezilya, Şili, Arjantin ve Uruguay gibi nisbeten gelişmiş ülkelerde çeşitli gerilla hareketleri orta­ya çıkınca, kimilerinde (örne­ğin Uruguay’da Tupamarolar gibi) bir içsavaş ortamı oluş­muştu. Ekonomik ve sosyal kriz karşısında halkın talep­lerini karşılamaktan aciz olan yöneticiler siyasal boşluğa yol açmışlar, darbeler ve diktatör­lükler bunu doldurmaya heves etmişlerdir.

    Venezuella, Kosta Rika ve Kolombiya hariç, kıtanın diğer bütün ülkelerinde askerî dar­be salgın halindeydi. Ordular modern kurumlardı, profes­yoneldi ve genellikle devletle­rin en sağlam yapıları olarak görülüyorlardı. Siyasal haya­tın merkezinde devlet bulunu­yordu. Öte yandan toplumsal eşitsizliklerin çok güçlü oldu­ğu kıtada toplumsal ve ekono­mik merkezileşme ile genel oy ve demokrasinin birçok kuralı arasında ciddi çelişki­ler bulunmaktaydı. Genellikle ordunun müdahalesinden kas­tedilen, geleneksel toplumsal iktidar sahiplerinin kendile­ri için tehdit olarak algıladık­ları siyasal dinamiklere karşı orduyu göreve çağırmalarıydı. Her ne kadar askerler darbe yapsa da, bunu talep eden sivil elitlerdi. Bu seçkinler 1930’lu yıllarda büyük bunalıma bağlı olarak demokratik bir ortam­da kendi egemenliklerinin sorgulanabileceği kaygısıyla bir dizi askerî diktatörlüğe yol açmışlardı. Ancak 60’lı yıllar geçmişi aratacaktı.

    Perde kıtanın en büyük ve güçlü ülkesi Brezilya’da açıldı. 1964’te popülist başkan Joan Goulard’ın reformlarına karşı çıkan sanayiciler, toprak sa­hipleri ve orta sınıf tarafından desteklenen mareşal Castelo Branco, meclis tarafından baş­kanlığa getirildi. ABD’nin be­lirleyici bir rol oynadığı bu dar­benin ardından, asker ve polise herhangi bir mahkeme kararı olmadan insanları tutuklama ve hapsetme yetkisi tanındı ve 1985’e kadar sürecek bir dikta­törlük rejimi kuruldu.

    Latin Amerika’da hiç eksik olmayan darbelerin en trajik olanı, seçilmiş Cumhurbaşka­nı Salvador Allende’nin baş­kanlık binasının bombalandı­ğı Şili’dir. Kuvvet komutanları darbenin akşamında iktida­rı kesin olarak ele geçirerek General Pinochet’i başkan yaptılar. Kimsenin kılını kı­pırdatamayacağı bir süratle gerçekleştirilen darbeye kar­şı sendikalar genel grev ilan edemedi, Allende ise teslim olmaktansa ölmeyi tercih et­ti. Siyasal partiler, sendika­lar, meclis, belediye meclisle­ri feshedildi, basın özgürlüğü kaldırıldı, muhalefet edenler ve etmesi düşünülenler tutuk­landı, hapsedildi, işkenceye uğradı ve öldürüldü.

    Askerî diktatörlük 1990’a kadar devam etti ve Pinochet ölümüne kadar, insanlık suçu işlemiş olarak uluslararası hu­kukun konusu oldu.

    Şili’nin ardından 1976’da önce Uruguay ve sonra Arjan­tin’de askerî darbeler gerçek­leşti.

    Latin Amerika’da sol akım­ların 60’lı ve 70’li yıllarda önemli bir potansiyeli ve etki­si vardı. Aynı dönemde Latin Amerika’daki darbelerin bir de ortak gizli örgütü bulunu­yordu. Şili, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Paraguay ve Urugu­ay’ın gizli servisleri, ABD’nin tam desteğinde “Operación Cóndor” namıyla maruf bir cinayet şebekesi kurdular. Si­yasi muhalifleri ABD, Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz gi­bi ülkelerde bulup öldüren bu örgüt, Arjantin’de ünlü “ölüm uçuşlarını” (uçaktan insanları denize atmak) örgütlemiş, sol­cu teröristlerin peşinde oldu­ğunu iddia ederken her türden muhalifi ve onlarla sınırlı kal­mayarak ailelerini ve dostları­nı da infaz etmişti.

    Komünist darbe!

    Rusya’da 1917 Devrimi sırasın­da bir darbe teşebbüsü akim kalmışken, SSCB’nin çöküşü sırasında da yine akim kalacak bir darbe teşebbüsü yaşandı.

    1917 yazında geçici hükü­metin cephedeki, Temmuz 1917 günlerinde Bolşeviklerin başarısızlığından sonra Ge­neral Kornilov, ülkeyi krizden çıkarmak, disiplini sağlamak için bir darbe girişiminde bu­lunmuştu. Hükümetten geniş bir otonomi talep eden Korni­lov, Petrograd’da Bolşevikle­rin bir ayaklanma başlatacağı haberini alarak sovyetleri bas­tırmak için süvarileri gönder­di. Bu arada bir anlaşmazlık sonucu Başbakan Kerensky, Kornilov’un hükümeti devir­meye niyetlendiğini ve askerî bir diktatörlük kurmak istedi­ğini belirterek istifasını iste­di. Sonuç olarak Kornilov kan dökülmeden yedi bin Kazak askerin kendisini terketmesi sonucu davayı kaybeder. Dev­rim içinde bir darbe de böyle­ce akamete uğrar.

    Yeltsin’in dik duruşu 1991’de SSCB’de Komünist Parti’nin muhafazakâr kanadının darbe girişimini Boris Yeltsin’in “dik duruşu” çökertti. Yelsin askerî darbenin fişini çekerken, zırhlı araçtaki askerin yıkılmış görüntüsü, darbecilerin halet-i ruhiyesini yansıtıyor.

    74 sene sonra, Ağustos 1991’de ise SSCB artık baş­ka bir yol ayrımındadır. Ko­münist Partisi’nin muhafa­zakar kesimi, ülkede kök­lü reformlar iddiasında olan Gorbaçov’un Kırım’da olma­sından yararlanarak bir darbe yapınca, Moskova ve Lening­rad sokaklarında büyük göste­riler düzenlenir. Rusya Devlet başkanı Boris Yeltsin zırhlı bir askerî aracın üstüne çı­kar ve fotoğrafı sembol haline gelir. Moskova’ya gönderilen askerî güçler göstericilerin yanında yer alır ve Gorbaçov Kırım’daki daçadan dönerek Sovyetler Birliği Komünist Partisi genel sekreterliğin­den istifa eder ama Sovyetler Birliği’nin başında kalır. Aynı yılın sonunda bağlı ülkeler ba­ğımsızlıklarını ilan edecek ve SSCB tarihe karışacaktır.

    Yunanistan: Albaylar Cuntası

    1963 seçimlerinde %53’le se­çimleri kazanan dede Papand­reu, aşırı sağın güçlü olduğu orduyu bir ayıklamaya tâbi tut­mak istemişti. 1965’te ordu­nun baskısıyla Kral Konstantin Yorgıs, Papandreu’yu azletti. Bu arada çeyrek asır sonra baş­bakan olacak olan Miçotakis partide bir bölünme yaratmış, böylece siyasal merkez parça­lanmış ve ardarda hükümetler kurulmaya başlanmıştı.

    ABD’nin desteklediği mo­narşi ülkeyi derlemekten uzak­tı. Siyasi cinayetlerle (Gav­ras’ın “Z “filmi ile ölümsüzle­şen milletvekili Lambrakis’in öldürülmesi gibi) sarsılan ülke, Nisan 1967’de albay Papado­pulos başkanlığında “Albaylar Cuntası” ile karanlık bir döne­me girdi. Siyasal kurumların meşruiyet kaybı işlerini kolay­laştırır ve anayasa ilga edilir.

    Cuntanın sonunun başlangıcı Yunanistan’da 1967-74 yılları arasında hüküm süren Albaylar Cuntası sırasında, 17 Ekim 1973’te Atina Teknik Üniversitesi öğrencileri rejime karşı ayaklanmış, çıkan olaylarda 34 öğrenci ölmüş, yüzlercesi yaralanmış, binlercesi sıkıyönetim ilanından sonra kurulan askerî mahkemelerde yargılanmıştı.

    Aralık 1967’de bu kez gene­rallerin desteğiyle Kral Kons­tantin bir karşı darbe ile ik­tidarı ele geçirmeye çalışırsa da başarısız olur ve Roma’ya sürgün gider. Yunanistan top­lumunun kurucu kabusu olan cunta, 1973’te bir referandum­la monarşiye son verir.

    Muhalefet içerde ve dışar­da direnir. Bugüne kadar anıl­maya devam eden 17 Kasım 1973’de politeknik okulunun tanklarla işgali öğrencileri ayaklandırdığı gibi halkı da so­kaklara döker. Kıbrıs olayları ise cuntanın cenaze marşını çalar. Yunanistan cuntacıla­rı bin yıllık cezalara mahkum edilir ve toplumsal vicdanda asla affedilmeyen bir örnek olarak tarihe geçerler. Geniş insan yığınlarının kendi deneyimleriyle kendi güzergahlarını inşa etmesi­nin önündeki en önemli en­gellerden biri, onların siyasal kültürlerini tahrip eden dar­beler olmuştur. Darbeler her ne kadar bir devlet iktidarına yönelik olsa da halkın iradesi­nin hiçe sayılması ve hüküm­süz kılınması anlamına gelir. İnsanlığın daha güzel bir dün­yaya yürüyüşü, geleceğin yeni­den inşası mümkün olacaksa bu, birilerinin toplumu tapulu malı gibi görüp güya bir takım “ulvi amaçlar” adına, aslında bir azınlığın çıkarları için yap­tığı hamlelerle değil; “havada kuş, suda balık” gibi çok olan­ların “kahreden ve yaratan­lar”ın ortak eseri olacaktır.

  • Ya Caesar başa ya kuzgun leşe: Eski Roma

    Julius Caesar bugünün terimleriyle “darbeci” bir diktatördü. MÖ 49’da askerleriyle ülkenin kuzey sınırı olan Rubicon Nehri’ni geçtiği anda, yasaları çiğnemiş oldu. Darbe başarılı oldu ama Roma dünyası kanlı bir içsavaşa gömüldü. Caesar da beş yıl sonra öldürülecekti.

    Julius Caesar (Sezar) MÖ 10 Ocak 49’da, yanına komutasındaki kuvvet­lerden sadece XIII. lejyonu alarak Rubicon Nehri’ni geç­ti. “Rubicon’u aşmak” ve­ya “Rubicon’u geçmek”, bu­gün birçok dilde “gemileri yakmak” anlamında kulla­nılıyor. Bunun nedeni, Ca­esar’ın bu nehri aşarak ta­mamen yasadışı bir konuma geçmeseydi. Bugün nerede olduğu tartışılan Rubicon Nehri, Roma Cumhuriyeti için kuzeydeki sınırdı; çeşitli eyaletlerde ordulara komuta eden valiler bu sınırda lejyon­larından ayrılır, Roma kenti­ne yalnız girerlerdi. Galya Va­lisi olarak görevi MÖ 1 Ocak 49’da sona ermiş olan Julius Caesar’ın bu sınırı ordusuy­la birlikte geçmesi, bugünün iafadesiyle bir askerî darbe yapmak anlamına geliyordu.

    Sonraki dönemlerin ya­zarlarına göre, Caesar ver­diği bu kararın öneminin bilincindeydi. Tam nehrin önüne geldiğinde, Yunanca iki sözcük söylemişti. Ati­nalı komedi yazarı Menan­der’dan aldığı bu cümlenin Latincesi alea iacta est, yani kelimesi kelimesine “zarlar atıldı”ydı. Biz bunu Türkçe’ye “ok yaydan çıktı” diye çevire­biliriz veya “ya devlet başa ya kuzgun leşe” diye okuyabili­riz. Yani Caesar, o noktadan sonra geriye dönüşün sözko­nusu olmadığını biliyordu; ya Roma’yı ele geçirecek ya da “hostis” yani düşman veya va­tan haini ilan edilecek, hayatı bitecek veya kaçmak zorunda kalacaktı.

    Sezar’ın Torino Antik Eserler Müzesi’nde bulunan “Tusculum portresi”, yaşarken yapılmış ender büstlerinden biri.

    Caesar’ın attığı zar onun lehine sonuçlandı. Nehri geç­tikten az sonra Arminium kentine geldiğinde direnişle karşılaşmadı. Roma’daki taraf­tarlarından bazıları kaçarak yanına gelirken, Roma Senato­su’nun çoğunluğunu oluşturan muhalifleri, meşruiyetin sim­gesi olan başkenti, senatoyu, hatta İtalya’yı bile terkederek önderleri Pompeus ile kaçtılar ve Yunanistan’a geçtiler.

    Pompeus ve senatörler kaçmıştı ama Caesar siyasal otorite açısından boş bir şehre girmişti. Caesar’ın taraftarları onun popülist siyasi programı­nı destekliyordu. Karşı tarafta ise hırsları bakımından Cae­sar’dan farkı olmayan Pom­peus gibi önderler, Cicero gibi gerçekçi veya Cato gibi ilkele­rinden taviz vermeyen katı po­litikacılar vardı. Cicero, “sanki Romulus’un çamurunda de­ğil de Eflatun’un Devlet’inde yaşıyormuş gibi konuşuyor” diyerek, Cato’nun ne kadar gerçeklerden kopuk oldu­.

    ğunu belirtiyordu. Aslında Ca­esar’ın baş düşmanı, Cato’nun iddia ettiği gibi Cumhuriyet’in ilkeleri, siyasi özgürlük, sena­tonun itibarı filan değil, ona çok benzeyen Pompeus’tu. Bu­nu sezen Cicero, hangi taraf kazanırsa kazansın sonucun aynı olacağını, Roma’nın köle­leşeceğini söylemişti.

    Fransız ressam Adolphe Yvon’un, Caesar’ın Rubicon Nehri’ni geçişini gösteren resmi (1875).

    Aradan çok geçmedi, bü­tün Roma dünyasına (İspanya, Balkanlar, Mısır ve Akdeniz) yayılan dört yıllık bir içsa­vaş başladı. Pompeus komu­tasındaki Roma Senatosu’nun orduları, MÖ 48’de Yunanis­tan’ın kuzeyinde Pharsalus sa­vaşında Caesar’a yenildi; Pom­peus Mısır’a kaçarak orada öldürüldü. Ancak bu büyük zafere ve Caesar’ın düşman­larını bağışlama politikası­na rağmen, Afrika ve İspan­ya’daki asileri sindirmesi üç yıl daha sürdü (MÖ 45’e ka­dar). Caesar, Rubicon’u geç­tikten beş yıl sonra MÖ 44’te öldürüldü. Bu süre içinde Ro­ma’ya arada bir uğruyor he­men tekrar sefere çıkıyordu; başkentte geçirdiği en uzun süre öldürülmeden önceki beş aydı. Roma dünyasında yaşayan sıradan insanlar bu süre içinde rakip orduların mücadeleleri arasında sıkıştı ve savaşın yolaçtığı suç dalga­sından nasiplerini aldı.

    Burada barışı terkediyor,
    yasayı çiğniyorum
    Kader, senin peşinden gidiyorum
    Antlaşmalara elveda
    Yargıcımız savaş olsun
    bundan sonra.

    (Caesar’ın darbesinden yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra Pharsalia adlı kitabında bu olayları yazan şair Lucanus’tan…)

    Peki Caesar’ı lejyonuyla birlikte Rubicon Nehri’ne ge­tiren neydi? Kağıt üzerinde şu gerekçeler vardı: Julius Cae­sar, bu olaylardan on yıl önce Senato tarafından Galya vali­liğine atanmıştı. Böylece hem zengin olacak, hem şöhretini artıracaktı. Soylu ancak yok­sul bir aileden gelen Caesar, kariyeri boyunca para sıkın­tısı çekmiş, parlak askerî ye­teneklerini gösterme imkanı bulamamıştı. Galya’da (bu­rası, kuzey İtalya, İsviçre ve güney Fransa’nın bir bölümünü kaplayan bir eyaletti) emrinde­ki lejyonlarla büyük bir fetih hareketine girişti. Bu topraklarda yaşayanların küçük ka­bileler halinde bölünmüş olması işini kolaylaştırdı; müthiş bir imha ve katli­am politikası yürüttü. Kendi propagandası­nı büyük bir ustalıkla yaptı; Galya Savaşları adlı eserini yazarak başa­rılarını bütün Roma’nın öğren­mesini sağladı. İlk beş yıllık görev süresinin bitiminde, Ro­ma’daki güçlü müttefiki Pom­peus sayesinde valiliği bir beş yıl daha uzatıldı. MÖ 48’in son günü artık görevi sona eriyor, Roma’ya geri dönmesi gere­kiyordu. O sırada Pompeus’la dostluğu da düşmanlığa dö­nüşmüştü. Caesar, Roma’da kendisini neyin beklediğini bi­liyordu: Görevini suiistimal et­tiği iddialarıyla yargılanacak, siyasi hayatı (belki de hayatı) sona erecekti.

    Roma Cumhuriyeti, her­hangi bir önderin tek başına iktidar sahibi olmaması üze­rine kuruluydu. Devletin ba­şında bile bir değil iki kişi bu­lunuyor, bu konsüller bir yıl­lığına seçiliyordu. Romalılar bu konuda o kadar titizdiler ki, onları düşmanlarının en bü­yüğü Hannibal’den kurtarmış olan büyük komutan Scipio Africanus’u bile, rüşvet almak, zimmetine para geçirmek gibi iddialarla suçlamışlardı. Sci­pio Africanus taşradaki villa­sına çekilerek orada ölmüş­tü (MÖ 183). Bu olaylar Cae­sar’ın darbesinden çok önce yaşanmıştı ama Roma’nın bü­yük komutanlar karşısındaki nankörlüğü çok iyi biliniyordu ve Caesar’ın harekete geçme­sinde rol oynamış olabilirdi.

    Aslında Julius Caesar’ın darbesi bir ilk değildi. Bu işi ilk yapan, kırk yıl önce Sulla olmuştu; ancak Roma’ya ku­zeyden değil güneyden girmiş­ti. MÖ 88’de konsül olan Sulla, Kral Mithradates’in ayaklan­masını bastırmak üzere as­kerleriyle Anadolu’ya geçmiş­ken, Roma’daki rakibi Marius, çevirdiği entrikalarla Sena­to’nun bu görevi ondan alıp kendisine vermesini sağla­mıştı. Sulla Roma’dan gelen böyle bir emre boyun eğecek biri değildi. İtalya’ya döndü, lejyonlarını Roma’nın üzerine sürdü: Bunu yapan ilk komu­tandı. Tekrar doğudaki sava­şın başına getirildi, görev ta­mamlandıktan sonra yeniden Roma’nın üzerine yürüyerek kendisini diktatör seçtirdi. Bir terör rejimi kurarak muhalif­lerini yargılamadan yok etti.

    Caesar ile Sulla arasında iki fark vardı: Askerlerini Roma’ya sürmeye karar verirken, Sul­la’nın bütün kurmayları, birisi hariç, ona katılmayı reddet­mişti; kırk yıl sonra Caesar’ın bütün kurmayları, birisi hariç onun peşinden gitmeyi kabul etmişti. Yani kırk yılda çok şey değişmişti. İkinci fark ise, Cae­sar’ın diktatör olduktan sonra, otoritesini kabul eden bütün muhaliflerini bağışlamasıydı.

    İlk darbeci Sulla Lucius Cornelius Sulla ve Gaius Marius, Roma için savaşmıştı. Tarihin kaydettiği ilk darbeyi gerçekleştiren Sulla kendisini diktatör ilan eti ve M.Ö. 80’e kadar hüküm sürdü.

    Savaşta başarı kazanan ko­mutanlar neden Roma yasa­larını çiğnemeyi böyle kolay­lıkla göze alıyorlardı? Eski ta­rihçiler de, yenileri de, bunun kökenini Roma ordusunun MÖ 100’lerin başında geçirdi­ği evrimde buluyor. Ordunun değişmesinin nedeni de Roma Cumhuriyeti’nin kent devleti olmaktan çıkıp dünya impara­torluğuna dönüşmesi olmuştu. MÖ 107’de yapılan reformlar­dan önce, Roma ordusu pro­fesyonel olmayan, toprak sa­hibi yurttaşlardan kurulu bir orduydu. Capite censi deni­len topraksız yoksullar, kendi silahlarını sağlayacak ekono­mik koşullara sahip olmadık­ları için orduya kabul edilmi­yordu. Roma yurttaşları için askerî hizmet, bir vatandaşlık görevi ve ayrıcalık kabul edili­yordu; bu askerler kendilerini esas olarak şu veya bu komuta­na değil devlete yani Senato’ya bağlı hissediyorlardı.

    Devrik konsül Marius İç savaşta yenilen büyük reformcu Gaius Marius, Sulla tarafından M.Ö. 87’de Afrika’ya sürüldü. Pierre Nolasque Bergeret’nin “Marius, Kartaca yıkıntılarında meditasyonda” isimli 18. yüzyıl tablosunda, devrik Roma konsülü sürgünde tasvir ediliyor.

    Ancak ordu, egemenliği ge­nişleyen bir devlete yetmeme­ye başlayınca, Marius’un MÖ 107’de yaptığı reformlarla bü­yük ölçüde değişti. Artık top­raksız ve yoksul da olsa herkes orduya katılabilecekti; bundan böyle asker olmak insanların itibar ve toprak kazanması­nın bir aracı haline gelecekti. Marius MÖ 105’te, bu yoksul askerlere terhis olduktan son­ra toprak verilmesi için Se­nato’yu sıkıştırdı ve Afrika’da askerlerini yerleştirecek kolo­niler kurdu. O tarihten sonra Roma lejyonlarının kendileri­ne toprak sözü veren güçlü bir komutana duydukları bağlılık yavaş yavaş Senato ile arala­rındaki bağı gölgede bıraktı.

    Marius’un bu reformla­rından sonraki yüzyıl, Roma Cumhuriyeti ve Senatosu için dış ve iç savaşlarla dolu, şu ve­ya bu komutanın, lejyonlarına güvenerek iktidarı ele geçir­meye çalıştığı bir kaostan iba­retti. Kademe kademe yıkı­lan eski rejim, MÖ 30’da artık yerini tek bir önderin (impa­rator) hem vilayetlere hem senatoya hem orduya hakim olduğu başka bir rejime bırak­tı. Senato, Caesar darbesinden yüzyıl sonra öyle itibar kay­betmişti ki, İmparator Caligu­la atı İncitatus’u senatör seç­tirebilmişti. Hikaye doğru ol­masa bile, Roma Senatosu’nun içine düştüğü acıklı durumu çok iyi gösteriyordu.

  • YAŞARKEN YAZILAN TARİH 2

    15 Temmuz 2016 darbe girişimi, gündelik siyasi çekişmelerin çok öte­sinde, Türkiye’deki de­mokrasinin geleceği ve demokratik kurumla­rın işleyişi üzerine te­mel, tarihî meseleleri gündeme taşıdı. Yakın tarihimizde büyük tahribat ve as­kerî vesayet anlamında adeta bir gelenek ya­ratmış olan darbe, bu defa ordu ve devlet içe­risinde titizlikle, gizli­likle örgütlenmiş, ulus­lararası destekli ve dinî bir yapılanma tarafın­dan gerçekleştirilmek istendi.

    20. yüzyıldaki darbe veya muhtıra hadisele­rinde, ağır siyasi krize bağlı olarak, gerek yö­netimde gerekse sokak­ta meşruiyeti sarsılmış sivil idareler bulundu­ğu; darbecilerin de buna bağlı olarak halkın bü­yük çoğunluğunun hoş­nutsuzluğunu eylemle­rine bahane ettiği gö­rülmüştü. 15 Temmuz darbe girişimi ise her­hangi bir meşruiyet so­runu olmayan bir hükü­mete karşı, ordu, güven­lik, yargı kurumlarının hiyerarşik ve resmî ya­pısı içerisine yerleşmiş bir kesim tarafından yürütüldüğü gibi; toplu­mun farklı eğilimlerin­den ezici bir çoğunluk tarafından da baştan itibaren reddedildi.

    Meşruiyeti zaten ol­madığı gibi temsil ka­biliyeti de bulunmayan bu girişimin failleri, si­lahsız insanların üzeri­ne ateş açarak, meclisi ve devlet kurumlarını bombalayarak, kısaca­sı bir terör havası ve korku yaratarak ülke idaresini ele geçirmeyi planladılar.

    Cumhurbaşkanı Tay­yip Erdoğan’ın “diji­tal karşı müdahalesi”, sokağa çıkan vatan­daşların cesur direni­şi, ordunun ve güven­lik kuvvetlerinin önemli bir kısmının darbe gi­rişimine tutum alma­sı, siyasi partilerin et­kin ve anında muhale­feti, medyanın kararlı bir şekilde darbecilere karşı durması, 15 Tem­muz girişimini akamete uğrattı.

    Gezi protestoların­dan sonra Türkiye’de son üç yıl içinde tarih bir kere daha yaşarken yazılıyordu. Bir tarih dergisi olarak 15 Tem­muz’u görmezden gele­mez, onu dostlar alış­verişte görsün yaklaşı­mıyla birkaç sayfayla geçiştiremezdik. Aynı Gezi’de olduğu gibi, yine bir “fevkalade nüsha”y­la, baştan aşağı sadece askerî darbelerin dünü ve bugününü konu alan bir özel sayıyla karşını­za çıkıyoruz.

    “Yaşarken Yazılan Tarih II” sayısı, gelece­ğe not düşmek üzere ha­zırlandı. Darbeleri tari­he gömmüş, barış içinde yaşayan, farklılıkların zenginliğiyle yükselen, laik ve demokratik bir toplum özlemiyle…

    DAKİKA DAKİKA ‘EN UZUN GECE’ VE SONRASI…

    Türkiye 15 Temmuz’da tarihinin en uzun, en zor gecesini yaşadı. Bütün dünya nefesini tutarak askeri darbe girişiminin felaket filmini andıran dehşet verici görüntülerini izledi. Dakika dakika o tarihi gece ve sonrasında yaşananlar…

    15 Temmuz’un sarsıcı bilançosu

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 30 Temmuz saat 21:40’ta yaptığı açıklamaya göre 15 Temmuz darbe girişiminde toplam 237 kişi hayatını kaybetti, 2.191 kişi yaralandı. Soruşturmalar kapsamında gözaltına alınanların sayısı 18.699, tutuklananların sayısı 10.137. 19 Temmuz’da yapılan resmi açıklamada 104 darbecinin öldürüldüğü duyurulmuştu. 31 Temmuz itibariyle kamu kurum ve kuruluşlarında işten çıkartılanların sayısı ise 70.000’e ulaşmış durumda.

    15 TEMMUZ 2016

    22:00

    Bir grup asker Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerini Anadolu’dan Avrupa’ya geçiş yönünde trafiğe kapattı. Savaş uçaklarının Ankara’da Cum­hurbaşkanlığı Sarayı, TBMM ve MİT’in üzerinde alçak uçuş yaptığı haberleri yayılıyor.

    22:10

    Ankara’da bir askeri helikopter MİT binası ve Genelkurmay’a ateş açtı. Kamu binaları önünde polis ve asker karşı karşıya geliyor.

    22:15

    Oran’daki TRT Genel Müdürlüğü binası askerlerce basıldı.

    22:25

    Genelkurmay karargâhından silah sesleri yükseldi, bina emniyet güç­leri tarafından ablukaya alınırken bölgeye ambülanslar sevk edildi. Bir helikopter binayı kuşatan polislerle civarda toplanan halkın üzerine ateş açtı.

    22:00

    22:30

    Genelkurmay Başkanlığı hesabın­dan akredite gazetecilere gönde­rilen e-mail’de TSK’nın yönetime el koyduğu bildirildi.

    22:35

    İstanbul’da 1. Ordu’ya bağlı kuvvetler İstanbul Atatürk Hava­limanı’nın girişini zırhlı araçlarla kapattı. Askerler kontrol kulesine girdi. Ankara’da halk Kızılay mey­danında toplanmaya başlıyor.

    22:40

    Yenimahalle’deki MİT binasına yoğun saldırı. Süper Kobra heli­kopterlerin açtığı ateşe yerden karşılık veriliyor. Gölbaşı’ndaki Polis Özel Harekât binası iki F-16 tarafından bombalandı.

    22:45

    Başbakan Binali Yıldırım bağlan­dığı televizyon kanalında açıkladı: “Doğrusu bir kalkışma ihtimali üzerinde duruyoruz, bu girişime izin vermeyeceğiz…”.

    22:50

    Kadıköy’deki Moda Deniz Kulubü­nün bahçesine helikopterler indi, silah sesleri duyuluyor. Burada bir düğüne katılan Hava Kuvvet­leri Komutanı Abidin Ünal ve üst düzey bazı komutanlar helikopte­lere bindirilip götürüldü.

    23:00

    Sosyal medyada yoğun mesaj trafiği. Askeri hareketlenmenin teröre karşı önlem mi yoksa darbe girişimi mi olduğu tartışılıyor.

    23:15

    Başbakan Binali Yıldırım attığı tweet’te hadiseleri “kalkışma” diye nitelendirdi ve vatandaşları meydanlarda toplanmaya davet etti. Meclisteki tüm siyasi partiler darbe girişimini kınıyor.

    23:20

    İstanbul Bayrampaşa’daki Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünün girişi zırhlı askeri araçlarla kapatıldı.

    23:30

    Televizyonlar Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın darbeci as­kerler tarafından rehin alındığını duyuruyor.

    23:45

    TSK’nın resmi internet sitesinden yönetime el koyulduğu açıklandı. Taksim’e çıkan askerler meydanı kontrol altına alıyor.

    23:47

    İstanbul Kısıklı’da Recep Tayyip Erdoğan’ın evinin bulunduğu cadde trafiğe kapatıldı, özel ha­rekat polisleri Cumhurbaşkanının evinin önünde yoğun güvenlik önlemleri aldı.

    00:00

    Televizyonlarda “Askeri kal­kışma FETÖ mensubu bir grup subay tarafından yapılmaya çalışılmaktadır” haberleri. Bir grup asker Çankaya’da Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’na girmeye çalışıyor. Başka bir grup asker İstanbul AKP İl Başkanlığı binasına girdi.

    16 TEMMUZ 2016

    00:02

    Askerlerin ele geçirdiği TRT’den TSK’nın yönetime el koyduğuna dair Yurtta Sulh Konseyi imzalı bir bildiri okundu. Cumhurbaşkanlığı kaynaklarınca, bildirinin korsan olduğu, itibar edilmemesi gerekti­ği açıklaması yapıldı.

    00:15

    İstanbul Emniyet Müdürlüğü önünde toplanmaya başlanan halkın üzerine bir askeri helikop­terden ateş açıldı.Vatan Caddesi TIR’larla kapatıldı. Emniyet’in üzerinde uçan helikopterler binanın önüne indi. Türksat, TRT yayınlarını kesti.

    00:30

    Ankara Emniyet Müdürlüğü dar­beciler tarafından bombalandı.

    00:37

    CNN Türk’e cep telefonuyla bağ­lanan Cumhurbaşkanı Erdoğan halkı milli iradeye sahip çıkmak için meydanlara inmeye çağırdı. Cuntacı askerler Aksaray Orduevi­nin önüne dokuz tank getirdi.

    00:40

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıç­daroğlu “Bu ülke darbelerden çok çekmiştir, aynı şeylerin yaşanma­sını istemiyoruz” dedi. Bakırköy ve Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılıkları kalkışmayı ger­çekleştirenlere karşı askeri darbe suçlamasıyla ilk soruşturmaları başlattı.

    00:45

    Marmaris’te bulunan Cumhur­başkanı Recep Tayyip Erdoğan bulunduğu otelden ışıkları söndü­rülmüş bir helikopterle ayrılarak Dalaman Havalimanı’na doğru yola çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Türkiye genelindeki 85.000 caminin imamına gönde­rilen SMS’ler üzerine camilerden ezan ve sala sesleri yükseliyor. Birçok kentte cami ve belediye hoparlörlerinden sokağa çıkma çağrısı yapılıyor.

    00:48

    ABD’den ilk açıklama. Beyaz Sa­ray Ulusal Güvenlik Sözcüsü Ned Price, Başkan Obama’nın darbe girişimi hakkında bilgilendirildiği­ni söyledi.

    00:50

    TRT yayınlarını kesen Türksat’ın Ankara’daki uydu istasyonuna helikopterlerle saldırı düzenlendi.

    00:55

    00:55

    Vatandaşların Erdoğan’ın ve hükümet üyelerinin sokağa çıkma çağrısına uyduğu görül­dü, kalabalıklar AKP binaları önünde, hadiselerin gerçekleş­tiği noktalarda ve meydanlarda toplanmaya başladı. Halkın giriş kapısı önünde toplanması üzerine Atatürk Havalimanı önündeki askerler geri çekiliyor. Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Süper Kobra helikopterler ve F-16’lar tarafın­dan vuruldu.

    01:01

    Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, telefonla bağlandığı televizyon kanalında “Bu, TSK içindeki bir cun­tanın kalkışma girişimidir” dedi.

    01:02

    Cumhurbaşkanlığı külliyesinin üzerinde alçalan bir helikopter yapıyı uzun süre ağır makinalı silahlarla taradı. Yerden karşılık veriliyor.

    01:09

    Tekbir getiren bir grup Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. Harbiye çevresinde silah sesleri yükse­liyor. Akreplerle Harbiye’den Taksim’e çıkan polisler meydanı kontrol eden askerlerlerle çatış­maya girdi.

    01:10

    1. Ordu Komutanı Ümit Güler, CNN Türk’e telefonla bağlana­rak darbecilerin küçük bir grubu temsil ettiğini, gerekli önlemleri aldıklarını açıkladı.

    01:20

    TSK İnternet sitesinden yapılan ikinci açıklamada sokağa çıkma yasağı ilan edildiği bildirildi.

    01:36

    TBMM genel kurul salonu açıldı. Parlamentoda grubu bulunan bütün partilerin milletvekilleri meclise geliyor. Meclis Başkanı İsmail Kahraman televizyonlara meclisin görev başında olduğunu açıkladı.

    01:09

    01:40

    Boğaziçi Köprüsü’nü kapatan as­kerler, kendilerini protesto eden halkın üzerine ateş açtı. Ölenler ve yaralananlar oldu.

    01:43

    Harbiye’deki TRT İstanbul Rad­yosu darbeci askerlerce basıldı. Askerler ile polis arasında çatışma var.

    01:44

    Cumhurbaşkanı ve beraberinde­kiler THY’nin uçuş kodlarından birini kullanan ATA uçağıyla Dala­man’dan Atatürk Havalimanı’na doğru hareket etti.

    01:45

    Bağcılar’daki Topkule askeri kışla­sındaki asker ile polis çatıştı.

    02:00

    Cuntacılara karşı ilk gözaltılar başladı. Darbecilere ait bir heli­kopter girişimi bastırmaya çalışan F-16’lar tarafından düşürüldü.

    02:01

    TRT İstanbul Radyosu önüne iki helikopter indi. Duraklayan çatış­malar yeniden şiddetlendi.

    02:08

    Ak Parti Genel Merkezi önünde toplanan halkın üzerine helikop­terlerden ateş açıldı.

    02:20

    Gölbaşı’ndaki Özel Harekat Daire Başkanlığı’na hava saldırısı. 17 polis hayatını kaybetti (Daha sonra bu rakam 47’ye çıkacak). Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü de vuran bir helipter Gölbaşı’nda düşürüldü.

    02:22

    Cumhurbaşkanlığı külliyesine gir­meye çalışan üçü rütbeli 13 asker gözaltına alındı.

    02:35

    TBMM, savaş uçakları tarafından bombalandı. Binada büyük hasar var.

    02:44

    Genelkurmay binası önüne bir askeri helikopter indi, bir patlama oldu.

    02:50

    Cumhurbaşkanının uçağı Atatürk Havalimanı’na indi.

    02:53

    Unkapanı Köprüsü’nde ilerleyen askeri araçlar halk ve iş makinaları tarafından durduruldu.

    02:55

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi binası çevresinde yoğun silahlı çatışmalar yaşanıyor.

    02:57

    Beşiktaş’taki başbakanlık ofisini ele geçirmeye çalışan askerlere polis silahla karşılık verdi.

    03:00

    TRT normal yayın akışına döndü. TRT Genel Müdürlüğü binasını basan askerler gözaltına alındı. TBMM binasına yaklaşan bir helikopter yaylım ateş açıyor. ABD, AB ve NATO’dan Türkiye’de­ki demokratik kurumlara saygı çağrıları geliyor.

    03:06

    Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’te konakladığı otele ikinci saldırı düzenlendi. Binanın içine giren komandolar oda oda Erdoğan’ı ararken çatışmalar yaşandı, korumalardan yaralananlar ve ölenler var.

    03:10

    TBMM ikinci kez yoğun bir bom­bardımana maruz kaldı. Başbakan Yıldırım, Ankara semalarının hava trafiğine kapatıldığın, uçuş yapan bütün askeri araçların füzeyle vurulacağını açıkladı.

    02.44

    03:16

    Cuntacı askerler Kadıköy’deki Türk Telekom binasına girdi. Meclis’te olağanüstü toplanan milletvekileri binada oluşan hasarı belgeleyen ilk görüntüleri yolluyor. Yayınlara telefonla bağlanan milletvekilleri, sığınakta bulunduklarını bildiriyor.

    03:20

    Anadolu Ajansı, AKP’nin reklam­cısı Erol Olçak ve 16 yaşındaki oğlunun Boğaziçi Köprüsü’nde açılan ateş sonunda hayatlarını kaybettiğini duyurdu.

    03:25

    Doğan TV Center darbeci askerler tarafından basıldı. CNN Türk ekranlarına boş stüdyo görüntüsü veriliyor. Açık bırakılan mikrofon­dan binanın içindeki tartışmalar ve arbede sesleri duyuluyor.

    03:30

    Recep Tayyip Erdoğan yaptığı basın açıklamasında Marma­ris’te kaldığı otelin kendisinin ayrılışından 20 dakika sonra saldırıya uğradığını duyurdu. TBMM bir kez daha havadan bombalanıyor.

    03:45

    Ankara Emniyet Müdürlüğü bir F-16’nın hedefi oldu, bina ağır tah­ribata uğradı.

    03:55

    Beştepe üzerinde alçalan bir heli­koptere saraydan ateş açıldı.

    04:00

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı FETÖ/PDY bağlantılı yargı ve ordu mensupları hakkında gözaltı kararı verdi. Digitürk yayınları darbe girişimcileri tarafından durduruldu.

    04:07

    Cumhurbaşkanı Erdoğan Atatürk Havalimanı’nda kendisini kar­şılayan vatandaşlara konuşma yapıyor: “Milletin üzerinde hiçbir güç yoktur”.

    04:20

    Askerler Hürriyet binasını ele geçirdi. Halkın ve polisin müdaha­lesiyle darbecilerden arındırılan CNN Türk televizyonu yeniden yayına başladı. Kanal yetkilileri baskın ve kurtarılma anlarını anlatıyor.

    04:42

    Marmaris’teki otele üçüncü saldırı. Deniz tarafından yaklaşan bir askeri helikopter binayı taradı. Helikopterlerden inen yüzleri maskeli ve ağır silahlı komandolar oteli ablukaya aldı. Çıkan çatış­mada beş polis yaralandı.

    05:00

    A.A., Genelkurmay binasını kuşa­tan polislerin içerdeki darbecilere “teslim olun” çağrısı yaptığı bilgi­sini geçti. Cumhubaşkanlığından açıklama: “Tehlike henüz geçmiş değil. Millet sokaklarda olduğu müddetçe darbeci hainler bu aziz millete diz çöktüremeyecek”.

    05:15

    Hürriyet binası kurtarıldı, askerler gözaltına alındı. Atatürk Havalima­nı’ndaki tüm askerler dışarı çıkartı­larak müsadere altına alınıyor.

    05:20

    Boğaziçi Köprüsü’nde konuşlanan tanktan halkın üzerine top atışı yapıldı.

    05:30

    İstanbul’daki Çengelköy polis karakolunu ele geçirmek isteyen askerlere polis ateşle karşılık verdi.

    05:45

    Harbiye’deki TRT İstanbul Radyo­su’nu ele geçiren askerler teslim oldu.

    06:00

    Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılı­ğı Özel Harekat Merkezi’ndeki olayların kontrol altına alındığını, darbe girişimiyle ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı. Atatürk Ha­valimanı uçuşlara açıldı. İstanbul Boğazı deniz ulaşımına kapatıldı.

    06:30

    Türksat’ı bombalayan askeri heli­kopter Gölbaşı’nda düşürüldü.

    06:40

    Beştepe’deki Jandarma Genel Ko­mutanlığı bir F-16 tarafından vu­ruldu. Ankara Emniyet Müdürlüğü bir hava saldırısına daha uğradı.

    03:55

    06:43

    Cumhurbaşkanlığı külliyesi yakın­larına iki bomba daha atıldı.

    06:50

    Başbakan Binali Yıldırım, Genel­kurmay Başkanlığına 1. Ordu Ko­mutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın vekaleten atandığını bildirdi.

    07:00

    Cumhurbaşkanlığı külliyesi yakınındaki Jandarma Genel Komutanlığı’nın bulunduğu kavşakta sivil halkın üzerine askeri uçaktan bomba atıldı. İçişleri Bakanlığı, FETÖ mensubu 336 kişinin gözaltına alındığını açıklandı.

    07:10

    İstanbul Türk Telekom santralin­deki askerler teslim oldu.

    07:15

    Boğaziçi Köprüsü’nde saatler süren bir operasyondan sonra askerler teslim oldu. Sivil halk as­kerlere linç girişiminde bulundu. Olayları görüntüleyen Hürriyet gazetesi fotomuhabiri Selçuk Şa­miloğlu, öfkeli kalabalığın elinden son anda kurtarıldı.

    07:35

    Etimesgut’taki Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutan­lığı’nda, darbe girişimine katılan askerler, yerleşkedeki diğer asker­ler tarafından polise teslim edildi. Askerler polis araçlarına rütbeleri sökülerek bindiriliyor. Türkiye genelinde 754 TSK mensubunun gözaltına alındığı açıklandı.

    07:41

    Genelkurmay binasından dışarıya çıkartılan tank, barikat görevi gören kamyonlara ateş açıyor.

    07:50

    Özel harekât polisleri Kuleli Aske­ri Lisesi’ne operasyon düzenledi. İçerdeki öğrenci ve subaylara “teslim ol” çağrısı yapılıyor. Beş general ve 29 albay İçişleri Bakanı Efkan Ala tarafından görevden uzaklaştırıldı.

    08:00

    Cep telefonlarına “Tüm halkı­mızı milli iradeye, demokrasiye sahip çıkmak üzere meydanlara bekliyoruz. Türkiye Cumhuriyet Devleti imzalı” SMS mesajları gönderiliyor.

    08:16

    Boğaziçi Köprüsü kısmen trafiğe açıldı.

    08:32

    Asker, darbe girişiminin yönetil­diği Ankara Akıncı 4. Ana Jet Üs Komutanlığına operasyon düzen­leyerek Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ı kurtardı.

    08:40

    Emniyet özel harekât polisleri Jandarma Genel Komutanlığı’nı darbecilerin elinden geri aldı, 200 asker gözaltına alındı.

    09:40

    Genelkurmay Başkanlığı’ndan çıkan 200’e yakın silahsız er ve erbaş polislere teslim oldu.

    09:47

    Türkiye genelinde FETÖ üyesi olduğu öne sürülen 1563 kişi gözaltına alındı.

    09:56

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü trafiğe açıldı.

    10:07

    Genelkurmay Başkanlığı’ndan çı­kan 700 silahsız er ve erbaş polise teslim oluyor.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-577-869x1024.png
    07:35

    10:15

    Bingöl 49. Komando Tugay Komu­tanı Tuğgeneral Yunus Kotaman ile Bolu 2. Komando Tugay Komu­tanı Tuğgeneral İsmail Güneşer gözaltına alındı.

    10:22

    Marmaris’teki otele saldırı düzen­leyen askerler darbe girişiminin başarısız olduğunun anlaşılması üzere bölgeden uzaklaşarak kayıplara karıştı.

    10:35

    Genelkurmay Başkanlığı’nda darbe girişimine katılmadıkları için elleri bağlı olarak odalarda tu­tulan subay ve assubaylar serbest bırakılarak binadan tahliye edildi.

    10:39

    Binali Yıldırım, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın sağ kur­tarıldığını ve görevinin başında olduğunu açıkladı.

    11:00

    Kuleli Askeri Lisesi’ne öğrencile­rin Çengelköy Karakolu baskınına katıldıkları şüphesiyle operasyon yapılıyor. Sahil Güvenlik Komu­tanı Tümamiral Hakan Üstem görevden alındı.

    11:01

    Genelkurmay Başkanı Vekili Orgeneral Ümit Dündar, darbe girişiminin önlendiğini bildirdi.

    11:27

    Genelkurmay karargâhında bulunan darbeci askerler teslim olmak için müzakere talebinde bulundu.

    12:00

    Jandarma Genel Komutanlığı bina­sına operasyon düzenlendi. Bina­dan dumanlar yükseliyor. 200 kadar darbeci asker gözaltına alındı.

    12:57

    Başbakan Binali Yıldırım Çankaya Köşkü’nde kameraların karşısına geçerek kalkışmanın bastırıldığını ve ilk bilançoyu açıkladı: “Toplam 161 şehidimiz, 1.440 yaralımız vardır. Şu ana kadar 2.839 asker gözaltına alınmıştır. Aralarında yüksek rütbeliler de mevcuttur”.

    20:00

    13:30

    Darbeye kalkışan sekiz subay ve astsubayın helikopterle Yuna­nistan’a kaçtığı bildirildi. Türkiye iadelerini talep ediyor.

    14:37

    HSYK Genel Kurulu, Ankara Cum­huriyet Başsavcılığı’nın gözaltı kararı doğrultusunda beş HSYK üyesinin üyeliğinin düşürülmesine karar verdi. HSYK 2. Dairesi, 2.745 hakimi açığa aldı.

    16:08

    Yüksek yargıya operasyon. Daha önce gözaltına alınan 15 Danıştay üyesinden sonra 140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi hakkında gözaltı kararı verildi. 11 Yargıtay ve dört HSYK üyesi gözaltına alındı.

    17:00

    Meclis Genel Kurulu İsmail Kah­raman’ın başkanlığında olağa­nüstü toplandı. Başbakan Binali Yıldırım, siyasi partilere, medya organlarına, halka ve polise darbeye direndikleri için teşekkür ettiği konuşmasının başında İstik­lal Marşı’nın on kıtasını okudu.

    18:10

    2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti ile 2. Ordu Kurmay Başkanı ve Malatya Garnizon Ko­mutanı Tümgeneral Avni Angun gözaltına alındı.

    18:15

    YAŞ üyesi ve eski Hava kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk, 4’üncü Ana Jet Üs Komutanlığı’n­da gözaltına alındı.

    19:30

    Anayasa Mahkemesi üyesi Alpars­lan Altan evinde yapılan arama­dan sonra gözaltına alındı.

    20:00

    Ankara 4. Ana Jet Üssü’ndeki operasyon tamamlandı. 67 asker daha teslim oldu.

    20:30

    Recep Tayyip Erdoğan Kısık­lı’da halka yaptığı konuşmada “ABD’ye sesleniyorum, Pennsylvania’daki bu zatı teslim edin” dedi.

    20:45

    4. Ana Jet Üssü’nde alıkonulan Jandarma Genel Komutanı Orge­neral Galip Mendi’nin kurtarıldığı ve görevinin başına döndüğü açıklandı.

    21:10

    Anayasa Mahkemesi üyesi Erdal Tercan’ın gözaltına alındığı bil­dirildi.

    22:00

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, tüm ağırceza başsavcılıklarına yazdığı yazıda 2.745 hakim ve savcının gözaltına alınmasını ve haklarında soruşturma başlatıl­masını istedi.

    23:05

    Cumhurbaşkanı Erdoğan muha­lefet liderleri Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’yi telefonla arayarak, darbeye karşı durdukları için teşekkür etti.

    23:40

    Recep Tayyip Erdoğan, Çipras ile yaptığı telefon görüşmesinde Yunanistan’dan sığınma talebinde bulunan sekiz darbeci askerin iade edilmesini istedi. Çipras, Türki­ye’de seçilmiş hükümetin yanında oldukların belirtti.

    17 TEMMUZ 2016

    00:30

    Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Meclis Başkanı İsmail Kahraman, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Devlet Bahçeli’yi ara­yarak “dik duruşları” nedeniyle teşekkürlerini iletti.

    01:00

    Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkililerinin darbe tehlikesi­nin devam ettiği gerekçesiyle yaptıkları “demokrasi nöbeti” çağrılarına vatandaşlar Türkiye genelinde meydanları doldurarak cevap veriyor.

    01:00

    01:30

    TSK’da, İçişleri Bakanlığı’nda ve yargıda açığa almalar, yakala­malar, gözaltılar bütün hızıyla sürüyor.

    10:00

    Helikopterle Yunanistan’ın Dedeağaç şehrine kaçan sekiz asker savcı karşısına çıkarıldı. Helikopter, Türkiye’ye geri getiriliyor.

    11:30

    Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın akıbeti hâlâ meçhul.

    13:15

    Adalet Bakanı Bekir Bozdağ: Şimdiye kadar 6.000 kişi gözaltına alındı. Yasal süreç devam edecek.

    13:30

    Rusya Devlet Başkanı Putin, Erdoğan’ı arayarak seçilmiş hükümetin yanında olduklarını belirtti.

    15:00

    Darbe girişiminin çöktüğünü dile getiren Başbakan Yıldırım, “de­mokrasi nöbeti” çağrısını yineledi. Halkı sakin olmaya ve meydanları demokrasi şöleni havasında dol­durmaya davet etti.

    16:03

    Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş: “Bu darbe girişimi ordunun tamamına mal edilemez, vatandaşlarımız bu oyuna gelme­melidir”.

    17:25

    Cuma gecesi nerede olduğu bilin­meyen Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak, Ankara Kocatepe Camii’nde düzenlenen cenaze törenine Genelkurmay Başkanı ve diğer kuvvet komutanlarıyla birlikte katıldı.

    17:30

    Cumhurbaşkanlığı başyaveri Albay Ali Yazıcı tutuklandı, diğer yaverler gözaltında.

    18:40

    Konya 3. Ana Jet Üssü’nde ope­rasyon. Üs komutanı ve yedi asker gözaltına alındı.

    19:25

    Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Mey­danları boş bırakmayacağız, Cumaya kadar alanlardayız”.

    19:45

    Özel harekat polisleri, darbe gecesi cuntacılara destek verdiği gerekçesiyle gözaltına almak istedikleri Sabiha Gökçen Ha­valimanı’nda görevli askerler dire­nince havaya ateş açtı. Askerler gözaltında..

    22:00

    AKP Başkan Yardımcısı Şaban Diş­li’nin kardeşi Tümgeneral Mehmet Dişli gözaltına alındı.

    23:00

    Geniş halk kitleleri Türkiye ge­nelinde meydanları doldurmaya devam ediyor.

    18 TEMMUZ 2016

    01:14

    Recep Tayyip Erdoğan, Kısıklı’da halka yaptığı konuşmada “İdam isteriz” sloganlarına “Eğer Meclis önüme böyle bir karar getirirse, ben bunu onaylarım” cevabını verdi. Hükümetin önemli bir hazır­lık içerisinde olduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı, Çarşamba günü halka bir “müjde” açıklayacakla­rını belirtti.

    11:30

    TMSF Bank Asya’nın faaliyet­lerini geçici olarak durduğunu açıkladı.

    17:30

    12:00

    İçişleri Bakanlığında büyük temizlik: 8.777 personel görevden alındı.

    12:45

    AB’den ve ABD’den on dakika arayla Türkiye’ye anayasal düzene uyma, demokrasi ve insan hakları­na saygı gösterme çağırısı yapıldı.

    13:47

    Emniyet, vatandaşları sosyal medyada darbe girişimini destek­leyenleri ihbar etmeye çağırdı, bu amaçla oluşturduğu mail adresle­rini paylaştı.

    14:40

    Maliye Bakanlığında 1.500 kişi açığa alındı.

    15:40

    Kamu görevlilerinin yurtdışına çıkışı durduruldu.

    16:25

    Yurt genelinde tüm memurların yıllık izinleri askıya alındı.

    19:00

    Haklarında gözaltı kararı alınan hakim ve savcı sayısı 2. 854’e ulaştı.

    19:30

    Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Özel Kalem Müdürü Kurmay Albay Gök’ün darbeci olduğu şüphesiyle gözaltına alınmasının ardından bu göreve Ahmet Ak­yol’u atadı. Akyol, bakanlığın ilk sivil özel kalem müdürü oldu.

    20:50

    Erdoğan CNN International’a ver­diği röportajda yineledi: “TBMM idam cezasını getirirse onay veririm.”

    21:15

    Akın Öztürk’ün de aralarında bu­lunduğu 26 general tutuklandı.

    23:00

    Donanma Komutanlığı Gölcük Deniz Üssünde arama yapılıyor.

    23:30

    Recep Tayyip Erdoğan: “ABD Gü­len’i iade etmek zorundadır”.

    19 TEMMUZ 2016

    08:45

    Derecelendirme kuruluşu Mo­ody’s, Türkiye’nin kredi notunu in­celemeye aldı, Ekonomik büyüme beklentisini %3’e indirdi.

    09:30

    Gezi sürecinin İstanbul Valisi Hü­seyin Avni Mutlu, merkez valiliği görevinden uzaklaştırıldı.

    21:15

    11:00

    MHP Genel Başkanı Devlet Bah­çeli partisinin grup toplantısında “AKP hazırsa idama biz de varız.” dedi

    11:32

    The Times: “14 Türk savaş gemisi kayıp. Donanma Komutanı Ora­miral Veysel Kösele’den Cuma gününden beri haber alınamıyor”.

    12:15

    Başbakan Yıldırım: “Gündüz işimi­ze gücümüze, akşam demokrasi nöbetine devam”.

    13:00

    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komisyonu üyesi Zeid Ra’ad Al Hussein, darbe girişimi sonrası gözaltına alınanların cezaevi koşullarının bağımsız gözlemciler tarafından tespit edilmesi için çağrı yaptı. İdam cezasının yeniden getirilmesinin “yanlış yönde atılacak büyük bir adım” olacağını belirtti.

    23:45

    13:20

    Erdoğan’ın yaveri Yarbay Erkan Kıvrak gözaltında. 257 başbakan­lık çalışanı görevden uzaklaştırıl­dı. Kuzey Deniz Saha Komutanlı­ğı’nda arama yapılıyor.

    13:40

    Genelkurmay Başkanlığı’ndan açıklama: “Darbe girişimi ihtimali MİT tarafından saat 16:00’da haber verildi”.

    14:30

    Diyanet İşleri Başkanlığı öldürülen darbecilere din hizmeti verilme­yeceğini duyurdu.

    16:20

    Milli Eğitim Bakanlığı’nda 15.200 personel açığa alındı.

    16:45

    Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’de insan haklarının tehlikede olduğu­nu duyurdu.

    16:50

    YÖK, 1.577 dekanın istifasını istedi.

    17:45

    Dolar 3 lirayı geçti.

    18:00

    Özel okullarda görev yapan 21.000 öğretmenin lisansı iptal edildi.

    20:30

    Barack Obama darbe girişimi son­rası ilk kez Erdoğan’ı aradı .

    22:00

    Jandarma Genel Komutanlığı’na vekaleten Korgeneral İbrahim Yaşar atandı. Jandarma Komutanı Galip Mendi’nin sağlık sorun­ları nedeniyle GATA’ya yattığı açıklandı.

    23:45

    Yapılan çağrılar üzerine vatan­daşlar meydanları doldurmaya devam ediyor.

    20 TEMMUZ 2016

    09:30

    Gülen, ABD hükümetinden Tür­kiye’nin kendisi hakkındaki iade talebini reddetmesini istedi.

    10:45

    YÖK, akademisyenlerin yurt­dışında vazifelendirilmelerini durdurdu.

    12:20

    SGK, Fethullah Gülen’in emek­li maaşını kestiğini açıkladı. Gülen’in sosyal haklarından yararlandığı anlaşıldı.

    13:15

    Milli Güvenlik Kurulu, Cumhur­başkanı Erdoğan başkanlığında toplandı.

    14:15

    Reuters: “TSK’daki generallerin yaklaşık üçte biri tutuklu,”.

    15:30

    CHP, 24 Temmuz Pazar günü Taksim’de “Cumhuriyet ve De­mokrasi mitingi” düzenleyeceğini açıkladı.

    16:30

    Moody’s’den sonra kredi derece­lendirme kuruluşu Fitch de darbe girişiminin ülke notuna baskı yapıp yapmayacağını izlemeye aldığını bildirdi.

    17:50

    MGK toplantısı sona erdi. Açık­lamayı bakanlar kurulu toplan­tısından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan yapacak.

    19:45

    Standard&Poors Türkiye’nin BB+ olan kredi notunu BB’ye düşürdü. Dolar 3.0769’a yükselerek tarihi zirve yaptı.

    20:50

    Aralarında Balyoz davasındaki cezaları onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanı Ekrem Ertuğ­rul’un da bulunduğu 113 hakim, savcı ve yüksek yargı üyesi tutuklandı.

    21:50

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, El Cezire’ye verdiği röportajda darbe girişimini eniştesinden öğrendiği­ni açıkladı.

    23:20

    Recep Tayyip Erdoğan, MGK’da alınan ve bakanlar kurulunca onaylanan kararı açıkladı. “Ülke genelinde üç ay süreyle olağanüs­tü hal ilan edilmiştir”.

    21 TEMMUZ 2016

    Meclis’ten AKP ve MHP’nin oy­larıyla geçen OHAL yasası Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlü­ğe girdi. Üç aylık dönemler halin­de uygulanacak olan Olağanüstü Hal ile kişi hak ve özgürlükleri kısıtlanabilecek, düzenlemeler kanun hükmünde kararnamelerle yapılabilecek ve Anayasa Mahke­mesi’ne götürülemeyecek.

    26 TEMMUZ 2016

    22 TEMMUZ 2016

    Twitter fenomeni “fuatavni”yi ele geçirmek için yapılan operasyon­da 28 kişi gözaltına alındı. Şüp­helililere FETÖ/PYD ile bağlantılı olarak “sosyal medya üzerinden anayasal düzene karşı koymaya zemin hazırlamak”tan işlem ya­pılıyor. Kamuda işten çıkarmalar, gözaltılar, tutuklamalar devam ediyor.

    23 TEMMUZ 2016

    İlk OHAL kararnamesiı: Gözaltı sü­resi 30 güne çıkarıldı. Açılan karşı davalar yürütmeyi durduramaya­cak. 15’i üniversite, 1043 öğretim kurumu, öğrenci yurdu, 1299 vakıf ve dernek, 35 sağlık kurumu, 19 sendika kapatıldı. Bunların mal varlıkları hazineye devredilecek. Görevine son verilenler kamuda çalışamayacak.

    24 TEMMUZ 2016

    CHP’nin Taksim’de düzenledi­ği “Cumhuriyet ve Demokrasi Mitingi’ne yüz binlerce kişi katıldı. AKP’nin de desteklediği ve üst düzey yöneticileriyle katıldığı mitingde “Ne darbe, ne dikta” diyen CHP lideri, demokrasi, insan hakları ve parlamenter sistemin önemini vurguladı. HDP Eşbaşkanı Demirtaş darbeye karşı hukuki mücadelenin yanında olacağını açıkladı. Kredi derecelendirme ku­ruluşu Fitch, Türkiye’nin notunu düşürdü. Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek, FETÖ’nün üç harf­liler (cinler) sayesinde yayıldığını ifade etti.

    25 TEMMUZ 2016

    Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, Cumhur­başkanı’nın daveti üzerine ilk kez Ak Saray’a çıktı. HDP’nin çağrılı olmadığı görüşmeden sonra CHP’den yapılan açıklamada “Normalleşmeye katkı sağlaya­cak olumlu bir görüşme” ifadesi kullanıldı. Recep Tayyip Erdo­ğan’ın Marmaris’te kaldığı otele baskın düzenleyen “suikast timi” üyesi yedi kişi yakalandı. Hakla­rında yakalama kararı çıkartılan, gazetecilerden 14’ü gözaltına alındı. AB, “İdam cezası getirilirse Türkiye’nin üyelik süreci durur” açıklamasını yaptı. Boğaziçi Köp­rüsü’nün adı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olaraak değiştirildi.

    26 TEMMUZ 2016

    Eski İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu gözaltına alındı. Hainler Mezarlığı Pendik’te açıldı. Bir televizyon kanalında olaylarda hayatını kaybeden siviller için şehit ifadesini kullanmamakta ısrar eden profesör Nurşen Mazıcı hakkında Marmara Üniversitesi yasal ve idari takibat başlatacağı­nı açıkladı.

    27 TEMMUZ 2016

    Genelkurmay: “Ordunun sadece %1,5’u darbeye katıldı”. İçişleri Yeni kanun hükmünde kararna­meye göre askeri liseler kapatıla­cak, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanacak olan harp okulların­daki öğrencilerin ilişiği kesilecek, subay ihtiyacı üniversitelerden karşılanacak, GATA sağlık bakan­lığı bünyesine alınacak. İhraç ka­rarnamesi: Toplam 1684 general, subay ve astsubay ordudan atıldı.

    28 TEMMUZ 2016

    Erdoğan, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı’nın Cumhurbaşkanlığı­na bağlanmasını istedi. Gözaltına alınan gazetecilerin sayısı 21’e yükseldi. Kritik YAŞ toplantısı: Üst komuta kademesi yerini korudu. Darbenin emir-komuta zinciri içinde yapılmadığını ilk açıklayan yüksek rütbeli subay olan 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar Genel­kurmay 2. Başkanlığına getirildi. 99 albay, general/amiralliğe terfi etti. Vatandaşlar 14 gündür meydanlarda.

    29 TEMMUZ 2016

    Darbe girişiminde hayatını kay­bedenlerin yakınlarına 88.600, yaralanların yakınlarına 17.719 TL tazminat ödeneceği açıklan­dı. Başbakan Yıldırım: “Hain­lerin yuvalandığı Akıncı Üssü ve darbe girişiminde kullanılan kışlalardan Hasdal, Maltepe, Mamak, Etimesgut Güvercinlik, Kara Havacılık Okulu, bunların hepsi kapatılacak”. İçişleri Bakanı Ala: “49.211 kişinin pasaportu, 330 kişinin sarı basın kartı iptal edildi”. Gaze­teci Bülent Mumay ve Zaman Gazetesi’nin eski yönetici ve yazarlarıyla birlikte gözal­tında bulunan şair ve yazar Hilmi Yavuz, serbest bırakıldı. Cumhurbaşkanı, açtığı hakaret davalarını bir kereye mahsus olmak üzere geri aldığını açık­ladı. Gözaltında bulunan 21 gazeteciden 19’u tutuklandı.

    30 TEMMUZ 2016

    Silahlı terör örgütü üyeliği suçla­masıyla tutuklanan Nazlı Ilıcak Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna konuldu. Aralarında İstanbul’da tutuklu erlerin ve Ku­leli Askeri Lisesi öğrencilerinin de bulunduğu 758 asker serbest bı­rakıldı. Marmaris’teki otele saldırı düzenleyen ve bölgede ormanlık alanda saklanmaya devam eden suikast timinin 12 firari üyesinin etrafındaki çember daralıyor. Timin Çiğli İmamı olduğu iddia edilen “Paşa” lakaplı üyesi ast­subay kıdemli başçavuş Zekeriya Kuzu tutuklandı. CHP, 4 Ağus­tos’ta İzmir’de de bir “Demokrasi ve Cumhuriyet” mitingi düzen­leyeceğini duyurdu. Aralarında Şahin Alpay, Ali Bulaç ve Ahmet Turan Alkan’ın da bulunduğu Za­man Gazetesi’nin altı eski yazarı tutuklanan gazeteciler kervanına katıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT ve genelkurmayın cumhur­başkanlığına, kuvvet komutan­lıklarının savunma bakanlığına bağlanacağını açıkladı.

    31 TEMMUZ 2016

    OHAL kapsamındaki yeni kanun hükmünde kararname Resmi Gazete’de yayımlandı. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığına bağlan­dı. Harp Akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı. Milli Savunma Üniversi­tesi kuruldu. GATA ve diğer askeri hastaneler Sağlık Bakanlığına dev­redildi. 1.389 askeri personel daha TSK’dan ihraç edildi.

  • Silahlı Kuvvetler milletle beraber yürüdü

    1876’da başlayan parlamenter tarihimizin ilk 70 yılında yaşanan müdahalelerin çoğunluğu, toplumun yanında yer alan, hatta bazıları sivil toplumun da katılımıyla yapılan, siyasal-toplumsal tarihimiz açısından olumlu sonuçlar doğuran girişimlerdi. Son 70 yılda ise, demokratik olarak işbaşına gelmiş, halkın önemli bir kesiminin desteklediği hükümetlere karşı yapılmış ve olumsuz sonuçlar doğuran girişimlere tanık olduk.

    Bir bütün olarak silahlı kuvvetlerin olsun ya da bazı subayların emir-ko­muta zincirine aykırı biçim­de kalkışmaları olsun, askerle­rin siyasal yaşamımıza müda­haleleri uzun bir tarih öyküsü oluşturuyor. Nitekim, geçen Temmuz ortasında tanık oldu­ğumuz darbe girişimini, ilginç bir raslantı sonucunda, yakın­çağ tarihimizdeki ilk darbenin 140. yılında yaşadık. Bilindiği gibi Sultan Abdülaziz, 30 Mayıs 1876’da gerçekleştirilen bir dar­beyle tahttan indirilmişti.

    Ancak, bu 140 yıl boyunca saptadığımız darbe, darbe giri­şimi, isyan ya da muhtıra gibi gelişmelere yakından baktığı­mızda, 1912’de Halâskâr Zâbitân grubunun verdiği muhtırayı say­mazsak, ilginç bir başka tesadüf eseri daha karşımıza çıkıyor. Bu da, 1876’dan 1946’ya kadarki ilk 70 yılda rastladığımız müdaha­lelerin, toplumun yanında yer alan, hatta bazıları sivil toplu­mun da katılımıyla yapılan ve siyasal-toplumsal tarihimiz açı­sından olumlu sonuçlar doğuran girişimler olduğu, son 70 yıldır tanık olduğumuz müdahalelerin ise demokratik olarak işbaşına gelmiş, yani toplumun önemli bir kesiminin desteklediği hükü­metlere karşı yapılmış ve olum­suz sonuçlar doğuran girişimler olduğudur.

    15 Temmuz akşamı yaşadı­ğımız darbe girişiminde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ezici ço­ğunluğu anayasal düzenden yana davrandı. Yani kurulu düzene, toplumun büyük bir çoğunluğunun verdiği oylar­la oluşmuş olan iktidara bağlı kaldı. Böylece hem Türkiye ka­ranlık bir geleceğe sürüklen­mekten kurtuldu, hem de iyi yönetildiği takdirde ülkenin demokrasi yolunda yararla­nabileceği bir durum ortaya çıktı. Buna benzer öyküleri, tarihimizde daha önceleri de görmüştük. Nitekim, 140 yıl­lık parlamenter tarihimizin ilk 70 yılında, silahlı kuvvetlerin önemli bir bölümünün toplu­mun çoğunluğuyla aynı yönde davrandığını ve toplumun ya­rarına sonuçlar doğuran bir di­zi eyleme katıldığını biliyoruz.

    1876: Millet olmaya doğru

    30 Mayıs 1876’da gerçekleşen ve Sultan Abdülaziz’in taht­tan indirilmesiyle sonuçlanan darbe, aynı yılın Aralık ayında ilk anayasamızın ilânını, ertesi yılın Mart ayında da ilk mec­lisimizin açılmasını sağladı. Darbeyi gerçekleştiren, paşalar ve Mekteb-i Harbiye öğrenci­leriydi. Ancak, arkalarında çok güçlü bir kamuoyu vardı. Bir yanda 1875’te gerçekleşen if­lâs ve arkasından Bosna-Her­sek’te başlayıp Tuna Vilâye­ti’ne (Kuzey Bulgaristan) kadar yayılan ayaklanmalar, diğer yanda da Batı Avrupa’nın bu nedenlerden ötürü Osman­lı Devleti’ne karşı sert çıkışla­rı, iktisadi hayatı felce uğrat­mıştı. İstanbul’un esnafından medrese öğrencilerine kadar her kesimden insan, memnuni­yetsizliğini dile getiriyor ve so­runlara çözüm istiyordu. Daha sonraki gelişmelerden de an­laşıldığı kadarıyla, anayasa ve parlamento gibi yeniliklere hiç sıcak bakmayan birçok Bâb-ı Âlî paşasının Meşrutiyet’e ge­çişe ses çıkarmayışının nedeni de, bu kamuoyu baskısıydı.

    Böylece, Osmanlı teba­sı olan bireyler, artık Osman­lı yurttaşı oluyorlardı, çünkü açılan Meclis-i Mebusan’daki temsilcileri kanalıyla, kendile­rini yönetecek olan kanunla­rın yapılmasına katılacaklardı. Toplum, temsili rejim yoluy­la millet olma yoluna girmişti. Meclis-i Mebusan üyeleri de üstlerine düşen görevi liyakat­la yaptılar. Saray’ı ve bakanla­rı birçok konuda eleştirerek, denetleme işlevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Bazı değişik­liklerle de olsa, 1908 seçimle­rinde kullanacağımız Seçim Kanunu’nu hazırladılar. Millet­vekillerinden bazıları bu kanun hazırlanırken genel oy hakkı­nın kabulünü istemişlerdi. Bu olmadı gerçi; ama hazırladık­ları kanunda öngörülen bir şey de, ancak 70 yıl sonra, 1946’da uygulamaya koyabildiğimiz tek dereceli seçim ilkesi, yani seç­menlerin doğrudan doğruya milletvekillerini seçmeleriydi. Sultan II. Abdülhamit’in Meş­rutiyet’e son vermesinin ne­denlerinden biri de buydu hiç kuşkusuz.

    Meşrutiyet kutlaması Askerdeni isyancı milisler ve halk Manastır’da Meşrutiyet’i kutluyor, 23 Temmuz 1908. Roni Margulies, Manastır’da İlân-ı Hürriyet (İstanbul, 1997).

    1908-1909: Hâkimiyet milletindir

    23 Temmuz 1908’de Makedon­ya’nın birçok şehir ve kasaba­sında Meşrutiyet’i ilân eden kalabalıklar, asker ve sivil dev­let memurlarıyla halktan olu­şuyordu. Bu kalabalıkları hare­kete geçiren İttihat ve Terak­ki Cemiyeti de, sanıldığı gibi subaylardan oluşan bir örgüt değil, içinde çok sayıda subayın da bulunduğu, ama çoğunlu­ğunu sivillerin oluşturduğu bir örgüttü. Nitekim Cemiyet’in genel merkezinde de siviller hep ezici bir çoğunlukta ol­muştur. 1908 sonbaharında ku­rulan ve askerlerin en çok tem­sil edildiği genel merkezde bile siviller beşe dört çoğunluktay­dı. Toplum ise, rejim değişikli­ğini duyar duymaz, imparator­luğun her yerinde meydanları ve sokakları doldurdu. Kimi­leri özgürlükleri kutlayan, ki­mileri de Osmanlı yönetimine artık adaletin hakim olmasını isteyen sloganlar atıyordu. Ay­nı toplum, Bursa ve Konya’da eski düzenin çıkarcı ve düzen­baz adamlarını vilayetlerinden kovdurmuş, Trabzonlular ise İçişleri Bakanlığı’na valilerini azlettirmişlerdi.

    23 Temmuz 1908 sabahı Karaköy Meydanı, sevinç gösterileri ve bayraklar. La Domenica del corriere, 8 Eylül 1908

    Meclis-i Mebusan, 17 Ara­lık 1908’de açılır açılmaz Ana­yasa’yı tepeden tırnağa de­ğiştirmeye koyuldu. 1909’un Nisan başlarında hazır olan Anayasa değişiklikleri, devlet yönetiminde son sözü söyleme hakkını Meclis-i Mebusan’a veriyordu. 13 Nisan’da başla­yan ve eski takvime göre “31 Mart Hadisesi” diye adlandır­dığımız kalkışma da, “hâki­miyet-i milliye” ilkesine karşı olan, yani koşulsuz parlamento üstünlüğünü istemeyen muha­lefetin kışkırtmalarıyla başla­dı. Bu kalkışmaya silah zoruyla son veren Hareket Ordusu ise, ilginç bir biçimde, 23 Temmuz 1908’in tekrarı gibi bir oluşum­du: hem askerlerden, hem de Meşrutiyet’i korumaya azmet­miş, gönüllü sivillerden meyda­na gelmişti. Yirmi bir maddesi değişen, bir maddesi atılan ve üç yeni maddesi olan Anayasa, sonuçta Ağustos ayında yürür­lüğe girdi. Ülkeyi bundan böyle seçilmişler yönetecekti.

    İttihat ve Terakki liderleri 1908 Eylül’ünde İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Merkez üyeleri: Ayaktakiler (soldan sağa) Hafız İbrahim Efendi, Enver Bey, Hüseyin Kadri Bey, Mithat Şükrü Bey. Oturanlar (soldan sağa) Habib Bey, Talat Bey, Ahmet Rıza Bey, İsmail Hakkı Bey, Hayri Bey, Bahattin Öztuncay, Hatıra-i Uhuvvet (İstanbul, 2005)

    1912-1913: Bâb-ı Âlî paşalarının sonu

    İttihatçılar, Meclis’teki muha­lefeti mümkün olduğu kadar azaltabilmek için, Nisan 1912 seçimleri (Sopalı Seçimler) sı­rasında muhalif milletvekili adaylarının dövülmesi gibi bir dizi şiddet olayı da dahil olmak üzere, türlü hileler yapmışlar­dı. Bu nedenle muhalefet, se­çimlerin ve tabii Meclis-i Me­busan’ın meşruluğunu sorgular oldu. Öte yandan, birçok seçim çevresinde alınan sonuçlar da, seçmen kitlesinin büyük bir çoğunluğunun İttihat ve Terak­ki yanlısı olduğunu ortaya koy­muştu. Yani, kanunsuz yollara başvurmuş olmasalar da se­çimleri İttihatçılar kazanacak­tı. Bu tespit ise İttihatçılara, yaptıkları tüm uygunsuzlukla­ra karşın seçmenlerin gözün­de itibarlı olduklarını gösteri­yor, dolayısıyla da herhangi bir meşruluk sorunları olmadığı fikrini aşılıyordu.

    Meclis-i Mebusan’ı kay­beden, seçmenlerin de kendi­lerini desteklemediğini gören muhalefet, seçim hilelerini de bahane ederek, gene kanun dışı çareler aramaya başladı. “Halâskâr Zâbitân” (Zâbitân-ı Halâskârân, veya kısaca Halâs­kârân = kurtarıcı subaylar) adı verilen bir grup subay, Rume­li’de dağa çıktı ve İstanbul’da bir dizi karışıklık çıkardı. Ga­zetelerde yayınlanan sert bildi­rileri ve Askerî Şûrâ’ya verdik­leri muhtıra, İttihat ve Terak­ki’nin desteklediği Sait Paşa Kabinesi’nin istifasına yol açtı. Bunun üzerine, 21 Temmuz 1912’de Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın başbakanlığındaki kabineyle başlayan Bâb-ı Âlî paşaları iktidarı, Meclis-i Me­busan’ın 5 Ağustos 1912’de Pa­dişah iradesiyle dağıtılmasıyla birlikte eski usûl bir Bâb-ı Âlî diktatörlüğüne dönüştü.

    Kâmil Paşa’nın 29 Ekim 1912’de başbakan olmasın­dan sonra ise, Meşrutiyet’in tehlikede olduğunu gösteren bir süreç başladı. Bu dönemde Balkan Savaşı başladığından, seçim yapılamıyordu. Gerçi savaş sırasında seçim yapıl­maması Anayasa’ya uygundu. Ancak, hükümetin İttihat ve Terakki’nin sindirilmesine yö­nelik baskılarının artması, bu durumun kalıcı olma olasılı­ğını arttırıyordu. Böylece İt­tihatçılar, Edirne’nin Bulgar­ların eline geçme olasılığını bahane ederek, Bâb-ı Âlî Bas­kını’nı (23 Ocak 1913) gerçek­leştirdiler.

    Bu darbe, İttihatçıları tam anlamıyla iktidar yapmamış­tı. Ama başbakanlığını des­tekledikleri Mahmut Şevket Paşa’nın aynı yılın Haziran ayında bir suikast sonucunda öldürülmesi üzerine iktidara el koydular ve 1. Dünya Sava­şı’nın bitişine kadar ülkeyi tek başlarına yönettiler. Yani ül­kemizdeki tek parti rejiminin 1923’te değil de, 1913’te baş­ladığını söyleyebiliriz. 1918’de başlayan beş yıllık kesinti ise, “hâkimiyet-i milliye” ilkesine tümüyle karşı bir padişahın, Sultan VI. Mehmet Vahdet­tin’in, yenilgiyi fırsat bilerek ve kendisiyle aynı görüşte olan Bâb-ı Âlî paşalarını kullana­rak, saltanat makamını yeni­den güçlü bir konuma getir­me çabasından başka bir şey değildir.

    Hareket Ordusu gönüllüleri Küçükçekmece’de, Nisan 1909.

    1919: Yeniden hâkimiyet-i milliye

    Millî Mücadele’yle Kurtuluş Savaşı çoğunlukla karıştırılır. Millî Mücadele, hemen Mon-dros Bırakışması sonrasında başlayan bir ulus-devlet kurma çabasının adıdır. Kurtuluş Sa­vaşı ise, bu amaca barışçıl yol­lardan varılamayacağının anla­şıldığı 16 Mart 1920’de başlar. Ulus-devlet kurmak demek ise, yalnızca belirli bir toprak parçası üzerinde egemen bir devlet kurmak demek değil, bir de seçimli, parlamentolu, yani millî hâkimiyet ilkesine daya­nan bir devlet kurmak demek­tir. Anadolu’da 1919 yılında örgütlenenler de, dış dünyaya karşı seslerini duyurabilmek, kendilerine kulak verilmemesi halinde de savaşabilmek için, önce ulus-devletlerini yeni­den oluşturmak, yani Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in son verdiği meşrutiyeti yeniden yerli yerine oturtmak için ça­lışmışlardı. Bu çabanın en iyi dışavurumunu, Sivas’tan 11 Eylül 1919’da Padişah’a çeki­len telgrafta görüyoruz: “Ulusal iradeyi tümüyle dile getirerek millete dayanacak bir bakanlar kurulunun işbaşına getirilme­sini yalvararak niyaz etmekle birlikte, böyle bir bakanlar ku­rulu oluşmadığı takdirde mille­tin gerekli girişim ve icraatını durdurmanın da mümkün ola­mayacağını arzederiz”. Bu teh­dit başarılı olmuş ve bugün bir­çoğumuzun pek hatırlamadığı 1919 seçimleri yapılmıştır.

    Bugün artık biliyoruz ki, bu Millî Mücadele sürecini başla­tanlar ve başarıya ulaştıranlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti ikti­darının palazlandırdığı Anadolu eşrafıdır. Edirne’den Erzurum’a, Alaşehir’den Sivas’a, bütün kongreleri toplayanlar bu eşraf­tı. Ama Erzurum’daki 15. Kolor­du Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Ankara’daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ya da Mustafa Kemal Pa­şa’yla Samsun’a giden, 3. Kolor­du Komutanı Refet (Bele) Paşa ve daha birçok subay, İstan­bul’daki üstlerinin emirlerine karşı gelmek pahasına bu kong­releri desteklememiş olsalardı ne olurdu, bilemeyiz. Eminim bilmek de istemeyiz. Ne var ki günümüzde bile bu subaylar, yalnızca Kurtuluş Savaşı kah­ramanları olarak anılıyor; hâ­kimiyet-i milliye kahramanları olarak değil. Erzurum Kongre­si’nin açılış gününün 23 Tem­muz 1908’in yıldönümü olduğu­nu belleklerimize iyice yerleşti­rebilirsek, belki bu subayları da salt savaşçılar olarak hatırla­maktan kurtulabiliriz.

    Modern darbelerin atası Bâb-ı Âlî baskın günü (23 Ocak 1913) halk Bâb-ı Âlî önünde.

    1946: Milletin oyları sahipsiz değil

    Demokrat Parti’nin 1946 se­çimlerini kazanma şansı yoktu gerçi. Henüz ülke çapında ör­gütlenmesini tamamlayama­mış, yeterli sayıda milletvekili adayı çıkaramamıştı. Buna rağ­men Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri seçime hile karış­tırdılar. Oyların sayımında hile yapılması, hem affedilemeye­cek bir suç karşısında kızgın­lık, hem de 1930’daki Serbest Fırka deneyimini hatırlatması nedeniyle hüsran yaratmıştı.

    Bu hilenin basına ve parla­mento tartışmalarına yansıma­sı, görece iyi bilinir. Ama Cum­huriyet tarihimizin ilk cuntası­nın kurulmasına yol açtığı pek bilinmez. Birçok genç subay da, üniversite gençliğinin çoğunlu­ğu gibi, Demokrat Parti’ye sem­pati besliyor ve çok partililiğin kalıcı olmasını istiyordu. Ama, sonraki seçimde de hile yapıla­cağına ilişkin tedirginlikler ol­masına karşın, yalnızca bir ola­sılık neden gösterilerek darbe yapılmasının doğru olmayacağı fikri üstün geldi; yani hem reji­me karşı gelinmemiş oldu, hem de Demokrat Parti’ye leke sü­rülmedi. Ayrıca, şu sıralarda da gündemde olan, hayırlı bir ge­lişme de tetiklenmiş oldu. Öy­le anlaşılıyor ki genç subaylar arasındaki bu kaynaşma, Cum­hurbaşkanı İnönü’nün de kula­ğına gitmişti. 1950 seçimleri­ne bir yıl kala bir önlem alındı ve Genelkurmay Başkanlığı, Savunma Bakanlığı’na bağlan­dı. Bu sistem on bir yıl sürecek, 27 Mayıs’tan sonra kaldırıla­caktı.