Geçen ayın ortasında meydana gelen darbe girişimi, kimi bakımlardan öncekilerden ayrılıyor, kimi açılardan da tarihimizdeki asker-siyaset ilişkisini bugüne taşıyor. Tarihçiler, 15 Temmuz hadisesinin tarihsel arka planını, günümüz ve gelecek ekseninde ele aldı.
Demokrasilerde itidal ve uzlaşma alışkanlığı şart – İlber Ortaylı
Kapıkulu ayaklanmalarını saymazsak halk dilinde “askerî darbe” diye tabir edilen ordunun sivil yönetime müdahalesi ya da girişimi tarihi 1876’da Abdülaziz’in devrilmesinden başlayan ve ne yazık ki günümüze kadar uzanan bir dönemdir.
Tarihimizde hem siyasilerin hem de halkın dilinde “askerî darbe” dendiği zaman ilk etapta akla II. Meşrutiyet dönemi gelir. Bu dönem darbeleri deyince, ilk yaygın teşkilat olan ama sureti katiyede demokratik bir parti yapısı teşkil etmeyen, daha çok Balkan komitaları tipinde yaygın bir örgüt olan İttihat ve Terakki’nin faaliyetleri anlaşılır.
İttihat ve Terakki’nin sadece bizim tarihimizde değil bütün Ortadoğu tarihinde çok önemli etkileri olduğu da açıktır. Siyasi misyonunu her şeyin önüne koyan insanların oluşturduğu bu hareket, birçok Arap aydınını etkilemiştir. Mısır’da, Lübnan’da ve daha bir çok memlekette İttihatçılara hayran prensler, devlet adamları olduğu önemli tarihçiler tarafından yazılmıştır. İttihatçılar yemin ederek partiye üye olurlardı. Gizliliğe hayati derecede önem verirlerdi. Partinin misyonunda, kişiler arasındaki “bağlılık” çok dikkat çekiciydi. Parti içindeki bağlılık her türlü akrabalık hukukundan ötedeydi ve bunun önemi büyüktü. Örneğin, Celal Bayar için partisi İttihat ve Terakki şefi de Talat Paşa olarak kalmıştır ve bu ömrünün sonuna kadar böyle devam etmiştir. Aralarındaki en bilinen “bölünme” İstiklâl Savaşı’nda görülür. İttihat ve Terakki’nin üyeleri ikiye ayrılmıştır. Bir kısmı Enver’e itaat ederken diğer kısmı Mustafa Kemal’le birlikte Anadolu hareketine katılmışlardır.
1908’e dönecek olursak, bu darbe tarihimizde çok şeyi değiştirmiştir. Bu tarihe kadar Avrupa monarşileri içinde Osmanlı padişahı kadar tesiri olan biri yoktur. 1908 darbesiyle bu güç gitmiştir. Saltanatın temsilin ötesindeki etkili nüfuzu yok olmuştur. Gel gör ki partinin diktatoryası her şeyin yerini alınca, Meşrutiyet rejimi de yaşayamamıştır.
Burada bir parantez açıp 1908’in ilk darbe olmadığını da söylemek gerekir. Zira 1876’da Hüseyin Avni Paşa’nın, Mektepler Nazırı Süleyman Paşa’nın tertiplediği Mithat Paşa’nın ise sempatizan olarak desteklediği darbeyle Sultan Abdülaziz koltuğundan kaldırılmış ve katledilmiştir.
1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar ayaklanmalar, tahttan indirmeler hatta sultanların katledilip ikinci padişahın yani kardeşlerin tahta çıkarıldığı darbeler olmuştur. Ama bunlar bizim bildiğimiz anlamdaki askerî darbelerden çok Kapıkulu ayaklanmaları şeklinde tarif” edilmelidir. Kaldı ki, 1826’da Kapıkulu Ocakları kaldırılırken bu ananenin bitirilmesine gayret edilmiştir. Bu gayret büyük ölçüde başarılı olmuştur. Ve neticede askerlik ne olursa olsun, 19. yüzyıl reformlarında en çok yol kat ettiğimiz alanlardan biri haline gelmiştir.
Cumhuriyet devri bizzat kurucu generallerin, başta Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa’nın gayretiyle ordunun siyasetin dışında kalması, siyasi otoriteye itaatiyle sonuçlanır. Burada devletin başındakilerin bizatihi askerî komutan olmalarının büyük rolü vardır. Unutulmamalıdır ki, 27 Mayıs’ta bile askerî müdahaleyi yapanların Suriye, Mısır tipi olayları başlatamamasının en önemli nedeni, İstiklâl Harbi komutanı İsmet Paşa’nın hâlâ hayatta olmasıdır. 1965’te Süleyman Demirel gibi -her ne kadar bunu çok dillendirmese de – sivil otoritenin gereğine ve esasına inanan bir siyasetçinin iktidarda olmasının da bu süreçte rolü büyüktür. Ta ki 1971-1972 tıkanıklığına kadar! Orada da siyasi partiler süreci bir müddet sonra kendilerine çevirmiş, askerî adayı cumhurbaşkanlığı seçiminde elemeyi başarmışlardır.
12 Eylül, 1960 tipi bir askerî darbeyi ama tamamıyla Genelkurmay’ın komuta zinciri içinde getirmiştir. 12 Eylül’ün ordunun en üst terfi sistemine dayandığı, ordunun içindeki o günkü kadronun ideolojisini, kendi tarihî inancını, dünya görüşünü yansıttığı açıktır.
Yakın tarihimizde askerî müdahaleler içinde üzerine en çok konuşulanlardan biri de 28 Şubat olmuştur. 28 Şubat’ta asker muhtıra vermiş, mevcut hükümetin işine müdahale etmiş, gövde gösterisinde bulunmuştur. Şüphesiz ciddi bir hadisedir. Ancak tarihçi olarak politikacıların söylemlerini tekrarlamak yerine şunu söylemek gereklidir: 28 Şubat hele ki 12 Eylül’e göre tesiri çok daha hafif ve kısa süreli bir müdahale olarak kalmıştır.
Bugüne gelecek olursak… 15 Temmuz’da askerin bir kısmı sivil otoriteyle ve onun arkasında duran halkla karşı karşıya gelirken, askerin diğer kısmı sivil otoritenin yanında yer almıştır. Zor günler geçirmekteyiz. İşler daima dengeye, itidale uyarak ilerlerse Türkiye bu dar ve zor dönemeci de geçer. Çünkü hakikaten tehlikeli bir dönemeçteyiz ve bize rehberlik edecek, örnek-model teşkil edecek hiçbir ülke yok. Ne İslâm dünyasında ne de Batı dünyasında böyle bir ülke var… Demokrasimizi güçlendirmek adına bize lazım olan tek şey itidal ve uzlaşma alışkanlığını edinmek, bu alışkanlığın yerleşmesini ve devam ettirilmesini sağlamak.
Eğitim sistemi değişmeden, fabrika ayarlarına geri dönemeyiz – Necdet Sakaoğlu
Osmanlı Devleti’nin içerisinde çok eskiden beri var olan tarikatlar ‘gelişerek, devletten koparak ve değişerek’ varolmaya çalışırlar. Bu her zaman böyledir. Okulları, orduyu ve bürokrasiyi, devlet kadrolarını ele geçiren bu tip farklı yapılanmalar Sümerler zamanında da vardı, Orta Asya’da Şamanlar’la da vardı, İran’da da vardı, Anadolu’da da vardır. Bunların her girişimi, bizi her seferinde daha geriye götürmek maksadıyla planlanmıştır.
Osmanlı tarihinin ilk yeniçeri ayaklanması Buçuktepe İsyanı’dır. II. Murat döneminde gerçekleşmiş bu isyan 1421 tarihinde başlar ve 1451’e kadar yani tam otuz yıl devam eder. Çıkış sebebi Fatih Sultan Mehmet’in çocuk yaşta tahta geçirilmek istenmesi ve yeniçerilerin buna isyan etmesidir. Bir başka isyan ise daha rasyonel bir çıkış olan Simavnalı (Şeyh) Bedreddin İsyanı’dır. Şeyh Bedrettin’in Serez çarşısında 1420’de idam edilmesiyle sonuçlanır. 16. yüzyılda Kanuni’nin tahtını sarsan Oğlan Şeyh İsyanı da ‘Hayat kısadır, yiyin, için, sefanıza bakın’ bakışı etrafında binleri toplamıştır. Kanuni, Oğlan Şeyh’i (İsmail Maşuki) idam ettirse de bu anlayış daha sonra Kalenderilik olarak devam etmiştir. Sonrasında Kadızadeliler ve Feyzullah Efendi vakaları şeklinde tarikatların devlet sistemine tehdit olarak çıkardığı isyanlar görülmüştür.
Cumhuriyetin ilanı ve sonrasında, bilhassa 1922 ve 1926 yılları arasında alınan önlemlerle, bu tip tarikat ve benzeri oluşumlar kendi içine çekilmiştir. Ben cumhuriyetin ilk yıllarını da görmüş biri olarak bu tarikatlere, şeyhlere, hocalara zulmedildi desem iftira etmiş olurum, onlar sadece rejimin gücünden korkarak kendi bünyelerinde yaşadılar. Rejime kendilerini göstermek istemediler.
Şu an bazı ayarlara geri dönülmek istendiğinden sıkça bahsediliyor. Cumhuriyet dönemi ve devrimlerinin temelinde demokrasiye dayalı bir eğitim sistemi, pozitif eğitim, öğrencilere yeni bir hayat tarzının kazandırıldığı, laik bir sistem kurulmuştu. Bu sistem zamanla güçsüzleştirildi ve şu anda da yokedilmiş durumda. Dolayısıyla eğitim sistemi değiştirilmediği sürece biz hiçbir ayara geri dönemeyiz.
Bütün milletlerin ruhunda gizli gizemli bir korku vardır. Bu korku her insanda başka türlü tezahür eder. Kimi karanlıktan, kimi yüksekten, kimi hayaletlerden… Yaygın korku ise keramet korkusudur. Bu keramet tüm tarikat ve benzeri yapılaşmaların ana dayanağıdır. Çoğunluk bir manevi güç ötesinde, keramet gücüne dayanmak ister. İşte bugün bu tarikatları oluşturan ana sebep de budur. Son elli yılda buna yol verildi.
Başarılı olunca ‘ihtilal’ dedik, bu günlere geldik – Yavuz Selim Karakışla
Benim bütün ömrüm askerî darbelerle geçti… 1960 darbesinde anamın karnındaydım, altın nikâh yüzüklerini orduya ilk bağışlayanlardandır bizimkiler. 1971 darbesinde ilkokul son sınıftaydım. Denizler, Mahirler kaçar, asker polis kovalar, biz de radyodan ajans haberlerini dinlerdik hep geceleri. 12 Eylül 1980 darbesinde ise Boğaziçi Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği öğrencisiydim. 12 Eylül darbesi ülkenin bütün gençliğine darbe vurdu gerçi, ama bana harbiden sağlı sollu girişmişti… Darbeden tam on beş gün sonra annemi kaybettim, bir yıl sonra mühendislik bölümünden atıldım, mühendis olma ihtimalim kalmayınca da çok sevdiğim kız arkadaşım on bir gün içinde beni terk etti, darbe üstüne darbe yedim anlayacağınız.
55 yıllık ömrüne üç tam teşekküllü askerî darbe, sayısız darbe girişimi, post-modern darbe, e-darbe filan sığdırmış olan benim gibi tecrübeliler, 15 Temmuz 2016 gecesi herkes gibi televizyonlarının ekranına yapışmış bir halde olup biteni izlerlerken, “Darbelerle geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi…” diye geçirmişlerdir herhalde akıllarından. Eski darbe hatıraları birer birer canlanmıştır gözlerinde. “Tarihi yaşamak” böyle bir şey herhalde… Darbelere karşı çok dayanıklı ve çok da tecrübeliyim ben, evimdeki dolabın buzluğunda birkaç dilimlenmiş ekmek, dolabın birinin dibinde birkaç paket makarna, kitaplığımda kapağı hiç açılmamış birkaç kitap, zulamda da birkaç paket sigara ve biraz nakit para vardır her zaman bir yerlerde…
15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan darbe girişimi (Bu darbe literatürü de bir acayip; darbe başarılı olursa ”ihtilal,” başarısız olursa “darbe girişimi” oluveriyor) şimdiye kadar gördüklerimize pek benzemiyor. Birincisi, bizim alışık olduğumuz şekilde “emir komuta zinciri içinde” değil. İkincisi, şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir askerî darbenin olmadığı kadar açıkça “dış mihraklar” ile bağlantılı. Üçüncüsü, darbeler tarihimizin aksine, homojen ve Jacoben bir hareket değil; “darbe girişimi” olarak kalmasa da hani “ihtilal” olsa, 16 Temmuz sabahı nasıl bir Türkiye’ye uyanacağımızı bence -bazı darbeciler dâhil-kimse bilmiyor. Sonuncusu da, bunu açıkça söylemeye çekiniyorum, ama galiba bir şeylerin sonu değil de sanki başlangıcı… Bu yazın uzun ve sıcak bir yaz olacağını hep söylemiştim kendime, ama bu denli kurak geçeceğini hiç düşünememişim.
‘En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır’ – Celal Şengör
Ülkemize kısa dönemde büyük zarar vermiş olan 15 Temmuz kalkışması, ileride ülkede Fethullahçılık denen zehirli faaliyetin kökünün kazınması için bir ulusal uyanmayı da beraberinde getirdiği için önemli bir dönüm noktası olarak da hatırlanacak, ülkeyi yönetenlerin onlarca yıldır Atatürk’ün şu sözünü anlamamış olmalarının Türkiye Cumhuriyeti halkına ne kadar pahalıya mal olduğu bir defa daha tasdik edilecektir: “Efendiler ve Ey Millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler dervişler müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyettir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir”.
Bireylerin akıllarını eleştirel bir şekilde kullanmalarını temel alan demokrasiler, akla ve bilimsel düşünceye dayanmayan irrasyonal inançlarla sürdürülemez. Bu tür inançlar bireylerle sınırlı oldukları sürece -Batı demokrasilerinde de gördüğümüz gibi-zararları sınırlı olur. Ama tüm ilkel toplumlarda görüldüğü gibi, toplum yaşamına yön vermeğe kalkarlarsa, sonuç akıldışı inancı ve körü körüne bi’atı temel alan terör sistemlerinin doğumu olur. Şu ileride muhakkak yazılacaktır: Fethullahçılık, inancı aklın ve bilimin önüne koyan sakat bir düşünce atmosferinde gelişip serpilmiştir.
Vatandaşın bu direnişine tarihimizde hiç rastlanmadı – Feridun Emecen
Öncelikle bu çok elim ve ibretlik bir olaydır. Türkiye’nin geleceğini karartabilecek bir durum halkın birlik ve beraberlik içerisinde olmasıyla önlenmiş oldu. Toplumu derinden etkileyen bu tip olayların üzerinden daha etraflı bir sonuca varabilmek için en az 40-50 yıl gibi bir sürenin geçmesi gerektiği söylenir. Fakat toplum üzerindeki etkisi, sonuçları belki şimdiden incelenmeye başlandı da.
Biz tarihçiler geçmişi değerlendiririz. Bizim bilimsel alanımız geçmişle ilgilidir, gelecekle değil. Dolayısıyla bu olayın gelecekte nasıl konumlanacağını belirmememiz ya da buna yönelmemiz için zamana ihtiyaç var. Bununla beraber bu demokrasiyi tehdit eden kalkışmanın mahiyeti çok açık ortada. Kimin, niçin yaptığını bilmek icin zamana da hacet yok.
Tarihte benzer olaylar vardır, ancak böyle bir hadisenin tekerrür etmediği açıktır. Daha önce ‘kıyametçi ve mehdici’ anlayış etrafında toplanan gruplar, her yüzyılın başında ortaya çıkacak bir müceddit arayışı içinde oldu. Bu maksatla isyanla sonuçlanan bir takım girişimlerde bulunmuşlardır. Bu isyanlar da her defasında bastırılmıştır. Örneğin Şii hareketin 16. yüzyılın başında ortaya çıkardığı Şahkulu İsyanı buna bir örnek teşkil edebilir. Ama devleti ele geçirmeye yönelik bir hareket selefi çevrelerden geldi. 17. yüzyılda gerçekleşen Kadızadeliler hareketi buna bir örnektir mesela.
15 Temmuz’daki olaylar devleti ele geçirip dış mihraklı bir şekillendirmenin denemesiydi. Ancak Kadızadelilerin dışarı kaynaklı üst aklı yoktu. Ayrıca 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980, medyanın toplum erişimine kapalı olduğu dönemlerde, karanlıklar içinde gerçekleşti. Bugünse her şey toplumun gözleri önünde yaşandı. Tarihimizde eşine adeta rastlanmayan bir tarzda halk sokağa çıktı ve birlik içerisinde demokrasisine sahip çıktı. Bunu hangi saikle olursa olsun hafife almak bana göre en azından bir gaflettir.
Devlet de ordu da ‘ele geçirilecek’ yapılar değildir – Ahmet Kuyaş
Darbeler tarihine kesin bir son verildiğini sanıyorum. Bu, en büyük kazanımımız. Bir de olası, ikinci bir kazanımımız var ki, ne kadar gerekli olduğu, yaşadığımız darbe girişimiyle bir kez daha kanıtlandı. O da, artık siyasi iktidarın gerçek iktidar olması, dolayısıyla da devleti ele geçirmeye, devlete sızmaya ihtiyaç duymamasıdır. Bilindiği gibi, devlet hizmetinden çıkarılan birçok terör örgütü üyesi veya sempatizanı var. Bunların yerleri doldurulurken işe alınacak olanların birer teknokrat olarak yetkinliklerine göre seçileceklerini, etnik ya da dinî kökenlerine, siyasi tercihlerine bakılmayacağını ümit ediyorum. Bu yapıldığı takdirde iktidar, bir takım çetecilerden temizlediği devletin hepimizin devleti olduğunu, onu ele geçirmeden yönetmeye muktedir olduğunu gösterecektir.
15-16 Temmuz’da şehit edilen 237 vatandaş, büyük oranda darbeyi akamete uğrattı. Ölürken tarih yazan bu insanlar arasında, hayatını kültürel miras eserlerimize, bunların görsel kayıtlarına adamış müstesna bir gazeteci de vardı. Mustafa Cambaz ve 236 şehit unutulmayacak.
Yakın tarihimizin en acı gecelerinden biri 15 Temmuz’da yaşandı. Ordu içerisindeki bir grubun yapmak istediği darbe, sokağa çıkıp tankların karşısında duran vatandaşlar ile halkın yanında yer alan asker ve polisler tarafından engellendi. Devletin asayiş kuvvetleri ilk anda pek de etkili olamazken, özellikle Cumhurbaşkanı’nın konuşmasıyla sokağa dökülen insanlar darbecilerin bir operasyonel hakimiyet kurmasını engellediler.
173’ü sivil 237 kişi, o gece darbecilerin kurşunlarıyla öldürüldü, şehit edildi. Görüşü, inancı, pozisyonu ne olursa olsun, bu hadiselerde hayatını kaybedenler ortak bir yurt sevgisini, yaşadıkları topraklarda gayrımeşru bir iradeyi, kabul etmeyeceklerini cümle aleme gösterdiler. Birçok vatandaş, asker ve polis, son derece eşitsiz koşullarda, kalplerinde sadece cesaretle savaş makinelerinin karşısında durdu. Karşılarında ise, gerçekten savaş psikolojisine geçmiş, üniforma giymiş gizli bir örgütün, silahsız insanlara ateş eden, bomba atan militanları vardı.
Tarih fotoğrafçısı şehit Mustafa Cambaz, Süleymaniye’de çalışırken…
Meslektaşımız, arkadaşımız, Yeni Şafak muhabiri gözüpek insan Mustafa Cambaz da, Çengelköy’de sokağa çıkan vatandaşlardan biriydi. Ne vatandaş ama! Batı Trakyalı Cambaz, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelmiş ve uzun süre haymatlos (vatansız) olarak yaşamıştı!
Şehit gazeteci Cambaz, esas olarak profesyonel bir foto muhabiriydi, kendi ifadesiyle bir “kayıt fotoğrafçısı”ydı. Özelde İstanbul’un genelde Türkiye’nin kültür varlıklarını belgeleme çalışmalarına büyük katkı sağlamış bir insandı. Mustafa Cambaz’ı birçok fotoğrafçıdan ayıran, çektiği bütün kareleri kendi adıyla “mustafacambaz.com” isimli web sitesinde tüm ilgililerle paylaşmasıydı. Siteyi ziyaret edenler dikkatle bakarlarsa, onun ziyaret ettiği semtleri, sokakları, yapıları, yapıların nerelerine çıktığını, kullandığı vasıtaları görebiliyorlardı. Cambaz’ın hazırladığı web sitesindeki fotoğraflar, 2002 yılından 5 Temmuz 2016 gününe kadar devam etti. Özellikle Türk-İslâm eserlerini belgeleyen Cambaz’ın, ziyaret ettiği yapıyı tüm cepheleri, iç mekânı, mimari süslemelerinin detayları ile ele alan titiz ve geniş bir bakışaçısı vardı.
Öldürülen insanların hikayeleri
Hürriyet gazetesinin 24 Temmuz 2016 tarihli sayısıyla verilen eklerden biri de “Unutulmayacaklar…” başlığı altında hem 15-16 Temmuz günlerinde şehit olanları hem de geçmiş darbeleri konu alıyordu.
Sadece amatörler için değil, sanat ve mimarlık tarihi çalışan yerli yabancı birçok akademisyen, araştırmacı için bu anıtların güncel görsellerine ulaşmak, ayrıntılarını görmek fark yaratıyordu. İstanbul ya da Anadolu’nun eski kentleri ve anıtlarını internet ortamında arayanlar, bu yapıların anlaşılmasını sağlayacak görsel malzemeye çoğu zaman onun fotoğrafları sayesinde ve ücretsiz ulaştılar.
Mustafa Cambaz, camilere olan özel ilgisi sonunda 2016 Mayıs ayında Türkiye’de mevcut 118 “Ulu Cami”nin detaylı fotoğraflarıyla Atatürk Kültür Merkezi tarafından yayınlanan 576 sayfalık bir albüm yayımlamıştı. Bu çalışma hem özgün konu seçimi, hem Türkiye’nin en önemli merkez camilerinin güncel fotoğrafları açısından tek kaynak oldu. İstanbul şehrinin çeşmeleri konulu çalışmasında ise, kentin bir ucundan diğer ucuna tüm semtlerinde ve en ücra sokaklarda dolaşarak tespitler yapmış ve bunları da bir kitap olarak hazırlamaya niyet etmişti. İnşallah bu çalışma da dostları, takipçileri tarafından sonlandırılır ve ülkemizde sıklıkla rastlanmayan referans kitaplarından biri daha ortaya çıkar. Çengelköy Mezarlığı’na defnedilen meslektaşımızın adı, gazetesinin bulunduğu yerdeki Metrobüs durağına verildi. Ancak onu ilelebet yaşatacak olan, çektiği kıymetli fotoğraflar ve tarihî-kültürel mirasımıza yaptığı unutulmaz katkılar. Evet, onu öldürenler tarihin çöplüğünde unutulacak; Mustafa Cambaz ve nice cesur yürek, biz payidar oldukça yaşayacak.
Milli Birlik Komitesi 27 Mayıs’ta yönetime el koyduğunda, yazarımız Ozan Sağdıç Ankara’ya yeni taşınmış genç bir gazeteciydi. Haberi duyar duymaz sokağa fırlayıp çektiği fotoğraflardan bazıları onun uluslararası çapta ün kazanmasını sağlayacaktı.
Türkiye’de siyasi tansiyonun çok yüksek olduğu 1959 yılının son aylarında evlenmek üzereydim. Gelin adayı o yıl Ankara Konservatuvarı’ndan mezun olan bir viyola sanatçısıydı. Benim işim İstanbul’da olduğu için İstanbul’a yerleşecektik. Müstakbel eşime İstanbul Şehir Orkestrası’nda iş bulur muyuz diye, orkestranın şefi Cemal Reşit Rey ve yardımcısı Demirhan Altuğ ile temas halindeydim.
27 Mayıs 1960 öğleden sonra sokağa çıkma yasağı tavsamıştı. Gençler Atatürk Bulvarı‘nda turlayan tankların üzerine çıkmış kutlama yapıyordu.
Ama kısmetimiz başka türlüymüş. Çalıştığım Hayat dergisini çıkaranlar, Menderes hükümetinin basın üzerine kurduğu amansız baskıyı yumuşatmak üzere Ankara’da bir haber alma ve irtibat bürosu kurmayı düşünmüşler. Ankara bağlantımı bildikleri için foto muhabiri olarak oraya gidip gitmeyeceğimi bana sordular. Bu arada beklenmedik bir gelişme olmuş, nişanlım Olcay, CSO tarihinde ilk kez olarak, üç arkadaşıyla birlikte Bakanlık tarafından doğrudan orkestraya atanmıştı. Durum böyle olunca Ankara’ya yerleşmeye karar verdik. Gideceğimiz günü beklerken görev de devam ediyor. Oraya buraya koşturup dergi için fotoğraflar çekiyoruz. İstanbul’un havasında tuhaf bir ağırlık var. Pahalılık, yokluk, huzursuzluk, üniversite gençliğinde kıpırdanmalar… Bu arada Başbakan Menderes sık sık İstanbul’da. Yeni yollar açmanın, istimlâklerin, yıkımların şantiye şefi gibi bizzat takipçisi. Radyoda iktidarın kurduğu Vatan Cephesi’ne kaydolanların listesi okunup duruyor. Çevremdeki insanlarda bir mutsuzluk ve umutsuzluk var. Bende de moral pek iyi değil.
Cemal Gürsel Anıtkabir’de
27 Mayıs’tan sonra darbenin lideri Cemal Gürsel, bu sıfatıyla Anıtkabir’i ilk kez ziyaretinde Aslanlı Yol’da yürüyor.
Dergimizin başındaki Şevket Rado beni dört ay beklettikten sonra nihayet Ankara’ya gitme iznim çıktı. Tarih 28 Nisan 1960. Ankara’ya taşınma heyecanına o kadar kendimi kaptırmışım ki, iki adım ötede Beyazıt’ta kan gövdeyi götürüyormuş, farkına varmadım. Akşamüstü yola çıktık, Eski Ankara yolundan on saatlik bir yolculukla Ankara’ya ulaştık. Gelir gelmez, eşyanın dergi bürosuna çıkarılmasına nezaret etmek gerekti. Hamallar tutuldu. Eşyayı beş kat yukarı taşımak kolay olmadı. Dikimevi semtinde tuttuğumuz evime bile geç saatlerde kavuşabildim. O gün de bizim mahallemizde, Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültelerinde yine büyük olaylar olmuş.
Cop maketiyle protesto 27 Mayıs öncesi pek çok kez polis copunun darbesine maruz kalmış üniversite öğrencilerinin tepkisi eski Meclis binasının önünden dev bir cop maketiyle geçmek olmuştu (üstte). 27 Mayıs öncesi iptal edilen 19 Mayıs Ulusal Bayramı gecikmiş olarak daha büyük bir coşku ve katılımla kutlanmıştı.
Başkente geldiğim gün, dergimizin yazarlarından Orhan Tahsin de trenle Ankara’ya gelmişti. İstanbul’da başlattığı sanatçı röportajlarını burada sürdürecekti. Radyo şarkıcıları yanında, opera-tiyatro dünyasındaki evli çiftler ilk hedefimizdi. Hemen kolları sıvadık, ev ev dolaşıyoruz. Orhan Tahsin’in magazin röportajları yüzünden de o ilk günlerde Ankara’da olup biten siyasal ve toplumsal olaylara Fransız kaldım. Meşhur 555 K günü biz Ayhan Alnar’ın evinde operacı röportajı yapıyorduk. Menderes’in tartaklandığı ve Harbiye’nin tavır koyduğu gün ise Ferhan Onat – Doğan Onat çiftinin evindeydik.
Bunlarla uğraşırken Ankara’ya geleli bir ay olmuştu. Seri röportajlar sayesinde bütün opera ve tiyatro camiasıyla tanışıvermiştim. Ama bir yanda da tatsız haberler birbirini kovalıyordu. Sözümona balayı aylarıydı ama evde de hiç ağzımızın tadı yoktu. O günlerde bizimle birlikte olan annem bizden daha kaygılıydı. Sadece bizim evde değil bütün ülkede hava kurşun gibi ağırdı. Tedirginlikten 19 Mayıs törenleri bile yapılamamıştı.
27 Mayıs İhtilali adeta kendini göstere göstere geldi. İktidardaki Demokrat Parti yöneticileri partizanlığı son sınırına kadar vardırmıştı. Yandaşlarını koruyor, muhaliflere ise neredeyse yaşam hakkı tanımaz görünüyorlardı. Bu ayrımcılık ülkede huzursuzluğu arttırdıkça arttırmıştı. Yargıç teminatı, basın özgürlüğü, Vatan Cephesi, tahkikat önergesi, öğrenci hareketleri, sıkıyönetim filân derken ülkenin üzerine tam bir karabasan çökmüştü. Artık herkes bir şeyler bekliyordu.
Sonunda beklenen oldu. Bir sabah çok erken saatlerde Yenişehir taraflarından gelen patlama sesleriyle uyandık. Annem “Çocuklar, silah sesi bunlar” deyince, daha fazla kaygılanmasın diye “Sokağa çıkma yasağı saat beşte bitiyor, şoförler kasten protesto amaçlı egzoz patlatıyorlar” demiştim. Sanki keyfî egzoz patlatmak kolay bir şeymiş gibi…
Ama az sonra komşumuz sayılan askerlik şubesinin arkasındaki Dikimevi’nden donanımlı askerlerin dikenli telleri, çitleri atlayarak caddeye inmeleri her şeyi açıklıyordu. Zaten radyolarda da, tok bir asker sesiyle “Nato’ya, Cento’ya bağlıyız” mesajları yayılmaya başlamıştı bile.
Balkonlarda meraklı, endişeli ama çoğu sevinçli insanlar birikmeye başlamıştı. Sokağa çıkma yasağı sık sık radyodan duyurulsa da, ufaktan ufağa ihlâl edilir olmuştu. Artık durmak olmazdı. Fotoğraf makinemi alıp günün fotoğraflarını çekmek üzere sokağa fırladım. Elimde Amerikalı bir gazeteci Peter Trockmorton’un giderayak bana sattığı, kelepir bir fiyata satın aldığım kıymetli Leica’m. Yollar asker kaynıyor. Ben ana caddeden Kızılay yönüne doğru ilerliyorum.
Başbakanlık binasında Cemal Gürsel’in ilk yakından fotoğrafını 28 Mayıs’ta bir öğretmen heyetini kabulünde çekmiştim. Aynı gün Başbakanlık’ta fotoğrafını çektiğim iki subayın MBK üyeleri Muzaffer Karan ve Alparslan Türkeş olduğunu daha sonra öğrendim.
İçcebeci’deki durak önünde simsiyah bir makam arabası yaylanarak fren yaptı. 0021 plâkası, bunun Basın Yayın ve Enformasyon bakanına ait olduğunun işaretiydi. Ancak direksiyonda bir binbaşı bulunuyordu. Eliyle sanki birilerine “gelin” der gibi bir işaret veriyordu. Durakta yanımda duran bir binbaşı işareti görünce arka koltuğa, bir yüzbaşı da ön koltuğa yerleşti. İçimden bir şeytan dürttü. Ordu-millet elele değil miydik bu kutlanası günde? Ben de kendimi arka koltuğa kaydırıverdim. Anında yanıma bir havacı başçavuş bindi. Binbaşıyla ikisi arasında kalmıştım. Neşeli bir biçimde yol alıyorduk. Askerler birbirlerine nerelerde neler olmuş, kimler nasıl derdest edilmiş, bilgi iletiyorlardı. Uzunca bir süre bana “Arkadaş sen kimsin, nesin, necisin” diyen olmadı. Eskiden Kurtuluş’tan Sıhhiye’ye kesintisiz uzanan bir yol vardı. O yoldan ilerleyip Sıhhiye’ye kadar geldik. Kızılay’a doğru yöneldik. Orduevinin oralardayız. Yollarda bol asker var. Pek sivile rastlanmıyor. Sanki dolmuşa binmişim gibi, niyetim Kızılay’da inip günün anlam ve önemine uygun fotoğraflar çekmekti.
Salkım saçak tanklara tırmanan halk sevinç içinde bayram yapıyor, yakaladıkları her askeri omuza almaya çalışıyorlardı. Zafer meydanındaki Mareşal Atatürk heykelinin etrafında ne çok insan toplanmıştı. Bütün bu olan bitenlerin fotoğrafını çekip duruyordum.
İneceğim yere yaklaşmışken direksiyondaki binbaşı elimdeki fotoğraf makinesini fark etti. “Kardeşim sizin elinizde makine var” dedi. “Evet var” dedim. “Ne yapıyorsunuz onunla” diye sordu. “Fotoğraf çekiyorum” diye yanıtladım. Tabii gazeteci olduğumu söyledim hemen. Bunun üzerine birden ciddileşti ve “O makineyi almak zorundayım” dedi. Ben “Veremem, o çok kıymetli bir makine” karşılığı verince “Öyleyse Harbiye’ye gideceğiz” dedi. İşin kötü yanı, ben o tarihte koşulları yerine getiremediğim için henüz basın kartı alamamıştım. Üzerimde sadece derginin verdiği muhabir kartı vardı. Bir aksilikle karşılaşabilirdim ama hiç moralimi bozmuyor, burnumdan kıl aldırmıyorum.
Ne var ki, Harbiye’nin nizamiyesinden içeri girer girmez, işler başka bir renk aldı. Burada tam bir ihtilal havası egemendi. Çoğu genç, birçok subay bir arı kovanı uğultusu ile yer yer kümeleşip ayrılıyorlardı. Mevsimi geçmiş olmasına karşın, içlerinde seferi kıyafette olanlar, hatta kaput giymiş olanlara da rastlanıyordu.
Harbiye’nin o yüksek kuleli binasının önüne götürdüler beni. Kulenin soluna düşen boşlukta yine sol kanada açılan kapının önünde sivillerden bir kuyruk oluşturulmuştu. Bunların çoğu DP milletvekilleri ve ileri gelenleriyle yandaşları olmalıydı. Kapı ağzında duran ak saçlı bir subay (sonradan edindiğim izlenimlerle onun Fazıl Akkoyunlu olduğunu sanıyorum) sırası gelenler için “Bu kimmiş?” diye soruyordu. Birisi tekmil verircesine kimliği hakkında bir açıklama yapıyordu. Sonra da ak saçlı albay “Atın içeri” diyordu. Adamcağızı nerdeyse sille tokat o kapıdan içeri sürüklüyorlardı. Buraya birlikte geldiğimiz binbaşı, beni de bu sıraya soktu. Biraz yana çekildi, yan taraftan ne olacağını gözlüyor gibiydi.
Ün kazandıran fotoğraf
27 Mayıs’ta kaza denebilecek bazı olaylarda altı kişi ölmüş, “Hürriyet Şehidi” adı verilen bu insanlar için bir cenaze töreni düzenlenmişti. İç Cebeci Camii’ndeki namazın minareden çektiğim fotoğrafı bana dünya çapında bir ün kazandırmıştı.
Sıra bana gelmişti. O ana kadar karşısında yaşlı başlı adamlar görmüş olan albay benim gibi iyice genç birisini görünce “Bu da kim yahu” diye bağırdı. Heyecanımı yenmeye çalışarak ileriye atıldım. “Ben gazeteciyim. Resim çekebilir miyim” diyebildim. Albay beni o noktaya kadar o anların fotoğrafını çekmek üzere izin almaya gelmiş münasebetsiz bir gazeteci sandı. İhtilâl günü, Harbiye’nin içinden fotoğraf çekmek! Normal zamanda bile anormal bir istekti bu. İyice sunturlu bir küfür savurdu. “Biz nelerle uğraşıyoruz. Şimdi bunun sırası mı ulan” dedi ve yüksek sesle “Atın bunu” diye gürledi. Allahtan bu kez “içeri” değil de, “dışarı” diye tamamladı sözünü.
Beni buralara taşıyan binbaşıyı, bana karşı sanki uygunsuz bir muziplik yapmış gibi sırıtır buldum. “Hadi bakalım” dedim, “beni getirdiğiniz gibi götürün”. Binbaşı beni 0021 kırmızı plakalı makam arabasıyla yeniden Kurtuluş’a, hatta evime kadar getirdi. Ama can durur mu, hemen yine yola fırladım. Bu kez yaya olarak Kızılay’ın yolunu tuttum. Çünkü bütün canlılık Atatürk Bulvarı üzerindeydi. Caddeler daha bir kalabalıklaşmıştı. Kurtuluş Parkı ağaçlık değil, fidanlıktı o zamanlar. Ziya Gökalp caddesi kısa bir süre önce kazılmış, seviye ayarlaması yapılmıştı. Oralardan yeni bir girişimde bulunarak bata çıka Kızılay’a ulaştım. Artık yollardan tanklar geçiyordu. İnsanlar tehlikesine aldırmadan salkım saçak tanklara tırmanmışlardı. Halk sevinç içinde bayram yapıyor, yakaladıkları her askeri omuza almaya çalışıyorlardı. Zafer meydanındaki Mareşal Atatürk heykelinin etrafında ne çok insan toplanmıştı. Bütün bu olan bitenlerin fotoğrafını çekip duruyordum.
Ara Güler, benim Ankara’da çekip uçakla İstanbul’a yolladığım filmin bir bölümünden bazı fotoğraflar basıp menajeriyle Paris Match’a yollamış. Derginin 27 Mayıs’ı dünyaya duyurduğu fotoğraflar benimdi ve sanırım 27 Mayıs’ı gayet güzel simgeliyordu.
Sonra bir de Radyoevi’ne doğru yürüyeyim dedim. Akşamüstü olmuştu. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin önünde olağanüstü bir manzara ile karşılaştım. İtfaiye erleri fakültenin cephesine devasa bir Atatürk resmi asmaya çalışıyorlardı. Bu, ressam Cemil Karababa’nın belki de ilk resim büyütme denemesiydi. Herhalde, kutlanamayan 19 Mayıs için yaptırılmış, ama kullanılamamıştı. Kısmet 27 Mayıs’a imiş! Üniversite, resmi değerlendirmenin zamanını iyi seçmişti.
Hava artık kararmak üzereyken akşamın son güneşinde bu faaliyetin de fotoğraflarını çektim. Ulus’taki büromuza koşup o gün çektiğim filmleri yıkadım. Havayolları’nın terminali özel bir gün olduğu için kargo zarfımı geç saat bile olsa almayı kabul etti. Filmleri ilk uçakla İstanbul’a yetiştirmiş oldum. Aynı gün Ara Güler benim filmin bir bölümünden bastığı fotoğrafları Paris Match‘a mesajeri ile uçurmuş. Paris-Match, 27 Mayıs haberini Atatürk’ün resminin asılmasını safha safha yansıtan birbirini izleyen üç fotoğrafı iki sayfaya açarak verdi bütün dünyaya. Atatürk, Türkiye’nin yeniden yükselen değeri gibi yansıyordu Paris Match’ın sayfalarında. O fotoğraflar benimdi ve sanırım 27 Mayıs’ı en güzel simgeleyen fotoğraflardı.
İhtilal oldu bitti. Ama bizim meslek faaliyeti yeni başlıyordu. Şimdi en önemli iki işten birincisi, ihtilalin lideri olarak belirlenen Orgeneral Cemal Gürsel’in olabildiği kadar çok fotoğrafını çekebilmek, ikincisi de sayısı ve kimlerden meydana geldiği başlangıçta açıklanmayan “Milli Birlik Komitesi” üyelerini yakalayıp fotoğraflamak. Eksiksiz olarak çekilebilirse bunları liste halinde dergimizde yayımlayacaktık.
Cemal Gürsel’in Anıtkabir ziyaretinde, MBK’nın iki genç üyesi Muzaffer Özdağ ve Numan Esin ellerinde stenlerle koruma görevlisi gibiler.
Ankara’da yeni olduğum için henüz bir gazetecilik deneyimim yok. Cemal Gürsel’in İzmir’den geleceği haberi vardı ama gelince nerede çalışmaya başlayacağı belli değildi. Bunu öğrenmek için Başbakanlık binasının önünde nöbet tutmaktan başka bir alternatif görünmüyordu. Oraya gittiğimde, Ankaralı gazetecilerin en önemli istihbarat merkezinin Başbakanlık merdivenleri olduğunu fark ettim. Makam sahibi ya da yardımcılarından biri ayrılırken, ondan ayaküstü manşetlik bir haber alabilirdiniz. Kimi kez ziyaretçiler, gelip gidenler de bir şeyler söylerdi (Bu durum 60’lı yıllar boyunca da devam etmiştir). Nitekim Cemal Gürsel oraya geldi. Ancak bizi içeri almadılar. Başbakanlık binasının merdivenlerinin hemen üzeri Bakanlar Kurulu toplantı salonudur. Gürsel, o salonun penceresinden görünüp milleti bir selamladı. Teleobjektifi olan biri iyi fotoğraf çekebilirdi. Ancak o zaman foto muhabiri olan arkadaşların neredeyse hepsi sabit objektifli 6×6 refleks makinalardan kullanıyordu. Kimsenin doğru dürüst fotoğraf çekebildiğini sanmıyorum. Belki Ankara deneyimli, buralarda pişmiş bazı foto muhabiri abiler bir durum yakalayıp fotoğraf çekmişlerdir. Onu da kesin bilemiyorum.
Şimdi yürüme zamanı 27 Mayıs’tan hemen sonra bol bol yürüyüş yapılmaya başlanmıştı.Öğrenci toplulukları kendilerine müdahale edilmeden yürümenin keyfini çıkarıyordu.
İş ertesi güne kalmıştı. Ben aynı merdivenlerde yeniden nöbet tutmaya başladım. Saatler ilerledi. Merdivendeki muhabir arkadaşlar iyice azaldı, belki de hiç kalmadı. O sırada Sayın Gürsel ilk kez bir heyeti kabul etmekteymiş. Bunlar da öğretmenlermiş. Ana kapıdan bir görevli “Fotoğraf çekmek isteyen varsa buyursun” dedi. Hemen içeri daldım. Birinci kata çıkan kavisli mermer merdivenleri ilk kez tırmanıyordum. Makama alındık. Ordu içindeki lâkabının “Cemal Aga” olduğunu öğrendiğimiz Gürsel ayakta ve çok yakınımdaydı. Heyete hitaben milli eğitimin önemi ve öğretmenlerin değeri üzerine birkaç söz söylemişti. Heyet ayrılırken kendisinden makam masasında bir fotoğrafını çekmek üzere izin istedim. O fotoğrafı da çektim. Oturduğu koltuk üç gün öncesine kadar on yıldır o makamın sahibi Adnan Menderes’in koltuğuydu.
MBK üyelerinin yemin töreni sonrasında Çankaya Köşkü’nde düzenlenen resepsiyona bizim derginin patronu Şevket Rado da katılmıştı. Bazılarıyla tanıştığım, bazılarının fotoğrafını çektiğim askerler benimle samimi bir şekilde konuşuyordu. Bu durum, kiminle konuşsam “Beni tanıştırsana” diye eteğimi çekiştiren ve normalde burnundan kıl aldırmayan patronun gözündeki kredimi arttırmıştı!
Odadan çıktığımda ortalıkta yol gösterecek birileri yoktu. Başbakanlık binasının içini de merak etmiştim. Makam odasının hemen yanındaki bir odanın kapısı açıktı. Başımı uzattığımda, orada iki subayı çelik dolapları ve dosya çekmecelerini karıştırırken gördüm. Bilmiyorum, özel kalem odası mıydı orası, yoksa başbakanlık müsteşarına mı aitti. Milli Birlikçilerin de fotoğrafları gerekliydi ya, bu subaylar buralarda olduklarına göre onlardan birileri olma olasılığı vardı. “Fotoğrafınızı çekebilir miyim” dedim. “Buyur çek” dediler. Güzelce de poz verdiler. Siz Milli Birlikçi misiniz, isimlerinizi alabilir miyim dediğimde güldüler. “Ne yapacaksın kardeşim, resmimizi çektin ya, isme cisme gerek yok” diye karşılık verdiler bana. Sonradan komite üyeleri deşifre olunca gördüm ki o gün fotoğraflarını çektiğim kişiler Alpaslan Türkeş ile Muzaffer Karan imiş.
Başbakanlık’ta, eski meclis binasında, bakanlıklarda nerede bir subay görsem, belki komite üyesidir diye fotoğraflarını çekiyorum. Bu arada alelacele bir bakanlar kurulu listesi hazırlandı. Gürsel hükûmetinde sadece Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay askerdi; kabine genelde sivil kişilerden kurulmuştu. Durum böyle olunca başımıza bir iş daha çıkmıştı, bakanların fotoğraflarını, mümkünse makamlarında çekmek. Turizm ve Enformasyon Bakanlığı’na getirilen Zühtü Tarhan adında bir zat vardı. Niçin, hangi nedenle seçildiğini bilmiyordu. Beni karşısına oturttu, kahve ısmarladı. “Benim şimdi ne yapmam gerek” diye bana soruyordu. Ben nereden bileyim? Ankara’nın acemisi bir gazeteciyim. 12 Haziran’da MBK’nın çıkardığı 1 numaralı yasa ile MBK üyelerinin kimler olduğu açıklanmış oldu. O güne kadar bir çoğunun fotoğrafını çekip derlemiştim. Eski Meclis binasında yapılan yemin töreni sırasında da eksikleri tamamladım. Hepsi, Hayat dergisinin orta sayfasında tek bir levha halinde yayınlandı. Ortaya kahvehane duvarlarına asılacak bir levha daha çıkmıştı.
Yemin törenine İstanbul’dan da gazete patronları ile ünlü gazeteciler davet edilmişti. Aynı günün akşamı Çankaya Köşkü’nde bir de resepsiyon verildi. Bizim patron Şevket Rado da yakın arkadaşı Doğan Nadi ile birlikte gelmişti. Milli Birlikçilerle birlikte yeni bakanlar da ilk kez görücüye çıkıyorlardı. Askerlerin tüm hayatı birliklerinde, garnizonlarda filan geçmişti. Basınla yakın teması olanları var mıydı bilmiyorum. 27 Mayıs tarihinden sonra ortalıkta en çok koşuşturanlardan biri bendim. Kimilerinin bire bir fotoğraflarını çekmiştim; en azından bir göz aşinalığı oluşmuştu. Onun için benimle çok samimi şekilde konuşuyorlardı. Bizim patron burnundan kıl aldırmaz, dışarda mülâyim ama matbaanın içinde zalim bir tipti. Baktım, kimine konuşsam patron “Beni tanıştırsana” diye eteğimi çekiştirip duruyor. O gün onun gözünde kredim öyle bir artmıştı ki, demeyin gitsin.
Kiminin darbe, kiminin ihtilâl, kiminin devrim, hatta ak devrim, kansız devrim olarak tanımladığı 27 Mayıs askeri yönetimi günlerine işte böyle “Bismillah” demiştik. 27 Mayıs sonraları eleştirilse de zamanında çok alkışlanmıştı. Kendi kararımı verirken tarafsız olmaya gayret gösteriyorum. İhtilâlcilerin çoğunun samimi olduğunu düşünüyorum. Ama yeterince donanımlı değillerdi, deneyimleri eksikti. Bence 27 Mayıs’ın artısına kaydedilecek iki olgudan biri Kurucu Meclis adındaki meclisiyle erki sivillerle paylaşma gayreti, ikincisi de ortaya olağanüstü demokrat ve özgürlükçü 1961 Anayasası’nın çıkmasıydı. Keşke kısa zamanda meydana çıkarılan bahanelere dayanarak Türkiye’ye bol geldi söylemiyle dejenere edilip rafa kaldırılmasaydı. Hiç affedilmeyecek yanı ise bir devrim mahkemesine yakışmayacak biçimde köpek davası, bebek davasıyla daha başlangıçta iflas eden Yassıada Mahkemesi idi. Menderes ve iki bakanının siyaseten idamları hem etik hem de stratejik bakımdan hiç hoş olmamıştır. En önemlisi de, tarihimizde bir ilk olarak “Sıçan geçti yol oldu” kabilinden daha sonraki darbe ve darbe teşebbüslerine misal olmasıydı.
Radyo değil yemin fotoğrafı Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası sanatçılarının resepsiyondaki fotoğraf çektirme isteğini aktardığım Cemal Gürsel sanatçılarla poz vermişti. CHP lideri İnönü, 27 Mayıs sonrası basın toplantısında (üstte). Türkeş’in MBK Üyesi olarak yemin ettiği anın fotoğrafı, önündeki mikrofonlar nedeniyle bazen 27 Mayıs sabahı radyoda bildiri okurken çekilmiş sanılıyor.
27 Mayıs 1960 darbesinden yaklaşık bir ay önce patlak veren 28 Nisan olayları sırasında askerî bir araç İstanbul Üniversitesi’nin kapısından giriyor. Objektifi Beyazıt Meydanı’na çevirebilsek, DP hükümetini protesto eden öğrencileri göreceğiz. Yer gök “Kahrolsun diktatörler”, “Hürriyet isteriz” sloganlarıyla inliyor. Öğrenciler Plevne Marşı’nı sözlerini değiştirerek söylüyor: “Olur mu böyle olur mu/Kardeş kardeşi vurur mu/Kahrolası diktatörler/Bu dünya size kalır mı?” Ardından göğe “Türk ordusu çok yaşa” nidaları yükseliyor. Hadiselerde 40 genç yaralanacak, Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunuyla can verecek. “Kanlı Perşembe” diye anılan o acı gün, 56 yıl sonra ülkeyi kan gölüne çevirecek 15 Temmuz darbe girişimiyle karşılaştırıldığında, tarihimizde “masum” bir yaprak gibi kalacak.
(Orijinal Fotoğraf: Eski İstanbul fotoğrafları arşivi)
DP iktidarından hoşnutsuz subayların kurdukları cunta ekiplerinden biri, 1957 yılının sonunda ekipteki bir binbaşının ihbarıyla ortaya çıktı. Tarihe “Dokuz Subay Olayı” olarak geçen bu hadisede alelacele yargılanan ve beraat eden subayların çoğu, üç yıl sonraki 27 Mayıs darbesinin çekirdek kadrosunda yer alacaktı.
Demokrat Parti iktidarına karşı 1950’li yıllarda ordu içinde kurulan cunta yapılanmalarından biri, TSK’nın geleceği parlak subaylarından Binbaşı Samet Kuşçu’yla 1957 başlarında irtibata geçmişti. Çeşitli zamanlarda biraraya gelen ekip, Türkiye’nin gidişatı hakkında görüş alışverişinde bulunuyordu. Ancak cunta üyeleri bir süre sonra güvenilmez buldukları Kuşçu’yu ekip dışında bırakmaya karar verdiler. Kuşçu, diğer subayların kendi yanında konuşmamaya başlamasından şüphelenir. Bu subayların gerçekte Menderes yanlısı oldukları, kendisine tuzak kurdukları ve ihbar edecekleri sanısına kapılınca da, önce davranıp ekibi kendisi ihbar etmeye karar verir.
İhbar, 23 Aralık 1957’de Başbakan Adnan Menderes’e ulaştıktan üç gün sonra Binbaşı Samet Kuşçu, Albay İlhami Barut, Albay Naci Aşkun, Yarbay Faruk Güventürk, Binbaşı Ata Tan, Binbaşı Ahmet Dalkılıç, Yüzbaşı Hasan Sabuncu, Yüzbaşı Kazım Özfırat ve emekli Albay Cemal Yıldırım tutuklanırlar.
5 Nisan 1958’de Güventürk, Dalkılıç, Tan ve Sabuncu serbest bırakılır. Duruşmalar 26 Mayıs’ta başlar. Askerî mahkemede görülen davada tanık ve kanıt yoktur, Kuşçu’nun ifadelerine dayanan 62 sayfalık bir iddianame vardır sadece. Yıldırım ve Kuşçu “isyan kışkırtıcılığı yapmak”la, diğer yedi subay ise “fesat çıkarmak”la suçlanmaktadır.
26 Haziran’daki duruşmada Kuşçu dışındaki tüm sanıklar serbest bırakılır. 25 Kasım’daki son duruşmada ise mahkeme başkanı Tümgeneral Cemal Tural, sekiz sanığın beraat ettirildiğini, Samet Kuşçu’nun ise “ihbar ettiği suçları bizzat işlediğine kanaat getirildiğinden” iki yıl hapis cezasına çarptırılmasına ve ordudan atılmasına karar verildiğini açıklar.
Gerçekte Kuşçu dışındaki diğer sanıklar üç yıl sonra 27 Mayıs darbesini yapacak cunta yapılanmasının üyesidir. Zaten hem bu subaylar hem de kendilerini beraat ettiren mahkemenin başkanı General Cemal Tural, 27 Mayıs’ın çekirdek kadrosunda yer alacaktır. Dokuz Subay Olayı’nda yalnızca sekiz kişi deşifre olmuş, diğer önemli cunta üyeleri tamamen yeraltına çekilip faaliyetlerini 27 Mayıs’a kadar sürdürmüştür.
Göstermelik mahkeme 1957’deki darbe planı üzerine tutuklanan dokuz subay dönemin askerî mahkemesinde yargılanmış ve suçsuz bulunarak beraat etmişti. Mahkeme Başkanı Tümgeneral Cemal Tural üç yıl sonraki 27 Mayıs darbesinin yönetici kadrosunda yer alacaktı.
Ordudan atılan ve hakkında akli dengesinin yerinde olmadığı gibi haberler yaptırılarak bir itibarsızlaştırma kampanyası başlatılan ihbarcı Binbaşı Samet Kuşçu ise seneler sonra anılarını derleyen İdris Gürsoy’a “Menderes’i uyuttular. Hem kendi başını hem beni yaktı” diyecekti.
Türkiye, çok darbe gördü, çok darbe girişimi atlattı. Ama 15 Temmuz gecesi bir milattı. Böylesine sağlam bir “darbe kültürü”ne sahip bu topraklarda o gece yaşananlar darbecileri de, darbe karşıtlarını da, dünyayı da afallattı. Darbe dediğin şöyle olurdu: Liderler evlerinden alınır, medya kuruluşlarına girilir, askerin yönetime el koyduğu bildirilir, sokağa çıkma yasağı ilan edilirdi. Ve tabii boynu kıldan ince millet evinde oturur, ikinci bir emri beklerdi. Biz öyle bilirdik. Yanlış biliyormuşuz! O gecenin doğrusunu fotoğraflar anlatıyor…
Göreve gönderilen Mehmetçiklerin büyük çoğunluğu darbe yapıldığından haberdar değildi. Terör operasyonu ya da tatbikat bahanesiyle kışladan çıkartılmışlar, sokaklarda halkın direnişiyle karşılaşınca şaşkına dönmüşlerdi. Çaresizliği yüzünden okunan bir asker, Taksim.
Tatilciler hayretler içinde! Dün belki yurdun sakin bir köşesinde güneşleniyor, denize giriyorlardı. İstanbul’da uçaktan indiklerinde Sabiha Gökçen Havalimanı ve çevresinde bir kıyamet manzarasıyla karşılaşacaklarını hangisi tahmin edebilirdi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanları boş bırakmama çağrısına katılım genişleyerek arttı. İlk günlerde AKP taraftarlarınca uyulduğu gözlenen davete ilerleyen günlerde toplumun tüm kesimlerinden insanlar da katıldı. Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde cumhuriyetlerine sahip çıkan vatandaşlar.
Halk, meydanı darbecilere bırakmamakta kararlıydı. O gece sokaklarda bu uğurda canını feda etmeye hazır binlerce isimsiz kahraman vardı. Atatürk Havalimanı’nın girişinde gözüpek bir vatandaş tankın önüne yatıyor.
Türkiye’de çok darbe yapılmış ama hiçbir kalkışmacı Millet Meclisi binasına dokunmamıştı. 15 Temmuz’un birçok uğursuz “ilk”inden biri de, TBMM binasının F-16’larca defalarca bombalanması oldu. Saldırıların şiddeti, ertesi gün daha iyi anlaşıldı.
“En uzun gece”nin sabahı… Herkes bir tuhaflık olduğunu ekranlarda Boğaziçi Köprüsü’nü kapatan jandarmaları görünce anlamıştı. İkna çalışmaları halkın üzerine açılan ateşle son bulmuş, çatışmalar gün ağarıncaya kadar sürmüştü. Vatandaşlar ve polis sabahın erken saatlerinde köprüyü teslim aldı.
Darbe gecesi F-16 uçakları ve Süper Kobra helikopterleriyle havadan, tanklar tarafından yerden defalarca saldırıya uğrayan ve halkın büyük desteğiyle direnmeye devam ettiği için birçok personelini şehit veren Ankara Emniyet Müdürlüğü, 16 Temmuz günü Türk bayrağına bürünmüş, adeta yaralarını sarmaya çalışıyor.
Darbe girişiminde halkın direnişine gölge düşüren vahim hadiseler de yaşandı. Boğaziçi Köprüsü’ndeki linç girişimi bunlar arasındaydı. Teslim olan askerler fanatiklerce kemerlerle dövüldü, içlerinden biri darp edilerek olay yerinde öldürüldü.
Halktan “demokrasi nöbeti”ne devam etmesini isteyen Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri birleştirici mesajlar vermeye özen gösterdi. 15 Temmuz’un ardından, belki ilk birkaç gece hariç meydanlara hakim olan tek simge Türk bayrağıydı.
Boğaziçi Köprüsü’nde yaşanan kanlı gecenin sabahında, teslim olan darbecilerin terk ettiği bir tank, üzerinde kutlama yapan insanlardan görünmez durumda. Önünde bir vatandaş “zafer selfie”si çekiyor.
Muhtemelen Sabancı Polis Merkezi civarındaki çatışmalarda kullanılan terk edilmiş “darbeci bir tank”. Direnişe katılan taksici esnafının tankı tecrit eden araçları ve gecenin şokunu atlatmaya çalışan insanlar. 16 Temmuz, Üsküdar.
15 Temmuz gecesi birçok sıcak noktada siviller, askerle karşı karşıya geldi. Taksim Meydanı’ndaki hadiselerde bir vatandaş Mehmetçiği ikna etmeye çalışıyor. “Bırak silahını, dön kışlana!”
Cuntacılar tarafından saat 23:45 sularında kontrol altına alınan Taksim Meydanı, tekbir getirerek alana doğru harekete geçen kalabalık bir grubun desteğiyle, polis tarafından sabahın erken saatlerinde darbecilerden geri alındı.
Birçok yerde darbeye karışanlar yakalandıklarında TSK’nın itibarını koruma gerekçesiyle üzerlerindeki üniformalar ve askeri teçhizat çıkartılarak gözaltına alındılar. 16 Temmuz sabahı, Boğaziçi Köprüsü’nde darbe girişiminden geride kalan hazin manzara.
Milletin sokaklara dökülerek yönetime el koyma girişimlerini tehlikeye düşürdüğünü gören cuntacılar, kabusu aratmayan gecenin geç saatlerinde tankları halkın üzerine sürmekten çekinmediler. Beştepe, Ankara.
Gecenin erken saatlerinde, olasıdır ki ne olup bittiğinin henüz farkında olmayan eğlenceden dönen bir çift, fonda Taksim Meydanı’nı ablukaya alan askerlerle “hatıra selfiesi” çekiyor.
Henüz halkın üzerine ateş açılmamış ama herkes korku içinde kaçışıyor. Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinden alçak uçarken ses hızını aşan jetlerin sonik patlamalarını duyan çevre yolunda toplanmış insanlar bombalandıklarını zannederek, kendilerini korumaya çalışıyor.
Yaşanan dehşet verici tecrübe toplumun birbirini ötekileştiren kesimlerini yakınlaştırdı. Ortak paydanın dil, din, etnik kökende değil, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinde aranması gerektiği fikrine sıcak bakanların sayısı çoğaldı.
Darbe girişiminden birkaç gün sonra, özellikle muhafazakar ve milliyetçi cenahtan “idam isteriz” sloganları yükselmeye başladı. Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde darağacı maketi kurarak ölüm cezası lehine gösteri yapan bir grup.
Temmuz sonu itibariyle 16. gününü dolduran “demokrasi nöbetleri”nde Taksim Meydanı’nda göze çarpan renkli görüntüler, Gezi sürecindeki bazı yaratıcı eylemlerden esinlendikleri izlenimini yarattı.
Napoléon Bonaparte’la başlayan modern askerî darbeler tarihi, 20. yüzyılda en sert ve acımasız örnekleriyle dünyayı kuşattı. Halk adına ama halka rağmen harekete geçen “paşalar”, çeşitli azınlıkların ve emperyal güçlerin iradesiyle toplumları zapturapt altına almaya çalıştılar. Amerika’dan Asya’ya, öne çıkan darbeler…
Onu canlı teslim alamadılar Başında miğferi, elinde silahı, etrafında yakın korumaları, cuntacılara ölümüne direnen Şili’nin sosyalist başkanı Salvador Allende’nin son anları, 11 Eylül 1973.
Bir azınlığın zor kullanarak ve beklenmedik bir biçimde hareket ederek, anayasal olmayan araçlarla devlet iktidarına hamle yapmasına taklib-i hükümet, hükümet devirme, askerî darbe denegelmiş. Modern tarihteki ilk imalatı Fransa’da olduğundan “coup d’État” sözcüğü çeşitli dillere geçmiş, askerî darbeye ise daha ziyade “putsch” denmiş. Her türlü darbe özellikle ordudan veya ordunun bir kısmından, ancak bir miktar siyaset erbabı ve hatta “sivil toplum”dan da destek almıştır.
Darbelerin sivil dayanakları olmadan bir meşruiyet sağlaması mümkün olmamıştır. Her halükârda popüler ve kitlesel olan devrimden farklı olarak, darbe bir azınlığın eylemidir.
Darbeler devri başlıyor
“Coup d’État” siyasal literatüre Napoléon adlı bir “aile markası” olarak girmiştir. Modern siyasal tarihteki birçok terim Fransız Devrimi’nin ürünü olduğu gibi, bu da devrimin kaderi 1793’te belirlendikten sonra ortaya çıkmıştır. 1789’dan on yıl sonra, 8 Kasım 1799’da (cumhuriyetin takvimine göre yıl VIII’dir ve günlerden 18 Brumaire’dir) 30 yaşındaki general Napoléon Bonaparte, Eski Rejim’in ve kralın dönüşünü engellemek için Direktuvar rejimine son vererek darbe yapar.
Devrimi noktalayan darbe Fransız Devrimi takvimine göre VIII. yılın Brumaire ayının 18’inde (Miladi: 9 Kasım 1799) gerçekleştiği için 18 Brumaire olarak adlandırılan darbede Napoléon Bonaparte 500’ler Konseyinde. General konuşmasıyla dinleyicileri ikna edemeyince askerleri göreve çağıracak, devrim sona erecektir. François Bouchot, 1840.
1848 Devrimi’nin ardından bu kez 2 Aralık 1851’de yeğeni Louis-Napoléon Bonaparte, bir sonraki yüzyılda sıkça rastlanacak “güruh-u serseriyenin siyasete cebren ve hile ile müdahale etmesi”ne bir örnek oluşturacak olan 10 Aralık çetesiyle, modern sınıfların siyasete ağırlığını koyamadığı bir dönemde, “kılıç, bıyık ve üniforma” diyerek devlete el koyacaktır.
Huzur ve sükun adına sureti haktan görünürek, dönemin bir takım demokratik haklarını askıya alarak toplumu zaptu rapt altına alan modern darbeler silsilesinin sıklet merkezi böylece Fransa olmuştur. Artık modern tarihte “durumdan vazife çıkarmak” konusunda mahir olan zabit-katip taifesi, toplumu hizaya sokmak için özellikle siyasal istikrarsızlık dönemlerinde sık sık sahneye çıkacaktır.
Bir istisna mı, arıza mı?
Darbelerin istisna olmaktan öte, toplumsal sınıflardan herhangi birinin iktidar için yeterli güce erişemediğinde, düzenin sağlanması için bir kural kabul edildiği bile söylenebilir. Kimi ülkelerde darbelerin vakayı adiyeden sayılmasının kurumsal nedenleri de vardır. Ulusu inşa eden ordular olunca, toplumun zıvanadan çıktığına kanaat getiren askerlerin “babalık” duyguları kabarır. Afrika ve Latin Amerika’daki bir dizi ülkede (bu kıtalarda darbe ülkeleri alabildiğine yaygındır) ordunun işi gücü memleketi korumak değil, toplumu ikide bir tornadan geçirmek olmuştur. Dolayısıyla her ne kadar istisnai hal olarak addedilse de, darbeler beklenmedik anlarda ve yerlerde “düzenleyici” olarak zuhur etmektedir.
Darbeler yüzyılı
Sömürgecilik sonrası kurulan devletlerde genel olarak karizmatik şeflerin (caudillo) darbeleriyle ulusun inşası için eksik sayılan tarihsel faktörün ikamesine girişilmişse de, yakın tarihteki darbeler yalnızca ülkelerin değil dünyanın da güllük gülistanlık olmadığı dönemlerde, cebren ve hile ile arzı endam ederler. 20. yüzyılın en ünlü darbelerine bakıldığında dünyanın gidişatının izlerini de görmek mümkündür.
Eli kanlı diktatör Ordunun büyük bir kısmını etrafında toplayarak darbe yapan general Franco yüksek rütbeli yandaşlarıyla Madrid sokaklarında, 1936.
Mart 1920’de Almanya’da Weimar Cumhuriyeti için de tehlike teşkil eden cumhuriyet karşıtı birtakım birlikler oluşturulur. Müttfiklerin talebi üzerine Reich hükümeti bunları fesh eder. 13 Mart 1920’de yüzbaşı Ehrhardt’ın oluşturduğu ve general von Lüttwitz’in komuta ettiği altı bin kişilik bir birlik, Deutsche Vaterlandspartei’ın (muhafazakar ve askerî bir rejimden yana bir parti: Alman Anavatan Partisi) kurucusu Wolfgang Kapp (1858–1922) lehine Berlin üzerine yürüyüşe geçer. Ordu ayaklananlar üzerine ateş açmayı reddeder. Hükümet başkentten ayrılıp Stuttgart’a kaçmak zorunda kalır. Kapp yeni bir geçici hükümet kurar. Ancak sendikaların, komünist ve sosyal demokrat partinin bütün ekonomiyi felç eden ve Berlin’deki bütün memurları direnişe geçiren bir genel grev düzenlemesiyle karşı karşıya kalınca. İsveç’e sığınmak zorunda kalır.
Heil putsch! Artık iktidardaki Führer ve kurmayları, 8-9 Kasın 1923’te Hitler ve Nazi arkadaşlarının kalkıştığı başarısız bir kalkışma olan “Münih Birahane Darbesi”ni (Almancası Hitlerputsch) anma gününde gösteri yürüyüşünde.
Faşizmin yükselişi
Eski sosyalist, yeni faşist! İtalya’da iktidara el koyan faşist lider Benito Mussolini çoğunluğu eski muhariplerden oluşan “kara gömlekli”leriyle Roma’da bir sokak toplantısında (üstte). Üzerinde Mussolini’nin resminin yer aldığı bir propaganda afişi (altta).
Savaş sonrası büyük çalkantılar içindeki İtalya’da 1922’de Benito Mussolini’nin Roma üzerine yürüyüşü, içerdiği toplumsal ilişkiler açısından her ne kadar 1851’deki Bonaparte’ın (yeğen) 10 Aralık çetesine benzer bir manzara arz etse de, dünyanın halleri artık değişmiştir. Henüz birkaç yıl öncesine kadar sosyalist partiden olan Mussolini böylece yeni bir darbe çağını açıyor, savaşın yarattığı tahribatla umutsuzluğa düşen kitleleri ardına takarak adına “faşizm” denen ve önce Almanya sonra İspanya’ya sıçrayacak olan kara vebayı yaymaya başlıyordu.
Devlet kurumlarından herhangi birinde herhangi bir konumu olmayan, ardında ne ordu ne devletlu denebilecek kesimler bulunmayan Mussolini’nin bu yeni modelini taklit eden Adolf Hitler, bir yıl sonra 1923’te Münih’te başarısızlıkla sonuçlanacak olan Birahane Darbesi hamlesini yapacaktı.
Almanya savaştan yenilgiyle çıkmış, tam boy bir toplumsal felaketten kurtulmak için radikal bir çözüm peşinde koşan umutsuz kitlelerin ülkesi haline gelmişti. Kurulu düzen kendini yeniden formatlayacak konumda olmadığından siyaset on yıl boyunca istikrarsızlığını sürdürecek ve 1923’teki başarısız darbeden dersler çıkaran Hitler iktidara yürüyecekti.
İtalya ve Almanya’dan sonra Avrupa’nın kıyısında Portekiz’de bu kez “sivil’ değil “askerî” bir darbeyle iktidar değişti. General António Óscar de Fragoso Carmona 1923’den beri bakandı. 1926’da bir “pustch”la iktidara geldi. Estado Novo (Yeni Devlet) diye bir anayasa yapıldı. Aslında iktidar, kendisinden sonra başkan olacak olan Salazar’daydı. Muhafazakar, Katolik ve milliyetçi ve elbette otoriter bir rejim inşa edildi. Dönemin diktatörlerinden farklı olarak kişi putlaştırmasına yönelinmedi. Başlıca sloganı “Tanrı, Aile ve Vatan” olsa da, tarihe 3 F ile geçti “Fado, Fatima, futbol!” Yüzyılın en uzun otoriter rejimine 1974’te “Karanfil Devrim” son verecekti.
Dönemin bir diğer darbecisi iki modeli, “sivil’ ile “askerî” olanı, “putsch” ile “coup d’État”yı birleştiren Franco idi. 1936’da bir general olarak orduyu meşru cumhuriyete karşı darbeye sürüklerken, aşırı sağ Falanjist hareketi de liderliği altına alacak ve sınırdaşı Portekiz’in olduğu gibi ilham kaynağı İtalya’nın ve artık kendini toparlayarak bu cephenin önderi konumuna yükselmiş olan Almanya’nın da desteğini alacaktı.
İhtiyar kıtada darbeler
İhtiyar kıtanın darbelerle ünsiyetinin ıstırabını, bu tarihle doğrudan bir ilişkisi olmasa da en fazla çeken ülke Cezayir oldu. Bu ülkede yirmi yıl arayla Fransızlar merkezî hükümete karşı darbeye teşebbüs ettiler. Bunlardan ilki, Nazi işgali döneminde, Kasım 1942’de gerçekleşti. 2. Dünya Savaşı’nın önemli uğraklarından biri olan bu olayın aktörleri bir kaç istisna dışında sivildiler. Polis merkezini ele geçirip oradan değişik merkezlerin işgaline girişmişler ve sonuçta Amerikalılar savaşmadan çıkarma yapabilmişlerdi. Çakaralmazlarla silahlanmış direnişçilerin generallere karşı bu zaferi, Müttefiklerin Afrika’da ikinci bir cephe açmasına imkan verdi.
Darbe cenneti Cezayir Fransız 1. Paraşütçü Alayı halkı kontrol etmeye çalışıyor (üstte). The New York Times’ın Ahmet Bin Bella’nın Savunma Bakanı Bumedyen tarafından devrildiği 1965 darbesini duyuran nüshasının kupürü (altta).
Cezayir bu kez ulusal kurtuluş savaşında bir kez daha askerî darbeye maruz kaldı. Bu kez Paris işgal altında değildir ve General de Gaulle, Cezayir’in bağımsızlığını kabul etmek zorunda kalmıştır. Ocak 1961’de Cezayir’in kendi geleceğini belirleme hakkı için hem Cezayir hem Fransa’da bir referandum yapılmış ve %75’le kabul edilmişti. Fransız hükümeti Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne bağlı geçici hükümetle ilişkiye geçince, onca yıldır bir dizi hükümet döneminde zorlu bir savaş yürütmüş olan ordunun bir kesimi De Gaulle’ün ihanetine uğradıklarına inanarak buna karşı koymaya niyetlendi. Cezayir’in kurtuluşu, bu darbe girişimiyle nesillerdir orada yaşayan Fransızlar için ve elbette Cezayirliler için savaşın en zor ve ancak anlamsız dönemini oluşturmuştur.
Cezayir’deki bu iki Fransız darbesinin yanısıra bağımsızlıktan üç yıl sonra 1965’te Savunma Bakanı Albay Bumedyen, Ahmet Bin Bella’yı devirerek 1978’e kadar sürecek iktidarının zeminini oluşturacak darbesini gerçekleştirmiştir. Böylece 60’lı yıllarda benzer ülkelerde sıkça rastlanan darbeler kervanına Cezayir bu kez kendi öz darbesiyle katılmıştır.
Aralık 1991’de yapılan genel seçimlerde FIS (İslami Selamet Cephesi) oyların çoğunluğunu kazanınca Ocak 1992’de generaller seçim sonuçlarını geçersiz ilan etmişler, devlet başkanı Şadil Bencedid’i indirerek yerine Muhammed Budiaf’ı getirmişlerdir. Bu darbeden sonra başlayan dinci terörizme karşı mücadele başlığı altında 100 binden fazla insan ölmüştür.
İran ve CIA darbesi
2. Dünya Savaşı’nın hemen bitiminde “darbeler”, artık uluslararası siyasetin bir aracı haline de geldi. Savaş sonrasında İran, yabancı orduların geri çekilmesinden sonra İran Azerbeycanı ve Kürdistanı’ndaki siyasal oluşumları çökertti. Musaddık’ın baskın olduğu Ulusal Cephe, petrol kaynaklarının “millîleştirilmesini” talep eden bir yasayı meclisten geçirdi. 1947’de İran, ABD ile ordusunu eğitmek üzere askerî yardım ve danışmanlık için bir anlaşma imzaladı. 1951’de pan-islâmist parti, şahı destekleyenlerle Nisan ayından beri başbakan olan Musaddık’ı destekleyenler arasında bölündü. 1953’te Musaddık, 2009’da Barak Obama’nın resmen kabul ettiği üzere Amerikan ve İngiliz gizli servisleri tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle iktidardan uzaklaştırıldı. Amerikan desteğini alan şah, bundan sonra kademeli olarak otokratik ve diktatoryal bir rejim kurdu.
Tahran yanıyor! İran’da meydana gelen 1953 darbesinde Şah yanlısı göstericiler komünist bir gazetenin ofis eşyalarını sokaklarda yakıyor, Tahran, 19 Ağustos.
1965’te ise Endonezya’da yüzyılın en büyük katliamını yapan, bir milyon insanın hayatına malolan bir darbe gerçekleşti. Soğuk Savaş ortamında iki kutuptan farklı bir arayış temelinde oluşturlan Bağlantısızlar Hareketi’nin önemli bir figürü olan kurucu baba Sukarno, general Suharto tarafından devrildi. Darbede, Sukarno’nun bölgede ABD’nin çıkarlarıyla ters düşmesinin önemli payı vardı.
Katliam gibi kalkışma 1.000.000’a yakın insanın öldüğü, artçı sarsıntıları halen devam eden 1965 Endonezya darbesinde, askerler Komünist Parti Gençlik Kolları üyelerini hapishaneye götürmek üzere kamyonlarda topluyor.
Darbeler laboratuvarı: Latin Amerika
Bir alt kıtadan bir ülke gibi söz edilse de, Latin Amerika’da çok farklı toplumsal formasyonları olan ülkeler bulunmakta. Yine de sömürgecilik sonrası oluşan siyasal yapılar ve çok erken tarihlerde ABD’nin bu bölgeyi kendi arka bahçesi olarak ilan etmiş olması, darbeler tarihi açısından ortak bir kader yarattı.
Özellikle Küba devriminden sonra denetim dışı her hareketin o ülkeyi “Kübalılaştıracağı” takıntısı, Pentagon’un tekrarlanan kâbusu olmuştur.
Öte yandan Peru, Ekvator ve Bolivya gibi And ülkeleri denen yoksullarla, Brezilya, Şili, Arjantin ve Uruguay gibi nisbeten gelişmiş ülkelerde çeşitli gerilla hareketleri ortaya çıkınca, kimilerinde (örneğin Uruguay’da Tupamarolar gibi) bir içsavaş ortamı oluşmuştu. Ekonomik ve sosyal kriz karşısında halkın taleplerini karşılamaktan aciz olan yöneticiler siyasal boşluğa yol açmışlar, darbeler ve diktatörlükler bunu doldurmaya heves etmişlerdir.
Venezuella, Kosta Rika ve Kolombiya hariç, kıtanın diğer bütün ülkelerinde askerî darbe salgın halindeydi. Ordular modern kurumlardı, profesyoneldi ve genellikle devletlerin en sağlam yapıları olarak görülüyorlardı. Siyasal hayatın merkezinde devlet bulunuyordu. Öte yandan toplumsal eşitsizliklerin çok güçlü olduğu kıtada toplumsal ve ekonomik merkezileşme ile genel oy ve demokrasinin birçok kuralı arasında ciddi çelişkiler bulunmaktaydı. Genellikle ordunun müdahalesinden kastedilen, geleneksel toplumsal iktidar sahiplerinin kendileri için tehdit olarak algıladıkları siyasal dinamiklere karşı orduyu göreve çağırmalarıydı. Her ne kadar askerler darbe yapsa da, bunu talep eden sivil elitlerdi. Bu seçkinler 1930’lu yıllarda büyük bunalıma bağlı olarak demokratik bir ortamda kendi egemenliklerinin sorgulanabileceği kaygısıyla bir dizi askerî diktatörlüğe yol açmışlardı. Ancak 60’lı yıllar geçmişi aratacaktı.
Perde kıtanın en büyük ve güçlü ülkesi Brezilya’da açıldı. 1964’te popülist başkan Joan Goulard’ın reformlarına karşı çıkan sanayiciler, toprak sahipleri ve orta sınıf tarafından desteklenen mareşal Castelo Branco, meclis tarafından başkanlığa getirildi. ABD’nin belirleyici bir rol oynadığı bu darbenin ardından, asker ve polise herhangi bir mahkeme kararı olmadan insanları tutuklama ve hapsetme yetkisi tanındı ve 1985’e kadar sürecek bir diktatörlük rejimi kuruldu.
Latin Amerika’da hiç eksik olmayan darbelerin en trajik olanı, seçilmiş Cumhurbaşkanı Salvador Allende’nin başkanlık binasının bombalandığı Şili’dir. Kuvvet komutanları darbenin akşamında iktidarı kesin olarak ele geçirerek General Pinochet’i başkan yaptılar. Kimsenin kılını kıpırdatamayacağı bir süratle gerçekleştirilen darbeye karşı sendikalar genel grev ilan edemedi, Allende ise teslim olmaktansa ölmeyi tercih etti. Siyasal partiler, sendikalar, meclis, belediye meclisleri feshedildi, basın özgürlüğü kaldırıldı, muhalefet edenler ve etmesi düşünülenler tutuklandı, hapsedildi, işkenceye uğradı ve öldürüldü.
Askerî diktatörlük 1990’a kadar devam etti ve Pinochet ölümüne kadar, insanlık suçu işlemiş olarak uluslararası hukukun konusu oldu.
Şili’nin ardından 1976’da önce Uruguay ve sonra Arjantin’de askerî darbeler gerçekleşti.
Latin Amerika’da sol akımların 60’lı ve 70’li yıllarda önemli bir potansiyeli ve etkisi vardı. Aynı dönemde Latin Amerika’daki darbelerin bir de ortak gizli örgütü bulunuyordu. Şili, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Paraguay ve Uruguay’ın gizli servisleri, ABD’nin tam desteğinde “Operación Cóndor” namıyla maruf bir cinayet şebekesi kurdular. Siyasi muhalifleri ABD, Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerde bulup öldüren bu örgüt, Arjantin’de ünlü “ölüm uçuşlarını” (uçaktan insanları denize atmak) örgütlemiş, solcu teröristlerin peşinde olduğunu iddia ederken her türden muhalifi ve onlarla sınırlı kalmayarak ailelerini ve dostlarını da infaz etmişti.
Komünist darbe!
Rusya’da 1917 Devrimi sırasında bir darbe teşebbüsü akim kalmışken, SSCB’nin çöküşü sırasında da yine akim kalacak bir darbe teşebbüsü yaşandı.
1917 yazında geçici hükümetin cephedeki, Temmuz 1917 günlerinde Bolşeviklerin başarısızlığından sonra General Kornilov, ülkeyi krizden çıkarmak, disiplini sağlamak için bir darbe girişiminde bulunmuştu. Hükümetten geniş bir otonomi talep eden Kornilov, Petrograd’da Bolşeviklerin bir ayaklanma başlatacağı haberini alarak sovyetleri bastırmak için süvarileri gönderdi. Bu arada bir anlaşmazlık sonucu Başbakan Kerensky, Kornilov’un hükümeti devirmeye niyetlendiğini ve askerî bir diktatörlük kurmak istediğini belirterek istifasını istedi. Sonuç olarak Kornilov kan dökülmeden yedi bin Kazak askerin kendisini terketmesi sonucu davayı kaybeder. Devrim içinde bir darbe de böylece akamete uğrar.
Yeltsin’in dik duruşu 1991’de SSCB’de Komünist Parti’nin muhafazakâr kanadının darbe girişimini Boris Yeltsin’in “dik duruşu” çökertti. Yelsin askerî darbenin fişini çekerken, zırhlı araçtaki askerin yıkılmış görüntüsü, darbecilerin halet-i ruhiyesini yansıtıyor.
74 sene sonra, Ağustos 1991’de ise SSCB artık başka bir yol ayrımındadır. Komünist Partisi’nin muhafazakar kesimi, ülkede köklü reformlar iddiasında olan Gorbaçov’un Kırım’da olmasından yararlanarak bir darbe yapınca, Moskova ve Leningrad sokaklarında büyük gösteriler düzenlenir. Rusya Devlet başkanı Boris Yeltsin zırhlı bir askerî aracın üstüne çıkar ve fotoğrafı sembol haline gelir. Moskova’ya gönderilen askerî güçler göstericilerin yanında yer alır ve Gorbaçov Kırım’daki daçadan dönerek Sovyetler Birliği Komünist Partisi genel sekreterliğinden istifa eder ama Sovyetler Birliği’nin başında kalır. Aynı yılın sonunda bağlı ülkeler bağımsızlıklarını ilan edecek ve SSCB tarihe karışacaktır.
Yunanistan: Albaylar Cuntası
1963 seçimlerinde %53’le seçimleri kazanan dede Papandreu, aşırı sağın güçlü olduğu orduyu bir ayıklamaya tâbi tutmak istemişti. 1965’te ordunun baskısıyla Kral Konstantin Yorgıs, Papandreu’yu azletti. Bu arada çeyrek asır sonra başbakan olacak olan Miçotakis partide bir bölünme yaratmış, böylece siyasal merkez parçalanmış ve ardarda hükümetler kurulmaya başlanmıştı.
ABD’nin desteklediği monarşi ülkeyi derlemekten uzaktı. Siyasi cinayetlerle (Gavras’ın “Z “filmi ile ölümsüzleşen milletvekili Lambrakis’in öldürülmesi gibi) sarsılan ülke, Nisan 1967’de albay Papadopulos başkanlığında “Albaylar Cuntası” ile karanlık bir döneme girdi. Siyasal kurumların meşruiyet kaybı işlerini kolaylaştırır ve anayasa ilga edilir.
Cuntanın sonunun başlangıcı Yunanistan’da 1967-74 yılları arasında hüküm süren Albaylar Cuntası sırasında, 17 Ekim 1973’te Atina Teknik Üniversitesi öğrencileri rejime karşı ayaklanmış, çıkan olaylarda 34 öğrenci ölmüş, yüzlercesi yaralanmış, binlercesi sıkıyönetim ilanından sonra kurulan askerî mahkemelerde yargılanmıştı.
Aralık 1967’de bu kez generallerin desteğiyle Kral Konstantin bir karşı darbe ile iktidarı ele geçirmeye çalışırsa da başarısız olur ve Roma’ya sürgün gider. Yunanistan toplumunun kurucu kabusu olan cunta, 1973’te bir referandumla monarşiye son verir.
Muhalefet içerde ve dışarda direnir. Bugüne kadar anılmaya devam eden 17 Kasım 1973’de politeknik okulunun tanklarla işgali öğrencileri ayaklandırdığı gibi halkı da sokaklara döker. Kıbrıs olayları ise cuntanın cenaze marşını çalar. Yunanistan cuntacıları bin yıllık cezalara mahkum edilir ve toplumsal vicdanda asla affedilmeyen bir örnek olarak tarihe geçerler. Geniş insan yığınlarının kendi deneyimleriyle kendi güzergahlarını inşa etmesinin önündeki en önemli engellerden biri, onların siyasal kültürlerini tahrip eden darbeler olmuştur. Darbeler her ne kadar bir devlet iktidarına yönelik olsa da halkın iradesinin hiçe sayılması ve hükümsüz kılınması anlamına gelir. İnsanlığın daha güzel bir dünyaya yürüyüşü, geleceğin yeniden inşası mümkün olacaksa bu, birilerinin toplumu tapulu malı gibi görüp güya bir takım “ulvi amaçlar” adına, aslında bir azınlığın çıkarları için yaptığı hamlelerle değil; “havada kuş, suda balık” gibi çok olanların “kahreden ve yaratanlar”ın ortak eseri olacaktır.
Julius Caesar bugünün terimleriyle “darbeci” bir diktatördü. MÖ 49’da askerleriyle ülkenin kuzey sınırı olan Rubicon Nehri’ni geçtiği anda, yasaları çiğnemiş oldu. Darbe başarılı oldu ama Roma dünyası kanlı bir içsavaşa gömüldü. Caesar da beş yıl sonra öldürülecekti.
Julius Caesar (Sezar) MÖ 10 Ocak 49’da, yanına komutasındaki kuvvetlerden sadece XIII. lejyonu alarak Rubicon Nehri’ni geçti. “Rubicon’u aşmak” veya “Rubicon’u geçmek”, bugün birçok dilde “gemileri yakmak” anlamında kullanılıyor. Bunun nedeni, Caesar’ın bu nehri aşarak tamamen yasadışı bir konuma geçmeseydi. Bugün nerede olduğu tartışılan Rubicon Nehri, Roma Cumhuriyeti için kuzeydeki sınırdı; çeşitli eyaletlerde ordulara komuta eden valiler bu sınırda lejyonlarından ayrılır, Roma kentine yalnız girerlerdi. Galya Valisi olarak görevi MÖ 1 Ocak 49’da sona ermiş olan Julius Caesar’ın bu sınırı ordusuyla birlikte geçmesi, bugünün iafadesiyle bir askerî darbe yapmak anlamına geliyordu.
Sonraki dönemlerin yazarlarına göre, Caesar verdiği bu kararın öneminin bilincindeydi. Tam nehrin önüne geldiğinde, Yunanca iki sözcük söylemişti. Atinalı komedi yazarı Menander’dan aldığı bu cümlenin Latincesi alea iacta est, yani kelimesi kelimesine “zarlar atıldı”ydı. Biz bunu Türkçe’ye “ok yaydan çıktı” diye çevirebiliriz veya “ya devlet başa ya kuzgun leşe” diye okuyabiliriz. Yani Caesar, o noktadan sonra geriye dönüşün sözkonusu olmadığını biliyordu; ya Roma’yı ele geçirecek ya da “hostis” yani düşman veya vatan haini ilan edilecek, hayatı bitecek veya kaçmak zorunda kalacaktı.
Sezar’ın Torino Antik Eserler Müzesi’nde bulunan “Tusculum portresi”, yaşarken yapılmış ender büstlerinden biri.
Caesar’ın attığı zar onun lehine sonuçlandı. Nehri geçtikten az sonra Arminium kentine geldiğinde direnişle karşılaşmadı. Roma’daki taraftarlarından bazıları kaçarak yanına gelirken, Roma Senatosu’nun çoğunluğunu oluşturan muhalifleri, meşruiyetin simgesi olan başkenti, senatoyu, hatta İtalya’yı bile terkederek önderleri Pompeus ile kaçtılar ve Yunanistan’a geçtiler.
Pompeus ve senatörler kaçmıştı ama Caesar siyasal otorite açısından boş bir şehre girmişti. Caesar’ın taraftarları onun popülist siyasi programını destekliyordu. Karşı tarafta ise hırsları bakımından Caesar’dan farkı olmayan Pompeus gibi önderler, Cicero gibi gerçekçi veya Cato gibi ilkelerinden taviz vermeyen katı politikacılar vardı. Cicero, “sanki Romulus’un çamurunda değil de Eflatun’un Devlet’inde yaşıyormuş gibi konuşuyor” diyerek, Cato’nun ne kadar gerçeklerden kopuk oldu.
ğunu belirtiyordu. Aslında Caesar’ın baş düşmanı, Cato’nun iddia ettiği gibi Cumhuriyet’in ilkeleri, siyasi özgürlük, senatonun itibarı filan değil, ona çok benzeyen Pompeus’tu. Bunu sezen Cicero, hangi taraf kazanırsa kazansın sonucun aynı olacağını, Roma’nın köleleşeceğini söylemişti.
Fransız ressam Adolphe Yvon’un, Caesar’ın Rubicon Nehri’ni geçişini gösteren resmi (1875).
Aradan çok geçmedi, bütün Roma dünyasına (İspanya, Balkanlar, Mısır ve Akdeniz) yayılan dört yıllık bir içsavaş başladı. Pompeus komutasındaki Roma Senatosu’nun orduları, MÖ 48’de Yunanistan’ın kuzeyinde Pharsalus savaşında Caesar’a yenildi; Pompeus Mısır’a kaçarak orada öldürüldü. Ancak bu büyük zafere ve Caesar’ın düşmanlarını bağışlama politikasına rağmen, Afrika ve İspanya’daki asileri sindirmesi üç yıl daha sürdü (MÖ 45’e kadar). Caesar, Rubicon’u geçtikten beş yıl sonra MÖ 44’te öldürüldü. Bu süre içinde Roma’ya arada bir uğruyor hemen tekrar sefere çıkıyordu; başkentte geçirdiği en uzun süre öldürülmeden önceki beş aydı. Roma dünyasında yaşayan sıradan insanlar bu süre içinde rakip orduların mücadeleleri arasında sıkıştı ve savaşın yolaçtığı suç dalgasından nasiplerini aldı.
Burada barışı terkediyor, yasayı çiğniyorum Kader, senin peşinden gidiyorum Antlaşmalara elveda Yargıcımız savaş olsun bundan sonra.
(Caesar’ın darbesinden yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra Pharsalia adlı kitabında bu olayları yazan şair Lucanus’tan…)
Peki Caesar’ı lejyonuyla birlikte Rubicon Nehri’ne getiren neydi? Kağıt üzerinde şu gerekçeler vardı: Julius Caesar, bu olaylardan on yıl önce Senato tarafından Galya valiliğine atanmıştı. Böylece hem zengin olacak, hem şöhretini artıracaktı. Soylu ancak yoksul bir aileden gelen Caesar, kariyeri boyunca para sıkıntısı çekmiş, parlak askerî yeteneklerini gösterme imkanı bulamamıştı. Galya’da (burası, kuzey İtalya, İsviçre ve güney Fransa’nın bir bölümünü kaplayan bir eyaletti) emrindeki lejyonlarla büyük bir fetih hareketine girişti. Bu topraklarda yaşayanların küçük kabileler halinde bölünmüş olması işini kolaylaştırdı; müthiş bir imha ve katliam politikası yürüttü. Kendi propagandasını büyük bir ustalıkla yaptı; Galya Savaşları adlı eserini yazarak başarılarını bütün Roma’nın öğrenmesini sağladı. İlk beş yıllık görev süresinin bitiminde, Roma’daki güçlü müttefiki Pompeus sayesinde valiliği bir beş yıl daha uzatıldı. MÖ 48’in son günü artık görevi sona eriyor, Roma’ya geri dönmesi gerekiyordu. O sırada Pompeus’la dostluğu da düşmanlığa dönüşmüştü. Caesar, Roma’da kendisini neyin beklediğini biliyordu: Görevini suiistimal ettiği iddialarıyla yargılanacak, siyasi hayatı (belki de hayatı) sona erecekti.
Roma Cumhuriyeti, herhangi bir önderin tek başına iktidar sahibi olmaması üzerine kuruluydu. Devletin başında bile bir değil iki kişi bulunuyor, bu konsüller bir yıllığına seçiliyordu. Romalılar bu konuda o kadar titizdiler ki, onları düşmanlarının en büyüğü Hannibal’den kurtarmış olan büyük komutan Scipio Africanus’u bile, rüşvet almak, zimmetine para geçirmek gibi iddialarla suçlamışlardı. Scipio Africanus taşradaki villasına çekilerek orada ölmüştü (MÖ 183). Bu olaylar Caesar’ın darbesinden çok önce yaşanmıştı ama Roma’nın büyük komutanlar karşısındaki nankörlüğü çok iyi biliniyordu ve Caesar’ın harekete geçmesinde rol oynamış olabilirdi.
Aslında Julius Caesar’ın darbesi bir ilk değildi. Bu işi ilk yapan, kırk yıl önce Sulla olmuştu; ancak Roma’ya kuzeyden değil güneyden girmişti. MÖ 88’de konsül olan Sulla, Kral Mithradates’in ayaklanmasını bastırmak üzere askerleriyle Anadolu’ya geçmişken, Roma’daki rakibi Marius, çevirdiği entrikalarla Senato’nun bu görevi ondan alıp kendisine vermesini sağlamıştı. Sulla Roma’dan gelen böyle bir emre boyun eğecek biri değildi. İtalya’ya döndü, lejyonlarını Roma’nın üzerine sürdü: Bunu yapan ilk komutandı. Tekrar doğudaki savaşın başına getirildi, görev tamamlandıktan sonra yeniden Roma’nın üzerine yürüyerek kendisini diktatör seçtirdi. Bir terör rejimi kurarak muhaliflerini yargılamadan yok etti.
Caesar ile Sulla arasında iki fark vardı: Askerlerini Roma’ya sürmeye karar verirken, Sulla’nın bütün kurmayları, birisi hariç, ona katılmayı reddetmişti; kırk yıl sonra Caesar’ın bütün kurmayları, birisi hariç onun peşinden gitmeyi kabul etmişti. Yani kırk yılda çok şey değişmişti. İkinci fark ise, Caesar’ın diktatör olduktan sonra, otoritesini kabul eden bütün muhaliflerini bağışlamasıydı.
İlk darbeci Sulla Lucius Cornelius Sulla ve Gaius Marius, Roma için savaşmıştı. Tarihin kaydettiği ilk darbeyi gerçekleştiren Sulla kendisini diktatör ilan eti ve M.Ö. 80’e kadar hüküm sürdü.
Savaşta başarı kazanan komutanlar neden Roma yasalarını çiğnemeyi böyle kolaylıkla göze alıyorlardı? Eski tarihçiler de, yenileri de, bunun kökenini Roma ordusunun MÖ 100’lerin başında geçirdiği evrimde buluyor. Ordunun değişmesinin nedeni de Roma Cumhuriyeti’nin kent devleti olmaktan çıkıp dünya imparatorluğuna dönüşmesi olmuştu. MÖ 107’de yapılan reformlardan önce, Roma ordusu profesyonel olmayan, toprak sahibi yurttaşlardan kurulu bir orduydu. Capite censi denilen topraksız yoksullar, kendi silahlarını sağlayacak ekonomik koşullara sahip olmadıkları için orduya kabul edilmiyordu. Roma yurttaşları için askerî hizmet, bir vatandaşlık görevi ve ayrıcalık kabul ediliyordu; bu askerler kendilerini esas olarak şu veya bu komutana değil devlete yani Senato’ya bağlı hissediyorlardı.
Devrik konsül Marius İç savaşta yenilen büyük reformcu Gaius Marius, Sulla tarafından M.Ö. 87’de Afrika’ya sürüldü. Pierre Nolasque Bergeret’nin “Marius, Kartaca yıkıntılarında meditasyonda” isimli 18. yüzyıl tablosunda, devrik Roma konsülü sürgünde tasvir ediliyor.
Ancak ordu, egemenliği genişleyen bir devlete yetmemeye başlayınca, Marius’un MÖ 107’de yaptığı reformlarla büyük ölçüde değişti. Artık topraksız ve yoksul da olsa herkes orduya katılabilecekti; bundan böyle asker olmak insanların itibar ve toprak kazanmasının bir aracı haline gelecekti. Marius MÖ 105’te, bu yoksul askerlere terhis olduktan sonra toprak verilmesi için Senato’yu sıkıştırdı ve Afrika’da askerlerini yerleştirecek koloniler kurdu. O tarihten sonra Roma lejyonlarının kendilerine toprak sözü veren güçlü bir komutana duydukları bağlılık yavaş yavaş Senato ile aralarındaki bağı gölgede bıraktı.
Marius’un bu reformlarından sonraki yüzyıl, Roma Cumhuriyeti ve Senatosu için dış ve iç savaşlarla dolu, şu veya bu komutanın, lejyonlarına güvenerek iktidarı ele geçirmeye çalıştığı bir kaostan ibaretti. Kademe kademe yıkılan eski rejim, MÖ 30’da artık yerini tek bir önderin (imparator) hem vilayetlere hem senatoya hem orduya hakim olduğu başka bir rejime bıraktı. Senato, Caesar darbesinden yüzyıl sonra öyle itibar kaybetmişti ki, İmparator Caligula atı İncitatus’u senatör seçtirebilmişti. Hikaye doğru olmasa bile, Roma Senatosu’nun içine düştüğü acıklı durumu çok iyi gösteriyordu.
15 Temmuz 2016 darbe girişimi, gündelik siyasi çekişmelerin çok ötesinde, Türkiye’deki demokrasinin geleceği ve demokratik kurumların işleyişi üzerine temel, tarihî meseleleri gündeme taşıdı.Yakın tarihimizde büyük tahribat ve askerî vesayet anlamında adeta bir gelenek yaratmışolan darbe, bu defa ordu ve devlet içerisinde titizlikle, gizlilikle örgütlenmiş, uluslararası destekli ve dinî bir yapılanma tarafından gerçekleştirilmek istendi.
20. yüzyıldaki darbe veya muhtıra hadiselerinde, ağır siyasi krize bağlı olarak, gerek yönetimde gerekse sokakta meşruiyeti sarsılmış sivil idareler bulunduğu; darbecilerin de buna bağlı olarak halkın büyük çoğunluğunun hoşnutsuzluğunu eylemlerine bahane ettiği görülmüştü. 15 Temmuz darbe girişimi ise herhangi bir meşruiyet sorunu olmayan bir hükümete karşı, ordu, güvenlik, yargı kurumlarının hiyerarşik ve resmî yapısı içerisine yerleşmiş bir kesim tarafından yürütüldüğü gibi; toplumun farklı eğilimlerinden ezici bir çoğunluk tarafından da baştan itibaren reddedildi.
Meşruiyeti zaten olmadığı gibi temsil kabiliyeti de bulunmayan bu girişimin failleri, silahsız insanların üzerine ateş açarak, meclisi ve devlet kurumlarını bombalayarak, kısacası bir terör havası ve korku yaratarak ülke idaresini ele geçirmeyi planladılar.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “dijital karşı müdahalesi”, sokağa çıkan vatandaşların cesur direnişi, ordunun ve güvenlik kuvvetlerinin önemli bir kısmının darbe girişimine tutum alması, siyasi partilerin etkin ve anında muhalefeti, medyanın kararlı bir şekilde darbecilere karşı durması, 15 Temmuz girişimini akamete uğrattı.
Gezi protestolarından sonra Türkiye’de son üç yıl içinde tarih bir kere daha yaşarken yazılıyordu. Bir tarih dergisi olarak 15 Temmuz’u görmezden gelemez, onu dostlar alışverişte görsün yaklaşımıyla birkaç sayfayla geçiştiremezdik. Aynı Gezi’de olduğu gibi, yine bir “fevkalade nüsha”yla, baştan aşağı sadece askerî darbelerin dünü ve bugününü konu alan bir özel sayıyla karşınıza çıkıyoruz.
“Yaşarken Yazılan Tarih II” sayısı, geleceğe not düşmek üzere hazırlandı. Darbeleri tarihe gömmüş, barış içinde yaşayan, farklılıkların zenginliğiyle yükselen, laik ve demokratik bir toplum özlemiyle…
DAKİKA DAKİKA‘EN UZUN GECE’ VE SONRASI…
Türkiye 15 Temmuz’da tarihinin en uzun, en zor gecesini yaşadı. Bütün dünya nefesini tutarak askeri darbe girişiminin felaket filmini andıran dehşet verici görüntülerini izledi. Dakika dakika o tarihi gece ve sonrasında yaşananlar…
15 Temmuz’un sarsıcı bilançosu
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 30 Temmuz saat 21:40’ta yaptığı açıklamaya göre 15 Temmuz darbe girişiminde toplam 237 kişi hayatını kaybetti, 2.191 kişi yaralandı. Soruşturmalar kapsamında gözaltına alınanların sayısı 18.699, tutuklananların sayısı 10.137. 19 Temmuz’da yapılan resmi açıklamada 104 darbecinin öldürüldüğü duyurulmuştu. 31 Temmuz itibariyle kamu kurum ve kuruluşlarında işten çıkartılanların sayısı ise 70.000’e ulaşmış durumda.
15 TEMMUZ 2016
22:00
Bir grup asker Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerini Anadolu’dan Avrupa’ya geçiş yönünde trafiğe kapattı. Savaş uçaklarının Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Sarayı, TBMM ve MİT’in üzerinde alçak uçuş yaptığı haberleri yayılıyor.
22:10
Ankara’da bir askeri helikopter MİT binası ve Genelkurmay’a ateş açtı. Kamu binaları önünde polis ve asker karşı karşıya geliyor.
22:15
Oran’daki TRT Genel Müdürlüğü binası askerlerce basıldı.
22:25
Genelkurmay karargâhından silah sesleri yükseldi, bina emniyet güçleri tarafından ablukaya alınırken bölgeye ambülanslar sevk edildi. Bir helikopter binayı kuşatan polislerle civarda toplanan halkın üzerine ateş açtı.
22:00
22:30
Genelkurmay Başkanlığı hesabından akredite gazetecilere gönderilen e-mail’de TSK’nın yönetime el koyduğu bildirildi.
22:35
İstanbul’da 1. Ordu’ya bağlı kuvvetler İstanbul Atatürk Havalimanı’nın girişini zırhlı araçlarla kapattı. Askerler kontrol kulesine girdi. Ankara’da halk Kızılay meydanında toplanmaya başlıyor.
22:40
Yenimahalle’deki MİT binasına yoğun saldırı. Süper Kobra helikopterlerin açtığı ateşe yerden karşılık veriliyor. Gölbaşı’ndaki Polis Özel Harekât binası iki F-16 tarafından bombalandı.
22:45
Başbakan Binali Yıldırım bağlandığı televizyon kanalında açıkladı: “Doğrusu bir kalkışma ihtimali üzerinde duruyoruz, bu girişime izin vermeyeceğiz…”.
22:50
Kadıköy’deki Moda Deniz Kulubünün bahçesine helikopterler indi, silah sesleri duyuluyor. Burada bir düğüne katılan Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal ve üst düzey bazı komutanlar helikoptelere bindirilip götürüldü.
23:00
Sosyal medyada yoğun mesaj trafiği. Askeri hareketlenmenin teröre karşı önlem mi yoksa darbe girişimi mi olduğu tartışılıyor.
23:15
Başbakan Binali Yıldırım attığı tweet’te hadiseleri “kalkışma” diye nitelendirdi ve vatandaşları meydanlarda toplanmaya davet etti. Meclisteki tüm siyasi partiler darbe girişimini kınıyor.
23:20
İstanbul Bayrampaşa’daki Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünün girişi zırhlı askeri araçlarla kapatıldı.
23:30
Televizyonlar Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın darbeci askerler tarafından rehin alındığını duyuruyor.
23:45
TSK’nın resmi internet sitesinden yönetime el koyulduğu açıklandı. Taksim’e çıkan askerler meydanı kontrol altına alıyor.
23:47
İstanbul Kısıklı’da Recep Tayyip Erdoğan’ın evinin bulunduğu cadde trafiğe kapatıldı, özel harekat polisleri Cumhurbaşkanının evinin önünde yoğun güvenlik önlemleri aldı.
00:00
Televizyonlarda “Askeri kalkışma FETÖ mensubu bir grup subay tarafından yapılmaya çalışılmaktadır” haberleri. Bir grup asker Çankaya’da Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’na girmeye çalışıyor. Başka bir grup asker İstanbul AKP İl Başkanlığı binasına girdi.
16 TEMMUZ 2016
00:02
Askerlerin ele geçirdiği TRT’den TSK’nın yönetime el koyduğuna dair Yurtta Sulh Konseyi imzalı bir bildiri okundu. Cumhurbaşkanlığı kaynaklarınca, bildirinin korsan olduğu, itibar edilmemesi gerektiği açıklaması yapıldı.
00:15
İstanbul Emniyet Müdürlüğü önünde toplanmaya başlanan halkın üzerine bir askeri helikopterden ateş açıldı.Vatan Caddesi TIR’larla kapatıldı. Emniyet’in üzerinde uçan helikopterler binanın önüne indi. Türksat, TRT yayınlarını kesti.
00:30
Ankara Emniyet Müdürlüğü darbeciler tarafından bombalandı.
00:37
CNN Türk’e cep telefonuyla bağlanan Cumhurbaşkanı Erdoğan halkı milli iradeye sahip çıkmak için meydanlara inmeye çağırdı. Cuntacı askerler Aksaray Orduevinin önüne dokuz tank getirdi.
00:40
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Bu ülke darbelerden çok çekmiştir, aynı şeylerin yaşanmasını istemiyoruz” dedi. Bakırköy ve Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılıkları kalkışmayı gerçekleştirenlere karşı askeri darbe suçlamasıyla ilk soruşturmaları başlattı.
00:45
Marmaris’te bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bulunduğu otelden ışıkları söndürülmüş bir helikopterle ayrılarak Dalaman Havalimanı’na doğru yola çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Türkiye genelindeki 85.000 caminin imamına gönderilen SMS’ler üzerine camilerden ezan ve sala sesleri yükseliyor. Birçok kentte cami ve belediye hoparlörlerinden sokağa çıkma çağrısı yapılıyor.
00:48
ABD’den ilk açıklama. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Sözcüsü Ned Price, Başkan Obama’nın darbe girişimi hakkında bilgilendirildiğini söyledi.
00:50
TRT yayınlarını kesen Türksat’ın Ankara’daki uydu istasyonuna helikopterlerle saldırı düzenlendi.
00:55
00:55
Vatandaşların Erdoğan’ın ve hükümet üyelerinin sokağa çıkma çağrısına uyduğu görüldü, kalabalıklar AKP binaları önünde, hadiselerin gerçekleştiği noktalarda ve meydanlarda toplanmaya başladı. Halkın giriş kapısı önünde toplanması üzerine Atatürk Havalimanı önündeki askerler geri çekiliyor. Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Süper Kobra helikopterler ve F-16’lar tarafından vuruldu.
01:01
Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, telefonla bağlandığı televizyon kanalında “Bu, TSK içindeki bir cuntanın kalkışma girişimidir” dedi.
01:02
Cumhurbaşkanlığı külliyesinin üzerinde alçalan bir helikopter yapıyı uzun süre ağır makinalı silahlarla taradı. Yerden karşılık veriliyor.
01:09
Tekbir getiren bir grup Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. Harbiye çevresinde silah sesleri yükseliyor. Akreplerle Harbiye’den Taksim’e çıkan polisler meydanı kontrol eden askerlerlerle çatışmaya girdi.
01:10
1. Ordu Komutanı Ümit Güler, CNN Türk’e telefonla bağlanarak darbecilerin küçük bir grubu temsil ettiğini, gerekli önlemleri aldıklarını açıkladı.
01:20
TSK İnternet sitesinden yapılan ikinci açıklamada sokağa çıkma yasağı ilan edildiği bildirildi.
01:36
TBMM genel kurul salonu açıldı. Parlamentoda grubu bulunan bütün partilerin milletvekilleri meclise geliyor. Meclis Başkanı İsmail Kahraman televizyonlara meclisin görev başında olduğunu açıkladı.
01:09
01:40
Boğaziçi Köprüsü’nü kapatan askerler, kendilerini protesto eden halkın üzerine ateş açtı. Ölenler ve yaralananlar oldu.
01:43
Harbiye’deki TRT İstanbul Radyosu darbeci askerlerce basıldı. Askerler ile polis arasında çatışma var.
01:44
Cumhurbaşkanı ve beraberindekiler THY’nin uçuş kodlarından birini kullanan ATA uçağıyla Dalaman’dan Atatürk Havalimanı’na doğru hareket etti.
01:45
Bağcılar’daki Topkule askeri kışlasındaki asker ile polis çatıştı.
02:00
Cuntacılara karşı ilk gözaltılar başladı. Darbecilere ait bir helikopter girişimi bastırmaya çalışan F-16’lar tarafından düşürüldü.
02:01
TRT İstanbul Radyosu önüne iki helikopter indi. Duraklayan çatışmalar yeniden şiddetlendi.
02:08
Ak Parti Genel Merkezi önünde toplanan halkın üzerine helikopterlerden ateş açıldı.
02:20
Gölbaşı’ndaki Özel Harekat Daire Başkanlığı’na hava saldırısı. 17 polis hayatını kaybetti (Daha sonra bu rakam 47’ye çıkacak). Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü de vuran bir helipter Gölbaşı’nda düşürüldü.
02:22
Cumhurbaşkanlığı külliyesine girmeye çalışan üçü rütbeli 13 asker gözaltına alındı.
02:35
TBMM, savaş uçakları tarafından bombalandı. Binada büyük hasar var.
02:44
Genelkurmay binası önüne bir askeri helikopter indi, bir patlama oldu.
02:50
Cumhurbaşkanının uçağı Atatürk Havalimanı’na indi.
02:53
Unkapanı Köprüsü’nde ilerleyen askeri araçlar halk ve iş makinaları tarafından durduruldu.
02:55
İstanbul Büyükşehir Belediyesi binası çevresinde yoğun silahlı çatışmalar yaşanıyor.
02:57
Beşiktaş’taki başbakanlık ofisini ele geçirmeye çalışan askerlere polis silahla karşılık verdi.
03:00
TRT normal yayın akışına döndü. TRT Genel Müdürlüğü binasını basan askerler gözaltına alındı. TBMM binasına yaklaşan bir helikopter yaylım ateş açıyor. ABD, AB ve NATO’dan Türkiye’deki demokratik kurumlara saygı çağrıları geliyor.
03:06
Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’te konakladığı otele ikinci saldırı düzenlendi. Binanın içine giren komandolar oda oda Erdoğan’ı ararken çatışmalar yaşandı, korumalardan yaralananlar ve ölenler var.
03:10
TBMM ikinci kez yoğun bir bombardımana maruz kaldı. Başbakan Yıldırım, Ankara semalarının hava trafiğine kapatıldığın, uçuş yapan bütün askeri araçların füzeyle vurulacağını açıkladı.
02.44
03:16
Cuntacı askerler Kadıköy’deki Türk Telekom binasına girdi. Meclis’te olağanüstü toplanan milletvekileri binada oluşan hasarı belgeleyen ilk görüntüleri yolluyor. Yayınlara telefonla bağlanan milletvekilleri, sığınakta bulunduklarını bildiriyor.
03:20
Anadolu Ajansı, AKP’nin reklamcısı Erol Olçak ve 16 yaşındaki oğlunun Boğaziçi Köprüsü’nde açılan ateş sonunda hayatlarını kaybettiğini duyurdu.
03:25
Doğan TV Center darbeci askerler tarafından basıldı. CNN Türk ekranlarına boş stüdyo görüntüsü veriliyor. Açık bırakılan mikrofondan binanın içindeki tartışmalar ve arbede sesleri duyuluyor.
03:30
Recep Tayyip Erdoğan yaptığı basın açıklamasında Marmaris’te kaldığı otelin kendisinin ayrılışından 20 dakika sonra saldırıya uğradığını duyurdu. TBMM bir kez daha havadan bombalanıyor.
03:45
Ankara Emniyet Müdürlüğü bir F-16’nın hedefi oldu, bina ağır tahribata uğradı.
03:55
Beştepe üzerinde alçalan bir helikoptere saraydan ateş açıldı.
04:00
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı FETÖ/PDY bağlantılı yargı ve ordu mensupları hakkında gözaltı kararı verdi. Digitürk yayınları darbe girişimcileri tarafından durduruldu.
04:07
Cumhurbaşkanı Erdoğan Atatürk Havalimanı’nda kendisini karşılayan vatandaşlara konuşma yapıyor: “Milletin üzerinde hiçbir güç yoktur”.
04:20
Askerler Hürriyet binasını ele geçirdi. Halkın ve polisin müdahalesiyle darbecilerden arındırılan CNN Türk televizyonu yeniden yayına başladı. Kanal yetkilileri baskın ve kurtarılma anlarını anlatıyor.
04:42
Marmaris’teki otele üçüncü saldırı. Deniz tarafından yaklaşan bir askeri helikopter binayı taradı. Helikopterlerden inen yüzleri maskeli ve ağır silahlı komandolar oteli ablukaya aldı. Çıkan çatışmada beş polis yaralandı.
05:00
A.A., Genelkurmay binasını kuşatan polislerin içerdeki darbecilere “teslim olun” çağrısı yaptığı bilgisini geçti. Cumhubaşkanlığından açıklama: “Tehlike henüz geçmiş değil. Millet sokaklarda olduğu müddetçe darbeci hainler bu aziz millete diz çöktüremeyecek”.
05:15
Hürriyet binası kurtarıldı, askerler gözaltına alındı. Atatürk Havalimanı’ndaki tüm askerler dışarı çıkartılarak müsadere altına alınıyor.
05:20
Boğaziçi Köprüsü’nde konuşlanan tanktan halkın üzerine top atışı yapıldı.
05:30
İstanbul’daki Çengelköy polis karakolunu ele geçirmek isteyen askerlere polis ateşle karşılık verdi.
05:45
Harbiye’deki TRT İstanbul Radyosu’nu ele geçiren askerler teslim oldu.
06:00
Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Harekat Merkezi’ndeki olayların kontrol altına alındığını, darbe girişimiyle ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı. Atatürk Havalimanı uçuşlara açıldı. İstanbul Boğazı deniz ulaşımına kapatıldı.
06:30
Türksat’ı bombalayan askeri helikopter Gölbaşı’nda düşürüldü.
06:40
Beştepe’deki Jandarma Genel Komutanlığı bir F-16 tarafından vuruldu. Ankara Emniyet Müdürlüğü bir hava saldırısına daha uğradı.
03:55
06:43
Cumhurbaşkanlığı külliyesi yakınlarına iki bomba daha atıldı.
Cumhurbaşkanlığı külliyesi yakınındaki Jandarma Genel Komutanlığı’nın bulunduğu kavşakta sivil halkın üzerine askeri uçaktan bomba atıldı. İçişleri Bakanlığı, FETÖ mensubu 336 kişinin gözaltına alındığını açıklandı.
07:10
İstanbul Türk Telekom santralindeki askerler teslim oldu.
07:15
Boğaziçi Köprüsü’nde saatler süren bir operasyondan sonra askerler teslim oldu. Sivil halk askerlere linç girişiminde bulundu. Olayları görüntüleyen Hürriyet gazetesi fotomuhabiri Selçuk Şamiloğlu, öfkeli kalabalığın elinden son anda kurtarıldı.
07:35
Etimesgut’taki Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı’nda, darbe girişimine katılan askerler, yerleşkedeki diğer askerler tarafından polise teslim edildi. Askerler polis araçlarına rütbeleri sökülerek bindiriliyor. Türkiye genelinde 754 TSK mensubunun gözaltına alındığı açıklandı.
07:41
Genelkurmay binasından dışarıya çıkartılan tank, barikat görevi gören kamyonlara ateş açıyor.
07:50
Özel harekât polisleri Kuleli Askeri Lisesi’ne operasyon düzenledi. İçerdeki öğrenci ve subaylara “teslim ol” çağrısı yapılıyor. Beş general ve 29 albay İçişleri Bakanı Efkan Ala tarafından görevden uzaklaştırıldı.
08:00
Cep telefonlarına “Tüm halkımızı milli iradeye, demokrasiye sahip çıkmak üzere meydanlara bekliyoruz. Türkiye Cumhuriyet Devleti imzalı” SMS mesajları gönderiliyor.
08:16
Boğaziçi Köprüsü kısmen trafiğe açıldı.
08:32
Asker, darbe girişiminin yönetildiği Ankara Akıncı 4. Ana Jet Üs Komutanlığına operasyon düzenleyerek Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ı kurtardı.
08:40
Emniyet özel harekât polisleri Jandarma Genel Komutanlığı’nı darbecilerin elinden geri aldı, 200 asker gözaltına alındı.
09:40
Genelkurmay Başkanlığı’ndan çıkan 200’e yakın silahsız er ve erbaş polislere teslim oldu.
09:47
Türkiye genelinde FETÖ üyesi olduğu öne sürülen 1563 kişi gözaltına alındı.
09:56
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü trafiğe açıldı.
10:07
Genelkurmay Başkanlığı’ndan çıkan 700 silahsız er ve erbaş polise teslim oluyor.
07:35
10:15
Bingöl 49. Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Yunus Kotaman ile Bolu 2. Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral İsmail Güneşer gözaltına alındı.
10:22
Marmaris’teki otele saldırı düzenleyen askerler darbe girişiminin başarısız olduğunun anlaşılması üzere bölgeden uzaklaşarak kayıplara karıştı.
10:35
Genelkurmay Başkanlığı’nda darbe girişimine katılmadıkları için elleri bağlı olarak odalarda tutulan subay ve assubaylar serbest bırakılarak binadan tahliye edildi.
10:39
Binali Yıldırım, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın sağ kurtarıldığını ve görevinin başında olduğunu açıkladı.
11:00
Kuleli Askeri Lisesi’ne öğrencilerin Çengelköy Karakolu baskınına katıldıkları şüphesiyle operasyon yapılıyor. Sahil Güvenlik Komutanı Tümamiral Hakan Üstem görevden alındı.
11:01
Genelkurmay Başkanı Vekili Orgeneral Ümit Dündar, darbe girişiminin önlendiğini bildirdi.
11:27
Genelkurmay karargâhında bulunan darbeci askerler teslim olmak için müzakere talebinde bulundu.
12:00
Jandarma Genel Komutanlığı binasına operasyon düzenlendi. Binadan dumanlar yükseliyor. 200 kadar darbeci asker gözaltına alındı.
12:57
Başbakan Binali Yıldırım Çankaya Köşkü’nde kameraların karşısına geçerek kalkışmanın bastırıldığını ve ilk bilançoyu açıkladı: “Toplam 161 şehidimiz, 1.440 yaralımız vardır. Şu ana kadar 2.839 asker gözaltına alınmıştır. Aralarında yüksek rütbeliler de mevcuttur”.
20:00
13:30
Darbeye kalkışan sekiz subay ve astsubayın helikopterle Yunanistan’a kaçtığı bildirildi. Türkiye iadelerini talep ediyor.
14:37
HSYK Genel Kurulu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gözaltı kararı doğrultusunda beş HSYK üyesinin üyeliğinin düşürülmesine karar verdi. HSYK 2. Dairesi, 2.745 hakimi açığa aldı.
16:08
Yüksek yargıya operasyon. Daha önce gözaltına alınan 15 Danıştay üyesinden sonra 140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi hakkında gözaltı kararı verildi. 11 Yargıtay ve dört HSYK üyesi gözaltına alındı.
17:00
Meclis Genel Kurulu İsmail Kahraman’ın başkanlığında olağanüstü toplandı. Başbakan Binali Yıldırım, siyasi partilere, medya organlarına, halka ve polise darbeye direndikleri için teşekkür ettiği konuşmasının başında İstiklal Marşı’nın on kıtasını okudu.
18:10
2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti ile 2. Ordu Kurmay Başkanı ve Malatya Garnizon Komutanı Tümgeneral Avni Angun gözaltına alındı.
18:15
YAŞ üyesi ve eski Hava kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk, 4’üncü Ana Jet Üs Komutanlığı’nda gözaltına alındı.
19:30
Anayasa Mahkemesi üyesi Alparslan Altan evinde yapılan aramadan sonra gözaltına alındı.
20:00
Ankara 4. Ana Jet Üssü’ndeki operasyon tamamlandı. 67 asker daha teslim oldu.
20:30
Recep Tayyip Erdoğan Kısıklı’da halka yaptığı konuşmada “ABD’ye sesleniyorum, Pennsylvania’daki bu zatı teslim edin” dedi.
20:45
4. Ana Jet Üssü’nde alıkonulan Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi’nin kurtarıldığı ve görevinin başına döndüğü açıklandı.
21:10
Anayasa Mahkemesi üyesi Erdal Tercan’ın gözaltına alındığı bildirildi.
22:00
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, tüm ağırceza başsavcılıklarına yazdığı yazıda 2.745 hakim ve savcının gözaltına alınmasını ve haklarında soruşturma başlatılmasını istedi.
23:05
Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefet liderleri Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’yi telefonla arayarak, darbeye karşı durdukları için teşekkür etti.
23:40
Recep Tayyip Erdoğan, Çipras ile yaptığı telefon görüşmesinde Yunanistan’dan sığınma talebinde bulunan sekiz darbeci askerin iade edilmesini istedi. Çipras, Türkiye’de seçilmiş hükümetin yanında oldukların belirtti.
17 TEMMUZ 2016
00:30
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Meclis Başkanı İsmail Kahraman, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Devlet Bahçeli’yi arayarak “dik duruşları” nedeniyle teşekkürlerini iletti.
01:00
Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkililerinin darbe tehlikesinin devam ettiği gerekçesiyle yaptıkları “demokrasi nöbeti” çağrılarına vatandaşlar Türkiye genelinde meydanları doldurarak cevap veriyor.
01:00
01:30
TSK’da, İçişleri Bakanlığı’nda ve yargıda açığa almalar, yakalamalar, gözaltılar bütün hızıyla sürüyor.
10:00
Helikopterle Yunanistan’ın Dedeağaç şehrine kaçan sekiz asker savcı karşısına çıkarıldı. Helikopter, Türkiye’ye geri getiriliyor.
11:30
Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın akıbeti hâlâ meçhul.
13:15
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ: Şimdiye kadar 6.000 kişi gözaltına alındı. Yasal süreç devam edecek.
13:30
Rusya Devlet Başkanı Putin, Erdoğan’ı arayarak seçilmiş hükümetin yanında olduklarını belirtti.
15:00
Darbe girişiminin çöktüğünü dile getiren Başbakan Yıldırım, “demokrasi nöbeti” çağrısını yineledi. Halkı sakin olmaya ve meydanları demokrasi şöleni havasında doldurmaya davet etti.
16:03
Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş: “Bu darbe girişimi ordunun tamamına mal edilemez, vatandaşlarımız bu oyuna gelmemelidir”.
17:25
Cuma gecesi nerede olduğu bilinmeyen Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak, Ankara Kocatepe Camii’nde düzenlenen cenaze törenine Genelkurmay Başkanı ve diğer kuvvet komutanlarıyla birlikte katıldı.
17:30
Cumhurbaşkanlığı başyaveri Albay Ali Yazıcı tutuklandı, diğer yaverler gözaltında.
18:40
Konya 3. Ana Jet Üssü’nde operasyon. Üs komutanı ve yedi asker gözaltına alındı.
19:25
Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Meydanları boş bırakmayacağız, Cumaya kadar alanlardayız”.
19:45
Özel harekat polisleri, darbe gecesi cuntacılara destek verdiği gerekçesiyle gözaltına almak istedikleri Sabiha Gökçen Havalimanı’nda görevli askerler direnince havaya ateş açtı. Askerler gözaltında..
22:00
AKP Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin kardeşi Tümgeneral Mehmet Dişli gözaltına alındı.
23:00
Geniş halk kitleleri Türkiye genelinde meydanları doldurmaya devam ediyor.
18 TEMMUZ 2016
01:14
Recep Tayyip Erdoğan, Kısıklı’da halka yaptığı konuşmada “İdam isteriz” sloganlarına “Eğer Meclis önüme böyle bir karar getirirse, ben bunu onaylarım” cevabını verdi. Hükümetin önemli bir hazırlık içerisinde olduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı, Çarşamba günü halka bir “müjde” açıklayacaklarını belirtti.
11:30
TMSF Bank Asya’nın faaliyetlerini geçici olarak durduğunu açıkladı.
17:30
12:00
İçişleri Bakanlığında büyük temizlik: 8.777 personel görevden alındı.
12:45
AB’den ve ABD’den on dakika arayla Türkiye’ye anayasal düzene uyma, demokrasi ve insan haklarına saygı gösterme çağırısı yapıldı.
13:47
Emniyet, vatandaşları sosyal medyada darbe girişimini destekleyenleri ihbar etmeye çağırdı, bu amaçla oluşturduğu mail adreslerini paylaştı.
14:40
Maliye Bakanlığında 1.500 kişi açığa alındı.
15:40
Kamu görevlilerinin yurtdışına çıkışı durduruldu.
16:25
Yurt genelinde tüm memurların yıllık izinleri askıya alındı.
19:00
Haklarında gözaltı kararı alınan hakim ve savcı sayısı 2. 854’e ulaştı.
19:30
Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Özel Kalem Müdürü Kurmay Albay Gök’ün darbeci olduğu şüphesiyle gözaltına alınmasının ardından bu göreve Ahmet Akyol’u atadı. Akyol, bakanlığın ilk sivil özel kalem müdürü oldu.
Akın Öztürk’ün de aralarında bulunduğu 26 general tutuklandı.
23:00
Donanma Komutanlığı Gölcük Deniz Üssünde arama yapılıyor.
23:30
Recep Tayyip Erdoğan: “ABD Gülen’i iade etmek zorundadır”.
19 TEMMUZ 2016
08:45
Derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu incelemeye aldı, Ekonomik büyüme beklentisini %3’e indirdi.
09:30
Gezi sürecinin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, merkez valiliği görevinden uzaklaştırıldı.
21:15
11:00
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında “AKP hazırsa idama biz de varız.” dedi
11:32
The Times: “14 Türk savaş gemisi kayıp. Donanma Komutanı Oramiral Veysel Kösele’den Cuma gününden beri haber alınamıyor”.
12:15
Başbakan Yıldırım: “Gündüz işimize gücümüze, akşam demokrasi nöbetine devam”.
13:00
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komisyonu üyesi Zeid Ra’ad Al Hussein, darbe girişimi sonrası gözaltına alınanların cezaevi koşullarının bağımsız gözlemciler tarafından tespit edilmesi için çağrı yaptı. İdam cezasının yeniden getirilmesinin “yanlış yönde atılacak büyük bir adım” olacağını belirtti.
23:45
13:20
Erdoğan’ın yaveri Yarbay Erkan Kıvrak gözaltında. 257 başbakanlık çalışanı görevden uzaklaştırıldı. Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nda arama yapılıyor.
13:40
Genelkurmay Başkanlığı’ndan açıklama: “Darbe girişimi ihtimali MİT tarafından saat 16:00’da haber verildi”.
14:30
Diyanet İşleri Başkanlığı öldürülen darbecilere din hizmeti verilmeyeceğini duyurdu.
16:20
Milli Eğitim Bakanlığı’nda 15.200 personel açığa alındı.
16:45
Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’de insan haklarının tehlikede olduğunu duyurdu.
16:50
YÖK, 1.577 dekanın istifasını istedi.
17:45
Dolar 3 lirayı geçti.
18:00
Özel okullarda görev yapan 21.000 öğretmenin lisansı iptal edildi.
20:30
Barack Obama darbe girişimi sonrası ilk kez Erdoğan’ı aradı .
22:00
Jandarma Genel Komutanlığı’na vekaleten Korgeneral İbrahim Yaşar atandı. Jandarma Komutanı Galip Mendi’nin sağlık sorunları nedeniyle GATA’ya yattığı açıklandı.
23:45
Yapılan çağrılar üzerine vatandaşlar meydanları doldurmaya devam ediyor.
20 TEMMUZ 2016
09:30
Gülen, ABD hükümetinden Türkiye’nin kendisi hakkındaki iade talebini reddetmesini istedi.
SGK, Fethullah Gülen’in emekli maaşını kestiğini açıkladı. Gülen’in sosyal haklarından yararlandığı anlaşıldı.
13:15
Milli Güvenlik Kurulu, Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında toplandı.
14:15
Reuters: “TSK’daki generallerin yaklaşık üçte biri tutuklu,”.
15:30
CHP, 24 Temmuz Pazar günü Taksim’de “Cumhuriyet ve Demokrasi mitingi” düzenleyeceğini açıkladı.
16:30
Moody’s’den sonra kredi derecelendirme kuruluşu Fitch de darbe girişiminin ülke notuna baskı yapıp yapmayacağını izlemeye aldığını bildirdi.
17:50
MGK toplantısı sona erdi. Açıklamayı bakanlar kurulu toplantısından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan yapacak.
19:45
Standard&Poors Türkiye’nin BB+ olan kredi notunu BB’ye düşürdü. Dolar 3.0769’a yükselerek tarihi zirve yaptı.
20:50
Aralarında Balyoz davasındaki cezaları onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanı Ekrem Ertuğrul’un da bulunduğu 113 hakim, savcı ve yüksek yargı üyesi tutuklandı.
21:50
Cumhurbaşkanı Erdoğan, El Cezire’ye verdiği röportajda darbe girişimini eniştesinden öğrendiğini açıkladı.
23:20
Recep Tayyip Erdoğan, MGK’da alınan ve bakanlar kurulunca onaylanan kararı açıkladı. “Ülke genelinde üç ay süreyle olağanüstü hal ilan edilmiştir”.
21 TEMMUZ 2016
Meclis’ten AKP ve MHP’nin oylarıyla geçen OHAL yasası Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Üç aylık dönemler halinde uygulanacak olan Olağanüstü Hal ile kişi hak ve özgürlükleri kısıtlanabilecek, düzenlemeler kanun hükmünde kararnamelerle yapılabilecek ve Anayasa Mahkemesi’ne götürülemeyecek.
26 TEMMUZ 2016
22 TEMMUZ 2016
Twitter fenomeni “fuatavni”yi ele geçirmek için yapılan operasyonda 28 kişi gözaltına alındı. Şüphelililere FETÖ/PYD ile bağlantılı olarak “sosyal medya üzerinden anayasal düzene karşı koymaya zemin hazırlamak”tan işlem yapılıyor. Kamuda işten çıkarmalar, gözaltılar, tutuklamalar devam ediyor.
23 TEMMUZ 2016
İlk OHAL kararnamesiı: Gözaltı süresi 30 güne çıkarıldı. Açılan karşı davalar yürütmeyi durduramayacak. 15’i üniversite, 1043 öğretim kurumu, öğrenci yurdu, 1299 vakıf ve dernek, 35 sağlık kurumu, 19 sendika kapatıldı. Bunların mal varlıkları hazineye devredilecek. Görevine son verilenler kamuda çalışamayacak.
24 TEMMUZ 2016
CHP’nin Taksim’de düzenlediği “Cumhuriyet ve Demokrasi Mitingi’ne yüz binlerce kişi katıldı. AKP’nin de desteklediği ve üst düzey yöneticileriyle katıldığı mitingde “Ne darbe, ne dikta” diyen CHP lideri, demokrasi, insan hakları ve parlamenter sistemin önemini vurguladı. HDP Eşbaşkanı Demirtaş darbeye karşı hukuki mücadelenin yanında olacağını açıkladı. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye’nin notunu düşürdü. Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek, FETÖ’nün üç harfliler (cinler) sayesinde yayıldığını ifade etti.
25 TEMMUZ 2016
Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, Cumhurbaşkanı’nın daveti üzerine ilk kez Ak Saray’a çıktı. HDP’nin çağrılı olmadığı görüşmeden sonra CHP’den yapılan açıklamada “Normalleşmeye katkı sağlayacak olumlu bir görüşme” ifadesi kullanıldı. Recep Tayyip Erdoğan’ın Marmaris’te kaldığı otele baskın düzenleyen “suikast timi” üyesi yedi kişi yakalandı. Haklarında yakalama kararı çıkartılan, gazetecilerden 14’ü gözaltına alındı. AB, “İdam cezası getirilirse Türkiye’nin üyelik süreci durur” açıklamasını yaptı. Boğaziçi Köprüsü’nün adı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olaraak değiştirildi.
26 TEMMUZ 2016
Eski İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu gözaltına alındı. Hainler Mezarlığı Pendik’te açıldı. Bir televizyon kanalında olaylarda hayatını kaybeden siviller için şehit ifadesini kullanmamakta ısrar eden profesör Nurşen Mazıcı hakkında Marmara Üniversitesi yasal ve idari takibat başlatacağını açıkladı.
27 TEMMUZ 2016
Genelkurmay: “Ordunun sadece %1,5’u darbeye katıldı”. İçişleri Yeni kanun hükmünde kararnameye göre askeri liseler kapatılacak, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanacak olan harp okullarındaki öğrencilerin ilişiği kesilecek, subay ihtiyacı üniversitelerden karşılanacak, GATA sağlık bakanlığı bünyesine alınacak. İhraç kararnamesi: Toplam 1684 general, subay ve astsubay ordudan atıldı.
28 TEMMUZ 2016
Erdoğan, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı’nın Cumhurbaşkanlığına bağlanmasını istedi. Gözaltına alınan gazetecilerin sayısı 21’e yükseldi. Kritik YAŞ toplantısı: Üst komuta kademesi yerini korudu. Darbenin emir-komuta zinciri içinde yapılmadığını ilk açıklayan yüksek rütbeli subay olan 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar Genelkurmay 2. Başkanlığına getirildi. 99 albay, general/amiralliğe terfi etti. Vatandaşlar 14 gündür meydanlarda.
29 TEMMUZ 2016
Darbe girişiminde hayatını kaybedenlerin yakınlarına 88.600, yaralanların yakınlarına 17.719 TL tazminat ödeneceği açıklandı. Başbakan Yıldırım: “Hainlerin yuvalandığı Akıncı Üssü ve darbe girişiminde kullanılan kışlalardan Hasdal, Maltepe, Mamak, Etimesgut Güvercinlik, Kara Havacılık Okulu, bunların hepsi kapatılacak”. İçişleri Bakanı Ala: “49.211 kişinin pasaportu, 330 kişinin sarı basın kartı iptal edildi”. Gazeteci Bülent Mumay ve Zaman Gazetesi’nin eski yönetici ve yazarlarıyla birlikte gözaltında bulunan şair ve yazar Hilmi Yavuz, serbest bırakıldı. Cumhurbaşkanı, açtığı hakaret davalarını bir kereye mahsus olmak üzere geri aldığını açıkladı. Gözaltında bulunan 21 gazeteciden 19’u tutuklandı.
30 TEMMUZ 2016
Silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla tutuklanan Nazlı Ilıcak Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna konuldu. Aralarında İstanbul’da tutuklu erlerin ve Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerinin de bulunduğu 758 asker serbest bırakıldı. Marmaris’teki otele saldırı düzenleyen ve bölgede ormanlık alanda saklanmaya devam eden suikast timinin 12 firari üyesinin etrafındaki çember daralıyor. Timin Çiğli İmamı olduğu iddia edilen “Paşa” lakaplı üyesi astsubay kıdemli başçavuş Zekeriya Kuzu tutuklandı. CHP, 4 Ağustos’ta İzmir’de de bir “Demokrasi ve Cumhuriyet” mitingi düzenleyeceğini duyurdu. Aralarında Şahin Alpay, Ali Bulaç ve Ahmet Turan Alkan’ın da bulunduğu Zaman Gazetesi’nin altı eski yazarı tutuklanan gazeteciler kervanına katıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT ve genelkurmayın cumhurbaşkanlığına, kuvvet komutanlıklarının savunma bakanlığına bağlanacağını açıkladı.
31 TEMMUZ 2016
OHAL kapsamındaki yeni kanun hükmünde kararname Resmi Gazete’de yayımlandı. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığına bağlandı. Harp Akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı. Milli Savunma Üniversitesi kuruldu. GATA ve diğer askeri hastaneler Sağlık Bakanlığına devredildi. 1.389 askeri personel daha TSK’dan ihraç edildi.
1876’da başlayan parlamenter tarihimizin ilk 70 yılında yaşanan müdahalelerin çoğunluğu, toplumun yanında yer alan, hatta bazıları sivil toplumun da katılımıyla yapılan, siyasal-toplumsal tarihimiz açısından olumlu sonuçlar doğuran girişimlerdi. Son 70 yılda ise, demokratik olarak işbaşına gelmiş, halkın önemli bir kesiminin desteklediği hükümetlere karşı yapılmış ve olumsuz sonuçlar doğuran girişimlere tanık olduk.
Bir bütün olarak silahlı kuvvetlerin olsun ya da bazı subayların emir-komuta zincirine aykırı biçimde kalkışmaları olsun, askerlerin siyasal yaşamımıza müdahaleleri uzun bir tarih öyküsü oluşturuyor. Nitekim, geçen Temmuz ortasında tanık olduğumuz darbe girişimini, ilginç bir raslantı sonucunda, yakınçağ tarihimizdeki ilk darbenin 140. yılında yaşadık. Bilindiği gibi Sultan Abdülaziz, 30 Mayıs 1876’da gerçekleştirilen bir darbeyle tahttan indirilmişti.
Ancak, bu 140 yıl boyunca saptadığımız darbe, darbe girişimi, isyan ya da muhtıra gibi gelişmelere yakından baktığımızda, 1912’de Halâskâr Zâbitân grubunun verdiği muhtırayı saymazsak, ilginç bir başka tesadüf eseri daha karşımıza çıkıyor. Bu da, 1876’dan 1946’ya kadarki ilk 70 yılda rastladığımız müdahalelerin, toplumun yanında yer alan, hatta bazıları sivil toplumun da katılımıyla yapılan ve siyasal-toplumsal tarihimiz açısından olumlu sonuçlar doğuran girişimler olduğu, son 70 yıldır tanık olduğumuz müdahalelerin ise demokratik olarak işbaşına gelmiş, yani toplumun önemli bir kesiminin desteklediği hükümetlere karşı yapılmış ve olumsuz sonuçlar doğuran girişimler olduğudur.
15 Temmuz akşamı yaşadığımız darbe girişiminde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ezici çoğunluğu anayasal düzenden yana davrandı. Yani kurulu düzene, toplumun büyük bir çoğunluğunun verdiği oylarla oluşmuş olan iktidara bağlı kaldı. Böylece hem Türkiye karanlık bir geleceğe sürüklenmekten kurtuldu, hem de iyi yönetildiği takdirde ülkenin demokrasi yolunda yararlanabileceği bir durum ortaya çıktı. Buna benzer öyküleri, tarihimizde daha önceleri de görmüştük. Nitekim, 140 yıllık parlamenter tarihimizin ilk 70 yılında, silahlı kuvvetlerin önemli bir bölümünün toplumun çoğunluğuyla aynı yönde davrandığını ve toplumun yararına sonuçlar doğuran bir dizi eyleme katıldığını biliyoruz.
1876: Millet olmaya doğru
30 Mayıs 1876’da gerçekleşen ve Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan darbe, aynı yılın Aralık ayında ilk anayasamızın ilânını, ertesi yılın Mart ayında da ilk meclisimizin açılmasını sağladı. Darbeyi gerçekleştiren, paşalar ve Mekteb-i Harbiye öğrencileriydi. Ancak, arkalarında çok güçlü bir kamuoyu vardı. Bir yanda 1875’te gerçekleşen iflâs ve arkasından Bosna-Hersek’te başlayıp Tuna Vilâyeti’ne (Kuzey Bulgaristan) kadar yayılan ayaklanmalar, diğer yanda da Batı Avrupa’nın bu nedenlerden ötürü Osmanlı Devleti’ne karşı sert çıkışları, iktisadi hayatı felce uğratmıştı. İstanbul’un esnafından medrese öğrencilerine kadar her kesimden insan, memnuniyetsizliğini dile getiriyor ve sorunlara çözüm istiyordu. Daha sonraki gelişmelerden de anlaşıldığı kadarıyla, anayasa ve parlamento gibi yeniliklere hiç sıcak bakmayan birçok Bâb-ı Âlî paşasının Meşrutiyet’e geçişe ses çıkarmayışının nedeni de, bu kamuoyu baskısıydı.
Böylece, Osmanlı tebası olan bireyler, artık Osmanlı yurttaşı oluyorlardı, çünkü açılan Meclis-i Mebusan’daki temsilcileri kanalıyla, kendilerini yönetecek olan kanunların yapılmasına katılacaklardı. Toplum, temsili rejim yoluyla millet olma yoluna girmişti. Meclis-i Mebusan üyeleri de üstlerine düşen görevi liyakatla yaptılar. Saray’ı ve bakanları birçok konuda eleştirerek, denetleme işlevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Bazı değişikliklerle de olsa, 1908 seçimlerinde kullanacağımız Seçim Kanunu’nu hazırladılar. Milletvekillerinden bazıları bu kanun hazırlanırken genel oy hakkının kabulünü istemişlerdi. Bu olmadı gerçi; ama hazırladıkları kanunda öngörülen bir şey de, ancak 70 yıl sonra, 1946’da uygulamaya koyabildiğimiz tek dereceli seçim ilkesi, yani seçmenlerin doğrudan doğruya milletvekillerini seçmeleriydi. Sultan II. Abdülhamit’in Meşrutiyet’e son vermesinin nedenlerinden biri de buydu hiç kuşkusuz.
Meşrutiyet kutlaması Askerdeni isyancı milisler ve halk Manastır’da Meşrutiyet’i kutluyor, 23 Temmuz 1908. Roni Margulies, Manastır’da İlân-ı Hürriyet (İstanbul, 1997).
1908-1909: Hâkimiyet milletindir
23 Temmuz 1908’de Makedonya’nın birçok şehir ve kasabasında Meşrutiyet’i ilân eden kalabalıklar, asker ve sivil devlet memurlarıyla halktan oluşuyordu. Bu kalabalıkları harekete geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti de, sanıldığı gibi subaylardan oluşan bir örgüt değil, içinde çok sayıda subayın da bulunduğu, ama çoğunluğunu sivillerin oluşturduğu bir örgüttü. Nitekim Cemiyet’in genel merkezinde de siviller hep ezici bir çoğunlukta olmuştur. 1908 sonbaharında kurulan ve askerlerin en çok temsil edildiği genel merkezde bile siviller beşe dört çoğunluktaydı. Toplum ise, rejim değişikliğini duyar duymaz, imparatorluğun her yerinde meydanları ve sokakları doldurdu. Kimileri özgürlükleri kutlayan, kimileri de Osmanlı yönetimine artık adaletin hakim olmasını isteyen sloganlar atıyordu. Aynı toplum, Bursa ve Konya’da eski düzenin çıkarcı ve düzenbaz adamlarını vilayetlerinden kovdurmuş, Trabzonlular ise İçişleri Bakanlığı’na valilerini azlettirmişlerdi.
23 Temmuz 1908 sabahı Karaköy Meydanı, sevinç gösterileri ve bayraklar. La Domenica del corriere, 8 Eylül 1908
Meclis-i Mebusan, 17 Aralık 1908’de açılır açılmaz Anayasa’yı tepeden tırnağa değiştirmeye koyuldu. 1909’un Nisan başlarında hazır olan Anayasa değişiklikleri, devlet yönetiminde son sözü söyleme hakkını Meclis-i Mebusan’a veriyordu. 13 Nisan’da başlayan ve eski takvime göre “31 Mart Hadisesi” diye adlandırdığımız kalkışma da, “hâkimiyet-i milliye” ilkesine karşı olan, yani koşulsuz parlamento üstünlüğünü istemeyen muhalefetin kışkırtmalarıyla başladı. Bu kalkışmaya silah zoruyla son veren Hareket Ordusu ise, ilginç bir biçimde, 23 Temmuz 1908’in tekrarı gibi bir oluşumdu: hem askerlerden, hem de Meşrutiyet’i korumaya azmetmiş, gönüllü sivillerden meydana gelmişti. Yirmi bir maddesi değişen, bir maddesi atılan ve üç yeni maddesi olan Anayasa, sonuçta Ağustos ayında yürürlüğe girdi. Ülkeyi bundan böyle seçilmişler yönetecekti.
İttihat ve Terakki liderleri 1908 Eylül’ünde İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Merkez üyeleri: Ayaktakiler (soldan sağa) Hafız İbrahim Efendi, Enver Bey, Hüseyin Kadri Bey, Mithat Şükrü Bey. Oturanlar (soldan sağa) Habib Bey, Talat Bey, Ahmet Rıza Bey, İsmail Hakkı Bey, Hayri Bey, Bahattin Öztuncay, Hatıra-i Uhuvvet (İstanbul, 2005)
1912-1913: Bâb-ı Âlî paşalarının sonu
İttihatçılar, Meclis’teki muhalefeti mümkün olduğu kadar azaltabilmek için, Nisan 1912 seçimleri (Sopalı Seçimler) sırasında muhalif milletvekili adaylarının dövülmesi gibi bir dizi şiddet olayı da dahil olmak üzere, türlü hileler yapmışlardı. Bu nedenle muhalefet, seçimlerin ve tabii Meclis-i Mebusan’ın meşruluğunu sorgular oldu. Öte yandan, birçok seçim çevresinde alınan sonuçlar da, seçmen kitlesinin büyük bir çoğunluğunun İttihat ve Terakki yanlısı olduğunu ortaya koymuştu. Yani, kanunsuz yollara başvurmuş olmasalar da seçimleri İttihatçılar kazanacaktı. Bu tespit ise İttihatçılara, yaptıkları tüm uygunsuzluklara karşın seçmenlerin gözünde itibarlı olduklarını gösteriyor, dolayısıyla da herhangi bir meşruluk sorunları olmadığı fikrini aşılıyordu.
Meclis-i Mebusan’ı kaybeden, seçmenlerin de kendilerini desteklemediğini gören muhalefet, seçim hilelerini de bahane ederek, gene kanun dışı çareler aramaya başladı. “Halâskâr Zâbitân” (Zâbitân-ı Halâskârân, veya kısaca Halâskârân = kurtarıcı subaylar) adı verilen bir grup subay, Rumeli’de dağa çıktı ve İstanbul’da bir dizi karışıklık çıkardı. Gazetelerde yayınlanan sert bildirileri ve Askerî Şûrâ’ya verdikleri muhtıra, İttihat ve Terakki’nin desteklediği Sait Paşa Kabinesi’nin istifasına yol açtı. Bunun üzerine, 21 Temmuz 1912’de Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın başbakanlığındaki kabineyle başlayan Bâb-ı Âlî paşaları iktidarı, Meclis-i Mebusan’ın 5 Ağustos 1912’de Padişah iradesiyle dağıtılmasıyla birlikte eski usûl bir Bâb-ı Âlî diktatörlüğüne dönüştü.
Kâmil Paşa’nın 29 Ekim 1912’de başbakan olmasından sonra ise, Meşrutiyet’in tehlikede olduğunu gösteren bir süreç başladı. Bu dönemde Balkan Savaşı başladığından, seçim yapılamıyordu. Gerçi savaş sırasında seçim yapılmaması Anayasa’ya uygundu. Ancak, hükümetin İttihat ve Terakki’nin sindirilmesine yönelik baskılarının artması, bu durumun kalıcı olma olasılığını arttırıyordu. Böylece İttihatçılar, Edirne’nin Bulgarların eline geçme olasılığını bahane ederek, Bâb-ı Âlî Baskını’nı (23 Ocak 1913) gerçekleştirdiler.
Bu darbe, İttihatçıları tam anlamıyla iktidar yapmamıştı. Ama başbakanlığını destekledikleri Mahmut Şevket Paşa’nın aynı yılın Haziran ayında bir suikast sonucunda öldürülmesi üzerine iktidara el koydular ve 1. Dünya Savaşı’nın bitişine kadar ülkeyi tek başlarına yönettiler. Yani ülkemizdeki tek parti rejiminin 1923’te değil de, 1913’te başladığını söyleyebiliriz. 1918’de başlayan beş yıllık kesinti ise, “hâkimiyet-i milliye” ilkesine tümüyle karşı bir padişahın, Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in, yenilgiyi fırsat bilerek ve kendisiyle aynı görüşte olan Bâb-ı Âlî paşalarını kullanarak, saltanat makamını yeniden güçlü bir konuma getirme çabasından başka bir şey değildir.
Hareket Ordusu gönüllüleri Küçükçekmece’de, Nisan 1909.
1919: Yeniden hâkimiyet-i milliye
Millî Mücadele’yle Kurtuluş Savaşı çoğunlukla karıştırılır. Millî Mücadele, hemen Mon-dros Bırakışması sonrasında başlayan bir ulus-devlet kurma çabasının adıdır. Kurtuluş Savaşı ise, bu amaca barışçıl yollardan varılamayacağının anlaşıldığı 16 Mart 1920’de başlar. Ulus-devlet kurmak demek ise, yalnızca belirli bir toprak parçası üzerinde egemen bir devlet kurmak demek değil, bir de seçimli, parlamentolu, yani millî hâkimiyet ilkesine dayanan bir devlet kurmak demektir. Anadolu’da 1919 yılında örgütlenenler de, dış dünyaya karşı seslerini duyurabilmek, kendilerine kulak verilmemesi halinde de savaşabilmek için, önce ulus-devletlerini yeniden oluşturmak, yani Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in son verdiği meşrutiyeti yeniden yerli yerine oturtmak için çalışmışlardı. Bu çabanın en iyi dışavurumunu, Sivas’tan 11 Eylül 1919’da Padişah’a çekilen telgrafta görüyoruz: “Ulusal iradeyi tümüyle dile getirerek millete dayanacak bir bakanlar kurulunun işbaşına getirilmesini yalvararak niyaz etmekle birlikte, böyle bir bakanlar kurulu oluşmadığı takdirde milletin gerekli girişim ve icraatını durdurmanın da mümkün olamayacağını arzederiz”. Bu tehdit başarılı olmuş ve bugün birçoğumuzun pek hatırlamadığı 1919 seçimleri yapılmıştır.
Bugün artık biliyoruz ki, bu Millî Mücadele sürecini başlatanlar ve başarıya ulaştıranlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarının palazlandırdığı Anadolu eşrafıdır. Edirne’den Erzurum’a, Alaşehir’den Sivas’a, bütün kongreleri toplayanlar bu eşraftı. Ama Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Ankara’daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ya da Mustafa Kemal Paşa’yla Samsun’a giden, 3. Kolordu Komutanı Refet (Bele) Paşa ve daha birçok subay, İstanbul’daki üstlerinin emirlerine karşı gelmek pahasına bu kongreleri desteklememiş olsalardı ne olurdu, bilemeyiz. Eminim bilmek de istemeyiz. Ne var ki günümüzde bile bu subaylar, yalnızca Kurtuluş Savaşı kahramanları olarak anılıyor; hâkimiyet-i milliye kahramanları olarak değil. Erzurum Kongresi’nin açılış gününün 23 Temmuz 1908’in yıldönümü olduğunu belleklerimize iyice yerleştirebilirsek, belki bu subayları da salt savaşçılar olarak hatırlamaktan kurtulabiliriz.
Modern darbelerin atası Bâb-ı Âlî baskın günü (23 Ocak 1913) halk Bâb-ı Âlî önünde.
1946: Milletin oyları sahipsiz değil
Demokrat Parti’nin 1946 seçimlerini kazanma şansı yoktu gerçi. Henüz ülke çapında örgütlenmesini tamamlayamamış, yeterli sayıda milletvekili adayı çıkaramamıştı. Buna rağmen Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri seçime hile karıştırdılar. Oyların sayımında hile yapılması, hem affedilemeyecek bir suç karşısında kızgınlık, hem de 1930’daki Serbest Fırka deneyimini hatırlatması nedeniyle hüsran yaratmıştı.
Bu hilenin basına ve parlamento tartışmalarına yansıması, görece iyi bilinir. Ama Cumhuriyet tarihimizin ilk cuntasının kurulmasına yol açtığı pek bilinmez. Birçok genç subay da, üniversite gençliğinin çoğunluğu gibi, Demokrat Parti’ye sempati besliyor ve çok partililiğin kalıcı olmasını istiyordu. Ama, sonraki seçimde de hile yapılacağına ilişkin tedirginlikler olmasına karşın, yalnızca bir olasılık neden gösterilerek darbe yapılmasının doğru olmayacağı fikri üstün geldi; yani hem rejime karşı gelinmemiş oldu, hem de Demokrat Parti’ye leke sürülmedi. Ayrıca, şu sıralarda da gündemde olan, hayırlı bir gelişme de tetiklenmiş oldu. Öyle anlaşılıyor ki genç subaylar arasındaki bu kaynaşma, Cumhurbaşkanı İnönü’nün de kulağına gitmişti. 1950 seçimlerine bir yıl kala bir önlem alındı ve Genelkurmay Başkanlığı, Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Bu sistem on bir yıl sürecek, 27 Mayıs’tan sonra kaldırılacaktı.