Etiket: sayı:26

  • Unutulan fotoğrafçı, unutulmaz kareler

    Unutulan fotoğrafçı, unutulmaz kareler

    Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarına katılan Ahmet İzzet Bey’in cam negatif kullanan körüklü makinası, esir kamplarından Mudurnu’daki sosyal hayata kadar tarihî anlara tanıklık etmiş. Kara Fatma, Pertev Naili Boratav gibi ünlüler de, meçhul kahramanlar da bu fotoğraf hazinesinde.

    Ahmet İzzet Bey’in portresi, 1930.

    Bilindiği gibi “define”, tesadüfen ya da bilinçli bir arama sonucu bu­lunan değerli şeyler birikimi­dir. Bu bakımdan “bir Anado­lu kasabası olan Mudurnu’da fotoğraf definesi bulundu” dersem, yanlış bir anlatım ol­mayacaktır. Çünkü gerek ya­kın geçmişimizden otantik gö­rüntüler içermesi, gerek bizzat fotoğrafçılık tarihimiz bakı­mından kayda geçmemiş çok değerli ve özgün bir fotoğraf koleksiyonu oluşturması dola­yısıyla, bu hazinenin bulunup ortaya çıkarılması ancak böyle ifade edilebilir.

    Bu sayfalarda, genellik­le kendi çektiğim fotoğraf­lar üzerinden, o fotoğrafların çekimi sırasında yaşadığım olay ve öyküleri yansıtmaya çalışıyorum. Ancak zaman za­man bizden önceki kuşaktan kimi fotoğraf ustalarını ya da çağdaşımız olup da yeterin­ce bilinmeyen, değerini yeni keşfettiğimiz bir fotoğrafçı bir vesileyle karşımıza çıkıve­rirse, onları -boynumuza borç bir kadirşinaslık örneği ola­rak- anmadan geçemiyoruz. İşte bu çerçeve içinde bu ay da, Mudurnu’da ortaya çıkan “fotoğraf definesi”nin asıl sa­hibi olan Ahmet İzzet Bengü­boz’dan ve onun arşivinden söz edeceğiz.

    Ahmet İzzet Bey, 1896 Mudurnu doğumlu. Ailesi Bengübozoğulları olarak anı­lırmış. Mudurnu o zamanlar bölgeye has özgün mimarisiy­le kendi halinde bir Anadolu kasabasıdır. Ahmet İzzet Bey, Bolu Sultanisi’nde okurken 1. Dünya Savaşı patlak veri­yor. Savaş dolayısıyla yedek subaylık yaşı 20’den 18’e dü­şürülüyor ve Sultani öğren­cilerinden mezuniyet koşulu aranmıyor.

    İstanbul’da altı aylık bir askerlik eğitiminden son­ra, yedek subay adayı olarak Kafkas cephesine gönderili­yor. Rus işgalinin genişleme­si, Türk ordusunun geri çekil­mesi üzerine İstanbul’a dönü­yor ve ayağının tozuyla bu kez de İngilizlere karşı savaştığı­mız Sina cephesine gönderi­liyor. Burada Gazze muhare­belerine katılıyor, 29 Haziran 1917’de yedeksubaylık hak­kını kazanıyor. Ne var ki, Fi­listin savunmasında, 3. Gaz­ze muharebesinde İngilizlere esir düşüyor. Mısır’daki Sey­dibeşir Esir Kampı’na götü­rülüyor. Orada 30 ay boyunca yaşadığı esaret, Bengüboz’un hayatında bir dönüm noktası olarak ortaya çıkıyor.

    İskenderiye civarında denize yakın bir yerde olan kampta, Bengüboz bir yandan İngilizce öğrenmeye çabalar­ken bir İngiliz subaydan da fotoğrafçılığı öğreniyor. İn­gilizler kampta fotoğraf çe­kimine izin veriyorlar, hatta bu işi kendileri yapıyor. Bu fotoğraflar zaman zaman pro­paganda amaçlı kullanılsa da, özellikle subayların Seydibe­şir kampında, dönemin diğer esir kamplarına kıyasla daha iyi koşullarda tutulduğunu da gösteriyor.

    Kurtuluş Savaşı’nın kadın kahramanı

    Ahmet İzzet Bey’in objektifinden Sakarya-Bolu bölgesinde gösterdiği yararlılıklar nedeniyle yüzbaşı rütbesiyle onurlandırılan Kara Fatma (Seher Erden), dönemin bölge jandarma komutanı ve Kavaslar köyünden Hasan ve Hakkı Beyler, 9 Kasım 1924.

    Ahmet İzzet Bey, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nin bir sonucu olarak esirler salıverilmeye başlansa da, ancak 3 Mayıs 1920’de İstanbul’a gelebilir ve hemen memleketi Mu­durnu’ya geçer. Esaret gün­lerinin anısı olarak yanın­da getirebildiği, çöl koşulla­rının neden olduğu bir göz hastalığı ve birkaç “arap”­tan (!) ibarettir (O zaman­lar film henüz icat edilmedi­ği için fotoğrafların negatifi, ışığa duyarlı özel camların üzerine çekiliyordu. Halk arasında buna “fotoğrafın arabı” deniliyordu). Ama bunlardan daha önemlisi, bileğinde artık bir de altın bilezik vardır Ahmet İzzet Bey’in: Fotoğrafçılık.

    Ne var ki kendisini ye­ni bir savaşın içinde bulur. Kurtuluş Savaşı günleridir. Kuvayı Milliye hareketine katılır. Bolu civarındaki is­yan girişimlerini bastırmaya gelen askerî kuvvetlerin ba­şında bulunan Nâzım Bey’e büyük destek sağlar. Bu gay­retleri yerel halk tarafından takdirle ve övgüyle karşı­lanır. Artık askerî görevi 4. Tümen bünyesinde sürmek­tedir. Alayı bir ara TBMM hükümetinin güvenliğini sağlamak üzere Ankara’da, Sarı Kışla’da görev alır. İnö­nü ve Sakarya muharebe­leri sırasında kâh alay kâh tabur yaverlikleriyle geçen bir süreç sonrasında zaferle sonuçlanan 26 Ağustos’taki son saldırıda kendini Ayva­lık’ta bulur. Katıldığı birlik o yöreyi düşman işgalinden kurtaran öncü birliktir. Ben­güboz’un askerlik hayatı tam dokuz yıl sürer. 1923 yılında terhis edilir.

    Karakolda bir sivil Bengüboz, Kavaslar Karakolu’nda jandarmalarla birlikte kendi makinasının objektifine gülümsüyor, 18 Ocak 1925.

    Kurtuluştan sonra tek­rar memleketi Mudurnu’ya yerleşir. Cam negatif kulla­nan körüklü makinası artık Mudurnu ve civarının o gün­lerdeki sosyal durumunun hizmetindedir. Bu dönemde yörede Kuvay-ı Milliye hare­ketinin kahramanları ve can­lı tanıkları henüz ortada ve görev başındadırlar. Yaşanan canlı tarih, kahramanımızın kamerasına yansır. Kurtuluş Savaşı’nın ünlü kadın önde­ri Kara Fatma’yı, 1924 yılında Mudurnu’da Jandarma komu­tanının yanında fotoğraflar. Bilindiği üzere asıl adı Seher olan, 300 kişilik çetesiyle Sa­karya – Bolu yöresinde giriş­tiği savaşta yüzbaşı rütbesine kadar yükseltilen bu kahra­man kadın, TBMM tarafın­dan kendisine tahsis edilen subaylık maaşını da “Millet ihtiyaç içinde” deyip Kızılay’a bağışlamıştır. 1920’de hilafet kuvvetleri karşısında Cum­huriyet’e bağlı Mudurnu’yu savunan, Batı Cephesi’nde üstün yararlılıkları bulunan, Gazi’nin arkadaşı Süvari Ala­yı Komutanı Çolak İbrahim Bey’i de aynı tarihlerde Ah­met İzzet Bey’in objektifi kar­şısında görürüz.

    Anadolu’da Hititlerin ve Friglerin egemen olduğu ilk çağları takiben Paflagonia ve Galatia etkilerinde kalan bölgede yer alan Mudurnu’yu, Osmanlı döneminde bellibaş­lı kentleşme alanlarından bi­ri olarak görüyoruz. Osman­lı Devleti’nin ilk yıllarında voyvodalık olarak yönetilen kent, IV. Murat zamanında kaza merkezi olarak belirlen­miştir. Fotoğraf çekme yetisi, orduda gösterdiği yararlıklar ve yeterli derecede bilgi bece­ri sahibi biri olduğu gözönüne alınarak, Ahmet İzzet Bengü­boz’a ilçenin nüfus memurlu­ğu görevi verilir. Memuriyet onun fotoğraf aşkını söndür­mez. Aksine, bölgenin coğrafi, mimari ve sosyolojik yapısını adeta bir toplumbilimci gibi kayıtlara geçirir. Genç Cum­huriyet’in ulusal bayramları, düğünler, kır eğlenceleri, pa­nayırlar gibi etkinlikler, onun adeta doğal göreviymiş gibi kayda geçirdiği olaylardır.

    Adeta bir sosyolog Ahmet İzzet Bey’in çektiği fotoğraflar Erken Cumhuriyet döneminde Mudurnu ve civarındaki sosyal-gündelik hayata dair çok değerli bir arşiv oluşturuyor. Mudurnu’da Zafer Bayramı kutlamaları, 30 Ağustos 1933.
    Mudurnu Kız İlk Mektebi öğretmen ve öğrencileri, 31 Ekim 1926.

    Bir orman bölgesi içinde yer alan Mudurnu’nun yarı ahşap yarı kâgir evleriyle öne çıkan geleneksel sivil mima­risi tarih boyunca varlığını büyük ölçüde koruyabilmiş­tir. Bengüboz bu dekor için­de beldenin mülkî ve askerî kadrolarını, adalet mensupla­rını, öğretmenleri gruplar ha­linde biraraya getirerek toplu fotoğraflarını çeker. Okulları ve öğrencilerini ihmal etmez. Onları da okul binaları önün­de öğretmen kadrolarıyla bir­likte fotoğraf görüntülerine dönüştürür.

    Bengiboz’un belli bir fo­toğraf stüdyosu olmadığı an­laşılıyor. Beldedeki kişileri ve küçük grupları ya bir evin avlusunda ya da bir sokak kö­şesinde fotoğrafladığını görü­yoruz. Kişileri çevreden so­yutlamak üzere düz bir zemi­ne ihtiyaç duyduğu anlarda, arkalarına bir perde, çarşaf, battaniye ya da bir kilimin asılmış olduğuna da tanık oluyoruz. Kısıtlı teknik ola­naklara sahip olduğu halde, teknik beceri ve estetik görüş açısından o günlerde ismi öne çıkmış çağdaşı olan -genellik­le de gayrımüslim- stüdyo sa­hibi fotoğrafçılardan hiç aşağı kalmadığı açıktır.

    Fotoğrafçımızın bu işe gö­nüllü ve amatörce bir sev­giyle, heyecanla sarıldığı, bu ruhla profesyonel işler mey­dana getirdiği ortada. Mudur­nu ve çevresinde 1920’lerin başından 1930’lu yılların so­nuna kadar çektiği fotoğraf­lar, Anadolu’nun bir köşesin­de Osmanlılardan Cumhuri­yet’e evrilen bir süreç içinde insanlarımızın kılık kıyafeti­ne, sosyal-gündelik hayatları­na dair çok kıymetli belgeler sunmaktadır.

    Eğitim şart Bengüboz’un birçok karesi Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki eğitim hamlesinin görsel tanıklarıdır. Dokurcun İlk Mektebi’nin önünde öğretmen ve öğrencilerin toplu pozu, 24 Ocak 1925.

    Ahmet İzzet Bengüboz, bölgenin coğrafi, mimari ve sosyolojik yapısını adeta bir toplumbilimci gibi kayıtlara geçirir. Genç Cumhuriyet’in ulusal bayramları, düğünler, kır eğlenceleri, panayırlar onun kayda geçirdiği olaylardır. Beldenin mülkî ve askerî kadrolarının, adalet mensuplarının, okulların, öğretmen ve öğrencilerin fotoğraflarını çeker.

    Mudurnulu bilim insanı Babası Mudurnu Kaymakamı olan ünlü halkbilimci Pertev Naili Boratav (ortada oturan), Ahmet İzzet Bey’in objektifine terzi dükkanında yakalanmış.

    Ünlü halkbilim uzmanı Pertev Naili Boratav’ın babası Abdurrahman Naili Bey, 1916 yılından itibaren Mudurnu Kaymakamı’dır. 1920-21 yıl­ları arası isyancıların eylem­leri sırasında geçici olarak Bolu Tahrirat Müdürlüğü’nde görev alsa da, Mudurnu’daki kaymakamlık görevini emek­li olduğu 1932 yılına kadar sürdürmüştür. Bengüboz’un fotoğrafları arasında onun da portresine, aile fotoğrafına ve çeşitli grup fotoğraflarındaki varlığına rastlıyoruz.

    Pertev Naili de, henüz do­kuz yaşındayken babasının atanmasıyla geldiği Mudur­nu’yu asıl memleketi saymakta, kendisini Mudurnulu olarak takdim etmekten gu­rur duymaktadır. Üniversite öğrencisi iken, ilk akademik eserini de bu yöreden yaptığı derlemelere dayandırarak ka­leme almıştır. Sonraki yıllar­da fırsat buldukça burasını zi­yaret etmiştir.

    Mudurnu, “Tarihî Ahî Kenti” olarak Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası ge­çici listesinde yer alıyor. Ahî denilince esnafı göz ardı et­mek olmaz. Demirci, ayakka­bıcı dükkânları gibi esnafa ait işlikleri, hatta zamanın hızarı su gücüyle çalışan ilkel keres­te atölyesini bile fotoğrafla­yarak arşivine katan Bengü­boz’un, bir terzi dükkânını çe­kerken kadrajının içine genç Pertev Naili’yi de dahil etme­si hoş bir sürpriz olmuş.

    Şık beyler, zarif hanımlar! Ahmet İzzet Bey’in çektiği fotoğrafardan, yöre, insanlarının giyimlerine özen gösterdiği anlaşılıyor. Tahminen 1930’ların başlarından bir anı, yeni kıyafetlerin vazgeçilmez aksesuarı bastonlar (solda). İşlemeli beyaz elbisesini boynunu saran bir eşarpla tamamlayan, belki de yeni gelin genç bir hanım.

    Fotoğrafçımızın amatör bir ruhla profesyonel işler meydana getirdiği ortada. Mudurnu ve çevresinde 1920’lerin başından 1930’lu yılların sonuna kadar çektiği fotoğraflar, Anadolu’nun bu köşesinde İmparatorluktan Cumhuriyet’e evrilen süreç içinde insanlarımızın kılık kıyafetine, sosyalgündelik hayatlarına dair çok kıymetli belgeler sunmaktadır.

    Ahmet İzzet Bey’in çektiği Mudurnulu sıradan insan fo­toğrafları, koleksiyonun belki de en ilginç kısmını oluştu­ruyor. Burada çok içten, çok naif bir gösteri halinde kısa bir sürede insanların nasıl bir evrimden geçtiklerine, ben­liklerini koruyarak Cumhuri­yet devrimlerine nasıl uyum sağladıklarına, Atatürk’ün nutkunda yer verdiği “yeni bir toplum”u nasıl yarattıklarına, adım adım ne aşamalardan geçtiklerine tanık oluyoruz. Asker olsun sivil olsun halkın her kesiminden örnekler bu­lunan bu bölümde neler yok ki… Erkeklerde önce fes ve kalpakla, hatta fes ya da keçe külah üzerine ya beyaz bez­den ya da renkli dokumalar­dan ince bir sarıkla başlayan, kaskete, fötr şapkaya kadar uzanan bir süreç… Bir Avru­palı gibi giyim kuşam özenti­leri… Bu dönemin erkekleri­nin değişmez aksesuarı elle­rindeki bastonlar…

    Kadınlarda ise düğünler­de giydikleri bindallı cinsin­den giysilerden başlayarak, çarşaftan, yaşlıca hanımların büründükleri yerli dokuma­dan örtü biçimleri… Başlar­da o zamanlar Rus başı ya da sıkmabaş adı verilen ger­çek türban örneklerinden şık şapkalara kadar uzanan bir yelpaze… Uzun süre varlığını sürdüren manto ve boyunda düğümlenen eşarp modası­nın ilk örnekleri… Bu kıyafe­tin vazgeçilmez aksesuarı ise elde çantalar… Hâli vakti ye­rinde olanlardan zarif şapkalı, hatta kürklü hanımlar… O dönemde evlerde mini etekli ve askılı giysiler giyen genç ba­yanların fotoğrafları… Adeta bir moda dergisinden koparıl­mış sayfalar…

    Bengiboz’un bir fotoğraf stüdyosu olmadığı anlaşılıyor. Beldedeki kişileri ve küçük
    grupları ya bir evin avlusunda ya da bir sokak köşesinde fotoğrafladığını görüyoruz. Kısıtlı teknik olanaklara sahip olduğu halde, teknik beceri ve estetik görüş açısından ismi
    öne çıkmış çağdaşı stüdyo sahibi fotoğrafçılardan hiç aşağı kalmadığı açıktır.

    Gerek İstanbul’da gerek Türkiye’nin diğer yerlerinde cam negatif kullanan dönem fotoğrafçılarının çoğu ne ya­zık ki bunları bir arşiv halinde saklamamış, tesadüfen biriken kimi kişi ve olayları saptayan camların ise değerleri biline­memiştir. Bir kısmının üzerin­deki emisyon kazınıp silinmiş, bir bölümü de kırılarak tahrip edilmiştir. Şans eseri kalabil­miş olanlardan, bu camlardan tabedilmiş bazı sararmış fo­toğraflar sahafların, antikacı­ların eline düşebilmişse düş­müştür. Biz de bunlara “Geç­miş zaman olur ki hayâli cihan değer” diyerek hayranlıkla ba­karız. Toplu arşivler yok deni­lecek kadar azdır.

    Geleneksel-yöresel giysiler


    1930’ların kasaba kadınlarının standart giyinme biçimi. Bolu yöresine özgü yerel dokumalarıyla örtünen bir kadın.

    Bu bakımdan Ahmet İz­zet Bengüboz’un bir kısım cam negatifi yanında önem­li sayıda baskılarının aile tarafından korunmasını ve bu koleksiyonun torunu Mehmet Kadri Bengüboz tarafından Mudurnu Halk Eğitim Mer­kezi’ne teslim edilmiş olma­sını Türk fotoğrafçılığı adına mutlu bir kazanç sayıyoruz. “Mudurnu’da bir fotoğraf de­finesi bulundu” demekten de kendimizi alamıyoruz. Bu­nunla ilgili son bir bilgi daha: Bengüboz’a ait derlenebilmiş fotoğrafların sayısı 1018 ka­dar imiş.

    Roman çalgıcılar


    Koleksiyonun en ilginç parçalarını sıradan insan fotoğrafları oluşturuyor. Ahmed İzzet Bey’e “kadınlı-erkekli” poz veren gezgin müzisyenlerin keyfi yerinde.

    Bizi daha da mutlu kılan, Mudurnu Belediyesi ve Kay­makamlığı ile Mudurnulular Derneği’nin ve Bolu Ticaret ve Sanayi Odası’nın elbirli­ğiyle bu arşivin sürekliliğini sağlamak üzere bir müzeye dönüştürülmesi konusunda­ki çabalar. Koç Üniversitesi Ankara Araştırmaları Merke­zi VEKAM’ın projeyi büyük ölçüde desteklemesi, hemen sergilenmek üzere girişimleri ve kapsamlı bir kataloğunun hazırlanması yolunda katkısı da mutlaka zikredilmesi gere­ken bir husustur.

    Sergi 19-30 Nisan tarihle­ri arasında çok kısa bir süre için Ankara’da Çankaya Bele­diyesi “Çağdaş Sanatlar Mer­kezi”nde açılmış ve çok bü­yük bir ilgi ile karşılanmıştı. Şimdi 12 Temmuz tarihinde İstanbul’da Marmara Üniver­sitesi Güzel Sanatlar Fakülte­si’nin işbirliği ile Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde sergilenecek.

  • Viski: Güneş ışığının sıvı hali

    İrlanda ve Amerikalıların ‘whiskey’ diye yazdıkları, bütün dünyanın viski şeklinde telaffuz ettiği bu altın renkli, kendine has aromalı sıvı, alkollü içkiler tarihinin en ‘çarpıcı’ karakterlerinden biri. Bernard Shaw’un “güneş ışığının sıvı hali” yakıştırmasıyla onurlandırdığı viski, etrafında kopan sosyal fırtınalar, zengin yaşam kültürü ve ünlü tutkunlarıyla en az 700 yıldır olgunlaşan bir hikâyenin ‘başdöndürücü’ kahramanı…

    İrlandalılar icat etti, İskoçlar mükemmelleştirdi

    Keşke herşey bu İskoç deyişindeki kadar basit olsaydı! İlk yazılı kayda göre viskinin resmî tarihi 1494’te İskoçya’da başlasa da, hikâyemiz aslında çok daha eski tarihlere kadar uzanıyor. Fermantasyon yoluyla alkol üretmeyi başaran Eski Mısırlılardan, damıtma yöntemini bulan Romalılara, Arabistan’dan Kıta Avrupası’na ve Britanya’ya imbikleriyle ulaşan Ortaçağ rahiplerinden, Amerika’ya göç eden Avrupalı kolonicilere kadar sayısız aktör bu öyküde rol alıyor. Acımasız vergiler, kanlı isyanlar, sert yasaklar ve büyük aşklarla gelişen hikâyemizde kendisi küçük tarihi önemi büyük bir böceğe bile yer var. İşte viskinin dünyayı fethi…

    İster tek bir damıtımevin­de arpa maltı damıtılarak üretilen bir ‘tek malt’ viski olsun, isterse pek çok tek malt viskinin diğer tahıllardan üre­tilen viskilerle karıştırılma­sıyla elde edilen bir ‘harman­lanmış’ viski olsun, viski gü­nümüzde dünyanın neredeyse tüm ülkelerinde tanınan ve sevilen ‘global’ bir içki. Arpa ve diğer tahılların önce maya yardımıyla fermente edilme­siyle (ekşitilmesi), ardından damıtılarak alkolünün yük­seltilmesiyle elde ediliyor. Bu açıdan bakıldığında ona arpa fermantasyonuyla üretilen bi­ranın yaş bakımından küçük kardeşi, alkol derecesi bakı­mından büyük biraderi demek yanlış olmaz.

    “Su, içmeye uygun değildir. İçilebilir hale getirmek için ona viski eklemelisiniz. Ben azim ve sebatla bunu sevmeyi öğrendim.”
    Winston Churchill

    Eski Mısır medeniyeti­nin 3000’lerde tahılları fer­mente ederek alkol yapmayı öğrendiğini biliyoruz. Mısır ve Mezopotamya’da damı­tım yöntemiyle farklı yoğun­luklardaki sıvıları birbirin­den ayırmak akıl edilmiş olsa da önceleri sadece parfüm, vücut hijyeninde kullanı­lan preparatlar ve ilaç üreti­minde kullanılan bu yönte­min viski gibi yüksek alkollü içkilerin üretiminde kullanı­mı için yüzyıllarca bekleme­miz gerekecekti. Viski üreti­minin M.S. 1000-1200’lerde, Ortadoğu’dan Batı’ya geri dö­nen Haçlı rahiplerin yanların­da taşıdıkları imbikleri önce Avrupa’ya sonra da İrlanda ve İskoçya’ya getirmesiyle baş­ladığına dair kuvvetli bulgu­lar mevcuttur. Bununla be­raber, viskiyle ilgili ilk yazı­lı kayıt görece yenidir. 1494 tarihli belgede viski yerine hâlâ Latince ‘aqua vitae’ ifa­desi yer alsa da, konunun İs­koçya’da viski üretimiyle ilgili olduğu açıkça anlaşılmakta­dır. 1600’lü yıllarda İrlanda ve İskoçya’dan Amerika’ya giden kolonistlerin yerleştikleri ye­ni topraklarda bolca bulunan başka bir tahılı, mısırı kulla­narak viski yapması Ameri­ka kıtasındaki viski tarihinin başlangıcı kabul edilir.

    Londra’da Parlamento binası önünde malt vergisini protesto eden kızgın göstericiler, 1725.

    Viskinin geçmişi, özelik­le yarattığı ekonomik değe­rin vergilendirilmesi meselesi etrafında gerçekleşen büyük sosyal çalkantılara sahne ol­muştur. İngiltere ve İskoçya Krallıklarının birleşmesini ta­kip eden dönemde, 1725 yılın­da konan “malt vergisi” İskoç­ya’da büyük bir ayaklanmaya neden olmuştur. Bu dönemde vergi ödememek için viski giz­lice üretilmeye başlanmıştır. Geceleri ayışığında arpadan viski damıtan İskoçlar bu vis­kiye “moonshine” (ay- ışığı) adını vermişlerdir. Bugün de yeni üretilmiş ve henüz fıçıya girmediği için renksiz ve şef­faf olan viskileri adlandırmak için kullanılagelen bu roman­tik çağrışımlı teknik terim, o günlerden günümüze mirastır.

    Britanya’da kabul edilebi­lir oranda bir vergi ödeyerek resmi ve yasal damıtımevi ku­rulabilmesi ancak 1823 yılın­da çıkartılan yasayla mümkün olabilmiştir. Bu gelişme üzeri­ne ilk olarak The Glenlivet da­mıtımevi, onun hemen ardın­dan bugün de üretimini sür­düren dev markalardan The Macallan İskoçya’nın Speysi­de bölgesinde resmi üretime başlamışlardır.

    Benzer vergi sorunları At­las Okyanusunun diğer yaka­sında, Amerika’da da yaşan­mıştır. Red Kit çizgi romanla­rından ve kovboy filmlerinden aşina olduğumuz Vahşi Ba­tı’ya özgü katran ve tüye bu­lama cezasının viski üretici­leri tarafından dönemin vergi memurlarına uygulandığını biliyoruz. Yeni kıtada yüksek vergilerden bunalan üreticiler 1794 Temmuz’unda ayaklan­mış, 600 silahlı viski üreticisi­nin vergi toplamakla yükümlü General John Neville’e saldır­masıyla başlayan ayaklan­ma, Başkan Washington’ın 13 000 askerle karşılık verme­siyle kısa sürede kontrol altı­na alınmıştır. Oysa bu hadise Amerika’da yüksek ver­giler nedeniyle meydana gelen olayların sonuncusu olmaya­caktır. 1866-1868 tarihli New York gazeteleri vergilerini ge­rektiği şekilde ödemedikleri için el konulan damıtımevle­riyle ilgili haberlerle doludur. 1869’da General Pleasanton piyade ve denizcilerden olu­şan 1 500 kişilik bir kuvvetle ‘merdivenaltı’ damıtımevle­rine baskınlar düzenleyecek, halkın ve esnafın protesto gös­terilerine rağmen yasadışı vis­ki üretiminde kullanılan imbik ve varillere zor kullanarak el koyacaktır. Fakat devletin vis­ki üreticilerine uyguladığı bas­kı, tarihin diğer yasaklarında olduğu gibi, pek de arzu edilen sonucu doğurmayacaktır. Ken-tucky Damıtımcılar Birliği’nin 1880’de “gereksiz ve sınırla­yıcı yasalara karşı birlik ol­mak” amacıyla kuruluşuna dek, özellikle Avrupalı kolonistlerin yerleşti­ği Kentucky eyaletinde bireysel çabalarla vis­ki üretimi devam ede­cektir. Örneğin Jacop Spears, 1840 yılında ürettiği viskiye bölgenin adını vererek “Bour­bon Whiskey” ismini gayrires­mi olarak tarihe tescil ettir­miştir bile.

    “Mükemmel olgunlaşmış bir malt tatma şansına sahip olmamış birinin, viski hakkında fikir sahibi olması mümkün değildir.”
    Neil M. Gunn

    Yasadışı romantizm İskoçya’da yüksek vergilerden kaçınmak için başlayan ay ışığında kaçak viski üretimi geleneği, ABD’nin güneyinde de sürdü. Harper’s Weekly dergisinin 7 Aralık 1867 tarihli nüshasında yayımlanan illüstrasyon, Kongre Kütüphanesi.

    Yeniden kıta Avrupası’na dönersek… Tarihte sık rastla­nılan bir durumdur, bazen bir kesiminin felaketi, başka bir zümrenin mutluluğuna zemin hazırlar. 19. yüzyıl sonların­da şarap ve viski üreticilerini doğrudan etkileyen can sıkıcı bir gelişme bu klişeyi doğrula­yan örneklerden biridir. 1875- 1889 yılları arasında Fran­sa’daki şarap üretiminin %75 azalmasına neden olan ‘filok­sera’ (asma biti) salgını, vis­kinin gelişmesi ve dünya pa­zarında kendine yer edinme­si bakımından canalıcı bir rol üstlenmiştir. Filoksera yüzün­den özellikle Fransa’da bütün bağlar mahvolumuş, üzümler kaybedilmiş, pek çok ülkeye şarap ve konyak sevkiyatı ya­pılamamıştır. Kayıtlara Büyük Fransız Şarap Felaketi adıyla geçen bu dönemde asma biti­nin oynadığı tarihsel rol, viski­nin evrensel popülerliğini ar­tırmak olmuştur.

    “İrlandalı viskiyi icat etti ama onu hasta katırları için merhem olarak kullandı. Sadece benim vatandaşlarım viskiyi içmeyi akıl etti.”
    İskoç deyişi

    1909-1933 yılları arasında tüm dünyada viski tarihinin en karanlık sayfaları yazılmış­tır. İskoçya’da alkole karşı ra­dikal grupların ortaya çıkması, Amerika’da Ocak 1920’de baş­layıp 1933 Aralığına kadar sü­recek olan Alkol Yasağı (Pro­hibition) pek çok üreticiyi zor durumda bırakmıştır. Döneme damgasını vuran 1929 eko­nomik buhranı da devreye gi­rince korkulan başa gelmiş ve 1880’lerde 170 olan İskoç da­mıtımevlerinin sayısı 40’a ka­dar gerilemiştir. Kapanmayan damıtımevleri de üretimleri­ni en alt seviyeye düşürmüş­tür. İrlanda’da durum daha da vahimdir. Viskinin anavatan­larından biri sayılan bu ülke en büyük yarayı almış ve Alkol Yasağı öncesinde faaliyet gös­teren 28 İrlandalı damıtıme­vinden sadece ikisi ayakta kal­mayı başabilmiştir.

    Birlikten doğan kuvvet Kentucky Damıtımcılar Birliği, Yeni Kıta’da viski üreticilerine uygulanan “gereksiz ve sınırlayıcı yasalara karşı birlik olmak” amacıyla 1880’de kuruldu.

    Amerika’da ise yarattığı bütün sıkıntılara rağmen Al­kol Yasağı dönemi viski üre­timinin belini kıramamıştır. En meşhurları Al Capone olan birçok mafya babası Kana­da’dan yasadışı yollarla geti­rerek barlara ve eğlence me­kanlarına dağıttıkları, hatta doktorların hastalarına “ilaç niyetine” reçete ettiği viskiler nedeniyle tüketim hiçbir za­man sıfırlanmamış, hatta bazı bölgelerde artmıştır.

    1963 yılı viski tarihinin önemli dönüm noktalarından biridir. 1850’lerden 1963’e ka­dar dünya viski tüketimi neredeyse tümüyle harman viski­lerden oluşmaktadır. 1963’te Glenfiddich damıtımevinin tek malt viskisini de dünyaya pazarlamaya karar vermesiy­le malt viskinin şanlı dönemi başlar. Glenfiddich’in hemen ardından The Macallan’ın ve Glenmorangie’nin tek malt­larını öne çıkarmasıyla malt viskilerin günümüze kadar devam eden yükselişleri ivme kazanır. Bugün dünya viski tü­ketiminin %8’ini tek malt vis­kiler oluşturmaktadır.

    “Uygarlık damıtımla başlar.”
    William Faulkner

    Viski üretimi İskoçya, İrlanda ve Amerika ile sı­nırlı kalmamış ve özellik­le 1990’lardan sonra ‘dünya viskileri’ olarak adlandırılan kategori de canlanmaya baş­lamıştır. Günümüzde bazı Ja­pon ve Tayvan damıtımevleri “dünyanın en iyi viskisi” ün­vanını alacak kalitede viskiler üretmektedir.

    ‘Güneş ışığının sıvı hali’ viski, ancak 700 yılı kapsa­yan izafi kısa tarihinin en şa­şaalı günlerini 21. yüzyılda yaşamaktadır. Her yıl yüzler­ce milyon litreye ulaşan üre­timiyle viski dünya pazarla­rında payını hızla büyütmek­te, yüksek alkollü içkilerin lideri olma yolunda ilerle­mektedir.

    Meşe fıçılarda uzun uyku Bugün aralarında Springbank’in de bulunduğu üç damıtımevine ev sahipliği yapan İskoçya’nın küçük ama önemli viski bölgelerinden Campbeltown’da fıçılama yapan işçiler, 1900’ler, Philipson&Söderberg.

    SÖZCÜĞÜN KÖKENİ

    Aqua Vitae’den, viskiye…

    Roma döneminde damıtma yoluyla elde edilen alkolü ifade etmek için kullanılan Latince ‘aqua vitae’nin (yaşam suyu) kapsamı Ortaçağ’da genişlemiş, deyim aynı yöntem­le üretilen yüksek alkollü içkileri tanımlamak için de kullanılma­ya başlamıştır. Hemen bütün Batı dillerinin dağarcığına giren, bugün Fransızca’da ‘eau de vie’, İtalyanca’da ‘acquavita’, İskan­dinav dillerinde ‘akvavit’ biçim­lerinde yer alan ifade, Erken Ortaçağ’da alkol damıtımıyla uğraşan İrlandalı rahipler tarafından İrlanda Galcesine ke­limesi kelimesine ‘uisce beatha’ olarak çevrilmiş, İskoç Gal diline ise sadece bir harf değişikliğiyle, ‘uisge beatha’ şeklinde (üski va okunuyor) geçmiştir. Deyiş, zaman içinde günlük dilde kısalarak ‘uisge’ye ve nihayet bugün bütün dünyanın söylediği haliyle ‘viski’ye evrilmiştir.

    KRONOLOJİ

    Viski tarihinin dönüm noktaları

    MÖ 3000: Eski Mısır’da arpa kullanılarak alkol elde edilmeye başlandı.

    1000-1200: Arabistan yarımadasından Batı’ya geri dönen Haçlı rahipler yanlarında taşıdıkları imbikleri önce Kıta Avrupasına sonra da İrlanda ve İskoçya’ya götürdü, viski üretimi başladı.

    1608: Dünyanın ilk lisanslı damıtımevi olan Old Bushmills damıtımevi İrlanda’da kuruldu.

    1713: İngiliz “malt vergisi”nin kapsamı İskoçya’yı da bağlayacak şekilde genişletildi.

    1736: İngiliz malt vergisinin İskoçya’da uygulanmasıyla başlayan olaylarda, Edinburgh muhafız alayı komutanı Yüzbaşı Porteous linç edildi

    1781: Kişisel tüketim için damıtım yapılması yasaklandı.

    1816: Viskinin alkol yüzdesinin hesaplanabilmesini olanaklı kılan Sykes hidrometresi icat edildi.

    1823: İskoçya vergi yasasının ilanıyla damıtımevlerinin kurulmasının yolu açıldı. George Smith İskoçya’nın ilk resmi damıtımevi The Glenlivet’i kurdu.

    1830: Aeneas Coffey farklı tahıllardan sürekli damıtımı olanaklı kılan imbiğine patent aldı.

    1853: Andrew Usher, Glenlivet tek malt viskilerini temel alarak tarihteki ilk gerçek harman viski olan Usher’s Old Vatted Glenlivet’i yarattı.

    1867: Johnnie Walker, bugün de kullanımda olan eğri etiketleri kare şişelerde kullanmaya başladı.

    1875: Filoksera salgını şarap üretimine darbe indirdi, viskinin dünya pazarlarında önünü açtı.

    1909: Johnnie Walker, yaşayan efsaneleri Red Label ve Black Label’ı piyasaya sürdü.

    1919: 28 Ekim’de Alkol Yasağı başkan Woodrow Wilson’ın karşı çıkmasına rağmen ABD Kongresi’nce onaylanarak yürürlüğe girdi.

    1926: White Horse ilk kez bir viski şişesinde vidalı kapak kullandı.

    1933: Roosevelt, Alkol Yasağı’na son verdi. İskoç viskilerinin en az 3 yıl fıçıda olgunlaşması gerektiğini belirten yasa çıktı.

    1941: Tüm kargosu viski olan S.S. Politician gemisi Eriskay açıklarında karaya oturdu. Bu olay daha sonra dünyaca ünlü Whisky Galore filmine konu oldu.

    1963: Dünyaya pazarlanan ilk tek malt viski Glenfiddich Pure Malt piyasaya verildi. İlk ve tek Türk viskisi Ankara’nın üretimine başlandı.

    1987: İskoçya’nın en büyüğü Tomatin, bir Japon firması tarafından satın alınan ilk İskoç damıtımevi oldu.

    EN ESKİ TARİHİ KAYIT

    Sekiz ‘bol’ arpa maltı verile!

    Viskiyle ilgili en eski yazılı kayıt, İskoçya maliye defterlerinde yer alıyor. 1494 yılında kaleme alınan bir defterdeki yazıda, “Kralın emriyle John Cor’a aqua vitae yapmak üzere sekiz bol arpa maltı verilmesi…” şeklinde bir ibareye rastlanıyor. Bol, o zamanlarda kullanılan bir ölçü birimi ve bu miktarda arpa maltıyla yaklaşık 1250 şişe viski üretilebileceği hesaplanıyor.

    OLGUNLAŞMA SÜRECİ

    Buharlaşan viski meleklere gider

    Viski üretildiğinde şeffaf bir sıvıyken, fıçıda olgunlaş­tıkça altın rengini alır. Üreticiye ve kullanılan üretim tekniğine göre değişiklik göstermekle birlikte, fıçıda olgunlaşırken her sene viskinin hacminin en az %2 si buharlaşır. Viski üreti­minin din adamlarıyla başlamış olmasının da etkisiyle, kaybo­lan bu bölümün meleklere git­tiği düşüncesi hakim olmuştur. ‘Angel’s Share’ (Meleklerin Payı) sözü, günümüzde de viski üreticilerinin sıklıkla kullandığı teknik bir terimdir.

    TEKNOLOJİK DEVRİM

    İmbik icat olundu, fiyatlar düştü

    Onuncu yüzyılda Ara­bistan Yarımadası’nda ortaya çıkan al-imbik’lerden 1820’lere kadar damıtım işleminde sadece soğan şekilli bakır imbikler kullanılıyor­du. 1822’de Robert Stein’ın, 1830’da Aeneas Coffey’nin tasarladığı “kolon imbik” kısa sürelerde büyük hacimlerde viski üretiminin yolunu açtı ve viski üretiminin maliyetini düşürdü. İlk olarak Stein’ın adı geçse de o günlerde viski vergi memuru olarak görev yapan Aeneas Coffey imbi­ğine patent aldığı için bu tür imbikler ‘Coffey imbiği’ olarak anılmaya başladı ve tüm İskoçya’da kullanıma girdi. Bu imbik, büyük miktarlarda tahıl viskisi üretimini mümkün kıldığı için elde bulunan tek malt viskilerle karıştırarak ‘harmanlanmış’ viski yapımını mümkün kıldı. 1853 yılında Usher’ın Glenlivet tek malt viskisini temel alarak yarattığı Usher’s Old Vatted Glenlivet tarihteki ilk başarılı harman viski olarak biliniyor. Sonraki dönemde başharmancılı­ğın bir meslek dalı olarak gelişmesi ve pek çok marka­nın kendi harman viskilerini üretip dünyaya pazarlama­sıyla harmanlama kavramı gelişmeye ve viski dünyasına hakim olmaya başladı.

    Kolon imbiğin marifeti Bir ‘tek malt’ viski ile diğer tahıl viskilerinin belli bir oranda karıştırılmasıyla elde edilen harman viskilerin üretimi, Coffey’hin kolon imbiği sayesinde hızlanıp yaygınlaştı. Aşağıdaki çizimde, damıtım sırasında bir kolon imbiğin kullanıldığı harman viski üretiminin ezme/öğütme, mayalama, damıtma, olgunlaşma ve şişeleme aşamaları görülüyor.
    Tüm kargosu viski olan S.S. Politician gemisi.

    HARMAN VİSKİLER

    İskoç üreticiler Amerika’ya yürüyor

    Harmanlanmış viski tari­hinin öne çıkan isimleri elbette Walker ailesi ve Chivas kardeşlerdir. 1800’lü yılların sonunda Alexander Walker’ın hazırladığı harman viskileri taşınması kolay olsun diye kare şekilli şişelere doldurup Amerika’ya giden gemicilere vermesi, markasını lüks seg­mentte konumlayabilmek için ‘yürüyen İngiliz beyefendi­si’ logosunu tasarlatması, James Chivas’ın 1840’larda Aberdeen’de lüks tüketim ürünleri satan bir şarküteri açarak Kraliçe Victoria’nın resmî şarküterisi konumuna gelmesi, Royal Glan Dee harman viskisini yaratması ve elbette Chivas kardeşler­in 1905 yılında ürettikleri Chivas Regal 25 harmanıyla Amerika pazarına girmesi bugün dünya viski tüketi­minin %92 sini oluşturan harman viskiler adına atılan ilk önemli adımlardır.

    BİR EFSANENİN KISA PORTRESİ

    “Tennessee Viskisi”nin mucidi: Jack Daniel

    Dokuz yaşında evden kaçan ve Tennessee’de kendi ha­linde viski üreten bir din adamı olan Dan Call’un yanında işe giren Jasper Daniel, birkaç sene içinde patronunun kendini dine adaması ve işi kendisine devret­mesiyle dünyanın en genç damı­tımevi sahibi unvanının sahibi olmuştur. Tennessee’de adıyla anılan damıtımevinde Kentucky viski bölgesindeki üreticilere benzer şekilde mısır kullanarak viski üreten Jasper “Jack” Daniel, kendi fikri olan kömür filtrasyo­nu işlemiyle Kentucky’deki bur­bonlardan ayrılarak “Tennessee Viskisi” konseptini yaratmıştır. Johnny Cash gibi müzisyenlerin çıktığı, Amerika popüler müzik tarihinin en önemli kentlerinden Nashville’e yaklaşık bir saat me­safede bulunan Lynchburg’daki damıtımevinde görev yapan Jack Daniel’s resmi tarihçisi Nelson Eddy, Jack Daniel’ın özel yaşamı da dahil olmak üzere Amerika viski tarihine en hakim isimler­den biridir. Ona göre, doğum sertifikası olmadığı için dünyaya geliş tarihi kesin olarak bilinme­yen ancak 1849 ya da 1850’de doğduğu tahmin edilen Jasper Newton “Jack” Daniel, 1.55 bo­yuna rağmen şık giyimi ve gus­tosuyla dikkat çeken karizmatik bir işadamıdır. Lynchburg’da iki bar işleten, herkesin at arabası kullandığı dönemde otomobil süren, Steinway marka piyano­sunu çalmaktan hoşlanan, Patek Phillipemarka saat kullanan Jack’in o dönem için oldukça ra­fine zevkleri olduğunu söylemek mümkün. Jack’in hiç evlenme­diğini ve çapkınlığıyla meşhur olduğunu da ekleyelim. Rivayete göre efsane markası No:7 adını onun yedi sevgilisinden alıyor. Sinirli bir karakteri olan Jack bir sabah açamadığı kasasına tekme atınca ayak parmağında oluşan yara iltihaplanıyor. Daha sonra kangrene kadar giden bu enfeksiyon yüzünden önce par­mağı, daha sonra ayağı ve bacağı kesilmek zorunda kalan Jack Daniel tüm bu sıkıntılara rağmen altı yıl daha yaşamayı başarıyor ve 1911’de öldüğünde yeğenle­rine dev bir viski imparatorluğu bırakıyor.

    EN MEŞHUR İRLANDALI

    İmbikten üç kere geçen korkusuz!

    John Jameson, İrlanda viskisi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden. 1870’de Dublin’de kurulan ve günümüzde müze olarak kullanılan damıtımevinde İskoç viskilerinden farklı olarak üç kere damıtarak viski üretmeye başlayan Jameson, korsanlarla savaşarak ülkesine hizmet eden ailesine verilen “sine metu” (korkusuz) unvanını şişelerin etiketlerine basma geleneğini günümüzde de sürdürüyor.

    İLK VE TEK YERLİ: ANKARA VİSKİSİ

    Anadolu’nun bağrından Virginia’ya

    TEKEL’in Ankara Üniver­sitesi Ziraat Fakültesi ile ortak çalışarak 1963 yılında üretimine başladığı Anka­ra viskisi, 2000’li yıllarda piyasadan çekilene kadar Tür­kiye’de üretilen ilk ve tek viski olarak rafları ve müte­vazi ev barlarımızı süsledi. Ankara viskisi 1960’larda yurtdışına bağımlılığı azalt­mak, para çıkışını durdurmak ve yerli malını desteklemek için üretilmiş bir içki ve Türkiye alkollü içki kültürü açısından bir kilometre taşı. Ankara viskisinin üretimi 2004’de TEKEL’in özelleşti­rilmesiyle son buldu. Fakat onun üretildiği bakır imbikle­rin iki sene önce Amerika’da yeni kurulan Virginia Distil­lery tarafından satın alınmış olması ve bugünlerde viski üretimine başlanmış olması ilginç bir ayrıntı; 1960’larda Ankara’da başlayan bir viski macerası 2016’da Virginia’da sürüyor.

    DÜNYA VİSKİLERİ

    İskoçya’da damıtılan, Japonya’da şişelenen aşk

    Japonya tek malt viski üretimi­ne ancak 1920’lerde başlamış olsa da günümüzde Jim Murray gibi viski uzmanları tarafından “dünyanın en iyi viskisi” unva­nıyla onurlandırılacak düzeyde kaliteli viskilerin üretildiği bir ülke. 1919’da viski üretimini yerinde görmesi ve öğrenmesi için İskoçya’ya gönderilen ve Japon viskilerinin babası sayılan Masataka Taketsuru’nun İskoç­ya’da Longmorn ve Hazelburn damıtımevlerindeki eğitimini takiben ülkesine dönüp benzer tekniklerle viski üretimine baş­laması, viski tarihinin en önemli kilometre taşlarından biri. Bu arada, Japonya’da viski üretme­ye karar veren ve Taketsuru’yu eğitime gönderen, ülkeye dönü­şünde onu damıtımevinin başına getiren, dünya viski devlerinden Suntory’nin kurucusu olan Shin­jiro Torii’yi de anmadan geçmek hata olur elbette. Taketsuru, İskoçya’ya vardıktan hemen sonra Rita Cowan’la tanışıp ona vuruluyor ve daha sonra karısı ve ilham perisi olacak bu güzel İskoç kızı ile ülkesine dönerek 1952 yılında Nikka adını alacak olan Dai Nippon Kaju isimli Japon viski imparatorluğunun tohumlarını atıyor. Masata­ka’nın “Japonya’da kız kalmamış gibi” bir İskoç’la evlenmesine ailesi başta karşı çıksa da zaman­la Massan adını alan Rita, Japon geleneklerine uyum sağlayarak ailenin bir parçası olmayı başa­rıyor. Bu ilginç aşk hikayesini anlatan günlük sabah televiz­yon dizisi Massan 2014-2015 yıllarında Japonya’da büyük ilgi görmüştü.

    Viski aşkına! Japon viskilerinin babası Masata Taketsuru ve ilham perisi, büyük aşkı Rita Cowan’ın (Massan) birlikte göründükleri tek fotoğraf.

    ÜNLÜLER VE VİSKİLERİ

    İncelmiş zevkin ve gustonun nişanesi

    Frank Sinatra ve Jack Daniel’s kuliste bir konserin son hazırlıklarında.

    Viski dendiğinde akla gelen en ünlü isimlerden biri Frank Sinatra. Amerikan viskilerine ve özellikle Jack Daniels’a düşkünlüğü ile tanınan Sinatra 1998’de 82 yaşında öldüğünde bir şişe Jack Daniel’s ve bir paket Camel sigarası ile gömülüyor. Seçkin zevkleri ve gustosu ile örnek bir devlet adamı olan Sir Winston Churchill sürekli olarak Johnnie Walker Red Label ve Black Label tüketmesiyle tanınıyor. Ressam yönü pek bilinmeyen Churchill “Bottlescape” adını verdiği tablosunda resmettiği Black Label ile bu tutkusunu ölümsüzleştirmeyi de başarmış. 1842’te gerçekleştirdiği İskoçya gezisinde ülkeye aşık olan, Balmoral’da bir şato yapıl­masını emrederek yazlarını orada geçirmeye başlayan Kraliçe Victoria da viski sevgi­siyle tanınıyor. Kendisine ilk olarak bir Islay bölgesi viskisi sunulmuş olsa da haşmetmeap zaman içinde Brackla ve Glenu­ry damıtımevlerinin maltlarına ilgi gösteriyor. Damıtımevleri kraliyet onayı alarak viskilerini Royal Brackla ve Royal Glenury olarak yeniden vaftiz ettiriyor­lar ve bu ayrıcalıkları günümüze dek devam ediyor. Ünlü İskoç şairi Robert Burns viskiye düzdüğü methiyelerle edebi­yattaki en ünlü isimlerden biri. Her sene Burns’un doğumgünü olan 25 Ocak 1759’a atfen 25 Ocak’da Burns Night gerçekleştiriliyor ve dünyanın dört bir yanındaki viskiseverler bu içkiyi ve şairi anma etkin­likleri düzenliyorlar. Burns’ün dünyaca ünlü Tam O’Shanter şiirinde geçen ve O’Shanter ı kovalayan cadı Nannie kısa eteğiyle (eski İngilizcede Cutty Sark kısa etek anlamına geliyor) bir viskiye adını verecek kadar ünlü bir karakter.

    Viskisever bir ressam: Churchill İyi bir ressam olan Winston Churchill’in (üstte) Bottlescape isimli tablosu. Ünlü devlet adamının içki köşesini resmettiği bu natürmortta favori viskisi “Black Label” da görülüyor (Sağdan dördüncü şişe).
  • Osmanlı Devleti’nin kuruluşu değil toplumun kurtuluşu bayram oldu

    Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz (1908) günü, Osmanlı meclisindeki uzun tartışmalardan sonra resmî bayram olarak kabul edilmişti. Bazı milletvekilleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihinin bayram olması gerektiğini savunmuş, ancak halkın “iyd-i millî” (millî bayram) dediği 23 Temmuz ağır basmıştı.

    Meşrutiyet’in 10 Tem­muz 1324 (23 Tem­muz 1908) tarihinde ilan edilmesinden sonra aynı yılın Kasım ve Aralık ayların­da imparatorluk genelinde mil­letvekili seçimi yapıldı. Yer yer şölenler, yer yerse protestolarla tamamlanan seçimin ardından Meclis-i Mebusan Kanunuev­vel’in 4. günü (17 Aralık) açıl­dı. Aynı günkü Tanin, Meclis-i Mebusan’ın açılışını okuyu­cularına bir “iyd-i millî” (millî bayram) olarak müjdeliyordu: “Bunca senedir mütehassir ol­duğumuz şu iyd-i millîye ka­vuşmaktan mütevellid fahr ve saadet içinde bütün vatandaş­larımızı tebrik ederiz”.

    Özgürlüğün ilân edildiği günkü coşkuyu nitelemek için Tanin’in bir benzetme olarak kullandığı millî bayram kav­ramı, açılışından yaklaşık bir ay sonra Meclis-i Mebusan’a sunulan bir önerge sayesin­de gerçek anlamıyla gündeme alındı. Maarif Nezareti me­murlarından “İhtifalci” Meh­med Ziya Bey’in (bkz. #tarih, sayı 23, Sahaftan- Emin Ned­ret İşli) 5 Kanunusani 1324 (18 Ocak 1909) tarihinde yolladığı telgraf üzerine İzmit Mebusu Ahmet Müfit Bey tarafından 8 Kanunusani 1324 (21 Ocak 1909) günü Meclis’e sunulan önergede, Osmanlı Devleti’nin kuruluş günü olduğu iddiasıyla Kanunusani’nin 14. gününün (27 Ocak) özel bir millî gün sa­yılması isteniyordu.

    Önergeye ilk karşı görüş bildiren mebus ise Tanin baş­yazarı Hüseyin Cahit Bey (İs­tanbul) oldu. Millî övünçlerle dolu Osmanlı tarihinde ken­dileri için en birinci iftihar kaynağının Meşrutiyet’in ilan edildiği 10 Temmuz olduğu­nu belirten Hüseyin Cahit Bey, millî bir bayram günü kabul edilecekse bunun 10 Temmuz olması gerektiğini söyledi. Hü­seyin Cahit Bey’e göre Osman­lıların millî bayramlarını altı asırlık bir tarihten çıkarmak­tansa, hürriyetlerinin başlan­gıç tarihine bakmaları gereki­yordu. Karşı öneriden sonra söz alan Abdullah Azmi Efen­di (Kütahya) ise, bu tür gün­lerin çoğalmasında sakınca olmadığını belirterek 400 ça­dır halkından güçlü bir devlet oluşturulmasının dikkate alın­ması gereken bir mesele oldu­ğunu ve 10 Temmuz nasıl övü­nülecek bir millî tarih olmuşsa Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi olan Hicri 699 senesi­nin de aynı şekilde değerlendi­rilmesi gerektiğini söyledi. Bu görüşe katılan İttihatçıların önde gelen isimlerinden Halil Bey (Menteşe), hem ısla­hat devrine girerek Os­manlı Devleti’ni dağınık bir halden müstakil bir hale getirdikleri 10 Tem­muz’un, hem de Osmanlı Dev­leti’nin kuruluş gününün millî bayramdan sayılabileceğini di­le getirdi.

    II. Meşrutiyet’in birinci yılında…

    Meşrutiyet’in ilanının birinci yıldönümünde büyük kutlamalar yapılmış, Şişli-Hürriyet Tepesi’nde bir bayram tâkı kurulmuştu. Tâkın üzerinde “Yaşasun Sultan Mehmed Hân-ı Hâmis” yazısı okunuyordu.

    Osmanlı Devleti’nin kuru­luşunun yıldönümü şerefine 13 Kanunusani akşamı Pera Palas’ta bir yemek düzenle­yecek olan Ahrar Fırkası’nın mebusu Kozmidi Efendi (İs­tanbul), 14 Kanunusani’nin bayram ilan edilmesine kar­şı çıkıyordu. Osmanlı Devle­ti’nin kuruluş tarihinin elbet­te önemli olduğunu söyleyen Kozmidi Efendi, içinde bu­lunulan durumun bir yeni­lik olduğunu ve bu yüzden 10 Temmuz tarihinin yeni siyasal hayatın başlangıcı olarak ka­bul edilmesi gerektiğini belirt­ti. Yusuf Kemal Bey (Sinop) ise, bayram günü belirleme­lerindeki asıl amacın bütün Osmanlı fertleri arasında Osmanlılık esasını kuvvet­lendirmek olduğunu söyle­di. Fertlerin tebrikleşeceği ve birbirlerine sarılacağı sevinç dolu günler olan bayramlar sayesinde Osmanlıların bir­lik olduklarını anlayacakları­nı söyleyen Yusuf Kemal Bey, bunları çoğaltmanın uygun olmadığını öne sürerek, sade­ce 10 Temmuz’un millî bay­ram günü kabul edilmesinin daha doğru olacağını savu­nanlara katıldı.

    Bu noktada mebusların 14 Kanunusani veya 10 Temmuz tercihlerinin bir parti görü­şü olmadığı görülmektedir. Bu durumun, bir yanda Ahrar Fır­kası’nın çoğulcu yapısından, diğer yanda da İttihatçıların mebus adaylarını belirlemede sıkı bir ideolojik birliktelikten ziyade adayların yerel bağlan­tılarına odaklanmasından kay­naklandığı söylenebilir.

    Hürriyet Tepesi’nde Hürriyet Bayramı

    İyd-i Millî her ne kadar resmî bayram olsa da, halk arasında Hürrriyet Bayramı olarak adlandırılmış ve benimsenmişti. İlk bayramın kutlama yeri olan Hürriyet Tepesi’ne doğru yürüyen İstanbullular.

    Daha sonra İsmail Hak­kı Bey (Gümülcine), 10 Tem­muz’un bayram addedilmek istenme sebebi eğer Kanun-ı Esasi’nin ilanıysa, ilgili met­nin 1293 Zilhicce’sinin 7. gü­nünde (24 Aralık 1876) ilan edildiğini belirterek millî bir bayram söz konusu olacaksa bu tarihin de dikkate alınması gerektiğini iddia eder. Nereye müracaat edilirse edilsin 699 tarihine ait bir gün bulunama­yacağını, dolayısıyla yaklaşık olarak bir millî bayram kut­lamanın doğru olmayacağını belirtir.

    İsmail Hakkı Bey’in bu söylediklerine karşı çıkan Arif İsmet Bey (Biga) ise Osman­lı Aşireti’nin, cihangirâne bir devlet çıkaramamış olması hâlinde 10 Temmuz tarihinin de olamayacağını söyler. Bu bağlamda Osman Gazi namına ilk hutbenin okunduğu günün kuruluş ve millî bayram günü olarak kabul edilmesi gerek­tiğini iddia eder. Bu görüşü destekleyen Abdullah Azmi Efendi ilk hutbenin okundu­ğu yer gibi, okunduğu zama­nın da kayıtlı olduğunu iddia etmektedir. Kuruluş gününün Meşrutiyet günü kadar büyük bir gün olduğunu belirten İs­mail Hakkı Bey (Bağdat) ise kuruluş gününün o güne kadar tayin olunamadığını ve açık ve belirli bir gün varsa onun da 10 Temmuz olması gerektiğini savunmaktadır.

    Mebusların muayyen bir gün üzerinde fikir birliğine varamaması ve tartışmanın gittikçe uzaması nedeniyle Meclis Başkanı, ilgili önerge­nin Lâyiha Encümeni’ne ha­vale edilip edilmemesine dair oylama yapar ve çoğunluğun oyuyla bu öneri kabul görür. Bağımsız mebuslardan Abdul­lah Bey (Canik) başkanlığında toplanan encümen, 10 Tem­muz gününün millî bayram olarak kutlanmasının daha uy­gun olacağını önerir. Mazbata­nın Meclis’te okunması sonra­sında İttihatçı karşıtlarından Mehmet Vehbi Efendi (Kon­ya), İslâm ve Osmanlı tarihin­de benzer çok tarih olduğunu ve yeni bir bayrama gerek ol­madığını iddia eder. Buna kar­şılık Ali Galip Efendi (Karesi), padişahın doğum gününe itibar gösterildiği bir yerde “istiklâl-i millî”nin neden dikkate alın­madığını sorar. Son sözü alan Tevfik Efendi (Kengırı) de, her sene icra olunacak Şehr- âyin ile Meşrutiyet’in sürekliliği­nin sağlanacağını ve bu sayede 10 Temmuz’un dinî bir mesele hükmü alacağını belirtir. Tev­fik Efendi’nin bu söylemi, mo­dernleşme çabasındaki meşru­tiyetçilerin 20. yüzyılla birlikte “sivil bir din olarak” milliyetçi sembol ve ritüelleri icat etme­lerine ve onları eskilerinin ye­rine geçirmelerine örnek teş­kil etmesi açısından oldukça önemlidir.

    Şişli’de boş bir alan İlk İyd-i Milli kutlamalarının yapıldığı Şişli-Hürriyet tepesi civarı, 1909 yılında fotoğrafta görüldüğü gibi geniş ve boş bir alandı.

    Tartışmalar gayet ilginç bir sonuç verecek ve 10/23 Tem­muz gününü “resmî Osmanlı bayramlarından” sayan kanun 22 Haziran 1325’te (5 Temmuz 1909) kabul edilecektir. Ya­ni Meclis-i Mebusan, millî bir bayram kabul etmemiş, şenlik­lerle kutlanacak yeni bir bay­ram yaratmıştır. Dolayısıyla, hemen 23 Temmuz 1909’dan itibaren, Tanin gazetesi başta olmak üzere, birçok gazete ve bireyin kullanacağı “iyd-i millî” adı, resmî bir ad olmamakla birlikte, resmî olarak kutlanan bir bayrama toplumun verdiği ad olacaktır. Modern Türkiye tarihinde­ki ilk “millî bayram” olan 10/23 Temmuz, Cumhuriyet’in ilâ­nıyla birlikte siyasal yaşamda milâdi bir gün olma özelliği­ni 29 Ekim’e kaptıracak ve II. Abdülhamid mutlakiyetine son verdiği için “Hürriyet Bayramı” adını alacaktır. En sonunda ise, Başvekil İsmet İnönü’nün Ma­yıs 1935’te Meclis’e sunduğu “Ulusal Bayram ve Genel Tatil­ler Hakkında Kanun Lâyihası” ile bayram olmaktan çıkarıla­caktır. Ancak egemenliği soya bağlı ve tanrı kaynaklı olmak­tan çıkartıp millet iradesiy­le özdeşleştirmesi açısından siyasal tarihimizde en eski ve önemli sembollerden biri ola­rak kendine özgü yerini koru­maktadır.

  • Görmeden geçilen tarih

    Selamiçeşme semtine adını veren bu güzelim çeşme, 19. yüzyılda -yanındaki namazgâhla birlikte- oradaki tek yapıydı, görülmemesi imkansızdı. Oysa bugün, belki de sunacak suyu kalmamış olmasının sıkıntısından, görünmezliği seçmiştir; önünden geçer fark etmezsi­niz. Osmanlı su mimarisinin bu nadide örneğinin bulunduğu yerdeki harap çeşme, 1800’de III. Selim’in emriyle baştan aşağı yenilenir. Yapı, 1839’da II. Mahmud tarafından tamir ettirilir. Burası, Bağdat Yolu’nun ikinci durağıdır. Ayrılık Çeşmesi’nden (Bkz. #tarih Haziran 2016) yola çıkan kervanlar, surre alayları, ordular ilk molalarını burada verirdi. Yakınları yolcuları bu subaşına kadar takip eder, sevdiklerini son bir kez selamlardı. Eskilerin çeşmeye “Selam Çeşmesi” demesinin hikmeti budur. 1938 tarihli fotoğrafta, olasıdır ki semtin ünlü köşklerinden biri­ni ziyaret eden ailenin fertleri, çeşme başından bizi selamlıyor.

    ORIJINAL FOTO: ESKİ İSTANBUL FOTOĞRAFLARI ARŞİVİ

  • Sıvaları söküp, mozaikleri tekrar ortaya çıkaran adam

    Dünyanın Yedi Harikası, miladî takvimi öncele­yen çağlarda yapılmış anıtsal eserler arasından seçil­mişti. O gün bugün insan elin­den çıkma sayısız yapı üzerinde anketler düzenleniyor nicedir: Dünyanın Yeni Yedi Harikası için önerilen çok sayıda dinsel ya da sivil mimarî ürün arasın­da Ayasofya başı çekiyorsa, bu­nu birden fazla gerekçeyle te­mellendirmek eldedir.

    Yedi yüzyıldan fazla kili­se, beş yüzyıl boyunca cami, üç çeyrek yüzyıldır müze olarak işlevini sürdüren, atlattığı onca badirenin ardından bütün gör­kemiyle ayakta duran bu ben­zersiz anıt-yapının geçmişi, biri çağ değişimi olmak üzere tarih­sel kırılma noktaları, dönemeç­ler, yön değişimleriyle doludur: Bizans’ın kuruluş ve yükselişi­ne denk gelen süreçte üstüste üç kez inşa edilmiş, büyük taht savaşımlarına sahne olmuş, 1204’de Latinlerin gerçekleş­tirdikleri haçlı seferinde tepe­den tırnağa talan edilmiş, Fatih şehre girdiğinde “düşüş”ün son simgesi olarak görülmüştü.

    Sonrasında, köklü sayılabi­lecek biçimsel değişimler geçir­diğini; içte mihrabından dev hat levhalarına, bir sıvanan bir açı­lan mozaiklerine; dışta, mina­relerinden destek duvarlarına, kütüphanesine, Bizanslı çehre­sinden bir ölçüde uzaklaştığını biliyoruz…

    Mozaikler yeniden ortaya çıkarılırken Amerikalı arkeolog Vhittemore, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülme çalışmaları sırasında kurduğu iskelede, mozaikler üzerinde çalışıyor.

    Yıllar önce bir dizi rastlan­tı sonucu, Amerikalı arkeo­log-bizantolog Thomas Whitte­more’la yollarımız kesişmişti… Whittemore, Atatürk’e mektup yazmış, Ayasofya (sonra da Ka­riye) mozaiklerinin sıvalarının sökülmesi işlemleri için baş­vurusu kabul görmüş, yıllarını İstanbul’da geçirmiştir. Burada pek sevilmediğini, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesi­ne içerleyen çevrelerce “papaz” sayıldığını görüyoruz. Tuhaf bir yöntemle çalışıldığı, sabahın köründe fırınlardan getirtilen sıcak ekmek içleriyle sıvaların söküldüğü söylenir.

    Paris’teki stüdyosunda, Abi­din Dino anlatmıştı: 1935 ci­varı, bir sabah tömbeki önün­de, dumanaltı oturuyorlarmış Arif’le; kafasındaki garibin gari­bi serpuşuyla birden yanlarında bitmiş Whittemore, kaldırmış yerlerinden, hızla Ayasofya’ya götürmüş: Ünlü iskelesine hep birlikte tırmanmışlar içeride, düşme tehlikesi geçirerek, bir saat önce ulaştığı büyük bir mo­zayık kesitinin önüne götürmüş onları ve bir kova dolusu suyu duvara boca ettiğinde, impara­torun gözleri boşlukta canlanı­vermiş. Abidin bey, bu sahneyi bir kitabında aktarmıştır.

    Whittemore, Amerikan Bi­zans Enstitüsü’nü 1930 yılında kurmuştu… Beni en çok İstan­bul yılları ilgilendiriyor tabiî. Muhafazakâr çevrelerdeki ka­dar olmasa bile, akademik çev­relerde de kuşkuyla karşılan­mış: Hakkındaki doğru dürüst tek portre yazısını Semavi Eyi­ce kaleme almıştır, buram bu­ram mesafe kokar.

    (Enis Batur’un bu yazısı, NTV Tarih’in ilk sayısındaki yazısından özetlenmiştir.)