Sultan Abdülaziz tarafından 1862’de Afrika’nın güney ucuna gönderilen müderris Ebubekir Efendi ve öğrencisi Ömer Lütfi’nin görevi, Malay asıllı Müslümanlara “doğru İslâm”ı öğretmekti. Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da, bu mirası ve etkilerini izlemek mümkün.
Bundan tam 153 yıl önce, 17 Ocak 1863’de Cape Town’a ulaşan Ömer Lütfi, Güney Afrika’nın bu eşsiz şehrine dair izlenimlerini şöyle kaydediyor:
“Bu şehrin ismine İngilizce ‘keyp of küd hop’ derler. Yerlilerin lisanınca ‘Kapistad’ tabir ederler. Bu şehir deniz sahili olduğu gibi aynı zamanda bir zalim dağın altındadır. Bu dağın ismine ‘Tafil Birih’ derler. Bu dağ gayet yüksek olduğundan üzerinden yaz kış bulut eksik olmaz idi. Şehrin suyu da adıgeçen dağdan inerdi”.
Ömer Lütfi ve hocası Ebubekir Efendi, buraya çok özel bir görev için İstanbul’dan gönderilmişlerdi: Cape Town’da yaşayan Malay asıllı Müslümanlar dinî eğitim ve uygulamalar konusunda birbirleriyle çatışıyorlardı… Ülkenin İngiliz yöneticilerinden, kendilerine İslâmi eğitim verecek bir müderrisin, Müslümanların halifesi tarafından gönderilmesine izin verilmesini istediler.
Müze ev ve mahalle camisi Ebubekir Efendi’nin Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da evi bugün müzeye dönüştürülmüş (üstte). Mahalledeki cami de hem cemaatin hem turistlerin ibadet ve uğrak yeri (altta).
Kraliçe Victoria’ya kadar ulaşan bu talep, Sultan Abdülaziz’e iletildi. O da Afrika’ya gidip Osmanlı sultanını temsil edecek ve Güney Afrika Müslümanlarına doğru İslâm’ı öğretecek müderrisin seçimi görevini Ahmet Cevdet Paşa’ya verdi. Paşa da aslen Irak’ta doğmuş, 17 yaşında Erzurum’a taşınmış, İstanbul ve Bağdat medreselerinde eğitim görmüş, Bağdat’ta ders vermekte olan 48 yaşındaki Ebubekir Efendi’yi bu görev için seçti.
Ebubekir Efendi ve öğrencisi Ömer Lütfi, 1 Ekim 1862 günü İstanbul’dan ayrıldı. Korsika, Sardunya, Marsilya, Paris ve Londra’dan geçen uzun yolculukları, Liverpool’dan bindikleri geminin Cape Town’a yanaşması ile son buldu. Buradaki Müslümanlar tarafından heyecanla karşılanan ikili hemen görevlerine başladılar. Okullar açtılar, lisan öğrendiler ve öğrettiler. Hatta Afrikaan dilinde yazılmış ilk İslâmi kitabı yazıp, İstanbul’da bastırtıp Güney Afrika’ya getirttiler.
Cape Town’da evlenen ve bir daha Türkiye’ye dönemeyen Ebubekir Efendi, 1880’de vefat etti. Bugün şehre tepeden bakan bir mezarlıkta yatıyor. Ailesi ve torunları hâlâ gururla “Efendi” soyadını taşıyorlar.
1866’ya kadar Afrika’da kalan Ömer Lütfi, Hicaz ve Mısır’da durakladığı iki yıllık bir yolculuktan sonra İstanbul’a döndü ve bu hikayeyi öğrenmemizi sağlayan Ümit Burnu Seyahatnamesi’ni yazdı.
Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da Ebubekir Efendi’nin evi bugün bir müze ve şehrin 17. yüzyıldan beri buraya yerleşmiş Müslüman toplumunun hikayesini anlatıyor. Malay kökenleri üzerine Hollanda ve İngiliz kültürünü eklemiş, sonra da Osmanlı eğitimi almış bu Müslümanlar, kültürel zenginlikleri ile dikkat çekiyor ve erkekleri hâlâ bayramlarda şık kıyafetler üzerine fes takıyorlar!
Yanlış hatırlamıyorsam yalakalarının diplomatik başarılarını yere göğe sığdıramadığı adamların başında bizim meşhur Şarlman geliyor (ya da Charlemagne, Büyük Karl artık kafanıza göre). Tabii, Şarlman bu şişirmelere inanıyor mu, inanıyormuş görünüp kullanıyor mu ya da en baştan kullanılmak üzere kendi mi uydurtuyor bilmek mümkün değil. Yani evet, bir yandan koskoca imparator olmuşsun, bu kadar saflık çok da mümkün değil gibi.
Çok da ufalamamak lâzım, büyük ihtimâlle Şarlman kendisi hakkında anlatılan şişirmelerin farkındadır. Yani evet, okuma-yazma bile bilmeyen, üstelik bir türlü de öğrenemeyen bir adam ama danışmanlarına öyle “şu kitapların özetini bir anlatın bana” demiyor, her akşam yemek yerken kitapları baştan sona yüksek sesle okutuyor. Ha nedir? O zamanlar imparator olmak için yok üniversite bitirmiş olacaksın, yok intihal yapmayacaksın, yok iki değil dört yıllık mezunu olacaksın gibi gereksizlikler yok. Kılıcını iyi kullanan oturuveriyor tahta. Tabii babası kılıcı iyi kullanıp kontenjandan tahta oturanlar var ama Game of Thrones’tan da bildiğimiz gibi kılıçla koltuğa oturan, evladını da kılıçla yaşayacak şekilde yetiştiriyor.
Şarlman, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, kıta Avrupa’sında birlik ve beraberliği sağlamıştı. Bu “birlik ve beraberliği sağlamak” 8-9. yüzyıllarda genellikle rakipleri öldürüp şehirlerini yağmalayıp ele geçirmek ve yerle bir edilen mahallelerin, köylerin üzerine TOKİ’ye toplu konut yaptırmak anlamına geliyor. Ama yine de Şarlman o kadar insafsızlaşmamış, ele geçirip yağmaladığı şehirlerin farklı diller konuşan halklarına ve tarihsel dokularına zarar vermemiş diye biliyorum. İşte kıta Avrupa’sında birlik ve beraberliği sağlayan Şarlman bu hâkimiyetini bir de Papa’nın desteğiyle taçlandırmak isteyip Kutsal Roma İmparatorluğu’nun temellerini atıyor ve o dönemin dünyasındaki üç büyük güçten biri oluyor.
Diğer güçler nedir diye baktığımızda resmen en iyi üçüncü olmanın bile çok zor olduğu bir ölüm grubu görüyoruz. Bir tarafta (bugün tarihçilerin “Sen de Roma İmparatorluğu’sun, o da Roma İmparatorluğu, bari biz sana Bizans diyelim de karışmasın” dediği) Roma İmparatorluğu’nu, Bizans’ı önce küçük yaştaki oğlu yerine, daha sonra da bizzat yöneten İmparatoriçe Irene’yi, diğer tarafta da grup lideri olarak Abbasi hükümdarı Harun Reşid’i görüyoruz. Şarlman kendi Öz Hakiki Roma İmparatorluğu’na rakip olarak Bizans’ı gördüğü için Irene’nin “Din kardeşiyiz gel birlik olalım,” çağrısını görmezden geliyor ve üç kişilik bir elçi heyetini Bağdat’a gönderiyor. Dört yıl sonra üç kişilik heyetten sadece bir tanesi yanında bir fille geri dönüyor.
Tabii o zamanlar cep telefonu yok, adamı gönderiyorsun, gelene kadar bekliyorsun; yolda ne olduğunu da hiç bilmiyoruz, artık giderken mi öldüler, gelirken mi öldüler, yoksa “Usta sen bizi yok yaz, biz burayı beğendik burada kalacağız” diye dönmek mi istemediler… Zaten şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, koskoca Şarlman seni Bağdat’a gönderecek, dört yıl sonra elinde bir fille çıkageleceksin; benim aklıma çok yatmıyor doğrusu. Şimdi Google Maps’e sordum, Aachen’den Bağdat’a yürüyerek 36 günde gidersin dedi. Günde sekiz saat yürüyelim deseniz aşağı yukarı üç ayda Bağdat’tasınız, ki koskoca Şarlman’ın da elçilerini Bağdat’a yalınayak başı kabak gönderdiğini zannetmiyorum. Hiç olmazsa altlarına at, ceplerine harçlık vermiştir de göndermiştir.
Sonradan Harun Reşid’in Şarlman’a hediye ettiği fil işi büyüyor, koskoca kilise orglarından altınlı zümrütlü çanak çömleğe ve Kudüs şehrinin anahtarına kadar bir alay şey ekleniyor. Ayrıca Harun Reşid tarafından bu anahtarla birlikte Kudüs yönetiminin de Şarlman’a verildiği de söylenmeye başlanıyor. Hesapta dev diplomatik başarı ama Abbasi kayıtlarında bir satır yok. Üç kişilik heyet gitmiş, heyetten biri anca dört yıl sonra geri dönmüş, valla nereden baksanız şaibe akıyor. Ama yemişler işte ve hatta yedikleri yetmiyormuş gibi 19. yüzyıla kadar da Kudüs bizim yok sizin diye gargarasını yapmışlar. Şimdi ben kimseye cevap hakkı doğsun istemem ama Şarlman kusura bakmasın, ben olsam yemezdim. Ha fil güzel ama artık nereden buldularsa.
Şu günlerde parklar, kırlar, bahçeler, hatta balkonlardan yayılan duman ve et kokusu ile mangal mevsimi resmen açılmış oluyor. Közüstü lezzetlerin damağımıza yaşattığı zevk, mağara devri atalarımızdan hücrelerimize işlemiş olabilir mi?
Neredeyse millî sporumuz diyebileceğimiz, erkeklerin kadın desteği ile yarışa giriştiği esaslı mangal davetlerinden uygun bir su kenarında yakılıveren çingene mangallarına varana dek kömür ateşinde pişen et sofra kültürümüzün vazgeçilmez bir parçası. Bu yalnız ülkemizde böyle değil elbet. ABD’den Arjantin’e, Kore’den Yeni Zelanda’ya közüstü lezzetler damağımıza tarih öncesinden kalma zevkleri yaşatıyor. Belki de orman yangınından kaçamayan bir hayvanın yumuşacık etini ağzına ilk atan mağara insanının hayreti ve yaşadığı zevktir hâlâ hücrelerimizde hissettiğimiz.
Açık ateşin üstüne ilk et parçası ne zaman düştü bilinmez, ama düştüğü andan itibaren damak zevkimizin kalbine yerleştiği kesin. “Ateşin üzerinde çevirme” bilinen en eski yöntemlerden biri. Antik Yunan’daki günümüz ızgaralarına benzeyen “gridiron” ise bugünkü ızgaranın ilk hali. İlyada Destanı’nda savaş sonrasında tuz ve şarapla ovulmuş etin ateşte pişirildiği ziyafetlerden bahsedilir. Ancak ateşin istenilen yerde yakılabilen bireysel mangallara dönüşmesi, hele bu mangalların fiyatları binlerce dolara varan modellerinin çıkması görece yeni bir olay. Mangalın dünya tarihi eski olsa da bu tür yaygın ve zevk için kullanımının birkaç yüzyıllık geçmişi ya var ya yok.
Java’da seyyar bir satay (Endonezya usulü ızgara et) satıcısı, 1870.
Bilinen bir diğer eski pişirme türünün ise toprakta açılan çukurlarda yapıldığı düşünülüyor. Bir çukurda köz haline gelen odunların üstüne yaş dallar konur, üzerine yerleştirilen et, kabuklu deniz böcekleri, balıklar ve yumrular geniş yapraklarla kapatılıp üzerine kum atılır ve yiyecekler kendi sularında ağır ağır pişer. Karayip yerlilerinden “barbacoa” olarak duydukları bu yöntemi, İspanyolların Avrupa ve Amerika’ya yaydığı iddia ediliyor.
Atina Antik Agora Müzesi’nde sergilenen MÖ 4-6. yüzyıla ait ızgara.
Bu noktada meraklısına ızgara ve barbekünün aynı şey olmadığı notunu düşelim. Izgara harlı ateşte hızlı pişirme işlemi iken, barbekü kontrollü ve daha düşük ısıda uzun süren, bazen 18 saate varan pişirme işine verilen ad. Belki bizler ulusça mangalın efendileri olabiliriz ama barbekünün üstadları da bu unvanı kimseye kaptırmaya niyetli olmayan ve güneyli eyaletler arasında büyük rekabet yaşayan Amerikalılardır.
İstanbul’da bir mangal satıcısı, Pascal Sébah, 1880.
19. yüzyıla gelindiğinde İspanyolların Karayipler’den aparttığı bu yöntem Amerika’nın güneyinde çok yaygınlaşmıştı. Bölgede domuz çok yetiştiği için kullanılan et türü genellikle bu oluyordu. Barbekünün güneyde yaygınlaşmasının bir nedeni de köz üstünde etin ucuz taraflarının bile lezzetle pişirilmesi idi. Bu nedenle güneyli siyahlar arasında barbekü çok gelişti. Öyle ki etin en güzel tarafını kendilerine ayıran varlıklı insanlar da bir süre sonra bu tariflerden yararlanır oldular. Barbekünün yaygınlaşmasının bir nedeni de bir seferde kesilen hayvanın tamamını pişirme gereği nedeniyle toplu ziyafetlere uygun olmasıydı. Böylece yardım yemekleri, kilise toplantıları gibi birlikte yenen yemekler için tercih edilen yöntem oldu.
20. yüzyılın ilk yarısında siyahların Amerika’nın kırsal güneyinden şehirleşmiş kuzeyine göçü nedeniyle barbekü tarifleri de Amerika’nın her kentine yayıldı. Kızarmış piliç, mısır ekmeği ve barbekü “ruhun gıdası” denen yiyecekler olarak gündelik yaşamın bir parçası haline geldi. Bizdeki kebap kültürünün kırdan kente göçün hızlanmasıyla şehirlerde takip eden yıllarda yaygınlaşması gibi.
Sadece et değil, közde kahve de günümüzde de makbul bir pişirme yöntemi.
Gelelim bizim ellere. Eskiden konakların mutfaklarında büyük ocaklar olurdu. Yemek bu ocaklarda pişerdi. Kışın odaların ısıtılmasında da bu büyük ocaklardan alınan közlerin konulduğu mangallardan yararlanılırdı. Süleymaniye, Siirt ve Manastır’da yapılan mangallar en revaçta olanlarıydı. Bir de maltızlar vardı. Konaklarda maltızlar kahve pişirmek için kullanılırdı. Köylerde ise kadınlar maltızı tenekeden, delinmiş çinko bir kovadan, eski yağ tenekelerinden yapardı. Nasıl yapıldığını bugün yaşlılar dışında bilen pek kalmamış olsa da, içi toprakla sıvanan ve uzun süre ısıyı kaybetmeyen maltız, sabah tarlaya giderken yemeği ateşe koyan köylü kadınlarının pratik zekası sonucu gereksinimden doğan bir mangal türüydü. Ağır ağır pişen bir kuru fasülyenin tadı havagazıyla pişeninkine denk olur mu? Maltızlar geri gelsin!
Normanların Fransa’yı istilasını (1066) anlatan duvar halısında ızgarada pişirilen etler tasvir edilmiş.
Mangal aşkımızın tarihi ve nasıl yaygınlaştığı konusunda çok fazla araştırma yapılmamıştır henüz. Müstakil yaşamdan apartmanlaşmaya ve odun yaktığımız ocaklarımızdan havagazına geçişimizle unutulmaya yüz tutan bu kadim pişirme yönteminden yoksun kalmak derin bir özlem yaratmış olsa gerek içimizde.
Diğer ülkelerin de kendi mangal stilleri var elbet. Adı ister braai, satay, yakitori, asado, lechon olsun, ister mangal, tandır, barbekü. İstisnasız her ülkede erkek işi olarak algılanması ilginç, değil mi? Erkeklerin pişirme işini yüklendikleri bir mangal partisi ertesinde hanımların yorgunluktan baygın düşmeleri ise apayrı bir konu. Sözde bir gün olsun yemek pişirmeleri gerekmiyor.
Kısa süre içinde meşakkatli bir çalışmayla “dünyanın en fazla nadir eser koleksiyonuna sahip merkezi” haline gelen Kanada’nın bu çok özel kütüphanesindeki eserler tüm ziyaretçilere açık.
Ömrünü kitaplara, özellikle de nadir eserlere adamış olan Robert H. Blackburn, 1954’te Toronto Üniversitesi kütüphanesinin başına getirildiğinde bu tutkusunu daha büyük çaplı gerçekleştirecek olmanın mutluluğu içindeydi. Kanada’nın dört bir yanına dağılmış binlerce nadide el yazması, ciltlerce kitap ve doküman vardı. Bunları tek bir merkezde toplamak için Toronto Üniversitesi’nden daha uygun, daha prensip sahibi ve imkanları geniş bir kurum zor bulunurdu.
Blackburn, 1955’te ünivesiteye bağlı Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar bölümünü kurdu ve ilk iş olarak Brown Üniversitesi’nin özel koleksiyolarından sorumlu olan Marion E. Brown’ı işe aldı. Birlikte içinden çıkmaları gereken bir depo dolusu ne durumda olduğu belirsiz kitaplar silsilesi vardı: 1890’da çıkan bir yangın sonucu üniversitenin kütüphanesi hasar görmüş, içerideki tüm eserler ve sonradan eklenenler bir odaya yığılmıştı. Blackburn ve Brown, aralarında Kraliçe Victoria’nın yangından sonra teselli amacıyla hediye ettiği özel ciltlerin, ilk basım eserlerin, Ortaçağ’dan kalma el yazmalarının bulunduğu bu arşivi düzenlemeye başladılar. 1957’de mükemmel bir şekilde kategorize ettikleri eserlerle üniversite binası içinde kütüphaneyi resmî olarak kurdular. 1970’lerin başında kütüphanenin kendi binasının yapımına başlandı.
İncil’den yola çıkarak Batı kültürünün ve insanlık tarihinin illüstrasyonlar eşliğinde anlatıldığı Nuremberg Günlüğü (1493) özel bir odada sergileniyor.
O sırada Ontario’da, 1822’de İngiltere’den Kanada’ya göçen Thomas Fisher, Humber Nehri yakınlarına yerleşmiş ve ülkenin zengin tüccarlarından biri haline gelmişti. Fakat herhangi bir tüccar değildi Fisher. Toplum içinde son derece sevilen, sanata, kültüre önem veren bir şahsiyetti. Ölürken varislerine maddi servetinden çok daha kıymetli bir miras bırakmıştı: Edebiyat ve sanat tutkunu Fisher seneler boyunca Shakespeare’den Newton’a muazzam ilk baskılar biriktirmişti.
Shakespeare’in İlk Folyo’su (1623) kütüphanenin görülmeye değer eserlerinden.
1973’te Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar bölümü kendi binasına kavuşunca Fisher’ın bu koleksiyona en fazla emek veren torunları Sidney ve Charles Fisher özenle korudukları eserleri kütüphaneye bağışladı. Böylece kütüphanenin de adı konmuş oldu: Thomas Fisher Nadir Kitaplar Kütüphanesi.
Kütüphane, bugün dünyanın en büyük nadir eser kolesiyonuna sahip yeri ve aynı zamanda bir araştırma merkezi. Binada yaklaşık 700 bin cilt eser ve 3000 mt uzunluğunda el yazması cilt bulunuyor. Nuremberg Günlüğü (Nuremberg Chronicle, 1493), Shakespeare’in İlk Folyo’su (1623), Isaac Newton’un Doğa Yasasının Matematik İlkeleri (1687), Alice Harikalar Diyarında’nın (1865) erken dönem baskıları ve ilk çizimleri gibi farklı temalarda yüzlerce nadir eseri kütüphanede görmeniz mümkün.
İlk kez 1912’de ucuz dergilerin birinde hayat bulan ve nice yaramaz çocuklara, nice yerli kahramanlara ilham olan Tarzan eski macerası ve yeni teknolojisiyle yine beyazperdede.
Kalemtıraş toptancısı Edgar Rice Burroughs uzun süredir ilk defa düzenli bir işte çalışıyor, ancak hayalindeki işi hâlâ bulamadığını düşünüyordu. Epeyce boş vakti ve ne olduğunu henüz tanımlayamadığı bir arzusu vardı; böylece vakit doldurmak için kurgu yazılar yazmaya başladı. Bir sene sonra, Şubat 1912’de, ilk bilimkurgu hikâyesi Mars’ın Ayları Altında (Under the Moons of Mars) dönemin en popüler ‘ucuz dergi’lerinden The All-Story’de yayımlanıp da beğenilince, dergiye, büyük umutlarla yazdığı avantür hikâyeyi, Maymunların Tarzanı’nı (Tarzan of the Apes) gönderdi. İlk dört macera yayımlandı ve böylece Tarzan hayatlarımızdaki yerini aldı.
Artık ne yapmak istediğini bilen Burroughs, 1914’te Maymunların Tarzanı’nı ilk kez roman olarak yayımlattı; 1950’deki ölümüne dek 23 Tarzan macerası daha yazacaktı. Tarzan ise 1935’teki macerasında (Tarzan’s Quest) ölümsüzlük iksirini içerek sonsuza dek yaşayacak, sadece romanların değil, sinemanın da kralı olacaktı.
1918-2014 arasında çekilmiş 200’den fazla Tarzan filmi var. Bunların arasında en ünlü olanı hiç şüphesiz, 1932’de Maymun Adam Tarzan’la (Tarzan the Ape Man) başlayıp 12 macerası çekilen, ilk kaydadeğer Tarzan çığlığıyla kulaklarımızın pasını silen ve başrollerinde olimpiyat şampiyonu yüzücü Johnny Weissmuller ve Maureen O’Sullivan’ın olduğu seri. En seyredilesi ilk altı filmi Richard Thorpe çekmiş, kalan altı filmde ise Tarzan farklı bir Jane ve farklı yönetmenlerle, denizkızlarından Nazilere uzanan absürt serüvenlerle 1948’e dek yola devam etmişti.
1930’ların Tarzan’ı Johnny Weissmuller, Jane’in (Maureen O’Sullivan) kalbiyle beraber kulağını da fethederken.
1980’lere kadar pek çok filme, radyo programına, TV dizisine konu olan ve fakat yeni, hatta süper kahramanlar nedeniyle havası giderek azalan Tarzan, 1984’te Greystoke: Maymunlar Kralı Tarzan Efsanesi (Greystoke: The Legend of Tarzan, Lord of the Apes) ile başka bir boyut kazandı. Ünlü İngiliz yönetmen Hugh Hudson’ın çektiği ve başrollerinde Christopher Lambert ve Andie McDowell’ın oynadığı film fantastik öğelerden tamamen arınmıştı. Tarzan’ı, ağaçtan ağaca atlayıp çığlıklar atan ve ormanı koruyup kollayan bir kahraman olarak değil, hasbelkader ormanda maymunlarla büyümüş, sosyal sorunları olan gerçek bir insan olarak sunan film, her ne kadar depresif ve karanlık bulunsa da, üç kategoride Oscar adayı oldu.
Roman olarak ilk kez 1914’te basılan Maymunların Tarzanı.
80’ler ve 90’larda doğanlar ise Tarzan’ı ne romanlardan ne de klasik filmlerden tanıdı. Onların Tarzan’ı tabii Disney yapımıydı. 1999 yapımı bu ilk uzun metraj Tarzan animasyonu, döneminin son teknolojisi, müzikleri, neşesi, aksiyonu, ünlü sesleri ve bütçesiyle ($130 milyon) Tarzan’ı bu kez çocukların kahramanı yaptı.
Ve geldik günümüzün IMAX 3D + CGI sektörüne. Sinemayı (bazen sadece) görsel bir şölene dönüştüren bu son teknolojileri her kahraman gibi Tarzan da bir gün tadacaktı. Harry Potter serisinin en uzun süreli yönetmeni David Yates’in çektiği, Alexander Skarsgård, Margot Robbie, Christoph Waltz, Samuel L. Jackson gibi isimlerin oynadığı Tarzan Efsanesi (The Legend of Tarzan) Burroughs’un orijinal hikâyesini 3 boyutla ve bol miktarda aşk, ihtiras, kin, entrika soslarıyla servis ediyor.
Kızgın kumlardan yeşil sahalara…
Dünyanın en prestijli fotoğraf ajansı Magnum Photos 1947’de kurulduğundan beri farklı etkinlikler vesilesiyle arşivini sergiye açıyor. Bu yaza damgasını vuran etkinlik ise futbol oldu.
Edebi dehası kadar futbola olan aşkıyla da bilinen Fransız yazar Albert Camus, “Az da olsa ahlak hakkında ne biliyorsam, gerçek üniversitelerim olarak kalacak olan futbol sahalarına ve tiyatro sahnelerine borçluyum,” demişti. Camus, futbolun, top peşinde koşturan 22 adamdan ibaret olmadığını, her kesimden insanları bir araya getiren çok az sayıdaki tutkudan biri olduğunu iyi biliyordu.
Bu yaz İstanbul’da bu tutkuyu ölümsüzleştiren özel bir sergi var. Dünyaca ünlü fotoğraf ajansı Magnum Photos fotoğrafçılarının 1958-2001 arasında farklı kültürlerin farklı tabakalarında gözlemleyerek çektiği kareler, futbol aşkının dünyanın her yerinde din, dil, ırk farkı gözetmeden aynı coşkuyla yaşandığını gösteriyor.
İyi veya kötü sonucuna göre hükümetlerin düşmesine ya da birleşmesine neden olabilen, El Salvador ve Honduras örneğinde olduğu gibi iki ülke arasında savaş bile çıkarabilen futbolun bu karmaşık ve renkli dünyası seneler boyunca birçok fotoğrafçının da ilgisini çekti. Brezilya’nın bir plajındaki çıplak ayaklı yıldızlardan İngiltere’nin sokak arasındaki teneke kutu kahramanlarına, Magnum Photos’un ünlü fotoğrafçıları da kendine has bu güzelliği arşivinde topladı.
UEFA 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası vesilesiyle Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle önce Ankara’da, ardından kısa bir süre için Bursa’da düzenlenen ve Magnum Photos arşivinden derlenen “Planète Football” adlı sergi yaz boyunca İstanbullu sanat ve futbolseverlerin ziyaretine açık olacak.
1889’daki açılışından itibaren sadece Fransa’nın değil, modernliğin dünyadaki simgesi sayılan Eyfel Kulesi, Osmanlı dünyasında da büyük yankı uyandırmış; taşbaskı resimlere, kartpostallara, kitaplara konu olmuştu.
Avrupa Futbol Şampiyonası (EURO 2016) sırasında Türk taraftarların millî takıma verdiği destekle Türk bayrağının renklerine bürünen Eyfel Kulesi, dünyada en çok gezilen, bilinen anıtların en başta gelenidir. Tamamlandığı 1889 yılından itibaren dünyada yaşayanların pek çoğunun ilgisini çekmiş, kendisine çok uzakta olanların bile bildiği, tanıdığı bir anıt, bir dünya simgesi olmuştur. Tren yolu inşaatlarında çalışan, çelik köprülerin yapımıyla ünlenmiş, Fransız mühendis Gustave Eiffel tarafından tasarlanıp yapımı gerçekleştirilen bu görkemli anıt, adını tasarlayıcısından almaktadır.
1889’daki “Paris Umumi Sergisi” (Paris Exposition Universelle) sırasında açılan ve serginin simgesi olarak düşünülüp Paris kentinin simgesi haline gelen bu yapıya karşı çıkanlar ve beğenmeyenler de vardır. Bu konu ile ilgili Enis Batur şöyle yazıyor. “İnşa tamamlandığında, demiryolu kulelerin dibine dek ulaşıyordu. Geceleri gaz lambalarıyla aydınlatıldığı için büyüleyici bir yanı vardı. Gene de, sevmeyen sevmiyordu: Ünlü yazar Maupassant, öğle yemeklerini kuledeki restoranda yeme gerekçesini, o korkunç şeyin bir tek oradayken görülmeyişine bağlıyordu”.
Eyfel Kulesi hakkında muhteşem bir eser kaleme almış olan Roland Barthes (1915 – 1980), fotoğrafçı André Martin ile birlikte 1964’de yayımladığı kitabına, yapıya karşı çıkan sanatçıların protesto metninden bir alıntı ile başlar: “Dostluk doludur Kule… … bütün dünyada varlığını korur… Fransa üstüne hiçbir ders kitabı, afiş ya da film yoktur ki onu bir halkın ve bir yerin en büyük göstergesi olarak sunmasın: Evrensel yolculuk diline aittir o” gibi “muhteşem” tesbitler ile Eyfel’i ti’ye alır.
Kartpostal deyince Eyfel Kulesi Eyfel Kulesi yapıldığından bu yana reklam amaçlı olarak veya özel günler vesilesiyle farklı şekillerde aydınlatılmış ve bunlar kartpostallara geçmişti.
Eyfel Kulesi dünyada olduğu gibi Osmanlılar’da da yankı uyandırmıştır. Hatta Osmanlı basınında kule hakkında abartılı, olağanüstülük izafe eden yazılar çıkmıştır. Kulenin açılışından üç yıl sonra Paris Sergisi’ne katılanlardan Hüseyin Galip Bey, Eyfel hakkında kaleme aldığı eserini bastırır: Eyfel (Eiffel) Kulesi (İstanbul, 1308 (1892), A. Asaduryan Şirket-i Mürettibiye Matbaası, 32 sayfa) Kitap, şahsı hakkında pek fazla bilgi sahibi olamadığımız Hüseyin Galip Bey’in İstanbul basınında, hakkında çıkan abartılı haberlere karşı bir düzeltme, bizzat gidip gördüğü Eyfel hakkında gözleme dayalı doğru, gerçek bilgi verme amacıyla yazılmıştır. Eski Türkçe eserin kapağındaki resim, kulenin mucidi ve isim babası Gustave Eiffel’e aittir. Arka kapakta ise Eyfel Kulesi’nin bir gravürü bulunmaktadır. Bu Eyfel Kulesi gravürünün kenarlarına aşağıdan yukarıya doğru dünyada bilinen yüksek yapıların isimleri ve yükseklik ölçüleri küçükten büyüğe göre sıralanmıştır. Böylelikle dünyada yüksek binalar Eyfel Kulesi ile karşılaştırılarak, kulenin büyüklüğü okuyucuya ispat edilmektedir.
Osmanlı döneminde ve özellikle İstanbul’da kuleye ilgi hiçbir zaman eksik olmamıştır. Ahmed Mithat Efendi’den Halid Ziya’ya, İbrahim Edhem Mesut [Dirvana]’dan Hüseyin Galip Bey’e devrin pek çok yazarı, edebiyatçısı Eyfel Kulesi hakkında yazılar kaleme almışlardır. Paris Sergisi’ne katılanlardan İbrahim Edhem Mesut [Dirvana] gezi sonrası izlenim ve düşüncelerini bir kitap haline getirip II. Abdülhamid’e sunmuştur. Bu yazma eser ancak 2010’da yayımlanmıştır (TBMM Millî Saraylar Daire Başkanlığı Yayını, yayına hazırlayan: Akile Çelik, İstanbul, 2010). Eserin içinde Eyfel Kulesi ile ilgili bölümler de vardır.
Karikatürden simgelere 2 Nisan 1909 tarihli Karagöz mizah gazetesindeki karikatürde, devletin aldığı ekonomik tedbirler sonucu yapılan tasarrufun boyutlarını göstermek için, Eyfel Kulesi ile bir kıyaslama yapılmıştı (altta). Hüseyin Galip Bey’in 1892’de yazdığı konuyla ilgili ilk Türkçe kitabın arka yüzünde Gustave Eiffel’in bir çizimi yer almıştı.
Kulenin taşbaskı afişleri yapılmış, yine kulenin taşbaskı resimleri okul/öğrenci defterlerinde, günlük ajandaların kapaklarında yer almıştır. Bu türde İstanbul’da Marputçular’da Peres Reuben ile Kilit Han’da Hacı Abbas isimli iki kırtasiyecinin ürettiği okul ve not defterlerinde Eyfel Kulesi resmi kullanılmıştır. 12 Nisan 1909 (30 Mart 1325) tarihli Karagöz mizah gazetesinde “Hazine-i Hassa tensikatında açıkta kalan 3400 tabla yemeğin beher tablası on sahan itibarıyla birbiri üzerine dizildikte alacağı durum” çizilerek Eyfel Kulesi ile karşılaştırılan bir karikatür kapağa konmuştur.
Son yıllarda da Eyfel Kulesi hakkında iki önemli yayın yapılmıştır. Bunlardan birincisi, yukarda bahsettiğimiz Roland Barthes’ın Eiffel Kulesi isimli eseridir. Mehmet–Sema Rifat tarafından çevirilerek İyi Şeyler Yayıncılık tarafından yayımlanan kitap (Eylül 1996, 36 sayfa, 2 fotoğraf, 1000 adet basılmış), Eyfel hakkında Hüseyin Galip Bey’in eserinden sonra bizim görebildiğimiz ikinci müstakil eserdir. Üçüncü müstakil çalışma ise Eyfel, Modern Zamanların Simgesi, Çelik Korseli Kadın’ın Aile Albümü başlıklarını taşıyan kitaptır. Eyfel hakkında İstanbul’da yayımlanmış bir albüm/kitap olarak kabul edilecek bu çalışma, kule üzerine görsel bir şölendir.
Yapımından günümüze Paris kentinin simgesi haline gelen Eyfel Kulesi, 320 metrelik yüksekliği ile her zaman ışıklandırma etkinliklerinin de cazibe merkezi olmuştur. 1935’te Citroen firması kuleyi ışıklı reklam panosu olarak kullanmıştır. Eyfel’in eski kartpostallarından kulenin pek çok kez ışıklarla süslendiği, bu işlemin de gelenekselleştiği anlaşılmaktadır. Eyfel Kulesi 2009’da Fransa’daki “Türk Mevsimi” etkinlikleri sırasında da beş gece boyunca Türk bayrağı renkleriyle ışıklandırılmıştı.
Yazarın Komün’e dair kitabının meselesi çok güncel: 2011’i takiben dünyanın dört bucağında yaşanan, bizim de yakından şahitlik ettiğimiz “işgal” ve “haysiyet” kalkışmalarına Komün’ün aynasından bakmak, günümüz direnişleriyle 1871’in müşterekleri hakkında tarihe not düşmek.
ORTAK LÜKS Kristin Ross Çeviren: Tuncay Birkan Metis Yayıncılık
Kristin Ross, New York Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Profesörü. Ortak Lüks ise daha önce Mayıs ‘68 ve Arthur Rimbaud üzerine monografileri bulunan yazarın kronolojik olarak 1871 yılına tarihlenen Paris Komünü’nün, “Siyasi Muhayyilesi” hakkında bir tarih okuması önerisi.
Bu öyle bir öneri ki, aradan yüz elli yıla yakın bir zaman geçmiş olmakla beraber iki deneyim arasında (Komün ya da işgal hareketleri) paylaşılan bir dizi hayal ve özlem uyarınca zaman-üstü bir kısa devreyi işletiyor.
Öneri, ortaklaştırıcı deneyimin ulusal sınırları aştığını en ayan beyan bir veri olarak kaydetmekle beraber (bu olgu da malumdur zira) ortaklaşmanın Paris Komünü çerçevesindeki dinamiklerini değerlendirirken ancak nostaljik bir jestle ilişkilenebildiğimiz, dahilindeki her şeyin geride kaldığı ve olsa olsa “bozgunlar” bakiyesine kaydedildiği bir deneyimin (aslında bizim deneyimimizin) barındırdığı ortak hayal sayesinde, tüm kronolojileri kuru malumata indirgeyen ve kendi elinde tuttuğu malumatı da yaşamla dolduran bir coşkuya sahip.
Paris Komününde direnişin silahlı gücü Ulusal Muhafızlar, Castiglione sokağındaki barikatların arkasında savunma hazırlıklarında
Kısa devrelere değineceğiz ama önce malumata örnekse iki komünarın “hendekte bir o yana bir bu yana giderkenki” şu barikat diyaloğu [Ross, “sabık öğretmen” Louise Michel’den aktarıyor]:
-Bu yaşadığımız hayatın [genel olarak komün hayatı, spesifik olarak o anda barikatta] nasıl bir etkisi oluyor sende?
-Valla, ulaşmak zorunda olduğumuz bir sahilin gözümüzün önünde belirmesi gibi.
Ya da komünar Gustave LeFançais’nin “Bir Devrimcinin Notlarından” şu “klüp” anekdotu:
“Kürsüye kısa boylu bir adam geldi (…) O zamana kadar konuşmacılar konuşmaya o bildik kutsal formülle başlamışlardı: “Mesdames et Messieurs… [Bayanlar Baylar]” Bu konuşmacı, net ve yeterince gür bir sesle çeyrek yüzyıldır unutulmuş bir hitapla başladı: “Citoyennes et citoyens [yurttaşlar]!”
Salon alkışa boğuldu.”
Ross o dönem çıkan günlük Komün gazetesine ve komünarlar tarafından kaleme alınmış broşürlere de başvuruyor. Paris Thiers ve sermaye ordularınca ablukaya alınana kadar, bu broşürler Paris Komünü’yle Fransa’nın geri kalanı ve kentle kırın bağlantısı olmuş anti-propaganda araçları. Bir “alternatif medya” okumasının yerinde değiliz şüphesiz. Yine de biraz belirginlik kazanmak için şu sapağa girmek gerek: H. Arendt’in sonlandıramadığı The Life of the Mind’ın fikriyatı dahilinde yer alan ve “muhayyile/tahayyül/hayal gücü” kavramına odaklandığı çalışmalarının bir bölümünden biliyoruz ki ( Lectures on Kant’s Political Philosophy) Arendt Kant’ın 1789 Devrimi’ne karşı ikircikli tutumunu yorumlarken “tanıklık etmek/izleyici olmakla”, “dünya vatandaşı” olmayı aynı hat üzerinde değerlendirir. Kant için Devrim bir mükemmeliyet umududur ama pratik katliam ahlaken savunulamaz. Kant, Aydınlanma’nın en önemli kamusal mecralarından “gazetelerde” izler devrimi. Bugün Ross’un kitabıyla elimize ulaşan Paris Komünü tanıklıkları ve tutanakları da (hatıratlar, günlük gazeteler ve broşürler), Kant’ın da sırtını yasladığı Avrupa kamusuna inanç sayesinde mümkündür.
Kristin Ross’un dayandığı “tutanakların” (yine hatıratlar, günlük gazeteler ve broşürler) büyük ölçüde komünün hemen ardından ve komüne dahil olanlar tarafından (!) yazılmış olduklarını da bir kenara not etmek gerek. Zira yazarın Komün’ün yirminci yüzyıl boyunca üretilen tarihsel okumalarına nazaran çok belli bir pozisyonu var.
Concorde meydanında barikatlar Concorde meydanına açılan Rivoli sokağında direnişin simgesi kum torbaları. Paris barikatlarının mimarı ünlü Baba Gaillard, trafik lambasının yanında bugünün Fransız çapulcularını(!) selamlıyor.
Ross’un Ortak Lüks’ü bürokratik/akademik virüs kapmış kronolojik anlatıdan da özellikle kaçınıyor. Resmi Sovyet Sosyalist ve Fransız Cumhuriyetçisi baskın anlatıların ardından şimdi, komünün tarihini baştan söylemeye gayret ediyor. Yani fikir tarihi temelli bir kısa devre. “Uluslararası [bu] Cumhuriyet”, yani Komün şimdi nerede?
Tek bir cevabı olamayacak bir soru ama özellikle Fransız coğrafyacı gezgin, vegan anarşist Elisée Réclus’ye ve şair-anarşist-ekolojist William Morris ve nihayetinde (kitaptan coğrafyacılığının ayrınıtılarına da şahit olduğumuz) Kropotkin’e ayrılan geniş kapsamlı satırlardan anlıyoruz ki komünü var eden ve komünle var olan fikir ve idealler nasıl bir dizi uluslar ve sınırlar üstü dayanışmacı müdahaleyi içeriyorsa, işte şimdi hepimiz (kendimizi ekoloji-çevre hareketi dahilinde görelim görmeyelim) müştereklerin tümden gasp ve toptan mahvının çorak ovasına düşmeden, Ortak Lüks neymiş diye önce arkamıza sonra önümüze bakmalıyız.
Amerikalı tarihçi Peter Linebaugh, geçen ay İstanbul’da gerçekleşen “Spaces in Common” konferansında “tarihi arkamıza alırsak” diye belirtiyordu, “şayet bunu yapabilirsek yoldaşlar, kazanabiliriz.”
Keşif ve fetih güdüleri, göç ve sürgün hareketleri, Eldorado arayışları, seyyahlar… Yolculuk kültürü sadece edebiyatıyla değil, trenleri, otobüsleri, gemileri, hanları, pansiyonlarıyla geniş ve zengin bir alan. İhtiyacımız olan ise sistemli araştırma ve arşivler.
Yolculuk kültürünün tarihi epeydir yazılıyor. Çokboyutlu, çokparçalı, çokkatmanlı bir tarih yazımı sözkonusu; dolayısıyla, oluşmakta olan, uçsuz bucaksız özellikli “kütüphane”si şimdiden dev bir kapsama sahip. İnsanlık tarihine koşut ilerleyen bir kategoriden sözettiğimizi unutamayız: Gilgameş’in sonsuzluğu arayışının destanından Argonotların seferine; İbn Battuta’dan Evliya Çelebi’ye, Marco Polo’dan Bruce Chatwin’e her çağın özel ve büyük kalkışımlarını içeriyor bu tarih.
Hayâl gücünün haritası bile işin içinde: Samsatlı Lukyanos’un “Aya Yolculuk” metni 2 bin yıl önce bir fanteziydi şüphesiz, 1969’da gerçekleştiğine tanık olduk. Sıra “Arzın Merkezine Seyahat”ı beklemeye geldi.
Keşif ve fetih güdüleri, göç ve sürgün hareketleri, Eldorado arayışları yolculuk tarihinin olmazsa olmaz tabakaları arasında öne çıkıyor. Kollektif ve kişisel portreler galerisi büyümüş zaman içinde. Kara, deniz, hava: Binbir araç türü, binbir teknik hamle. Günümüzde yalnızca kütüphaneleri değil müzeleri de devrede. Bilimiyle, edebiyatı ve sanatıyla, felsefesiyle her alana sıçramış bir serüven toplamı. Yerkürenin en ücra köşelerine, doruk noktalarına, okyanusların derinliklerine uzandığı için evrensel bir eyleme alanı çiziyor Yolculuk kültürü; buna karşılık, her ülkenin özerk bir deposunun olduğu yadsınamaz: İçine ve dışına açılan iki yaylı hareket düzeneğiyle karşılaşıyoruz bakınca.
2001 ve 2002 yıllarında peşpeşe iki seçki çalışması gerçekleştirmiştim: Avrupa Güneşinin Doğduğu Yere Yolculuk / İstanbul’da ve Anadolu’da Batılı Seyyahlar ve Beş Kıtada Türk Seyyahları / XX. Yüzyıl Türk Gezginlerinden Seçmeler. Bu çifte çalışmanın gerektirdiği kaynak taramaları, herşeyden önce alanın ne denli başıboş bırakıldığını bana göstermeye yetmişti: Kendi kültürel tarihimizin bu kesitine hâkim olmanın uzağındayız. Defalarca üzerinde durduğum bir konu bu bağlamda da geçerliğini koruyor: Bir ülkenin kültürel düzeyinin yüksekliği, onun mirasını değerlendiriş biçimiyle orantılı olarak saptanır. Arşiv kurumlarının gelişkinliği ve çeşitliliği, miras ögelerinin işleniş yöntemleri ortaya çıkacak yorumların da katsayısını belirler. Yolculuk kültürümüzün kuşatılışı örneksel bir durum ortaya koyuyor. Üç ayrı kategoride genel görünüme bakılabilir: İçeriden içeriye; içeriden dışarıya; dışarıdan içeriye.
Yerli gezginlerimizin yurtiçi seferleri kaynaklı metinlerin bibliyografyasını oluşturmuş değiliz. Şüphesiz, iyi-kötü ünlenmiş kimi örnekleri tanıyoruz: Reşat Nuri’nin Anadolu Notları’nı ya da Refik Halit Karay’ın yazdıklarını. Ama yolculuk kültürünün kapsamı edebiyatla sınırlı tutulamaz, her alandan gelen katkılarla zenginleşmiş bir alan sözkonusudur. Kaldı ki, bir tek kitap haline gelmiş metinler kaynağı belirlemeye yetmez: Gazete arşivleri, dergi koleksiyonları canalıcı başvuru noktalarıdır. Her bölgenin, ilin ilçenin amatör kayıttutarları vardır gerçi, ama onların yarı sistematik çabalarıyla bir yere kadar ilerlenebilir. Kendi payıma, Eskişehir üzerine çalışırken, kaydadeğer bir yerli arşivin henüz oluşturulamadığına tanık olmuştum.
Pirî Reis’in haritası ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname‘si, Osmanlı dünyasında yolculuk ve keşif kültürünün önemli referans noktalarını oluşturuyor.
İçeriden dışarıya düzlemine geçildiğinde de farklı bir panorama çıkmıyor karşımıza. Yurtdışına yerli gezginlerimizin seferlerinin kayıtlarının ne ölçüde yayımlanabilmiş olduklarına ilişkin somut veriler yok elbette elimizin altında. Öyle ki, resmî belgeler bile karanlıkta bekliyor: Faik Reşit Unat’ın önemli çalışması Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnâmeleri’nde dökümünü yaptığı tanıklık metinlerinin küçümsenemeyecek bir bölümünün dolaşıma çıkmadığı sır sayılmaz.
Sivil tanıkların belirgin talihsizliği iki ayrı gerekçeye dayandırılabilir: Bir bölüğü günışığına hiç çıkamamış, aile arşivinde kalmıştır; bir bölüğüyse yazarın kendi olanaklarıyla basıldığı için gözden kaybolmuş, ulaşılması rastlantılara kalmıştır. Bunların “amatör” işi olmaları, yolculuk kültürü açısından değerlerini azaltmıyor: Yabancı bir dünyaya, ülkeye, kente, farklı dil ve kültüre sahip insanlara bakışaçımızı yansıtan özellikleri zihniyet haritamızı da yansıtıyor.
Dışarıdan içeriye kategorisi oldukça geniş bir alanın taranmasını gerektiriyor, erişebildiğimiz kaynakların buzdağının görünen bölümünü yansıttığını söylemeliyiz. Kimi “klâsik” metinleri (Nerval) bütünlüğünde, kimilerini bölük pörçük dilimizde ağırladık; bir bölüğü ise antolojilerde, kültür dergilerinin sayfalarında yer bulabildi. Eksikler, erişilenlerin kat be kat fazlası oysa. Egemen dillerde çıkmış Türkiye’ye, Anadolu’ya, İstanbul’a gezi metinleri çoğu kez çevrilmeyi bekliyor.
Cocteau’nun bir tiyatro turnesi için çıktığı yolda, uzunca bir süre İstanbul’da ve Ankara’da tuttuğu günlüğü dilimize henüz aktarmadık. Simenon’un 1930’larda Türkiye gezisinde yazdıkları (ve çektiği fotoğraflar) yakında nihayet okur önüne çıkacak. Bazılarına, kem yaklaşımları nedeniyle içerliyor, uzak duruyoruz: Sözgelimi André Gide’in İstanbul-Bursa izlenimlerine öfkeleniyoruz, kimse her gittiği ülkeyi beğenecek diye bir kural yok, ‘karşı taraf’ın zihniyetini, önyargılarını, işin içyüzünü görememe durumunu çözümlemek de işimiz. Biz oysa, Loti’nin ülkemizle ilgili yazdıklarını bile toplu bir halde dilimize taşıyamadık.
Ay’a yolculuk hayalken 1835’de Richard A. Locke’un yazdığı, İngiliz astronom Sir John Herschel’in Ay’da hayat belirtileri bulduğuna dair makale üzerine Leopoldo Galluzzo’nun yaptığı el boyama taş baskı resim (sağda). Fransız sinemacı Georges Melies’in, Jules Vernes ve H.G Wells’in eserlerinden esinlenerek 1902’de çektiği bilimkurgu filmi Ay’a Seyahat’ten bir kare.
Yolculuk kültürü tarihinin kuşatılışını bu üç kategoriye hâkim olmakla sınırlamıyorum doğal olarak. Trenler, otobüs seferleri, tekneler ve gemiler; hanı, kervansarayı, oteli, pansiyonu; hizmet sektörünün bileşkenleri: Panoramayı bütününde görebilmek için, bir süredir üretildiğini gördüğümüz çalışmaları toparlayacak çatı kuruluşlarına, Tarih Vakfı türünden çok sayıda kuruma gereksinmemiz var.
Bir vakitler, kendi kendime, “Türkiye’nin Serüven(ciler) Tarihi”ni kurcalamaya söz vermiştim, altına giremedimse altından kalkamayacağımı gördüğüm içindi. Halikarnas Balıkçısı’ndan, Sakallı Celâl’den diyelim Hasan Safkan’a, Nasuh Mahruki’ye seferlerin ve portrelerin izleri dağınık, gözden kaçanların nüfusu kabarıktı. Son, yeni çıkan Deniz Mecmuası’nın ilk sayısında karşılaştığım, Atlas Okyanus’unu kendi olanaklarıyla aşan Mustafa İhsan Denizaşan’ın görkemli serüvenini 1933’te gerçekleştirdiğini, Cem Gürdeniz onu yeniden gündeme getiresiye 80 yıl boyunca unutmayı başardığımızı görünce içim daraldı.
Toplumsal tarih alanına güçlü yatırımlar yapılmalı. Eloğlunun “Gözyaşının Tarihi”ni yazacak olanaklara sahip olduğunu daha önce yazmamış mıydım?
Cumhuriyet’in ilk deniz gezgini 1933’te Atlantik’i kendi imkânlarıyla geçen Mustafa İhsan Denizaşan, iki seyir arasında bir koyda dinlenme esnasında. Deniz Mecmuası, sayı 1.
1939’da yıktığı 2. İspanya Cumhuriyeti’ni ölene dek cezalandıran General Franco, İspanya’yı 1948’e kadar sıkıyönetimle idare etti. Cumhuriyet’in reformları yok edildiği gibi, cumhuriyetçilere de kefaret ödemesi gereken günahkârlar gözüyle bakıldı. 10 binlerce muhalif idam edildi, 100 bin siyasi tutuklu yıllarca hapishanelerde kaldı.
On yıl önce, Başbakan José Luis Zapatero’nun büyükbabası, İspanya’da güncel tartışmaların en canlı konusuydu. Juan Rodríguez Lozano adındaki bu yüzbaşı, 18 Ağustos 1936’da, darbeci ve ayaklanmacı askerlerin safına geçmeyi reddederek Cumhuriyet’e sadık kaldığı için Léon yakınlarında kurşuna dizilmişti. Yıllar sonra doğan torunu 2004’te başbakan olduğunda, içsavaş kurbanı dedesi birden bütün ülke tarafından tanınır hale geldi. Çünkü Zapatero, büyükbabasının idam edilmeden önce ailesine gönderdiği son mektubun, politikaya girmesinde en önemli etken olduğunu açıklamıştı.
Başbakanın girişimiyle 2007’de “Tarihî Hafıza Yasası” kabul edildi; bununla Franco dönemininin son hatıraları (heykeller ve diğer semboller) siliniyor, iç savaşta ölenlerin ailelerine verilen tazminatlar artırılıyor, toplu mezarların kazılması ve ölülerin kimlik tespitine devletin yardımı öngörülüyor, 1939’da sürgüne gidenlerin ve Uluslararası Tugaylarda Cumhuriyet için savaşmış yabancıların çocuk ve torunlarına İspanya vatandaşlığı veriliyordu.
Bu noktada başbakanın büyükbabasının hatırası, suçlamaların hedefi haline geldi. İki gazetecinin yazdığı, cumhuriyetçi yüzbaşının aslında Mason olduğu iddialarının yer aldığı kitap için yapılan tanıtıma, şimdiki başbakan Mariano Rajoy bile katıldı (sağcı Halk Partisi’nin lideri olmasına rağmen Rajoy’un büyükbabası da Cumhuriyet döneminde Galicia eyaletinin özerklik yasasını hazırlamış, Franco döneminde üniversiteden atılmış bir hukuk profesörüydü).
Elveda İspanya İçsavaşın Franco ve faşistler tarafından kazanılmasından sonra Fransa’ya kaçmak zorunda kalanlar, çoğunlukla dul kalmış annelerdi.
Kurşuna dizilen yüzbaşının Mason olduğu veya olmadığı iddiasının bu kadar ciddiye alınması, İspanya yakın tarihini bilmeyen bir insana saçma gelebilir. İkinci Cumhuriyet’in bir “Yahudi-Mason-Bolşevik komplosu” olduğu iddiasının yıllarca tekrarlandığı, Franco iktidara geldikten sonra 10 bin kişinin Masonluk iddiasıyla idam edildiği göz önüne alındığında, Yüzbaşı Lozano tartışması daha iyi anlaşılabilir. Yüzbaşıya karşı başka suçlamalar da ortaya atıldı: Bir iddiaya göre görevli olduğu bölgede Falanjistleri öldürmüştü, bir başka iddiaya göre kendisinden daha solcu maden işçilerini kurşuna dizdirmişti veya ordu içinde iki taraflı bir ajandı.
Bu iddiaların doğru olup olmaması önemli değil. İlginç olan, içsavaş bittikten yaklaşık 70 yıl sonra yapılan bu tartışmalarda, savaş ve sonrasının bütün ideolojik kavgalarının, ülkeyi boydan boya birkaç kere bölen yarılmaların, kapanmayan yaraların su yüzüne çıkmasıdır.
Gerçek şu ki, içsavaş boyunca ele geçirdiği topraklarda bir terör politikası izleyen Franco, bu politikayı zaferi kazandıktan sonra da bırakmadı. Nisan 1939’da ülkenin tamamı kendi yönetimine girdiğinde, savaşı bu defa askerî mahkemelerde, hapishanelerde, toplama kamplarında, amele taburlarında, hatta Fransa’ya sürgüne gidenlerin peşine düşerek devam ettirdi. Temmuz 1936’da ilan ettiği sıkıyönetimi ancak 1948’de kaldırdı.
Kanlı bir içsavaştan sonra, zaferi kazananın artık bir barışma politikasını benimsemesi, kendisini “bütün İspanyolların babası” olarak sunması beklenebilirdi. Ama Franco barışmayı reddetti. İçsavaşın bitmesinden otuz yıl sonra, 31 Mart 1969’da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname, nihayet Cumhuriyet dönemi suçlarının zaman aşımına uğradığını kabul etti. Bu kararnamede bile, içsavaştan hâlâ “Haçlı seferi” diye söz ediliyordu. Franco, kimseyi affetmeyeceğini, savaşı kazandıktan sonra 19 Mayıs 1939’da Madrid’de düzenlediği büyük zafer geçidinde yaptığı konuşmada belirtmişti: “Kendimizi kandırmayalım: Büyük sermayenin marksizmle ittifakını sağlayan ve İspanyol düşmanı devrime yol açan Yahudi ruhu öyle bir günde yok edilemez; hâlâ çoğu insanın kalbinde çarpmaya devam etmektedir”.
Robert Capa iş başında Macar fotoğraf ustası Robert Capa savaş sırasında film çekiyor. En ünlü fotoğrafı, 5 Eylül 1936’da bir anarşistin ölüm anını ve İspanya İçsavaşı’nı ölümsüzleştirmişti.
İçsavaş aynı zamanda bir rakam savaşıydı. Hangi taraf daha çok insan öldürmüştü? Bu konuda da zafer Franco’nundu. Çarpışmalar sürerken, darbecilerin cephe gerisinde ele geçirdiği kent ve köylerde 200 bin insanı öldürdüğünü belirten İngiliz tarihçi Paul Preston, kitabına “İspanyol Holokostu” başlığını atmıştı. Ona göre Cumhuriyetçilerin Franco tarafından ezildiği süreç, bir soykırıma benziyordu. İngiliz askerî tarihçi Antony James Beevor da rakamlar konusunda aynı kanıdaydı. İspanyol tarihçi Julius Ruiz ise, savaş sırasında idam edilen Cumhuriyetçi sayısını 150 bin, savaştan sonra idam edilenlerin sayısını 50 bin olarak veriyordu.
Buna karşılık Cumhuriyet denetimindeki bölgelerde, cephe gerisinde 40 bin kişinin öldürüldüğü (ancak bunların çoğu Cumhuriyet hükümetinin denetimi dışında işlenen katliamlardı ve Cumhuriyet’in güçsüzlüğünün kanıtlarından biriydi) genel olarak kabul ediliyordu. 2000’li yıllarda başlayan, 2008 ekonomik krizinden sonra azalan kazı çalışmalarında sayısız toplu mezar ortaya çıkarılmıştı.
Ölen Cumhuriyetçiler bir bakıma kurtulmuşlardı; ölmeyenleri ise yeryüzünde bir cehennem bekliyordu. Savaş bittikten sonra, Nisan 1939 ile Ocak 1940 arasında 1 milyon kişi Franco’nun elindeydi. Yarım milyon savaş esiri 180 toplama kampında, 90 bin esir Amele Taburları’nda (BBTT) ve 47 bin genç erkek, firari askerlerin gönderildiği Amele Askerler Disiplin Taburları’ndaydı (BDST). Ayrıca hapishanelerde 300 bin kadın ve erkek vardı. 1943’te nüfusu 26 milyon olan ülkede hâlâ 100 bin siyasi tutuklu vardı.
Franco rejimi 2. Cumhuriyet dönemini hem silmek hem cezalandırmak istiyordu. O dönemde devlete hizmet etmek bir suç haline dönüştü; bu insanlar askerlerin yönetimi devralmasına yol açan düzensizliğe katkıda bulundukları için “askerî isyan çıkarmakla” suçlanıyordu. Daha savaş sürerken, darbenin birinci yıldönümünde verdiği bir röportajda Franco “Ulusal Hareket bir ayaklanma değildir. Asıl asiler Kızıllardır” demişti. Rejimin ilk yıllarının önemli faşist önderlerinden İçişleri Bakanı hukukçu Serrano Suñer, büyük tasfiye ve idam dalgasına “tersine adalet” (justicia al revés) adını takmıştı. Cumhuriyet döneminde sıradan bir devlet memuru olmak artık suçtu. Örneğin Katalonya’da 15 bin 860 devlet memurundan 15 bin 107’si işini kaybetti. Eğitimle ilgili bir istatistiğe göre, rejimin ilk yıllarındaki tasfiye politikası sonucu bütün ülkede ilköğretim müfettişlerinin yüzde 40’ı, ilköğretim memurlarının yüzde 26’sı ve ortaöğretimde görevli öğretmenlerin yüzde 38’i sistem dışı kaldı; yani sürgüne gitti, idam edildi, hapse girdi veya işten atıldı.
Franco rejimi, kiliseyle kurduğu ittifak nedeniyle Alman ve İtalyan faşizmlerinden farklıydı. Cumhuriyet, 1931 Anayasası’nda İspanya’yı laik bir ülke olarak tanımladığında, Katolik kilisesini de karşısına almıştı. Franco ayaklanınca Kilise hemen desteklemiş ve bunu dinsizlere karşı bir “Haçlı seferi” olarak nitelendirmişti. İçsavaş sırasında Cumhuriyetçilerin elindeki bölgelerde 7 bin din adamı öldürülmüştü; dolayısıyla Katolik kilisesinin Cumhuriyetçilere olan düşmanlığı bir bakıma doğaldı.
Rejimin ilk yıllarındaki ideolojik egemenlik savaşında Kilise laik rakibini (Falanj hareketini) kolaylıkla safdışı bıraktı. “Yeni İspanya”da bütün diğer Cumhuriyet reformları gibi, eğitim reformu da tersine döndü. Ortaöğretimde Katolik tarikat okullarında okuyan öğrenci oranı 1933-34 eğitim-öğretim yılında yüzde 8.3 iken, 1940-41’de yüzde 61.5’e çıkmıştı; özetle devlet, eğitimi kiliseye devretmişti. “Cura”lar yani köy papazları, halkı denetlemekte Guardia Civil’e (jandarma) göre çok daha etkiliydi. Kısacası 1939-1945 dönemine “totaliter ve ulusal-Katolik” denilmesi haksız sayılmazdı.
Ülkede kalan Cumhuriyetçiler ve siyasi mirasçıları, uzun diktatörlük yılları boyunca, gazeteci yazar Miguel Salabert’in 1958’deki ünlü makalesine attığı başlık gibi, bir “iç sürgün” hayatı sürdürmek zorunda kaldı. Cumhuriyet’in elindeki bölgelerde işlenen katliamların intikamı katbekat alınmasına rağmen, kazanan taraftaki suçlular diktatörlük yılları boyunca rahatça yaşamaya devam etti. Cezasız kalan bu suçlular için halk arasında sayısız ilahi adalet hikayesi ortaya çıktı.
Son yıllarda yapılan yerel ve sözlü tarih çalışmalarında köy ve kasabalarda anlatılan, doğrulanması zor pek çok öykü kayda geçti. Örneğin: Şair García Lorca’yı Granada’da 1936’da kurşuna dizenlerden Juan Luis Trescastro Medina hep vicdan azabı çekmiş, 1954’te bir alkolik olarak ölmüştü. Lora del Río’da karnından vurduğu Cumhuriyetçilerin önce havaya sıçrayıp sonra ikibüklüm olduğunu anlatarak övünen Falanjist, sonunda mide kanserinden ölmüştü. Zaragoza yakınındaki Uncastillo’da, Belediye Başkanı Antonio Plano’yu öldüren Falanjist, ömrünün sonuna kadar yatağında öldürüleceği korkusuyla yaşamıştı. Cádiz’deki Ubrique’de bir grup Falanjist, Cumhuriyetçileri kasaba dışında öldürmüşlerdi. İçlerinden biri Diego Flores adında 12 yaşındaki bir çingeneydi. Çocuğun babası, katili “Etin çürüsün, acı içinde öl!” diye lanetlemişti. Katil 1970’lerde cüzzama benzer korkunç bir deri hastalığından ölmüştü. Salamanca yakınlarındaki Cantalpino köyünde Falanjistler, öldürdükleri Eladia Pérez adlı kadını kazdıkları mezara sığdıramayınca kafasını kesmişlerdi. Köylülere göre Anastasio González adlı katil, yıllar sonra çıldırarak sokaklarda “beni Eladia’dan kurtarın!” diye bağırarak dolaşmaya başlamıştı…
Savaş sırasında İspanyol entelektüellerinin tamamına yakını Cumhuriyet yandaşıyken, tarafsız kalan küçük bir bölümü ise boş yere “Tercer España ”yı (Üçüncü İspanya) özlemişti. Demokrasiye geçildiğinde bu özlemin nihayet gerçekleşeceği umudu doğdu. Ancak günümüzün tartışmaları, henüz geçmişin tarih halini almadığını gösteriyor.
RESİM
Guernica: Şiddete karşı hayatı savunan Picasso
Gerçeküstücülüğün coşkuyla benimsendiği ülkelerin başında İspanya geliyordu. Bu akımın rüzgarına kapılan Joan Miró, Salvador Dalí, Oscar Domínguez gibi ressamlar 1930’larda çoğunlukla Paris’te çalışıyorlardı. İçsavaş başlayınca, İspanya Cumhuriyeti 1937 Paris Uluslararası Sergisi için ressamlardan yardım istedi. Böylece sergideki İspanya pavyonunda çağdaş İspanyol resminin bir dizi şaheseri sergilendi. Pablo Picasso’nun Guernica adlı eseri bunlardan biriydi.
Sivilleri hedef alan ilk havabombardımanı 20. yüzyıl sanat tarihine damgasını vuran tablo, Guernica kentinin 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman ve İtalyan hava kuvvetleri tarafından bombalanıp, sivil halkın katledilmesini tasvir ediyor.
İspanya’nın Bask bölgesindeki küçük Guernica kenti, 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman Condor ve İtalyan Hava Lejyonları tarafından bombardımana tutuldu. Sivil halkın katledildiği bu ilk hava bombardımanı dünyada şok yarattı. Picasso da Uluslararası Sergi için bu olaydan esinlenerek iki ayda dev tuvalini yaptı. Ressam “bu resim odaları süslemek için yapılmadı. Bu resim, düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır” demişti. Siyah- beyazın tonlarıyla yapılan yağlıboya tabloda, altı insan ve üç hayvan, vahşice yok edilen hayatın simgeleriydi. Guernica çeşitli ülkeleri dolaştıktan sonra emaneten New York Modern Sanat Müzesi’nde kaldı. Picasso’nun vasiyeti üzerine, İspanya demokrasiye geçtikten sonra 1981’de ilk kez ülkesine geldi. Bugün Madrid’de Kraliçe Sofía Müzesi’nde bulunan tablo, sadece İspanya içsavaşının değil, bütün 20. yüzyılın en güçlü sembollerinden biri olarak tanınıyor.
FOTOĞRAF
‘Düşen Asker’in yükselişi
Fotoğrafçılık ve foto muhabirliği İspanya İçsavaşı’nda zirvesine ulaştı. Robert Capa, Gerda Toro (1937’de savaş sırasında öldü), Hans Namuth, David Seymour, Juan Guzmán gibi fotoğrafçıların çektiği fotoğraflar dönemin bütün gazetelerinde yayımlanıyordu. Capa’nın bir milisin ölüm anını gösteren Düşen Asker adlı fotoğrafı (5 Eylül 1936) büyük bir ün kazandı. Yıllar sonra, fotoğrafın gerçek değil sahnelenmiş olabileceği iddiası ortaya atıldı. Fransız fotoğrafçı Henry Cartier-Bresson ise içsavaşla ilgili iki belgesel film çekti.
İçsavaş dünya entellektüellerini ikiye bölmüştü. 1937’de İngili zşair W. H. Auden Left Review dergisinde “Yazarlar İspanya İç Savaşında Taraf Tutuyor” başlıklı bir araştırma yayınladı. Tüm İngiliz ve İrlandalı yazarlara bir anket yollanmıştı. Buna cevap verenler (İspanya Cumhuriyeti) yanlısıyım/ karşıyım/ tarafsızım şeklindeki üç alternatiften birini seçeceklerdi. Cumhuriyet’e karşı olduğunu söyleyenler çok azdı, aralarında Evelyn Waugh gibi Katolik yazarlar vardı.
Cephedeki yazar Amerikalı gazeteci yazar Ernest Hemingway, Aralık 1937’de Teruel Muharebesi sırasında Cumhuriyetçi askerlerle.
Ezra Pound gibi bir faşist ve Samuel Beckett gibi politikayla hep alay eden bir modernist bile Cumhuriyet’ten yana olduklarını söylemişlerdi. Durum Fransa’da da aynıydı. Paul Claudel, François Mauriac, George Bernanos gibi Katolik yazarlar Franco’dan yanaydılar; ancak son ikisi içsavaşın sonuna doğru Franco’nun vahşetinden tiksinecekti. Bunlar dışında neredeyse tüm Fransız yazar ve şairleri Cumhuriyet’i desteklediler. İspanya’da gazetecilik yapan hatta Cumhuriyet saflarında çarpışan entelektüeller de hiç az değildi. Bunlardan bazıları, geride önemli eserler bıraktı: George Orwell’in Homage to Catalonia (Katalonya’ya Selam), Arthur Koestler’in Spanish Testament (Türkçesi Ölüm Hücresi) gibi kitapları, André Malraux’nun L’Espoir (Umut), Ernest Hemingway’in For Whom the Bell Tolls (Çanlar Kimin İçin Çalıyor) adlı romanları, Jean-Paul Sartre’ın Le Mur (Duvar) adlı öyküsü… Bunların çoğu sinemaya da aktarıldı.
SİNEMA
Diktatörü madara eden ‘Bir Endülüs Köpeği’
İlk filmi “Bir Endülüs Köpeği”nden (1929) son filmi “Arzunun O Belirsiz Nesnesi”ne (1977) kadar, yaptığı her film sayısız makaleye konu olan yönetmen Luis Buñuel, İspanya İçsavaşına damgasını vuran bir sinemacıydı. Savaş sırasında kendini Cumhuriyet’in savunmasına adamış, casusluk bile yapmıştı. Cumhuriyet’in yenilgisinden sonra Meksika ve Fransa’da sürgünde yaptığı filmlerle (“Gündüz Güzeli”, “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” vb.) büyük sinema ustaları arasına girdi. Uluslararası imajını zehirlediği için Franco rejiminin korkulu rüyası haline geldi. 1961’de İspanya’da bir film yapmasına izin verildi; ancak Altın Palmiye ödülü kazanan “Viridiana” adlı film rejimi o kadar kızdırdı ki ülkede gösterilmesi 17 yıl boyunca yasaklandı.
Başrolde Dalí Gerçeküstücülüğün kült filmi, 16 dakikalık “Bir Endülüs Köpeği”, Salvador Dalí’nin Luis Buñuel ile ortak çalışmasıydı (1929).
ŞİİR
García Lorca, Machado, Hernández: Şairler ölmez
Federico García Lorca’nın 18 Ağustos 1936’da güneş doğarken, çok sevdiği Granada’da iki köy arasındaki yolda Falanjistler tarafından kurşuna dizilmesi, içsavaşın büyük trajedilerinden biriydi. 38 yaşındaki şair ve tiyatro yazarı, “27 Kuşağı” denilen genç şairler grubunun en parlak üyesiydi. Bu gerçeküstücü topluluk 1931’de 2. Cumhuriyet’in ilanıyla verimli bir döneme girmişti. Cumhuriyet’in yıkılması onları “kayıp kuşağa” dönüştürdü. García Lorca, Cumhuriyet’in tutkulu bir neferi değildi, ancak yenilikçi bir yazar ve bir eşcinsel olarak Franco’cuların nefretine hedef olmuştu. Öldükten sonra cumhuriyetçi şair Antonio Machado onun için en ünlü şiirini (Suç Granada’da İşlendi) yazdı.
Lorca’nın kuşağındakilerin sonları da daha iyi olmadı. Şair Miguel Hernández 1942’de Franco rejiminin bir hapishanesinde 31 yaşında öldüğünde, onun için şiir yazmak yine aynı kuşaktan Vicente Aleixandre’ye (1977 Nobel Edebiyat Ödülü) düştü. Şair Rafael Alberti, ülkesine ancak Franco’nun ölümünden sonra dönebildi. Sürgüne gidenler arasında şair Juan Ramón Jiménez (1956 Nobel Edebiyat Ödülü) ve dindar bir Katolik olmasına rağmen Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra Arjantin’e taşınan besteci Manuel de Falla da bulunuyordu.
Federico García Lorca (1898-1936).
Sürgüne gitmeyenler, Franco rejimine boyun eğerek huzursuz bir hayat sürdürdü. Eserleri yasaklanıp sansürlenen 1989 Nobel edebiyat ödülü sahibi Camilo José Cela, sürgünden İspanya’ya geri dönen ancak Franco’cu basında “boğa güreşçilerinin ve deri ceketli kadınların filozofu” diye dalga geçilen düşünür José Ortega y Gasset bunlar arasındaydı. Düşünür ve yazar Miguel de Unamuno’nun sonu ise, Lorca’nınki gibi simgeseldi. İçsavaşın başladığı yıl Salamanca Üniversitesi’ndeki bir toplantıda Franco’cuların yaptığı konuşmaları eleştirmişti. Faşist general Millán Astray’ın “Entelijensiyaya ölüm! Kötü entelektüellere ölüm!” diye bağırarak sözünü kesmesine rağmen Unamuno, “Kaba kuvvet sayesinde kazanacaksınız ama ikna edemeyeceksiniz” diye devam etmişti. Neredeyse linç edilecekken salondan zorlukla ayrılan yaşlı yazar iki ay sonra öldü.
HOŞÇA KALIN
Ölürsem açık bırakın balkonu.
Çocuk portakal yer.
(Balkonumdan görürüm onu)
Orakçı ekin biçer.
(Balkonumdan duyarım onu)
Ölürsem açık bırakın balkonu!Federico García Lorca
(Çeviri: A. Kadir-Afşar Timuçin)
TARTIŞILAN ANIT
İkiye bölünen ülkenin simgesi: ‘Şehitler Vadisi’
Düşenlerin Vadisi Kelime anlamıyla “Düşenlerin Vadisi” Franco’nun içsavaşta ölen yandaşları için gerçekleştirdiği büyük projeydi. 2009’da kapatılan anıt, 2011’de yeniden açıldı.
Madrid yakınındaki El Valle de los Caídos, ikiye bölünen İspanya’nın en önemli simgesi olarak yaşıyor. General Franco, 1940’ta bu projeyi “Haçlı seferi”nde ölenlerin gömüleceği bir anıt olarak hayal ediyordu. 1940’da başlanan dev kilise-mezarın yapımında Cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Pek çok Cumhuriyetçi, mahkumiyet süresi azaltılacağından gönüllü oldu. Buraya ülkenin çeşitli yerlerindeki mezarlardan çıkarılanlar (30 bini aşkın) gömüldü. Bakımı Benedikten tarikatına bırakılan anıt 1 Nisan 1959’da açıldı. Kilisede buraya gömülenlerin kimliği “Tanrı ve İspanya uğruna öldüler 1936-1939” yazısıyla açıkça belirtiliyordu. Zamanla anıta daha kucaklayıcı bir rol atfedildi; buraya Cumhuriyetçi ölüler de taşındı. Ancak Cumhuriyetçilerin siyasi mirasçıları burasını benimsemedi ve gömülenlerin göstermelik olduğunu öne sürdü. General Franco’nun kendisi de öldüğünde buraya defnedildi. Valle de los Caídos, her yıl sağcıların gösteriler düzenlemek üzere toplandığı bir hac yerine dönüştü. Tarihî Hafıza Yasası, burasının artık siyasi bir rol üstlenemeyeceğini, dinî bir kurum olarak varlığını sürdüreceğini karara bağladı.
İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyebilecek son büyük devrimin 1937’de İspanya’da yenilgiye uğraması, 20. yüzyıl tarihini de kökten değiştirdi. Cumhuriyetçi hükümetin ve SSCB güdümündeki sol hareketin sosyal devrimi ezmesiyle, Franco liderliğindeki askerler ve faşist hareket ülkeye hâkim oldu. Şerefli bir mağlubiyetin hazin ve dramatik hikayesi…
Seksen yıl önce İspanya’da yalnızca bu ülkenin kaderini değil 20. yüzyılı bir bütün olarak şekillendirecek en dramatik hadise cereyan ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nın askerî tekniklerinin ve silahlarının denendiği 1936’daki bu tarihî kapışma, siyasi anlamda da bu büyük savaşa gidişi engelleyebilecek son şanstı.
1930’larda İspanya, monarşi ile yönetilen 24 milyonluk yoksul ve azgelişmiş bir ülkeydi. Katolik kilisesinin toplum üzerindeki nüfuzu neredeyse mutlaktı. 2 milyon okuma-yazma bilmeyenin bulunduğu ülkede, eğitim ve kültür adeta çökmüştü. Ülkede 5 bin manastır, 80 bin keşiş ve rahibe ve 35 bin rahip bulunmaktaydı. Ruhban sınıfının gücünü anlamak için, bunun geniş topraklara, taşınmazlara, bankalar ve madenlere sahip olduğu da eklenmeli. Ülkenin en büyük toprak sahibi ve kapitalisti kiliseydi. “Para kesin Katoliktir” diyordu halk.
Kadın ve erkek Cumhuriyetçi milisler içsavaşın başlangıcında, Temmuz 1936
Ulusal gelirin yarısı, ihracatın 2/3’ü tarımdan geliyordu. 6 milyon köylünün 2 milyonu küçük mülk sahibi, 4 milyonu işçiydi. Toprakların üçte ikisi mülk sahiplerinin yüzde ikisine; ülkenin ekilebilir topraklarının yarısı 20 bin büyük toprak sahibine aitti. Ücretlerdeki düşüklükten dolayı, yüzyılın ilk otuz yılında 2.5 milyon İspanyol ülkelerini terketmek zorunda kalmıştı. 8 milyon yoksulun ve 2 milyon topraksız köylünün varlığı ise sefaletin boyutlarını açıklıyordu.
… Karanlıkta kar yağıyor, Sen Madrid kapısındasın. Karşında en güzel şeylerimizi Ümidi, hasreti, hürriyeti Ve çocukları öldüren bir ordu … Nâzım Hikmet “Karanlıkta Kar Yağıyor” şiirinden, 1937
109 bin ere 15 bin subayın, 100 ere bir generalin düştüğü ordu, teçhizat açısından yetersiz ve ancak bir içsavaşta kullanılabilecek güçteydi. Burjuvazinin zayıflığından dolayı, ülkeyi fiilen Katolik ruhban sınıfı, subay kastı ve büyük toprak sahipleri yönetmekteydi. Bu yönetici kastın dünya görüşünün feodalite ile henüz bağlarını koparmamış dinsel yobazlık, sömürgecilikten arta kalan bir ırkçılık, milliyetçilik olduğunu söylemek bile gereksiz.
Tarih hızlanıyor
Bu geriliğin yanısıra İspanya’da, özellikle 1. Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Fransız sermayesinin önayak olduğu modern sanayi sektörlerinde çalışan, Katalonya, Bask ülkesi, Madrid ve Asturias gibi büyük sanayi merkezlerinde yoğunlaşmış, güçlü sendikalarda örgütlenmiş bir işçi sınıfı bulunmaktaydı. Ezcümle krala yakın bir generalin sözleriyle İspanya “tıpası patlamak üzere olan bir şişe şampanya” gibiydi.
Barcelona barikatlarında savaşan asker ve sivil Cumhuriyetçiler…
İspanya İçsavaşı bir dizi evreden geçen çok radikal dönüşümlerin ürünü olarak belirdi. Çağdaşı Mussolini tarzı bir yönetimle, 10 yıllık kanlı bir rejimden sonra diktatör general Primo de Rivera, ülkeyi derinden sarsan dünya krizi karşısında bir çözüm yolu bulamayınca, Kral XIII. Alfonso’ya istifasını verdi. 1931’de ülkenin tanıdığı göreli olarak ilk demokratik seçimden sonra kral tahttan feragat etti ve Cumhuriyet ilan edildi. Yeni anayasada “İspanya her sınıftan çalışanların Cumhuriyetidir” deniyordu. Kadın-erkek eşitliğini ve kadınlara oy hakkını tanıyan anayasa, laik eğitimi, boşanma hakkını ve yalnızca resmî nikahı kabul ediyordu. Ancak toprak meselesi için bir şey söylemiyordu.
Buenaventura Durruti Dumange (1896-1936) İspanyol anarşizminin ve devriminin efsanevi siması. İçsavaş sırasında faili meçhul cinayete kurban gitti. Barcelona’daki cenazesine 250 bin kişi katıldı. İki önemli biyografisi Türkçeye çevrilmiştir.
Diktatörlük yıllarında ezilen halk tabakaları grev ve diğer yollarla hak aramaya başlamışlardı. Eski rejimin imtiyazlıları monarşinin devrilmesinden de ortalıktaki “düzensizlik”ten de hoşnutsuzdular. 1934’te aşırı sağ parti CEDA bir takım ayakoyunlarıyla hükümete girdi ve 1931’de elde edilen kazanımları geriletmeye yöneldi. Kısa bir süre için savaş bakanı olan CEDA’nın lideri Gil Robles, ilerde askerî ayaklanmanın iki önemli siması olacak olan Franco’yu genelkurmay başkanlığına, General Mola’yı da Fas askerî komutanlığına getirdi ve liberal subayları temizledi.
Durumdan mennun olan toprak sahipleri “Aç mısınız? O halde Cumhuriyeti yiyin!” diye dalga geçiyorlardı. Aşırı sağ durumdan istifade ederek güçleniyordu.
1933’te Hitler’in iktidara gelmesi, 1934 Avusturya ve Fransa’da aşırı sağın yükselişi, benzer bir akıbetle karşı karşıya kalmamak için iktidardaki İspanya Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) sol kanadını hareketlendirdi.
Ekim 1934’te CEDA’nın hükümete girmesine büyük tepki gösterildi ve kitlesel grevler başladı. Esas olarak maden bölgesi olan Asturias’da solun çeşitli renklerinden işçiler yönetimi ele geçirdiler (Asturias Komünü). Ancak ülkenin diğer bölgelerinden ses gelmeyince, birkaç yıl sonra Cumhuriyet’i ezecek olan Franco’nun Fas birlikleri ve İspanyol yabancı lejyonu tarafından 15 gün sonra acımasızca bastırıldılar. Bilanço çok ağırdı: 3 bin ölü, 7 bin yaralı ve 40 bin tutuklu! Bu ayaklanma yine de iki yıl sonraki gerçek halk ayaklanmasının bir provası oldu.
Aralık 1935’te patlak veren ikinci bir kriz üzerine ülkede tekrar seçime gidildi.
Şubat 1936 seçimleri için solun başlıca güçleri PSOE, PCE, UGT ve POUM bir Halk Cephesi oluşturdular. Bu cephe sol cumhuriyetçi ve burjuva partilerini de içeriyordu. Buna karşı sağ ve aşırı sağ da kralcıları, CEDA ve Falanj’ı (Falange Española) içeren bir “Ulusal Cephe” kurdu.
1 milyondan fazla işçi ve köylü üyesi olan en önemli anarşist örgüt CNT seçimlere katılmadı ama oy vermeme çağrısında da bulunmadı. Burjuva partilerinin katılımından dolayı Halk Cephesi’nin programı ne toprağın ne bankaların millileştirilmesini içeriyordu. Sömürgelerin özgürlüğü gibi, Katalonya ve Bask’ın özerkliği gibi meseleler de görmezden gelinmişti.
Kuzey İspanya’da (Huesca), faşistlerin bir makineli tüfek yuvası aksiyon halinde
16 Şubat seçimlerini Halk Cephesi az bir farkla kazandıysa da seçim sisteminden ötürü sandalye dağılımında büyük fark ortaya çıktı. 473 sandalyelik mecliste Halk Cephesi (99’u PSOE, 87’si Partido Republicano Radical, 39’u Union Republicana, 36’sı Esquerra Republicana de Catalunya’dan, 17’si PCE ve biri de de POUM’dan) 286 milletvekili kazandı. Sağın 88’i CEDA’dan olmak üzere 132 (Falanj 40 bin oy almış ve temsilci çıkaramamıştı), merkezin de 42 sandalyesi bulunmaktaydı.
Seçim sonuçlarından yüreklenen geniş kitleler, Halk Cephesi’nin ılımlı programının kendi değişim özlemlerine karşılık düşmediği kanısındaydılar. Bunun bir göstergesi olarak 1934’ün siyasal mahpuslarına af çıkarılmasını beklemeden, hapishanelere giderek kapıları açtılar. Ücret artışı ve daha iyi çalışma koşulları için grevler patlak verdi. Binlerce köylü, büyük toprak sahiplerinin topraklarını işgal etmeye başladı.
Andreu Nin (1892-1937) Annesi köylü, babası ayakkabı tamircisi. 1935’te İşçi Köylü Bloku ile birleşerek POUM’u kurdu. 1937 olaylarından sonra siyasi polis tarafından yakalanıp önce Valencia’ya sonra Madrid’e gönderildi. Rus generali Orlov’un emriyle işkenceye uğradı ve öldürüldü. Açılan arşivler, Stalin’in Orlov’a bu emri bizzat verdiğini kanıtladı.
Ülkenin her yanında ruhban sınıfının baskısının simgesi olan kilise ve manastırlar basılıp yakılmaya başlandı. Seçimlerin hemen sonrasında sağ ve aşırı sağ güçler de yeniden örgütlenmeye başladı. Sol militanlar öldürülmeye başlandı.
Orduda neredeyse açıkça Cumhuriyet’in şiddetle yıkılması için hazırlıklar başladı. Generaller kendilerine siyasal ve maddi destek vermeyi vaadeden Portekiz diktatörü Salazar, Hitler ve Mussolini ile bağlantıya geçtiler. Muzaffer bir devrim, sözü edilen ülkelerde ve bütün Avrupa’da olağanüstü sonuçlar doğurabilirdi. Bu askerî hazırlıklardan haberdar olan hükümet ise kendini savunmak için bile herhangi bir önlem almadı.
16 Temmuz’da Fas’taki general Franco’nun esas olarak Müslüman Faslılardan oluşan birlikleri Cumhuriyet’e başkaldırdı ve kuzeye doğru yürüyüşe geçti (kendi tabirleriyle “Glorioso Movimiento”). Bu işareti alan yarımadanın bütün kışlalarındaki askerler ertesi gün harekete geçti. Birkaç gün içinde Portekiz sınırındaki Galicia başta olmak üzere batıda ve güneyde önemli mevkiler elde edildi. Hükümet halka herhangi bir çağrıda bulunmak yerine, isyancı generallerle müzakere etmenin yolunu aradı ama bir sonuç alamadı. Cesares Quiroga hükümeti “yeni bir ayaklanma girişimi başarısızlığa uğradı” bile diyebildi.
18 Temmuz’da PSOE lideri Largio Caballero hükümetten işçilerin silahlandırılmasını talep ettiyse de bir öncekinde olduğu gibi reddedildi. Hükümet istifa etti. PSOE’nin sağ kanadından Prieto generallerle bir uzlaşma sağlamak için Martinez Barrio’nun hükümeti kurmasını önerdi.
Toplumsal devrimi bastırmak için başlatılan askerî darbe, tarihin tanık olduğu en büyük halk seferberliğini tetikledi. İnsanlar sokaklara döküldü. UGT ve CNT genel grev çağrısı yaptı. Yeni hükümet ilan edilir edilmez, işçiler silah talep etmek üzere sokağa çıktılar. İşçi grupları silah depolarını ele geçirerek silahlandılar ve kışlaları kuşatarak darbeci askerleri etkisiz hale getirdiler. Darbe başarısız olmuştu. Ülkenin büyük bir kısmında, özellikle başlıca sanayi kentlerinde askerler yenildi. İspanya cumhuriyetçiler kısmında 14 milyon, ayaklanmacılar kısmında 10.5 milyon insan olarak bölünmüş durumdaydı.
İçsavaşın sembollerinden biri de, Cumhuriyet saflarında yer alan Uluslararası Tugay’dı. İngiliz gönüllüler, 1937.
Madrid’de kışlalar harekete geçmeden emekçiler sokaklara çıktılar ve kenti denetimleri altına aldılar. Barselona’da askerlerin yenilgisi çok ağır oldu. Ülkenin ikinci büyük kenti silahlı işçilerin eline geçmişti.
İsyancı silahlı kuvvetlerle, silahlanmış halk arasında hükümet buharlaştı. Geleneksel kurumlar şeklen duruyordu ama, onların yerini işçi ve köylü komiteleri almıştı. Bu komiteler Franco ve diğer ayaklanan generallerin birliklerinin karşısına çıkacak olan milisleri oluşturmaya başladılar. Her örgütün kendi milisi vardı. 100 bin milis (%50 CNT, % 30 UGT, %10 PC, %5 POUM), 200 de subay bulunuyordu. Bu birliklerde asker selamı yoktu, subaylar milisler tarafından seçiliyordu ve askerî operasyonlar herkes tarafından tartışılıyor, karara bağlanıyordu. Kadınlar da milislerde önemli görevler ediniyorlardı (İspanyol Devrimine kadınların katılımı o güne kadar görülen bütün olaylardakinden kat be kat fazlaydı).
Komiteler işçilerin üretimi yönettikleri işyerlerinde (kısa zamanda Katalonya’daki işletmelerin %70’inde özyönetim olacaktı) denetimi sağlıyorlar, kamu hizmetlerini sürdürüyorlar ve adalet hizmeti veriyorlardı. İşsizlik ve yoksulluğa karşı radikal eşitlikçi önlemler alınıyordu. Barselona’da bütün dilenciler sendikal örgütlenmelerde işe alındılar, her yerde kooperatifler kuruldu.
Francisco Largo Caballero (1869-1946) Mermer işçisi. Yeni Cumhuriyet’in Çalışma Bakanı. 1936’da Başbakan ve Savaş Bakanı. Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra gittiği Fransa’da Nazi işgalinde tutuklanıp toplama kampına gönderildi. Kızıl Ordu tarafından kurtarıldı, Paris’te sürgünde öldü. Naaşı 1978’de 500 bin kişinin katıldığı bir törenle Madrid’e nakledildi.
Kırsal kesimde yerel komiteler büyük toprak sahiplerinin topraklarını gerçek bir tarım reformuyla dağıtıyorlardı. Gündelik hayatta da köklü bir değişme oluyor, özellikle anarşist kadınların öncülüğünde feminizm gelişiyordu. Madrid, Asturias, Valensiya, Aragon ve Katalonya’da bu köklü dönüşüm diğer bölgelerden daha derindi. Komiteler esas olarak sosyalist, anarşist ve POUM sendikacıları ve örgütsüz işçiler tarafından oluşturuluyordu.
1936 Temmuz’undan Eylül’e devlet kurumları ve burjuvazi zayıflayıp istikrarsızlaşırken, o zamana kadar sömürülen sınıflar güçlenmiş, fiili iktidarı ele almıştı. Yani bir “ikili iktidar” durumu yaşanmaktaydı. Buna mukabil kurumsal güçlerin başında gelen polis ve ordu kitlesel olarak faşist cenaha geçmişti.
4 Eylül’de PSOE’nin sol kanadından ve UGT yöneticisi Caballero’nun başkanlığında yeni bir Halk Cephesi hükümeti kuruldu. Caballero hükümeti taban komitelerinin işlevini yavaş yavaş törpüleyerek ve sonunda bunları iptal ederek ikili yapıya son verdi.
Yeni hükümeti oluşturan sosyalist, Stalinci komünist ve cumhuriyetçi burjuvalar toplumsal kazanımları parçalamaya başladılar. Çıkarılan kararnameler ve yasalarla el konulan toprakların, fabrikaların mülk sahiplerine iadesine girişildi. 26 Eylül’de CNT ve POUM Katalan hükümetine (Generalitat) katıldı. 1 Ekim’de milislerin merkez komitesi dağıtıldı. Ocak 1937’de bir PSUC yöneticisi olan Comomera “daha az komite, daha çok ekmek” gibisinden bir formül dahi bulmuştu. Sağlık ve ekonomi bakanlığı anarşistlere verildi ve bu arada tarihte bir ilk gerçekleşti: Bir CNT üyesi yani bir anarşist polis şefi oldu!
Bir yanda faşistlere karşı zaferin elde edilmesi için temel koşul olarak sosyal devrimi savunan CNT ve POUM, öte yanda devrimi erteleyerek faşizme karşı mücadele etmek isteyen PSOE ve PCE, iki farklı stratejiyi temsil ediyorlardı. Burjuvazinin ve Stalincilerin savunduğu ikinci tez galebe çalacaktı. Sonuç olarak bu görüş yalnızca devrimci umutları yok etmekle kalmayacak, askerî yenilgiye de yol açacaktı.
İçsavaşın başından itibaren her iki kamp da dış destek aradı. Franco’nun güçleri hızla faşist diktatörlüklerden (Portekiz, Almanya ve İtalya) silah ve hatta askerî yardım aldılarsa da Cumhuriyetçiler Batılı demokrasiler tarafından herhangi bir yardım görmediler. Eylül’de Avrupa’nın 25 ülkesi bir “müdahale etmeme” antlaşması imzalayarak savaşta iki tarafa hiçbir yardım yapılmamasını karara bağladı.
17 yaşındaki komünist militan Marina Ginestà içsavaş sırasında Barcelona’da. Ginestà savaştan sağ çıkmış, uzun yıllar yaşamış ve yetmiş sene sonra kendi fotoğrafıyla poz vermişti.
Aslında Avrupa ülkeleri İspanya’da muzaffer bir sosyalist devrimden çekiniyorlardı. Böylesi bir devrimin başta Fransa olmak üzere komşular üzerinde doğrudan etkisi olabilirdi.
Faşist ülkeler de bu anlaşmayı imzalamakla birlikte, milliyetçilere yardımdan kaçınmadılar. Antifaşist İspanya’ya yalnızca iki devlet yardım etti: Kısıtlı imkanlarla Meksika ve SSCB. Ancak SSCB’ninki pek karşılıksız sayılmazdı. Ekim 1936’da sağlanan silahlar, İspanya bankasının altın rezervlerinin tamamına karşılık olarak gönderilmişti! Üstelik bu bir şartlı yardımdı: bütün devrimci yönelimlere bir son verilmeliydi! Stalin’in kendisi de İspanya’da devrim istemiyordu!
Stalin, merkezi hükümet başkanı Largo Caballéro’ya “Özel mülkiyeti korumak gerekir!” diye yazıyordu. Almanya’nın yükselişine karşı, Batılı demokrasilerin dostluğunu kazanmak istiyordu. Stalinci politikaların yürütülmesindeki en önemli araç PCE’ydi. Savaşın başlangıcında çok zayıf olan bu parti, kendisine askerî güç ve prestij kazandıracak olan Sovyet yardımı geldikçe nüfuz kazanacaktı. Zira Rus silahları yalnızca Stalin’in politikasına uygun davrananlara veriliyordu. PCE, Sovyet yardımı ve politik tutumu sayesinde iktidarda önemli mevkiler elde ediyor ve buradaki gücünü de kendi dışındaki solu bastırmak için kullanıyordu.
Dolores Ibárruri Gómez (1895-1989) ‘Passionaria’ adıyla ünlendi. 1920’den itibaren Komünist Partisi’nin oluşumuna katıldı. 1936’da milletvekili seçildi. İçsavaşta ‘No pasaran!’ sloganıyla ünlendi. İçsavaş bitiminde SSCB’ye gitti. Franco’nun ölümünden sonra 1975’te İspanya’ya döndü. 1977’de milletvekili seçildi. Katolikliğe döndükten sonra 93 yaşında vefat etti.
Temmuz 36’dan Mayıs 37’ye bir yanda halkın milislerle, komitelerle kendiliğinden oluşturduğu iktidarla; neredeyse tamamen yıkılmış olan, ancak yavaş yavaş Halk Cephesi tarafından yeniden inşa edilen devlet aygıtı birarada yaşaması mümkün olmayan iki güç olarak belirmişti. Bu noktada güç ilişkileri değişmeye başladı.
17 Mayıs’ta Negrin hükümeti kuruldu. 16 Haziran’da POUM’un bütün yöneticileri Moskova mahkemelerine paralel bir biçimde “ihanet ve casusluk” ithamıyla tutuklandı, Andreu Nin işkenceyle öldürüldü.
Temmuz 36’da başlayan devrimci süreç, Ekim 1936 ile Mayıs 1937 döneminde kesin olarak sonlandırıldı. Ekim 36’da Cumhuriyetçi kanadın kurduğu düzenli ordu, Mayıs 1937’de polis teşkilatı ile birlikte tamamen Stalincilerin kontrolüne geçti. Geriye 1937 başlarında gençlik örgütleri birleşen POUM ve CNT’nin tasfiyesi kalıyordu.
Temmuz 1936’dan beri anarşist işçilerin elinde bulunan Barselona’daki telefon merkezine saldırı, provokasyon sürecini başlattı. İşçiler ayaklandı, anarşist ve POUM’cu milislerle sokak savaşı patlak verdi. Hükümet sarayı barikatlarla çevrildi. Anarşist bakanlar, merkezî hükümetin taşındığı Valencia’dan gelerek işçileri silahlarını teslim etmeye çağırdı ama işçiler bunu reddetti. 5 bin kişilik ulusal muhafız Barcelona’ya doğru yola çıkıp, komiteleri dağıtarak, milisleri silahsızlandırarak ve hatta hapsedip öldürerek şehre vardı. 7 Mayıs’ta barikatlar çözüldü.
George Orwell’ın anılarından oluşan Katalonya’ya Selam kitabında anlattığı ve Ken Loach’ın Ülke ve Özgürlük filminde sahnelediği bu olay, içsavaşın en dramatik dönüm noktasını oluşturur.
Franco’nun zafer anı Madrid’in düşmesinden sonra İspanya’da Cumhuriyet rejimi yıkıldı (Mart, 1939). Franco Madrid’de muzaffer askerleri selamlıyor.
1937 yazı, bir “iç hesaplaşma” adı altında kanlı bir teröre sahne olacaktır. GPU’nun da aktif olarak katıldığı Troçkistler, POUM’cular, sol sosyalistler ve anarşistler, hükümet tarafından “temizlenirler”.
Devrim, Franco tarafından değil, bizzat Cumhuriyetçiler tarafından çökertilmiştir. Hükümet, uluslararası tugayın savaşçılarını geri çeker. Ancak bu, İtalyanların Mart 1938’de 1200 kişinin ölümüne neden olan Barcelona bombardımanını engellemez. Şehir 25 Ocak 1939’da Franco birliklerince savaşmadan ele geçirilir. 27 Mart’ta Madrid’e giren Franco yanlıları, 31 Mart’ta bütün ülkeyi kesin olarak ele geçirirler.
İtalya ve Almanya’dan sonra İspanya da faşizme teslim olmuştur ve artık 2. Dünya Savaşı’nı kimse engelleyemeyecektir.
KRONOLOJİ
Cumhuriyet, devrim ve karşı devrim
1930 Ocak: Diktatör Primo de Rivera’nın istifası.
1931 Nisan: Cumhuriyet’in ilanı. Haziran: Solun çoğunluğu kazandığı kurucu meclis seçimi. Aralık: Katalonya’ya özerklik statüsünün onaylanması.
1932 Ağustos: General Sanjurjo’nun başarısız darbesi.
1933 Ocak: Almanya’da Hitler iktidarı. Eylül: Oğul Rivera’nın Falanj teşkilatını kurması. Kasım: Merkez sağın seçim zaferi.
1934 Ocak: Alejandro Lerroux hükümeti. Ekim: Asturias Komünü ve hareketin kanlı şekilde bastırılması. Katalonya’nın özerkliğinin kaldırılması.
1936 Şubat: Halk Cephesi’nin seçim zaferi. Temmuz: Askerlerin ayaklanması ve PSUC’un kuruluşu. Ekim: Cumhuriyetçi düzenli ordunun kuruluşu. Rus silah ve danışmanlarının gelişi. Kasım: Uluslarası Tugay’ın Madrid’e varışı. Ekim: Madrid muharebesi Aralık: POUM’un hükümetten atılması.
1937 Şubat: Malaga’nın düşüşü. Mart: İtalyan birliklerine karşı Cumhuriyetçilerin Guadalajara zaferi. Nisan: Alman hava kuvvetlerinin Guernica’yı bombalaması. Haziran: Bilbao’nun ve Bask ülkesinin düşüşü. POUM’un yasadışı ilan edilmesi Eylül: Bask ordusunun teslim oluşu. Ekim: Vatikan’ın yeni faşist rejimi resmen tanıması. Aralık: Teruel muharebesinin başlaması ve Cumhuriyetçilerin başarısı.
1938 Şubat: Teruel’in düşüşü ve Franco’cuların zaferi. Temmuz: Ebre’de Cumhuriyetçilerin son büyük saldırısı. Kasım: Ebre’de ricat. Uluslararası Tugay’ın ülkeyi terketmesi.
1939 Ocak: Faşist birliklerin Barcelona’ya girmesi. Şubat: Katalonya’nın düşüşü. İngiltere ve Fransa’nın Franco hükümetini tanıması. Mart: Madrid’in işgali ve Cumhuriyet’in sonu. Nisan: ABD’nin yeni rejimi tanıması. Ağustos: Nazi Almanyası ile SSCB arasında antlaşma
İÇSAVAŞIN PARTİ VE ÖRGÜTLERİ: DAĞINIK SOLUN KARŞISINDA BİRLEŞİK SAĞ
PSOE: (Partido Socialista Obrero Español-İspanya Sosyalist İşçi Partisi) 1879’da kuruldu. Sağ cumhuriyetçi (Prieto ve Besterio) ve tabanının çok geniş kesimlerinin radikalleşmesini yönlendirmeye çalışan bir sol (Largo Caballero) arasında parçalanmıştı. 1936’dan içsavaşın sonuna kadar iktidarda kaldı.
CNT: (Confederación Nacional del Trabajo- Ulusal Emek Konfederasyonu) İşçi hareketinde çoğunluk olan, tarihî anarko-sendikalist merkez. 1936’daki kongresinde, İspanya’da acilen bir liberter komünist rejimin kuruluşunu talep etti.
UGT: (Union General de Trabajadores-Genel Emekçiler Birliği) Sosyalist Parti’nin etkisindeki ikinci büyük işçi konfederasyonu. 1879’da kuruldu.
JSU: (Birleşik Sosyalist Gençlik) Sosyalist Gençlik ile Komünist Gençlik’in birleşmesi sonucu 1936’da kuruldu.
POUM: (Partido Obrero de Unificaciòn Marxista-Marksist Birleşik İşçi Partisi) PCE’den ayrılan Joaquin Maurin yönetimindeki İşçi ve Köylü Bloku (BOC) ve Andres (Andreu) Nin önderliğindeki İspanyol Komünist Sol (Izquierda Comunista Espanõla) gruplarının Asturias ayaklanmasından sonra birleşmesiyle 1935’de kurulan komünist parti.
FAI: (Federación anarchista iberica-İberya Anarşist Federasyonu) Portekizli anarşistlerle işbirliği içinde militan anarşist grupların 1927’de kurduğu federasyon. CNT denetimi altındaydı. Sağ kanatta Garcia Olivier, sol kanatta Buenaventura Durutti tarafından yönetiliyordu.
PSUC: (Partido Socialista Unificado de Catalunya-Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi) Sosyal demokratlar, sosyalistler, milliyetçiler ve komünist partisinin Katalonya seksiyonunun oluşturduğu parti.
Falange: (Falanj) Özellikle İtalyan modeline göre José Primo de Rivera tarafından kurulan faşist örgüt.
Brigadas Internacionales (Uluslararası Tugaylar): Cumhuriyeti savunmak için İspanya’ya gelen anti-faşist militanların oluşturduğu askerî birlikler. Toplam olarak 40 bin gönüllüyü topluyordu (10-15 bin Fransız; 5 bin Alman ve Avusturyalı; 3350 İtalyan, 2800 Amerikalı; 2 bin Britanyalı; biner Kanadalı, Belçikalı, Yugoslav, Macar ve İskandinavyalı ve değişik milliyetlerden 5 bin kişi).
CEDA: (Confederación Española de Derechas Autónomas) İspanyol Özerk Sağcılar Konfederasyonu) Cumhuriyet karşıtı ve anti-demokratik muhafazakar oluşum. Gençlik örgütü 1936’da tümüyle Falanj’a katıldı.