Etiket: sayı:26

  • Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri

    Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri

    Sultan Abdülaziz tarafından 1862’de Afrika’nın güney ucuna gönderilen müderris Ebubekir Efendi ve öğrencisi Ömer Lütfi’nin görevi, Malay asıllı Müslümanlara “doğru İslâm”ı öğretmekti. Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da, bu mirası ve etkilerini izlemek mümkün.

    Bundan tam 153 yıl önce, 17 Ocak 1863’de Cape Town’a ulaşan Ömer Lütfi, Güney Afrika’nın bu eş­siz şehrine dair izlenimlerini şöyle kaydediyor:

    “Bu şehrin ismine İngilizce ‘keyp of küd hop’ derler. Yerli­lerin lisanınca ‘Kapistad’ tabir ederler. Bu şehir deniz sahili olduğu gibi aynı zamanda bir zalim dağın altındadır. Bu da­ğın ismine ‘Tafil Birih’ derler. Bu dağ gayet yüksek olduğun­dan üzerinden yaz kış bulut eksik olmaz idi. Şehrin suyu da adıgeçen dağdan inerdi”.

    Ömer Lütfi ve hoca­sı Ebubekir Efendi, buraya çok özel bir görev için İstan­bul’dan gönderilmişlerdi: Cape Town’da yaşayan Malay asıllı Müslümanlar dinî eğitim ve uygulamalar konusunda bir­birleriyle çatışıyorlardı… Ül­kenin İngiliz yöneticilerinden, kendilerine İslâmi eğitim verecek bir müderrisin, Müslü­manların halifesi tarafından gönderilmesine izin verilme­sini istediler.

    Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri
    Müze ev ve mahalle camisi Ebubekir Efendi’nin Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da evi bugün müzeye dönüştürülmüş (üstte). Mahalledeki cami de hem cemaatin hem turistlerin ibadet ve uğrak yeri (altta).
    Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri

    Kraliçe Victoria’ya kadar ulaşan bu talep, Sultan Abdü­laziz’e iletildi. O da Afrika’ya gidip Osmanlı sultanını temsil edecek ve Güney Afrika Müs­lümanlarına doğru İslâm’ı öğ­retecek müderrisin seçimi gö­revini Ahmet Cevdet Paşa’ya verdi. Paşa da aslen Irak’ta doğmuş, 17 yaşında Erzurum’a taşınmış, İstanbul ve Bağdat medreselerinde eğitim gör­müş, Bağdat’ta ders vermek­te olan 48 yaşındaki Ebubekir Efendi’yi bu görev için seçti.

    Ebubekir Efendi ve öğ­rencisi Ömer Lütfi, 1 Ekim 1862 günü İstanbul’dan ayrıl­dı. Korsika, Sardunya, Marsil­ya, Paris ve Londra’dan geçen uzun yolculukları, Liverpo­ol’dan bindikleri geminin Ca­pe Town’a yanaşması ile son buldu. Buradaki Müslümanlar tarafından heyecanla karşı­lanan ikili hemen görevleri­ne başladılar. Okullar açtılar, lisan öğrendiler ve öğrettiler. Hatta Afrikaan dilinde yazıl­mış ilk İslâmi kitabı yazıp, İs­tanbul’da bastırtıp Güney Af­rika’ya getirttiler.

    Cape Town’da evlenen ve bir daha Türkiye’ye döneme­yen Ebubekir Efendi, 1880’de vefat etti. Bugün şehre tepe­den bakan bir mezarlıkta ya­tıyor. Ailesi ve torunları hâlâ gururla “Efendi” soyadını ta­şıyorlar.

    1866’ya kadar Afrika’da ka­lan Ömer Lütfi, Hicaz ve Mı­sır’da durakladığı iki yıllık bir yolculuktan sonra İstanbul’a döndü ve bu hikayeyi öğren­memizi sağlayan Ümit Burnu Seyahatnamesi’ni yazdı.

    Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da Ebube­kir Efendi’nin evi bugün bir müze ve şehrin 17. yüzyıldan beri buraya yerleşmiş Müs­lüman toplumunun hikayesi­ni anlatıyor. Malay kökenle­ri üzerine Hollanda ve İngi­liz kültürünü eklemiş, sonra da Osmanlı eğitimi almış bu Müslümanlar, kültürel zen­ginlikleri ile dikkat çekiyor ve erkekleri hâlâ bayramlarda şık kıyafetler üzerine fes ta­kıyorlar!

  • Yanlış fil Bağdat’tan döner

    Yanlış hatırlamıyorsam yalakalarının diplomatik başarılarını yere göğe sığ­dıramadığı adamların başında bi­zim meşhur Şarlman geliyor (ya da Charlemagne, Büyük Karl artık kafanıza göre). Tabii, Şarlman bu şişirmelere inanıyor mu, inanıyor­muş görünüp kullanıyor mu ya da en baştan kullanılmak üzere kendi mi uydurtuyor bilmek mümkün değil. Yani evet, bir yandan kosko­ca imparator olmuşsun, bu kadar saflık çok da mümkün değil gibi.

    Çok da ufalamamak lâzım, büyük ihtimâlle Şarlman kendi­si hakkında anlatılan şişirmele­rin farkındadır. Yani evet, oku­ma-yazma bile bilmeyen, üstelik bir türlü de öğrenemeyen bir adam ama danışmanlarına öyle “şu kitapların özetini bir anlatın bana” demiyor, her akşam yemek yerken kitapları baştan sona yük­sek sesle okutuyor. Ha nedir? O zamanlar imparator olmak için yok üniversite bitirmiş olacak­sın, yok intihal yapmayacaksın, yok iki değil dört yıllık mezunu olacaksın gibi gereksizlikler yok. Kılıcını iyi kullanan oturuveriyor tahta. Tabii babası kılıcı iyi kulla­nıp kontenjandan tahta oturanlar var ama Game of Thrones’tan da bildiğimiz gibi kılıçla koltuğa otu­ran, evladını da kılıçla yaşayacak şekilde yetiştiriyor.

    Şarlman, eğer aklımda yan­lış kalmadıysa, kıta Avrupa’sında birlik ve beraberliği sağlamıştı. Bu “birlik ve beraberliği sağla­mak” 8-9. yüzyıllarda genellikle rakipleri öldürüp şehirlerini yağ­malayıp ele geçirmek ve yerle bir edilen mahallelerin, köylerin üze­rine TOKİ’ye toplu konut yaptır­mak anlamı­na geliyor. Ama yine de Şarlman o ka­dar insafsızlaşmamış, ele geçirip yağmaladığı şehirlerin farklı diller konuşan halklarına ve tarihsel dokularına zarar ver­memiş diye biliyorum. İşte kıta Avrupa’sında birlik ve beraberliği sağlayan Şarlman bu hâkimiyeti­ni bir de Papa’nın desteğiyle taç­landırmak isteyip Kutsal Roma İmparatorluğu’nun temellerini atıyor ve o dönemin dünyasında­ki üç büyük güçten biri oluyor.

    Diğer güçler nedir diye bak­tığımızda resmen en iyi üçüncü olmanın bile çok zor olduğu bir ölüm grubu görüyoruz. Bir taraf­ta (bugün tarihçilerin “Sen de Roma İmparatorluğu’sun, o da Roma İmparatorluğu, bari biz sa­na Bizans diyelim de karışmasın” dediği) Roma İmparatorluğu’nu, Bizans’ı önce küçük yaştaki oğlu yerine, daha sonra da bizzat yö­neten İmparatoriçe Irene’yi, di­ğer tarafta da grup lideri olarak Abbasi hükümdarı Harun Reşid’i görüyoruz. Şarlman kendi Öz Hakiki Roma İmparatorluğu’na rakip olarak Bizans’ı gördüğü için Irene’nin “Din kardeşiyiz gel bir­lik olalım,” çağrısını görmezden geliyor ve üç kişilik bir elçi heye­tini Bağdat’a gönderiyor. Dört yıl sonra üç kişilik heyetten sadece bir tanesi yanında bir fille geri dönüyor.

    Tabii o zamanlar cep telefonu yok, adamı gönderiyorsun, gele­ne kadar bekliyorsun; yolda ne olduğunu da hiç bilmiyoruz, artık giderken mi öldüler, gelirken mi öldüler, yoksa “Usta sen bizi yok yaz, biz burayı beğendik burada kalacağız” diye dönmek mi iste­mediler… Zaten şimdi eğri otu­ralım doğru konuşalım, koskoca Şarlman seni Bağdat’a göndere­cek, dört yıl sonra elinde bir fille çıkageleceksin; benim aklıma çok yatmıyor doğrusu. Şimdi Google Maps’e sordum, Aachen’den Bağ­dat’a yürüyerek 36 günde gidersin dedi. Günde sekiz saat yürüyelim deseniz aşağı yukarı üç ayda Bağ­dat’tasınız, ki koskoca Şarlman’ın da elçilerini Bağdat’a yalınayak başı kabak gönderdiğini zannet­miyorum. Hiç olmazsa altlarına at, ceplerine harçlık vermiştir de göndermiştir.

    Sonradan Harun Reşid’in Şarlman’a hediye ettiği fil işi bü­yüyor, koskoca kilise orglarından altınlı zümrütlü çanak çömleğe ve Kudüs şehrinin anahtarına ka­dar bir alay şey ekleniyor. Ayrıca Harun Reşid tarafından bu anah­tarla birlikte Kudüs yönetiminin de Şarlman’a verildiği de söylen­meye başlanıyor. Hesapta dev diplomatik başarı ama Abbasi ka­yıtlarında bir satır yok. Üç kişilik heyet gitmiş, heyetten biri anca dört yıl sonra geri dönmüş, valla nereden baksanız şaibe akıyor. Ama yemişler işte ve hatta yedik­leri yetmiyormuş gibi 19. yüzyıla kadar da Kudüs bizim yok sizin diye gargarasını yapmışlar. Şimdi ben kimseye cevap hakkı doğsun istemem ama Şarlman kusura bakmasın, ben olsam yemezdim. Ha fil güzel ama artık nereden buldularsa.

  • En uzak atalarımızın en kokulu mirası

    Şu günlerde parklar, kırlar, bahçeler, hatta balkonlardan yayılan duman ve et kokusu ile mangal mevsimi resmen açılmış oluyor. Közüstü lezzetlerin damağımıza yaşattığı zevk, mağara devri atalarımızdan hücrelerimize işlemiş olabilir mi?

    Neredeyse millî sporu­muz diyebileceğimiz, erkeklerin kadın desteği ile yarışa giriştiği esaslı man­gal davetlerinden uygun bir su kenarında yakılıveren çingene mangallarına varana dek kömür ateşinde pişen et sofra kültürü­müzün vazgeçilmez bir parçası. Bu yalnız ülkemizde böyle değil elbet. ABD’den Arjantin’e, Ko­re’den Yeni Zelanda’ya közüstü lezzetler damağımıza tarih önce­sinden kalma zevkleri yaşatıyor. Belki de orman yangınından ka­çamayan bir hayvanın yumuşa­cık etini ağzına ilk atan mağa­ra insanının hayreti ve yaşadığı zevktir hâlâ hücrelerimizde his­settiğimiz.

    Açık ateşin üstüne ilk et par­çası ne zaman düştü bilinmez, ama düştüğü andan itibaren da­mak zevkimizin kalbine yerleş­tiği kesin. “Ateşin üzerinde çe­virme” bilinen en eski yöntem­lerden biri. Antik Yunan’daki günümüz ızgaralarına benzeyen “gridiron” ise bugünkü ızgaranın ilk hali. İlyada Destanı’nda savaş sonrasında tuz ve şarapla ovul­muş etin ateşte pişirildiği ziya­fetlerden bahsedilir. Ancak ate­şin istenilen yerde yakılabilen bireysel mangallara dönüşme­si, hele bu mangalların fiyatları binlerce dolara varan modelleri­nin çıkması görece yeni bir olay. Mangalın dünya tarihi eski olsa da bu tür yaygın ve zevk için kul­lanımının birkaç yüzyıllık geç­mişi ya var ya yok.

    Java’da seyyar bir satay (Endonezya usulü ızgara et) satıcısı, 1870.

    Bilinen bir diğer eski pişir­me türünün ise toprakta açılan çukurlarda yapıldığı düşünülü­yor. Bir çukurda köz haline ge­len odunların üstüne yaş dallar konur, üzerine yerleştirilen et, kabuklu deniz böcekleri, balık­lar ve yumrular geniş yapraklar­la kapatılıp üzerine kum atılır ve yiyecekler kendi sularında ağır ağır pişer. Karayip yerlilerinden “barbacoa” olarak duydukları bu yöntemi, İspanyolların Avrupa ve Amerika’ya yaydığı iddia edi­liyor.

    Atina Antik Agora Müzesi’nde sergilenen MÖ 4-6. yüzyıla ait ızgara.

    Bu noktada meraklısına ız­gara ve barbekünün aynı şey ol­madığı notunu düşelim. Izgara harlı ateşte hızlı pişirme işlemi iken, barbekü kontrollü ve daha düşük ısıda uzun süren, bazen 18 saate varan pişirme işine verilen ad. Belki bizler ulusça mangalın efendileri olabiliriz ama barbe­künün üstadları da bu unva­nı kimseye kaptırmaya niyet­li olmayan ve güneyli eyaletler arasında büyük rekabet yaşayan Amerikalılardır.

    İstanbul’da bir mangal satıcısı, Pascal Sébah, 1880.

    19. yüzyıla gelindiğinde İs­panyolların Karayipler’den apart­tığı bu yöntem Amerika’nın güneyinde çok yaygınlaşmıştı. Bölgede domuz çok yetiştiği için kullanılan et türü genellikle bu oluyordu. Barbekünün güneyde yaygınlaşmasının bir nedeni de köz üstünde etin ucuz tarafları­nın bile lezzetle pişirilmesi idi. Bu nedenle güneyli siyahlar arasında barbekü çok gelişti. Öyle ki etin en güzel tarafını kendilerine ayı­ran varlıklı insanlar da bir süre sonra bu tariflerden yararlanır ol­dular. Barbekünün yaygınlaşma­sının bir nedeni de bir seferde ke­silen hayvanın tamamını pişirme gereği nedeniyle toplu ziyafetlere uygun olmasıydı. Böylece yardım yemekleri, kilise toplantıları gibi birlikte yenen yemekler için ter­cih edilen yöntem oldu.

    20. yüzyılın ilk yarısında si­yahların Amerika’nın kırsal gü­neyinden şehirleşmiş kuzeyine göçü nedeniyle barbekü tarif­leri de Amerika’nın her kenti­ne yayıldı. Kızarmış piliç, mısır ekmeği ve barbekü “ruhun gıda­sı” denen yiyecekler olarak gün­delik yaşamın bir parçası haline geldi. Bizdeki kebap kültürünün kırdan kente göçün hızlanmasıy­la şehirlerde takip eden yıllarda yaygınlaşması gibi.

    Sadece et değil, közde kahve de günümüzde de makbul bir pişirme yöntemi.

    Gelelim bizim ellere. Eski­den konakların mutfaklarında büyük ocaklar olurdu. Yemek bu ocaklarda pişerdi. Kışın odaların ısıtılmasında da bu büyük ocak­lardan alınan közlerin konuldu­ğu mangallardan yararlanılırdı. Süleymaniye, Siirt ve Manas­tır’da yapılan mangallar en re­vaçta olanlarıydı. Bir de maltız­lar vardı. Konaklarda maltızlar kahve pişirmek için kullanılırdı. Köylerde ise kadınlar maltızı te­nekeden, delinmiş çinko bir ko­vadan, eski yağ tenekelerinden yapardı. Nasıl yapıldığını bugün yaşlılar dışında bilen pek kalma­mış olsa da, içi toprakla sıvanan ve uzun süre ısıyı kaybetmeyen maltız, sabah tarlaya giderken yemeği ateşe koyan köylü kadın­larının pratik zekası sonucu ge­reksinimden doğan bir mangal türüydü. Ağır ağır pişen bir kuru fasülyenin tadı havagazıyla pişe­ninkine denk olur mu? Maltızlar geri gelsin!

    Normanların Fransa’yı istilasını (1066) anlatan duvar halısında ızgarada pişirilen etler tasvir edilmiş.

    Mangal aşkımızın tarihi ve nasıl yaygınlaştığı konusunda çok fazla araştırma yapılmamış­tır henüz. Müstakil yaşamdan apartmanlaşmaya ve odun yak­tığımız ocaklarımızdan havaga­zına geçişimizle unutulmaya yüz tutan bu kadim pişirme yönte­minden yoksun kalmak derin bir özlem yaratmış olsa gerek içimizde.

    Diğer ülkelerin de kendi mangal stilleri var elbet. Adı is­ter braai, satay, yakitori, asado, lechon olsun, ister mangal, tan­dır, barbekü. İstisnasız her ülke­de erkek işi olarak algılanması ilginç, değil mi? Erkeklerin pişir­me işini yüklendikleri bir man­gal partisi ertesinde hanımların yorgunluktan baygın düşmele­ri ise apayrı bir konu. Sözde bir gün olsun yemek pişirmeleri ge­rekmiyor.

  • En az bulunanların en çok bulunduğu yer

    Kısa süre içinde meşakkatli bir çalışmayla “dünyanın en fazla nadir eser koleksiyonuna sahip merkezi” haline gelen Kanada’nın bu çok özel kütüphanesindeki eserler tüm ziyaretçilere açık.

    Ömrünü kitaplara, özel­likle de nadir eserlere adamış olan Robert H. Blackburn, 1954’te Toronto Üni­versitesi kütüphanesinin başına getirildiğinde bu tutkusunu daha büyük çaplı gerçekleştirecek ol­manın mutluluğu içindeydi. Ka­nada’nın dört bir yanına dağıl­mış binlerce nadide el yazması, ciltlerce kitap ve doküman vardı. Bunları tek bir merkezde topla­mak için Toronto Üniversitesi’n­den daha uygun, daha prensip sahibi ve imkanları geniş bir ku­rum zor bulunurdu.

    Blackburn, 1955’te ünivesi­teye bağlı Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar bölümünü kurdu ve ilk iş olarak Brown Üniversi­tesi’nin özel koleksiyolarından sorumlu olan Marion E. Brown’ı işe aldı. Birlikte içinden çıkma­ları gereken bir depo dolusu ne durumda olduğu belirsiz kitap­lar silsilesi vardı: 1890’da çıkan bir yangın sonucu üniversitenin kütüphanesi hasar görmüş, içe­rideki tüm eserler ve sonradan eklenenler bir odaya yığılmıştı. Blackburn ve Brown, aralarında Kraliçe Victoria’nın yangından sonra teselli amacıyla hediye et­tiği özel ciltlerin, ilk basım eser­lerin, Ortaçağ’dan kalma el yaz­malarının bulunduğu bu arşivi düzenlemeye başladılar. 1957’de mükemmel bir şekilde kategori­ze ettikleri eserlerle üniversite binası içinde kütüphaneyi resmî olarak kurdular. 1970’lerin ba­şında kütüphanenin kendi bina­sının yapımına başlandı.

    İncil’den yola çıkarak Batı kültürünün ve insanlık tarihinin illüstrasyonlar eşliğinde anlatıldığı Nuremberg Günlüğü (1493) özel bir odada sergileniyor.

    O sırada Ontario’da, 1822’de İngiltere’den Kanada’ya göçen Thomas Fisher, Humber Nehri yakınlarına yerleşmiş ve ülkenin zengin tüccarlarından biri hali­ne gelmişti. Fakat herhangi bir tüccar değildi Fisher. Toplum içinde son derece sevilen, sana­ta, kültüre önem veren bir şahsi­yetti. Ölürken varislerine maddi servetinden çok daha kıymetli bir miras bırakmıştı: Edebiyat ve sanat tutkunu Fisher seneler boyunca Shakespeare’den New­ton’a muazzam ilk baskılar birik­tirmişti.

    Shakespeare’in İlk Folyo’su (1623) kütüphanenin görülmeye değer eserlerinden.

    1973’te Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar bölümü ken­di binasına kavuşunca Fisher’ın bu koleksiyona en fazla emek ve­ren torunları Sidney ve Charles Fisher özenle korudukları eser­leri kütüphaneye bağışladı. Böy­lece kütüphanenin de adı kon­muş oldu: Thomas Fisher Nadir Kitaplar Kütüphanesi.

    Kütüphane, bugün dünya­nın en büyük nadir eser ko­lesiyonuna sahip yeri ve aynı zamanda bir araştırma merke­zi. Binada yaklaşık 700 bin cilt eser ve 3000 mt uzunluğunda el yazması cilt bulunuyor. Nu­remberg Günlüğü (Nuremberg Chronicle, 1493), Shakespea­re’in İlk Folyo’su (1623), Isa­ac Newton’un Doğa Yasasının Matematik İlkeleri (1687), Alice Harikalar Diyarında’nın (1865) erken dönem baskıları ve ilk çizimleri gibi farklı temalarda yüzlerce nadir eseri kütüphane­de görmeniz mümkün.

  • Edebiyattan sinemayaAA-AaA-AAA!

    İlk kez 1912’de ucuz dergilerin birinde hayat bulan ve nice yaramaz çocuklara, nice yerli kahramanlara ilham olan Tarzan eski macerası ve yeni teknolojisiyle yine beyazperdede.

    Kalemtıraş toptancısı Ed­gar Rice Burroughs uzun süredir ilk defa düzenli bir işte çalışıyor, ancak hayalin­deki işi hâlâ bulamadığını düşü­nüyordu. Epeyce boş vakti ve ne olduğunu henüz tanımlayama­dığı bir arzusu vardı; böylece va­kit doldurmak için kurgu yazılar yazmaya başladı. Bir sene son­ra, Şubat 1912’de, ilk bilimkurgu hikâyesi Mars’ın Ayları Altında (Under the Moons of Mars) dö­nemin en popüler ‘ucuz dergi’le­rinden The All-Story’de yayım­lanıp da beğenilince, dergiye, büyük umutlarla yazdığı avantür hikâyeyi, Maymunların Tarza­nı’nı (Tarzan of the Apes) gön­derdi. İlk dört macera yayımlan­dı ve böylece Tarzan hayatları­mızdaki yerini aldı.

    Artık ne yapmak istediğini bilen Burroughs, 1914’te May­munların Tarzanı’nı ilk kez ro­man olarak yayımlattı; 1950’deki ölümüne dek 23 Tarzan mace­rası daha yazacaktı. Tarzan ise 1935’teki macerasında (Tarzan’s Quest) ölümsüzlük iksirini içe­rek sonsuza dek yaşayacak, sa­dece romanların değil, sinema­nın da kralı olacaktı.

    1918-2014 arasında çekilmiş 200’den fazla Tarzan filmi var. Bunların arasında en ünlü olanı hiç şüphesiz, 1932’de Maymun Adam Tarzan’la (Tarzan the Ape Man) başlayıp 12 macerası çeki­len, ilk kaydadeğer Tarzan çığlı­ğıyla kulaklarımızın pasını silen ve başrollerinde olimpiyat şam­piyonu yüzücü Johnny Weiss­muller ve Maureen O’Sullivan’ın olduğu seri. En seyredilesi ilk al­tı filmi Richard Thorpe çekmiş, kalan altı filmde ise Tarzan fark­lı bir Jane ve farklı yönetmen­lerle, denizkızlarından Nazile­re uzanan absürt serüvenlerle 1948’e dek yola devam etmişti.

    1930’ların Tarzan’ı Johnny Weissmuller, Jane’in (Maureen O’Sullivan) kalbiyle beraber kulağını da fethederken.

    1980’lere kadar pek çok fil­me, radyo programına, TV dizi­sine konu olan ve fakat yeni, hat­ta süper kahramanlar nedeniy­le havası giderek azalan Tarzan, 1984’te Greystoke: Maymunlar Kralı Tarzan Efsanesi (Greysto­ke: The Legend of Tarzan, Lord of the Apes) ile başka bir boyut ka­zandı. Ünlü İngiliz yönetmen Hu­gh Hudson’ın çektiği ve başrol­lerinde Christopher Lambert ve Andie McDowell’ın oynadığı film fantastik öğelerden tamamen arınmıştı. Tarzan’ı, ağaçtan ağaca atlayıp çığlıklar atan ve ormanı koruyup kollayan bir kahraman olarak değil, hasbelkader orman­da maymunlarla büyümüş, sosyal sorunları olan gerçek bir insan olarak sunan film, her ne kadar depresif ve karanlık bulunsa da, üç kategoride Oscar adayı oldu.

    Roman olarak ilk kez 1914’te basılan Maymunların Tarzanı.

    80’ler ve 90’larda doğanlar ise Tarzan’ı ne romanlardan ne de klasik filmlerden tanıdı. On­ların Tarzan’ı tabii Disney yapı­mıydı. 1999 yapımı bu ilk uzun metraj Tarzan animasyonu, dö­neminin son teknolojisi, müzik­leri, neşesi, aksiyonu, ünlü ses­leri ve bütçesiyle ($130 milyon) Tarzan’ı bu kez çocukların kah­ramanı yaptı.

    Ve geldik günümüzün IMAX 3D + CGI sektörüne. Sinemayı (bazen sadece) görsel bir şölene dönüştüren bu son teknolojileri her kahraman gibi Tarzan da bir gün tadacaktı. Harry Potter seri­sinin en uzun süreli yönetmeni David Yates’in çektiği, Alexan­der Skarsgård, Margot Robbie, Christoph Waltz, Samuel L. Ja­ckson gibi isimlerin oynadığı Tarzan Efsanesi (The Legend of Tarzan) Burroughs’un orijinal hikâyesini 3 boyutla ve bol mik­tarda aşk, ihtiras, kin, entrika soslarıyla servis ediyor.

    Kızgın kumlardan yeşil sahalara…

    Dünyanın en prestijli fotoğraf ajansı Magnum Photos 1947’de kurulduğundan beri farklı etkinlikler vesilesiyle arşivini sergiye açıyor. Bu yaza damgasını vuran etkinlik ise futbol oldu.

    Edebi dehası kadar fut­bola olan aşkıyla da bi­linen Fransız yazar Al­bert Camus, “Az da olsa ahlak hakkında ne biliyorsam, gerçek üniversitelerim olarak kalacak olan futbol sahalarına ve ti­yatro sahnelerine borçluyum,” demişti. Camus, futbolun, top peşinde koşturan 22 adamdan ibaret olmadığını, her kesim­den insanları bir araya getiren çok az sayıdaki tutkudan biri olduğunu iyi biliyordu.

    Marilyn Monroe New York, 1959 © Bob Henriques / Magnum Photos

    Bu yaz İstanbul’da bu tut­kuyu ölümsüzleştiren özel bir sergi var. Dünyaca ünlü fotoğ­raf ajansı Magnum Photos fo­toğrafçılarının 1958-2001 ara­sında farklı kültürlerin farklı tabakalarında gözlemleyerek çektiği kareler, futbol aşkının dünyanın her yerinde din, dil, ırk farkı gözetmeden aynı coş­kuyla yaşandığını gösteriyor.

    Türkiye’de futbol sevdalısı iki Kürt çocuk, Erzurum, 1991 © Nikos Economopoulos / Magnum Photos

    İyi veya kötü sonucuna gö­re hükümetlerin düşmesine ya da birleşmesine neden ola­bilen, El Salvador ve Hondu­ras örneğinde olduğu gibi iki ülke arasında savaş bile çıka­rabilen futbolun bu karmaşık ve renkli dünyası seneler bo­yunca birçok fotoğrafçının da ilgisini çekti. Brezilya’nın bir plajındaki çıplak ayaklı yıl­dızlardan İngiltere’nin sokak arasındaki teneke kutu kah­ramanlarına, Magnum Pho­tos’un ünlü fotoğrafçıları da kendine has bu güzelliği arşi­vinde topladı.

    UEFA 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası vesilesiyle Fran­sız Kültür Merkezi işbirliğiy­le önce Ankara’da, ardından kısa bir süre için Bursa’da dü­zenlenen ve Magnum Photos arşivinden derlenen “Planè­te Football” adlı sergi yaz bo­yunca İstanbullu sanat ve fut­bolseverlerin ziyaretine açık olacak.        

    Berlin Duvarı önünde futbol oynayan çocuklar, Wedding, 1963 © Thomas Hoepker / Magnum Photos
  • Modernliğin vazgeçilmez sembolü

    1889’daki açılışından itibaren sadece Fransa’nın değil, modernliğin dünyadaki simgesi sayılan Eyfel Kulesi, Osmanlı dünyasında da büyük yankı uyandırmış; taşbaskı resimlere, kartpostallara, kitaplara konu olmuştu.

    Avrupa Futbol Şampiyo­nası (EURO 2016) sıra­sında Türk taraftarla­rın millî takıma verdiği destek­le Türk bayrağının renklerine bürünen Eyfel Kulesi, dünyada en çok gezilen, bilinen anıtla­rın en başta gelenidir. Tamam­landığı 1889 yılından itibaren dünyada yaşayanların pek ço­ğunun ilgisini çekmiş, kendi­sine çok uzakta olanların bi­le bildiği, tanıdığı bir anıt, bir dünya simgesi olmuştur. Tren yolu inşaatlarında çalışan, çe­lik köprülerin yapımıyla ünlen­miş, Fransız mühendis Gusta­ve Eiffel tarafından tasarlanıp yapımı gerçekleştirilen bu gör­kemli anıt, adını tasarlayıcısın­dan almaktadır.

    1889’daki “Paris Umumi Sergisi” (Paris Exposition Uni­verselle) sırasında açılan ve serginin simgesi olarak düşü­nülüp Paris kentinin simge­si haline gelen bu yapıya karşı çıkanlar ve beğenmeyenler de vardır. Bu konu ile ilgili Enis Batur şöyle yazıyor. “İnşa ta­mamlandığında, demiryolu kulelerin dibine dek ulaşıyor­du. Geceleri gaz lambalarıyla aydınlatıldığı için büyüleyici bir yanı vardı. Gene de, sevme­yen sevmiyordu: Ünlü yazar Maupassant, öğle yemeklerini kuledeki restoranda yeme ge­rekçesini, o korkunç şeyin bir tek oradayken görülmeyişine bağlıyordu”.

    Eyfel Kulesi hakkında muhteşem bir eser kaleme al­mış olan Roland Barthes (1915 – 1980), fotoğrafçı André Mar­tin ile birlikte 1964’de yayım­ladığı kitabına, yapıya karşı çıkan sanatçıların protesto metninden bir alıntı ile baş­lar: “Dostluk doludur Kule… … bütün dünyada varlığını ko­rur… Fransa üstüne hiçbir ders kitabı, afiş ya da film yoktur ki onu bir halkın ve bir yerin en büyük göstergesi olarak sun­masın: Evrensel yolculuk di­line aittir o” gibi “muhteşem” tesbitler ile Eyfel’i ti’ye alır.

    Kartpostal deyince Eyfel Kulesi Eyfel Kulesi yapıldığından bu yana reklam amaçlı olarak veya özel günler vesilesiyle farklı şekillerde aydınlatılmış ve bunlar kartpostallara geçmişti.

    Eyfel Kulesi dünyada oldu­ğu gibi Osmanlılar’da da yankı uyandırmıştır. Hatta Osmanlı basınında kule hakkında abar­tılı, olağanüstülük izafe eden yazılar çıkmıştır. Kulenin açı­lışından üç yıl sonra Paris Ser­gisi’ne katılanlardan Hüseyin Galip Bey, Eyfel hakkında kale­me aldığı eserini bastırır: Eyfel (Eiffel) Kulesi (İstanbul, 1308 (1892), A. Asaduryan Şirket-i Mürettibiye Matbaası, 32 say­fa) Kitap, şahsı hakkında pek fazla bilgi sahibi olamadığımız Hüseyin Galip Bey’in İstan­bul basınında, hakkında çıkan abartılı haberlere karşı bir dü­zeltme, bizzat gidip gördüğü Eyfel hakkında gözleme dayalı doğru, gerçek bilgi verme ama­cıyla yazılmıştır. Eski Türkçe eserin kapağındaki resim, kule­nin mucidi ve isim babası Gus­tave Eiffel’e aittir. Arka kapakta ise Eyfel Kulesi’nin bir gravürü bulunmaktadır. Bu Eyfel Kulesi gravürünün kenarlarına aşağı­dan yukarıya doğru dünyada bi­linen yüksek yapıların isimleri ve yükseklik ölçüleri küçükten büyüğe göre sıralanmıştır. Böy­lelikle dünyada yüksek binalar Eyfel Kulesi ile karşılaştırıla­rak, kulenin büyüklüğü okuyu­cuya ispat edilmektedir.

    Osmanlı döneminde ve özellikle İstanbul’da kuleye ilgi hiçbir zaman eksik olmamış­tır. Ahmed Mithat Efendi’den Halid Ziya’ya, İbrahim Edhem Mesut [Dirvana]’dan Hüseyin Galip Bey’e devrin pek çok ya­zarı, edebiyatçısı Eyfel Kulesi hakkında yazılar kaleme almış­lardır. Paris Sergisi’ne katılan­lardan İbrahim Edhem Mesut [Dirvana] gezi sonrası izlenim ve düşüncelerini bir kitap ha­line getirip II. Abdülhamid’e sunmuştur. Bu yazma eser an­cak 2010’da yayımlanmıştır (TBMM Millî Saraylar Daire Başkanlığı Yayını, yayına ha­zırlayan: Akile Çelik, İstanbul, 2010). Eserin içinde Eyfel Ku­lesi ile ilgili bölümler de vardır.

    Karikatürden simgelere 2 Nisan 1909 tarihli Karagöz mizah gazetesindeki karikatürde, devletin aldığı ekonomik tedbirler sonucu yapılan tasarrufun boyutlarını göstermek için, Eyfel Kulesi ile bir kıyaslama yapılmıştı (altta). Hüseyin Galip Bey’in 1892’de yazdığı konuyla ilgili ilk Türkçe kitabın arka yüzünde Gustave Eiffel’in bir çizimi yer almıştı.

    Kulenin taşbaskı afişleri yapılmış, yine kulenin taşbaskı resimleri okul/öğrenci defter­lerinde, günlük ajandaların ka­paklarında yer almıştır. Bu tür­de İstanbul’da Marputçular’da Peres Reuben ile Kilit Han’da Hacı Abbas isimli iki kırtasiye­cinin ürettiği okul ve not def­terlerinde Eyfel Kulesi resmi kullanılmıştır. 12 Nisan 1909 (30 Mart 1325) ta­rihli Karagöz mizah gazetesinde “Hazi­ne-i Hassa tensika­tında açıkta kalan 3400 tabla yemeğin beher tablası on sa­han itibarıyla birbiri üzerine dizildikte ala­cağı durum” çizilerek Eyfel Kulesi ile karşılaştırı­lan bir karikatür kapağa kon­muştur.

    Son yıllarda da Eyfel Kulesi hakkında iki önemli yayın ya­pılmıştır. Bunlardan birincisi, yukarda bahsettiğimiz Roland Barthes’ın Eiffel Kulesi isimli eseridir. Mehmet–Sema Rifat tarafından çevirilerek İyi Şey­ler Yayıncılık tarafından ya­yımlanan kitap (Eylül 1996, 36 sayfa, 2 fotoğraf, 1000 adet ba­sılmış), Eyfel hakkında Hüse­yin Galip Bey’in eserinden son­ra bizim görebildiğimiz ikinci müstakil eserdir. Üçüncü müs­takil çalışma ise Eyfel, Modern Zamanların Simgesi, Çelik Kor­seli Kadın’ın Aile Albümü baş­lıklarını taşıyan kitaptır. Eyfel hakkında İstanbul’da yayım­lanmış bir albüm/kitap olarak kabul edilecek bu çalışma, kule üzerine görsel bir şölendir.

    Yapımından günümüze Pa­ris kentinin simgesi haline ge­len Eyfel Kulesi, 320 metrelik yüksekliği ile her zaman ışık­landırma etkinliklerinin de ca­zibe merkezi olmuştur. 1935’te Citroen firması kuleyi ışıklı reklam panosu olarak kullan­mıştır. Eyfel’in eski kartpos­tallarından kulenin pek çok kez ışıklarla süslendi­ği, bu işlemin de gelenek­selleştiği anlaşılmakta­dır. Eyfel Kulesi 2009’da Fransa’daki “Türk Mevsi­mi” etkinlikleri sırasında da beş gece boyunca Türk bayrağı renkleriyle ışıklan­dırılmıştı.

  • 1871 Komünü: Her yer Paris, her yer direniş!

    Yazarın Komün’e dair kitabının meselesi çok güncel: 2011’i takiben dünyanın dört bucağında yaşanan, bizim de yakından şahitlik ettiğimiz “işgal” ve “haysiyet” kalkışmalarına Komün’ün aynasından bakmak, günümüz direnişleriyle 1871’in müşterekleri hakkında tarihe not düşmek.

    ORTAK LÜKS
    Kristin Ross
    Çeviren: Tuncay Birkan
    Metis Yayıncılık

    Kristin Ross, New York Üniversitesi Karşılaş­tırmalı Edebiyat Profe­sörü. Ortak Lüks ise daha önce Mayıs ‘68 ve Arthur Rimbaud üzerine monografileri bulu­nan yazarın kronolojik olarak 1871 yılına tarihlenen Paris Komünü’nün, “Siyasi Muhay­yilesi” hakkında bir tarih oku­ması önerisi.

    Bu öyle bir öneri ki, aradan yüz elli yıla yakın bir zaman geçmiş olmakla beraber iki de­neyim arasında (Komün ya da işgal hareketleri) paylaşılan bir dizi hayal ve özlem uyarın­ca zaman-üstü bir kısa devreyi işletiyor.

    Öneri, ortaklaştırıcı dene­yimin ulusal sınırları aştığını en ayan beyan bir veri olarak kaydetmekle beraber (bu olgu da malumdur zira) ortaklaş­manın Paris Komünü çerçeve­sindeki dinamiklerini değer­lendirirken ancak nostaljik bir jestle ilişkilenebildiğimiz, da­hilindeki her şeyin geride kal­dığı ve olsa olsa “bozgunlar” bakiyesine kaydedildiği bir de­neyimin (aslında bizim dene­yimimizin) barındırdığı ortak hayal sayesinde, tüm kronolo­jileri kuru malumata indirge­yen ve kendi elinde tuttuğu malumatı da yaşamla doldu­ran bir coşkuya sahip.

    Paris Komününde direnişin silahlı gücü Ulusal Muhafızlar, Castiglione sokağındaki barikatların arkasında savunma hazırlıklarında

    Kısa devrelere değineceğiz ama önce malumata örnekse iki komünarın “hendekte bir o yana bir bu yana giderken­ki” şu barikat diyaloğu [Ross, “sabık öğretmen” Louise Mic­hel’den aktarıyor]:

    -Bu yaşadığımız hayatın [genel olarak komün hayatı, spesifik olarak o anda bari­katta] nasıl bir etkisi oluyor sende?

    -Valla, ulaşmak zorunda olduğumuz bir sahilin gözü­müzün önünde belirmesi gibi.

    Ya da komünar Gustave LeFançais’nin “Bir Devrim­cinin Notlarından” şu “klüp” anekdotu:

    “Kürsüye kısa boylu bir adam geldi (…) O zamana ka­dar konuşmacılar konuşmaya o bildik kutsal formülle başla­mışlardı: “Mesdames et Mes­sieurs… [Bayanlar Baylar]” Bu konuşmacı, net ve yeterince gür bir sesle çeyrek yüzyıldır unutulmuş bir hitapla başladı: “Citoyennes et citoyens [yurt­taşlar]!”

    Salon alkışa boğuldu.”

    Ross o dönem çıkan gün­lük Komün gazetesine ve ko­münarlar tarafından kaleme alınmış broşürlere de başvu­ruyor. Paris Thiers ve sermaye ordularınca ablukaya alınana kadar, bu broşürler Paris Ko­münü’yle Fransa’nın geri ka­lanı ve kentle kırın bağlantısı olmuş anti-propaganda araç­ları. Bir “alternatif medya” okumasının yerinde değiliz şüphesiz. Yine de biraz belir­ginlik kazanmak için şu sapa­ğa girmek gerek: H. Arendt’in sonlandıramadığı The Life of the Mind’ın fikriyatı dahilin­de yer alan ve “muhayyile/ta­hayyül/hayal gücü” kavramı­na odaklandığı çalışmalarının bir bölümünden biliyoruz ki ( Lectures on Kant’s Political Philosophy) Arendt Kant’ın 1789 Devrimi’ne karşı ikircik­li tutumunu yorumlarken “ta­nıklık etmek/izleyici olmakla”, “dünya vatandaşı” olmayı ay­nı hat üzerinde değerlendirir. Kant için Devrim bir mükem­meliyet umududur ama pra­tik katliam ahlaken savunula­maz. Kant, Aydınlanma’nın en önemli kamusal mecraların­dan “gazetelerde” izler devri­mi. Bugün Ross’un kitabıyla elimize ulaşan Paris Komünü tanıklıkları ve tutanakları da (hatıratlar, günlük gazeteler ve broşürler), Kant’ın da sırtı­nı yasladığı Avrupa kamusuna inanç sayesinde mümkündür.

    Kristin Ross’un dayandığı “tutanakların” (yine hatıratlar, günlük gazeteler ve broşürler) büyük ölçüde komünün he­men ardından ve komüne da­hil olanlar tarafından (!) yazıl­mış olduklarını da bir kenara not etmek gerek. Zira yazarın Komün’ün yirminci yüzyıl bo­yunca üretilen tarihsel oku­malarına nazaran çok belli bir pozisyonu var.

    Concorde meydanında barikatlar Concorde meydanına açılan Rivoli sokağında direnişin simgesi kum torbaları. Paris barikatlarının mimarı ünlü Baba Gaillard, trafik lambasının yanında bugünün Fransız çapulcularını(!) selamlıyor.

    Ross’un Ortak Lüks’ü bü­rokratik/akademik virüs kap­mış kronolojik anlatıdan da özellikle kaçınıyor. Resmi Sovyet Sosyalist ve Fransız Cumhuriyetçisi baskın anlatı­ların ardından şimdi, komü­nün tarihini baştan söylemeye gayret ediyor. Yani fikir tarihi temelli bir kısa devre. “Ulusla­rarası [bu] Cumhuriyet”, yani Komün şimdi nerede?

    Tek bir cevabı olamayacak bir soru ama özellikle Fran­sız coğrafyacı gezgin, vegan anarşist Elisée Réclus’ye ve şair-anarşist-ekolojist Wil­liam Morris ve nihayetinde (kitaptan coğrafyacılığının ayrınıtılarına da şahit oldu­ğumuz) Kropotkin’e ayrılan geniş kapsamlı satırlardan anlıyoruz ki komünü var eden ve komünle var olan fikir ve idealler nasıl bir dizi ulus­lar ve sınırlar üstü dayanış­macı müdahaleyi içeriyorsa, işte şimdi hepimiz (kendimi­zi ekoloji-çevre hareketi da­hilinde görelim görmeyelim) müştereklerin tümden gasp ve toptan mahvının çorak ovası­na düşmeden, Ortak Lüks ney­miş diye önce arkamıza sonra önümüze bakmalıyız.

    Amerikalı tarihçi Peter Li­nebaugh, geçen ay İstanbul’da gerçekleşen “Spaces in Com­mon” konferansında “tarihi arkamıza alırsak” diye belirti­yordu, “şayet bunu yapabilir­sek yoldaşlar, kazanabiliriz.”

  • Seyahat ya resulallah

    Keşif ve fetih güdüleri, göç ve sürgün hareketleri, Eldorado arayışları, seyyahlar… Yolculuk kültürü sadece edebiyatıyla değil, trenleri, otobüsleri, gemileri, hanları, pansiyonlarıyla geniş ve zengin bir alan. İhtiyacımız olan ise sistemli araştırma ve arşivler.

    Yolculuk kültürünün tarihi epeydir yazılı­yor. Çokboyutlu, çok­parçalı, çokkatmanlı bir tarih yazımı sözkonusu; dolayısıy­la, oluşmakta olan, uçsuz bu­caksız özellikli “kütüphane”­si şimdiden dev bir kapsama sahip. İnsanlık tarihine koşut ilerleyen bir kategoriden sö­zettiğimizi unutamayız: Gil­gameş’in sonsuzluğu arayışı­nın destanından Argonotların seferine; İbn Battuta’dan Ev­liya Çelebi’ye, Marco Polo’dan Bruce Chatwin’e her çağın özel ve büyük kalkışımlarını içeriyor bu tarih.

    Hayâl gücünün haritası bi­le işin içinde: Samsatlı Lukya­nos’un “Aya Yolculuk” metni 2 bin yıl önce bir fanteziydi şüphesiz, 1969’da gerçekleşti­ğine tanık olduk. Sıra “Arzın Merkezine Seyahat”ı bekleme­ye geldi.

    Keşif ve fetih güdüleri, göç ve sürgün hareketleri, Eldora­do arayışları yolculuk tarihi­nin olmazsa olmaz tabakaları arasında öne çıkıyor. Kollek­tif ve kişisel portreler galerisi büyümüş zaman içinde. Kara, deniz, hava: Binbir araç türü, binbir teknik hamle. Günü­müzde yalnızca kütüphaneleri değil müzeleri de devrede. Bi­limiyle, edebiyatı ve sanatıyla, felsefesiyle her alana sıçramış bir serüven toplamı. Yerküre­nin en ücra köşelerine, doruk noktalarına, okyanusların de­rinliklerine uzandığı için ev­rensel bir eyleme alanı çiziyor Yolculuk kültürü; buna karşı­lık, her ülkenin özerk bir de­posunun olduğu yadsınamaz: İçine ve dışına açılan iki yaylı hareket düzeneğiyle karşılaşı­yoruz bakınca.

    2001 ve 2002 yılların­da peşpeşe iki seçki çalışma­sı gerçekleştirmiştim: Avrupa Güneşinin Doğduğu Yere Yol­culuk / İstanbul’da ve Ana­dolu’da Batılı Seyyahlar ve Beş Kıtada Türk Seyyah­ları / XX. Yüzyıl Türk Gezginlerinden Seçme­ler. Bu çifte çalışmanın gerek­tirdiği kaynak taramaları, her­şeyden önce alanın ne denli başıboş bırakıldığını bana gös­termeye yetmişti: Kendi kül­türel tarihimizin bu kesitine hâkim olmanın uzağındayız. Defalarca üzerinde dur­duğum bir konu bu bağlam­da da geçerliğini koru­yor: Bir ülkenin kültürel düzeyinin yüksekliği, onun mirasını değer­lendiriş biçimiy­le orantılı olarak saptanır. Arşiv kurumlarının gelişkinliği ve çeşitlili­ği, miras ögelerinin işleniş yön­tem­leri or­taya çıkacak yorumların da katsayısını belirler. Yolculuk kültürümüzün kuşatılışı ör­neksel bir durum ortaya koyu­yor. Üç ayrı kategoride genel görünüme bakılabilir: İçeriden içeriye; içeriden dışarıya; dışa­rıdan içeriye.

    Yerli gezgin­lerimizin yurtiçi seferleri kay­naklı metin­lerin bibliyog­rafyasını oluş­turmuş değiliz. Şüphesiz, iyi-kö­tü ünlenmiş kimi örnekleri tanıyoruz: Reşat Nuri’nin Anado­lu Notları’nı ya da Refik Halit Karay’ın yazdıkla­rını. Ama yolculuk kültü­rünün kapsamı edebiyat­la sınırlı tutulamaz, her alandan gelen katkılar­la zenginleşmiş bir alan sözko­nusudur. Kaldı ki, bir tek kitap haline gelmiş metinler kayna­ğı belirlemeye yet­mez: Gazete arşivleri, dergi koleksiyonları canalıcı başvuru noktalarıdır. Her böl­genin, ilin ilçenin amatör ka­yıttutarları vardır gerçi, ama onların yarı sistematik çaba­larıyla bir yere kadar ilerlene­bilir. Kendi payıma, Eskişehir üzerine çalışırken, kaydade­ğer bir yerli arşivin henüz oluşturulamadığına tanık olmuştum.

    Pirî Reis’in haritası ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname‘si, Osmanlı dünyasında yolculuk ve keşif kültürünün önemli referans noktalarını oluşturuyor.

    İçeriden dışarıya düzlemi­ne geçildiğinde de farklı bir panorama çıkmıyor karşımı­za. Yurtdışına yerli gezginle­rimizin seferlerinin kayıtla­rının ne ölçüde yayımlanabil­miş olduklarına ilişkin somut veriler yok elbette eli­mizin al­tında. Öyle ki, resmî belgeler bile karanlıkta bekliyor: Fa­ik Reşit Unat’ın önemli ça­lışması Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnâmeleri’nde dökümü­nü yaptığı tanıklık metinle­rinin küçümsenemeyecek bir bölümünün dolaşıma çıkma­dığı sır sayılmaz.

    Sivil tanıkların belirgin talihsizliği iki ayrı gerekçeye dayandırılabilir: Bir bölüğü günı­şığına hiç çıka­mamış, aile arşi­vinde kalmıştır; bir bölüğüyse ya­zarın kendi olanak­larıyla basıldığı için gözden kaybolmuş, ulaşılması rastlantı­lara kalmıştır. Bunla­rın “amatör” işi olmala­rı, yolculuk kültürü açısın­dan değerlerini azaltmıyor: Yabancı bir dünyaya, ülkeye, kente, farklı dil ve kültüre sa­hip insanlara bakışaçımızı yansıtan özellikleri zihniyet haritamızı da yansıtıyor.

    Dışarıdan içeriye katego­risi oldukça geniş bir alanın taranmasını gerektiriyor, eri­şebildiğimiz kaynakların buz­dağının görünen bölümünü yansıttığını söylemeliyiz. Ki­mi “klâsik” metinleri (Nerval) bütünlüğünde, kimilerini bö­lük pörçük dilimizde ağırla­dık; bir bölüğü ise antolojiler­de, kültür dergilerinin sayfa­larında yer bulabildi. Eksikler, erişilenlerin kat be kat fazlası oysa. Egemen dillerde çıkmış Türkiye’ye, Anadolu’ya, İstan­bul’a gezi metinleri çoğu kez çevrilmeyi bekliyor.

    Cocteau’nun bir tiyat­ro turnesi için çıktığı yolda, uzunca bir süre İstanbul’da ve Ankara’da tuttuğu günlüğü dilimize henüz aktarmadık. Simenon’un 1930’larda Tür­kiye gezisinde yazdıkları (ve çektiği fotoğraflar) yakında nihayet okur önüne çıkacak. Bazılarına, kem yaklaşımları nedeniyle içerliyor, uzak du­ruyoruz: Sözgelimi André Gi­de’in İstanbul-Bursa izlenim­lerine öfkeleniyoruz, kimse her gittiği ülkeyi beğenecek diye bir kural yok, ‘karşı ta­raf’ın zihniyetini, önyargıla­rını, işin içyüzünü görememe durumunu çözümlemek de işimiz. Biz oysa, Loti’nin ül­kemizle ilgili yazdıklarını bile toplu bir halde dilimize taşı­yamadık.

    Ay’a yolculuk hayalken 1835’de Richard A. Locke’un yazdığı, İngiliz astronom Sir John Herschel’in Ay’da hayat belirtileri bulduğuna dair makale üzerine Leopoldo Galluzzo’nun yaptığı el boyama taş baskı resim (sağda). Fransız sinemacı Georges Melies’in, Jules Vernes ve H.G Wells’in eserlerinden esinlenerek 1902’de çektiği bilimkurgu filmi Ay’a Seyahat’ten bir kare.

    Yolculuk kültürü tarihinin kuşatılışını bu üç kategori­ye hâkim olmakla sınırlamı­yorum doğal olarak. Trenler, otobüs seferleri, tekneler ve gemiler; hanı, kervansarayı, oteli, pansiyonu; hizmet sek­törünün bileşkenleri: Panora­mayı bütününde görebilmek için, bir süredir üretildiğini gördüğümüz çalışmaları to­parlayacak çatı kuruluşları­na, Tarih Vakfı türünden çok sayıda kuruma gereksinme­miz var.

    Bir vakitler, kendi kendi­me, “Türkiye’nin Serüven(­ciler) Tarihi”ni kurcalamaya söz vermiştim, altına gireme­dimse altından kalkamaya­cağımı gördüğüm içindi. Ha­likarnas Balıkçısı’ndan, Sa­kallı Celâl’den diyelim Hasan Safkan’a, Nasuh Mahruki’ye seferlerin ve portrelerin izle­ri dağınık, gözden kaçanların nüfusu kabarıktı. Son, yeni çıkan Deniz Mecmuası’nın ilk sayısında karşılaştığım, Atlas Okyanus’unu kendi olanakla­rıyla aşan Mustafa İhsan De­nizaşan’ın görkemli serüveni­ni 1933’te gerçekleştirdiğini, Cem Gürdeniz onu yeniden gündeme getiresiye 80 yıl bo­yunca unutmayı başardığımı­zı görünce içim daraldı.

    Toplumsal tarih alanı­na güçlü yatırımlar yapılmalı. Eloğlunun “Gözyaşının Tari­hi”ni yazacak olanaklara sahip olduğunu daha önce yazma­mış mıydım?

    Cumhuriyet’in ilk deniz gezgini 1933’te Atlantik’i kendi imkânlarıyla geçen Mustafa İhsan Denizaşan, iki seyir arasında bir koyda dinlenme esnasında. Deniz Mecmuası, sayı 1.
  • General Franco’nun bitmeyen intikamı

    1939’da yıktığı 2. İspanya Cumhuriyeti’ni ölene dek cezalandıran General Franco, İspanya’yı 1948’e kadar sıkıyönetimle idare etti. Cumhuriyet’in reformları yok edildiği gibi, cumhuriyetçilere de kefaret ödemesi gereken günahkârlar gözüyle bakıldı. 10 binlerce muhalif idam edildi, 100 bin siyasi tutuklu yıllarca hapishanelerde kaldı.

    On yıl önce, Başbakan José Luis Zapate­ro’nun büyükbabası, İspanya’da güncel tartışmala­rın en canlı konusuydu. Juan Rodríguez Lozano adındaki bu yüzbaşı, 18 Ağustos 1936’da, darbeci ve ayaklanmacı asker­lerin safına geçmeyi reddede­rek Cumhuriyet’e sadık kaldığı için Léon yakınlarında kurşu­na dizilmişti. Yıllar sonra do­ğan torunu 2004’te başbakan olduğunda, içsavaş kurbanı dedesi birden bütün ülke tara­fından tanınır hale geldi. Çün­kü Zapatero, büyükbabasının idam edilmeden önce ailesine gönderdiği son mektubun, po­litikaya girmesinde en önemli etken olduğunu açıklamıştı.

    Başbakanın girişimiyle 2007’de “Tarihî Hafıza Yasası” kabul edildi; bununla Fran­co dönemininin son hatıraları (heykeller ve diğer semboller) siliniyor, iç savaşta ölenlerin ailelerine verilen tazminat­lar artırılıyor, toplu mezarla­rın kazılması ve ölülerin kim­lik tespitine devletin yardımı öngörülüyor, 1939’da sürgüne gidenlerin ve Uluslararası Tu­gaylarda Cumhuriyet için sa­vaşmış yabancıların çocuk ve torunlarına İspanya vatandaş­lığı veriliyordu.

    Bu noktada başbakanın büyükbabasının hatırası, suç­lamaların hedefi haline geldi. İki gazetecinin yazdığı, cum­huriyetçi yüzbaşının aslında Mason olduğu iddialarının yer aldığı kitap için yapılan tanı­tıma, şimdiki başbakan Ma­riano Rajoy bile katıldı (sağcı Halk Partisi’nin lideri olması­na rağmen Rajoy’un büyükba­bası da Cumhuriyet dönemin­de Galicia eyaletinin özerklik yasasını hazırlamış, Franco döneminde üniversiteden atıl­mış bir hukuk profesörüydü).

    Elveda İspanya İçsavaşın Franco ve faşistler tarafından kazanılmasından sonra Fransa’ya kaçmak zorunda kalanlar, çoğunlukla dul kalmış annelerdi.

    Kurşuna dizilen yüzbaşı­nın Mason olduğu veya olma­dığı iddiasının bu kadar cid­diye alınması, İspanya yakın tarihini bilmeyen bir insana saçma gelebilir. İkinci Cum­huriyet’in bir “Yahudi-Ma­son-Bolşevik komplosu” ol­duğu iddiasının yıllarca tek­rarlandığı, Franco iktidara geldikten sonra 10 bin kişi­nin Masonluk iddiasıyla idam edildiği göz önüne alındığın­da, Yüzbaşı Lozano tartışması daha iyi anlaşılabilir. Yüzbaşı­ya karşı başka suçlamalar da ortaya atıldı: Bir iddiaya göre görevli olduğu bölgede Falan­jistleri öldürmüştü, bir başka iddiaya göre kendisinden daha solcu maden işçilerini kurşu­na dizdirmişti veya ordu için­de iki taraflı bir ajandı.

    Bu iddiaların doğru olup olmaması önemli değil. İlginç olan, içsavaş bittikten yak­laşık 70 yıl sonra yapılan bu tartışmalarda, savaş ve sonra­sının bütün ideolojik kavga­larının, ülkeyi boydan boya birkaç kere bölen yarılmala­rın, kapanmayan yaraların su yüzüne çıkmasıdır.

    Gerçek şu ki, içsavaş bo­yunca ele geçirdiği topraklar­da bir terör politikası izleyen Franco, bu politikayı zaferi ka­zandıktan sonra da bırakmadı. Nisan 1939’da ülkenin tamamı kendi yönetimine girdiğinde, savaşı bu defa askerî mah­kemelerde, hapishanelerde, toplama kamplarında, amele taburlarında, hatta Fransa’ya sürgüne gidenlerin peşine dü­şerek devam ettirdi. Temmuz 1936’da ilan ettiği sıkıyöneti­mi ancak 1948’de kaldırdı.

    Kanlı bir içsavaştan son­ra, zaferi kazananın artık bir barışma politikasını benimse­mesi, kendisini “bütün İspan­yolların babası” olarak sunma­sı beklenebilirdi. Ama Franco barışmayı reddetti. İçsavaşın bitmesinden otuz yıl sonra, 31 Mart 1969’da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname, nihayet Cumhuriyet dönemi suçlarının zaman aşımına uğ­radığını kabul etti. Bu karar­namede bile, içsavaştan hâlâ “Haçlı seferi” diye söz edili­yordu. Franco, kimseyi affet­meyeceğini, savaşı kazandık­tan sonra 19 Mayıs 1939’da Madrid’de düzenlediği büyük zafer geçidinde yaptığı konuş­mada belirtmişti: “Kendimizi kandırmayalım: Büyük serma­yenin marksizmle ittifakını sağlayan ve İspanyol düşmanı devrime yol açan Yahudi ruhu öyle bir günde yok edilemez; hâlâ çoğu insanın kalbinde çarpmaya devam etmektedir”.

    Robert Capa iş başında Macar fotoğraf ustası Robert Capa savaş sırasında film çekiyor. En ünlü fotoğrafı, 5 Eylül 1936’da bir anarşistin ölüm anını ve İspanya İçsavaşı’nı ölümsüzleştirmişti.

    İçsavaş aynı zamanda bir rakam savaşıydı. Hangi taraf daha çok insan öldür­müştü? Bu konuda da zafer Franco’nundu. Çarpışmalar sürerken, darbecilerin cephe gerisinde ele geçirdiği kent ve köylerde 200 bin insanı öl­dürdüğünü belirten İngiliz ta­rihçi Paul Preston, kitabına “İspanyol Holokostu” başlığı­nı atmıştı. Ona göre Cumhu­riyetçilerin Franco tarafın­dan ezildiği süreç, bir soykırı­ma benziyordu. İngiliz askerî tarihçi Antony James Beevor da rakamlar konusunda ay­nı kanıdaydı. İspanyol tarihçi Julius Ruiz ise, savaş sırasın­da idam edilen Cumhuriyetçi sayısını 150 bin, savaştan son­ra idam edilenlerin sayısını 50 bin olarak veriyordu.

    Buna karşılık Cumhuri­yet denetimindeki bölgelerde, cephe gerisinde 40 bin kişinin öldürüldüğü (ancak bunların çoğu Cumhuriyet hükümeti­nin denetimi dışında işlenen katliamlardı ve Cumhuriyet’in güçsüzlüğünün kanıtlarından biriydi) genel olarak kabul edi­liyordu. 2000’li yıllarda başla­yan, 2008 ekonomik krizinden sonra azalan kazı çalışmala­rında sayısız toplu mezar orta­ya çıkarılmıştı.

    Ölen Cumhuriyetçiler bir bakıma kurtulmuşlardı; öl­meyenleri ise yeryüzünde bir cehennem bekliyordu. Savaş bittikten sonra, Nisan 1939 ile Ocak 1940 arasında 1 mil­yon kişi Franco’nun elindeydi. Yarım milyon savaş esiri 180 toplama kampında, 90 bin esir Amele Taburları’nda (BBTT) ve 47 bin genç erkek, firari as­kerlerin gönderildiği Amele Askerler Disiplin Taburları’n­daydı (BDST). Ayrıca hapis­hanelerde 300 bin kadın ve erkek vardı. 1943’te nüfusu 26 milyon olan ülkede hâlâ 100 bin siyasi tutuklu vardı.

    Franco rejimi 2. Cumhu­riyet dönemini hem silmek hem cezalandırmak istiyor­du. O dönemde devlete hizmet etmek bir suç haline dönüş­tü; bu insanlar askerlerin yö­netimi devralmasına yol açan düzensizliğe katkıda bulun­dukları için “askerî isyan çı­karmakla” suçlanıyordu. Da­ha savaş sürerken, darbenin birinci yıldönümünde verdiği bir röportajda Franco “Ulu­sal Hareket bir ayaklanma de­ğildir. Asıl asiler Kızıllardır” demişti. Rejimin ilk yılları­nın önemli faşist önderlerin­den İçişleri Bakanı hukukçu Serrano Suñer, büyük tasfi­ye ve idam dalgasına “tersi­ne adalet” (justicia al revés) adını takmıştı. Cumhuriyet döneminde sıradan bir devlet memuru olmak artık suçtu. Örneğin Katalonya’da 15 bin 860 devlet memurundan 15 bin 107’si işini kaybetti. Eği­timle ilgili bir istatistiğe göre, rejimin ilk yıllarındaki tas­fiye politikası sonucu bütün ülkede ilköğretim müfettiş­lerinin yüzde 40’ı, ilköğretim memurlarının yüzde 26’sı ve ortaöğretimde görevli öğret­menlerin yüzde 38’i sistem dışı kaldı; yani sürgüne gitti, idam edildi, hapse girdi veya işten atıldı.

    Franco rejimi, kiliseyle kurduğu ittifak nedeniyle Al­man ve İtalyan faşizmlerinden farklıydı. Cumhuriyet, 1931 Anayasası’nda İspanya’yı laik bir ülke olarak tanımladığın­da, Katolik kilisesini de kar­şısına almıştı. Franco ayakla­nınca Kilise hemen destekle­miş ve bunu dinsizlere karşı bir “Haçlı seferi” olarak nite­lendirmişti. İçsavaş sırasın­da Cumhuriyetçilerin elindeki bölgelerde 7 bin din adamı öldürülmüştü; dolayısıyla Ka­tolik kilisesinin Cumhuriyet­çilere olan düşmanlığı bir ba­kıma doğaldı.

    Rejimin ilk yıllarındaki ideolojik egemenlik savaşında Kilise laik rakibini (Falanj ha­reketini) kolaylıkla safdışı bı­raktı. “Yeni İspanya”da bütün diğer Cumhuriyet reformları gibi, eğitim reformu da tersine döndü. Ortaöğretimde Katolik tarikat okullarında okuyan öğ­renci oranı 1933-34 eğitim-öğ­retim yılında yüzde 8.3 iken, 1940-41’de yüzde 61.5’e çıkmış­tı; özetle devlet, eğitimi kiliseye devretmişti. “Cura”lar yani köy papazları, halkı denetlemekte Guardia Civil’e (jandarma) gö­re çok daha etkiliydi. Kısacası 1939-1945 dönemine “totaliter ve ulusal-Katolik” denilmesi haksız sayılmazdı.

    Ülkede kalan Cumhuri­yetçiler ve siyasi mirasçıları, uzun diktatörlük yılları bo­yunca, gazeteci yazar Miguel Salabert’in 1958’deki ünlü ma­kalesine attığı başlık gibi, bir “iç sürgün” hayatı sürdürmek zorunda kaldı. Cumhuriyet’in elindeki bölgelerde işlenen katliamların intikamı katbekat alınmasına rağmen, kazanan taraftaki suçlular diktatörlük yılları boyunca rahatça yaşa­maya devam etti. Cezasız ka­lan bu suçlular için halk ara­sında sayısız ilahi adalet hika­yesi ortaya çıktı.

    Son yıllarda yapılan yerel ve sözlü tarih çalışmalarında köy ve kasabalarda anlatılan, doğrulanması zor pek çok öy­kü kayda geçti. Örneğin: Şair García Lorca’yı Granada’da 1936’da kurşuna dizenlerden Juan Luis Trescastro Medi­na hep vicdan azabı çekmiş, 1954’te bir alkolik olarak öl­müştü. Lora del Río’da karnın­dan vurduğu Cumhuriyetçile­rin önce havaya sıçrayıp sonra ikibüklüm olduğunu anlata­rak övünen Falanjist, sonun­da mide kanserinden ölmüştü. Zaragoza yakınındaki Uncas­tillo’da, Belediye Başkanı An­tonio Plano’yu öldüren Falan­jist, ömrünün sonuna kadar yatağında öldürüleceği kor­kusuyla yaşamıştı. Cádiz’deki Ubrique’de bir grup Falanjist, Cumhuriyetçileri kasaba dı­şında öldürmüşlerdi. İçlerin­den biri Diego Flores adında 12 yaşındaki bir çingeneydi. Çocuğun babası, katili “Etin çü­rüsün, acı içinde öl!” diye lanet­lemişti. Katil 1970’lerde cüzza­ma benzer korkunç bir deri has­talığından ölmüştü. Salamanca yakınlarındaki Cantalpino kö­yünde Falanjistler, öldürdükle­ri Eladia Pérez adlı kadını kaz­dıkları mezara sığdıramayınca kafasını kesmişlerdi. Köylüle­re göre Anastasio González adlı katil, yıllar sonra çıldırarak so­kaklarda “beni Eladia’dan kur­tarın!” diye bağırarak dolaşma­ya başlamıştı…

    Savaş sırasında İspanyol entelektüellerinin tamamına yakını Cumhuriyet yandaşıy­ken, tarafsız kalan küçük bir bölümü ise boş yere “Tercer España ”yı (Üçüncü İspanya) özlemişti. Demokrasiye geçil­diğinde bu özlemin nihayet gerçekleşeceği umudu doğdu. Ancak günümüzün tartışmala­rı, henüz geçmişin tarih halini almadığını gösteriyor.

    RESİM

    Guernica: Şiddete karşı hayatı savunan Picasso

    Gerçeküstücülüğün coşkuyla benimsendiği ülkelerin başında İspan­ya geliyordu. Bu akımın rüzgarına kapılan Joan Miró, Salvador Dalí, Oscar Domínguez gibi ressamlar 1930’larda çoğunlukla Paris’te çalışıyorlardı. İçsavaş başlayınca, İspanya Cumhuriyeti 1937 Paris Uluslararası Sergisi için ressamlardan yardım istedi. Böylece sergideki İspan­ya pavyonunda çağdaş İspanyol resminin bir dizi şaheseri sergilendi. Pablo Picasso’nun Guernica adlı eseri bunlardan biriydi.

    Sivilleri hedef alan ilk hava bombardımanı 20. yüzyıl sanat tarihine damgasını vuran tablo, Guernica kentinin 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman ve İtalyan hava kuvvetleri tarafından bombalanıp, sivil halkın katledilmesini tasvir ediyor.

    İspanya’nın Bask bölgesin­deki küçük Guernica kenti, 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman Condor ve İtalyan Hava Lejyonları tarafından bombardımana tutuldu. Sivil halkın katledil­diği bu ilk hava bombardımanı dünyada şok yarattı. Picasso da Uluslararası Sergi için bu olaydan esinlenerek iki ayda dev tuvalini yaptı. Ressam “bu resim odaları süslemek için yapılmadı. Bu resim, düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır” demişti. Siyah- beya­zın tonlarıyla yapılan yağlı­boya tabloda, altı insan ve üç hayvan, vahşice yok edilen hayatın simgeleriydi. Guernica çeşitli ülkeleri dolaştıktan sonra emaneten New York Mo­dern Sanat Müzesi’nde kaldı. Picasso’nun vasiyeti üzerine, İspanya demokrasiye geçtikten sonra 1981’de ilk kez ülkesine geldi. Bugün Madrid’de Kraliçe Sofía Müzesi’nde bulunan tablo, sadece İspanya içsava­şının değil, bütün 20. yüzyılın en güçlü sembollerinden biri olarak tanınıyor.

    FOTOĞRAF

    ‘Düşen Asker’in yükselişi

    Fotoğrafçılık ve foto muhabirliği İspanya İçsavaşı’nda zirvesine ulaştı. Robert Capa, Gerda Toro (1937’de savaş sırasında öldü), Hans Namuth, David Seymour, Juan Guzmán gibi fotoğrafçıların çektiği fotoğraflar dönemin bütün gazetelerinde yayımlanıyordu. Capa’nın bir milisin ölüm anını gösteren Düşen Asker adlı fotoğrafı (5 Eylül 1936) büyük bir ün kazandı. Yıllar sonra, fotoğrafın gerçek değil sahnelenmiş olabileceği iddiası ortaya atıldı. Fransız fotoğrafçı Henry Cartier-Bresson ise içsavaşla ilgili iki belgesel film çekti.

    ROMAN

    ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’,‘Umut’ kime gülümsüyor?

    İçsavaş dünya entellektüelle­rini ikiye bölmüştü. 1937’de İngili zşair W. H. Auden Left Review dergisinde “Yazarlar İspanya İç Savaşında Taraf Tu­tuyor” başlıklı bir araştırma ya­yınladı. Tüm İngiliz ve İrlandalı yazarlara bir anket yollanmıştı. Buna cevap verenler (İspan­ya Cumhuriyeti) yanlısıyım/ karşıyım/ tarafsızım şeklindeki üç alternatiften birini seçe­ceklerdi. Cumhuriyet’e karşı olduğunu söyleyenler çok azdı, aralarında Evelyn Waugh gibi Katolik yazarlar vardı.

    Cephedeki yazar Amerikalı gazeteci yazar Ernest Hemingway, Aralık 1937’de Teruel Muharebesi sırasında Cumhuriyetçi askerlerle.

    Ezra Pound gibi bir faşist ve Samuel Beckett gibi politikayla hep alay eden bir modernist bile Cumhuriyet’ten yana ol­duklarını söylemişlerdi. Durum Fransa’da da aynıydı. Paul Cla­udel, François Mauriac, George Bernanos gibi Katolik yazarlar Franco’dan yanaydılar; ancak son ikisi içsavaşın sonuna doğru Franco’nun vahşetinden tiksi­necekti. Bunlar dışında nere­deyse tüm Fransız yazar ve şair­leri Cumhuriyet’i desteklediler. İspanya’da gazetecilik yapan hatta Cumhuriyet saflarında çarpışan entelektüeller de hiç az değildi. Bunlardan bazıları, geride önemli eserler bıraktı: George Orwell’in Homage to Catalonia (Katalonya’ya Selam), Arthur Koestler’in Spanish Testament (Türkçesi Ölüm Hücresi) gibi kitapları, André Malraux’nun L’Espoir (Umut), Ernest Hemingway’in For Whom the Bell Tolls (Çan­lar Kimin İçin Çalıyor) adlı romanları, Jean-Paul Sartre’ın Le Mur (Duvar) adlı öyküsü… Bunların çoğu sinemaya da aktarıldı.

    SİNEMA

    Diktatörü madara eden ‘Bir Endülüs Köpeği’

    İlk filmi “Bir Endülüs Köpeği”nden (1929) son filmi “Arzunun O Belirsiz Nesnesi”ne (1977) kadar, yaptığı her film sayısız makaleye konu olan yönetmen Luis Buñuel, İspanya İçsavaşına damgasını vuran bir sinemacıydı. Savaş sırasında kendini Cumhuriyet’in savunmasına adamış, casusluk bile yapmıştı. Cumhuriyet’in yenilgisinden sonra Meksika ve Fransa’da sürgünde yaptığı filmlerle (“Gündüz Güzeli”, “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” vb.) büyük sinema ustaları arasına girdi. Uluslararası imajını zehirlediği için Franco rejiminin korkulu rüyası haline geldi. 1961’de İspanya’da bir film yapmasına izin verildi; ancak Altın Palmiye ödülü kazanan “Viridiana” adlı film rejimi o kadar kızdırdı ki ülkede gösterilmesi 17 yıl boyunca yasaklandı.

    Başrolde Dalí Gerçeküstücülüğün kült filmi, 16 dakikalık “Bir Endülüs Köpeği”, Salvador Dalí’nin Luis Buñuel ile ortak çalışmasıydı (1929).

    ŞİİR

    García Lorca, Machado, Hernández: Şairler ölmez

    Federico García Lorca’nın 18 Ağustos 1936’da güneş doğarken, çok sevdiği Grana­da’da iki köy arasındaki yolda Falanjistler tarafından kurşu­na dizilmesi, içsavaşın büyük trajedilerinden biriydi. 38 yaşındaki şair ve tiyatro yaza­rı, “27 Kuşağı” denilen genç şairler grubunun en parlak üyesiydi. Bu gerçeküstücü topluluk 1931’de 2. Cum­huriyet’in ilanıyla verimli bir döneme girmişti. Cum­huriyet’in yıkılması onları “kayıp kuşağa” dönüştürdü. García Lorca, Cumhuriyet’in tutkulu bir neferi değildi, an­cak yenilikçi bir yazar ve bir eşcinsel olarak Franco’cuların nefretine hedef olmuştu. Öldükten sonra cumhuri­yetçi şair Antonio Machado onun için en ünlü şiirini (Suç Granada’da İşlendi) yazdı.

    Lorca’nın kuşağındakile­rin sonları da daha iyi olmadı. Şair Miguel Hernández 1942’de Franco rejiminin bir hapishanesinde 31 yaşında öldüğünde, onun için şiir yazmak yine aynı kuşaktan Vicente Aleixandre’ye (1977 Nobel Edebiyat Ödülü) düştü. Şair Rafael Alberti, ülkesine ancak Franco’nun ölümünden sonra dönebildi. Sürgüne gidenler arasında şair Juan Ramón Jiménez (1956 Nobel Edebiyat Ödü­lü) ve dindar bir Katolik olma­sına rağmen Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra Arjan­tin’e taşınan besteci Manuel de Falla da bulunuyordu.

    Federico García Lorca (1898-1936).

    Sürgüne gitmeyenler, Franco rejimine boyun eğerek huzursuz bir hayat sürdürdü. Eserleri yasak­lanıp sansürlenen 1989 Nobel edebiyat ödülü sahibi Camilo José Cela, sürgün­den İspanya’ya geri dönen ancak Franco’cu basında “boğa güreşçilerinin ve deri ceketli kadınların filozofu” diye dalga geçilen düşünür José Ortega y Gasset bunlar arasındaydı. Düşünür ve yazar Miguel de Unamuno’nun sonu ise, Lorca’nınki gibi simgesel­di. İçsavaşın başladığı yıl Salamanca Üniversitesi’ndeki bir toplantıda Franco’cuların yaptığı konuşmaları eleştir­mişti. Faşist general Millán Astray’ın “Entelijensiyaya ölüm! Kötü entelektüellere ölüm!” diye bağırarak sözünü kesmesine rağmen Unamu­no, “Kaba kuvvet sayesinde kazanacaksınız ama ikna edemeyeceksiniz” diye devam etmişti. Neredeyse linç edilecekken salondan zorlukla ayrılan yaşlı yazar iki ay sonra öldü.

    HOŞÇA KALIN
    Ölürsem açık bırakın balkonu.
    Çocuk portakal yer.
    (Balkonumdan görürüm onu)
    Orakçı ekin biçer.
    (Balkonumdan duyarım onu)
    Ölürsem açık bırakın balkonu!
    
    Federico García Lorca
    (Çeviri: A. Kadir-Afşar Timuçin)

    TARTIŞILAN ANIT

    İkiye bölünen ülkenin simgesi: ‘Şehitler Vadisi’

    Düşenlerin Vadisi Kelime anlamıyla “Düşenlerin Vadisi” Franco’nun içsavaşta ölen yandaşları için gerçekleştirdiği büyük projeydi. 2009’da kapatılan anıt, 2011’de yeniden açıldı.

    Madrid yakınındaki El Valle de los Caídos, ikiye bölünen İspanya’nın en önemli simgesi olarak yaşıyor. General Franco, 1940’ta bu projeyi “Haçlı seferi”nde ölenlerin gömüleceği bir anıt olarak hayal ediyordu. 1940’da başlanan dev kilise-mezarın yapımında Cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Pek çok Cumhuriyetçi, mahkumi­yet süresi azaltılacağından gönüllü oldu. Buraya ülkenin çeşitli yerlerindeki mezarlar­dan çıkarılanlar (30 bini aşkın) gömüldü. Bakımı Benedikten tarikatına bırakılan anıt 1 Nisan 1959’da açıldı. Kilisede buraya gömülenlerin kimliği “Tanrı ve İspanya uğruna öldüler 1936-1939” yazısıyla açıkça belirtiliyordu. Zamanla anıta daha kucak­layıcı bir rol atfedildi; buraya Cumhuriyetçi ölüler de taşındı. Ancak Cumhuriyetçilerin siyasi mirasçıları burasını benimse­medi ve gömülenlerin göster­melik olduğunu öne sürdü. General Franco’nun kendisi de öldüğünde buraya defnedildi. Valle de los Caídos, her yıl sağ­cıların gösteriler düzenlemek üzere toplandığı bir hac yerine dönüştü. Tarihî Hafıza Ya­sası, burasının artık siyasi bir rol üstlenemeyece­ğini, dinî bir kurum olarak varlığını sür­düreceğini karara bağladı.

  • Barbarlığa karşı direnişin destanı

    İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyebilecek son büyük devrimin 1937’de İspanya’da yenilgiye uğraması, 20. yüzyıl tarihini de kökten değiştirdi. Cumhuriyetçi hükümetin ve SSCB güdümündeki sol hareketin sosyal devrimi ezmesiyle, Franco liderliğindeki askerler ve faşist hareket ülkeye hâkim oldu. Şerefli bir mağlubiyetin hazin ve dramatik hikayesi…

    Seksen yıl önce İspanya’da yalnızca bu ülkenin kade­rini değil 20. yüzyılı bir bütün olarak şekillendirecek en dramatik hadise cereyan ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nın askerî tekniklerinin ve silah­larının denendiği 1936’daki bu tarihî kapışma, siyasi anlamda da bu büyük savaşa gidişi en­gelleyebilecek son şanstı.

    1930’larda İspanya, monar­şi ile yönetilen 24 milyonluk yoksul ve azgelişmiş bir ülkey­di. Katolik kilisesinin toplum üzerindeki nüfuzu neredeyse mutlaktı. 2 milyon okuma-yaz­ma bilmeyenin bulunduğu ül­kede, eğitim ve kültür adeta çökmüştü. Ülkede 5 bin ma­nastır, 80 bin keşiş ve rahibe ve 35 bin rahip bulunmaktaydı. Ruhban sınıfının gücünü anla­mak için, bunun geniş toprak­lara, taşınmazlara, bankalar ve madenlere sahip olduğu da eklenmeli. Ülkenin en büyük toprak sahibi ve kapitalisti ki­liseydi. “Para kesin Katoliktir” diyordu halk.

    Kadın ve erkek Cumhuriyetçi milisler içsavaşın başlangıcında, Temmuz 1936

    Ulusal gelirin yarısı, ihra­catın 2/3’ü tarımdan geliyordu. 6 milyon köylünün 2 milyonu küçük mülk sahibi, 4 milyonu işçiydi. Toprakların üçte ikisi mülk sahiplerinin yüzde ikisi­ne; ülkenin ekilebilir toprakla­rının yarısı 20 bin büyük top­rak sahibine aitti. Ücretlerdeki düşüklükten dolayı, yüzyılın ilk otuz yılında 2.5 milyon İspan­yol ülkelerini terketmek zorun­da kalmıştı. 8 milyon yoksulun ve 2 milyon topraksız köylü­nün varlığı ise sefaletin boyut­larını açıklıyordu.


    Karanlıkta kar yağıyor,
    Sen Madrid kapısındasın.
    Karşında en güzel şeylerimizi
    Ümidi, hasreti, hürriyeti
    Ve çocukları öldüren bir ordu

    Nâzım Hikmet
    “Karanlıkta Kar Yağıyor” şiirinden, 1937

    109 bin ere 15 bin subayın, 100 ere bir generalin düştüğü ordu, teçhizat açısından yeter­siz ve ancak bir içsavaşta kulla­nılabilecek güçteydi. Burjuva­zinin zayıflığından dolayı, ülke­yi fiilen Katolik ruhban sınıfı, subay kastı ve büyük toprak sahipleri yönetmekteydi. Bu yönetici kastın dünya görüşü­nün feodalite ile henüz bağları­nı koparmamış dinsel yobazlık, sömürgecilikten arta kalan bir ırkçılık, milliyetçilik olduğunu söylemek bile gereksiz.

    Tarih hızlanıyor

    Bu geriliğin yanısıra İspan­ya’da, özellikle 1. Dünya Sava­şı’nda İngiliz ve Fransız serma­yesinin önayak olduğu modern sanayi sektörlerinde çalışan, Katalonya, Bask ülkesi, Madrid ve Asturias gibi büyük sana­yi merkezlerinde yoğunlaşmış, güçlü sendikalarda örgütlen­miş bir işçi sınıfı bulunmak­taydı. Ezcümle krala yakın bir generalin sözleriyle İspanya “tıpası patlamak üzere olan bir şişe şampanya” gibiydi.

    Barcelona barikatlarında savaşan asker ve sivil Cumhuriyetçiler…

    İspanya İçsavaşı bir dizi ev­reden geçen çok radikal dönü­şümlerin ürünü olarak belir­di. Çağdaşı Mussolini tarzı bir yönetimle, 10 yıllık kanlı bir rejimden sonra diktatör gene­ral Primo de Rivera, ülkeyi de­rinden sarsan dünya krizi kar­şısında bir çözüm yolu bula­mayınca, Kral XIII. Alfonso’ya istifasını verdi. 1931’de ülkenin tanıdığı göreli olarak ilk de­mokratik seçimden sonra kral tahttan feragat etti ve Cum­huriyet ilan edildi. Yeni ana­yasada “İspanya her sınıftan çalışanların Cumhuriyetidir” deniyordu. Kadın-erkek eşit­liğini ve kadınlara oy hakkını tanıyan anayasa, laik eğitimi, boşanma hakkını ve yalnızca resmî nikahı kabul ediyordu. Ancak toprak meselesi için bir şey söylemiyordu.

    Buenaventura Durruti Dumange (1896-1936) İspanyol anarşizminin ve devriminin efsanevi siması. İçsavaş sırasında faili meçhul cinayete kurban gitti. Barcelona’daki cenazesine 250 bin kişi katıldı. İki önemli biyografisi Türkçeye çevrilmiştir.

    Diktatörlük yıllarında ezi­len halk tabakaları grev ve diğer yollarla hak aramaya baş­lamışlardı. Eski rejimin imti­yazlıları monarşinin devrilme­sinden de ortalıktaki “düzen­sizlik”ten de hoşnutsuzdular. 1934’te aşırı sağ parti CEDA bir takım ayakoyunlarıyla hü­kümete girdi ve 1931’de elde edilen kazanımları geriletme­ye yöneldi. Kısa bir süre için savaş bakanı olan CEDA’nın lideri Gil Robles, ilerde askerî ayaklanmanın iki önemli sima­sı olacak olan Franco’yu genel­kurmay başkanlığına, General Mola’yı da Fas askerî komutan­lığına getirdi ve liberal subay­ları temizledi.

    Durumdan mennun olan toprak sahipleri “Aç mısınız? O halde Cumhuriyeti yiyin!” diye dalga geçiyorlardı. Aşırı sağ durumdan istifade ederek güçleniyordu.

    1933’te Hitler’in iktida­ra gelmesi, 1934 Avusturya ve Fransa’da aşırı sağın yükselişi, benzer bir akıbetle karşı karşı­ya kalmamak için iktidardaki İspanya Sosyalist İşçi Parti­si’nin (PSOE) sol kanadını ha­reketlendirdi.

    Ekim 1934’te CEDA’nın hü­kümete girmesine büyük tep­ki gösterildi ve kitlesel grev­ler başladı. Esas olarak maden bölgesi olan Asturias’da solun çeşitli renklerinden işçiler yö­netimi ele geçirdiler (Asturias Komünü). Ancak ülkenin diğer bölgelerinden ses gelmeyince, birkaç yıl sonra Cumhuriyet’i ezecek olan Franco’nun Fas birlikleri ve İspanyol yaban­cı lejyonu tarafından 15 gün sonra acımasızca bastırıldılar. Bilanço çok ağırdı: 3 bin ölü, 7 bin yaralı ve 40 bin tutuklu! Bu ayaklanma yine de iki yıl son­raki gerçek halk ayaklanması­nın bir provası oldu.

    Aralık 1935’te patlak veren ikinci bir kriz üzerine ülkede tekrar seçime gidildi.

    Şubat 1936 seçimleri için solun başlıca güçleri PSOE, PCE, UGT ve POUM bir Halk Cephesi oluşturdular. Bu cep­he sol cumhuriyetçi ve bur­juva partilerini de içeriyor­du. Buna karşı sağ ve aşırı sağ da kralcıları, CEDA ve Falanj’ı (Falange Española) içeren bir “Ulusal Cephe” kurdu.

    1 milyondan fazla işçi ve köylü üyesi olan en önemli anarşist örgüt CNT seçimle­re katılmadı ama oy vermeme çağrısında da bulunmadı. Bur­juva partilerinin katılımından dolayı Halk Cephesi’nin prog­ramı ne toprağın ne bankala­rın millileştirilmesini içeri­yordu. Sömürgelerin özgürlü­ğü gibi, Katalonya ve Bask’ın özerkliği gibi meseleler de görmezden gelinmişti.

    Kuzey İspanya’da (Huesca), faşistlerin bir makineli tüfek yuvası aksiyon halinde

    16 Şubat seçimlerini Halk Cephesi az bir farkla kazandıy­sa da seçim sisteminden ötürü sandalye dağılımında büyük fark ortaya çıktı. 473 sandalye­lik mecliste Halk Cephesi (99’u PSOE, 87’si Partido Republica­no Radical, 39’u Union Repub­licana, 36’sı Esquerra Repub­licana de Catalunya’dan, 17’si PCE ve biri de de POUM’dan) 286 milletvekili kazandı. Sa­ğın 88’i CEDA’dan olmak üze­re 132 (Falanj 40 bin oy almış ve temsilci çıkaramamıştı), merkezin de 42 sandalyesi bu­lunmaktaydı.

    Seçim sonuçlarından yü­reklenen geniş kitleler, Halk Cephesi’nin ılımlı programının kendi değişim özlemlerine kar­şılık düşmediği kanısındaydılar. Bunun bir göstergesi olarak 1934’ün siyasal mahpuslarına af çıkarılmasını beklemeden, hapishanelere giderek kapıla­rı açtılar. Ücret artışı ve daha iyi çalışma koşulları için grev­ler patlak verdi. Binlerce köylü, büyük toprak sahiplerinin top­raklarını işgal etmeye başladı.

    Andreu Nin (1892-1937) Annesi köylü, babası ayakkabı tamircisi. 1935’te İşçi Köylü Bloku ile birleşerek POUM’u kurdu. 1937 olaylarından sonra siyasi polis tarafından yakalanıp önce Valencia’ya sonra Madrid’e gönderildi. Rus generali Orlov’un emriyle işkenceye uğradı ve öldürüldü. Açılan arşivler, Stalin’in Orlov’a bu emri bizzat verdiğini kanıtladı.

    Ülkenin her yanında ruh­ban sınıfının baskısının sim­gesi olan kilise ve manastırlar basılıp yakılmaya başlandı. Se­çimlerin hemen sonrasında sağ ve aşırı sağ güçler de yeniden örgütlenmeye başladı. Sol mili­tanlar öldürülmeye başlandı.

    Orduda neredeyse açıkça Cumhuriyet’in şiddetle yıkıl­ması için hazırlıklar başladı. Generaller kendilerine siyasal ve maddi destek vermeyi vaa­deden Portekiz diktatörü Sala­zar, Hitler ve Mussolini ile bağ­lantıya geçtiler. Muzaffer bir devrim, sözü edilen ülkelerde ve bütün Avrupa’da olağanüs­tü sonuçlar doğurabilirdi. Bu askerî hazırlıklardan haberdar olan hükümet ise kendini sa­vunmak için bile herhangi bir önlem almadı.

    16 Temmuz’da Fas’taki ge­neral Franco’nun esas olarak Müslüman Faslılardan oluşan birlikleri Cumhuriyet’e başkal­dırdı ve kuzeye doğru yürüyüşe geçti (kendi tabirleriyle “Glo­rioso Movimiento”). Bu işareti alan yarımadanın bütün kış­lalarındaki askerler ertesi gün harekete geçti. Birkaç gün için­de Portekiz sınırındaki Galicia başta olmak üzere batıda ve güneyde önemli mevkiler elde edildi. Hükümet halka herhan­gi bir çağrıda bulunmak yerine, isyancı generallerle müzakere etmenin yolunu aradı ama bir sonuç alamadı. Cesares Quiro­ga hükümeti “yeni bir ayaklan­ma girişimi başarısızlığa uğra­dı” bile diyebildi.

    18 Temmuz’da PSOE lideri Largio Caballero hükümetten işçilerin silahlandırılmasını ta­lep ettiyse de bir öncekinde ol­duğu gibi reddedildi. Hükümet istifa etti. PSOE’nin sağ kana­dından Prieto generallerle bir uzlaşma sağlamak için Marti­nez Barrio’nun hükümeti kur­masını önerdi.

    Toplumsal devrimi bastır­mak için başlatılan askerî dar­be, tarihin tanık olduğu en bü­yük halk seferberliğini tetikle­di. İnsanlar sokaklara döküldü. UGT ve CNT genel grev çağrısı yaptı. Yeni hükümet ilan edilir edilmez, işçiler silah talep et­mek üzere sokağa çıktılar. İşçi grupları silah depolarını ele geçirerek silahlandılar ve kış­laları kuşatarak darbeci asker­leri etkisiz hale getirdiler. Dar­be başarısız olmuştu. Ülkenin büyük bir kısmında, özellikle başlıca sanayi kentlerinde as­kerler yenildi. İspanya cumhu­riyetçiler kısmında 14 milyon, ayaklanmacılar kısmında 10.5 milyon insan olarak bölünmüş durumdaydı.

    İçsavaşın sembollerinden biri de, Cumhuriyet saflarında yer alan Uluslararası Tugay’dı. İngiliz gönüllüler, 1937.

    Madrid’de kışlalar harekete geçmeden emekçiler sokakla­ra çıktılar ve kenti denetimleri altına aldılar. Barselona’da as­kerlerin yenilgisi çok ağır oldu. Ülkenin ikinci büyük kenti si­lahlı işçilerin eline geçmişti.

    İsyancı silahlı kuvvetler­le, silahlanmış halk arasında hükümet buharlaştı. Gelenek­sel kurumlar şeklen duruyordu ama, onların yerini işçi ve köy­lü komiteleri almıştı. Bu komi­teler Franco ve diğer ayakla­nan generallerin birliklerinin karşısına çıkacak olan milisle­ri oluşturmaya başladılar. Her örgütün kendi milisi vardı. 100 bin milis (%50 CNT, % 30 UGT, %10 PC, %5 POUM), 200 de su­bay bulunuyordu. Bu birlikler­de asker selamı yoktu, subay­lar milisler tarafından seçili­yordu ve askerî operasyonlar herkes tarafından tartışılıyor, karara bağlanıyordu. Kadınlar da milislerde önemli görevler ediniyorlardı (İspanyol Devri­mine kadınların katılımı o güne kadar görülen bütün olaylarda­kinden kat be kat fazlaydı).

    Komiteler işçilerin üretimi yönettikleri işyerlerinde (kısa zamanda Katalonya’daki işlet­melerin %70’inde özyönetim olacaktı) denetimi sağlıyorlar, kamu hizmetlerini sürdürü­yorlar ve adalet hizmeti veri­yorlardı. İşsizlik ve yoksulluğa karşı radikal eşitlikçi önlemler alınıyordu. Barselona’da bütün dilenciler sendikal örgütlen­melerde işe alındılar, her yerde kooperatifler kuruldu.

    Francisco Largo Caballero (1869-1946) Mermer işçisi. Yeni Cumhuriyet’in Çalışma Bakanı. 1936’da Başbakan ve Savaş Bakanı. Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra gittiği Fransa’da Nazi işgalinde tutuklanıp toplama kampına gönderildi. Kızıl Ordu tarafından kurtarıldı, Paris’te sürgünde öldü. Naaşı 1978’de 500 bin kişinin katıldığı bir törenle Madrid’e nakledildi.

    Kırsal kesimde yerel komi­teler büyük toprak sahipleri­nin topraklarını gerçek bir ta­rım reformuyla dağıtıyorlardı. Gündelik hayatta da köklü bir değişme oluyor, özellikle anar­şist kadınların öncülüğünde feminizm gelişiyordu. Madrid, Asturias, Valensiya, Aragon ve Katalonya’da bu köklü dönü­şüm diğer bölgelerden daha derindi. Komiteler esas olarak sosyalist, anarşist ve POUM sendikacıları ve örgütsüz işçi­ler tarafından oluşturuluyordu.

    1936 Temmuz’undan Ey­lül’e devlet kurumları ve bur­juvazi zayıflayıp istikrarsızla­şırken, o zamana kadar sömü­rülen sınıflar güçlenmiş, fiili iktidarı ele almıştı. Yani bir “ikili iktidar” durumu yaşan­maktaydı. Buna mukabil ku­rumsal güçlerin başında gelen polis ve ordu kitlesel olarak fa­şist cenaha geçmişti.

    4 Eylül’de PSOE’nin sol ka­nadından ve UGT yöneticisi Caballero’nun başkanlığında yeni bir Halk Cephesi hüküme­ti kuruldu. Caballero hüküme­ti taban komitelerinin işlevini yavaş yavaş törpüleyerek ve so­nunda bunları iptal ederek ikili yapıya son verdi.

    Yeni hükümeti oluşturan sosyalist, Stalinci komünist ve cumhuriyetçi burjuvalar toplumsal kazanımları parça­lamaya başladılar. Çıkarılan kararnameler ve yasalarla el konulan toprakların, fabrika­ların mülk sahiplerine iadesi­ne girişildi. 26 Eylül’de CNT ve POUM Katalan hükümetine (Generalitat) katıldı. 1 Ekim’de milislerin merkez komitesi da­ğıtıldı. Ocak 1937’de bir PSUC yöneticisi olan Comomera “da­ha az komite, daha çok ekmek” gibisinden bir formül dahi bul­muştu. Sağlık ve ekonomi ba­kanlığı anarşistlere verildi ve bu arada tarihte bir ilk gerçek­leşti: Bir CNT üyesi yani bir anarşist polis şefi oldu!

    Bir yanda faşistlere karşı zaferin elde edilmesi için temel koşul olarak sosyal devrimi sa­vunan CNT ve POUM, öte yan­da devrimi erteleyerek faşizme karşı mücadele etmek isteyen PSOE ve PCE, iki farklı strate­jiyi temsil ediyorlardı. Burjuva­zinin ve Stalincilerin savundu­ğu ikinci tez galebe çalacaktı. Sonuç olarak bu görüş yalnızca devrimci umutları yok etmekle kalmayacak, askerî yenilgiye de yol açacaktı.

    İçsavaşın başından itiba­ren her iki kamp da dış destek aradı. Franco’nun güçleri hızla faşist diktatörlüklerden (Por­tekiz, Almanya ve İtalya) silah ve hatta askerî yardım aldılarsa da Cumhuriyetçiler Batılı de­mokrasiler tarafından herhan­gi bir yardım görmediler. Ey­lül’de Avrupa’nın 25 ülkesi bir “müdahale etmeme” antlaşma­sı imzalayarak savaşta iki tara­fa hiçbir yardım yapılmaması­nı karara bağladı.

    17 yaşındaki komünist militan Marina Ginestà içsavaş sırasında Barcelona’da. Ginestà savaştan sağ çıkmış, uzun yıllar yaşamış ve yetmiş sene sonra kendi fotoğrafıyla poz vermişti.

    Aslında Avrupa ülkeleri İs­panya’da muzaffer bir sosyalist devrimden çekiniyorlardı. Böy­lesi bir devrimin başta Fransa olmak üzere komşular üzerin­de doğrudan etkisi olabilirdi.

    Faşist ülkeler de bu anlaş­mayı imzalamakla birlikte, mil­liyetçilere yardımdan kaçın­madılar. Antifaşist İspanya’ya yalnızca iki devlet yardım etti: Kısıtlı imkanlarla Meksika ve SSCB. Ancak SSCB’ninki pek karşılıksız sayılmazdı. Ekim 1936’da sağlanan silahlar, İs­panya bankasının altın rezerv­lerinin tamamına karşılık ola­rak gönderilmişti! Üstelik bu bir şartlı yardımdı: bütün dev­rimci yönelimlere bir son veril­meliydi! Stalin’in kendisi de İs­panya’da devrim istemiyordu!

    Stalin, merkezi hükümet başkanı Largo Caballéro’ya “Özel mülkiyeti korumak ge­rekir!” diye yazıyordu. Alman­ya’nın yükselişine karşı, Batı­lı demokrasilerin dostluğunu kazanmak istiyordu. Stalinci politikaların yürütülmesinde­ki en önemli araç PCE’ydi. Sa­vaşın başlangıcında çok zayıf olan bu parti, kendisine askerî güç ve prestij kazandıracak olan Sovyet yardımı geldikçe nüfuz kazanacaktı. Zira Rus silahları yalnızca Stalin’in po­litikasına uygun davrananlara veriliyordu. PCE, Sovyet yardı­mı ve politik tutumu sayesinde iktidarda önemli mevkiler elde ediyor ve buradaki gücünü de kendi dışındaki solu bastırmak için kullanıyordu.

    Dolores Ibárruri Gómez (1895-1989) ‘Passionaria’ adıyla ünlendi. 1920’den itibaren Komünist Partisi’nin oluşumuna katıldı. 1936’da milletvekili seçildi. İçsavaşta ‘No pasaran!’ sloganıyla ünlendi. İçsavaş bitiminde SSCB’ye gitti. Franco’nun ölümünden sonra 1975’te İspanya’ya döndü. 1977’de milletvekili seçildi. Katolikliğe döndükten sonra 93 yaşında vefat etti.

    Temmuz 36’dan Mayıs 37’ye bir yanda halkın milisler­le, komitelerle kendiliğinden oluşturduğu iktidarla; neredey­se tamamen yıkılmış olan, an­cak yavaş yavaş Halk Cephesi tarafından yeniden inşa edilen devlet aygıtı birarada yaşaması mümkün olmayan iki güç ola­rak belirmişti. Bu noktada güç ilişkileri değişmeye başladı.

    17 Mayıs’ta Negrin hükü­meti kuruldu. 16 Haziran’da POUM’un bütün yöneticile­ri Moskova mahkemelerine paralel bir biçimde “ihanet ve casusluk” ithamıyla tutuklan­dı, Andreu Nin işkenceyle öl­dürüldü.

    Temmuz 36’da başlayan devrimci süreç, Ekim 1936 ile Mayıs 1937 döneminde ke­sin olarak sonlandırıldı. Ekim 36’da Cumhuriyetçi kanadın kurduğu düzenli ordu, Mayıs 1937’de polis teşkilatı ile bir­likte tamamen Stalincilerin kontrolüne geçti. Geriye 1937 başlarında gençlik örgütle­ri birleşen POUM ve CNT’nin tasfiyesi kalıyordu.

    Temmuz 1936’dan beri anarşist işçilerin elinde bu­lunan Barselona’daki telefon merkezine saldırı, provokasyon sürecini başlattı. İşçiler ayak­landı, anarşist ve POUM’cu mi­lislerle sokak savaşı patlak ver­di. Hükümet sarayı barikatlar­la çevrildi. Anarşist bakanlar, merkezî hükümetin taşındığı Valencia’dan gelerek işçileri si­lahlarını teslim etmeye çağırdı ama işçiler bunu reddetti. 5 bin kişilik ulusal muhafız Barcelo­na’ya doğru yola çıkıp, komite­leri dağıtarak, milisleri silah­sızlandırarak ve hatta hapsedip öldürerek şehre vardı. 7 Ma­yıs’ta barikatlar çözüldü.

    George Orwell’ın anıların­dan oluşan Katalonya’ya Selam kitabında anlattığı ve Ken Loa­ch’ın Ülke ve Özgürlük filmin­de sahnelediği bu olay, içsava­şın en dramatik dönüm nokta­sını oluşturur.

    Franco’nun zafer anı Madrid’in düşmesinden sonra İspanya’da Cumhuriyet rejimi yıkıldı (Mart, 1939). Franco Madrid’de muzaffer askerleri selamlıyor.

    1937 yazı, bir “iç hesaplaş­ma” adı altında kanlı bir teröre sahne olacaktır. GPU’nun da aktif olarak katıldığı Troçkist­ler, POUM’cular, sol sosyalist­ler ve anarşistler, hükümet ta­rafından “temizlenirler”.

    Devrim, Franco tarafın­dan değil, bizzat Cumhuriyet­çiler tarafından çökertilmiştir. Hükümet, uluslararası tugayın savaşçılarını geri çeker. Ancak bu, İtalyanların Mart 1938’de 1200 kişinin ölümüne neden olan Barcelona bombardıma­nını engellemez. Şehir 25 Ocak 1939’da Franco birliklerince savaşmadan ele geçirilir. 27 Mart’ta Madrid’e giren Franco yanlıları, 31 Mart’ta bütün ül­keyi kesin olarak ele geçirirler.

    İtalya ve Almanya’dan son­ra İspanya da faşizme teslim olmuştur ve artık 2. Dünya Sa­vaşı’nı kimse engelleyemeye­cektir.

    KRONOLOJİ

    Cumhuriyet, devrim ve karşı devrim

    1930
    Ocak: Diktatör Primo de Rivera’nın istifası.

    1931
    Nisan: Cumhuriyet’in ilanı.
    Haziran: Solun çoğunluğu kazandığı kurucu meclis seçimi.
    Aralık: Katalonya’ya özerklik statüsünün onaylanması.

    1932
    Ağustos: General Sanjurjo’nun başarısız darbesi.

    1933
    Ocak: Almanya’da Hitler iktidarı.
    Eylül: Oğul Rivera’nın Falanj teşkilatını kurması.
    Kasım: Merkez sağın seçim zaferi.

    1934
    Ocak: Alejandro Lerroux hükümeti.
    Ekim: Asturias Komünü ve hareketin kanlı şekilde bastırılması. Katalonya’nın özerkliğinin kaldırılması.

    1935
    Eylül: POUM’un kuruluşu.
    Aralık: Cumhuriyetçilerle PSOE’nin ittifakı; Caballero’nun istifası.

    1936
    Şubat: Halk Cephesi’nin seçim zaferi.
    Temmuz: Askerlerin ayaklanması ve PSUC’un kuruluşu.
    Ekim: Cumhuriyetçi düzenli ordunun kuruluşu. Rus silah ve danışmanlarının gelişi.
    Kasım: Uluslarası Tugay’ın Madrid’e varışı.
    Ekim: Madrid muharebesi
    Aralık: POUM’un hükümetten atılması.

    1937
    Şubat: Malaga’nın düşüşü.
    Mart: İtalyan birliklerine karşı Cumhuriyetçilerin Guadalajara zaferi.
    Nisan: Alman hava kuvvetlerinin Guernica’yı bombalaması.
    Haziran: Bilbao’nun ve Bask ülkesinin düşüşü. POUM’un yasadışı ilan edilmesi
    Eylül: Bask ordusunun teslim oluşu.
    Ekim: Vatikan’ın yeni faşist rejimi resmen tanıması.
    Aralık: Teruel muharebesinin başlaması ve Cumhuriyetçilerin başarısı.

    1938
    Şubat: Teruel’in düşüşü ve Franco’cuların zaferi.
    Temmuz: Ebre’de Cumhuriyetçilerin son büyük saldırısı.
    Kasım: Ebre’de ricat. Uluslararası Tugay’ın ülkeyi terketmesi.

    1939
    Ocak: Faşist birliklerin Barcelona’ya girmesi.
    Şubat: Katalonya’nın düşüşü. İngiltere ve Fransa’nın Franco hükümetini tanıması.
    Mart: Madrid’in işgali ve Cumhuriyet’in sonu.
    Nisan: ABD’nin yeni rejimi tanıması.
    Ağustos: Nazi Almanyası ile SSCB arasında antlaşma

    İÇSAVAŞIN PARTİ VE ÖRGÜTLERİ: DAĞINIK SOLUN KARŞISINDA BİRLEŞİK SAĞ

    PSOE: (Partido Socialista Obrero Español-İspanya Sosyalist İşçi Partisi) 1879’da kuruldu. Sağ cumhuriyetçi (Prieto ve Besterio) ve tabanının çok geniş kesimlerinin radikalleşmesini yönlendirmeye çalışan bir sol (Largo Caballero) arasında parçalanmıştı. 1936’dan içsavaşın sonuna kadar iktidarda kaldı.

    CNT: (Confederación Nacional del Trabajo- Ulusal Emek Konfederasyonu) İşçi hareketinde çoğunluk olan, tarihî anarko-sendikalist merkez. 1936’daki kongresinde, İspanya’da acilen bir liberter komünist rejimin kuruluşunu talep etti.

    UGT: (Union General de Trabajadores-Genel Emekçiler Birliği) Sosyalist Parti’nin etkisindeki ikinci büyük işçi konfederasyonu. 1879’da kuruldu.

    JSU: (Birleşik Sosyalist Gençlik) Sosyalist Gençlik ile Komünist Gençlik’in birleşmesi sonucu 1936’da kuruldu.

    POUM: (Partido Obrero de Unificaciòn Marxista-Marksist Birleşik İşçi Partisi) PCE’den ayrılan Joaquin Maurin yönetimindeki İşçi ve Köylü Bloku (BOC) ve Andres (Andreu) Nin önderliğindeki İspanyol Komünist Sol (Izquierda Comunista Espanõla) gruplarının Asturias ayaklanmasından sonra birleşmesiyle 1935’de kurulan komünist parti.

    FAI: (Federación anarchista iberica-İberya Anarşist Federasyonu) Portekizli anarşistlerle işbirliği içinde militan anarşist grupların 1927’de kurduğu federasyon. CNT denetimi altındaydı. Sağ kanatta Garcia Olivier, sol kanatta Buenaventura Durutti tarafından yönetiliyordu.

    PSUC: (Partido Socialista Unificado de Catalunya-Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi) Sosyal demokratlar, sosyalistler, milliyetçiler ve komünist partisinin Katalonya seksiyonunun oluşturduğu parti.

    Falange: (Falanj) Özellikle İtalyan modeline göre José Primo de Rivera tarafından kurulan faşist örgüt.

    Brigadas Internacionales (Uluslararası Tugaylar): Cumhuriyeti savunmak için İspanya’ya gelen anti-faşist militanların oluşturduğu askerî birlikler. Toplam olarak 40 bin gönüllüyü topluyordu (10-15 bin Fransız; 5 bin Alman ve Avusturyalı; 3350 İtalyan, 2800 Amerikalı; 2 bin Britanyalı; biner Kanadalı, Belçikalı, Yugoslav, Macar ve İskandinavyalı ve değişik milliyetlerden 5 bin kişi).

    CEDA: (Confederación Española de Derechas Autónomas) İspanyol Özerk Sağcılar Konfederasyonu) Cumhuriyet karşıtı ve anti-demokratik muhafazakar oluşum. Gençlik örgütü 1936’da tümüyle Falanj’a katıldı.