Etiket: sayı:26

  • Kuran ile ezanın, matbaa ve gramofonla buluşması günahtı

    Osmanlılara matbaa erken geldi ama Yahudi, Ermeni ve Rumlar kendi dillerinde kitap basabilirken Müslümanlar 280 yıl matbaadan uzak bırakıldı. 400 yıl Kur’an basımına fetva verilmeyince Bakanlar Kurulu kararıyla basılabildi. Gramofon ise 1887’deki icadından hemen sonra İstanbul’da yaygınlaşmış, ama “Kuran plakları”nın caiz sayılması için 1927’yi beklemek gerekmişti. Ulemanın teknolojiye karşı umutsuz mücadelesi…

    Günümüzde “Kuran’ın matbaada basılması caiz değildir, hattatla­rın eliyle yazılmalıdır” diyen aklı başında bir din adamı çı­kabilir mi? Bugün için müm­kün görülmeyen bu önerme, Osmanlı döneminde 400 kü­sur yıl geçerli oldu.

    Matbaa, Osmanlı Devle­ti’ne Gutenberg’in 1447 yılın­daki icadından kısa bir süre sonra geldi. Rum, Ermeni ve Yahudiler açtıkları matbaa­larda kendi dillerinde çeşitli kitaplar bastılar. 280 yıl mat­baanın nimetlerinden yarar­lanamayan Müslüman toplu­munun, Arap harfleri ile kitap basmasına yönelik fetva ancak 1727 yılında verilebildi. O ta­rihte de ancak dinî olmayan ki­tapların basılması şartıyla izin alınabilmişti. İslâm’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, 1874’e kadar fetva çıkmadığı için İs­tanbul’da basılamadı. İzinsiz basılan Kuran’lar toplatıldı. Buna rağmen Kazan Müslü­manları fetvayı beklemeden 1801’de Kuran’ı basmışlar­dı. Ardından Hindistan, Mısır Müslümanları da matbu Ku­ran’lara sahip oldular. İstan­bul’da ulema hâlâ fetva vermi­yordu. Sonunda 1874’te Bakan­lar Kurulu kararıyla matbaada basılmasına izin çıktı.

    Gramofon plaklarına Kuran – Ezan gibi dini unsurların doldurulmasını yasaklayan Meclis-i Vükela Mazbatası.

    Matbaanın icadından 427 yıl geçmesine rağmen ule­manın Kuran basımına fetva vermemesinin sebebi, harfler kâğıda baskı yoluyla aktarılır­ken kitaba saygısızlık yapıl­dığı zannı idi. Sürekli dillen­dirilen sosyal ve ekonomik gerekçeler ile konuyu tevil etmek mümkün olsa da ger­çekçi değil. Cevdet Paşa Te­zakir’inde bu durumu “yazma Kuran’lar ciltlenirken menge­neye sıkıştırılıp muşta ile dö­vülmesi caiz görülürdü ama baskı makinesindeki işleme hürmetsizlik gözüyle bakılır­dı” diye anlatır. Teferruat ile meşgul olup asıl olan yararın gözden kaçırılması bu basi­retsizlik yüzünden olmuştur.

    Ulemanın böylesine cahil­ce ayak diremesinin önü alın­mışken, o yıllarda ortaya çıkan bir icat yüzünden aynı basiret­sizlik yeniden gündeme gel­di. Edison’un 1877’de fonog­rafı, Emil Berliner’in 1887’de gramofonu icadıyla, bu aletler Osmanlı toplumunda da hız­la yayıldı. “Konuşan makine” diye adlandırılan bu cihazlar, toplumun olağanüstü düzeyde ilgisini çekti. İstanbul’a 1885- 1890 arasında geldiği tahmin edilen fonografların “kovan” adı verilen plaklarına doldu­rulan şarkı, türkü, gazel, nutuk çeşitleri ücret karşılığı merak­lı kitlelere dinletiliyordu.

    Lyrophon Record şirketinin plak kataloğunda da dini içerikli plaklar bulunmaktadır.

    Osmanlı meyhane ve kah­vehaneleri, günümüzdeki meslektaşlarının şifreli yayın kanallarına kayıtsız kalama­dıkları gibi, gramofona da ka­yıtsız kalamadılar. Müşteri çekmek için iyi bir yöntem ol­duğu tespit edildi. Her kahve ve meyhanenin belli bir müzik tarzı oluştu. Gramofon ve fo­nograf şirketleri pazar araştır­malarında Kuran, ilahi, kaside okunmuş plak ve kovanların da satışlarının yüksek olaca­ğını hesaplamışlardı. Bunların da piyasaya girmesi ile muta­assıp kitle, dinî içerikli plakla­rın kahvehane, meyhane gibi süfli yerlerde çalınmasından İslâm’ın hakarete uğrayacağı endişesine kapıldılar.

    Toplumdaki ilgiye para­lel olarak yayımlanan ilk kitap, 1886-87’de Ahmet Rasim Bey tarafından Fransızcadan çev­rilen ve çeşitli eklerle zengin­leştirilen bir kitaptı: Bedayi-i Keşfiyat ve İhtiraat-ı Beşeriye­den Fonograf. Kasım 1889’da Ali Mazhar Bey eğlenceli bir üslupla Fonograf risalesini yazdı. Sultan II. Abdülhamid de, devrindeki yeniliklere ga­yet meraklıydı. The Illustrated London News gazetesinin 14 Temmuz 1888 tarihli sayısında fonograf ve Edison’a dair çıkan haberin Rusya’da yayınlanan metni, saray mütercimi Ahmed Nermi Efendi tarafın­dan çevrilerek 2 Eylül 1888’de Sultan Abdülhamid’e sunuldu. Bu tarihlerde Sultan Abdülha­mid için fonograf siparişi var mıdır tespit edemedik ama, 1895’te Amerika’ya gramofon sipariş edildiğini biliyoruz.

    Ne var ki bu tarihlerde gra­mofunun Osmanlı Devleti’nde üretimine izin verilmediğini de bir Meclis-i Vükela (Bakan­lar Kurulu) kararından anlı­yoruz. 1894 yılında Telgraf ve Posta Nezareti Fen Müşaviri Raif Bey, Mercan’da kurduğu elektrik fabrikasına ithal ettiği bazı cihazlar için gümrük ver­gisinden muafiyet talebinde bulunur. Meclis-i Vükela’dan, “telefon ve fonograf gibi yasak olan şeylerin üretilmeyeceği hakkında alınacak temi­nattan sonra duruma bakıla­cağı” kararı çıkar [MV. 82/4].

    Fonograf Edison’un fonografı Kristal Saray’da düzenlenen Handel Festivali’ndeki baskı atölyesinde kullanılırken. Bu gazetedeki Edison ve fonograf hakkındaki yazı 2. Abdülhamid için tercüme edilmiştir.

    Kısa bir müddet sonra ya­sak kalkar ve Osmanlı kentle­rinde gramofon ve plak mağa­zaları birbiri ardına boy gös­termeye, gazete ve dergilerde reklamlar yayımlanmaya baş­lar. Tabii ilgi ve plak çeşitlili­ğinin artması, Abdülhamid’in kontrolü elden kaçırmak iste­meyen yönetim tarzını tehdit edebilecek içeriklere de yol açabilirdi. Nitekim uygunsuz bulunduğu belirtilen bazı nu­tuk, taklit ve gülünç monolog­ların, saray açısından endişe yarattığı görülmektedir. Üste­lik bazı yabancılar da ellerinde fonograflarla Anadolu’da gez­meye başlamışlardır. Bunla­rın gerçek amacı hakkında her zaman kuşkulu olan devlet, takibi elden bırakmaz. 1899’da Bulgaristanlı Dimitri Popof fonograf dinleterek gezerken Antep’te tutuklanmış ve Ma­raş’a gönderilerek hapsedil­miştir. Bulgaristan’ın İstan­bul’daki kapı kethüdalığının talebi üzerine serbest bırakılır [DH.MKT. 2267/96].

    Osmanlı mahalle düzenin­de sosyalleşme eğilimlerinin gereği olarak camilerin yakı­nında kahvehaneler bulunur­du. Gramofonun yaygınlaşma­sından sonra kahve cemaati ile cami cemaati sıklıkla karşı kar­şıya gelir oldu. Cami cemaati adına yapılan şikâyetlerde gra­mofonun sesinden rahatsızlık belirtilir, bazen de asılsız iddia­lar ile zaptiye meşgul edilirdi.

    2. Abdülhamid Kuran ve Ezan doldurulan plakların İslamiyete saygısızlık olduğunu belirtip yasaklanmaları için düzenleme yapılmasını emrediyor.

    1907’de Galata’da Sultan Bayezid Camii yanında bulu­nan Hüseyin’in kahvehanesiyle Perukâr (Berber) Kiryako’nun dükkânlarında çalgı çalınıp eğlence düzenlendiğinden ce­maatin şikâyetçi olduğu iddia edilir. Durumu tahkik eden Be­yoğlu Mutasarrıflığı bahsedilen yerlerde çalgı çalınıp eğlence düzenlenmediğini, sadece gra­mofon çalındığını, namazlar­dan yarım saat önce saygı gere­ği gramofon çalınmasına mola verildiğini, cemaatin şikâyet edeceği bir durum olmadığını bizzat cami imamının ifadele­riyle Zaptiye Nezareti’ne bildi­rir [ZB 73/12].

    Medrese talebeleri de gra­mofon karşıtı cephede yer alırlar. 1907’de Vezneciler’de Kuyucu Murad Paşa Medre­sesi öğrencileri, karşıların­daki Camcı Ali Camii yanın­da bulunan kahvehanede gece gündüz çalınan gramofondan rahatsız olduklarını Şeyhü­lislamlığa bildirirler. Ders ça­lışmalarına engel olduğu gibi medresede bulunan ve henüz iyiyi kötüyü ayırmaya kudreti olmayan yeni öğrencilerin ah­lakına kötü tesir edeceği iddi­asındadırlar [ZB. 42/3].

    Bu tartışmaların silahla yaralamaya kadar varanına da rastlanır. 1. Dünya Savaşı’nın henüz başlarında, Kırklareli’n­de Kalkandelen muhacirlerin­den kahveci Sabri, yatsı ezanı okunduğu sırada kahvesinde gramofon çalınmasını engelle­yen Polis Komiseri Eyüp Efen­di’yi taşıdığı Karadağ taklidi revolver ile ağır şekilde yara­lar. Gramofon yüzünden çıkan tartışmada silahla yaralama­nın belki de ilk örneği bu olay­dır [DH.EUM.EMN. 71/8].

    Muallim Mecmuası’nda gramofon reklamı “İzmir’de Frenk Mahallesinde bulunan Pol Blumberg mağazasında halis Amerika’nın gramofonları, Melek ve Köpek markalı olanlar pek güzel ses çıkarır” ibareli reklam metni.

    Toplum düzeninde dikka­ti çekici bir hareketliliğe se­bep olan gramofonlara yönelik bireysel ihbarlar bu zamanda giderek artar. Bilhassa dinî içe­rikli plakların meyhane, kah­vehane gibi yerlerde çalınma­sı ihtimali sıklıkla dile geti­rilir. Enderunlu Kulçalı Aziz, Gramofona Reddiye risalesini kaleme alır. Bunların ortak gö­rüşü gramofonun aslında eğ­lence için icat edildiği, bir eğ­lence aracında da dinî içerikli plakların çalınmasının günah olduğu doğrultusundadır. Kah­ve, meyhane gibi yerlerde “Ku­ran plakları” çalındığına dair hiç kayda rastlamıyoruz ama, camide gramofon çalındı ihba­rıyla ortaya çıkan bir gerçeğe çok şaşırıyoruz; 1911’de İngiliz idaresi altındaki Kıbrıs’ın Tuz­la kasabasında ahaliden bazıla­rı “camide gramofon çaldılar” diye galeyana gelip müftülüğe şikâyet ederler. İnceleme sonu­cu görülür ki, birkaç kişi “kah­vede Kuran dinlemek günah olur” düşüncesiyle kahvenin gramofonunu camiye getirmiş­ler ve “Kuran plakları”nı orada dinlemişler. Bu saygılı tavırla­rına rağmen Kıbrıs Müftüsü Ziyaeddin Efendi, gramofon­dan Kuran dinlemenin caiz ol­madığına dair fetva vermiştir.

    Muhbirlerin giderek ar­tan ihbarlarıyla en sonunda durum Sultan Abdülhamid’e aksettirilmiş, o da duruma el koymuştur. Kuran gibi mukad­desatın korunması gereken en önemli unsurun plaklara kay­dedilmesinden duyduğu üzün­tüyü Sadarete gönderdiği tez­kire-i hususiye ile bildirerek hükümetin bu gibi uygunsuz işleri yasaklayacak düzenle­meleri yapmasını ister. Ba­kanlar Kurulu hemen toplanır ve düzenledikleri mazbatada gerekçelerini sıralarlar. Şeyh Said el-Minalavi namında bi­ri tarafından Mısır’da doldu­rulmuş gramofon plakların­da, Taha ve İbrahim sureleri­nin okunduğu görülmüştür. Bu eylem her Müslümana farz-ı ayn olan Kuran’a hürmet ka­idesiyle uygun düşmemekte­dir. Böylelikle Kuran doldurul­muş plakların satılmamasına, hiçbir yerde çalınmamasına, satıldığı görülürse müsadere edilerek satıcıların cezalandı­rılmasına, Dâhiliye Nezareti tarafından daha önce Zaptiye Nezareti, Şehremaneti ve Rü­sumat Emaneti’ne bu konuda gönderilen tebligatın tekidine, Kahire veya bir başka yerde üretim ve kullanılmasının ya­saklanmasına dair Mısır Hi­divliği’ne tavsiyede bulunul­masına karar verilir.

    Makbul Muhbir vatandaş mektubu
    Düyun-ı Umumiye memurlarından Mehmed Osman üst perdeden bir edayla gramofon hakkında kendine göre uygunsuz bulduğu hususları ihbar ediyor. Önceki sayfada resmi olan kataloğu mektubuna eklemiştir. Bu ihbar ciddiye alınarak mağazalardaki denetimler sıklaştırılmıştır.

    Sadrazam Mehmed Ferid, Şeyhülislam Cemaleddin, Ad­liye Nazırı Abdurrahman Nu­reddin ve diğer kabine üyeleri­nin imzalarıyla 13 Haziran’da alınan bu karar, aynı gün pa­dişaha sunulmuş ve ertesi gü­nü 14 Haziran 1906’da iradesi çıkarak kanunlaşmıştır [İ.DH. 1446/2]. Aslında bu kanundan önce de yasaklama en azından bazı bölgelerde yürürlüktey­di. 1904’te Bingazi’de Saat­çi Hüseyin namına İtalya’dan gelen gramofon plaklarının birinde ezan diğerinde Sudan lisanı üzere kelime-i tevhid bulunduğu tespit edildiğinde, bu plakların kullanılamayacak derecede sildirildikten sonra sahibine iade edilmesi emre­dilmişti [DH.MKT. 859/37].

    İradenin çıkmasından bir ay sonra kartpostal ebadındaki beyaz kâğıtlara da ses kayde­dildiği, postanelerde bunların mahiyeti anlaşılamayıp boş kâ­ğıt zannedildiğinden her türlü muhaberatta kullanılabilece­ği ihbar edilince, “sonorin” ve­ya “fonopostal” adı verilen bu kartlar da yasaklanır. Gramo­fon plaklarına ulemanın muha­lefeti, “mukaddesat” öne çıka­rılarak denetim altına alınması talebi, Sultan Abdülhamid’in güvenlik kaygılarıyla arttırmak istediği denetimi rahatça yap­masına vesile olmuştur. Böyle­likle ithal edilen plaklar güm­rüklerde daha titizlikle incele­nir, dükkân ve mağazalar daha sık tahkikata konu olur.

    Meşrutiyet’in yeniden ila­nından sonraki yılların ser­bestlik ortamında gramofon piyasasında bir patlama yaşa­nır. Her çeşit müzik yanında “Kuran plakları” da yeniden boy gösterir. Ne var ki Abdül­hamid saltanatta olmasa da iradesi/kanunu halen yürür­lüktedir ve o doğrultuda ya­saklama, plak toplatma tüm hızıyla devam eder.

    Bu arada gramofon üze­rindeki spekülatif ve geçimsiz politikalarımız sürerken ilginç bir gelişme yaşanır. Batı dün­yası gramofonu bilimsel çalış­malarda kullanmaya başla­mıştır ama, biz bunun farkına varamadan konunun sadece asayiş ve vergi meselesi tara­fından bakarız. Aralık 1908’de Avusturya-Macaristan Devleti tebaasından Jul Sebat, Os­manlı Devleti’nde bulunan Ya­hudilerin lisanı ile İspanyolca arasındaki farkı tetkik mak­sadıyla Musevilerin bulundu­ğu şehirlere seyahat izni alır. Dönüşünde yine beraberinde götürmek şartıyla üç sandık gramofon, levha ve diğer mal­zemelerinden gümrük vergisi alınmaması Avusturya-Maca­ristan Büyükelçiliği tarafın­dan talep edilmiş bu talep uy­gun görülerek araştırmacının beraberindeki malzemenin gümrük vergisinden muafiye­ti karara bağlanmıştır [BEO 3459/259357].

    “Ezan plakları” Sultan Selim Camii Baş İmamı Hafız Sadettin [Kaynak] Efendi’nin okuduğu dua ve ezan plakları.

    Matbaada Kuran ba­sılmasına dört asır bo­yunca fetva vermediği halde, sonunda em­rivakiyi kabul etmek zorunda kalan ulema, gramo­fonda bu kadar katı davranamadı. Cumhu­riyet devrinin başlaması da bunda etkili oldu tabii.

    1927’de Diyanet İşleri Mü­şavere azasından Seyyid Taha, yayınladığı risale ile “gramo­fonda Kuran dinlemek caiz­dir” dedi. Aynı tarihte Ahmed Hamdi Akseki de ne caiz ne günah diyebildiği bir risale yazmıştı ama onu yayınlama­dı. Bu risale ilk defa ölümün­den sonra 1951’de Sebilürreşad dergisinde yayınlanacaktır. Bu tartışmaların sürdüğü Osman­lı yıllarında radyo ve televiz­yonun hayali bile söz konusu değildi. Cumhuriyet sonrasın­da televizyon radyo tekelinin kalktığı yakın zamanlara ka­dar mutaassıp ulema gramo­fona verilen fetvaların aynıyla, radyo ve televizyondan Kuran yayını yapılmasını günah bu­luyordu. Hatta mikrofondan okunan ezan dahi tartışmalara sebep olmuştur.

    Bir reklamdan gramofonun özellikleri Kutusu 39 cm. en ve boyunda, 22 cm. yüksekliğinde, muhtelif renkte, cephesinde maden bir Art Nouveau süslenmiş, içinde nikelli ve kapalı bir adet zembereği olup üstten açılır. Kolu nikelli ve kırmadır. Diyaframı “Ekisposyon” cinsinden yüksek seslidir. Borusu çeşitli renk ve sistemdedir.

    Özel yayıncılığın başlama­sı ile ülkemizdeki cemaat, ta­rikat yapıları kendi televizyon ve radyo kanallarını kurdular. Son yıllarda Ramazan ayın­da neredeyse her kanalda iftar ve sahur programları, Kuran mukabeleleri yapılmaktadır. İnternet ortamında tamamen dinî içerikli yüzlerce site mev­cuttur. Bütün bu faaliyetler­den fazlasıyla memnun İslâmi kitleye yüz yıl önceki İslâm önderlerinin yasaklayıcı söz­lerini hatırlatmaya kalkanlar hiç de hoş karşılanmayacaktır. Mecelle’nin meşhur kaidesiyle bitirelim: “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” (Zamanların değiş­mesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz).

    Muhbir memurun mektubu

    Halkın taassup, damarını tahrik ediyorlar amirim!

    “Dahiliye Nezareti’ne

    Sultanhamamı’nda Koz­mos Ticarethanesi’nde satılan gramofon plakları arasında ezan, salât-ı şerife ve mersiye okun­muş olanları tesadüfen gözüme çarptı. Diyanete mugayir şu mü­nasebetsizlik, gayret-i diniyyemi tahrik etmiş ve ticarethaneden satılan plakların kataloğunu almıştım. Onuncu sayfasında Mersiyehan Şevket Bey’in doldurduğu plakların, dinledi­ğim plaklar olduğunu teessürle anladım. Bu plakları doldurtan da Sirkeci Caddesi’nde gramo­fon ticarethanesi sahibi Ahmed Şükrü Bey’dir. Gramofonlar artık kolayca satın alınabildi­ğinden insanların toplandığı adi kahvehane ve meyhaneler ile bunlardan daha münasebetsiz bir takım yerlerde dinlenmekte­dir. Bilhassa ezan ve salât-ı şerife dolu plakların kazara böyle düşük ahlaklı insanların top­landığı yerlerde gramofonlarla çalınması şer’an caiz değildir. Halkın taassup damarını ve galeyanını dahi tahrik edecek hareketlerdendir. Böyle dinî şeylerin plaklara okunma­sının, halkı heyecanlandırıp kızdırmak için bir takım din ve millet düşmanları tarafından yapılmış olması da muhtemel­dir. Saltanat-ı Osmaniye’nin siyaset ve diyanetine uygun olmayan bu gibi plakların her nerede bulunursa müsadere ve imhası ile Avrupa’dan gelecek buna benzer plakların ithalatının yasaklanmasını rica ederim.

    14 Haziran 1328 [27 Haziran 1912]

    Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Memurlarından

    Mehmed Osman”

  • Son kullanma tarihi geçmiş bir dinî kurum

    Son kullanma tarihi geçmiş bir dinî kurum

    Hz. Muhammed’in vefatından 20. yüzyıl başına kadar yaklaşık 1400 yılda, İslâm dünyasından 4 Medine, 14 Emevî (Şam), 37 Abbasî (Bağdat), 17 Endülüs (Kurtuba), 14 Fâtimî (Kahire), 17 Mısır Abbasî (Kahire), 29 Osmanlı (İstanbul) halifesi olmak üzere 132 halife gelip geçmiş. Tarihçi Necdet Sakaoğlu ile tarihî gelişimi içinde, dönüm noktalarıyla halifelik kurumunu, halifeleri konuştuk.

    Halifelik kurumu ne­ye dayanıyor? İlk olarak ne za­man, nasıl ortaya çıktı ve hangi kurallar çerçevesinde düzen­lendi?

    Necdet Sakaoğlu – Önce bir anlam hatırlatması yapalım: Dilimizdeki kalfa sözü, hali­feden Türkçeleşmiştir. Ter­zi kalfası, berber kalfası de­riz. Daha eskiye gidersek eski mekteplerde hocanın kalfası vardı. Sarayda “usta” cariyele­rin yardımcılarına kalfa, resmî dairelerde memur ve kâtip yar­dımcılarına Arapçasıyla halife denirdi. Ünlü tarihçimiz Kâtip Çelebi, Batı dünyasında Hacı Kalfa (Halife) olarak tanınmış­tır. Halife, “yerine geçen, yeri­ne bakan” demektir.

    İslâmiyet’teki halifelik, Hz. Muhammed’in ateşli bir has­talık sonucu 8 Haziran 632 ta­rihinde beklenmedik vefatının dayattığı bir emrivaki idi. Pey­gamber ümmi idi ama kurmaya çalıştığı nizam salt din amaçlı değildi. Tefekkürden ahlaktan toplum yapısının gelişmesi­ne, ticarete her alanı önemse­yen, Arap yaşamının yabancı­sı olduğu, gaza ve fetihle henüz adları bile bilinmeyen ülkelere doğru genişlemeyi hedefleyen bir idealdi. Danışman kâtibinin İranlı Selmân-ı Farisî olması anlamlıdır. Vefatını izleyen an ve ortamda Hz. Ebubekir halife seçilip biat edilmese, ideal İslâ­miyet tasarısı kritik bir evreye girer, Arabistan yarımadasının güneybatısında Medine-Mek­ke merkezli oluşma aşamasın­daki Kureyş-Haşimî din-kabile devleti kaçınılmaz sonla karşı karşıya kalabilirdi.

    Gerçi, dinin temel kaynağı, yönetimin de anayasası sayılan ve Arap diliyle yazılmış ilk ki­tap Kur’an-ı Kerim tamamlan­mıştı. Ayrıca Peygamberin de sınırlı sayıda kendi öğretileri (hadisler) vardı. Ancak bölge­nin, devlet buyrukçuluğu yaşa­mamış Arap, Yahudi ve Bedevî toplulukları, İslâm dininde ve disiplininde tutmak zordu. Bu nedenle Peygamberin koydu­ğu din ve yönetim otoritesini yürütecek şurâca (danışman­lar kurulu), bilge bir vekil yani halife (yerine geçen) seçilmesi koşuldu. Bu nedenle Peygam­berin görevlerini sürdürecek, onun ilkelerini bilen, arkada­şı, danışmanı, yardımcısı Hz. Ebubekir’e, -sahabelerden bir şurâ tarafından- halifelik göre­vi tevdi edilmişti.

    image-286
    Necdet Sakaoğlu, halifelerin hayatını içeren kaynakları tararken

    İlk halife seçilen Ebube­kir, Hz. Muhammed’in veki­li sıfatıyla İslâmiyet’e ve İslâm dinine önder oldu. Halifelik görevleri, dini yaymak, fitne denen din karşıtı eylemleri ön­lemek, adaleti, güvenliği sağla­mak, yoksulu yetimi korumak, Kur’an buyruklarını uygula­mak, başka dinden olanların haklarını korumak ve vergi adaletiydi.

    İki yıl sonra Hz. Ebube­kir de ölünce bu kez şurâ, hem Peygamberin hem Ebubekir’in yerine Hz. Ömer’i halife belir­lemiş; Ömer’den sonraki iki ha­life Hz.Osman’a, Hz. Ali’ye de aynı yöntemle biat edilmişti. Bunlara Dört Halife, Hülâfâ-i Râşidîn diyoruz.

    Hz. Muhammed ve Ebu­bekir, din koyuculuğunun ya­nında, örnek rehber, yönetici, cihat ve gaza önderi de olmuş­lar; Ebubekir, “yerine geçen” anlamındaki halifelik görevini gereği gibi yapmıştı. Ama hü­kümdar değildi. Hz. Ömer’in halifeliğinde ise İslâm coğraf­yası fetihlerle Arap dünyasını aşarak Mısır’dan İran’a kadar ülkeleri kapsadı. Bu yeni bir durumdu. Olağanüstü ve ive­di gelişmeler sonucu, din ve Kur’an’a dayalı yönetime koşut, halifeye ve Mekkeli buyrukçu­lara, bir imparatorluk düzeni ve istilâ orduları örgütlemeyi ve bir İslâm devleti dayatıyordu.

    Doğal ki başlangıçtaki Mek­ke-Medine merkezli peygam­ber dönemi yapılanması sona erdi. Halife Hz. Ömer’e “Emi­rülmüminin” denildi. O ve ar­dılları Osman ve Ali, yeni sü­reçte halifelik yanında devlet başkanlığı ve başkomutanlık demek olan Emirülmüminin görevini de yüklendiler. Mü­minlerin emirliği, halifelikleri­nin üstünde resmî-dini özel bir unvan ve görev, yani egemen­lik, uyruk durumundaki ulusla­rın, başka dinlerden olanların yaşadığı ülkelerin buyrukçulu­ğu demekti. Böyle tanımlandığı için de halifeler, meliklik, sul­tanlık, şahlık, sanları dışında bir unvan arayışıyla kendile­rine emirilmüminliği eklediler.

    image-287
    Hz. Muhammed ve 4 halife Peygamberleri, hükümdarları, halifeleri tanıtan minyatürlü, yazma Subhat’ül-Ahbar’da, yüzü nikablı (perdeli) Hz. Muhammed, üstünde büyükbabası Abdülmuttalip, alt çevresinde 4 halife (soldan sağa Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali)…

    Halifelik gibi emirülmümi­ninlik de Hz. Muhammed’in öngörmesi, vasiyeti değildi. Talep de edilmemiş, şurâca öngörülmüş ve seçilmişti. Pey­gamber’in vefatında halifelik, sonraki koşullarda da Emirül­mümininlik kabul edilmişti. Arap-İslâm ileri gelenlerinden bir şurânın seçtiği Ebubekir’e Halife-i Resulullah dendiği gi­bi, aynı yöntemle biri diğeri­nin halefi (ardılı) olan Ömer, Osman ve Ali de aynı zamanda Halife-i Resulullah sayıldılar.

    Dört Halife Devrini (632- 661) temsil eden ilk dört halife­nin ortak özelliklerine gelince… Bunları üstün kılan meziyetler elbette vardı. Dördü de saygın Arap kabilelerinden, Peygam­ber’e ilk biat edip Müslüman olanlardan, hayatta iken “cen­netle müjdelenenler”di. İslâmi­yet’e büyük hizmetleri olmuş, dördü de Hz. Peygamber’e en yakın, sahabenin de uluların­dandı. Peygamberle gazalara katılmışlar, halifeliğe de şura kararı ile seçilmişlerdi. Ebu­bekir ve Ömer Peygamber’in kayınpederleri, Osman ve Ali damatları, Ali aynı zaman­da amcasının oğlu, kuzeniydi. Halifelikleri Arap-İslâm ge­lenekleri açısından da tartış­masız ve meşru idi. Herbiri bir öncekinin ardılı konumunda selef- halef (öncül-ardıl) oldu­lar. İslâm tarihinin Hülâfa-yı Râşidin denen ilk halifeleri bunlardır. Bütün Müslümanlar da ya doğrudan veya vekâletle bunlara biat etmişlerdi.

    Ortaçağ İslâm ülkelerinde halifeler aynı zamanda devlet başkanı mıydı? Dinî ve siyasi otorite tek elde mi toplanmıştı? Yetki ve sorumlulukları nelerdi?

    N.S. – İslâm tarihinin içinden çıkılmaz bir konusudur halife­lik… Ne yapmaları gerekiyor­du, ama neler yaptılar? Kimler halife oldu?.. Araplar dışın­da biz Türklerden de halife olanlar var. Osmanlı padişah­ları halifeliği niçin benimse­diler? Tâberî Târihü’l-Rüsûl ve’l-Mülûk’de şu anekdotu naklediyor: “Hz. Ömer Hali­fe seçilince Selmân-ı Farisî’ye sormuş: Ben hükümdar mıyım, halife miyim? Şu yanıtı almış: Eğer vergiyi bir dirhem fazla alır veya vergiyi kanunsuz kul­lanırsan halife değil hüküm­darsın!”

    Belki birkaçı müstesna bü­tün halifeler hükümdarlık etti­ler! Kimileri zulüm ve sapkın­lık yapmaktan da çekinmediler.

    image-288
    Mısır Abbasîlerinden Osmanlılara halifelik Abbasîlerin Mısır kolundan bir halifenin günlük kabullerinden bir sahne, 14. yüzyıl. Halifeliğin bu koldan Osmanlılara geçtiği ileri sürülüyor.

    Yukarıda ilk dört halifenin peygambere yakınlıklarına, ko­numlarına ve nasıl seçildikle­rine değindik. Sonraki halifele­rin, yani Emevî, Abbasî, Fâtimî, Endülüs… en son Osmanlı hü­kümdarlarının ya da bunlar­dan pek çoğunun halifelikleri acaba meşru muydu? Yukarıda sıralanan ölçütler dikkate alın­dığında, 14 Emevî, 38 Abbasî halifesi arasında, ilk dört hali­fe düzeyinde veya onları örnek alan-anımsatanların sayısı üçü beşi geçmez.

    Emevî saltanatını kuran ve ilk Beni Ümeyye halifesi Mu­aviye’dir. Bunun babası Ebu Süfyan, Mekke’nin zaptına kadar Peygamber’le savaşmış müşriklerin önde gelenlerin­dendi. Hz. Osman zamanında Suriye (Şam) valiliğine ata­nan Muaviye, Hz. Ali ile girdiği mücadeleyi kazanarak 661’de Şam’da halifeliğini duyurmuş­tu. Muaviye ile başlayan Şam merkezli Emevî saltanatı/ha­lifeliği Arap dünyasına özel ilk ve katıksız bir imparatorluktu. Halife unvanı, bu erkin dinsel donatısıydı. Emevî halifele­ri daha ileri giderek, kendile­rini Halife-i Resulullah yerine “Halifetullah” (Allahın yerine geçen!) ilan etmişlerdi (sonraki dönemlerde bu unvan yumuşa­tılarak “Zıllullah” yani Allah’ın gölgesi denilmiştir).

    Muaviye’nin oğlu Yezid ve torun II. Muaviye’den son­ra yönetim, yine Beni Ümey­ye’den Mervan soyuna geç­miştir. Yezid, üç yıl süren hü­kümdar halifeliğinde İslâm dünyasına Kerbelâ Vak’ası’nı yaşatarak yeni dinin affedil­mez günahkârı ve nefret odağı olmuştur. Halifelik kavramının kutsallığını ve masumiyetini kirleten Yezid’den sonrakilerin halifelikleri ve meşruiyetleri her zaman tartışılmıştır.

    Emevî halifeleri, Süfyanî ve Mervanî olmak üzere iki ayrı koldan 14 kişidir. Bun­lar Mekkeli Ümeyye kabilesi­ne mensuptular. Bu kabile Hz. Muhammed’e karşı çıkmış, savaşmış Araplardandı. İlk ha­life Muaviye, hile ve savaşla halifeliği 661’de gasbetmişti. O ve ardılları egemenlik merkez­lerini Mekke ve Medine’den kuzeydeki Şam’a taşıyarak sal­tanata dönüştürmüşlerdir. İs­lâm tarihleri, bu hanedanın Ömer bin Abdülaziz (712-15) dışındaki bireylerini halife de­ğil padişah gösterir. Kadıasker Yahya Efendi (öl. 1639) Tarih-i Saf’ta Emevîler için “doğru­luktan uzaklaşmış bu topluluk 14 “padişah”tı diyor. Hanedan atası Muaviye için Hz. Ali’nin, bunun oğlu Hz. Hasan’ın hali­feliğini tanımayarak zorbalık­la padişahlık ettiğini, ölmeden Müslümanları oğlu Yezid’e biat ettirdiğini yazıyor.

    image-289
    Siyah sarıklı Mustasım Billâh Subhat’ül-Ahbar’dan bir detayda, Irak Abbasîlerinin son halifesi Mustasım Billâh. 13. yüzyıl başları. Abbasî halifeleri Kerbelâ Vak’ası’nın yasını simgeleyen siyah sarık sararlardı.

    Ayrıca Ye­zid’in lutîliğini (oğ­lancılığını), ayyaşlığını, Abdullah bin Zübeyr’in ayak­lanmasında Kâbe’yi mancı­nık atışlarıyla yıktırdığını, ardıllarından Abdülmelik’in zulümlerini, Kibirli Velid’in 40 karılı olduktan başka 60 kadınla evlenip boşandığı­nı, Süleyman’ın bir oturuşta 1 Rum kantarı yemek veya 370 yumurta yediğini, II. Yezid’in aşk derdiyle öldüğünü, Hi­şam’ın giysilerini 600 devenin taşıdığını, II. Velid’in sürekli zina ettiğini, babasıyla yatmış cariyelerle bunlardan doğan kızlarla cinsi temasta bulun­duğunu, bir gün, sarhoş ve cü­nupken koynundaki cariyeye, imamlığı halifeler yaparlar, ben sana yaptıracağım diyerek halifelik cübbesi giydirip mih­raba geçirdiğini anlatır. Yahya Efendi, Ümeyye oğullarından halifelik şanına yaraşır tek şahsiyet olarak Ömer bin Ab­dülaziz’i övmüştür.

    Kerbelâ Vak’ası’ndan baş­ka, Emevîler’in yayılma-hük­metme siyasetine hizmet eden Haccac, Mühelleb, Kuteybe ve diğer komutanların korkunç kıyımları, İslâm tarihinin unu­tulmaz facialarıdır.

    Emevî saltanatının yıkı­lışından on yıl kadar sonra, Mervanîlerden Abdurrahman 756’da Endülüs’e giderek yeni bir Emevî Devleti kurar. Bu so­yun sekizincisi olan Nasır-bil­lah III. Abdurrahman, 10. yüz­yıl başında Abbasî halifesi Muktedir-billah’ın düştüğü za­afı gerekçe göstererek halifeli­ğini ilan etmiş, sonraki Endü­lüs melikleri 1031’e kadar yak­laşık yüzyıl boyunca halifelik unvanı da almışlardır.

    Yine o yıllarda Mısır’da ve Mağrip ülkesi denen Kuzey Afrika’da da Fatimîler denen Şiî-Alevî bir halifelik daha ku­rulmuştu. Fatimî halifeleri­nin uçuk-kaçık tipleri arasında Peygamber’e söven, Tanrılığını ilan eden, cinsel sapık ve ay­yaşlar vardır. Sünnî ulema, bunları dinsizlikle suçlamıştır. Hasan Sabbah, Fatimî öğre­tisinden esinle Ortaçağ’ın en korkunç terör örgütünü kur­muştur.

    Abbasî halifelerinin dinî anlayış ve uygulamaları hangi dönemlerde nasıl farklılıklar gösterdi?

    N.S. – 750’den 1258’e kadar beş yüzyıldan fazla hükümranlıkla­rı olan Abbasoğulları’nın atası, Haşimî kabilesine mensup ve sahabeden, Peygamber’in am­cası Abbas’tı. Halifeliği kuran­sa bunun dördüncü kuşaktan torunu Abdullah’tır. Bu kimlik, dönemin güçlü komutanların­dan Emevî karşıtı Horasan­lı Ebu Müslim’in ordu gücüne dayanarak Halife-i Resulullah makamını elde etmiştir. Bu ilk Abbasî halifesine, zulmünün aşırılığından “Seffah” (kan dö­kücü) denilmiştir.

    Abbasîler de daha başlan­gıçta Emevîler gibi hanedan düzeni kurdular. Ardılı Mansur cimriliğiyle ünlüymüş. Ken­disini halifelikten alaşağı et­mek isteyen İmam-ı Azam’ı hapsetmiş, hatta zehirletmiş. Bağdat’ın kurucusu bu Man­sur’dur. Sonraki Mehdî, Hâdî, Harun Reşid, baba-oğul-torun üçlüsü, Emin, Me’mun, Muta­sım da Harun Reşid’in oğulları halifelerdir. Bunlar, Abbasîle­rin parlak döneminin temsil­cileri sayılır. Başta Hanefîlik, Sünnî- Şiî mezheplerin doğuşu, Horasanlı Bermekoğulllarının başarılı vezirlikleri, sonra bü­tün bireylerinin katledilmesi bunların zamanındadır. Arap ve İslâm edebiyatının klasiklerin­den Binbir Gece Hikâyeleri’nin büyük ölçüde Harun Reşid dö­neminde tedvin edildiği sanılır.

    Halife Mu’tasım, İslâm di­ni açısından tehlikeli ve zor bir çıkış yaparak “Kur’an ya­ratıktır” (Tanrı sözü değildir) savında direnmiştir. Bu sav, kaderi inkâr eden Mutezile mezhebinin (kul yaptıklarının yaratıcısıdır) doğmasına ne­den olmuştur.

    İslâm imparatorluğu için Muaviye’nin, Abdülmelik’in ve Hişam’ın başarabildiği dev­let örgütlenmesi ve yönetimi, Abbasîlerin ilk yetmiş yılın­da (750-820) Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar yayıl­dı. Hint’te, Sind’de, Rum’da (Anadolu) yeni sınırlar çizildi. Harun Reşid, artık Doğu Ro­ma’dan daha güçlü bir impa­ratorluğu temsil ediyordu. Ordusunda Türk komutanlar, bürokraside Fars (İran) ve Ho­rasan aydınları öndeydi. Grek ve Lâtin bilim eserlerinin ve kültür mirasının Arap kentle­rine taşınması da bu dönemde başlamıştır.

    Sonraki 30 halifenin çoğu­nun hem kimlik hem kişilik so­runları yüzünden, 10. yüzyıl­da, özellikle de Şiî Büveyhilerin sonra Selçuklu sultanlarının Bağdat’a egemen olmaları so­nucu, halifelik parıltısı giderek sönmeye yüz tuttu. Zaten yeter­siz halifeler, hanedan içi kav­galaşmalarla dinî ve siyasi oto­ritelerini yitirir oldular. Top­lumsal sorunlar arttı ve anarşi başladı. Bu süreçte tarih, içki meclislerinde zaman geçiren, ordunun ayaklanmasına neden olan, alaşağı edilen halifelerin hüsran öykülerini yazmıştır.

    Haremine her biriyle iliş­kide bulunduğu üç bin cari­ye dolduran halife de, gözleri­ne mil çekilip sokağa bırakıl­dığından dilenen, türlü hileler kuran halifeler de vardır. Bu dönemde, Abbas oğullarından halife olanlar, Ahmed, Cafer, Muhammed, Ali, Abdullah… öz adlarını bırakarak, Mütevek­kil-alallah, Mustansir-billah, Müsta’in-billah… gibi halifelik unvanları almayı gelenekleştir­mişlerdir ama, bu Arapça adla­rın iddialı anlamlarına uyduk­ları söylenemez.

    image-291

    Endülüs halifeleri ve Cordoba Camii
    Endülüs Emevîlerinin hükümdarı, Halife III. Abdurrahman’ı (10. yüzyıl ortaları), meşhur Cordoba Camii’nde tasvir eden bir tablo. İçerisinde 850 sütun bulunan yapının sadece minberine 10 bin altın harcanmıştı.

    1258’de Irak’ı işgal eden Hülagû, Abbasoğullarının bü­tün bireylerini, son halife Mus­ta’sım’ın veziri Alkami’nin or­ganize ettiği bir şölen kandır­macasıyla kılıçtan geçirttikten sonra, bu son halifeyi de Nasi­rüddin Tusî’nin önermesi üze­rine bir sığır derisine sardırıp süvari tümenlerinin önüne at­tırarak toz duman ettirmişti.

    Ortada bir yazgı örtüşmesi var. Abbasî halifeliğinin kuru­luşunda ilk halife Seffah nasıl ki Emevî hanedanı bireylerini bir şölene çağırıp kılıçtan ge­çirttikten sonra üstlerine sof­ra kurdurmuşsa, kapanışta da bu kez aşağı yukarı benzer bir mizanseni Moğol sultanı Hü­lagû Abbasoğullarına uygula­dı. O katliamdan her nasılsa kurtulan Halife Müsterşid’in torunlarından Ebül Abbas Ah­med, Mısır’a kaçırılmış, sığın­dığı Memlûk sultanı Baybars tarafından 1261’de Mustan­sir unvanı verilerek halife ilan edildiğinden, bu koldan inenler 1517’ye kadar Kahire’de sözde halifelik etmişlerdir. Müstem­sik oğlu III. Mütevekkil, Mısır Abbasi halifelerinin sonuncu­sudur. Yavuz’un Mısır’ı zaptet­tikten sonra İstanbul’a gönder­diği ve halifeliği devraldığı ileri sürülen halife de budur.

    Halifelik Osmanlılara nasıl geçti? Anlatılan, aktarılan tarihin ne kadarı doğru, ne kadarı sonradan oluşturuldu?

    N.S. – Halifeliğin Osmanoğul­larına nasıl geçtiğine dair kesin bir bilgim yok diyeyim, varsın cahilliğime verilsin! Bilgim var diyebilmem için, bu geçişi an­latan ve o tarihte yazılmış gü­venilir kaynaklar olmalıdır. Şu önümdeki yazma kitap Hüse­yin Hezarfen’in Tenkihü’t-teva­rih’idir. Yavuz Selim’e 4 yaprak (8 sayfa) ayırmış. Ne Mütevek­kil’in İstanbul’a gelişine, ne ha­lifeliğin devrine dair tek sözcük yok! Padişahların yaşam öykü­lerine çalışırken bu konuya de­ğinen bir kaynak bulamadım; Yavuz’un ve diğer padişahla­rın fermanlarında sıralanan elkap arasında gerçi “halife”­li terkipler de vardır: Halife-i âfâk, vâris-i hilâfet, Halifetul­lah, halife-i rûy-i zemin, halife-i arz, hatta Halife-i Resulullah… bunlar padişahların gerçek ha­lifeliklerini değil, “Zıllullah-i fi’l-âlem” (Allahın yeryüzün­deki gölgesi) gibi manevi nite­lemelerdir. Yavuz daha Mısır seferine çıkmadan önce Kırım Hanı, mektuplarında İstanbul için Dârü’l-hilâfe, Yavuz’a da Cenâb-ı Hilâfet-kibâb tanımın­da bulunmuş. Şimdi bunlara bakıp “Kırım Hanı, İstanbul’u, Yavuz’un Mısır seferinden ön­ce hilafet merkezi, Yavuz’u da halife yapmıştı” mı diyelim?

    image-292
    Abbasi halifelerinin sarayından bir tasvir: Sürahi ve kadeh tutan sâkiler.

    Halifelik, İslâm devletleri­nin hükümdarları için zorun­lu veya gerekli bir unvan veya statü değildi. Dahası, İslâm devletlerinin hükümdarları, örneğin Selçuklu Sultanları, hükümdarlıklarının meşrui­yeti için Abbasî halifelerinden menşur getirtirler, halifenin ortağı, dinin ve dünyanın kılı­cı… gibi Arapça unvanlar alır­lardı. Yani halifelerin, bütün İslâm padişahlarının üstünde onursal bir konumları vardı. Halifeliğin Osmanlı haneda­nına geçişi koşullar açısından mümkün de değildi

    Bir soru şudur: Acaba ha­lifelik, Abbasîler’in Mısır ko­lundan Osmanlılara geçti mi?.. Bunu kendi tarihlerimizde­ki yakıştırma mizansenlere dayandırmak yerine, örneğin Arap ve Mısır tarihlerine baka­rak soruşturmalı. Veya Osmanlı hanedanına bu kadar kolay ge­çebildi ise neden önceki Müs­lüman toplumlu hanedanlar, örneğin Memlûk sultanların­dan biri, 13. yüzyıldan 16. yüz­yıla gelesiye neden Kahire’de­ki sözde halifelerden bu görevi devralmamıştı? Veya İran’da Hz. Ali soylu imamlar, neden halife olalım dememişlerdi?

    Her aydının okuyup yarar­lanacağı en güvenilir Osmanlı kaynağı, merhum Uzunçarşı­lı’nın eseri Osmanlı Tarihi’dir. Bu kitaptaki cümle şudur: “Mı­sır’ı alan Yavuz, Kahire’de otu­ran Halife Mütevekkil-alal­lah’ın yerine babası Müstem­sik-billâh’ı vekâleten halife ilan ettirmiş, Mütevekkil’i de İstan­bul’a göndermişti”. Bu ne de­mek oluyor? Asıl halife Müte­vekkil, önceki halife yaşlı baba­sı Müstemsik’i vekil atayıp ola ki “Kutsal Emanetler”in mu­hafızı olarak İstanbul’a gön­derilmiş veya babası Mısır’da vekil, kendisi İstanbul’da ha­life olsun istenmiş. Buna da­ir bir açıklık yok. Ayasofya’da düzenlenen bir törenle halife­liği Yavuz’a devrettiği sonra­dan uydurulmuştur. İstanbul’a gelen Mütevekkil, emanetler nelerse bazılarını gasbetmiş, o devrin İstanbul yosmalarıyla sefihane yaşamaya başlamış. Birlikte gelen amcazâdeleri bu durumu Divan’a şikayet etmiş­ler. Mütevekkil Yedikule’de hapsedildikten sonra Mısır’a gönderilmiş. Uzunçarşılı bu bilgileri yanlış hatırlamıyor­sam İbn İyas’tan verir.

    Kısacası hilâfetin dev­ri sonraki bir uydurmadır ve mümkün de değildir. Çünkü Yavuz, Arap ve Haşimî değildi.

    Bu Mülkün Sultanları kita­bımda şöyle yazmıştım: “Çok sonraki yıllarda Ayasofya’daki dinî bir törenle Yavuz’un Ab­basi halifesi Mütevekkil’den halifelik sanını devraldığı, Mü­tevekkil’in minbere çıkıp Se­lim’i İslâm halifesi ilan ettiği, sırtındaki halifelik hil’atını da çıkarıp Selime giydirdiği ya da Eyüp Sultan Camiinde padişa­ha halifelik kılıcını kuşattığı, Mütevekkil’in İstanbul’da bir takım uygunsuz davranışlarda bulunduğundan Yedikule’de tu­tuklandığı, Kahire’ye gitmesi­ne izin verildiği yahut ölümüne değin halifelik sanını koruduğu vb. rivayetler ortaya atılmıştır.

    image-293
    Abbasi halifelerinin çöldeki Uhaydr Sarayı.

    Ancak Selim’i “Cenâb-ı saltanat- meâb-ıhılâfet-âyât, “Hüdâvendigâr-ı hallede-hılâ­fetehu”, “Halife-i âfak”, “mü­ceddid-sıfat-ı hulefâ’yı se­lef”,”Vâris-i hilâfet”, “Halifetul­lah” ve “Halife-i Resulullah”, “halife-i Rûy-i zemin”, “Hali­fe-i Arz” gibi sanlarla tanıtan belgeler vardır. Bunlar, onun Mütevekkil’den halifeliği dev­ralalmasıyla ilgili değildir”.

    Halifeliğin tarihini, tarih­sel misyonunu merak edenle­rin başvuracağı önemli kaynak­lar vardır. Bize göre bunların en önemlisi, halifeliğin kaldırılma­sı görüşmelerinde TBMM’de uzun bir konuşma yapan Adliye Vekili İslâm bilgini olan Seyyid Bey’in açıklamalarıdır.

    Osmanoğullarının hac ve halifelik açmazları ilginçtir. Padişahların hacca gitmeme­sine şeyhülislamın fetva ver­diği övgüyle yinelenir de, eğer gerçek halifelerse neden hac kafilelerinin başında Abbasî halifeleri gibi hacca gitmedik­leri konuşulmaz. Arap toplum­ları halife tanımadığı Osmanlı padişahlarına kerhen bağlılık göstermiş, fırsat buldukça da isyan etmişlerdir.

    Osmanlı dönemindeki halifelik Arap dünyasındakilerden hangi alanlarda farklılık gösterdi? Osmanlı halifeleri bu makamı nasıl gördüler ve yaşadılar?

    N.S. – Halifelik, dediğim gibi padişahlık için gerekli bir un­van-sıfat değildi. Bunun bir de­nemesi Memlûkler dönemin­de Mısır’da yaşanmıştı. Abbasî soylu sembolik halifeler Mem­lûk sultanlarının himayesin­de 1250’lerden 1517’ye kadar münzevi yaşadılar. Bir kez de son Osmanlı Halifesi Abdül­mecid Efendi, İstanbul’da bir buçuk yıl sembolik halifelik yaptı. Her Cuma o camiden ötekine namaza gitti. Tuhaf gö­rüntülerle, sözde ecdadı gibi selamlık alaylarına çıktı; bazen otomobille bazen at binerek hatta sarıklı sorguçlu kıyafet­ler giydi. Bir seferinde otomo­bille köprüden geçerken İngiliz polisi otomobilini durdurdu, bekletti ve Halife-i Müslimin’e ceza kesti!

    image-294
    Sultan I. Abdülhamid: İlk resmî halife Sultan I. Abdülhamid, halifeliği resmen ve diplomatik olarak tanınan ilk Osmanlı padişahıydı. 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi’nde ilk defa bir sultan halife olarak anılmış ve Rus delegeler buna imza koymuşlardı.

    Osmanlı padişahlarının ha­lifeliği her açıdan Arap dün­yasındaki halifelikten farklı olmuştur. Padişahlar Arap de­ğildi, Arapça da bilmiyorlardı. Esasen bu iki noksan yeter. Fı­kıh ve akaid bilgileri de halife sıfatı taşımalarına yetecek dü­zeyde değildi. Başka bir tezat, padişahlar, Hz. Peygamber’in yasakladığı cülus merasimiy­le tahta otururlardı ve bu me­rasimde padişaha biat edilirdi. Halife ilan etmek için bir Arap şurasının kararı gerekiyordu herhalde. Cülus fermanlarında “Taht-ı Osmaniye cülus ettim” cümlesi vardır. Halifelikle ilgili olduğu varsayılan tören, Eyüp Sultan Türbesi’ndeki kılıç ku­şanma merasimiydi.

    Osmanlı padişahının İslâm halifesi de olduğunun resmen tescili, 1774 Rusya yenilgisi üzerine imzalanan Küçük Kay­narca Antlaşması’ndan (1774) beş yıl sonra 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesinde’dir. İlk kez bu metinde I. Abdülhamid’in “halife” sanıyla anılmasına Rus delegeler imza koymuşlardır.

    Halifeliğin diplomatik res­miyet kazandığı 18. yüzyıl son­larına gelesiye, diyelim ki padi­şahlar İslam âleminin halifesi sanını ve şanını da taşıyorlar­dı… Şimşirlik ve kafes tutuk­luluğundan tahta çıkan padi­şahlarına, Ramazan ayı içinde “Huzur Dersi” adı altında ilmi­hal ve akaid dersleri veriliyor­du. Müderrisler saraya gelir, birkaçı mukarrir (ders veren­ler) diğerleri de muhatap ko­numunda soru-cevap tekni­ğiyle ders yaparlar, padişah, şehzadeler, kafes arkasında da harem kadınları bu izleme derslerde ibadet kurallarının inceliklerini dinlerlerdi. Her­halde hiçbiri “ben halifeyim” diyecek donanımda değildi. Ancak padişahlar için de diğer Müslüman hükümdarlar gibi İslâmî unvan ve lakaplar taşı­yorlardı. “Allahın yeryüzündeki gölgesi”, “Allahın yeryüzündeki halifesi” gibi.

    Gerek Emevî- Abbasî gerekse Osmanlı dönemlerinde padişah-sultan kimliğinin yanısıra “halife” kimliğiyle öne çıkanlar kimlerdi?

    N.S. – İlk akla gelen şahsiyet­lerle bir sıralama yaparsak: Emevîlerden Muaviye, Abdül­melik, Velid, başarılı bir dev­let örgütleyicisi olan Hişam; annesi tarafında Hz. Ömer’in torunu olan Ömer bin Abdüla­ziz. Harunreşid dönemi (783- 805) özellikle sanatta, bilimde, edebiyatta, gönençte Abbasîle­rin doruğu kabul edilir. Her iki yapıda da fetih ve istila görev­lerini Ortaasyalı sipehsalarlar sürdürürken, devlet örgütünde, bürokraside eğitim-öğretimde, hekimlikte, mimarlıkta da yine Arap olmayanlar, çoklukla da İranlı, Azerbeycanlı, Anadolulu aydınlar, devlet adamları görev alıyorlardı. 11. yüzyılda siyasi gücünü yitiren Abbasî halifele­ri, Büveyhilerin, Selçuklu sul­tanlarının, en son İlhanlı Dev­leti’nin himayesi veya baskısı altında silikleşmişlerdi.

    Osmanlı hanedanında ha­lifeliği ile öne çıktığı söylene­bilecek birkaç padişah adı ve­rilebilir: Yavuz Sultan Selim, güvenilir kaynaklarca doğru­lanmasa da, halifeliği Mısır Abbasî halifeliğinden devralan padişah sayılır. Bunun babası II. Bayezid ve büyükbabası Fa­tih Sultan Mehmed, oğlu Sul­tan Süleyman da İslâmi kanun ve kuralları bilen inceleyen, ka­nunnâmeler yazan padişahlar olarak halifelik kimliğine yakın görünürler. II. Abdülhamid ise Asya, Avrupa, Afrika kıtaların­daki Osmanlı ülkesi dışında da, Rusya’da, Asya’da, Hin­distan’da on milyonlarla ifade edilen bir Müslüman tebaanın halifesi kimliğiyle evrensel bir siyaset gütmüştür. Bunun ti­pik ve somut bir projesi Hicaz Demiryolu girişimidir. Buna karşılık son padişah VI. Vahi­deddin’in 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Hicaz Meliki Haşimî soylu Şerif Hüseyin’in çağrısı üzerine Mekke’ye gide­rek halife-i Müslimin sanıyla “Âlem-i İslâm’a” hitaben yayın­ladığı beyannamenin de hiçbir etkisi olmamıştır.

    Nihayet bir de saltanattan yoksun son halifemiz var: An­kara’da BMM tarafından seçi­len Abdülmecid Efendi. Tür­kiye’den çıkarıldıktan sonraki başvurularından hiçbir sonuç alamamış. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efen­di, daha çok ressamlığıyla ta­nınmıştır. Batılı entelektüel anlayışta bir zattı.

    image-295
    Osmanlı halifesine trafik cezası kesildi! Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’nin İstanbul’daki sembolik halifeliği işgal yıllarına denk gelmiş, bir seferinde otomobille köprüden geçerken İtilaf polisi Halife-i Müslimin’i durdurup ceza kesmişti. Ceza makbuzu Dolmabahçe Sarayı Arşivi’nde bulunuyor.

    Halifeliğin bugün siyasetteki algısını ve yerini nasıl görüyorsunuz? Bu algılar tarihî gerçeklerle ne ölçüde bağlantılı?

    N.S. – Son padişah Vahided­din’in (öl. 1926), son halife Ab­dülmecid’in (öl. 1944) çaba­larının Türkiye’de ve İslâm âleminde karşılık bulamaması gösteriyor ki, 632’de Hz. Ebu­bekir’le başlayan ve 1924’e ka­dar 1292 yıl süren halifelik, za­mansal ve işlevsel olarak doğal kapanışını yapmıştır.

    Bugün marjinal çıkışlar dı­şında, halifelik özleminin gün­demde olduğu bir Müslüman topluluktan söz edilemez. Asya ve Afrika’da nüfus çoğunluk­ları Müslüman olan ve şeriat kurallarını önemseyen devlet­lerde bile halifelik özlemi veya girişimi yok.

    Bizdeki halifelik serüve­ninin başında ve sonunda iki “sürgün” vak’ası yaşanması da tuhaf bir rastlantıdır. Ha­lifeliğin Mısır’da sona erişi ile bizdeki kapanışına bakar­sak, 1517’deki uydurma “devir” ile dört asır sonra 1922-1924 arasındaki gülünç oldubitti­ler, Mütevekkil’in ve Abdülme­cid’in sürgünlerine bağlanır. Osmanlı ve Cumhuriyet tarih­lerine sonradan yüklenmiş ga­riplikleri ciddiye alan araştır­macılar da az değildir.

    image-296
    Abdümecid Efendi: Entellektüel halife Son Halife Abdülmecid, bu defa atlı araba ile Cuma namazına gidiyor. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efendi, ressamlığıyla tanınan Batılı bir entelektüeldi.
  • Kiliseden de camiden de daha fazlası

    Ayasofya: 1479 yıllık İstanbul Ayasofyası, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın belki de en büyük, en muhteşem çokkültürlü anıt yapısı. 718 yıl kilise, 477 yıl cami, 82 yıldır müze olarak hizmet veren tarihî eser, inançların, mimarinin ve sanatın tepe noktası. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda kilise-cami, cami-kilise dönüşümleri ve Ayasofya tartışmalarının günümüzdeki yankıları…

    İbadethaneler inananla­rın ihtiyaçlarını karşıla­mak için inşa edilen ya­pılardır. Samimiyetle topla­nan insanlar, dinlerin geliştiği ilk yıllarda evlerde, avlularda, bahçelerde, mezar yapılarında biraraya gelirdi. Zamanla mü­minler çoğalıp siyasi ve eko­nomik güçleri geliştikçe büyük yapılar inşa edilmiştir. Gide­rek tanrıların ya da tanrının rızası için büyük fedakârlıklar ve emeklerle görkemli ibadet yapıları inşa edilmiştir.

    Bu süreçte ortaya çıkan tapınaklar, inanan inanma­yan herkesin saygı duyduğu, iktidarın güç ve zenginliği­ni sergilediği mekânlar haline dönüşmüştür. İbadethanelerin iktidarlarla doğrudan ilişki­si, bunları işgallerin, fetihle­rin doğrudan hedefi haline getirmiştir. Daha Mezopotam­ya’da, birçok şehir komşuları tarafından fethedildiği ya da işgal edildiğinde, buradaki baş tanrının tapınağı da fatihle­rin tanrısına adanıyordu. Ga­lip taraf için zafer, tanrılarının bir hediyesiydi ve kendi tan­rılarının mağluplarınkinden daha güçlü olduğunu da kanıt­lıyordu.

    160 yıl öncesinden… Tanzimat döneminde geldikleri ve yaklaşık 20 yıl çalıştıkları İstanbul’da çok sayıda mimari proje yapan İtalyan Fossati Kardeşler’e ait bir gravür. Ayasofya ve meydan, 1856.

    Eski çağlar boyunca tan­rıların ve inançların barışçı yollarla şehirden şehire göçü ya da göçürülmesi de müm­kündü. Bir tanrıya inanmak diğerini inkâr etmeyi gerektir­miyordu. Bir sıkıntıyı çözmek bazı konularda yardım almak için Mısır ya da Anadolu tan­rılarının ithal ve ihraç edildiği örnekler çoktur.

    Tek tanrılı dinlerin yayıl­ması bu ilişkiler ağını daha farklı hale getirdi. Diğer tapı­nakları ve onların tanrılarını kabul etmeyen bu inançlar ya­yıldıkça, çatışmalar, savaşlar ve önemlisi bunların sonuçları da değişmeye başladı. Hıristi­yanlık Akdeniz çevresinde 4. yüzyılda iktidarı ele geçirince, önce “sahte tanrılar”ın hey­kelleri ve tapınakları tahrip edildi. Mesaj çok açıktı: “Eğer bu tanrılar muktedir olsalardı, kendi tapınaklarını ve heykel­lerini koruyabilirlerdi”. Bir ta­pınak ya da kutsal alana yapı­lan saldırı, aslında yeni inan­cın gücünü sergiliyordu.

    Son namaz, 1930 Ayasofya galerisinden, namaz kılan cemaate son bakış. Cami 1930’da kapatılmış ve beş yıllık restorasyonun ardından müze olarak açılmıştı.

    İlk mücadele evresi geçip Hıristiyanlık devlet dini olun­ca, artık tehdit görülmeyen bazı eski gelenekler canlandı­rıldı. Terkedilen, kirletilen ta­pınaklar yavaş bir süreç içinde kiliseye çevrildiler. Bu artık hem eski dinin bittiğini ve ye­ni dinin zaferini temsil ediyor hem de inananları tanıdık bir çevre içinde dua etmeye çağır­maya yarıyordu. Hıristiyanlar çok daha az olsa da bazı yer­lerde sinagogları da kilise hali­ne getirmiştir.

    Bü­yük bir saldırı gibi görünen bu süreç, aslında birçok yapının günümüze ulaşmasını da sağ­lamıştır. Akdeniz çevresinde bugüne ulaşan pagan tapı­naklarının neredeyse tama­mı, değişik dönemlerde kilise haline getirilenlerdir. Dindar yöneticiler, din adamları ve inananlar, hızla Roma İmpa­ratorluğu’nun her yerinde sa­yısız ibadethane inşa ettiler. Bir kişinin güçlükle sığacağı hücrelerden, yüzlerce insanı içine alabilecek çok farklı plan ve süsleme özellikleri ile inşa edilen bu anıtlar, artık kent­lerin ve kırsalın en itibarlı ya­pıları olmuştu. Artık “sapkın inançlı” putperestler tapınak­ları ve kutsal alanları kullana­mıyor, toplum içinde inançla­rını açıklamalarına izin veril­miyordu.

    İşte tam da bu sırada, 7. yüzyılda, yeni bir din kısa sü­rede ve çok büyük bir hız­la yayılmaya başladı. Önce Mekke’deki pagan tapınağı, İslâm’ın en saygın ibadetha­nesi haline getirildi. Kudüs’te bulunan büyük kayalık da ben­zer şekilde yeni dinin kutsal mekânı haline geldi. Kentler­deki Hıristiyanlar bazı ibadet­haneleri kullanabilseler de, İslâm ordularının ele geçirdi­ği merkezlerde bulunan büyük ibadethaneler, bu defa cami olarak düzenlendi. Bazı du­rumlarda eski kiliselerin veya İran’da ateşgedelerin yerine camiler inşa edildi. Selçuk­lu ve Osmanlı döneminde de Anadolu ve Balkanlar’da bir­çok şehirde eski kiliseler cami haline getirildi.

    Ayasofya’nın tekrar ibadete açılmasını isteyenler, yapının önünde namaz kılıyor, 2016 Mayıs.

    Osman Gazi, Bursa şehri kuşatılırken oğlu Orhan Gazi ve yoldaşlarına karşı hisardaki bir kiliseyi işaret etmiş ve ora­ya gömülmeyi vasiyet etmişti. Bursa, İznik gibi ele geçirilen Bizans kentlerinde bazı kilise­ler cami, medrese, türbe gibi yeni fonksiyonlarla kullanıl­mıştır. Osmanlı döneminde­ki bu kullanımın bir yönü, hiç şüphesiz sadece cemaatsiz ka­lan bir yapının kullanımı gibi basit bir amaç içindir. Mevcut yapı, yeni toplum ve devletin bir ihtiyacı için kullanılır. An­cak çoğu zaman uygulama bu kadar basit olmaz. Kiliselere yeni fonksiyonlar vermek özel anlamlar da taşır.

    Yukarıda bahsedilen eski örneklerde olduğu gibi, ele ge­çirilen şehirlerde cami hali­ne getirilen kiliseler, İslâm’ın Hıristiyanlığa karşı kazandı­ğı bir zaferin simgesi olarak görülüyor ve bölgenin Müslü­man olmayan halkının da böy­le hissetmesi amaçlanıyordu. Bu coğrafyada Hıristiyan halk arasında anlatılan ve bu yenilgileri inançtan uzaklaştıkları için tanrının bir sınavı olarak gösteren aziz hikâyeleri bu fikri doğrulamaktadır. Hıristi­yan seyyahların bu yapılar ile ilgili notları da benzer yorum­lar içerir.

    İznik, Trabzon, Selanik, Hanya, Kandiye, İstanbul gibi şehirlerde eski Bizans kilise­lerinin çoğu cami haline ge­tirilmiştir. Bu kilise yapıları geçirdikleri radikal dönüşüm sayesinde günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilmiş­tir. Osmanlı şehirlerinde bu tür dönüşen kiliselere “Kili­se Camii”, “Manastır Mescidi” gibi isimler verilmiş, hatta bu genel bir isim haline gelmiştir; böylece yapının eski fonksiyo­nu yeni adı olmuştur.

    Sadece “Ayasofya” adında­ki kiliselerin isimleri değişti­rilmemiş ve Osmanlı dönemi boyunca da bu yapılar aynı ad­la cami olarak yaşamıştır. İs­tanbul, Trabzon, Edirne, Enez, İznik, Selanik, Sofya, Ohri gibi şehirlerde Ayasofya isimli ki­liseler ve sonrasında da aynı ismi koruyan camiler vardır. Sadece Evliya Çelebi’nin Ro­dos’ta anlattığı Sancuvan (San Giovanni?) isimli cami bu ko­nuda farklı bir örnek olabilir.

    Sultan Abdülmecid onarımları sonrasında Ayasofya Camii ve meydanın genel görünümü.

    17. yüzyıldan itibaren Os­manlı yönetiminin sona erdiği bazı Macaristan kentlerinden başlayarak özellikle 19. yüz­yılda Bulgaristan ve Yunanis­tan’da kilise-camiler tekrar kiliseye çevrilmiştir. Böylece yeni yöneticiler ve devletler, şehirlerinde Osmanlı varlığı­nın da İslâm inancının da so­na erdiğini göstermiş oluyor­lardı. Muhtemelen Müslüman Osmanlılar da bu uygulama­ları Allah’ın onlara bir sınavı olarak gördüler. Kilise olarak inşa edilen, Osmanlı döne­minde kilise aksamı kaldırılıp camiye dönüştürülen, sonra­sında tekrar Osmanlı ekleri kaldırılıp yeniden kilise haline getirilen yapılar şüphesiz çok zarar görmüşlerdir. Orta Avru­pa ve Balkanlar’da Osmanlılar tarafından inşa edilmiş olan bazı yeni camiler de Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesin­den sonra kilise haline getiril­miştir.

    Değişimin bilinen en trajik örneklerinden biri, Bursa’nın Tirilye beldesinde gerçekleş­miştir. Burada bulunan ve 9. yüzyıl başlarına tarihlendiri­len bir Bizans kilisesi, 14. yüz­yıldan sonra Osmanlıların böl­geyi ele geçirmesi ile birlikte cami haline getirilmiş ve 1920 yılına kadar cami olarak kul­lanılmıştır. Bu durumda yapı dört yüzyıl kilise, altı yüzyıl cami olarak kullanılmıştır. An­cak 1920’deki Yunan işgalinde cami tekrar kiliseye çevrilmiş, Osmanlı döneminin 16. yüz­yıla ait mermer minberi kırı­lıp yapıdan çıkarılmış ve ya­pı 1922’ye kadar kilise olarak kullanılmıştır. 1922’de kur­tarılan kasabada Türkler de ilk iş olarak kilise olmuş olan Fatih Camii’ni yeniden cami haline getirmişlerdir. Caminin özgün aksamı tahrip edildiği için bu sefer kilisenin ahşap aksamı değiştirilip minber ve mahfil yapılmış, ancak bu il­ginç malzeme de geçen yıllar­da yenilenmiştir!

    Hıristiyanlık ve İslâm yanyana Ayasofya Müzesi’nin iç mekanı, her iki dinin sembol ve süslemeleriyle benzersiz bir zenginlik sunuyor.

    Kilise camilerin en çok bu­lunduğu şehirlerden bir Sela­nik, 1430’da Osmanlı hâki­miyetine girmiş bir şehirdir. Bizans dünyasının bu büyük şehrinde bulunan görkemli ki­liseler, uzun bir süreç içinde cami haline gelmiştir. Bunlar­dan Ayasofya, aynı adla cami olmuş; Ayios Dimitrios (Kası­miye), Panagia Kalkeon (Ka­zancılar), Galerius’un rotun­dası (Hortaci Süleyman Ağa), Panagia Akheiropoietos (Eski Cami) isimleri ile anılmıştır. Selanik 1912 Balkan Savaşla­rı’nda Osmanlı hâkimiyetin­den çıkınca kilise camiler de önemli bir sorun olmuş, hâlâ önemli bir Müslüman cemaa­tin yaşadığı şehirde bu yapılar başlangıçta yeni bir değişim geçirememiştir. Bunun tek is­tisnası, Selanik’in en büyük azizi sayılan Demetrios’un ki­lisesidir. Diğer kiliseler 1917 yangını sonrasında teker teker kilise haline getirilmiştir.

    Türkiye’de ise kilise cami­lerin kaderi daha farklı olmuş­tur. Aslında Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkede iki farklı uygulama vardır. Bunlardan ilki yeniden camiye çevirme uygulamalarıdır. Ermeni teh­ciri ve Rumların mübadele­sinden sonra terkedilmiş boş kiliselerin bazıları cami hali­ne dönüştürülüp kullanılmaya çalışılmıştır. Bu çevirme işleri artık kimseye bir siyasi mesaj da göndermemektedir. Ama 1934’de İstanbul’daki Ayasof­ya’nın Bakanlar Kurulu kara­rı ile müze haline getirilmesi, dindar Müslümanlara yönelik siyasi bir gönderme olarak da ortaya çıkmıştır. 480 yıl bo­yunca cami olan yapı, böylece bir anıt müze olarak günümü­ze kadar devam etmiştir.

    Hiç şüphesiz kentin en bü­yük camisi, hatta ulu camisi olan yapının müzeye dönüştü­rülmesi, artık devletin laik ol­duğunun, Osmanlı sisteminin sona erdiğinin de bir gösterge­si oluyordu. Şehirde bulunan diğer kilise camilerden Kariye Camii/ Kariye Müzesi, Fethi­ye Camii/ Fethiye Müzesi gibi örnekler de bu süreçte müze yapılmıştır. İmrahor İlyas Bey Camii olan yapı ise hiçbir za­man ziyaret edilemeyen bir müze olarak kalmıştır.

    Osmanlı dönemi boyun­ca vakıflarla zenginleştirilen ve yaşatılan bu yapılar, bugün Kültür Bakanlığının yöneti­mindedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Küçük Ayasofya, Fethiye, Fenari İsa gibi eski Bizans kilisesi olan camilerin niteliksiz ekler olduğu iddiası ile minareleri yıktırılmış, Ka­riye Camii’nin 16. yüzyıla ait ahşap minberi yapıdan uzak­laştırılmıştır. Benzer şekilde diğer birçok örnekte Osmanlı dönemi ekleri belgelenmeden dikkatsizce ortadan kaldırıl­mıştır.

    Ayasofya’nın mermer sütunları ve efsane ana kubbesi.

    Bu yapıları hâlâ İslâm’ın Hıristiyanlığa karşı bir zafe­ri olarak gören muhafazakâr çevreler ise bu uygulamalar­dan çok rahatsız olmuş ve gi­derek ciddi tepkiler göster­miştir. Türkiye’de kendilerini liberal ve modern gören çev­reler bu yapıların müze olma­sını, hatta Osmanlı dönemi eklerinin tamamen kaldırıl­masını; muhafazakâr olanlar ise Bizans döneminden hiç bahsetmeden hatta Osman­lı dönemi boyunca açık kalan Bizans izlerini bile kapatarak bu yapıları sadece cami ola­rak kullanmak düşüncesini di­le getirir olmuşlardır. Aslında asırlardır cami olarak kulla­nılan ve yaşatılan bu yapıla­rın cami olarak kullanılma­ya devam etmesi, ibadethane geleneğinin yaşaması açısın­dan tercih bile edilebilecek bir durumdur. Ancak çağdaş cami cemaati, geçmişin mütedeyyin cemaatinden farklıdır. Bu ya­pıların, yoğun siyasi baskılar, saçma sapan komplo hikâyele­ri, cahilce kışkırtmalarla teh­dit altında tutulduğu ve cami yapıldığı takdirde büyük mi­mari-tarihî kayıplar yaşanaca­ğı aşikardır.

    Ülkemizdeki siyasi çev­relerde kendilerine taraftar bulan bu yaklaşımlar, güncel uygulamaları da etkiler hale gelmiştir. Restore edilen İz­nik ve Trabzon Ayasofyaları bir oldubitti ile camiye çev­rilmiş, koruma amaçlı yakla­şımlar dikkate alınmamıştır. Asırlarca cami olarak kullanı­lan her iki yapının da yeniden cami haline getirilmesinde tek sorun, uygulama detaylarının tartışılmadan her açıdan kaba bir işçilikle yapılmasıdır.

    Son yıllarda yapılan bir di­ğer restorasyon da Arap Camii uygulamalarıdır. Çalışmalar sırasında ortaya çıkan fresko ve mozaik tekniğindeki figür­lü çok kıymetli resimler basit düzenlemelerle korunabile­cek iken alçı levhalar ile ka­patılıp bırakılmıştır. Yapıla­rı çok katmanlı bir geçmişin zengin anıtları olarak görmek ve geçirdikleri tüm dönemle­rin izlerine ve fonksiyonları­na saygılı koruma gayreti ise az sayıdaki uzmanın ve hassas kişinin gündemindedir.

    Ayasofya minaresinde makineli tüfek yuvası Dünya Savaşı sırasında, İstanbul’un yüksek noktalarına muhtemel hava saldırılarına karşı makinelitüfek yuvaları yapılmıştı. Bunlardan biri de Ayasofya’nın II. Selim devrinde inşa edilen minaresinde bulunuyordu.

    Kilise-cami-müze sürecin­den geçmiş yapıların tekrar cami haline getirilmesi, açıkta olan ya da açığa çıkan Hıristi­yan sanatı izlerinin hoyratça kapatılması, acaba ne şekilde algılanacaktır? Belli ki Türki­ye toplumunun ve İslâm âle­minin bir kısmı ile tutucu Hı­ristiyanlar, eski yaklaşımlarla düşünmeye devam etmektedir. Aynı düzlemde düşünen iki ta­rafın fanatiklerinden bir taraf yeniden zafer ve fetih heyeca­nı duyarken, diğeri bu uygula­mada bir düşüş görerek üzüle­cek ve öfkelenecektir.

    İspanya ve Balkanlar’da birçok kiliseye dönüşmüş ca­mi varken, Hindistan’da eski tapınaklar üzerine inşa edilen camiler artık cami olarak kul­lanılamıyorken ve hatta bazı tarihî camiler fanatik Hindular tarafından tanrıların mutlulu­ğu için tahrip ediliyorken, Aya­sofya’nın camiye dönüşmesi ne anlama gelecektir? Osmanlı döneminde şaşırtıcı ve zarif bir yaklaşımla korunan, yaşatılan bu anıtların bugünkü durumu ve çağdaş yaklaşımlar, İslâm inancı ve muhafazakâr politi­kalar adına pek itibarlı bir du­rum yaratmayacaktır.

    ANA KUBBE VE YARIM KUBBELERDEN ÖRTÜ SİSTEMİ

    Türk-Osmanlı camilerinin mimari atası

    Ayasofya, kubbe ve yarım kubbelerden oluşan örtü sistemi ile Osmanlı mimarlığını birinci dereceden etkiledi. Böylece 6. yüzyılda tasarlanan bir yapı, asırlar sonra yeni fatihlerin uygar­lığına büyük katkı sağladı. Fatih Camii, Beyazıt Camii, Şehzade ve Süleymaniye gibi görkemli birçok örneğin esin kaynağı Ayasofya’dır.

    İstanbul’da bu isimde ilk yapı­nın İmparator Konstantinus tara­fından 4. yüzyılın başlarında inşa edildiği kabul edilmektedir. Kilise bir aziz ya da azizeye değil tanrının kutsal bilgeliğine adanmıştı. 415 yılında bir isyanda tahrip olan yapı, bu sefer II. Theodosius tarafından biraz daha büyük ve görkemli olarak inşa edilmiştir. Ancak bu ilk iki yapı da ahşap çatılı binalardı.

    532 yılında bir isyanda yanan ikinci Ayasofya’nın üzerine imparator İustinianus bugünkü büyük bir kubbe ve yarım kubbeler ile kapanan ya­pıyı inşa ettirmiştir. 537 yılında tekrar açılarak kentin en büyük kilisesi olan Ayasofya, uzun asırlar boyunca dünyanın da en büyük kilisesiydi. Benzersiz tasarımı genellikle tanrının impa­rator ya da mimarlara ya da her ikisine ilhamı olarak algılanmış ve Bizans uygarlığında küçük bile olsa bu plan tipinde başka bir yapı inşa edilmemiştir.

    1453’te Osmanlılar İstanbul’u fethettiğinde ilk önce cami haline getirilen yapı olmuş ve Salı günü ele geçirilen kentte ilk Cuma namazı da burada kılınmıştır. Yapı özellikle kubbe ve yarım kubbeler­den oluşan örtü sistemi ile Osmanlı mimarlığını çok etkiledi ve klasik Osmanlı mimarisinde bu sistem ye­niden ele alınıp geliştirildi. Böylece 6. yüzyılda tasarlanan bir yapı, asır­lar sonra yeni fatihlerin mimarisini etkileyerek Osmanlı uygarlığına büyük bir katkı sağlamıştır. Dünya mimarlık tarihinde bir yapının neredeyse bin yıl sonra yeni bir mi­mariyi bu şekilde etkilemesi eşsiz bir durumdur.

    Osmanlı mimarisinin Fatih Camii, Beyazıt Camii, Sultanahmet Camii, Şehzade ve Süleymaniye gibi görkemli birçok örneğinin esin kaynağı Ayasofya’dır. Kimi Osmanlı metinleri Ayasofya’nın kubbesi ve Osmanlı mimarisi ara­sında kıyaslamalar yapmış, hatta Mimar Sinan bile hatıralarının birçok yerinde Ayasofya’ya gön­dermelerde bulunmuştur. Merkezi mekânlar oluşturma konusunda birçok deneme yapan Türk-İslâm mimari geleneği, Ayasofya’nın büyük kubbesi ve yarım kubbele­rini onları örtü sistemine bağla­yan daha küçük yarım kubbeleri günümüze kadar birçok anıtında kullanmıştır. Bizans döneminde olduğu gibi birçok efsane ile yapıyı kendi geçmişinin olağanüstü bir imgesi haline getirmiştir.

    II. Beyazıt, II. Selim ve III. Murat tarafından inşa ettirilen minareler ile yapı adeta bir selatin camiye dönüşmüş ve önünde yer alan türbeler ile hanedanın kabristanı haline gelmiştir. İçerisinde bulunan mihrap, minber, kürsüler, İslâm hat sanatının başarılı örneklerin­den olan dev yazılar ile yapı bir cami olarak da etkileyicidir. İslâm dünyasında pek benzeri olmayan Allah, Hazreti Muhammed, dört halife ve peygamberin torunları Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin’in isimlerinin yazıldığı levhalar, sanki Bizans döneminin aziz resimlerine İslâm inancının karşı tezi gibidir.

    Yapı giderek Osmanlı coğ­rafyasında yaşayan insanların zihninde temel cami imgesi haline gelmiştir. Osmanlı camii kurşun kaplı kubbe ve yarım kubbelerle örtülü bir yapı olmalıdır. 19. yüzyıl­da bu kurgudan kısmen uzakla­şılırken, Cumhuriyet döneminde yeniden gündeme gelen klasik Osmanlı mimarisi dinî mimariyi tamamen ele geçirmiş ve farklı bir tasarım kabul edilmez olmuştur. Günümüzde de cami denildiğinde insanların zihninde beliren imge klasik Osmanlı camileri ve onlar vasıtasıyla Ayasofya’dır. İslâm dünyasının en büyük şehirlerinden biri olan İstanbul’un en eski camisi, en eski medresesi/eğitim yapısı gibi özellikleri de bünyesinde taşıyan Ayasofya, 1934’ten beri hizmet verdiği iki büyük uygarlığın ve inancın sergilendiği bir müze olarak kullanılmaktadır.

    Önde Ayasofya, arkada onu örnek alan camilerden Sultanahmet.

    ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK

    Anadolu’da koruma ve bir arada yaşama geleneği

    UNESCO tarafından 1990’da yapılan İpek Yolu ekspedis­yonu sırasında, İslâmiyet öncesi tapınakların harabe halinde olduğu bir kere daha ortaya çıkmıştı. 9. yüzyıla kadar olan aşağı yukarı bütün abidelerin bu durumda olduğu anlaşılmıştı. Ayrıca 15. yüzyıldan itibaren Budist tapınakların çoğunun kullanılmadığı için yıkıldığı da bir vakıadır.

    Türkiye coğrafyasında ise Selçuklu ve Osmanlı dönemle­rinde Hıristiyan ahali ile birarada yaşamaktan ötürü, farklı inanç­lara ait tapınakların korunmuş olduğunu görüyoruz. Unesco komisyonundaki bir Özbek tarih­çi Ankara’ya geldiği zaman 13. yüzyıl sonundan kalma ahşap Aslanhane Camii’ni görmüş ve büyük şaşkınlık içinde “Buranın halkı çok medeni olmalı, bu eseri korumuşlar” demişti. Orta Asya’da ise ilk ahşap mimari 18. yüzyıldan itibaren başlar.

    Bu çerçevede Anadolu’da dinî mekanların, tapınakların dönüştürülmesi eskiden beri görülür. Bunlar yok edilmemiş, korunmuştur. Bir dönemin pagan tapınakları da kiliseye çevrilerek yaşatılmıştı. Sanat tarihçisi Feridun Özgümüş’ün “Kiliseye Çevrilen Pagan Tapınakları” adlı ayrıntılı bir çalışması vardır. Sonuçta Anadolu coğrafyası, tarihte birlikte yaşanan bir çok­kültürlülük sunar ve bugün bize düşen de bu anlayış ve yaşayışı koruyarak sürdürmektir. (İsenbike Togan)

  • Ömür boyu satranççı

    70’inden sonra bile büyük turnuvalarda başa güreşebilen bir satranç ustasıydı. Soğuk Savaş yıllarından günümüze dek parlak kariyeriyle satranç tarihine geçti.

    Dünya satranç şampi­yonluğu unvan maç­ları arasından bazıla­rının hafızalarda özel bir yeri vardır. Capablanca-Alekhine, Spaski-Fischer, Karpov-Korç­noy, Karpov-Kasparov en çok hatırlanacak ikililer. 1972’de­ki Fischer-Spaski maçı, Soğuk Savaş dönemine rastladığından ABD-SSCB mücadelesini de yansıtmıştı. Daha bunun etkisi yok olmadan bu kez 1978’deki Karpov-Korçnoy maçı günde­me oturdu. Batı’ya iltica eden satranççının eski rejimine kar­şı mücadelesi! İşte Korçnoy’u Korçnoy yapan ilk husus budur. Çok uzun süren kariyeri ise di­ğer önemli noktayı işaret eder: 80 yaşında Cebelitarık Open turnuvasında ilk sıralarda mü­cadele edebilen bir büyük usta!

    Viktor Lvoviç Korçnoy 1931’de Leningrad’da doğdu. Le­ningrad Kuşatması (1941-1944) sürerken vefat eden anneanne­sini evin erkeği olarak gazete kağıtlarına sarıp defnetmekse küçük Viktor’a kalmıştı. Bel­ki de mücadeleci karakterinin kaynağı o yıllarda saklıdır.

    Savaş sonrası satrançta hız­la ilerleyen Korçnoy’un dünya şampiyonluğu mücadelesi 1962 Adaylar Turnuvası’yla başladı. Fischer, Petrosyan, Keres, Gel­ler gibi ustalar karşısında ba­şarılı olamadı. 1968’deki aday maçlarında, finalde vatandaşı Spaski’ye takıldı. 1971’de bu kez Geller’i geçerken ikinci etapta Petrosyan’a takıldı. Korçnoy bu noktadan itibaren kendi devri­nin oyuncularının önüne geçti ama, 1974’de bu kez Aday Maç­larının finalinde 1951 doğumlu Karpov’a kaybetti.

    Fischer’in unvanını ortaya koyup koymayacağı belli değil­ken, Amerikalı şampiyonla bir tek kendisinin mücadele ede­bileceğini iddia ettiği röportajı, Petrosyan’la yaşadığı hadise­ler Sovyet Spor Komitesi’nin şimşeklerini üzerine çekti ve 1976’daki Amsterdam Turnu­vası sırasında Korçnoy, Hol­landa’ya iltica etti. Sonrasında İsviçre’ye yerleşti ve bu ülkenin vatandaşlığını alıp, İsviçre’yi temsil etmeye başladı.

    1978’de dünya şampiyonlu­ğu unvan maçında Karpov’un karşısına çıkan ama, 16.5-15.5(6-5) kaybeden Korçnoy, kariyeri boyunca dünya şam­piyonluğu unvanını hiç kaza­namadı ama, 50 uluslararası turnuva birinciliği ve veteran­lar şampiyonlukları ile tesel­li buldu. İleri yaşlarında bile büyük uluslararası turnuvalar kazanabilen, torunu yaşında ve kendisinden daha kuvvetli bü­yük ustaların varlığında başa güreşebilen başka bir satranç­çıyı tarih yazmıyor.

    Fischer’in satranç tahtasın­daki karelerin toplamı olan yaş­ta, 64 yaşındaki vefatı gibi; “Zlo­dey” (kötü kalpli) ve “Korkunç Viktor” lakaplı Korçnoy’un da 06.06.2016’da ölmesi “sembo­lik” bulundu.

  • Arkeolojiye karşı ‘ideolojik kazılar’

    Tarihe “milliyetçilik penceresi”nden bakanlar, etnik köken arayışlarını kimi zaman “Adem ve Havva’nın Kürt olarak yaratıldığı” noktasına kadar taşıyabiliyor. Oysa ki bilimsel olarak Anadolu’daki Türk veya Kürt varlığını, 10. yüzyıldan geriye götürmek mümkün görünmemekte.

    Birkaç ay önce HDP Eş­başkanı Selahattin De­mirtaş, Kürtlerin Ana­dolu’daki tarihsel varlıkları ile ilgili ilginç bir açıklama yap­mış, Sözcü gazetesi yazarla­rından Soner Yalçın da bahse konu açıklama ile ilgili olarak köşesinde kendi görüşlerini be­lirtmişti. Demirtaş’ın, “Kürtler, binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alparslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı. O zaman­lar da Kürt beyliklerinden des­tek alınarak Anadolu’nun ka­pıları açıldı” söylemine, Soner Yalçın’ın, “Demirtaş bilmiyor… Amasya Oluz Höyük kazılarını duymamış” cümleleriyle ver­diği yanıt, sistematik arkeolo­jik kazılar yapmakta olduğum Oluz Höyük’ü sözkonusu pole­miğe dahil etmişti.

    Gerçekte Anadolu Öntari­hi, yani Tunç, Demir ve Pers dönemleri ile ilgili yerleşmeler içeren Oluz Höyük’te 2010’da açığa çıkmaya başlayan Orta­çağ Mezarlığı, Anadolu top­raklarının Erken Türk Tarihi ile ilgili sakladığı çok önem­li sırları öğrenmemizi sağla­mıştır. 1000’li yılların başında oluşmaya başlayan Oluz Höyük mezarlığının en çarpıcı yönü, Türklerin Anadolu’daki bilinen en erken biyolojik kanıtlarına artık sahip olmamızdır. Oluz Höyük bulgularının Türkiye Türklerinin arkeolojisi ve ta­rihine yaptığı en önemli katkı ise, Oğuz göçlerinin bilinenin aksine 11. yüzyıl değil 10. yüz­yılda, Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce başlamış olduğunu kanıtlamasıdır.

    Bizim üzerinde durduğu­muz nokta ise şüphesiz “kimin nereye daha önce geldiği” de­ğildir. Kaldı ki 23. sayımızın kapağına taşıdığımız “Osmanlı Devleti Öncesi Beylikler Döne­mi-Anadolu Rönesansı” dosya­sında, resmî tarihte bu dönemi sadece “Türk Beylikleri” ifade­siyle tanımlayan ve hanedanı veya halkı Kürt olan beylikleri yoksayan anlayışı eleştirmiş ve bunların tarihî köken ve önem­lerini de yansıtmıştık.

    Hiçbir ulus ya da etnik grup bu dünyaya başka bir dünya­dan gelmediğine göre, modern halkların tarihsel süreçler için­de izlenebilme şansı vardır. Bu doğrultuda dikkat edilmesi ve değerlendirilmesi gereken, mo­dern dünya uluslarının uzak geçmişteki atalarıyla benzer­likleri ya da farklılıklarının doğru saptanabilmesidir. Bir başka deyişle, modern toplum­ların bugün kendilerine atfet­tikleri etnik kimlik ve bunların ifade edilişlerini tarihte bire­bir bulmayı ummak ve bura­dan hareketle “binlerce yıldır” sanki aynı “kan, ulus, millet” varmışcasına, tarihi sadece bu­günden bakarak yeniden yaz­mak beyhude bir çabadır.

    Türk tipi nasıl değişti? Konya-Beyşehir yakınlarındaki, 13. yüzyıl Selçuklu Kubadabad Sarayı’ndaki çiniler üzerinde yer alan yüzler, “ay yüzlü, badem gözlü” Orta Asya Türklerinin özelliklerini taşır. Günümüz Türkiye Türklerinin fiziksel özellikleri ise, bin yıllık uzun süreçte Rumlaşmış yerli nüfusla yapılan evliliklerle oluşmuştur. Amasya’daki Oluz Höyük kazılarından çıkan bulgular, Türklerin Anadolu’daki varlığını Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl öncesine, 10. yüzyıla taşımıştı (altta).

    Akan zamanın içinde her şey gibi halklar, uluslar, aşiret­ler, toplumlar, etnik gruplar ve kavramlar da çok ama çok fazla değişmiş durumdadır. Bu deği­şimdeki en kritik olgu, toplum­dışı evlilikler ve oluşan yeni kuşaklardır. Örneğin, Beyşe­hir yakınlarındaki Kubadabad Sarayı’nda açığa çıkarılmış Sel­çuklu dönemi çinileri üzerinde yer alan insan yüzleri, Orta As­ya özellikleri taşımaktadır; ya­ni bildiğimiz “ay yüzlü, badem gözlü” Türk tipidir. Elimizde­ki bu sınırlı görsel bulgulardan anlaşıldığı üzere, Anadolu’nun öncü Türkleri çok büyük olası­lıkla tam da bizim gibi değiller­di. Günümüz Türkiye Türkleri­nin fiziksel özellikleri bile, bin yıllık uzun sürecin başlarında Anadolu toplumunun Rumlaş­mış (Bizanslı) yerli nüfusuy­la yapılan evlilikler marifetiyle oluşmuştur diyebiliriz. Bu de­ğişim rüzgarının Türkçe’yi de etkilemiş olduğunu unutma­mak gerekiyor.

    Bugüne değin çoğunlukla Türklerin Anadolu’ya geldik­lerinde kaç kişi oldukları sor­gulanmış, 10. ve 11. yüzyıllar­daki yerli Anadolu nüfusu pek düşünülmemiştir. Büyük ölçü­de kent dağılımı ve yoğunlu­ğuna dayanan tahminler 8 ila 12 milyon arasında bir nüfu­sa işaret etmektedir. Özellikle Anadolu Selçuklu Devleti ile başlayan Türkleşme (Turkici­zation), bu büyük nüfusu ka­demeli bir biçimde bugünkü Türkiye Türklerinin bünyesi­ne katmış olmalıdır.

    Kürt ya da Kürd kelimesi ile Kürdistan coğrafi teriminin ise Ortaçağ’dan, 11. yüzyıldan erkene gitmediği bilinmektedir. Buna mukabil özellikle son 20 yıldır Kürdoloji uzmanlarının Kürt etnisite tarihini daha es­kilere çekme gayretleri vardır. Bu süreçte Urartular, Medler, Kardukhlar ve Parthlar, Kürt­lerin köken aradıkları Önasya uygarlıkları arasında başlıcaları olmuştur. Bütün bu gelişmele­re karşın, Kürtler ile Kürtlerle aynı coğrafyada çok daha ön­ce yaşamış bahse konu tarih­sel krallıklar arasında arkeo­lojik temelde nasıl bir kültürel bağlantı olduğu sorusu ne yazık ki bir türlü yanıtlanamamak­tadır. Arkeolojik temelde, yani kronolojik çerçevedeki maddi kültürde ortak özellikler yok­sa, sözkonusu bağlantı yalnız­ca halef-selef ilişkisi olabilir; Bizans Anadolusuna Türklerin gelişi gibi. Zaten arkeolojik bul­gu, kimliklendirmenin önünde­ki en büyük sorundur. Arkeolo­ji olmadan “çok daha rahat bi­çimde” tarih yazılabilmektedir.

    Bahoz Şavata’nın Kürdlerin Dil-Din-Kültür-Sosyal-Siyasal Tarihi I-II (İsmail Beşikçi Vak­fı Yayınları, 2015) adlı kitabın­da Göbeklitepe’den başlayan Kürt tarihi Sumer, Akad, Asur, İsin, Babil, Elam, Guti, Lulubi, Kassit, Hurri, Subartu, Hat­ti, Luvi, Mitanni, Urartu, Frig, Kimmer, İskit, Med ve Part kültürleri ile MS 3-4. yüzyıl­lara değin getirilmiştir. Bura­dan yapılan çıkarsama, Adem ile Havva’nın bile Kürt olarak yaratıldığı anlayışına kadar uzanmaktadır (Bunda Göbek­litepe’nin Adem ile Havva’nın indirildiği yeryüzü cenneti ol­duğu rivayeti büyük bir etken­dir). Önasya’nın en güçlü kül­türlerine sahip bahse konu uy­garlıklarını arkeolojik bulguları tartışmadan, sadece etnogene­sis anlamında ve masa başında çözümleyen bu yaklaşımı, sa­dece Anadolu arkeolojisi ile uğ­raşan bizlerin değil, aklı başın­da hiç kimsenin bilimsel kabul etmesi mümkün değildir.

    Günümüzde, şu ana kadar ortaya konan arkeolojik, tarih­sel, bilimsel gerçekler, -ister Türk ister Kürt olsun- kendi geçmişlerine “milliyetçi pen­cere”den bakan insanlara, 10. yüzyılın gerisinde kendi kül­türlerine ait pek fazla bir şey göstermemektedir.

    Buna mukabil “Anadolu mi­rası” penceresinden baktığı­mızda ise, bin yıllık değil yak­laşık 13 bin yıllık mimariyi, 11 bin yıllık tarım ve hayvancılığı, 10 bin yıllık çanak-çömlek üre­timini, 9 bin yıllık metal kulla­nımını, 4 bin yıllık yazı tarihini ve tüm bunları gerçekleştiren atalarımızın tarihsel mirasçıla­rı, yani torunları olduğumuzu rahatlıkla görebiliriz.

  • İzmir’de atlı tramvayın son günleri…

    1930’ların başlarında, İzmir Kordon’da çalışan atlı tramvaylar artık ihtiyacı karşılaya­maz hale gelmişti. Bunların kaldırılarak, toplu taşım için elektrikli tramvay veya troleybüs konmasına karar verildi. Dönemin Yeni Gün gazetesinde çıkan haber, başka bir sıkıntıya da işaret ediyordu: “… atlı tramvaylar da bu suretle halkın ve bilhassa ecnebile­rin alayından kurtulmuş olacaktır”. Atlı tramvaylar kalktı ama, Kordon’un simgelerinden faytonlar hep yaşadı, yaşıyor.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • KORKUNÇ TÜRK!

    İhtimaldir ki herşey Attila ile başladı. Mâlum, Hun İmparatoru 5. yüzyılda Avrupa’nın altını üstüne getirmiş, birçok Batı diline “Tanrı’nın kırbacı” lakabıyla girmişti. “Türk’ün geçtiği yerde ot bitmez” deyişinin ilham kaynağının Attila ve meşhur atlıları olduğu iddiası pek de temelsiz değildir. İstanbul’un fethiyse bardağı taşıran damladır. Hıristiyan dünyasının başkenti, artık resmen “Kâfir Türk”ün elindedir. 1481 Otranto Seferi’yle duyulmaya başlanan “Anneciğim Türkler Geliyor” sesleri, Kanunî devrinde, Viyana kuşatmalarında, Mohaç’ta, Osmanlı korsanlarının Akdeniz’i haraca kestiği Akdeniz kıyılarında yankılanır. Türk imajı, Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘hastalanıp’ zayıf düşmesiyle karikatürize edilmeye başlasa da, Batı’nın şuuraltına biraz haset, hafif merak, “Turquerie” akımı, oryantalizm ve epey korkuyla birlikte kazınmıştır.

    “Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya Kilisesi’ne giriyor” Liebig et
    suyu küplerinin kutusundan çıkan reklam kartı, yirminci yüzyıl başları.
    Haftalık Fransız resimli hiciv dergisi
    L’assiette au Beurre’ün kapağı.
    Abdülhamid elinde kanlı kılıcıyla klasik “Korkunç Türk” görünümünde, 19 Ağustos 1908.
    İngiltere’den bir fotoğraf. Fotoğrafın
    arkasındaki yazıdan anlaşıldığı üzere,
    köpeğin adı “Terrible Turk” (Korkunç
    Türk). 20. yüzyılın başları.
    Yine L’assiette au Beurre dergisinden, “Türk Tanrısı” başlıklı karikatür. Kötücül ilah, palasıyla aldığı kellelerden oluşan yığının üzerinde resmediliyor, 7 Mart 1904.
    Jules Vernes’in 1883 yılında yayımlanan macera romanı İnatçı Keraban’ın birinci cildinin kapağı.
    New York merkezli bir dikiş makinası üreticisinin
    reklam kartı, yirminci yüzyıl başları.
    Bir elinde sigarası, bir eli kadının
    sırtında, kılıcı belinde tasvir edilmiş bir Türk beyi. Murad sigarası reklamı, yirminci yüzyıl başları.
    İngiltere ve Rusya Türkiye’ye “Müttefiğim ol,
    yoksa hayatında yediğin en kötü dayağı atarım” diyor. Türkiye bir hindi, ama belinde kılıcı eksik değil, Puck dergisi, New York, Nisan 1885.
    Tütün kutusu, yirminci yüzyılın ikinci yarısı.
    Yirmici yüzyılın başlarından; sarık, fes, pala, ay-yıldız gibi klasik oryantalist figürlerle süslü nota kitapları.
    Kitap aynı kitap, kapakta resmedilen kahraman aynı kahraman. İngilizce’de “Muhteşem”, Türkçe’de “Kanuni” sıfatı yakıştırılan Sultan Süleyman’ı Amerikalı grafiker hem elinde, hem belinde kılıçla haşin biri olarak resmederken, Türk grafiker onu silahsız, munis bir ihtiyar olarak tasvir etmiş. Yirminci yüzyıl.
    Wheaties kahvaltılık buğday gevreğinin kutusundan çıkan, çocuklar için “eğlenceli maske”, 1974.
    Harem esintili, erotik çağrışımlı İngiliz reklam afişi: Erasmic sabun ve parfümleri.
    “Rose of Stamboul” (İstanbul’un Gülü) operet, 1922.
    Amerikan reklam kartı. “A Turkish Home” Bir Türk Evi.
    Harem Eyes (Haremin Gözleri) başlıklı nota kitapçığı kapağı, 1921.
    Sapolio sabunları reklam kitapçığı. “A Turkish Tale” (Bir Türk Öyküsü).
    “Kadınların favorisi”. Kartpostal, yirminci yüzyıl başı.
    Elinde bayrakla dans eden bir rakkaseyi
    gösteren reklam kartı, Turkish Trophies
    sigaraları, yirminci yüzyıl başları.
    Avrupa’ya turneye çıkarak para karşılığı müsabakalar yapan Türk pehlivanlar da “Korkunç Türk” sıfatıyla anılırdı. Sahib Seiberg, 1932 (solda) ve Hacı Halil (Adalı).
    İkinci Yusuf, o da bir “Terrible Turk”.
    Kartpostal, Amerika, yirminci yüzyıl başları.
    “Batı dünyasında Türk imajı” konusuna ilgi duyan okurlarımız, Roni Marguiles’in Mayıs 2016’da Everest Yayınları’ndan çıkan The Terrible Turk-Batı’nın Gördüğü “Türk” isimli eserine başvurarak daha ayrıntılı bilgi edinebilir
  • İnşaat-menfaat-nefret üçgeninden tarihe doğru

    Avrupa Birliği’ndeki Brexit çatlağı, ülkemizdeki iktidar sahipleri ve yandaşlarını pek memnun etti. Türkiye’de ne vakit bir olumsuz­luk artık üstü örtülemeyecek bir vaziyete gelse, “canım Avrupa’ya baksana, orası da berbat” laflarını zaten sıklıkla duyuyorduk. Yani yat-kalk dua et, hâline şükret. Ülkenin doğusunda bütün şiddetiyle sıcak sa­vaş yaşanıyor, ekonomi-turizm komada, bütün komşularımızla kavgalıyız, imza-tweet atan bile doğru hapse gidiyor, gazeteler-gazetecilik bitirilmiş, eğitim-öğretim dibe gitmiş ama, “n’olucak bu Avrupa’nın hâli arkadaş?”

    Kendi problemlerini başkalarının sıkıntılarıyla hafifletmek, hatta yok­saymak; içe kapanma ve böbürlenmenin klasik stratejilerinden biridir. Her türlü muhalefeti sulandırmak, etkisizleştirmek için de gayet fayda­lıdır. Tarihte de Avrupa’nın herhangi bir alanda “kötü duruma düşmesi” devletimiz tarafından genellikle sevinçle karşılanmış, böylelikle ülke için­de yükselen “çatlak sesler” de daha az duyulur olmuştur.

    Aynı paralelde, ABD ve Avrupa’da yükselen ırkçılık, milliyetçilik, ay­rımcılık da, bizdeki benzeri ideolojik makamlar tarafından aslında sevinç­le karşılanıyor. Böylelikle en çok ihtiyaç duydukları, kendi varoluşlarının olmazsa olmazı “reaksiyon” için maddi ve düşünsel zemin sağlanıyor, sağ­lamlaşıyor. Modern Haçlılara karşı neo Osmanlılar! Ve tabii en önemli yan kazançlardan biri olarak, kutuplaşmanın sürekli tahrik edilmesi: “Arada kalan ezilir, safını belirle kardeşim!”

    Ülke olarak neredeyse hayatın bütün alanlarında yaygın bir üretimsizlik içerisindeyiz. Buna tabii düşünsel, kültürel, entelektüel üretim de dahil.

    Peki inşaat-menfaat-nefret üçgeninde birbirini kazıklayarak hayata devam eden cahil ve tembel insanların tarihten herhangi bir ders çıkarma­sı mümkün olabilir mi? Hadi çıkarmak istedik diyelim; neye, nereye baka­cağız? Türk-Osmanlı-İslâm tarihi üzerine yazılmış kitapların, yapılmış bi­limsel çalışmaların ezici çoğunluğu da, yüksek kalitede olanları da Batı’da. Yani bu “Haçlılar” öteden beri bizi bizden daha iyi tanıyor, adeta tarihimi­zi elimizden alıyor. Bize de sadece onlara karşı “tutum almak” kalıyor.

    Bir de Ayasofya’yı çok beğenmişiz ve onu cami yaptığımız gibi, kendi camilerimiz için de model olarak almışız.

  • Dinde merkeziyetçi sanatta çoğulcu

    Çin’deki Yungang ve Longmen mağaralarında yer alan yaklaşık 1500 yıllık dev Buda heykelleri, bilim ve sanatın ancak farklı yerlerden gelen çok yönlü akımların bir arada olması ile geliştiğini gösteriyor. Tan Yao’nun hikayesi…

    Bugün Çin Seddi hâlâ Çin’e resmî ziyaret­le giden bir devlet adamı veya bir turistin ilk görmek istediği yer özelliğini taşımak­tadır. Ancak biraz vakti olan turist Unesco Dün­ya Mirası listesinde yer alan Dunhuang Mogao ve dev Buda heykellerinin yer aldığı Yungang ve Longmen mağaralarını da görmek ister. Ziyaret­çiler devasa Buda heykelleri karşında kendi in­sanlıklarını daha iyi anlar ve bu heykellere hay­ran kalır. Heykellerin insan üstündeki etkisi o kadar müt­hiştir ki, heykellerin nasıl ve ne gibi sebeplerle yapılmış olduğunu merak etmeye fırsat bulamazlar.

    Aslında Yungang ve Longmen mağaraları, Proto-Mo­ğol ve Proto-Türk kabilelerini biraraya getiren Tabğaç (Tuoba) hanedanı (386-534) döneminde yapılmıştı. Çin’e kuzeydoğudan gelip Çin kültürünün birçok yönlerini be­nimseyen Tabğaçlar (NTV Tarih, Sayı: 34) kendilerine de hanedan adı olarak Kuzey Wei’yi seçmişlerdi.

    Devletlerinin kuruluş safhasında Tabğaçlar, birçok Orta Asya hanedanının yaptığı gibi ele geçirdikleri ye­ni yerlerde bulunan biliminsanı ve sanatkârları ken­di başkentlerine getirmişlerdir. Bunların bir kısmı ve hatta göçebe kabileler de zorda kalınca Tabğaç idaresini Cücenlere (Rouran) tercih etmişlerdir. Bunlar arasında Uygurların ve Kanglıların ataları Tegreg kabileleri men­supları olduğu gibi, Hun İmparatorluğu’nda önemli bir konuma (juqu) sahip olan bir ailenin sarayından gelen­ler de vardı. Eski Hun ünvanını kendilerine soy adı ola­rak alan bu aile, Gansu’ya hâkim olmuş ve Çince Kuzey Liang adı verilen hanedanlığı kurmuştu. Bu hanedanlık Dr. Emel Esin’in bir makalesinde ele aldığı gibi özellik­le kurduğu zengin kütüphane ve sarayında topladığı bil­gin ve edebi şahsiyetler ve din adamları ile ünlü idi. Bu bilginler, sanatkârlar ve din adamları özellikle Budizmin gelişmesi için yaptıkları katkılarıyla tarihte iz bırakmış­lardır.

    Tabğaçlar Gansu’yu ele geçirince (439), bir kısım sa­natçı ve bilimciler Tabğaç sarayına katılmışlar, diğer ba­zıları ise Turfan bölgesine gitmişlerdi. Turfan bölgesine gidenler arasında Kadim Türk kağan ailesi Aşina soyunun da bulunduğu düşünülüyor. Hunlardan gelen bu aile, Gan­su’da hükümdarlık yaparken herhangi bir etnik ayırım yapmadan bilim ve sanatı öne çıkarmıştır.

    439 yılında Tabğaç başkentine gelenler ara­sında, o sırada takriben 30 yaşlarında bulunan Tan Yao adında bir rahip de vardı. Daha Gan­su’da iken bilimi, ibadet ve meditasyonları ile şöhret bulmuştu. Bu arada Gansu’yu ele geçiren Tabğaç hükümdarı Budizmi yasaklayarak Dao­izmi öne çıkarma eğiliminde oldu. İmparatorun oğlu da Budistti ve o, bir ara çerçevede birçok kişiyi ve ellerindeki putları saklamış olmasına rağmen, bu yasak­lar 450 yılına kadar devam etti. Tan Yao, takriben 499’e kadar, Budizmin yeniden canlandırılması döneminde olan bağlılığı çerçevesinde imparatorların hizmetinde bulunmuş ve bu dönemde Budizmin devlet denetimin­de tutulması için çalışmıştır. Böylece halvet ve devletten bağımsızlığı vurgulayanbu süreçte kendisi baş denetçi konumunda idi. Budizminden farklı bir kuzey Budist ge­leneğinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

    İşte dev Buda heykelleri de bu birlikteliğin simgesidir. Önce imparatora benzeyen bir Buda bir heykeli yapılma­sına kararlaştırıldı. Hatta bu heykele imparatorun vücu­dundaki benleri anımsatan siyah taşlar da kondu. İmpa­ratorun zamanın Budası olduğu somutlaştıktan sonra, o zamana kadar hüküm sürmüş beş imparatoru anmak için beş katlı bir mabet yapılmasına ve her imparatoru simge­lemek için birer Buda heykeli daha yapılmasına karar ve­rildi. Bu heykellere karşı gösterilecek saygısızlık, saraya karşı isyan niteliğini taşıyacaktı.

    Zamanla mabet beş katlı olarak değil de başkentin ba­tısında beş ayrı mağara kazılması ve her mağaraya birer Buda heykeli konması şeklinde gelişti. Budist literatürede ağırlık veren Tan Tao devrinde yapılan çeviri çalışmala­rında bile, çeşitli kültürlerden gelen farklı görüşlerin bi­rarada yaşayabilmesinin izlerini görmemiz mümkündür. İpek Yolları güzergahı üzerinde bulunan Gansu yöresinde yetişen Tan Yao, bilim ve sanatın ancak farklı yerlerden gelen çok yönlü akımların birarada olması ile geliştiğini anlamış olmalıdır. Bugün dev Buda heykeline hayran kal­dığımız Yungang mağaraları, böyle bir süreç sonucu orta­ya çıkmıştı.

  • Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Yaz mevsiminde yalnızca kavun ve karpuz satışı yapılan kar­puz sergileri İstanbul’da dö­nem dönem belediyelerle karpuzcular arasında sorunlar yaşanmasına sebep olmuştur. Belediyeler yıllarca sinek üremesine ve çevrenin kirlenmesine yol açtığı gerekçesiyle bu satış nokta­larına çeşitli kurallar getirmeye uğ­raşmış, karpuzcular da bu kuralları delmek için çaba göstermiştir.

    Aslında 1950 yılına kadar karpuz sergisi açmak isteyenlerin uyması gereken çok fazla kural yoktur. Ver­gi ödemeyen karpuzcular, merkezi cadde ve meydanlar hariç istedikle­ri yerde sergi de açabilmektedir. Be­lediye, tezgâhları ara sıra denetler ama bu denetimler daha çok tezgah­ta başka meyvelerin satılıp satılma­dığını kontrol için yapılır. 16 Tem­muz 1950’de karpuz sergisi açma­ya çeşitli standartlar getirilir. Sergi açmak isteyenlerin karpuz üreticisi olması ve bunu kanıtlayan belgeler­le belediyeye bağlı Hal Müdürlüğü’ne başvurması gerekmektedir. Ayrıca talep fazla olduğu için izin verilecek karpuzcular kurayla belirlenecektir. Ve bu izni alanlar da belediyeye işgâl vergisi ödemek durumundadır.

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Yeni düzenleme ve özellikle vergi ödeme kısmı karpuzcuların tepkisi­ne yol açar. 12 Ağustos 1950’de o za­man Eminönü’nde bulunan Meyve Sebze Hali’nde bir araya gelen kar­puzcular, verginin kaldırılması için eylem yaparlar. Eylemde okunan açıklamada bazı sergilerin vergisi­nin haciz yoluyla alındığından şika­yet edilmektedir. 1500 kişi oldukla­rını öne süren ve yılın dokuz ayında “aylak aylak gezdiklerini” söyleyen karpuzcular sergilerini sadece yaz mevsiminde değil 12 ay boyunca açmak ve başka meyveler de sat­mak istemektedir.

    Eylemin ilginç bir yönü de kar­puzcuların üzerine çeşitli yazılar kazıdıkları karpuzları pankart ya da döviz gibi taşımalarıdır. Kar­puzların üzerinde “Su verilmesini istiyoruz”, “Sergilerin yıllık kiraya bağlanmasını istiyoruz” gibi ta­leplerin yanı sıra “Bizi korursanız tatlı ve ucuzuz” gibi karpuzun ağ­zından yazılmış ifadeler de vardır. Karpuzcular muhtemelen gazetecileri kendileriyle ilgili haber yapmaya teş­vik için bazı karpuzların üzerine de gazetelerin isimlerini yazmıştır. Fo­toğrafta Cumhuriyet, Hür­riyet, Milliyet ve Gece Posta­sı’nın isimleri okunabiliyor.

    Karpuz sergileri edebiyata da konu olmuştur. Bunların en bilineni Sait Faik’in 1936 tarihli Bir Karpuz Sergisi adlı harika öyküsüdür (Semaver-Sar­nıç, Bilgi Yayınevi, 1992). Kemal Ta­hir’in 1937’de yazdığı Herkesi Durdu­ran Adam adlı öyküsünde de (Üstadın Ölümü, İthaki Yayınları, 2006) Ra­mi’de çok gösterişli bir karpuz sergisi açan Ahmet adlı bir kahraman vardır.

    Karpuz sergisi açmak herhalde çok kazançlı bir iş olarak görülmek­tedir ki Münir Tanbal’ın 1953 bası­mı Rüya Tabirleri kitabında rüyada karpuz sergisi görmek, yakın zaman­da miras, piyango gibi beklenmedik bir kazanç elde edileceği şeklinde yo­rumlanmıştır.

    DUYURU

    Resimdeki atla benim bir alakam ve ilişkim yoktur’

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Tavernaların altın yıllarını yaşadığı 1980’li yıllarda arka arkaya birçok taver­na şarkıcısı şöhrete kavuşmuş­tu. Bunlardan biri olan Metin Kaya 1986’da çıkardığı ikinci albümü Barışmaya Alıştık’ın ka­pağı nedeniyle yapımcısı Tümer Altuntaş’la davalık olmuştu.

    Davanın sebebi, Taç Plak’ın sahibi Tümer Altuntaş’ın kaset kapağına Metin Kaya’nın fo­toğrafı yerine at fotoğrafı kul­lanmış olmasıydı. Kaya, dört gözle beklediği albümü piya­saya çıktıktan sonra gazetele­re “Kaset kapağında kullanıl­mak üzere fotoğrafımı çektir­diğim halde Tümer Altuntaş at resmi kullanmıştır. Bu at ile benim hiçbir alakam ve ilişkim yoktur. Bundan dolayı kendisini protesto eder, gerekli hukuki muameleye başladığımı ve bundan böyle yalnız çalışa­cağımı üçüncü kişilere ve sa­yın halkımıza saygı ile duyuru­rum” diye ilan vermişti.

    Yeni Gündem dergisinin ko­nuyla ilgili haberinde ise şöyle deniliyordu: “Metin Kaya’nın ifadesine göre Tümer Altuntaş ilk görenin bile tipinden anla­yacağı gibi ‘cins’ biriydi. Zaten ‘Neden böyle yaptın?’ sorusu­na da ‘Cinslik olsun diye’ ceva­bını vermişti. Kaya’ya hiçbir şey koymuyordu da, kendisiy­le eşin dostun kafa bulmasına, annesinin babasının bile ‘Bari köpek resmi koydursaydın’ de­melerine hasta oluyordu”.

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu