Etiket: sayı:25

  • Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Gerçekten öyle mi? Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastlar, aslında ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.

    Amerika Birleşik Dev­leri’nin tamamında köleliği kaldıran Baş­kan Abraham Lincoln bir suikaste kurban gitmiş, iki hafta sonra İngiltere Baş­bakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptı­ğı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dün­ya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilme­si bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynata­mamıştır”.

    ZEMIN

    Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saray­bosna’da sıkılan tek bir kur­şun, Avrupa kazanını pat­lattığına göre haksız oldu­ğunu söyleyebiliriz, ama bu ünlü suikastı düzenleyenle­rin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, gelece­ği hazırlamak için güçlü bir sistem kurmamış toplum­larda, bir liderden diğeri­ne geçiş sorununu çözmek­te sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az çok kapa­lı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç gru­bun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düş­manı yok etmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuş­tu. Hatta Machiavelli gibile­ri, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmiş­lerdi.

    Ancak suikast en eski za­manlarda bile tarihin yönü­nü veya bir sistemi değiş­tirmekte, hele hele ortadan kaldırmakta en az rol oyna­yan siyasi yöntem biçimiy­di. İktidara karşı muhalefet etmek için başka yöntem­lerin de geliştiği modern çağlarda, bu gerçek daha da bariz bir şekilde ortaya çık­tı. Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tem­bel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü saye­sinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, ge­ri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğin­de de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.

    Her suikastçı kendin­ce “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati topla­yacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olay­lar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle ön­ce büyük bir gürültü kopu­yor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerin­den oynamıyordu. Örneğin Alman subaylarından bir bölümünün Hitler’e karşı Temmuz 1944’te hazırladığı suikast başarılı olsaydı bile, tamamen Nazileşmiş devle­ti ele geçirebilecekleri, ar­dından Alman halkına daha az acı çektirecek bir barış elde edebilecekleri şüphe­liydi. Ülke tek bir bombayla kolayca kurtarılabilecek du­rumda değildi.

    “Bir insanı öldürebilirsi­niz ama bir düşünceyi öldü­remezsiniz”. Amerikalı va­tandaşlık hakları eylemci­si Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sık sık Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyle­dikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi ger­çekten de ölmedi. Bu düşün­ce “kötü” olsaydı bile ölme­yecekti.

    JEAN-PAUL MARAT- MAHMUT ŞEVKET PAŞA- ERNST VOM RATH – HEYDRICH

    Katillere bumerang etkisi

    Bazı siyasi cinayetler, düzenleyenlerin tümüyle ezilmesine yol açtığı gibi, tersine bir etki yaratarak olayla ilgisi olmayan sayısız insanın da kurban edilmesiyle sonuçlandı.

    Yakın tarihimizde biri başarılı iki suikast gi­rişimi de, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Ha­ziran 1913’te Sadrazam Mah­mud Şevket Paşa, Harbiye Ne­zareti’nden (İstanbul Üniversitesi merkez binası) Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parça­sıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Te­rakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sin­dirme harekatına girişti, sade­ce devlet adamları değil gazete­ciler de bundan nasibini aldı. Sözü bir romancıya bırakırsak: “Mahmud Şevket Paşa son ne­fesini verdiği andan itibaren, bütün tahkik, takip ve tevkif işlerini kendi eline alan Cemal Bey (İttihatçı önder, dönemin İstanbul Muhafızı), İstanbul şehrini bir limon gibi sıkıyor ve içindeki her çeşit kargaşalık ve muhalefet asidini bir sel ha­linde ortaya döküyordu. Bu sel, bütün karakolların, tevkifha­nelerin, hapishanelerin her ta­rafını ağzına kadar dolduruyor, sanki bodrum katlarının de­liklerinden, tavan aralarından, helâ pencerelerinden dışarıya taşıyordu” (Yakup Kadri Kara­osmanoğlu, Hüküm Gecesi).

    21- Marat banyosunda Jacques-Louis_David_-_
    Marat öldürüldüğü banyo küvetinde, Jacques Louis David’in tablosu.

    Bunun bir benzeri, 1926 yazında Cumhurbaşkanı Mus­tafa Kemal’i hedefleyen bir suikast girişiminin ortaya çı­karılmasından sonra yaşandı. İzmir’de yapılması düşünülen suikastın tetikçileri, olağan şüphelilerdi. Gazeteci öldü­rerek (1909-1910’da suikas­ta kurban giden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler) ustalaşmış Abdülkadir Bey gi­bi bazı İttihatçı tetikçilerin bu suikastın da arkasında olduk­ları hemen anlaşıldı. Ancak ik­tidar suikast girişimini, zaten bir avuç kalmış diğer muhalif­lerini de sindirmek için bir ve­sile olarak gördü.

    Yakın Türkiye tarihindeki bu olaylar, acı sonuçları bakı­mından aşağıda vereceğimiz örneklerle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılır:

    Tevrat’ta Yudit adlı bir Ya­hudi kadının, halkının intika­mını almak için Babil komu­tanı Holofernes’i baştan çı­kararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Fransız Devrimi’nin dönüm noktalarından biriydi. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denilen sağ kanatla “montagnard” denilen sol ka­nat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamış­tı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.

    Girondinlerin arka arka­ya giyotine gönderildiği 1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, idamların başlıca sorumlusu olarak gördüğü Marat’yı öldür­mek niyetiyle Paris’e geldi. Ön­ce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evi­nin kapısını çaldı. Marat deri hastalığını gidermek için, âdeti olduğu üzere banyosundaydı. Önündeki tahta kalasa yaydığı yazılarla uğraşıyordu (şair Lamartine’e göre idam edilecek kişilerin listesini hazırlamak­taydı). Charlotte, çok önemli bir bilgi vereceğini iddia ede­rek Marat’nın huzuruna çıktı ve taşradaki “hain” girondin­lerle ilgili uydurma bilgiler ver­di, sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sap­ladı.

    Dört gün sonra giyotine gi­den Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçla­rı acı oldu. Marat’nın ölümün­den sonra idam edilen girondin sayısı, Marat’nın kendisinin mahkum ettirebileceği rakam­ları bile aştı, “Büyük Terör” devrine giren Fransa bu süre içinde Marat’yı bir devrim şe­hidi mertebesine yükseltti.

    22- Heydrich öldürüldüğü mercedes
    Reinhard_Heydrich
    SS lideri Reinhard Heydrich’in Prag’da içinde vurulduğu otomobil suikasttan az sonra.

    Ancak suikastları kullan­makta Nazilerle kimse ya­rışamazdı. 7 Kasım 1938’de Herschel Grynszpan adında 17 yaşında genç bir Yahudi, Paris’teki Alman büyükelçili­ğine daldı. Babası Almanya’da iktidardaki Nazi hükümeti tarafından Polonya’ya sürü­len 10 bin Yahudiden biriy­di. Delikanlı karşısına çıkan elçiliğin üçüncü kâtibi Ernst vom Rath’ı vurdu. İki gün son­ra Alman Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels “kendili­ğinden” protestolar düzenlen­mesi emrini verdi. Bu emrin sonu, “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) oldu: Alman­ya ve Avusturya’da 9-10 Kasım 1938 gecesi, SS çetelerinin ön­cülüğünde Yahudi işyerleri, evleri ve sinagoglarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.

    Buna benzeyen bir başka olay da, SS şefi Himmler’in yardımcısı Reinhard Heyd­rich’e Alman işgali altındaki Çekoslovakya’da düzenlenen suikasttı. Heydrich, 27 Ma­yıs 1942 sabahı Prag’da üstü açık yeşil Mercedes’iyle yol­da giderken Jan Kubiš adlı bir Çek ve Jozef Gabčik adlı bir Slovak militanın saldırısına uğradı. Bir el bombasıyla ya­ralanan Heydrich birkaç gün sonra hastanede öldü. Suikast­çılar, İngiltere’de sürgündeki Çekoslovak özgür ordusunun iki subayıydı. “Antropoid Ope­rasyonu” adını verdikleri sui­kast planını uygulamak üzere ülkelerine geri dönmüşlerdi. El bombasını attıktan bir süre sonra yakalanıp öldürüldüler.

    Naziler Çekoslovakya’dan vahşice intikam aldılar. Çek direniş hareketine mensup sayısız insanın öldürülmesi yetmiyormuş gibi, misilleme olarak Lidice adlı bir Çek kö­yü yıkıldı, 16 yaşının üstünde­ki bütün erkekler ve 70 çocuk öldürüldü, kadınlar toplama kamplarına gönderildi. Şu so­ruyu sormamak elde değildi: Heydrich’in öldürülmesi bu kadar yüksek bir bedele değer miydi? Bir teze göre, Lond­ra’da sürgündeki Çek hüküme­ti, kendini kanıtlamak için bu işe girişmişti. Suikastın Çe­koslovakya’da asıl direnişi yü­rüten komünistlerin prestijini sarsmaya yönelik bir operas­yon olduğu da öne sürüldü.

    JULIUS CAESAR – ABRAHAM LINCOLN

    Boşu boşuna yok edildiler

    Roma diktatörü Caesar ve ABD Başkanı Lincoln yaklaşık 2000 yıl arayla suikaste kurban gitti; ancak başlattıkları radikal değişim süreçleri aynı yolda devam etti.

    Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washin­gton DC’deki Ford Tiyat­rosu’nun bir locasında oyunu sey­rettiği sırada öldüren John Wil­kes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Ro­malıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Julius Cae­sar, Mart ayının İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.

    Aralarında neredeyse 2000 yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralellikleri vardı. İki lider de sistemi derin­den sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cumhuriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yü­rütmek pahasına köleliğin kaldı­rılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Ca­esar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada ki­şisel özgürlüklerin garantisi ka­bul edilen habeas corpus ilkesiy­le ilgili maddeyi askıya almıştı.

    Suikasta giden yolda da ben­zerlik vardı. Caesar, öldürülme­den bir ay önce Lupercalia bayra­mında bir deneme yaptı. Bayram sırasında en yakınlarından biri olan Marcus Antonius, diktatöre bir taç sundu. Coşkulu kalabalık bir anda suspus oldu ve Caesar biraz bekledikten sonra tacı ge­ri çevirdi. Bu bir bayram şaka­sı mıydı, bir kamuoyu yoklaması mı? Ne olursa olsun Roma cum­huriyetinin ilkelerini korumayı amaçlayan muhalifler, bu hareke­ti diktatörün kendini kral ilan et­meye hazırlandığına yordular. Bu olay Caesar’ı öldürme kararı ver­melerinde kuşkusuz etkili oldu.

    Lincoln’un katili, tanınmış tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth ise iç savaşta köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan bir kon­federasyon (güney) yanlısıydı. Savaş boyunca kuzeyde güneyin bir casusu olarak çalışmıştı. Lin­coln’u öldürdüğü sırada, iç savaş zaten kuzey tarafından kazanıl­mıştı. Ancak Booth’u harekete geçiren, suikasttan dört gün ön­ce Lincoln’un yaptığı bir konuş­ma oldu. Başkan bu konuşmada, siyahların oy kullanma hakkın­dan söz ederek kölelik yanlısı Booth’u iyice çıldırtmıştı.

    Suikastçılar nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyordu? Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurta­rıcılar) adını takmıştı; cumhuri­yeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sade­ce intikam peşindeydiler. İki sui­kastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.

    Sonuç da aynı oldu: Saat ge­riye dönmedi. Roma Caesar’ın çizdiği yola girdi, eski cumhuriyeti geride bırakarak tek bir önderin yönettiği imparatorlu­ğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe sonraki yıllar­da başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal siste­me başkaldırarak birlikten ayrıl­maya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzen­lenmişti.

    3- caesar suikastı vincenzo camuccihini
    Caesar’ın öldürülüşü. Vincenzo Camuccini’nin resmi, 1798.

    FRANZ FERDINAND-SOPHIE CHOTEK

    Kurşunlar maksadını aşınca

    Bosna Hersek’i Avusturya’dan kurtarmak için atılan kurşun, dört yıl sonra istenen sonucu verdi ama, patlayan 1. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.

    On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavri­lo Prinçip, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Veliah­tı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i iki el ateş edip öldürürken bir dün­ya savaşı başlatmayı amaç­lamıyordu. O sadece ülkesi Bosna-Hersek’i 1878’de işgal, 1908’de ilhak eden Avustur­ya-Macaristan İmparator­luğu’nu protesto ediyordu. Prinçip, Mlada Bosna (Genç Bosna) adlı bir gizli örgütün üyesiydi ve kendisini “Yugos­lav” yani kelime anlamıyla “Güney Slav” milliyetçisi ola­rak tanımlıyordu.

    Kendisi göremediyse bile (savaş bitmeden az önce ha­piste öldü), hedefine ulaştı­ğını söyleyebiliriz: Avusturya yenildiği için, savaş bittikten sonra bütün “Güney Slavları” Sırbistan önderliğinde tek bir krallıkta birleştiler, bu ülke de 1929’da “Yugoslavya” adını al­dı. Ancak bu arada dünya dört yıllığına kan gölüne dönüştü ve bu olayla ilgili ilgisiz milyonlarca insan öldü.

    10-Saraybosna suikasttan sonra princip yakalanıyor
    Saraybosna 1914 bir fotoğraf: Suikasttan sonra Prinçip yakalanıyor.
    Adobe Express 2024-11-22 09.02.30

    Tabancasını ateşlediği gün, değil Prinçip’in, hiçkimse­nin tahmin edemedi­ği bir olaylar zinciri başladı. Avusturya suikast­tan Sırbistan’ı sorumlu tu­tarak bir ültimatom verdi, bu ülkenin hâmisi Rusya ha­rekete geçti, araya Avustur­ya’nın büyük ortağı Almanya girdi, domino taşları bir ay içinde arka arkaya devrile­rek dönemin bütün impara­torluklarını birbirine kattı. Prinçip’in sıktığı kurşun 1. Dünya Savaşını başlatan kı­vılcımı çakmıştı.

    Birbirleriyle yakın bağla­rı olan ve özellikle Fransa ile Almanya’da geniş tabanlara sahip Avrupalı sosyalistlerin Temmuz ayı boyunca süren diplomatik kriz sırasında bel­ki bu ateşi söndürmek için bir şansları vardı. Ancak güçleri­ni kendi hükümetlerine baskı yapmak için kullanmakta te­reddüt ettiler. İtibarı en yük­sek, en popüler barışçı önder­lerden Fransız sosyalist Jean Jaurès’in 31 Temmuz 1914’te Paris’te bir lokantada yemek yerken milliyetçi bir Fransı­zın tabancasından çıkan tek kurşunla can vermesi, barışa karşı yapılmış son sembolik suikasttı: Ertesi gün Alman­ya Rusya’ya savaş ilan etti, üç gün sonra Fransa ve İngiltere de savaşa girdiler.

    JF KENNEDY- MARTIN LUTHER KING- OLOF PALME

    Esas failler meçhul kaldı

    ABD Başkanı JF Kennedy veya İsveç Başbakanı Olof Palme suikastlarının neden işlendiği anlaşılamadığı gibi, ortaya atılan tezler cinayetleri büsbütün kararttı.

    Suikastçının bir adı da te­tikçidir, çünkü özellikle önemli bir lider öldü­rüldüğünde, kimse öldürenin tek başına hareket ettiğine inanmaz. Katil yakalansa bi­le, onun arkasındaki gizli eli bulmak için bir çaba başlar. Bazen bu çaba öyle komplo te­orileri doğurur ki suikastı per­deleyen yeni bir sis tabakası yaratır. Bunun en iyi örneği, ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürülme­sidir.

    IMF Head-Perp Walk
    ‘Derin’ cinayetler
    Kennedy’nin katili Oswald’ın yakalandıktan sonra Jack Ruby tarafından öldürülmesi spekülasyonlara yol açmış, her iki cinayetin de “derin devlet”le ilişkisi yıllarca tartışılmıştı. Hâlâ tartışılıyor.

    Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler ta­rafından kovalandıktan son­ra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar iş­leriyle uğraşan bir Dallaslı ta­rafından vurularak öldürüldü. Bu olay, suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturu­lan Oswald’ın suç ortakları ve­ya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyo­nu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikast­lar Komisyonu gibi üç komis­yonun yıllar harcayarak yap­tığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt bulunamadı.

    Öne sürülen tezler, muhte­mel şüphelilerin eksiksiz lis­tesi gibiydi: Başkanın kardeşi Adalet Bakanı Robert Ken­nedy’nin köküne kibrit suyu dökmeye karar verdiği İtalyan mafyası; ABD’nin devirme­ye çalıştığı Küba lideri Fidel Castro; Oswald’ın birkaç yılı­nı geçirdiği Sovyetler Birli­ği; başkanın azılı düşmanı J. Edgar Hoover’ın yönettiği fe­deral polis teşkilatı FBI; olayı örtbas etmeye çalışan ve maf­yayla yakın bağları olan habe­ralma teşkilatı CIA… Sonuç: Bugün Amerikalıların bir bö­lümü Oswald’ın gerçekten tek başına hareket ettiğini düşü­nürken, diğerleri ise “gerçe­ğin” asla öğrenemeyeceğine inanıyor.

    Kennedy cinayetinin bu komplo teorilerine yol açması­nın bir nedeni de, beş yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’de­ki Memphis kentinde bir mo­tel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Afrikalı Ame­rikalıların vatandaşlık hakları için mücadele eden barışçı si­yah önderin pek çok düşmanı vardı. Ordudan atılmış, ufak tefek hırsızlıklardan sabıka­sı olan beyaz katil James Earl Ray’in tek başına hareket etti­ğine kimse inanmadı. Yakalan­dıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi oldu­ğunu söylemiş, babası ise, “Oğ­lum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek ci­nayeti birilerinin planladığına işaret etmişti.

    Temsilciler Meclisi Sui­kastlar Komisyonu olayı ele aldığında, iki beyaz işadamı­nın Ray’i bu cinayet için ki­raladığını iddia eden yeni bir tanık ortaya çıktı. Üstelik, FBI’ın bu iddiadan önceden haberdar olduğu da anlaşıldı. FBI Başkanı Hoover’ın siyah öndere duyduğu nefret herkes tarafından bilindiğinden, kuş­kular federal polis teşkilatı­na döndü. Temsilciler Mecli­si Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, bu cinayetten hüküm giy­miş tek kişi olarak kaldı.

    39- kennedy ve eşi
    Suikastten az önce
    Başkan Kennedy öldürülmeden az önce. Yanında eşi Jacqueline, önlerinde ise suikastta yaralanan Texas Valisi John Connally ve eşi Nellie bulunuyor.

    Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çık­tıktan sonra metro istasyonu­na yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuş­turucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen elde başka delil bulun­madığı için aklandı. Ardın­dan komplo teorileri yağma­ya başladı. Bir bölümü polis tarafından da ciddiye alınan bu şüpheliler, uzun bir liste oluşturuyordu: Şilili faşistler (Palme bu ülkedeki Pinochet diktasından kaçanlara sığınma hakkı tanımıştı), Güney Afrika Cumhuriyeti (Palme bu ülke­deki ırkçı rejimi şiddetle kı­namıştı), İsveçli bir aşırı sağcı fanatik (Palme sosyal demok­rattı), Yugoslav gizli servisi, sağcı eğilimiyle tanınan İsveç polisi, Palme’nin yasadışı tica­ret yaptığını bildiği Bofors si­lah şirketi, PKK, CIA, P2 ma­son locası…. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği halde katil veya katillerin kim oldu­ğu hâlâ bilinmiyor.

    SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV

    İdam benzeri suikastler

    Mutlak iktidar sahibi olan krallar, sultanlar ve diktatörler de kendilerine rakip gördükleri kişileri üstü örtülü suikastlarla ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi.

    Kendisini gölgede bıra­kan güçlü bir şahsiyet­ten başka türlü kurtu­lamayacağını anlayan ikti­dar sahibinin son çare olarak suikasta başvurduğu örnek­ler vardır. Ancak doğal olarak üstü örtüleceği için, bunlar daima kuşkuludur. Örneğin Sokollu Mehmed Paşa’nın 12 Ekim 1579’da bir “deli” ta­rafından öldürülmesinin ar­dında ne yatıyordu? Kanuni Sultan Süleyman’ın son sad­razamı olan, oğlu 2. Selim ve torunu 3. Murad’ın saltanat­larında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokol­lu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.

    2. Selim’in kızı Esmahan Sultan’la evli olduğu gibi, ak­rabalarına, oğullarına, dostla­rına vezirlikler dağıtarak ken­disine destek olacak bir çevre yaratmıştı. Ancak son yılla­rında karşısına ciddi muhalif­ler çıktı. 3. Murad ile arası kötüydü; Peçevi’ye göre padi­şah sadrazamına karşı müthiş öfkeliydi. Padişah, çevresini oluşturan paşaları birer ikişer azil veya idam ederek Sokol­lu’nun iktidar tabanını zayıf­lattı. Ancak bu güçlü sadraza­mı diğerleri gibi idam etmek kolay verilecek bir karar de­ğildi. Dolayısıyla bir Boş­nak, ikindi divanına çıkaca­ğı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azın­dan bilgisi dahilinde işlendi­ği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dola­yısıyla tek başına hareket et­tiğine karar verilmesi de kuş­kuları artırdı.

    45- Sergei_Kirov_ve Stalin 1934
    Sergey Kirov Stalin ile birlikte, 1934.

    Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırla­nırken en güvendiği subayla­rı tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik deşik edilen Albrecht von Wallens­tein’ın öldürülmesine benzi­yordu. Wallenstein, Orta Av­rupa’yı perişan eden Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmpara­torluk ordularını yıllarca yö­netmiş, güya hizmet ettiği İm­parator 2. Ferdinand’ın hiç­bir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmış­tı. Sonunda 2. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı, ancak bunun ne işe yarayacağı belli değildi. Ge­risini halletmek, Wallenste­in’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyor­du ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.

    28- öldürülmüş wallenstein ve astrologu seni
    Wallenstein’ın cesedi başında ünlü astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.

    Fransa Kralı 3. Henri ise, yapacağı suikastı bizzat plan­ladı. 23 Aralık 1588’de en bü­yük siyasi rakibi, halkın “Paris kralı” lakabını taktığı Gui­se Dükünü huzuruna çağırdı. Kendisine istediği yüksek gö­revin verileceğini sanan Dük sevinçle Blois Şatosu’na gitti­ğinde, bekleme odasında kra­lın en yakın sekiz adamı tara­fından kılıçtan geçirildi.

    20. yüzyılın en önemli su­ikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Le­ningrad’da (St. Peterburg) öl­dürülmesiydi. Sovyet Komü­nist Partisi Politbüro üye­si Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam olarak kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında bi­rinin elini kolunu sallaya sal­laya Kirov’un çalışma mekanı olan Smolni Enstitüsüne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden ol­du. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti.

    Birkaç gün sonra Mosko­va’daki bir parti toplantısından sonra şu açıklama yapıldı: “Yol­daş Stalin, Kirov suikastı so­ruşturmasını bizzat yönetmiş, Nikolayev’i uzun uzun sorguya çekmiştir. Nikolayev’in eline silahı verenler, muhalefet ön­derleridir!” Toplantıda Stalin yandaşları “Merkez Komite acımasız olmalıdır, Parti te­mizlenmelidir!” diye bağırdılar. Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in bütün ülkede büyük bir tasfi­ye hareketine girişmesi için bahane oldu. 1956’da Kruş­çev partinin başına geçtiğin­de bu sayfayı yeniden açarak Kirov suikastının araştırılma­sı için Pospelov Komisyonunu kurdu. Kırk yıl sonra Gorbaçov döneminde de aynı olay soruş­turuldu ama Stalin’in suikasta doğrudan karıştığını gösteren kanıt bulunamadı. Ancak kuş­kular silinmedi. Sonuçta Sta­lin, idamlara olduğu kadar su­ikastlara da yatkındı; sürgün­deki en büyük rakibi Troçki’yi 20 Ağustos 1940’ta Meksika’da Sovyet NKVD ajanı Ramón Mercader’in eliyle öldürtmüş­tü. Kirov’un ölümü Stalin’in bir taşla iki kuş vurmasını sağladı­ğı için, bu cinayeti onun plan­ladığı şüphesi ortadan kalk­madı.

    2. ALEKSANDER- CARNOT- ELISABETH-UMBERTO…

    Anarşistlerden ‘bomba’ cinayetler

    Krallar, imparatorlar, başkanlar, 1880-1914 arasında arabalarına atılacak bombanın korkusuyla yaşadı. Bu dalga ancak 1. Dünya Savaşı’nın bombalarıyla sona erdi.

    Dünyanın taçlı başla­rı 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet baş­kanlarını, imparatorları, kral­ları öldürmek için nitroglise­rin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdükle­rinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:

    13-b Petit_Journal_Carnot_suikastı 1894
    Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’nun öldürülüşü, Le Petit Journal dergisi.

    Rus Çarı 2. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Pe­terburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.

    Fransa Cumhurbaşka­nı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.

    Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparato­riçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.

    İtalya Kralı 1. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.

    ABD Başkanı William Mc­Kinley 6 Eylül 1901’de Buffa­lo’da bir sergiyi gezerken vu­ruldu, 14 Eylül’de öldü.

    Rus çarının amcası, Mos­kova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te Kremlin’den çıkarken arabasına atılan bir bombayla öldü.

    Yunanistan Kralı 1. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te so­kakta yürürken vuruldu.

    Bunların dışında, Prusya Kralı 1. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-o­ğul İspanya kralları 12. ve 13. Alfonso 25 yıl arayla dü­ğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldu­lar. 1910’da Japon İmparato­ru Meiji’ye yönelik bir sui­kast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı 2. Abdül­hamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.

    Londra’da Temmuz 1881’de toplanan Anarşist Enternas­yonal, “eyleme dayalı propa­ganda” yöntemi olarak şiddete başvurulması çağrısında bu­lunmuştu. İktidar sahipleri­ne karşı yapılacak suikastlar küçük siyasal grupların adını duyuracak, iktidarın zayıflığı­nı halka gösterecekti. Alman anarşist Johann Most, “Dev­rimci Savaş Bilimi: Nitrogli­serin, dinamit, Pamuk baru­tu, cıva fülminat, bomba, fitil, zehir vb. yapımı ve kullanımı üzerine el kitabı” adlı broşü­ründe “Dinamitin yarım kilo­su, sekiz galonluk oy pusulası­nı yener” diye yazıyordu.

    Korkuya kapılan 21 dev­let, 24 Kasım 1898’de Roma’da Uluslararası Anti-Anarşist Konferansını topladı, suikast­lara karşı alınacak tedbirle­ri, polis teşkilatları arasında­ki işbirliği sorunlarını konuş­tu. Ancak devrimci ve anarşist çevrelerin tamamı bu yöntemi benimsememişti. Benimse­yenler arasında bile 20. yüz­yıl başında kuşkular doğmaya başladı: Belki de sabırla halkı örgütlemek, sabırsızca birile­rini öldürmekten daha iyi so­nuç doğurabilirdi? İşlerin na­sıl zıvanadan çıktığını, yazar Joseph Conrad 1907’de yayın­ladığı Gizli Ajan adlı romanda anlatır. Romandaki Vladimir adlı karakter bir eylem ha­yal ediyordu: “Öyle yıkıcı bir vahşet, öyle absürt bir eylem olmalı ki, asla anlaşılamasın, açıklanamasın, akla bile gele­mesin – mesela delilik gibi?”

    Anarşist bombası korku­su doğal olarak 1. Dünya Sa­vaşı ile birlikte sona erdi. Bu savaş bombayı iyice sıradan hale getirdiği gibi, suikastle değil ayaklanmayla başlayan Rus Devrimi de “eyleme daya­lı propagandanın” sınırlarını göstermişti.

    NİZAMÜLMÜLK- WILLEM- GANDHİ

    Eli kanlı fanatizm

    Nizamülmülk bir haşhaşî fedaisinin hançeriyle, Gandhi bir Hindu fanatiğin kurşunuyla can verdi. Bağnaz Katolikler, yeterince dindar bulmadıkları Fransa kralını bile öldürdü.

    Bugün bazı Batılı yazar­lar tarafından intihar bombacılarının atası ilan edilen Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailî­ler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Aslında bugün kul­landığımız bu terimler Ortaçağ için biraz anlamsız kaçar. Sade­ce Sünnilerin değil Şiilerin bi­le dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kale­leri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yö­netimindeki Alamut Kalesi bun­ların en ünlüsüydü. Geniş böl­ge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.

    29- IV Henri suikastı ve katili ravaillac tutuklanıyor
    Bağnaz katolik Ravaillac, Fransa Kralı 4. Henri’yi Paris’te arabasında giderken öldürüyor. Charles-Gustave Housez’in resmi, 19. yüzyıl.

    14 Ekim 1092’de büyük Sel­çuklu veziri Nizamülmülk, Ni­havend yakınlarında bir haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın temsil ettiği İsmai­li doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Me­likşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruy­sa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacak ve Suriye’de faaliyet gösteren İsmaili dâisi Raşidüd­din Sinan, bölgedeki Haçlılarla iyi ilişkiler sürdürecekti. Sonradan kendilerine başka efendiler de buldular. İbni Batuta, 14. yüzyılda onlardan söz ederken “Şu anda Melik Nasır’ın (Mısır Memluk sultanı) okları gibidirler. Melik kendisinden kaçan düşmanları­nın işini bunların aracılığıyla biti­rir” diye yazıyordu.

    Ancak fanatikler tarih boyun­ca en etkili suikastçılar arasında yer almıştı. Örneğin 16. yüzyılda Avrupa, Protestan-Katolik savaş­larıyla kanarken buna bir de din adına düzenlenen suikastlar ek­lendi. Papa, protestanlığı seçmiş bir kral veya prensi aforoz ettiği anda, bir anlamda bunların uy­ruklarını da hükümdarlarını öl­dürmeye teşvik etmiş oluyordu; çünkü aforoz edilmiş bir kişiyi öl­dürmek günah sayılmıyordu.

    İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların pro­testan önderi Oranj Prensi Ses­siz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürül­dü. İngiltere Kraliçesi 1. Eliza­beth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterin­ce Katolik bulmayan suikastçı­ların elinden kurtulamadı. Kral 3. Henri 1 Ağustos 1589’da, 4. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağ­naz birer Katoliğin kurbanı ol­dular.

    Dinî ve etnik nefretlerin pençesindeki ülkelerde bu tür saldırılara sık rastlanıyordu. Sikh-Hindu-Müslüman çatış­malarının hiç durmadığı Hindis­tan’da ülkeyi yönetenler sürek­li tehlike altındaydı. Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de ba­ğımsız Hindistan’ın kurucu ön­deri Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkeme­ye sunduğu yazılı ifadede Gandhi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hin­distan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını, böylece Hindulu­ğun sonunun geleceğini iddia etti. Sonraki başbakanlardan İn­dira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te, kendi korumaları arasında bulu­nan iki Sikh tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürüle­cekti.

  • Büyük gösterinin dünya prömiyeri

    Bu yıl 44’üncüsü düzenlenen İstanbul Festivali’nin ilki 1973 yılında gerçekleştirilmişti. Amatör ruhla ama profesyonelce kotarılan, unutulmaz anılarla dolu o ilk festivalin konser ve gösterilerini izleyenler, çok özel bir tarihe tanıklık ediyordu.

    Bu ayın başından itiba­ren yeni bir “İstanbul Müzik Festivali” daha başlıyor. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafın­dan uluslararası bir orga­nizasyon olarak hazırlanıp sunulan ve geleneksel hale gelmiş bulunan festivalin bu 43’üncü yılı. Şimdi sevgili okuyucularımızı 43 sene ön­cesine, yani 1973 yılına gö­türmek istiyorum. Bu festi­valin nasıl ve hangi koşullar altında yapılığı o günlerin, objektifimin de desteğiyle çok yakından tanığıyım.

    İlk festival ilk konser İstanbul Festivali’nin açılışı 21 Haziran 1973’te İTÜ Maden Fakültesi salonunda Adnan Saygun’un Yunus Emre oratoryosu ile yapılmıştı.

    1960’tan bu yana Anka­ra’da yaşamaktayım. An­cak adını andığımız Birinci Festival’in gerçekleştirildi­ği tarihte, hiç kimseden bir talimat ve sipariş almadan bir aylığına İstanbul’a gel­dim ve festivalin başlangıç gününden son gününe kadar, programdaki bütün konser ve gösterileri, provalarından başlayarak bütünüyle görün­tülemeye çalıştım. Çünkü, foto muhabirlerinin çağımı­zın müverrihleri olarak ta­rihe karşı bir sorumlulukla­rı olduğu inancındaydım. Bu duyarlılık içinde, faaliyetin İstanbul ve Türkiye’miz açı­sından çok özel bir tarihin başlangıcı olacağını hisset­miştim. Tüm ayrıntılarıyla saptanması gerekmekteydi.

    Ünlü çellist André Navarra ilk festivalin yıldızlarından biriydi.

    1969 yılında, AKM’nin ya­ni o zamanki adıyla İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışına da gelmiştim. Davetliler arasın­da Devlet Konservatuvarı Ti­yatro Bölümü’nün kurucusu, dolayısıyla Devlet Tiyatroları ve Operası’nın açılmasına ön­derlik etmiş olan Carl Ebert de vardı. O sıralar Glynde­bourne Festivali’nin yöneticisi konumunda olan büyük tiyat­ro adamı, vaktiyle Türkiye’de yetiştirdiği öğrencilerinin ba­şarılarını alkışlamak fırsatı­nı bulmuştu. Bir başka onur konuğu ünlü kemancı Yehudi Menuhin idi. O da Bath Festi­val Orkestrası’nın kurucusu, yönetmeni ve solistiydi. İstan­bul artık görkemli bir gösteri salonuna kavuştuğuna, yetiş­miş sanatçı kadroların da elde var olduğuna göre, bu zengin­liğin bir de festivalle taçlan­ması konuşulur hale gelmişti. “İstanbul Festivali” kulağa hoş geliyordu, ve bunun bazı kişi­lerce dillendirildiğine ilk kez o ortamda, o günlerde tanık ol­muştum.

    Lukas Foss’un ilginç konserinin başlangıç anları. Nefesli sazlar seyircilerin arasından sahneye doğru ilerliyor.
    Onur konuğu Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nu en çok alkışlayan, festivalin onur konuğu Niyazi Takizade ve eşi Hacer Hanım (solda) CSO’nun şeflerinden Jean Périsson ve o zaman henüz çok genç bir kemancı olan ve Bülent Tarcan’ın konçertosunu başarıyla çalan Ulf Hoelscher.

    Eczacıbaşı ailesinin fert­lerinden Şakir Eczacıbaşı ile, ortak fotoğraf aşkımız dolayı­sıyla en başından beri dirsek temasımız vardı ve bu güçlü bir dostluğa dönüşmüştü. Ne­jat Eczacıbaşı ile daha sonra tanışmıştık. Yüksek vasıflı, hoş bir insandı. Öyle anlaşılı­yordu ki, söz konusu Festival için hemen kolları sıvayacak­tı, ama kısa bir süre sonra Kül­tür Sarayı talihsiz bir şekil­de yandı. Saray yanmıştı ama, gönüllerdeki ateş sönmemişti. Uyanmış olan bir heves dama­rı derinden derine işlemek­teydi. Zaten hedef tarih de, Cumhuriyet’in ellinci yıldönü­mü olan 1973 yılıydı. Bu mutlu yıldönümünü kutlama amacı­na yönelik devletin de kendi­ne göre bir takım hazırlık ve gayretleri olacağı kuşkusuzdu. Kültür dünyamızda geleceğe yönelik kök salacak bir kültür programını o tarihte devreye sokmak Hükümet’in politika­sına koşut bir eylem olacak­tı elbette. Türkiye’nin dış ta­nıtımından sorumlu makamı elbette büyük ölçüde Turizm Bakanlığı idi. Bir şans eseri olarak, o tarihlerde bakanlığın müsteşarlık görevini, ulusla­rarası camiada yankılanacak en büyük tanıtım faktörünün kültür ve sanat olduğunu iyice sindirmiş, sanata ve sanatçıya önem veren Mukadder Sezgin yürütmekteydi. Ferit Melen Hükümeti’nin son günleriy­di. Sanırım o atmosfer için­de Sezgin hükümetten mad­di-manevi her türlü desteği kotarmayı başarmıştı. Böyle­likle birçok kapının kolaylıkla açılması mümkün olabildi.

    Yehudi Menuhin’in solo resitali ilk kez konser salonuna dönüştürülen Aya İrini’deydi.

    Kültür Sarayı olmayıver­sin. Başka mekânlar buluna­cak, olmazsa yaratılacaktı. Açılış töreni ve ilk konser yeri için bulunan yer Maçka’da­ki Maden Fakültesi’nin büyük amfisiydi. Fatih civarındaki Darüşşafaka lisesinin göste­ri salonu da oldukça genişti ve olağan konserler için uygun görünüyordu. Şehir Tiyatrola­rı’nın kendi mekânları kendi temsilleri için zaten uygun­du. Bunlara ilk kez o amaç­la kullanılacak yeni mekân­lar daha eklenecekti. Topka­pı Sarayı Bâbüssaâde Kapısı önündeki meydanlık alan, yine sarayın dış avlusundaki Aya İrini Kilisesi ve Rumeli Hisa­rı içinde meydana getirilmiş amfi. Böyle saptanmış tam 16 ayrı mekân vardı. Bu savruk manzara biraz dağınıklık gibi görünse de, kentin bütününü sarmalayan, tüm kent halkı ta­rafından algılanan, duyumsa­nan bir şansı da beraberinde taşımaktaydı.

    Gerçi yabancı şefler, so­listler, hatta orkestralar davet edilmişlerdi ama, ilk festiva­lin en büyük ağırlığı Ankara’da bulunan devlet kurumlarının omuzları üzerine yüklenmiş gibi görünüyordu. Bunlardan biri Cumhurbaşkanlığı Senfo­ni Orkestrası, diğeri de Devlet Tiyatroları, Devlet Operası ve henüz bağımsız olan Ankara Devlet Balesi idi. Yaz tatili dö­nemi olacağına göre, Darüşşa­faka Lisesi yatakhanesi CSO üyelerini konuk edebilecekti. Opera ve bale elemanları Ata­köy tesislerinde kalacaktı. Ya­bancı konuklar için bazı otel­ler ayarlanmıştı.

    Keman virtüözü Suna Kan ve keman irtüözü Yehudi Menuhin bir prova aralığında (en üstte). Gazeteci Zeynep Oral, Yehudi Menuhin’le bir söyleşi yapmıştı. Fethin 520’ncı yıldönümü dolayısıyla Rumeli Hisarı’nda gösterilen Fatih oyununun Fatih’i genç aktör Cihan Ünal’dı.

    Açılış 21 Haziran 1973 ta­rihinde, İTÜ Maden Fakültesi salonunda Adnan Saygun’un Yunus Emre oratoryosunun icrası ve oldukça görkemli bir törenle yapılmıştı. Dev­let Opera Orkestrası ve Koro­su’nu Robert Wagner yönet­mişti. Koroyu Gustav Kuhn çalıştırmıştı. Solistler Oya Te­kin, Ayhan Baran, Belkıs Aran ve Kevork Boyacı idi. Eser büyük bir beğeni ile alkışlan­dı. Açılışı izleyen günlerde konserler ve gösteriler düzen­li bir şekilde akıp gitti. Ben o sıralar zaten Devlet Tiyatro­ları’nın sahne fotoğraflarını çekmekte ve dergisini hazırla­makta olduğum, eşim de CSO elemanlarından olduğu için, diğer dallarda da tanıdıkların hoşgörüleri sayesinde bütün etkinliklerin hem provaları­nı hem de icralarını izlemek­te hiçbir zorlukla karşılaş­madım. Tek zorluk, aynı anda çok uzak mesafelerde bulu­nan mekânlarda yapılan pro­valara yetişebilme açısından olmuştu.

    Festivali süsleyen yine Ad­nan Saygun’un “Köroğlu” opera­sının dünya prömiyeri, Lond­ra Festival Balesi’nin “Gisel­le”i, Ankara Devlet Balesi’nin başta “Çeşmebaşı” olmak üzere birkaç eserden kurulu top­lu gösterileri ile Sovyet Dev­let Balesi’nin repertuarından seçmeler Açık Hava Tiyatro­su’nda sunuldu. CSO’nun beş ayrı programı, İstanbul Dev­let Senfoni Orkestrası’nın iki konseri ile Polonya Radyo-TV Orkestrası, Belgrad ve Bu­dapeşte Filarmoni konser­leri Darüşşafaka salonunda icra edilmişti. Bu konserler­de Perisson, Jaquillat, Lukas Foss, Allers, Korodi, Lessing ve Hikmet Şimşek şef olarak, Hoelscher, J. P. Rampal, Badu­ra Skoda, Menuhin, Navarra yanında bizden İdil Biret, Su­na Kan, Ayla Erduran, Gülay Uğurata gibi sanatçılarımız solist olarak alkışlandılar.

    Bir müzikal bir opera Festivalin süksel sunumlarından biri de Devlet Tiyatrosu’nun Mançalı Don Kişot müzikali idi. Cüneyt Gökçer ve Ayten Gökçer’in de rol aldığı müzikalden bir sahne (üstte). Köroğlu operasında Köroğlu rolünde Ayhan Baran (altta)

    Aya İrini ilk kez konserlere sahne oluyordu. Burada Bük­reş Madrigal Korosunun, Zag­rep Solistlerinin, Musica An­tiqua Topluluğunun yanında Yehudi Menuhin resitali mü­zikseverlerin kulaklarında hoş anılar bıraktılar. Topkapı Sa­rayı’nın otantik dekoru içinde oynanan Saraydan Kız Kaçır­ma operası, bir gelenek halini almış bir kaç yıl orada sürdü­rülmüştü. Festival etkinlikle­rine eklenen yeni bir mekân da Rumeli Hisarı olmuştu. Fethin 520’nci yıldönümü dolayısıyla Devlet Tiyatrosu burada Nazım Kurşunlu’nun Fatih oyunu ile, Mançalı Don Kişot müzikalini sergiledi. Devlet Tiyatrosu’nun sergile­diği bir başka oyun Molière’in Hastalık Hastası Harbiye Ti­yatrosu’nda oynanmıştı. Ora­da Şehir Tiyatroları’nın, Kent Oyuncuları’nın, Gülriz Suru­ri-Engin Cezzar topluluğunun temsillerine de sahne olmuş­tu. Halka açık bando, meh­ter, ortaoyunu, karagöz, halk oyunları gösterileri aşağı yu­karı her gün Gülhane Parkı’n­da yinelenip duruyordu.

    Birinci Festival’den belle­ğimde kalan en canlı anılar­dan biri Lukas Foss’un kendi çağdaş bir eserini de yönettiği konserdi. Değişik bir mizan­senle sunulmuştu. Çok kimse yadırgadı. CSO’nun sekiz yıl­lık şefi Lessing’e düşüncesini sorduğumuzda, “Ben çocuk­luğumdan beri sirkleri ve kar­navalları severim zaten” de­mişti. Ama asıl en esaslı anım Azeri Şef Niyazi Takizade ile ilgili. Resmi davetlerde smo­kinle, konser ve gösterilerin­de frakla görüyoruz. Açıkha­va Tiyatrosu’ndaki provalarda koyun postundan bir gocukla yönetiyor orkestrayı. Son tem­sillerden biri Sovyet Devlet Balesi’nin. Organizasyon yeni olduğu için herhalde, gerekli her eleman bulunamamış. Ba­le gösterisi için takip ışığı ge­rekli, ama öyle bir eleman yok. Dünya çapında büyük bir mü­zisyen, Sovyetler Birliği’nde çok değer verilen bir kişi, Fes­tival’in de onur konuğu Niyazi Bey, koyun postundan gocuğu ile takip ışıkçılığına soyun­du. Açık Hava Tiyatrosu’nun orta yerinde kontrol odası gi­bi bir yer vardır, üzeri düzlük. Takip ışığını oraya yerleştir­mişler. Ben de genel sahnele­ri yakalamak üzere oradayım. Birlikte görev yapıyoruz. Ne var ki o noktada ayakta duran bir kişi arkadaki seyircilerin görüşünü kapatıyor. Kimile­ri bale kızlarını seyre gelmiş, görüntüyü kesene kızıyorlar. Ben hedef küçülttüm, ama Ni­yazi’nin böyle bir şansı yok. “Çekil oradan ulan” diyenle­rin, edilen küfürlerin bini bir para. Derken gazoz şişesi filan atanlar oldu. Bir tanesi ünlü şefi sıyırdı geçti. Niyazi arka­daki maganda gruba “Tamam guzum, bitti guzum” diye diye işini sürdürdü.

    İki yıl sonra yeni kurulan Devlet Halk Dansları Toplulu­ğunun ilk turnesi Rusya’day­dı. Ben onlarla birlikteydim. Moskova’daki temsilin baş davetlisi Niyazi idi. Temsil sonrası resepsiyonda kendisi­ne “Beni hatırladınız mı” di­ye sormuştum. “Nasıl hatır­lamam” dedi, “Gafamıza su şişesi yediğimiz akşamın yol­daşısen” dedi.

    İşte 43 yıl öncesindeki Bi­rinci Festival’den bugüne bu ilginç anılar ve fotoğraflar kaldı.

    İlk Türk balesi Festivalin ilgi çeken gösterilerinden biri de ilk Türk balesi olarak bilinen Çeşmebaşı balesi idi.

  • Silivri’ye tepeden bakan 5 bin yaşındaki savaşçı

    İstanbul’un Silivri ilçesinde ortaya çıkarılan MÖ 3. binyıla ait kurganda, mızrağıyla beraber gömüldüğü tahmin edilen bir savaşçının kemiklerine rastlandı. Yarı hocker pozisyonunda yatan iskeletin yanında mızrak ucu, düşük ısıda pişmiş topraktan testiler, ufalanmış kemik parçaları da bulundu.

    Kazı çalışması yapılan ve Cambaztepe Tümülü­sü olarak adlandırılan yığma tepe, İstanbul’da Silivri İlçesi, Çanta Mahallesi’nin de­niz tarafında E5 karayolunun güneyinde, kuzey-güney yönlü uzanan bir sırtın denize bakan güney ucunda yer alıyor. Yük­sek bir konumda olan yığma te­pe, çevreye hakim bir noktada.

    Kazıya başlanılan 57.13 metre kotundan, ortalama 52.80 metre kotuna gelindi­ğinde, farklı boylarda kum taşı blokların uç uca getirilmesiyle oluşturulmuş 6 metre çapın­da dairesel planlı bir yapıya ait taşlar görülmeye başlandı. Da­iresel planlı yapının sınırları­nı oluşturan taşların tek sıra halinde dizildikleri, dairenin kuzey ve doğu kısmındaki bazı taşların üst üste iki sıra halin­de konuldukları görüldü.

    Kazının devamında, yapı­nın iç kısmında plan vermeyen ve birbirleriyle herhangi bir bağı olmayan dağınık vaziyet­teki taşlar belgelenip temizlen­dikten sonra, 6 metre çapında­ki dairesel yapının ortasında, kuzey-güney doğrultusunda uzanan ve kenarı kaba taş du­varla çevrili dikdörtgen planlı bir mezar tespit edildi. Dikdörtgen planlı alanın iç kısmında zeminde yakla­şık 169 cmx85 cm ölçülerin­de kuzey-güney doğrultulu, üst yüzeyleri oldukça düzgün olan 3 parça sal taşının yanya­na getirilmesiyle oluşturulmuş mezar tabanı üzerinde, yarı hocker pozisyonda yatırılmış bir iskelet açığa çıkarıldı. İske­let, kuzey-güney doğrultusun­da yatmakta, kafatası kuzeyde, ayakları güneyde yer almak­taydı. Gövde kısmı sırt üstü ya­tırılmıştı ve yüz güneydoğuya dönüktü. Bacaklar sağ yanla­rı üzerinde karına doğru çekik pozisyonda açığa çıkarıldı.

    Kemiklerin yoğun olarak tahrip olduğu gözlendi. İskele­te ait el ve ayak kemiklerinden ait parça bulunamadı. Kaburga ve omurga aksı kemikleri de tü­müyle tahrip olmuş vaziyettey­di. İskelet genel olarak değer­lendirildiğinde, kemiklerin ana­tomik pozisyonlarını koruduğu görüldü. İskeletin kolları ara­sında 23.5 cm. uzunluğunda bir adet bronz mızrak ucu bulundu.

    İskeletin ayakucunda, taş zeminin güneybatı köşesinde, zemin üzerine dik olarak otur­tulmuş pişmiş toprak, el ya­pımı tek kulplu gaga ağızlı bir testi bulundu. Taş zeminin gü­neydoğu köşesinde ise olduk­ça aşınmış ve dağılmış, formu henüz tam olarak anlaşılama­mış olsa da gaga ağızlı bir testi olduğu anlaşılan el yapımı bir başka pişmiş toprak testi yan yatmış vaziyette bulundu.

    Dairesel planlı yapının gü­neybatı sınırında, dairenin dış yüzüne bitişik olarak yapılmış olan taş plakalarla biçimlendi­rilmiş, dış ölçüleri 65cm. x 40 cm. boyutlarında olan dikdört­gen küçük bir sanduka da tes­pit edildi. Dikdörtgen planlı bu taş sanduka içerisinde, oldukça aşındığı ve dağıldığı görülen el yapımı pişmiş toprak kap par­çaları tespit edildi.

    İnce bir temizliğin ardın­dan üstü, bir tanesi içe dönük ağızlı kâse parçası, diğeri fark­lı bir kaba ait dip parçasıy­la kapatılmış küresel gövdeli pişmiş toprak küçük bir kap bulundu. Kabın içinde yanmış ve ufalanmış kemik parçaları ortaya çıkarıldı. Kaptaki ke­miklerin incelenmesi henüz yapılmadığından bu parçala­rın insan veya hayvana mı ait olduğu belli değildir. Düşük ısıda fırınlanmış olduğu an­laşılan pişmiş toprak eserle­rin restorasyon ve konservas­yonları sonrasında formları belirlenecek ve mezar içinde bulunan pişmiş toprak kaplar­la aynı dönden mi yoksa daha sonraki bir dönemde ikincil bir gömüt mü olduğu anlaşıla­bilecektir.

    Yığma tepede denize karşı yatıyor Deniz seviyesinden yaklaşık 55 metre yükseklikte, çevreye hakim konumdaki kurgan (üstte). Mezar tabanı üzerinde, yarı hocker pozisyonda yatırılmış iskelet (sol sayfada) ve içinde bulunduğu taş duvarla çevrili mezar yapısı

    Mezar içinde bulunan piş­miş toprak, tek kulplu ga­ga ağızlı testi, “İlk Tunç Çağı Troya Tipi Gaga Ağızlı” testi­leriyle benzerlik göstermekte­dir (Podzuweit 1979:Tafel 8-9) (Frirdich 1997: Tafel 13). Gaga ağızlı tüm testi ile çok dağıl­mış halde bulunan ancak gaga ağızlı olduğu anlaşılan diğer testi ve bronz mızrak ucu bir­likte değerlendirildiğinde, bu mezarın İlk Tunç Çağı’na, yak­laşık olarak MÖ 3. bin yılına ait olabileceği düşünülmek­tedir.

    Sonuç olarak elde edilen buluntu ve diğer veriler değer­lendirildiğinde, taş bir zemin üzerine ölü hediyeleriyle bir­likte gömülmüş İlk Tunç Ça­ğı’nda yaşamış önemli bir aske­re ait olduğu düşünülen bu me­zarın, tümülüs tarzı mezarların öncülü olan kurgan tipi bir me­zar olduğu anlaşılmıştır.

    ANALİZ

    Türk kurgan kültürünün Trakya’da bulunan ilk örneği

    Doğu Trakya’da kazılmış ilk kurgan olan Silivri kurganı, Türkiye topraklarındaki bu oluşumların Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantılarını bir kez daha ortaya koyması bakımından önemlidir.

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Silivri yakınlarında İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından bilimsel kazılarla açığa çıkarılan kurgan türü bir mezar, kısa sürede kamuoyunun ilgisini çekmiş, ancak bilimsel öneminden çok arkeopoli­tika boyutuyla gündeme gelmiştir. Kurgan, üstüne tümsek biçiminde toprak yığılmış mezar yapısıdır. Göçebelere ait bir mezar türü olan kurganın koni biçimli toprak tepe­ciğinin şekli, göçebenin çadırından başka bir şey değildir.

    Öncelikle bilinmelidir ki Silivri Çanta Kurganı, Türkiye’nin tek kur­ganı değildir. Ağrı Dağı etekleri ve yakın çevresi (Bozkurt kurganları), Kars (Çıldır ve Akçakale kurganla­rı), Muş (Nurettin Köyü kurganları), Amasya (İmirler kurganı) ve Anka­ra’da (Güdül kurganları) binlerce kurgan vardır. MÖ 3. binyıldan MÖ 1. binyıla, yaklaşık 3000 yıllık bir süreçte görülen kurganlar, Erken Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na değin Türkiye coğrafyası­na gelmiş Asyalıların varlıklarını tartış­masız biçimde orta­ya koymaktadır. Karadeniz’in kuzeyin­deki step­lerde ve Hazar Deni­zi’nin kuzeyi ile batısındaki geniş düzlüklerde ortaya çıktığı düşünülen kurganların en eski ör­neklerinin MÖ 4. binyıla ait olduğu bilinmektedir.

    Avrasya ve Orta Asya coğraf­yasının bir ölü gömme geleneği olan kurgan, özellikle Batılı bilim insanlarınca politikaya alet edil­mekten ne yazık ki kurtulamamış­tır. Başta Marija Gimbutas olmak üzere birçok eskiçağ bilimleri uzmanı, özellikle Karadeniz’in kuzeyindeki kurganları Hint-Av­rupalı (İndo Ari) olarak tanımlaya­rak, nereden türediklerini bir türlü çözemedikleri atalarını göçebe mezarlarında aramaya başlamış­lardır. Bu durumdan rahatsızlık duyan ve “yüce” Hint-Avrupa kül­türünün çadırdan çıkamayacağını düşünen Colin Renfrew, Konya yakınlarındaki Çatalhöyük’ü Avrupalıların atavatanı olarak önermiş, böylece hem Avrupa kültürünü çadırdan çıkarmış hem de Proto Hint-Avrupa dili konuşan insanların günümüzden 9000 yıl önce varolduklarını kanıtlamaya çalışmıştır.

    Silivri kurganı, Türkiye Trak­yasında kazılmış ilk kurgandır. Geçmiş yıllarda bölgede kurgan olduğu söylenen bazı buluntu topluluklarında çanak-çömlek gruplarından başka bir şey bulu­namamış, mezar yapısı ve iskelet saptanamamıştı. Konisi büyük olasılıkla tarım faaliyetleri ile yok edilmiş Silivri kurganı, yassı taş­larla oluşturulmuş mezar mimarisi ve bunu çevreleyen kromleki ile Avrasya Tunç Çağı kurganları­nın tipik bir örneğidir. İskelet ile birlikte bulunan tunç mızrakucu, kurgan sahibinin savaşçı kimliğine atıf yapmaktadır.

    Avrasya ve Orta Asya, en er­ken dönemlerden itibaren göçebe ve savaşçı halklar için bir yaşam alanı olmuştur. Bu coğrafyada Tunç Çağı’nda yoğunlaşan kur­ganların Demir Çağı’nda sayısal olarak azalmadan devam etmiş oldukları gözlenmiştir. Herodo­tos’un aktarımlarından Demir Çağı’nda Avrasya ve Orta Asya’da İskitler’in yaşadıklarını biliyoruz. İskitya adı verilen bu coğrafyadaki kurgan kazılarında savaşçıların yanısıra, kurban edilmiş eşler, hizmetçiler ve atlar, cenazenin ta­şındığı arabalar ile çoğu altından çok değerli takı ve aksesuarlar bulunmuştur. Bu durum, İskitlerin kurgan kültürünü yaşatmış ve hatta geliştirerek sürdürmüş olan bir halk olduğunu göstermektedir. Romalı ve Bizanslı yazarlar sonra­ki dönemlerde İskitya coğrafyasında yaşayan tüm halkları İskit olarak adlandırmış, Hazar Denizi havzasında yaşayan Türkler de İskit olarak anılmışlardır.

    Avrasya Tunç Çağı kurganlarından Konisi büyük olasılıkla tarım faaliyetleri ile yok edilmiş Silivri kurganı, Avrasya Tunç Çağı kurganlarının tipik bir örneği (üstte). Mezar içinde bulunmuş olan pişmiş toprak, el yapımı tek kulplu gaga ağızlı testi “İlk Tunç Çağı Troya Tipi Gaga Ağızlı” testilerle benzerlik gösteriyor (solda).

    920 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fad­lan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzların cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlardan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldı­ğını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce ger­çekleşen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Türklerin kurgan kültürünün son temsilcisi olduğu­nu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde kanıtlamaktadır. Zaten tarihsel kayıtlarda kurgan kültürü ile aktarım yapan iki önemli yazar vardır; İskit soylularının cenaze törenleri ve mezarlarını anlatan Herodotos ile Oğuz kurganlarını tarif eden İbn-i Fadlan. Her ikisi de Türk kökenli olmayan bu iki tarih­sel şahsiyet ne büyük tesadüftür ki aynı coğrafyada yaklaşık 1300 yıl arayla benzer ölü gömme gelenek­lerine şahit olmuşlardır.

    Kurgan mezarlarının etnik açıdan çıkış noktasını belirlemek olanaksızdır. Buna karşın Silivri kurganı da dahil olmak üzere Türkiye topraklarındaki kurganla­rın Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantıları açıktır. Türklerin de Orta Asya coğrafya­sında ortaya çıktığı ve 10. yüzyıla değin kurgan mezarları kullan­dığı bilimsel bir gerçekliktir. Bu bağlamda yalnız Türkiye Türkleri değil, tüm Türk halklarının kurgan kültürünün Önasya ve Orta coğrafyasındaki en güçlü kültürel mirasçıları olduğu hususunun söz konusu arkeolojik ve tarihsel bul­gular ışığında bilimsel platform­larda tartışılmaya başlanması gerektiğine inanıyorum.

  • Halkın sesini işitirdi

    Mustafa Kemal 11 Haziran 1930’da trenle Ankara’dan İstanbul’a yolculuk etmekte­dir. Bozüyük’teki mola sırasında, bir vatandaş elindeki kağıtları göstererek Gazi’ye yaklaşmak ister. Güvenlik görevlileri adamın yolunu keser, ama Atatürk geçmesine izin verir. 12 Haziran 1930 tarihli Cumhuriyet’teki habere göre, adam ihtiyat süvari zabiti Nafiz Bey’dir ve cumhurreisinden Yunanlılar tarafından yakılan evinin 11.000 liralık bedelinin tazmin edilmesini istirham etmektedir. Haberin fotoğrafında, Mustafa Kemal, Nafiz Bey’in takdim ettiği belgeleri incelerken görülüyor.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • Damarlarımızda sıcak para, ecdad diyerek tarih katliamına…

    Tarih genellikle sizin nasıl biri olduğunuzla değil, yaptıklarınızla, geride bıraktıklarınızla ilgilenir. Sokak tabelasında yaşayan isim­ler devirler değiştikçe değişir, “iyi bir insandı” diyenler en fazla iki kuşak duyulur, sonra da mezarınızın üzerine apartman dikilir.

    Toplumsal hafıza ancak tarihî eser ve dokuyla yaşar, yaşatılır. Bizans surunu yoketmişsek veya yoketmekten beter şekilde restore etmişsek, İstanbul’un fethinin 563. yılını da, Cumhuriyetin 100. yılını da “idrak” edemeyiz. Plastik görüntülerle idare ederiz. Bir zamanlar Surre Alayları­nın hareket noktası olan Ayrılık Çeşmesi’nin çevresini metro, geçit, yol, ev, AVM yapmışsak, Hac’ca gitmenin anlamı da duygusu da değişmiş de­mektir. Çanakkale’de siperin üzerine otopark kondurmuşsak, ziyaret etti­ğimiz ama otobüslerin altında yatan şehit için okunan fatiha onun ruhu­na ulaşmayacak demektir.

    Gündelik hayatımızda tarihin orijinal izleri azaldıkça, semboller veya sembolik uygulamalar artar. Böylelikle her dönemin siyasi algıları tara­fından kirletilen, malzeme yapılan tarih, şimdiki zamana sıkıştırılan sa­nal bir geçmiş halini alır.

    Günümüz Türkiye’sinde yaşayan bizlerin, geleceğe bırakacak kalıcı değerler üretemediği ortada. Belki de bu değersizliğimizin, cahilliğimizin hırsıyla, atalarımızın tarihî mirasına daha büyük bir iştahla saldırıyoruz. IŞİD’in bir dinî-siyasi propaganda amacıyla yaptığı tarih katliamlarının feriştahını, özellikle şehirlerimizde ve sit alanlarında yıllardır uygulamı­yor muyuz? Hatta daha da fenası, IŞİD bu işleri göstere göstere yaparken, biz “ecdad edebiyatı”yla sanki atalarımıza sahip çıkıyor –muş gibi dav­ranmıyor muyuz?

    Damarlarında sadece sıcak para dolaşan biz günümüz Türkleri; beyaz, kahverengi, İslâmcı, ulusalcı, laik, millliyetçi, solcu demeden aynı sami­miyetsizlik ve suç ortaklığında buluşmuşuz. Biraraya gelebildiğimiz tek yer, kurabildiğimiz yegane ortaklık bu (Bir de 1915 Ermeni katliamları ve eşcinsel düşmanlığı var ama onlar bilindiği gibi özde değil, sözde!). Bu bakımdan, birbirinden kara dipli tencereler olsak da tarih katliamlarını durdurmak noktasında el ele verebilir, ellerimizi temizleyebilir, günahla­rımızı affettirmek için, çocuklarımız için bir şans yakalayabiliriz.