Etiket: sayı:25

  • Tarihin işçi sınıfına sağ gösterip sol vurduğu dönem

    1936 yılı, işçi sınıfı ve tüm çalışanların tarihinde bir dönüm noktasıydı. Fransa’da sol partilerin oluşturduğu ve Halk Cephesi adı verilen koalisyon hükümeti zamanında ilk kez 40 saatlik çalışma haftası kabul edildi. Sosyalist ve komünistleri birleştiren, genel grevlerle taleplerini kabul ettiren işçiler, savaş atmosferindeki iki yıl içinde giderek hareketi dizginleyen sol partiler tarafından terkedilecekti.  

    Fransa’da Mart ayından bu yana süren “Gece Ayakta” eylemiyle ta­rihin ender olarak yönelttiği “kim karar verecek?” sorusu­na yanıt aranıyor. Sokak kendi kaderi hakkında kendi irade­sini yansıtmayan hükümetin yeni çalışma tasarısına karşı çıkıyor. Paris başta olmak üze­re bir dizi kentte yaklaşık üç milyon insan sokakta.

    Sokak ve barikat Fran­sız tarihinin malum pek de yabancısı olmayan mekan­lar. Bugün yapılan eylemler 10 milyon işçinin grevde ol­duğu 1968’e anıştırmalar ya­pıyor. Ne de olsa o kuşaktan ayakta kalanlar var. Sokak ve sandığın yakın tarihteki en büyük mücadelesi ise bugün­lerde sekseninci yılını doldur­muş olan 1936’daki Halk Cep­hesi döneminde yaşanmıştı.

    Paris’in fabrikalarla çevrelendiği, işçilerin iki güçlü parti ve sendikaya üye olup oy verdiği bir başka dönemin hikayesi bu. Tabii zaman içe­risinde çok şey değişti. İşçi­ler tarihlerinde ilk kez greve çıktıklarında fabrikaları işgal ederken, bugün meydanlar­da sabahlanılıyor. İşçi sınıfı da eski işçi sınıfı değil. Dün­ya üretiminin önemli bir kıs­mı artık Batı’dan Uzakdoğu’ya uzanıyor. Ama henüz geçen ay Cannes’da büyük ödülü, Altın Palmiye’yi kazanan Ken Lo­ach’ın son filmi “Ben Daniel Blake”de olduğu gibi, çalışan­ların onurlu yaşam mücade­lesi değişmedi, eskimedi ve tarihin ender anlarında hiç beklenmedik biçimlerde yük­seliyor.

    1930’lu yıllarda İtalya’nın yıllardır faşist partinin ege­menliğinde olması yetmez­mişcesine, Almanya’da da Hit­ler iktidar olmuş, Fransız aşırı sağı da sıranın artık kendisi­ne geldiğine inanmıştı. Ancak Fransa’daki aşırı sağ ne sosya­list partiyle ne komünist par­tiyle yarışacak durumda de­ğildi. Üstelik aşırı sağ ve faşist hareket bir bütünlük arzetmi­yordu, kendi içinde hasmane klanlara ayrılmıştı. Bununla birlikte 1929 iktisadi bunalımı Fransa’yı da vurmuş, işsizlik, düşük ücretler, mali skandal­lar toplumu sarsmış, 1932 se­çimlerinde sol genel olarak oy kaybetmişti. Herşey 6 Şubat 1934’teki aşı­rı sağın bir diktatörlük rejimi kurmak üzere (Action frança ise, Jeunesses patriotes, vs.) Paris’in merkezinde sokağa dökülmesiyle başladı. Hükü­met başkanı ve Radikal Parti önderi Daladier’nin istifası­nı isteyen göstericiler, hükü­metin görevden aldığı polis müdürü lehine de tezahüratta bulunuyorlardı. Gece boyunca süren gösterilerde 17 kişi öl­dü, 57’si kurşunla olmak üzere 2.300 kişi yaralandı. Gösteri­ler amacına ulaştı, başbakan istifa etti ve eski devlet başka­nı Doumergue bir “ulusal bir­lik” hükümeti kurdu. Böylece faşistler radikalleri iktidardan düşürmüş, ancak hükümete muhafazakarlar gelmişti.

    Haydi greve! Genel grev ve miting çağrısı yapan bir afişin önünde toplanan Fransız işçilerin yüzlerinde gurur ve kararlılık okunuyor.

    Faşist çetelerin saldırısı Mayıs ayına kadar devam etti, çeşitli kentlerde savunmasız işçiler öldürüldü. Özellikle es­ki muharipler cemiyeti (Croix -de-Feu), sayıları 15-20 bine varan üyelerini silahlandırmış, beklenmedik saldırılarla cina­yetler işlemeye başlamıştı.

    Hal böyleyken, sol hare­ket içindeki istikrarsızlık ve kavga da sürmekteydi. Komü­nist Enternasyonal’in direktif­lerini katı bir biçimde izleyen Komünist Parti’ye (FKP) göre kapitalizm “üçüncü dönem”i­ne girmişti ve pek yakında kri­ze sürüklenip SSCB’ye saldı­racaktı. Komünistler sosyalist partileri veya radikalleri de sağda, hatta Almanya’da oldu­ğu gibi “faşizmin ikiz kardeş­leri” olarak görüyorlardı. Re­formist Sosyalist Parti (SP) bir işçi partisi değil, bir burju­va partisiydi!

    Sosyalist Parti de komü­nistlerden gelecek her türlü teklifin kendi tabanlarını oy­ma amacı taşıdığına inanmış­tı; ancak Radikal Parti’yle itti­faka yanaşıyordu. Sosyalistler ve radikaller 1927 ve 1932’de koalisyona girmişler, ancak her seferinde temel konularda anlaşmazlıklar çıkmış ve ra­dikaller sağla ittifak yaparken sosyalistler muhalefete geç­mişti. 1934’ten itibaren bütün partiler birbirini suçlamaya başlamıştı.

    Dördüncü güç: Basın Paris’in batısında bulunan Haut de Seine yerleşiminde komünist L’Humanité gazetesinin standı, Marcel Cerf, 1936.

    Ancak aşırı sağın eylemle­riyle birlikte, sosyalistleri, ra­dikalleri ve çeşitli sol grupla­rı parti aygıtlarından bağımsız olarak yanyana getiren antifaşist komiteler yeni bir dina­mik ortaya çıkardı.

    Faşist tehlikeye karşı inisi­yatif alan sosyalistler, emekçi­lerin eylem birliğini gerçekleş­tirmek için komünistlere bir çağrıda bulundu. Ancak FKP Almanya’da olduğu gibi Fran­sa’da da “faşizmin yatağını ha­zırlayanlar”la işi olmayacağını bildirdi.

    Komünistler ve ona bağlı işçi sendikası CGTU’nun gös­terilerinde hâlâ “Kahrolsun Sosyalist Parti ve Radikal Par­ti tarafından hazırlanan faşist ve gerici ulusal birlik!” slogan­ları, pankartları görülüyordu. FKP’nin yayın organı L’Huma­nité, “sosyal demokrasi ile mü­cadele etmeden faşizme karşı mücadele edilemez” diye ya­zıyordu.

    Buna karşılık SP ve ona bağlı CGT sendikası 12 Şu­bat’ta “faşizmin tehditlerine karşı ve siyasal özgürlüklerin savunusu için” bir genel grev çağrısında bulundular.

    FKP sosyalistlerin tabanı­na seslenmek için bu çağrıya uydu; ancak kendi tabanı sos­yalistlerin kervanına katıldı ve iki partinin militanları “Birlik! Birlik!” diye haykırarak mey­danda buluştular. Böylece iki partinin tabanı, kendi şefleri­nin kararı dışında bir halkçı birliğin zeminini hazırladılar.

    Yükselen faşist saldırılara karşı Mart ayında “Antifaşist Entellektüeller Teyakkuz Ko­mitesi” kurulur ve binlerce ay­dın birlikte davranma ihtiya­cını dile getirir.

    Kitle seferberliği beklenti­lerin ötesine geçer: Paris’teki 31 bin posta işçisinin 30 bini (polisin verdiği rakam) greve katılır, günlük gazeteler ya­yımlanmaz, tiyatrolar kapanır, Citroën’de çalışanların % 85’i grevdedir.

    CGT’ye göre Paris bölge­sinde greve katılanların sayısı 1 milyondur. Taşra da sessiz değildir, Marsilya’da 100 bin gösterici sokaktadır. Fransa’da toplam 4,5 milyon grevci ve 1 milyon gösterici seferber ol­muştur.

    Uluslararası destek

    Paris yakınlarındaki Garche’da Halk Cephesi’ni destekleyen İspanyol cumhuriyetçi kadın milis, Marcel Cerf, 1936.

    Fransa-SSCB anlaşması

    Soldaki iki parti arasındaki ilişkiler 1934 Haziran’ına doğ­ru köklü bir değişikliğe uğradı. SSCB kendi hatalarının ve Al­man KP’sine dayattığı politi­kanın sonucu olarak iktidara geçen Hitler’in savaş tehdidiy­le karşı karşıya kaldığını göre­rek İngiltere ve Fransa ile bir anlaşmanın gerekli olduğu ka­nısına varmıştı.

    2 Mayıs’ta imzalanan Sta­lin-Laval anlaşması (her ne kadar Stalin 1939’da Hitler’le bir anlaşma imzalayacak olsa da!) FKP’nin pozisyonlarını değiştirmesine yol açtı. Ne de olsa Stalin, Fransa’nın ordu­sunu güçlendirmesini onay­lamıştı. FKP siyasal çizgisini Moskova gibi 180 derece de­ğiştirerek “demokrasinin sa­vunusu”na geçer.

    Büyük Fransız Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle 14 Tem­muz 1934’te büyük bir gösteri düzenlenir. Romain Rolland ve Henri Barbusse’ün başını çektiği Antifaşist Entellektü­eller Teyakkuz Komitesi ve İn­san Hakları Birliği’nin “Cum­huriyet için Halk Kutlaması”­na 500 bin kişi katılır. Bu olay, 1936 seçimlerine bir sol itti­fakla gidilmesi için ilk önemli adım olacaktır.

    Yer gök direniş

    Fransa’nın ulusal bayramı 14 Temmuz’da Bastille Meydanı’ndan Paris’in banliyölerine yayılan yüksek katılımlı gösteriler, Fred Stein, 1935.

    27 Temmuz’da iki parti “birlikte faşist örgütlere karşı, onların silahsızlandırılması ve feshi için, demokratik özgür­lüklerin savunusu için, seçim­lerde nisbi temsil için…” bir ortak eylem anlaşmasına ka­rar verirler (Paris’teki sürgün İtalyan Sosyalist ve Komünist partileri de benzer bir anlaş­ma imzalayacaklardı).

    Ekim ayında FKP’nin ön­deri Thorez, Radikal Parti’ye kendileri ve SP ile bir ittifak yapmasını önerir. Otuz yıldır şu veya bu biçimde iktidarda olan Radikal Parti komünist­ler katında kıymete binmiştir.

    FKP seçim için hazırlanan program konusunda alabildi­ğine uyumlu davranır. Progra­mın ilk kısmı özgürlüklere ay­rıldıysa da sömürgeler için bir kayıt bulunmaz İkinci kısım barışın savunusu ayrılmıştır ama somut olarak ancak si­lah fabrikalarının millileşti­rilmesinden söz edilmektedir! Üçüncü kısım ekonomik ön­lemlerdir. Tarım ürünlerinin değerlendirilmesi, yaşlıların emekliliği, ücretlerde bir dü­şüş olmadan çalışma zamanı­nın azaltılması gibi hususları içeren maddeler, esas olarak Radikal Parti’nin programına da uygundur.

    FKP’nin politikasında­ki değişikliği simgesel olarak gösteren en önemli gelişme ise Enternasyonal marşının ve kı­zıl bayrağın terkedilmesidir. Paris Komünü’nden ve özellik­le 1914’ten beri Fransız dev­rimcilerinin pek de hoşlanma­dığı Marseillaise ve üç renkli ulusal bayrak, artık komünist­lerin de dilinde ve elindeydi. 14 Temmuz gibi hem ulusal hem devrimci bir anmanın birleştirdiği üç parti böylece Halk Cephesi’ni oluşturdular.

    1936 seçimleri ve grevler

    Fransa’da Mayıs 1936 seçimleri hararetli bir ortamda gerçek­leşti. FKP 1932’deki 780.000 oyunu 1.470.000 bine çıkardı. SP, 2 milyon dolayında kaldı. Radikaller ise önemli oranda oy kaybettiler. Sonuçta FKP 72 (önce 10), sosyalistler 149 (önce 97), çeşitli sol 55, Radikal Parti 110 (önce 159) sandalye kazan­dı. Merkez sağ 113, aşırı sağ 111 sandalye kazanmıştı.

    Aslında seçim sonuçları çok büyük bir değişimin ol­madığını gösteriyordu. Katı­lım oranı % 84,30 ile önceki­nin yarım puan üzerindeydi. Genel olarak sağ ve sol oyla­rın toplamında sağ 37, 35’den 35, 88’e gerilemiş; Halk Cep­hesi partileri ise 44, 8’den 45,9’a yükselmişti. Bölgesel olarak da sol yine kentlerde ve orta kesimde, sağ ise kır­salda ve ülkenin kuzeyinde egemendi.

    Seçim sonuçları ilan edilir edilmez, yaygınlaşmaya başla­yan fabrika işgalleriyle grevler patlak verdi. 24 Mayıs 1936’da, 1871 Paris Komünü’nde ölen­lerin anısına yapılan törene o güne kadar görülmemiş bir kalabalık, 600 binin üzerinde insan katıldı ve göstericiler ko­münarların kurşuna dizildiği bölgeye doğru yürüdü.

    4 Haziran’da hükümet ku­ruldu, ancak sendikaların olma­dığı yerlerde bile grevlerin pat­lak vermesi denetimi giderek zorlaştırıyordu. Çeşitli hizmet­ler durma noktasına gelirken, sendikalar kendilerine rağmen yaygınlaşan grevleri durdurmak için müdahale ettiler.

    Sanatçı-işçi elele

    A.E.A.R’ın (Devrimci Yazarlar ve Sanatçılar Birliği) girişimiyle 1934’kurulan Paris Halk Korosu, Montrouge’da bir fabrikada grevci işçilere şarkı söylüyor, Temmuz 1936.

    7 Haziran gecesi başbakan­lık konutunda Léon Blum’un başkanlığında, işçi ve işveren temsilcileri (sendikalar) ile ya­pılan toplantıdan % 7-15 ücret artışı, özgür sendika seçimi, işçi temsilcilerinin seçimi gibi maddeler kabul edildi. Sendi­kacılar işverenlere işçileri de­netimde güçlük çektiklerini belirtiyorlardı!

    Yine de tarihte ilk kez iş­çiler bir bütün olarak ve aynı anda ücret artışı, çalışma saati­nin düşürülmesi ve ücretli tatil başta olmak üzere dünya tari­hine geçecek kazanımlar elde etmişlerdi.

    Durumun belirsizliği kar­şısında aba altından sopa gös­termek için Léon Blum, “sen­dikal örgütlenmeye yabancı ve şüpheli grupların sızdığı yönünde duyumlarımız var” diyor ve ardından Lutte Ouv­rière gazetesine el konuyor ve yöneticileri kovuşturuluyordu. FKP önderi Thorez de, “işçi sınıfını tehlikeli bir maceraya sürüklemek üzere harekete sı­zan şüpheli unsurlar”a dikka­ti çekiyordu. Thorez, iktidarı almanın sözkonusu olmadığı­nı söylemekle kalmayıp “bir grevi sonlandırmayı bilmek gerekir” diyerek tavrını açık­lıyordu.

    Halk Cephesi’nde yalpalanmalar

    Halk Cephesi’nin kurucuları arasında başından beri varo­lan bir takım anlaşmazlıklar Temmuz 1936’da İspanya İç Savaşı’nın patlak vermesiyle iyice su yüzüne çıktı.

    Blum hükümeti tıpkı İn­giltere gibi, savaşa müdahale etmeme politikası güttü. Bu­na göre Franco’nun yanısıra, Hitler ve Mussolini tarafından İspanya’ya gönderilen İtalyan ve Alman faşistlerine karşı da mücadele eden Cumhuriyetçi İspanyollara silah verilmeye­cekti. FKP silah gönderilmesi için bir kampanya yaptıysa da Blum hükümetine bağlı kal­dı. İspanya İç Savaşı boyunca Banque de France, Cumhuri­yetçilerin talebine rağmen ka­sasında bulunan İspanyol al­tınlarını göndermedi. Altınlar ancak Franco’nun zaferinden sonra iade edilecekti!

    1 FİLM

    “La vie est a nous” (Hayat Bizimdir)

    Yönetmen: Jean Renoir

    1936 sonbaharından itiba­ren Halk Cephesi koalisyonu bozulmaya başladı. Radikaller sosyalistlere yüklendi ve Léon Blum mâli konularda tam yet­ki istediğinde sağla işbirliği yaparak hükümeti düşürdüler. Blum’un yerini radikal Camil­le Chautemps aldı.

    Savaştan önceki son iş­çi silkinişi, 30 Kasım 1938’de Chautemps’ın yerine geçen bir başka radikal olan Daladier hükümetini protesto etmek için ilan edilen genel grevdi. Ancak pek takipçisi olmadı. Halk Cephesi’nin iki yılı, Haziran 1936’yı gerçekleşti­ren işçi sınıfının gücünü sön­dürmüştü. Ücretleri düşürme­den ve hatta artırarak çalışma haftasının 40 saate indirilmiş olması gibi önemli kazanımlar tasfiye ediliyordu. Aşağıdan, sendika ve parti aygıtları dı­şından gelişen hareket, hükü­met hesaplarının kıskacında sıkışmış, yörüngesiz kalmış­tı. İşten çıkarmalar, hapsedil­meler gündelik hale gelmişti. Mali ve ekonomik sorunlarla başedemeyen Blum, aşırı sa­ğın saldırıları karşısında iyice zayıfladı. Radikal Daladier’nin başa geçmesinden sonra yeni­den 48 saatlik iş haftasına geri dönüldü. İşten çıkarmalar, tu­tuklamalar işçi hareketini iyi­ce zayıflattı. FKP ciddi oranda üye kaybetti. Sonunda Halk Cephesi dağıldı.

    1 KİTAP

    Juin 36 – İşçi Sınıfı Arafta,

    Yazarlar: Jacques Danos – Marcel Gibelin

    KRONOLOJİ

    Fransa’yı sarsan beş yıl

    1934

    6 Şubat Paris’te 40 bin kişinin katıldığı ve 15 kişinin öldüğü aşırı sağ gösteriler.

    7 Şubat Daladier hükümetinin istifası, radikal Doumergue’in iş başına gelmesi.

    9 Şubat CGT ve Komünist Parti’nin karşı gösterisi. 6 ölü.

    12 Şubat CGT’nin genel grev ilanı ve CGTU’nun da desteğiyle 100 binden fazla emekçinin toplanarak “Birlik!” talep etmesi.

    23 Haziran KP siyasi bürosunun, savaşa ve faşizme karşı mücadelede SP’ye eylem birliği önermesi.

    2 Temmuz Paris bölgesindeki iki partinin örgütlerinin ortak mitingi.

    27 Temmuz Savaş hazırlıklarına, kararna­melere, aşırı sağın eylemlerine karşı SP-KP eylem birliği anlaşması.

    1935

    15 Mart Askerlik hizmetinin 18 aydan iki yıla çıkarılması.

    15 Mayıs Fransa-SSCB karşılıklı yardım anlaşması.

    14 Temmuz “Ekmek, barış ve özgürlük” slo­ganlarıyla Paris’te toplanan 500 bin kişinin Halk Cephesi’nin zeminini hazırlaması.

    17 Temmuz Kamu sektöründeki maaşların yüzde on düşürülmesi.

    6-8 Ağustos Brest ve Toulon’da gösteri ve grevler.

    6 Aralık Silahlı milislerin ve faşist birliklerin feshedilmesi.

    1936

    12 Ocak Radikal Parti, SP ve KP’nin oluştur­duğu Halk Birliği’nin seçim platformunun yayınlanması.

    2-5 Mart CGTU’nun “birlikçi” komünistlerinin CGT’ye katılması.

    26-3 Nisan Genel seçimlerde Halk Cephe­si’nin zaferi.

    11 Mayıs Fabrika işgalleriyle büyük bir grev hareketinin başlangıcı.

    4 Haziran KP’nin desteği ve radikallerin ka­tılımıyla Léon Blum hükümetinin kurulması.

    6 Haziran Halk Cephesi hükümetinin 210’a karşı 384’le güvenoyu alması.

    7 Haziran Grevlerin yaygınlaşması.

    11 Haziran Ücretli tatil ve 40 saatlik çalışma haftası yasasının kabulü. Thorez’in “bir grevi bitirmeyi bilmek gerek” çağrısı.

    18 Haziran Aşırı sol örgütlerin feshi.

    21 Haziran KP yayın organı L’Humanité’nin “Yaşasın Fransız ulusunun birliği!” başlığını atması.

    28 Haziran KP’nin eski yöneticisi Jacques Doriot’nun aşırı sağcı Fransız Halk Partisi’ni kurması.

    14 Temmuz 1 milyon kişinin katıldığı büyük gösteri.

    Ağustos başı: Grevlerin sona erdirilmesi.

    1937

    13 Şubat Léon Blum’un reformlara ara verildiğini açıklaması.

    18 Nisan Anti faşist göstericilere polis müdahalesi, 5 ölü.

    21 Haziran Léon Blum’un istifası, yerine Radi­kal Parti’den Camille Chautemps’ın gelmesi.

    1938

    13 Mart Léon Blum’un yeniden hükümet başkanı olması.

    8 Nisan Léon Blum’un ikinci istifası ve yerine radikal Edouard Daladier’nin gelmesi.

    4 Ekim KP milletvekillerinin hayır oyuna karşı Münih Antlaşması’nın onay­lanması.

    27 Ekim Radikal Parti’nin çekilmesiyle, Halk Cephesi’nin resmen sona ermesi.

    2-13 Kasım Haftalık çalışma saatinin 48’e çıkarılması.

    30 Kasım Genel grevin ardından kitlesel işten çıkarmalar.

    ANALİZ

    Fransız solunun sefaleti

    Mayıs-Haziran 1936 olayla­rını değerlendirirken, işlet­melerde mücadeleleri geliştirenin Halk Cephesi değil, kararlılıkları ve mücadele azimleriyle işçiler olduğu unutulmamalı. Böylesi bir hareketlilik olmadan Halk Cep­hesi’nin kazanımlar elde etmesi mümkün değildi. Halk Cephesi mevcut sistemi değiştiren değil, sistemde iyileştirmeler yapmak zorunda kalmış bir hükümetti.

    Troçki, hadiseler sırasında sıcağı sıcağına şöyle yazmıştı: “Grevlerin hız kesmesi, denilebilir ki, Halk Cephesi hükümetinin yarattığı umut dalgasının bir sonucuydu (…) İşçiler grevle, hü­kümetin iyi niyetinden duydukları kuşkuyu ya da en azından onun engelleri yok etme, üstlendiği gö­revleri başarma kapasitesine karşı hissettikleri güvensizliklerini dile getirdiler. Proleterler hükümete ‘yardım etmek’ istiyor, fakat bunu kendi meşreplerine uygun bir şe­kilde, proleter tarzda yapıyordu”.

    Fransa’da her 6 ile biten yılda, Halk Cephesi yeniden değer­lendirilir. Son yıllarda Moskova arşivlerine ulaşılabilmesi, yeni belge ve bilgilerin de ortaya çıkmasını sağladı. Bu arşivler yalnızca FKP’nin geçirdiği evreler açısından değil, Nazi işgali sırasında Almanya’ya, 2. Dünya Savaşı sonrasında ise Moskova’ya götürülen ve ancak 90’lı yılların ortasında Fransa’ya teslim edilen dönemin polis raporları açısından da önemli.

    Bu raporlar 30’lu yıllardaki olaylarda şu veya bu şekilde yer alan, siyasal ve sendikal mücade­lede öne çıkan simaların yanısıra, sade yurttaşların da nasıl takip edildiklerini, fişlendiklerini gös­termektedir.

    Bugün, sağladığı kazanım­ların yanısıra, Halk Cephesi’nin özgürlükler ve demokrasi konusunda sakındığı hususlar da değerlendiriliyor. Bunlardan ilki sömürgeler meselesiydi: Fransız solu kendi öncelikleri uğruna sö­mürge halklarının yaşadıklarına ses etmemişti. İkincisi kadınlara oy hakkıydı: Laiklik konusun­da çok titiz olan Radikal Parti, muhafazakarlığın ve Katolikliğin etkisiyle bu hakka karşı çıkıyor, sol da bunun bir özgürlük mese­lesi olduğunu gözardı ediyordu. Üçüncü husus, özgürlükleri öne çıkarma iddiasında olan bir hare­ketin, Stalin Rusyası’ndaki Mos­kova Mahkemeleri’ni (1936-38) ve toplama kamplarını sessizce geçiştirmesiydi.

  • OSMANLI ARŞİVİNDEN BİR KADIN CİNAYETİ

    Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş günlerinde bile hukuk sisteminin kadına karşı şiddete bugünkünden çok daha tavizsiz yaklaştığı anlaşılıyor. Arşivdeki bir belge grubuna göre, henüz 15 yaşındaki hamile karısını işkencelerle öldüren adam idama mahkum ediliyor. Üstelik, katil kocanın savaş gazisi bir ‘kahraman’ olması dahi hafifletici sebep kabul edilmiyor.

    Başbakanlık Osmanlı Ar­şivi’ndeki (BOA) bel­gelerin daha çok devlet erkanıyla ya da kurumlarıyla ilgili olduğu düşünülür. Oysa burada, kimileri olağan gün­lük hayat hallerine ışık tutan, kimileri büyük trajediler ba­rındıran birçok insan hikaye­si de saklanır. Karşımda duran belgeler belki de bunların en yürek sızlatıcı olanlarından­dı. O zamana kadar, arşivde günümüze intikal eden belge­ler arasında bir kadın cinaye­ti davasının tüm safhalarını içeren, hukuk tarihimiz açı­sından önem taşıyan, yaklaşık 400 sayfadan ibaret, böylesine zengin bir başka belge grubu­na rastlamamıştım. Okudukça nüfuz ettiğim hadiselerle top­lumsal bir nevrozun girdâbı­na çekiliyordum. 1910’dan iti­baren savaşlarla mahvolan bir ülkenin, perişan edilen fertle­rinden bazılarının kayda geç­miş dramı tüm ayrıntılarıyla önümdeydi.

    4 Mart 1920’de Çanakka­le’nin Ayvacık kasabasında, henüz on beş yaşında, beş ay­dır evli, dört aylık hamile Suad Hanım, iki oda bir sofa evde ölmüştür. Ayvalık Askerlik Şu­besi İkinci Bölük Kumandanı Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) Ahmed Tevfik Efendi, eşinin vefatını önce komşularına, sonra hükümet tabibine bil­dirir. Aslında bütün mahalle, hatta tüm Ayvacık, böylesine acı bir ölümü beklemektedir. Onlara göre eceliyle bir ölüm değildir gerçekleşen. Kocası­nın işkence, darp ve şiddeti­ne her gün maruz kalan şans­sız bir kadının vahşi cinayete kurban gitmesi söz konusudur. Ahmed Tevfik Efendi bağlı ol­duğu Binbaşı İbrahim Edhem tarafından gözaltına alınır. Savcılık ve adli tabip hemen olaya el koyar ve Tevfik Efendi tutuklanır. Bundan sonrası her satırı okunurken insana eziyet veren bir sürecin ayrıntılı dos­yasında saklıdır.

    … Bu kadın hem güzel hem de terbiyesi
    mükemmel olmağla beraber hane dahilinde
    pek mahzun, pek kederli bulunurdu. Haneye
    hariçten kimse gelmez ve gelemezdi.
    Kocasından çok korkardı. Ben iç yüzünü
    bilemem.

    Ahmed Tevfik Efendi pa­şa çocuğu bir askerdir. Uzun yıllar Irak bölgesinde görev yapan İsmail Hakkı Paşa’nın 1304’de (1888-1889) Bağdat’ta doğan oğludur. Beş erkek kar­deşten Tevfik’in büyüğü Celal de yüzbaşıdır. Elli beş yıl as­kerlik hizmeti olan paşa baba­ları vefat edince yerleştikleri İstanbul’da annesi Eşref Ha­nım ile Başıbüyük’teki köşk­lerinde ailece oturmaktadır­lar. Tevfik, Çanakkale gazisi olmuş, zaferden sonra birliği ile birlikte sevk edildiği Bitlis cephesinde çeşitli muharebe­lerde on iki yerinden yaralan­mıştır. Şişli Hastanesi’nde 3,5 yıl tedavi görür. Bir mektu­bunda “Yemen’in o ateşli sah­rasıyla, Irak’ın kumlu ovala­rında, Çanakkale’nin kanlı ateş püsküren savaşlarında, Kafkas ve İran cephesi harp­leriyle o karlı buzlu yüce dağ­larında göğsümü hedef ederek defetmeye uğraştığımız düş­manın süngü, bomba, şarap­nel ve kurşunlarından aldığım yaralardan delik deşik olan vücudumu, kol ve bacaklarımı bu uğurda bıraktım. Üç buçuk sene hastane köşelerinde ope­ratörlerin bıçaklarıyla kesi­len et ve çıkarılan kemikleri, o ameliyat masaları üzerinde inleyerek geçirdiğim o kanlı ve feci günleri kendime bir saadet telakki etmiştim” diyerek vatan uğrunda çektiği acılarını dile getirir. Yaraların tesiri uzun tedavi sürecinde tamamen giderilememiş, el ve göz seğirmelerine maruz kal­mıştır. Ne var ki bu seğirmeler hayatının geri kalanını etkile­yen en önemli unsur olmuş­tur. Eli veya gözü seğirdiğinde yapacağı işi bırakır, berabe­rindeki kişileri uğursuz sayar, aklına biri gelirse mutlaka ba­şına kötü bir şey gelmiştir his­sine kapılır.

    Nüfus tezkiresi Eşi tarafından işkence ile öldürülen Suad Hanım ve nüfus tezkiresi: Ad: Suad Hanım Babası: Mehmen Kâzım Bey Annesi: Mühtediye Fatma Hanım Doğumu: Şam 1321 (1905) Dini: İslam

    … İzinli olarak İstanbul’a
    gideceği sırada daireye
    gelerek “zevcemden emniyetim
    yoktur. Hatta Edremitli Rıza’yı
    seviyormuş. Bana söyledi ve el
    yazısıyla buna dair kağıt da yazdı.
    Bu sebepten karıma iki yüz tekme
    ve yüz elli sopa vurdum” dedi.

    Daha önce iki evlilik yap­mış, eşlerinin görev yerlerine gitmek istememesi yüzünden boşanmıştır. Küçük bir kız ço­cuk babası olan Tevfik Efen­di hastaneden çıktıktan son­ra, üçüncü evliliğini 9 Ekim 1919’da Tekirdağı Vilayet Mu­hasebecisi Kazım Bey ve Fat­ma Hanım’ın kızı Şam doğum­lu Suad Hanım ile yapar. Fat­ma Hanım sonradan İslam’a girmiş bir mühtediyedir. Kızı­na yazdığı mektupların yazısı çok kötü olsa da üslup itiba­rıyla Türkçeye hâkimdir. Aşırı düşkün olduğu kızıyla bir ar­kadaş gibi yaşadığı anlaşılıyor. Kızının mektuplaştığı Tevfik ile evlilik kararı almasına kar­şı çıkar ama baba Kazım Bey rıza gösterince evlilik gerçek­leşir. İlk şoku da bu sırada ya­şarlar. Ayvacık’a tayini çıkan damatları kızlarını da berabe­rinde götürmek isteyince pek canları sıkılır. Suad Hanım da gitmek konusunda kararsız­dır ama kocası kayınpederinin ailesi önünde “gelmezsen se­ni öldürürüm” diyerek tehdit eder. Kızın ailesi naçar sessiz kalır ama bu tehdide göz göre göre sessiz kalmasalardı belki de kızlarını yaşatabilirlerdi.

    Katil koca Genç karısını vahşice katleden Mülazım-ı Evvel Ahmed Tevfik Efendi ve Osmanlı Devleti nüfus tezkiresi.

    Ayvacık’a geldiklerinde kira evlerinde kalırlar. Tev­fik Efendi kız kardeşinin kı­zı 12 yaşındaki Cemile’yi de yanlarında getirmiştir. Gü­ya yardımcı olması düşünce­siyle getirilen bu kız aslında Tevfik’in evdeki gözü kulağı olacaktır. Karısını sürekli iz­letir, evde olup biteni kızdan öğrenir. Tevfik’in ruhi durumu gün geçtikçe kötüleşir. İlk ev­lerini güvenlikli bulmaz başka eve çıkarlar. Yeni evin komşu­ları, merak ettikleri bu aileyi ziyaret ettiklerinde alışılmışın dışında evin erkeği de odadan ayrılmaz. Suad Hanım sıkı sı­kıya örttüğü çarşaf ile misafir­lerin yanında oturur, neredey­se hiç konuşmaz. Binbaşının hanımı davet ettiğinde de o evde aynı kıyafetle oturur ama oradakiler ilk defa gözlerinde­ki morlukları görürler. Suad hanım ud çalıp şarkılar söyle­yen bir İstanbul kızı olarak Ay­vacık sakinlerinin epey ilgisini çeker ama bir türlü o çevreye dâhil olamaz. Bu gidip gelmeler ilk aydan sonra tamamen kesi­lecek ve Suad Hanım kocasının her sabah evden çıkarken kilit­lediği odada Cemile ile bütün gün kapalı kalacaktır. Komşu­lar için merak konusu haline gelen bu evin önünden gelip geçenler inleme sesleri, “can­kurtaran yok mu?” feryatları duymaya başlarlar.

    … Gündüzleri familyasını odanın birine
    kapar ve kilitleyip gider. Geceleri elinde
    tüfek olduğu halde avluda ve damda
    güya evine zampara gelip gidermiş insan
    takibatıyla meşgul olmakta idi.

    Toplumumuzda yaygın olan “karı-koca arasına giril­mez” anlayışı o devirde de ay­nen geçerlidir. Büyük çoğun­luk sessiz kalsa da o evde neler döndüğünü merak edip fırsat kollayanlar da vardır. Bazı komşular bir şekilde bu fırsa­tı yakalar. Altmışlarında bir komşu kadını evlerine çağıran Tevfik, karısının hamur yo­ğurmayı bilmediğini, un eleği­ni alıp gelmesini söyler. Kadın evde bir yandan yoğurtlu ma­karna hazırlar öte yandan kaş göz işaretleriyle yüzündeki ya­ra bereyi sorar. Korkusundan ağzını açamayan Suad Hanım zorlukla kocasını işaret eder. Daha sonra küçük Cemile’den bu durumu öğrenen Tevfik, o yaşlı kadına da şiddet uygula­yarak darp edecektir.

    Katledilen Suad Hanım’ın validesi Fatma Hanım’ın Çanakkale avukatlarından Ahmed Mağmumi Bey’e verdiği vekaletname.

    Bu sıralarda evinin etra­fında zamparalar dolaştığına, karısının gayrimeşru ilişki­si olduğuna dair bir saplantı­ya kapılan Tevfik, ulu orta bu endişelerini yaymaya başlar. Komşuları Tevfik’le konuş­maktan korkar hale gelmiş­lerdir. Binbaşıdan bir tüfek ister ve alır. Zampara iddiası karşısında iki neferi de evinin çevresine nöbetçi olarak diker. Artık bütün gece uykuyu terk ederek eve gelecek zampara­ları yakalamaya çalışır. Suad Hanım’a uyguladığı şiddetin dozu iyice artmış ve kendi­ni aldattığına dair kafasında­ki kurguların gerçekliğine yö­nelik yazılı ifadesini almaya kalkmıştır. Bir ara Edremitli bir adamın karısının aşığı ol­duğunu diline dolar. Binbaşı şubede de huzursuz olan Tev­fik Efendi’nin ahvalinden te­dirgin olunca biraz takibe baş­lar. Bunun üzerine Tevfik, Ed­remitli aşığı unutup binbaşıyı hedef seçer. Binbaşının yüzü­ne karşı karısının aşığı oldu­ğuna dair ithamda bulunur. Edhem Bey ne kadar yemin etse, inkâr etse inandıramaz. Suad Hanım’ın bu adamın elinde ölüp gideceği düşünce­si kendisini huzursuz edince doktor, kadı, müftü, müddei-i umumi gibi kasaba erkânı ile neler yapabileceklerini dile getirir. Mevzuata göre hiçbir şey yapamayacaklarından otu­rup beklemeye başlarlar.

    … şahitlerin ale’d-derecat
    şehadetleri, doktor raporları,
    olaydan sonra düzenlenen zabıt
    varakaları mündericatı delilleriyle
    anlaşılmış olduğundan, dört aylık
    çocuğuyla zevcesi mezbureyi
    işkence etmek suretiyle
    taammüden katl etmek fiilinden
    suçluluğuna karar verilmesini…

    Beklerler ama Suad Hanım Tevfik’in iddiasına göre iki defa kendini asarak intihara kalkışmıştır. Bu intiharlardan kurtarabilmek için ipten indi­rip müdahale ettiği iki seferde de vücudunda çeşitli yara bere oluşmuştur. Bir seferinde inti­har etmek isterken merdiven­den düşmüştür. İkinci intihar­da Tevfik ipi kesmek isterken karanlıkta yanlışlıkla Suad’ın iki kulağını da kesmiştir. Sol kulağından düşen parçayı at­mamış, madalya kutusunda saklamıştır.

    Annenin beyhude çabası Suad Hanım’a annesi Fatma
    Hanım’dan gelen mektup. Annesi kızından uzun
    süre haber alamayınca bu mektubu yazmıştır. Kızının
    şiddet ve baskı altında olduğundan emindir. Yol gösterici bazı tavsiyeleri içeren bu mektup sadeleştirilmeden, aynen yeni yazıya aktarılmıştır.

    O sıralarda İspanyol nez­lesi ve frengi Ayvacık ile civar kazaları kırıp geçirmektedir. Suad da hastalanmaya baş­lar. Tevfik, hükümet doktoru­nu çağırdığında Suad Hanım’ı eziyetten kurtarmak isteyen­lere gün doğar. Ne var ki Suad Hanım yanlarında Cemile’nin de bulunduğu odada doktorun karşısına yüzü tam manasıy­la “mesture” bir şekilde çı­kar. Sorduğu sorulara “intihar edeceğim” gibi cevaplar verir. Gözleri mosmor çürüktür ve açamamaktadır. Suad Ha­nım’ın cinnet geçirme taklidi yaptığını ama eziyet gördüğü­nün kesin olduğunu anlatma­sı üzerine müşahede altına alarak Tevfik’ten bir süre ay­rılmasını sağlamak isterler. Tevfik buna izin vermediği gi­bi şiddetin dozunu arttırır ve İstanbul’a kendi tedavisi için gitmek ister. İzin beklenirken denkler hazırlanır ve bir araba kiralamaya kalkar. Bulduğu ilk arabacıya “Eğer yolda ar­kaya dönüp bize bakarsan seni öldürürüm” deyince arabacı vaz geçer.

    Ömür boyu kürek cezası İdam cezası temyize götürülmüş, Çanakkale Bidayet Mahkemesi yeniden yargılama sonucu müebbed kürek cezası vermiştir. Mahkemenin bu kararını tasdik eden Sadrazam Tevfik Paşa ve Adliye nazırının imzasını taşıyan iradede Sultan Vahdettin’in imzası yoktur ancak Takvim-i Vekayi’de yayınlanmıştır.

    Güçlükle bulduğu araba­yı hazırlattığı akşamın saba­hında İstanbul’a yola çıkacak­lardır. Maalesef o gece Suad Hanım iyice fenalaşır ve ölür. Tevfik’in tutuklanması ve son­raki mahkeme safhasında ve­rilen ifadeler korkunç gerçeği tüm yalınlığı ile ortaya koyar. Suad Hanım, taammüden ve kasten kocası Tevfik tarafın­dan öldürülmüştür. Kızgın şiş batırmak, dizlerini yanan so­baya dayamak, cinsel organını kızgın maşa ile yakmak, kula­ğını kesmek, bütün gün pen­ceresiz ve karanlık bir odada kilitli bırakmak, tuvalet ihti­yaçlarını aynı odada gidermek gibi akla hayale gelmeyecek iş­kencelere maruz bırakılmıştır. Dinlenen şahitlerin tamamı Tevfik’in, karısı Suad Hanım’a işkence ettiğini gözleriyle gör­mediklerini ama tevatüren ve belirtileri ortada olarak bu ka­naatte olduklarını söylerler. Baştan sona Tevfik ve bilhas­sa annesi Eşref Hanım daima şahitleri yalancılıkla, para ile satın alınmışlıkla suçlamak­tadırlar. Suad’ın annesi ve ailesi de Tevfik ve ailesini it­ham edip dururlar. İki aile­nin aslında birbirlerinden hiç hoşlanmadıkları anlaşılıyor. Mahkeme sürecinde defalarca ifadeler alınır, yenilenir, delil­ler değerlendirilir. Hatta otop­si yapılır, el yazısı sahteliğini tespit için yeminli komisyon kurulur. En son küçük Cemile dayısının hapiste olduğu süre­de doğru ve dayısını suçlayan ifadesini verdiğinde hüküm netleşir. Karısını ve dört aylık çocuğunu bile isteye vahşi iş­kencelerle öldürmekten dolayı idama mahkûm edilir.

    Mahkeme sürecinde Ay­vacık Yunan işgaline uğramış, Biga çevresinde de Kuva-yı Milliye çeteleri etkili olmaya başlamışlardır. Yolları bazen kapatan Yunan işgal güçleri, şahitlerin Çanakkale’ye git­mesine engel oldukça mahke­me uzar. Bu arada Biga’ya sevk edilen Tevfik, Kuva-yı Milli­ye güçlerinin hapishaneleri boşaltması sebebiyle tahliye benzeri bir şekilde serbest kalıp İstanbul’a gelmiştir. Kızının katilinin serbest­çe dolaştığını gören Kazım Bey İstanbul mahkemeleri­ne yazdığı bir mektupla bu durumu ihbar eder. Anın­da yakalanıp Çanakkale’ye gönderilen Tevfik için uzun bir tutukluluk süreci başlar. İdam hükmü temyizden dön­se de yeniden yargılanır ve idam hükmü kürek cezasına tahvil edilir. 22 Haziran 1922 tarihli Takvim-i Vekayi ile ilan edilerek kesinleşir. Dosya muhtevası burada bitmekle, mahkûmun hayatının bundan sonraki kısmı takip edileme­miştir.

  • Biranın köpürttüğü büyük kavga

    1969’da iki büyük özel şirket üretime başladıktan sonra alkollü içki sınıfından çıkarılıp satışı her yerde serbest bırakılan bira, 15 yıl sonra yeniden alkollü içki sayılana kadar, dönem dönem fena halde şiddetlenen bir mücadeleye konu oldu.

    İlk bira fabrikasının 1890’ların başında açıldı­ğı Türkiye’de, bira üretimi 1939-1955 yılları arasında ta­mamen devlet tekelindedir. 9 Mayıs 1955’te bira ve şarapta­ki devlet tekelinin kalkmasıyla birlikte bazı özel şirketler ha­rekete geçer ama yüksek mali­yetli bira fabrikası yatırımını hayata geçiremezler.

    Bir yandan devlet de bi­ra yatırımlarına devam eder. Başbakan Adnan Menderes 1955’te Yozgat’ta bira fabri­kası kurmayı düşündüklerini açıklar. O tarihte Tekel, İstan­bul ve Ankara’daki fabrikalar­da bira üretmektedir. 1958’de üçüncü fabrikanın Yozgat’a kurulması fikri bir kez daha gündeme gelir. Tekel tarafın­dan hazırlanan raporda Yoz­gat’ın bira fabrikası için uygun olmadığı yazsa da Yozgatlı si­yasetçilerin baskısı daha etkili olur ve 1958’de fabrikanın ya­pılmasına karar verildiği açık­lanır. Ancak inşaata başlana­madan 27 Mayıs 1960 darbe­si olur.

    Bira alkollü içki sınıfından çıkarıldıktan sonra kahvehanelerde de tüketilmeye başlandı.

    Biraya talep 1950’li yıllar­dan itibaren artmaya başla­mıştır ama cam şişe sıkıntısı, susuzluk gibi pek çok neden­den dolayı üretim düştüğü için özellikle yaz aylarında piyasa­da bira bulmak zordur. Bu sı­kıntı 1960’ların sonuna kadar devam edecektir.

    1965 seçimlerinde iktidara gelen Adalet Partisi’nin lideri Başbakan Süleyman Demi­rel, bira fabrikaları konusu­na özel önem vermektedir. 25 Haziran 1966’da Tekel’in iti­razlarına rağmen Yozgat Bira Fabrikası’nın temelini atar. Demirel’in teşvik ettiği özel bira şirketleri de işe koyulur. 1966 ve 1967 yıllarında Efes Pilsen’i üretecek Erciyas Bi­racılık ve Ege Biracılık ile Tu­borg’u üretecek Türk Tuborg şirketleri faaliyete başlar. Er­ciyas ve Ege Biracılık Türk işadamları tarafından, Türk Tuborg ise Türk-Danimarka­lı ortaklığında kurulmuştur. Bunlardan başka Türk-Alman ortaklı bir şirketin de Prinz Bräu markasını üretmeye başlayacağı açıklanır.

    İslâmcı Bugün gazetesi 1969’da alınan bira satışının serbest bırakılması kararına “Türkiye’yi meyhaneye çevirdiler” diye tepki göstermişti.

    21 Ağustos 1967’de İz­mir’de üç bira fabrikasının te­meli Demirel tarafından atılır. Prinz Bräu projesi daha sonra iptal olur. Efes Pilsen, İzmir dışında İstanbul’da da üreti­lecektir. Fabrikalar 1969’da faaliyete geçer. 9 Temmuz’da Tuborg, 25 Ağustos’ta Efes Pilsen piyasaya çıkar.

    Emniyet Genel Müdürlü­ğü, 30 Temmuz 1969’da, yani ilk özel sektör birası piyasaya çıktıktan kısa süre sonra bir genelgeyle biranın alkollü içki sınıfından çıkarıldığını açık­lar. Artık bira, çay bahçelerin­de, kafeteryalarda, pasta­nelerde ve içki satış ruhsatı olmayan büfe ve bakkallarda da satılabilecektir

    Biranın alkollü içki olmadı­ğı kararı tepkilere neden olur. Cumhuriyet yazarı İlhan Sel­çuk 6 Ağustos 1969’da, “Eski­den birayı bizim devlet yaptı­ğı için alkollü içkiydi ve kolay bulunmazdı. Şimdi yabancı sermaye bira yapıyor, adamla­rın kazanması lazım. Hemen bir karar ile bira alkollü içki ol­maktan çıkarıldı ve şimdi her yerde ibadullah…” diye yazar. 10 Ağustos 1969’daki yazısın­da, “Bence bira her yerde sa­tılsın, başka içkiler de. İsteyen istediğini içsin” yazan Cumhu­riyet yazarı Doğan Nadi ise sırf özel sektör üretiyor diye birayı alkollü saymamanın tuhaflığı­na dikkat çekip “Bira bal gibi alkollüdür” demektedir.

    Karara asıl tepkinin İslâm­cılardan gelmesi beklenir tabii ama İslâmcı gazetelerin hepsi Demirel iktidarını destekledi­ği için pek ses çıkmaz. Bugün gazetesinde 4 Ağustos 1969’da çıkan “Türkiye’yi meyhane haline getirdiler” başlıklı im­zasız yazı bunun istisnaların­dan biridir. Yazıda doğrudan hükümet değil genelgede im­zası bulunan Emniyet Genel Müdürü Hayrettin Nakipoğlu ve, “Türklerin manevi varlık­larını yıkmak için onları ok­şayarak elde etmek mel’unlu­ğunu becermeye, millet olarak sahibi olduğumuz meziyetleri unutturmaya, Türk’ün büyük asker yetiştirme tılsımını yok etmeye çalışan Hıristiyan ale­mi” suçlanmaktadır. Yazıda, Başbakan Demirel’e, İçişleri Bakanı’na ya da büyük şirket­lerin istediği kararı aldırabil­diği ekonomik düzene yönelik bir eleştiri yoktur.

    Satışın yüzde 40’ı 1980’li yılların başında bira satışının yaklaşık yüzde 40’ının yapıldığı kahvehanelerden birinin ocak bölümü. Rafta meşrubatlarla birlikte biralar da dizili.

    Özel sektör fabrikaları iki yıl içinde üretime geçmiştir ama temeli onlardan 14 ay ön­ce atılan devletin Yozgat’ta­ki fabrikası ancak altı yılda bitirilebilir. Fabrika 20 Nisan 1972’de Cumhurbaşkanı Cev­det Sunay tarafından açılır. İlk kez fabrikayla tanışan Yoz­gatlılar çok mutludur. Cum­hurbaşkanının konuşması­na “Sevgili Çorumlular…” diye başlaması bile canlarını sık­mamıştır. Ancak birkaç gün sonra çok can sıkıcı bir gerçek ortaya çıkar. Bir bira fabrika­sı için en önemli şey sudur ve bir litre bira için yaklaşık 10 litre su kullanılması gerek­mektedir. Yozgat’taki fabri­kanın ihtiyacı olan suyu şehir şebekesinden alması planlan­mıştır ancak bu suyun yeter­li olmadığı yeni anlaşılmıştır. Yakınlardaki Recepli köyün­den su getirilmesi için gerekli tesisatın döşenmesi de birkaç ay sürer. Bu fabrikada üretile­cek Altınbaşak markalı bira­nın önceki Tekel biralarından kaliteli olması ve özel sektörle rekabet etmesi düşünülmek­tedir. Fabrika nihayet 1973’te üretime geçtiğinde özel sektör çoktan piyasanın yüzde 85’in­den fazlasına hakim olmuştur ve o tarihten sonra bu hakimi­yeti bırakmayacaktır.

    1973 seçimleri öncesi Nec­mettin Erbakan liderliğinde­ki Milli Selamet Partisi (MSP) konuyu sürekli gündemde tu­tar. Erbakan “Milli değerleri­mize ters olan, biranın meş­rubat sayılması kararının so­nucu alkolik nesildir” derken, 1969’da birayı serbest bırakan Demirel’in Adalet Partisi’n­den milletvekiliyken, 1973’te MSP’den aday olan Hüseyin Abbas ise kökten bir çözüm vaad etmektedir: “İktidara ge­lirsek bira fabrikalarını kapa­tacağız. Tekel’in rakı ve şarap yerine reçel ve pekmez üret­mesini sağlayacağız”.

    Üç aylık yasak 11 Mart 1974’te birayı yeniden alkollü içki sınıfına sokan İçişleri Bakanlığı genelgesi, Temmuz ayında Danıştay tarafından iptal edildi. Alttaki fotoğrafta bira satışı serbest bırakılınca Aksaray’da ardı ardına onlarcası açılan “gecekondu” birahanelerden bazıları görülüyor.

    MSP seçimlerde büyük bir sürpriz yaparak koalisyon or­tağı olmayı başarır. CHP ile kurulan hükümette İçişleri Bakanlığı MSP’ye verilmiştir. 26 Ocak 1974’te koltuğa otu­ran İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk, 11 Mart’ta bir genel­ge yayımlayarak biranın yal­nızca alkollü içki ruhsatıyla satılabileceğini duyurur. Artık bira satacak işletmeler ruhsat almak zorundadır. MSP’nin iktidardaki ilk işlerinden biri­nin bu karar olması tepkilere yol açar. Asiltürk, biranın al­kollü içki olduğunu söylemek­te haklıdır elbette. Ama baş­ka bazı kararları da, sözgeli­mi bira genelgesinden on gün sonra Karaköy Meydanı’nda­ki Gürdal Duyar imzalı Güzel İstanbul adlı heykeli “Türk anasını hayasızca teşhir edi­yor” gerekçesiyle kaldırtma­sı bakanın “hassasiyetleri” ile ilgili şüphe uyandırmaktadır. Bu nedenle biranın alkollü iç­ki olup olmaması ikinci plana itilir ve konu daha çok ilerici­lik-yobazlık ekseninde konu­şulmaya başlanır.

    23 Nisan 1974’te Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan da bir açıklama yaparak İçişleri Bakanı Asiltürk’e teşekkürle­rini sunar. Ancak 10 Temmuz 1974’te bira şirketlerinin iti­razını değerlendiren Danıştay, İçişleri Bakanlığı’nın kararını iptal eder. Biranın alkollü içki ruhsatı olmadan satışı yeni­den serbest bırakılmıştır.

    Biranın serbest satılması 1969’da 1.6 litre olan kişi başı­na tüketimi 1979’da 5.5 litreye çıkarmıştır. Sadece bira sat­tıkları için ruhsat almalarına gerek olmayan birahaneler de her yerde mantar gibi bitmek­tedir. Bu mekanlar için bira şirketleri çok iyi koşullarda kredi de verdiği için bir anda yüzlerce birahane açılmıştır.

    MSP’liler 1979’da, CHP öncülüğündeki koalisyon hü­kümeti döneminde konuyu ye­niden gündeme taşırlar. MSP muhalefettedir ama diğer par­tilerden de destek almışlardır. Bu kez amaçları birayı genel­geyle değil kanun yoluyla al­kollü içki sınıfına sokmaktır.

    Biradan şaraba transfer Biranın çay bahçeleri ve kahvehanelerde satışının yasaklanması sonucu bira tüketimi büyük oranda azalırken, şarap tüketimi yüzde 119 oranında arttı.

    11 Haziran 1979’da bira Meclis çoğunluğunun kararıy­la yeniden alkollü içki sınıfı­na sokulur. O dönem TBMM, Millet Meclisi ve Senato olmak üzere iki meclisten oluşmakta, Millet Meclisi’nde kabul edilen bir yasanın Senato tarafından da onaylanması gerekmektedir. Bira şirketleri Senato üyeleri üzerinde etkili olur ve Sena­to yasayı yeniden görüşülmesi için Meclis’e geri gönderir. Fa­kat araya 12 Eylül darbesi gir­diği için konu görüşülemez.

    1980’den sonra biracıların karşısına bir “düşman” daha çıkmıştır: Meşrubat şirketle­ri. 70’li yıllarda bira tüketimi artarken, birayla yakın fiyata satılan meşrubat tüke­timinde düşüş olmuştur. 29 Mayıs 1982 tarihli Dünya ga­zetesinin haberinde, “Gazoz ve meyve suyu üreticisi firma­larla bira üreticileri arasında çetin bir savaş sürüyor. Meş­rubat firmaları birayı alkollü içki sınıfına sokarak satışını ruhsata bağlamak isterken bi­racılar bu girişime direniyor” denilmektedir.

    Haziran 1982’de açıklanan, Gülhane Askeri Tıp, Ankara ve Hacettepe Tıp Fakülteleri öğretim üyelerinin imzaladığı bir rapor, dengelerin biracılar aleyhine değişmesine yol açar. “Bilimsel yönden biranın al­kollü içki olduğuna en küçük şüphe yoktur” denilen ve 109 bilim insanının imzaladığı ra­porda biranın alkollü içki sa­yılması ve TRT reklamlarının yasaklanması talepleri vardır. 5-11 Temmuz 1982 tarihli Yan­kı dergisine açıklama yapan imzacılardan Prof. Dr. Orhan Öztürk, “Şunu özellikle vurgu­lamak isteriz, bizim amacımız ‘Bira içilmesin’ demek değil. ‘Bira içmek gereksiz yere teş­vik edilmesin’ diyoruz”.

    Yeşilay da 1983’te biranın zararları ile ilgili bir rapor ha­zırlayacaktır. Bira ve Alkolizm adlı raporda bazı bilim insan­larından alıntılar vardır ama bilimsel dayanakları oldu­ğu pek söylenemeyecek bazı görüşlere de yer verilmiştir. Örneğin raporun sonuç bölü­münde, “Yıllardır içki kullan­dığı halde Yeşilay çalışmala­rını daima takdirle karşılayan haysiyetli bir vatandaş”ın ağ­zından yazılan “Ben bu zehir zıkkımı 30 yıldır kullanırım, fakat hiçbir zaman içindeki vitamin ve besinden yararlan­mak için almadım. Bira sadece kafayı bulmak için içilir. Geri­si abrakadabra numaralarıdır” sözlerine dayanarak “Bira ka­fayı pembeleştirmek için içi­lir” denilmektedir.

    Tepki yaratan gazete ilanı Büyük tartışmalara yol açan, 11 Haziran 1984 tarihli Efes Pilsen ve Türk Tuborg imzalı tam sayfa ilanda 11 kez Atatürk’ün adı geçiyordu (en üstte). Biranın yeniden alkollü içki sınıfına sokulması İslâmcı camiada bir sevinç dalgasına yol açtı.

    6 Kasım 1983 seçimlerinde ANAP iktidara geldikten son­ra, İslâmcı Milli Eğitim Baka­nı Vehbi Dinçerler öncülüğün­deki bira karşıtı cephe baskıyı arttırır. 8 Mayıs 1984’te radyo ve televizyonlarda bira rek­lamları yasaklanır. Yasak ka­rarı alındığı zaman TRT’nin 9 milyarlık reklam gelirinin 400 milyon lirası bira şirketlerin­den gelmektedir.

    Reklam yasağından son­ra biranın alkollü içki sınıfı­na sokulmasına sıra gelmiştir. Bu teklif Meclis’te görüşülme­den önce, bira üreticileri de son bir hamle yaparak 11 Ha­ziran’da Tercüman, Cumhuri­yet, Milliyet, Son Havadis, Gü­neş ve Günaydın gazetelerine “Bira Olayındaki Gerçek-Türk Kamuoyuna Duyuru” başlık­lı, Türk Tuborg ve Efes Pilsen imzalı tam sayfa bir ilan verirler. Ancak ilan birçok ke­simin tepkisiyle karşılanır. Sonraki yıllarda bira şirketi yöneticilerinin de “Büyük bir hataydı” diye değerlendire­ceği, “Sayın vatandaşlarımız, Türkiye 60 yılı aşkın Cum­huriyet tarihi boyunca büyük bir medeniyet savaşı veregel­miştir” diye başlayan ilanda 11 kez Atatürk adı geçmekte­dir. Bira şirketlerine göre bi­rayı alkollü içki saymak, geri adımlar zincirinde sadece bir halkadır: “Yarın bu zümre, başka hangi adımların atılma­sını isteyecektir? Türkiye’de tamamen içkiyi yasaklamak isteyen çıkarsa, sinemalarda, otobüslerde, vapurlarda, ka­dınlarla erkekleri ayrı oturt­mak isteyenler çıkarsa, şap­kayı atıp fesi, sarığı getirmek isteyenler çıkarsa, eski yazıya dönmek isteyenler çıkarsa bu istekler kabul edilebilir mi?”

    İlana ilk tepki hükümetten gelir. Devlet Bakanı Mesut Yıl­maz, “Biranın alkollü içki ol­masıyla Atatürk’ün ne alakası var? Ayrıca kimse bira yasak­lansın demiyor, alkollü içki sa­yılsın diyor” açıklaması yapar. İlanı yayımlamayı kabul etme­yen Hürriyet gazetesi de ge­rekçelerini “Kamu için kutsal ve milli isimlerin ticari men­faatler doğrultusunda kulla­nılması ihtimaline karşıyız” diye açıklar.

    Meclis, 14 Haziran 1984’te birayı alkollü içki sayan yasa teklifini kabul eder. Oylamaya katılan 316 milletvekilinden 250’si kabul oyu vermiştir.

    Satışı bir ay içinde yüzde 40 düşen biraya yüzde 30 ora­nında zam yapılır. Bira şirket­leri ev pazarına yönelirler, bu hedefe uygun gazete ilanları artar. Biracıların bir girişimi de alkolsüz bira olur ama bu girişim tutmayacaktır.

    Yasaktan iki yıl sonraki du­rumu da 5 Mayıs 1986 tarihli Tercüman’dan okuyoruz. Gazetenin, “Biracılar şarap­çı oldu” başlıklı haberine göre bira tüketimi yüzde 40 azalır­ken, rakı, votka, cin tüketimi yüzde 15, şarap tüketimi yüz­de 116 artmıştır. Yani biranın alkollü içki sayılması bira sa­tışını düşürse de toplam alkol­lü içki tüketiminde büyük bir düşüş olmamıştır

  • Abartılan Arap isyanı, ‘arkadan vurma’ yalanı

    Mekke Şerifi Hüseyin’in hırs ve korkularıyla başlayan isyana katılan Araplar, Osmanlı Devleti’ne sadık kalanların yanında küçük bir azınlıktı. Arapların olmadığı bir Osmanlılık anlayışı Türk milliyetçiliğinin hâlâ sürmekte olan bir sorunu ama, o neslin insanları Arap topraklarını da vatan kabul eden Osmanlılar olarak yetişmişlerdi.

    Yüz yıl önce bu ay patlak veren Arap İsyanı’nın ülkemizde algılanışı çok eksik ve yanlıştır. 10 Hazi­ran 1916’da başlayan bu önemli olay, özetle, 1. Dünya Savaşı’n­da “Arapların bizi sırtımızdan bıçaklaması” biçiminde bilinir. Araplar, “Britanyalılarla birlik olmuş ve ordumuzu arkadan vurmuştur”.

    Bu algıda sorgulanması ge­rekenlerin ilki, “Araplar” ad­landırmasıdır. Evet; isyanı çıkaranlar Araplardır; ama bütün savaş boyunca, yani Mondros Bırakışması’na kadar, birçok Arap, is­ter Bâb-ı Âlî bürokra­sisinde olsun, ister yerel yönetimlerde çalışıyor olsun, isterse Osman­lı ordusunda subay ol­sun, Os­man­lı Devleti’ne sadık kalmıştır. Kaçıp, Mekke Şerifi Hüseyin ibn-i Ali’nin kuvvetlerine ka­tılan Arap subaylar vardı tabii. Ama sadık kalanlar daha çoktu. Erzurum-Sivas Kongreleri sı­rasında Diyarbakır’da konuş­lanmış olan 13. Kolordu’nun komutanı Albay Ahmet Cevdet Bey, Araptır. Ayrıca, Britanyalı­ların daha önce esir almış oldu­ğu ve isyancı orduya katılacak­ları beklentisiyle salıverdikleri Arap subay ve erlerden de çok küçük bir bölümü isyancılara katılmıştı.

    Öte yandan, ister tarihî Su­riye’de, yani Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin’de olsun, is­terse Irak’ta, isyanın başladığı duyulduğunda isyana katılan veya isyanı destekleyecek et­kinliklere kalkışan neredeyse hiç olmamıştır. Bazı tarihçiler bunu, Suriye Genel Valisi ve 4. Ordu Komutanı Cemal Pa­şa’nın, Fransızlarla birlik olan ayrılıkçı Araplara karşı hemen 1914’te uyguladığı ve ölüm ce­zalarına kadar varan sindirme siyasetinin sonuç vermesi bi­çiminde açıklıyor. Bir dereceye kadar da haklı olabilirler. Ama çoğunluğun hareket­sizliğini açıklayan iki önemli husu­sun kanım­ca daha ağır astığını hatırlatmam gerekir. Bunların birincisi, Arap eşraf ve aydınlarının uzun zaman­dır istedikleri ve bir tür yerin­den yönetim olarak özetleye­bileceğimiz hakların, örneğin yönetimde ve mahkemelerde Arapçanın da kullanılabilme­si ya da asker veya sivil Arap memurların Arapçanın hakim olduğu bölgelere atanması gibi hakların, Osmanlı hüküme­tince 1913’te kabul edilmiş olmasıdır. Yeni yapılan ta­rih çalışmaları bu tedbir­lerin Arapların ezici bir çoğunluğunu Osmanlı yönetimine bağladığını gösteriyor.

    Bu süreci kolaylaş­tıran ve unutulmaması gereken ikinci husus ise, Arap aydınlarının önemli bir bölümünün, Osman­lı yönetiminin sona ermesi halinde Arap topraklarında bağımsızlığın sözkonusu ola­mayacağının, yurtlarının Fran­sa veya Büyük Britanya ege­menliğine geçeceğinin bilincin­de olduklarıdır.

    Bütün bunlar, olaya bakı­şımızdaki belki en önem­li zaafımızı, ona önder­lerinin ve destekçileri Britanyalıların daha o zamanlar taktıkları çok iddialı adı, “Arap İsyanı” adını, her­hangi bir eleşti­riye gerek duymadan kabul etmiş olduğumuzu göstermeye yeter sanırım. Dolayısıyla, “Mekke Şerifi Hüseyin’in isyanı”ndan söz etmek daha doğru olur. Ni­tekim yıllardır yapılagelen bir­çok araştırma, Şerif Hüseyin’in Arap milliyetçisi olmadığını, hükümdarlık peşinde koştuğu­nu, ama savaş zamanında bağ­lı olduğu yönetime karşı isyan başlatabilmek için ciddİ bir meşruluk kaynağına gereksi­nim duyduğu için fırsatçılık ya­pıp Arap ayrılıkçılığının önder­liğine kalkıştığını ispat ediyor.

    Kazançsız ve etkisiz bir isyan 1916 Haziran’ında başlayan isyan, savaşın gidişatına etki etmediği gibi, Araplara siyasal açıdan da bir kazanç sağlamadı.

    Oğlu Faysal aracılığıyla Suriyelilerle alelacele yaptığı bir görüşme ve Britanyalılar­la yaptığı ne olduğu belirsiz bir yazışma üzerine isyan bayrağı­nı açması, bir an önce Osmanlı yönetiminden çıkmak istediği­nin kanıtı olarak görülebilir. Bu arzusunun çok daha eskiye da­yandığını, Osmanlı merkezîleş­mesinden, özellikle de Hicaz Demiryolu’ndan hiç hoşlan­madığını, Sultan II. Abdül­hamit’in de bunun farkında olduğu için kendisini İstan­bul’da tuttuğunu biliyoruz. 1908’de başlayan yeni yöneti­min de bütün bunları bilerek kendisini Mekke Şerifi tanıdığı ve Hicaz Valisi Vehip Paşa’nın bu yüzden Hüseyin’in muha­fız kıtasını silahsızlandırdığı da bildiklerimiz arasında.

    1914’ün Ocak ayında Hicaz milletvekili seçilen oğlu Abdul­lah’ın İstanbul’a giderken Mı­sır’dan geçtiğini ve babasının niyetini Britanyalılara çıtlat­tığını ise daha önce yazmıştık (bkz. #tarih, sayı 6). Bunun far­kında olan Osmanlı hükümeti, işi dallandırıp budaklandırma­mak için Hüseyin’le anlaşmış -ya da anlaştığını sanmış- ve Hicaz Demiryolu’nun Mekke ve Cidde’ye kadar uzatılmaya­cağına dair güvence vermişti. Ancak, 1914 sonlarında durum çok farklıydı. Hem Hicazlılar Hüseyin’in vergi siyasetinden memnun değillerdi, hem de çok eskiden beri gözlerini Hicaz’a dikmiş olan komşu Suudlar ar­tık Büyük Britanya koruma­sı altındaydı (bkz. #tarih, sayı 21). Britanya destekli bir isyan hem para ve bağımsızlık geti­recek hem de bu bağımsızlığın komşulara karşı korunabilme­sini sağlayacaktı.

    Hüseyin ibn-i Ali’nin hırs ve korkularıyla başlayan is­yanın kimi sırtından bıçakla­dığı, yani genelgeçer algıdaki “biz”in kim olduğu meselesine gelecek olursak; yukarıda an­latılanlardan sonra, sırtından bıçaklananlar arasında birçok Arabın, hattâ Arapların çoğun­luğunun da olduğu anlaşılır. Ama buradaki “biz”de, “Os­manlı” ve “Türk” kimliklerinin birbirine karışması diye özet­leyebileceğimiz bir sorun ol­duğu gibi, “biz”in “Osmanlılar” biçiminde okunması halinde de, içinde Arapların olmadığı bir Osmanlılıktan söz edildiği aşikârdır.

    Ne var ki, Osmanlılıkla Türklüğü eşanlamlı gören bu yaklaşım, Türk milliyetçiliği­nin hâlâ sürmekte olan bir so­runu olmakla birlikte, 1. Dün­ya Savaşı’nı yaşayan ve yeni Türkiye’yi kuran nesil için bir sorun değildi. Çünkü o nes­lin insanları, Arap topraklarını da vatan kabul eden Osmanlı­lar olarak yetişmişlerdi ve bir­kaç yıl öncesinde Trablusgarp’ı İtalyanlara karşı korumaya çalışırken de vatan savunma­sı yapan insanlardı. Şerif Hü­seyin’in isyanını Osmanlılığa karşı bir ihanet olarak gör­mekte haklıydılar. Bu yüzden Medine’deki Osmanlı komu­tanı Fahrettin (Türkkan) Pa­şa, sultan ve halifelerine karşı isyancı olarak gördüğü Şerif Hüseyin’in askerlerine tes­lim olmayı reddetmiş, Mond­ros Bırakışması’ndan iki buçuk ay sonra, Britanyalılara teslim olmuştur. Kısacası, o neslin insanları “biz” derken, kendi­lerinden söz ediyorlardı. Ama onların bilincini yüz yıl sonra bizim Türkiye Cumhuriyeti va­tandaşları olarak sürdürüyor olmamız ciddi bir sorundur.

    Çanakkale ganimeti Lawrence’e gitti! Çanakkale’de bir İngiliz subayından alınan Lee Enfield tüfeği, üzerine “Çanakkale Muharebatında iğtinam olunmuştur (ganimet olarak alınmıştır)” yazısı kazındıktan sonra Enver Paşa tarafından Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’a hediye edilmişti. Faysal da bu tüfeği, üzerine kendi adını (T.E.L) kazıyan meşhur ajan Lawrence’a hediye etmişti. Lawrence daha sonra tüfeği Kral V. George’a hediye etmişti. Tarhi tüfek bugün Londra’daki Imperial War Museum’da.

    İsyanın kendisine gelince; savaşın seyrine askerî açıdan önemli bir etkisi olmadığı­nı da, isyanda önemli bir rolü olan Albay T. E. Lawrence’a ilişkin yazımızda anlatmıştık (bkz. #tarih, sayı 6). İsyanın, Araplara siyasal açıdan bir ka­zanç sağladığı da pek söyle­nemez. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra eski Osmanlı toprakla­rında bağımsız Arap devleti olarak bir tek Hicaz belirmiş­ti. O da ancak yedi yıl yaşaya­bildi ve 1925’te, daha 1914’te Osmanlı Devleti’nden ayrılmış olan Suudi Arabistan’ın eline geçti. Şerif Hüseyin’in iki oğ­lu, Faysal ve Abdullah, Irak ve Maverâ-yı Ürdün (Transjor­dan = Ürdün Ötesi) kralla­rı oldular gerçi; ama ülkele­ri 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar birer Büyük Britanya mandasıydı.

    Tarihî Suriye’de ise Ma­verâ-yı Ürdün’den başka üç manda ülke daha çıktı ortaya. Fransızlar, 1860’tan 1914’e kadar özerk olarak yönetilen Cebel-i Lübnan Sancağı’nı Suriye’den tümüyle ayırıp daha da büyü­terek, bir Grand Liban (Büyük Lübnan = günümüzün Lübnanı) yarattılar. Filistin de, gene Fran­sızların yönettiği Suriye’den ayrı, bir İngiliz mandası oldu.

    Ayaklanma öncesi nabız yoklama Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, ayaklanmadan bir yıl önce Şam’da Cemal Paşa’yla birlikte. Faysal, Suriyeli bağımsızlıkçılarla görüşmek için İstanbul yolculuğuna çıkmış, gidiş ve dönüşte yaptığı temaslar sonucunda Suriyelilerin Hüseyin’in isyanını destekleyecekleri sözü almıştı.

    Bu sonuç, Mülkiye ve Har­biye Mektepleri’nde yeni Tür­kiye’yi kuranlarla birlikte oku­muş ve İttihat ve Terakki’yi desteklemiş olsun ya da olma­sın, Osmanlı modernleşme­sinde Türk sınıf arkadaşlarıyla birlikte çalışmış olan Arapların yaklaşık otuz yıl boyunca kendi ülkelerinde egemen olamama­ları gibi trajik bir sonuç doğur­du. 2. Dünya Savaşı bittiğinde ise bu neslin artık hiçbir şansı kalmamıştı. Yeni türeyen Baas yönetimleri Suriye ve Irak’ı ele geçirdi. Lübnan ise, Fransızla­rın gözetiminde Marunîleri ka­yıran anayasası değişen nüfus yapısı nedeniyle işlemez hale gelince, korkunç bir içsavaşa sahne oldu. Günümüz Ortadoğusu’n­da Şerif Hüseyin’in isyanın­dan yadigâr kalan bir tek Ürdün Krallığı var. Hâlâ Hüseyin’in to­runlarının yönettiği ülke, kendi halinde bir istikrar yakalamış gibi gözüküyor. Ama Ortado­ğu’daki konumu da, Sait Faik’in sözcükleriyle, “haritada bir nokta”.

  • İnsanoğlunun 12.000 yıllık cezası

    Tarımla birlikte sadece çevremizin değil, ağızlarımızın da ekosistemini değiştirdik. Nişasta-karbonhidrat ağırlıklı yeni beslenme alışkanlığımız, ağızlarımıza diş çürüğü, dişeti rahatsızlığı ve diş ağrısı olarak geri döndü. İnsanoğlunun on bin yılı aşkın süredir muzdarip olduğu bu musibetlerle mücadelesinin satır başları…

    İnsanoğlu sadece 600 kuşaktır, yani yaklaşık 12.000 yıldır tarımla uğ­raşıyor (#tarih, sayı 24, Fü­sun Ertuğ). Bundan önceki 2.5 milyon yıl boyunca yaba­ni bitki ve hayvanları yiyerek yaşayan avcı-toplayıcı atala­rımızda diş çürüğüne nadiren rastlanıyordu.

    Tarım toplumunun geliş­mesi, beslenmenin değişmesi, diş çürükleri ve dişeti hasta­lıklarını da beraberinde ge­tirdi, adeta bir salgına sebep oldu. Hepsi hastalık etkeni ol­mayan birçok mikroorganiz­ma, bir zamanlar insan ağzın­da biyolojik bir denge içinde yaşıyordu. Tarih boyunca gi­derek daha çok nişastalı besin tüketimi, zararlı bakterileri artırdı. Ağız içindeki bu bak­teriler, diş taşları içinde saklı kalır. 100 yıllıktan 6000 yıllık fosile kadar iskelet dişlerinde­ki taşların analizinde ortaya çıkan bakteri DNA’ları, tarihi­mizin farklı zamanlarına ait ağız ekosistemimizin sırlarını açığa çıkarıyor:

    1-İnsanlar çiftçilikle birlik­te daha çok buğday ve arpa ye­meye başlayınca oral ekosis­tem değişti; dişeti hastalıkları­na yol açan bakteriler çoğaldı.

    2-İşlenmiş un ve şeker tü­ketimi ekosistemi yeniden değiştirdi; denge bu sefer diş çürüten bakteriler lehine bo­zuldu.

    3-Beslenme alışkanlıkla­rı farklılaşırken ekosistemde­ki çeşitlilik de azaldı. Biyolojik çeşitlilikten yoksunluk, mo­dern insandaki diş problemle­rini daha da arttırdı.

    Osmanlı dişçisi 15. yüzyıl Osmanlı dönemi hekimi ve cerrahı Şerafettin Sabuncuoğlu’nun cerrahi el kitabının 21. faslından bir minyatür. Osmanlı döneminde gezgin bir sokak dişçisi, hastasını iyileştirmeye çalışıyor.

    Yakın zamana kadar diş tedavisine dair en eski bul­gunun, Pakistan’da İndus va­disi medeniyetlerine ait MÖ 7.000’lerden kalan bir fosil insan dişi olduğu düşünülü­yordu. Çakmaktaşıyla temiz­lenmeye çalışılmış bu çürük dişin pabucu, geçen yıl Kuzey İtalya’da bulunan müdahale görmüş 14.000 yaşındaki diş­ler tarafından dama atıldı. Bi­linen en eski diş dolgusu ise Slovenya’da bulunan 6.500 yıl önceye ait bir balmumu dolgu. Diş ağrısı ve diş çürümesine dair bilinen ilk yazılı belgeler ise Mezopotamya’da Fırat va­disinde oraya çıkarılan ve MÖ 5.000 yıl öncesine uzanan Sü­mer tabletlerinde yer alıyor. Bu tabletlerden, insanların binlerce yıl boyunca diş çü­rümesini nasıl açıkladıklarını anlıyoruz: Diş kurdu! Hindis­tan, Mısır, Japonya ve Çin’de aydınlanma çağına kadar hü­küm süren ve Homeros tara­fından da bahsedilen efsane­ye göre “diş çürümesine ve diş ağrısına diş kurdu sebep ol­maktadır”. Bu inanış, 14. yüz­yıla kadar sürdü.

    Eski zamanlarda
    adamın birinin
    diş ağrısı tutmuş,
    ızdırap çektiği süre
    zarfında Almanca’yı
    icat etmiş.

    Mark Twain

    Diş tedavilerine dair en es­ki kayıtlara ise Mısır’da rast­lanıyor. Mısır’da yaşamış olan ve kitabesinde diş tedavisi yaptığı, “dişle ilgilenenler ve hekimler içinde en iyisi” ola­rak beyan edilen Hesy-Ra, bi­linen ilk diş hekimi olarak ka­bul edilir. Mısırlıların ağız ve diş temizliğine önem atfetti­ği, apse drenajı ve günümüz­de köprü olarak ifade edilen uygulamanın ilk denemelerini yaptıkları, Ebers Tıp Papirüsü içinde yer alan bilgiler ortaya koyuyor.

    MÖ 1750 tarihi, dişlerin yasalarda geçtiği ilk ve belki de son tarih! Hammurabi’nin 200 ve 201 numaralı yasala­rı: “Bir kişi kendisiyle aynı sı­nıftaki bir kişinin dişine zarar verirse onun da dişi çekilir” ve “Bir kişi kendinden daha alt sınıftaki bir kişinin dişine za­rar verirse 166 gr. gümüş öder” hükümlerini içeriyordu.

    Romalılar MÖ 600’den iti­baren diş çekiminin yanısıra, çürük dişlerde altın kaplama yapmaya, diş eksikliklerini sa­bit köprülerle tedavi etmeye başladılar. Roma’da ağız hijye­nine önem verilir, diş temiz­leme gayesiyle kemik, yumur­ta kabuğu veya midye kabuğu tozları kullanılırdı. Dişlerini temizletmek için özel köleler görevlendiren aristokrat sof­ralarında ise altın kürdanlar bulunur, bunlar gelen konuk­lara hediye edilirdi.

    Tıbbın babası, Kos ada­sı doğumlu Hippocrates (MÖ 460-370), yaradılış, tükürük ve beslenmeyi diş çürümelerine neden olan faktörler olarak ta­nımlamış, diş ağrısı, çürük var­sa ve diş sallanıyorsa dişin çe­kilmesini; ağrılı ancak sağlam bir dişin ise tedavi edilmesini savunmuştu. Ayrıca dil kena­rında kronik yaralar olan birey­lerde keskin kenarlı diş olup olmadığının mutlaka incelen­mesi gerektiğini ifade etmişti.

    Aristoteles (MÖ 384-322) ise diş ve diş eti hastalıkları­nın tedavisi, pense ile diş çeki­mi, kayıp olan dişi ve parça­lanmış çeneyi sabitlemek için tel kullanımı gibi konuları içe­ren diş hekimliği yazıları yaz­mıştı. Buna mukabil erkekle­rin kadınlardan iki diş fazlası olduğu gibi yanlış bir inanca da sahip çıkmıştı.

    Bergamalı Galen (130-200), tıbba büyük katkılar yaptığı gibi diş hekimliği konusunda da önemli gözlemlerde bulun­muştu. Dişin içindeki sinirleri (pulpa) farkeden ve bunun diş­te hissetme unsuru olduğunu ilk kez tanımlayan odur. Dişleri şekillerine ve fonksiyonlarına göre sınıflandırarak, diş he­kimliğinde metodolojiyi başla­tan da Galen’dir.

    “Ben şuyum, ben buyum” laflarının diş ağrısını hafife alan bir entelektüelin ifadeleri olabileceğini düşünüyorum.
    Milan Kundera

    Hem diş ağrısı çekenlerin hem de bunu tedavi edenle­rin sembolü ise Azize Apollo­nia’dır. 249 yılında, Roma İm­paratorluğu’nun Hıristiyan­lığı kabulünden önce Decius zamanında İskenderiye’deki ayaklanma sırasında inancı nedeniyle yakalanan Apollo­nia ağır işkencelere uğramış, dişleri sökülmüş ve ardından yakılmıştı.

    Diş ağrısı ağacının hikayesi Türkmenistan’da diş ağrısına iyi gelen bir ağaç vardır. Ağacın dalları yakılır, külleri ağrılı dişe sürülür. Yanma sırasında çıkan duman da etkilidir. Britanya Kütüphanesi’nde bulunan minyatürde, yüzü şişmiş diş ağrısı çeken genç, diş ağrısı ağacının ateşinin yanında uzanmış acısını dindirmeye çalışıyor.

    Dünya tarihinin bilinen en eski tıp eseri Nei-Ching’i (Tıp Yasası) yazan Çinliler, ağız hastalıklarını, iltihap­lar, yumuşak doku hastalıkla­rı ve diş çürükleri olmak üzere üçe ayırıyordu. İlk diş fırça­sı da Çin’de Tang hanedanı (619-907) zamanında üretildi. Amalgamla diş dolgusu yine aynı dönemde, 659 yılında Su Kung tarafından gerçekleşti­rildi. Çağdaş örneğine benzer ilk diş fırçasını yine Çinliler 15. yüzyılda yapmıştı ve sey­yahlar bunu iki yüzyıl sonra Avrupa’ya getirdi. 20. yüzyılın ortalarına kadar, at kılından yapılmış diş fırçaları İngilte­re’ye hâlâ Çin’den geliyordu.

    Diş macununu da MÖ 5. yüzyılda Çinliler keşfet­ti. Marco Polo 1280’de yazdı­ğı seyahatnamesinde, Çinli kadın ve erkeklerin dişlerini ince altın plaklar ile kapladık­larını, bu plakların dişin şekli ve yapısına uygun olduğunu ve devamlı kaldığını belirtmişti.

    7-15. yüzyıllar arasında Müslüman toplumlarda te­mizlik ve ağız sağlığına da önem verilirdi. Müslümanla­rın dişlerini günde en az bir kere “misvak” ile fırçalamak zorunlulukları vardı; ağız ko­kusu boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Taberi, Razi, Ali bin Abbas, Zehravi, İbn-i Sina, Abdüllatif, Hekim Ahmedi, Akşemsettin, Sa­buncuoğlu gibi Türk ve İranlı Müslüman hekimler, tıbbın ve diş hekimliğinin gelişmesine önemli katkılar sağladılar.

    Ortaçağ’da diş hastalıkla­rı üzerine çalışan hekimler­den biri olan Taberi (9. yüzyıl), ağız kokusunun gastrointesti­nal kökenli olabileceğini, dişe­ti iltihaplarının dişler arasın­da kalan gıda artıklarından kaynaklanabileceğini ifade etmiş ve bunların giderilmesi için çeşitli gargaralar önermiş­ti. Diş çürüklerinin de ağız kokusuna neden olabileceğini belirten Taberi, tedavi için çü­rük kısımların eğelenmesi, diş ağrısının tedavisi için de çürük dişin kızgın yağla dağlanması gerektiğini yazmıştı.

    Yine 9. yüzyılda yaşamış olan Razi, El Havi (Tıp Ansik­lopedisi) adlı kitabında, diş hekimliğine de yer veriyor­du. Razi, diş çürüklerine sakız ve şaptan oluşan bir muhteva ile dolgu yapmış, diş çekimini ise diğer tedavi yöntemlerinin başarısız olduğu durumlar­da uygulamıştır. Razi’ye göre dişleri çürükten korumak için yatmadan önce zeytinyağı ile yağlamak gerekir. Ayrıca sert kabuklu yemişler dişlerle kı­rılmamalıdır. Sıcak besinler­den hemen sonra soğuk besin­ler alınmamalıdır. Ünlü hekim diş ağrısına karşı “afyon ve al­kol kullanın” demiş, böylelikle diş ağrısında gerçek analjezik etkili ilaçları öneren ilk kişi olarak da tarihe geçmiştir.

    Çeksen bir türlü… The Poetry of Robert Burns isimli eserde yer alan “Diş Ağrısına Hitabe” adlı şiire eşlik eden illüstrasyon, William Brassey Hole, 1897 (en üstte). Gagaya benzeyen şekilleri yüzünden “diş pelikanı” ismi verilen ve 1400’lere kadar kullanılan korkunç görünümlü aletler (üstte).

    Zehravi de Al-Tasrif fi’t- Tıb adlı kitabında diş hekim­liği konularına değinmiş, bu alanda değerli ve kalıcı kat­kılarda bulunmuştur. Dişle­rin sürekli temizlenmesinin önemini vurgulayan Zehravi, doğal dişlerin ağızda tutul­ması gerektiğini, çekilen bir dişin yerinin hiçbir zaman ta­mamen doldurulamayacağını ifade etmiştir. Travma sonucu sallanan dişlerin iki tarafta­ki sağlam dişleri içine alacak şekilde birbirine bağlanması­nı, bu amaçla ağızda renk de­ğiştirdiği için gümüş tel yerine altın tel kullanılmasını, bu te­lin ömür boyu ağızda kalması gerektiğini söyleyen de odur.

    Ortaçağ’dan 19. yüzyıla ka­dar diş hekimliği bağımsız bir meslek değildi. Dişçilik berber­ler ve hekimler tarafından uygulanıyordu. Çoğu kez yapıla­bilen tek şey, ağrıyan dişin çe­kilmesiydi. 1258’de Fransa’da kurulan Berberler Loncası, iki gruba ayrılmıştı: Karmaşık cerrahi operasyonlar icra ede­bilecek düzeyde eğitilmiş he­kim-berberler; traş, kanama ve diş çekimi de dahil olmak üze­re daha rutin hijyen hizmeti veren berber-hekimler…

    Aşk, sadece fakirlik ve diş ağrısının üstesinden gelemez.
    Mae West

    Dönemin en ünlü cerrahı olan Fransız Guy de Chauliac, 1343’te ünlü eseri Inventori­um Chirurgicalis Medicinae’yi yazdı ve “dentista” sözcüğü ilk kez bu kitapta yer aldı. Diş çekimi için pelikan gagasına benzemesinden ötürü “dental pelikan” denen bir çeşit kerpe­ten icat etmişti ve 18. yüzyılın sonlarına kadar diş çekiminde bu alet kullanıldı.

    1530’da Almanya’da tama­men diş hekimliğine adanmış olan, “Tüm Hastalıklar ve Diş Güçsüzlüğü Konusunda Kü­çük Tıbbi Kitap” adlı eser ya­yınlandı. Ağız hijyeni, diş çe­kimi ve altın dolgu yapımı gibi konuları içeren kitap, 200 yılı aşkın bir süre standart ders kitabı oldu.

    Dişe dokunur reklamlar Amerika’da 1900’lerde yaygın biçimde kullanılan “diş ağrısı macunu”nu pazarlayan bir reklam (solda) ve 20. yüzyılın ortalarında Amerikalılara kendilerine bakma ve çalışma görevini yükleyen bir diş fırçası ilanı (sağda).

    1575’te cerrahinin babası olarak bilinen Ambroise Paré, diş çekimi, diş çürüğü ve çene kırıklarının tedavisi gibi konu­ları içeren “Tüm Çalışmalarr” adlı kitabını yayınladı.

    Bugünkü anlamıyla bilim­sel diş hekimliği 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ge­lişmeye başladı. Modern diş hekimliğinin kurucusu kabul edilen Fransız cerrah Pierre Fauchard, bu dönemde son de­rece kısıtlı olanaklarıyla saat tamircilerinden, kuyumcular­dan, hatta berberlerden aldığı aletleri geliştirerek dişçilik­te uygulamaya koydu. Çürük dişlerdeki oyukları (kavite) tedavi etmek için diş dolgusu­nu geliştirdi. İlk kez, şeker­li besinler tüketilirken açığa çıkan tartarik asit gibi mad­delerin diş çürümesine yol aç­tığına dikkat çekti. Takma di­şin (protez) öncülüğünü yaptı. Dişlerdeki şekil bozukluğunu düzeltmek için tel uygulama­yı başlattı; başlangıçta bunun için altın kullanırken, daha sonra mumlu keten ve ipekle de iyi sonuçlara ulaştı.

    Diş ağrısına
    katlanabilen filozof
    gelmedi hiç.
    William Shakespeare

    1815’teki meşhur Water­loo savaşı, diş hekimliği bakı­mından da sonuçlar yarattı. Savaşta ölen yaklaşık 50.000 askerin dişleri söküldü ve “Waterloo dişi” diye bilinen protezlerin fabrikasyonun­da kullanıldı. Porselen diş ve yeni materyallerin daha yay­gın hale gelmesine rağmen, bu dişler 1860’lara değin protez yapımında kullanıldı. 1816’da Auguste Taveau gümüş ve civa kullanarak ilk amalgamı yap­tı. 1840’ta ise ilk modern diş hekimliği okulu olan Baltimo­re College of Dental Surgery açıldı. 1851’de Charles Good­year, ucuz ve uyumlu protez­lere imkan sağlayan bir madde olan sertleştirilmiş lastiği ge­liştirdi ve bu keşif daha önce kullanılan altının yerine geçti; böylelikle diş tedavisi sadece üst sınıfa ait bir lüks olmaktan çıktı. İlk diş macununu (kava­nozda) 1873’de Colgate üretti ve 12 sene sonra ABD’de diş fırçası üretimi başladı.

    1895’te Wilhelm Roent­gen’in X ışınlarını keşfetme­si, tıbbın her alanında olduğu gibi, diş hekimliğinde de çığır açtı. 20. yüzyıl ise özellikle lo­kal anestezi teknikleri, naylon ve elektrikli diş fırçaları, im­plant tekniklerinin gelişme­siyle, dişleri yeniden yaratan yarı-tanrı diş hekimlerinin yüzyılı olacaktı.

    Hâlâ gülümseyen başkan ABD’nin ilk başkanı George Washington’ın takma dişleri, Heinz Tarih Merkezi, Pittsburgh.

    ORTA ASYA’DAN ANADOLU’YA

    Eski Türklerin de diş kurtları vardı

    Orta Asya Türklerinde ağız hijyenine önem verilirdi. Çeşitli bitkisel fırçalarla dişleri ovmak, ağız yıkamak ve “hi­lal”adı verilen kürdanlar kullan­mak bir gelenekti. Diş taşlarının temizlenmesinde kullanılan araç ve gereçler yine Rus arkeologlar tarafından bulunmuştur. Ye­mekten sonra ellerin yıkanması, temiz havlular kullanılması ve ağzın suyla çalkalanması, halk sağlığına verilen önemi gösterir.

    Uygur dilinde yazılmış olan ve günümüze kadar gelebilen, 8-12. yüzyıla ait belgelerde, diş çürüklerinin müsebbibi olarak Uygurlarda da diş kurdunun et­ken görüldüğü anlaşılmaktadır. Karahanlılar başta olmak üzere, bölgede kurulan diğer Türk devletlerinde de diş hastalık­larının nedeni olarak diş kurdu gösterilmektedir.

    Uygurlarda diş çekimi cerrahlar ve berberler tarafın­dan yapılmaktaydı. Anadolu Selçuklularında da diş çekimleri yine berberlere ve cerrahlara bırakılmıştı.

    Diş kurtlarını cehennem zebanisi olarak tasvir eden fildişi oymalar, 18. yüzyıl.

    SARAYDA DİŞ PROBLEMLERİ

    Harem’in macunu II. Abdülhamid’in cesareti

    Tarihteki tüm Doğu sarayların­da şekerlemeye düşkünlük vardır. Osmanlı sarayında da özellikle Harem kadınlarının zevklerinden biri şekerleme ve macunlardı. Şekerin dişlere ver­diği zararın bilinmediği dönem­lerde, kadınların dişleri sıklıkla çürüyor, çarpıklıklar artıyordu. Şişmanlamanın yanısıra ağız kokularına da yol açan bu durum, özellikle sultanın gözdelerinin cazibelerini kaybetmeleriyle sonuçlanıyordu. Harem’de “lu’uk” denilen bir macun türü yaygındı. Bunun bir de “keke” denilen ucu eğik kaşığı vardı.

    II. Abdülhamid’in ise pek şeke­re düşkünlüğü yoktu, ancak çok tütün kullanır, sigara sardırırdı. Bundan dolayı hayatı boyunca diş ağrısı problemleri yaşamıştır. Mabeyn katiplerinin yazdıklarına göre, II. Abdülhamid diş bakımını kendisi yapar; hatta ağrıyan dişle­rini kendisi kerpetenle çektiğine dair tanıklıklar vardır.

    İslâmi diş fırcası Latince ismi Salvadore Persica, Arapaçası arak olan ağacın ince dallarından yontularak hazırlanan misvak, Müslüman ülkelerde geleneksel olarak kullanılan doğal bir diş temizleme aracıdır. Misvakın ince lifleri tükürüğe temas edince, kendine has kokulu, anti bakteriyel bir sıvı salgılar.

    TÜRKİYE’DE DİŞ HEKİMLİĞİNİN GELİŞİMİ

    Dua ve muskadan üniversite eğitimine

    Osmanlı diş hekimliğindeki modernleşme 20. yüzyıl başlarındadır. O döneme kadar uygulanan tedavi metotları şu şekildeydi:

    Telkin tedavileri: Bu amaçla, dua yazılı bir kaptan su içilir, dua okunur ya da muska takılırdı.

    Cerrahi uygulamalar: Apse boşaltma, koterizasyon (dağla­ma), kerpetenle diş çekme gibi usuller uygulanırdı.

    Tıbbi tedaviler: Gargara, solüsyon, hap, tütsü gibi ilaç terkipleri kullanılırdı.

    Osmanlı döneminde diş hekimliği berberler, cerrahlar ve özellikle küçük cerrahi ile uğra­şanlar, hatta ebeler tarafından icra edilmiştir. Sivil tıbbiyenin 1908’de fakülte unvanını alma­sından sonra resmî bir yapıya kavuşturulan Dişçi Okulu, 28 Ekim 1909’da fiilen eğitime baş­ladı ve diş hekimliği eğitimi de çağdaş bir şekil aldı. Dişçi Okulu ilk mezunlarını 30 Temmuz 1911 tarihinde verdi.

    1928’de çıkan “Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun”un 30. maddesi, dişhekimliği uygulama yetkisini yalnızca Dişçi Oku­lu’ndan mezun olanlara tanıdı. 1933 Üniversite Reformu’na kadar, eczacı ve dişçi okulları tıp fakültesine bağlı olarak yöneti­lirken, 31 Temmuz 1933’de Dişçi Okulu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Diş Hekimliği Yüksek Okulu adını aldı ve eğitim süresi 3 yıldan 4 yıla çıkarıldı.

    Diş Hekimliği Yüksek Okulu 11 Temmuz 1964’de Tıp Fa­kültesi’nden ayrılarak İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakül­tesi’ne dönüştürüldü ve eğitim süresi 5 yıla yükseltildi.

    Sabit protezin mucidi Etrüskler Etrüskler eksik dişin yanındaki sağlam dişe genellikle bir hayvan dişini altın bantla ve metal vidalarla tutturuyordu. Toskana yakınlarında bulunan bir Etrüsk diş protezinin 1930’larda üretilen tıpkıyapımı, Londra Bilim Müzesi.
  • KIRMIZI BEYAZ EN BÜYÜK TÜRKİYE

    1923’ten beri 500’den fazla maçta ter döken A Milli Futbol Takımı, Fransa’da bu ay başlayacak Avrupa Şampiyonası finallerinde de mücadele edecek. Tarihinin en önemli sınavlarından birine çıkacak milli takımdan beklenti büyük. Ama işler her zaman böyle değildi. Milli takım 1950’li yıllardaki başarıları saymazsak, 1996’daki Avrupa Şampiyonası’na katılana kadar genellikle kötü sonuçlarla ve “şerefli yenilgilerle” anıldı, dünya sıralamasının sonlarında yer aldı. İşte ay-yıldızlıların tarihinden ilginç kareler…

    1928 Amsterdam Olimpiyatları’ndaki Türkiye- Mısır maçı öncesi para atışı. Solda milli takım kaptanı Zeki Rıza (Sporel), sağda Mısır kaptanı Ali el-Hasani. Para atışını yapan orta hakem ise Fransız Marcel Slawick.
    Milli takım futbolcuları ilk maça çıkıyor. Tarih 26 Ekim 1923, rakip Romanya. Önde, soyadı kanunu çıkınca Kaleci soyadını alacak kaleci Nedim, arkasında takım kaptanı Hasan Kamil (Sporel), İsmet (Uluğ) ve diğerleri.
    İlk milli maçın oynandığı Taksim Stadı tıklım tıklım. Maçta Romanya karşısında 1-0 mağlup duruma düşen milli takım Zeki Rıza’nın 32 ve 50’inci dakikalarda attığı iki golle öne geçecek ama Romanya’nın beraberlik golüne engel olamayınca maç 2-2 bitecektir.
    Romanya Milli takımları maçında Türk takımının sahaya çıkışı. Maçın 32.dakikasında Zeki Rıza’nın serbest vuruştan attığı bu gol, milli takım tarihinin ilk golüydü.
    1926’da Romanya’yla oynanan maç için bastırılan Türk- Romen Milli Takımları Arasındaki Büyük Müsabaka başlıklı davetiyede Alaaddin Bey İbrahim Bey Nihat Bey Emin Bey Zeki Bey Bedri Bey Bekir Bey İsmet Bey Hüsnü Bey Tevfik Bey Cafer Bey’den oluşan takım kadrosu için “Futbolda Türklüğün varlığını teşkil eden en kıymetli oyuncularımız…” deniliyor. Ortadaki büyük resimde, Bekir Bey’in yanında “Bugün Almanya’da tahsil etmekte bulunan…” notu düşülmüş.
    1924 Paris Olimpiyatları milli takımın ilk yurtdışı turnuvasıydı. Çekoslovakya’yla oynanan ve 5-2 kaybedilen maç da ilk yurtdışı maçı oldu.
    1924 Paris Yaz Olimpiyatları’na katılan milli takımın başında, Türk futbolculara çağdaş futbolu öğreten ilk teknik direktör İskoç Billy Hunter var (ayakta en solda). Fotoğraftaki futbolcular (ayaktakiler soldan) Bedri, Zeki Rıza, Aslan Nihat, Bekir, Sabih, kaleci Nedim. Oturanlar: Leblebi Mehmet, İsmet, Alâeddin, Kadri ve Cafer.
    1928 Amsterdam Olimpiyatları’na katılan milli takım ilk maçta Mısır’a 7-1 yenilerek elenmişti. O maçın kadrosu (ayaktakiler soldan sağa) Burhan, Kadri, İsmet, Alâeddin, Zeki Rıza, Aslan Nihat, Leblebi Mehmet, teknik direktör Ton Belle. Oturanlar kaleci Ulvi, Cevat, Bekir, Muslihittin.
    Futbolun Türkiye’de yaygınlaşmaya başladığı 1930’lu yıllarda milli takım.
    4 Kasım 1932’de milli takım özel maçta Bulgaristan maçına çıkmadan önce Bulgaristan kafile başkanının konuşmasını dinliyorlar. Bulgar futbolcular kadraja girmemiş. Taksim Stadı’ndaki maçı Bulgaristan 3-2 kazanacaktır.
    Türkiye’nin güreşteki başarılar sayesinde en çok madalya kazandığı olimpiyat olarak tarihe geçen 1948 Londra Olimpiyatları’nda milli takımın Yugoslavya’ya 3-1 yenildiği maçın ilk 11’i kaleci Cihat Arman, Murat Alyüz, Vedii Tosuncuk, Naci Özkaya, Bülent Eken, Hüseyin Saygun, Fikret Kırcan, Erol Keskin, Gündüz Kılıç, Lefter Küçükandonyadis ve Şükrü Gülesin’den oluşuyordu.
    1948 Londra Olimpiyatları’nda çeyrek finale yükselen milli takım 5 Ağustos 1948’deki maçta Yugoslavya’ya 3-1 yenilerek elendi.
    Milli takım 17 Haziran 1951’de Berlin Olimpiyat Stadı’nda Federal Almanya’yla yapacağı özel maçtan önce seremonide.
    Federal Almanya’yı deplasmanda 2-1 yenen milli takımın galibiyet golünü 85. dakikada Galatasaraylı Muzaffer Tokaç atmıştı.
    1950 yılında Dünya Kupası finallerine katılmaya hak kazanan Türkiye, Brezilya’daki bu organizasyona ekonomik nedenlerle katılamamıştı. Neyse ki bekleyiş uzun sürmedi ve milliler 1954’te İsviçre’de yapılan Dünya Kupası’na da katılmayı başardı. 2.
    Grup’taki ilk maçlarında 17 Haziran 1954’te karşı karşıya gelen Türkiye ve Federal Almanya sahaya çıkıyor. Kaleci ve kaptan Turgay Şeren en önde, Alman takımında en ön sırada kaptan Fritz Walter, hemen arkasında kaleci Toni Turek var.
    Tarihindeki ilk Dünya Kupası maçına çıkan milli takım ne yazık ki Federal Almanya’ya 4-1 mağlup olmaktan kurtulamadı. Grubu
    Macaristan’ın ardından ikinci bitiren Almanlar, kupa finalinde de Macaristan’la rakip oldu ve kupayı kazanan taraf oldu. Türkiye ise gruptan çıkmak için play off maçı yaptığı Almanlara bu kez de 7-2 yenilecek ve grup üçüncülüğüyle yetinecektir.
    Milli takım tarihinde, 17 Şubat 1956’da oynanan Macaristan maçı kadar konuşulan bir başka özel maç yoktur. O dönemin futbol devi Macaristan’la İnönü Stadı’nda karşılaşan milliler maçı 3-1 kazanmış, bu galibiyet on yıllar boyunca anlatılan bir efsane maç haline gelmişti. Fotoğrafta, maçın 6. dakikasında Galatasaraylı İsfendiyar’ın ortasına nefis bir vole vuran Fenerbahçeli Lefter’in ve Türkiye’nin ilk golü görülüyor.
    26 Ekim 1975’te çekilen fotoğrafta ayaktakiler soldan: Engin, Ali Şen (dönemin Milliyet yazarı), Yasin, ?, Alpaslan, ?, teknik direktör Coşkun Özarı, Çetin Güler (antrenör), Rasim, “Fuji” Mehmet, Fatih, Zekeriya, Gökmen, Zafer , Kadir, Sebahattin.
    Oturanlar: Necati, Ali Kemal, Hüseyin, İsmail. Kafile, üç gün sonraki İrlanda maçı için Dublin’e Frankfurt aktarmalı gitmek niyetinde. Ancak aktarma kaçınca bir gece Frankfurt’ta kalıyorlar. Maçı İrlanda Givens’ın attığı dört golle 4-0 kazanıyor.
    14 Kasım 1984, milli takımın en kara günlerinden biri olarak tarihe geçti. İnönü Stadı’nda oynanan ve İngiltere’nin Türkiye’yi 8-0 yendiği maçın sekizinci golünü Viv Anderson böyle atmıştı.
    8-0’lık hezimetten üç yıl sonra, 29 Nisan 1987’de milli takım Avrupa Şampiyonası elemelerinin ilk turu için bir kez daha İngiltere karşısına çıktı. Maç İzmir Atatürk Stadı’nda oynadı. Milli takımın ilk 11’i ayaktakiler: Fatih Uraz, Hasan Vezir, Ali Çoban, Savaş Demiral, İsmail Demiriz, Erhan Önal. Oturanlar: Uğur Tütüneker, Erdal Keser, İskender Günen, Rıza Çalımbay ve Semih Yuvakuran. Maç 0-0 bitiyor ama ne yazık ki 6 ay sonra Londra’da Wembley Stadı’nda oynanacak rövanş maçını İngiltere yine 8-0 kazanacak ve Türkiye elenecektir.
    Türkiye, ilki 1960’ta düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine ilk kez 1996’da katıldı. Elemelerde çok başarılı maçlar
    çıkaran milli takım ne yazık ki İngiltere’de yapılan finallerde aynı başarıyı gösteremedi, gol atamadan ve puan alamadan turnuvadan elendi. İlk iki maçta Hırvatistan ve Portekiz’e 1-0, üçüncü maçta Danimarka’ya 3-0 yenilen milli takım gol atamadan ve puan alamadan elendi. Fotoğrafta, Hırvatistan’la yapılan ilk maçta Sergen Yalçın ve Robert Prosinecki mücadele halinde. 11 Haziran’da oynanan maçı Hırvatlar 1-0 kazandı.
    1996 Avrupa Şampiyonası’nda istediğini elde edemeyen milli takım, 2000 yılında Hollanda ve Belçika’nın ortaklaşa düzenlediği Avrupa Şampiyonası finallerine de katılmaya hak kazandı. Üçüncü maçını 19 Haziran’da Belçika ile oynadı. Maçı 2-0 kazanan milliler, bu sonuçla o güne kadar elde edilen en büyük uluslararası başarıyı kazandı ve çeyrek finale yükseldi. Maçın iki golünü de atan Hakan Şükür gol sevincini Suat Kaya ile paylaşıyor.
    Milli takım tarihinin zirvesine Japonya ve Güney Kore’nin ortaklaşa düzenlediği 2002 Dünya Kupası ile çıktı. Şenol Güneş yönetimindeki milliler ilk maçta Brezilya’ya 2-1 yenilse de sonradan toparlanıp yarı finale kadar yükseldi. Yarı finalde de Brezilya’ya yenilen milliler Güney Kore’yle 29 Haziran’da oynanan üçüncülük maçını 3-2 kazandı. Milli futbolcularımız, maçtan sonra rakip takımın oyuncularıyla birlikte seyircileri selamlıyor.
    2008 Avrupa Şampiyonası finallerinde yarı finale yükselen Türkiye, bu turnuvadaki en büyük başarısına imza attı. 20 Haziran’da Hırvatistan’la oynanan çeyrek final maçı yalnızca iki takımın değil tüm turnuvanın en heyecanlı maçlarından biri oldu. Maçın normal süresi 0-0 bitti, uzatma dakikaları son iki dakikada atılan gollerle 1-1 bitti. Yarı finale yükselecek takımı belirlemek için penaltı atışları yapıldı. Penaltılar sonucu maçı kazanan milli futbolcuların ve tribündeki seyircilerin sevinci görülmeye değerdi.
    Milli takım 25 Haziran 2008’deki yarı finalde Almanya’ya 3-2 yenilerek finale kalmayı kıl payı kaçırdı. Ama bu kadarı bile milli takımın daha fazlasını hedefleyebileceğini gösteriyordu.
  • ‘Paralel iktidar’ kuranlar, ‘paraları vakıflayan’lar, ‘düşük profilli’ olanlar…

    Vezir sözcüğü Farsça “yükü çeken, sırtlayan” anlamına gelir. Osmanlı Devleti’nde de 36 sultanın yanında tüm sorumluluğu, riskleri vezirler üstlenmişti. 600 yıllık saltanatta toplam 218 veziriazamdan kimi büyük başarılara imza atmış, kimi padişahları gölgede bırakmış, kimileri kesesini doldurmuş, kimileri yıllarca kimisi de sayılı gün ve saatlerde kalmıştı. “Geçmiş zaman başbakanları”nın parlak ve trajik öyküsünü, tarihçi Necdet Sakaoğlu anlattı…

    #tarih – Vezirlik müessesesi Osmanlı sisteminde nasıl kurgulandı, sonrasında nasıl işledi hocam? Bu mevkideki insanlar nasıl, hangi kurallara göre seçilirdi?

    Necdet Sakaoğlu – Osman Bey’in Orhan Bey’in, vezir sanı taşımayan, danışman, arkadaş denebilecek yardımcıları vardı. Sonraki süreçte babadan oğla birkaç kuşak veziriazamlığa getirilenler, terfiyle veya seçilerek, hatta kur’a ile atananlar olmuştur. Başlangıçta ulu vezir denirmiş. En yaygın unvanıyla sadrazamlar, öyle ya da şöyle, padişahtan sonra devletin en yetkilisi idi.

    Bir dönem bu göreve Di­van-ı hümayun üyesi olan vezirlerin en kıdemlisi, yani ikinci vezir atanırken 17. ve 18. yüzyıllarda bu kural bıra­kılmış. Adından uğur umulup atananlar dahi vardır. Sayıca rekor, Hz. Peygamber’le adaş Mehmed /Muhammed Paşa­lardadır. Bunlardan, münec­cim yorumuyla ardarda veya aralıklarla sadrazam seçilen­lerden III. Selim’in tercihleri, Hasan ve Mehmed Paşalarda olmuş. Cezayirli Gazi Hasan Paşa ölünce, “bir Hasan Paşa daha bulun” dediği tarih kayıt­larındadır. Listeler, peşpeşe üç Mehmed Paşa, üç Hasan Paşa örneği gösteriyor. Kur’a çek­tiren, istihraca, istihareye, te­feüle (fal açmak) de başvurdu­ran padişahlar da olmuş.

    Necdet Sakaoğlu, vezirlerle ilgili bir kaynağı tararken

    # – Sadrazamın kelime anlamı nedir hocam?

    Necdet Sakaoğlu, vezirlerle ilgili bir kaynağı tararken

    NS – “Azam” büyük demek, “sadr” baş, baş taraf, üst mevki. Şu halde “sadrazam” başta oturan, büyük makamda oturan demekti. 17. yüzyıl ortalarına kadar asıl unvan “vezir-i azam”dı (baş vezir, büyük vezir). Bunun bir nitelemesi de sadrazamken, giderek sadrazam asıl unvan olurken veziriazam da arada kullanılmıştır. Padişahların, bu göreve atama fermanlarında “vezirim”/ vezir-i meâlî-semîrim (uğurlu, üstün nitelikli) hitabı usuldendi. Hatta Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında Türkçe “uluğ vezir” de denirmiş.

    # – Osmanlılardan önceye giden bir geçmişi var galiba…

    NS – Sadrazamlık Osman­lı Devleti’ne özel bir makam- mevkiydi ama, temeli Sasani­lere dayanıyor. Vezir Farsça kökenli bir sözcük. Arapçaya da geçmiş. Anlamı, yükü çe­ken, yük götüren demektir. Yükü çeken, arabaya koşulan öküzse, devlet yükünü çekene de daha Abbasiler döneminde vezir denmiş. Halifeler ve hü­kümdarlar devletin doğru yan­lış, haklı haksız her işini vezire yüklemeyi tercih etmişler. Kı­sa bir dönem, Abbasi halife­lerinin vezirleri iki üç kuşak Bermekoğulları idi. Ani bir kararla yok edilmişlerdir. Son Abbasi veziri Alkamî ise iha­netiyle ünlenmiş ve öldürül­müştür.

    Ortaçağ İslâm devletlerin­de –unvanları farklı olsa da– vezirlik bir bakıma Abbasi mi­rası. Övülmek istenen başarılı vezirlere ise peygamber-hü­kümdar Hz. Süleyman’ın vezi­ri Asâf’a benzetilerek “Asâf-ı zaman” denmiştir. Büyük Selçukluların ünlü vezirleri, Amidülmülk (devletin direği), Necmülmülk (devletin yıldızı), Nizamülmülk (devlet düzeni­ni kuran kollayan) unvanlarıy­la anılmışlar. Ortadoğu, Türk- İslâm devletlerinde vezirlerin “sahib-i devlet”, “ sahip” , “ata­bey” “pervane”… gibi unvanları var. Kimi sultanlar vezirlerine “lala” demişlerdir.

    Osmanlıların ilk dönemin­de “bu yetkiyi kullanan vezir tek miydi veya birkaç vezir mi vardı?” tartışma konusudur. Osman Bey’in bu konumda bir yardımcısı bilinmiyor. Or­han Bey’in Alâeddin adlı hem kardeşi hem danışmanı bilge bir vezirden söz edilir. Orhan Bey’in yaşlılık döneminde de büyük oğlu Süleyman Paşa vezirlik etmiş. Orhan’ın son, Murat Hüdavendigar’ın ilk za­manlarında vezirlik yapan bazı isimler geçer.

    Kanuni’nin vezirazamı Pargalı
    İbrahim Paşa şöyle diyordu: “Bu
    büyük devleti idare eden benim…
    Büyük padişah bir şey ihsan etmek
    istediği yahut ihsan ettiği zaman
    bile eğer ben onun kararını tasdik
    etmeyecek olursam, gayr-i vaki gibi
    kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet,
    kuvvet benim elimdedir”.

    # – Bu makam Osmanlı Devleti’nde nasıl kurumsallaştı?

    NS –Osmanlı Devleti’nde ve­zirlik kurumunu başlatan­lar, ataları Ankara’nın Cen­dere köyünden olan Candar/ Çandaroğulları’dır (Bu aile­nin Kastamonu ve Sinop’ta­ki Candaroğulları Beyliği’yle ilgisi yoktur). İlki Kara Halil HayreddinPaşa, Murat Hüda­vendigar’a uzun yıllar vezirlik etmiş ama, veziriazam dendi­ğine dair bir kayıt yoktur. Bu­nun çağdaşı Hacı Paşa (Beşe), bir de Sinaneddin Yusuf Paşa biliniyor.

    Vezirlik ve veziriazamlı­ğın vazgeçilemez, temelli ve geleneksel bir makam oluşu, Murad Hüdavendigar’ın son, Yıldırım Bayezid’in ilk zaman­larındadır. Sistemi, bu aile­den vezirler kurmuştur. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Candaro­ğulları kitabında bu ailenin, Osmanlı Beyliği’nin kurulu­şunda, devlet yapısının işleyi­şini örgütlediğini anlatır. Bun­lar sırasıyla Kara Hayreddin Halil Paşa, oğlu Ali Paşa, toru­nu İbrahim Paşa ile bunun oğ­lu (II.) Halil Paşa’dır. Adı ge­çenler, Osmanlı Beyliği’nin ilk 150 yılında dört kuşaklık bir vezir hanedanıdır. Devletin ör­gütlenmesinde, Yeniçeri oca­ğının kuruluşunda, savaşlarda Çandaroğulları’nın başarıları tartışılamaz. Sonuncu Çandar­lı Halil Paşa, 20 yıl II. Murad’a, ilk saltanat yılında da Fatih Sultan Mehmed’e vezirlik et­miştir. II. Mehmed, Halil Pa­şa’yı İstanbul kuşatmasındaki muhalif siyaseti nedeniyle az­ledip Yedikule’de tutuklatmış, fetihten sonra da boğdurtmuş­tur. Osmanlı tarihinde idam edilen veya olaylarda öldürü­len 40 dolayında veziriazamın ilki bu Halil Paşa’dır.

    ‘Yüksek profilli’ Kara Mustafa Paşa Yedi yıldan fazla sadrazamlık (1676-1683) yapan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (1634-1683), II. Viyana Kuşatması’nıdaki başarısızlığı nedeniyle olması üzerine idam edilmişti. Osmanlı tarihinin en etkin, başarılı ve “yüksek profilli” üsarığında padişah sorgucu takılı vezirazam ve serdarı ekremdi.

    # – Çandaroğulları hanedanı bu idamla mı bitiyor?

    NS – Evet. Ondan sonra, Fatih Sultan Mehmed kurmak iste­diği devlet örgütü için öngör­düğü yapı içinde Divan-ı hü­mayunöne çıkıyor. Divanın ba­şında da devşirme kökenli ilk veziriazam Hırvat veya Arna­vut Mahmud Paşa yer almış­tı. Sonraki dönemlerde Türk kökenli veziriazamlardan çok, devşirme veya türlü milletler­den vezirler görevdedir.

    # – Çandaroğullarından sonra gelen veziriazamlar genellikle “düşük profilli” miydiler hocam?

    NS – 16. yüzyıl sonlarına, daha doğrusu 1573’teki Sokollu su­ikastına kadar güçlü ve yetkin vezirlerdi. Kimilerinin soy­daşlık akrabalık bağlarından da belki söz edilebilir. Fatih’in İstanbul’u alışından sonra ilk veziriazam olan Mahmud Pa­şa, payitahtın imarında pa­şaların almaları gereken gö­revleri belirlemiş, her semte bir paşanın bir camiyle Türk mahallesi kurmasına öncü­lük etmişti. O kampanyada görev alan İshak Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Rum Mehmed Paşa, Davut Paşa, Mustafa Pa­şa… bugün de cami ve semt adlarıyla anılmaktalar. İstan­bul’da ilk medresenin kurulu­şu ve programının hazırlan­masına da Mahmud Paşa ön­cülük etmiştir. Devşirme bir veziriazam olarak, İstanbul’un ilk camilerinden birini, ilk ti­caret hanını, ilk büyük çarşı hamamını inşa ettirmiş, çar­şıları örgütlemiş, İstanbul’da­ki, ilk şer’i mahkemeyi de kur­muştur.

    17. yüzyılda ve sonrasında vezirlerin yönetim ve sefer ba­şarıları, donanımlarındaki ek­siklikler nedeniyle düşmüştür. Mesela Nevşehirli İbrahim Pa­şa’dan önce III. Ahmed’in ata­dığı sadrazamlardan bir Hoca İbrahim Paşa vardır, balıkçı­lıktan gemicilikten gelme. Her nasılsa sadrazam yapılınca Edirne Sarayı’nda bir iç oda­sında, gemici sarığı çözülerek başına sadrazam kavuğu konu­lurken odayı kötü kokular sar­mış, kibar saraylılar bayılacak gibi olmuşlar! Bu adam, Edirne sokaklarında kadınlara laf at­maya başlayınca Sadaretinin, 21. gününde idam edilmiş. De­ğerli ama isyancı kapıkulları tarafından öldürülen sadra­zamlar da yok değil.

    Vezirlerin özgeçmişleri Osmanlı sadrazamlarının özgeçmişlerini içeren yazma Hadikatü’l-vüzera, Osmanzade Taib’in eseridir. Bunun zeyilleri de vardır (üstte). Padişah, atadığı veziriazama “Benim Vezirim…” hitaplı bir hatt_ı hümayun göndererek önerilerde bulunurdu (altta).

    # – Bu dönemden itibaren azletmeler ve idamlar arttı. Sizce bunun sebebi neydi?

    NS – 36 padişahın toplam 622 yıllık saltanatında 218 sadra­zam var. Her padişaha orta­lama 7-8 sadrazam düşüyor. Buna karşılık II. Selim’in se­kiz yıllık saltanatı, babasın­dan devraldığı kendi damadı Sokollu’nun sadaretinde geç­miş. II. Selim, Sokollu’yu oğlu III. Murad’a devretmiş. Onun saltanatının ilk beş yılında da Sokollu makamında. Müter­cim Rüşdî Paşa’nın 1876’daki aylarla sınırlı dördüncü sada­retinde Abdülaziz tahttan indi­rilmiş, V. Murad üç ay padişah­lık ettikten sonra tahttan indi­rilmiş, II. Abdülhamid tahta çıkmış. Yani Rüşdî Paşa hepi topu yedi sekiz ay zarfında 2 hall, 2 cülus olmuş. Sadareti 15 yıl sürenlere karşılık günlerle sınırlı kalanlar da var. Ahmet Vefik Paşa’nın ikinci sadra­zamlığı sadece iki gündür.

    Mustafa Reşid Paşa, oğlu Galip
    Paşa’nın Sultan Abdülmecid’in kızı
    Fatma Sultan’la evlenmesinden önce
    Baltalimanı’ndaki yalısını 250 bin
    altın liraya devlete satmıştı. Evlilik
    töreninde padişah aynı yalıyı kızıyla
    damadına hediye etmişti! Yani bir
    sirkat-i müevvil” (örtülü hırsızlık),
    kılıfına uydurularak hazineden para
    yürütme örneği.

    # – Ancak öyle isimler var ki hocam, dediğiniz gibi Sokollu veya daha öncesinde Pargalı İbrahim Paşa gibi… Bunlar neredeyse padişah kadar, bazen padişahın da önüne geçen inisiyatifler kullanmışlar…

    NS – Yetkilerini kapsamlı tu­tan Köprülü Mehmet Paşa da unutulmamalı. Çocuk padişah IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Sultan’a koşullar daya­tarak yönetim sorumluluğu al­mış. Padişah ve valide sultanı, yönetime karışmamaları için Edirne Sarayı’na göndermiş. Beş yıllık sadrazamlığında Ça­nakkale Boğazı’ndaki Venedik ablukasını kaldırmış, Anado­lu’daki Celalî eylemlerini sin­dirmiş. Ölüm döşeğinde IV. Mehmed’e sadarete oğlunun getirilmesini öğütlemiş. Oğlu Fazıl Ahmet Paşa, 27 yaşında genç bir müderrisken, Edir­ne’ye çağırılıp sadaret mührü verilmiş. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın sadrazamlığı 1661’den 1676’ya kadar onbeş yıldır ve devletin son güçlü dönemidir. Yani baba oğul toplam 20 yıl sadrazamlık yapmışlar.

    Köprülülerin üçüncüsü Mehmet Paşa’nın manevi oğ­lu ve damadı Merzifonlu Ka­ra Mustafa Paşa, dördüncü­sü küçük oğlu Fazıl Mustafa Paşa’dır. Köprülülerin iktida­rı 1651’den 1710’a kadar alt­mış yıl demektir. Aynı dönem­de Fransa’da Kardinal Maza­rin’in, İngiltere’de Cromwell’in de iktidar yılları vardır.

    Sadrazamlığın rastgele ona buna verilmesinin örnekle­ri ise, Şimşirlik’te ve Kafes Kasrı’nda yıllarca kapalı kalan şehzadelerin tahta oturtulduk­ları 1620’lerden 1808’e kadarki iki yüzyılda sıkça görülmüş­tür. .

    # – Yani padişahların niteliği düştükçe, sadrazamlarınki de düşüyor…

    NS – Evet. Seferlere gitmiş, ül­keler tanımış, okuyan yazan, yasalar düzenleyen Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazam seçmedeki öngörüsü ile çocuk yaşta tahta çıkan veya taşra­yı hatta İstanbul’u tanımayan, donanımsız, örneğin 4 yaşın­dan 55 yaşına kadar haremde tutuklu yaşamış, sonra tahta oturtulmuş III. Osman’ın sad­razam atama-azletme ölçütü kıyaslanabilir mi?

    III. Osman, babası II. Mus­tafa’nın Edirne Sarayı’ndaki hareminde 1698’de doğmuş­tu. Babası tahttan indirilince, Osman ve ağabeyi Mahmud, Edirne’den İstanbul’a getirilip Saray Şimşirliği’ne hapsedildi­ler. Önce amca III. Ahmed’in, sonra ağabey I. Mahmud’un toplam 51 yıllık saltanatların­da Osman hapis yaşadı. 55 ya­şında tahta oturtuldu. Üç yıl kadar padişahlığı var, ama dört kez sadrazam atamış, azletmiş. Deneyimli paşaların karşısın­da hanedan mensubu olmak dışında bir özelliği yok! Ezik bir adam, dünyayı bilmiyor, si­yaset bilmiyor. Ama padişah! İstiyor ki yetkisini sonuna ka­dar kullansın.

    Meşhur öyküdür: Deneyim­li veziriazamlardan Hekimoğ­lu Ali Paşa’ya bir gün çıkışmış: “Şimdi seni azleder, Hamallar­başı Ali Ustayı vezir edinirim!” deyince aldığı yanıt şu olmuş: “Elbette hünkârım. Ama o va­kit kendisine Hamalbaşı Ali Paşa denir”.

    Kanuni’ye rağmen ‘tek adam’ olmuştu Önce “makbul” sonra “maktul” İbrahim Paşa (1493-1536), devlet idaresinde Kanuni’ye rağmen tek adam olmuştu. 16. yüzyılın ünlü Alman gravür sanatçısı Sebald Beham, İbrahim Paşa’nın minyatürler dışında bilinen tek resmini yapmıştı.

    # – Hocam bu 218 sadrazamın kaçı azledildi, kaçı katledildi?

    NS – 38 sadrazam idam edil­miş. Ayrıca asker tarafından linç edilerek öldürülenler var, suikaste kurban gidenler var, hatta öldü gösterilen ama ze­hirlenerek öldürülenler da­hi var. Gerçek şu: İyi kötü, bu 218 kişilik kadro, 36 padişahın buyruğunda imparatorluğun en büyük yükünü çekmişlerdir. Timur’un neden olduğu Fetret Devri de dahil, bütün zaman­larda devleti temsil etmiş ve yönetmişlerdir. Yanlışları, ay­mazlıkları olanlar yanında fev­kalade başarılı olanları, zafer kazananları, savaşta ölenleri vardır.

    Daha genel bakıldığında, Sasaniler döneminden Osman­lı Devleti’nin yıkılışına kadar geçen kabaca 2.500 yıllık za­manda, vezirler Ortadoğu’nun asıl yöneticilerdir. Halifeler, sultanlar, padişahlar, sorum­lulukları vezirlerin boynuna sararak saltanat sürmüşlerdir. Bu bakımdan Ortadoğu vezir­leri üzerine esaslı çalışmalar yapılmalıdır. Bunlar arasında yüklendiği görevin bedelini ca­nıyla ödeyenler çoktur.

    İdamlarında bile anlamlar vardır. Başının baltayla, kılıçla uçurulması hakaret, boynuna kement geçirilerek boğulma­sı ise suçuna karşın kendisine saygı da duyulduğunu gösteri­yordu. Boğulmak, kişiye suçlu olmasına karşın hizmetleri­nin de bilindiğinin işaretiydi. Merzifonlu Kara Mustafa Pa­şa böyle idam edilmişti. Buna karşılık, II. Osman’ın Yediku­le’de öldürülüşüne sebep olan sadrazam Kara Davud Paşa, bir padişahın katline sebep ol­duğundan sarayın avlusunda teşhir edilerek boynu kılıçla vurulacakken adamları tara­fından kaçırılmış, sonra yaka­lanıp Yedikule’de idam edil­miştir.

    # – Veziriazamların azledilmesi nasıl gerçekleşiyordu?

    NS – Azil işleminde, padişah mühr-i hümayun denen mut­lak vekillik mührünü ya doğ­rudan istiyor veya bir saray görevlisine aldırıyordu. Bu­nun için kendisine “seni az­lettim!” içerikli bir yazı gön­derilmesi gerekmezdi. Ama göreve atanan yeni sadraza­ma ya bizzat padişah mührü­nü verir veya gönderir, ayrıca bir de saraydan hatt-ı hüma­yun (atama fermanı) yazılırdı. Yeni veziriazamın sarayda pa­dişahın huzurundan çıktıktan sonra vezaret alayı denen bir kortejle Paşakapısına/Bâbıâ­li’ye gelmesi, buradaki mera­simde atama hatt-ı hümayu­nunun okunması âdetti. Son Mâbeyn-i hümayun Başkâtip­lerinden Ali Fuad Bey (Türk­geldi), derlediği veziriazam atama fermanlarını bir yazma­da toplamıştır.

    Azledilen eski vezirazamı ise konağında oturmak, sür­güne gönderilmek veya idam edilmek gibi bir yazgı beklerdi. İdam ve sürgün infazı Bostan­cıbaşının göreviydi. Azledile­nin durumuna göre özel ön­lemler de alınırdı.

    Sadrazamların yaşamları başlı başına birer uzun öykü­dür. Örneğin Pargalı İbrahim Paşa, yirmili yaşlarda atandı­ğı bu görevde 15 yıl kalmış ve uykuda boğdurulmuştu. Sofu Mehmet Paşa ise 80 yaşında atanmış dokuz ay görevde kal­mış ve o da boğdurulmuştur. Sultan İbrahim’i tahttan indi­ren sonra boğdurtan ekiptendi.

    Vezirlerin imzaları Bir münşaat mecmuasında
    Divan-ı Hümayun kararı ve veziriazamın, vezirlerin kadıaskerlerin imzaları.

    İster idam edilsin, ister eceliyle
    ölsün, ister azledilsin, vezirlerin
    bütün malvarlığı devletin sayılıyor,
    müsadere ediliyordu. Bundan dolayı
    çoğu devletli, edindiği serveti,
    cami, medrese, köprü, han-hamam
    yaptırıp bunlar için vakıf kurarak
    kurtarmaya çalışmıştır. Buna “hileli
    vakıf” deniyordu ama, bir bakıma
    memlekete faydalı olmuştur.

    # – Hocam, beğenelim beğenmeyelim ama, bir yerde devletin ağır yükünü bu insanlar üstlenmiş…

    NS – Osmanlı sadrazamla­rından bize ne kaldığı önem­li. Aralarında rüşvet düşkün­leri, entrikacılar var. Kanuni Süleyman’ın damadı Veziri­azam Rüstem Paşa bunların başında anılır ve imparator­luğun en zengin veziri bilinir. Sonuçta Rüstem Paşa’dan bize kalan, serveti değil yaptırdıkla­rıdır. İstanbul’da Sinan yapısı bir külliye ve cami, Edirne’deki büyük kervansaray, Bilecik’te­ki kervansaray, imparatorlu­ğun çeşitli yerlerinde daha bir dizi eser… Mesela Sokollu Mehmed Paşa’nın da İstan­bul’da ve Balkanlar’da Drina Köprüsü’ne kadar yaptırdığı anıt eserlerin çoğu bugün de ayakta. Bunların yapılışındaki sermaye, iyi niyet, kötü niyet sorgulamaları her zaman olacaktır ama bunlar kültürel mi­rasımızın önemli parçalarıdır.

    Unutmamalı ki ister idam edilsin, ister eceliyle ölsün, ister azledilsin, vezirlerin bü­tün malvarlığı, konağı, serve­ti, çiftlikleri devletin sayılıyor ve müsadere ediliyor çocukla­rına da devlet yetimi denerek aylık bağlanıyordu. Bu uygu­lama Tanzimat’a kadar devam etmiştir ve salt sadrazam için değil, vezirler, devlet ricali için de geçerliydi. Bundan dolayı çoğu devletli, edindiği ser­veti, cami, medrese, köp­rü, han-hamam yaptırıp bunlar için vakıf kurarak kurtarmaya çalışmış, bu sayede Osmanlı kentle­ri bir bakıma imar görmüştür.

    Tanzimat’ın mimarı, paraların babası Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşid Paşa (1800-1858), şahsi servetinedeniyle adeta bir banker gibi çalışmıştı 58 yaşında ani bir krizle ölüverince, haberi ilk duyanlardan meşhur banker Zarifi’nin “eyvah, ne olacak alacaklarım” diye dövündüğü durmuştu.

    # – Peki bu bir ser­vet kaçırma değil mi?

    NS – Evet, buna “hi­leli vakıf” deniyor­du ama, memleket için faydalı olmuştur. Müsadere edilip ha­zineye aktarmak yerine, hazine­den beş kuruş harcanmayan ülkede imar çalışmaları bu yoldan mümkün olmuştur. Arşivlerde bu konu­da belge çoktur. Taşradaki ve­zirler için de aynı durum söz konusuydu. Taşrada ölen bir paşanın malvarlığına el koy­mak için Turnacıbaşı (müba­şir) çıkartılıp sayım yaptırılır, ölenin neyi var neyi yok paraya dönüştürülerek hazineye gö­türülürdü. Ölenin yetişkin ço­cuklarından biri, gelen müba­şirle pazarlığa girişerek İstan­bul’daki devletlilere rüşvetler önerir, kabul edilirse babasının vezirliğini ve görevini üstlenir­di. Örnekleri çoktur. Bu yoldan rütbe ve görev alanlar, verdik­leri rüşvet parasını kazanmak için zulüm ve soyguna girişir­lerdi. Bunun bir örneğini, yıllar önce Anadolu Derebeyi Ocak­larından Köse Paşa Hanedanı, adlı, arşiv belgelerine ve sözlü tarih derlemelerine dayalı ki­tapta anlatmıştım. Bu kitap­ta, babası Vezir Köse Mustafa Paşa’nın 1802’de ölümü üzeri­ne oğlu Veli Bey’in babasının vezirliğini ve malvarlığını elde etmek için, mübaşir aracılığıy­la Sadrazam Yusuf Ziya Paşa ile yaptığı pazarlığın safahatı yazılıdır.

    Sonuçta “kazanan mem­leket” olmuş diyebilmek için olayların doğru incelenme­si gerekir. Bugün “ecdadımız yapmış” diye övündüğümüz kimi eserlerin bu tür pazarlık­ların sonucu olduğunu unut­mamalıyız. Ecdadımızın çok iyiliksever, vatansever/hayır­sever olduklarını söylüyoruz ama, geçmişte işlerin nasıl becerildiğini, servet kaçırma, rütbe elde etme pratiklerini bilmeden!..

    Avlonyalı Ferid Paşa Son dönem sadrazamları, donanımlı ve deneyimli olmalarına karşın, 33 yıl boyunca II. Abdülhamid’in buyruklarına tâbi Babıali katibi kıyafetinde; II. Meşrutiyet’in art arda değişenleri ise Kanun-i Esasi’ye tâbi idiler. II. Abdülhamid’in son sadrazamlarından Avlonyalı Ferid Paşa

    # – Demin Rüstem Paşa demiştiniz hocam. Bu tür akçeli işleri olan başka vezirler var mı?

    NS – Rüstem Paşa’nın 16. yüz­yıl ortasında çevirdikleriyle, çok övdüğümüz Mustafa Reşid Paşa’nın 19. yüzyıl ortasında servet edinimi için başvurdu­ğu yöntem arasındaki benzer­lik veya koşutluğun ayırdında olmayabiliyoruz. İkisi de kendi zamanlarına göre birer yol bul­muş. Rüstem Paşa’nın çevir­diklerini yazan tarihçiler var. Mustafa Reşid Paşa’ya gelin­ce… Baltalimanı’ndaki sahil­hanesi bugün ayakta. 1850’ler­de kişisel servetiyle yaptırmış. Sonra ne yapmış? Oğlu Galip Paşa’nın Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’a namzet (damat adayı) olmasını sağla­mış. Padişah kızı almak kolay değil, şahane düğün yapmak için çok para gerekiyor. Padi­şaha sızlanarak sahilhanesini Hazine-i Hassa’ya 250 bin al­tın liraya satmış! Devamı daha ilginç: Fatma Sultan’la Galip Paşa evlenirken padişah aynı sahilhaneyi kızıyla damadı­na hediye etmiş. Yani sahilhâ­ne eski sahibine iade edilmiş. Olay, Sultan Abdülmecid’in deyimiyle sirkat-i müevvil” (örtülü hırsızlık) örneği, yani kılıfına uydurularak hazine­den para yürütmek. Bu da bir Tanzimat icraatıdır! Büyük Mustafa Reşid Paşamızın ölü­münde düzenlenen tereke def­teri de ilginçtir. O kadar borcu ve alacağı olan bir paşa o kritik dönemde devlet işlerine ne ka­dar eğilebilmiştir? Şaşmamak olanaksız. Böyle bir adam an­cak bankerlik edebilirdi.

    Geçmişi değerlendirirken sadece bir yönden bakıyoruz. Mustafa Reşid Paşa, Tanzi­mat’ı ilan etti, şöyle yaptı diyo­ruz da onun ailesi, iç dünya­sı, alacağı-borcu, akrabaları, ilişkileri neydi merak etmiyo­ruz. Bu paşa 58 yaşında ani bir krizle ölüverince, Banker Za­rifi ilk duyanlardan biriymiş, “eyvah ne olacak alacaklarım!” diye dövünüp durmuş.

  • İstanbullu bir Alman, Ayrılık Çeşmesi’nden duygulara tercüman

    27 yıl boyunca İstanbul’da yaşayan, çocukları burada doğan yazar, gazeteci, sanat tarihçisi, filolog ve çevirmen Friedrich Schrader (1865-1922), 1. Dünya Savaşı sonunda, sevdalısı olduğu şehri terketmek zorunda kalmıştı. Ayrılık Çeşmesi’nin 98 yıllık bilinmeyen şiiri ve o şiiri yazan Alman Schrader’in renkli ve trajik öyküsü…

    Friedrich Schrader

    İstanbul’un insanı her za­man şaşırtabilecek gizli bir tarihi vardır. Marma­ray’ın Kadıköy ayağındaki ‘Ay­rılık Çeşmesi’ adlı metro istas­yonundan her gün gelip geçen onbinlerce kişinin acaba ne kadarı, o yakınlarda Osman­lılardan kalma bu adı taşıyan eski bir çeşme olduğunu bilir? Peki o çeşme hakkında yazıl­mış bir şiir olduğunu, üstelik bu şiiri bir Almanın yazdığını bilen bir edebiyatçımız ya da tarihçimiz var mıdır?

    O çeşmede ve o şiirde İs­tanbul’dan çıkıp Doğu’ya yö­nelen askerî seferlerin, hac kervanlarının (Surre Alayı) gizli tarihi yatmaktadır… Üs­telik Alman yazar ‘Ayrılık Çeş­mesi’ adlı bu şiiri, yaklaşık 100 yıl önce çok sevdiği ve bir da­ha göremeyeceğini anladığı İs­tanbul’dan ebediyen ayrılırken yazmıştır. Şiir İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan ger­çek bir İstanbul aşığının göz­yaşlarını yansıtmaktadır. Ge­lin şimdi Türkçe’de ilk kez yayımlanan ‘Ayrılık Çeşme­si’ şiirinin ve 100 yıl önce bu duygulu dizeleri kağıda döken yazarın peşine düşelim.

    Yazarımızın adı Friedrich Schrader (1865-1922). Bir Al­man gazeteci ve sanat tarihçi­si. Almanya’da Magdeburg’da filoloji, orientalistik ve sanat tarihi eğitimi gören bu genç Almanın yolu 26 yaşında İs­tanbul’a düşüyor. Ve geliş o ge­liş. 1891-1918 yılları arasında tam 27 yıl boyunca İstanbul’da kalıyor. Bizans ve Bizans ön­cesi pagan dönemi İstanbul’u­nu da çok iyi bilen Schrader, bu ‘bin kocadan arta kalan bi­ve-yi bakir’i (Tevfik Fikret/ Sis) gençliğinin bütün ateşi ile seviyor. İki evliliği ve üç ço­cuğunun doğum yeri İstanbul oluyor. Schrader, Robert Ko­lej’de doçentlik yaptığı 1891- 95 yıllarında, aynı okulda ho­calık yapan Tevfik Fikret ile de dostluk kuruyor. Onun ma­kale ve şiirlerini Almanca’ya çeviriyor.

    Schrader 1900’den itibaren İstanbul’da hocalığın yanısıra gazetecilik yapmaya başlıyor. Çeşitli Alman gazetelerine ‘İştiraki’ takma adıyla İstan­bul’dan makaleler, izlenim­ler yazıyor. Kod adından da anlaşılacağı gibi daha çok sol ve sosyal demokrat yayınlarla çalışıyor. 1908-1917 arasında İstanbul’da Alman lobisinin Almanca-Fransızca yayınladı­ğı Osmanischer Lloyd gazete­sinin kurucularından biri ve yardımcı yönetmeni.

    Renkli yıllar

    Bebek’te o zaman koyun sır­tında denize nazır tek bina olan ‘Alman Evi’nde oturan Schrader’in ilk eşinden iki oğ­lu bu evde doğuyor. Eşi öldük­ten sonra, 1908-1918 arasında Bulgaristan göçmeni Yahudi kökenli ikinci eşi ve üç çocu­ğu ile birlikte Pera’da (İstiklal Caddesi) ünlü Doğan apartma­nında yaşıyor. İkinci eşinden bir de kızı oluyor.

    Alman gazetecinin İstan­bul’daki yılları oldukça renkli ve hareketli. Jön Türkler’i ve döneminin ilerici akımlarını destekliyor. Namık Kemal ve Şinasi’den çeviriler yapıyor. O sırada İstanbul’da bulunan ünlü Alman müzik pedagogu Paul Lange ile de yakın dost­luk kuruyor. Lange, V. Mehmet Reşat döneminde Mızıka-yı Hümâyun şefliği de yapmış bir Alman.

    Ahmed Hikmet (Müftüoğ­lu), Halid Ziya (Uşaklıgil), Ha­lide Edip gibi dönem yazarla­rının eserlerini ve bazı Türk masallarını Almanca’ya çe­viren Schrader, Türk-Alman kültürel ilişkilerini geliştirme­ye çalışıyor. 1909’da bir Erme­ni Tiyatrosu ile birlikte İstan­bul’da Schiller’in 150. doğum yıldönümünü kutlayan bir an­ma gecesi düzenliyor.

    1. Dünya Savaşı içinde, 1915’te Türkiye’deki Alman askerî çevrelerin Ermeni teh­cirini kışkırtıp desteklediğini farkeden Schrader, buna karşı tutum alınca başı belaya giri­yor. Alman yetkililerin müda­halesiyle, çalıştığı gazeteden (Osmanischer Lloyd) kovulu­yor. Bu arada İstanbul’da do­ğan iki oğlu Osmanlı donan­masında Almanca-Türkçe ter­cüman olarak çalışıyor. Büyük oğlu Wolfgang savaş sırasında bir ara Çanakkale’de de bulu­nuyor.

    Doğan Apartmanı’nda son mutlu yıllar Yıl 1912. Friedrich Schrader, ikinci karısı ve İngiliz gazeteci (muhtemelen The Times’dan Peter Graves) bir arkadaşıyla Pera’daki meşhur Doğan Apartmanı’ndaki evlerinin balkonunda.

    Bu zor dönemde onu koru­yup kollayan tek ahbabı Türk Arkeoloji Müze Müdürü Ha­lil Edhem Bey (Osman Hamdi Bey’in kardeşi). Kurduğu bir kent kültür komisyonunun ba­şına Schrader’i getiren Edhem Bey, ona İstanbul’un tarihî eserlerinin dökümünü çıkarıp fotoğraflama görevi veriyor. Schrader’in dönemin ünlü Er­meni fotoğrafçısı Agop İskender ile birlikte gerçekleştirdi­ği bu değerli çalışma, 1918’de İngilizlerin Schrader’in evini basıp bütün kütüphane ve bel­gelerine el koyması sırasında kayboluyor. 60’lı yıllarda Otto Feld isimli bir Alman gazete­ci, İstanbul’da yaptığı çalışma sırasında bu belgeleri Alman Arkeoloji Kütüphanesi’nde gördüğünü öne sürüyor. Ancak henüz bu çalışma ortaya çıka­rılmış değil.

    1. Dünya Savaşı sonunda Schrader, İngilizlerin ve sava­şın galibi İtilaf donanmasının işgal ettiği (13 Kasım) İstan­bul’dan apar topar kaçmak zo­runda kalıyor. Çünkü İngiliz­ler, yıllarca İstanbul’da Alman propagandasının en önemli gazetesinin başında olan böyle bir isim için tutuklama kararı çıkarıyorlar.

    Schrader, İstanbul’dan zar zor bulduğu bir gemi ile Uk­rayna üzerinden, maceralı bir yolculuk ile Almanya’ya kaçı­yor. Asıl vatanı olarak gördü­ğü İstanbul’u, bu arada eşiyle küçük kızını terketmenin acı­sına ve savaş sonrası Alman­ya’nın sıkıntılı ortamına fazla dayanamıyor. Dört sene sonra 1922’de, 57 yaşında kalp kri­zinden yaşama veda ediyor. Adı sanı ve kitapları gerek Al­manya’da gerek Türkiye’de unutuluyor.

    Acılar ve ayrılık

    Schrader’in 1917’de Alman­ya’da yayınlanan İstanbul (Konstantinopel) adlı bir kita­bı var. Gazetede yayınladığı İs­tanbul üzerine deneme ve ma­kalelerini bu kitapta toplamış (Bir raslantı sonucu yaklaşık 100 yıl sonra ‘keşfettiğim’ ta­rihin karanlık yüzünde kalmış bu kitabı Türkçe’ye çevirdim ve kitap geçen sene Remzi Ki­tabevi tarafından yayınlandı).

    Sanat tarihi hocası ve ede­biyat tutkunu olan Schrader, Abdülhak Hamit’in ‘Merkad-ı Fatih’i Ziyaret’ şiiri ile, Namık Kemal’in ‘Vaveyla’sından ba­zı pasajları ve Tevfik Fikret’in ‘Siyah Bacı’ya dair şiirinden bazı bölümleri Almanca’ya çe­virerek bu eserinde yer ver­miş. Yani Osmanlı şiir dilini ve şairlerini iyi bilen bir Al­man yazar Schrader. Eserinde ayrıca kendi kaleme aldığı bir ‘İstanbul masalı’ da var. İstan­bul’un semtleri, evliyaları, in­san portreleri ve kent efsane­lerine yer verdiği bölümler ise 100 yıllık gizli bir hazine gibi.

    İstanbul üzerine müstesna bir kitap Friedrich Schrader’in 1917’de yazdığı ve içinde deneme ve makalelerini topladığı
    İstanbul adlı kitabı, Kerem Çalışkan’ın çevirisiyle RemziKitabevi tarafından 2015’te ilk kez Türkçede yayımlandı.

    Alman yazarın edebiyat ve şiire merakını biliyordum, an­cak Schrader’in ‘Ayrılık Çeş­mesi’ adlı Türkçe’de benzeri olmayan bu şiirini ‘İstanbul’ kitabı yayınlandıktan sonra farkettim. Bu şiir yazarın “İs­tanbul’dan Ukrayna’ya Kaçış” adlı ikinci kitabının başlangıç sayfalarında yeralıyor.

    Schrader, İstanbul’dan Tigris (Dicle) adlı gemiyle kaçmadan önce, Haydarpaşa Garı civarına ve çeşmeye git­miş, bölgeden geçmiş olmalı. ‘Ayrılık Çeşmesi’ şiirinin al­tındaki tarih 5 Aralık 1918.

    Schrader’in Yahudi asıllı Bulgaristan doğumlu İngiltere vatandaşı karısı ve bir çocuğu İstanbul’da kalıyor. Bir-iki se­ne içinde kadın ölüyor ve ço­cuk da Yahudi kreşinde kalıp sonra Almanya’ya dönüyor… Muhtemelen 2. Dünya Sava­şı’nda o da ölüyor.

    Schrader’in torunu

    Schrader’in şiirindeki olağa­nüstü başarısı, Osmanlı dö­neminde o çeşmeden ayrılan insanların duygu dünyasını, kendi ayrılışı ile bütünleştirip, İstanbul’a daha şimdiden için­de doğan özlemi derin bir duy­gusallıkla vermesi. İstanbul’un denizine, çınarlarına, kahve­lerine olan sevgisi, tutkusu sa­tırlara sinmiş.

    Friedrich Schrader’in Os­manlı donanmasında görev yapan (tercüman) denizci bü­yük oğlu Wolfgang’ın toru­nu Jochen Schrader, İstanbul kitabı yayınlandıktan sonra Türkiye’ye gelip beni buldu. Birlikte aile yadigarı eski Be­bek fotoğrafından, dedesinin doğduğu yamaçtaki eski evin izlerini aradık…

    Wolfgang daha sonra Al­manya’da bahçıvanlık yapmış. Doğu Almanya yıllarından sonra Batı’ya oğlunun yanına geçmiş. 60’lı yıllarda oğlu ile birlikte bir Karadeniz gezisi yapmış. Gençliğinde Osman­lı donanmasında o bölgelerde Yavuz zırhlısına kömür taşı­yan bir teknede çalışmış.

    Wolfgang Schrader, İstan­bul ve Türkiye gezisi notlarını, Almanya’da o tarihlerde çıkan bir Türk-Alman dostluk dergi­sinde yayınlamış. Notlarında İstanbul hakkında, “O yıllarda içinde yaşadığımız bu şehrin dünyanın en güzel kentlerin­den biri olduğunu yeterince anlamamıştık” diyor.

    Robert Kolej’de hocalık yaptı Sanat tarihi ve filoloji uzmanı Friedrich Schrader, 1891-95 arasında Robert Kolej’de dersler vermişti. Yöneticilerin ve hocaların toplu fotoğrafı 1892’de çekilmiş.

    Wolfgang’ın 60’lı yıllarda Almanya’ya giden Türk işçile­rine rehberlik ve tercümanlık­la görevlendirilmesi ise apayrı bir öykü. Gurbetçi Türk işçi­leri Türkçeyi kusursuz konu­şan bu İstanbullu beyefendiyi (Wolfgang kendisine ‘Bebek­li çocuk!’ diyormuş) büyük bir sempati ile kucaklamışlar.

    Dördüncü kuşak torun Jo­chen Schrader, halen Alman­ya’da düzenlenen çeşitli kültür ve edebiyat gecelerinde büyük dedesinin eser ve anılarını dil­lendiriyor, canlı tutuyor.

    İstanbul Büyükşehir Be­lediyesi Kadıköy’deki ‘Ayrılık Çeşmesi’ civarında veya metro istasyonunda Friedrich Schra­der’in ‘Ayrılık Çeşmesi’ şiirine ve öyküsüne Almanca/Türkçe bir pano ile yer verse ne kadar hoş olur!

    Ayrılık Çeşmesi

    “Bugün yağmurlu bir gün. Umutsuzluk beni ele geçirmeye çalışırken, onu dizginlemek için, Anadolu sonbaharının hüzünlü havasına dair anıları içimde estiren şu dizeleri kağıda döküyorum”

    Orada Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nin başında

    Uzun, gri, taşlarla döşeli yolun hemen yanında

    Durur bir çeşme

    Güneşler içinde…

    ★ ★ ★

    Gerçi tatlıdır suyu, ama

    Çöker ondan içenlerin üstüne

    Dünyanın tüm acısı…

    ★ ★ ★

    Veda Çeşmesi, Ayrılık Çeşmesi’dir adı,

    Ve gözyaşlarından çimenler sarmıştır gri taşı

    Ve yaşlı ağaçlarda

    Eser sanki kabusun yeli,

    Ve duyulur sonbahar fırtınalarında eskisi gibi, yitip giden vedanın sesi:

    ‘Allah korusun seni!’

    Bak! Şu yolda gururla ilerleyen kervana

    Davullar gümbürder, salınır at kuyrukları ve sancaklar üstünde

    Ama giden adamların içinde, terkederken

    İstanbul’un canlı, rengarenk, aşina sokaklarını,

    İstanbul’un pazarlarını, direkli hanlarını,

    Çınarlarından kuru yaprakların sessizce döküldüğü,

    O kahvelerini, yaşamın tatlı bir düşe dönüştüğü,

    Mavi deniz ufuklarını, beyaz köpüklü gururlu dalgalarıyla

    Yüksek tepelerini, zirvelerinde rüzgarların gezindiği,

    Hani bir zamanlar yüce ruhların eviydi-

    Çarpar kalpleri o adamların şimdi, zırhın, kaftanın, cübbenin altında

    Çılgınca bir acıyla, çünkü yitip gider artık neleri varsa.

    Bilinmedik yabancı ellere düşer yolu,

    Sayısız tehlike gözler yolunu,

    Beyaz atının üstünde yalnızca Hızır’dır koruyan onu…

    Tanrıya seslenirken yolun başından

    ‘Allah’a Emanet olun’ yükselir her ağızdan

    Bu koyu, elemli veda anından-

    ★ ★ ★

    Eşlik ederler çeşmeye kadar,

    Babalar, evlatlar, oğullar, analar, kızlar, kadın erkek

    Eğilir onlar eyerden bir kez daha

    Çeşmeden bir yudum daha almaya-

    Yaşlı genç yanaklardan dökülür gözyaşı seli-

    Ve bir kere daha çarpıp yanarlar onlarca değerli bir kalbin ateşinde.

    Sonra kervan gururla düzülür yola-

    Davullar gümbürder, salınır at kuyrukları ve sancaklar üstünde…

    Güneşler içinde,

    Orada durur çeşme

    (Friedrich Schrader-5 Aralık 1918/Kadıköy-Ayrılık Çeşmesi-Dicle gemisi güvertesi. F. Schrader’in “İstanbul’dan Ukrayna’ya Kaçış” kitabından-Tübingen 1919)

  • Hasretin başlangıç noktası

    Bugün Ayrılık Çeşmesi dendiğinde, İstanbul Anadolu yakasında bir metro durağı anlaşılıyor. Oysa geçitlerin, yolların arasına sıkışmış, kaderine terkedilmiş bu 400 yıllık tarihî çeşme, bir zamanlar Hac yolculuğunun, askerî seferlerin, Doğu’ya giden kervanların çıkış noktasındaydı.

    Bugün Ayrılık Çeşmesi de­nince ilk akla gelen Mar­maray ve metro durağı olur. Oysa Ayrılık Çeşmesi, Os­manlı devrinde yüzyıllar boyun­ca sefere giden orduların, hacca giden Surre Alaylarının topla­nıp yolculuğa başladıkları yer olmuştur. “Gidip de dönmemek, dönüp de bulamamak” deyimi­nin hayatın bir gerçeği olduğu zamanlarda, aylar belki yıllar sü­ren yolculuklarda uğurlama me­rasimlerinin yapıldığı Haydar­paşa Çayırı’ndaki bu törenlere Ayrılık Çeşmesi tanıklık etmişti.

    Kadıköy Çeşmeleri, Kadıköy Belediyesi Yayınları

    Söğütlü Çeşme ve Ahmed Ağa Çeşmesi adıyla da bilinen Ayrılık Çeşmesi, Haydarpa­şa’dan İbrahim Ağa’ya giden yol­da, eski demiryolu köprüsü al­tından geçildikten sonra karşını­za çıkan bir meydan çeşmesiydi. İstanbul’un ve Osmanlı gelene­ğinin kadim ve zengin hatırala­rıyla dolu bir tarihi eser…

    Çeşmeyi ilk yaptıran Kapıa­ğası Gazanfer Ağa’dır. 1603’te vefat eden Gazanfer Ağa’nın bu çeşmeyi inşa tarihi 1590-1600 yılları arasında olmalıdır. Zaman içinde harap olan çeşme 1741’de yine sarayın önde gelen görevli­lerinden, I. Mahmud’un Kapıa­ğası Ahmed Ağa tarafından ta­mir edilmiş ve çeşmenin kemeri altında günümüze ulaşan kita­besi bu tamirde konmuştur. Ki­tabenin son satırı olan “Pâk ih­ya eyledi Ahmed Ağa” ile ebced hesabı ile çeşmenin tamir tarihi düşürülmüştür (Hicri 1154).

    Tarihî bir mekan

    Bu kitabenin hemen altında daha yeni görünen diğer bir mermer kitabe ise çeşmenin ikinci defa tamir edildiğine işaret etmektedir. İkinci ki­tabede sade bir dil ve yazıyla sadece: “Dürriye Sultan’ın ru­hiyçün elfatiha 1340” (1922) yazmaktadır.

    Dürriye Sultan, Sultan V. Mehmed Reşad’ın büyük oğlu Mehmed Ziyaeddin Efendi’nin kızıdır. Mehmed Ziyaeddin Efendi, babası Sultan Reşad’ın yaptırdığı Haydarpaşa Çayırı’nın üst tarafındaki köşkte ikamet ediyordu. Bu köşk, çeşme yakı­nında bugün içinde bir AVM’nin ve apartmanların bulunduğu son derece geniş bir arazideydi. Dürriye Sultan daha 18 yaşında iken vefat edince, babası şehza­de Mehmed Ziyaeddin Efendi kızının hatırasını yaşatmak için köşkün yakınında bulunan ha­rap durumdaki çeşmeyi tamir ettirerek bu kitabeyi çeşmeye koydurmuştu.

    Ayrılık Çeşmesi’nin bir kö­şesinde bulunduğu Haydarpaşa Çayırı, Surre Alaylarının ve se­fere çıkan orduların, kervanların uğurlandığı, ayrılıkların başladı­ğı mekandı. Osmanlı dinî gelene­ğinin önemli merasimlerinden birini oluşturan Surre Alayları, her yıl Hac zamanından birkaç ay önce Recep ayının 12. günü Topkapı Sarayı’ndan (sonradan Dolmabahçe Sarayı’ndan) şaşa­alı törenlerle yola çıkardı. Bizzat hacca gidemeyen padişahlar her sene tertip ettikleri muhteşem alaylarla, Mekke ve Medine aha­lisinin en ileri gelenlerinden en yoksuluna varıncaya kadar dağı­tılmak üzere para ve çok çeşitli hediyeler gönderirlerdi. Surre Alayı saraydan çıktıktan sonra Üsküdar’a geçip oradan Haydar­paşa Çayırı’na gelip konaklardı. Burada Surre Alayı’na katılacak hacı adaylarıyla buluşulur, hac­ca gidenlerin eşi dostu akrabası bu çeşmenin etrafında toplanır, Medine ve Mekke’ye kadar uzun bir yolculuk başlardı.

    Haydarpaşa Çayırı aynı zamanda ordunun Doğu’ya ya­pacağı seferlerde de toplanma ve uğurlanma yeriydi. İlk ola­rak IV. Murad 1638’de Bağdat seferine çıkarken ordusunu burada toplayarak devlet erkâ­nı ve İstanbul halkı tarafın­dan uğurlanmış ve bu tarihten itibaren de buradan başla­yan yola “Bağdat Yolu/Cad­desi” adı verilmiştir. Günü­müzdeki Bağdat Caddesi’nin Ayrılık Çeşmesi’nden başla­dığı 1930’lu yıllarda hazırla­nan Pervititch haritasında da gösterilir.

    Sefere çıkan ordunun yanı­sıra, Anadolu’daki vilayetlere tayin edilen paşaların kalabalık maiyetleriyle buradan görkemli alaylar tertip ederek yola çıkma­ları da kadim geleneklerdendi. 1813’te Sivas Valiliğine tayin edi­len Baba İbrahim Paşa’nın muh­teşem alay törenini görmek için devrin padişahı II. Mahmud teb­dil-i kıyafetle Ayrılık Çeşmesi’n­de merasimi bizzat izlemişti.

    Dünden bugüne suyu kesilen tarih Ayrılık Çeşmesi erken Cumhuriyet dönemine kadar kullanılan, suyu akan bir mahalle çeşmesiydi (üstte). 1930 tarihli Pervititch haritasında “37” numarayla işaretlenmişti (solda üstte). Bugün ise sadece bir metro istasyonunun adı olarak biliniyor (altta).

    İstanbul Çeşmeleri kitabın­da çeşmeyi tanıtan İbrahim Hilmi Tanışık, 1940’lı yıllar­da çeşmenin bazı parçaları­nın düşmüş, tamire muhtaç olduğunu yazmaktadır. Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklo­pedisi’nde (1960) çeşmeyi an­latırken; “Susuz, harap olmaya, yıkılmaya mahkum bırakılmış bir halde, lülesi kopmuş, tek­nesi yanındaki yalakları taş ve toprakla dolmuş” diye yazmış, çeşmenin hemen arka tarafın­da bulunan tarihî namazgâhın da yokolmak üzere olduğunu eklemiştir.

    Tarihî çeşmenin kaderi ma­alesef günümüzde de değişme­miş, hatta daha kötülemiştir. Bakımsızlık, ilgisizlik yüzünden çeşme neredeyse toprak altında kaldığı gibi, arka tarafında bu­lunan namazgâh da gecekondu­ların istilasına uğramış, üzerine bir ev kondurulmuştu. Marma­ray çalışmaları sırasında şan­tiye alanı içinde kalan çeşme, 2010’da Kadıköy Belediyesi ta­rafından bir proje kapsamında ele alınarak onarıldığı gibi, ar­kadaki namazgâhın bulunduğu yerde arkeolojik kazı yapılarak namazgâhın taş duvar kalıntı­ları ve çeşmenin toprak altında kalan üç yalağı ortaya çıkarıldı.

    Kadıköy Belediyesi’nin bu takdire değer çalışmasıyla orta­ya çıkarılan çeşme ve namaz­gâh, her nedense aradan geçen 5-6 yıl içinde yine ihmal edil­miş. Bugün Marmaray’la bera­ber yapılan demiryolu hattı ile alttan ve üstten geçen yollar, köprüler arasında kıskaca alın­mış daracık bir alanda, etrafını çeviren bir tel örgü ile sanki ce­zalandırılmış, acınacak bir hal­dedir. Bir zamanlar çeşmenin yukarısında bulunan Halit Ağa Caddesi’ne adı verilmiş olan, III. Selim’in Darüssaade Ağası Halid Ağa’nın Çamlıca’dan ge­tirttiği suyla yolcuları serinle­ten çeşmede sudan eser olmadı­ğı gibi, lülesi ve kurnası da yok olmuştur. Çeşmeyi tanıtıcı bir yazı bulunmadığı gibi, üzerin­de adının olduğu bir küçük lev­ha dahi yoktur. Son derece kötü ve yazıyı bozacak şekilde, yazıyı bozacak şekilde boyanmış 1741 ve 1922 tarihli eski yazı iki kita­be ise önünden gelip geçenlere hiçbir şey söyleyememektedir.

    Son namaz

    Hacca gidecek hacı adayları, sefere çıkacak askerler, Do­ğu’ya hareket eden kervan yol­cularının İstanbul’daki son namazlarını kıldıkları namaz­gâhın kalıntıları da, aradan geçen birkaç yıl içinde kade­rine terkedilmiş, inşaat ve be­ton kalıntıları, yabani otlar ve kendiliğinden çıkan fidanların istilasına uğrayarak görünmez hale gelmiştir.

    Namazgâh, günümüzde Mar­maray tren hattı ile dar bir alana sıkıştırılmış vaziyettedir. İlginç­tir, Ayrılık Çeşmesi Namazgâhı benzer bir saldırıya 110 yıl önce de maruz kalmıştı. Osmanlı Ar­şivi’ndeki belgelere göre Bağdat demiryolu inşaatı sırasında na­mazgâhın bir bölümüne tecavüz eden Anadolu Demiryolu Şirketi mühendislerinden Alman Miha­il Kris’e, Evkaf Nezareti tarafın­dan 1905’te açılan dava 1908’de sonuçlanmış ve namazgâha mü­dahale edilmesinin engellenme­si yönünde karar çıkmıştı.

    400 yıllık tarihin tanığı Ay­rılık Çeşmesi’nin günümüzde yalnızca bir durak ismi olarak bilinmesi, çeşmenin raylar, köp­rüler, otoyollar arasında sıkıştı­rılıp kaderine teslim edilmesi, maalesef tarihe ve tarihî eserlere duyarsızlığın en canlı örnekle­rinden biridir. Dinî ve askerî or­ganizasyonların başlangıç nok­tası olarak köklü bir geleneğin en önemli menzil noktası olan çeşmeyle namazgâhın aslına uy­gun şekilde ihya edilmesi, üzeri­mizdeki bir vefa borcudur. Adını Ayrılık Çeşmesi’nden alan 300 yıllık mezarlık ve 100 yıllık tarihî sokak da, çeşme ve namazgâh­la bir bütün halinde ele alınarak düzenlenmelidir.

    Sürekli büyüyen İstanbul’un en başta gelen sorunlarından bi­ri olan toplu taşıma ve ulaşıma çözüm üretmek ve projelerin ha­yata geçirilmesi ne kadar gerekli ise, bu çalışmaların şehrin do­kusuna ve tarihî mirasına zarar vermeden yapılmasını beklemek de o derece meşru bir taleptir. Yitirilen eserler bir daha yerine konamıyor, yok olan her tarihî eserle şehrimiz daha da kimlik­siz bir hale geliyor. Ayrılık Çeş­mesi’nden ayrılan anıları, tekrar günümüze akıtalım.

    Kitabelerin anlatır, ruhlar yaşatılır… 16. yüzyıl sonlarında yapılan çeşmenin üzerinde, 1741’de yapılan tamirat sırasında konulan
    kitabede “Pâk ihya eyledi Ahmed Ağa” yazılmış ve ebced hesabı ile çeşmenin tamir tarihi düşürülmüş (Hicri 1154). Hemen altındaki daha yeni görünen diğer bir mermer kitabe ise ikinci tamir sırasında konulmuş: “Dürriye Sultan’ın ruhiyçün elfatiha 1340″ (1922).

    AYRILIK ÇEŞMESİ SOKAĞI

    Kadıköy’ün ‘Paris Mahallesi’ydi

    Acıbadem Caddesi’ne kadar uzayan sokak, adını Ayrılık Çeşmesi’nden alıyor. Çeşmenin arka tarafından başlayarak doğuya doğru sokağın bir tarafında Ayrılık Çeşmesi mezarlığı duvarı, diğer yanın­da ise demiryolu hattı var. Sokakta, bu dar şerit boyunca uzanan ikişer katlı ahşap evler bulunuyor.

    Haydarpaşa Garı’nda çalışanlar için yapılan bu evler, 1919-1922 yılları arasında İstanbul’un İtilaf Devletleri ta­rafından işgal edildiği yıllarda farklı amaçla kullanılmıştı. Böl­geye yerleşen İngiliz-Fransız askerleri yüzünden Galata’daki umumhanelerden buraya taşı­nan hayat kadınları yüzünden kötü bir şöhretle anılmıştı. Hayat kadınlarının burayı mesken tutmasından dolayı, sokak Kadıköylüler tarafından bir müddet “Paris Mahallesi” diye anılmıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında sokaktaki bu evler boşaltılarak “Paris Mahallesi” sakinleri Galata, Beyoğlu’ndaki genelevlere nakledildi. 100 yıldan fazla bir geçmişi olan sokaktaki evlerden çeşme tarafı ucundakilerin bir kısmı Marmaray çalışmaları sırasında yıkılmıştır.

    AYRILIK ÇEŞMESİ MEZARLIĞI

    Mezarlıklar öldü apartmanlar doğdu

    Adını çeşmeden alan tarihî mezarlık, çeşmeden başla­yarak Acıbadem Caddesine kadar 500 metre uzunluğunda 20-25 metre enindedir. Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı, Üsküdar’dan başlayarak Kızıltoprak’a kadar uzanan büyük Karacaahmet Mezarlığı’nın günümüze ulaşabilen son ucudur. Mezarlığın şimdiki Taşköprü Caddesi’nin (eski Bağdat Cadde­si) öte tarafında bulunan kısmı zamanla gecekondular tarafın­dan işgal edilmişti; günümüzde ise üzerinde apartmanlardan oluşan büyük bir mahalle bulun­maktadır.

    1700’lü yıllardan itibaren oluşmaya başlayan mezarlıkta özellikle saray görevlilerinin mezarları bulunmaktadır. Mezartaşlarının bir kısmı kırık, bazıları toprağa gömülü veya bitki örtüsü altında kaybolmuş durumdadır.

  • Elmadağ’da tören kıtası

    Bir zamanlar Taksim-Şişli arasında bugünkü gibi metrekareye on kişi düşmezdi. Yeşil alan ve mezarlıkların kapladığı bölgede 1830’lar­dan itibaren çeşitli binalar inşa edilmeye başlandı. 1856’da Fransız ra­hibeler tarafından kurulan Notre Dame de Sion Kız Lisesi de bunlardan biriydi. 1. Dünya Savaşı sonrası Mütareke döneminde çekilen fotoğraf, muhtemelen 8 Şubat 1919’da Fransız işgal kuvvetleri komutanı Fran­chet D’Esperey’nin İstanbul’a gelişi münasebetiyle hazırlanan tören kıtasını gösteriyor.