Etiket: sayı:25

  • Tek başlı yönetim ve koyunlar

    Kan kardeşi olan Temucin ve Camuka, göç yolunda giderken aralarında fikir ayrılığı doğar. Dağda dururlarsa atlar dağılacak, düzlükte kalırlarsa koyunlar birarada duracaktır. Temücin de, Camuka’nın öne sürdüğü ikili düzeni değil, tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belirtecektir.

    Bugün Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator’un doğusundan akıp giden Tuula nehri boyla­rında önünde at üstünde dev bir Çinggis Han heykeli olan bir müze bulunmaktadır. 40 metre yük­sekliğindeki heykelin içinden merdivenleri tırma­narak yukarı çıktığınızda, kuzeydoğuda sakin sessiz akıp giden Tuula görülür. Nehri görünce insanın ak­lına Çinggis Han’ın daha Temücin adını taşıyan bir çocukken, buz tutmuş Onon nehri üstünde aşık oynadığı gün­ler gelir.

    Temücin dokuz yaşında iken babası onu güvey hizmeti için Kongrat kabilesinden Dei Seçen’in yanına bırakır. Baba Yesügei oradan ayrılırken “köpeklerden korkar, aman dikkat edin” diye tembihte bulunur. Kısa süre sonra da Yesügei Ba­hadır zehirlenerek ölür. Temücin onbir yaşında iken, Kera­it lideri Ong Han’ın himayesindedir. O sıralarda Ong Han’ın himayesinde başka bir genç daha vardır; onun adı bizim çizgi romanlardan da tanıdığımız Camuka’dır. İki genç birbirlerine aşık kemikleri hediye ederek başlayan dostlukla kan kardeşi olurlar. O dönem Moğolcasında kan kardeşliğine “anda” den­mektedir.

    Bu olaylardan birkaç sene sonra ileride Temücin’in eşi olarak göreceğimiz Börte başka bir kabile tarafından kaçırı­lınca, Ong Han’ın da himmetiyle iki arkadaş biraraya gelirler. Ong Han, Camuka ve Temücin üç koldan kaçıranlara hücum edip Börte’yi kurtaracaklardır. Bu vesile ile kardeşliklerini ta­zelemek isterler ve geleneğe göre “kan kardeşi olan kimselerin hayatı ve canı bir olur. Onlar birbirini terketmezler, birbirinin hayatını korurlar” diyerek büyük bir kayalığın bulunduğu yer­de bir ağacın altında yeniden “anda” olurlar ve bunu kutlamak için de bir ziyafet tertip ederler. Böylece bu eski iki arkadaş birbuçuk yılı birlikte geçirir.

    İlkbahar gelince, yeni bir yere göç etmeğe karar verirler Temücin ve Camuka üstlerinde çadır olan arabalarla gider­ken, Camuka ileride tarihçileri çok düşündürecek aşağıdaki şu sözleri söyler: “Dostum, Dostum Temücin!

    Dağın yamacına konalım

    At çobanlarımız

    Çadırlara girsinler

    Dere boyuna konalım

    Koyun çobanlarımız ve kuzu çobanlarımız

    Karınlarını doyursunlar”

    Bu sözlerden bir şey anlamayan Temücin durak­lar ve geride kalan katarın yanına gelmesini bekler. Kendi ailesinin arabaları gelince de annesine Camu­ka’nın sözlerini tekrarlar ve “anam senden bunun an­lamını sormaya geldim” der. Daha annesi cevap ver­meden Börte araya girer ve “İşte dostumuz Camuka böyle sebatsız biridir. Şimdi bizim aramızda onun canı sıkılı­yor. Dostumuz söylediği sözlerle bizi kastetmiştir. Biz durma­yalım, bilâkis büsbütün ayrılarak bütün gece yolumuza devam edelim, en iyisi budur” der ve Börte’nin fikrine uyularak yola devam edilir. Böylece Temücin ve Camuka yol ayırımına gel­miş olurlar.

    Bu pasaj birçok tarihçi tarafından farklı şekilde değerlen­dirilmiştir. Camuka ile Temücin arasındaki yakınlığı kıskanan Börte’den tutun da, bu pasajın çok açık olduğunu ve burada hiç de şaşıracak bir şey olmadığını, Temücin’in Camuka’ya de­ğil de Börte’nin laflarına şaşırdığının söylenmesine kadar.

    Evvelce ben bu pasajı, “sosyo-politik yapılanma ve idare­nin tek başlı mı çok başlı olması konusunda doğan fikir ayrı­lığından kaynaklandığı” şeklinde açıklamıştım. Bu açıklama atların ve koyunların sulanma ihtiyacına dayanıyordu ve ne de olsa teorik bir yaklaşımdı. Ancak geçenlerde genç bir Kazak tarihçisi bu pasajı “hayvanların tabiatı” açısından açıklama yoluna gitti.

    Onun ifadesine göre eğer Camuka’nın dediği gibi atlar da­ğa çıkarılırsa, burada toplaşmak yerine ayrı ayrı yerlerde bulu­nurlar, onun için de çok başlı olmak isteyenleri temsil edebi­lirler. Koyunlar ise nehir kenarında düzlükte sürü halinde bu­lunurlar, onları tek başlı olarak idare etmek kolaydır. Temücin de, Camuka ve taraftarlarının öne sürdüğü ikili düzeni değil de tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belir­tecektir (#tarih, Mart 2015, sayı: 10).

    Kısacası yol ayrımı kaçınılmaz olmuştur. Demek ki kay­naklarda sözü edilen siyasi olayları değerlendirmek için sade­ce dilleri ve kitaptan öğrendiğimiz tarihi bilmek yetmemekte­dir. Sözkonusu dönemin yaşamını bütüncül olarak anlamak, örneğin step hayatındaki hayvanların tabiat ve davranışlarını da bilmek gerekir.

  • Hindistanlı Mohini Pakistanlı Azadi’ye karşı

    1947’de Britanya Hindistanı’nın bölünmesiyle bağımsızlıklarını ilan eden ve 1948’de savaşan Hindistan ve Pakistan’ın arasının epey gergin olduğu dönemde Hindistan Başbakanı Türk çocuklarına Mohini adlı fili hediye edince Pakistan Başbakanı da Azadi adlı bir fil gönderir.

    Hindistan Başbakanı Nehru, kendisinden fil isteyen Japon çocuklarına 1949’da bir fil hediye etmiştir. Nehru’nun yolladığı filin Japonya’yla aralarındaki dost­luğa nasıl hizmet ettiğini de anlattığı ve dünya çocuklarına hitaben yazdığı mektup, 2 Şubat 1950’de Doğan Kar­deş’te yayımlanınca dergiyi mektup yağmuruna tutan okurlar Nehru’dan Türk çocukları için de fil isterler. Bir sonraki sayıda Nehru’ya hitaben ya­zılan ve yüzden fazla çocuğun imza­ladığı bir mektup yayımlanır. Nehru, mektuba olumlu yanıt verir.

    Nehru’nun fili yollayacağını söy­lemesinin üzerinden epey zaman geçmiştir. 17 Ekim 1950 tarihli Hür­riyet gazetesinde Pakistan’ın da Türk çocuklarına bir fil hediye ede­ceği haberi vardır. Habere göre Hür­riyet muhabiri Hikmet Feridun Es, fili Pakistan Başbakanı Liyakat Ali Han’dan bizzat istemiştir. Bu neden­le fili sahiplenen gazete, kendi rollerinin kanıtı olarak filin adı­nın Azadi (Hürriyet) olmasını gösterir.

    Ancak Hindistan tarafı bir adım öne geçerek fili Pakistan’dan önce yola çıkarır. Mohini adlı dört yaşın­daki fili getiren gemiyi 26 Aralık’ta İstanbul’da bir kalabalık karşılar. İnö­nü Stadı’na götürülen Mohini için düzenlenen törende Vali ve Beledi­ye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay ile Doğan Kardeş dergisi adına Vedat Nedim Tör birer konuşma yaparlar. Buradan Taksim’e geçilir ve Taksim Anıtı’na “Hint çocuklarından Türk çocuklarına Mohini eliyle sevgiler” yazılı çelenk konulur. Ertesi gün bir­çok köşe yazarı karşılama törenini ve anıta çelenk koymayı eleştirir.

    Mohini’nin geldiğinin ertesi günü Pakistan da Azadi adlı filin yolda ol­duğunu duyurmuştur. Bütün gazetele­rin Azadi diye söz ettiği file Hürriyet gazetesi Hürriyet demekte ısrarcıdır ve Mohini’den daha üstün olduğu­nu vurgulamak için “Mohini daha 4 yaşında bir yavru. 14 yaşındaki Hürriyet’in cüssesi Mohini’nin tam yedi katı” gibi şeyler yazarlar.

    12 Ocak 1951’de gelen Aza­di için yapılan merasim daha kı­sa tutulur. Vali yerine yardımcısı katılmıştır törene. Taksim Anı­tı’na da gidilmez. Azadi’ye ertesi gün Beşiktaş-Austria ve Fenerbah­çe –Vefa maçlarından önce İnönü Stadı’nda tur attırılır. Azadi de 14 Ocak’ta Ankara’ya Mohini’nin ya­nına yollanır.

    İki fil de kısa sürede hayvanat bahçesinin yıldızı olur ama Hür­riyet gazetesinin bütün çabasına ve Pakistan’ın öne geçmek için 10 Temmuz 1951’de bir de le­opar yollamasına rağmen Mohini kesinlikle daha po­pülerdir.

    Mohini’nin adı günlük kullanıma da girmiştir. Dö­nemin meşhur serserile­rinden Berbat Süleyman, 1956’da cinayetten yargılan­dığı duruşma için geldiği ad­liyede kendisini izleyen va­tandaşlara “Mohini miyim ben ne bakıyorsunuz?” diye tepki göstermiştir örneğin.

    Seyirciyi selamlayan Azadi


    Pakistan Başbakanı’nın yolladığı fil Azadi için düzenlenen tören kısa tutulsa da, Beşiktaş-Austria ve Fenerbahçe-Vefa maçlarından önce İnönü Stadı’nda seyirciyi selamlaması sağlanmıştır.

    1950’lerin tanınmış do­landırıcılarından Kazım Çalışır’ın ve Ankaralı gaze­teci ve foto muhabiri Rıfat Atamtürk’ün (1925-1963) lakabı Mohini’dir. Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tu­haflık adlı romanında da ço­cukluğunu 1950’li yıllarda geçiren ve lakabı Mohini olan bir karakter vardır.

    Azadi’nin ölüm tarihiy­le ilgili çelişkili bilgiler var ama Mohini’nin 50 yaşında, 1996’da öldüğü biliniyor.

  • SANKT PETERBURG

    Bundan 246 yıl önce Çeşme Limanı’nda Ruslarla yapılan deniz savaşında Osmanlı kuvvetleri ağır yenilgiye uğramış, donanma yakılmış, 11.000 denizci şehit olmuştu. Rus zaferini betimleyen tablolar, bugün hâlâ Sankt Peterburg’daki yazlık sarayın “Çeşme Salonu”nda.

    6 Temmuz 1770. Ege’nin sa­kin limanı Çeşme, tarihi­nin en sıcak ve şiddetli gü­nünü yaşıyordu. 1768’de başla­yan ve çoğunlukla Kırım, Eflak ve Boğdan’daki muharebelerle gerçekleşen Osmanlı – Rus sa­vaşı, stratejik bir kararla Ruslar tarafından Akdeniz’e taşınmış­tı. 1769 Kasım’ında Kont Orlov komutasında Baltık Denizi’n­den ayrılan 21 parçalık Rus do­nanması, Atlantik Okyanusu ve Cebelitarık rotası ile Akdeniz’e inmiş ve 1770 Nisan’ında Mora Yarımadası’nda bir Yunan isyanı çıkarılmasına yardım etmişti.

    Gün içindeki çatışma, bi­ri Rus, biri Osmanlı iki kalyo­nun yanarak batması ile sona erdi. Çeşme limanına çekilen Osmanlı gemileri manevra ya­pamayacak şekilde birbirlerine yakın demirlediler. Bu durumu gören Osmanlı amirali Cezayirli Hasan Bey (sonradan Gazi Ha­san Paşa), Kaptan-ı derya Hüsa­mettin Paşa’yı uyarsa da duru­mu düzeltmeye ikna edemedi.

    Felaket geceyarısı geldi: Ruslar, kendilerine danışman­lık yapan İngiliz amirallerin komutasında, Çeşme limanına sıkıştırılmış Osmanlı gemileri­ne ateş gemileri ile saldırdılar. Yanyana duran Osmanlı savaş gemileri birbiri ardına yana­rak batmaya başladı. Sabah ol­duğunda, Osmanlı donanma­sının belkemiğini oluşturan 15 kalyon, 4 fırkateyn, 40 parça ufak gemi yanmış ve batmış, Rodos adlı kalyon ve 6 kadır­ga Rusların eline geçmişti. Os­manlıların insan kayıpları da 11.000 kişiyi buluyordu. Ruslar 1774’de savaşın bitimine kadar Çeşme limanı, Midilli ve Lim­ni adalarına defalarca saldırıp topa tuttular. Denizdeki ve ka­radaki Rus başarıları, 1774 Kü­çük Kaynarca Antlaşması ile sonuçlandı: Rusya Kırım’ı önce işgal, 1783’de de ilhak etti!

    Rusya’yı modernleştiren ve bir imparatorluk haline getiren Çar Büyük Petro, 1714’de St. Peterburg’un batısına bir yaz­lık saray yaptırmaya karar ver­mişti. Olağanüstü güzel bahçe­ler içinde yer alan ve Peterhof adı verilen bu saray kompleksi, bugünkü halini 1755’ de Çari­çe I. Elizabeth zamanında aldı. 2. Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından büyük oranda tahrip edilen saray, savaştan sonra restore edildi.

    Savaştan hemen sonra Alman ressam Jacop Philipp Hackert’e yaptırılan 12 büyük resmin bulunduğu salon (üstte) ve tablolardan bir detay (en üstte).

    Donanması Osmanlıla­ra karşı büyük zafer kazana­rak Rusya’nın Karadeniz’e açılmasını sağlayan Çariçe II. (Büyük) Katerina, bu sarayın bir salonunu Çeşme Savaşı’na adadı. İtalya’da yaşayan Alman ressam Jacop Philipp Hackert, 1771 ve 1773 yılları arasında savaşı canlandıran 12 büyük resim yaptı ve bu resimler Pe­terhof Sarayı’nın “Çeşme Salo­nu”na konulmak üzere Çariçe Katerina’ya sunuldu.

    Hackert, Livorno lima­nında üslenen Rus gemilerini çizerken zorlanmamıştı. Ama hiçbir gerçek deniz savaşına tanık olmamıştı ve savaşın şid­detinin nasıl göründüğü hak­kında bir fikri yoktu. Rus do­nanma komutanı Orlov, Çariçe Katerina’dan izin alarak resim­lerin gerçekçi olması için ken­disine yardımcı oldu: Livorno limanı açıklarında bir firkatey­ni barut ile doldurup, ressamın ve izleyicilerin gözleri önünde havaya uçurdular!

  • Atını konsül yapmak isteyen imparator

    Eğer aklımda yanlış kalma­dıysa, Roma Cumhuri­yeti tarumar olup da “Ne rejim değişikliği canım, bilakis cumhuriyeti kurtarıyoruz” diye diye bir imparatorluğa dönüş­tükten sonra bile, Roma’nın se­çilmiş en üst düzey yönetici­leri konsüller ve konsüllük de varlığına devam ediyor. Zaten konsülsüz bir konsüllük, kon­süllüksüz bir konsülü de pek dü­şünemiyoruz. Ha nedir, bu ister istemez bir iki-başlılık yaratı­yor, zira bir tarafta koskoca bir imparator var, diğer tarafta da koskoca bir konsül. Konsüllük makamı imparatorluğun baş­larında devam ediyor etmesine ama görünürde ya da kâğıt üze­rinde konsülleri halk seçse de, konsüller fiili olarak imparator tarafından aday gösteriliyorlar, yani aslında basbayağı atanıyorlar.

    Tabii her ne kadar cumhu­riyet olduğu­nu ileri sür­se de ta­rihçilerin MS 27 yılından itibaren “yok abi ne cumhuriyeti allahaşkına, imparatorluksun sen” dediği Ro­ma devletinde konsüllük önemli bir makam. Yani evet, cumhu­riyet rejimindeki bir sürü yet­kisi elinden alınmış, ama yine de spor müsabakalarında artık başlama vuruşunu mu yapıyor, protokolde kendisine önlerde yer mi buluyor, imparator yok­ken onun adına karar mı veriyor ne. Galiba spor müsabakasında görünüyor, gerisini tam olarak bilmiyorum.

    Her neyse, her şeye rağmen devlette imparatorluğun ar­dından en önemli makam olan konsüllük, gel zaman git zaman devlet işlerinde iki-başlılık mı çıkarıyor, yoksa sadece impara­tor konsülün maçlarda başlama vuruşu yapmasına mı kıl oluyor tam hatırlamıyorum ama kimi imparatorun şimşeklerini üzeri­ne çekiyor.

    Roma tarihinin en renkli im­paratorlarından Caligula mesela, bizzat kendi atadığı ya da aday gösterip seçilmesini sağladığı (artık farkı ne tam olarak çöze­medim) Pomponius Secundus’a feci uyuz oluyor. İşin öncesine bakacak olursak Caligula, kendi­sini bugün renkli olarak tanıma­mızı sağlayan işleri yapabilmek için olsa gerek, son derece büyük paralara ihtiyaç duyan bir adam. Artık ben Cassius Dio’nun ya­lancısıyım, Caligula başa ge­çince yaptığı harcamalarla 3 trilyon sestercelik hazineyi sı­fırlamış. Bugünkü kurdan ne ka­dar ediyor bilmiyorum ama külli bir miktar olsa gerek diye düşü­nüyorum.

    Her neyse, har vurup harman savuran Caligula, bir yandan da kendi adına bir sürü yapı inşa ettirdiği için millet bir müddet “yiyor ama çalışıyor da” diyerek kendisine göz yummuş. İyice ga­za gelen Caligula beğenmediği, hoşuna gitmeyen, tavuğuna kışt diyen ne kadar adam varsa hepsi­ni de bertaraf ediyor. Zaten doğru dürüst bir insanı sevdiği yok, var­sa yoksa sevgili atı Incitatus.

    Elbette dünya tarihine geçen bugün bir Bold Pilot olsun, Devir olsun, Johnny Guitar olsun, bir sürü kimisi Gazi koşusu şampi­yonu, kimisi her daim sürdirek favori; jokeyi sırtından atlasa da birinci geleninden hem kumda hem çimde galoplarıyla, sprint­leriyle büyüleyen bir sürü at var ama, herhâlde hiçbiri Caligu­la’nın Incitatus’u sevdiği kadar sevilmiyor. Caligula, Incitatus’u yemeğe çıkarıyor, arpasını altın kaselere falan koyduruyor. Ama bunlar da yetmiyor, günün birin­de artık daha düşük profilli bir konsül istediği için mi, yoksa atı­nı çok sevdiğinden mi bilinmez, mevcut konsülün yerine Incita­tus’u atamaya kalkıyor.

    Tabii böyle çok ilginç hikâye­lerin genellikle pek de gerçekle ilgisi olmadığını düşündüğüm­den bu işe şüpheyle yaklaşıyo­rum ve Caligula’nın o kadar da delirdiğini sanmıyorum ama neticede ben de o döneme da­ha yakın Suetonius, Dio gibi ta­rihçilerin yalancısıyım ve şimdi her zaman için bu adamların o dönemin Fuat Avni’si olma ihti­mali var. Zaten sanırım mesele Caligula’nın atını konsül olarak atamak istemesi değil; hakkın­daki “atını konsül olarak ataya­cak kadar delirmişti” şayiasının günümüze kadar gelmesi ve biri­lerinin böyle bir şey uydurması bile bize bir şeyler söylüyor.

    Ha maalesef Incitatus hayli düşük profilli olsa da konsül ola­mıyor, oldurmuyorlar, o da başka bir konu.

  • Yeryüzüne damlayan nefis göksel armağan

    Tarih boyunca yiyecek, içecek hatta ilaç, tanrılara sunu, takas aracı ve kozmetik amaçlı kullanıldı. “Tanrılar katından, dünya ağacının dallarından yeryüzüne damlayan” her derde deva balsa düzenin, mükemmeliyetin ve hayatın simgesi oldu. Bu armağana layık olmayan insanoğlu, bugün arıların soyunu kurutmak üzere.

    Mağara resimleri insan­ların tarih öncesin­den beri diğer vahşi hayvanların ve kuşların izlerini takip ederek doğadaki arı yuva­larını talan ettiklerini gösteri­yor. Elinde duman kaynağı ile bir kovanı yağmalayan iki insanı gösteren duvar resimleri insan ve arı ilişkisinin bilinen geçmi­şinin 13 bin yıl kadar geriye git­tiğini göstermekte. Hatta bugün bile bazı topluluklar tamamen aynı yöntemlerle doğadan bal topluyor.

    Bal, tarih boyunca yiyecek, içecek, ilaç, tanrılara sunu, takas aracı ve kozmetik amaçlı kulla­nılmış ve elde etme süre­ci zorlu olduğundan değerli bir besin sayılmıştır. Nasıl meydana geldiği anlaşılamadığından, birçok uy­garlık balın kutsallığına inanmış, tanrılar katından, dünya ağacı­nın dallarından yeryüzüne dam­ladığına inanılmış ve göksel de­ğerler yakıştırılmış.

    Antik Yunan sikke ve süslemelerinde arı sembolü.

    Yunanlılar kehribara Elect­ron derler ve uyanışı, yenilen­meyi temsil eden Güneş Tanrısı Elector ile ilişkilendirirlerdi. Bal da ambere benzediğinden keh­ribar içindeki taşlaşmış arılar sembolik olarak çok önem taşı­mışlardır. Gerek Efes Artemis’i gerekse Roma’nın Diana’sı hep kraliçe arı ile ilişkilendirilmiştir. Bu heykellerin göğsünde taşıdığı yumurtalar ve birinin başında­ki kovan şeklinde başlık bu iliş­ki varsayımını güçlendirmek­te. Tanrısal özellikleri olduğuna inanılan bal saflığı simgelediği için evlilik törenlerinde kulla­nılmış, tanrılar katına yapılacak yolculuklarda ölümsüzlük geti­receğine inanıldığından, ölüye eşlik etsin diye mezarlara yer­leştirilmiş.

    Balın Mısır’dan daha eski ta­rihlerde Sümer tabletlerinde de adı geçiyor. Daha sonraki Babil tabletlerinde de bal kullanıla­rak yapılan ilaç tariflerine rast­lanmış. Bir Sümer stelinde ana tanrıça bir kraliçe arı, eşlikçileri de arı prensesler olarak göste­rilmişler. Sümerlerin apiterapi­yi geliştirenler olduğu biliniyor. Bal, polen, arı sütü, propolis ve arı zehrinden sağaltım amaç­lı yararlanmayı biliyorlardı. Bal salt yiyecek değil, yaşamsal öne­mi olan tıbbi bir ilaçtı.

    Bal ile ilgili bir başka kayda MÖ 5500 civarında Mısır’da rast­lıyoruz. O dönemde Nil deltasın­dan Memphis’e kadar olan bölgeye “Ta-bitty”, yani “Arı Diyarı” adı veril­miş. Eski Ahit’te Mı­sır’dan yola çıkan İsrailoğullarına da Tanrı tarafın­dan ‘Vadedilmiş Topraklar’da süt ve bal nehirleri akan bir ülke sö­zü verilmesi ilginçtir. Dahası 1. hanedanı döneminde Kral Me­nes’ten sonra firavunların hepsi “Arıcı” lakabını almışlar, bunu da hiyerogliflerde isim kartuşlarının önüne konmuş bir arı resmi ile ifade etmişlerdir. 2500 yıl sonra ise Abusir’deki tapınak kabart­malarında arıcılığın artık bir iş kolu haline geldiği görülmekte. Muhasebe kayıtlarında bile 110 çanak balın bir eşek veya öküze karşılık olduğu ve ticari olarak takasa girdiği anlaşılıyor. 1800’de arkeologların Mısır’da bir mezar­da buldukları iki çanak bal bozul­madan korunmuş ve hâlâ yenebi­lir durumda idi.

    Tanrısal özellikleri olduğuna inanılan bal ve arı Mısır hiyerogliflerinde yer alıyordu.

    Ölüm törenlerinde ölenin son yolculuğuna eşlik eden bal, kötü ruhları uzak tutmak ve yol­culuğunda ölen kişiyi beslemek, güçlendirmek amacı taşırdı. Bu nedenle hem mezara konan yi­yeceklerin saklanmasında hem de bedenin mumyalanmasında kullanılmıştı.

    Mısır’ın kuzeyine çıktığı­mızda arı kovanlarının toplum­sal düzen modeli olarak Akdeniz medeniyetlerinin çoğunda tapı­nak tasarımlarına etki ettiğini görüyoruz.

    Çok daha eski uygarlıklarda da arı kovanı ve petek referansı­na rastlanır. Çatalhöyük duvar­larına çizilmiş petek desenleri bu düzenin kalıcılığına öykün­müş olabileceklerini düşündü­rür. Minos uygarlığının başkenti Knossos’da yer aldığı söylenen labirentin bir kovan düzenini yansıttığı ve ruhların öbür tarafa geçişinde rehberlik işlevi gördü­ğü söylenmektedir. Hindistan’ın cennet ile dünyayı ayıran tan­rısı Indra da ilk yiyecek olarak bal tatmıştır. Aydınlanmak için banyan ağacının altında oturan Buddha’ya bir maymun bal taşı­mıştır.

    Daha yakın çağa geldiğimiz­de Amerikan kolonilerinde tatlandırıcı olarak bal üretiminin şeker veya melastan daha ucuza gelmesi nedeniyle ev arıcılığının benimsendiğini gö­rüyoruz. Kızılderililerin “İngiliz sinekleri” dediği arılar, istilanın simgesi olarak “beyaz ayakla­rın otu” denilen yoncalardan bal toplayarak tüm Kuzey Ameri­ka’ya yayıldılar.

    Ülkemiz bugün Çin’den son­ra bal üretiminde 2. sırada yer alıyor. Ancak bilinçsiz tarım ilacı uygulamaları, sınırsız tağ­şiş ve yok olan çiçekli alanların balcılığımıza iyi gelmediği or­tada. Bugün bazı antropologla­ra göre beynimizin gelişmesini hızlandıran balı üreten arılarla ilişkimiz onları neredeyse yok etme noktasına kadar getir­diyse, ortak geçmişimizden hiçbir şey anımsamıyo­ruz demektir. Bunun salt bu ülkeyi değil, insanlığı hangi sona götüreceği­ni şöyle bir düşünmeye değmez mi?

  • Roma İmparatorluğu’nun papirüs kitaplığı

    Antik dönemden günümüze ulaşan tek kütüphane olan Papirüs Villası taşa dönmüş Herculaneum kentinin ortasında 2000 yıl öncesinin “mutluluk ve hazlarını” barındırıyor.

    79’da Antik Roma kenti Herculaneum’da yaşa­yan yüksek rütbeli bir dev­let adamı (tahminen Julius Caesar’ın kayınpederi Lucius Calpurnius Piso Caesoninus) kentin en güzel evinde impa­ratorluğun en seçkin kütüpha­nelerinden birini kurmuştu. Heykeller ve sanat eserleriyle donatılmış olan sayfiye evin­de dönemin önemli filozofları ağırlanıyor, uzun felsefe soh­betleri yapılıyor, Yunan ede­biyatı ve felsefesi öğrencileri burada bilgilerini geliştirme imkânı buluyordu. Kütüpha­nedeki eserleri seçen ve top­layan, Epikürcü felsefenin temsilcilerinden ve ailenin yakın dostu şair-filozof Ga­dara’lı Philodemus’tu; dolayı­sıyla kütüphane adeta Epikür felsefesenin yuvası olmuştu. “İnsan fanidir, varoluş amacı mutluluk ve hazdır” felsefesi­ne inanan, kendilerini mutlu­luğu ve zevki aramaya adayan Epikürcülerin bu kütüphane­de yaptığı çalışmalar papirüs­lere yazılıyor ve kütüphane­deki diğer papirüs rulolarına ekleniyordu. Herculaneum kentinde süregiden bu mutlu refah hayat 24 Ağustos 1979 günü Vezüv Yanardağı’nın pat­lamasıyla son buldu. İlk patla­ma Pompei’ye göre daha hafif atlatıldığı için halkın bir kısmı deniz yoluyla kenti terketti. Ancak ikinci patlamayla bir­likte villalar, tapınaklar, avlu­lar, pazarlar, heykeller, moza­ikler, insanlar, hayvanlar, her şey volkanik kül ve lavların altında kaldı. Ve tabii papirüs­ler de…

    Herculaneum’da ilk araş­tırmalar 18. yüzyılda başladı. 1752’de mimar ve mühendis Karl Weber’in liderliğinde ya­pılan kazılar sonucu Papirüs Villası’na (Villa dei Papiri) ulaşıldı ve 1800 civarında pa­pirüs bulundu. Rulolar iyice kömürleştiği için parçalama­dan açmak zor oldu. Ancak bir süredir üzerinde çalışılan özel bir X-ışını teknolojisiyle niha­yet 2015’te papirüsler açılma­dan katman katman deşifre edilmeye başlandı.

    Papirüs Villası’nın plandan hareketle çizilen şeması.

    Papirüslerin büyük kısmı Napoli Ulusal Arkeoloji Mü­zesi’nde korunuyor. Zamanın­da “politik hediye” olarak tak­dim edilen altı papirüs bugün Fransız Enstitüsü’nde, 18’i Britanya ve Bodleian kütüpha­nelerinde muhafaza ediliyor.

    Papirüs Villası dönem dö­nem ziyaretlere kapalı, res­torasyon çalışmaları devam ediyor. Klasik bir “Roma villa­sı” olan yapı 2000 yıl öncesi­ne en yakın şeklini aldığında ve duvar resimleriyle mozaik­lerin tamamı ortaya çıktığın­da, antik dönemden günümü­ze ulaşan bu tek kütüphaneyi ziyaret etmek gerçekten paha biçilmez olacak.

    MÖ 1. yüzyıla ait papirüs Şair-filozof Gadara’lı Philodemus’a ait olduğu sanılan papirüs Epikür çalışmalarından notlar içeriyor (Tesoro letterario di Ercolano).
  • Kral ile Başkan’ın tarihî buluşması

    1970’in son günlerinde Rock’n Roll’un Kralı Elvis Presley ve ABD Başkanı Richard Nixon tuhaf bir talep nedeniyle Beyaz Saray’da bir araya gelmişti. Hikâyenin aslı #tarih’te, parodisi beyazperdede.

    Elvis & Nixon

    Aralık 1970, Memphis, ABD. Elvis Presley yıl­başı hediyeleri için 100 bin dolardan fazla harcamış, babası Vernon ve karısı Pris­cilla’yı çileden çıkarmıştı. 32 tabanca ve 10 Mercedes de ne­yin nesiydi? Sıtkı sıyrılan El­vis soluğu havaalanında almış ve ilk uçakla Washington’a uçmuştu. Yanında meşhur po­lis rozeti koleksiyonu, aklında ise bir planı vardı. Birkaç saat sonra planı erteleyip Los An­geles’a gitmeye karar verdi.

    Los Angeles’taki malika­nesinde hayranlıkla rozetle­rini incelerken Elvis bir tek şey düşünüyordu: Narkotik ve Tehlikeli Uyuşturucular Büro­su resmî rozeti bu koleksiyona ne kadar da yakışırdı… Priscil­la Presley kocasının bu takın­tısını Elvis and Me adlı biyog­rafisinde şöyle anlatıyor: “El­vis için narkotik rozeti sınırsız güç demekti. İstediği ülke­ye tabancaları ve binbir çeşit uyuşturucusuyla elini kolunu sallayarak girebileceğini hayal ediyordu.”

    Michael Shannon (Elvis Presley) ve Kevin Spacey (Başkan Nixon) parodi olarak çekilen filmin buluşma sahnesinde.

    Los Angeles’a vardıktan bir gün sonra Elvis, tekrar Was­hington’a uçmaya karar ver­di. Uçakta dönemin başka­nı Nixon’a bir mektup yazdı. Mektupta kısaca, “başkanını ve Amerika’yı çok sevdiği, gü­zel ülkesinin uyuşturucu, hip­piler, komünistler gibi tehlike­lerle karşı karşıya olduğu, ken­disinin uyuşturucular üzerine çok derin araştırmalar yaptığı, eğer gizli ajan olursa vatanı­nı koruyabileceği, herhangi bir unvana gerek olmadığı, sade­ce ajan rozetinin yeterli oldu­ğu” yazılıydı. Vatan aşığı Elvis “Jon Burrows” takma adıyla kaldığı otelin adını da ekleye­rek mektubu sabahın 6 buçu­ğunda Beyaz Saray’ın danış­masına bıraktı. Mektup bir-iki saat içinde başkanın asistanı Egil “Bud” Krogh’a iletilmişti. Krogh Elvis’e hayrandı. Da­hası Batı dünyasının lideri ile Rock’n Roll’un Kralı’nın bir araya gelmesi müthiş bir fır­sattı. Krogh vakit kaybetme­den randevuyu organize etti, oteli aradı ve kendilerini bek­lediklerini haber verdi. Elvis mor kadifelerini çekti, altın kemerini taktı ve başkana he­diye etmek üzere, silah kolek­siyonunun nadir parçaların­dan olan 45’lik Colt’u da yanı­na alarak yola çıktı.

    Asistanı ve korumasıy­la Beyaz Saray’a varan Elvis, Başkan’la görüşmek üzere Oval Ofis’e alındı. Krogh El­vis’in Oval Ofis’e girerken te­dirgin göründüğünü, ancak kısa sürede havaya girdiğini söylüyor. Bir süre sonra Elvis rozet koleksiyonunu çıkarmış ve Nixon’la koleksiyon üze­rine laflamışlar. O günlerde Nixon ‘gizli kayıt’ paranoyası­na henüz kapılmamış, sarayın dört bir yanına kayıt cihazla­rı yerleştirmemişti. Dolayı­­sıyla Nixon ve Elvis’in o gün ne konuştuklarını tam olarak bilemiyoruz. Sadece Krogh’un tuttuğu kısa notlar var: “Elvis Beatles’ın Amerikan ruhuna aykırı olduğunu söyledi, Nixon da uyuşturucu kullanan her­kesin Amerika’nın düşmanı olduğunu belirtti.”

    Suratsızlığıyla tanınan Başkan Nixon’ın, Marvel kahramanı görünümlü Elvis’le verdiği bu poz tarihe geçecekti.

    Bu sohbetin ardından El­vis’in meşhur cümlesi gel­miş: “Ben sizin tarafınızda­yım.” Kral uyuşturucu kültürü ve komünizmin beyin yıkama metodları üzerine çok çalış­tığını yineleyerek kendisine Narkotik ve Tehlikeli Uyuş­turucular Bürosu resmî rozeti verildiği takdirde vatanı için mücadele edeceğini belirt­miş. Nixon Krogh’a “Yapabilir miyiz?” diye sormuş ve Krogh da yapabileceklerini söyle­miş. Sonraki sahneyi Krogh hiç unutamadığını söylüyor; Elvis son derece samimi bir hare­ketle kolunu, Amerika’nın gel­miş geçmiş en ciddi başkanla­rından Nixon’ın boynuna dolamış ve sıkıca sarılmış. Elvis’e rozeti o gün, yani 21 Aralık 1970’te öğle yeme­ğinde takdim ediliyor, böy­lece Elvis bir tür gizli ajan oluyor. Kendisinin ricası üzerine olay gizli tutulmuş; bir sene sonra gazeteci Jack Anderson “Presley’e narko­tik büro rozeti verildi” başlı­ğıyla haber yaptıysa da kimse ilgilenmemiş. Elvis’in o dö­nem saraya birtakım “vatan sağolsun projeleri” sunduğu biliniyor, fakat hepsi deli saç­masından ibaret. Zaten 1972’de Watergate Skandalı patlıyor, Nixon 1974’te istifa ediyor, 1977’de ise Elvis aşırı doza bağlı kalp krizinden ölüyor.

    Senelerce hakkında konu­şulmayan, adeta üzerine örtü çekilen bu tarihî ve tuhaf bu­luşma artık sinemaya intikal etmiş durumda. Yönetmen­liğini Liza Johnson’ın yaptı­ğı film daha çok bir parodi. Hollywood’un gerçek ve ilginç bir hikâye bulduğunda müm­kün mertebe suyunu çıkarma geleneğini hakkıyla yerine ge­tiriyor. Zaten yapımcılar olay­dan sadece ‘esinlenildiğini’ de inkâr etmiyor. Filmin kadro­su ise başarılı. House of Cards dizisinde de bir ABD Başka­nı’nı oynayan Kevin Spacey Nixon’ı, “General Zod” olarak tanıdığımız Michael Shannon ise Elvis’i canlandırıyor.

    Elvis’in Los Angeles- Washington uçağında Nixon’a yazdığı mektup.
  • Hamdullah Suphi’den erkek dayanışması

    Edebiyatçı ve devlet adamı Hamdullah Suphi Tanrıöver, arkadaşı diplomat, maliyeci ve yazar Reşit Safvet Bey’e yolladığı “geçmiş olsun” mektubunda, kadınların 40’tan sonra “kocadıklarını” ama henüz kendileri için bir tehlike olmadığını söylüyor.

    Türk siyaset ve edebiya­tının tanınmış sima­larından Hamdullah Suphi (1885-1966) uzun yıllar Türk dışişleri mensubu ola­rak Bükreş elçiliği yapmıştı. Önemli toplantılara katılarak büyük kitlelere etkili konuş­malar yapan Hamdullah Sup­hi’ye “Tanrıöver” soyadı Ata­türk tarafından verilmiştir.

    Uzun yıllar sefirlik ve mil­letvekilliği yapan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in dedesi Şair Abdurrahman Sami Paşa, babası devlet adamı, tarihçi, nü­mizmat Abdülla­tif Suphi Paşa, amcası ede­biyatçı, yazar Sami Paşa­zade Sezayi Bey’dir. İstan­bullu hanedan bir aileye men­sup Hamdullah Suphi’nin en yakın dostların­dan birisi Reşit Safvet Atabinen Bey’dir (1884- 1965). Lozan konferansının genel sekreter­liğini yapan diplomat, mali­yeci, yazar Reşit Safvet Bey Türkiye Turing ve Otomo­bil Kurumu’nun kurucusu ve uzun yıllar başkanlığını yap­mış bir kişidir. Kendisi de ay­nı Hamdullah Suphi Bey gibi İstanbullu hanedan bir aileye mensuptur. Babası Miralay Safvet Bey Muzika-yı Hü­mayûn hocalarından olup Türk musiki tarihinde ilk solfeji yayınlamıştır.

    Hamdullah Suphi Tanrıöver

    Bu kıymetli, yaşıt iki şahsiyeti hem diplomat hem de Türk Ocakları ku­rucusu olmaları birleştir­miş, dostluklarını sağla­mıştır. İkisi de çökmekte olan bir imparatorluğun dı­şişleri teşkilatının çeşitli ka­demelerinde görev yapmışlar, Türkleri ve Türk toplulukla­rını Batılı diplomatlara karşı savunmuşlardır. Türk Derne­ği, Türk Ocakları, Türk Yurdu Cemiyeti gibi kurumlarda ça­lışmış hatta kurucuları arasın­da yer almışlardır.

    Atatürk döneminde Ga­zi’nin arkadaşı olarak etki­li mevkilerde yer alan Reşit Safvet Atabinen daha sonra­ki yıllarda geri planda kalmış, kendini Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu reisliğine adamıştır. Hamdullah Sup­hi Tanrıöver ise uzun Bükreş elçiliği sonrasında milletveki­li olarak parlamentoda görev yapmıştır.

    Reşit Safvet Atabinen

    Bu iki eski dost, ülküdaş ve hariciyecinin mektuplarından Hamdullah Suphi Tanrıöver’in 1931-1939 yılları arasında Bükreş sefiri iken daktilo ile yazdığı dört sayfalık mektup bu iki şahsiyetin ruh halleri­ni göstermesi bakımından çok ilginç bilgiler içermektedir. İlk kez yayımlanan bu mek­tup Hamdullah Suphi tarafın­dan ıslak imzalı olarak Reşit Safvet Atabinen’in Yıldız’daki Serasker Rıza Paşa’nın kona­ğındaki ikametgahına gön­derilmiştir. Edebiyat tarihçi­leri ve Cumhuriyet tarihi ile ilgilenenler için ilginç ipuçla­rı içeren bu mektup, Hamdul­lah Suphi Tanrıöver ile babası arasında 67 yıllık bir yaş farkı­nı ilk kez ortaya koyması bakı­mıdan da önem taşır.

    TANRIÖVER’DEN ATABİNEN’E

    Babam beni 67’sinde dünyaya getirdi

    Türkiye Cumhuriyeti

    Bükreş Elçiliği

    İki gözüm aziz Reşitciğim,

    Mektubunu muhabbetle, tahassürle ve teessürle okudum. Rahatsızlığının seni böyle üzecek derecede ol­duğunu tahmin etmemiştim. Buna çok canım sıkılmakla beraber yakında temamen eyileşeceğine emin olduğum için yine müsterihim. Kadın­ların, erkeklerin 40 ile 50 yaş arasında bazı buhranlara maruz kaldıkları muhakkak­tır. Hepimiz çok yorulmuş, çok heyecan duymuş ve vaktinden evvel az çok yıpranmış adamlarız. Fakat ruhumuzdaki kuvvetlerin her ziyanı tamir edeceğine tam bir kanaatım vardır. Kadınlar 40 ile 50 yaş arasında haiz ve nifastan kesilerek büyük bir buhran geçirir­ler ve bundan sonra tabiyat onları doğurmaktan meneder, zaten erkeklerin de onlar için bir arzusu kalmaz. Bu kocadık­ları halde azgınlıktan vazgeçmek istemeyen malûm taifeye cenabı hakkın, âdili mutlak olan cenabı hakkın tam yerinde bir cezasıdır. 40’ı geçen erkeklere gelince, eğer bunlar sakat, mütereddi kimseler değilseler, bunlar erkekliklerini gayp et­mezler. Nasıl ki babam 67 yaşında beni dünyaya getirdi, nasıl ki büyük babam da, Melek Halam dünyaya geldiği vakit 93 yaşında idi. Melek Halamın ise annesinin değil eski mahfuz harem hayatına göre büyük babamın kızı olduğu muhakkak­tır. O halde hamdolsun bu cihetten senin için, benim için bir tehlike yok. Yalnız 40 ile 50 arasında uğradığımız hasta­lıkların tabiyat tarafından daha dikkatli yaşamak için bir ihtar olduğunu unutmamalı. Hamdolsun kocamış kadınları azgınlık yolunda tevkifeden hayıs nifas tehlikesi gibi bir ihtar erkeklere layik görülmemiştir. Bunu hatırladığım esnada hem senin hem benim namıma cenabı hakka teşekkür ettim. İşte sevgili Reşitciğim seni üzgün bir saatında biraz güldür­mek için şaka vadisine saptım (...)

    Derhal eyileşmen temennisile ve muhabbetle gözlerin­den öpen mütehassir dostun: Hamdullah Suphi Postaya yetiştirmek için mektubu makine ile yazdım, kusura bakma H. S.

  • Rum mübadillerden Türkçe özlem dizeleri

    Nüfus mübadelesinde toprağını, ocağını terk etmek zorunda kalan Anadolulu Rumların yüreklerinden yükselen hüzünlü bir seda… Her şiirin yansıttığı toplumsal bağlamı okura titizlikle sunan eserin duygu yoğunluğu, Semih Poroy’un çizimleriyle zirve yapıyor.

    SAFFET İSPİR

    İstos Yayın tarafından ya­yımlanan Muhacirnâme – Karamanlı Muhacirler için Şiirin Sedası, Lozan Antlaş­ması çerçevesinde Yunanistan ve Türkiye arasında uygula­nan zorunlu nüfus mübadele­siyle Anadolu’yu terke mec­bur kalan Rumların mübadil­lik deneyimlerini gözlerimizin önüne getiriyor. Muhacirnâ­me, mübadillerin göç acısını, vatan hasretini ve asıl olarak da Yunanistan’da yerleştiril­dikleri mahallerdeki koşulla­rı, sıkıntıları, Yunan devleti­nin verimsizliğini, mübadillerin acılarına karşı kayıtsızlığını ve yozlaşmışlığı­nı dile getirdikleri Türkçe şi­irleri ihtiva eden bir seçkiden oluşuyor. Evangelia Balta ve Aytek Soner Alpan tarafından hazırlanan kitapta her şiirin yansıttığı toplumsal bağlam okura titizlikle sunulmuş. Aynı zamanda Semih Poroy da şiir­ler için etkileyici çizimler ha­zırlamış. Yeri gelmişken bu çi­zimlerin muhacirlerin durum ve çilelerine ilişkin şiirlerdeki tasvirleri duygusal olarak ol­dukça güçlendirdiğini vurgula­mak gerekiyor.

    MUHACİRNÂME: Karamanlı Muhacirler için Şiirin Sedası

    Kitabın önemli bir boyutu yayımlanan şiirlerin doğru­dan Türkçe yazılmış olmaları. Mübadelenin ardından Ati­na’da yayımlanmaya başlayan Muhacir Sedası gazetesinde yer alan bu şiirler gazete­nin büyük kısmı gibi Yu­nan harfleriyle Türkçe, yani ‘Karamanlıca’ olarak yayımlanmaktaydı. Nüfus mübadelesinin hemen ar­dından, Atina’da böyle bir gazete yayımlanıyor olması elbette bir tesadüf değildir. Zira kitapta yer alan şiirlere yaşam koşulları, acı ve öz­lemleriyle konu olmuş insan­ların (ve dolayısıyla potansiyel okurlarının) önemli bir bölü­mü Türkçeden başka bir dil konuşamıyordu. Osmanlı Ana­dolusu’ndaki Rum Ortodoks nüfusun önemli bir bölümü­nün Türkdil oluşu, yani ana­dillerinin Türkçe olması, gü­nümüz okuyucusunu muhte­melen şaşırtacaktır. Mübadele öncesi Anadolu’nun ağırlıkla iç kesimlerinde bulunan ama kuzeyde Karadeniz’deki kimi cemaatlerden güneyde Kilikya ve Antalya’ya, batıda ise Bursa ve Aydın’a, doğudaysa Kayse­ri ve Sivas vilayetlerine kadar uzanan geniş bir alandaki Or­todoks topluluklar arasında Türkçe hâkim konumdaydı.

    …Derdimi kimlere şikaya eyleyim
    Meskensiz yavruları ya ben neyneyim
    Acaba kimlerden ümit gözleyim
    Peruşaniyetten ölürsek acap kime ne…

    İşte Muhacirnâme’de yer alan şiirler, ilgili literatür­de çoğu zaman “Karaman­lı” olarak anılan Anadolu’nun Türkçe konuşan bu Ortodoks Hıristiyan ahalisinin müba­dele nedeniyle yaşadığı acıla­rı, çektiği sıkıntıları, düştüğü perişanlıkları aktarmaktadır. Mübadele sırasında ölenler, verem, sıtma ve tifo gibi has­talıkların pençesine düşenler, kaybolanlar, ailelerin parça­lanması, insanların mallarını mülklerini, doğup büyüdük­leri topraklarını terke zorlan­maları, yerli halkın mübadil­leri çoğunlukla aşağılaması ve dışlaması şiirlerin ana tema­sını oluşturuyor. Mübadiller bir yandan sürgün edilmeleri­ne, yaban ellere atılmalarına ve geride bıraktıklarına feryat ederken, diğer yandan yeni vatanlarına bin bir güçlükle uyum sağlamaya çalışıp başka acılar da çekiyor. Türkdil Ana­dolulu Ortodoks mübadillerin kendilerinin dile geldiği bu şi­irlerde Anadolu halk edebiya­tının öğeleri de sıklıkla kulla­nılmakta.

    Muhacirnâme’de yer verilen bu unutul­muş şiirler sadece va­tanlarını terke mec­bur kalmış Anado­lu Ortodokslarının hatırasına hürme­ten değil, günü­müzde bir kez daha insanlığın karşılaştığı en önem­li krizler­den birini oluştur­duğu gö­rülen göç ve mülte­cilik deneyimlerinin evrenselliğini de bizlere hatırlattığı için ol­dukça önemli. Kitapta yer alan şiirlerin her satırında okur, doksan yılı aşkın bir süre önce yaşanan Anadolu Rumlarının acı gurbet deneyimlerini değil, günümüzde her saat sayısız Suriyeli, Iraklı, Afgan ve başka bölgelerden insanın çilelerini de görecek. Hiç kuşkusuz ki­tabın en önemli hasleti de bu; tarihin geride kaldığı düşünü­len acılarının bugün olanca ağırlığıyla hâlâ yanı başı­mızda olduğu gerçeği­ni bize en çıplak biçimde gös­termesi.

  • REDDE RATIONEM ! (HESAP VER!)

    Sokrates’ten bu yana totaliter devletlerin, yönetimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uygulamalar gördük. Bugün ülkemizde de, yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metin istenmiyor.

    Açık Radyo’da Ömer Madra’nın 1999’da Bakır Çağlar ile yap­tığı söyleşiye, Gülmekten Ölmek’in bir uçköşesinde değinmiştim. O karşılaş­manın çıkış noktasında, aynı yıl yapılan iki konuş­ma yeralıyormuş: Anayasa Mahkemesi başkanı Ahmet Necdet Sezer’in ve Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un canalıcı çıkışlarına, Bakır Çağlar’ın yorumlarına bu­gün, 17 yıl sonra bak­tığımızda tüylerimi­zin ürpermesi işten değil: Hukuk devleti, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında, bir toplumun tarihinde kısa sayılabilecek bir süre için­de yaşanan irtifa kaybı ger­çekten de can yakıyor.

    Gelgelelim, hukuk tarihi açısından değerlendirdiği­mizde, ne bir yenilik söz­konusu, ne -belki de- bir gelişme. Birkaç dayanak noktası üze­rin­den ha­rekete geçebiliriz burada:

    Apuleius’un Altın Eşek’i 2 bin yaşında. Ne okuyoruz o görkemli metinde:

    “Ey ilkel yaratıklar, hat­ta mahkeme sürüleri, hat­ta, hatta togalı akbabalar, günümüzde bütün hâkim­lerin yargılarını para için satmasına neden şaşırdı­nız? (…) Hercules aşkına, şöhreti dünyaları aşan Yu­nanlı komutanlar arasında bile hep o aynı ünlü çekişme yaşandı durdu. Eğitimi ve bilgisi kimselerle kıyaslan­mayan Palamedos haksız suç­lamalar yüzünden ihanetten hü küm giydiğinde de; sıradan bir savaşçı olan Odysseus, savaşta gösterdiği cesaretiyle eşsiz bir adam olan Aiax’a tercih edil­diğinde de. Atinalılar tarafın­dan, şu keskin zekâlı yapıcılar, şu kontürlü bilginin öğretici­leri olanlar tarafından yürütü­len yargılama ne tür bir yargı­lamaydı? Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delphoi tanrısının bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hi­zipçiliğin dalavereleriyle ve kıs­kançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye?”

    Apuleius, sözü Sokrates’in ölüme mahkûm edildiği mah­kemeye böyle getirir ve son ağır yorumunu okurunun önüne sü­rer: “Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir reza­letin damgası da vurulmuş oldu”.

    Bin yılı aşkın süre geçmiş aradan, yaklaşık 1220-1250 ara­sına tarihlenen Carmina Bura­na’nın ilk şarkı-şiirinden alıntı dizelerde aynı diklenmeye tanık oluyoruz:

    “Rütbe sahipleri için / hu­kukî sebep mangırdır; / ancak mangırı görünce / hâkimler bir karara varır. / Büyük söylevle­riyle mangır / saptırır bütün adaleti / yoksul kapı dışarı edi­lip / yenir tam hakkı / perva­ne olurlar zenginlere / onlar­dır çünkü hazinenin kapısı. / Hâkimler ayaklarına kapanır, / zenginin dilediği hemen yapılır; / nerede mangır hâkimse / suç­lular haklı çıkartılır”. (…)

    1304 doğumlu Petrarca, yedi yıl boyunca Roma hukuku öğre­nimi görür ve okul biter bitmez, “şüphesiz onurlu bir uğraş” ol­duğunu kabul ettiği hukuk ala­nında çalışmaktan “kötüye kul­lanıldığı âşikâr”lığı nedeniyle vazgeçer: O koşullarda hukuka hizmet etmenin onurdan yok­sun olmayı kabul etmekle bir olduğunu aktarır Geleceğe Mek­tub’unda.

    Batı uygarlığında en geniş anlamıyla Hukuk’un geçirdiği evrimin güzergâhını bir bu soy kaynak metinlerden, bir de ün­lü mahkeme sahneleri ve dava kayıtlarından izleyerek görebili­riz: Sokrates’inkinden Dreyfuss davasına gidesiye çok sayıda ör­nekdurum.

    Sonra ne değişti? Bütün XX. yüzyılı totaliter devletlerin, yö­netimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uy­gulamalar katetmedi mi?

    Jacques-Louis David’in “Socrates’in Ölümü” adlı tablosu, ünlü filozofun yargılandıktan sonra baldıran zehiri içerek ölüme gidişini tasvir ediyor (1787).

    III. Reich’ın, Faşist İtal­ya’nın, Vichy hükümetinin hâ­kimleri, yargıçları, savcıları hukuksuzluk devletlerinin hu­kukçuları olarak 1945 sonra­sı yargılandılar. Moskova du­ruşmalarının, Franco’nun ‘adli bekçileri’, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları ar­kalarında hiçbir şeyin temizle­yemeyeceği siciller bıraktılar.

    Osmanlıları geçtim, Cum­huriyet Türkiyesi dünden bu­güne Adalet’i boynubükük kılmadı mı? İstiklâl Mahke­meleri’nden Yassıada’ya, 12 Eylül’den son on yılın bulanık davalarına geçeduralım: Hukuk adamları Adalet’in korunama­dığını, bundaki “pay”larını do­ğuran nedenleri bize dosdoğru anlatabilirler mi? Umberto Eco’nun güzelim önsözüyle yayımlanan, Renzo o aynı ünlü Tosi’nin hazırladığı dev Kadim Yunan ve Latin Özlüdeyişler Sözlüğü’nün içerdiği 2286 mad­denin 135’i “Adalete ve Yasalara Dair” olanlarını içeriyor. Sami Selçuk’un konuşmalarında ve yazılarında sık sık gönderme yaptığı bu deyimleşmiş sözler, tıpkı “Adalet Mülkün Temeli­dir” gibi, hukukçuların tanıdığı temel dayanaklardır. Gelgele­lim, unutmamak gerekir: Tanı­mak, bilmek başka; uygulamak, benimsemek başka.

    Hukukçuların “günâh”ları­nın çocuklarını bile bağladığını, etkilediğini vurgulayan bir söz: “Babalar olgunlaşmamış üzüm yemişse, çocuklarının dişleri ka­maşacaktır”.

    Fiat iustitir et pereat mun­dus! “Tek adalet yerine gelsin de, varsın dünya yokolsun” Kant’ın sevdiği deyimlerden biriymiş. Buna karşılık Hegel değiştirmiş sözü: “Dünya yokolmasın diye Adalet yerini bulsun”.

    Cicero’dan: “Adaletsizlik ya­pacağıma adaletsizliğe uğramayı yeğlerim”.

    Bir başka özlüdeyiş: “Acil yargılama pişmanlığın eşiğine götürür”.

    Tacitus’tan Thomas More’a, Montesquieu’ye uzanan bir baş­kası: “Yasa sayısı ne kadar art­mışsa Devlet o kadar çürümüş demektir”.

    ★ ★ ★

    Yarım yüzyıla yakın bir süre­dir despotik bir ararejime ait bir Anayasa’nın çerçevesini çizmeyi sürdürdüğü bir toplumsal yaşam kuşatıyor bizi. Can Yücel’in “ka­nun çalacağız diye çıktılar or­tayere / çaldılar kanunu yerden yere” şiiri yaşlanadursun, yeni (demokratik, özgürlükçü, çoğul­cu) bir anayasa yazılmasını sağ­layamadı siyasal irade(ler).

    Türkiye, yüksek düzeyde hukukçular yetiştirmiş bir ül­ke. Topluma önerilerini sundu­lar. Onlara güven duyulmuyor besbelli: Yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metni iste­miyorlar çünkü. Hukuk düze­ninin güdümlü olacağı ve ka­lacağı, güvendikleri hukukçu­ların bu durumu gözetecek bir karşı-düzenin bekçisi kılınaca­ğı bir yapı, istenen. Söz, içine düşürüldüğümüz durumu yüz­yıl önce dile getirmiş Kafka’da, bir kez daha…

    FRANZ KAFKA

    Yasa Önünde

    “Yasanın önünde bir nöbetçi durur. Bu nöbetçiye taşralı biri gelir ve yasaya girmek için izin ister. Ama nöbetçi ona bu izni veremeyeceğini söyler. Adam düşünür ve daha sonra girip giremeyeceğini sorar. ‘Olabilir,’ der nöbetçi, ‘ama şimdi olmaz.’ Yasanın kapısı her zaman açık durduğundan ve nöbetçi de kenara çekildiğinden adam kapıdan içeriye bakmak için eğilir. Nöbetçi bunu fark edince gülerek şöyle der: ‘Eğer sana bu kadar cazip geliyorsa ben yasaklamama rağmen içeri girmeyi dene. Ama şunu unutma: Ben güçlüyüm. Ve ben en alt kademedeki nöbetçiyim. Salondan salona geçtikçe her biri bir öncekinden daha kud­retli olan nöbetçiler göreceksin. Üçüncünün görünümüne ben bile tahammül edemem.’ Taş­ralı adam bu türden zorluklarla karşılaşacağını hiç ummamıştır, yasalar herkese ve her zaman açık olmalı, diye düşünür, ama kürk paltolu nöbetçiyi, iri, sivri burnunu, uzun, seyrek, siyah Tatar sakalını yakından ince­leyince girmesine izin verilene kadar beklemeye karar verir. Nöbetçi ona bir tabure uzatır ve kapının yan tarafına oturmasına izin verir. Adam orada günlerce, yıllarca oturur. İçeri girmek için birçok kez girişimde bulunur ve nöbetçiyi yalvarmalarıyla bıktırır. Nöbetçi sık sık kısaca sorgular onu, memleketini sorar ve daha başka şeyleri de, ama bunlar, kodamanların laf olsun türünden sorduğu sorulardır, sonunda taşralıya onu henüz içeriye alamayacağını yineler. Yola çıkarken yanına pek çok malzeme almış olan adam, nöbetçiye rüşvet vermek için ne kadar değerli olursa olsun her şeyini sunar. Nöbetçi gerçi hepsini kabul eder ama bir yandan da, ‘Bir şey kaçırdığını sanmayasın diye alıyorum bunları,’ der. Taşralı adam onca yıl nöbetçiyi neredey­se gözlerini hiç ayırmadan gözler. İçerideki nöbetçileri unutur ve bu ilk nöbetçiyi, yasaya girmesinin tek engeli olarak görür. İlk yıllarda, kara bahtını bağıra çağıra lanetler, daha sonra, yaşlanınca, ağzının içinden homurdanır. Çocuklaşır, nöbetçiyi yıllarca incelerken kürk yakasındaki pireleri bile tanıdığı için o pirelerden kendisine yardım etmelerini, nöbetçinin fikrini değiştirmesini sağlamalarını ister. Sonunda görme gücü zayıflar, etrafının gerçekten karardığını mı yoksa gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez. Ama sonra karanlıkta, yasanın kapısından sönmemecesine yayılan bir ışıltı fark eder. Artık ömrünün sonuna gelmiştir. Ölümünden önce kafasının içinde bütün o yılların dene­yimleri bir tek soruda toplanır, bu soruyu o güne kadar nöbetçiye sormamıştır. Uyuşan bedenini doğrultamadığı için adama işaret eder. Boylarının arasındaki fark taşralının aleyhine değiştiği için nöbetçinin onun üzerine iyice eğilmesi gerekir. ‘Neyi öğrenmek istiyorsun?’ diye sorar nöbetçi, ‘doymak bilmiyorsun.’ – ‘Herkes yasaya ulaşmaya çalışıyor,’ der taşralı adam, ‘nasıl oluyor da bunca yıldır benden başka kimse içeriye girmek için izin istemedi?’ Nöbetçi, adamın ölmek üzere olduğunu anlar, duymayan kulaklarına duyu­rabilmek için bağırır: ‘Başka kimse buradan giremezdi de ondan, çünkü bu kapı sadece senin içindi. Artık gidip kapatacağım onu.”

    Kafka’nın Dava adlı romanının 9. bölümünde yer alan, ancak çok daha önce (1915), yazarın sağlığında kısa hikaye olarak yayımlanan metinden…)