Kan kardeşi olan Temucin ve Camuka, göç yolunda giderken aralarında fikir ayrılığı doğar. Dağda dururlarsa atlar dağılacak, düzlükte kalırlarsa koyunlar birarada duracaktır. Temücin de, Camuka’nın öne sürdüğü ikili düzeni değil, tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belirtecektir.
Bugün Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator’un doğusundan akıp giden Tuula nehri boylarında önünde at üstünde dev bir Çinggis Han heykeli olan bir müze bulunmaktadır. 40 metre yüksekliğindeki heykelin içinden merdivenleri tırmanarak yukarı çıktığınızda, kuzeydoğuda sakin sessiz akıp giden Tuula görülür. Nehri görünce insanın aklına Çinggis Han’ın daha Temücin adını taşıyan bir çocukken, buz tutmuş Onon nehri üstünde aşık oynadığı günler gelir.
Temücin dokuz yaşında iken babası onu güvey hizmeti için Kongrat kabilesinden Dei Seçen’in yanına bırakır. Baba Yesügei oradan ayrılırken “köpeklerden korkar, aman dikkat edin” diye tembihte bulunur. Kısa süre sonra da Yesügei Bahadır zehirlenerek ölür. Temücin onbir yaşında iken, Kerait lideri Ong Han’ın himayesindedir. O sıralarda Ong Han’ın himayesinde başka bir genç daha vardır; onun adı bizim çizgi romanlardan da tanıdığımız Camuka’dır. İki genç birbirlerine aşık kemikleri hediye ederek başlayan dostlukla kan kardeşi olurlar. O dönem Moğolcasında kan kardeşliğine “anda” denmektedir.
Bu olaylardan birkaç sene sonra ileride Temücin’in eşi olarak göreceğimiz Börte başka bir kabile tarafından kaçırılınca, Ong Han’ın da himmetiyle iki arkadaş biraraya gelirler. Ong Han, Camuka ve Temücin üç koldan kaçıranlara hücum edip Börte’yi kurtaracaklardır. Bu vesile ile kardeşliklerini tazelemek isterler ve geleneğe göre “kan kardeşi olan kimselerin hayatı ve canı bir olur. Onlar birbirini terketmezler, birbirinin hayatını korurlar” diyerek büyük bir kayalığın bulunduğu yerde bir ağacın altında yeniden “anda” olurlar ve bunu kutlamak için de bir ziyafet tertip ederler. Böylece bu eski iki arkadaş birbuçuk yılı birlikte geçirir.
İlkbahar gelince, yeni bir yere göç etmeğe karar verirler Temücin ve Camuka üstlerinde çadır olan arabalarla giderken, Camuka ileride tarihçileri çok düşündürecek aşağıdaki şu sözleri söyler: “Dostum, Dostum Temücin!
Dağın yamacına konalım
At çobanlarımız
Çadırlara girsinler
Dere boyuna konalım
Koyun çobanlarımız ve kuzu çobanlarımız
Karınlarını doyursunlar”
Bu sözlerden bir şey anlamayan Temücin duraklar ve geride kalan katarın yanına gelmesini bekler. Kendi ailesinin arabaları gelince de annesine Camuka’nın sözlerini tekrarlar ve “anam senden bunun anlamını sormaya geldim” der. Daha annesi cevap vermeden Börte araya girer ve “İşte dostumuz Camuka böyle sebatsız biridir. Şimdi bizim aramızda onun canı sıkılıyor. Dostumuz söylediği sözlerle bizi kastetmiştir. Biz durmayalım, bilâkis büsbütün ayrılarak bütün gece yolumuza devam edelim, en iyisi budur” der ve Börte’nin fikrine uyularak yola devam edilir. Böylece Temücin ve Camuka yol ayırımına gelmiş olurlar.
Bu pasaj birçok tarihçi tarafından farklı şekilde değerlendirilmiştir. Camuka ile Temücin arasındaki yakınlığı kıskanan Börte’den tutun da, bu pasajın çok açık olduğunu ve burada hiç de şaşıracak bir şey olmadığını, Temücin’in Camuka’ya değil de Börte’nin laflarına şaşırdığının söylenmesine kadar.
Evvelce ben bu pasajı, “sosyo-politik yapılanma ve idarenin tek başlı mı çok başlı olması konusunda doğan fikir ayrılığından kaynaklandığı” şeklinde açıklamıştım. Bu açıklama atların ve koyunların sulanma ihtiyacına dayanıyordu ve ne de olsa teorik bir yaklaşımdı. Ancak geçenlerde genç bir Kazak tarihçisi bu pasajı “hayvanların tabiatı” açısından açıklama yoluna gitti.
Onun ifadesine göre eğer Camuka’nın dediği gibi atlar dağa çıkarılırsa, burada toplaşmak yerine ayrı ayrı yerlerde bulunurlar, onun için de çok başlı olmak isteyenleri temsil edebilirler. Koyunlar ise nehir kenarında düzlükte sürü halinde bulunurlar, onları tek başlı olarak idare etmek kolaydır. Temücin de, Camuka ve taraftarlarının öne sürdüğü ikili düzeni değil de tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belirtecektir (#tarih, Mart 2015, sayı: 10).
Kısacası yol ayrımı kaçınılmaz olmuştur. Demek ki kaynaklarda sözü edilen siyasi olayları değerlendirmek için sadece dilleri ve kitaptan öğrendiğimiz tarihi bilmek yetmemektedir. Sözkonusu dönemin yaşamını bütüncül olarak anlamak, örneğin step hayatındaki hayvanların tabiat ve davranışlarını da bilmek gerekir.
1947’de Britanya Hindistanı’nın bölünmesiyle bağımsızlıklarını ilan eden ve 1948’de savaşan Hindistan ve Pakistan’ın arasının epey gergin olduğu dönemde Hindistan Başbakanı Türk çocuklarına Mohini adlı fili hediye edince Pakistan Başbakanı da Azadi adlı bir fil gönderir.
Hindistan Başbakanı Nehru, kendisinden fil isteyen Japon çocuklarına 1949’da bir fil hediye etmiştir. Nehru’nun yolladığı filin Japonya’yla aralarındaki dostluğa nasıl hizmet ettiğini de anlattığı ve dünya çocuklarına hitaben yazdığı mektup, 2 Şubat 1950’de Doğan Kardeş’te yayımlanınca dergiyi mektup yağmuruna tutan okurlar Nehru’dan Türk çocukları için de fil isterler. Bir sonraki sayıda Nehru’ya hitaben yazılan ve yüzden fazla çocuğun imzaladığı bir mektup yayımlanır. Nehru, mektuba olumlu yanıt verir.
Nehru’nun fili yollayacağını söylemesinin üzerinden epey zaman geçmiştir. 17 Ekim 1950 tarihli Hürriyet gazetesinde Pakistan’ın da Türk çocuklarına bir fil hediye edeceği haberi vardır. Habere göre Hürriyet muhabiri Hikmet Feridun Es, fili Pakistan Başbakanı Liyakat Ali Han’dan bizzat istemiştir. Bu nedenle fili sahiplenen gazete, kendi rollerinin kanıtı olarak filin adının Azadi (Hürriyet) olmasını gösterir.
Ancak Hindistan tarafı bir adım öne geçerek fili Pakistan’dan önce yola çıkarır. Mohini adlı dört yaşındaki fili getiren gemiyi 26 Aralık’ta İstanbul’da bir kalabalık karşılar. İnönü Stadı’na götürülen Mohini için düzenlenen törende Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay ile Doğan Kardeş dergisi adına Vedat Nedim Tör birer konuşma yaparlar. Buradan Taksim’e geçilir ve Taksim Anıtı’na “Hint çocuklarından Türk çocuklarına Mohini eliyle sevgiler” yazılı çelenk konulur. Ertesi gün birçok köşe yazarı karşılama törenini ve anıta çelenk koymayı eleştirir.
Mohini’nin geldiğinin ertesi günü Pakistan da Azadi adlı filin yolda olduğunu duyurmuştur. Bütün gazetelerin Azadi diye söz ettiği file Hürriyet gazetesi Hürriyet demekte ısrarcıdır ve Mohini’den daha üstün olduğunu vurgulamak için “Mohini daha 4 yaşında bir yavru. 14 yaşındaki Hürriyet’in cüssesi Mohini’nin tam yedi katı” gibi şeyler yazarlar.
12 Ocak 1951’de gelen Azadi için yapılan merasim daha kısa tutulur. Vali yerine yardımcısı katılmıştır törene. Taksim Anıtı’na da gidilmez. Azadi’ye ertesi gün Beşiktaş-Austria ve Fenerbahçe –Vefa maçlarından önce İnönü Stadı’nda tur attırılır. Azadi de 14 Ocak’ta Ankara’ya Mohini’nin yanına yollanır.
İki fil de kısa sürede hayvanat bahçesinin yıldızı olur ama Hürriyet gazetesinin bütün çabasına ve Pakistan’ın öne geçmek için 10 Temmuz 1951’de bir de leopar yollamasına rağmen Mohini kesinlikle daha popülerdir.
Mohini’nin adı günlük kullanıma da girmiştir. Dönemin meşhur serserilerinden Berbat Süleyman, 1956’da cinayetten yargılandığı duruşma için geldiği adliyede kendisini izleyen vatandaşlara “Mohini miyim ben ne bakıyorsunuz?” diye tepki göstermiştir örneğin.
Seyirciyi selamlayan Azadi
Pakistan Başbakanı’nın yolladığı fil Azadi için düzenlenen tören kısa tutulsa da, Beşiktaş-Austria ve Fenerbahçe-Vefa maçlarından önce İnönü Stadı’nda seyirciyi selamlaması sağlanmıştır.
1950’lerin tanınmış dolandırıcılarından Kazım Çalışır’ın ve Ankaralı gazeteci ve foto muhabiri Rıfat Atamtürk’ün (1925-1963) lakabı Mohini’dir. Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık adlı romanında da çocukluğunu 1950’li yıllarda geçiren ve lakabı Mohini olan bir karakter vardır.
Azadi’nin ölüm tarihiyle ilgili çelişkili bilgiler var ama Mohini’nin 50 yaşında, 1996’da öldüğü biliniyor.
Bundan 246 yıl önce Çeşme Limanı’nda Ruslarla yapılan deniz savaşında Osmanlı kuvvetleri ağır yenilgiye uğramış, donanma yakılmış, 11.000 denizci şehit olmuştu. Rus zaferini betimleyen tablolar, bugün hâlâ Sankt Peterburg’daki yazlık sarayın “Çeşme Salonu”nda.
6 Temmuz 1770. Ege’nin sakin limanı Çeşme, tarihinin en sıcak ve şiddetli gününü yaşıyordu. 1768’de başlayan ve çoğunlukla Kırım, Eflak ve Boğdan’daki muharebelerle gerçekleşen Osmanlı – Rus savaşı, stratejik bir kararla Ruslar tarafından Akdeniz’e taşınmıştı. 1769 Kasım’ında Kont Orlov komutasında Baltık Denizi’nden ayrılan 21 parçalık Rus donanması, Atlantik Okyanusu ve Cebelitarık rotası ile Akdeniz’e inmiş ve 1770 Nisan’ında Mora Yarımadası’nda bir Yunan isyanı çıkarılmasına yardım etmişti.
Gün içindeki çatışma, biri Rus, biri Osmanlı iki kalyonun yanarak batması ile sona erdi. Çeşme limanına çekilen Osmanlı gemileri manevra yapamayacak şekilde birbirlerine yakın demirlediler. Bu durumu gören Osmanlı amirali Cezayirli Hasan Bey (sonradan Gazi Hasan Paşa), Kaptan-ı derya Hüsamettin Paşa’yı uyarsa da durumu düzeltmeye ikna edemedi.
Felaket geceyarısı geldi: Ruslar, kendilerine danışmanlık yapan İngiliz amirallerin komutasında, Çeşme limanına sıkıştırılmış Osmanlı gemilerine ateş gemileri ile saldırdılar. Yanyana duran Osmanlı savaş gemileri birbiri ardına yanarak batmaya başladı. Sabah olduğunda, Osmanlı donanmasının belkemiğini oluşturan 15 kalyon, 4 fırkateyn, 40 parça ufak gemi yanmış ve batmış, Rodos adlı kalyon ve 6 kadırga Rusların eline geçmişti. Osmanlıların insan kayıpları da 11.000 kişiyi buluyordu. Ruslar 1774’de savaşın bitimine kadar Çeşme limanı, Midilli ve Limni adalarına defalarca saldırıp topa tuttular. Denizdeki ve karadaki Rus başarıları, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile sonuçlandı: Rusya Kırım’ı önce işgal, 1783’de de ilhak etti!
Rusya’yı modernleştiren ve bir imparatorluk haline getiren Çar Büyük Petro, 1714’de St. Peterburg’un batısına bir yazlık saray yaptırmaya karar vermişti. Olağanüstü güzel bahçeler içinde yer alan ve Peterhof adı verilen bu saray kompleksi, bugünkü halini 1755’ de Çariçe I. Elizabeth zamanında aldı. 2. Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından büyük oranda tahrip edilen saray, savaştan sonra restore edildi.
Savaştan hemen sonra Alman ressam Jacop Philipp Hackert’e yaptırılan 12 büyük resmin bulunduğu salon (üstte) ve tablolardan bir detay (en üstte).
Donanması Osmanlılara karşı büyük zafer kazanarak Rusya’nın Karadeniz’e açılmasını sağlayan Çariçe II. (Büyük) Katerina, bu sarayın bir salonunu Çeşme Savaşı’na adadı. İtalya’da yaşayan Alman ressam Jacop Philipp Hackert, 1771 ve 1773 yılları arasında savaşı canlandıran 12 büyük resim yaptı ve bu resimler Peterhof Sarayı’nın “Çeşme Salonu”na konulmak üzere Çariçe Katerina’ya sunuldu.
Hackert, Livorno limanında üslenen Rus gemilerini çizerken zorlanmamıştı. Ama hiçbir gerçek deniz savaşına tanık olmamıştı ve savaşın şiddetinin nasıl göründüğü hakkında bir fikri yoktu. Rus donanma komutanı Orlov, Çariçe Katerina’dan izin alarak resimlerin gerçekçi olması için kendisine yardımcı oldu: Livorno limanı açıklarında bir firkateyni barut ile doldurup, ressamın ve izleyicilerin gözleri önünde havaya uçurdular!
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Roma Cumhuriyeti tarumar olup da “Ne rejim değişikliği canım, bilakis cumhuriyeti kurtarıyoruz” diye diye bir imparatorluğa dönüştükten sonra bile, Roma’nın seçilmiş en üst düzey yöneticileri konsüller ve konsüllük de varlığına devam ediyor. Zaten konsülsüz bir konsüllük, konsüllüksüz bir konsülü de pek düşünemiyoruz. Ha nedir, bu ister istemez bir iki-başlılık yaratıyor, zira bir tarafta koskoca bir imparator var, diğer tarafta da koskoca bir konsül. Konsüllük makamı imparatorluğun başlarında devam ediyor etmesine ama görünürde ya da kâğıt üzerinde konsülleri halk seçse de, konsüller fiili olarak imparator tarafından aday gösteriliyorlar, yani aslında basbayağı atanıyorlar.
Tabii her ne kadar cumhuriyet olduğunu ileri sürse de tarihçilerin MS 27 yılından itibaren “yok abi ne cumhuriyeti allahaşkına, imparatorluksun sen” dediği Roma devletinde konsüllük önemli bir makam. Yani evet, cumhuriyet rejimindeki bir sürü yetkisi elinden alınmış, ama yine de spor müsabakalarında artık başlama vuruşunu mu yapıyor, protokolde kendisine önlerde yer mi buluyor, imparator yokken onun adına karar mı veriyor ne. Galiba spor müsabakasında görünüyor, gerisini tam olarak bilmiyorum.
Her neyse, her şeye rağmen devlette imparatorluğun ardından en önemli makam olan konsüllük, gel zaman git zaman devlet işlerinde iki-başlılık mı çıkarıyor, yoksa sadece imparator konsülün maçlarda başlama vuruşu yapmasına mı kıl oluyor tam hatırlamıyorum ama kimi imparatorun şimşeklerini üzerine çekiyor.
Roma tarihinin en renkli imparatorlarından Caligula mesela, bizzat kendi atadığı ya da aday gösterip seçilmesini sağladığı (artık farkı ne tam olarak çözemedim) Pomponius Secundus’a feci uyuz oluyor. İşin öncesine bakacak olursak Caligula, kendisini bugün renkli olarak tanımamızı sağlayan işleri yapabilmek için olsa gerek, son derece büyük paralara ihtiyaç duyan bir adam. Artık ben Cassius Dio’nun yalancısıyım, Caligula başa geçince yaptığı harcamalarla 3 trilyon sestercelik hazineyi sıfırlamış. Bugünkü kurdan ne kadar ediyor bilmiyorum ama külli bir miktar olsa gerek diye düşünüyorum.
Her neyse, har vurup harman savuran Caligula, bir yandan da kendi adına bir sürü yapı inşa ettirdiği için millet bir müddet “yiyor ama çalışıyor da” diyerek kendisine göz yummuş. İyice gaza gelen Caligula beğenmediği, hoşuna gitmeyen, tavuğuna kışt diyen ne kadar adam varsa hepsini de bertaraf ediyor. Zaten doğru dürüst bir insanı sevdiği yok, varsa yoksa sevgili atı Incitatus.
Elbette dünya tarihine geçen bugün bir Bold Pilot olsun, Devir olsun, Johnny Guitar olsun, bir sürü kimisi Gazi koşusu şampiyonu, kimisi her daim sürdirek favori; jokeyi sırtından atlasa da birinci geleninden hem kumda hem çimde galoplarıyla, sprintleriyle büyüleyen bir sürü at var ama, herhâlde hiçbiri Caligula’nın Incitatus’u sevdiği kadar sevilmiyor. Caligula, Incitatus’u yemeğe çıkarıyor, arpasını altın kaselere falan koyduruyor. Ama bunlar da yetmiyor, günün birinde artık daha düşük profilli bir konsül istediği için mi, yoksa atını çok sevdiğinden mi bilinmez, mevcut konsülün yerine Incitatus’u atamaya kalkıyor.
Tabii böyle çok ilginç hikâyelerin genellikle pek de gerçekle ilgisi olmadığını düşündüğümden bu işe şüpheyle yaklaşıyorum ve Caligula’nın o kadar da delirdiğini sanmıyorum ama neticede ben de o döneme daha yakın Suetonius, Dio gibi tarihçilerin yalancısıyım ve şimdi her zaman için bu adamların o dönemin Fuat Avni’si olma ihtimali var. Zaten sanırım mesele Caligula’nın atını konsül olarak atamak istemesi değil; hakkındaki “atını konsül olarak atayacak kadar delirmişti” şayiasının günümüze kadar gelmesi ve birilerinin böyle bir şey uydurması bile bize bir şeyler söylüyor.
Ha maalesef Incitatus hayli düşük profilli olsa da konsül olamıyor, oldurmuyorlar, o da başka bir konu.
Tarih boyunca yiyecek, içecek hatta ilaç, tanrılara sunu, takas aracı ve kozmetik amaçlı kullanıldı. “Tanrılar katından, dünya ağacının dallarından yeryüzüne damlayan” her derde deva balsa düzenin, mükemmeliyetin ve hayatın simgesi oldu. Bu armağana layık olmayan insanoğlu, bugün arıların soyunu kurutmak üzere.
Mağara resimleri insanların tarih öncesinden beri diğer vahşi hayvanların ve kuşların izlerini takip ederek doğadaki arı yuvalarını talan ettiklerini gösteriyor. Elinde duman kaynağı ile bir kovanı yağmalayan iki insanı gösteren duvar resimleri insan ve arı ilişkisinin bilinen geçmişinin 13 bin yıl kadar geriye gittiğini göstermekte. Hatta bugün bile bazı topluluklar tamamen aynı yöntemlerle doğadan bal topluyor.
Bal, tarih boyunca yiyecek, içecek, ilaç, tanrılara sunu, takas aracı ve kozmetik amaçlı kullanılmış ve elde etme süreci zorlu olduğundan değerli bir besin sayılmıştır. Nasıl meydana geldiği anlaşılamadığından, birçok uygarlık balın kutsallığına inanmış, tanrılar katından, dünya ağacının dallarından yeryüzüne damladığına inanılmış ve göksel değerler yakıştırılmış.
Antik Yunan sikke ve süslemelerinde arı sembolü.
Yunanlılar kehribara Electron derler ve uyanışı, yenilenmeyi temsil eden Güneş Tanrısı Elector ile ilişkilendirirlerdi. Bal da ambere benzediğinden kehribar içindeki taşlaşmış arılar sembolik olarak çok önem taşımışlardır. Gerek Efes Artemis’i gerekse Roma’nın Diana’sı hep kraliçe arı ile ilişkilendirilmiştir. Bu heykellerin göğsünde taşıdığı yumurtalar ve birinin başındaki kovan şeklinde başlık bu ilişki varsayımını güçlendirmekte. Tanrısal özellikleri olduğuna inanılan bal saflığı simgelediği için evlilik törenlerinde kullanılmış, tanrılar katına yapılacak yolculuklarda ölümsüzlük getireceğine inanıldığından, ölüye eşlik etsin diye mezarlara yerleştirilmiş.
Balın Mısır’dan daha eski tarihlerde Sümer tabletlerinde de adı geçiyor. Daha sonraki Babil tabletlerinde de bal kullanılarak yapılan ilaç tariflerine rastlanmış. Bir Sümer stelinde ana tanrıça bir kraliçe arı, eşlikçileri de arı prensesler olarak gösterilmişler. Sümerlerin apiterapiyi geliştirenler olduğu biliniyor. Bal, polen, arı sütü, propolis ve arı zehrinden sağaltım amaçlı yararlanmayı biliyorlardı. Bal salt yiyecek değil, yaşamsal önemi olan tıbbi bir ilaçtı.
Bal ile ilgili bir başka kayda MÖ 5500 civarında Mısır’da rastlıyoruz. O dönemde Nil deltasından Memphis’e kadar olan bölgeye “Ta-bitty”, yani “Arı Diyarı” adı verilmiş. Eski Ahit’te Mısır’dan yola çıkan İsrailoğullarına da Tanrı tarafından ‘Vadedilmiş Topraklar’da süt ve bal nehirleri akan bir ülke sözü verilmesi ilginçtir. Dahası 1. hanedanı döneminde Kral Menes’ten sonra firavunların hepsi “Arıcı” lakabını almışlar, bunu da hiyerogliflerde isim kartuşlarının önüne konmuş bir arı resmi ile ifade etmişlerdir. 2500 yıl sonra ise Abusir’deki tapınak kabartmalarında arıcılığın artık bir iş kolu haline geldiği görülmekte. Muhasebe kayıtlarında bile 110 çanak balın bir eşek veya öküze karşılık olduğu ve ticari olarak takasa girdiği anlaşılıyor. 1800’de arkeologların Mısır’da bir mezarda buldukları iki çanak bal bozulmadan korunmuş ve hâlâ yenebilir durumda idi.
Tanrısal özellikleri olduğuna inanılan bal ve arı Mısır hiyerogliflerinde yer alıyordu.
Ölüm törenlerinde ölenin son yolculuğuna eşlik eden bal, kötü ruhları uzak tutmak ve yolculuğunda ölen kişiyi beslemek, güçlendirmek amacı taşırdı. Bu nedenle hem mezara konan yiyeceklerin saklanmasında hem de bedenin mumyalanmasında kullanılmıştı.
Mısır’ın kuzeyine çıktığımızda arı kovanlarının toplumsal düzen modeli olarak Akdeniz medeniyetlerinin çoğunda tapınak tasarımlarına etki ettiğini görüyoruz.
Çok daha eski uygarlıklarda da arı kovanı ve petek referansına rastlanır. Çatalhöyük duvarlarına çizilmiş petek desenleri bu düzenin kalıcılığına öykünmüş olabileceklerini düşündürür. Minos uygarlığının başkenti Knossos’da yer aldığı söylenen labirentin bir kovan düzenini yansıttığı ve ruhların öbür tarafa geçişinde rehberlik işlevi gördüğü söylenmektedir. Hindistan’ın cennet ile dünyayı ayıran tanrısı Indra da ilk yiyecek olarak bal tatmıştır. Aydınlanmak için banyan ağacının altında oturan Buddha’ya bir maymun bal taşımıştır.
Daha yakın çağa geldiğimizde Amerikan kolonilerinde tatlandırıcı olarak bal üretiminin şeker veya melastan daha ucuza gelmesi nedeniyle ev arıcılığının benimsendiğini görüyoruz. Kızılderililerin “İngiliz sinekleri” dediği arılar, istilanın simgesi olarak “beyaz ayakların otu” denilen yoncalardan bal toplayarak tüm Kuzey Amerika’ya yayıldılar.
Ülkemiz bugün Çin’den sonra bal üretiminde 2. sırada yer alıyor. Ancak bilinçsiz tarım ilacı uygulamaları, sınırsız tağşiş ve yok olan çiçekli alanların balcılığımıza iyi gelmediği ortada. Bugün bazı antropologlara göre beynimizin gelişmesini hızlandıran balı üreten arılarla ilişkimiz onları neredeyse yok etme noktasına kadar getirdiyse, ortak geçmişimizden hiçbir şey anımsamıyoruz demektir. Bunun salt bu ülkeyi değil, insanlığı hangi sona götüreceğini şöyle bir düşünmeye değmez mi?
Antik dönemden günümüze ulaşan tek kütüphane olan Papirüs Villası taşa dönmüş Herculaneum kentinin ortasında 2000 yıl öncesinin “mutluluk ve hazlarını” barındırıyor.
79’da Antik Roma kenti Herculaneum’da yaşayan yüksek rütbeli bir devlet adamı (tahminen Julius Caesar’ın kayınpederi Lucius Calpurnius Piso Caesoninus) kentin en güzel evinde imparatorluğun en seçkin kütüphanelerinden birini kurmuştu. Heykeller ve sanat eserleriyle donatılmış olan sayfiye evinde dönemin önemli filozofları ağırlanıyor, uzun felsefe sohbetleri yapılıyor, Yunan edebiyatı ve felsefesi öğrencileri burada bilgilerini geliştirme imkânı buluyordu. Kütüphanedeki eserleri seçen ve toplayan, Epikürcü felsefenin temsilcilerinden ve ailenin yakın dostu şair-filozof Gadara’lı Philodemus’tu; dolayısıyla kütüphane adeta Epikür felsefesenin yuvası olmuştu. “İnsan fanidir, varoluş amacı mutluluk ve hazdır” felsefesine inanan, kendilerini mutluluğu ve zevki aramaya adayan Epikürcülerin bu kütüphanede yaptığı çalışmalar papirüslere yazılıyor ve kütüphanedeki diğer papirüs rulolarına ekleniyordu. Herculaneum kentinde süregiden bu mutlu refah hayat 24 Ağustos 1979 günü Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla son buldu. İlk patlama Pompei’ye göre daha hafif atlatıldığı için halkın bir kısmı deniz yoluyla kenti terketti. Ancak ikinci patlamayla birlikte villalar, tapınaklar, avlular, pazarlar, heykeller, mozaikler, insanlar, hayvanlar, her şey volkanik kül ve lavların altında kaldı. Ve tabii papirüsler de…
Herculaneum’da ilk araştırmalar 18. yüzyılda başladı. 1752’de mimar ve mühendis Karl Weber’in liderliğinde yapılan kazılar sonucu Papirüs Villası’na (Villa dei Papiri) ulaşıldı ve 1800 civarında papirüs bulundu. Rulolar iyice kömürleştiği için parçalamadan açmak zor oldu. Ancak bir süredir üzerinde çalışılan özel bir X-ışını teknolojisiyle nihayet 2015’te papirüsler açılmadan katman katman deşifre edilmeye başlandı.
Papirüslerin büyük kısmı Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde korunuyor. Zamanında “politik hediye” olarak takdim edilen altı papirüs bugün Fransız Enstitüsü’nde, 18’i Britanya ve Bodleian kütüphanelerinde muhafaza ediliyor.
Papirüs Villası dönem dönem ziyaretlere kapalı, restorasyon çalışmaları devam ediyor. Klasik bir “Roma villası” olan yapı 2000 yıl öncesine en yakın şeklini aldığında ve duvar resimleriyle mozaiklerin tamamı ortaya çıktığında, antik dönemden günümüze ulaşan bu tek kütüphaneyi ziyaret etmek gerçekten paha biçilmez olacak.
MÖ 1. yüzyıla ait papirüs Şair-filozof Gadara’lı Philodemus’a ait olduğu sanılan papirüs Epikür çalışmalarından notlar içeriyor (Tesoro letterario di Ercolano).
1970’in son günlerinde Rock’n Roll’un Kralı Elvis Presley ve ABD Başkanı Richard Nixon tuhaf bir talep nedeniyle Beyaz Saray’da bir araya gelmişti. Hikâyenin aslı #tarih’te, parodisi beyazperdede.
Elvis & Nixon
Aralık 1970, Memphis, ABD. Elvis Presley yılbaşı hediyeleri için 100 bin dolardan fazla harcamış, babası Vernon ve karısı Priscilla’yı çileden çıkarmıştı. 32 tabanca ve 10 Mercedes de neyin nesiydi? Sıtkı sıyrılan Elvis soluğu havaalanında almış ve ilk uçakla Washington’a uçmuştu. Yanında meşhur polis rozeti koleksiyonu, aklında ise bir planı vardı. Birkaç saat sonra planı erteleyip Los Angeles’a gitmeye karar verdi.
Los Angeles’taki malikanesinde hayranlıkla rozetlerini incelerken Elvis bir tek şey düşünüyordu: Narkotik ve Tehlikeli Uyuşturucular Bürosu resmî rozeti bu koleksiyona ne kadar da yakışırdı… Priscilla Presley kocasının bu takıntısını Elvis and Me adlı biyografisinde şöyle anlatıyor: “Elvis için narkotik rozeti sınırsız güç demekti. İstediği ülkeye tabancaları ve binbir çeşit uyuşturucusuyla elini kolunu sallayarak girebileceğini hayal ediyordu.”
Michael Shannon (Elvis Presley) ve Kevin Spacey (Başkan Nixon) parodi olarak çekilen filmin buluşma sahnesinde.
Los Angeles’a vardıktan bir gün sonra Elvis, tekrar Washington’a uçmaya karar verdi. Uçakta dönemin başkanı Nixon’a bir mektup yazdı. Mektupta kısaca, “başkanını ve Amerika’yı çok sevdiği, güzel ülkesinin uyuşturucu, hippiler, komünistler gibi tehlikelerle karşı karşıya olduğu, kendisinin uyuşturucular üzerine çok derin araştırmalar yaptığı, eğer gizli ajan olursa vatanını koruyabileceği, herhangi bir unvana gerek olmadığı, sadece ajan rozetinin yeterli olduğu” yazılıydı. Vatan aşığı Elvis “Jon Burrows” takma adıyla kaldığı otelin adını da ekleyerek mektubu sabahın 6 buçuğunda Beyaz Saray’ın danışmasına bıraktı. Mektup bir-iki saat içinde başkanın asistanı Egil “Bud” Krogh’a iletilmişti. Krogh Elvis’e hayrandı. Dahası Batı dünyasının lideri ile Rock’n Roll’un Kralı’nın bir araya gelmesi müthiş bir fırsattı. Krogh vakit kaybetmeden randevuyu organize etti, oteli aradı ve kendilerini beklediklerini haber verdi. Elvis mor kadifelerini çekti, altın kemerini taktı ve başkana hediye etmek üzere, silah koleksiyonunun nadir parçalarından olan 45’lik Colt’u da yanına alarak yola çıktı.
Asistanı ve korumasıyla Beyaz Saray’a varan Elvis, Başkan’la görüşmek üzere Oval Ofis’e alındı. Krogh Elvis’in Oval Ofis’e girerken tedirgin göründüğünü, ancak kısa sürede havaya girdiğini söylüyor. Bir süre sonra Elvis rozet koleksiyonunu çıkarmış ve Nixon’la koleksiyon üzerine laflamışlar. O günlerde Nixon ‘gizli kayıt’ paranoyasına henüz kapılmamış, sarayın dört bir yanına kayıt cihazları yerleştirmemişti. Dolayısıyla Nixon ve Elvis’in o gün ne konuştuklarını tam olarak bilemiyoruz. Sadece Krogh’un tuttuğu kısa notlar var: “Elvis Beatles’ın Amerikan ruhuna aykırı olduğunu söyledi, Nixon da uyuşturucu kullanan herkesin Amerika’nın düşmanı olduğunu belirtti.”
Suratsızlığıyla tanınan Başkan Nixon’ın, Marvel kahramanı görünümlü Elvis’le verdiği bu poz tarihe geçecekti.
Bu sohbetin ardından Elvis’in meşhur cümlesi gelmiş: “Ben sizin tarafınızdayım.” Kral uyuşturucu kültürü ve komünizmin beyin yıkama metodları üzerine çok çalıştığını yineleyerek kendisine Narkotik ve Tehlikeli Uyuşturucular Bürosu resmî rozeti verildiği takdirde vatanı için mücadele edeceğini belirtmiş. Nixon Krogh’a “Yapabilir miyiz?” diye sormuş ve Krogh da yapabileceklerini söylemiş. Sonraki sahneyi Krogh hiç unutamadığını söylüyor; Elvis son derece samimi bir hareketle kolunu, Amerika’nın gelmiş geçmiş en ciddi başkanlarından Nixon’ın boynuna dolamış ve sıkıca sarılmış. Elvis’e rozeti o gün, yani 21 Aralık 1970’te öğle yemeğinde takdim ediliyor, böylece Elvis bir tür gizli ajan oluyor. Kendisinin ricası üzerine olay gizli tutulmuş; bir sene sonra gazeteci Jack Anderson “Presley’e narkotik büro rozeti verildi” başlığıyla haber yaptıysa da kimse ilgilenmemiş. Elvis’in o dönem saraya birtakım “vatan sağolsun projeleri” sunduğu biliniyor, fakat hepsi deli saçmasından ibaret. Zaten 1972’de Watergate Skandalı patlıyor, Nixon 1974’te istifa ediyor, 1977’de ise Elvis aşırı doza bağlı kalp krizinden ölüyor.
Senelerce hakkında konuşulmayan, adeta üzerine örtü çekilen bu tarihî ve tuhaf buluşma artık sinemaya intikal etmiş durumda. Yönetmenliğini Liza Johnson’ın yaptığı film daha çok bir parodi. Hollywood’un gerçek ve ilginç bir hikâye bulduğunda mümkün mertebe suyunu çıkarma geleneğini hakkıyla yerine getiriyor. Zaten yapımcılar olaydan sadece ‘esinlenildiğini’ de inkâr etmiyor. Filmin kadrosu ise başarılı. House of Cards dizisinde de bir ABD Başkanı’nı oynayan Kevin Spacey Nixon’ı, “General Zod” olarak tanıdığımız Michael Shannon ise Elvis’i canlandırıyor.
Elvis’in Los Angeles- Washington uçağında Nixon’a yazdığı mektup.
Edebiyatçı ve devlet adamı Hamdullah Suphi Tanrıöver, arkadaşı diplomat, maliyeci ve yazar Reşit Safvet Bey’e yolladığı “geçmiş olsun” mektubunda, kadınların 40’tan sonra “kocadıklarını” ama henüz kendileri için bir tehlike olmadığını söylüyor.
Türk siyaset ve edebiyatının tanınmış simalarından Hamdullah Suphi (1885-1966) uzun yıllar Türk dışişleri mensubu olarak Bükreş elçiliği yapmıştı. Önemli toplantılara katılarak büyük kitlelere etkili konuşmalar yapan Hamdullah Suphi’ye “Tanrıöver” soyadı Atatürk tarafından verilmiştir.
Uzun yıllar sefirlik ve milletvekilliği yapan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in dedesi Şair Abdurrahman Sami Paşa, babası devlet adamı, tarihçi, nümizmat Abdüllatif Suphi Paşa, amcası edebiyatçı, yazar Sami Paşazade Sezayi Bey’dir. İstanbullu hanedan bir aileye mensup Hamdullah Suphi’nin en yakın dostlarından birisi Reşit Safvet Atabinen Bey’dir (1884- 1965). Lozan konferansının genel sekreterliğini yapan diplomat, maliyeci, yazar Reşit Safvet Bey Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun kurucusu ve uzun yıllar başkanlığını yapmış bir kişidir. Kendisi de aynı Hamdullah Suphi Bey gibi İstanbullu hanedan bir aileye mensuptur. Babası Miralay Safvet Bey Muzika-yı Hümayûn hocalarından olup Türk musiki tarihinde ilk solfeji yayınlamıştır.
Hamdullah Suphi Tanrıöver
Bu kıymetli, yaşıt iki şahsiyeti hem diplomat hem de Türk Ocakları kurucusu olmaları birleştirmiş, dostluklarını sağlamıştır. İkisi de çökmekte olan bir imparatorluğun dışişleri teşkilatının çeşitli kademelerinde görev yapmışlar, Türkleri ve Türk topluluklarını Batılı diplomatlara karşı savunmuşlardır. Türk Derneği, Türk Ocakları, Türk Yurdu Cemiyeti gibi kurumlarda çalışmış hatta kurucuları arasında yer almışlardır.
Atatürk döneminde Gazi’nin arkadaşı olarak etkili mevkilerde yer alan Reşit Safvet Atabinen daha sonraki yıllarda geri planda kalmış, kendini Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu reisliğine adamıştır. Hamdullah Suphi Tanrıöver ise uzun Bükreş elçiliği sonrasında milletvekili olarak parlamentoda görev yapmıştır.
Reşit Safvet Atabinen
Bu iki eski dost, ülküdaş ve hariciyecinin mektuplarından Hamdullah Suphi Tanrıöver’in 1931-1939 yılları arasında Bükreş sefiri iken daktilo ile yazdığı dört sayfalık mektup bu iki şahsiyetin ruh hallerini göstermesi bakımından çok ilginç bilgiler içermektedir. İlk kez yayımlanan bu mektup Hamdullah Suphi tarafından ıslak imzalı olarak Reşit Safvet Atabinen’in Yıldız’daki Serasker Rıza Paşa’nın konağındaki ikametgahına gönderilmiştir. Edebiyat tarihçileri ve Cumhuriyet tarihi ile ilgilenenler için ilginç ipuçları içeren bu mektup, Hamdullah Suphi Tanrıöver ile babası arasında 67 yıllık bir yaş farkını ilk kez ortaya koyması bakımıdan da önem taşır.
TANRIÖVER’DEN ATABİNEN’E
Babam beni 67’sinde dünyaya getirdi
Türkiye Cumhuriyeti
Bükreş Elçiliği
İki gözüm aziz Reşitciğim,
Mektubunu muhabbetle, tahassürle ve teessürle okudum. Rahatsızlığının seni böyle üzecek derecede olduğunu tahmin etmemiştim. Buna çok canım sıkılmakla beraber yakında temamen eyileşeceğine emin olduğum için yine müsterihim. Kadınların, erkeklerin 40 ile 50 yaş arasında bazı buhranlara maruz kaldıkları muhakkaktır. Hepimiz çok yorulmuş, çok heyecan duymuş ve vaktinden evvel az çok yıpranmış adamlarız. Fakat ruhumuzdaki kuvvetlerin her ziyanı tamir edeceğine tam bir kanaatım vardır. Kadınlar 40 ile 50 yaş arasında haiz ve nifastan kesilerek büyük bir buhran geçirirler ve bundan sonra tabiyat onları doğurmaktan meneder, zaten erkeklerin de onlar için bir arzusu kalmaz. Bu kocadıkları halde azgınlıktan vazgeçmek istemeyen malûm taifeye cenabı hakkın, âdili mutlak olan cenabı hakkın tam yerinde bir cezasıdır. 40’ı geçen erkeklere gelince, eğer bunlar sakat, mütereddi kimseler değilseler, bunlar erkekliklerini gayp etmezler. Nasıl ki babam 67 yaşında beni dünyaya getirdi, nasıl ki büyük babam da, Melek Halam dünyaya geldiği vakit 93 yaşında idi. Melek Halamın ise annesinin değil eski mahfuz harem hayatına göre büyük babamın kızı olduğu muhakkaktır. O halde hamdolsun bu cihetten senin için, benim için bir tehlike yok. Yalnız 40 ile 50 arasında uğradığımız hastalıkların tabiyat tarafından daha dikkatli yaşamak için bir ihtar olduğunu unutmamalı. Hamdolsun kocamış kadınları azgınlık yolunda tevkifeden hayıs nifas tehlikesi gibi bir ihtar erkeklere layik görülmemiştir. Bunu hatırladığım esnada hem senin hem benim namıma cenabı hakka teşekkür ettim. İşte sevgili Reşitciğim seni üzgün bir saatında biraz güldürmek için şaka vadisine saptım (...)
Derhal eyileşmen temennisile ve muhabbetle gözlerinden öpen mütehassir dostun: Hamdullah Suphi Postaya yetiştirmek için mektubu makine ile yazdım, kusura bakma H. S.
Nüfus mübadelesinde toprağını, ocağını terk etmek zorunda kalan Anadolulu Rumların yüreklerinden yükselen hüzünlü bir seda… Her şiirin yansıttığı toplumsal bağlamı okura titizlikle sunan eserin duygu yoğunluğu, Semih Poroy’un çizimleriyle zirve yapıyor.
SAFFET İSPİR
İstos Yayın tarafından yayımlanan Muhacirnâme – Karamanlı Muhacirler için Şiirin Sedası, Lozan Antlaşması çerçevesinde Yunanistan ve Türkiye arasında uygulanan zorunlu nüfus mübadelesiyle Anadolu’yu terke mecbur kalan Rumların mübadillik deneyimlerini gözlerimizin önüne getiriyor. Muhacirnâme, mübadillerin göç acısını, vatan hasretini ve asıl olarak da Yunanistan’da yerleştirildikleri mahallerdeki koşulları, sıkıntıları, Yunan devletinin verimsizliğini, mübadillerin acılarına karşı kayıtsızlığını ve yozlaşmışlığını dile getirdikleri Türkçe şiirleri ihtiva eden bir seçkiden oluşuyor. Evangelia Balta ve Aytek Soner Alpan tarafından hazırlanan kitapta her şiirin yansıttığı toplumsal bağlam okura titizlikle sunulmuş. Aynı zamanda Semih Poroy da şiirler için etkileyici çizimler hazırlamış. Yeri gelmişken bu çizimlerin muhacirlerin durum ve çilelerine ilişkin şiirlerdeki tasvirleri duygusal olarak oldukça güçlendirdiğini vurgulamak gerekiyor.
MUHACİRNÂME: Karamanlı Muhacirler için Şiirin Sedası
Kitabın önemli bir boyutu yayımlanan şiirlerin doğrudan Türkçe yazılmış olmaları. Mübadelenin ardından Atina’da yayımlanmaya başlayan Muhacir Sedası gazetesinde yer alan bu şiirler gazetenin büyük kısmı gibi Yunan harfleriyle Türkçe, yani ‘Karamanlıca’ olarak yayımlanmaktaydı. Nüfus mübadelesinin hemen ardından, Atina’da böyle bir gazete yayımlanıyor olması elbette bir tesadüf değildir. Zira kitapta yer alan şiirlere yaşam koşulları, acı ve özlemleriyle konu olmuş insanların (ve dolayısıyla potansiyel okurlarının) önemli bir bölümü Türkçeden başka bir dil konuşamıyordu. Osmanlı Anadolusu’ndaki Rum Ortodoks nüfusun önemli bir bölümünün Türkdil oluşu, yani anadillerinin Türkçe olması, günümüz okuyucusunu muhtemelen şaşırtacaktır. Mübadele öncesi Anadolu’nun ağırlıkla iç kesimlerinde bulunan ama kuzeyde Karadeniz’deki kimi cemaatlerden güneyde Kilikya ve Antalya’ya, batıda ise Bursa ve Aydın’a, doğudaysa Kayseri ve Sivas vilayetlerine kadar uzanan geniş bir alandaki Ortodoks topluluklar arasında Türkçe hâkim konumdaydı.
…Derdimi kimlere şikaya eyleyim Meskensiz yavruları ya ben neyneyim Acaba kimlerden ümit gözleyim Peruşaniyetten ölürsek acap kime ne…
İşte Muhacirnâme’de yer alan şiirler, ilgili literatürde çoğu zaman “Karamanlı” olarak anılan Anadolu’nun Türkçe konuşan bu Ortodoks Hıristiyan ahalisinin mübadele nedeniyle yaşadığı acıları, çektiği sıkıntıları, düştüğü perişanlıkları aktarmaktadır. Mübadele sırasında ölenler, verem, sıtma ve tifo gibi hastalıkların pençesine düşenler, kaybolanlar, ailelerin parçalanması, insanların mallarını mülklerini, doğup büyüdükleri topraklarını terke zorlanmaları, yerli halkın mübadilleri çoğunlukla aşağılaması ve dışlaması şiirlerin ana temasını oluşturuyor. Mübadiller bir yandan sürgün edilmelerine, yaban ellere atılmalarına ve geride bıraktıklarına feryat ederken, diğer yandan yeni vatanlarına bin bir güçlükle uyum sağlamaya çalışıp başka acılar da çekiyor. Türkdil Anadolulu Ortodoks mübadillerin kendilerinin dile geldiği bu şiirlerde Anadolu halk edebiyatının öğeleri de sıklıkla kullanılmakta.
Muhacirnâme’de yer verilen bu unutulmuş şiirler sadece vatanlarını terke mecbur kalmış Anadolu Ortodokslarının hatırasına hürmeten değil, günümüzde bir kez daha insanlığın karşılaştığı en önemli krizlerden birini oluşturduğu görülen göç ve mültecilik deneyimlerinin evrenselliğini de bizlere hatırlattığı için oldukça önemli. Kitapta yer alan şiirlerin her satırında okur, doksan yılı aşkın bir süre önce yaşanan Anadolu Rumlarının acı gurbet deneyimlerini değil, günümüzde her saat sayısız Suriyeli, Iraklı, Afgan ve başka bölgelerden insanın çilelerini de görecek. Hiç kuşkusuz kitabın en önemli hasleti de bu; tarihin geride kaldığı düşünülen acılarının bugün olanca ağırlığıyla hâlâ yanı başımızda olduğu gerçeğini bize en çıplak biçimde göstermesi.
Sokrates’ten bu yana totaliter devletlerin, yönetimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uygulamalar gördük. Bugün ülkemizde de, yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metin istenmiyor.
Açık Radyo’da Ömer Madra’nın 1999’da Bakır Çağlar ile yaptığı söyleşiye, Gülmekten Ölmek’in bir uçköşesinde değinmiştim. O karşılaşmanın çıkış noktasında, aynı yıl yapılan iki konuşma yeralıyormuş: Anayasa Mahkemesi başkanı Ahmet Necdet Sezer’in ve Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un canalıcı çıkışlarına, Bakır Çağlar’ın yorumlarına bugün, 17 yıl sonra baktığımızda tüylerimizin ürpermesi işten değil: Hukuk devleti, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında, bir toplumun tarihinde kısa sayılabilecek bir süre içinde yaşanan irtifa kaybı gerçekten de can yakıyor.
Gelgelelim, hukuk tarihi açısından değerlendirdiğimizde, ne bir yenilik sözkonusu, ne -belki de- bir gelişme. Birkaç dayanak noktası üzerinden harekete geçebiliriz burada:
Apuleius’un Altın Eşek’i 2 bin yaşında. Ne okuyoruz o görkemli metinde:
“Ey ilkel yaratıklar, hatta mahkeme sürüleri, hatta, hatta togalı akbabalar, günümüzde bütün hâkimlerin yargılarını para için satmasına neden şaşırdınız? (…) Hercules aşkına, şöhreti dünyaları aşan Yunanlı komutanlar arasında bile hep o aynı ünlü çekişme yaşandı durdu. Eğitimi ve bilgisi kimselerle kıyaslanmayan Palamedos haksız suçlamalar yüzünden ihanetten hü küm giydiğinde de; sıradan bir savaşçı olan Odysseus, savaşta gösterdiği cesaretiyle eşsiz bir adam olan Aiax’a tercih edildiğinde de. Atinalılar tarafından, şu keskin zekâlı yapıcılar, şu kontürlü bilginin öğreticileri olanlar tarafından yürütülen yargılama ne tür bir yargılamaydı? Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delphoi tanrısının bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hizipçiliğin dalavereleriyle ve kıskançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye?”
Apuleius, sözü Sokrates’in ölüme mahkûm edildiği mahkemeye böyle getirir ve son ağır yorumunu okurunun önüne sürer: “Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir rezaletin damgası da vurulmuş oldu”.
Bin yılı aşkın süre geçmiş aradan, yaklaşık 1220-1250 arasına tarihlenen Carmina Burana’nın ilk şarkı-şiirinden alıntı dizelerde aynı diklenmeye tanık oluyoruz:
“Rütbe sahipleri için / hukukî sebep mangırdır; / ancak mangırı görünce / hâkimler bir karara varır. / Büyük söylevleriyle mangır / saptırır bütün adaleti / yoksul kapı dışarı edilip / yenir tam hakkı / pervane olurlar zenginlere / onlardır çünkü hazinenin kapısı. / Hâkimler ayaklarına kapanır, / zenginin dilediği hemen yapılır; / nerede mangır hâkimse / suçlular haklı çıkartılır”. (…)
1304 doğumlu Petrarca, yedi yıl boyunca Roma hukuku öğrenimi görür ve okul biter bitmez, “şüphesiz onurlu bir uğraş” olduğunu kabul ettiği hukuk alanında çalışmaktan “kötüye kullanıldığı âşikâr”lığı nedeniyle vazgeçer: O koşullarda hukuka hizmet etmenin onurdan yoksun olmayı kabul etmekle bir olduğunu aktarır Geleceğe Mektub’unda.
Batı uygarlığında en geniş anlamıyla Hukuk’un geçirdiği evrimin güzergâhını bir bu soy kaynak metinlerden, bir de ünlü mahkeme sahneleri ve dava kayıtlarından izleyerek görebiliriz: Sokrates’inkinden Dreyfuss davasına gidesiye çok sayıda örnekdurum.
Sonra ne değişti? Bütün XX. yüzyılı totaliter devletlerin, yönetimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uygulamalar katetmedi mi?
Jacques-Louis David’in “Socrates’in Ölümü” adlı tablosu, ünlü filozofun yargılandıktan sonra baldıran zehiri içerek ölüme gidişini tasvir ediyor (1787).
III. Reich’ın, Faşist İtalya’nın, Vichy hükümetinin hâkimleri, yargıçları, savcıları hukuksuzluk devletlerinin hukukçuları olarak 1945 sonrası yargılandılar. Moskova duruşmalarının, Franco’nun ‘adli bekçileri’, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları arkalarında hiçbir şeyin temizleyemeyeceği siciller bıraktılar.
Osmanlıları geçtim, Cumhuriyet Türkiyesi dünden bugüne Adalet’i boynubükük kılmadı mı? İstiklâl Mahkemeleri’nden Yassıada’ya, 12 Eylül’den son on yılın bulanık davalarına geçeduralım: Hukuk adamları Adalet’in korunamadığını, bundaki “pay”larını doğuran nedenleri bize dosdoğru anlatabilirler mi? Umberto Eco’nun güzelim önsözüyle yayımlanan, Renzo o aynı ünlü Tosi’nin hazırladığı dev Kadim Yunan ve Latin Özlüdeyişler Sözlüğü’nün içerdiği 2286 maddenin 135’i “Adalete ve Yasalara Dair” olanlarını içeriyor. Sami Selçuk’un konuşmalarında ve yazılarında sık sık gönderme yaptığı bu deyimleşmiş sözler, tıpkı “Adalet Mülkün Temelidir” gibi, hukukçuların tanıdığı temel dayanaklardır. Gelgelelim, unutmamak gerekir: Tanımak, bilmek başka; uygulamak, benimsemek başka.
Hukukçuların “günâh”larının çocuklarını bile bağladığını, etkilediğini vurgulayan bir söz: “Babalar olgunlaşmamış üzüm yemişse, çocuklarının dişleri kamaşacaktır”.
Fiat iustitir et pereat mundus! “Tek adalet yerine gelsin de, varsın dünya yokolsun” Kant’ın sevdiği deyimlerden biriymiş. Buna karşılık Hegel değiştirmiş sözü: “Dünya yokolmasın diye Adalet yerini bulsun”.
Bir başka özlüdeyiş: “Acil yargılama pişmanlığın eşiğine götürür”.
Tacitus’tan Thomas More’a, Montesquieu’ye uzanan bir başkası: “Yasa sayısı ne kadar artmışsa Devlet o kadar çürümüş demektir”.
★ ★ ★
Yarım yüzyıla yakın bir süredir despotik bir ararejime ait bir Anayasa’nın çerçevesini çizmeyi sürdürdüğü bir toplumsal yaşam kuşatıyor bizi. Can Yücel’in “kanun çalacağız diye çıktılar ortayere / çaldılar kanunu yerden yere” şiiri yaşlanadursun, yeni (demokratik, özgürlükçü, çoğulcu) bir anayasa yazılmasını sağlayamadı siyasal irade(ler).
Türkiye, yüksek düzeyde hukukçular yetiştirmiş bir ülke. Topluma önerilerini sundular. Onlara güven duyulmuyor besbelli: Yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metni istemiyorlar çünkü. Hukuk düzeninin güdümlü olacağı ve kalacağı, güvendikleri hukukçuların bu durumu gözetecek bir karşı-düzenin bekçisi kılınacağı bir yapı, istenen. Söz, içine düşürüldüğümüz durumu yüzyıl önce dile getirmiş Kafka’da, bir kez daha…
FRANZ KAFKA
Yasa Önünde
“Yasanın önünde bir nöbetçi durur. Bu nöbetçiye taşralı biri gelir ve yasaya girmek için izin ister. Ama nöbetçi ona bu izni veremeyeceğini söyler. Adam düşünür ve daha sonra girip giremeyeceğini sorar. ‘Olabilir,’ der nöbetçi, ‘ama şimdi olmaz.’ Yasanın kapısı her zaman açık durduğundan ve nöbetçi de kenara çekildiğinden adam kapıdan içeriye bakmak için eğilir. Nöbetçi bunu fark edince gülerek şöyle der: ‘Eğer sana bu kadar cazip geliyorsa ben yasaklamama rağmen içeri girmeyi dene. Ama şunu unutma: Ben güçlüyüm. Ve ben en alt kademedeki nöbetçiyim. Salondan salona geçtikçe her biri bir öncekinden daha kudretli olan nöbetçiler göreceksin. Üçüncünün görünümüne ben bile tahammül edemem.’ Taşralı adam bu türden zorluklarla karşılaşacağını hiç ummamıştır, yasalar herkese ve her zaman açık olmalı, diye düşünür, ama kürk paltolu nöbetçiyi, iri, sivri burnunu, uzun, seyrek, siyah Tatar sakalını yakından inceleyince girmesine izin verilene kadar beklemeye karar verir. Nöbetçi ona bir tabure uzatır ve kapının yan tarafına oturmasına izin verir. Adam orada günlerce, yıllarca oturur. İçeri girmek için birçok kez girişimde bulunur ve nöbetçiyi yalvarmalarıyla bıktırır. Nöbetçi sık sık kısaca sorgular onu, memleketini sorar ve daha başka şeyleri de, ama bunlar, kodamanların laf olsun türünden sorduğu sorulardır, sonunda taşralıya onu henüz içeriye alamayacağını yineler. Yola çıkarken yanına pek çok malzeme almış olan adam, nöbetçiye rüşvet vermek için ne kadar değerli olursa olsun her şeyini sunar. Nöbetçi gerçi hepsini kabul eder ama bir yandan da, ‘Bir şey kaçırdığını sanmayasın diye alıyorum bunları,’ der. Taşralı adam onca yıl nöbetçiyi neredeyse gözlerini hiç ayırmadan gözler. İçerideki nöbetçileri unutur ve bu ilk nöbetçiyi, yasaya girmesinin tek engeli olarak görür. İlk yıllarda, kara bahtını bağıra çağıra lanetler, daha sonra, yaşlanınca, ağzının içinden homurdanır. Çocuklaşır, nöbetçiyi yıllarca incelerken kürk yakasındaki pireleri bile tanıdığı için o pirelerden kendisine yardım etmelerini, nöbetçinin fikrini değiştirmesini sağlamalarını ister. Sonunda görme gücü zayıflar, etrafının gerçekten karardığını mı yoksa gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez. Ama sonra karanlıkta, yasanın kapısından sönmemecesine yayılan bir ışıltı fark eder. Artık ömrünün sonuna gelmiştir. Ölümünden önce kafasının içinde bütün o yılların deneyimleri bir tek soruda toplanır, bu soruyu o güne kadar nöbetçiye sormamıştır. Uyuşan bedenini doğrultamadığı için adama işaret eder. Boylarının arasındaki fark taşralının aleyhine değiştiği için nöbetçinin onun üzerine iyice eğilmesi gerekir. ‘Neyi öğrenmek istiyorsun?’ diye sorar nöbetçi, ‘doymak bilmiyorsun.’ – ‘Herkes yasaya ulaşmaya çalışıyor,’ der taşralı adam, ‘nasıl oluyor da bunca yıldır benden başka kimse içeriye girmek için izin istemedi?’ Nöbetçi, adamın ölmek üzere olduğunu anlar, duymayan kulaklarına duyurabilmek için bağırır: ‘Başka kimse buradan giremezdi de ondan, çünkü bu kapı sadece senin içindi. Artık gidip kapatacağım onu.”
Kafka’nın Dava adlı romanının 9. bölümünde yer alan, ancak çok daha önce (1915), yazarın sağlığında kısa hikaye olarak yayımlanan metinden…)