Etiket: sayı:24

  • Polisiye tadında, belgesel kıvamında

    Mandelli’nin eseri, kaynaklarının çokluğu ve özgünlüğü ile önceki Vahideddin kitaplarına fark atıyor. Mandelli’nin ataları bizim gibi bir veya iki kuşak öncesi Vahideddin’in uyruğu değildi. Bu açıdan konulara çok daha tarafsız yaklaşmış.

    SON SULTAN
    Osmanlı İmparatorluğu’nun
    Sanremo’da Ölümü

    Son Emevi Halifesi Mer­van’ın, son Abbasi Ha­lifesi Mustasım’ın, Son Beni Ahmer hükümdarı Ab­dullah’ın, halife-son Osmanlı padişahı Vahideddin’in akıbet­leri arasında yazgı koşutluğu vardır. Vahideddin’in bir şan­sı, yaşamöyküsü üzerine yazı­lan kitaplardır. N. F. Kısakürek Sultan Vahidüddin, F. Kande­mir Sultan Vahdeddin’in Son Günleri, T. M. Göztepe Osma­noğullarının Son Padişahı Sul­tan Vahideddin, M. Bardakçı Şah Baba, A. Rezzamaza Sa­raydan Sürgüne bunlardandır. Geçen Mart ayında Türkçe­si yayımlanan R. Mandelli’in Son Sultan’ı, imparatorluğun ve Vahideddin’in sonu için önemli bir kitaptır.

    Vahideddin, lehine-aleyhi­ne yazılanlar da dikkate alındı­ğında önemli bir kimlik, hak­kındaki veri zenginliği de onun nesnel tanıtımına yetecek çok­luktadır. Bir yakın tarih kişisi olarak film ve belgesellerde de izlenebiliyor olması dikkate alındığında ise bir-iki uydurma resmi görülebilen padişahlara bakınca Vahideddin ve bir ön­ceki Sultan Reşad, yürüyüşleri, konuşmaları, gülümsemeleriy­le psikolojik-sosyolojik, fiziki yorumlara daha açık, görüntü devrimlerinin bize “canlı” ta­nıttığı yegâne iki padişahtır.

    İtalyan yazar her ne kadar bir polisiye yazmışsa da kay­naklarının çokluğu ve özgün­lüğüyle öteki çalışmalara fark atan bir ağırlığı var bu eserin. Şu da belirtilmeli: Mandel­li’nin ataları bizim gibi bir veya iki kuşak öncesi Vahideddin’in uyruğu değildi. Bu açıdan ba­kıldığında, konulara daha ta­rafsız yaklaştığı söylenebilir. Yazar, Türk araştırmacıların görmediği, ulaşamadığı arşiv malzemelerine, basılı koleksi­yonlara, anılara da ulaşabilmiş.

    Abdülmecid’in (1839-1861) ikbâl pâyeli hanımlarından Gü­listû, biri beş yaşında (Mediha Sultan), diğeri kundaktaki şeh­zade Vahideddin, iki öksüz bı­rakarak Mayıs 1861’de, Abdül­mecid de bir buçuk ay sonra 25 Haziran 1861’de ölmüş. 3 Şu­bat 1861’de doğan Vahideddin, 5 aylıkken anasız babasız bir hanedan yetimi oluvermiş. Bu bahtsızlığın, 57 yıl sonra tahta çıkmasıyla Osmanlı Devleti’ni de vurduğunu söylemek hem saçma hem haksızlıktır. Buna karşılık garip bir rastlantı var: Osmanlı Devleti’nin doğuşu evresinde Osman’ın babası Er­tuğrul’un da adı geçer. 622 yıl sonra, devletin kapanışında da İstanbul’u terk eden son padi­şahın peşinde bu kez bir şehza­de Ertuğrul görülüyor. Nasıl bir rastlantı ise Vahideddin’in tek oğlu ve Osmanoğullarının do­ğuş tarihi itibariyle son şehza­desi 12 yaşındaki Ertuğrul!

    Vahideddin kendisinden yaşlı ve taht sırası öncelikli iki şehzadenin 1909 ve 1916’da öl­meleri sonucu 55 yaşında ve­liaht oldu, iki yıl sonra 1918’de de tahta çıktı. Yaşamının 4 yı­lında, büyük savaş yenilgisi karabasanında sözde saltanat sürdü. Bu kısa süreç bahtsız Osmanoğlunu felakete taşıdı­ğından, ömrünün son 4 yılını da firari- mülteci olarak geçirdi ve Sanremo’da öldü. Ama nasıl öldü?.. Yazar bu ölümü de kuş­kulu bir zehirleme olasılığıyla irdelemektedir.

    Gerçi Son Sultan, 1922- 1926 arasının öyküsü ama, sür­gün yaşamında maddi varlığı hızla eriyen eski padişaha yol­daşlık ve hekimlik eden Reşad Paşa’nın 1924’teki ölümü, kita­bın içerik düzlemini bir başka yöne daha savuruyor: Gizemli tabanca vakası, intihar, suikast veya cinayet savlarının gitgelle­rine bağlanmış. Bir yandan da Vahideddin’in Sanremo günleri, kiraladığı villalara yerleşen, su­yun kaynağını sormadan yiyen içen eğlenen bir çevre, sorunlar, nihayet ölümü ve sonrası…

    Bir dönemeçten sonra Va­hideddin’le Reşad Paşa vak’ası iç içe. Hekim paşanın gizem­li ölümünü intihar etti diyerek geçiştirdiğini sanan yâver Zeki, kumarbaz ve ayyaşmış. Hesap bilmez padişahın yanında gö­türebildiği dünyalığını kumar­hane ve meyhanelerde tüket­mekte olduğundan, padişahı uyaran ve hesaplarını gözetme­ye çalışan Reşad Paşa’dan nef­ret etmekteymiş. Sanremo ve Napoli savcıları, yargıçları top­ladıkları belgeler ve aldıkları ifadelerle Reşad Paşa’nın yâver Zeki tarafından öldürüldüğü kana varmışlar. Kitapta Napoli davasının safahatı ağırlıklıdır.

    Bir Cuma selamlığı çıkışında, asker üniformalı VI. Mehmed Vahideddin. Sağda önde.

    Son Sultan’ın bir diğer ko­nusu 1920-1926 arasında, Tür­kiye’de, Ortadoğu’da, İtalya’da ve Avrupa’da gelişen olaylar, siyaset ve diplomasi. Demek ki yapıtta üç kitaplık üç konu var: Sürgündeki padişah, öldürülen doktor, dünya ahvali. Bunlar, birinden ötekine geçişlerle ge­lişerek sürüyor. Türkiye Cum­huriyeti’nin ilk üç yılı, Musta­fa Kemal Paşa, isyanlar, İzmir Suikastı, 1924-1926 reformla­rı (söz gelişi şapka yeniliğinin arkasındaki gerekçe), Mısır ve Suriye’deki durum, Hicaz ve Ürdün, Şerif Hüseyin ve Suud Hanedanı…

    Dipnotlar, atıflar çok. Kay­nakçada gösterilen Türkçe ya­yınlar ve bunlara atıflarsa az. İtalyanca metin ne düzeyde­dir, çeviride ne ölçüde o metne sadık kalınmıştır bilinmesede, sadece tarih içerikli romanı se­venler değil, herkes bu kitabı merakla okuyabilir.

    Kitabın tanıtımını Mandel­li’nin, Mustafa Kemal’i Ana­dolu’ya Vahideddin gönderdi diyen Necip Fazıl Kısakürek’e harika yanıtıyla bitirelim: “Ma­dem Mustafa Kemal padişaha ihanet etti, Vahideddin neden Sanremo’da ‘ben gönderdim’ açıklamasında bulunmadı?”

    TEKNİK TARİH NOTLARI

    Birkaç sürç-i kalem…

    Sf 15 Son padişahlar cetvelinde: “II. Mahmud 1808-1838, I. Abdülmecid 1839-1861”. Sanki bu baba-oğul, öncül-ardıl arasında bir yıllık saltanat fâsılası mı var? Evet bir rakam yanlışı ama, ilk sayfalarda göze çarpıyor. Son halifeye 2. Abdülme­cid denmediğine göre, Sultan Abdülmecid’e 1. demenin anlamı yok (Aynı hatayı, bir tesadüf eseri yine bir 15. sayfada bizim dergimiz de geçen sayıda yapmış!). Amca Abdülmecid’le bu yeğeni adaştırlar ama onlar için 1., 2. kullanılmamalı. Aralarında saltanat değil halifelik varisliği var.

    Sf 16 “Bahaeddin, Sami Beyin büyük oğlu ve Vahideddin’in torunu 1904’te doğdu”. Bahaed­din, Vahideddin’in ablası Mediha Sultan ile Necip Paşa’ın oğlu Sami Bey’in oğluydu. Vahideddin’in değil, Mediha Sultan’ın torunuydu.

    Sf 16 “Damad Ferid Paşa (1863-1922)”: Ferid Paşa 1853’te doğdu 1923’te öldü.

    Sf 19 “Ömer Faruk Efendi, Halife Abdülmecid’le Sabiha Sultan’ın oğludur” (Eyvah!) Ömer Faruk Efendi, Halife Abdülme­cid’in oğlu, Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan’ın kocasıdır.

    Sf 32 “Vahideddin’le Viyana’ya giden Mareşal Mustafa Kemal”. O tarihte Mustafa Kemal mirliva, yani tuğ/tümgeneraldi.

    Sf 34 “(Abdülmecid ölünce) Vahideddin’in annesi Gülistu Hanım birkaç aylık oğlu ve beş yaşındaki kızı Mediha ile Eyüp’e taşınmak zorunda kaldı”. Gülistu, Abdülme­cid’den önce öldü.

    Sf 48 “(Vahideddin) kayınbiraderi Ferid”. Ferid Paşa kayınbirader değil, enişte idi.

    Sf 51 Fevzi Çakmak 1919’da ferik (korgener­al) idi, mareşal değildi. Mustafa Kemal 16 Mayıs 1916’da değil 1919’da Samsun’a hareket etti.

    Sf 58 “Sultan, Mustafa Kemal’i ve işbirlikçilerini kanun kaçağı ilan eden bir fetva yayınladı”. Fetva vermek ve yayınlamak şeyhülislamlığın göreviydi.

    Sf 104 “Vahideddin’in selefine karşı duyduğu zaf­er duygusu…”. Halife Ab­dülmecid, Vahideddin’in selefi değil, halefidir.

  • Savlarına tepki duyan karşıtları bile, onun ürünlerini kullanıyor

    Savlarına tepki duyan karşıtları bile, onun ürünlerini kullanıyor

    Nurullah Ataç’ı bugün okuyacak gençler için alay konusu edilebilecek birçok örnek çıkacaktır: Taplamak, yoluğ, dörütmen, ılgımlamak, bediz, nen… ‘Ekşilerin’ mavraları için define sandığından öylesine seçtiğim madde başlıkları. Gelgelelim, bu önerileri “tutmadıkları” için sarakaya alan aklıevveller, yazarken kullandıkları “tepki, sav, ürün, karşıt, beğeni, yapıt, giz” gibi sözcükleri Ataç’ın dolaşıma soktuğundan habersiz, gülünç duruma düşeceklerdir.

    Cemal Süreya’nın “Ataç’ın Yazarları” adlı denemesinde, soykü­tük çerçevesini gerektiği gi­bi oturttuğunu söylemeliyiz. Belki Ataç’ın deneme türünün klâsik ustalarıyla yüzleşme biçimi biraz daha açılabilir: Samsatlı Lukyanos’tan Mon­taigne/Bacon karşılaştırma­sına uzanarak. Benim bu bağ­lamda asıl üzerinde durmak istediğim konu, Ataç’ın Alain ile buluşması.

    Ataç, bana kalırsa hayli şa­şırtıcı biçimde çok geç tanış­mış Alain’in yapıtıyla. 1957 Mayıs’ında öldü Ataç, günce­sinden Pléiade baskısı seçme propos’ları 16 Ağustos 1956 günü aldığı, ertesi gün okuma­ya koyulduğunu öğreniyoruz. Kalan dokuz ay içinde beş kez üzerinde durmuş Alain’in, ölü­münden iki hafta önce yazdık­ları ‘durum’u olanca açıklığıy­la ortaya koyuyor:

    “Aylardır Alain’i okuyo­rum (…). Gençliğimde, yetişim çağında tanısaydım Alain’i, ne iyi olurdu! Onun etkisin­de olmak isterdim. Şimdi ne denli okursam okuyayım, net öğrenirsem öğreneyim, artık gerçekten etkileyemez beni. (…) onların (Gourmont, Léau­taud, Gide) etkisine, düşünce­min yumuşak olduğu yıllarda okuduğum yazarların etkisine, Alain’in de karışmasını ister­dim… Geçti artık, bundan son­ra yeniden başlayamam, ken­dimi yeniden kuramam ki!”

    Bu kadar doğru konum­landırma olur! Ataç, birey(­sel)liğinden dolayı Gide’i, şa­ir duruşu ve yapıtı nedeniyle Mallarmé’yi taçlandırmıştı; ama bu iki figürden etkilendi­ğini söyleyemeyiz yazarken: Rémy de Gourmont ve Léauta­ud üzerinde asıl etkiyi yarat­mış iki yazardı — selâmlamak­tan geri durmamıştır onları. Burada ilginç olan, kendisine asıl ‘rol modeli’ olabilecek Ala­in’i, “propos”ların yazarını geç keşfini Ataç’ın da neredeyse şaşkınlıkla karşılaması.

    Besbelli, Alain’i okumaz­dan önce kafasında olumsuz bir önyargı taşıyormuş. Gün­ce’deki ilk çıkmalarında bu­nun izleri hemen farkedilebi­liyor. Okumayı sürdürdükçe önce sarmış Alain’in “pro­pos”ları; sonra, hemen sonra, büyük beğeniyle sözetmeye başlamış onlardan, sonunda yukarıda aktardığım paragrafa gelmiş çatmış.

    Gene de, Ataç’ın Alain’i yeterince tanımaya vakti kal­madığını biliyoruz. Pléiade dizisindeki ilk seçmeler cildi şüphesiz “propos”ların mahi­yeti hakkında yeterince fikir sahibi olmayı sağlayabilecek bir toplamdı; ne ki, buzdağının görünen küçük kesitiydi: Alain 3.083 “propos” yazmıştı!

    Öte yandan, “propos”lar Alain’in yapıtının belki en öz­gün cephesini oluşturuyordu ama, yapıtın önemli bir cephe­si de “dizgeye dayanan” felsefî kurgusu öne çıkan kitaplarına bağlıydı: Ataç onları duymuş olsa bile görememişti(r). Gör­se, tanışsa, ne denli ilgilene­cekti ayrı konu, bana kalırsa “propos”lara odaklanmayı sür­dürecekti.

    Savlarına tepki duyan
    Şair, yazar ve eleştirmen Nurullah Ataç, 59 sene önce 59 yaşında yine bir Mayıs ayında vefat etmişti.

    Kavrama dönersek, Ataç bir karşılık bulmakta haklı olarak zorlanmıştır: “Türkçe­de ne demeli propos’ya? Bula­mıyorum şimdi. “Fıkra”, “soh­bet”, “söyleşi… Hepsi de eksik geliyor bana. Doğrusu, Fran­sızcada da bulamazsınız başka bir söz, onun için ne olduğu­nu iyice tanımlayamazsınız. Niçin? Bir başkalığı, kendine vergi bir büyüsü mü var o pro­pos tilciğinin? Alain kattı ona o büyüyü, başka bir dilde kolay kolay belirtilmez anlamı. Çok kimselerin propos’ları olabilir, vardır, onlar için “şunun de­dikleri”, “bunun konuşmaları” dersiniz, olur biter… Yeni bir tür yaratmış Alain”.

    “Propos”, gündelik konuş­ma dilinin yaygın kullanım­daki bir sözcüğüdür gerçek­ten de. Alain’in ona yüklediği özelliği bir tek seçmiş olma­sına bağlayabiliriz: Bir yazı türü değildi yarattığı, Ataç’a katılmıyorum, kişisel bir ka­lıp kurmuştu, kıpkısa ve öz­lü bir deneme kalıbı, sıradan bir sözü yakıştırmıştı ona, üç bin kez tekrarlandığında ken­disine ait olduğu izlenimini peydahlamıştı. Yoksa, Ataç’ın fıkra-sohbet-söyleşi önerile­rinden biriyle karşılanabilirdi pekâlâ “propos”, ele avuca sığ­maz bir nitem sayılmazdı.

    Ataç’ın yazılarının çoğu da “propos”dur! Dilimiz alışmış, kolayımıza gelmiş, “deneme” diyoruz tümüne. Prospero ile Caliban’dakiler “deneme”dir şüphesiz, birçok yazısı sohbet­le söyleşi arası bir kıvamda, yazı diliyle konuşma dili arası salınımda değil midir?

    Bana öyle geliyor ki, Alain’i geç keşfeden Ataç, onda bir ikizini değilse bile bir karde­şini bulmuştu — şaşkınlığının, hayıflanmasının asıl nedeni­ni burada aramalıyız. Oysa kendisini ikizinden kanımca olumlu anlamda ayıran ana özelliği ortadaydı: Alain nere­sinden bakılsa uzlaşmacı bi­riydi, buna karşılık Ataç radi­kal ve devrimciydi.

    Ataç 1952’de şöyle yazmıştı: “Dil devrimine saldırmaları boşuna değil… Siz hele ‘nûr-ı aynim’ demeğe başlayın, kadına gene maşlahı, çarşafı giydirirsiniz. Yüzü açık sevgiliye ‘nûr-ı aynim’ denmez ki!..”. Bu satırları benim doğduğum yıl yazmış Ataç. Şimdi karşı-devrimlerin dönemi. Dile, düşünceye, topluma, hayata aşırılıkla bakmaya dönmeli.

    İkidebir dönüyorum Nu­rullah Ataç’a; yıllar geçtik­çe sevgim ve saygım artıyor o huysuz, tekinsiz -izleni­mi doğuran- adama. Yaşıyor, bu sözlerimi okuyor olsaydı, büyük olasılıkla bir ucundan başlayarak yüklenirdi bana; birşey değiştirmezdi duydu­ğum sevgide saygıda, söyleye­cekleri.

    Yılların, geçen yılların es­kittiği bir dolu özellik buluna­bilir Ataç’ın yazdıklarında, ta­vır ve düşüncelerinde; birin­de hiç eskime olmamış bana kalırsa: Yenilik tutkusu. Gene de, sevgimin saygımın zaman­la dozunu yükselten temel et­men, onun aşırılığı. Sanırım, yaşım ilerlerken çoğunu tör­püleme yanlışına düştüğüm aşırılıklarım, çoğunu ehlîleş­tirdiğim yabansılıklarımı yü­züme okkalı şamarlar halinde geri çeviriyor Ataç, önemli bir bozgunumu yüzüme vuruyor.

    Savlarına tepki duyan

    Yeniden, peşpeşe, birkaç kitabını okudum bu aralar. Söyleşiler’in 1942-1953 ara­sı yazılıp biraraya getirilmiş denemelerini kitap çatısına oturtan gerçi kendisi değildi, ama iyi kotarılmış o toplamın belirgin bir ekseni olduğu tar­tışılmaz: Öztürkçe savaşı.

    Kitabın sunumunu üst­lenen Fahir İz, bana kalır­sa doğru konumluyor Ataç’ın duruşunu: “Özleştirmede aşı­rı gittiğinden yakınanlar oldu. Evet aşırı idi. Bile bile aşırı idi. Her akımın bir aşırı ucu olur. Bu uç akımı diri tutmak için ileri atılan akıncıları bay­rağı altında toplar. Öztürk­çeyi genç yazarlar arasında yayan, onlara sevdiren Ataç, Ulus’taki bir yazısında, bunu bir amaç için yaptığını, yoksa yabancı kökten gelen bütün sözcüklerin Türkçeden atıla­mayacağını çok iyi bildiğini yazmıştır. Ataç’ın bu öztürk­çeciliğiyle alay edenler oldu, bugün de oluyor”. Bu satır­lar 1954’ten. 2016’da alay bile edilmiyor, Ataç’ın geçmişteki aşırı çabalarını yeni kuşaklar tanımıyor.

    Söyleşiler’i bugün okuya­cak gençler için alay konu­su edilebilecek birçok örnek çıkacaktır: Taplamak, yoluğ, dörütmen, ılgımlamak, be­diz, nen… ekşilerin mavraları için define sandığından öyle­sine seçtiğim madde başlık­ları. Gelgelelim, bu önerile­ri tutmadıkları için sarakaya almakta herhangi bir güçlük çekmeyecek aklıevveller, do­ğal olarak, yazarken kullan­dıkları tepki, sav, ürün, kar­şıt, beğeni, yapıt, giz — gibi sözcükleri Ataç’ın dolaşıma soktuğundan habersiz, gülünç duruma düşeceklerdir.

    Ataç, 1946 yılına dek “ke­lime”ye bir karşılık önerme­miştir. İlk hamle 1947 ortası gelir: “Yazılarımı hep türk­çe kelecilerle (kelimelerle) yazmak isteyişime kızanlar, omuz silkip gülenler çok ya, ara sıra bir iki tatlı sözle gön­lümü alanlar, beni yüreklen­direnler de oluyor”.

    Sorgulamayı aklından ge­çirmeden karşı çıkmayı yeğ­leyenlerin gözünde bin yıllık (?) kelimenin yerine “keleci”­yi icât etme çabası düpedüz oyun bozanlık kapsamına gir­mekteydi. Gelgelelim, Ataç’ın burada yaptığı kelimenin ye­rine kelime icat etmek değil­di; “kelime”yi önceleyen “ke­lici”yi öneri olarak deniyor, sunuyordu: Türk Dil Kuru­mu’nun ilk cildi 1943 yılında yayımlanan Tanıklarıyla Ta­rama Sözlüğü’nün ilk cildinin kapağında “Türkiye Türkçe­sinin Tarihi Sözlüğü Hazır­lıklarından” ve “XIII. Asırdan Günümüze Kadar Kitaplar­dan Toplanmış” ibareleri ye­ralmıştı ve sözlüğün 441-442. Sayfalarında “keleci”, söz ve lâkırdı anlamında, Yunus Em­re’den (“Asıl mani budur söz, keleci çok”), Dede Korkut ki­tabından, Kelile ve Dimne’den, Kısasal Enbiya’dan örnek alıntılarla yeralmıştı.

    Tarama ve Söz Derleme sözlükleri çok değerli çalış­malardır. Ataç, bir parçası ol­duğu kurumun etkinliklerini yakından izliyor, sonuçları sı­cağı sıcağına görüyor, yazı­larını yazarken yeni bir dilin olanaklarını genişletmeyi he­defliyordu. Saplantılı olma­nın uzağındaydı: “Keleci”yi önerdikten tamıtamına yedi ay sonra konuya döner: “Şim­diye dek kelime yerine keleci diyordum, pek de beğenmi­yordum; çünkü keleci, kelime değil, söz demektir; bundan böyle tilcik, belki de tilci di­yeceğim. Til, dil lûgât demek­tir, tilcik, tilci de ‘küçük til’ demek olur”.

    Savlarına tepki duyan
    Nurullah Ataç’ın gençlik yıllarından (sol altta) ve son dönemlerinden iki portresi…

    “Nedir bu?”, diyenleri du­yar gibiyim: “Deney tahtası mı dil, neden üzerinde anlaş­ma sağlanmış ögelerle oyna­şılsın ki?”. Bu tepkiyi verenler fert yerine birey, ferdiyet ye­rine bireycilik geçti diye öfke saçıyorlar mı bugün? Ataç o adımı 1948’de atmıştı, attı­ğında kaç kişi değişime hazır­dı sorusu tartılmalı. “Medeni” yerine “uygar”, “fazilet” yeri­ne “erdem” belki de bütün ku­lakları tırmalamaktaydı.

    Sonuçta “kelime”nin ne keleci, ne tilcik karşılığı ola­bildi. Melih Cevdet Anday’ın öne sürdüğü “sözcük” eniko­nu yaygınlık kazansa da, “ke­lime” yerini korumayı sür­dürdü. Bugün bir “özleştirme akımı”nın varlığından söze­demeyiz. Buna karşılık, kaza­nımlarını hiçesaymak ancak tutuculukla açıklanabilir, ka­nısını taşıyorum. Şüphesiz, arı dil sevdasının tehlikeli su­lara çağıran bir boyutu oldu­ğu doğrudur; ama, ters yönde bir korumacılık eğilimi daha az tehlikeli sayılmamalıdır. Ataç, dil devriminin bütün öteki devrimleri içerdiği dü­şüncesindeydi. Söyleşiler’de yer alan ve ilk kez 1952’de Ulus gazetesinde yayımla­nan yazısında apaçık söyler bunu: “Dil devrimine saldır­maları boşuna değil: Eski dili getirebilirlerse eski düşünce­leri, duyguları, görüşleri, es­ki töreleri de gene getirebile­ceklerini umuyorlar. Siz hele “nûr-i aynim” demeğe başla­yın, kadına gene maşlahı, çar­şafı giydirirsiniz. Yüzü açık sevgiliye “nûr-i aynim” den­mez ki! Bir deneyin, bakın siz de gülmüyor musunuz?”.

    Bu satırları benim doğdu­ğum yıl yazmış Ataç. Şimdi karşı-devrimlerin dönemi. Di­le, düşünceye, topluma, hayata aşırılıkla bakmaya dönmeli.

  • Vergi kaçırma ve kayıtdışı paranın tarihsel yolculuğu

    “Panama Belgeleri”yle tekrar gündeme gelen offshore bankalar, dünyada kayıtdışı ekonominin en büyük kasaları konumunda. İki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” denilen yeni ülke tipinin ilki ve en büyüğü “daha beyaz yıkayan” İsviçre’ydi. Sonraki yıllarda kara paranın yasallaştırılmış bir sır perdesi altında saklandığı çağdaş “korsan adaları” belirdi. Vergi cennetlerinin yakın tarihi.

    Vergi ödemekten hoş­lanan bir insan henüz görülmedi. Tarih, az vergi ödemek için bulunan yaratıcı yöntemlerle dolu. Bu­nun iyi bir örneği, İngiltere, Fransa ve İspanya’da nere­deyse 20. yüzyıla kadar uy­gulanan “pencere vergisi”y­di. Bir insanın zenginliğinin evinin pencerelerinin sayısıy­la ölçülebileceğini düşünen İngiliz hükümeti, uygulamayı 17. yüzyıl sonunda başlatmış­tı. Vergi mükellefleri ise buna, evlerinin bazı pencerelerini örüp kapatarak cevap verdi. Bugün bile İngiltere ve Fran­sa’da pencerelerinin bir bölü­mü kapalı eski evlere rastla­mak mümkün.

    Düşük vergi her zaman çekiciydi. Pek çok liman ve şehir, düşük vergi uygulaya­rak tüccarları çekmeye çalış­mıştı; hatta Ortaçağ’da tica­ret yolları üzerindeki kentler, sadece panayır zamanında vergilerini düşürmeyi adet edinmişlerdi. Ancak bir ülke­ye vergi cenneti diyebilmek için gereken koşullar, ilk defa 1920’lerde bir araya geldi. Bü­tün dünyaya ilham veren ilk örnek İsviçre oldu.

    İsviçre’nin parayla özel bir ilişkisi vardı. Örneğin 18. yüzyılda Fransız düşünür Voltaire okurlarına şu tavsi­yede bulunmuştu: “İsviçreli bir bankerin pencereden at­ladığını görürseniz hemen siz de peşinden atlayın. Paranın nerede olduğunu ondan iyi bi­len yoktur”. Ülkenin bankacı­lık şöhreti, 16. yüzyıl sonunda Fransa’dan kovulan protes­tanların İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşip burada ken­dilerini bankacılığa vermesiy­le bütün Avrupa’ya yayılmıştı. Fransa Kralı XIV. Louis’nin, ülkesinden attığı bu kişiler­le daha sonra yoğun bankacı­lık ilişkileri kurması, paranın renginin olmadığını gösteri­yordu.

    İsviçre’yi iki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” hali­ne çeviren bu bankacılık gele­neği oldu. 1920’lerde 1. Dünya Savaşı’nın tahribatını üzerle­rinden atmaya çalışan devlet­lerin harcamaları artmış, vergi oranlarını olabildiğince yük­seltmek zorunda kalmışlardı. İngiltere’de daha savaş önce­sinde özellikle veraset vergi­leri inanılmaz boyutlara ulaş­mış, Fransa iki savaş arasında sol hükümetlerin yönetimin­de en yüksek vergi oranlarına sahip ülke haline gelmişti. Bu ülkelerdeki sermaye, vergiden kaçacak bir liman arıyordu.

    Yolu açan Luxembourg, Liechtenstein ve İsviçre ol­du. Bu üç ülke birer tampon olarak ortaya çıkmıştı. İsviç­re 1815 Viyana Kongresi’nde Avrupa’nın büyük güçleri ta­rafından “ebediyen tarafsız ül­ke” ilan edilmiş, Luxembourg 19. yüzyılın ikinci yarısında birbiriyle savaşan Fransa ile Almanya arasında bir güvenlik alanı olarak bağımsızlığını el­de etmiş, İsviçre ile Avusturya arasındaki Liechtenstein ise, Avusturya’nın 1. Dünya Sava­şı’nda yenilmesinden sonra sırtını bu ülkeye dönerek ken­dini İsviçre’ye yamamış, hatta İsviçre Frangını ulusal para birimi olarak kabul etmişti.

    İsviçre sistemi

    İsviçre savaşa katılmamıştı, solcuların iktidarda olduğu Fransa ile istikrarsız Alman­ya’ya coğrafi olarak çok ya­kındı. Enflasyon sarmalına yakalanmış bu iki ülke arasın­da, kendi parasının istikrarını fetiş gibi koruyan bir banka­cılar memleketiydi. Uyguladı­ğı vergiler İngiltere ve Fran­sa’ya göre düşüktü; ama asıl önemlisi teorik vergilerle pra­tik vergiler arasında büyük bir uçurumun var olmasıydı.

    İsviçre her bir kantonu kendi kafasına göre kural­lar uygulayan zayıf bir fede­ral devletti; varolan devlet de bankacıların emrindeydi. Uygulamada buradaki herkes, bağlı olduğu kantona “gönlün­den koptuğu kadar” bir vergi ödüyordu. 1930’ların sonun­da İsviçre’nin federal vergi dairesinde (Administration Fédérale des Contributions) sadece yüz memur çalışırken, İngiltere’nin vergi dairesi Bo­ard of Inland Revenue’ye bağ­lı memur sayısı 24 bini bulu­yordu.

    Bir vergi cennetinin ol­mazsa olmaz koşulların­dan bir başkası da, 8 Kasım 1934’te federal bankacılık ya­sasının kabul edilmesiyle ye­rine geldi. Bu yasanın ünlü 47. Maddesine göre, İsviçre ban­kalarında çalışanların, müş­terileriyle ilgili en küçük bir bilgi bile vermeleri yasakla­nıyor, bunu yapanlara asgari altı ay hapis ve 50 bin İsviç­re Frangı para cezası öngörü­lüyor, banka memuru işinden ayrılsa bile bu sır kilidini üze­rinden atamıyordu.

    Posta kutusu şirketleri

    İsviçre kantonları, en yoksul kanton Zug’un önderliğinde holdinglere (başka şirketlerin çoğunluk hisselerini elinde bu­lunduran şemsiye şirket) kolay­lık sağlamaya başlayarak vergi cennetinin bir başka koşulunu da yerine getirdiler. 1921-1939 arasında bunların sayısı 138’den 2017’ye yükseldi. Çoğunlukla İsviçreli bir avukat veya banka­cı tarafından yönetilen bu “pos­ta kutusu” şirketleri, yalnız ço­kuluslu şirketlerin değil zengin bireylerin de vergi yükünü azal­tan “yaratıcı” bir muhasebecilik uyguluyorlardı.

    Luxembourg 1929’da bu tür paravan şirketlerin kurul­masını kolaylaştıran bir yasa çıkardı, Liechtenstein da aynı yolu izledi. Aslında bu yönte­mi 1880’lerde ilk keşfeden Drill adında bir Amerikalı avukat olmuştu. ABD’nin New Jersey Valisi Leon Abbet’i eyalette ku­rulacak şirketlere kolaylık sağ­laması konusunda ikna etmiş­ti. ABD’nin diğer eyaletlerin­de o dönemde şirket kurmak uzun ve zahmetli iken, New Jersey’de tek kişinin çalıştığı küçük bir şirket 24 saat içinde faaliyete geçiyor, eyalet de bun­lara uyguladığı vergiyi düşük tutarak sürümden kazanıyor­du. İsviçre’de uygulanan da bu yöntem oldu.

    Avrupa’nın büyük devletle­ri, vergilerinin Alpler’e doğru bir yolculuğa çıktığını farke­derek İsviçre’yi sıkıştırmaya başladılar. Her alanda başarı­sızlığıyla tanınan Milletler Ce­miyeti, İsviçre ile büyük Avru­pa devletleri arasındaki vergi tartışmalarında da aynı bece­riksizliği gösterdi. Ülkeler İs­viçre ile çifte vergilendirmeyi önleme antlaşmaları yaparken, karşılık olarak bilgi alışverişini zorunlu hale getirmeyi, böylece vatandaşlarının servetinin izi­ni sürmeyi amaçlıyorlardı. An­cak her pazarlıkta İsviçre bilgi alışverişi koşulunu masadan kaldırmayı başardı.

    1932: “Paris Papers” skandalı

    Bu arada ilk skandal da pat­lak verdi. 1932 sonbaharın­da Paris’te Komiser Barthe­let yönetiminde bir grup polis, bir apartman dairesine baskın düzenledi. Burası, İsviçre’de­ki Banque Commerciale de Bâle’ın şubelerinden biriy­di. Polis, apartman dairesin­de bir senatör, bol bol İsviçre Frangı ve özellikle de banka­nın müşterilerinin adlarının yazılı olduğu 10 defter buldu. Paralarını İsviçre’ye kaçıran Fransızlar arasında s enatör­ler, piskoposlar, gazete pat­ronları vardı. Polis içeriden bir muhbirin verdiği bilgiden yararlanmıştı. Hükümet olayı basından gizli tutmaya çalışsa da, sosyalist milletvekili Fa­bier Albertin, iki hafta sonra meclis kürsüsüne çıkarak ver­gi kaçıranların adlarını tek tek okudu. Bu skandal, günümüz­deki “Panama Papers” olayına kadar uzanan zincirin ilk hal­kasıydı.

    Vergi cennetinin bir başka babası da İngiltere’ydi. 1929’da bir yılan hikayesi gibi uzaya­rak Lordlar Kamarası’na kadar taşınan bir dava, sonraki pek­çok gelişme için emsal oldu. Mısır’ın bir İngiliz sömürgesi olduğu sırada Londra’da kuru­lan ve Mısır’da faaliyet göste­ren Egypt Delta Land adlı şir­ket, Mısır’ın bağımsızlığı ilan edildikten (1922) sonra, İngi­liz yasalarına tâbi olmamak için giriştiği hukuk mücadele­sini kazandı. Böylece merke­zi Londra’da olan bir şirketin İngiliz şirketler yasası ve vergi sisteminin dışına çıkabileceği tescil edilmiş oldu.

    İngiltere’den adalara

    1957’de İngiltere Merkez Ban­kası, İngiliz bankalarının İn­giltere’de yerleşik olmayan müşterileri arasındaki işlem­lerin sanki İngiltere’de gerçek­leşmemiş gibi kabul edilme­sine karar verdi. Euromar­ket denilen bu piyasa aslında Londra’nın ortasında işlem yapıyor, ama sanki sınırdışın­da (“offshore”) çalışıyormuş gibi İngiliz yasal sistemi dı­şında hareket edebiliyordu. Bu nedenle kimileri Londra’nın iş merkezinin (City of Lon­don) bir vergi cenneti oldu­ğunu iddia ettiler. Bu uygula­ma 1960’larda İngiltere’nin Guernsey, Jersey gibi adaları­na, Bermuda, Cayman Adala­rı, Bahamalar, Singapur, Hong Kong vb. gibi sömürge ve eski sömürgelerine yayıldı.

    Günümüzde 11 bin fonu, 200 bankası, 140 vakıf şirke­ti ve 95 bin kayıtlı şirketiyle dünyanın altıncı büyük ban­kacılık merkezi olan Cayman Adaları’nın öyküsü ilginçtir. Her şey 1960’larda yerel bir hukuk şirketinin hazırladı­ğı birkaç yasayla başladı. Bu yasalar, o zamanlar bankası, telefonu olmayan, elektrik sis­temi doğru dürüst çalışmayan, büyükbaş hayvanları öldüre­cek güçte sivrisineklerle dolu, tarihî korsan ve kölelerle süs­lü bu üç Karayip adasını baş­tan aşağı değiştirdi.

    Ağır vergi yükünden bunalan bir İngiliz’i hicveden karikatür, 18 yüzyıl.

    Bugün Cayman adalılar, sı­fır vergi ve bankacılık sırrına dayalı bir vergi cenneti olma­larını, bayram olarak kutladık­ları bir efsaneye dayandırıyor: Rivayete göre 1794’te on İngi­liz gemisi Cayman açıklarında batmış, denizciler adalılar ta­rafından kurtarılmış, İngiltere Kralı III. George da uyrukları­na duyduğu minnetin ifadesi olarak Cayman adalarına vergi bağışıklığı tanımıştı. Bu hika­yenin tarihî bir gerçek olmadı­ğını söylemeye gerek yok.

    Tanrı’nın bankeri

    Vergi cennetleriyle ilgili asıl sorun, “bankacılık sırrı” ya­salarının arkasına gizlenen muhtemel suçluların varlı­ğıydı. İsviçre’nin dünya dik­tatörlerinin kendi halkla­rından çaldığı parayı göm­düğü büyük bir kasa olduğu, 1986’da Filipinler diktatörü Marcos’un iktidardan düşüp ölmesinin ardından açılan davada iyice ortaya çıktı. Fi­lipinler hükümeti Marcos’un çeşitli vergi cennetlerinde saklanan servetine el koymak için “Büyük Kuş Operasyo­nu” adlı bir girişim başlattı. En zor hedef İsviçre’ydi. İs­viçre hükümeti, Marcos’a ait hesapların dondurulmasına karar verdi ama 12 yıl boyun­ca süren davada, bu serve­tin tam miktarı bile öğreni­lemedi.

    Ardından 1982’de Vatikan ve mafya ile içiçe olan İtalyan bankası Banco Ambrosiano skandalı patlak verdi. Banka, kara parayı İtalya dışına ka­çırmak için Luxembourg’da bir holding kurmuştu. Bası­nın “Tanrı’nın bankeri” adı­nı taktığı banka müdürü Ro­berto Calvi, mafya usulü bir cinayete kurban gitti, Lond­ra’da bir köprüye asılı olarak bulundu.

    Bankacılık sırrıyla ilgili yasalar nedeniyle bir muhbi­rin ortaya çıkıp bildiklerini açıklaması çok zordu. Ayrıca ülkeler kara para operasyon­larına giriştiklerinde karşıla­rına büyük hukuki sorunlar çıkıyordu.

    2008’de Alman istihbarat teşkilatı BND, bir banka bilgi­sayar teknisyeni olan Heinri­ch Kieber’den Liechtenstein’a para gömen kişilerin listesini içeren bir CD satın aldı. Ar­dından Alman federal poli­si, aralarında önemli devlet görevlilerinin de bulunduğu pek çok kişiyi tutukladı ama Alman hükümeti eleştirilere uğradı. Diğer ülkeler bu CD’yi kullanıp kullanamayacakları­nı bilemediler, çoğu “hırsızlık malı” olan bir kaynağa daya­narak yasal işlem yapamaya­cakları sonucuna vardı. CD’yi satan bilgisayarcı Heinrich Kieber kimlik değiştirmek ve polis koruması altında yaşa­mak zorunda kaldı. 2014’te bu defa çokuluslu büyük şirket­lerin Luxembourg’a gömdüğü paralarla ilgili bilgiler ortaya çıktığında, kendini hapiste bulan tek kişi muhbir Antoi­ne Delfour oldu. Günümüzde OECD, IMF, G-20 ülkeleri, Avrupa Birliği, Dünya Bankası… gibi çeşitli kurumlar, vergi cennetlerini kategorilere ayırıyor, her yıl listeler yayınlıyor, puanlıyor, sıralıyor, uzun uzun tartışı­yor. Bir vergi cennetine yol­layacak kadar parası olmayan sıradan insanların anlamak­ta zorlanacakları bu tanım ve ayrımlar, vergi cennetleri­nin paranın üzerini örtmek­te kullandıkları göz boyayıcı yöntemler kadar karmaşık. Ama aslında tanım çok basit olabilir: Yasal veya yasal ol­mayan bir iş yaparak belli bir ülkede kazanılan paranın o toplumdan kaçırılarak taşın­dığı yere vergi cenneti demek yanlış olmaz.

    NAZİLER YAHUDİ HESAPLARININ PEŞİNDE

    Gestapo ajanının İsviçre operasyonu

    Almanya’daki Nazi rejimi, vatandaşlarına yurtdışında kişisel banka hesabı açmayı yasak­ladı ve bunu çiğneyenlere ölüm cezası getirdi. 1934’te Gestapo ajanı Georg Hannes Thomae, İsviçre’ye gönderildi. Görevi kendisine verilen listedeki Alman Yahudilerinin İsviçre bankalarında hesapları olup olmadığını ortaya çıkarmaktı. Zürich’e yerleşen, banka memurlarına rüşvetler dağıtan Thomae, bir süre sonra bu hesapların izini buldu.

    Uyguladığı taktiklerden biri ilginçti: Société de Banque Suis­se’e (SBS) giden Thomae, Anton Fabricus adında bir Alman Yahudi tüccarın hesabına 20 bin İsviçre Frangı yatırmak istediğini bildirdi. Banka parayı kabul ederek, Fabricus’un müşterilerinden biri olduğunu itiraf etmiş oldu. Bir iddi­aya göre bu olay, İsviçre’nin birkaç ay sonra bankacılık sırrı yasasını kabul etmesinde etkili oldu.

    Nazi rejimi, yakaladığı zengin kurbanlarına baskı yaparak İsviç­re’deki hesaplarını Almanya’ya göndermeleri için transfer talimatı imzalattırmayı adet edinmişti. Bankalarla müşteriler, buna karşı casusluk tedbirleri geliştirdiler. Ör­neğin bir müşteri yolladığı transfer talimatında eğer “İ” harfini noktasız yazarsa transferin gerçekleştirilme­mesini istemiş, bir diğeri bankaya bir kartpostalın yarısını vererek elinde vekaletnameyle bir üçüncü şahıs gelirse, kartın ikinci yarısını gös­termeden ona herhangi bir ödeme yapılmamasını talep etmişti.

    İsviçre bankaları savaş sıra­sında Nazi Almanyası ile de yoğun ilişkileri sürdürdüler. Almanya savaşta ele geçirdiği çalıntı altını (bunun çoğu işgal ettiği ülkelerin altın rezerviydi) tarafsız ülkelerle yaptığı ticarette kullanırken, İsviçre bankacılık sisteminden yararlandı. Nazilerin yağmaladığı sanat eserleri de İsviçre banka kasalarına taşındı ve sanat piya­sasında üçüncü kişilere satıldı. Bu iddialar, 1996’da İsviçre hüküme­tinin eleştiriler üzerine kurdurdu­ğu bağımsız uzmanlardan oluşan “Bergier Komisyonu” tarafından araştırılarak 2002’de yayınlandı.

    1995’te İsviçre bankalarına karşı dava açan Dünya Yahudi Kongresi, bankaları soykırımda ölmüş Yahudilere ait hesapların üzerine yatmakla suçladı. Dava 2000’de İsviçre bankalarının taz­minat ödemesiyle sonuçlandı.

    DÜŞÜK VERGİLİ TAŞIMACILIK

    Gemiler neden Panama bandıralı?

    ABD, 1903’te Kolombiya üzerinde baskı uygulayarak bu ülkenin elindeki Panama eyaletini kopardı. Böylece ABD, yeni kurdurduğu bu ülkede iki okyanusu bağlayan ünlü kanalı açtırabildi (1914). Panama, vergi cennetine dönüşme kararını veren ilk ülkelerden biriydi. Önce gemi taşımacılığına tanıdığı olağanüstü kolaylıklarla adını duyurdu. Düşük vergi, kuralsızlık ve denetim yokluğu sayesinde dünya sularını “Panama bandıralı gemiler” sardı. Bu uygulama tankerlerle petrol taşıyan Amer­ikan Standard Oil petrol şirketi için özel olarak başlatılmıştı. 1920’lerde ABD’de alkol tüke­timi yasaklandığı sırada içki kaçakçılığında da işe yaradı.

    1980’lerde ise ülkenin yönetimini, açıkça Medellín uyuşturucu kartelinin ortağı olan Noriega’nın ele geçirmesiyle Panama uyuştu­rucu parasının yuvalandığı bir ülkeye dönüştü. Sonunda Noriega Amerikalılar tarafından iktidardan indirildi ama Panama vergi cenneti olmaktan çıkmadı. 2014 IMF raporuna göre Pana­ma, para aklanmasına ve terörün finanse edilmesine karşı önlem almak isteyen ülkelere tavsiye edilen 40 adımdan sadece birini atmıştı!

    OFFSHORE BANKALARDAKİ MUAZZAM PARA

    Dünyanın gizli serveti 8 ila 21 trilyon dolar

    Sınırötesi servetin boyutları konusundaki tahminler, he­saplamada kullanılan yöntem­lere göre değişiyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı OECD’nin 2007’deki tahmin­lerine göre, offshore sermaye 5 ile 7 trilyon dolar arasında değişiyor. London School of Economics’de çalışan iktisatçı Gabriel Zucman ise geçen yıl yayınladığı “Ulusların Gizli Ser­veti” adlı kitabında, dünyadaki finans servetinin yüzde 8’inin vergi cennetlerinde toplandı­ğını, bu 7.6 trilyon doların 2.46 trilyonunun İsviçre’de bulundu­ğunu belirtti.

    Vergi cennetlerine karşı bir baskı grubu olarak kurulan Tax Justice Network için bir araştırma yapan eski McKinsey danışmanı iktisatçı James Henry, servetlerini vergi cennetlerin­de saklayan zenginlerle ilgili tahminlerinde daha da ileri gitti. Ona göre offshore hesaplarda 21 trilyon dolar bulunuyor, bunun 9.8 trilyon doları, geliri 30 milyon doları aşan en üst katmandaki 100 bin kişilik gruba ait.

    Bu sistem basitçe şöyle işliyor: Örneğin bir tablo veya banka hesabı İsviçre’de bulunu­yor. Ama buna sahip olan yasal yapı dünyanın dört bir yanına dağılıyor. Bu tablo veya banka hesabı, başka bir ülkenin yasal sistemi içindeki bir offshore şir­ketine ait; o şirket ise bir üçüncü ülkenin yasal sistemi içindeki bir vakfa ait, o vakfın yöneticileri ise tamamen farklı bir ülkenin yasal sistemine tâbi.

    Bir şirket ne kadar büyükse vergi cennetinden faydalan­ma ihtimali de o kadar artıyor. ABD’de ülkenin resmî mâli denetim kurumu GAO, 2009’da yaptığı açıklamada, halka açık en büyük 100 Amerikan şirketinden 83’ünün vergi cennetlerinde kendilerine bağlı şirketler bulun­durduğunu belirtti.

  • Ünlü Rus şair Yevtuşenko’nun fotoğraf aşkı

    Bundan 30 yıl önce ünlü Rus şair Yevgeni Yevtuşenko Türkiye’ye gelmiş, İstanbul’u ve Ankara’yı ziyaret etmişti. Kendisine Ankara’yı gezdirenlerden biri de yazarımız Ozan Sağdıç’tı. Bu küçük gezi sırasında Yevtuşenko’un aynı zamanda sıkı bir fotoğraf meraklısı olduğu ortaya çıkmıştı.

    Plâktan Şostakoviç’in “Babi Yar” isimli 13. Senfonisini dinliyor­dum. Bu, onun Çağdaş Rus şairi Yevgeni Yevtuşenko’nun bazı şiirlerinin sözleri üzeri­ne bestelenmiş bir eseri. İkin­ci bölümü Yumorom yani Mi­zah adını taşıyor. Kulağıma Ezop’un adı çalındı. Ezop ki, Sisam krallık sarayında esir, ib­ret masallarıyla ünlü bir Frig-yalı. Yani Anadolu halkından, yurttaşımız sayılır. Derken bir de Hoca Nasrettin adı geçmez mi? Bir Rus şairi mizahla il­gili bir şiir yazmış. Dünyadan hiç başka örnek bulamamış. Şiirin tümünde örnek olarak sadece iki insanın adı geçiyor. İkisi de şu bizim toprakların has adamı. Bu dikkatimi çek­ti. Şair, o şiirinde mizahı gözü pek, yenilmez bir adam olarak kişiselleştirmişti sanki. Plâk albümünde şiirlerin Rusçaları yanında İngilizce, Almanca ve Fransızca çevirileri de yer alı­yordu. Türkçeye çevirme he­vesine kapıldım. Elim değmiş­ken, sadece “Mizah” bölümü­nü değil, senfoniye adını veren Babi Yar dahil, kullanılan 5 şi­irin tümünü Türkçeleştirdim. Bu arada eşeledikçe şairi üze­rindeki bilgim de artıyordu. Nazım Hikmet ile ilişkisi var­mış, onu usta bilmiş, Nazım’ın Yüreği diye bir de şiir yazmış filân… Ona “Serserilerin Şai­ri” de denilmiş. Zamanımızda olsaydı, belki de “Çapulcuların Şairi” yakıştırması yapılabilir­di… Yüzünü görmeden adamla akraba gibi olmuştuk.

    Yıl 1986 olmalıydı. Dışiş­leri Bakanlığı Kültür Dairesi Başkan Yardımcısı, dostumuz Ergun Sav’dan bir davet aldım. Yevtuşenko ülkemize gelmiş, onun onuruna Devlet Konuke­vi’nde bir öğle yemeği daveti. Mizah şiirinin çevirisini kat­layıp cebime yerleştirdim, An­kara Palas’ın yolunu tuttum. Davetteki konuklar arasında, Sovyetler Birliği elçiliğinden bir iki kişi yanında, Anka­ra’nın baba şairi Cahit Külebi, Anka Ajansı’nın sahiplerin­den ve zamanın ünlü gazeteci­lerinden Müşerref Hekimoğ­lu, bir de, konuk şairin Zima Kavşağı kitabını dilimize çok güzel bir biçimde kazandırmış şair yazarımız Özdemir İnce benim anımsayıp tanıyabil­diklerim.

    Yevtuşenko, çeşme başındaki kadınların fotoğraflarını çekmişti.

    Yemek öncesinde ayakta alınan aperitiflerle başlayan sohbetler, yemek sonrasında masada sürdürüldü. Yevtuşen­ko biraz kendini anlatmaya ça­lıştı. Diğer davetlilerin merak ettiği kimi soruları yanıtladı. Cahit Külebi, şiirin toplum­sal ve evrensel dili üzerinden uluslararası ortak bir kültür bağı yaratılabileceği konusun­daki düşüncelerini dile getir­di. Özdemir İnce’nin çevirileri konusunda konuşuldu.

    Ben o sofraya fotoğraf sa­natçısı olarak davet edilmiş­tim. Ancak, hiç beklemedikleri bir biçimde, benim de çorba­da bir tuzum olsun diye söz aldım. Başlangıçta ayrıntısını anlattığım şekilde, şairin sa­natıyla mizah üzerinden nasıl avlandığımı ve bir bağ kurdu­ğumu kısaca anlattım. Kendi coğrafyam, bir yabancının dik­katini çekecek kadar verim­li bir mizah tarlasıydı ve ben bununla gurur duyuyordum. Amacım o hususa dikkat çek­mekti. Konuğumuzun Mizah isimli şiirini bu yüzden ken­di dilime çevirmeye cesaret ettiğimi söyleyip, söz konu­su şiirin cebimden çıkardığım Türkçesini masada hazır bulu­nanlara okudum.

    Şair burada rol kesiyor! Odun kıran bir adamın fotoğraflarını çeken Yevtuşenko, daha sonra kendisi odun kırmaya başladı. Bunu yaparken aslında benim fotoğrafını çekmeme yardım ediyor, bana karşı rol kesiyordu.

    Yevgeni Yevtuşenko’ya
    Ankara’yı tanıtıcı kısa bir gezi
    yaptırmak için Ulus üzerinden
    Hacıbayram tepeciğine
    doğru yaya olarak bir sefer
    eyledik. Amacımız, eski
    Ankara’nın sokaklarından
    geçerek hem Hacıbayram
    çevresinin otantik Müslüman
    alemini, hem de başkentin
    geçmişine ta Roma çağından
    beri tanıklık etmiş Augustus
    tapınağını göstermekti.

    Koleksiyonumdaki yüzler­ce Rus plağı sayesinde Kiril abecesinin şifrelerini çözmüş, pek çok sözcüğe de aşina ol­muştum. Yevtuşenko’nun kimi sözcüklerin ses çağrışımın­dan kendine özgü bir ahenk ve bir müzikalite yarattığını fark etmiştim. Örneğin Rusça nas­redil gibi bir sözcüğüyle Nas­rettin’in aynı şiirin dizeleri arasında kullanmış olmasını örnek verebilirim. Onun dili­ne yakın olsun diye, ben de çe­virimde örneğin “Bir şakayla Hoca Nasrettin, şak diye bak mat etti şahları” gibi cilveli di­zeler kullanmıştım. Okumam bitince, karşımda oturan Yev­geni Yevtuşenko’nun kendi­si “Bu çeviride ben satır satır kendi şiirimin sesini duyup hissetim” iltifatında bulundu.

    Davet sona ermiş, sıra ko­nuğumuza şöyle üstünkörü bir Ankara’yı tanıtma gezisine gelmişti. Özdemir İnce, bütün inceliğiyle ev sahipliliğini ve rehberliği üstlenmişti. Turizm Bakanlığı, konukluğu süresin­ce Yevtuşenko’ya zaten Barlas Bey’i tercüman rehber olarak tahsis etmişti. Eh, kambersiz düğün olmaz, bir de bendeniz olmak üzere, dördümüz Ulus üzerinden Hacıbayram tepeci­ğine doğru yaya olarak bir se­fer eyledik. Amaç, eski Anka­ra’nın sokaklarından geçerek hem Hacıbayram çevresinin otantik Müslüman alemini hem de başkentin ta Roma ça­ğından beri geçmişine tanık­lık etmiş Augustus tapınağını göstermek.

    Yevtuşeko, Devlet Konukevindeki yemekte sohbet halinde. Yanındakiler Müşerref Hekimoğlu ve Cahit Külebi.

    Bu gezi sırasında, konuğu­muzun bir başka yönünü keş­fetme fırsatı bulduk. Meğer Yevgeni Yevtuşenko aynı za­manda sıkı bir fotoğraf merak­lısıymış. Adam olacak fotoğ­rafçı elindeki kamerasından belli olurmuş (derler mi, bil­mem!). Üstadın elinde profes­yonel işi, iyi bir Leica fotoğraf makinası vardı. Birkaç yıl ön­ce bir de fotoğraf albümünün yayımlanmış olduğunu söyle­di. Fotoğraf çekmekten daha zor bir iş vardır, fotoğraf maki­nası önünde doğru dürüst du­rabilme, uygun poz verme işi. Yevtuşenko bu işi de çok iyi beceriyordu. Örneğin dar bir sokaktan geçerken, fukara ev­lerinin birinin önünde bir aile kışlık odununu kırıp evlerine taşımakta idi. Şairimiz önce onların bu eylemini kendi­si güzelce fotoğrafladı. Sonra da, evin sahibinin elinden kısa saplı nacağı aldı, kendisi odun kırmaya başladı. Kıra kıra kaç odun kıracaktı ki? Bu heves­kârlık neyin nesiydi derseniz, o anda benim kendisini fotoğraf­lama çalışmama yardım ediyor, deyim yerindeyse bana karşı rol kesiyordu. Ve bu sırrı sessizce sadece ikimiz paylaşıyorduk.

    Taa Âbidin Paşa’nın Anka­ra valiliği zamanından kalma bir sokak çeşmesinden komşu kadınlar evlerine güğümler­le su taşıyorlardı. Mahalle ço­cukları da, oyun alanı olarak çeşme başlarını çok severler. Bir fotoğrafçı için kaçırılmaz bir sokak manzarasıydı bu. Konuğumuz oradan da bol bol fotoğraflar çekti.

    Ankara gezisinin rehberliğini üstlenen şair ve yazar Özdemir İnce’yle birlikte.

    Bir galeriyi ziyaret etmek ve bir Türk ressamının
    sergisini görmek günün son programıydı.
    Ziyaretimiz aynı zamanda güzel bir çay molası
    yerine de geçmişti. Güne veda zamanına kadar
    canlı sohbetler edildi, şairimiz kendisini fark eden
    galeri ziyaretçilerinden bazılarına imzalar verdi.

    Her şey iyi fotoğraf için Hacıbayram türbesindeki takkeli, sakallı adamın portresini arkasındaki minareyle birlikte çekmek isteyen Yevtuşenko, iyi bir kare çekebilmek için üzerindeki pahalı ve şık takım elbiseye aldırmadan yere yatıvermişti.

    Sonunda Hacıbayram’a ulaşmıştık. Müze bekçisi bize Augustus tapınağının demir parmaklıklı kapısını da açmış, içine girmiştik. Duvarlardaki mermer levhalar üzerine ka­zınmış latince yazıtlar iki bin yıl öncesinden mesajlar ileti­yordu. Yevtuşenko bunlara ve tapınağın bir duvarı üzerinde yuva yapmış leyleklere uzun uzun baktı. Özdemir İnce’yle birlikte bana pozlar verdiler. Onlara bir “dostluk anısı” fo­toğrafı çektim. Tapınağın giri­şinde, Hacıbayram türbesinin yanı başında belki bir cami gö­revlisi, belki de sadece nama­zını kılmaya ya da türbeyi zi­yarete gelmiş sıradan bir mü­min durmuş bizi seyrediyordu. Yevtuşenko bu takkeli, sakallı adamı görünce, onun portre­sini çekmek istedi. Ancak, o fotoğrafı aşağıdan yukarıya bir perspektifle çekmek istiyor­du. Adamın arkasında cami­nin minaresinin konik bir bi­çimde yer almasını arzu ettiği anlaşılıyordu. Yere diz çöktü, ancak istediği açıyı henüz el­de edememişti. Bunun üzerine resmen yerlere yattı. Üzerin­de besbelli pahalı parlak ku­maştan dikilmiş şık bir takım elbise vardı. Yere yatarken hiç onu korumak gayreti göster­memişti. Bir fotoğraf uğruna her şeyi göze almıştı. Ondaki bu fotoğraf aşkına bir kez daha şapka çıkardık.

    Hacıbayram ziyaretimiz de sona ermişti. Yevtuşenko’nun bir merakını daha gidermek gerekiyordu. Bir galeriyi ziya­ret etmek ve bir Türk ressa­mının sergisini görmek günün son programıydı. O zamanlar Yenişehir – Bakanlıklar arası sokakların birinde, şimdi tarihe karışmış ünlü bir galeri vardı. Orasının yolunu tuttuk. Gale­rinin sorumlusu da Nuran Ter­zioğlu adında hoş bir hanım­dı. Ziyaretimiz aynı zamanda güzel bir çay molası yerine de geçmişti. Güne veda zamanı­na kadar canlı sohbetler edildi, şairimiz kendisini fark eden ga­leri ziyaretçilerinden bazıları­na imzalar verdi. Bâki kalan bu kubbede, o günden birkaç hoş fotoğraf imiş…

    MİZAH

    Çarlar, krallar, imparatorlar…
    Egemenleri dünyanın;
    yönettiler de nice kıt’aları,
    sökmedi mizaha cartcurtları.


    Yücelik saraylarında onlar
    yan gelip yatmışken afralı tafralı,
    çıktı karşılarına bir çulsuz Ezop,
    cümlenin cakası cumburlop!


    Yuvalarında ikiyüzlülerin
    belli belirsiz izlerini,
    tüm yavanlıklarını bir Hoca Nasrettin
    sildi süpürdü satranç tahtasından.
    Bir şakayla şak diye bak,
    mat etti şahları.


    Satın almak istediler,
    satmadı kendini o;

    Kıymak istediler canına,
    çıkardı dilini o.


    Zordu onunla savaşmak.
    İnfaz edildi kimbilir kaç kez.
    Kopmuş kafası mizahın
    sırıtırdı bir cengâverin kargısında.
    Yine bir soytarının kavalı
    başlayınca öyküsüne


    çekecekti gür sesli bir “Merhaba!”
    Fırlayıp katılacaktı bir yaman horona.
    Üzerinde lime lime bir palto,


    perişan, sanırsın pişman
    tutuklanmış bir siyasi suçtan.
    Yürürken idamına,


    sefil görünümüyle;


    sonraki hayatına hazır
    sıyırıverecektir birden paltosunu,
    bir el sallamasıyla,


    ve “Hoşça kalın” selâmıyla!


    Hücrelere attılar mizahı,
    cehennemden de beter.


    Demir parmaklıklar,
    taş duvarlar aşacaktı o.
    Temizleyerek gırtlağını soğuktan
    sıradan bir nefer edasıyla
    yürüyecekti sıradan bir marş gibi
    tek tüfekle,
    istikamet Kışlık Saray!


    Alışıktır sert bakışlara,
    aldırış etmez çatık kaşlara.
    Ve mizah çevirir gözünü özüne
    zaman zaman yine mizahla.


    Ölümsüz,
    zarif mi zarif,
    çevik mi çevik,
    erişir her yere ve herkese…
    Şanlar olsun şu mizaha ki,
    ne yürekli bir herifmiş o be!

  • ‘Proleter Devrimi’ kapitalizmi getirdi

    Mao’nun son büyük projesi olan ve 1966’da başlayıp 1976’da sona eren ‘Büyük Proleter Kültür Devrimi’, “Çin’deki burjuva unsurları temizlemeyi” hedefliyordu. Tarihsel Maoizm yerini kişi kültüne bıraktı. ‘Revizyonist’likle suçlanarak zulme tâbi tutulanların sayısı 36 milyona, öldürülenlerin sayısı 1,5 milyona ulaştı. Sonuçta Çin, 80’li yılların başında sosyalizmden kapitalizme geçti!

    Günümüz dünyasını bi­çimlendiren en önem­li olaylar arasında 1949 Çin Devrimi önemli bir yer tu­tar. 18. yüzyılın sonunda dünya­nın en büyük birkaç ekonomi­sinden biri olan Çin, bu devrim sayesinde yüz yıllık bir aradan sonra ulusal birliğini sağlamış ve kendine has bir tarihle bu­güne gelmiştir. Çin Devrimi bir köylü devrimi olmaktan ziyade, kentten gelen bir parti-ordunun köylüleri seferber ederek ikti­darı fethetmesiydi.

    20. yüzyıldaki üç devrimin (1911-1927-1949) ardından Rusya’dan farklı bir sosyalist merkez olarak uzun süre başka ülkelerdeki hareketlere ilham kaynağı olan Çin, tek parti dik­tatörlüğüne rağmen çok bü­yük çalkantılar yaşamış ve kısa aralıklarla büyük dönüşümlere sahne olmuştur. 1966’da başla­yıp en uç noktalarına 1968 ve 1969’ta varan, 1976’da sona eren “Büyük Proleter Kültür Devri­mi”, 1949 Çin Devrimi ile bu­günkü Çin arasındaki bir kav­şak noktasına işaret eder. Yarı sömürgelikten gelip kendine sosyalist diyen ve ardından ko­münist partisi ve devlet aracı­ğıyla kapitalist dünyada benzer­siz bir yer edinen bir ülke…

    1949 Devrimi’nden son­ra yeni rejimin temel direği 4,5 milyon üyesi olan komünist partisi (ÇKP) olmuştu. Devle­te hakim olan parti aracılığıyla, yukardan ülkenin modernleş­tirmesi hedeflenmekteydi. Dev­letçi yaklaşımla, toplumsal sı­nıfların olmadığı, ırk ve ulustan azade bir eşitlikçilik içeren dev­rimin vaadleri arasındaki çeliş­kiler, modern Çin’in gelişimini şekillendiriyordu.

    Mao Zedong hem yeni cum­huriyetin başkanı hem parti

    başkanı hem de onun askerî ko­misyon başkanıydı. Savaş bo­yunca düşman bölgelerinde ye­raltı faaliyetleri gösteren ağlarla ilişkileri, yani kentte işçi çalış­masını sürdüren Lui Şaoçi, oto­didakt iktisatçı Çen Yun, 1955 Bandung Bağımsızlar Konfe­ransı’nın önde gelen siması dip­lomat ve yönetici Çu Enlay gi­bi diğer ulusal yöneticilerin de önemli rolleri vardı.

    Devrim adına kültür katliamı


    Kültür Devrimi sırasında, Çin’in kültürel geçmişi de hedef alınmıştı. Bir Konfiçyus tapınağının oymalı tarihi kapısı, genç bir Maoist tarafından parçalanıyor, 1969. Hükümet afişinde “Kültür devrimi yeni bir dünya yaratacak” deniyor ve bir Kızıl Muhafız, Buda heykeli ile geleneksel kitapların atıldığı bir yığına balyoz vuruyor (aşağıda).

    1949’da radikal devrimci bir dinamiği olan rejim, yirmi yıl sonra 1966’da “Kültür Devrimi” olarak adlandırlan keskin bir kriz tarafından kılcal damarla­rına kadar sarsıldı.

    Kültür Devrimi ne basit bir iktidar mücadelesine ne de ide­olojik bir takıntıya indirgenebi­lir. Mao’nun bu hamleyi yapma­sının ardında uluslararası ko­münist hareketteki gelişmeler (Stalin’in ölümü, Doğu Berlin ve Macaristan ayaklanması, Kruş­çev’in Stalin’in cürümlerini dile getirdiği 22. Kongre konuşma­sı…) ve Çin’in bu durum karşı­sında kendini bir merkez olarak konumlandırması; 1949’dan sonra Sovyet tarzı bir gelişme seyrini öngörmüşken Stalin’in ölümünden sonra SSCB ile ge­rilimler; başta Uzakdoğu olmak üzere Afrika dahil dünyanın dört köşesinde siyaseten söz sahibi olma talebi ve “Büyük İleri Atılım”ın başarsızlığının önemli payı vardır. Mao kendi tarihsel konumunun pekiştiril­mesi açısından da bu hamleyi gerekli görmüştür. Kültür Dev­rimi Mao’nun da bir kült haline getirilmesiyle birlikte sürdürül­müştür.

    Devrimin ilk yıllarında ÇKP, halk kitlelerinin önemli kesim­lerinden üyeler kazanmaya de­vam etmiş, ülkenin moderni­zasyonunu eşitlikçi özlemlerle önüne koymuştu. Ancak aynı zamanda siyasi iktidarı elinde tutan, buradan toplumsal ayrı­calıkları giderek artan yeni seç­kinlerin partisi haline gelmeye de başlamıştı.

    Böylece parti-devlet birliği­nin kaçınılmaz sonucu olarak, aşağıdan denetim mekanizma­larının yokluğunda devrimin partisi, inşa halindeki bürokra­sinin partisine dönüşme dina­miğini bağrında taşımaktaydı. Siyasal hayatın zapturapt altına alınmış olması, bağımsız top­lumsal ve sendikal hareketlerin, siyasal çoğulculuk gibi husus­ların bulunmadığı ülkede, top­lumsal çelişkiler de kendilerini oldukça şiddetli bir biçimde ifa­de ediyorlardı.

    Moskova ile anlaşma sonu­cu binlerce Sovyet uzmanı Çin ekonomisini düzenlemek için davet edildiler. Üç yılda tarım­sal üretim çok yüksek seviye­lere ulaştı. 1953-57 döneminde nüfusun yüzde 90’ının kırsal­da yaşadığı ülkede yatırımla­rın yalnızca yüzde yedisi tarıma ayrıldı. Sovyet mühendisleri Çin’in çağdaş ekonomik temel­lerini oluşturdular.

    Yüz Çiçek Açsın!..

    Rejim ilk ciddi bunalımı­nı, 1953-56 Doğu Avrupa’daki ayaklanmalarda öne çıkan ta­lepler, 1953’de Stalin’in ölümü, 1956’da Kruşçev’in 20. Kong­re’de Stalin’in cürümlerine iliş­kin yaptığı açıklamaların ardın­dan, bu tür gelişmelerin kendi­sine de yansıyabileceği üzerine aldığı tedbirlerle üretti.

    1954-55 yıllarında aydın­larla ÇKP arasında zorlu geri­limler başgösterdiğinde, parti kendine yakın aydınlar da da­hil olmak üzere baskıcı bir po­litika benimsedi. 1957’deki bir söylevinde Mao, burjuva ide­olojisinden yaşayakalanların ve bürokratik çalışma tarzının ağırlığından söz ederek, “yüz çiçek açsın, yüz fikir yarışsın” sloganıyla siyasal ve kültürel liberalleşme kararını ilan etti. Sözün nereye varacağını kesti­rememişti. Birkaç ay içinde üye sayısı 10 milyona çıkmış olan ÇKP hedef tahtası haline gel­di. Öğrenciler anayasal hakla­ra ve özellikle ifade özgürlüğü­ne saygı gösterilmesi talebiyle parti kademelerine, otoriterliğe, dogmatizme meydan okuma­ya başladı. Önemli sayıda köylü kooperatifleri terk etti, grevler patlak verdi.

    Mao ve eşinin parlak günleri

    Mao ve son eşi Çiang Çing, Kültür Devrimi yıllarında…

    “Yüz Çi­çek Açsın” kampanyası­nın başarısız­lığa uğraması rejimin gele­ceği açısından kalıcı sonuçlar doğurdu. ÇKP öğrenci ve aydın çevrelerine uygu­ladığı baskıyla bu kesimlerle ilişki­lerine kalıcı bir darbe vurdu. 550 bin aydın, ça­lışma kamplarına gönderildi.

    “Yüz Çiçek Açsın”ın ardın­dan çok daha büyük ölçekli bir başka kriz şekilleniyordu. Parti içi dengeler ve partinin köy­lülükle ilişkisi sorgulanır oldu. Kötü hasat koşullarında köylü­lerin hoşnutsuzluğu belirgin ha­le geldi ve ağır çalışma koşulla­rı nedeniyle Kanton’daki liman işçileri greve gitti.

    Büyük İleri Atılım

    O güne kadar Sovyet tarzı hızlı bir sanayileşme peşinde olan Çin, 700 milyona varan nüfu­sundaki köylülüğün ağırlığı­na uygun yeni bir ekonomik yöneliş belirleme ihtiyacı ile karşı karşıya kaldı. Köylülü­ğün kitleler halinde göçünü denetlemek için büyük ölçekli kooperatifler kuruldu, büyük bayındırlık işlerine girişildi, kırsal kesime altyapı ve hiz­metler götürülmeye yönelin­di, küçük kentlerde sanayileş­me ile yerinde kalkınmanın yolları araştırıldı. Ancak ÇKP yönetimi Mao’nun sözüyle “15 yılda İngiltere’yi geçmek” gibi­sine ölçüsüz hedeflerle bu işe girişmişti. Bu hedeflere var­mak için, savaşta kullanılan yöntemler yürürlüğe sokuldu.

    “Büyük İleri Atılım” hal­kın dayanma gücünü zorla­yan bir ritimde dayatılınca ne hazırlık ne koordinasyon için zaman kaldı. Bir ilk başarıdan sonra kaos ve kriz başgösterdi. Demir, çelik gibi mikro ölçek­te yapılan üretimde kalitesiz­lik bela oldu. 1959’da Mao parti yönetimini sorguladı ve Savun­ma Bakanı Mareşal Peng De­huay’in azlini sağlayarak eleş­tirileri susturdu. Ancak aynı yıl kendisi de başkanlığı “Atılım”ı eleştiren Lui Şaoçi’ye bırak­mak zorunda kaldı.

    Buda’yı yakmak 60’lı yılların kültür katliamı sırasında, Çin’deki Buda heykellerinin neredeyse tamamı yakılmıştı.

    1959-61’de ülkenin çeşit­li bölgelerinde kıtlık ve açlık başgösterdi. Çeşitli felaketlerin de etkisiyle, 20 ila 30 milyon insan hayatını kaybetti. ÇKP yönetimi bağımsız kitle örgüt­lenmeleri, demokratik kurum­lar bulunmadığı için gidişatı anlamakta, değerlendirmekte ve önlem almakta geç kalmış­tı. Partiyle köylüler arasındaki gerilim kopuş noktasına vardı ve kimi yerlerde ayaklanmalar başgösterdi. Gecikmeli olarak önlemler alınmaya başlandı.

    Büyük İleri Atılım’ın başa­rısızlığı Mao ve fraksiyonun ağırlığını son derece azalttı, hatta Mao bir yarı-özeleştiride bulundu. 60’lı yılların başların­da Mao’nun partideki otoritesi zedelendiği gibi, partinin top­lumdaki otoritesi de hayli za­yıflamıştı. 1958’de Moskova ile anlaşmazlığın ardından Rusya uzmanlarını geri çekmiş, ar­dından Çin’i dışlayan İngilte­re ve ABD ile nükleer deneme antlaşması imzalamıştı. Mao­ist yönetim için artık “baş düş­man” ABD değil SSCB idi.

    Böylesine karmaşık bir bağ­lamda yönetimdeki çatışmalar, parti çerçevesinde beliriyor­du. Böylece Pandora’nın kutusu açıldı. Sonunda devlet aygıtının önemli bir kısmını tahrip ede­cek olan bir kriz patlak verdi.

    Ülke inkar edilemez bir ge­lişme kaydetmiş; Maoist dev­rim toplumda radikal eşitlikçi özlemleri uyandırmıştı. Oysa kentle köy, toplumsal kesim­ler arasında eşitsizlikler büyük miktarda devam ediyordu. Yeni bir kuşak belirmişti ve öğren­cilerin azımsanmayacak bir kısmı diplomalarına uygun bir iş bulamıyorlardı. Kırda yoksul köylülerle daha zenginler ara­sında veya kentte geçici çalı­şanlarla düzenli ve güvenli ça­lışanlar arasında eşitsizlik de­vam ediyordu. Bunlara iktidar kadrolarının ayrıcalıkları, oto­riterliği ve bürokrasi eklendi­ğinde, 1949’dan beri görülme­miş ölçekteki çelişkiler sokağa taşındı.

    16 Mayıs 1966’da “Prole­ter Kültürü [kurmak] için Bü­yük Devrim” diye ortaya atılan ve Kültür Devrimi diye anılan hareketin ilk resmî bildirisi ya­yınlandı: “Burjuvazinin sinsice partimize sızan temsilcileri… aslında bir karşı devrimci reviz­yonistler takımıdır…”

    Üniversiteler kapatılınca… 1966’da Çin’de bütün üniversiteler kapatılmış, öğrenciler Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla kırsal bölgelere yollanmıştı. Daha sonra rüzgar tersine dönecek, milyonlarca öğrenci Mao yönetimi için ağır bir sorun haline gelecekti

    Kültür Devrimi

    Hedefte Mao’dan sonra ge­len Lui Şaoçi ve genel sekreter Deng Jiapong’in tasfiyesi vardı. “Revizyonist” diye karalanan aydınlar ve profesörler, hâlâ ayrıcalıklı bir gelirden istifa­de eden eski burjuvalar, yerel parti sorumluları da namlunun ucundaydı. 8 Temmuz 1966’da Mao, Kültür Devrimi’nin ze­minini oluşturan 16 maddelik metin ile ÇKP ve aydınlar ara­sında bir temizliğin gerekliliği­ni ilan etti.

    Ağustos ayında Mao, “ka­rargahları bombalayın” şiarıy­la açıkça ÇKP’nin iki numara­sı olan Liu Şaoçi’ye savaş ilan etti. Liu Şaoçi “kapitalist yolu izlemekle” suçlanıyordu. Şao­çi parti hiyerarşisinde ikinci­likten sekizinciliğe geriledi, Ekim’de “özeleştirisini verdi”, 1967’de partiden ihraç edildi. Ekim 1968’de cumhurbaşkan­lığından alındı ve bir yıl sonra hapiste öldü.

    Mao, Kızıl Muhafızlar’ın örgütlenmesini ve “Devrim­ci Komiteler”in kurulmasını önerdi. Kızıl Muhafızlar top­lumsal kökenler gözönüne alı­narak oluşturulmaya çalışılı­yordu. Bunun için yoksul köy­lü, işçi, savaşta ölen, asker ve devrimci kadroların çocukları özel olarak yetiştirilmeye baş­landı.

    Aralık’ta sanayi merkezi Şanghay şiddetli çatışmaların merkezi haline geldi ve geçici işçilerin önemli bir rol üstlen­dikleri kendiliğinden bir genel grev patlak verdi. Bu hadise si­yasi literatüre “Ocak 1967 Fır­tınası” ve “Şanghay Komünü” olarak geçti.

    Sonrasında karışıklıklar kır­sal kesime de yayılmaya başla­dı. ÇKP ve yönetim darmadağın oldu, parti yönetimi bölündü. Kırsal bölgelerde artık gerçek bir içsavaş yaşanıyordu. Ancak isyancıların da kafaları karışık­tıve demokratik özlemlerle baş­layan Kültür Devrimi, siyasal bir açılımda bulunamadan aşırı şiddetli fraksiyonel çatışmanın girdabına kapılmıştı.

    ÇKP içindeki bütün eğilim­ler, ayakta kalan tek kurum olan orduya dayanarak partiyi ve yönetimi yeniden inşa etmeyi acil bir sorun olarak görüyorlar­dı. Ağustos 1967’de Mao da bu konuda açık tavır alarak Kültür Devrimi’nin rüzgarını tersine estirmeye başladı. Ancak olay­ların durulması zaman aldı ve 1968’e kadar birçok yerde şiddet olayları devam etti.

    Temmmuz 1968’de Mao, si­lah bırakmayı reddeden Kızıl Muhafızlar’ın üzerine orduyu gönderdi. Eylül ayında yüzbin­lerce eski öğrenci Kızıl Muha­fız, zorunlu eğitim için kırsal bölgelere yollandı (nihayetinde bunların sayısı 16 milyona va­racaktır).

    Aylar boyunca Kültür Dev­rimi’nin isyancıları ender rast­lanan bir özgürlükle bütün Çin’i ayaklanmaya çağırmak üzere dolaştılar. Elbette ÇKP’nin de­ğişik fraksiyonları tarafından (özellikle Mao) manipüle edildi­ler. İsyancılar kendi aralarında da çatışmaya başladılar. Rekabet halindeki siyasal ve askerî güç­ler de durumdan vazife çıkardı­lar. Kör bir şiddetle, aralarında devrimci mücadelenin emek­tarları da olmak üzere “reviz­yonist” olmakla itham ettikleri yaşlıları kimi zaman tartaklaya­rak, kimi zamansa işkence ya­parak, özeleştiriye davet etiler. Esas olarak öğretmenler ve eği­tim kadroları hedef alındı. Ülke­deki anıtların üçte ikisi, özellikle Budist tapınaklar tahrip edildi. Bütün eski sinema, opera, tiyat­ro, müzik gösterileri yasaklandı, gösteri mekanları kapatıldı. Sa­natçılar öldürüldü veya sakat­landı. Piyanistlerin parmakları, akrobatların kolları kırıldı.

    Zulme tâbi tutulanların sa­yısı 36 milyona, öldürülenler ise 1,5 milyona ulaştı. Yalnızca Şan­ghay’da 150 bin konut elekten geçti. Pekin’de ise “Kızıl Muha­fızların en az bir kişiyi döverek öldürmediği pek az ev var”dı. Müzik aletlerinden geçmişe ait sanat eserlerine, elyazmala­rından paralara ne bulunduy­sa tahrip veya müsadere edildi. Evcil hayvan beslemek, saksı­da çiçek yetiştirmek, geçmişin mirası olarak mahkum edildi. Ülkenin batısındaki Müslüman bölgelerinde Kur’an’lar büyük ateşlere atıldılar. Birçok aydın intihar etti, bazıları öldürüldü.

    Özeleştiri işkencesi ÇKP’nin taşra örgütlerinde “burjuva kültürü”nü savunduğu tespit edilenler, kalabalıklar önünde özür, dilemeye zorlanmışlardı.

    Aydınlara zulüm

    Aydınlar ve profesörler “el eme­ği ile yeniden eğitilmek üzere” kırsal bölgelere sürüldüler. Kül­tür Devrimi’nde yüz milyon in­san taciz edildi; yani her iki ye­tişkinden biri!

    1966-68 yıllarından çıkıldı­ğında ÇKP yıkıntı halindeydi. Si­yasi Büro’nun on bir üyesinden sekizi ya hapisteydi ya da yeni­den eğitimde. Merkez Komite­si sorumlularının onda dokuzu ıskartaya çıkartılmıştı. Merkez Komitesinin 63 üyesinden 43’ü kaybolmuş, 9’u ağır şekilde eleş­tiriye uğramıştı. Önceki kongre­de Merkez Komitesine seçilen 279 üyenin yalnızca 53’ü sonra­ki kongrede yeniden seçilmişti. Birçok yerde parti aygıtı silin­mişti. Bu kongredeki 1512 dele­genin dörtte üçü Halk Kurtuluş Ordusu üyesiydi. Parti, Mao’nun düşüncesi ve onun oynadığı rolü onayladı ve Mao’dan sonra onun yerine Lin Piao’nun geçeceği­ni belirledi. Yine de yeni siyasal büro bir bütünlük arz etmiyor­du. Her biri Mao’ya yaslandığını söyleyen üç fraksiyon bulunu­yordu. Lin Piao, askerî ve sivil pragmatiklerin desteklediği Çu Enlay ve daha sonra “Dörtlü Çe­te”yi oluşturan “Şanghay Grubu” tarafından desteklenen Mao’nun eşi Jiang Çing.

    1969’de toplanan ÇKP’nin 9. Kongresi krize bir çözüm ge­tirmemiş, Mao ile düne kadar Maoistlerin en birincisi olarak takdim edilen ordu komuta­nı Mareşal Lin Piao arasında yeni bir çatışma çıkmıştı. Lin Piao’nun Mart 1971’de “uçakla Moskova’ya kaçarken” denile­rek, bir yıl sonra ilan edilen ölü­müyle bu gerilim sonlandı. Mao, Dörtlü Çete’yi destekleyerek Lin Piao’yu Konfüçyus’un gerici düşüncelerine hizmet etmekle itham etti. 100’den fazla general kızağa çekildi. Onun tasfiyesi ile Dörtlü Çete ile Çu Enlay arasın­daki mücadele kızıştı. Çu Enlay kansere yakalanınca onun eki­binden Deng Jiaoping öne çıktı ve 1973’de siyasi büroya seçildi.

    Böylelikle 1970’lerin başla­rında Çin Devrimi’nin tarihsel önderlerinin büyük bir kısmı ıs­kartaya çıkartılır. Mao’nun son eşi Çiang Çing’in de dahil oldu­ğu “Dörtlü Çete” diye de anılan “Şanghay Grubu”na iktidar yolu açılmış olur. 1973’de Dörtlü Çe­te duruma hakim olsa da, kırsal kesimde denetim kaybolmaya başlar. Çu Enlay, Kültür Devri­mi’ni eleştirir ve mirasını red­deder. Mao ve Dörtlü Çete parti içinde egemenliğini kaybetme­ye başlar.

    İktidar savaşının kurbanı gençler Ülkede yaşanan çalkantılar, ÇKP içinde iktidar mücadelesi veren çeşitli grupların çatışmalarıyla tetikleniyordu. Gençler, bu fraksiyonların kullandığı en önemli toplumsal kesimlerden biriydi.

    Kültür Devrimi’nin sonu

    1976’da Çu Enlay ölür. İki kana­dın çatışmasından yararlanan içişleri bakanı Hua Guofeng ikti­darı ele geçirir ve başbakan olur. Eylül’de Mao ölür. Ordunun des­teklediği Hua Guofeng ile med­ya ve milislerin desteğini alan Çiang Çing karşılıklı olarak dar­be hazırlığına girişirler. Ekimde “Dörtlü Çete” üyeleri tutuklanır. Milisler mücadele etmeden tes­lim olurlar, halk “kızıl impatori­çe”nin tutuklanmasını destekler. Deng Jiaoping yeniden sahneye döner, bir yıl sonra itibarı iade edilir. 1949’un radikal eşitlikçi umutları, iktidardaki fraksiyon­ların kendi aralarındaki çatış­malara kurban edilmiş ve artık Çin toplumu yepyeni bir yörün­geye girmişti.

    Yirmi yılda ÇKP’nin halkla ilişkileri nitel olarak dönüşü­me uğramıştı. Yüz Çiçek Açsın Kampanyasında partiyle aydın­ların önemli kesimi arasındaki ilişki bozulmuştu. Büyük İleri Atılım sırasında köylülükle iliş­kiler değişmişti. Kültür Devrimi ile öğrencilerin yanı sıra işçile­rin radikal kesimleriyle bağlar zayıflamıştı. “Tarihsel” Maoizm yerini kişi kültüne bırakırken, 1960’lı yıllarda beliren eşitlikçi özlemler de gölgelenmişti.

    1967-69’da Mao siyasal ola­rak ölmüştü. 70’li yıllardaki ağır hastalığının ardından 1976’da ölümüyle “Dörtlü Çete” sanık sandalyesine yerleştirildi. Kül­tür Devrimi, Mao’nun son bü­yük projesiydi. Ancak Kültür Devrimi’nin yenilgisi, Çin’in Deng Jiaoping öncülüğünde Ba­tı tipi ekonomik gelişmeye yö­nelmesine yol açacaktı. 80’li yıllarda yarı özel yarı devlet kapitalizmiyle “sosya­lizmden kapitalizme” geçiş 90’lı yıllarda tamamlandı. Bu döne­me damgasını vuran ise Kültür Devrimi’nde gözden düşmüş olan Dang Jiaoping oldu.

    Gövde gösterisi Mao, 26 Temmuz 1966’da Yangzi Nehri’nde uzun süre yüzmüş ve bu sembolik eylem Kültür Devrimi’nin başlamasıyla ilişkilendirilmişti.

    KÜLTÜR DEVRİMİ’NİN ÖNEMLİ DÖNEMEÇLERİ

    1964 Mao’nun yazdığı Küçük Kızıl Kitap’ın ilk baskısı.

    1965 Merkez Komitesinin gizli toplantısında Mao’nun “gerici ideolojinin eleştirisi”ni gündeme getirmesi.

    Mart 1966 Mao’nun, Siyasi Büro toplantısında aydınlara karşı bir kültür devrimi başlatmayı önermesi.

    Mayıs 1966 Siyasi Büro’da Jiang King, Çen Boda, Kang Şeng’den oluşan ve görevi partide, orduda, hükümetteki “burjuva” unsurların izini sürmek olan Kültür Devrimi komitesinin kurulması.

    Mayıs 1966 Pekin Ünivesitesi’nde ilk “Kızıl Muhafız” birliğinin oluşturulması.

    Haziran 1966 Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla üniversite öğrencilerinin belirsiz bir süre için tatile çıkarılması.

    Temmuz 1966 Mao’nun hem SSCB hem de Çin’deki potansiyel revizyonistlere karşı Kızıl Bayrak ve Halkın Günlüğü gazetelerinde yazıları.

    Temmuz 1966 Mao’nun Yangzi nehrinde uzun süre yüzerek “gövde gösterisi” yapması.

    Ağustos 1966 Genelkurmay Başkanı General Lo Jui-Çing’in kızağa alınması.

    Ağustos 1966 Mao’nun “karargahları bombalayın” diyerek başkan Liu Şaoçi’ye dolaylı olarak saldırması, şiddetin başlaması.

    Ağustos 1966 Gençliği Kızıl Muhafızlar olarak sefererber edecek 16 maddenin ilanı.

    Ağustos 1966 1 milyonun üzerinde Kızıl Muhafızın Tiananmen’de toplanıp Mao’yu selamlaması.

    Ekim 1966 Başkan Liu Şaoçi ve Deng Jiaoping’in afişlerde “burjuva revizyonist” şefler diye itham edilmeleri

    Ocak 1967 Ordunun tarafsız kalmayıp Maoist unsurları destekleme emri alması.

    Temmuz 1967 Üniversitelerin yaklaşık 1 yıl sonra yeniden açılması.

    Eylül 1967 Karışıklıkları bastırmak için orduya ateş açma yetkisi verilmesi.

    Ekim 1976 “Dörtlü Çete” üyelerinin Mao’nun vasiyetini tahrif etmek ve darbe hazırlamakla itham edilerek tutuklanması.

    Ağustos 1977 ÇKP’nin Kültür Devrimi’nin resmen sona erdiğini açıklaması.

    SARTRE, FOUCAULT, GODARD VE DİĞERLERİ…

    Batılı aydınların Çin ve Mao illüzyonu

    Batı’da Maoizmin altın çağı 60’ların sonu ve 70’lerin ortalarına kadar sürdü. Yani tam da Kültür Devrimi döneminde. 1974’te Çin’e giden Fransız edebiyatının büyük üstadı Roland Barthes, dönüşünde hayli heye­canlıydı. Keza Philippe Sollers, “Çin’de gerçek bir burjuva karşıtı devrim” gördüğünü söyleye­cek, feminist profesör-yazar Julia Kristeva, “Mao kadınları özgürleştirdi” diyecektir.

    Ghuul tarafından yapılan bir çizim: “Sartre: Gen Aktarımlı Çin Balığı”

    Sinemanın öncü yaratıcı­larından ve 1967’de “Çinli” isimli bir film çekmiş olan J. L. Godard, Fransanın ünlü mimar ve şehircilerinden Roland Castro da bu kervanın yolcularındandı. Maoist olmamakla birlikte, J. Lacan ve Michel Foucault’yu da Kültür Devrimi’nden etkilenenler arasında sayabiliriz. Mao’yu bir filozof olarak önemseyen Louis Althusser ise, düşünsel olarak daha köklü bir ilişkiye geçmişti.

    La Cause du Peuple gazetesi­nin savunucusu Jean-Paul Sartre için ise zaten Mao’dan ibaret olan Çin’deki Kültür Devrimi, onun şahsında önemli bir gelişmeydi. Bugün artık ünlü bir filozof olan Alain Badiou da bu rüzgara kapı­lanlar arasındaydı.

    Batılı aydınlar için Kızıl Kitap’ın öncülüğündeki Kültür Devrimi, Kremlin’in köhne bürok­rasisine karşı komünizme yeni bir nefes kazandıracak bir hamle olarak değerlendirildi. Örneğin aydınların kırsal bölgelere sürül­mesi, kafa ve kol emeği arasında­ki ayrımın giderilmesi yönünde bir çaba olarak görülüyordu.

    Bu aydınların önemli bir bö­lümü, özellikle Simon Leys’in (Pierre Ryckmans) “kralın çıp­lak olduğunu” anlatan Başkan Mao’nun Yeni Elbisesi kitabıyla başlayan üçlemesinin etkisiyle, hızla bu Çin-Mao hayranlığından uzaklaştılar. Sonrasında ise “Çin usulü” gibi olmasa da özeleştiri yapana pek rastlanmadı.

  • İnsanın hastalıklarla ölüm kalım savaşı

    On binlerce yıl önce yaşamış avcı-toplayıcı topluluklarından modern toplumlara insanın hastalıklarla sonu gelmeyen mücadelesi… Şamanlar ve büyücü hekimlerden modern doktorlara, berber cerrahlardan uzman operatörlere, ilkel ampütasyonlardan organ nakillerine tıp tarihinden ilginç notlar…

    Bu yazı, Britanyalı tarihçi Roy Porter’ın Türkçesi Metis Yayınları’nın Bilim serisinden çıkan Kan Revan İçinde (çeviren: Gürol Koca) adlı kitabından derlenmiştir.

    Salgın hastalıklar yer­leşik toplumla birlikte ortaya çıktı. Avcı-top­layıcı atalarımızın hayatları kısaydı ama hastalıklardan da muaftılar. Küçük ve dağı­nık gruplar halinde ve izole bir halde yaşayan avcı-topla­yıcılar bir yerde su kaynak­larını kirletecek veya hasta­lık yayan böcekleri cezbeden pislikleri biriktirecek kadar uzun süre kalmıyorlardı.

    Ancak son buzul çağın­da av kaynaklarının ve av hayvanlarınca zengin geniş bakir toprak parçalarının azalmasıyla birlikte nüfus baskısı insanlığı toprağı iş­lemek zorunda bıraktı. Bu, yerleşik yaşama geçişin ve salgın hastalıkların başla­masına yol açmıştı. Önce­leri yalnızca hayvanlarda görülen patojenler insanla­ra geçti. Örneğin, Neolitik dönemde sığırlar insanlara tüberküloz ve çiçek, domuz­lar ve ördekler grip, atlar soğuk algınlığı bulaştırdı. Kızamık, sığır vebasının ve köpeklerde gençlik hastalı­ğının insana geçmesi sonu­cu ortaya çıktı.

    17.yüzyıldan bir anatomi dersi Rembrandt’ın 1632 tarihli Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi tablosunda 17. yüzyılda Hollanda’nın ünlü cerrahlarından Tulp’un anatomi dersi ve dersi izleyen cerrahlar tasvir edilmiş.

    Uygarlığın yayılması ve ticaretin gelişmesiyle bir­likte tüccarlar ve denizciler, hastalıklarla tanışmamış topraklara hastalıkları taşı­yarak yıkıcı salgınlar çağını başlattı. MS 540’ta Mısır’da baş gösteren veba iki yılda İstanbul’a yayılmış ve Doğu Akdeniz nüfusunun dörtte birini yok etmişti. 1300 yı­lına doğru Asya’da başlayan veba salgını Ortadoğu’dan batıya doğru ilerleyip Kuzey Afrika ve Avrupa’yı tarumar etti. 1346-1350 arası Avrupa nüfusunun dörtte biri olan 20 milyon insan bu salgın­da öldü.

    İnsan sağlığıyla ilgi­li en dehşet verici olay Ko­lomb’un bugünkü Domi­nik Cumhuriyeti ve Hai­ti’ye ayak basışıyla başladı. 1493’deki salgın muhteme­len domuz gribiydi. 1518’de Karayipler’e ulaşan çiçek hastalığı kıtayı ölüme boğ­du. Bunları kızamık, grip, tifüs, sarı humma ve fren­gi salgınları izledi. Bu sal­gınlar sonucu milyonlarca Amerikalı yerli öldü, bazı yerleşim yerlerinde insan kalmadı.

    Tarım devrimi gibi sana­yi devrimi de yepyeni has­talıklarla birlikte gelmişti. Madencilerde ve çömlekçi­lerde görülen akciğer hasta­lıkları, kente özgü raşitizm sanayi devriminin eşitsiz koşullarının sonucuydu. Bu dönemde zenginler de yeni hastalıklarla tanıştı. Zen­gin, yaşlanan uluslarda gö­rülen kanser, obezite, koro­ner kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet ve amfi­zem bunlardan bazılarıydı.

    Çok yeme yanarsın İngiliz çizer George Cruikshank’in 1818 tarihli eserinde, gut hastalığına yakalanmış yemeğe düşkün bir adamın hissettiği ağrılar ayağını yakan bir iblis figürüyle tasvir ediliyor.

    Hastanın yatağı başındaki bilgili ve güvenilir dost

    Erken dönemlerdeki büyücü hekimlerden günümüz doktorlarına kadar, hastalara şifa dağıtanlar her toplumda saygı gören kişiler oldular. Ancak doktorların sıkı bir bilimsel eğitimden geçen, güvenilir, uzman kişilere dönüşmesi uzun zaman aldı.

    Erken dönemlerde şifacı­lık, kahinlerin ve büyü­cü hekimlerin mesleği haline gelmişti, gökten yağan hastalıklarla savaşarak ve bun­lara çareler sunarak bu mesle­ği icra etmişlerdi. Bazıları 17 bin yaşında olan eski mağara resimlerinde hayvan başları­nı kafalarına geçirmiş ritüel danslar yapan insanlar tasvir edilir, bunlar hekimlerimizin en eski imgeleri olabilir. Daha karmaşık düzenli toplumların evrimiyle birlikte, bunları ota­cılar, ebeler, çıkıkçılar ve şifacı rahipler takip etti.

    Bu kutsal pratikten ayrı­lan, esasen seküler ilk tıbbi uygulamalar, MÖ 5. yüzyılda Yunanca konuşulan coğrafya­da Hipokratçı hekimlerle bir­likte başladı. Geleneksel dinci şifacıları kınayan bu hekim­ler elitist bir meslek kimliği ideali geliştirdiler. Kendileri­ni kök toplayıcılardan, kahin ve benzeri kişilerden üstün gören, kara cahil ve şarlatan oldukları gerekçesiyle onla­rı reddeden, tanrılara aracılık ediyormuş gibi davranmayan Hipokratçı hekimler hastanın yatağının başındaki bilgili ve güvenilir dostu olacaktı.

    Kan akıtarak iyileştirme Kan akıtmak, uzun yıllar boyunca doktorların tedavi için kullandığı bir yöntem oldu. Doktor ve kanını akıttığı hastanın resmedildiği gravürün tarihi 1804.

    Roma İmparatorluğu’nda da tıp alanında Galen’in (MS 129-216) öncülük ettiği bir çok atılım yapılmıştı. Hıristi­yanlaştıktan sonra ise din ve tıp çakıştı, kaynaştı, zaman zaman da çatıştı. Karanlık çağ olarak adlandırılan bu çağda şifa, keşiş ve rahiplerin özel alanı haline geldi. Bu arada klasik tıbbın ateşi Hıristiyan Batı’dan çok daha geniş olan İslâm coğrafyasında, özellik­le günümüz Suriye, Irak, İran, Mısır ve İspanyasında canlı tutuluyordu. 12. yüzyıldan iti­baren üniversitelerin kurul­ması ve eğitime dayalı tıbbın İslam kaynaklarından yeniden çevrilmesiyle birlikte tıp İtal­ya’dan başlayarak Avrupa’da yeniden hayat bulmaya başla­dı. Ortaçağdan Rönesans’a ve sonrasına kadar ideal hekim uzun bir üniversite eğitimin­den geçip temel bilimlerde uz­manlaşan adamdı.

    Tıbbi tedavinin temeli ilaç

    Doktorlar hastaları tedavi için tıbbın erken dönemlerinden bugüne kadar ilaçlardan, ilaçlar için de öğütülen, demlenen, birbirine karıştırılan yapraklar, kökler ve kabuklardan destek aldı.

    Eski Yunan’da Theoph­rastus (MÖ 4. yüzyıl) ve Dioscorides (MS 1. Yüzyıl) şifalı bitkiler ile saf­ran, yağlar, merhemler, çalı ve ağaçlar gibi aromatikleri kapsayan materyaller üzerine araştırmalar yapmıştı. Arap tıbbı bunlara yeni terkipler ekledi. El Kindî’nin (y. 800-870) tıbbi formülü Yunanlı­ların pek bilmediği, kâfur, çin tarçını, sinameki, hintcevi­zi ve muskat, demirhindi ve manna gibi İran, Hindistan ve Doğu’dan gelen ilaçlardan oluşmaktaydı.

    Yeni Dünya’nın keşfi baş­ka yeni ilaçların ortaya çıkı­şını sağladı. Bunlar içinde en önemlilerinden biri sıtmaya karşı kullanılan, kininin temel maddesi kınakınaydı: Zaman zaman tesadüfen yeni ilaçlar da keşfediliyordu. Rahip Ed­mund Stone’un on sekizinci yüzyılda ateş düşürücü oldu­ğunu ilan ettiği söğüt kabuğu bunlardan biriydi ve aspirine giden yolda atılmış ilk adımdı.

    19. yüzyılda ise tıbbi mad­delerle ilgili çalışmalar yavaş ve düzensiz şekilde labora­tuvar temelli farmakolojiye doğru bir dönüşüm geçirdi ve ilaçlar seri üretim ürünleri haline geldi.

    Ancak asıl atılım 20. yüz­yılda oldu. 1960’lara gelindi­ğinde birçok etkili ilaç ortaya çıkmıştı: antibiyotikler, felç önleyici antihipertansifler, antikoagülanlar, antiaritmik­ler, antihistaminler, anti­depresanlar, antikonvülsan­lar, artritlere karşı kullanı­lan kortizon gibi stereoidler, bronkodilatatörler, ülser kür­leri, endokrin regülatörleri, kanserlere karşı kullanılan si­totoksik ilaçlar ve diğerleri…

    Cıvayla frengi tedavisi 1709’da, cıvayla tedavi edilen frengi hastalarını gösteren çizim (solda). Halk arasında, yara temizlemek için küflü ekmek kullanımı gibi uygulamalar küfün antibakteriyel olduğunu düşündürüyordu ama antibakteriyel faaliyetlerle ilgili ilk kapsamlı gözlem 1877’de Pasteur tarafından gerçekleştirildi (üstte).

    Son otuz-kırk yıla bakın­ca ise önceki nesillerin muci­ze ilaçlarına denk düşecek bir ilaç üretilemediğini görüyo­ruz. Yeni preparatların çoğu rakip ilaç firmalarının piyasa­dan pay almak için geliştirdiği, varolan ilaçların küçük deği­şiklikler yapılmış varyantları.

    Thomas Eakins’in 1889 tarihli Agnew Clinic adlı tablosunda solda ameliyatı izleyen kişi, dönemin ünlü ABD’li cerrahlarından Dr.
    Hayes Agnew. O dönemin bazı ameliyathanelerinde dışarıdan doktorlarla tıp öğrencilerinin ameliyatı seyretmesi mümkündü.

    Ha berber, ha cerrah ikisi de ellerini kullanıyor!

    Bugün kimilerinin ‘tıbbın süper starları’ olarak gördüğü cerrahlar, bir buçuk asır öncesine kadar doktordan sayılmıyor, kafalarını değil ellerini çalıştıran ve berberlerle benzer bir iş yapan zanaatkârlar olarak görülüyordu.

    Cerrahi, uygarlık kadar eskidir. Kafatası kalın­tıları, trepanlamanın (yani kafatasında delik açma­nın) en azından MÖ 5000’den beri uygulandığını gösteriyor. Operatörler muhtemelen has­taları “iblisler”in çektirdiği azaptan kurtarmak amacıyla taş kesen aletlerle kafatasın­dan parçalar çıkarıyordu. Çı­kıkçılık da uygulamalar ara­sındaydı, MÖ ikinci bin yıla ait tıpla ilgili Mısır papirüs­lerinde ise apseler, küçük tü­mörler, kulak, göz dişlerle ilgili son derece sofistike cerrahi iş­lemler tarif edilir.

    Hipokrat yemini hekimleri bıçakla yapılan işlemleri cer­rahlara bırakmaya yönlendiri­yordu. Bu durum cerrahların yeteneklerinin takdir edilme­sini sağlamakla birlikte tıpta cerrahinin daha alt seviyede, kafayla değil elle yapılan bir iş olarak görüldüğü kalıcı bir iş­bölümüne yol açmıştı.

    Birçok cerrah sanatını or­duda öğreniyordu. Savaş alanı cerrahlığın okuluydu, Ortaça­ğın sonuna doğru barutun sa­vaşlarda kullanılması yaraları daha da kötüleştirmişti. Top gülleleri ve silah atışları kor­kunç yaralara sebep oluyordu, savaş alanında gerçekleştiri­len ampütasyon ve trepanas­yon çoğunlukla tek çareydi.

    Kuzey Avrupa’da sivil cer­rahi, berberlik de yapan ope­ratörler tarafından gerçek­leştiriliyordu (iki iş için de aynı aletleri kullanıyorlardı). Esnaf loncalarına üye olan cerrahlar normalde akademik eğitim görmüyor, çıraklıkla başladıkları pratik bir eğitim­den geçiyordu. Toplum nez­ninde saygınlıkları pek yoktu. Gelgelelim cerrahi on seki­zinci yüzyıldan itibaren uzun ve kalıcı bir yükselme döne­mine girdi.

    Cerrahi öncelikle Fran­sa’da meslek statüsü kazan­dı. Kendilerini berberlerden ayıran Fransız cerrahları, 1745’te İngiliz cerrahlar izle­di. Cerrahlık eğitiminin has­tanede verilmeye başlanması cerrahi ile anatomi arasında­ki bağı güçlendirdi. Cerrah­lar hekimlerle aynı statüde olduklarını kabul ettirmeye çalışıyordu.

    19. yüzyılın ilk yarısında birçok yeni ameliyatın ya­pılmaya başlanması cerrah­lığın gelişimini hızlandırdı. Örneğin, 1840’larda anestezi ortaya çıkmadan önce, uzun süren ve büyük titizlik gerek­tiren ameliyatlar söz konusu değildi. Etkili anestezi kul­lanımı, anesteziden önce ta­hammül edilmez travmalara sebep olan vücut içi ameliyat­ları yapılabilir kıldı.

    Ameliyat rehberleri 1670’lerde Avusturya’daki bir Fransisken manastırı için hazırlanan ameliyat rehberinde, gözyaşı kanalının nasıl ameliyat edileceği anlatılıyor (altta). Yine 17. yüzyılda berber cerrahlar için yaralı askerlerin nasıl tedavi edileceğini gösteren ilkyardım çizimi (üstte).

    1881’de Koch, aletleri ısıta­rak sterilizasyon sağlama yön­temini keşfetti. John Hopkins Hastanesi’nden William S. Halsted da lastik eldiven kul­lanımını uygulamaya soktu. 1900’e gelindiğinde yerleri ta­laşla kaplı pis odalarda bıçak sallayan, üzeri kurumuş kanla kaplı önlüklü nahoş cerrah­lar güruhu görüntüsü ameli­yatlarda görünmez olmuştu. Maskeler, lastik eldivenler ve ameliyat önlükleri enfeksiyon riskini azalttı ve steril ortam zorunlu hale geldi.

    19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişmeye başlayan, vücudun içinin görüntülen­mesini ve taranmasını sağla­yan temel teknikler 20. yüzyıl­la birlikte cerrahinin gücü­ne güç kattı. Cerrahideki hızlı ilerleme özellikle savaşlar ve trafik kazalarıyla daha da hız kazandı. İnfilak gücü yüksek mermilerin kullanımı savaş yaralarını daha da korkunç hale getirmişti. Bu tür yara ve yanıkların sonuçlarından biri plastik ve rekonstrüktif cerra­hinin, özellikle yüz cerrahisi­nin ortaya çıkışı oldu.

    20. yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren kesip alma cer­rahisi yerini onarma ve hatta değişim cerrahisine bırakmış­tı. İmplantlar bunun en güzel göstergesidir. Yapay bir apa­ratla yapılan ilk implantasyon 1959’da İsveç’te geliştirilen kalp piliyle gerçekleştirildi.

    Ve tabii 1960’lardan iti­baren organ nakilleri büyük gelişim gösterdi. İlk böbrek nakli 1963’te gerçekleştirildi, ama bir naklin haber olması 1967’yi buldu. O yıl Christian Barnard, Güney Afrika’da kalp naklini uygulamıştı.

    Uzun süre tıp alanında en ileri Avrupa ülkesi olan İtalya’nın Siena kentindeki Santa Maria della Scala Hastanesi’nde doktor ve hastaların tasvir edildiği 1441-1442 tarihli freskoyu yapan kişi Domenico di Bartolo.

    Dinlenme tesislerinden iyileştirme merkezlerine

    Bugünkünden çok farklı işlevler gören eski hastaneler, modern döneme kadar birer tedavi merkezinden ziyade kısmi tedavi, yiyecek, barınma ve nekahet döneminde dinlenme imkânı sağlayan düşkünlerevi gibiydi.

    Klasik Yunanistan’da hastane yoktu. Hasta sağlık tapınağına gi­derdi ama seküler tıp bu tür tedavilere değer vermiyordu. İmparatorluk Roması’nda ba­zı hastane tesisleri vardı ama bunlar köleler ve askerler için kurulmuştu. Sivil hastaların tedavilerine yönelik hastane­ler Hıristiyanlık dönemiyle birlikte kurulmaya başlandı. 4. yüzyıl başlarında İmpara­tor Konstantin’in Hıristiyan olmasından sonra hastaneler dindar kurumlar olarak yay­gınlaştı. Ancak hasta ve düş­künleri barındırsalar da bu hastaneler daha çok düşkünle­revi gibiydi, insanlara barın­ma ve bakım imkanı sunuyor­du. Hastaneler zamanla hasta tedavi etme işleviyle ön plâna çıkacaktı.

    İslâm coğrafyasında da dini hayırseverlik ile hastaneler ara­sında bağlantı vardı. 10. yüzyıl­da Kahire, Bağdat, Şam ve diğer Müslüman kentlerinde hayır amacıyla kurulmuş bu hastane­lerden bazıları daha sonra tıp eğitiminde kullanılacaktı.

    13. yüzyıldan itibaren İtal­ya’da tıbbi ekipleri olan hasta­neler açılmaya başlamıştı. 15. yüzyılda yalnızca Floransa’da 33 hastane vardı ve 1.000 kişi­ye bir hastane düşüyordu.

    Bu alanda gelişme göste­ren bir başka ülke olan İngil­tere’de 14. yüzyıl sonlarına doğru hastane sayısı yakla­şık 500’dü. Ancak Henry ve Edward’ın Reformasyonla­rı bu tür kurumların hepsinin kapanmasına yol açtı. Bunla­rın çok azı yeniden açılabildi. Öyle ki, 1700 yılına kadar bir­kaç hastanenin kaldığı Londra dışındaki hiçbir kentte hasta­ne olmayacaktı.

    Fransa’da hastanelerin du­rumu İngiltere’dekinden iyiy­di. Paris’teki Hôtel Dieu, Fran­sız Devrimi’ne kadar dini tari­katların yönetiminde çalışmış devasa bir tedavi kurumuydu. Fransa genelinde de hastala­rın yanı sıra, yoksullar, dilen­ciler, öksüzler, serseriler ve fa­hişelerin barındırılıp kapatıl­dıkları kurumlar vardı.

    Avrupa’da bunlar dışın­da salgın hastalıkları önle­mek için, karantina amacıyla kurulmuş ve farklı dönemler­de açılıp kapanmış hastaneler vardı. Bunların bazıları daha sonra akıl hastanesi olarak kullanılmıştır.

    Görüldüğü gibi eski has­taneler bugünkünden çok farklıydı. İnsanlara tedavi, yiyecek, barınma ve nekahet döneminde dinlenme imkânı sağlasalar da hastaneler, çok ender istisnalar dışında ge­lişmiş tıp merkezleri değildi. Çoğunun verdiği tıbbi hizmet kazalar ve acil durumlar ile dinlenme ve tedaviye cevap verebilen rutin rahatsızlıklarla (bronşit ve bacak yaraları gibi) sınırlıydı. Enfeksiyon vakaları hastane dışı tutuluyordu. Çün­kü bu kişileri almanın bir fay­dası yoktu, tedavi edilemiyor­lardı ve hastalığın başkalarına bulaşacağına şüphe yoktu.

    İki savaş iki hastane Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında Üsküdar Selimiye Kışlası’nda kurulan hastanede (altta). I. Dünya Savaşı’nda Kudüs’teki Moskofiye Hastanesi’nde Türk doktorların sabah vizitesi (üstte).

    19. yüzyılda fizik muaye­ne, patolojik anatomi ve ista­tistiklere dayanan yeni tıb­bi yaklaşımlarla kaydedilen gelişmelerle birlikte hastane hayırseverlik işlerinin, hasta bakımının yapıldığı, insanla­rın nekahet dönemini geçirdiği yerler olmaktan çıktı. 1880’ler­den itibaren gelişmiş antisep­tik ameliyatların gerçekleşti­rildiği donanımlı ve steril ame­liyathanelerin kurulmasıyla birlikte bir iyileştirme merke­zine, ciddi hastalığı olanların kurtarıcısına dönüştü.

    20. yüzyıla gelindiğinde hastaneler tartışmasız bir şe­kilde tıbbın güç merkezine dö­nüşmüştü. Hastane temelli tıp eğitimi de artık kanıksanmıştı.

    Yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren özellikle ABD’de bir hastane patlaması yaşan­dı. Artık hastaneler tıp elitinin kuvvet üssü olmakla birlikte kâr amaçlı kurumlardı. Bir­çok ABD hastanesi dev şir­ketlerle birleşti. Bir fast food zincirinin başkanı, Hospital Corporation of America’nın başkanlığına seçildikten son­ra “Hastanelerdeki büyüme potansiyeli sınırsız. Kentucky Fried Chicken’dan bile daha iyi” demişti!

  • İnsanlığın bahar ayini

    Hızır ve İlyas’ın adlarının kaynaşmasından doğan Hıdrellez, insanlığın belki de en eski bahar ve doğa bayramı. Kıtalar boyu yaygın olan Hıdrellez’in âdetleri saymakla bitmez. Noel Baba’nın kırmızı pelerini, püsküllü külahı, beyaz sakalıyla bacalardan inip çocuklara hediyeler dağıtması neyse, Hızır’ın 6 Mayıs’ta bereket, bolluk, kısmet, uğur dağıtması da odur.

    Temeli Mezopotamya, Hitit, Uzakdoğu, Orta Asya inançlarına inen, semavi dinlerde de yer bulmuş bir gelenektir Hıdrellez. Hı­zır-İlyas ikilisi, kimi inanışlar­da peygamber, melek, kimi­lerinde ermiş, Mezopotamya efsanesiyle başlayan ölümsüz­lük arayışının şanslı iki kahra­manıdır. Anlatıya göre onların içtiği Âbıhayat’ı, arkadaşı En­kidu’nun ölümüne üzülen Gıl­gamış da aramış…

    Kur’an-ı Kerim’de Hz. İdris (Hızır), “O pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik” (Mer­yem Suresi) ve Hz. İlyas, “Şüp­he yok ki peygamberlerdendi” (Safât Suresi) âyetlerinde birer nebi olarak anılmışlardır. Oysa tasavvufta Hızır bir ermiştir ve her çağın Hızır’ı da başkadır.

    Bir başka efsane, İsken­der-i Zülkarneyn’in ölümsüz­lük suyu serüvenidir… Zülkar­neyn ve İdris (Hızır/Andreas) birlikte Âbıhayat’ı bulmak için Zulumât’a (Karanlıklar Ülke­si) giderlerken yemek molası vermişler. İdris, azık torba­sındaki kurutulmuş balığı ır­makta yıkarken balık canlanıp kaybolmuş,sudan içen İdris de ölümsüzlüğe ulaşmış!

    Yaygın bir inanışa göre Hı­zır ve İlyas, her yıl 6 Mayıs günü deniz kıyısında buluşur, ayaküstü bayramlaşırlarken bi­rine “Ya Hızır yetiş!”, ötekine de denizlerden “Ya İlyas kurtar bizi!” çağrıları ulaşınca veda­laşır, Hızır karalarda, İlyas de­nizlerde yine yardıma koşar­larmış. İlyas’la ilgili gelenek­ler, Hızır’la kıyaslanmayacak derecede zayıf olsa da Hıristi­yanlığın Aya Yorgi (Yeşil Yorgi) kutsamasıyla Hızır inanışına karışarak devam etmiştir. Hızır’ın asıl görevinin Tan­rı dinini kıyamete kadar ko­rumak olduğu, Hz. Muham­med’le konuştuğu, Kadisiye Savaşı’na katılıp İslâm mü­cahitlerine yardım ettiği, Ku­düs’te oturduğu, her cuma Mekke’de, Medine’de, Kuba’da, Cebel-i Zeytun’da namaz kıl­dığı, Hızır ile İlyas’ın 6 Ma­yıs’ta da Kâbe’de buluştukları, Süleyman havuzundan zem­zem içtikleri, Ahmed Yesevî’ye zikri Hızır’ın öğrettiği, darda kalanların imdadına insan kı­lığında yetiştiği Anadolu’da yaygın inanışlardandır. Alevi gülbelerinde “Hızır yoldaşın ola” dileği de vardır. Cübbesi bahar çiçeklerinden örülü, al külahına çimenden sarık dola­mış Hızır Baba, bereket tanrısı gibidir. Al yemenisiyle bastığı yerlerde çiçekler biter, geçtiği kırlarda bahar uyanır, kuşlar ötüşür. Anadolu’nun her yöre­sindeki Hıdırlıklar, Hıdrellez şenliklerine mahsus çayırlık­lar insanlığın en eski bayram yerleridir.

    Musahipzâde Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı’nda Hızır’ı, Noel Baba’ya benzetir. Onun, kışın kırmızı pelerini, püskül­lü külahı, beyaz sakalıyla baca­lardan inip çocuklara hediyeler dağıtması, çam dallarına oyun­caklar asması neyse, Hızır’ın 6 Mayıs’ta bereket, bolluk, kıs­met, uğur dağıtması da odur.

    Hızır ve İlyas, Büyük İskender’in yardımına koşuyor.

    Hızır ve İlyas her yıl
    6 Mayıs günü deniz
    kıyısında buluşur,
    birine “Ya Hızır yetiş!”,
    ötekine “Ya İlyas kurtar
    bizi!” çağrıları ulaşınca
    Hızır karalarda, İlyas
    denizlerde insanların
    yardımına koşar.

    Kıtalar boyu yaygınlığı söz konusu olan Hıdrellez’in ge­lenekleri saymakla bitmez. 5-6 Mayıs gecesi gül dalları­na bağlanan kırmızı keseler­deki paraların kısmet-bere­ket akçesi olarak cüzdanlarda saklanması, ev sahibi olmak isteyenlerin hamurdan ev ma­keti yapıp gül dibine koymala­rı, eski hasırların kırda yakılıp üzerinden atlanması, o sabah Hızır Aleyhisselam uğrasın di­ye kapıların açık bırakılması bunlardandır.

    Yine, akşamdan gül dalına asılan gömleğin sabahleyin gi­yilmesi, bileğe bağlanan sarı ipliğin gül dibinde çözülmesi; kızlar gelin olsun diye bebek­lere gelinlik giydirilmesi, koca bekleyen kızların içine yüzük­lerini, küpelerini, düğmelerini koydukları çömlekleri geceden gül dibine bırakmaları, sabah­leyin yüzü bürümcükle örtülü bir kız kısmet çekerken diğer­lerinin sırayla mani okumala­rı; kısmeti çıkmayanın başın­da kilit açılması, mani çömleği boşalınca içindeki suyla yüz yı­kanması gibi pek çok âdet Hıd­rellez’in renkleri arasındadır.

    (Necdet Sakaoğlu’nun NTV Tarih’in Mayıs 2009 sayısında yer alan yazısından derlenmiştir.)

    Cübbesi bahar
    çiçeklerinden örülü,
    al külahına çimenden
    sarık dolamış Hızır
    Baba, bereket tanrısı
    gibidir. Al yemenisiyle
    bastığı yerlerde
    çiçekler biter, geçtiği
    kırlarda bahar uyanır,
    kuşlar ötüşür.

    Hızır’ın asıl görevinin
    Tanrı dinini
    kıyamete kadar
    korumak olduğuna,
    Hz. Muhammed’le
    konuştuğuna,
    Kadisiye Savaşı’na
    katıldığına ve Kudüs’te
    oturduğuna inanılır.

    Anadolu’nun
    her yöresindeki
    Hıdırlıklar, Hıdrellez
    şenliklerine mahsus
    çayırlıklar insanlığın
    en eski bayram
    yerleridir. İstanbul’da
    ise Kağıthane deresi
    ve çayırı Hıdrellez
    kutlamalarının ana
    mekanı olmuştur.

    Akşamdan gül dalına
    asılan gömleğin
    sabahleyin giyilmesi,
    bileğe bağlanan sarı
    ipliğin gül dibinde
    çözülmesi, kızlar gelin
    olsun diye bebeklere
    gelinlik giydirilmesi
    Hıdrellez’in
    âdetlerindendir.

    Şarkılar söylenir,
    salıncaklar kurulur,
    ipler atlanır, içkiler
    içilir, danslar edilir…
    Baharın coşkusu 7’den
    70’e herkesi kucaklar.
    Hıdrellez’le birlikte
    sadece doğa değil
    umutlar da yeşerir.

  • Sünger peşindeBodrum’a gitti,vurgunu bitirdi

    Robert Kolej’den mezun olup iş hayatına değil denize atıldı. Halikarnas Balıkçısı’nın izinden Bodrum’a ulaştı. 1950’lerin sonlarında geleneksel usullerle yapılan sünger avcılığına modern teknikleri kazandırdı. Tosun Sezen, meşhur Gavur Ali’lerin, “nargile”lerin, ilk tüplü dalışların, Bodrum’dan Mısır-Libya sahillerine uzanan yazılmamış tarihini #tarih’e anlattı.

    İki buçuk tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz. Ama deniz ve sualtı dünya­sının sevdalısı olup, süngerci­lerin hikayelerini bilenlerimi­zin sayısı azdır. Çilekeş deniz emekçileri olan süngercilerin hikayesi, ilk kez Bodrum’a siya­si sürgün olarak giden, ‘Hali­karnas Balıkçısı’ adıyla bilinen Cevat Şakir’in eserlerinde anla­tılmıştır. 1960’lardan önce gele­neksel yöntemlerle dalış yapan, vurgun yiyip sakat kalan bu in­sanların ve süngerciliğin tarihi maalesef yazılmamıştır.

    1950’lerin sonunda Bodrum sünger avcılığında bir devrim olur. İstanbul’dan Robert Ko­lej mezunu iki genç, önlerinde­ki parlak bir kariyeri ellerinin tersi ile iterek, Bodrum’un çile­keş deniz emekçilerine modern süngerciliği öğretmek üzere İstanbul’dan yola çıkarlar. Bod­rum Deniz Müzesi’nin web si­tesinde onların hikayesi şöyle özetlenmektedir:

    “Sünger avcılığında önem­li bir dönüm noktası da 1957-58’lerde ufak tekneleriy­le İstanbul’dan Bodrum’a gelen Baskın ve Tosun adlarında iki gençle yaşanacaktır. Tüpleriyle gelen bu gençler bir süre son­ra tüp sisteminden yararlana­rak nargile sistemini geliştirir ve sünger avcılığında balıkadam dönemini başlatırlar. Yukarıdan makineyle dalgıcın ağzındaki regülatöre hava basmaya daya­nan bu yöntemle epey sünger toplayan Baskın ve Tosun, 1963 yılında Gavur Ali adlı tirhandili yaptırarak sünger için Libya’ya kadar giderler”.

    Tosun Sezen 1958’de Bodrum’da …

    Yukarıdaki metinde soyad­ları bile verilmeyen bu iki genç Baskın Sokullu ve Tosun Se­zen’dir. Baskın Sokullu’yu ma­alesef 2011’de kaybettik ama bugün 78 yaşında olan Tosun Sezen’in hafızası hâlâ pırıl pı­rıl. Türkiye’de süngerciliğin ve dalgıçlığın tarihi hakkında söy­leyecek çok sözü, anlatacak çok hikayesi var…

    “Gâvur Ali Kaptan
    modern usullerle dalış
    yapılabileceğini ve
    sünger çıkartılabileceğini
    Bodrum’da düşünen ilk
    kişiydi. Diğerleri, bu işe
    ‘olmaz’ diyorlardı. O
    zamanlar 60 yaşını geçmiş
    olan Gâvur Ali, hem
    müthiş bir kaptan hem de
    iyi bir idareciydi. Modern
    teknolojiden yararlanarak
    dalmak, yerel süngerciler
    arasında ilk onun aklına
    yattı”

    Tosun Sezen, 1938’de İs­tanbul’da doğar. 1949’da Robert Kolej’e girer. Lise yıllarında, Ha­likarnas Balıkçısı’nın dalgıçlar ve süngerciler hakkındaki ki­taplarını okuyarak sualtı dün­yasıyla tanışır, dalgıçlığa merak sarar. Okulda, daha sonra ortağı olacak Baskın Sokullu ile bir­likte bir dalgıç kulübü kurarlar. İstanbul’da o zamanlar, balı­kadamların sayısı 10-15’i geç­memektedir. Caddebostan’da­ki Balıkadamlar Kulübü’nde de dalarlar ama esas olarak dalma­yı Robert Kolej bünyesinde kur­dukları kulüpte öğrenirler:

    “Dışardan regülatör falan getirttik. Uçaklardan çıkma tüpler vardı. Onları test ettirdik. Sonra Balat’ta oksijen fabrika­sında tüplere hava bastırdık. Boğaz’da dalıyorduk. Bu arada dalgıçlık yüzünden gazete man­şetlerine taşındık”.

    Tosun Sezen ve Baskın Sokullu’nun dalış teknesi Bodrum’da tersanede inşa edilirken. Arkada görülen Rum Kilisesi şimdilerde yok!

    1 Mart 1958 günü Üsküdar isimli Şehir Hatları vapuru İz­mit-Gölcük seferini yaparken aniden patlayan fırtınada De­rince açıklarında batar, çoğu öğ­renci 380 civarında insan ölür. Kazadan hemen sonra, Baskın Sokullu ile birlikte o batığa da­larlar, gazeteler dalışlarını bi­rinci sayfadan haber yapar.

    Cevat Şakir’in kitapları, dal­gıçlık kariyerinin erken yılla­rında Tosun Sezen’e rehberlik etmeye devam eder. 1956’da he­nüz lise ikinci sınıftayken yarı­yıl tatilinde Baskın Sokullu’yla dümeni Bodrum’a çevirirler. O yıllarda İstanbul’dan Bodrum’a doğrudan otobüs seferi yoktur. İzmir’e kadar vapurla gider­ler, oradan yola otobüsle devam ederler. İzmir’den Milas ve Bod­rum’a sadece haftada iki gün otobüs seferi vardır:

    “Kaçırdın mı otelde yatıp diğer otobüsü beklerdin. İşte tıngır mıngır, o zamanın Kara­deveci firmasının burunlu oto­büsüyle Bodrum’a gittik. Bod­rum’da süngercilerle tanıştık. Onların hikayelerini daha evvel okumuştuk ama vurgun yiyip nasıl sakat kaldıkların kendi gözlerimizle gördük”.

    Tosun Sezen, Bodrum’da dalış esnasında …

    Bodrum süngercileri o yıl­larda eski usullerle dalmakta, kocaman başlıklar kullanmak­ta, dekompresyonun ne oldu­ğunu bilmemektedir: “Vurgun yedikleri zaman basınç odasın­da iyileşebileceklerinin farkın­da değillerdi. Sadece askerliğini Bahriye’de yapanlar, denizaltıda veya Çubuklu Dalgıç Okulu’n­da görev yapanlar modern tüp­lü dalış tekniklerinden haber­dardı”.

    “O yıllarda İstanbul’dan
    Bodrum’a doğrudan otobüs
    seferi yoktu. İzmir’den
    Milas ve Bodrum’a sadece
    haftada iki gün sefer
    vardı. İşte tıngır mıngır,
    o zamanın Karadeveci
    firmasının burunlu
    otobüsüyle Bodrum’a
    gittik, süngercilerle tanıştık.
    Hikayelerini daha evvel
    okumuştuk ama vurgun
    yiyip nasıl sakat kaldıklarını
    kendi gözlerimizle gördük”

    Meşhur Gâvur Ali’yle (Ka­rayel) de bu ilk Bodrum mace­ralarında tanışırlar: “Gâvur Ali Kaptan modern usullerle dalış yapılabileceğini ve sünger çı­kartılabileceğini Bodrum’da düşünen ilk kişiydi. Diğerleri, bu işe ‘olmaz’ diyorlardı”. O za­manlar 60 yaşını geçmiş olan Gâvur Ali, hem müthiş bir kap­tan hem de iyi bir idarecidir. Modern teknolojiden yararla­narak dalmak, yerel süngerciler arasında ilk onun aklına yatar, denemeye karar verir. O yılla­rın Bodrum’unda kompresör bile yoktur, boşalan tüpleri dol­durmak imkansızdır. Tosun ile Baskın yanlarında getirdikleri tüplerdeki hava bitinceye kadar dalarlar. Bu ilk seyahatten son­ra artık bütün tatillerini Bod­rum’da geçirmeye ve tüplü-tüp­süz dalmaya başlarlar.

    1950’lerde kullanılan dalış takımları.

    Tosun Sezen 1958’de Robert Kolej’i bitirdikten sonra sünger­ciliği modernleştirmek amacıy­la Beşiktaş’taki Et Balık Kuru­mu’nun (EBK) araştırma mer­kezinde çalışmaya başlar. Sınırlı olanaklara rağmen bu merkez­de bir sene işçi statüsüyle gö­rev yapar. Tam kadrolu olma­dığı bu süre zarfında günlük 12,5 liradan ayda eline 375 lira geçer: “İmkanlar kısıtlıydı ama bize Mercan isimli bir balıkçı teknesi verdiler. Biz de tekne­ye dalgıç kompresörü koyduk. Balıkadamlar Kulübünden de – biri Mimar Berk Or – iki amatör arkadaş daha aldık. Bodrum’a gittik. Oradaki dalgıçlara tüple dalmayı öğretmeye başladık”.

    Ama Bodrumlular tüple da­lış yöntemine inanmamaktadır. Dedikodular çıkar. ‘Olur mu ca­nım, tüple de dalınır mıymış’ di­yenler hâlâ çoğunluktadır. Bod­rum’da iki ay kalırlar, epey sün­ger avlarlar, gençlere dalgıçlık öğretirler. İki ay sonra sonba­harda İstanbul’a geri çağırılır­lar. Tosun Sezen’in niyeti artık Bodrum’da bir dalgıç okulu aç­mak, o okulda modern yöntem­lerle dalmasını bilen süngerci­ler yetiştirmektir. Dalgıçların vurgun yiyip kötürüm kalma­sını engellemek için bir basınç odası kurmak da planları ara­sındadır: “Demokrat Parti döne­miydi, EBK aşırı siyasallaşmış bir yerdi. Bu işleri yapmak için siyasete girmek lazımdı. O da benim işim değildi”.

    Eski Bodrum’dan bir fotoğraf. Gavur Ali ve Baskın Sokullu esnafla sohbet ederken.

    Yine de kurum bünyesinde gerçekleştirdikleri gezinin Bod­rum’a dolaylı bir faydası olur. EBK, balıkçılara hizmet olsun diye Bodrum’da bir buz fabri­kası kurar. O dönemde deniz balık kaynamaktadır ama balı­ğın ekonomik bir değeri yoktur. Çünkü tutulan balık sıcakta bo­zulmaktadır. Buz fabrikasından sonra balıkçılar tuttukları ba­lıkları buza yatırıp şehir dışına satmaya başlarlar. Böylece buz fabrikası sayesinde balıkçılık gelişir. Ama EBK’nin sünger­cilere bir faydası olmaz. Tosun Sezen artık bu işin devletle ol­mayacağını anlamıştır. İstifa eder ve Baskın Sokullu ile ortak olarak çalışmaya karar verir­ler. Ama önce vatani görevini tamamlaması gerekmektedir, 1959’da askere gider.

    O yıllarda dalgıçlık yapmış olanlar Deniz Kuvvetleri’ne alınmaktadır. O da askerliği­ni yedek subay olarak Çubuk­lu Dalgıç Okulu’nda yapar. Hem erlere, hem de subaylara dalgıç­lık öğretir. Bu arada Tabip Yar­bay Ethem Bölen’in açtığı kursa katılır, Çubuklu’daki Amerikan yapımı basınç odasında ‘basınç odası operatörlüğü’nü de öğ­renir. 1961’de terhis olur, artık süngercilik hayaliyle arasında hiçbir engel kalmamıştır.

    Aynı yıl Baskın Sokullu ile Bodrum’a yerleşirler, küçük pa­ralarla sünger avcılığına başlar­lar. Tosun Sezen pul koleksiyo­nunu 3.000 liraya satar. Baskın Sokullu’ya ise vefat eden baba­sından 5.000 lira kalır. O parayla 1961’de, 1995’e kadar yaşayacak olan ‘Sokullu-Sezen Deniz Dibi İşleri Kolektif Şirketi’ni kurar­lar. İlk olarak, İstanbul’da Ay­vansaray’da Pamuk Usta’ya altı metrelik bir sandal yaptırırlar, paraları ancak ona yeter. Tekne­ye altı beygirlik bir motor taktı­rırlar. Bu motordan kayış-kas­nak ile ayrıca güç alıp hava kom­presörünü çalıştırırlar:

    “Oldu sana, nargile! Biz ‘nar­gile’ dediğimiz modern sistem­le dalıyorduk. Teknede mazotla çalışan kompresörden basılan hava İtalyan malı hortumla dal­gıcın ağzındaki regülatöre gidi­yordu. Böylece, tüpün yarattığı sınırlı dalış süreleri sorununu çözmüştük”. Böylece sünger çı­karmaya başlarlar. Taşları, sün­ger yataklarını iyi bilen Gâvur Ali de onlarla birliktedir. Sün­gerlerin parasıyla mazot ve ku­manya alıp daha güneye doğru devam ederler. Bodrumlu dal­gıçlar olan biteni hayretle sey­retmekte, onlara ‘deli’ demek­tedir:

    Baskın Sokullu ve Tosun Sezen Bodrum’da …

    “Kahvedeki dedikodu şuy­du: ‘İstanbul’da Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yur­dun dört bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’ diyorlardı. Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman Başkanlığı’na Tımarha­ne olarak tescil ettirdik. Kaptanı da resmen Gâvur Ali oldu”.

    “Bodrumlu dalgıçlar olan biteni hayretle seyrediyor, bize
    ‘deli’ diyorlardı. Kahvedeki dedikodu şuydu: ‘İstanbul’da
    Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yurdun dört
    bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’.
    Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman
    Başkanlığı’na Tımarhane olarak tescil ettirdik. Kaptanı da
    resmen Gâvur Ali oldu”

    İşleri yolunda gider, gayet güzel sünger çıkartırlar, iyi pa­ra kazanırlar. Ayrıca Bodrum­lu birkaç genci de yetiştirmeye başlarlar. Maddi imkanları ar­tınca Bodrumlu Erol ile Meh­met Ustalara 10 metre boyunda bir tirhandil ısmarlarlar. Tek­nenin beyazı 7.000 liraya mal olur. Ziraat Bankası’nın 15.000 liralık donanım kredisiyle İs­tanbul’dan da Lister marka bir motor alırlar. Bankadan ayrıca 6.000 lira işletme kredisini de kullanırlar. Artık gerçek bir da­lış ve sünger tekneleri vardır, adını Ali Dayı koyarlar. Eylül ayına doğru denize indirdikleri teknenin tuvaleti yoktur: “Seyir esnasında büyük abdesti gele­nin işi zor olurdu. İki tane halka vardı. Bacaklarınızı küpeşteye koyup, arkanızı da denize vere­rek halkalara tutunarak işinizi görmek zorundaydınız. Zordu tabii!”.

    1960’lardan bir fotoğraf: Tosun Sezen ve eşi Josette Sezen, Ara Güler, Perihan Hanim ve Baskın Sokullu.

    Ali Dayı ile ilk olarak Fethi­ye Körfezi’ne giderler, Tersa­ne adasını kendilerine liman yaparlar. Ayrıca ismi Fok olan ayna kıç, eski bir tekne satın almışlardır, onu depo olarak kullanırlar. Dalgıçların sayısı yediye ulaşmıştır, kalabalıkla­şan ekibin bir kısmı o tekne­de yatar. Kaptanları Gâvur Ali, aşçıları Minnoş Dayı’dır. Tosun Sezen’in eşi Josette de ekipte­dir. Fethiye Körfezi’nde o kadar çok sünger vardır ki, sadece iki ay içinde 450 kg sünger avlarlar. Bu kadar çok sünger ile Bod­rum’a dönünce tabii kahvedeki­lerin kafası karışır. Gâvur Ali ve diğer dalgıçlar onlara nasıl dal­dıklarını anlatırlar.

    Ekipten kimsenin vurgun yiyip sakat kalmadığını gören Bodrumlu süngerciler nihayet “bu işi bize de öğretin” diye ri­cacı olurlar. Bodrumlu tornacı kardeşler Mahmut ve Ali Kuru­taş da yeni dalgıçlar için nargile takımı ve bağlantılarını yapma­yı öğrenirler. Yerel süngerci­lere nargile sistemi için takım hazırlamaya başlarlar. Kompre­sörler de İstanbul’dan getirtilir. Eski dalış yöntemleri terk edilir, artık herkes balıkadam olmak istemektedir, birçok yeni tekne yapılır.

    Tosun Sezen ve ekibi sonra­ki yaz, iki tekneyle Mersin Ta­şucu’na kadar giderler. Ali Dayı ve Fok ile toplam 2500 kg sün­ger avlarlar. Bu kez yanlarında yurtdışından transfer ettikle­ri yeni teknolojileri de vardır. Norveç’ten getirttikleri SIM­RAD marka hassas elek- tronik iskandil aleti, deniz zemininde­ki topografyayı yukarıdan çize­rek işlerini kolaylaştırır. Dalgıç­ların denizin dibi ile üzerindeki taşı renginden ayırt etmelerini, dalacakları yeri doğru belirle­melerini sağlar: “Taşa mı dalı­yorsun, yoksa kum tepesine mi dalıyorsun önceden biliyordun”.

    Eski ve yeni yan yana: Geleneksel yöntemlerle dalan dalgıçlar ve nargile ile dalanlar.

    Her yaz daha uzaklara gi­derler, İskenderun’da Arsuz sahiline kadar sünger peşinde koşarlar. Fakat 1962’de Türkiye kıyılarında süngerlerde hasta­lık başlar. Bu, deyim yerindeyse, bir tür ‘sünger kanseri’dir. To­sun Sezen ve arkadaşları sün­ger avcılığına devam edebilmek için ne yapacaklarını kara kara düşünmeye başlarlar. Sonun­da Yunanlı süngerciler gibi Li­bya’ya gitmeye karar verirler. Dışişleri Bakanlığı’na müracaat ederek, elçilik vasıtasıyla Lib­ya’dan resmî bir ‘sünger avlama izni’ alırlar. Dönem Kaddafi’nin darbesinden öncedir, iktidarda Kral Sunusi vardır.

    “Fethiye Körfezi’nde
    sadece iki ay içinde
    450 kg sünger avladık.
    Bu kadar çok sünger
    ile Bodrum’a dönünce
    tabii kahvedekilerin
    kafası karıştı. Ekipten
    kimsenin vurgun yiyip
    sakat kalmadığını gören
    Bodrumlu süngerciler
    nihayet ‘bu işi bize de
    öğretin’ diye ricacı oldular.
    Eski dalış yöntemleri
    terk edildi, birçok yeni
    tekne yapıldı, artık
    herkes balıkadam olmak
    istiyordu”
    “1962’de Türkiye
    kıyılarında süngerlerde
    hastalık başladı. Bu,
    deyim yerindeyse, bir
    tür ‘sünger kanseri’ydi.
    Sünger avcılığına devam
    edebilmek için kara kara ne
    yapacağımızı düşünmeye
    başladık. Sonunda Yunanlı
    süngerciler gibi Libya’ya
    gitmeye karar verdik.
    Dışişleri Bakanlığı’na
    müracaat ederek,
    Libya’dan resmî bir sünger
    avlama izni aldık”

    İstanbul’dan bir çektirme alırlar. Onu biraz tâdilatla ge­liştirirler, içine su ve mazot tankları, kumanya depoları ek­letirler. Kumanyayı İzmir’de dü­zerler, 1963 Haziran’ında yola çıkarlar. Aralarında daha önce İskenderiye ile İngiltere’nin li­manları arasında sefer yapan gemilerde tayfalık yapmış, bu sırada Arapça öğrenmiş Gâvur Ali ile Tosun Sezen’in eşi Jo­sette’in de bulunduğu 17 kişilik ekip, Erkahraman adlı çektir­me ve Ali Dayı ile Libya’ya ge­cikmeli de olsa ulaşır. Bâkir de­niz balık kaynamaktadır. Onlar sünger avlarken, insan yüzü görmemiş balıklar şaşkın göz­lerle onları izler: “Sünger top­larken köpek balıkları, büyük çekiçbaşlar, orfozlar gelip me­rakla bakıyordu. Koca balıkları kulağından tutup torbaya atmak mümkündü”.

    FOK isimli teknede Tosun Sezen ve Gavur Ali.

    Libya sularında 1.200 kilo sünger toplarlar. Fakat yeni bir sorunları vardır. Av bereketli­dir ama, onu nasıl paraya dö­nüştüreceklerini daha önce hiç düşünmemişlerdir. Süngerleri Bodrum’a götürseler ithalat işle­mi yapılacağından ödeyecekleri vergi bütün kazançlarını sıfırlayacaktır. Sonunda dönüş yo­lunda Bodrum’a yaklaşık 20 mil mesafedeki Kalimnos adasına uğramaya karar verirler. Yunan adasında süngerleri gümrüklü sahadaki depoya koyarlar, sün­ger borsasının açılmasını bek­lemeye başlarlar. Tayfalar adayı biraz gezdikten sonra Erkahra­man’la Bodrum’a dönerler. To­sun Sezen ise eşi Josette ve yüz­me bilmeyen gemicileri Minnoş Dayı ile birlikte Ali Dayı tekne­si ile Kalimnos adasında kalır, Kristal Otel’e yerleşirler.

    Tesadüf bu ya, o sırada Yor­go Papandreu-Dede (1888-1968) seçim kampanyası için adaya gelmiş, ada halkına bir balkon konuşması yapmaktadır. Giritli olduğu için çok iyi Rumca bilen Minnoş Dayı’yı olanı biteni öğ­renmesi için mitinge gönderir­ler. Usta aşçı Minnoş Dayı biraz sonra geri döner, eline aldığı bı­çağı eğelemeye başlar. “Ne ya­pıyorsun” diye sorduklarında “Ağabey, bu adam Anadolu’yu alacağız diye nutuk atıyor. Halk da ‘Anatoli’ ve Konstantinoupoli diye bağırıyor. Şimdi, bizi burada kesmeye kalkarlarsa, ben de hiç olmazsa birini götürürüm” diye cevap verir.

    Bütün bunlar olurken li­manda bağlı teknelerinde Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Ama bir sorun çıkmaz. Çünkü, Lib­ya’da, Tobruk’ta sünger çıkarır­larken, yakınlarında avlanırken vurgun yiyen Yunanlı dalgıç Ro­doslu Manolis’i teknelerindeki basınç odasında tedavi etmişler, onu da yanlarında Kalimnos’a getirmişlerdir. Manolis, adadaki ziyaretçi Türkler hakkında iyi şeyler söylemiş olmalıdır.

    22 Kasım 1963 tarihin­de Başkan Kennedy suikas­ti gerçekleşir. Aynı dönemde, Kıbrıs’taki çatışmalar (Kanlı Noel, 21 Aralık 1963) nedeniy­le Türk-Yunan ilişkileri iyice gerilmiştir. Borsa açılınca, Ka­limnos’ta süngerleri satıp Bod­rum’a dönerler. Ama artık Türk karasularında süngercilere ek­mek kalmamıştır: “Hastalık ne­deniyle bizim için Türkiye’de süngercilik bitmişti. Türkiye’ye döndükten sonra, Çanakkale muharebeleri sırasında batan zırhlıların peşine düştük”.

    Tosun Sezen Çubuklu Dalgıç Okulu’nda yedek subay olarak askerlik yaparken.

    1959’DAN OLAĞANÜSTÜ BİR SÜNGER AVI HİKAYESİ

    Allah ve Gâvur Ali yardım etti

    Tosun Sezen’in arkadaşı 80 yaşındaki dalgıç Berk Or, 1959’da Bodrum’da sünger avı sırasında yaşadığı inanılmaz hadiseyi anlattı:

    “Yıl 1959. Baskın’la birlikte Bodrum’dayız. Yılların tecrübesi Gâvur Ali Kaptan bir gün önce “yarın gari seni fışıka atacağım” dedi. Fışık dediği denizin dibin­deki çamurlu ama zengin sünger yatağı olan bir yer. Sabah gün doğmadan Oraklar Mevkii’ne doğru yola çıktık. Derin su demir ipinden 60-70 metreye indim. Aletler iptidai, nargile var, hava kuvvetlerinin ıskartaya çıkardığı kompresörleri modifiye etmişiz ama su kaçırıyor, üfleyip dışarı atıyoruz sürekli. Tek kademeli regülatör kullanıyoruz, o da hava kaçırıyor.

    Elimde apoş dediğimiz sün­ger fileleri var. Bir ara hava zorla­maya başladı, sinirlendim yukarı doğru çıkmaya başladım yavaş yavaş. Yüzeye 7-8 metre kala hava yeniden bollandı; bunun üzerine tekrar daldım ama mükerrer dalışa girdi. Aşağıda bir sünger daha gördüm. Tam alacakken bir anda hava tamamen kesildi. Hortum gam yaptı dedim ama durum değişmedi. Son havayı da üfledim. Yapacak bir şey yok, tek çözüm yukarı fırlamak. O sırada 58 metredeyim, vurgun ihti­mali neredeyse yüzde 100. Ölümle hayat arasında gittim, geldim. Tam pes ettiğim noktada teknenin siluetini gördüm ve son gayretle çıktım yukarı.

    Boru kopmuş, farkına var­mışlar ama çok geç. Elim ayağım tutmuyor. “Hemen İstanbul’a tazyik odasına götürün” dedim ama, kendim de inanmıyorum. O zamanki yollarla, araçlarla İstanbul’a ulaşmak en az bir gün. Gâvur Ali “sana bişey olma­yacak, geç küreğe” dedi. Elim ayağım tutmuyor, moral sıfır. Kıyıya vurduk, “çık koş” dedi bu sefer. Düştüm, dizlerim, her ta­rafım parçalandı, ama farkettim o kadar kötü değilim. Düşe kalka koşmaya başladım.

    Vurgun 6 saat içinde çıka­bilir. Bodrum’a dönüş yolunda hava patladı, sürekli su boşal­tıyoruz tekneden. Bodrum’a geldik, bir baktım 8 saat geçmiş üzerinden. Allah ve Gâvur Ali yardım etti, sağ kaldım, sakat­lanmadım”.

    Berk Or (oturan) ve Tosun Sezen, 50’li yılların başında Bodrum’da.
  • Cübb-i âlî’den Cibâli’ye, Bindirik’ten Binbirdirek’e

    İstanbul, çok yakın tarihte adını bile koruyamayıp Fatih oluverdi. Bugünkü semt isimleri ise fetihten hemen sonra Anadolu’dan göçertilen Türklerin buluşudur. Bugünde Bizans döneminden gelen üstü açık su depolarına Çukurbostan, kapalı olanlara ise sarnıç diyoruz.

    İstanbul gibi ulu bir kentin semt ve mahalle adları üze­rine kitaplar yazılabilir. Bu içerikte çalışmalardan yoksun bırakılmaması gereken taşra kent, kasaba ve köyleri ise yüz­lerce hatta binlercedir. Küçüklü büyüklü bin dolayında tarih­sel kent tabanı, adını vakfiyele­re, tahrir defterlerine yazdırmış 40 bin dolayında köyü olan bir Anadolu’dan söz ediyoruz. Ören, viran, asar, kara, hisar, bolu, bur­gaz, hatta kâfir, gâvur -birleşik­li-yerlerimiz saymakla bitmez.

    Karacaviran, Karasar, Çav­darhisar, Bozüyük… Kâfirdamı, Gâvurtepe, Alacaören, Asarte­pe… adlı yerleşimlerin öyküleri, yerli halkın belleğinde masallaş­mış birer menkıbeyle saklana­bilmiştir. Bu öyküleri sözlü akta­rabilenlerse giderek azalıyor.

    Cibâli’nin sembolü

    1884’de yapılan Cibâli Tütün Fabrikası, semtin geç dönem sembollerinden olmuştu. Fransız Reji İdaresi tarafından işletilen fabrika, Cumhuriyet döneminde Tekel idaresine geçti. 2002’den bu yana Kadir Has Üniversitesi Cibâli Kampüsü olarak hizmet veriyor.

    2012 yılı yazında NTV Ta­rih dergisi ekibi olarak dolaştı­ğımız Divriği kırsalında Tuğut ve Odur köylerinde, Burma­han’da, gördüğümüz kilise ve kalelerde, Yalnız Keşiş köyün­de hep “farklı” şaşkınlıklar ya­şamıştık. Acaba neden Yalnız Keşiş? Şimdilerde ne köy ne ev ne insan var. O gün orada, Hayri Fehmi Yılmaz’la bir sa­at kadar “iki kişi” idik! İki ki­şi gezdik, iki kişi konuştuk. Görmeyen, neden Yalnız Ke­şiş dendiğini kavrayamaz. Bir Gregoryen manastırının hara­besinde olduğumuzu çözdük: Harap bir kilisecikle birbirine bağlı, iki sıra keşiş odacıkla­rı… Bir zamanlar târik-i dünya keşişler buralarda çile doldur­muşlar demek! Müziğini derin­den duyuran dereye doğru inen yamaçta üzüm bağları varmış. Ekim alanları otlaklar bom­boş. Oradaki dünya yalnızlığı bir “yalnız keşiş”in kimliğinde kodlanarak Anadolu’nun tarihî coğrafyasına işlenmiş.

    Tuğut gibi, Odur gibi Yal­nızkeşiş gibi binlerce yer ve bir o kadar mahalle, çevre, ilgi du­yacak araştırmacıları bekliyor.

    İstanbul mahallelerinin ad­larına ve öykülerine gelince… Bu, kuşkusuz yüklü bir kitap konusudur. Ama öncelikle de­ğinilmesi gerekenler var. Kla­sik İstanbul, çok yakın tarihte adını bile koruyamayıp Fatih oluverdi. Neden? Salt, “surlar­la çevrili ana kent”in, Bizanti­on’un ve Osmanlı Dersaadeti İstanbul’un özgül bir kaynağı yazılmadığından. Bu neden­le de İstanbul mahalleleri bu­gün topyekûn Fatih mahalleleri olmuştur. Gerçek İstanbul’un mahallelerini bugün Fatih’te aramak durumundayız.

    Bu şehir, dünlerde üç kıta­nın payitahtı konumundaydı. 289 mahallesi vardı. Bunların sınırları, mesken tarzları, ma­hallelerin aile yapıları, komşu­luk ilişkileri, gelenekleri hem farklı hem renkliydi. Ahmed Rasim’in Şehir Mektupları, Hü­seyin Rahmi’nin romanları bu mahallelerin edebi ürünleridir. Halide Edib’in Sinekli Bakkal Sokağı veya Sait Faik’in Alem­dağı’nda var Bir Yılan’ndaki Kirazlı Mescit Sokağı keza bu eski İstanbul’daydı.

    Süleymaniye – Cibâli

    Süleymaniye’deki Kirazlı Mes­cit sokağına, on yıl önce İstan­bul Belediyesinin “tarihî doku­yu kurtarma çalışmaları”nda öncelik verilmiş, mimarlar, sa­nat tarihçileri, İstanbul yazar­ları bu sokak üzerine toplantı­lar yapmışlar, “Kirazlı Mes­cit Sokağı mı, Kirazlı Mescidi Sokağı mı?” dahi tartışılmış­tı. “Mescit”e (i) harfi eklemek veya eklememek anlamı altüst ediyor: Birincisinde avlusun­da kiraz, ikincisinde yaptıranın veya maruf bir imamının ki­razla bağlantısı akla geliyor. Bir araştırmacı düşünün: Ya mes­cit avlusunda kiraz kökü araya­cak veya “bu Kirazlı kimmiş?” sorusuna takılacak! Bugün o sokakta Sait Faik’in evi veya iz­leri duruyor mudur?

    Haliç’teki Cibâli’nin etimo­lojisi, İstanbul semtleri üzeri­ne çalışanlarca “Cebeali/Cibali ne demektir?” başlıklı yazılarda tartışılmıştır. Kimileri, Fatih’in cebecilerinden Ali’nin burada yerleştiğini, kimileri de Haliç’in “en derin yeri”nin (cübb-i âlî) burada olduğunu, bu kesime açılan sur kapısına, dolayısıy­la semte Cübb-i âlî dendiğini ileri sürmüşler. O ya da öteki, değişmeyen gerçek, kenti kül eden yangınlar çoğunca bura­da çıkmış. Nice kez İstanbul’un yanardağı veya ağzından alevler saçan ejderhası olmuş Cibâli. Büyük yangınlar buradan başla­yarak ahşap İstanbul’u yalamış yutmuş. Geriye resmî tanımla harikzedegân (yangın-zedeler) kalabalıkları bırakmış. Külleri eşeleyerek öte berilerini bulma­ya çalışanlarsa kendilerine kül fukarası demişler. Semt, zamanla İstanbul Türkçesinin ses-âhenk damıtı­mından geçerek kibar diline ya­kışır Cibâli olmuş. Bugünlerde­ki aksan bozukluğunda -kısaca- Cibali olmak üzeredir!

    Binbirdirek ve Yerebatan Tarihi 5. yüzyıla kadar uzanan Binbirdirek Sarnıcı’nın (Philoxenos) içinde 224, tarihi 3. yüzyıla kadar geri giden Yerebatan Sarnıcı’nın (Basilica) içinde ise 336 direk bulunuyor.

    Kırkçeşme

    İstanbul üzerine ödeşilmez ça­lışmaları olan Mektupçu Os­man Ergin Bey (öl. 1961), fetih­ten sonra Anadolu’dan göç et­tirilen Türklerin, yerleştikleri semtlere -dilcilere dil çıkarttı­racak- adlar verdiklerini yazar. Fatih İmareti Vakfiyesi’ndeki şu cümleler onun: “Arapça bir vakfiyede Kırkçeşme tâbirinin geçmesi, dikkati üzerine çek­mek lâzımgelir. Çünkü Türk­ler İstanbul’u aldıktan sonra Bizanslıların semtlere, mahal­lelere verdikleri birçok adları hemen Türkçeye çevirmişler ve ondan dolayıdır ki bunların Türkçeleri Arapça vakfiyelere de öyle geçmiştir. Uzunçarşı, Bitpazarı gibi. İşte bu Kırkçeş­me de onlardandır. Bizanslıla­rın yaptığı üstü açık ve kapalı su depoları -ki bunlardan açık olanlara şimdi biz Çukurbos­tan, kapalı olanlara da sarnıç diyoruz”.

    Ergin, Kırkçeşme, Kartalte­pe, Üç Kardeşler, Cebeci, Hacı Küçük/Gökçek için de bilgiler verir.

    Binbirdirek-Yerebatan

    Ergin’in bu iki sarnıcın ad­larına ilişkin açıklamaları da önemlidir:

    “Binbirdirek: Türklerde bu sarnıca ilkin Bindirik denil­miş, sonra Binbirdirek’e çev­rilmiştir. Bindirik, bindirmek mastarından gelir. Bu sarnıçta direklerin birbiri üstüne bin­dirilmiş ve ortalarına birer yu­varlak ve yassı taş kaide (yas­tık) daha konulmuş olması böyle bir adlandırmaya sebep olmuştur sanılır. Yapılırken bu tarzın seçilmiş olması, o uzun­lukta direk bulunmamasından mı ileri gelmiş? Direkler böy­lece mi birbirine eklenmiş, burası anlaşılmıyor. Buradaki direklerin sayısına gelince an­cak 224’tür. Yerebatan’da ise 336 direk vardır. Binbirdirek adı Yerebatan’a daha yakışırdı. Şu halde Bindirik denilmiş ol­masından diyenlerin kanaatle­rine katılmak gerekir”.

    Binbirdirek aynı zamanda İstanbul’un bir mahallesidir. Kentte, adlarını eski Roma-Bi­zans sarnıçlarından, dikilitaş­lardan, çukurlardan, kuyular­dan… alan başka semtler ve mahalleler de var. Yerebatan bunlardandır. Daha ilginci, tarih bize bunun üstündeki vezirlere tahsis edilen ahşap mirî sarayı da Suyabatan Sa­rayı olarak tanıtıyor. Unkapa­nı sarnıcının üstünde de Mer­zifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Zeyrek Sarayı varmış.

    Sultan Selim’deki açık sar­nıç eski İstanbul’un “Salma Tomruk” adıyla yarı açık cezae­viymiş. Tomruk, Osmanlı huku­kunda hapishane demek. Hafif suçlular yüksek duvarlarla çev­rili bu açık sarnıca salıverilir­lermiş.

    Doku katli

    Bugünkü adıyla Bozdoğan (Valens) sukemerinin hemen arkasındaki 6. yüzyıla ait tavuskuşu figürlü Bizans rölyefi, 1941’e kadar Kanunî döneminde yapılan çeşmenin alınlığını süslüyordu. O tarihte Atatürk Bulvarı açılırken, çeşme ve rölyef yokedildi; tarihin bir dönemi kapandı.

  • Bitkileri evcilleştirdik ve giderek onlara bağımlı hale geldik

    İnsanoğlu 350.000 kuşak boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşadı. Sadece 600 kuşaktır tarımla uğraşıyor. Tohumunun, fidesinin insan eliyle yeniden ekilmesi, dikilmesi, korunması, gereken bitkiler, insanı da toprağa, ekine bağımlı hale getirdi. 1950’lerde “devrim” olarak nitelenen tarıma ve yerleşik düzene geçişin farklı tarihi.

    FÜSUN ERTUĞ

    İnsanlar milyonlarca yıl av­cı-toplayıcı olarak göçebe bir yaşam sürdürmüştür. Bu döneme ait iskeletler üze­rinde ve günümüz avcı kabile­lerinde yapılan karşılaştırmalı araştırmalar, eski toplulukların avcılıkla elde edilen hayvansal gıdalar kadar toplanan bitki­lerle de beslendiklerine işaret eder.

    Çok uzun bir geçmişi ve yaşamsal önemi olan bitki toplayıcılığı, tüm insanlık için derin kökleri olan bir mi­rastır. Sadece gıda olarak değil, başta şifalı otlar olmak üzere, giysi, yem, yakacak, barınak, araç-gereç, el sanatları ve ben­zeri her türlü gereksi­nim için de bitkilerden yararlanılır. Ancak gıda, ilaç, yem gibi amaçlarla kullanılan çiçek, yaprak, yum­ru, meyve gibi bit­kisel unsurlar kısa sürede yokolur ve genellikle sade­ce ahşap, tohum ve sert çekirdek­ler kömürleşerek ya da mineralize olarak günümü­ze ulaşabilir. Bu nedenle şimdilik bitkilerin tarihön­cesi dönemlerde­ki yaşamsal rol­lerine ilişkin bil­gilerimiz görece sınırlıdır.

    Doğadaki yabani mısır ve evcilleştirme sonucu bugünkü hali.

    Avcı-toplayı­cılıktan yerleşik düzene geçiş sürecinin nasıl olduğu, önce yerleşik düzene geçilip sonra mı tarımın, hayvancılığın baş­ladığı ya da tarımın keşfiyle birlikte mi insanların topra­ğa yerleştiği, arkeolojide en önemli, en uzun süre tartışıl­mış ve tartışılmakta olan so­rulardan biridir. Son yıllarda çeşitlenen ve sayıca artan araş­tırmalar, bu sürecin her bölge için farklı geliştiğini gösterir. İçinde bulunduğumuz coğraf­yada pek çok kazı yeri ile araş­tırılmakta olan süreç, sistema­tik, uzun vadeli kazıların yanı sıra genetik, arkeobotanik, et­nobotanik, arkeozooloji gibi farklı disiplinlerin araştırma­ları ve yeni analiz, tarihleme yöntemleriyle önceki bilgileri­mizi değiştiren sonuçlar ortaya koymaktadır.

    Etnobotanik çalışmalar, önceden düşünülenin aksi­ne yerleşik düzene geçildikten 10.000 yıl sonra bile avcılık ve toplayıcılık etkinliklerinin risk faktörünü azaltmak, sağlıklı ve dengeli beslenmek ve kültürel kimliğin bir parçası olarak sür­dürüldüğünü göstermiştir. Ha­len Anadolu’da, Akdeniz çevre­sinde, birçok kırsal yerleşimde, mevsimsel avcılığın ve balık­çılığın yanı sıra, doğadan bitki ve diğer doğal malzemelerin (mantarlar, böcekler, sürün­genler, taşlar, kabuklar, mine­raller) toplanması sürmektedir.

    Doğadan toplanan bitkile­rin sadece küçük bir bölümü evcilleştirilmiş, yani tarıma alınmıştır. Günümüzde arke­olojik, arkeobotanik araştır­malar sonucu dünya üzerinde birbirinden bağımsız olarak tarımın başladığı dört ana böl­ge saptanmıştır. Diğer yan­dan bitki genetiği çalışmaları gen merkezlerini, tarıma alı­nan bitkilerin yabani ataları ile uzaklık ya da yakınlıklarını, tarıma alınan bitkilerin yayılış haritalarını ortaya çıkarmak­tadır.

    Tarım öncesine ait arke­olojik yerleşimlerde açığa çı­karılan veriler, yabani tahıl ve baklagil tanelerinin doğal or­tamlarından toplandıktan ve genellikle öğütme taşlarında ezilip öğütüldükten sonra gıda olarak kullanıldığını gösterir. Taneler tazeyken çiğ olarak, frik şeklinde ateşte kavrularak, ya da sepet-kaplarda pişirile­rek de tüketilmiş olabilir.

    Neolitik döneme ait tohum ve bunları ezmek için kullanılan sürtme taşı.

    Evcilleştirme nedir?

    Tahıllar ve baklagiller, besle­yici değerleri yüksek, kurutu­larak taşınabilen ve uzun süre saklanabilen taneli bitkiler ola­rak binlerce yıl doğadan topla­narak kullanılmıştır.

    Buğday, mercimek, nohut gibi bitkilerin ataları her yer­de ve bol miktarda bulunmadı­ğından, olasılıkla insanlar bu tohumları yerleşmelerine daha yakın yerlere taşımışlardır. Za­manla topladıkları ya da dik­tikleri bitkilerin, tercih ettikle­ri özellikte olanlarını seçerek çoğaltmışlardır. Örneğin yaba­ni buğday başakları olgunlaş­tığında taneler kolayca dağılır, bu da hasatı zorlaştırır ve pek çok tanenin kaybına yol açar. Taneleri olgunlaştığı halde toplarken dağılmayan başak­lar ertesi yıla tohumluk olarak ayrılır ve ekilirse, birkaç kuşak sonra buğday tarlasının başat özelliği dağılmayan başaklar olabilir. Daha iri, daha daya­nıklı taneler, koşullara, ikli­me uygun olan erken ya da geç çimlenme gibi özellikler, uzun gözlemler sonucu insanlar ta­rafından -olasılık­la kadınlar­ca- seçi­lerek çoğaltılır.

    Bir aşamada, bu seçimler genetik bir dönüşüme, sıçra­maya neden olur ki bu farklı­laşmaya ‘evcilleştirme’ ya da ‘domestikasyon’ diyoruz. Bir bitkinin yabani olanı ile do­mestike edilmiş, evcilleşti­rilmiş olanı arasında belirgin biçimsel farklılıklar olmakla birlikte, bunlar hemen ortaya çıkmaz. Dolayısıyla bir yabani tohumun insan eliyle ekilmiş olup olmadığını bilmek müm­kün değildir, ancak bu doğal süreç birkaç kuşak sonra bir değişime neden olursa, ancak o zaman tarıma alınmış oldu­ğu söylenebilir. İlk kez Charles Darwin, evrim teorisi çerçeve­sinde yabani türlerle evciller arasında az sayıda ancak belir­gin farklılaşmaların varlığını gözlemiş, doğal seçilimin yanı sıra insanların belirli özellik­leri seçerek üretmeleri (seçici islah) arasındaki farka işaret etmiştir.

    Bugün
    dünyamızda
    50.000’i aşkın
    yenebilen doğal
    bitki arasında
    tarımı yapılan
    bitki sayısı
    son derece
    sınırlıdır.
    Bunların arasından
    sadece 15 bitki
    gıdamızın
    yaklaşık %90’ını
    oluşturmaktadır.

    Tarıma geçiş ‘devrim’ mi?

    Tarımın öncülü ve sonucu olan ‘evcilleştirme’ bir karşılıklı ba­ğımlılık ilişkisidir. Evcilleşti­rilmiş bitki kendi kendine ye­tişmez, tohumunun, fidesinin insan eliyle yeniden ekilmesi, dikilmesi, korunması, bakılma­sı gerekir. Tarım zorlu bir uğ­raştır ve insanı toprağa, ektiği ürüne bağımlı hale getirir, kı­saca ‘evcilleştirir’. Ehlileştiril­miş hayvan da kendini doğada­ki gibi korumayı, beslenmeyi, soyunu sürdürmeyi başaramaz, insanın desteğini gereksinir. Belki üretime geçiş sürecinin bunca uzun olması bu neden­ledir. Tarımda ya da hayvancı­lıkta başarılı olmayanlar belki başka yerlerde yeni deneyim­lere giriştiler ya da yeniden göçebe bir yaşama döndüler. Hayvancılık yapanların halen daha iyi otlaklar peşinde hay­vanlarıyla birlikte yaz-kış dön­güsünde ovalarla yaylalar arası yarı-göçebe bir yaşam sürdür­dükleri de bilinir.

    1950’li yıllarda tarıma ge­çiş, insanlık için bir ‘devrim’ olarak nitelenmiş ve taş alet­lerdeki teknolojik değişime bağlı olarak bu dönem arkeo­loglarca Yeni Taş Çağı (Neo­litik) olarak adlandırılmıştır. Bugün bu geçişin bir devrim şeklinde tek bir yerde, hızla gerçekleşmediği, her topluluk­ta benzer taş aletlerin, benzer tarım ürünlerinin görülmediği arkeolojik kazılar sonucu an­laşılmıştır. Bu büyük değişime devrim ya da evrim demek bel­ki uygun tanımlar değildir. İn­sanlık tarihinde zorunlu olma­yan ancak yaygın olarak gözle­nen bir süreçtir denilebilir.

    Bitki ve hayvanların ‘evcil­leştirme öncesi’ kontrollü, se­çilerek yönetildiği uzun bir sü­reçten geçildiği ortaya çıkmış­tır. Bazı araştırmacıların ‘ön evcilleştirme’ (proto domesti­kasyon) dediği aşama, geri dö­nüşler, çeşitli mutasyonlar ve olasılıkla henüz bilmediğimiz birçok öykü içermektedir.

    Tarım ve hayvancılığın baş­lamasına dek insanların sadece doğadan topladıklarını ve avla­dıklarını ‘tükettikleri’, bir an­lamda ‘asalak’ oldukları, tarım ve hayvancılığın başlamasıyla ‘üretici’ duruma geçtikleri de söylenegelmiştir. Ancak insan­lar binlerce yıl, yenen bitki­leri toplayıp öğüterek, zehir­li olanları işleyip arındırarak, avladıkları hayvansal gıdaları bölerek, ateşte pişirerek fizik­sel ve kimyasal olarak değiştir­miş, sonuçta gıdalarını yeniden ‘üretmişler’dir.

    Beslenmenin yanı sıra top­raktan kerpici yaratıp evler, tapınaklar inşa etmişler, ah­şap ve taştan kaplar ve çeşit­li aletler üretmişler, kemik ve yarı değerli taş boncuklar­dan takılar yapmışlar, bitkiler­den hasırlar, sepetler örmüş­ler, liflerden ve deriden giysiler yapmışlardır. Bunlar ‘üretim’ olarak değerlendirilmese bile avcı-toplayıcıların mağarala­ra yaptıkları resimler, yaygın olarak hemen her yerleşimde bulunan kilden, taştan kadın ve hayvan figürinleri, Göbeklite­pe’de ve diğer birçok yerleşim­de rastlanan kabartma ve hey­kellerle kendilerini ifade etme­leri sanatsal bir üretim olarak değerlendirilmelidir. Tarıma ve hayvancılığa geçildikten sonra bu yaratıcı üretimler çeşitle­nip, katlanarak sürmüştür.

    Son yıllarda
    gerçekleşen
    kazılar
    (Diyarbakır-Körtik
    Tepe/ Batman-
    Hasankeyf Höyük/
    Urfa-Göbeklitepe)
    tarım öncesi
    yerleşik yaşamın
    ve yüksek
    kültürlerin
    varlığını ortaya
    koydu ve ezberleri
    bozdu.

    Çatalhöyük Dünyaca meşhur Çatalhöyük’te (Konya), bir tohum ve zahire deposu. aynı yörede avcı-toplayıcı dönemin izleri de mevcut.

    Hangi bitki, nerede evcilleştirildi?

    Güney Doğu Anadolu, İran, Doğu Akdeniz kıyıları ve Me­zopotamya gibi bölgeleri kap­sayan Güney Batı Asya, dün­yada en erken evcilleştirme­nin gözlendiği bölge olarak bilinmektedir. Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce, bu bölgede yaşayan bazı avcı ve toplayıcılar seçtikleri birkaç bitkiyi tarıma aldılar. Buğday, arpa, nohut, mercimek, bezel­ye ve keten öncelikli olmak üzere çavdar, havuç, haşhaş, incir, şeker pancarı, zeytin, kabak, kahve, susam gibi bitki­ler ilk kez bu bölgede evcilleş­tirilmiştir. Tarımın Avrupa’ya bu bölgeden çiftçilerin göçüy­le ulaştığı ya da etkileşim yo­luyla yaygınlaştığı da anlaşıl­mıştır.

    Tarıma geçiş, dünyada farklı bölgelerde ve farklı za­manlarda, belirli bitkilerin evcilleştirilmesiyle gerçekleş­miştir. Örneğin Orta ve Güney Amerika’da mısır, patates, fa­sulye, domates, biber, ayçiçe­ği ve avokado gibi bugün tüm dünyada yaygın olarak yetiş­tirilen bitkiler ilk kez tarıma alınmıştır. Çin ve Uzak Do­ğu’da MÖ 7 binden itibaren pi­rinç, kuş darısı, yulaf, lahana, soya, şalgam, limon, porta­kal, çay, muz, kiraz, şeftali gibi bitkilerin tarımı başlamış ve buradan dünyaya yayılmıştır. Evcilleştirilerek tarıma alınan bitkilerin büyük bölümünü gı­da ve içecekler oluşturur, di­ğer evcilleştirilenler arasında lif, yağ, şeker, boya ve tıbbi bit­kiler görülmektedir. Dünyada 50.000’i aşkın yenebilen doğal bitki arasında tarımı yapılan bitki sayısı oldukça sınırlı­dır. Sadece 15 bitki gıdamızın yaklaşık % 90’ını oluşturmak­tadır.

    2006’da ki Çatalhöyük sergisinde bir duvar resmi.

    Yakın zamanlara dek, ta­rım ve hayvancılık olmaksı­zın insanların yerleşik düzene geçmelerinin mümkün olma­dığına inanılmak­taydı. Tarı­mın bir önkoşul olmadığı, kimi yer­leşik toplulukların uzun süre bitkileri evcilleştirmeden ve hayvanları ehlileştirmeden, sadece onlar üzerinde belirli bir kontrol sağlayarak yaşam­larını sürdürebildikleri yeni kazılarda ortaya çıktı. Güney­doğu Anadolu’da son yıllar­da yapılan kazılarda, örneğin Diyarbakır-Körtik Tepe’nin erken tabakalarında, hemen sonrasında Batman-Hasan­keyf Höyük’te ve çarpıcı ta­pınaklarıyla tarih öncesi bir inanç merkezi olduğu ortaya çıkan Urfa-Göbeklitepe’de ta­rım öncesi yerleşik yaşamın varlığı saptandı.

    Orta Anadolu’nun en eski yerleşimlerden biri, ilk taba­kası günümüzden 10.500 yıl önceye tarihlenen Aşıklı Hö­yük’tür. Kazısı 25 yıldır süren Aşıklı, bin yıl kesintisiz devam eden bir tarıma geçiş yerleşi­midir ve bu sürecin en kap­samlı araştırılmış örneklerin­den biridir. Burada, tarım ve hayvancılık (özellikle koyun keçi ehlileştirilmesi) deneme aşamasındadır. Sakinleri he­nüz çanak çömlek üretmezler. Birbirine yaslanmış kerpiç­ten evleriyle oldukça büyük bir yerleşim olan Aşıklı, avcı-top­layıcılıktan tarıma ve hayvan­cılığa geçişin bin yıl boyunca gözlenebildiği bir laboratuvar gibidir.

    Aşıklı Höyük’ün terk edil­mesinden hemen sonra yerle­şildiği saptanan dünyaca ünlü Konya-Çatalhöyük Neolitik yerleşmesinde ise tarım olduk­ça gelişkindir. Koyun-keçi ehli­leşmiş olmakla beraber yabani sığırın özel, belki kutsal bir yeri olduğu gözlenmektedir. Kala­balık bir toplumu barındıran, kent görünümündeki bu yer­leşmede yapı duvarlarında av sahnelerine rastlanması, leo­par korumalı ‘ana-tanrıça’ figü­rinleri avcı-toplayıcı yaşamdan kalan izler olarak da değerlen­dirilebilir.

    Aşıklı Höyük Günümüzden 10.500 yıl önceye tarihlenen Aşıklı Höyük (Aksaray), avcıtoplayıcılıktan tarıma ve hayvancılığa geçişin bin yıl boyunca gözlenebildiği bir laboratuvar.

    Kuşaklar boyu tarım…

    Tarımsal yaşam, insanlığın uzun tarihinde görece kısa bir süredir. Jules Pretty adlı bir araştırmacı, kolay anlaşılır bir kıyaslama yapar ve insanların 350.000 kuşak boyu avcı-topla­yıcı olarak yaşamasına karşın sadece 600 kuşaktır tarımla uğraştığını ve endüstrileşmiş tarımın sadece iki kuşaklık bir geçmişi olduğunu söyler.

    Yazılı kaynakları olan ilk topluluklar görülmeye başla­dığında, yani MÖ 3000’lerde bu uygarlık merkezlerinin tü­müyle tarım ağırlıklı bir eko­nomileri olduğu görülür. Gerek Mısır, gerek Mezopotamya, gerekse daha sonraki Hitit ya­zışmalarında çok miktarda bit­kiden, onların özelliklerinden, hangi törenlerde nasıl kullanıl­dığından, nasıl ekilip dikilme­si gerektiğinden, karşılaştır­malı piyasa fiyatlarına dek pek çok kaynakta söz edilir. Hitit tabletlerinde anılan bitkiler arasında buğday, arpa, susam, keten, haşhaş, üzüm gibi tarımı yapılanlar olduğu gibi, üzer­lik, sinir otu, adam otu olduğu tahmin edilen tıbbi bitkiler de bilinir.Bunlar halen Anadolu bozkırlarının halk ilaçları ara­sında yer almaktadır.

    Tarımsal üretimin önemli tahıllarının, meyve ve sebzele­rinin atalarını barındıran, bi­yoçeşitlilik ve kültürel miras açısından büyük bir zenginli­ği olan Anadolu bu özellikle­ri nedeniyle insanlık tarihinin önemli bir aşamasına ev sa­hipliği etmiştir. Farklı disip­linlerden uzmanların çalışma­ları tarıma geçişe ilişkin ay­rıntıları ortaya çıkardıkça bu döneme ait bugün kısmen gö­rebildiğimiz resim de netleşe­cektir.