Mandelli’nin eseri, kaynaklarının çokluğu ve özgünlüğü ile önceki Vahideddin kitaplarına fark atıyor. Mandelli’nin ataları bizim gibi bir veya iki kuşak öncesi Vahideddin’in uyruğu değildi. Bu açıdan konulara çok daha tarafsız yaklaşmış.
SON SULTAN Osmanlı İmparatorluğu’nun Sanremo’da Ölümü
Son Emevi Halifesi Mervan’ın, son Abbasi Halifesi Mustasım’ın, Son Beni Ahmer hükümdarı Abdullah’ın, halife-son Osmanlı padişahı Vahideddin’in akıbetleri arasında yazgı koşutluğu vardır. Vahideddin’in bir şansı, yaşamöyküsü üzerine yazılan kitaplardır. N. F. Kısakürek Sultan Vahidüddin, F. Kandemir Sultan Vahdeddin’in Son Günleri, T. M. Göztepe Osmanoğullarının Son Padişahı Sultan Vahideddin, M. Bardakçı Şah Baba, A. Rezzamaza Saraydan Sürgüne bunlardandır. Geçen Mart ayında Türkçesi yayımlanan R. Mandelli’in Son Sultan’ı, imparatorluğun ve Vahideddin’in sonu için önemli bir kitaptır.
Vahideddin, lehine-aleyhine yazılanlar da dikkate alındığında önemli bir kimlik, hakkındaki veri zenginliği de onun nesnel tanıtımına yetecek çokluktadır. Bir yakın tarih kişisi olarak film ve belgesellerde de izlenebiliyor olması dikkate alındığında ise bir-iki uydurma resmi görülebilen padişahlara bakınca Vahideddin ve bir önceki Sultan Reşad, yürüyüşleri, konuşmaları, gülümsemeleriyle psikolojik-sosyolojik, fiziki yorumlara daha açık, görüntü devrimlerinin bize “canlı” tanıttığı yegâne iki padişahtır.
İtalyan yazar her ne kadar bir polisiye yazmışsa da kaynaklarının çokluğu ve özgünlüğüyle öteki çalışmalara fark atan bir ağırlığı var bu eserin. Şu da belirtilmeli: Mandelli’nin ataları bizim gibi bir veya iki kuşak öncesi Vahideddin’in uyruğu değildi. Bu açıdan bakıldığında, konulara daha tarafsız yaklaştığı söylenebilir. Yazar, Türk araştırmacıların görmediği, ulaşamadığı arşiv malzemelerine, basılı koleksiyonlara, anılara da ulaşabilmiş.
Abdülmecid’in (1839-1861) ikbâl pâyeli hanımlarından Gülistû, biri beş yaşında (Mediha Sultan), diğeri kundaktaki şehzade Vahideddin, iki öksüz bırakarak Mayıs 1861’de, Abdülmecid de bir buçuk ay sonra 25 Haziran 1861’de ölmüş. 3 Şubat 1861’de doğan Vahideddin, 5 aylıkken anasız babasız bir hanedan yetimi oluvermiş. Bu bahtsızlığın, 57 yıl sonra tahta çıkmasıyla Osmanlı Devleti’ni de vurduğunu söylemek hem saçma hem haksızlıktır. Buna karşılık garip bir rastlantı var: Osmanlı Devleti’nin doğuşu evresinde Osman’ın babası Ertuğrul’un da adı geçer. 622 yıl sonra, devletin kapanışında da İstanbul’u terk eden son padişahın peşinde bu kez bir şehzade Ertuğrul görülüyor. Nasıl bir rastlantı ise Vahideddin’in tek oğlu ve Osmanoğullarının doğuş tarihi itibariyle son şehzadesi 12 yaşındaki Ertuğrul!
Vahideddin kendisinden yaşlı ve taht sırası öncelikli iki şehzadenin 1909 ve 1916’da ölmeleri sonucu 55 yaşında veliaht oldu, iki yıl sonra 1918’de de tahta çıktı. Yaşamının 4 yılında, büyük savaş yenilgisi karabasanında sözde saltanat sürdü. Bu kısa süreç bahtsız Osmanoğlunu felakete taşıdığından, ömrünün son 4 yılını da firari- mülteci olarak geçirdi ve Sanremo’da öldü. Ama nasıl öldü?.. Yazar bu ölümü de kuşkulu bir zehirleme olasılığıyla irdelemektedir.
Gerçi Son Sultan, 1922- 1926 arasının öyküsü ama, sürgün yaşamında maddi varlığı hızla eriyen eski padişaha yoldaşlık ve hekimlik eden Reşad Paşa’nın 1924’teki ölümü, kitabın içerik düzlemini bir başka yöne daha savuruyor: Gizemli tabanca vakası, intihar, suikast veya cinayet savlarının gitgellerine bağlanmış. Bir yandan da Vahideddin’in Sanremo günleri, kiraladığı villalara yerleşen, suyun kaynağını sormadan yiyen içen eğlenen bir çevre, sorunlar, nihayet ölümü ve sonrası…
Bir dönemeçten sonra Vahideddin’le Reşad Paşa vak’ası iç içe. Hekim paşanın gizemli ölümünü intihar etti diyerek geçiştirdiğini sanan yâver Zeki, kumarbaz ve ayyaşmış. Hesap bilmez padişahın yanında götürebildiği dünyalığını kumarhane ve meyhanelerde tüketmekte olduğundan, padişahı uyaran ve hesaplarını gözetmeye çalışan Reşad Paşa’dan nefret etmekteymiş. Sanremo ve Napoli savcıları, yargıçları topladıkları belgeler ve aldıkları ifadelerle Reşad Paşa’nın yâver Zeki tarafından öldürüldüğü kana varmışlar. Kitapta Napoli davasının safahatı ağırlıklıdır.
Bir Cuma selamlığı çıkışında, asker üniformalı VI. Mehmed Vahideddin. Sağda önde.
Son Sultan’ın bir diğer konusu 1920-1926 arasında, Türkiye’de, Ortadoğu’da, İtalya’da ve Avrupa’da gelişen olaylar, siyaset ve diplomasi. Demek ki yapıtta üç kitaplık üç konu var: Sürgündeki padişah, öldürülen doktor, dünya ahvali. Bunlar, birinden ötekine geçişlerle gelişerek sürüyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk üç yılı, Mustafa Kemal Paşa, isyanlar, İzmir Suikastı, 1924-1926 reformları (söz gelişi şapka yeniliğinin arkasındaki gerekçe), Mısır ve Suriye’deki durum, Hicaz ve Ürdün, Şerif Hüseyin ve Suud Hanedanı…
Dipnotlar, atıflar çok. Kaynakçada gösterilen Türkçe yayınlar ve bunlara atıflarsa az. İtalyanca metin ne düzeydedir, çeviride ne ölçüde o metne sadık kalınmıştır bilinmesede, sadece tarih içerikli romanı sevenler değil, herkes bu kitabı merakla okuyabilir.
Kitabın tanıtımını Mandelli’nin, Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahideddin gönderdi diyen Necip Fazıl Kısakürek’e harika yanıtıyla bitirelim: “Madem Mustafa Kemal padişaha ihanet etti, Vahideddin neden Sanremo’da ‘ben gönderdim’ açıklamasında bulunmadı?”
TEKNİK TARİH NOTLARI
Birkaç sürç-i kalem…
Sf 15 Son padişahlar cetvelinde: “II. Mahmud 1808-1838, I. Abdülmecid 1839-1861”. Sanki bu baba-oğul, öncül-ardıl arasında bir yıllık saltanat fâsılası mı var? Evet bir rakam yanlışı ama, ilk sayfalarda göze çarpıyor. Son halifeye 2. Abdülmecid denmediğine göre, Sultan Abdülmecid’e 1. demenin anlamı yok (Aynı hatayı, bir tesadüf eseri yine bir 15. sayfada bizim dergimiz de geçen sayıda yapmış!). Amca Abdülmecid’le bu yeğeni adaştırlar ama onlar için 1., 2. kullanılmamalı. Aralarında saltanat değil halifelik varisliği var.
Sf 16 “Bahaeddin, Sami Beyin büyük oğlu ve Vahideddin’in torunu 1904’te doğdu”. Bahaeddin, Vahideddin’in ablası Mediha Sultan ile Necip Paşa’ın oğlu Sami Bey’in oğluydu. Vahideddin’in değil, Mediha Sultan’ın torunuydu.
Sf 16 “Damad Ferid Paşa (1863-1922)”: Ferid Paşa 1853’te doğdu 1923’te öldü.
Sf 19 “Ömer Faruk Efendi, Halife Abdülmecid’le Sabiha Sultan’ın oğludur” (Eyvah!) Ömer Faruk Efendi, Halife Abdülmecid’in oğlu, Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan’ın kocasıdır.
Sf 32 “Vahideddin’le Viyana’ya giden Mareşal Mustafa Kemal”. O tarihte Mustafa Kemal mirliva, yani tuğ/tümgeneraldi.
Sf 34 “(Abdülmecid ölünce) Vahideddin’in annesi Gülistu Hanım birkaç aylık oğlu ve beş yaşındaki kızı Mediha ile Eyüp’e taşınmak zorunda kaldı”. Gülistu, Abdülmecid’den önce öldü.
Sf 48 “(Vahideddin) kayınbiraderi Ferid”. Ferid Paşa kayınbirader değil, enişte idi.
Sf 51 Fevzi Çakmak 1919’da ferik (korgeneral) idi, mareşal değildi. Mustafa Kemal 16 Mayıs 1916’da değil 1919’da Samsun’a hareket etti.
Sf 58 “Sultan, Mustafa Kemal’i ve işbirlikçilerini kanun kaçağı ilan eden bir fetva yayınladı”. Fetva vermek ve yayınlamak şeyhülislamlığın göreviydi.
Sf 104 “Vahideddin’in selefine karşı duyduğu zafer duygusu…”. Halife Abdülmecid, Vahideddin’in selefi değil, halefidir.
Nurullah Ataç’ı bugün okuyacak gençler için alay konusu edilebilecek birçok örnek çıkacaktır: Taplamak, yoluğ, dörütmen, ılgımlamak, bediz, nen… ‘Ekşilerin’ mavraları için define sandığından öylesine seçtiğim madde başlıkları. Gelgelelim, bu önerileri “tutmadıkları” için sarakaya alan aklıevveller, yazarken kullandıkları “tepki, sav, ürün, karşıt, beğeni, yapıt, giz” gibi sözcükleri Ataç’ın dolaşıma soktuğundan habersiz, gülünç duruma düşeceklerdir.
Cemal Süreya’nın “Ataç’ın Yazarları” adlı denemesinde, soykütük çerçevesini gerektiği gibi oturttuğunu söylemeliyiz. Belki Ataç’ın deneme türünün klâsik ustalarıyla yüzleşme biçimi biraz daha açılabilir: Samsatlı Lukyanos’tan Montaigne/Bacon karşılaştırmasına uzanarak. Benim bu bağlamda asıl üzerinde durmak istediğim konu, Ataç’ın Alain ile buluşması.
Ataç, bana kalırsa hayli şaşırtıcı biçimde çok geç tanışmış Alain’in yapıtıyla. 1957 Mayıs’ında öldü Ataç, güncesinden Pléiade baskısı seçme propos’ları 16 Ağustos 1956 günü aldığı, ertesi gün okumaya koyulduğunu öğreniyoruz. Kalan dokuz ay içinde beş kez üzerinde durmuş Alain’in, ölümünden iki hafta önce yazdıkları ‘durum’u olanca açıklığıyla ortaya koyuyor:
“Aylardır Alain’i okuyorum (…). Gençliğimde, yetişim çağında tanısaydım Alain’i, ne iyi olurdu! Onun etkisinde olmak isterdim. Şimdi ne denli okursam okuyayım, net öğrenirsem öğreneyim, artık gerçekten etkileyemez beni. (…) onların (Gourmont, Léautaud, Gide) etkisine, düşüncemin yumuşak olduğu yıllarda okuduğum yazarların etkisine, Alain’in de karışmasını isterdim… Geçti artık, bundan sonra yeniden başlayamam, kendimi yeniden kuramam ki!”
Bu kadar doğru konumlandırma olur! Ataç, birey(sel)liğinden dolayı Gide’i, şair duruşu ve yapıtı nedeniyle Mallarmé’yi taçlandırmıştı; ama bu iki figürden etkilendiğini söyleyemeyiz yazarken: Rémy de Gourmont ve Léautaud üzerinde asıl etkiyi yaratmış iki yazardı — selâmlamaktan geri durmamıştır onları. Burada ilginç olan, kendisine asıl ‘rol modeli’ olabilecek Alain’i, “propos”ların yazarını geç keşfini Ataç’ın da neredeyse şaşkınlıkla karşılaması.
Besbelli, Alain’i okumazdan önce kafasında olumsuz bir önyargı taşıyormuş. Günce’deki ilk çıkmalarında bunun izleri hemen farkedilebiliyor. Okumayı sürdürdükçe önce sarmış Alain’in “propos”ları; sonra, hemen sonra, büyük beğeniyle sözetmeye başlamış onlardan, sonunda yukarıda aktardığım paragrafa gelmiş çatmış.
Gene de, Ataç’ın Alain’i yeterince tanımaya vakti kalmadığını biliyoruz. Pléiade dizisindeki ilk seçmeler cildi şüphesiz “propos”ların mahiyeti hakkında yeterince fikir sahibi olmayı sağlayabilecek bir toplamdı; ne ki, buzdağının görünen küçük kesitiydi: Alain 3.083 “propos” yazmıştı!
Öte yandan, “propos”lar Alain’in yapıtının belki en özgün cephesini oluşturuyordu ama, yapıtın önemli bir cephesi de “dizgeye dayanan” felsefî kurgusu öne çıkan kitaplarına bağlıydı: Ataç onları duymuş olsa bile görememişti(r). Görse, tanışsa, ne denli ilgilenecekti ayrı konu, bana kalırsa “propos”lara odaklanmayı sürdürecekti.
Şair, yazar ve eleştirmen Nurullah Ataç, 59 sene önce 59 yaşında yine bir Mayıs ayında vefat etmişti.
Kavrama dönersek, Ataç bir karşılık bulmakta haklı olarak zorlanmıştır: “Türkçede ne demeli propos’ya? Bulamıyorum şimdi. “Fıkra”, “sohbet”, “söyleşi… Hepsi de eksik geliyor bana. Doğrusu, Fransızcada da bulamazsınız başka bir söz, onun için ne olduğunu iyice tanımlayamazsınız. Niçin? Bir başkalığı, kendine vergi bir büyüsü mü var o propos tilciğinin? Alain kattı ona o büyüyü, başka bir dilde kolay kolay belirtilmez anlamı. Çok kimselerin propos’ları olabilir, vardır, onlar için “şunun dedikleri”, “bunun konuşmaları” dersiniz, olur biter… Yeni bir tür yaratmış Alain”.
“Propos”, gündelik konuşma dilinin yaygın kullanımdaki bir sözcüğüdür gerçekten de. Alain’in ona yüklediği özelliği bir tek seçmiş olmasına bağlayabiliriz: Bir yazı türü değildi yarattığı, Ataç’a katılmıyorum, kişisel bir kalıp kurmuştu, kıpkısa ve özlü bir deneme kalıbı, sıradan bir sözü yakıştırmıştı ona, üç bin kez tekrarlandığında kendisine ait olduğu izlenimini peydahlamıştı. Yoksa, Ataç’ın fıkra-sohbet-söyleşi önerilerinden biriyle karşılanabilirdi pekâlâ “propos”, ele avuca sığmaz bir nitem sayılmazdı.
Ataç’ın yazılarının çoğu da “propos”dur! Dilimiz alışmış, kolayımıza gelmiş, “deneme” diyoruz tümüne. Prospero ile Caliban’dakiler “deneme”dir şüphesiz, birçok yazısı sohbetle söyleşi arası bir kıvamda, yazı diliyle konuşma dili arası salınımda değil midir?
Bana öyle geliyor ki, Alain’i geç keşfeden Ataç, onda bir ikizini değilse bile bir kardeşini bulmuştu — şaşkınlığının, hayıflanmasının asıl nedenini burada aramalıyız. Oysa kendisini ikizinden kanımca olumlu anlamda ayıran ana özelliği ortadaydı: Alain neresinden bakılsa uzlaşmacı biriydi, buna karşılık Ataç radikal ve devrimciydi.
Ataç 1952’de şöyle yazmıştı: “Dil devrimine saldırmaları boşuna değil… Siz hele ‘nûr-ı aynim’ demeğe başlayın, kadına gene maşlahı, çarşafı giydirirsiniz. Yüzü açık sevgiliye ‘nûr-ı aynim’ denmez ki!..”. Bu satırları benim doğduğum yıl yazmış Ataç. Şimdi karşı-devrimlerin dönemi. Dile, düşünceye, topluma, hayata aşırılıkla bakmaya dönmeli.
İkidebir dönüyorum Nurullah Ataç’a; yıllar geçtikçe sevgim ve saygım artıyor o huysuz, tekinsiz -izlenimi doğuran- adama. Yaşıyor, bu sözlerimi okuyor olsaydı, büyük olasılıkla bir ucundan başlayarak yüklenirdi bana; birşey değiştirmezdi duyduğum sevgide saygıda, söyleyecekleri.
Yılların, geçen yılların eskittiği bir dolu özellik bulunabilir Ataç’ın yazdıklarında, tavır ve düşüncelerinde; birinde hiç eskime olmamış bana kalırsa: Yenilik tutkusu. Gene de, sevgimin saygımın zamanla dozunu yükselten temel etmen, onun aşırılığı. Sanırım, yaşım ilerlerken çoğunu törpüleme yanlışına düştüğüm aşırılıklarım, çoğunu ehlîleştirdiğim yabansılıklarımı yüzüme okkalı şamarlar halinde geri çeviriyor Ataç, önemli bir bozgunumu yüzüme vuruyor.
Yeniden, peşpeşe, birkaç kitabını okudum bu aralar. Söyleşiler’in 1942-1953 arası yazılıp biraraya getirilmiş denemelerini kitap çatısına oturtan gerçi kendisi değildi, ama iyi kotarılmış o toplamın belirgin bir ekseni olduğu tartışılmaz: Öztürkçe savaşı.
Kitabın sunumunu üstlenen Fahir İz, bana kalırsa doğru konumluyor Ataç’ın duruşunu: “Özleştirmede aşırı gittiğinden yakınanlar oldu. Evet aşırı idi. Bile bile aşırı idi. Her akımın bir aşırı ucu olur. Bu uç akımı diri tutmak için ileri atılan akıncıları bayrağı altında toplar. Öztürkçeyi genç yazarlar arasında yayan, onlara sevdiren Ataç, Ulus’taki bir yazısında, bunu bir amaç için yaptığını, yoksa yabancı kökten gelen bütün sözcüklerin Türkçeden atılamayacağını çok iyi bildiğini yazmıştır. Ataç’ın bu öztürkçeciliğiyle alay edenler oldu, bugün de oluyor”. Bu satırlar 1954’ten. 2016’da alay bile edilmiyor, Ataç’ın geçmişteki aşırı çabalarını yeni kuşaklar tanımıyor.
Söyleşiler’i bugün okuyacak gençler için alay konusu edilebilecek birçok örnek çıkacaktır: Taplamak, yoluğ, dörütmen, ılgımlamak, bediz, nen… ekşilerin mavraları için define sandığından öylesine seçtiğim madde başlıkları. Gelgelelim, bu önerileri tutmadıkları için sarakaya almakta herhangi bir güçlük çekmeyecek aklıevveller, doğal olarak, yazarken kullandıkları tepki, sav, ürün, karşıt, beğeni, yapıt, giz — gibi sözcükleri Ataç’ın dolaşıma soktuğundan habersiz, gülünç duruma düşeceklerdir.
Ataç, 1946 yılına dek “kelime”ye bir karşılık önermemiştir. İlk hamle 1947 ortası gelir: “Yazılarımı hep türkçe kelecilerle (kelimelerle) yazmak isteyişime kızanlar, omuz silkip gülenler çok ya, ara sıra bir iki tatlı sözle gönlümü alanlar, beni yüreklendirenler de oluyor”.
Sorgulamayı aklından geçirmeden karşı çıkmayı yeğleyenlerin gözünde bin yıllık (?) kelimenin yerine “keleci”yi icât etme çabası düpedüz oyun bozanlık kapsamına girmekteydi. Gelgelelim, Ataç’ın burada yaptığı kelimenin yerine kelime icat etmek değildi; “kelime”yi önceleyen “kelici”yi öneri olarak deniyor, sunuyordu: Türk Dil Kurumu’nun ilk cildi 1943 yılında yayımlanan Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü’nün ilk cildinin kapağında “Türkiye Türkçesinin Tarihi Sözlüğü Hazırlıklarından” ve “XIII. Asırdan Günümüze Kadar Kitaplardan Toplanmış” ibareleri yeralmıştı ve sözlüğün 441-442. Sayfalarında “keleci”, söz ve lâkırdı anlamında, Yunus Emre’den (“Asıl mani budur söz, keleci çok”), Dede Korkut kitabından, Kelile ve Dimne’den, Kısasal Enbiya’dan örnek alıntılarla yeralmıştı.
Tarama ve Söz Derleme sözlükleri çok değerli çalışmalardır. Ataç, bir parçası olduğu kurumun etkinliklerini yakından izliyor, sonuçları sıcağı sıcağına görüyor, yazılarını yazarken yeni bir dilin olanaklarını genişletmeyi hedefliyordu. Saplantılı olmanın uzağındaydı: “Keleci”yi önerdikten tamıtamına yedi ay sonra konuya döner: “Şimdiye dek kelime yerine keleci diyordum, pek de beğenmiyordum; çünkü keleci, kelime değil, söz demektir; bundan böyle tilcik, belki de tilci diyeceğim. Til, dil lûgât demektir, tilcik, tilci de ‘küçük til’ demek olur”.
Nurullah Ataç’ın gençlik yıllarından (sol altta) ve son dönemlerinden iki portresi…
“Nedir bu?”, diyenleri duyar gibiyim: “Deney tahtası mı dil, neden üzerinde anlaşma sağlanmış ögelerle oynaşılsın ki?”. Bu tepkiyi verenler fert yerine birey, ferdiyet yerine bireycilik geçti diye öfke saçıyorlar mı bugün? Ataç o adımı 1948’de atmıştı, attığında kaç kişi değişime hazırdı sorusu tartılmalı. “Medeni” yerine “uygar”, “fazilet” yerine “erdem” belki de bütün kulakları tırmalamaktaydı.
Sonuçta “kelime”nin ne keleci, ne tilcik karşılığı olabildi. Melih Cevdet Anday’ın öne sürdüğü “sözcük” enikonu yaygınlık kazansa da, “kelime” yerini korumayı sürdürdü. Bugün bir “özleştirme akımı”nın varlığından sözedemeyiz. Buna karşılık, kazanımlarını hiçesaymak ancak tutuculukla açıklanabilir, kanısını taşıyorum. Şüphesiz, arı dil sevdasının tehlikeli sulara çağıran bir boyutu olduğu doğrudur; ama, ters yönde bir korumacılık eğilimi daha az tehlikeli sayılmamalıdır. Ataç, dil devriminin bütün öteki devrimleri içerdiği düşüncesindeydi. Söyleşiler’de yer alan ve ilk kez 1952’de Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında apaçık söyler bunu: “Dil devrimine saldırmaları boşuna değil: Eski dili getirebilirlerse eski düşünceleri, duyguları, görüşleri, eski töreleri de gene getirebileceklerini umuyorlar. Siz hele “nûr-i aynim” demeğe başlayın, kadına gene maşlahı, çarşafı giydirirsiniz. Yüzü açık sevgiliye “nûr-i aynim” denmez ki! Bir deneyin, bakın siz de gülmüyor musunuz?”.
Bu satırları benim doğduğum yıl yazmış Ataç. Şimdi karşı-devrimlerin dönemi. Dile, düşünceye, topluma, hayata aşırılıkla bakmaya dönmeli.
“Panama Belgeleri”yle tekrar gündeme gelen offshore bankalar, dünyada kayıtdışı ekonominin en büyük kasaları konumunda. İki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” denilen yeni ülke tipinin ilki ve en büyüğü “daha beyaz yıkayan” İsviçre’ydi. Sonraki yıllarda kara paranın yasallaştırılmış bir sır perdesi altında saklandığı çağdaş “korsan adaları” belirdi. Vergi cennetlerinin yakın tarihi.
Vergi ödemekten hoşlanan bir insan henüz görülmedi. Tarih, az vergi ödemek için bulunan yaratıcı yöntemlerle dolu. Bunun iyi bir örneği, İngiltere, Fransa ve İspanya’da neredeyse 20. yüzyıla kadar uygulanan “pencere vergisi”ydi. Bir insanın zenginliğinin evinin pencerelerinin sayısıyla ölçülebileceğini düşünen İngiliz hükümeti, uygulamayı 17. yüzyıl sonunda başlatmıştı. Vergi mükellefleri ise buna, evlerinin bazı pencerelerini örüp kapatarak cevap verdi. Bugün bile İngiltere ve Fransa’da pencerelerinin bir bölümü kapalı eski evlere rastlamak mümkün.
Düşük vergi her zaman çekiciydi. Pek çok liman ve şehir, düşük vergi uygulayarak tüccarları çekmeye çalışmıştı; hatta Ortaçağ’da ticaret yolları üzerindeki kentler, sadece panayır zamanında vergilerini düşürmeyi adet edinmişlerdi. Ancak bir ülkeye vergi cenneti diyebilmek için gereken koşullar, ilk defa 1920’lerde bir araya geldi. Bütün dünyaya ilham veren ilk örnek İsviçre oldu.
İsviçre’nin parayla özel bir ilişkisi vardı. Örneğin 18. yüzyılda Fransız düşünür Voltaire okurlarına şu tavsiyede bulunmuştu: “İsviçreli bir bankerin pencereden atladığını görürseniz hemen siz de peşinden atlayın. Paranın nerede olduğunu ondan iyi bilen yoktur”. Ülkenin bankacılık şöhreti, 16. yüzyıl sonunda Fransa’dan kovulan protestanların İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşip burada kendilerini bankacılığa vermesiyle bütün Avrupa’ya yayılmıştı. Fransa Kralı XIV. Louis’nin, ülkesinden attığı bu kişilerle daha sonra yoğun bankacılık ilişkileri kurması, paranın renginin olmadığını gösteriyordu.
İsviçre’yi iki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” haline çeviren bu bankacılık geleneği oldu. 1920’lerde 1. Dünya Savaşı’nın tahribatını üzerlerinden atmaya çalışan devletlerin harcamaları artmış, vergi oranlarını olabildiğince yükseltmek zorunda kalmışlardı. İngiltere’de daha savaş öncesinde özellikle veraset vergileri inanılmaz boyutlara ulaşmış, Fransa iki savaş arasında sol hükümetlerin yönetiminde en yüksek vergi oranlarına sahip ülke haline gelmişti. Bu ülkelerdeki sermaye, vergiden kaçacak bir liman arıyordu.
Yolu açan Luxembourg, Liechtenstein ve İsviçre oldu. Bu üç ülke birer tampon olarak ortaya çıkmıştı. İsviçre 1815 Viyana Kongresi’nde Avrupa’nın büyük güçleri tarafından “ebediyen tarafsız ülke” ilan edilmiş, Luxembourg 19. yüzyılın ikinci yarısında birbiriyle savaşan Fransa ile Almanya arasında bir güvenlik alanı olarak bağımsızlığını elde etmiş, İsviçre ile Avusturya arasındaki Liechtenstein ise, Avusturya’nın 1. Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra sırtını bu ülkeye dönerek kendini İsviçre’ye yamamış, hatta İsviçre Frangını ulusal para birimi olarak kabul etmişti.
İsviçre sistemi
İsviçre savaşa katılmamıştı, solcuların iktidarda olduğu Fransa ile istikrarsız Almanya’ya coğrafi olarak çok yakındı. Enflasyon sarmalına yakalanmış bu iki ülke arasında, kendi parasının istikrarını fetiş gibi koruyan bir bankacılar memleketiydi. Uyguladığı vergiler İngiltere ve Fransa’ya göre düşüktü; ama asıl önemlisi teorik vergilerle pratik vergiler arasında büyük bir uçurumun var olmasıydı.
İsviçre her bir kantonu kendi kafasına göre kurallar uygulayan zayıf bir federal devletti; varolan devlet de bankacıların emrindeydi. Uygulamada buradaki herkes, bağlı olduğu kantona “gönlünden koptuğu kadar” bir vergi ödüyordu. 1930’ların sonunda İsviçre’nin federal vergi dairesinde (Administration Fédérale des Contributions) sadece yüz memur çalışırken, İngiltere’nin vergi dairesi Board of Inland Revenue’ye bağlı memur sayısı 24 bini buluyordu.
Bir vergi cennetinin olmazsa olmaz koşullarından bir başkası da, 8 Kasım 1934’te federal bankacılık yasasının kabul edilmesiyle yerine geldi. Bu yasanın ünlü 47. Maddesine göre, İsviçre bankalarında çalışanların, müşterileriyle ilgili en küçük bir bilgi bile vermeleri yasaklanıyor, bunu yapanlara asgari altı ay hapis ve 50 bin İsviçre Frangı para cezası öngörülüyor, banka memuru işinden ayrılsa bile bu sır kilidini üzerinden atamıyordu.
Posta kutusu şirketleri
İsviçre kantonları, en yoksul kanton Zug’un önderliğinde holdinglere (başka şirketlerin çoğunluk hisselerini elinde bulunduran şemsiye şirket) kolaylık sağlamaya başlayarak vergi cennetinin bir başka koşulunu da yerine getirdiler. 1921-1939 arasında bunların sayısı 138’den 2017’ye yükseldi. Çoğunlukla İsviçreli bir avukat veya bankacı tarafından yönetilen bu “posta kutusu” şirketleri, yalnız çokuluslu şirketlerin değil zengin bireylerin de vergi yükünü azaltan “yaratıcı” bir muhasebecilik uyguluyorlardı.
Luxembourg 1929’da bu tür paravan şirketlerin kurulmasını kolaylaştıran bir yasa çıkardı, Liechtenstein da aynı yolu izledi. Aslında bu yöntemi 1880’lerde ilk keşfeden Drill adında bir Amerikalı avukat olmuştu. ABD’nin New Jersey Valisi Leon Abbet’i eyalette kurulacak şirketlere kolaylık sağlaması konusunda ikna etmişti. ABD’nin diğer eyaletlerinde o dönemde şirket kurmak uzun ve zahmetli iken, New Jersey’de tek kişinin çalıştığı küçük bir şirket 24 saat içinde faaliyete geçiyor, eyalet de bunlara uyguladığı vergiyi düşük tutarak sürümden kazanıyordu. İsviçre’de uygulanan da bu yöntem oldu.
Avrupa’nın büyük devletleri, vergilerinin Alpler’e doğru bir yolculuğa çıktığını farkederek İsviçre’yi sıkıştırmaya başladılar. Her alanda başarısızlığıyla tanınan Milletler Cemiyeti, İsviçre ile büyük Avrupa devletleri arasındaki vergi tartışmalarında da aynı beceriksizliği gösterdi. Ülkeler İsviçre ile çifte vergilendirmeyi önleme antlaşmaları yaparken, karşılık olarak bilgi alışverişini zorunlu hale getirmeyi, böylece vatandaşlarının servetinin izini sürmeyi amaçlıyorlardı. Ancak her pazarlıkta İsviçre bilgi alışverişi koşulunu masadan kaldırmayı başardı.
1932: “Paris Papers” skandalı
Bu arada ilk skandal da patlak verdi. 1932 sonbaharında Paris’te Komiser Barthelet yönetiminde bir grup polis, bir apartman dairesine baskın düzenledi. Burası, İsviçre’deki Banque Commerciale de Bâle’ın şubelerinden biriydi. Polis, apartman dairesinde bir senatör, bol bol İsviçre Frangı ve özellikle de bankanın müşterilerinin adlarının yazılı olduğu 10 defter buldu. Paralarını İsviçre’ye kaçıran Fransızlar arasında s enatörler, piskoposlar, gazete patronları vardı. Polis içeriden bir muhbirin verdiği bilgiden yararlanmıştı. Hükümet olayı basından gizli tutmaya çalışsa da, sosyalist milletvekili Fabier Albertin, iki hafta sonra meclis kürsüsüne çıkarak vergi kaçıranların adlarını tek tek okudu. Bu skandal, günümüzdeki “Panama Papers” olayına kadar uzanan zincirin ilk halkasıydı.
Vergi cennetinin bir başka babası da İngiltere’ydi. 1929’da bir yılan hikayesi gibi uzayarak Lordlar Kamarası’na kadar taşınan bir dava, sonraki pekçok gelişme için emsal oldu. Mısır’ın bir İngiliz sömürgesi olduğu sırada Londra’da kurulan ve Mısır’da faaliyet gösteren Egypt Delta Land adlı şirket, Mısır’ın bağımsızlığı ilan edildikten (1922) sonra, İngiliz yasalarına tâbi olmamak için giriştiği hukuk mücadelesini kazandı. Böylece merkezi Londra’da olan bir şirketin İngiliz şirketler yasası ve vergi sisteminin dışına çıkabileceği tescil edilmiş oldu.
İngiltere’den adalara
1957’de İngiltere Merkez Bankası, İngiliz bankalarının İngiltere’de yerleşik olmayan müşterileri arasındaki işlemlerin sanki İngiltere’de gerçekleşmemiş gibi kabul edilmesine karar verdi. Euromarket denilen bu piyasa aslında Londra’nın ortasında işlem yapıyor, ama sanki sınırdışında (“offshore”) çalışıyormuş gibi İngiliz yasal sistemi dışında hareket edebiliyordu. Bu nedenle kimileri Londra’nın iş merkezinin (City of London) bir vergi cenneti olduğunu iddia ettiler. Bu uygulama 1960’larda İngiltere’nin Guernsey, Jersey gibi adalarına, Bermuda, Cayman Adaları, Bahamalar, Singapur, Hong Kong vb. gibi sömürge ve eski sömürgelerine yayıldı.
Günümüzde 11 bin fonu, 200 bankası, 140 vakıf şirketi ve 95 bin kayıtlı şirketiyle dünyanın altıncı büyük bankacılık merkezi olan Cayman Adaları’nın öyküsü ilginçtir. Her şey 1960’larda yerel bir hukuk şirketinin hazırladığı birkaç yasayla başladı. Bu yasalar, o zamanlar bankası, telefonu olmayan, elektrik sistemi doğru dürüst çalışmayan, büyükbaş hayvanları öldürecek güçte sivrisineklerle dolu, tarihî korsan ve kölelerle süslü bu üç Karayip adasını baştan aşağı değiştirdi.
Ağır vergi yükünden bunalan bir İngiliz’i hicveden karikatür, 18 yüzyıl.
Bugün Cayman adalılar, sıfır vergi ve bankacılık sırrına dayalı bir vergi cenneti olmalarını, bayram olarak kutladıkları bir efsaneye dayandırıyor: Rivayete göre 1794’te on İngiliz gemisi Cayman açıklarında batmış, denizciler adalılar tarafından kurtarılmış, İngiltere Kralı III. George da uyruklarına duyduğu minnetin ifadesi olarak Cayman adalarına vergi bağışıklığı tanımıştı. Bu hikayenin tarihî bir gerçek olmadığını söylemeye gerek yok.
Tanrı’nın bankeri
Vergi cennetleriyle ilgili asıl sorun, “bankacılık sırrı” yasalarının arkasına gizlenen muhtemel suçluların varlığıydı. İsviçre’nin dünya diktatörlerinin kendi halklarından çaldığı parayı gömdüğü büyük bir kasa olduğu, 1986’da Filipinler diktatörü Marcos’un iktidardan düşüp ölmesinin ardından açılan davada iyice ortaya çıktı. Filipinler hükümeti Marcos’un çeşitli vergi cennetlerinde saklanan servetine el koymak için “Büyük Kuş Operasyonu” adlı bir girişim başlattı. En zor hedef İsviçre’ydi. İsviçre hükümeti, Marcos’a ait hesapların dondurulmasına karar verdi ama 12 yıl boyunca süren davada, bu servetin tam miktarı bile öğrenilemedi.
Ardından 1982’de Vatikan ve mafya ile içiçe olan İtalyan bankası Banco Ambrosiano skandalı patlak verdi. Banka, kara parayı İtalya dışına kaçırmak için Luxembourg’da bir holding kurmuştu. Basının “Tanrı’nın bankeri” adını taktığı banka müdürü Roberto Calvi, mafya usulü bir cinayete kurban gitti, Londra’da bir köprüye asılı olarak bulundu.
Bankacılık sırrıyla ilgili yasalar nedeniyle bir muhbirin ortaya çıkıp bildiklerini açıklaması çok zordu. Ayrıca ülkeler kara para operasyonlarına giriştiklerinde karşılarına büyük hukuki sorunlar çıkıyordu.
2008’de Alman istihbarat teşkilatı BND, bir banka bilgisayar teknisyeni olan Heinrich Kieber’den Liechtenstein’a para gömen kişilerin listesini içeren bir CD satın aldı. Ardından Alman federal polisi, aralarında önemli devlet görevlilerinin de bulunduğu pek çok kişiyi tutukladı ama Alman hükümeti eleştirilere uğradı. Diğer ülkeler bu CD’yi kullanıp kullanamayacaklarını bilemediler, çoğu “hırsızlık malı” olan bir kaynağa dayanarak yasal işlem yapamayacakları sonucuna vardı. CD’yi satan bilgisayarcı Heinrich Kieber kimlik değiştirmek ve polis koruması altında yaşamak zorunda kaldı. 2014’te bu defa çokuluslu büyük şirketlerin Luxembourg’a gömdüğü paralarla ilgili bilgiler ortaya çıktığında, kendini hapiste bulan tek kişi muhbir Antoine Delfour oldu. Günümüzde OECD, IMF, G-20 ülkeleri, Avrupa Birliği, Dünya Bankası… gibi çeşitli kurumlar, vergi cennetlerini kategorilere ayırıyor, her yıl listeler yayınlıyor, puanlıyor, sıralıyor, uzun uzun tartışıyor. Bir vergi cennetine yollayacak kadar parası olmayan sıradan insanların anlamakta zorlanacakları bu tanım ve ayrımlar, vergi cennetlerinin paranın üzerini örtmekte kullandıkları göz boyayıcı yöntemler kadar karmaşık. Ama aslında tanım çok basit olabilir: Yasal veya yasal olmayan bir iş yaparak belli bir ülkede kazanılan paranın o toplumdan kaçırılarak taşındığı yere vergi cenneti demek yanlış olmaz.
NAZİLER YAHUDİ HESAPLARININ PEŞİNDE
Gestapo ajanının İsviçre operasyonu
Almanya’daki Nazi rejimi, vatandaşlarına yurtdışında kişisel banka hesabı açmayı yasakladı ve bunu çiğneyenlere ölüm cezası getirdi. 1934’te Gestapo ajanı Georg Hannes Thomae, İsviçre’ye gönderildi. Görevi kendisine verilen listedeki Alman Yahudilerinin İsviçre bankalarında hesapları olup olmadığını ortaya çıkarmaktı. Zürich’e yerleşen, banka memurlarına rüşvetler dağıtan Thomae, bir süre sonra bu hesapların izini buldu.
Uyguladığı taktiklerden biri ilginçti: Société de Banque Suisse’e (SBS) giden Thomae, Anton Fabricus adında bir Alman Yahudi tüccarın hesabına 20 bin İsviçre Frangı yatırmak istediğini bildirdi. Banka parayı kabul ederek, Fabricus’un müşterilerinden biri olduğunu itiraf etmiş oldu. Bir iddiaya göre bu olay, İsviçre’nin birkaç ay sonra bankacılık sırrı yasasını kabul etmesinde etkili oldu.
Nazi rejimi, yakaladığı zengin kurbanlarına baskı yaparak İsviçre’deki hesaplarını Almanya’ya göndermeleri için transfer talimatı imzalattırmayı adet edinmişti. Bankalarla müşteriler, buna karşı casusluk tedbirleri geliştirdiler. Örneğin bir müşteri yolladığı transfer talimatında eğer “İ” harfini noktasız yazarsa transferin gerçekleştirilmemesini istemiş, bir diğeri bankaya bir kartpostalın yarısını vererek elinde vekaletnameyle bir üçüncü şahıs gelirse, kartın ikinci yarısını göstermeden ona herhangi bir ödeme yapılmamasını talep etmişti.
İsviçre bankaları savaş sırasında Nazi Almanyası ile de yoğun ilişkileri sürdürdüler. Almanya savaşta ele geçirdiği çalıntı altını (bunun çoğu işgal ettiği ülkelerin altın rezerviydi) tarafsız ülkelerle yaptığı ticarette kullanırken, İsviçre bankacılık sisteminden yararlandı. Nazilerin yağmaladığı sanat eserleri de İsviçre banka kasalarına taşındı ve sanat piyasasında üçüncü kişilere satıldı. Bu iddialar, 1996’da İsviçre hükümetinin eleştiriler üzerine kurdurduğu bağımsız uzmanlardan oluşan “Bergier Komisyonu” tarafından araştırılarak 2002’de yayınlandı.
1995’te İsviçre bankalarına karşı dava açan Dünya Yahudi Kongresi, bankaları soykırımda ölmüş Yahudilere ait hesapların üzerine yatmakla suçladı. Dava 2000’de İsviçre bankalarının tazminat ödemesiyle sonuçlandı.
DÜŞÜK VERGİLİ TAŞIMACILIK
Gemiler neden Panama bandıralı?
ABD, 1903’te Kolombiya üzerinde baskı uygulayarak bu ülkenin elindeki Panama eyaletini kopardı. Böylece ABD, yeni kurdurduğu bu ülkede iki okyanusu bağlayan ünlü kanalı açtırabildi (1914). Panama, vergi cennetine dönüşme kararını veren ilk ülkelerden biriydi. Önce gemi taşımacılığına tanıdığı olağanüstü kolaylıklarla adını duyurdu. Düşük vergi, kuralsızlık ve denetim yokluğu sayesinde dünya sularını “Panama bandıralı gemiler” sardı. Bu uygulama tankerlerle petrol taşıyan Amerikan Standard Oil petrol şirketi için özel olarak başlatılmıştı. 1920’lerde ABD’de alkol tüketimi yasaklandığı sırada içki kaçakçılığında da işe yaradı.
1980’lerde ise ülkenin yönetimini, açıkça Medellín uyuşturucu kartelinin ortağı olan Noriega’nın ele geçirmesiyle Panama uyuşturucu parasının yuvalandığı bir ülkeye dönüştü. Sonunda Noriega Amerikalılar tarafından iktidardan indirildi ama Panama vergi cenneti olmaktan çıkmadı. 2014 IMF raporuna göre Panama, para aklanmasına ve terörün finanse edilmesine karşı önlem almak isteyen ülkelere tavsiye edilen 40 adımdan sadece birini atmıştı!
OFFSHORE BANKALARDAKİ MUAZZAM PARA
Dünyanın gizli serveti8 ila 21 trilyon dolar
Sınırötesi servetin boyutları konusundaki tahminler, hesaplamada kullanılan yöntemlere göre değişiyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı OECD’nin 2007’deki tahminlerine göre, offshore sermaye 5 ile 7 trilyon dolar arasında değişiyor. London School of Economics’de çalışan iktisatçı Gabriel Zucman ise geçen yıl yayınladığı “Ulusların Gizli Serveti” adlı kitabında, dünyadaki finans servetinin yüzde 8’inin vergi cennetlerinde toplandığını, bu 7.6 trilyon doların 2.46 trilyonunun İsviçre’de bulunduğunu belirtti.
Vergi cennetlerine karşı bir baskı grubu olarak kurulan Tax Justice Network için bir araştırma yapan eski McKinsey danışmanı iktisatçı James Henry, servetlerini vergi cennetlerinde saklayan zenginlerle ilgili tahminlerinde daha da ileri gitti. Ona göre offshore hesaplarda 21 trilyon dolar bulunuyor, bunun 9.8 trilyon doları, geliri 30 milyon doları aşan en üst katmandaki 100 bin kişilik gruba ait.
Bu sistem basitçe şöyle işliyor: Örneğin bir tablo veya banka hesabı İsviçre’de bulunuyor. Ama buna sahip olan yasal yapı dünyanın dört bir yanına dağılıyor. Bu tablo veya banka hesabı, başka bir ülkenin yasal sistemi içindeki bir offshore şirketine ait; o şirket ise bir üçüncü ülkenin yasal sistemi içindeki bir vakfa ait, o vakfın yöneticileri ise tamamen farklı bir ülkenin yasal sistemine tâbi.
Bir şirket ne kadar büyükse vergi cennetinden faydalanma ihtimali de o kadar artıyor. ABD’de ülkenin resmî mâli denetim kurumu GAO, 2009’da yaptığı açıklamada, halka açık en büyük 100 Amerikan şirketinden 83’ünün vergi cennetlerinde kendilerine bağlı şirketler bulundurduğunu belirtti.
Bundan 30 yıl önce ünlü Rus şair Yevgeni Yevtuşenko Türkiye’ye gelmiş, İstanbul’u ve Ankara’yı ziyaret etmişti. Kendisine Ankara’yı gezdirenlerden biri de yazarımız Ozan Sağdıç’tı. Bu küçük gezi sırasında Yevtuşenko’un aynı zamanda sıkı bir fotoğraf meraklısı olduğu ortaya çıkmıştı.
Plâktan Şostakoviç’in “Babi Yar” isimli 13. Senfonisini dinliyordum. Bu, onun Çağdaş Rus şairi Yevgeni Yevtuşenko’nun bazı şiirlerinin sözleri üzerine bestelenmiş bir eseri. İkinci bölümü Yumorom yani Mizah adını taşıyor. Kulağıma Ezop’un adı çalındı. Ezop ki, Sisam krallık sarayında esir, ibret masallarıyla ünlü bir Frig-yalı. Yani Anadolu halkından, yurttaşımız sayılır. Derken bir de Hoca Nasrettin adı geçmez mi? Bir Rus şairi mizahla ilgili bir şiir yazmış. Dünyadan hiç başka örnek bulamamış. Şiirin tümünde örnek olarak sadece iki insanın adı geçiyor. İkisi de şu bizim toprakların has adamı. Bu dikkatimi çekti. Şair, o şiirinde mizahı gözü pek, yenilmez bir adam olarak kişiselleştirmişti sanki. Plâk albümünde şiirlerin Rusçaları yanında İngilizce, Almanca ve Fransızca çevirileri de yer alıyordu. Türkçeye çevirme hevesine kapıldım. Elim değmişken, sadece “Mizah” bölümünü değil, senfoniye adını veren Babi Yar dahil, kullanılan 5 şiirin tümünü Türkçeleştirdim. Bu arada eşeledikçe şairi üzerindeki bilgim de artıyordu. Nazım Hikmet ile ilişkisi varmış, onu usta bilmiş, Nazım’ın Yüreği diye bir de şiir yazmış filân… Ona “Serserilerin Şairi” de denilmiş. Zamanımızda olsaydı, belki de “Çapulcuların Şairi” yakıştırması yapılabilirdi… Yüzünü görmeden adamla akraba gibi olmuştuk.
Yıl 1986 olmalıydı. Dışişleri Bakanlığı Kültür Dairesi Başkan Yardımcısı, dostumuz Ergun Sav’dan bir davet aldım. Yevtuşenko ülkemize gelmiş, onun onuruna Devlet Konukevi’nde bir öğle yemeği daveti. Mizah şiirinin çevirisini katlayıp cebime yerleştirdim, Ankara Palas’ın yolunu tuttum. Davetteki konuklar arasında, Sovyetler Birliği elçiliğinden bir iki kişi yanında, Ankara’nın baba şairi Cahit Külebi, Anka Ajansı’nın sahiplerinden ve zamanın ünlü gazetecilerinden Müşerref Hekimoğlu, bir de, konuk şairin Zima Kavşağı kitabını dilimize çok güzel bir biçimde kazandırmış şair yazarımız Özdemir İnce benim anımsayıp tanıyabildiklerim.
Yevtuşenko, çeşme başındaki kadınların fotoğraflarını çekmişti.
Yemek öncesinde ayakta alınan aperitiflerle başlayan sohbetler, yemek sonrasında masada sürdürüldü. Yevtuşenko biraz kendini anlatmaya çalıştı. Diğer davetlilerin merak ettiği kimi soruları yanıtladı. Cahit Külebi, şiirin toplumsal ve evrensel dili üzerinden uluslararası ortak bir kültür bağı yaratılabileceği konusundaki düşüncelerini dile getirdi. Özdemir İnce’nin çevirileri konusunda konuşuldu.
Ben o sofraya fotoğraf sanatçısı olarak davet edilmiştim. Ancak, hiç beklemedikleri bir biçimde, benim de çorbada bir tuzum olsun diye söz aldım. Başlangıçta ayrıntısını anlattığım şekilde, şairin sanatıyla mizah üzerinden nasıl avlandığımı ve bir bağ kurduğumu kısaca anlattım. Kendi coğrafyam, bir yabancının dikkatini çekecek kadar verimli bir mizah tarlasıydı ve ben bununla gurur duyuyordum. Amacım o hususa dikkat çekmekti. Konuğumuzun Mizah isimli şiirini bu yüzden kendi dilime çevirmeye cesaret ettiğimi söyleyip, söz konusu şiirin cebimden çıkardığım Türkçesini masada hazır bulunanlara okudum.
Şair burada rol kesiyor! Odun kıran bir adamın fotoğraflarını çeken Yevtuşenko, daha sonra kendisi odun kırmaya başladı. Bunu yaparken aslında benim fotoğrafını çekmeme yardım ediyor, bana karşı rol kesiyordu.
Yevgeni Yevtuşenko’ya Ankara’yı tanıtıcı kısa bir gezi yaptırmak için Ulus üzerinden Hacıbayram tepeciğine doğru yaya olarak bir sefer eyledik. Amacımız, eski Ankara’nın sokaklarından geçerek hem Hacıbayram çevresinin otantik Müslüman alemini, hem de başkentin geçmişine ta Roma çağından beri tanıklık etmiş Augustus tapınağını göstermekti.
Koleksiyonumdaki yüzlerce Rus plağı sayesinde Kiril abecesinin şifrelerini çözmüş, pek çok sözcüğe de aşina olmuştum. Yevtuşenko’nun kimi sözcüklerin ses çağrışımından kendine özgü bir ahenk ve bir müzikalite yarattığını fark etmiştim. Örneğin Rusça nasredil gibi bir sözcüğüyle Nasrettin’in aynı şiirin dizeleri arasında kullanmış olmasını örnek verebilirim. Onun diline yakın olsun diye, ben de çevirimde örneğin “Bir şakayla Hoca Nasrettin, şak diye bak mat etti şahları” gibi cilveli dizeler kullanmıştım. Okumam bitince, karşımda oturan Yevgeni Yevtuşenko’nun kendisi “Bu çeviride ben satır satır kendi şiirimin sesini duyup hissetim” iltifatında bulundu.
Davet sona ermiş, sıra konuğumuza şöyle üstünkörü bir Ankara’yı tanıtma gezisine gelmişti. Özdemir İnce, bütün inceliğiyle ev sahipliliğini ve rehberliği üstlenmişti. Turizm Bakanlığı, konukluğu süresince Yevtuşenko’ya zaten Barlas Bey’i tercüman rehber olarak tahsis etmişti. Eh, kambersiz düğün olmaz, bir de bendeniz olmak üzere, dördümüz Ulus üzerinden Hacıbayram tepeciğine doğru yaya olarak bir sefer eyledik. Amaç, eski Ankara’nın sokaklarından geçerek hem Hacıbayram çevresinin otantik Müslüman alemini hem de başkentin ta Roma çağından beri geçmişine tanıklık etmiş Augustus tapınağını göstermek.
Yevtuşeko, Devlet Konukevindeki yemekte sohbet halinde. Yanındakiler Müşerref Hekimoğlu ve Cahit Külebi.
Bu gezi sırasında, konuğumuzun bir başka yönünü keşfetme fırsatı bulduk. Meğer Yevgeni Yevtuşenko aynı zamanda sıkı bir fotoğraf meraklısıymış. Adam olacak fotoğrafçı elindeki kamerasından belli olurmuş (derler mi, bilmem!). Üstadın elinde profesyonel işi, iyi bir Leica fotoğraf makinası vardı. Birkaç yıl önce bir de fotoğraf albümünün yayımlanmış olduğunu söyledi. Fotoğraf çekmekten daha zor bir iş vardır, fotoğraf makinası önünde doğru dürüst durabilme, uygun poz verme işi. Yevtuşenko bu işi de çok iyi beceriyordu. Örneğin dar bir sokaktan geçerken, fukara evlerinin birinin önünde bir aile kışlık odununu kırıp evlerine taşımakta idi. Şairimiz önce onların bu eylemini kendisi güzelce fotoğrafladı. Sonra da, evin sahibinin elinden kısa saplı nacağı aldı, kendisi odun kırmaya başladı. Kıra kıra kaç odun kıracaktı ki? Bu heveskârlık neyin nesiydi derseniz, o anda benim kendisini fotoğraflama çalışmama yardım ediyor, deyim yerindeyse bana karşı rol kesiyordu. Ve bu sırrı sessizce sadece ikimiz paylaşıyorduk.
Taa Âbidin Paşa’nın Ankara valiliği zamanından kalma bir sokak çeşmesinden komşu kadınlar evlerine güğümlerle su taşıyorlardı. Mahalle çocukları da, oyun alanı olarak çeşme başlarını çok severler. Bir fotoğrafçı için kaçırılmaz bir sokak manzarasıydı bu. Konuğumuz oradan da bol bol fotoğraflar çekti.
Ankara gezisinin rehberliğini üstlenen şair ve yazar Özdemir İnce’yle birlikte.
Bir galeriyi ziyaret etmek ve bir Türk ressamının sergisini görmek günün son programıydı. Ziyaretimiz aynı zamanda güzel bir çay molası yerine de geçmişti. Güne veda zamanına kadar canlı sohbetler edildi, şairimiz kendisini fark eden galeri ziyaretçilerinden bazılarına imzalar verdi.
Her şey iyi fotoğraf için Hacıbayram türbesindeki takkeli, sakallı adamın portresini arkasındaki minareyle birlikte çekmek isteyen Yevtuşenko, iyi bir kare çekebilmek için üzerindeki pahalı ve şık takım elbiseye aldırmadan yere yatıvermişti.
Sonunda Hacıbayram’a ulaşmıştık. Müze bekçisi bize Augustus tapınağının demir parmaklıklı kapısını da açmış, içine girmiştik. Duvarlardaki mermer levhalar üzerine kazınmış latince yazıtlar iki bin yıl öncesinden mesajlar iletiyordu. Yevtuşenko bunlara ve tapınağın bir duvarı üzerinde yuva yapmış leyleklere uzun uzun baktı. Özdemir İnce’yle birlikte bana pozlar verdiler. Onlara bir “dostluk anısı” fotoğrafı çektim. Tapınağın girişinde, Hacıbayram türbesinin yanı başında belki bir cami görevlisi, belki de sadece namazını kılmaya ya da türbeyi ziyarete gelmiş sıradan bir mümin durmuş bizi seyrediyordu. Yevtuşenko bu takkeli, sakallı adamı görünce, onun portresini çekmek istedi. Ancak, o fotoğrafı aşağıdan yukarıya bir perspektifle çekmek istiyordu. Adamın arkasında caminin minaresinin konik bir biçimde yer almasını arzu ettiği anlaşılıyordu. Yere diz çöktü, ancak istediği açıyı henüz elde edememişti. Bunun üzerine resmen yerlere yattı. Üzerinde besbelli pahalı parlak kumaştan dikilmiş şık bir takım elbise vardı. Yere yatarken hiç onu korumak gayreti göstermemişti. Bir fotoğraf uğruna her şeyi göze almıştı. Ondaki bu fotoğraf aşkına bir kez daha şapka çıkardık.
Hacıbayram ziyaretimiz de sona ermişti. Yevtuşenko’nun bir merakını daha gidermek gerekiyordu. Bir galeriyi ziyaret etmek ve bir Türk ressamının sergisini görmek günün son programıydı. O zamanlar Yenişehir – Bakanlıklar arası sokakların birinde, şimdi tarihe karışmış ünlü bir galeri vardı. Orasının yolunu tuttuk. Galerinin sorumlusu da Nuran Terzioğlu adında hoş bir hanımdı. Ziyaretimiz aynı zamanda güzel bir çay molası yerine de geçmişti. Güne veda zamanına kadar canlı sohbetler edildi, şairimiz kendisini fark eden galeri ziyaretçilerinden bazılarına imzalar verdi. Bâki kalan bu kubbede, o günden birkaç hoş fotoğraf imiş…
Yücelik saraylarında onlar yan gelip yatmışken afralı tafralı, çıktı karşılarına bir çulsuz Ezop, cümlenin cakası cumburlop!
Yuvalarında ikiyüzlülerin belli belirsiz izlerini, tüm yavanlıklarını bir Hoca Nasrettin sildi süpürdü satranç tahtasından. Bir şakayla şak diye bak, mat etti şahları.
Satın almak istediler, satmadı kendini o;
Kıymak istediler canına, çıkardı dilini o.
Zordu onunla savaşmak. İnfaz edildi kimbilir kaç kez. Kopmuş kafası mizahın sırıtırdı bir cengâverin kargısında. Yine bir soytarının kavalı başlayınca öyküsüne
çekecekti gür sesli bir “Merhaba!” Fırlayıp katılacaktı bir yaman horona. Üzerinde lime lime bir palto,
perişan, sanırsın pişman tutuklanmış bir siyasi suçtan. Yürürken idamına,
sefil görünümüyle;
sonraki hayatına hazır sıyırıverecektir birden paltosunu, bir el sallamasıyla,
ve “Hoşça kalın” selâmıyla!
Hücrelere attılar mizahı, cehennemden de beter.
Demir parmaklıklar, taş duvarlar aşacaktı o. Temizleyerek gırtlağını soğuktan sıradan bir nefer edasıyla yürüyecekti sıradan bir marş gibi tek tüfekle, istikamet Kışlık Saray!
Alışıktır sert bakışlara, aldırış etmez çatık kaşlara. Ve mizah çevirir gözünü özüne zaman zaman yine mizahla.
Ölümsüz, zarif mi zarif, çevik mi çevik, erişir her yere ve herkese… Şanlar olsun şu mizaha ki, ne yürekli bir herifmiş o be!
Mao’nun son büyük projesi olan ve 1966’da başlayıp 1976’da sona eren ‘Büyük Proleter Kültür Devrimi’, “Çin’deki burjuva unsurları temizlemeyi” hedefliyordu. Tarihsel Maoizm yerini kişi kültüne bıraktı. ‘Revizyonist’likle suçlanarak zulme tâbi tutulanların sayısı 36 milyona, öldürülenlerin sayısı 1,5 milyona ulaştı. Sonuçta Çin, 80’li yılların başında sosyalizmden kapitalizme geçti!
Günümüz dünyasını biçimlendiren en önemli olaylar arasında 1949 Çin Devrimi önemli bir yer tutar. 18. yüzyılın sonunda dünyanın en büyük birkaç ekonomisinden biri olan Çin, bu devrim sayesinde yüz yıllık bir aradan sonra ulusal birliğini sağlamış ve kendine has bir tarihle bugüne gelmiştir. Çin Devrimi bir köylü devrimi olmaktan ziyade, kentten gelen bir parti-ordunun köylüleri seferber ederek iktidarı fethetmesiydi.
20. yüzyıldaki üç devrimin (1911-1927-1949) ardından Rusya’dan farklı bir sosyalist merkez olarak uzun süre başka ülkelerdeki hareketlere ilham kaynağı olan Çin, tek parti diktatörlüğüne rağmen çok büyük çalkantılar yaşamış ve kısa aralıklarla büyük dönüşümlere sahne olmuştur. 1966’da başlayıp en uç noktalarına 1968 ve 1969’ta varan, 1976’da sona eren “Büyük Proleter Kültür Devrimi”, 1949 Çin Devrimi ile bugünkü Çin arasındaki bir kavşak noktasına işaret eder. Yarı sömürgelikten gelip kendine sosyalist diyen ve ardından komünist partisi ve devlet aracığıyla kapitalist dünyada benzersiz bir yer edinen bir ülke…
1949 Devrimi’nden sonra yeni rejimin temel direği 4,5 milyon üyesi olan komünist partisi (ÇKP) olmuştu. Devlete hakim olan parti aracılığıyla, yukardan ülkenin modernleştirmesi hedeflenmekteydi. Devletçi yaklaşımla, toplumsal sınıfların olmadığı, ırk ve ulustan azade bir eşitlikçilik içeren devrimin vaadleri arasındaki çelişkiler, modern Çin’in gelişimini şekillendiriyordu.
Mao Zedong hem yeni cumhuriyetin başkanı hem parti
başkanı hem de onun askerî komisyon başkanıydı. Savaş boyunca düşman bölgelerinde yeraltı faaliyetleri gösteren ağlarla ilişkileri, yani kentte işçi çalışmasını sürdüren Lui Şaoçi, otodidakt iktisatçı Çen Yun, 1955 Bandung Bağımsızlar Konferansı’nın önde gelen siması diplomat ve yönetici Çu Enlay gibi diğer ulusal yöneticilerin de önemli rolleri vardı.
Devrim adına kültür katliamı
Kültür Devrimi sırasında, Çin’in kültürel geçmişi de hedef alınmıştı. Bir Konfiçyus tapınağının oymalı tarihi kapısı, genç bir Maoist tarafından parçalanıyor, 1969. Hükümet afişinde “Kültür devrimi yeni bir dünya yaratacak” deniyor ve bir Kızıl Muhafız, Buda heykeli ile geleneksel kitapların atıldığı bir yığına balyoz vuruyor (aşağıda).
1949’da radikal devrimci bir dinamiği olan rejim, yirmi yıl sonra 1966’da “Kültür Devrimi” olarak adlandırlan keskin bir kriz tarafından kılcal damarlarına kadar sarsıldı.
Kültür Devrimi ne basit bir iktidar mücadelesine ne de ideolojik bir takıntıya indirgenebilir. Mao’nun bu hamleyi yapmasının ardında uluslararası komünist hareketteki gelişmeler (Stalin’in ölümü, Doğu Berlin ve Macaristan ayaklanması, Kruşçev’in Stalin’in cürümlerini dile getirdiği 22. Kongre konuşması…) ve Çin’in bu durum karşısında kendini bir merkez olarak konumlandırması; 1949’dan sonra Sovyet tarzı bir gelişme seyrini öngörmüşken Stalin’in ölümünden sonra SSCB ile gerilimler; başta Uzakdoğu olmak üzere Afrika dahil dünyanın dört köşesinde siyaseten söz sahibi olma talebi ve “Büyük İleri Atılım”ın başarsızlığının önemli payı vardır. Mao kendi tarihsel konumunun pekiştirilmesi açısından da bu hamleyi gerekli görmüştür. Kültür Devrimi Mao’nun da bir kült haline getirilmesiyle birlikte sürdürülmüştür.
Devrimin ilk yıllarında ÇKP, halk kitlelerinin önemli kesimlerinden üyeler kazanmaya devam etmiş, ülkenin modernizasyonunu eşitlikçi özlemlerle önüne koymuştu. Ancak aynı zamanda siyasi iktidarı elinde tutan, buradan toplumsal ayrıcalıkları giderek artan yeni seçkinlerin partisi haline gelmeye de başlamıştı.
Böylece parti-devlet birliğinin kaçınılmaz sonucu olarak, aşağıdan denetim mekanizmalarının yokluğunda devrimin partisi, inşa halindeki bürokrasinin partisine dönüşme dinamiğini bağrında taşımaktaydı. Siyasal hayatın zapturapt altına alınmış olması, bağımsız toplumsal ve sendikal hareketlerin, siyasal çoğulculuk gibi hususların bulunmadığı ülkede, toplumsal çelişkiler de kendilerini oldukça şiddetli bir biçimde ifade ediyorlardı.
Moskova ile anlaşma sonucu binlerce Sovyet uzmanı Çin ekonomisini düzenlemek için davet edildiler. Üç yılda tarımsal üretim çok yüksek seviyelere ulaştı. 1953-57 döneminde nüfusun yüzde 90’ının kırsalda yaşadığı ülkede yatırımların yalnızca yüzde yedisi tarıma ayrıldı. Sovyet mühendisleri Çin’in çağdaş ekonomik temellerini oluşturdular.
Yüz Çiçek Açsın!..
Rejim ilk ciddi bunalımını, 1953-56 Doğu Avrupa’daki ayaklanmalarda öne çıkan talepler, 1953’de Stalin’in ölümü, 1956’da Kruşçev’in 20. Kongre’de Stalin’in cürümlerine ilişkin yaptığı açıklamaların ardından, bu tür gelişmelerin kendisine de yansıyabileceği üzerine aldığı tedbirlerle üretti.
1954-55 yıllarında aydınlarla ÇKP arasında zorlu gerilimler başgösterdiğinde, parti kendine yakın aydınlar da dahil olmak üzere baskıcı bir politika benimsedi. 1957’deki bir söylevinde Mao, burjuva ideolojisinden yaşayakalanların ve bürokratik çalışma tarzının ağırlığından söz ederek, “yüz çiçek açsın, yüz fikir yarışsın” sloganıyla siyasal ve kültürel liberalleşme kararını ilan etti. Sözün nereye varacağını kestirememişti. Birkaç ay içinde üye sayısı 10 milyona çıkmış olan ÇKP hedef tahtası haline geldi. Öğrenciler anayasal haklara ve özellikle ifade özgürlüğüne saygı gösterilmesi talebiyle parti kademelerine, otoriterliğe, dogmatizme meydan okumaya başladı. Önemli sayıda köylü kooperatifleri terk etti, grevler patlak verdi.
Mao ve eşinin parlak günleri
Mao ve son eşi Çiang Çing, Kültür Devrimi yıllarında…
“Yüz Çiçek Açsın” kampanyasının başarısızlığa uğraması rejimin geleceği açısından kalıcı sonuçlar doğurdu. ÇKP öğrenci ve aydın çevrelerine uyguladığı baskıyla bu kesimlerle ilişkilerine kalıcı bir darbe vurdu. 550 bin aydın, çalışma kamplarına gönderildi.
“Yüz Çiçek Açsın”ın ardından çok daha büyük ölçekli bir başka kriz şekilleniyordu. Parti içi dengeler ve partinin köylülükle ilişkisi sorgulanır oldu. Kötü hasat koşullarında köylülerin hoşnutsuzluğu belirgin hale geldi ve ağır çalışma koşulları nedeniyle Kanton’daki liman işçileri greve gitti.
Büyük İleri Atılım
O güne kadar Sovyet tarzı hızlı bir sanayileşme peşinde olan Çin, 700 milyona varan nüfusundaki köylülüğün ağırlığına uygun yeni bir ekonomik yöneliş belirleme ihtiyacı ile karşı karşıya kaldı. Köylülüğün kitleler halinde göçünü denetlemek için büyük ölçekli kooperatifler kuruldu, büyük bayındırlık işlerine girişildi, kırsal kesime altyapı ve hizmetler götürülmeye yönelindi, küçük kentlerde sanayileşme ile yerinde kalkınmanın yolları araştırıldı. Ancak ÇKP yönetimi Mao’nun sözüyle “15 yılda İngiltere’yi geçmek” gibisine ölçüsüz hedeflerle bu işe girişmişti. Bu hedeflere varmak için, savaşta kullanılan yöntemler yürürlüğe sokuldu.
“Büyük İleri Atılım” halkın dayanma gücünü zorlayan bir ritimde dayatılınca ne hazırlık ne koordinasyon için zaman kaldı. Bir ilk başarıdan sonra kaos ve kriz başgösterdi. Demir, çelik gibi mikro ölçekte yapılan üretimde kalitesizlik bela oldu. 1959’da Mao parti yönetimini sorguladı ve Savunma Bakanı Mareşal Peng Dehuay’in azlini sağlayarak eleştirileri susturdu. Ancak aynı yıl kendisi de başkanlığı “Atılım”ı eleştiren Lui Şaoçi’ye bırakmak zorunda kaldı.
Buda’yı yakmak 60’lı yılların kültür katliamı sırasında, Çin’deki Buda heykellerinin neredeyse tamamı yakılmıştı.
1959-61’de ülkenin çeşitli bölgelerinde kıtlık ve açlık başgösterdi. Çeşitli felaketlerin de etkisiyle, 20 ila 30 milyon insan hayatını kaybetti. ÇKP yönetimi bağımsız kitle örgütlenmeleri, demokratik kurumlar bulunmadığı için gidişatı anlamakta, değerlendirmekte ve önlem almakta geç kalmıştı. Partiyle köylüler arasındaki gerilim kopuş noktasına vardı ve kimi yerlerde ayaklanmalar başgösterdi. Gecikmeli olarak önlemler alınmaya başlandı.
Büyük İleri Atılım’ın başarısızlığı Mao ve fraksiyonun ağırlığını son derece azalttı, hatta Mao bir yarı-özeleştiride bulundu. 60’lı yılların başlarında Mao’nun partideki otoritesi zedelendiği gibi, partinin toplumdaki otoritesi de hayli zayıflamıştı. 1958’de Moskova ile anlaşmazlığın ardından Rusya uzmanlarını geri çekmiş, ardından Çin’i dışlayan İngiltere ve ABD ile nükleer deneme antlaşması imzalamıştı. Maoist yönetim için artık “baş düşman” ABD değil SSCB idi.
Böylesine karmaşık bir bağlamda yönetimdeki çatışmalar, parti çerçevesinde beliriyordu. Böylece Pandora’nın kutusu açıldı. Sonunda devlet aygıtının önemli bir kısmını tahrip edecek olan bir kriz patlak verdi.
Ülke inkar edilemez bir gelişme kaydetmiş; Maoist devrim toplumda radikal eşitlikçi özlemleri uyandırmıştı. Oysa kentle köy, toplumsal kesimler arasında eşitsizlikler büyük miktarda devam ediyordu. Yeni bir kuşak belirmişti ve öğrencilerin azımsanmayacak bir kısmı diplomalarına uygun bir iş bulamıyorlardı. Kırda yoksul köylülerle daha zenginler arasında veya kentte geçici çalışanlarla düzenli ve güvenli çalışanlar arasında eşitsizlik devam ediyordu. Bunlara iktidar kadrolarının ayrıcalıkları, otoriterliği ve bürokrasi eklendiğinde, 1949’dan beri görülmemiş ölçekteki çelişkiler sokağa taşındı.
16 Mayıs 1966’da “Proleter Kültürü [kurmak] için Büyük Devrim” diye ortaya atılan ve Kültür Devrimi diye anılan hareketin ilk resmî bildirisi yayınlandı: “Burjuvazinin sinsice partimize sızan temsilcileri… aslında bir karşı devrimci revizyonistler takımıdır…”
Üniversiteler kapatılınca… 1966’da Çin’de bütün üniversiteler kapatılmış, öğrenciler Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla kırsal bölgelere yollanmıştı. Daha sonra rüzgar tersine dönecek, milyonlarca öğrenci Mao yönetimi için ağır bir sorun haline gelecekti
Kültür Devrimi
Hedefte Mao’dan sonra gelen Lui Şaoçi ve genel sekreter Deng Jiapong’in tasfiyesi vardı. “Revizyonist” diye karalanan aydınlar ve profesörler, hâlâ ayrıcalıklı bir gelirden istifade eden eski burjuvalar, yerel parti sorumluları da namlunun ucundaydı. 8 Temmuz 1966’da Mao, Kültür Devrimi’nin zeminini oluşturan 16 maddelik metin ile ÇKP ve aydınlar arasında bir temizliğin gerekliliğini ilan etti.
Ağustos ayında Mao, “karargahları bombalayın” şiarıyla açıkça ÇKP’nin iki numarası olan Liu Şaoçi’ye savaş ilan etti. Liu Şaoçi “kapitalist yolu izlemekle” suçlanıyordu. Şaoçi parti hiyerarşisinde ikincilikten sekizinciliğe geriledi, Ekim’de “özeleştirisini verdi”, 1967’de partiden ihraç edildi. Ekim 1968’de cumhurbaşkanlığından alındı ve bir yıl sonra hapiste öldü.
Mao, Kızıl Muhafızlar’ın örgütlenmesini ve “Devrimci Komiteler”in kurulmasını önerdi. Kızıl Muhafızlar toplumsal kökenler gözönüne alınarak oluşturulmaya çalışılıyordu. Bunun için yoksul köylü, işçi, savaşta ölen, asker ve devrimci kadroların çocukları özel olarak yetiştirilmeye başlandı.
Aralık’ta sanayi merkezi Şanghay şiddetli çatışmaların merkezi haline geldi ve geçici işçilerin önemli bir rol üstlendikleri kendiliğinden bir genel grev patlak verdi. Bu hadise siyasi literatüre “Ocak 1967 Fırtınası” ve “Şanghay Komünü” olarak geçti.
Sonrasında karışıklıklar kırsal kesime de yayılmaya başladı. ÇKP ve yönetim darmadağın oldu, parti yönetimi bölündü. Kırsal bölgelerde artık gerçek bir içsavaş yaşanıyordu. Ancak isyancıların da kafaları karışıktıve demokratik özlemlerle başlayan Kültür Devrimi, siyasal bir açılımda bulunamadan aşırı şiddetli fraksiyonel çatışmanın girdabına kapılmıştı.
ÇKP içindeki bütün eğilimler, ayakta kalan tek kurum olan orduya dayanarak partiyi ve yönetimi yeniden inşa etmeyi acil bir sorun olarak görüyorlardı. Ağustos 1967’de Mao da bu konuda açık tavır alarak Kültür Devrimi’nin rüzgarını tersine estirmeye başladı. Ancak olayların durulması zaman aldı ve 1968’e kadar birçok yerde şiddet olayları devam etti.
Temmmuz 1968’de Mao, silah bırakmayı reddeden Kızıl Muhafızlar’ın üzerine orduyu gönderdi. Eylül ayında yüzbinlerce eski öğrenci Kızıl Muhafız, zorunlu eğitim için kırsal bölgelere yollandı (nihayetinde bunların sayısı 16 milyona varacaktır).
Aylar boyunca Kültür Devrimi’nin isyancıları ender rastlanan bir özgürlükle bütün Çin’i ayaklanmaya çağırmak üzere dolaştılar. Elbette ÇKP’nin değişik fraksiyonları tarafından (özellikle Mao) manipüle edildiler. İsyancılar kendi aralarında da çatışmaya başladılar. Rekabet halindeki siyasal ve askerî güçler de durumdan vazife çıkardılar. Kör bir şiddetle, aralarında devrimci mücadelenin emektarları da olmak üzere “revizyonist” olmakla itham ettikleri yaşlıları kimi zaman tartaklayarak, kimi zamansa işkence yaparak, özeleştiriye davet etiler. Esas olarak öğretmenler ve eğitim kadroları hedef alındı. Ülkedeki anıtların üçte ikisi, özellikle Budist tapınaklar tahrip edildi. Bütün eski sinema, opera, tiyatro, müzik gösterileri yasaklandı, gösteri mekanları kapatıldı. Sanatçılar öldürüldü veya sakatlandı. Piyanistlerin parmakları, akrobatların kolları kırıldı.
Zulme tâbi tutulanların sayısı 36 milyona, öldürülenler ise 1,5 milyona ulaştı. Yalnızca Şanghay’da 150 bin konut elekten geçti. Pekin’de ise “Kızıl Muhafızların en az bir kişiyi döverek öldürmediği pek az ev var”dı. Müzik aletlerinden geçmişe ait sanat eserlerine, elyazmalarından paralara ne bulunduysa tahrip veya müsadere edildi. Evcil hayvan beslemek, saksıda çiçek yetiştirmek, geçmişin mirası olarak mahkum edildi. Ülkenin batısındaki Müslüman bölgelerinde Kur’an’lar büyük ateşlere atıldılar. Birçok aydın intihar etti, bazıları öldürüldü.
Özeleştiri işkencesi ÇKP’nin taşra örgütlerinde “burjuva kültürü”nü savunduğu tespit edilenler, kalabalıklar önünde özür, dilemeye zorlanmışlardı.
Aydınlara zulüm
Aydınlar ve profesörler “el emeği ile yeniden eğitilmek üzere” kırsal bölgelere sürüldüler. Kültür Devrimi’nde yüz milyon insan taciz edildi; yani her iki yetişkinden biri!
1966-68 yıllarından çıkıldığında ÇKP yıkıntı halindeydi. Siyasi Büro’nun on bir üyesinden sekizi ya hapisteydi ya da yeniden eğitimde. Merkez Komitesi sorumlularının onda dokuzu ıskartaya çıkartılmıştı. Merkez Komitesinin 63 üyesinden 43’ü kaybolmuş, 9’u ağır şekilde eleştiriye uğramıştı. Önceki kongrede Merkez Komitesine seçilen 279 üyenin yalnızca 53’ü sonraki kongrede yeniden seçilmişti. Birçok yerde parti aygıtı silinmişti. Bu kongredeki 1512 delegenin dörtte üçü Halk Kurtuluş Ordusu üyesiydi. Parti, Mao’nun düşüncesi ve onun oynadığı rolü onayladı ve Mao’dan sonra onun yerine Lin Piao’nun geçeceğini belirledi. Yine de yeni siyasal büro bir bütünlük arz etmiyordu. Her biri Mao’ya yaslandığını söyleyen üç fraksiyon bulunuyordu. Lin Piao, askerî ve sivil pragmatiklerin desteklediği Çu Enlay ve daha sonra “Dörtlü Çete”yi oluşturan “Şanghay Grubu” tarafından desteklenen Mao’nun eşi Jiang Çing.
1969’de toplanan ÇKP’nin 9. Kongresi krize bir çözüm getirmemiş, Mao ile düne kadar Maoistlerin en birincisi olarak takdim edilen ordu komutanı Mareşal Lin Piao arasında yeni bir çatışma çıkmıştı. Lin Piao’nun Mart 1971’de “uçakla Moskova’ya kaçarken” denilerek, bir yıl sonra ilan edilen ölümüyle bu gerilim sonlandı. Mao, Dörtlü Çete’yi destekleyerek Lin Piao’yu Konfüçyus’un gerici düşüncelerine hizmet etmekle itham etti. 100’den fazla general kızağa çekildi. Onun tasfiyesi ile Dörtlü Çete ile Çu Enlay arasındaki mücadele kızıştı. Çu Enlay kansere yakalanınca onun ekibinden Deng Jiaoping öne çıktı ve 1973’de siyasi büroya seçildi.
Böylelikle 1970’lerin başlarında Çin Devrimi’nin tarihsel önderlerinin büyük bir kısmı ıskartaya çıkartılır. Mao’nun son eşi Çiang Çing’in de dahil olduğu “Dörtlü Çete” diye de anılan “Şanghay Grubu”na iktidar yolu açılmış olur. 1973’de Dörtlü Çete duruma hakim olsa da, kırsal kesimde denetim kaybolmaya başlar. Çu Enlay, Kültür Devrimi’ni eleştirir ve mirasını reddeder. Mao ve Dörtlü Çete parti içinde egemenliğini kaybetmeye başlar.
İktidar savaşının kurbanı gençler Ülkede yaşanan çalkantılar, ÇKP içinde iktidar mücadelesi veren çeşitli grupların çatışmalarıyla tetikleniyordu. Gençler, bu fraksiyonların kullandığı en önemli toplumsal kesimlerden biriydi.
Kültür Devrimi’nin sonu
1976’da Çu Enlay ölür. İki kanadın çatışmasından yararlanan içişleri bakanı Hua Guofeng iktidarı ele geçirir ve başbakan olur. Eylül’de Mao ölür. Ordunun desteklediği Hua Guofeng ile medya ve milislerin desteğini alan Çiang Çing karşılıklı olarak darbe hazırlığına girişirler. Ekimde “Dörtlü Çete” üyeleri tutuklanır. Milisler mücadele etmeden teslim olurlar, halk “kızıl impatoriçe”nin tutuklanmasını destekler. Deng Jiaoping yeniden sahneye döner, bir yıl sonra itibarı iade edilir. 1949’un radikal eşitlikçi umutları, iktidardaki fraksiyonların kendi aralarındaki çatışmalara kurban edilmiş ve artık Çin toplumu yepyeni bir yörüngeye girmişti.
Yirmi yılda ÇKP’nin halkla ilişkileri nitel olarak dönüşüme uğramıştı. Yüz Çiçek Açsın Kampanyasında partiyle aydınların önemli kesimi arasındaki ilişki bozulmuştu. Büyük İleri Atılım sırasında köylülükle ilişkiler değişmişti. Kültür Devrimi ile öğrencilerin yanı sıra işçilerin radikal kesimleriyle bağlar zayıflamıştı. “Tarihsel” Maoizm yerini kişi kültüne bırakırken, 1960’lı yıllarda beliren eşitlikçi özlemler de gölgelenmişti.
1967-69’da Mao siyasal olarak ölmüştü. 70’li yıllardaki ağır hastalığının ardından 1976’da ölümüyle “Dörtlü Çete” sanık sandalyesine yerleştirildi. Kültür Devrimi, Mao’nun son büyük projesiydi. Ancak Kültür Devrimi’nin yenilgisi, Çin’in Deng Jiaoping öncülüğünde Batı tipi ekonomik gelişmeye yönelmesine yol açacaktı. 80’li yıllarda yarı özel yarı devlet kapitalizmiyle “sosyalizmden kapitalizme” geçiş 90’lı yıllarda tamamlandı. Bu döneme damgasını vuran ise Kültür Devrimi’nde gözden düşmüş olan Dang Jiaoping oldu.
Gövde gösterisi Mao, 26 Temmuz 1966’da Yangzi Nehri’nde uzun süre yüzmüş ve bu sembolik eylem Kültür Devrimi’nin başlamasıyla ilişkilendirilmişti.
KÜLTÜR DEVRİMİ’NİN ÖNEMLİ DÖNEMEÇLERİ
1964 Mao’nun yazdığı Küçük Kızıl Kitap’ın ilk baskısı.
1965 Merkez Komitesinin gizli toplantısında Mao’nun “gerici ideolojinin eleştirisi”ni gündeme getirmesi.
Mart 1966 Mao’nun, Siyasi Büro toplantısında aydınlara karşı bir kültür devrimi başlatmayı önermesi.
Mayıs 1966 Siyasi Büro’da Jiang King, Çen Boda, Kang Şeng’den oluşan ve görevi partide, orduda, hükümetteki “burjuva” unsurların izini sürmek olan Kültür Devrimi komitesinin kurulması.
Mayıs 1966 Pekin Ünivesitesi’nde ilk “Kızıl Muhafız” birliğinin oluşturulması.
Haziran 1966 Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla üniversite öğrencilerinin belirsiz bir süre için tatile çıkarılması.
Temmuz 1966 Mao’nun hem SSCB hem de Çin’deki potansiyel revizyonistlere karşı Kızıl Bayrak ve Halkın Günlüğü gazetelerinde yazıları.
Temmuz 1966 Mao’nun Yangzi nehrinde uzun süre yüzerek “gövde gösterisi” yapması.
Ağustos 1966 Genelkurmay Başkanı General Lo Jui-Çing’in kızağa alınması.
Ağustos 1966 Mao’nun “karargahları bombalayın” diyerek başkan Liu Şaoçi’ye dolaylı olarak saldırması, şiddetin başlaması.
Ağustos 1966 Gençliği Kızıl Muhafızlar olarak sefererber edecek 16 maddenin ilanı.
Ağustos 1966 1 milyonun üzerinde Kızıl Muhafızın Tiananmen’de toplanıp Mao’yu selamlaması.
Ekim 1966 Başkan Liu Şaoçi ve Deng Jiaoping’in afişlerde “burjuva revizyonist” şefler diye itham edilmeleri
Ocak 1967 Ordunun tarafsız kalmayıp Maoist unsurları destekleme emri alması.
Temmuz 1967 Üniversitelerin yaklaşık 1 yıl sonra yeniden açılması.
Eylül 1967 Karışıklıkları bastırmak için orduya ateş açma yetkisi verilmesi.
Ekim 1976 “Dörtlü Çete” üyelerinin Mao’nun vasiyetini tahrif etmek ve darbe hazırlamakla itham edilerek tutuklanması.
Ağustos 1977 ÇKP’nin Kültür Devrimi’nin resmen sona erdiğini açıklaması.
SARTRE, FOUCAULT, GODARD VE DİĞERLERİ…
Batılı aydınların Çin ve Mao illüzyonu
Batı’da Maoizmin altın çağı 60’ların sonu ve 70’lerin ortalarına kadar sürdü. Yani tam da Kültür Devrimi döneminde. 1974’te Çin’e giden Fransız edebiyatının büyük üstadı Roland Barthes, dönüşünde hayli heyecanlıydı. Keza Philippe Sollers, “Çin’de gerçek bir burjuva karşıtı devrim” gördüğünü söyleyecek, feminist profesör-yazar Julia Kristeva, “Mao kadınları özgürleştirdi” diyecektir.
Ghuul tarafından yapılan bir çizim: “Sartre: Gen Aktarımlı Çin Balığı”
Sinemanın öncü yaratıcılarından ve 1967’de “Çinli” isimli bir film çekmiş olan J. L. Godard, Fransanın ünlü mimar ve şehircilerinden Roland Castro da bu kervanın yolcularındandı. Maoist olmamakla birlikte, J. Lacan ve Michel Foucault’yu da Kültür Devrimi’nden etkilenenler arasında sayabiliriz. Mao’yu bir filozof olarak önemseyen Louis Althusser ise, düşünsel olarak daha köklü bir ilişkiye geçmişti.
La Cause du Peuple gazetesinin savunucusu Jean-Paul Sartre için ise zaten Mao’dan ibaret olan Çin’deki Kültür Devrimi, onun şahsında önemli bir gelişmeydi. Bugün artık ünlü bir filozof olan Alain Badiou da bu rüzgara kapılanlar arasındaydı.
Batılı aydınlar için Kızıl Kitap’ın öncülüğündeki Kültür Devrimi, Kremlin’in köhne bürokrasisine karşı komünizme yeni bir nefes kazandıracak bir hamle olarak değerlendirildi. Örneğin aydınların kırsal bölgelere sürülmesi, kafa ve kol emeği arasındaki ayrımın giderilmesi yönünde bir çaba olarak görülüyordu.
Bu aydınların önemli bir bölümü, özellikle Simon Leys’in (Pierre Ryckmans) “kralın çıplak olduğunu” anlatan Başkan Mao’nun Yeni Elbisesi kitabıyla başlayan üçlemesinin etkisiyle, hızla bu Çin-Mao hayranlığından uzaklaştılar. Sonrasında ise “Çin usulü” gibi olmasa da özeleştiri yapana pek rastlanmadı.
On binlerce yıl önce yaşamış avcı-toplayıcı topluluklarından modern toplumlara insanın hastalıklarla sonu gelmeyen mücadelesi… Şamanlar ve büyücü hekimlerden modern doktorlara, berber cerrahlardan uzman operatörlere, ilkel ampütasyonlardan organ nakillerine tıp tarihinden ilginç notlar…
Bu yazı, Britanyalı tarihçi Roy Porter’ın Türkçesi Metis Yayınları’nın Bilim serisinden çıkan Kan Revan İçinde (çeviren: Gürol Koca) adlı kitabından derlenmiştir.
Salgın hastalıklar yerleşik toplumla birlikte ortaya çıktı. Avcı-toplayıcı atalarımızın hayatları kısaydı ama hastalıklardan da muaftılar. Küçük ve dağınık gruplar halinde ve izole bir halde yaşayan avcı-toplayıcılar bir yerde su kaynaklarını kirletecek veya hastalık yayan böcekleri cezbeden pislikleri biriktirecek kadar uzun süre kalmıyorlardı.
Ancak son buzul çağında av kaynaklarının ve av hayvanlarınca zengin geniş bakir toprak parçalarının azalmasıyla birlikte nüfus baskısı insanlığı toprağı işlemek zorunda bıraktı. Bu, yerleşik yaşama geçişin ve salgın hastalıkların başlamasına yol açmıştı. Önceleri yalnızca hayvanlarda görülen patojenler insanlara geçti. Örneğin, Neolitik dönemde sığırlar insanlara tüberküloz ve çiçek, domuzlar ve ördekler grip, atlar soğuk algınlığı bulaştırdı. Kızamık, sığır vebasının ve köpeklerde gençlik hastalığının insana geçmesi sonucu ortaya çıktı.
17.yüzyıldan bir anatomi dersi Rembrandt’ın 1632 tarihli Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi tablosunda 17. yüzyılda Hollanda’nın ünlü cerrahlarından Tulp’un anatomi dersi ve dersi izleyen cerrahlar tasvir edilmiş.
Uygarlığın yayılması ve ticaretin gelişmesiyle birlikte tüccarlar ve denizciler, hastalıklarla tanışmamış topraklara hastalıkları taşıyarak yıkıcı salgınlar çağını başlattı. MS 540’ta Mısır’da baş gösteren veba iki yılda İstanbul’a yayılmış ve Doğu Akdeniz nüfusunun dörtte birini yok etmişti. 1300 yılına doğru Asya’da başlayan veba salgını Ortadoğu’dan batıya doğru ilerleyip Kuzey Afrika ve Avrupa’yı tarumar etti. 1346-1350 arası Avrupa nüfusunun dörtte biri olan 20 milyon insan bu salgında öldü.
İnsan sağlığıyla ilgili en dehşet verici olay Kolomb’un bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Haiti’ye ayak basışıyla başladı. 1493’deki salgın muhtemelen domuz gribiydi. 1518’de Karayipler’e ulaşan çiçek hastalığı kıtayı ölüme boğdu. Bunları kızamık, grip, tifüs, sarı humma ve frengi salgınları izledi. Bu salgınlar sonucu milyonlarca Amerikalı yerli öldü, bazı yerleşim yerlerinde insan kalmadı.
Tarım devrimi gibi sanayi devrimi de yepyeni hastalıklarla birlikte gelmişti. Madencilerde ve çömlekçilerde görülen akciğer hastalıkları, kente özgü raşitizm sanayi devriminin eşitsiz koşullarının sonucuydu. Bu dönemde zenginler de yeni hastalıklarla tanıştı. Zengin, yaşlanan uluslarda görülen kanser, obezite, koroner kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet ve amfizem bunlardan bazılarıydı.
Çok yeme yanarsın İngiliz çizer George Cruikshank’in 1818 tarihli eserinde, gut hastalığına yakalanmış yemeğe düşkün bir adamın hissettiği ağrılar ayağını yakan bir iblis figürüyle tasvir ediliyor.
Hastanın yatağı başındaki bilgili ve güvenilir dost
Erken dönemlerdeki büyücü hekimlerden günümüz doktorlarına kadar, hastalara şifa dağıtanlar her toplumda saygı gören kişiler oldular. Ancak doktorların sıkı bir bilimsel eğitimden geçen, güvenilir, uzman kişilere dönüşmesi uzun zaman aldı.
Erken dönemlerde şifacılık, kahinlerin ve büyücü hekimlerin mesleği haline gelmişti, gökten yağan hastalıklarla savaşarak ve bunlara çareler sunarak bu mesleği icra etmişlerdi. Bazıları 17 bin yaşında olan eski mağara resimlerinde hayvan başlarını kafalarına geçirmiş ritüel danslar yapan insanlar tasvir edilir, bunlar hekimlerimizin en eski imgeleri olabilir. Daha karmaşık düzenli toplumların evrimiyle birlikte, bunları otacılar, ebeler, çıkıkçılar ve şifacı rahipler takip etti.
Bu kutsal pratikten ayrılan, esasen seküler ilk tıbbi uygulamalar, MÖ 5. yüzyılda Yunanca konuşulan coğrafyada Hipokratçı hekimlerle birlikte başladı. Geleneksel dinci şifacıları kınayan bu hekimler elitist bir meslek kimliği ideali geliştirdiler. Kendilerini kök toplayıcılardan, kahin ve benzeri kişilerden üstün gören, kara cahil ve şarlatan oldukları gerekçesiyle onları reddeden, tanrılara aracılık ediyormuş gibi davranmayan Hipokratçı hekimler hastanın yatağının başındaki bilgili ve güvenilir dostu olacaktı.
Kan akıtarak iyileştirme Kan akıtmak, uzun yıllar boyunca doktorların tedavi için kullandığı bir yöntem oldu. Doktor ve kanını akıttığı hastanın resmedildiği gravürün tarihi 1804.
Roma İmparatorluğu’nda da tıp alanında Galen’in (MS 129-216) öncülük ettiği bir çok atılım yapılmıştı. Hıristiyanlaştıktan sonra ise din ve tıp çakıştı, kaynaştı, zaman zaman da çatıştı. Karanlık çağ olarak adlandırılan bu çağda şifa, keşiş ve rahiplerin özel alanı haline geldi. Bu arada klasik tıbbın ateşi Hıristiyan Batı’dan çok daha geniş olan İslâm coğrafyasında, özellikle günümüz Suriye, Irak, İran, Mısır ve İspanyasında canlı tutuluyordu. 12. yüzyıldan itibaren üniversitelerin kurulması ve eğitime dayalı tıbbın İslam kaynaklarından yeniden çevrilmesiyle birlikte tıp İtalya’dan başlayarak Avrupa’da yeniden hayat bulmaya başladı. Ortaçağdan Rönesans’a ve sonrasına kadar ideal hekim uzun bir üniversite eğitiminden geçip temel bilimlerde uzmanlaşan adamdı.
Tıbbi tedavinin temeli ilaç
Doktorlar hastaları tedavi için tıbbın erken dönemlerinden bugüne kadar ilaçlardan, ilaçlar için de öğütülen, demlenen, birbirine karıştırılan yapraklar, kökler ve kabuklardan destek aldı.
Eski Yunan’da Theophrastus (MÖ 4. yüzyıl) ve Dioscorides (MS 1. Yüzyıl) şifalı bitkiler ile safran, yağlar, merhemler, çalı ve ağaçlar gibi aromatikleri kapsayan materyaller üzerine araştırmalar yapmıştı. Arap tıbbı bunlara yeni terkipler ekledi. El Kindî’nin (y. 800-870) tıbbi formülü Yunanlıların pek bilmediği, kâfur, çin tarçını, sinameki, hintcevizi ve muskat, demirhindi ve manna gibi İran, Hindistan ve Doğu’dan gelen ilaçlardan oluşmaktaydı.
Yeni Dünya’nın keşfi başka yeni ilaçların ortaya çıkışını sağladı. Bunlar içinde en önemlilerinden biri sıtmaya karşı kullanılan, kininin temel maddesi kınakınaydı: Zaman zaman tesadüfen yeni ilaçlar da keşfediliyordu. Rahip Edmund Stone’un on sekizinci yüzyılda ateş düşürücü olduğunu ilan ettiği söğüt kabuğu bunlardan biriydi ve aspirine giden yolda atılmış ilk adımdı.
19. yüzyılda ise tıbbi maddelerle ilgili çalışmalar yavaş ve düzensiz şekilde laboratuvar temelli farmakolojiye doğru bir dönüşüm geçirdi ve ilaçlar seri üretim ürünleri haline geldi.
Ancak asıl atılım 20. yüzyılda oldu. 1960’lara gelindiğinde birçok etkili ilaç ortaya çıkmıştı: antibiyotikler, felç önleyici antihipertansifler, antikoagülanlar, antiaritmikler, antihistaminler, antidepresanlar, antikonvülsanlar, artritlere karşı kullanılan kortizon gibi stereoidler, bronkodilatatörler, ülser kürleri, endokrin regülatörleri, kanserlere karşı kullanılan sitotoksik ilaçlar ve diğerleri…
Cıvayla frengi tedavisi 1709’da, cıvayla tedavi edilen frengi hastalarını gösteren çizim (solda). Halk arasında, yara temizlemek için küflü ekmek kullanımı gibi uygulamalar küfün antibakteriyel olduğunu düşündürüyordu ama antibakteriyel faaliyetlerle ilgili ilk kapsamlı gözlem 1877’de Pasteur tarafından gerçekleştirildi (üstte).
Son otuz-kırk yıla bakınca ise önceki nesillerin mucize ilaçlarına denk düşecek bir ilaç üretilemediğini görüyoruz. Yeni preparatların çoğu rakip ilaç firmalarının piyasadan pay almak için geliştirdiği, varolan ilaçların küçük değişiklikler yapılmış varyantları.
Thomas Eakins’in 1889 tarihli Agnew Clinic adlı tablosunda solda ameliyatı izleyen kişi, dönemin ünlü ABD’li cerrahlarından Dr. Hayes Agnew. O dönemin bazı ameliyathanelerinde dışarıdan doktorlarla tıp öğrencilerinin ameliyatı seyretmesi mümkündü.
Ha berber, ha cerrah ikisi de ellerini kullanıyor!
Bugün kimilerinin ‘tıbbın süper starları’ olarak gördüğü cerrahlar, bir buçuk asır öncesine kadar doktordan sayılmıyor, kafalarını değil ellerini çalıştıran ve berberlerle benzer bir iş yapan zanaatkârlar olarak görülüyordu.
Cerrahi, uygarlık kadar eskidir. Kafatası kalıntıları, trepanlamanın (yani kafatasında delik açmanın) en azından MÖ 5000’den beri uygulandığını gösteriyor. Operatörler muhtemelen hastaları “iblisler”in çektirdiği azaptan kurtarmak amacıyla taş kesen aletlerle kafatasından parçalar çıkarıyordu. Çıkıkçılık da uygulamalar arasındaydı, MÖ ikinci bin yıla ait tıpla ilgili Mısır papirüslerinde ise apseler, küçük tümörler, kulak, göz dişlerle ilgili son derece sofistike cerrahi işlemler tarif edilir.
Hipokrat yemini hekimleri bıçakla yapılan işlemleri cerrahlara bırakmaya yönlendiriyordu. Bu durum cerrahların yeteneklerinin takdir edilmesini sağlamakla birlikte tıpta cerrahinin daha alt seviyede, kafayla değil elle yapılan bir iş olarak görüldüğü kalıcı bir işbölümüne yol açmıştı.
Birçok cerrah sanatını orduda öğreniyordu. Savaş alanı cerrahlığın okuluydu, Ortaçağın sonuna doğru barutun savaşlarda kullanılması yaraları daha da kötüleştirmişti. Top gülleleri ve silah atışları korkunç yaralara sebep oluyordu, savaş alanında gerçekleştirilen ampütasyon ve trepanasyon çoğunlukla tek çareydi.
Kuzey Avrupa’da sivil cerrahi, berberlik de yapan operatörler tarafından gerçekleştiriliyordu (iki iş için de aynı aletleri kullanıyorlardı). Esnaf loncalarına üye olan cerrahlar normalde akademik eğitim görmüyor, çıraklıkla başladıkları pratik bir eğitimden geçiyordu. Toplum nezninde saygınlıkları pek yoktu. Gelgelelim cerrahi on sekizinci yüzyıldan itibaren uzun ve kalıcı bir yükselme dönemine girdi.
Cerrahi öncelikle Fransa’da meslek statüsü kazandı. Kendilerini berberlerden ayıran Fransız cerrahları, 1745’te İngiliz cerrahlar izledi. Cerrahlık eğitiminin hastanede verilmeye başlanması cerrahi ile anatomi arasındaki bağı güçlendirdi. Cerrahlar hekimlerle aynı statüde olduklarını kabul ettirmeye çalışıyordu.
19. yüzyılın ilk yarısında birçok yeni ameliyatın yapılmaya başlanması cerrahlığın gelişimini hızlandırdı. Örneğin, 1840’larda anestezi ortaya çıkmadan önce, uzun süren ve büyük titizlik gerektiren ameliyatlar söz konusu değildi. Etkili anestezi kullanımı, anesteziden önce tahammül edilmez travmalara sebep olan vücut içi ameliyatları yapılabilir kıldı.
Ameliyat rehberleri 1670’lerde Avusturya’daki bir Fransisken manastırı için hazırlanan ameliyat rehberinde, gözyaşı kanalının nasıl ameliyat edileceği anlatılıyor (altta). Yine 17. yüzyılda berber cerrahlar için yaralı askerlerin nasıl tedavi edileceğini gösteren ilkyardım çizimi (üstte).
1881’de Koch, aletleri ısıtarak sterilizasyon sağlama yöntemini keşfetti. John Hopkins Hastanesi’nden William S. Halsted da lastik eldiven kullanımını uygulamaya soktu. 1900’e gelindiğinde yerleri talaşla kaplı pis odalarda bıçak sallayan, üzeri kurumuş kanla kaplı önlüklü nahoş cerrahlar güruhu görüntüsü ameliyatlarda görünmez olmuştu. Maskeler, lastik eldivenler ve ameliyat önlükleri enfeksiyon riskini azalttı ve steril ortam zorunlu hale geldi.
19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişmeye başlayan, vücudun içinin görüntülenmesini ve taranmasını sağlayan temel teknikler 20. yüzyılla birlikte cerrahinin gücüne güç kattı. Cerrahideki hızlı ilerleme özellikle savaşlar ve trafik kazalarıyla daha da hız kazandı. İnfilak gücü yüksek mermilerin kullanımı savaş yaralarını daha da korkunç hale getirmişti. Bu tür yara ve yanıkların sonuçlarından biri plastik ve rekonstrüktif cerrahinin, özellikle yüz cerrahisinin ortaya çıkışı oldu.
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kesip alma cerrahisi yerini onarma ve hatta değişim cerrahisine bırakmıştı. İmplantlar bunun en güzel göstergesidir. Yapay bir aparatla yapılan ilk implantasyon 1959’da İsveç’te geliştirilen kalp piliyle gerçekleştirildi.
Ve tabii 1960’lardan itibaren organ nakilleri büyük gelişim gösterdi. İlk böbrek nakli 1963’te gerçekleştirildi, ama bir naklin haber olması 1967’yi buldu. O yıl Christian Barnard, Güney Afrika’da kalp naklini uygulamıştı.
Uzun süre tıp alanında en ileri Avrupa ülkesi olan İtalya’nın Siena kentindeki Santa Maria della Scala Hastanesi’nde doktor ve hastaların tasvir edildiği 1441-1442 tarihli freskoyu yapan kişi Domenico di Bartolo.
Dinlenme tesislerinden iyileştirme merkezlerine
Bugünkünden çok farklı işlevler gören eski hastaneler, modern döneme kadar birer tedavi merkezinden ziyade kısmi tedavi, yiyecek, barınma ve nekahet döneminde dinlenme imkânı sağlayan düşkünlerevi gibiydi.
Klasik Yunanistan’da hastane yoktu. Hasta sağlık tapınağına giderdi ama seküler tıp bu tür tedavilere değer vermiyordu. İmparatorluk Roması’nda bazı hastane tesisleri vardı ama bunlar köleler ve askerler için kurulmuştu. Sivil hastaların tedavilerine yönelik hastaneler Hıristiyanlık dönemiyle birlikte kurulmaya başlandı. 4. yüzyıl başlarında İmparator Konstantin’in Hıristiyan olmasından sonra hastaneler dindar kurumlar olarak yaygınlaştı. Ancak hasta ve düşkünleri barındırsalar da bu hastaneler daha çok düşkünlerevi gibiydi, insanlara barınma ve bakım imkanı sunuyordu. Hastaneler zamanla hasta tedavi etme işleviyle ön plâna çıkacaktı.
İslâm coğrafyasında da dini hayırseverlik ile hastaneler arasında bağlantı vardı. 10. yüzyılda Kahire, Bağdat, Şam ve diğer Müslüman kentlerinde hayır amacıyla kurulmuş bu hastanelerden bazıları daha sonra tıp eğitiminde kullanılacaktı.
13. yüzyıldan itibaren İtalya’da tıbbi ekipleri olan hastaneler açılmaya başlamıştı. 15. yüzyılda yalnızca Floransa’da 33 hastane vardı ve 1.000 kişiye bir hastane düşüyordu.
Bu alanda gelişme gösteren bir başka ülke olan İngiltere’de 14. yüzyıl sonlarına doğru hastane sayısı yaklaşık 500’dü. Ancak Henry ve Edward’ın Reformasyonları bu tür kurumların hepsinin kapanmasına yol açtı. Bunların çok azı yeniden açılabildi. Öyle ki, 1700 yılına kadar birkaç hastanenin kaldığı Londra dışındaki hiçbir kentte hastane olmayacaktı.
Fransa’da hastanelerin durumu İngiltere’dekinden iyiydi. Paris’teki Hôtel Dieu, Fransız Devrimi’ne kadar dini tarikatların yönetiminde çalışmış devasa bir tedavi kurumuydu. Fransa genelinde de hastaların yanı sıra, yoksullar, dilenciler, öksüzler, serseriler ve fahişelerin barındırılıp kapatıldıkları kurumlar vardı.
Avrupa’da bunlar dışında salgın hastalıkları önlemek için, karantina amacıyla kurulmuş ve farklı dönemlerde açılıp kapanmış hastaneler vardı. Bunların bazıları daha sonra akıl hastanesi olarak kullanılmıştır.
Görüldüğü gibi eski hastaneler bugünkünden çok farklıydı. İnsanlara tedavi, yiyecek, barınma ve nekahet döneminde dinlenme imkânı sağlasalar da hastaneler, çok ender istisnalar dışında gelişmiş tıp merkezleri değildi. Çoğunun verdiği tıbbi hizmet kazalar ve acil durumlar ile dinlenme ve tedaviye cevap verebilen rutin rahatsızlıklarla (bronşit ve bacak yaraları gibi) sınırlıydı. Enfeksiyon vakaları hastane dışı tutuluyordu. Çünkü bu kişileri almanın bir faydası yoktu, tedavi edilemiyorlardı ve hastalığın başkalarına bulaşacağına şüphe yoktu.
İki savaş iki hastane Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında Üsküdar Selimiye Kışlası’nda kurulan hastanede (altta). I. Dünya Savaşı’nda Kudüs’teki Moskofiye Hastanesi’nde Türk doktorların sabah vizitesi (üstte).
19. yüzyılda fizik muayene, patolojik anatomi ve istatistiklere dayanan yeni tıbbi yaklaşımlarla kaydedilen gelişmelerle birlikte hastane hayırseverlik işlerinin, hasta bakımının yapıldığı, insanların nekahet dönemini geçirdiği yerler olmaktan çıktı. 1880’lerden itibaren gelişmiş antiseptik ameliyatların gerçekleştirildiği donanımlı ve steril ameliyathanelerin kurulmasıyla birlikte bir iyileştirme merkezine, ciddi hastalığı olanların kurtarıcısına dönüştü.
20. yüzyıla gelindiğinde hastaneler tartışmasız bir şekilde tıbbın güç merkezine dönüşmüştü. Hastane temelli tıp eğitimi de artık kanıksanmıştı.
Yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle ABD’de bir hastane patlaması yaşandı. Artık hastaneler tıp elitinin kuvvet üssü olmakla birlikte kâr amaçlı kurumlardı. Birçok ABD hastanesi dev şirketlerle birleşti. Bir fast food zincirinin başkanı, Hospital Corporation of America’nın başkanlığına seçildikten sonra “Hastanelerdeki büyüme potansiyeli sınırsız. Kentucky Fried Chicken’dan bile daha iyi” demişti!
Hızır ve İlyas’ın adlarının kaynaşmasından doğan Hıdrellez, insanlığın belki de en eski bahar ve doğa bayramı. Kıtalar boyu yaygın olan Hıdrellez’in âdetleri saymakla bitmez. Noel Baba’nın kırmızı pelerini, püsküllü külahı, beyaz sakalıyla bacalardan inip çocuklara hediyeler dağıtması neyse, Hızır’ın 6 Mayıs’ta bereket, bolluk, kısmet, uğur dağıtması da odur.
Temeli Mezopotamya, Hitit, Uzakdoğu, Orta Asya inançlarına inen, semavi dinlerde de yer bulmuş bir gelenektir Hıdrellez. Hızır-İlyas ikilisi, kimi inanışlarda peygamber, melek, kimilerinde ermiş, Mezopotamya efsanesiyle başlayan ölümsüzlük arayışının şanslı iki kahramanıdır. Anlatıya göre onların içtiği Âbıhayat’ı, arkadaşı Enkidu’nun ölümüne üzülen Gılgamış da aramış…
Kur’an-ı Kerim’de Hz. İdris (Hızır), “O pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik” (Meryem Suresi) ve Hz. İlyas, “Şüphe yok ki peygamberlerdendi” (Safât Suresi) âyetlerinde birer nebi olarak anılmışlardır. Oysa tasavvufta Hızır bir ermiştir ve her çağın Hızır’ı da başkadır.
Bir başka efsane, İskender-i Zülkarneyn’in ölümsüzlük suyu serüvenidir… Zülkarneyn ve İdris (Hızır/Andreas) birlikte Âbıhayat’ı bulmak için Zulumât’a (Karanlıklar Ülkesi) giderlerken yemek molası vermişler. İdris, azık torbasındaki kurutulmuş balığı ırmakta yıkarken balık canlanıp kaybolmuş,sudan içen İdris de ölümsüzlüğe ulaşmış!
Yaygın bir inanışa göre Hızır ve İlyas, her yıl 6 Mayıs günü deniz kıyısında buluşur, ayaküstü bayramlaşırlarken birine “Ya Hızır yetiş!”, ötekine de denizlerden “Ya İlyas kurtar bizi!” çağrıları ulaşınca vedalaşır, Hızır karalarda, İlyas denizlerde yine yardıma koşarlarmış. İlyas’la ilgili gelenekler, Hızır’la kıyaslanmayacak derecede zayıf olsa da Hıristiyanlığın Aya Yorgi (Yeşil Yorgi) kutsamasıyla Hızır inanışına karışarak devam etmiştir. Hızır’ın asıl görevinin Tanrı dinini kıyamete kadar korumak olduğu, Hz. Muhammed’le konuştuğu, Kadisiye Savaşı’na katılıp İslâm mücahitlerine yardım ettiği, Kudüs’te oturduğu, her cuma Mekke’de, Medine’de, Kuba’da, Cebel-i Zeytun’da namaz kıldığı, Hızır ile İlyas’ın 6 Mayıs’ta da Kâbe’de buluştukları, Süleyman havuzundan zemzem içtikleri, Ahmed Yesevî’ye zikri Hızır’ın öğrettiği, darda kalanların imdadına insan kılığında yetiştiği Anadolu’da yaygın inanışlardandır. Alevi gülbelerinde “Hızır yoldaşın ola” dileği de vardır. Cübbesi bahar çiçeklerinden örülü, al külahına çimenden sarık dolamış Hızır Baba, bereket tanrısı gibidir. Al yemenisiyle bastığı yerlerde çiçekler biter, geçtiği kırlarda bahar uyanır, kuşlar ötüşür. Anadolu’nun her yöresindeki Hıdırlıklar, Hıdrellez şenliklerine mahsus çayırlıklar insanlığın en eski bayram yerleridir.
Musahipzâde Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı’nda Hızır’ı, Noel Baba’ya benzetir. Onun, kışın kırmızı pelerini, püsküllü külahı, beyaz sakalıyla bacalardan inip çocuklara hediyeler dağıtması, çam dallarına oyuncaklar asması neyse, Hızır’ın 6 Mayıs’ta bereket, bolluk, kısmet, uğur dağıtması da odur.
Hızır ve İlyas, Büyük İskender’in yardımına koşuyor.
Hızır ve İlyas her yıl 6 Mayıs günü deniz kıyısında buluşur, birine “Ya Hızır yetiş!”, ötekine “Ya İlyas kurtar bizi!” çağrıları ulaşınca Hızır karalarda, İlyas denizlerde insanların yardımına koşar.
Kıtalar boyu yaygınlığı söz konusu olan Hıdrellez’in gelenekleri saymakla bitmez. 5-6 Mayıs gecesi gül dallarına bağlanan kırmızı keselerdeki paraların kısmet-bereket akçesi olarak cüzdanlarda saklanması, ev sahibi olmak isteyenlerin hamurdan ev maketi yapıp gül dibine koymaları, eski hasırların kırda yakılıp üzerinden atlanması, o sabah Hızır Aleyhisselam uğrasın diye kapıların açık bırakılması bunlardandır.
Yine, akşamdan gül dalına asılan gömleğin sabahleyin giyilmesi, bileğe bağlanan sarı ipliğin gül dibinde çözülmesi; kızlar gelin olsun diye bebeklere gelinlik giydirilmesi, koca bekleyen kızların içine yüzüklerini, küpelerini, düğmelerini koydukları çömlekleri geceden gül dibine bırakmaları, sabahleyin yüzü bürümcükle örtülü bir kız kısmet çekerken diğerlerinin sırayla mani okumaları; kısmeti çıkmayanın başında kilit açılması, mani çömleği boşalınca içindeki suyla yüz yıkanması gibi pek çok âdet Hıdrellez’in renkleri arasındadır.
(Necdet Sakaoğlu’nun NTV Tarih’in Mayıs 2009 sayısında yer alan yazısından derlenmiştir.)
Cübbesi bahar çiçeklerinden örülü, al külahına çimenden sarık dolamış Hızır Baba, bereket tanrısı gibidir. Al yemenisiyle bastığı yerlerde çiçekler biter, geçtiği kırlarda bahar uyanır, kuşlar ötüşür.
Hızır’ın asıl görevinin Tanrı dinini kıyamete kadar korumak olduğuna, Hz. Muhammed’le konuştuğuna, Kadisiye Savaşı’na katıldığına ve Kudüs’te oturduğuna inanılır.
Anadolu’nun her yöresindeki Hıdırlıklar, Hıdrellez şenliklerine mahsus çayırlıklar insanlığın en eski bayram yerleridir. İstanbul’da ise Kağıthane deresi ve çayırı Hıdrellez kutlamalarının ana mekanı olmuştur.
Akşamdan gül dalına asılan gömleğin sabahleyin giyilmesi, bileğe bağlanan sarı ipliğin gül dibinde çözülmesi, kızlar gelin olsun diye bebeklere gelinlik giydirilmesi Hıdrellez’in âdetlerindendir.
Şarkılar söylenir, salıncaklar kurulur, ipler atlanır, içkiler içilir, danslar edilir… Baharın coşkusu 7’den 70’e herkesi kucaklar. Hıdrellez’le birlikte sadece doğa değil umutlar da yeşerir.
Robert Kolej’den mezun olup iş hayatına değil denize atıldı. Halikarnas Balıkçısı’nın izinden Bodrum’a ulaştı. 1950’lerin sonlarında geleneksel usullerle yapılan sünger avcılığına modern teknikleri kazandırdı. Tosun Sezen, meşhur Gavur Ali’lerin, “nargile”lerin, ilk tüplü dalışların, Bodrum’dan Mısır-Libya sahillerine uzanan yazılmamış tarihini #tarih’e anlattı.
İki buçuk tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz. Ama deniz ve sualtı dünyasının sevdalısı olup, süngercilerin hikayelerini bilenlerimizin sayısı azdır. Çilekeş deniz emekçileri olan süngercilerin hikayesi, ilk kez Bodrum’a siyasi sürgün olarak giden, ‘Halikarnas Balıkçısı’ adıyla bilinen Cevat Şakir’in eserlerinde anlatılmıştır. 1960’lardan önce geleneksel yöntemlerle dalış yapan, vurgun yiyip sakat kalan bu insanların ve süngerciliğin tarihi maalesef yazılmamıştır.
1950’lerin sonunda Bodrum sünger avcılığında bir devrim olur. İstanbul’dan Robert Kolej mezunu iki genç, önlerindeki parlak bir kariyeri ellerinin tersi ile iterek, Bodrum’un çilekeş deniz emekçilerine modern süngerciliği öğretmek üzere İstanbul’dan yola çıkarlar. Bodrum Deniz Müzesi’nin web sitesinde onların hikayesi şöyle özetlenmektedir:
“Sünger avcılığında önemli bir dönüm noktası da 1957-58’lerde ufak tekneleriyle İstanbul’dan Bodrum’a gelen Baskın ve Tosun adlarında iki gençle yaşanacaktır. Tüpleriyle gelen bu gençler bir süre sonra tüp sisteminden yararlanarak nargile sistemini geliştirir ve sünger avcılığında balıkadam dönemini başlatırlar. Yukarıdan makineyle dalgıcın ağzındaki regülatöre hava basmaya dayanan bu yöntemle epey sünger toplayan Baskın ve Tosun, 1963 yılında Gavur Ali adlı tirhandili yaptırarak sünger için Libya’ya kadar giderler”.
Tosun Sezen 1958’de Bodrum’da …
Yukarıdaki metinde soyadları bile verilmeyen bu iki genç Baskın Sokullu ve Tosun Sezen’dir. Baskın Sokullu’yu maalesef 2011’de kaybettik ama bugün 78 yaşında olan Tosun Sezen’in hafızası hâlâ pırıl pırıl. Türkiye’de süngerciliğin ve dalgıçlığın tarihi hakkında söyleyecek çok sözü, anlatacak çok hikayesi var…
“Gâvur Ali Kaptan modern usullerle dalış yapılabileceğini ve sünger çıkartılabileceğini Bodrum’da düşünen ilk kişiydi. Diğerleri, bu işe ‘olmaz’ diyorlardı. O zamanlar 60 yaşını geçmiş olan Gâvur Ali, hem müthiş bir kaptan hem de iyi bir idareciydi. Modern teknolojiden yararlanarak dalmak, yerel süngerciler arasında ilk onun aklına yattı”
Tosun Sezen, 1938’de İstanbul’da doğar. 1949’da Robert Kolej’e girer. Lise yıllarında, Halikarnas Balıkçısı’nın dalgıçlar ve süngerciler hakkındaki kitaplarını okuyarak sualtı dünyasıyla tanışır, dalgıçlığa merak sarar. Okulda, daha sonra ortağı olacak Baskın Sokullu ile birlikte bir dalgıç kulübü kurarlar. İstanbul’da o zamanlar, balıkadamların sayısı 10-15’i geçmemektedir. Caddebostan’daki Balıkadamlar Kulübü’nde de dalarlar ama esas olarak dalmayı Robert Kolej bünyesinde kurdukları kulüpte öğrenirler:
“Dışardan regülatör falan getirttik. Uçaklardan çıkma tüpler vardı. Onları test ettirdik. Sonra Balat’ta oksijen fabrikasında tüplere hava bastırdık. Boğaz’da dalıyorduk. Bu arada dalgıçlık yüzünden gazete manşetlerine taşındık”.
Tosun Sezen ve Baskın Sokullu’nun dalış teknesi Bodrum’da tersanede inşa edilirken. Arkada görülen Rum Kilisesi şimdilerde yok!
1 Mart 1958 günü Üsküdar isimli Şehir Hatları vapuru İzmit-Gölcük seferini yaparken aniden patlayan fırtınada Derince açıklarında batar, çoğu öğrenci 380 civarında insan ölür. Kazadan hemen sonra, Baskın Sokullu ile birlikte o batığa dalarlar, gazeteler dalışlarını birinci sayfadan haber yapar.
Cevat Şakir’in kitapları, dalgıçlık kariyerinin erken yıllarında Tosun Sezen’e rehberlik etmeye devam eder. 1956’da henüz lise ikinci sınıftayken yarıyıl tatilinde Baskın Sokullu’yla dümeni Bodrum’a çevirirler. O yıllarda İstanbul’dan Bodrum’a doğrudan otobüs seferi yoktur. İzmir’e kadar vapurla giderler, oradan yola otobüsle devam ederler. İzmir’den Milas ve Bodrum’a sadece haftada iki gün otobüs seferi vardır:
“Kaçırdın mı otelde yatıp diğer otobüsü beklerdin. İşte tıngır mıngır, o zamanın Karadeveci firmasının burunlu otobüsüyle Bodrum’a gittik. Bodrum’da süngercilerle tanıştık. Onların hikayelerini daha evvel okumuştuk ama vurgun yiyip nasıl sakat kaldıkların kendi gözlerimizle gördük”.
Tosun Sezen, Bodrum’da dalış esnasında …
Bodrum süngercileri o yıllarda eski usullerle dalmakta, kocaman başlıklar kullanmakta, dekompresyonun ne olduğunu bilmemektedir: “Vurgun yedikleri zaman basınç odasında iyileşebileceklerinin farkında değillerdi. Sadece askerliğini Bahriye’de yapanlar, denizaltıda veya Çubuklu Dalgıç Okulu’nda görev yapanlar modern tüplü dalış tekniklerinden haberdardı”.
“O yıllarda İstanbul’dan Bodrum’a doğrudan otobüs seferi yoktu. İzmir’den Milas ve Bodrum’a sadece haftada iki gün sefer vardı. İşte tıngır mıngır, o zamanın Karadeveci firmasının burunlu otobüsüyle Bodrum’a gittik, süngercilerle tanıştık. Hikayelerini daha evvel okumuştuk ama vurgun yiyip nasıl sakat kaldıklarını kendi gözlerimizle gördük”
Meşhur Gâvur Ali’yle (Karayel) de bu ilk Bodrum maceralarında tanışırlar: “Gâvur Ali Kaptan modern usullerle dalış yapılabileceğini ve sünger çıkartılabileceğini Bodrum’da düşünen ilk kişiydi. Diğerleri, bu işe ‘olmaz’ diyorlardı”. O zamanlar 60 yaşını geçmiş olan Gâvur Ali, hem müthiş bir kaptan hem de iyi bir idarecidir. Modern teknolojiden yararlanarak dalmak, yerel süngerciler arasında ilk onun aklına yatar, denemeye karar verir. O yılların Bodrum’unda kompresör bile yoktur, boşalan tüpleri doldurmak imkansızdır. Tosun ile Baskın yanlarında getirdikleri tüplerdeki hava bitinceye kadar dalarlar. Bu ilk seyahatten sonra artık bütün tatillerini Bodrum’da geçirmeye ve tüplü-tüpsüz dalmaya başlarlar.
1950’lerde kullanılan dalış takımları.
Tosun Sezen 1958’de Robert Kolej’i bitirdikten sonra süngerciliği modernleştirmek amacıyla Beşiktaş’taki Et Balık Kurumu’nun (EBK) araştırma merkezinde çalışmaya başlar. Sınırlı olanaklara rağmen bu merkezde bir sene işçi statüsüyle görev yapar. Tam kadrolu olmadığı bu süre zarfında günlük 12,5 liradan ayda eline 375 lira geçer: “İmkanlar kısıtlıydı ama bize Mercan isimli bir balıkçı teknesi verdiler. Biz de tekneye dalgıç kompresörü koyduk. Balıkadamlar Kulübünden de – biri Mimar Berk Or – iki amatör arkadaş daha aldık. Bodrum’a gittik. Oradaki dalgıçlara tüple dalmayı öğretmeye başladık”.
Ama Bodrumlular tüple dalış yöntemine inanmamaktadır. Dedikodular çıkar. ‘Olur mu canım, tüple de dalınır mıymış’ diyenler hâlâ çoğunluktadır. Bodrum’da iki ay kalırlar, epey sünger avlarlar, gençlere dalgıçlık öğretirler. İki ay sonra sonbaharda İstanbul’a geri çağırılırlar. Tosun Sezen’in niyeti artık Bodrum’da bir dalgıç okulu açmak, o okulda modern yöntemlerle dalmasını bilen süngerciler yetiştirmektir. Dalgıçların vurgun yiyip kötürüm kalmasını engellemek için bir basınç odası kurmak da planları arasındadır: “Demokrat Parti dönemiydi, EBK aşırı siyasallaşmış bir yerdi. Bu işleri yapmak için siyasete girmek lazımdı. O da benim işim değildi”.
Eski Bodrum’dan bir fotoğraf. Gavur Ali ve Baskın Sokullu esnafla sohbet ederken.
Yine de kurum bünyesinde gerçekleştirdikleri gezinin Bodrum’a dolaylı bir faydası olur. EBK, balıkçılara hizmet olsun diye Bodrum’da bir buz fabrikası kurar. O dönemde deniz balık kaynamaktadır ama balığın ekonomik bir değeri yoktur. Çünkü tutulan balık sıcakta bozulmaktadır. Buz fabrikasından sonra balıkçılar tuttukları balıkları buza yatırıp şehir dışına satmaya başlarlar. Böylece buz fabrikası sayesinde balıkçılık gelişir. Ama EBK’nin süngercilere bir faydası olmaz. Tosun Sezen artık bu işin devletle olmayacağını anlamıştır. İstifa eder ve Baskın Sokullu ile ortak olarak çalışmaya karar verirler. Ama önce vatani görevini tamamlaması gerekmektedir, 1959’da askere gider.
O yıllarda dalgıçlık yapmış olanlar Deniz Kuvvetleri’ne alınmaktadır. O da askerliğini yedek subay olarak Çubuklu Dalgıç Okulu’nda yapar. Hem erlere, hem de subaylara dalgıçlık öğretir. Bu arada Tabip Yarbay Ethem Bölen’in açtığı kursa katılır, Çubuklu’daki Amerikan yapımı basınç odasında ‘basınç odası operatörlüğü’nü de öğrenir. 1961’de terhis olur, artık süngercilik hayaliyle arasında hiçbir engel kalmamıştır.
Aynı yıl Baskın Sokullu ile Bodrum’a yerleşirler, küçük paralarla sünger avcılığına başlarlar. Tosun Sezen pul koleksiyonunu 3.000 liraya satar. Baskın Sokullu’ya ise vefat eden babasından 5.000 lira kalır. O parayla 1961’de, 1995’e kadar yaşayacak olan ‘Sokullu-Sezen Deniz Dibi İşleri Kolektif Şirketi’ni kurarlar. İlk olarak, İstanbul’da Ayvansaray’da Pamuk Usta’ya altı metrelik bir sandal yaptırırlar, paraları ancak ona yeter. Tekneye altı beygirlik bir motor taktırırlar. Bu motordan kayış-kasnak ile ayrıca güç alıp hava kompresörünü çalıştırırlar:
“Oldu sana, nargile! Biz ‘nargile’ dediğimiz modern sistemle dalıyorduk. Teknede mazotla çalışan kompresörden basılan hava İtalyan malı hortumla dalgıcın ağzındaki regülatöre gidiyordu. Böylece, tüpün yarattığı sınırlı dalış süreleri sorununu çözmüştük”. Böylece sünger çıkarmaya başlarlar. Taşları, sünger yataklarını iyi bilen Gâvur Ali de onlarla birliktedir. Süngerlerin parasıyla mazot ve kumanya alıp daha güneye doğru devam ederler. Bodrumlu dalgıçlar olan biteni hayretle seyretmekte, onlara ‘deli’ demektedir:
Baskın Sokullu ve Tosun Sezen Bodrum’da …
“Kahvedeki dedikodu şuydu: ‘İstanbul’da Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yurdun dört bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’ diyorlardı. Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman Başkanlığı’na Tımarhane olarak tescil ettirdik. Kaptanı da resmen Gâvur Ali oldu”.
“Bodrumlu dalgıçlar olan biteni hayretle seyrediyor, bize ‘deli’ diyorlardı. Kahvedeki dedikodu şuydu: ‘İstanbul’da Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yurdun dört bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’. Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman Başkanlığı’na Tımarhane olarak tescil ettirdik. Kaptanı da resmen Gâvur Ali oldu”
İşleri yolunda gider, gayet güzel sünger çıkartırlar, iyi para kazanırlar. Ayrıca Bodrumlu birkaç genci de yetiştirmeye başlarlar. Maddi imkanları artınca Bodrumlu Erol ile Mehmet Ustalara 10 metre boyunda bir tirhandil ısmarlarlar. Teknenin beyazı 7.000 liraya mal olur. Ziraat Bankası’nın 15.000 liralık donanım kredisiyle İstanbul’dan da Lister marka bir motor alırlar. Bankadan ayrıca 6.000 lira işletme kredisini de kullanırlar. Artık gerçek bir dalış ve sünger tekneleri vardır, adını Ali Dayı koyarlar. Eylül ayına doğru denize indirdikleri teknenin tuvaleti yoktur: “Seyir esnasında büyük abdesti gelenin işi zor olurdu. İki tane halka vardı. Bacaklarınızı küpeşteye koyup, arkanızı da denize vererek halkalara tutunarak işinizi görmek zorundaydınız. Zordu tabii!”.
1960’lardan bir fotoğraf: Tosun Sezen ve eşi Josette Sezen, Ara Güler, Perihan Hanim ve Baskın Sokullu.
Ali Dayı ile ilk olarak Fethiye Körfezi’ne giderler, Tersane adasını kendilerine liman yaparlar. Ayrıca ismi Fok olan ayna kıç, eski bir tekne satın almışlardır, onu depo olarak kullanırlar. Dalgıçların sayısı yediye ulaşmıştır, kalabalıklaşan ekibin bir kısmı o teknede yatar. Kaptanları Gâvur Ali, aşçıları Minnoş Dayı’dır. Tosun Sezen’in eşi Josette de ekiptedir. Fethiye Körfezi’nde o kadar çok sünger vardır ki, sadece iki ay içinde 450 kg sünger avlarlar. Bu kadar çok sünger ile Bodrum’a dönünce tabii kahvedekilerin kafası karışır. Gâvur Ali ve diğer dalgıçlar onlara nasıl daldıklarını anlatırlar.
Ekipten kimsenin vurgun yiyip sakat kalmadığını gören Bodrumlu süngerciler nihayet “bu işi bize de öğretin” diye ricacı olurlar. Bodrumlu tornacı kardeşler Mahmut ve Ali Kurutaş da yeni dalgıçlar için nargile takımı ve bağlantılarını yapmayı öğrenirler. Yerel süngercilere nargile sistemi için takım hazırlamaya başlarlar. Kompresörler de İstanbul’dan getirtilir. Eski dalış yöntemleri terk edilir, artık herkes balıkadam olmak istemektedir, birçok yeni tekne yapılır.
Tosun Sezen ve ekibi sonraki yaz, iki tekneyle Mersin Taşucu’na kadar giderler. Ali Dayı ve Fok ile toplam 2500 kg sünger avlarlar. Bu kez yanlarında yurtdışından transfer ettikleri yeni teknolojileri de vardır. Norveç’ten getirttikleri SIMRAD marka hassas elek- tronik iskandil aleti, deniz zeminindeki topografyayı yukarıdan çizerek işlerini kolaylaştırır. Dalgıçların denizin dibi ile üzerindeki taşı renginden ayırt etmelerini, dalacakları yeri doğru belirlemelerini sağlar: “Taşa mı dalıyorsun, yoksa kum tepesine mi dalıyorsun önceden biliyordun”.
Eski ve yeni yan yana: Geleneksel yöntemlerle dalan dalgıçlar ve nargile ile dalanlar.
Her yaz daha uzaklara giderler, İskenderun’da Arsuz sahiline kadar sünger peşinde koşarlar. Fakat 1962’de Türkiye kıyılarında süngerlerde hastalık başlar. Bu, deyim yerindeyse, bir tür ‘sünger kanseri’dir. Tosun Sezen ve arkadaşları sünger avcılığına devam edebilmek için ne yapacaklarını kara kara düşünmeye başlarlar. Sonunda Yunanlı süngerciler gibi Libya’ya gitmeye karar verirler. Dışişleri Bakanlığı’na müracaat ederek, elçilik vasıtasıyla Libya’dan resmî bir ‘sünger avlama izni’ alırlar. Dönem Kaddafi’nin darbesinden öncedir, iktidarda Kral Sunusi vardır.
“Fethiye Körfezi’nde sadece iki ay içinde 450 kg sünger avladık. Bu kadar çok sünger ile Bodrum’a dönünce tabii kahvedekilerin kafası karıştı. Ekipten kimsenin vurgun yiyip sakat kalmadığını gören Bodrumlu süngerciler nihayet ‘bu işi bize de öğretin’ diye ricacı oldular. Eski dalış yöntemleri terk edildi, birçok yeni tekne yapıldı, artık herkes balıkadam olmak istiyordu” “1962’de Türkiye kıyılarında süngerlerde hastalık başladı. Bu, deyim yerindeyse, bir tür ‘sünger kanseri’ydi. Sünger avcılığına devam edebilmek için kara kara ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Sonunda Yunanlı süngerciler gibi Libya’ya gitmeye karar verdik. Dışişleri Bakanlığı’na müracaat ederek, Libya’dan resmî bir sünger avlama izni aldık”
İstanbul’dan bir çektirme alırlar. Onu biraz tâdilatla geliştirirler, içine su ve mazot tankları, kumanya depoları ekletirler. Kumanyayı İzmir’de düzerler, 1963 Haziran’ında yola çıkarlar. Aralarında daha önce İskenderiye ile İngiltere’nin limanları arasında sefer yapan gemilerde tayfalık yapmış, bu sırada Arapça öğrenmiş Gâvur Ali ile Tosun Sezen’in eşi Josette’in de bulunduğu 17 kişilik ekip, Erkahraman adlı çektirme ve Ali Dayı ile Libya’ya gecikmeli de olsa ulaşır. Bâkir deniz balık kaynamaktadır. Onlar sünger avlarken, insan yüzü görmemiş balıklar şaşkın gözlerle onları izler: “Sünger toplarken köpek balıkları, büyük çekiçbaşlar, orfozlar gelip merakla bakıyordu. Koca balıkları kulağından tutup torbaya atmak mümkündü”.
FOK isimli teknede Tosun Sezen ve Gavur Ali.
Libya sularında 1.200 kilo sünger toplarlar. Fakat yeni bir sorunları vardır. Av bereketlidir ama, onu nasıl paraya dönüştüreceklerini daha önce hiç düşünmemişlerdir. Süngerleri Bodrum’a götürseler ithalat işlemi yapılacağından ödeyecekleri vergi bütün kazançlarını sıfırlayacaktır. Sonunda dönüş yolunda Bodrum’a yaklaşık 20 mil mesafedeki Kalimnos adasına uğramaya karar verirler. Yunan adasında süngerleri gümrüklü sahadaki depoya koyarlar, sünger borsasının açılmasını beklemeye başlarlar. Tayfalar adayı biraz gezdikten sonra Erkahraman’la Bodrum’a dönerler. Tosun Sezen ise eşi Josette ve yüzme bilmeyen gemicileri Minnoş Dayı ile birlikte Ali Dayı teknesi ile Kalimnos adasında kalır, Kristal Otel’e yerleşirler.
Tesadüf bu ya, o sırada Yorgo Papandreu-Dede (1888-1968) seçim kampanyası için adaya gelmiş, ada halkına bir balkon konuşması yapmaktadır. Giritli olduğu için çok iyi Rumca bilen Minnoş Dayı’yı olanı biteni öğrenmesi için mitinge gönderirler. Usta aşçı Minnoş Dayı biraz sonra geri döner, eline aldığı bıçağı eğelemeye başlar. “Ne yapıyorsun” diye sorduklarında “Ağabey, bu adam Anadolu’yu alacağız diye nutuk atıyor. Halk da ‘Anatoli’ ve Konstantinoupoli diye bağırıyor. Şimdi, bizi burada kesmeye kalkarlarsa, ben de hiç olmazsa birini götürürüm” diye cevap verir.
Bütün bunlar olurken limanda bağlı teknelerinde Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Ama bir sorun çıkmaz. Çünkü, Libya’da, Tobruk’ta sünger çıkarırlarken, yakınlarında avlanırken vurgun yiyen Yunanlı dalgıç Rodoslu Manolis’i teknelerindeki basınç odasında tedavi etmişler, onu da yanlarında Kalimnos’a getirmişlerdir. Manolis, adadaki ziyaretçi Türkler hakkında iyi şeyler söylemiş olmalıdır.
22 Kasım 1963 tarihinde Başkan Kennedy suikasti gerçekleşir. Aynı dönemde, Kıbrıs’taki çatışmalar (Kanlı Noel, 21 Aralık 1963) nedeniyle Türk-Yunan ilişkileri iyice gerilmiştir. Borsa açılınca, Kalimnos’ta süngerleri satıp Bodrum’a dönerler. Ama artık Türk karasularında süngercilere ekmek kalmamıştır: “Hastalık nedeniyle bizim için Türkiye’de süngercilik bitmişti. Türkiye’ye döndükten sonra, Çanakkale muharebeleri sırasında batan zırhlıların peşine düştük”.
Tosun Sezen Çubuklu Dalgıç Okulu’nda yedek subay olarak askerlik yaparken.
1959’DAN OLAĞANÜSTÜ BİR SÜNGER AVI HİKAYESİ
Allah ve Gâvur Ali yardım etti
Tosun Sezen’in arkadaşı 80 yaşındaki dalgıç Berk Or, 1959’da Bodrum’da sünger avı sırasında yaşadığı inanılmaz hadiseyi anlattı:
“Yıl 1959. Baskın’la birlikte Bodrum’dayız. Yılların tecrübesi Gâvur Ali Kaptan bir gün önce “yarın gari seni fışıka atacağım” dedi. Fışık dediği denizin dibindeki çamurlu ama zengin sünger yatağı olan bir yer. Sabah gün doğmadan Oraklar Mevkii’ne doğru yola çıktık. Derin su demir ipinden 60-70 metreye indim. Aletler iptidai, nargile var, hava kuvvetlerinin ıskartaya çıkardığı kompresörleri modifiye etmişiz ama su kaçırıyor, üfleyip dışarı atıyoruz sürekli. Tek kademeli regülatör kullanıyoruz, o da hava kaçırıyor.
Elimde apoş dediğimiz sünger fileleri var. Bir ara hava zorlamaya başladı, sinirlendim yukarı doğru çıkmaya başladım yavaş yavaş. Yüzeye 7-8 metre kala hava yeniden bollandı; bunun üzerine tekrar daldım ama mükerrer dalışa girdi. Aşağıda bir sünger daha gördüm. Tam alacakken bir anda hava tamamen kesildi. Hortum gam yaptı dedim ama durum değişmedi. Son havayı da üfledim. Yapacak bir şey yok, tek çözüm yukarı fırlamak. O sırada 58 metredeyim, vurgun ihtimali neredeyse yüzde 100. Ölümle hayat arasında gittim, geldim. Tam pes ettiğim noktada teknenin siluetini gördüm ve son gayretle çıktım yukarı.
Boru kopmuş, farkına varmışlar ama çok geç. Elim ayağım tutmuyor. “Hemen İstanbul’a tazyik odasına götürün” dedim ama, kendim de inanmıyorum. O zamanki yollarla, araçlarla İstanbul’a ulaşmak en az bir gün. Gâvur Ali “sana bişey olmayacak, geç küreğe” dedi. Elim ayağım tutmuyor, moral sıfır. Kıyıya vurduk, “çık koş” dedi bu sefer. Düştüm, dizlerim, her tarafım parçalandı, ama farkettim o kadar kötü değilim. Düşe kalka koşmaya başladım.
Vurgun 6 saat içinde çıkabilir. Bodrum’a dönüş yolunda hava patladı, sürekli su boşaltıyoruz tekneden. Bodrum’a geldik, bir baktım 8 saat geçmiş üzerinden. Allah ve Gâvur Ali yardım etti, sağ kaldım, sakatlanmadım”.
Berk Or (oturan) ve Tosun Sezen, 50’li yılların başında Bodrum’da.
İstanbul, çok yakın tarihte adını bile koruyamayıp Fatih oluverdi. Bugünkü semt isimleri ise fetihten hemen sonra Anadolu’dan göçertilen Türklerin buluşudur. Bugünde Bizans döneminden gelen üstü açık su depolarına Çukurbostan, kapalı olanlara ise sarnıç diyoruz.
İstanbul gibi ulu bir kentin semt ve mahalle adları üzerine kitaplar yazılabilir. Bu içerikte çalışmalardan yoksun bırakılmaması gereken taşra kent, kasaba ve köyleri ise yüzlerce hatta binlercedir. Küçüklü büyüklü bin dolayında tarihsel kent tabanı, adını vakfiyelere, tahrir defterlerine yazdırmış 40 bin dolayında köyü olan bir Anadolu’dan söz ediyoruz. Ören, viran, asar, kara, hisar, bolu, burgaz, hatta kâfir, gâvur -birleşikli-yerlerimiz saymakla bitmez.
Karacaviran, Karasar, Çavdarhisar, Bozüyük… Kâfirdamı, Gâvurtepe, Alacaören, Asartepe… adlı yerleşimlerin öyküleri, yerli halkın belleğinde masallaşmış birer menkıbeyle saklanabilmiştir. Bu öyküleri sözlü aktarabilenlerse giderek azalıyor.
Cibâli’nin sembolü
1884’de yapılan Cibâli Tütün Fabrikası, semtin geç dönem sembollerinden olmuştu. Fransız Reji İdaresi tarafından işletilen fabrika, Cumhuriyet döneminde Tekel idaresine geçti. 2002’den bu yana Kadir Has Üniversitesi Cibâli Kampüsü olarak hizmet veriyor.
2012 yılı yazında NTV Tarih dergisi ekibi olarak dolaştığımız Divriği kırsalında Tuğut ve Odur köylerinde, Burmahan’da, gördüğümüz kilise ve kalelerde, Yalnız Keşiş köyünde hep “farklı” şaşkınlıklar yaşamıştık. Acaba neden Yalnız Keşiş? Şimdilerde ne köy ne ev ne insan var. O gün orada, Hayri Fehmi Yılmaz’la bir saat kadar “iki kişi” idik! İki kişi gezdik, iki kişi konuştuk. Görmeyen, neden Yalnız Keşiş dendiğini kavrayamaz. Bir Gregoryen manastırının harabesinde olduğumuzu çözdük: Harap bir kilisecikle birbirine bağlı, iki sıra keşiş odacıkları… Bir zamanlar târik-i dünya keşişler buralarda çile doldurmuşlar demek! Müziğini derinden duyuran dereye doğru inen yamaçta üzüm bağları varmış. Ekim alanları otlaklar bomboş. Oradaki dünya yalnızlığı bir “yalnız keşiş”in kimliğinde kodlanarak Anadolu’nun tarihî coğrafyasına işlenmiş.
Tuğut gibi, Odur gibi Yalnızkeşiş gibi binlerce yer ve bir o kadar mahalle, çevre, ilgi duyacak araştırmacıları bekliyor.
İstanbul mahallelerinin adlarına ve öykülerine gelince… Bu, kuşkusuz yüklü bir kitap konusudur. Ama öncelikle değinilmesi gerekenler var. Klasik İstanbul, çok yakın tarihte adını bile koruyamayıp Fatih oluverdi. Neden? Salt, “surlarla çevrili ana kent”in, Bizantion’un ve Osmanlı Dersaadeti İstanbul’un özgül bir kaynağı yazılmadığından. Bu nedenle de İstanbul mahalleleri bugün topyekûn Fatih mahalleleri olmuştur. Gerçek İstanbul’un mahallelerini bugün Fatih’te aramak durumundayız.
Bu şehir, dünlerde üç kıtanın payitahtı konumundaydı. 289 mahallesi vardı. Bunların sınırları, mesken tarzları, mahallelerin aile yapıları, komşuluk ilişkileri, gelenekleri hem farklı hem renkliydi. Ahmed Rasim’in Şehir Mektupları, Hüseyin Rahmi’nin romanları bu mahallelerin edebi ürünleridir. Halide Edib’in Sinekli Bakkal Sokağı veya Sait Faik’in Alemdağı’nda var Bir Yılan’ndaki Kirazlı Mescit Sokağı keza bu eski İstanbul’daydı.
Süleymaniye – Cibâli
Süleymaniye’deki Kirazlı Mescit sokağına, on yıl önce İstanbul Belediyesinin “tarihî dokuyu kurtarma çalışmaları”nda öncelik verilmiş, mimarlar, sanat tarihçileri, İstanbul yazarları bu sokak üzerine toplantılar yapmışlar, “Kirazlı Mescit Sokağı mı, Kirazlı Mescidi Sokağı mı?” dahi tartışılmıştı. “Mescit”e (i) harfi eklemek veya eklememek anlamı altüst ediyor: Birincisinde avlusunda kiraz, ikincisinde yaptıranın veya maruf bir imamının kirazla bağlantısı akla geliyor. Bir araştırmacı düşünün: Ya mescit avlusunda kiraz kökü arayacak veya “bu Kirazlı kimmiş?” sorusuna takılacak! Bugün o sokakta Sait Faik’in evi veya izleri duruyor mudur?
Haliç’teki Cibâli’nin etimolojisi, İstanbul semtleri üzerine çalışanlarca “Cebeali/Cibali ne demektir?” başlıklı yazılarda tartışılmıştır. Kimileri, Fatih’in cebecilerinden Ali’nin burada yerleştiğini, kimileri de Haliç’in “en derin yeri”nin (cübb-i âlî) burada olduğunu, bu kesime açılan sur kapısına, dolayısıyla semte Cübb-i âlî dendiğini ileri sürmüşler. O ya da öteki, değişmeyen gerçek, kenti kül eden yangınlar çoğunca burada çıkmış. Nice kez İstanbul’un yanardağı veya ağzından alevler saçan ejderhası olmuş Cibâli. Büyük yangınlar buradan başlayarak ahşap İstanbul’u yalamış yutmuş. Geriye resmî tanımla harikzedegân (yangın-zedeler) kalabalıkları bırakmış. Külleri eşeleyerek öte berilerini bulmaya çalışanlarsa kendilerine kül fukarası demişler. Semt, zamanla İstanbul Türkçesinin ses-âhenk damıtımından geçerek kibar diline yakışır Cibâli olmuş. Bugünlerdeki aksan bozukluğunda -kısaca- Cibali olmak üzeredir!
Binbirdirek ve Yerebatan Tarihi 5. yüzyıla kadar uzanan Binbirdirek Sarnıcı’nın (Philoxenos) içinde 224, tarihi 3. yüzyıla kadar geri giden Yerebatan Sarnıcı’nın (Basilica) içinde ise 336 direk bulunuyor.
Kırkçeşme
İstanbul üzerine ödeşilmez çalışmaları olan Mektupçu Osman Ergin Bey (öl. 1961), fetihten sonra Anadolu’dan göç ettirilen Türklerin, yerleştikleri semtlere -dilcilere dil çıkarttıracak- adlar verdiklerini yazar. Fatih İmareti Vakfiyesi’ndeki şu cümleler onun: “Arapça bir vakfiyede Kırkçeşme tâbirinin geçmesi, dikkati üzerine çekmek lâzımgelir. Çünkü Türkler İstanbul’u aldıktan sonra Bizanslıların semtlere, mahallelere verdikleri birçok adları hemen Türkçeye çevirmişler ve ondan dolayıdır ki bunların Türkçeleri Arapça vakfiyelere de öyle geçmiştir. Uzunçarşı, Bitpazarı gibi. İşte bu Kırkçeşme de onlardandır. Bizanslıların yaptığı üstü açık ve kapalı su depoları -ki bunlardan açık olanlara şimdi biz Çukurbostan, kapalı olanlara da sarnıç diyoruz”.
Ergin, Kırkçeşme, Kartaltepe, Üç Kardeşler, Cebeci, Hacı Küçük/Gökçek için de bilgiler verir.
Binbirdirek-Yerebatan
Ergin’in bu iki sarnıcın adlarına ilişkin açıklamaları da önemlidir:
“Binbirdirek: Türklerde bu sarnıca ilkin Bindirik denilmiş, sonra Binbirdirek’e çevrilmiştir. Bindirik, bindirmek mastarından gelir. Bu sarnıçta direklerin birbiri üstüne bindirilmiş ve ortalarına birer yuvarlak ve yassı taş kaide (yastık) daha konulmuş olması böyle bir adlandırmaya sebep olmuştur sanılır. Yapılırken bu tarzın seçilmiş olması, o uzunlukta direk bulunmamasından mı ileri gelmiş? Direkler böylece mi birbirine eklenmiş, burası anlaşılmıyor. Buradaki direklerin sayısına gelince ancak 224’tür. Yerebatan’da ise 336 direk vardır. Binbirdirek adı Yerebatan’a daha yakışırdı. Şu halde Bindirik denilmiş olmasından diyenlerin kanaatlerine katılmak gerekir”.
Binbirdirek aynı zamanda İstanbul’un bir mahallesidir. Kentte, adlarını eski Roma-Bizans sarnıçlarından, dikilitaşlardan, çukurlardan, kuyulardan… alan başka semtler ve mahalleler de var. Yerebatan bunlardandır. Daha ilginci, tarih bize bunun üstündeki vezirlere tahsis edilen ahşap mirî sarayı da Suyabatan Sarayı olarak tanıtıyor. Unkapanı sarnıcının üstünde de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Zeyrek Sarayı varmış.
Sultan Selim’deki açık sarnıç eski İstanbul’un “Salma Tomruk” adıyla yarı açık cezaeviymiş. Tomruk, Osmanlı hukukunda hapishane demek. Hafif suçlular yüksek duvarlarla çevrili bu açık sarnıca salıverilirlermiş.
Doku katli
Bugünkü adıyla Bozdoğan (Valens) sukemerinin hemen arkasındaki 6. yüzyıla ait tavuskuşu figürlü Bizans rölyefi, 1941’e kadar Kanunî döneminde yapılan çeşmenin alınlığını süslüyordu. O tarihte Atatürk Bulvarı açılırken, çeşme ve rölyef yokedildi; tarihin bir dönemi kapandı.
İnsanoğlu 350.000 kuşak boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşadı. Sadece 600 kuşaktır tarımla uğraşıyor. Tohumunun, fidesinin insan eliyle yeniden ekilmesi, dikilmesi, korunması, gereken bitkiler, insanı da toprağa, ekine bağımlı hale getirdi. 1950’lerde “devrim” olarak nitelenen tarıma ve yerleşik düzene geçişin farklı tarihi.
FÜSUN ERTUĞ
İnsanlar milyonlarca yıl avcı-toplayıcı olarak göçebe bir yaşam sürdürmüştür. Bu döneme ait iskeletler üzerinde ve günümüz avcı kabilelerinde yapılan karşılaştırmalı araştırmalar, eski toplulukların avcılıkla elde edilen hayvansal gıdalar kadar toplanan bitkilerle de beslendiklerine işaret eder.
Çok uzun bir geçmişi ve yaşamsal önemi olan bitki toplayıcılığı, tüm insanlık için derin kökleri olan bir mirastır. Sadece gıda olarak değil, başta şifalı otlar olmak üzere, giysi, yem, yakacak, barınak, araç-gereç, el sanatları ve benzeri her türlü gereksinim için de bitkilerden yararlanılır. Ancak gıda, ilaç, yem gibi amaçlarla kullanılan çiçek, yaprak, yumru, meyve gibi bitkisel unsurlar kısa sürede yokolur ve genellikle sadece ahşap, tohum ve sert çekirdekler kömürleşerek ya da mineralize olarak günümüze ulaşabilir. Bu nedenle şimdilik bitkilerin tarihöncesi dönemlerdeki yaşamsal rollerine ilişkin bilgilerimiz görece sınırlıdır.
Doğadaki yabani mısır ve evcilleştirme sonucu bugünkü hali.
Avcı-toplayıcılıktan yerleşik düzene geçiş sürecinin nasıl olduğu, önce yerleşik düzene geçilip sonra mı tarımın, hayvancılığın başladığı ya da tarımın keşfiyle birlikte mi insanların toprağa yerleştiği, arkeolojide en önemli, en uzun süre tartışılmış ve tartışılmakta olan sorulardan biridir. Son yıllarda çeşitlenen ve sayıca artan araştırmalar, bu sürecin her bölge için farklı geliştiğini gösterir. İçinde bulunduğumuz coğrafyada pek çok kazı yeri ile araştırılmakta olan süreç, sistematik, uzun vadeli kazıların yanı sıra genetik, arkeobotanik, etnobotanik, arkeozooloji gibi farklı disiplinlerin araştırmaları ve yeni analiz, tarihleme yöntemleriyle önceki bilgilerimizi değiştiren sonuçlar ortaya koymaktadır.
Etnobotanik çalışmalar, önceden düşünülenin aksine yerleşik düzene geçildikten 10.000 yıl sonra bile avcılık ve toplayıcılık etkinliklerinin risk faktörünü azaltmak, sağlıklı ve dengeli beslenmek ve kültürel kimliğin bir parçası olarak sürdürüldüğünü göstermiştir. Halen Anadolu’da, Akdeniz çevresinde, birçok kırsal yerleşimde, mevsimsel avcılığın ve balıkçılığın yanı sıra, doğadan bitki ve diğer doğal malzemelerin (mantarlar, böcekler, sürüngenler, taşlar, kabuklar, mineraller) toplanması sürmektedir.
Doğadan toplanan bitkilerin sadece küçük bir bölümü evcilleştirilmiş, yani tarıma alınmıştır. Günümüzde arkeolojik, arkeobotanik araştırmalar sonucu dünya üzerinde birbirinden bağımsız olarak tarımın başladığı dört ana bölge saptanmıştır. Diğer yandan bitki genetiği çalışmaları gen merkezlerini, tarıma alınan bitkilerin yabani ataları ile uzaklık ya da yakınlıklarını, tarıma alınan bitkilerin yayılış haritalarını ortaya çıkarmaktadır.
Tarım öncesine ait arkeolojik yerleşimlerde açığa çıkarılan veriler, yabani tahıl ve baklagil tanelerinin doğal ortamlarından toplandıktan ve genellikle öğütme taşlarında ezilip öğütüldükten sonra gıda olarak kullanıldığını gösterir. Taneler tazeyken çiğ olarak, frik şeklinde ateşte kavrularak, ya da sepet-kaplarda pişirilerek de tüketilmiş olabilir.
Neolitik döneme ait tohum ve bunları ezmek için kullanılan sürtme taşı.
Evcilleştirme nedir?
Tahıllar ve baklagiller, besleyici değerleri yüksek, kurutularak taşınabilen ve uzun süre saklanabilen taneli bitkiler olarak binlerce yıl doğadan toplanarak kullanılmıştır.
Buğday, mercimek, nohut gibi bitkilerin ataları her yerde ve bol miktarda bulunmadığından, olasılıkla insanlar bu tohumları yerleşmelerine daha yakın yerlere taşımışlardır. Zamanla topladıkları ya da diktikleri bitkilerin, tercih ettikleri özellikte olanlarını seçerek çoğaltmışlardır. Örneğin yabani buğday başakları olgunlaştığında taneler kolayca dağılır, bu da hasatı zorlaştırır ve pek çok tanenin kaybına yol açar. Taneleri olgunlaştığı halde toplarken dağılmayan başaklar ertesi yıla tohumluk olarak ayrılır ve ekilirse, birkaç kuşak sonra buğday tarlasının başat özelliği dağılmayan başaklar olabilir. Daha iri, daha dayanıklı taneler, koşullara, iklime uygun olan erken ya da geç çimlenme gibi özellikler, uzun gözlemler sonucu insanlar tarafından -olasılıkla kadınlarca- seçilerek çoğaltılır.
Bir aşamada, bu seçimler genetik bir dönüşüme, sıçramaya neden olur ki bu farklılaşmaya ‘evcilleştirme’ ya da ‘domestikasyon’ diyoruz. Bir bitkinin yabani olanı ile domestike edilmiş, evcilleştirilmiş olanı arasında belirgin biçimsel farklılıklar olmakla birlikte, bunlar hemen ortaya çıkmaz. Dolayısıyla bir yabani tohumun insan eliyle ekilmiş olup olmadığını bilmek mümkün değildir, ancak bu doğal süreç birkaç kuşak sonra bir değişime neden olursa, ancak o zaman tarıma alınmış olduğu söylenebilir. İlk kez Charles Darwin, evrim teorisi çerçevesinde yabani türlerle evciller arasında az sayıda ancak belirgin farklılaşmaların varlığını gözlemiş, doğal seçilimin yanı sıra insanların belirli özellikleri seçerek üretmeleri (seçici islah) arasındaki farka işaret etmiştir.
Bugün dünyamızda 50.000’i aşkın yenebilen doğal bitki arasında tarımı yapılan bitki sayısı son derece sınırlıdır. Bunların arasından sadece 15 bitki gıdamızın yaklaşık %90’ını oluşturmaktadır.
Tarıma geçiş ‘devrim’ mi?
Tarımın öncülü ve sonucu olan ‘evcilleştirme’ bir karşılıklı bağımlılık ilişkisidir. Evcilleştirilmiş bitki kendi kendine yetişmez, tohumunun, fidesinin insan eliyle yeniden ekilmesi, dikilmesi, korunması, bakılması gerekir. Tarım zorlu bir uğraştır ve insanı toprağa, ektiği ürüne bağımlı hale getirir, kısaca ‘evcilleştirir’. Ehlileştirilmiş hayvan da kendini doğadaki gibi korumayı, beslenmeyi, soyunu sürdürmeyi başaramaz, insanın desteğini gereksinir. Belki üretime geçiş sürecinin bunca uzun olması bu nedenledir. Tarımda ya da hayvancılıkta başarılı olmayanlar belki başka yerlerde yeni deneyimlere giriştiler ya da yeniden göçebe bir yaşama döndüler. Hayvancılık yapanların halen daha iyi otlaklar peşinde hayvanlarıyla birlikte yaz-kış döngüsünde ovalarla yaylalar arası yarı-göçebe bir yaşam sürdürdükleri de bilinir.
1950’li yıllarda tarıma geçiş, insanlık için bir ‘devrim’ olarak nitelenmiş ve taş aletlerdeki teknolojik değişime bağlı olarak bu dönem arkeologlarca Yeni Taş Çağı (Neolitik) olarak adlandırılmıştır. Bugün bu geçişin bir devrim şeklinde tek bir yerde, hızla gerçekleşmediği, her toplulukta benzer taş aletlerin, benzer tarım ürünlerinin görülmediği arkeolojik kazılar sonucu anlaşılmıştır. Bu büyük değişime devrim ya da evrim demek belki uygun tanımlar değildir. İnsanlık tarihinde zorunlu olmayan ancak yaygın olarak gözlenen bir süreçtir denilebilir.
Bitki ve hayvanların ‘evcilleştirme öncesi’ kontrollü, seçilerek yönetildiği uzun bir süreçten geçildiği ortaya çıkmıştır. Bazı araştırmacıların ‘ön evcilleştirme’ (proto domestikasyon) dediği aşama, geri dönüşler, çeşitli mutasyonlar ve olasılıkla henüz bilmediğimiz birçok öykü içermektedir.
Tarım ve hayvancılığın başlamasına dek insanların sadece doğadan topladıklarını ve avladıklarını ‘tükettikleri’, bir anlamda ‘asalak’ oldukları, tarım ve hayvancılığın başlamasıyla ‘üretici’ duruma geçtikleri de söylenegelmiştir. Ancak insanlar binlerce yıl, yenen bitkileri toplayıp öğüterek, zehirli olanları işleyip arındırarak, avladıkları hayvansal gıdaları bölerek, ateşte pişirerek fiziksel ve kimyasal olarak değiştirmiş, sonuçta gıdalarını yeniden ‘üretmişler’dir.
Beslenmenin yanı sıra topraktan kerpici yaratıp evler, tapınaklar inşa etmişler, ahşap ve taştan kaplar ve çeşitli aletler üretmişler, kemik ve yarı değerli taş boncuklardan takılar yapmışlar, bitkilerden hasırlar, sepetler örmüşler, liflerden ve deriden giysiler yapmışlardır. Bunlar ‘üretim’ olarak değerlendirilmese bile avcı-toplayıcıların mağaralara yaptıkları resimler, yaygın olarak hemen her yerleşimde bulunan kilden, taştan kadın ve hayvan figürinleri, Göbeklitepe’de ve diğer birçok yerleşimde rastlanan kabartma ve heykellerle kendilerini ifade etmeleri sanatsal bir üretim olarak değerlendirilmelidir. Tarıma ve hayvancılığa geçildikten sonra bu yaratıcı üretimler çeşitlenip, katlanarak sürmüştür.
Son yıllarda gerçekleşen kazılar (Diyarbakır-Körtik Tepe/ Batman- Hasankeyf Höyük/ Urfa-Göbeklitepe) tarım öncesi yerleşik yaşamın ve yüksek kültürlerin varlığını ortaya koydu ve ezberleri bozdu.
Çatalhöyük Dünyaca meşhur Çatalhöyük’te (Konya), bir tohum ve zahire deposu. aynı yörede avcı-toplayıcı dönemin izleri de mevcut.
Hangi bitki, nerede evcilleştirildi?
Güney Doğu Anadolu, İran, Doğu Akdeniz kıyıları ve Mezopotamya gibi bölgeleri kapsayan Güney Batı Asya, dünyada en erken evcilleştirmenin gözlendiği bölge olarak bilinmektedir. Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce, bu bölgede yaşayan bazı avcı ve toplayıcılar seçtikleri birkaç bitkiyi tarıma aldılar. Buğday, arpa, nohut, mercimek, bezelye ve keten öncelikli olmak üzere çavdar, havuç, haşhaş, incir, şeker pancarı, zeytin, kabak, kahve, susam gibi bitkiler ilk kez bu bölgede evcilleştirilmiştir. Tarımın Avrupa’ya bu bölgeden çiftçilerin göçüyle ulaştığı ya da etkileşim yoluyla yaygınlaştığı da anlaşılmıştır.
Tarıma geçiş, dünyada farklı bölgelerde ve farklı zamanlarda, belirli bitkilerin evcilleştirilmesiyle gerçekleşmiştir. Örneğin Orta ve Güney Amerika’da mısır, patates, fasulye, domates, biber, ayçiçeği ve avokado gibi bugün tüm dünyada yaygın olarak yetiştirilen bitkiler ilk kez tarıma alınmıştır. Çin ve Uzak Doğu’da MÖ 7 binden itibaren pirinç, kuş darısı, yulaf, lahana, soya, şalgam, limon, portakal, çay, muz, kiraz, şeftali gibi bitkilerin tarımı başlamış ve buradan dünyaya yayılmıştır. Evcilleştirilerek tarıma alınan bitkilerin büyük bölümünü gıda ve içecekler oluşturur, diğer evcilleştirilenler arasında lif, yağ, şeker, boya ve tıbbi bitkiler görülmektedir. Dünyada 50.000’i aşkın yenebilen doğal bitki arasında tarımı yapılan bitki sayısı oldukça sınırlıdır. Sadece 15 bitki gıdamızın yaklaşık % 90’ını oluşturmaktadır.
2006’da ki Çatalhöyük sergisinde bir duvar resmi.
Yakın zamanlara dek, tarım ve hayvancılık olmaksızın insanların yerleşik düzene geçmelerinin mümkün olmadığına inanılmaktaydı. Tarımın bir önkoşul olmadığı, kimi yerleşik toplulukların uzun süre bitkileri evcilleştirmeden ve hayvanları ehlileştirmeden, sadece onlar üzerinde belirli bir kontrol sağlayarak yaşamlarını sürdürebildikleri yeni kazılarda ortaya çıktı. Güneydoğu Anadolu’da son yıllarda yapılan kazılarda, örneğin Diyarbakır-Körtik Tepe’nin erken tabakalarında, hemen sonrasında Batman-Hasankeyf Höyük’te ve çarpıcı tapınaklarıyla tarih öncesi bir inanç merkezi olduğu ortaya çıkan Urfa-Göbeklitepe’de tarım öncesi yerleşik yaşamın varlığı saptandı.
Orta Anadolu’nun en eski yerleşimlerden biri, ilk tabakası günümüzden 10.500 yıl önceye tarihlenen Aşıklı Höyük’tür. Kazısı 25 yıldır süren Aşıklı, bin yıl kesintisiz devam eden bir tarıma geçiş yerleşimidir ve bu sürecin en kapsamlı araştırılmış örneklerinden biridir. Burada, tarım ve hayvancılık (özellikle koyun keçi ehlileştirilmesi) deneme aşamasındadır. Sakinleri henüz çanak çömlek üretmezler. Birbirine yaslanmış kerpiçten evleriyle oldukça büyük bir yerleşim olan Aşıklı, avcı-toplayıcılıktan tarıma ve hayvancılığa geçişin bin yıl boyunca gözlenebildiği bir laboratuvar gibidir.
Aşıklı Höyük’ün terk edilmesinden hemen sonra yerleşildiği saptanan dünyaca ünlü Konya-Çatalhöyük Neolitik yerleşmesinde ise tarım oldukça gelişkindir. Koyun-keçi ehlileşmiş olmakla beraber yabani sığırın özel, belki kutsal bir yeri olduğu gözlenmektedir. Kalabalık bir toplumu barındıran, kent görünümündeki bu yerleşmede yapı duvarlarında av sahnelerine rastlanması, leopar korumalı ‘ana-tanrıça’ figürinleri avcı-toplayıcı yaşamdan kalan izler olarak da değerlendirilebilir.
Aşıklı Höyük Günümüzden 10.500 yıl önceye tarihlenen Aşıklı Höyük (Aksaray), avcıtoplayıcılıktan tarıma ve hayvancılığa geçişin bin yıl boyunca gözlenebildiği bir laboratuvar.
Kuşaklar boyu tarım…
Tarımsal yaşam, insanlığın uzun tarihinde görece kısa bir süredir. Jules Pretty adlı bir araştırmacı, kolay anlaşılır bir kıyaslama yapar ve insanların 350.000 kuşak boyu avcı-toplayıcı olarak yaşamasına karşın sadece 600 kuşaktır tarımla uğraştığını ve endüstrileşmiş tarımın sadece iki kuşaklık bir geçmişi olduğunu söyler.
Yazılı kaynakları olan ilk topluluklar görülmeye başladığında, yani MÖ 3000’lerde bu uygarlık merkezlerinin tümüyle tarım ağırlıklı bir ekonomileri olduğu görülür. Gerek Mısır, gerek Mezopotamya, gerekse daha sonraki Hitit yazışmalarında çok miktarda bitkiden, onların özelliklerinden, hangi törenlerde nasıl kullanıldığından, nasıl ekilip dikilmesi gerektiğinden, karşılaştırmalı piyasa fiyatlarına dek pek çok kaynakta söz edilir. Hitit tabletlerinde anılan bitkiler arasında buğday, arpa, susam, keten, haşhaş, üzüm gibi tarımı yapılanlar olduğu gibi, üzerlik, sinir otu, adam otu olduğu tahmin edilen tıbbi bitkiler de bilinir.Bunlar halen Anadolu bozkırlarının halk ilaçları arasında yer almaktadır.
Tarımsal üretimin önemli tahıllarının, meyve ve sebzelerinin atalarını barındıran, biyoçeşitlilik ve kültürel miras açısından büyük bir zenginliği olan Anadolu bu özellikleri nedeniyle insanlık tarihinin önemli bir aşamasına ev sahipliği etmiştir. Farklı disiplinlerden uzmanların çalışmaları tarıma geçişe ilişkin ayrıntıları ortaya çıkardıkça bu döneme ait bugün kısmen görebildiğimiz resim de netleşecektir.