Etiket: sayı:24

  • Köroğlu ve kır at: Destandan tarihe

    Rivayet ile tarih arasında doğrudan bir paralellik kurma çabaları genellikle sübjektif kriterlere dayanır. Türkiye’den Orta Asya’ya kadar geniş bir alanda destan ve hikâyelerde yaşatılmış bir kişilik olan Köroğlu, tek bir tarihî kişiliğe indirgenebilir mi?

    Geçen sene sonlarında Hürriyet gazetesinde “Bolu Köroğlu Ormanları’ndaki 51 bin hek­tar alanın turizm yapılaşmasına açılması kararına karşı çevre mücadelesi başlatıldı” diye bir yazı vardı. İlhamını tarihte de zulüm ve adaletsiz­lik karşısında direnişe geçmiş Köroğlu’ndan alan bu yazı, “Yetiş Köroğlu” başlığıyla sunulmuştu (1 Kasım 2015).

    Bu yazıda Köroğlu ormanları için direniş hareketi ile ta­rihteki Köroğlu algısına değinilmesi, bugünü tarihî bağlam içinde anlamak açısından nadir örneklerden birini oluşturu­yordu. Ancak yazıdaki, “Köroğlu’nun 450 yıl önce Bolu Bey’ine karşı, “Alnımıza kara yazı yazıldı/Tüfek icat oldu mertlik bo­zuldu diyerek çıktığı dağlar” ifadesi ile efsane tarih olmuş izle­nimi uyandırmaktaydı.

    Burada Türkiye’den Orta Asya’ya kadar geniş bir alanda destan ve hikâyelerde yaşatılmış bir kişilik olan Köroğlu’nu, tarihî olgularla teke indirmek ve destandan tarih yapmak eği­limi ile karşılaştığımızı söylemek mümkündür. Bizim gibi söz­lü geleneği yoğun olan bir kültürde mitoloji, destan ve tarih arasında ayırım yapmak, sanırım yazan kişinin bilgisi, görgü­sü ve siyasi seçimlerinin toplamı ile ilişkilidir.

    Aslında Köroğlu Destanı üzerinde çalışmaları ile dünya­ca tanınmış Pertev Naili Boratav, hikâye olarak gördüğü bu destan parçalarının farklı rivayetlerini incelemiştir. Özellikle Köroğlu Destanı’nın 1931’de yayımlanmasından çok sonra ya­zılmış olduğu görülen İslâm Ansiklopedisi “Köroğlu” madde­sinde, Boratav mühimme defterlerindeki bilgilere göre 1590 yıllarında “Bolu civarında Köroğlu Ruşen adını taşıyan bir eşkıya zuhur etmiş” der ve devam eder: “16. yüzyıl saz şairi Kör-Oğlu ile hikâyelerin kahramanı ve Celâli eşkıyası Kör-Oğ­lu’nun aynı şahıs olduğunu da, aksini ispat edecek vesikalar çıkmadıkça kabul edebiliriz”.

    Boratav, “babası kör edilmiş ve bu zülmün intikamını al­mak için zalimlere karşı ayaklanmış daha eski kahramanla­ra dair Ön Asya sahasında söylenegelmiş rivayetlerin yeni bir anlam kazanarak bu Celâlinin adı etrafında toplanması, yeni kahramanın adı Kör-Oğlu olduğu için güç olmamıştır” ifade­sini kullanır ve Köroğlu odaklı bu hikâyelerin zaman içinde bu topraklarda geliştiğini bize gösterir.

    Öte yandan Bolu Beyi’ne karşı dağa çıkan Köroğlu motifi, bütün rivayetlerde görülmemektedir. Daha zi­yade İstanbul ve Elazığ rivayetlerinde bulunmakta­dır. Kısacası bizler İstanbul hikâyesini biliriz ve bunu genelleştiririz. Tüfek meselesi ise Elazığ, Maraş riva­yetlerinde görülür. Gümüşhane rivayetinde ise daha ayrıntılı bir şekilde “Köroğlu zamanında delikli demir yoktu; ok, süngü harbi olurdu. Delikli demir çıkınca mertlik bozuldu, Köroğlu bizim gibi hırsız oldu,

    Delikli demir çıktı mertlik bozuldu

    Eğri kılıç kında paslanmalıdır

    diyerek dünyadan gitti” denmektedir.

    Bir de bunların yanında Boratav’ın da değindiği, ama her­halde Yaşar Kemal’in Üç Anadolu Efsanesi’nde özenli bir şe­kilde işlediği “kır at” motifi vardır. Kır at bütün rivayetlerde görülmektedir. Azerî rivayetinde kır atsız Köroğlu acınacak hallere düşer. Hatta elinden kır atını kaçırdığı ve kaybettiği zamanlarda da bizim Köroğlu değirmenci olur ve bütün müş­terilerin getirdiği tahıl ile ne kendini ne de doru atını doyura­maz, nihayet her şeye razı olup ne yaptığını bilmeyen bir adam gibi, bir yük kamışla Çamlıbel’e, “Deliler”in yanına döner. Atın bu suretle gitmesine Deliler epeyce kızmışlardır. Hepsi Köroğ­lu’nu terketmeye karar verir. O zaman Köroğlu bir ay müddet ister; kır atı alamazsa dönmeyeceğini söyler ve üzüntüsün­den üç gün yüzükoyun yatar. Burada da üç gün süren Paskalya yortusunda Papa’nın yüzükoyun yatması, bize Köroğlu’nda bir Hıristiyanlık motifi ile de karşı karşıya olduğumuzu gösterir.

    Kısacası Köroğlu’nu Köroğlu yapan kır attır ve kır atsız bir Köroğlu düşünülemez. Kır at ise gölden (bazen deryadan) çı­kıp bir bazen iki aygırın aştığı kısraklardan doğan çok özel bir attır. Bütün rivayetlerde görülen Kır at sözkonusu olduğunda, onun derya, göl, dere, kısacası su ile ilişkisi birçoğunda görülür (NTV Tarih, sayı: 42). Orta Asya efsanelerinde gölden çıkan bazen de kan terleyen bu atlar, çeşitli isimler altında bizi Çin’e kadar götürür. Kır atların uçanları ise Pegasus olarak bugün bizi her yere götürür.

  • ‘Beş on uyuz deve ile birkaç afyonkeş hayvan’

    ‘Beş on uyuz deve ile birkaç afyonkeş hayvan’

    Türkiye’de 1931 yılının en önemli gündem maddelerinden biri Fransa’dan gelen Ben Amar Sirki’nin İstanbul’da 45 gün gösteri yapmasıydı. Verdiği onlarca ilan sayesinde gazetelerin sempatisini toplayan sirkle basının arası kısa süre sonra fena halde bozulacaktı.

    Sirkin ilanlarında İstanbullular, bu “hayvanatı vahşiye sirki”ndeki 400 cambaz ile filler, kaplanlar, aslanlar, ayılar, develer ve maymunlar­dan oluşan 500 hayvanının gösterisini izlemeye çağrılır. Her gün dört bin kişi­lik çadırda yapılacak iki gösteri dışında sabahları yine bilet karşılığı hayvanları görme imkânı da vardır.

    Gösteriden önceki son iki gün ga­zete ilanlarının hemen üstünde haber süsü verilmiş ama reklam diliyle ya­zılmış bir metin vardır. Metinde sirkin Darülaceze’ye 1000 lira bağışladığı ve bu bağışın “ender tesadüf edilir bir ha­reket-i alicenabane” olduğu yazılıdır.

    Ancak ilk gösteriyi izleyen ba­zı gazeteciler gördüklerinden pek memnun kalmaz. 15 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te, “Beş yüz tane denilen vahşi hayvanlar, iki fil, üç dört beyaz ayı, beş altı aslan ve kaplan, 12 de­ve, 20 kadar beygir, birkaç köpek ve maymundan ibarettir” yazarken, Po­litika gazetesine göre sirk, sinema ve tiyatroların yangın tehlikesine karşı alması gereken önlemlerden muaf tutulmaktadır.

    En çok satan gazete Akşam dışın­daki büyük gazeteler dozu giderek artan bir şekilde sirki eleştirmeyi sürdürür. Fiyatların yüksekliğinden gösteride hayvanlar koştukça gübre­li toprakların ön sırada oturanların üstüne başına sıçramasına, hayvan­ların kapatıldığı yerlerin pisliğinden biletsiz seyirciler için kapıda jandar­manın nöbet tutmasına kadar birçok şey eleştiri konusu olur. Cambazla­rın “bornozlarının Fransız bayrağı rengindeki iç tarafını göstere göstere dolaşarak” ve “mütemadiyen Fran­sızca konuşarak” Fransa propagan­dası yaptığı da iddialar arasındadır.

    Eleştirilerden biri de halka ta­sarruf çağrısı yapılırken yabancı bir sirkin fahiş fiyatlı gösterisine izin verilmesidir. Üstelik 700 bin nüfus­lu İstanbul’da ilk dört günde tam 78 bin bilet satılmıştır. Bu bilgileri ak­taran 19 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te “Millet ve memlekete hiçbir lüzumu ve faydası olmayan beş on uyuz deve ve birkaç tane afyonkeş hayvanı gö­receğiz diye halkın binlerce lirasının memleket haricine çıkmasına müsa­ade mi edeceğiz?” diye sorularak sir­ki boykot etme çağrısı yapılır.

    20 Mayıs’ta Yeni Gün gazetesin­de, sirkteki vahşi hayvanlara sokak kedisi yedirildiği ve üç kedi getirenin bedava içeri sokulduğu yazar. İddi­anın sahibi, “Farelere karşı mühim vazifeler ifa eden kedilere karşı bu hareket kesinlikle menedilmelidir” diye Valillik’e dilekçe veren Ziraat Müdürlüğü’dür.

    benamar
    benamar
    Ben Amar kardeşler Kendi eğittiği Paşa adlı aslanın ağzına başını sokan ve bir aslan postuyla poz veren kişi Ben Amar sirkinin sahibi Tunus kökenli Fransız vatandaşı dört kardeşten Mustafa Ben Amar (üstte ve en sağda). Türkiye seyahati sırasında Türklüğe hakaret suçuyla tutuklanıp kefaletle serbest bırakılan sirkin kurucusu Ahmed Ben Amar (sağda).

    22 Mayıs’ta sirk çalışanlarının bir çocuğu dövmesi, ertesi gün araların­da izinli erlerin de olduğu meraklı kalabalığı döverek dağıtmaya çalış­ması ve polisin yaşananlara seyirci kalması tepki çeker.

    Ama asıl olay 23 Mayıs’ta yaşa­nır. Sirkin müdürü Ahmet Ben Amar Türklüğe hakaret suçuyla tutuklanır, ardından kefaletle serbest bırakılır. İddiaya göre çadıra asmak üzere ıs­marladığı 6 liralık üç Türk bayrağı için 4 lirayı önden ödeyen, iki lirasını son­ra ödeyeceğini söyleyen Amar, iki lira­sını isteyen satıcıya “Siz Türkler böy­lesiniz işte” diyerek hakaret etmiştir.

    Benamar

    Bu olaylardan sonra gazeteleri tek tek ziyaret eden Ahmet Ben Amar, arayı düzeltmeye çalışır. Yapılan gö­rüşmeler sonunda fiyatlarda indirim yapma, öğretmenleriyle gelen öğren­cilere hayvanları parasız gösterme ve yangın tedbirleri alma konusunda an­laşma sağlanır. 46 gün boyunca göste­ri yapan sirk 8 Haziran’da Sofya’ya ha­reket edince herkes derin bir oh çeker.

    Benamar

    Sokak kedilerinin vahşi hayvan­lara yedirilmesi akıllarda o kadar yer eder ki, Ben Amar Sirki’nden 21 yıl sonra, 1952’de Türkiye’ye gelen Med­rano Sirki’nin yöneticilerine sorulan ilk soru “Siz de vahşi hayvanlara kedi yedirecek misiniz?” olacaktır.

  • Anadolu’ya düştü, Roma’yı kurtardı

    MÖ 205 senesinde, bugün Eskişehir- Sivrihisar’a 16 km. mesafedeki Pessinus’ta korunan Kibele’nin siyah meteor taşı Roma’ya taşınmıştı. Kutsal taşın, Roma’nın baş düşmanı Kartaca’nın yenilgisini sağladığına inanıldı. Taşın akıbeti bilinmiyor.

    Orta Anadolu bozkırı­nın tozunu kaldırarak gelen Roma atlılarını gören tapınak rahipleri haklı olarak endişelendiler. Bu atlı­lar, herşeyden uzak bu küçük tapınak şehrinin, Pessinus’un kapısını iyi bir iş için çalmaz­lardı herhalde…

    Milattan önce 205 senesiy­di ve bütün Akdeniz dünyası birbiriyle savaşıyordu. Büyük İskender’in Babil’de ölümünün üzerinden 118 sene geçmişti. Kartaca İspanya’dan Sicilya’ya, Galya’dan Kuzey Afrika’ya ka­dar her yerde Roma ile savaşı­yordu. Ünlü Kartacalı komu­tan Hannibal, Cannae’de Roma ordusunu 11 sene önce feci bir yenilgiye uğratmış ve hâlâ or­dusu ile İtalya’da Roma şehir­lerini vuruyordu. İskender’in ardılları arasında Makedon­ya’dan Suriye’ye bütün Doğu Akdeniz’de ve Anadolu’da ça­tışmalar yaşanıyordu. Orta Av­rupa’dan çıkıp gelmiş Kelt ka­bileleri savaşa savaşa Bergama Krallığı’nın doğusuna itilmiş ve Ankara civarına yerleşmiş­lerdi. Eskiden Frigya diye anı­lan bu bölge artık Galatya diye anılmaya başlanmıştı…

    Roma’da Magna Mater tapınağının kalıntıları…

    Bugün Eskişehir’e bağlı Siv­rihisar’ın Ballıhisar mahalle­sinde bulunan Pessinus’a gelen Roma heyetinin isteği ağırdı: Ana Tanrıça’nın tapınağında, tanrıçanın simgesi olan kutsal kara meteor taşını almak ve Roma’ya götürmek. İtalya Kar­taca tehdidi altındaydı ve Ro­malı kahinler zor zamanlarda hep yaptıkları üzere, Roma’ya MÖ 6. yüzyılda Anadolu’dan, Troas bölgesindeki İda Dağı’n­dan (Kazdağı) gelmiş Sibilin kehanet kitaplarına başvurdu­lar. Kitaplar, Magna Mater’in (Büyük Ana) kara taşı Roma’ya gelmeden İtalya topraklarının yabancılardan temizleneme­yeceğini yazıyorlardı. Anado­lu’nun ilk sakinlerinden beri değişik isimlerle anılan, Hitit­lerin Kubaba diye adlandırdığı Büyük Ana’ya o çağlarda Kibele deniyordu. Pessinus’un tapına­ğında özenle korunan bu siyah kutsal taş göklerden gelmişti ve Kibele’yi simgeliyordu.

    Sivrihisar ilçesine 16 km. mesafedeki Ballıhisar’da bulunan Pessinus harabeleri.

    O sıralar Anadolu’nun bü­yük bir bölümünün hakimi Ber­gama krallığı idi. Kral I. Attalos, hem Makedonya hem de Suri­ye’deki Seleukos krallıkları ile çatışıyordu. En büyük müttefi­ki Roma’nın bu özel isteğini kı­ramazdı. Romalılara izin verdi ve kutsal taşı Roma’ya götürdü­ler. Önce geçici olarak Palatine tepesindeki Zafer Tapınağı’na, daha sonra da bu kara taş için hususi inşa ettikleri Magna Ma­ter tapınağına yerleştirdiler.

    Tarih bize kutsal taşın işe yaradığını gösteriyor: Hannibal MÖ 203 senesinde İtalya’dan çekilmek zorunda kaldı ve Ro­ma MÖ 202’de Zama savaşın­da Kartaca’yı yendi. Hannibal Anadolu’ya kaçmak zorunda kaldı, Romalılara teslim olma­mak için MÖ 183 senesinde Gebze’de intihar etti…

    Bugün Pessinus’ta görülebi­len tapınak kalıntısı, Roma dö­nemine, 1. yüzyıla tarihleniyor. Roma’nın Palatine tepesinde­ki Magna Mater tapınağının kalıntıları da bugün görülebili­yor. Ana Tanrıça’nın kara mete­or taşının akıbeti ise bilinmiyor!

  • Firavunluk müessesine iade-i itibar lâzım sanki!

    Antik Mısır medeniye­ti, bugün okullarımızda öğretilen ve hayatımızda olan birçok şeyin doğduğu yer. Bunlardan aklımda ilk kalanı ge­ometri ve lise hayatım boyun­ca geometriden aldığım notları gözönünde bulundurarak, Antik Mısır’da olsaydım beni şimdi­kinden daha kolay günlerin bek­lemediğini söyleyebilirim. Ben­den binlerce yıl önce yaşamış insanların ustalıkla kullandığı yöntemleri anlamadığım için bo­zulsam da, neticede kesirli sayı­lardan takvim hesabına bugün hâlâ hayatımızda olan birçok şeyin çıkış noktası Antik Mısır olduğu için kendimi az çok avu­tabildim doğrusu.

    Tabii antik medeniyetlere dair aklımızda hep ya iyi yanları ya da kafadan en korkunç özel­likleri kalıyor. Antik Mısır da ge­lişmiş bürokrasisi, kayıt tutma geleneği, hayatlarını kolaylaştı­racak ve (burası daha mühim) illa da bir işe yaraması gerekme­yen bilimsel konularda gösterdi­ği ilerlemeyle beraber, neredeyse her dinin teolojisinde kötülük­le eş anlamlı olarak kullanılan ve kendilerini tanrı ilan eden firavunlarıyla da hatırlanıyor. Museviler zaten bir firavunun zulmünden kaçtıklarına, Mu­seviler ve benim lise Fen Bilgisi öğretmenim, Firavun’un Muse­vileri kovalarken suyun altında secde etmiş bir şekilde taşlaş­tığına inanıyor. Hıristiyanların derdi nedir bilmiyorum, neti­cede Hıristiyanlığın doğuşuyla firavunların tarih sahnesinden müsaade istemesi arasında bir hayli uzun zaman var, bu man­tıkla dinozorlara da kin kusabi­lirlerdi ama neticede daha geçen gün Papa, “İnançlılar firavun gi­bi yaşamamalı” diye buyurdu. E bizim dilimizde de, “firavun gibi” dediğimiz zaman bahsettiğimi­zin düşman başına bir kimse ol­duğunu anlıyoruz. Hatta kendi­sine firavun dediğimiz kişi belir­li bir kişiyse kafadan 11 ila 36 ay arası bir hapis cezasına bakıyor bile olabiliriz.

    Diğer yandan kimse kral ol­maktan gocunmuyor, hatta kral olmaya fırsat kolluyor, Adana dürümcüsünden kuruyemişçisi­ne esnaf bile krallığını ilan etme­ye can atıyor. Hatta küçük esna­fımızda krallığa yönelik bitmek tükenmek bilmez bir heves göze batıyor. Lostra salonumuzdan gömlekçi dükkânımıza herkes bir krallık, olmadı lordluk peşin­de. Hâlbuki düşünecek olursanız krallarla firavunların öyle aman aman farkları da yok, ikisi de devleti yönetiyor işte.

    Başka dinden, kavimden olanları kovma işine gelecek olursak, firavunların bir vaka­sı varsa kralların bin vakası var. Bir de yani tam olarak da bile­miyoruz firavunların ne yapıp ettiklerini, neticede ilk firavu­nun mazbatasını alıp göreve baş­lamasının üzerinden 5000 yılı aşkın zaman geçmiş arkadaş. Hâlbuki bizim Zeytinburnu’nun bir büyüğü olan Belçika’nın kra­lı, daha 100 yıl öncesine kadar Afrika’da zorla çalıştırdığı sabi sübyanın kolunu bacağını kes­tiriyordu ama firavun kötü, kral iyi öyle mi?

    Her şeyden evvel firavunluk müessesesi nereden baksanız, bundan 2000 yıl evvel yok ol­muş, ondan önce 3000 yılın üze­rinde tarihi olan bir müessese ve eğer yanlış hatırlamıyorsam bu zaman zarfında 200’e yakın in­san firavunluk makamına otur­muş. E tabii ki bu kadar firavu­nun arasından hayırsızı, arsızı, uğursuzu da çıkmıştır, neticede insanoğlu çiğ süt emmiş. Başta siyasi parti genel merkezlerinin çevresi olmak üzere, yoldan rast­gele 200 tane adam çevirseniz bir tane hayırlı insana rastlama­yacağınız yerler var. Ama şimdi birkaç kendini bilmez firavunun yaptığını da bütün bir firavunluk camiasına mal etmek doğru de­ğil diye düşünüyorum.

    Firavunluk 3000 yıl boyunca üç aşağı beş yukarı sadece Mı­sır’ı yönetmiş bir sektör olduğu hâlde Papa’sından taşra siyaset­çisine, hâlâ herkesin eleştiri ok­larına hedef oluyor. Firavunluğu eleştirene bakıyorum, Papalık yüzlerce yıl bilimi baskı altına almış; firavunluğa bakıyorum, sayesinde geometri, muhasebe, astronomi gelişmiş. Ben artık fi­ravunlara itibarlarını iade etme yanlısıyım doğrusu.

  • Şerbetleri ez getir sofralara tez getir

    Şerbetler hem serinletici, hem hazmettirici hem de 15. yüzyıl tıp kitaplarında önerildiği gibi hastalıklara karşı korunma ve sağaltım amacı ile çok tüketilen bir içecek grubu idi. Batı’daki “sorbet”nin isim babası, saray ve ev sofralarının değişmez tadı şerbet, şimdilerde yeniden keşfediliyor.

    Annem talihsiz tey­zesinin öyküsünü “Tam nişan şerbeti ezilmişti ki…” diye anlatmaya başlardı. Şerbet ezmek de ne demekti acaba? İlk şerbetimi sekiz yaşında büyükannem ile gül mevsiminde yapmıştık. Bir çocuğa öğretilebilecek da­ha güzel bir şey bilmiyorum. Bugün bile anımsarım topla­dığım çiçeklerden yaptığım bir şeyi ikram ediyor olmanın heyecanını.

    Şerbetin kültürümüzdeki yaygınlığını anlamak için, hâlâ dilimizde yeri olan bazı deyim­leri anımsayın. Hava “şurup veya şerbet” gibiyse pek hafif ve güzeldir, zamanı gelen fani “ecel şerbetini içer”, etrafa belli etmeden acı çekenler kan ku­sar ama “kızılcık şerbeti içtim” derler. “Nabza göre şerbet ver­mek” pek sevilmeyen bir ilişki kurma biçimidir, tarikata gi­rene “şerbet verilir”, “şerbetli” iseniz size kötülük bulaşmaz.

    Şerbet, şarap ve şurup, Arapça içmek anlamında “şariba” fiilinden gelir ve bu topraklardan Batı dillerine ge­çerken “sorbet”ye dönüşmüş ve kırılmış buz ile karışarak kıvamı da değişmiş, meyve­li dondurmaya yaklaşmıştır. İslâmiyet’in alkolü yasaklamış olması nedeniyle içecek çeşit­lerimiz meyve suları ve şerbet­ler ile boza, tükenmez, şıra, sir­kencübin gibi fermante içecek­ler üzerinde yoğunlaşmıştır.

    Şerbetler hem serinletici, hem hazmettirici hem de 15. yüzyıl tıp kitaplarında önerildiği gibi hastalıklara kar­şı korunma ve sağaltım ama­cı ile çok tüketilen bir içecek grubu idi. Eskiden seçkin ev­lerde mevsimine göre hazırla­nan şerbetlerin sunumu için altın, gümüş ibrikler, billur ka­raflar ve ayaklı gümüş şerbet kâseleri, incecik şerbet bardak­ları bulunurdu. Çay ve kahve görece geç yaygınlaştığından, ziyarete gelen konuklara hep şerbet ikram edilirdi.

    Çeşit çeşit şerbet var Şerbet kültürü çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, her çeşit malzeme ve karışımdan yüzlerce çeşidi üretilmişti.

    Şerbetin Ramazan’da iftar sofralarında, doğum tebrikle­rinde, sünnet, nişan ve evlilik törenleri, dua gibi toplu kutla­ma ve anmalarda törenin de­ğişmez ögesi olarak önemli bir yeri vardı. Osmanlı devrinde padişah çocuklarının doğum­larında, doğumdan sonra zi­yarete gelenlere şerbet dağıtı­lır ve doğumun üçüncü günü sadrazama şerbet gönderilirdi. Günümüzde hâlâ bazı yörelerde çiftlere söz kesildiğinde şerbet içme törenleri yapılır. Bu tören­lerde sohbetlere, geleneksel ola­rak “Şerbetleri ez getir, sofrala­ra tez getir” diyerek başlanır.

    Şimdi turistik görüntüyü tamamlamak için birkaç şerbetçi etrafta dolansa da Osmanlı döneminde şerbet sokaklarda da çok satılan bir içecekti. Pazar yerlerinde ve panayırlarda sırtlarında taşı­dıkları kocaman ibrikleri ile seyyar şerbetçiler “otuz iki dişe trampet çaldıran” şerbetlerini bağırarak satarlar ya da ellerin­deki şerbet bardaklarını takır­datarak dolanırlardı.

    Şerbet kültürü çok geniş bir coğrafyaya yayıldığı için her türlü malzeme ve karışım­dan yapılan yüzlerce çeşidi türetilmiştir. Şerbet yapımın­da önceleri bal sonra şeker, çiçekler, meyveler, misk, tarçın, karanfil gibi türlü türlü baharat, kuruyemişler ve bunların karı­şımları kullanılmıştır. Bunun dışında pestil, kuru meyveler, pekmez, meyve ekşilemeleri, sirke gibi ürünler de şerbet mal­zemesi olarak kullanılmıştır.

    Şerbetin ana maddesi şeker ve sudur. Şeker kullanımının yaygınlaşması ve şekerin bir koruma yöntemi olarak benimsenmesi ile birlikte reçel, murabba, şurup ve so­nunda da şerbet ortaya çıkmış­tır. Şerbet yapılacak malzeme şekerle kaynatılır ve belirli bir kıvama geldiğinde soğutularak kavanozlarda saklanır. Şerbet yapılacağında da suyla sulandı­rılarak sunulur.

    Seyyar şerbetçi geldi hanım! Sırtlarında taşıdıkları kocaman ibrikleri ile seyyar şerbetçiler, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar sokaklarda görülüyordu.

    Topkapı Sarayı Helvahane­si’nde çeşitli bitkilerin karışı­mından elde edilen ecza şerbet­lerinin yanı sıra çiçeklerden de şerbet yapılırdı. Sarayın en göz­de şerbetleri gül, zambak, me­nekşe, fulya, yasemin, muhab­bet çiçeği, iğde ve nilüfer çiçek­lerinden yapılanlardı. Limon suyu dönemin turunç­giller üretim merkezi olan İstanköy adası ile Sakız adası ve Alanya’dan sağlanırdı. Soğutucu olarak ise İstanbul’daki karlıklarda biriktirilen kar ve Uludağ’dan getirilen buz katılırdı.

    Bugün tek örneğini lohu­sa şerbeti yapmak için kullanı­lan kırmızı şekerlerde gördü­ğümüz sert şekerler de as­lında bir zamanların geniş “şerbetlik şeker” ailesinin bir türü idi. Her zaman şerbet yapılabilecek meyve buluna­madığından uzun süre sakla­nabilen hazır karışımlar vardı. Bu karışımlardan biri sert şe­kerler, diğeri macun kıvamın­da olan çevirme tatlıları ve bugün bildiğimiz sıvı şurup­lardı. Çevirme tatlısı (lohuk) daha sonra kaşıkla sunulan şekerleme olarak tüketilmeye başlanmıştır. Bugün kavanoz­larda satılan, Yunan adaları­na gidenlerin hediye getirdiği beyaz damla sakızı reçeli bu çevirme tatlılarından geriye kalan bir çeşittir.

    Şerbetlik veya “sert” şeker diğer adıyla “külşahi şerbet” şekerciler tarafından koyu şeker şurubuna tatlandırıcılar katılarak yapılırdı. Daha sonra bu kalıplardan kırılan şeker parçaları su ile ezilerek şerbet haline getirilirdi. Aslında bu şerbetlik şekerler, lohuk gibi ilaç olarak yapılan, “cevariş” olarak da anılan hazmettirici­ler olarak ortaya çıkmıştı. Tıb­bi amaçla yapılan cevarişler sertleştirildikten sonra toz hale getirilip satılırdı ama, çok lez­zetli oldukları için sert halleri ile de şekerleme olarak tüke­tilmeye başlandı. Bunların 18. yüzyılda Fransa’ya ihraç edil­diği, oralarda da “conserve” adı ile satıldığı bilinmektedir.

    Şerbetlerdeki bu zengin çeşitlilik önce gazozlar, 1960’lardan sonra da diğer ko­lalı içecekler ve endüstriyel meyve suları pazarı ele geçir­meden önceydi tabii. Şimdiler­de ise şerbeti ve Osmanlıları yeniden keşfediyoruz. Modern ambalajlar, reklamlarda bir de dede ile nine oturtunca sofra­ya, sanmayın ki bir “aile içece­ği” yaptınız şerbeti. Boş verin endüstriyel içecekleri, gelin biz has güllerden has şerbetimizi kendimiz yapalım.

    GÜNEŞTE GÜL ŞERBETİ

    1/2 kavanoz gül yaprağı (pek sıkıştırmayın)

    1 çay kaşığı limon tuzu

    Gül yapraklarının dibindeki beyaz kısmı acılık vermemesi için makasla kesin. Limon tuzu ile gül yapraklarını örtecek kadar suyu kaynatın… Bu su biraz ılınınca, gül yapraklarının bulunduğu kavanozun içine dö­kün. Ağzını kapatın, gül yaprak­ları beyazlaşıp renklerini suya verinceye kadar 3-4 gün gü­neşte bekletin. Suyunu süzün… İçeceğiniz kadarını yarı yarıya şekerli suyla karıştırın… Buzla servis edin.

  • MELK MANASTIRI KÜTÜPHANESİ

    10. yüzyılda inşa edilen, Benedikten keşişlerine yuva olan, Umberto Eco’ya Gülün Adı romanı için esin veren Avusturya’daki Melk Manastırı, büyüleyici yapısı ve 100 bin cildi aşkın kitap-el yazması koleksiyonuyla Avrupa’nın Ortaçağ kültürünü bugüne taşıyor.

    Umberto Eco’nun ün­lü romanı Gülün Adı şöyle başlar: “16 Ağus­tos 1968’de, Vallet adında bir rahibin 1842’de yazdığı bir kitap geçti elime. Kitabın, Melk’li Dom Adso’nun 14. yüz­yıla ait el yazmasının tıpkısı olduğu, bu el yazmasının da Benedikten tarikatının tarihi­ne dair büyük bilgi sahibi bir âlim tarafından Melk Manas­tırı’nın kütüphanesinde keşfe­dildiği ileri sürülüyordu”.

    Kitabı Prag’da bulan Profe­sör Eco, işin içyüzünü öğren­mek amacıyla Avusturya’nın kuzeydoğusunda bulunan Melk kentine doğru yola çı­kıyor, yolda eseri İtalyancaya tercüme etmeye başlıyor ve nihayet Melk’e varıyor: “Irma­ğın kıvrıldığı yerde, bir tepe­nin üzerinde yüzyıllar boyun­ca birçok kez restore edil­miş Melk Manastırı olanca güzelliğiyle duruyordu”. Fakat Melk’te kitap ortadan yok olu­yor. Kitaptaki iddianın izini sürerek Melk Manastırı’ndaki kütüphaneyi titizlikle araştı­ran Eco, ne yazık ki böyle bir el yazmasının ne kendisine ne de varlığına dair bir ize rast­lıyor.

    Aziz Benedikt kurallarının yer aldığı en eski el yazmalarından biri.

    Bir süre sonra öğreniyor ki 1842’de yazılan kitabın da var­lığı şüphelidir; böyle bir baskı da yoktur, yazar da… Böylece kitabından önce gizemini ya­ratan Umberto Eco, sözde elinde kalan notlara dayana­rak Melk’li Adso’nun serüve­nini günümüze aktarmayı gö­rev biliyor ve ortaya müthiş bir Ortaçağ polisiyesi olan Gü­lün Adı çıkıyor.

    Konumuz, 1327’de yaşadı­ğı olayları yıllar sonra döndü­ğü Melk Manastırı’nda kaleme alan kurgu keşiş Adso değil, Melk Manastırı’nın kendi­si, daha doğrusu manastırın içindeki muhteşem kütüpha­ne. Sadece Eco’ya değil, pek çok yazar, şair ve filozofa gör­kemli yapısıyla ilham kaynağı olan Melk Manastırı, 1085’te Avusturya Uç Beyi II. Leopold tarafından Benedikten ke­şişlerine hediye edilmiş. Keşişler 12. yüzyılda manastırdaki okulu kurmuşlar ve dillere destan kütüphane de böylece oluşmaya başlamış. Bugün kütüphanede keşişlerin yüzyıllar boyunca biriktirdik­leri, kuşatmalardan, savaşlar­dan, ekonomik buhranlardan, yangınlardan sakınarak koru­dukları, inançlarıyla neredey­se aynı kıymeti verdikleri 100 bini aşkın cilt kitap ve 1186 nadide el yazması var. En eski el yazmasının tarihi ise 988.

    Manastırın labirentleri, barok kilise, tavan freskola­rı, eşsiz tablolar ve terastaki manzara dayanılmaz güzellik­te. Ancak kitap tutkunları için 12 odalı, tavana kadar uzanan rafları ciltlerle kaplı kü­tüphanenin yeri apayrı. Zira rafların arkasın­daki gizli geçitler, ziya­retçilerin kulağına, geceleri ellerinde mumlarla sessizce kitap okumaya ge­len keşişlerin dua­larını fısıldıyor.

    Bir masal şatosu Melk Manastırı, Avrupa’nın en büyük kültür hazinelerini barındırıyor.
  • İngiltere’yi çarpan dahi matematikçi

    19. yüzyıl sonunda Hindistan’da doğup büyüyen ve denklemleriyle İngiltere’yi kendine hayran bırakan dahi matematikçi Srinivasa Aiyangar Ramanujan, az bilinen hayat hikâyesiyle beyazperdede.

    Sonsuzluğu Bilen Adam

    Daha çok sömürge yılla­rını, Gandhi’sini, yoga­sını, Budizmini, şarkı­lı-danslı Bollywood’unu, renk cümbüşünü bildiğimiz Hin­distan’a, belki her şeyden çok matematiğe olan katkıların­dan dolayı şükran duymamız gerek. Bugün kullanılan onluk sayı sistemini ve basamak de­ğerini ilk geliştiren, “sıfır”ı sayı ve kavram olarak ilk kullanan, hatta Pisagor teoremini Pisa­gor’dan önce buldukları iddia edilen Hintliler, tarih boyunca her yüzyılda dahi matematik­çiler yetiştirdiler. Aryabhata, Brahmagupta, Bhaskara, Va­rahamihira gibi pek çok Hintli matematikçi ve astronomun günümüz bilimine katkısı bü­yük. Bunlardan biri de 19. yüz­yılın sonunda doğan ve sadece 32 yaşında hayata veda eden dahi matema­tikçi Srini­vasa Aiyan­gar Rama­nujan.

    Ramanujan 1887’de Hindis­tan’da Brahman bir ailede doğ­du. Matematiğe karşı çok özel bir yeteneği olan ve fakat aile­sinin koşulsuzlukları nedeniyle sık okul değiştiren Ramanujan, her şeye rağmen matematikte sadece okul değil, bölge birin­cisiydi. Şaşırtıcı derecede hızlı hesap yapabiliyor, yeni teorem­ler keşfediyor, dördüncü dere­ceden denklemleri kendi buldu­ğu yöntemle çözüyordu. Okul­dan en yüksek dereceyle mezun olurken, okul müdürü mümkün olandan da fazlasını hakettiği­ni söyleyecekti. Ülkenin en iyi üniversitelerinden birine burs­la giren Ramanujan matematik dışında hiçbir şeyle ilgilenme­diği, örneğin katı bir Brahman vejetaryeni olarak tavşan de­rilerinin yüzüldüğü, kurbağa­ların yarıldığı biyoloji dersini korkunç bulduğu için pek çok dersten kaldı ve burs hakkını kaybetti. Başka bir okula geçtiy­se de benzer nedenlerden dola­yı okula devam edemedi.

    Srinivasa Aiyangar Ramanujan (ortada) Cambridge Üniversitesi’nde Godfrey H. Hardy (en sağda) ve diğer matematikçilerle birlikte.

    22 yaşında evlenen ve tez­gâhtarlık yapmaya başlayan Ramanujan bir yandan sağlık sorunlarıyla uğraştı, bir yandan da denklem ve teoremlerini bir matematik dergisinde yayım­latmayı başardı. İngiltere’deki birkaç üniversiteye araştırma­larını gönderdi, bir profesör­den “fena değil” benzeri bir yo­rum alırken, diğerlerinden ya­nıt bile alamadı. Nihayet ünlü matematikçi Godfrey H. Hardy, ona çok uzaklardan sayfalar dolusu denklemler gönderen 25 yaşındaki Hintli tezgâhtarın sıradışı bir dahi olduğunu far­ketti: “Teoremleri doğru olma­lıydı, zira bir insanın böyle şey­leri uydurabilecek bir hayalgü­cü olması imkansız.”

    Bu ay vizyona giren Son­suzluğu Bilen Adam (The Man Who Knew Infinity) Ramanu­jan’ın bu döneminde başlıyor. Aile tanrılarının emriyle İn­giltere’ye gidişi, hep hayalini kurduğu gibi matematikle dolu bir dünya, üniversitede yarat­tığı etki, bir yandan da Cihan Harbi arifesinde bir ülke, zor koşullarda vejetaryenlik, ırkçı­lık, sağlık sorunları, sıla hasreti derken çok kıymetli bir cevher elimizden kayıp gidiyor.

    ‘Ustasız Usta’ Lütfi Akad 100 yaşında!

    Tiyatro kökenli sinemaya son verip sinema tekniğini başlatan öncü yönetmen Lütfi Akad, 100. doğum yıl dönümünde sergi ve filmlerinden seçkiyle anılıyor.

    Sinemamızda tiyatro ge­leneğinden sinema tek­niğine geçişi başlatan ve adını Türk sinema tarihine “ustasız usta” olarak yazdıran yönetmen Ömer Lütfi Akad 100. doğum yılında kapsamlı bir sergiyle anılıyor.

    Bir bankanın muhasebe bö­lümünde çalışırken Lale Film şirketinin muhasebe işleriyle ilgilenmeye başlayan Ö. Lütfi Akad’ın sinema serüveni böy­lece başlar. 1940’ların sonla­rında tiyatro kökenli yönet­menlerin sinemadaki hakimi­yetini sona erdiren ve sinema diline yeni bir anlayış kazan­dıran Akad’ın ilk filmi Vurun Kahpeye (1949) olur. Sinema tarihinde bir dönüm noktası sayılan ve Halide Edip Adı­var’ın hikâyesinden uyarlanan film, Kurtuluş Savaşı döne­minde Kema­list bir öğ­retmenle fanatik bir imam arasındaki mücadeleyi anlatır. 1952’de çektiği Kanun Namına ise başka bir kilometre taşıdır. Filmde, sıradan insanları gündelik yaşamları içinde sunan Akad, hem yeni bir ifade getirdiği sanat sine­masının, hem de kent polisi­yesi filmlerinin öncüsü olur. 1966 yapımı Hudutların Ka­nunu, Yılmaz Güney ile olan uzun süreli dostluğunun da ilk halkasıdır. 1970’li yıllarda çektiği üçleme filmleri Gelin, Düğün ve Diyet ise ülkemizin o yıllardaki iç göç sorununa yeni ve farklı bir bakış açısı getirir. 2011’de kaybettiğimiz Akad bu konuyu şöyle dile getirmişti: “O dönemde göç edenler ara­sında sermaye sahibi olan­lar, vasıfsız işçi olanlar, tarım kesiminden gelenler vardı ve ben bunların hayatlarını an­lattım. Neler yaptılar, nasıl tu­tundular… Çünkü bunlar sıra­dan insanlar değillerdi. O göçü yapıp gelip İstanbul’da tutun­mak kolay iş değildir. Bu göçten önce de Anadolu’dan İs­tanbul’a göç olmuştu ama çoğu yenilip geri dönmüştü. Fakat bunlar tutundu ve ben bu ko­nuyu filmlerime aldım.”

    İstanbul Modern’in “Tür­kiye Sinemasında Ustalar” adlı yeni projesinin ilk konu­ğu olan Ö. Lütfi Akad’ın arşiv sergisinde filmografisinden bugüne kadar gün yüzüne çık­mamış set fotoğrafları, film kareleri, orijinal senaryolar ve afişler gibi yaklaşık 100 parça­lık malzeme ziyarete açılacak.

    Sergiye paralel bir diğer program da, ustanın filmle­rinden bir seçkinin sunulacak olması. 19-29 Mayıs arası gös­terilecek programda Akad’ın Vurun Kahpeye (1949), Hudut­ların Kanunu (1966), Vesika­lı Yarim (1968), Gelin (1973), Düğün (1974), Diyet (1975) gi­bi önemli filmleriyle birlikte, son kez kamera arkasına geç­tiği, İstanbul’u dört başlık al­tında farklı yanlarıyla ele alan ve uzun zamandır kayıp olan belgeseli Dört Mevsim İstan­bul (1990) yer alıyor.

    Vesikalı Yarim (1968) filminde Türkan Şoray ve İzzet Günay.
  • Bestseller’ların unutulmaz yayıncısı

    Aslen Ermeni olan Semih Lütfi Erciyaş, yarım asırlık yayıncılık hayatında aralarında Nâzım Hikmet, Refik Halid Karay, Peyami Safa, Reşad Nuri Güntekin gibi ünlü yazarlarınkiler de olmak üzere birçok eseri okurla buluşturmuştu. Ona göre “memleket okumuyor” demek yanlıştı, halkın sevdiği kitaplar hep satardı.

    Sühulet Kütüphanesi, Se­mih Lütfi Erciyaş tara­fından 1906’da Babıâli’de Ankara Caddesi’nde kurulmuş­tur. Kurulduktan 1982’ye kadar Babıâli’de yayıncılık yapan bu kitapevi, Türk edebiyatına pek çok eser ve yazar kazandırmış­tır. Refik Halid Karay, Peya­mi Safa, Reşad Nuri Güntekin, Aka Gündüz, Reşat Enis, Güzi­de Sabri, Esad Mahmud, Bur­han Cahit, Safiye Erol, Kerime Nadir, Osman Cemal Kaygılı gi­bi pek çok edebiyatçının eserle­rini Semih Lütfi basmıştır.

    Yayınlamış olduğu katalog­larda “Semih Lütfi Kitabevi” olarak gözüken ismi, eserle­rin iç kapaklarında “Sühulet Kütüphanesi” ya da “Sühulet Kitaphanesi” olarak geçer. Se­mih Lütfi Kitabevi’nin, şimdi­lik, yayımlanmış yanlızca iki küçük kitap katalogunu tesbit edebildim:

    “1- Semih Lütfi Kitab ve Basım Evi. Kitap Kataloğu 1936. İs­tanbul, 1936. [16] s. İstanbul, Ankara Caddesi No: 87 – 89 / Telefon: 21520.

    2- Semih Lütfi Kitabevi Kitap Kataloğu 1941. İstanbul, Güven Bası­mevi, 1941. 23,[1] s. “Türkiyenin en çok kitap basan, en büyük kitap müessesesi. Telefon: 21520. Si­cilli Ticaret No: 9790 / Kuruluş Tarihi: 1906”

    Semih Lütfi’nin hazırladığı kitap katalogları.

    Babıâli’de çıkardığı “Semih Lûtfinin Ucuz Romanlar Serisi” ile de tanınan Semih Lütfi Erci­yaş, soyadından da anlaşılacağı gibi, Kayserilidir. Aslen Ermeni olan Semih Lütfi, İ. Hakkı Bal­tacıoğlu’nun ifadesine göre, 14 yaşında Müslüman olmuştur. Yeni Adam’da Semih Lütfi’nin ölümünden sonra anısına bir yazı yazan İ. Hakkı Baltacıoğ­lu, ünlü yayıncı için “Türklü­ğün Müslümanlık, Hırıstiyan­lıkla parçalanamıyacağını daha ondört yaşında iken Müslüman olarak gösterdi. Millî Hareket tarihini yakından inceleyecek olanlar en sıkışık, en karan­lık günlerde ölümü göze alan Semih Lûtfi’nin İstanbul’daki matbaasında millî kuvvetlere ait gizli evrak basarak millî da­vayı ne kadar candan benimse­diğini öğrenecekler, Semih Lutfî Erciyaş’ın temiz ruhuna rahmet vesilesi hazırlamış olacaklar­dır” (Yeni Adam, sayı: 577, 17 Ocak 1946, sayfa: 9)

    Semih Lütfi, kendisiyle ya­pılan bir mülakâtta, “Milletin okumaması meselesi mevzuu bahs olurken, kültür hayatı­mızda kitapçının vazifesini yaptığına kani misiniz?” soru­suna, “Evvelâ muharririn vazi­fesini yapması lazım ki, sıra ta­bie gelebilsin. Elde, vesait, eser olmayınca tabi ne yapabilir? Memleket okumuyor, tabi vazi­fesini yapmıyor demek gülünç ve insafsız bir iddia olur. Reşat Nurinin, Güzide Sabrinin eser­lerinin kaç defa basıldığını bi­liyoruz. Demek halkın istediği eser olunca satılıyor. Ben mu­harrir iyi eser mi veriyor, fena eser mi veriyor, bunu bilmem, halkın sevdiği, seveceği eser midir, değil midir, bunu düşü­nürüm. En kuvvetli mihenk halktır” cevabını verir (Server İskit, Türkiyede Neşriyat Ha­reketleri Tarihine Bir Bakış, İs­tanbul, 1939).

    Kapak tasarımını Ali Suavi’nin yaptığı, Semih
    Lütfi’nin bastığı Nâzım Hikmet kitaplarının ilk baskıları.

    Nâzım Hikmet’in Bener­ci Kendini Niçin Öldürdü? ve Kafatası isimli kitaplarını ya­yımlayan Semih Lütfi, ölümüne dek (1945) yayıncılık yapar. Se­mih Lütfi Kitabevi sadece eski bastığı kitapları satmaya devam eder. Semih Bey’in eşi Aznif Erciyaş’ın 26 Mayıs 1981’deki ölümünden bir süre önce kapa­nan kitabevi, resmî olarak 1982 içinde faaliyetine son verir.

    Semih Lütfi-Aznif Erciyaş çiftinin mirasçısı olarak ortaya çıkan kimseler, kitabevinin de­posunu ve dükkandaki kitap­ları üniversite ve askeriye gibi kurumlara hibe ettikleri gibi, 1982’nin Aralık ayında Semih Lûtfi Kitabevi’nin kapılarını sonuna kadar açarak isteyenin istediği kadar kitabı bedava al­masını sağlamışlardır!

  • 1908 Devrimi’nin artçı sarsıntıları

    İTTİHADCILARIN REJİM VE İKTİDAR MÜCADELESİ

    Aykut Kansu’nun Tür­kiye siyasî tarihi lite­ratürüne önemli bir katkı olan 1908 Devrimi ki­tabının ardından, devrimin ilk beş yılında Osmanlı Dev­leti’nin siyasal hayatında ki dönüşümlere odaklanan yeni kitabı İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913 adlı kitabı da İletişim Yayın­ları’ndan çıktı.

    Kansu’nun eserinde 1908 Temmuz Devrimi’nden 1913’e dek yaşanan siyasal gelişmeler kronolojik biçimde 11 bölüm­de tartışılıyor. Kitap, esasen Kansu’nun 2000 yılında ya­yımlanan Politics in Post-Re­volutionary Turkey 1908-1913 başlıklı çalışmasının tercüme­si olsa da, önsözde bu edisyo­na eklemeler yapıldığı belir­tilmiş. Dolayısıyla Türkiyeli okurlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda, Fransa’da, Almanya’da ve ABD’de neşre­dilen ve Türkiye’deki siyasal gelişmelerle ilgili haberlerin yer aldığı gazetelerle dergile­rin de gözden geçirildiği zen­ginleştirilmiş bir baskıyla kar­şı karşıyalar.

    Kansu, kullandığı birincil ve ikincil kaynaklarla, 1908 Devrimi’nin ertesinde sosyal ve siyasal ortamın bir süre sonra sakinleşmediğini, ak­sine Türkiye’nin geleceğini etkileyecek mücadelelerin de­vam ettiğini gösteriyor. Yaza­ra göre, 23 Temmuz 1908’de İttihadcılar yalnız 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymak­la kalmadılar, ayrıca modern ve merkezî bir devlet yarat­mak amacıyla kapitalist üre­tim ilişkilerini geliştirerek ve parlamenter düzende işleyen bir iktidar yapısı kurarak “es­ki rejim”in sivil ve asker pa­şalar eliyle işleyen idaresini de kırmaya çalıştılar. İttihad­cıların kan dökerek kurdukla­rı bu yeni rejim uğruna, dev­rimi takip eden ilk beş yılda Fırka-i Ahrar ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası gibi siyasî mu­haliflerinin yanı sıra, Hizb-i Cedid gibi kendi içlerinde­ki mutlakıyet taraftarlarıyla da mücadele etmeleri, yaza­rın ele aldığı temel meseleler arasında. Balkan Savaşı’nın siyasal alandaki en ciddi so­nucu olan Bâb-ı Âlî Baskını ve ardından kurulan yeni hü­kümet ise Kansu tarafından İttihadcıların monarşi yanlısı bakanları tasfiyesi olarak yo­rumlanıyor.

    Fırka-i Ahrar’a karşı seçimleri kazanan İttihat ve Terakki’nin çoğunlukta olduğu Meclis-i Mebusan 17 Aralık 1908’de açıldı.
  • Liverpool Dörtlüsü’nü dinleme-anlama rehberi

    Türkiye’de The Beatles’la ilgili birçok yaşamöyküsü yayımlandı ama her nasılsa en iyi biyografi kitabı Türkçe’ye çevrilmemişti. Hunter Davies’in kitabı, yayın hayatına hızlı başlayan Kara Plak Yayınları etiketiyle nihayet geçen ay raflardaki yerini aldı.

    ERTAN KESKİNSOY

    THE BEATLES

    The Beatles’ın önemini nasıl anlatsak? Popü­ler listelere başvura­biliriz: Dünyada albümleri en çok satan grup olması (600 milyon albüm), Billboard lis­tesinde bir numarada kalan en çok sayıda parçayı bestelemiş olmaları, Beatles’ın önemini anlatmak için en sık verilen örnekler olsa da, içerik önemi­ni anlatmak için akademik jar­gona başvuralım: The Beatles, pop müzik dünyasında en çok atıfta bulunulan grup ve uzun bir süre daha öyle kalacak.

    Beatles’ı önemli kılan bir diğer mefhum ise, bu atıfların da yalnızca sayılardan ibaret olmaması. 1950’lerin sonun­da rock ’n’ roll var, 1960-1970 arasını Beatles kaplıyor; der­ken 1970’lerden sonra çeşit­lenen müzik alt türlerinin he­men hepsindeki Beatles atıf­ları, o günden bu güne devam edegeldi: Progressive-psyhe­delic rock, hard-rock, brit-pop, kulağınızı hangi alt türe dik­seniz, bir Beatles tınısı, ya da pekala Beatles tınısı olabile­cek bir tınıyı duymak müm­kün. Üstelik tüm bu başarıyı yalnızca 10 yıla sığdırmış bir grup söz konusu.

    Etki bu kadar kapsam­lı olunca, John Lennon, Paul McCartney, George Harrison ve Ringo Starr’dan mürekkep Liverpoollu dörtlünün muh­telif içerikli yaşamöyküleri de yazıldı çizildi. Ancak her na­sılsa topluluğun en iyi biyog­rafisi Türkçe’ye bir türlü çev­rilmemişti. Hunter Davies’in yıllar içinde önemi artan kita­bından söz ediyoruz.

    Davies’in kitabını diğer biyografilerden ayıran, kitap için sıkça söylenen “gruptan onaylı biyografi” olması değil. Bilakis, kitap, ‘gruptan onaylı’ sözünün akla getirdiği tüm po­tansiyel editoryal kısıtlardan azade. Örneğin Davies, toplu­luğun henüz Ringo Starr gru­ba katılmamışkenki Hamburg günlerinden, önceki davulcu Pete Best’i kovma süreçlerin­den söz ederken, üyeleri ne­redeyse birer birer sorguya / sigaya çekiyor. Davies’in kitap boyunca devam eden inatçı araştırmacılığına bir örnek de, Best’in peşine düşüşü: 1967 yılı boyunca peşinden koştur­duğu Best, görüşme taleple­rine yanıt vermeyince çareyi annesi ile görüşmekte bulu­yor. Neyse ki Davies oraday­ken Pete eve dönüyor da görü­şüyorlar.

    Yalnız Kalpler Orkestrası The Beatles’ın 1967’de çıkardığı ve gelmiş geçmiş en iyi albümlerden sayılan Sgt. Pepper’s Lonely Hearts
    Club Band (Çavuş Pepper’ın Yalnız Kalpler Kulübü Orkestrası) için çektirdiği fotoğraf…

    Beatles biyografisi, 40’a yakın kitabı olan, 80 yaşını taze devirmiş İngiliz yazarın en yaşayan kitabı. Kitap, yıl­lar içinde yenilenen bilgiler, arada geçen zamanda bulunan belgeler ve, Türkçe çeviride bulunan önsöz örneğinde ol­duğu gibi, eklenen öyküler ve anekdotlarla, birkaç baskıda farklı biçimlere bürünüp ken­dine ait bir ya­şam çizgi oluş­turmuş.

    Davies’in ya­zarlığı müzik ya­zarlığından ibaret değil. Ünlü futbol der­gisi Four-Four-Two, on bir yıl önce yaptığı “Fut­bol Hakkında En İyi 50 Kitap” listesinde, Davies’in, Tottenham takımına ve takım üzerinden İngiliz futboluna göz attığı, çok güzel öy­kücükler ve anekdotlar barındıran kitabı The Glory Game (1972) adlı yapı­tını 11. sıraya koydu. Davies’in bir diğer özelliği de “gölge ya­zarlığı”. Kendisinin, Paul Gas­coigne, Dwight Yorke ve Way­ne Rooney’nin “oto”biyografi­lerini yazmışlığı var.

    Kitabı ayrıksı kılan, ar­tık kapanmak üzere olan bir dönemin kaydını tutuyor olması. Yo, müzikten söz etmiyoruz: insanların – tabii sosyal medya ara­cılığıyla– kendini ifşa­sının geçer akçe olduğu bir mahremiyet anla­yışı; popüler olmanın ko­şullarından birinin ise bu ifşanın süreklileş­tirilmesi olduğu bir dünyada, bir biyog­rafi yazarı için, dalı­nacak bir derin­lik kalır mı? Velev ki kaldı, o derinlik, yeterince derin olur mu? Bugünden kırk yıl sonrasına Beatles gibi iz bırakabilecek bir topluluğun izini görebiliyor musunuz?

    Bu yüzden bu biyografiye basit bir ünlü biyografisi gi­bi davranmamak gereki­yor: Değişen bireysel ve toplumsal iliş­kiler yüzünden yöntemleri deği­şen bir yazım türü bu. Davies de 2009’da kitaba eklediği önsöz­de– Beatles’ı az çok bi­lenlerin kitapta en ke­yif alacağı bölümlerden biri bu olacaktır– “o güzel günler” nostaljisine kapıl­masa da, bunun farkında ol­duğunu gösteriyor.

    Beatles’ı hiç bil­meyenlerin, ya da misal, grubun Hindistan, ABD vb. serüvenleri­ni bilmeyenler ve / veya bu kitaba standart bir biyog­rafi kitabı niyetine el atanlar, daha faz­lasıyla karşılaşa­cak. İyisi mi siz kitabı alın, 50. yılı şe­refine The Revol­ver albü­münü bir yerlerden bulun ve dinleyin, dinlerken kitapta “Ele­anor Rigby”den ve tabii “Yellow Submarine”­den söz edilen yerleri denk düşürün. “Yellow Submarine”i dinler­ken, Rolling Stones’un asıl kurucusu, parçaya ko­nuk geri vokalist olarak eş­lik eden Brian Jones’un üç yıl sonra ölecek olduğunu hü­zünle anımsayın. Bir diğer eşlikçi Marianne Faith­full’un ise sapasağlam ha­yatta ve müzik yapıyor olduğunu keyifle not edin. Dinlediği­niz her Beatles parçasının için­de pop müzik tarihi parça­cıkları gizli, Davies’in kitabı ise bu par­çacık­ların arasında gezinmek için iyi bir pusula.