Etiket: sayı:23

  • Suçun üstadıydılar, asayişin piri oldular

    Dedektiflik, başlangıcından beri bilgi toplanmasına ve suçun bu bilgiler ışığında yeniden kurgulanmasına dayandığından, ilk hafiyeler suçlular arasından çıktı. Muhbir kullanımı, olay yeri incelemesi, fişleme gibi 18. yüzyıldan beri bilinen uygulamaların geliştirilmesinde, kanun kaçaklığından kanun adamlığına “terfi eden” ilk dedektifler rol oynadı.

    İstanbul’da Galata’daki Şehsuvar mahallesinde oturan kayıkçı Mehmet Efendi, 1846 yazında gelini Hatice Hatun’u 13 yerinden bıçakladı. İlk modern “polis­ler” suçluyu yakaladılar, ta­nıkları yani mahalle sakin­lerini dinleyerek bir dosya hazırlayıp Tophane Müşirîne sundular.

    Bu olay bize birkaç ipucu sunuyor. Birincisi, cinayetle­rin çoğu gibi bu da çözülme­si zor ve planlı bir suç değildi. İkincisi, polislerin mülki ami­ri Tophane Müşirîydi, çünkü modern polis örgütünün ku­rulduğu Galata Beyoğlu bölge­sinin güvenliği ondan sorulu­yordu. İmparatorlukta güven­lik, sadece bölgelerde değil, başkentte bile ayrı yetkililere bağlıydı. Yani kayıkçı Mehmet Efendi, suçu işledikten sonra başka bir şehre kaçsa, kimse onu bulamazdı.

    Ancak güvenlik güçlerinin dağınıklığı, sadece Osmanlı­lara özgü değildi. 1845 Polis Nizamnamesi yazılırken 1800 Paris Emniyet Müdürlüğü ya­sasından esinlenilmişti ama, o tarihte en merkezî devlet Fransa’da bile iç güvenlik ör­gütlenmesi geçmişten gelen bölünmüşlüğü aşmış sayıl­mazdı.

    Katil her zaman iz bırakır


    Bilimsel dedektif Bertillon’un yöntemlerini gösteren Musacchio imzalı karikatür. L’Assiette au Beurre dergisi, 3 Temmuz 1909.

    Hele İngiltere’de durum daha da beterdi. Galatalı Hati­ce Hatun’un bıçaklandığı sıra­da, İngiltere’nin İstanbul’da­ki büyükelçisi olan Stratford Canning, hükümeti “İstan­bul’da (yani Pera’da) güven­liği bir türlü sağlayamadınız, tüccarlar, gemiciler soyulu­yor” diye eleştiri yağmuruna tutmaktaydı.

    Ancak Canning’in kendi ülkesinde de doğru dürüst bir cinayet soruşturmasının sür­dürülebildiği söylenemezdi. Skandallar birbirini izliyor­du. 1840’ta Londra’da Başba­kan Russell’ın amcası yaşlı Lord William Russell yata­kodasında boğazı kesilmiş olarak bulunmuştu. Cinaye­ti soruşturma görevi, olaydan 11 yıl önce kurulan Londra Metropolitan Polisine (Scot­land Yard) verilmişti. Ancak polisler, mağdurun İsviçreli uşağı Courvoisier’nin yıllardır evde sürdürdüğü hırsızlıklar ortaya çıktığı için efendisinin boğazını kestiğini, sonra da cinayeti dışarıdan gelmiş bir hırsızın işi olarak göstermek amacıyla odayı darmadağın ettiğini anlayamadılar. Yine de katil uşak olmalı diye dü­şünerek Courvoisier’yi tutuk­ladılar. Mahkemeye sunulan ikinci derecede kanıtlar, usta bir avukatın sayesinde darma­dağın oldu. Courvoisier tam kurtulmak üzereyken, tesadü­fen bir otelde önceden çaldı­ğı mallar ortaya çıktı, kendisi de bir vicdan muhasebesi so­nucu suçunu itiraf etti. İtiraf etmeseydi, mahkum olması çok zordu. Bu beceriksizlik­lere rağmen, 1840’lar polisli­ğin geçmişe göre büyük aşama gösterdiği bir dönemdi.

    İlk polisler 1835’te Belçikalı bir polis memuru (solda). Londra’da çarşı pazarları koruyan ve “beadle” denilen güvenlik görevlisi (ortada). Constable denilen güvenlik görevlileriyle alay eden bir karikatür, “Besili İngiliz polisi” (18. yüzyıl).

    Modern polis şehirlerde, daha doğrusu başkentlerde doğdu; yöntemleri, rütbele­ri ve görevleri zaman içinde taşraya yayıldı. 18. yüzyılda bir Londralının evine hırsız girdiğinde yapacağı iş, gaze­telere ilan vererek suçlunun yakalanması karşısında ödül vadetmek olurdu. Bir “hırsız avcısı” (thief-taker) çıkıp, hır­sızı ve çalınan malı bulurdu. Avam Kamarası da özel ik­ramiyeye ek bir devlet ödülü tahsis etmişti. Bu durumun yozlaşmaya yol açması doğal­dı.

    Hırsız veya sahte mağ­durlarla işbirliği yapan hırsız avcılarıyla ilgili öyküler kısa sürede yayıldı. Jonathan Wil­de (ölümü 1725) bunların en ünlüsüydü, adı baş hırsız av­cısına (thief-taker general) çıkmıştı. Sonunda kendisi de idam edildi.

    İdamı seyreden kalabalık arasında 18 yaşında bir deli­kanlı vardı. Henry Fielding, büyüyünce Tom Jones adlı romanıyla edebiyat tarihine girmekle kalmadı, ülkesinde­ki ilk profesyonel dedektif­lik kurumunun temelini attı. Bow Sokağında hırsız avcı­larının toplandığı bir ajans kurdu. Bunun farkı, bölgedeki sulh yargıcına bağlı olarak ça­lışmasıydı. “Bow Street Run­ners” (Bow Sokağı Ayakçıları) olarak tanınan kurumun ge­lişmesini, kardeşi yargıç John Fielding sağladı. Burada görev yapanlara düzenli bir ücret ödemek için uğraştığı gibi, bu­gün fişleme dediğimiz işi de başlattı.

    Her türlü dedektifliğin te­melinde bilginin yattığını söy­lemeliyiz. Bir suç işlendiğin­de “olağan şüphelilerin” polis tarafından toparlanması, suç­lularla ilgili bilgilerin depo­lanmasına dayanıyordu. 1780 Haziran’ında Londra, Katolik karşıtı “Gordon Ayaklanmala­rı” denilen bir halk hareketiy­le sarsıldı. Onbinlerce insan Katoliklerin evlerine, elçilik­lere, dükkanlara saldırarak yağmaladı. İlginç olan, çoğu sabıkalılardan oluşan kalaba­lığın önce Bow Sokağı dedek­tiflerinin merkezine girip bu­radaki dosyaları yakmasıydı. Bow Sokağı dedektifleri­nin başka hünerleri de vardı. Bunlardan Charles Jealous’ın bir haydudun çizmelerindeki çamurun şehre mi, kırsal bölgeye mi ait olduğunu hemen anlayabildiği söyleniyordu. Bir duruşmada jüri başkanı, Bow Sokağı dedektifine, “sa­nığın evinden aldığınız lev­ye, hırsızlık yapılan evin kapı çerçevesindeki izlere uyuyor mu?” diye sormuştu. Yani bil­diğimiz dedektiflik yöntemleri çok yeni değildi.

    Suçlularla ilgili bilgi edin­mek için, bir detektifin suç dünyasına çok yakın yaşaması gerekiyordu. Bunu en iyi ya­pan, Fransız polisi olmuştu. Bu gelenek ilk Paris polis şefi “lieutenant de police” La Rey­nie’nin (1625-1709) ustalıkla yararlandığı muhbirler ağına dayanıyordu. Ancak işi mo­dern sanat haline getiren Eu­gène-François Vidocq (1775- 1857) oldu. Hem polis hem özel dedektifliğin babası sayı­lan Vidocq, kariyerine bir suç­lu olarak başlamış, kapatıldı­ğı hapishanede muhbir olarak devam etmiş, nihayet 1811’de Paris polisine paralel olarak kurulan “Sûreté” (Emniyet) adlı yarıresmî bir birimin ba­şına getirilmişti. Kendisi gibi sabıkalı birkaç kişiden olu­şan ekibiyle büyük başarı elde ederek dedektiflik tarihinin en ünlü birkaç kişisinden biri haline geldi.

    Zamanla gelişen polisiye teknikler Paris Emniyet Müdürlüğü Müzesi’nde sabıkalı fotoğrafı çekimini gösteren mankenler (solda). Paris’te 19. yüzyıl sonunda polisin çektiği bir olay yeri fotoğrafı (sağda).

    19. yüzyılın sonuna doğru artık bilginin ne kadar önem­li olduğunu anlamayan polis teşkilatı kalmamıştı. Ama el­lerinde o kadar dosya birik­mişti ki bunları nasıl değer­lendireceklerini bilmiyorlar­dı. Önce birisi suçlu bilgilerini insan adlarına göre alfabetik olarak sıralamayı, sonra bir başkası bilgiyi kağıtlardan “fiş” dediğimiz kartlara geçir­meyi akıl etti. 1885’te Paris polisinin elinde 6 milyon fiş vardı. Suçluların fotoğrafları ve her polisin kendi mantığı­na göre yazılmış bir betimle­mesi de vardı ama bu bilgiyi, başka bir görünüm ve kılıkta yakalanan bir şüpheliyle bir­leştirmek çok zordu.

    Polise parmak izi konusunda ilham veren Hintli Konai’nin el izi, 1858.

    Sonunda Alphonse Bertil­lon (1853-1914) adlı takıntılı bir polis memuru, yeni gelişen “antropometri”den yararla­narak bir sistem yarattı. Biri yakalandığında insan vücudu­nun değişmeyen 9 ölçüsü alı­nacak, fotoğrafı da önden ve arkadan aynı düzende çekile­cekti. Böylece “bertiyonaj” ef­sanesi doğdu. Buna bir bilim gözüyle bakılıyor, Bertillon’un Pasteur’le birlikte Fransa’nın en büyük biliminsanı olduğu düşünülüyordu. 1892’de halk arasında “Ravachol” takma adıyla bilinen ünlü bir haydut “bertiyonlanınca”, yani ya­kalanınca bu yöntemin suçu bitireceğine inanmayan kal­madı.

    Zaten fotoğraf icad edilir edilmez, polis bundan yarar­lanmaya başlamıştı. Osman­lılar da çok geride kalmadı. 1888’de II. Abdülhamid, Zap­tiye Nazırı Kâmil Bey’e ne­zaret binasında bir fotoğraf atölyesi kurma talimatı ver­mişti. Burada İstanbul hapis­hanelerindeki mahkumların fotoğrafları çekilecekti. Bugün İstanbul Üniversitesi Kütüp­hanesi’nde bulunan “Yıldız Fotoğraf Albümleri”nde pek çok mahkum fotoğrafı bulun­maktadır.

    Parmak izinin gelişme­sinde de herşey adım adım ilerledi. Her insanın parmak­larının kendine özgü izler bıraktığı 17. yüzyıldan beri biliniyordu. 1858’de Hindis­tan’da İngiliz memuru Wil­liam Herschell’in Konai adlı bir Hintliyle yaptığı sözleş­mede, Konai imza atmak ye­rine sağ elini mürekkebe ba­tırarak belgeye bastırmıştı. “Konai’nin el izi” kısa sürede Batı ülkelerinde polis tara­fından kullanılmaya başlan­dı. Parmak izine dayalı ilk başarılı soruşturmayı yapan iki polisten biri yine Bertil­lon oldu. 1902’de Paris’te bir dişçinin uşağı öldürülmüştü. Evdeki bir vitrinli dolabın ca­mında parmak izleri görüldü. Bertillon bu izlerin Scheffer adında bir sabıkalıya ait oldu­ğunu tespit etti. Aynı yıl Ar­jantin’in başkenti Buenos Ai­res’te Müfettiş Alvarez de, bir kadının iki çocuğunu öldür­düğünü, çocukların odasının kapısındaki kanlı el izi saye­sinde kanıtladı.

    1986’da DNA analizinin bir cinayet davasında ilk kul­lanılışı da buna çok benzer. İngiltere’de bir köyde üç yıl arayla 14-15 yaşlarında iki kız vahşice tecavüze uğramış ve öldürülmüştü. Polisler, sabıka fişlerine başvurarak Richard Buckland adlı bir delikanlıyı yakalamış, hatta ondan itiraf da almıştı ama ellerinde baş­ka kanıt yoktu. Sonunda DNA profillemesinin öncüsü Profe­sör Alec Jeffreys’e başvurdu­lar. Yapılan analiz sonucunda, Buckland’ın suçsuz olduğu or­taya çıktı. Bunun üzerine po­lis, bölgedeki 5000 erkekten örnek topladı ve fırıncı Colin Pitchfork’un katil olduğu yine DNA analiziyle ortaya çıktı.

    Karındeşen Jack’in işlediği bir cinayetin haberi. İngiltere’de yayınlanan ve suç olaylarını çizimlerle işleyen popüler dergi Illustrated Police News’ün Eylül 1888 tarihli sayısının kapağından detay.

    Bilginin polis dedektifli­ğinin gerçek silahı olduğunu söylemiştik. Bilgi ise, istihba­rat (fişler ve muhbirler), tek­noloji (adli tıp yöntemleri) ve tecrübeden oluşuyordu. Bun­ların üçüncüsü, yani tecrübe, hem dedektifin kişisel dene­yimlerine, hem istatistikle­re (örneğin kadınları en çok kocalarının bıçakladığı gibi tatsız gerçekler) dayanıyordu. Ancak tecrübe, aynı zaman­da dedektifin kör noktasıydı çünkü istisnaları görmesini zorlaştırıyordu. Bir de buna önyargılar ekleniyordu. “En bilimsel polis” diye göklere çı­karılan Alphonse Bertillon’un meslek hayatındaki kara leke bunun bir örneğiydi.

    Konu mankeni ünlü kriminolog Fransız polis Alphonse Bertillon geliştirdiği fişleme sistemini kendi bilgilerini kullanarak gösteriyor.

    Alman casusu olmak­la suçlanan Yüzbaşı Dreyfus vakasında, Bertillon’dan sa­nığa ait olmadığı her haliy­le belli olan bir el yazısını in­celemesi istenmiş, o da katı bir milliyetçi ve Yahudi düş­manı olarak bilimi bir kena­ra atmış, yahudi Dreyfus’ün söz konusu mektubu yazdığı­nı iddia etmişti. Nazi döne­minde Berlin’deki tren katili Paul Ogorzow’u soruşturan polis, rejimin bütün önyargı­larına uymuştu. 1940-41 ara­sında trene binen kadınla­rı kaçırıp tecavüz eden ve bir bölümünü öldüren kişinin ari ırktan bir Alman olamayaca­ğını düşünen polis, Polonyalı göçmen-köle işçileri soruştu­rarak günler kaybetmişti. So­nunda katilin demiryolların­da görevli bir Alman olduğunu anladığında suçlu geride sekiz kurban bırakmıştı.

    SENART ORMANI VAKASI (1811)

    Sivil dedektiflerden çeteye suçüstü

    Fransa’daki Sénart ormanı, öteden beri tekinsiz bir suç yatağıdır. Son olarak burada 1995-2000 arasında gerçekleşen 33 tecavüz olayının sanığı, geçen yıl DNA analizi sayesinde tespit edilebildi. Paris’teki “Sûreté”nin şefi Vidocq’un 1811’de bu ormanda yolkesen haydutlara karşı yaptığı operasyon ise bir efsanedir.

    Vidocq, olayı anılarında şöy­le anlatır: “Sûreté, haydutla­rın Sénart ormanında arabalara saldır­mak üzere hazır­landığı ihba­rını aldı… Hemen ormandan geçecek bir posta arabasına at­ladık. Arabada ajanlarım ve ben dışında sadece dört gerçek yolcu vardı. Yola çıktık. Lieusaint’e doğru giden dar yola geldiğimiz­de, beklediğimiz gibi saldırganlar arabanın önünü kesti. Ajanlarım hemen tabancalarını çekerek arabadan atladılar… Saldırgan­lar karşılık verdi, sonra kaçmaya başladı. Ben de arabadan atla­dım ama ters bir adım atınca bir çukura yuvarlandım, sağ kolum yerinden çıktı… Vincennes’de saldırganları yakalamayı başar­dım… Bu vakada beni tedbirsiz­likle suçlayanlar oldu. Dört yol­cuyu tehlikeye atmıştım ama bir çeteyi suçüstü yakalayabilmek için başka çarem yoktu…”

    LAFARGE VAKASI (1840)

    Kadınlara arsenik satılmaya!

    Fransa’da yeni evlendiği ko­casını arsenikle öldürdüğü iddiasıyla yargılanan 23 yaşın­daki güzel Marie Lafarge’ın davası, Fransa’da kamuoyunu iki kampa bölmüştü. 1840’ta, bir ölünün bedeninde olağan­dan fazla arsenik bulunduğunu tespit etmek kolay değildi. İn­giliz James Marsh’ın geliştirdiği, uygulaması zor olan test kesin sonuç vermemişti.

    Ünlü hekim, “Bilimin Prensi” Mathieu Orfila, arsenik takıntısıyla tanınıyordu. Bir keresinde Paris lokantaların­dan 200 çorba örneği almış, hepsinde arsenik bulduğunu ilan ederek ortalığı birbirine katmıştı. Marie Lafarge davası­na son dakikada uzman olarak çağrıldı. Mahkemede Marsh testini yeniden uyguladığını ve ölünün vücudunda kesinlikle arsenik bulduğunu belirterek genç kadının mahkum edilme­sini sağladı. Bu olay Avrupa’da bir arsenik fobisi yarattı; hatta 1851’de İngiliz Avam Kamara­sına sunulan bir yasa tasarısı, fare öldürmek için kullanılan bu zehri kadınların satın almasının yasaklanmasını öngörüyor­du. Fransız romancı Gustave Flaubert de Madame Bovary romanını (1856) yazarken bu ortamdan etkilenmişti; roman­da Madame Bovary, arsenikle intihar eder.

    KARINDEŞEN JACK VAKASI (1888)

    Zeki katil, beceriksiz müfettiş

    Londra’nın suç yatağı yoksul Whitechapel mahallesinde beş kadını öldüren ve “Karındeşen Jack” adıyla anılan katil hiç bulu­namadı. Elbette bugünkü adli tıp tekniklerinin çoğu o zaman yoktu. Ancak iş bu kadarla bitmiyordu. Örneğin katilin cesetlerden birinin yakınındaki duvara yazdığı yazı, fotoğrafı çekildikten sonra Met­ropolitan Polis Komiseri (Londra Emniyet Müdürü) Sir Charles Warren’ın emriyle hemen silin­mişti. Kurbanlardan birinin cesedi morga getirilmiş ama daha otopsi yapılmadan yıkanmıştı.

    Körebe hafiye Karındeşen Jack’i bir türlü yakalayamayan Londra polisiyle dalga geçen karikatür. Punch dergisi, 1888.

    Polisin başındaki Sir Charles Warren’ın Fransa’daki seyaha­tini kesip dönmesi zaten günler sürmüş, ardından yardımcısı Robert Anderson Avrupa’ya gidip ancak dördüncü cinayet­ten sonra Londra’ya dönmüştü. Gece sokaklardaki devriye sayısı artırılmış, ancak düzgün bir suçlu profili çıkarılmadığından bu bir işe yaramamıştı. Polisten nefret eden yoksul mahalle halkından bilgi alınamamıştı. İçişleri Bakanı, katilin izlenmesinde av köpekle­rinden yararlanılmasını önermiş, ancak son kurban Mary Kelly’nin cesedi bulunduğunda, bu tazılar bir türlü olay yerine getirileme­mişti. Polis basından yararlanmayı da becerememiş, bu hatayı da bol bol eleştiri ve polis karikatürüyle ödemişti.

    Şeflerinin beceriksizliği, cina­yetleri araştıran ekibin başındaki Başmüfettiş Frederick Abberline’ı neredeyse aklını kaçırma nokta­sına getirmişti. “Karındeşen Jack” cinayetinden geriye kalan resmî belgeler şaşırtacak kadar azdır. Tarihçiler olayı daha çok gazete kupürlerinden izler. Bu da polis raporlamasının pek gelişmemiş olduğunu gösterir.

    DEDEKTİF İMAJI NASIL DEĞİŞTİ?

    Aptal memurdan, külyutmaz hafiyeye

    Shakespeare’in Kuru Gürültü (1590) adlı komedisindeki aptal bekçi Dogberry, zamanla İngiltere’de polis için kullanılan aşağılayıcı bir isme dönüştü. İngiliz taşrasında 1872’ye kadar görev yapan ve “constable” denilen yerel polislere dogberry deniyordu. Düzenli ücret almadıklarından rüşvete açık, kendi köylerinde çalıştıkları için kayırmacı, haydutla karşılaştıklarında ise korkak olduk­ları söyleniyordu.

    Taşrada güvenlik her zaman sorunluydu. Napoléon, bugün Tür­kiye dahil birçok ülkede iz bırak­mış jandarma teşkilatının temelini attığında, taşradaki güvenlik so­rununu çözmeyi hedeflemişti. En önemlisi imajdı. Yeni polisin saygı görmesi gerekiyordu. Uzun boylu olacak, gösterişli üniformalar gi­yecek, kısacası asker etkisi uyan­dıracaktı. İşi polislik olsa bile, bu teşkilatın orduya bağlanması imajı daha da güçlendirdi. Napoléon’un en büyük düşmanı İngilizler bile, İrlanda’daki taşra polis teşkilatını Fransız jandarmasını örnek alarak kurdular.

    Şehir polisi nin ise düşük bir imajı vardı. İngiltere ve Fransa bu imajı ancak yıllar süren bir çaba sonucu aşabildiler. Almanya biraz farklıydı. Tarihçi Herbert Reinke’ye göre Prusyalı polisler “asker-bü­rokrat” olarak tanımlanabilirdi. Bir de “sert polis” vardı ki, bu tipin suçu önlemede önemli rol oyna­dığına inanılıyordu. Örneğin New York’un “high constable”ı yani baş­polisi Jacob Hays (1772-1850) bir efsaneydi. İnsanların şapkasını pat diye yüzlerine yapıştırıp sopasıyla dövmesiyle tanınırdı. Annelerin çocukları “Seni Hays’e veririm!” diye korkuttuğu söylenirdi.

    Sefiller filminde aktör Geoffrey Rush zalim polis müfettişi Javert rolünde, 1998.

    Aynı dönemde Paris Sûreté’si­nin şefi olan eski sabıkalı Vidocq da bu tipin bir başka örneğiydi. Vidocq’un polislikten ayrıldıktan sonra yazdırdığı anılar, ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Vidocq efsanesi edebiyatta yaşamaya devam etti. Balzac’ın romanların­daki esrarengiz, korkutucu Vautrin tipi ve Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki sabit fikirli, acımasız anti-kahraman Müfettiş Javert’in esin kaynağı da oydu.

    Sert ve tavizsiz adam tipinde halkın hoşuna giden bir yön de vardı. Örneğin Theodore Roose­velt, 1895-96’da iki yıllığına New York Emniyet Müdürü olduğunda, sert ve disiplinli şef edalarıyla kendi şöhretini yükseltmiş, bu mevkiyi ABD başkanlığına giden yolda bir basamak olarak kullanmıştı.

    Polisin alt sınıftan aptal veya sert adam şeklindeki imajı, 20. yüz­yıla kadar değişmedi. Buna karşılık üst sınıftan, zeki, entelektüel bir özel dedektif tipi ortaya çıktı. Bu insan sadece öykülerde yaşıyordu. Gerçek hayatta özel dedektifle­rin neredeyse tümü eski polisti. Örneğin Vidocq’dan başlayarak Sûreté’nin bütün şefleri, emekli olduktan sonra birer dedektiflik bürosu açmıştı. Karındeşen Jack cinayetinin dedektifi Müfettiş Ab­berline da emekli olduktan sonra Pinkerton dedektiflik ajansının Avrupa ayağında çalışmıştı.

    Edebiyattaki özel dedektifin ilk örneği Fransız Auguste Dupin, 1840’ta Amerikalı yazar Edgar Allan Poe tarafından yaratılmıştı. İngiliz Sherlock Holmes karakteri ise 1887’de doğdu. Bunlar, sınıfsal kökenleri, zeka ve eğitimleri sayesinde polisin çözemeyeceği karmaşık suçları aydınlatabiliyor­du. Sherlock Holmes öykülerindeki Müfettiş Lestrade ise, alt sınıftan gelmişti, zeki suçlularla baş edecek donanımı yoktu.

    Günümüzde televizyon dizileri ve filmlerde görmeye alıştığımız, her türlü teknolojiden yararlanan polis dedektifi tipi, iki yüz yıldır süren sayısız reform hareketi ve eğitim çabası sonucu ortaya çıktı. Ama Vidocq’tan beri değişmeyen şeyler de var: Polis teşkilatları değilse bile en azından büyük güvenlik şirketleri, bilgisayar suçlarıyla mücadele etmek için eski bilgisayar korsanlarını işe alıyor.

    VON PAPEN SUİKASTİ VAKASI (1942)

    Saldırgan öldü, ayakkabısı konuştu

    İkinci Dünya Savaşı sırasın­da Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ve eşi Martha’ya 24 Şubat 1942’de Ankara Atatürk Bulvarı’nda bir suikast düzenlendi. Olayın ardındaki Sovyet casusluk faa­liyetlerini bir kenara bıra­karak polisin soruşturması­na odakla­nalım.

    Saldırgan, attığı bomba­nın etkisiyle havaya uçmuş ve vücudunun parçaları etrafa dağıl­mıştı. Anka­ra polisi, bir ağaç dalına takılmış sünnetli penis parça­sından saldırganın Müslüman olduğunu anladı. Kaldırımda bulunan ayakkabının Hatay ma­ğazasından alındığı tespit edildi. Mağazadan elde edilen bilgiye dayanan polis saldırganın kal­dığı Toros Oteli’ne ulaştı, oda­sında resimli kimliğini buldu. İki kaşının ortasındaki ben, tespiti kolaylaştırdı çünkü bu ben olay yerinde bulunan parçalardan bi­riydi. Böylece saldırganın Ömer Toprak adlı genç bir Yugoslavya göçmeni olduğu iki gün içinde ortaya çıktı. Bu soruşturmada, o sırada bir adli tıp laboratuvarı kurmak üzere İsviçre’den gelmiş Jean-Marc Payot adlı bir kri­monoloji uzmanının da katkısı olmuştu. Gazeteci Hakkı Tarık Us’un yazdığı gibi: “Suikastçı yok olmuştu, söyletilemedi ama ayakkabısı söyletildi…”

    II. ABDÜLHAMİD DESTEKLEMİŞTİ

    İlk Osmanlı dedektifi Osman Sabri Bey’di

    NASİN RİB

    Sultan II. Abdülhamid’in polisiye romanlara ne kadar meraklı olduğu, edebiyat tarihimize pek az aşina olanların dahi malumudur. Abdülhamid’in geceleri yatakodasında polisiye roman okuduğu, okutturduğu bilinir. Sultan’ın kendi özel ter­cüme bürosuna çevirttiği 100’den fazla polisiye eser bugün İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde korunmaktadır.

    Osman Sabri Efendi, işte böyle bir padişahın saltanatında ilk Osmanlı dedektifi olarak tarih sahnesine çıkabilmiştir. O yıllarda Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkartan ve Osman Sabri Efen­di’nin yıldızını parlatacak olaydan esinlenerek ilerde Esrar-ı Cinayat isimli ilk Türk polisiye romanını kaleme alacak olan Ahmet Mit­hat Efendi’nin hatıratındandan özetleyelim: 1884 yılının Nisan ayının birinci günü İstanbul Boğa­zı’nın Karadeniz çıkışında, Beykoz açıklarında bulunan Öreke Taşı denilen adada üç cinayet işlenir. Cinayete kurban gidenlerden biri 15-16 yaşlarında bir genç kız, diğerleri ise iki yetişkin Rum’dur. O vakitler cinayetler vaka-ı adi­yeden sayılmaz, olay gazetelere akseder, büyük yankı uyandırır. Bu hadiseden bir ay sonra, Beyoğ­lu’nda şüpheli bir intihar vuku bulur. Bu da esasında intihar süsü verilmiş bir cinayettir.

    Ahaliyi son derece tedirgin eden bu esrarlı seri cinayetleri çöz­me işi, Beyoğlu Kaymakamlığı’nda sorgu memuru olarak görev yapan Osman Sabri Efendi’ye verilir. Sultan Abdülhamid’in yakında ve dikkatle takip ettiği soruş­turma, romanları aratmayacak nice maceranın yaşanmasından sonra katilin yakayı ele vermesiyle sonuçlanır. Padişah, Osman Sabri Efendi’ye Beyoğlu Kaymakamı Mecdettin Paşa ile haber gönderir, onu huzura davet eder. Zekasına hayran kaldığı hafiyeyi bir kese altınla taltif ettikten sonra sorar: “Dile benden ne dilersen!”. Os­man Sabri Efendi epey bir bocalar, ardından ağzındaki baklayı çıkarır. Amerika’daki Pinkerton nam de­dektiflik bürosundan dem vurarak yüreğindeki aslanı dile getirir: Acaba zat-ı şahaneleri, benzer bir hususi dedektiflik yazıhanesi açma iznini ona bahşedecek midir? Sultandan izni koparan Osman Sabri Bey, ilk Osmanlı de­dektifi unvanıyla pek çok alengirli cinayet vakasını çözer, 56 yaşında Sultan Reşat devrinde yine bir zan­lının peşinde koştururken sekte-i kalpten vefat eder.

  • Zamanı durduran basamaklar

    1850’lerde banker Kamondo ailesi tarafından Bankalar Caddesi’n­de yaptırılan “art nouveau” merdivenleri gösteren eski fotoğraf, İstanbul’u muhtemelen 60’larda ziyaret eden George Coles tarafından çekilmiş. Coles fotoğrafı 2015’te İnternet’te paylaşırken not düşmüş, diyor ki: “Bu karenin en sevdiğim yanı, zamansızlığı. Çünkü ne bir reklam tabelası, ne bir otomobil, ne moda giysiler, ne de zamanı işaret edecek başka bir şey var. Acaba o merdivenler bugün zamana yenildiler mi, zincir fast food’cu reklamlarıyla işgal edildiler mi?” Hayır bay Coles, içiniz rahat etsin. Zaman Kamondo merdivenlerini hâlâ ağır ağır çıkıyor. Birkaç değişiklik olmuş tabii: Salkım saçak teleefon kabloları yer altına inmiş, sağdaki grafiti merdivenlere hafif “underground” bir hava vermiş. Fakat şurası kesin, yeni fotoğraf zamansız değil. Çünkü cep telefonuyla fotoğraf çekme modası, 2010’ların alameti farikası.

    Orijinal fotoğraf: George Coles

  • Değişen devirler ve hanedanların kaybolan mirası

    Anadolu beyliklerine dair Osmanlı arşiv kayıtları, ancak 17. yüzyıla kadar geri gidebiliyor. Beylikler döneminden kalan miras yapılardan tarihî eser niteliğini koruyanlar ve vakıflar koruma altına alınmıştı.

    Ermenek kazasının Balgasun köyünde bulunan Karamanoğlu Mehmed Bey türbe ve zaviye vakfına ait belge, 1713.

    Osmanlı Devleti bir uç beyliğinden impara­torluğa giden süreçte yayılma alanı olarak, kökle­rinin bulunduğu Anadolu’yu değil, Bizans ve ötesini hedef­lemişti. 15. yüzyılın ikinci ya­rısında Rumeli’deki sınırları Tuna nehrine dayandığında, Anadolu’da daha Fırat’ın öte­sine geçilmemişti. Anadolu’da varolan beyliklerin tam ola­rak itaat altına alınamaması­nın sakıncaları da ortadaydı ve bunun acı tecrübesi Yıldı­rım Bayezid ile Timur arasın­daki Ankara Savaşı’ndan son­ra Anadolu’da ortaya çıkan “fetret devri” ile yaşanmıştı.

    Osmanlı Devleti, kuruluş yıllarında Anadolu’da siyasi birliği sağlama gayreti içinde civarındaki beyliklerden baş­layarak akrabalık tesisi, pa­ra karşılığı veya sulh yoluyla Batı Anadolu’da siyasi birliği tesis etmişti. Bilhassa Yıldı­rım Bayezid silah kuvvetine de başvurarak özellikle bey­liklerin en dişlisi olan Kara­manoğullarını da itaat altına alıp sınırları Fırat nehrine kadar genişletmişti. Ne var ki Timur istilası her şeyi eskiye döndürmüş, Anadolu beylik­leri yeniden kurulmuştu.

    Anadolu’da beyliklere son verilmesi ve siyasi hakimiye­tin sağlanması, ancak Yavuz Sultan Selim’in, Şah İsmail’i Çaldıran’da mağlup etmesi ve Memlûk Devleti’ne son ver­mesi ile 16. yüzyıl başlarında tamamlanabildi.

    Kütahya’daki Germiyanoğlu
    Yakup Çelebi vakfına ait gelir-gider muhasebe defteri, 1655.

    Her biri bir zamanlar ken­di beyliklerinin başında hü­küm süren hanedanlar, Os­manlı hakimiyetine girdikten sonra da bazı istisnalar dı­şında kendi bölgelerinde yine nüfuzlu ve seçkin aileler ola­rak varlıklarını devam ettir­mişlerdi. Bulundukları bölge­lerde mütesellim (devlet adı­na vergi toplayan kimse) gibi vazifeler alan, ayanlık yapan hanedan mensuplarına dair arşiv kayıtlarına geçmiş bil­giler bulunmaktadır. Mesela 1739’da Maraşayanından Dul­kadiroğlu Turan Ahmed’in halka yaptığı baskıdan dolayı cezalandırılması, Saruhano­ğullarından Hızır Paşa tara­fından 1766 yılında Demirci kasabasında bir zaviye yaptı­rılması, 1782 yılında Daniş­mendli aşireti beyinin bin atlı ile Osmanlı ordusuna katıl­ması, 1791’de Kütahya eşra­fının kendilerine mütesellim (devlet adına vergi toplayan kimse) olarak Germiyanoğul­larından Süleyman Ağa’nın tayin edilmesini talep etme­leri, 1865 yılında Çobanoğlu hanedanından gelen kişilere maaş bağlanması gibi belge­lerde beylikler dönemi hane­danlarına dair bilgiler bulun­maktadır.

    Osmanlı Arşivi’ndeki bel­geler takip edildiğinde gö­rülmektedir ki. 17. yüzyıldan itibaren Germiyanoğlu, Ka­ramanoğlu, Aydınoğlu, Saru­hanoğlu, Ramazanoğlu, Eşre­foğlu, Hamidoğlu, Menteşoğ­lu, Çandaroğlu, Çobanoğlu, Dulkadiroğlu, Danişmend­li, Mengücekli gibi beylik­ler dönemine ait medreseler, camiler, mescitler, imaretler, tekkeler, zaviyeler, türbeler, kütüphaneler, çeşmeler ko­runmuş, tamire ihtiyaç du­yulan binalar tamir edilmiş, beylikler döneminde oluştu­rulmuş vakıfların aynen mu­hafaza edilmesine ve vakıfna­mede belirtilen şartlar üze­rinden bu vakıfların hayatını devam ettirmesine ve kimse­nin müdahalede bulunmama­sına dikkat gösterilmiştir.

    Beylikler döneminden ka­lan miras yapılardan tarihî eser niteliği olan yapılar ko­ruma altına alınmıştı. Mesela Karamanoğlu İmareti’nin ka­pısında bulunan ceviz kanatlar ve mihrabın muhafaza edilmek üzere Müze-i Hümayun’a nakli emredilmiş, bunun gibi Anado­lu’da beylikler ve Selçuklular döneminden kalan tarihi eser­lerden teşhire değer olanların Müze’ye gönderilmesi vilayet­lere bildirilmişti.

    Karaman Kalesi ve Nefise Hatun Medresesi Karaman Nefise Hatun Medresesi (solda), Karaman Kalesi ve devşirme olarak kullanılan Karamanoğulları yapılarına ait mimari parçalar.

    HANEDANA DUA

    Mengücekli hamaldan 700 yıllık El Fâtiha

    Her yeni yönetim kendi şakşakçılarıyla gelir ve gider. Anadolu’da “Büyük büyük babanız sultanmış, öyleyse size saygı gösterelim” yaklaşımı hiç olmamıştır.  

    Artuklu, Saltuklu, Danişmendli, Aydınoğul­ları, İzmiroğulları, Eşrefoğulları, Denizli Beyleri, Tekebeyleri, Hamidoğulları, Dulkadirli, Ramazanoğulları, Akkoyunlu, Karakoyunlu soyları acaba ne oldu? Toplum içindeki saygınlıkları ne zaman ve nasıl sona erdi? Bu soruların yanıtını, sonuncu hanedan Osmanoğullarının torun torun­larının konumlarına bakarak verebiliriz. Kanımca toplum­lar, bir zamanlar kendilerine hükmedenlerin sıradanlaşan soylarını haklı haksız suçlamayı hak görmüşlerdir. “Büyük büyük babanız sultanmış, öyleyse size saygı gösterelim” yaklaşımı hiç olmamıştır.

    Şehinşah ve Sitti Melik’in türbesi Mengüceklerin Divriği kolundan Şehinşah’ın ve aynı hanedandan Sitti Melik unvanlı bir kadının yattığı kasaba merkezindeki türbe, 1196.

    Her yeni yönetim, kendi şakşakçılarıyla gelmiş ve gitmiş. Ayrıca kısa süren eriyen bir mad­di miras söz konusu. Yıkılıştan sonraki iki üç kuşak, olanı biteni tüketmiş. Halk da bu düşüş ve tükenişleri ilahi bir intikam saymış.

    Bir çocukluk anımı anlata­yım. Babam bizi bayram nama­zına götürür, camiden çıkınca mezarlıkları ziyaret ederdik. Bu her kentte köyde geçerli bir ge­lenekti. Büyükler Fatiha okunan her mezarın başında, orada gö­mülü olanı tanıtarak yeni kuşak­lara aile tarihi öğretirlerdi. Her yıl iki kez yinelenen bu bilgilerle aile tarihleri belleklere yerleşir­di. Ben o ziyaretlerde bazen, kısa boylu kambur, sessiz bir adamı Mengücek meliklerinin kümbeti önünde dua ederken görürdüm. Ondan başka orada dua eden de olmazdı. Bu adam çarşı da hamaldı, ama esnafın saygılı davrandığı biriydi. Ağır yükler taşıtılmaz, elinde götürebileceği şeyler evlere gönderilir, yan cebine de bir para bırakılırdı.

    Divriği ve Mengücek tarihiyle uğraştığım yıllarda birçok şeyi öğrendiğim gibi bu mazlum masum görünüşlü adamın lakabıyla önünde fatiha okuduğu Mengücek (Sitti Melik) türbesi arasındaki ilintiyi galiba çözdüm. Adam o soydandı. Önünde dua okuduğu türbede kendi atalarının mezarı olmasa neden dua etsin? Babası, dedesi de orada dua etmişlerdi kuş­kusuz. Ama yedi yüzyıl önceki Mengüceklerle soy bağından haberi yoktu. Halk da onu salt “köklü” bir ailenin bireyi bildi­ğinden hamallığına karşın saygı gözetiyorlardı.

    Prof. Albert Gabriel de Ana­dolu’da soy sop bilgilerinin uzun zaman korunmayıp unutuldu­ğunu, sonraki kuşakların halk arasında kaybolduğunu yazarak Keykubad’ın soyundan birinin, bundan habersiz çift süren bir rençber olmasına şaşmamak gerektiğini vurgulamıştır.

    NECDET SAKAOĞLU





  • Müslüman Anadolu’nun figürlü, sembollü sikkeleri

    Arap yarımadasında, İran’daki İslâm devletlerinde yerleşmiş olan figür yasağı, Ortaçağ’da Anadolu Selçukluları’nda ve beyliklerde görülmedi. Kullanılan sikkeler, Rum ve Ermeni sanatından izler de taşıdı.

    ŞENNUR ŞENTÜRK

    Sikkelere, tarihî verile­re doğrudan ulaşmamızı sağlayan sağlam bir kay­nak, arşiv malzemesidir. Üzer­lerinde yazanlar ve görünenler, zamanının sivil ve resmî tari­hini okumamıza olanak sağla­maktadır. Anadolu toprakla­rında; Yunan, Roma, İran’daki Persler, Sasaniler, Emevi, Ab­basi, Selçuklu Moğol-İlhanlı ve Osmanlı Devletlerinde tahta çıkan hükümdarların iktidarla­rını dünyaya duyurmak ve bel­gelemek için ilk yaptıkları iş, kendi adlarına sikke bastırmak­tı. Bu nedenle altın, gümüş ve bakır sikkelerin üzerinde genel­likle hükümdar adı, tarihi, darp yeri doğrudan, somut bir şekil­de yazmaktadır.

    Türkmen sikkesinde Rum-Ermeni işaretleri Sivas-Malatya civarındaki Danişmendoğulları’nın (11.-13. yüzyıllar) darpettiği sikkelerde, aynı coğrafyada daha önce varolan ve birlikte yaşadıkları Rum ve Ermeni toplumunun kullandığı sayı ve harfler kullanılmış.

    Antik dönemlerde sikke­lerin üstünde impara­tor, imparatoriçe, devlet yöne­timinde güçlü bir yöneticinin portresi, önemli bir tapınak ya­pısı, kutsanan sembol bir hay­vanın ya da bitkinin tasviri yer alıyordu. Bizans sikkelerinde ise Hz. İsa’nın sureti ve dinin sembolü haç da olabiliyordu.

    Hz. Muhammed’in İslâmi­yet’i ilk duyurduğu, zamanlar ve halifeler dönemindeki altın ve gümüş paralar, dinar ve dir­hemler, bugünün Dolar ya da Euro’ları gibi değerli, dünya ti­caretinde muteber paralar idi.

    Kurumsallaşmış bir İslâm devleti olan Emevilerin beşinci hükümdarı Abdülmelik zama­nında, 698 yılında köklü bir pa­ra reformuna gidilerek tama­men Kur’an-ı Kerim ayetleri ve harfleriyle resimsiz hüküm­dar ve yer adlarıy­la tarih yazan bir sikke basıldı ve bundan böy­le İslâm devletleri sikkeleri­ni küçük farklarla hep ay­nı tarzda tasarla­maya de­vam ettiler. Emevilerin batıya doğru yayılan ardılları; Endülüs Emevileri, Fatımîler, Muvahhidiler, Mu­rabıtlar, İhşidiler, daha sonra Abbasiler ve İran’daki Büyük Selçuklular aynı tasarım anla­yışıyla paraları basmaya devam ettiler, resim ve suret kullan­madılar.

    Arap Yarımadası ve Ortado­ğu’da bunlar yaşanırken Ana­dolu’da farklı bir durum söz ko­nusu oldu. Orta Asya’dan doğ­rudan Anadolu’ya doğru gelen Türkmenler burada yerleşip çoğaldıkça, kurucularının adı­nı aldığı çeşitli küçük devlet­ler, “beylikler” kurdular. Bunlar Orta Asya, Göktanrı ve Şaman kültürlerini henüz kaybetme­mişlerdi; fakat Anadolu’da da çok köklü yerleşik başka kül­türler vardı. Örneğin Hititler, Assurlular, Lidyalılar, Hele­nistik (Yunan), Bizans, Erme­ni topluluklarının çok zengin mimari, resim, heykel ve ma­den sanatı vardı. Bu yerleşik zengin birikimden etkilenme­mek mümkün değildi ve Arap yarımadasında, İran’daki İslâm devletlerinde yerleşmiş olan fi­gür yasağı, Ortaçağ’da Anado­lu Selçuklular’da ve beyliklerde görülmedi. Artuklular, Men­gücekliler, Danişmendoğulla­rı, Eyyûbilerin sikkelerinde de, diğer eserlerinde görülen hay­li yüksek kabartmalı figürler vardır. Ayrıca hem savaştıkları hem birlikte yaşamaya zorun­lu oldukları komşularıyla farklı dilleri de olsa zaman zaman ay­nı parayı kullanabilmek için an­laşmaya varmak zorundaydılar ve o zamandan kalan sikkeler incelendiğinde de bu beraberlik ve barışın sağlanmış olduğunu görmekteyiz. Anadolu Selçuklu hükümdarı Rükneddin Mesud (1116-1157) tarafından basılan bir sikkenin bir yüzünde Bizans imparatoru tarzında bir figür, diğer tarafında “Sultan-ül Mu­azzam “ sıfatıyla Mesud’un adı yer almaktadır. Mengücekoğul­larından Fahreddin Behram­şah’ın da buna benzer bir sikke­si görülmektedir. Sivas Malatya, Kayseri Elbistan şehirlerin­de hüküm süren Danişmendo­ğullarının kendi adına bastığı sikkelerde de, aynı coğrafyada daha önce varolan ve birlik­te yaşadıkları Rum ve Ermeni toplumunun kullandığı sayı ve harfler kullanılmıştır.

    Bizans imparatoru ve Sultan Mesud Bir yüzünde Bizans imparatoru tarzında bir figür, diğer tarafında “Sultan-ül Muazzam” sıfatıyla Mesud’un adı yer aldığı, Mengücekoğullarından Fahreddin Behramşah (öl. 1225) döneminde darpedilen sikke.

    12. yüzyıl ile 13. yüzyıl ara­sında Anadolu’da hüküm süren devletlerin bıraktıkları sikke­lerden, si­yaset ve ikti­dar mücadelelerinde, toprak paylaşımlarında önemli roller üstlenmiş olduklarını da oku­yoruz. Eyyûbilerin, Artukoğul­larının, Mengüceklilerin Sal­tuklular ve Danişmendoğulla­rının sikkeleri bu perspektiften de incelenmelidir. Zira bu bey­likler kendi bağımsız toprakla­rında sikke bastıkları zaman, İslâm halifesinin adını ve saygı cümlesini yazdıkları gibi, Sel­çuklu, İlhanlı Moğol imparato­runun adını da yazabiliyordu. Bunun çok sayıda farklı örnek­lerinden biri de Güneydoğu Anadolu’da sınır komşu olan Artukoğullarıyla Eyyubilerin birlikte bastığı sikkedir.

    Anadolu Selçuk­lularının zayıflayıp da­ğılmaya başladığı 14. yüzyılda Anadolu’da kurulan veya va­rolup bağımsızlığını ilan eden Karamanoğulları, Eşrefoğulları, Hamidoğulları, Menteşeoğulla­rı gibi çok sayıda beylik, kendi devletleri ve hükümdarları adı­na gümüş sikkeler kestirmişler­dir (Bu beylikler tıpkı Anadolu Selçuklu öncesi beylikler gibi hiç altın sikke bastıramamış­lar, yani o kadar zenginleşip büyüyememişlerdir). Beylik­ler döneminden sonra büyüme­ye başlayan Osmanlı Devleti de gümüşlerinde ve altın parala­rında kendilerine özgü resim­siz, suretsiz sikkeler bastırıp kullanmıştır.

    Artukoğulları ve Bizans etkisi Artukoğullları hanedanından Necmeddin Alpi bin Timurtaş döneminde darpedilen ve Bizans sembollerinin kullanıldığı sikke, 12. yüzyılın ikinci yarısı.
  • Karmaşa, çekişme içinde çokkültürlü bir dönem

    Eski tarihçilerin “tavaif-i mülûk” (melikler karmaşası, tuhaflığı, çekişmesi) olarak niteledikleri Anadolu beylikleri, aralarındaki rekabet ortamına rağmen, etnik veya din temelinde bir çatışmaya girmedikleri gibi, yüksek kültür ürünü eserlere imza attılar.

    Anadolu’da 11. yüzyıl son­larından 15. yüzyıl sonla­rına kadar, eski tarihçile­rin “tavaif-i mülûk” adını verdik­leri, yerel-bölgesel, yarı bağımsız Türk, Arap, Azeri, Kürt beylik­ler vardı. Selçuklu Devleti’nin son döneminde Anadolu’nun her bölgesine bunlar egemen­di. Selçuklu sultanları da böyle bir paylaşıma izin veriyor, kendi şehzadelerini “melik”, güvendik­leri başkalarına da “emir”, “ata­bey”, “bey” sanları ile bölgeleri ıktâ (mülk) olarak veriyorlardı. Bu atananlar, yönetmek, düzen­de tutmak, sultana yıllık vergi ödemek, seferlerine katılmak veya kendi askerini bir emir-si­pehsalar (komutan) ile gönder­mekle yükümlüydüler. Bunlar­dan ölenlerin yerine oğlu, kar­deşi atandığından zamanla yerel hanedanlar doğmaktaydı. Tuğrul Bey’le başlayan bu düzen, pratik bir çözümdü ve uzun zaman de­vam etti.

    Anadolu beyliklerinin ço­ğu Sünnî-Hanefiydi. Şafî-Kürt, Alevî, Şiî olanları da vardı. Erzu­rum, Diyarbakır, Mardin, Har­put, Hasankeyf, Ahlat, Erbil, Musul bölgesinde hem Ekrat hem Türkmen beyleri egemendi. Başlıca birkaçını analım: Saltu­koğulları, Artukîler/Sökmenîler, Bektekinliler, İlgaziler, Ermen­şahlar, Azerbaycan Atabekle­ri, İnaloğulları, Nisanoğulları… Merkezi Diyarbakır olan Mer­vanîler. Bunların bir kolu Azer­baycan’a egemen olmuş. Büyük Selçuklulara tâbi Horasan, Kir­man, Suriye, Irak ve Anadolu Selçuklu devletleri, asıl ege­men yapıydı kuşkusuz. Anadolu Selçukluları havzasında erken dönem Türk beylikleri Sivas, Niksar, Kayseri merkezli Daniş­mendliler, Erzincan, Kemah, Şe­binkarahisar ve Divriği’de –Âl-i Mengücek de denen- Mengüce­koğulları, Erzurum havalisinde Saltuklu beylikleri, Suriye bölge­sinde Zengi hanedanına mensup Atabeklikler vardı.

    Danişmendname’den İsmâil Hâmî Dânişmend’e Tarihçi İsmâil Hâmî Dânişmend, mezartaşlarına işlenen gazi figürünü, Danişmendname’den yaptığı bir istinsahın (kopyanın) kapağına resmetmişti.

    Bunlara dair bilgileri veren kaynaklar fazla değildir. İbni Bibi’nin ve Aksarayî’nin Sel­çuknameleri ki özgün adlarıyla el-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-umû­ri’l-Alâiyye diğeri Müsâmere­tü’l-Ahbâr’dır. Ayrıca aynı dö­nemi anlatan Süryanî, Ermeni, Arap ve Lâtin kaynakları vardır. Urfalı Mateos’un Vekayinâme­si (10.12. yüzyıllar), Abû’l-Farac Tarihi (13. yy) eski zaman ya­şamlarını öğrenmek için ibretle okunacak kaynaklardır. Bun­lardan, bölge tarihinin siyasal, askerî, toplumsal yoğunluklu pek çok olaylarını öğreniyoruz. Ahmedî’nin Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman veya Aziz bin Erdeşîr-i Esterâbâdî’nin Sivas Sultanı Kadı Burhaned­din adına yazdığı Bezm ü Rezm veya birer Osmanlı kaynağı olan Tevârih-i Âl-i Osmanlar… Ahmedoğlu Şükrullah’ın Beh­çet’üt-Tevarih’i, Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin Sahaifü’l-Ah­bar’ı.

    Beylikler, beyler sözlü kül­türe önem vermişlerdir. Yazdık­ları veya yazdırdıkları kitaplar da daha çok dinle ve ahlâkla il­gili, çoğu da Farsçadır. Türklerle birlikte Anadolu’ya göçen sözlü Türkçe, 12. – 14. yüzyıllar Orta­doğu’sunun edebiyat dili Farsça­sına, bilim dili Arapçasına yazı dili açısından yad ve yabancı idi.

    20. yüzyılda, Ord. Prof. İsma­il Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karako­yunlu Devletleri’ni yazmıştır. Bu ve diğer beylikleri anlatan kitap­larda ve dönemin kaynakların­da, çarşı-pazar hayatı, toplum­lar hakkında yeterince ayrıntı yoktur. Gaza kurgulu anlatılar, savaşlar vardır. 1300-1400’lerde­ki Anadolu hayatını algılamamız zordur.

    Ord. Prof. Mükrimin Halil Yınanç, “Selçuklu dönemin­den günümüze ulaşan 50 par­ça vesika bulamayız” derdi. Bir dönemin din hayatına, sosyal gelişmelerine aykırı bakanlar, ellerine geçen evrakı yırtmış, yakmış olmalı. Deprem, sel, yangın gibi afetler de yazılı pek çok şeyi yok etmiş. Daha kötü­sü, vakfiyeleri, tereke belgeleri­ni, hissedarlardan biri diğerle­rini hak yoksunu bırakmak için imha etmiştir. Örneğin 16. yüz­yıla ait bir tapu tahrir defte­rinde il yazıcısı, Divriği Turan Melek Darüşşifası evkafının “Çerakise (Memlûk) zamanın­da- 1400 lerde- bil-külliye zâyi edildiğini, vakfiyesinin bulu­namadığını yazmış. İl yazıcıla­rı titiz çalışır, belgeleri inceler, bilirkişileri dinler, yeni tapu defterlerini yazarlardı. Şunu öğreniyoruz ki daha 13-14. yüz­yıllarda Selçuklu dönemi bel­gelerinin birçoğu yok olmuştu.

    Bu durum, bugün o döne­mi “yorumlayan” tarihçilerin, araştırmacıların bakış açısını da darlaştırmıştır. Türklük, Kürt­lük gibi etnik kökenli tartışmalar maalesef giderek siyasi bir boyut kazanmıştır. Bugünkü milliyetçi­lik-ulusalcılık anlayışıyla ortaya atılmış tezler hakim olmuştur.

    Örneğin basit bir soru: Os­man Bey, Türklüğünün ne ka­dar farkındaydı? Kendisini Türk mü Oğuz mu, Kayı mı görüyor­du? Henüz “Osmanlı” kavramı yoktu elbette. Peki neydi? “Ka­yı Beyiyim mi” diyordu acaba? Beyliğin adı neydi? Anlatılar kişi adlarıyladır. Üst konumda bir Kayı topluluğu var mıydı? Var­sa Osman Bey’in evlenmesinde yurt yuva kurmasında ne ölçüde destek olmuş­lardı? Kızını aldığı Şeyh Edebali, olasılıkla Uygurdu ve­ya Moğoldu. Ne oğlu Orhan, ne torunu Murad, Kayılardan kız almamışlar. Orhan’ın hanımla­rı Türk ve Müslüman değil. “Ben Kayıyım, Kayı kız almak istiyo­rum” da dememiş. Holofira’yı, Teodora’yı, Asporça’yı almış. Dinlerine de müdahale etmemiş. Yıldırım Bayezid, Despina’yı al­mış. II. Murat Sırp Kralı’nın kızı Mara Hatun’u nikâhlamış. Fatih, “Ögey anam” dediği bu kadına saygı gösterirmiş. Mara Hatun İstanbul’a gelişlerinde, kiliseler­de ayinlere katılırmış.

    Aslana binmiş cengâver gazi İlk dönem Anadolu meliklerinin, gazilerinin mezartaşlarına işlenen ortak bir figür. Kılıç sahibi, binici
    cengâver, gazi ve kahraman anlamına geliyordu.

    Sonuçta Osmanlı bey ve sul­tanlarını dönemin siyasi-as­kerî ihtirasının dışında saymak, “Anadolu birliğini kurmak ül­küsüyle hareket ettiklerini” id­dia etmek günümüzün söylemi­dir. Karesi, Germiyan, Saruhan, Candar veya daha uzaktaki Ka­raman topraklarını istila etme girişimleri, Balkanlar’a yöneliş; oralardan bakılırsa bölge top­lumlarına yöneltilmiş istila ve talanlardır.

    Ancak dönem belgeleri kısıtlı olsa da, ırk temelinde veya etnik temelde bir ayrılıktan bahsede­meyiz. Din temelinde ise Sünnî ve Şâfi, her ikisi de ehl-sünnet­ti ve çatışma söz konusu değildi. Karamanoğullarının komşu bey­lik ve boylarla savaşlarında, yar­dımcıları Kürt kabilelerdi. Ama karşı safta yer alan Kürtler de vardı. Karamanoğlu, Türkmen Menteşeoğlu ile savaşırken Kürt kabilelerinin de yer aldığı Tur­gutoğullarıyla ittifak halindeydi.

    Sivas’taki Gök Medrese’yi yaptıran Selçuklu veziri Sahib Ata Fahreddin Ali, yapının mi­marı ise Konyalı Ermeni Kâlu­yan’dır. Mimar, bu İslâmi eserin cümle kapısındaki sütun başlığı­na adını Arap harfleriyle yazmış. Günümüzde İslâmi bir eseri Hı­ristiyan bir mimarın yaptığını, adını da cümle kapısına yazabi­leceğini düşünebilir misiniz?

  • Anadolu tarihine bakarken Osmanlı gözlüğünü çıkaralım

    Beylikler dönemini “Osmanlı egemenliği” ve “aşiretten devlete” klişeleriyle değerlendirmek, Türklerinin tarihinin dinamiklerini, başarısızlıkları anlamamızı engeller. “Egemenlik” teorileri ile aşiret ve konar-göçer yapılarını uygarlığın bir alt basamağı şeklinde görme eğilimi de artık dünya literatüründe geçerliliğini yitirmiştir.

    Erken devir Anadolu (Sel­çuklu, Beylik, Osmanlı) ta­rihine genellikle Osmanlı gözlüğü ile bakmak bir alışkan­lık haline gelmiştir. Hatta sanat tarihçileri bazen beyliklerin Os­manlı mimarisinin hazırlayıcı­sı olduğunu söylerler. Bazen de beylikler devrinde çok farklı mi­mari şekillerinin denenmiş oldu­ğu, bu denemelerin Osmanlı mi­marisinde mükemmelliğe erişti­ği görüşü ileri sürülür.

    Herhalde beylikler devri si­yasi yapıları için bu “denemeler” görüşü anlamlı olabilir. Ancak, o zamanki beyliklerin böyle bir kaygılarının olmamış olduğu­nu biliyoruz. Onlar, kendilerinin doğru buldukları yolda ilerleme­ğe çalışıyorlardı. Salt Osmanlı merkezinden baktığımız zaman “deneme” olarak gözüken bu çe­şitlilik, Türklerin tarihi açısın­dan, gerçekten bir zenginlik ola­rak ortaya çıkmakta ve Osmanlı merceğinin bazı şeyleri de gö­zardı etmemize sebep olduğunu göstermektedir (…)

    Adana Ramazanoğulları Konağı

    Öte yandan Osmanlı gözlü­ğü, aynı zamanda tarihe “devlet” gözlüğü ile bakmayı da berabe­rinde getirmektedir. Bu çerçeve­de de “aşiretten devlete” görüşü kabul görmüş ve yaygınlık ka­zanmıştır. Osmanlı’nın mükem­meliyeti ise, kendini kurduğu uzun ömürlü devletle gösterir. Beylikler, bu anlamda başarısız­lık örnekleridir ve sonunda er veya geç Osmanlı hakimiyetini tanımak zorunda kalmışlardır.

    Aşiretlere gelince, kimin aşi­ret olduğu ve kimin olmadığı ay­rıntılı olarak araştırılmış değil­dir. Genelde, aşiretlerin toplum­sal evrim basamaklarında ileri bir safhayı işgal etmedikleri gö­rüşü yaygındır. Aşiret düzeninin temsil ettiği düşünülen “geri kal­mışlık” sendromuna bir de göçe­belik daha doğrusu konar göçer­lik eklenince, bu toplulukların toplumsal evrim basamağında­ki “yer”leri konusu pek kimseyi cezbetmemiştir. Halbuk, konar göçerliği uygarlığın bir alt basa­mağı görmek şeklindeki görüşler artık dünya literatüründe geçer­liliğini yitirmiştir. Tek düze bir gelişme çizgisinde ilerleyen ev­rim teorileri de artık her yerde eski itibarlarını sürdürmezler.

    Halbuki, genelde hâlâ yay­gın olan görüş, Osmanlı’nın hem beylik denemelerinin üstesin­den gelebilmiş, (üstesine çıka­bilmiş) hem de aşiret yapısından sıyrılarak, devlet kurmakla edin­diği tecrübe ile konar göçer aşi­retleri denetim altına alabilmiş olduğu yolundadır. Osmanlı’nın diğer Türk devlet veya sülalele­rine göre üstünlüğü ve dolayısıy­la devamlılığı bu çerçevede al­gılanır. Bu çerçevede de, Osman Bey’in beyliği ile diğer beylikler bir karşılaştırmaya tâbi tutul­maz: Adeta, tarihî gelişimin so­nuçları böyle eşitlikçi bir karşı­laştırmaya engel olarak görülür.

    Aksine, bu dönemin kaynak­larından, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’yu ziyaret etmiş olan iki seyyah İbn Batuta ve Cla­vijo’ye baktığımız zaman onlar, Türk beyliklerindeki çeşitlilik­ten söz ederken, aslında söz ko­nusu edilen bu çeşitliliğin çok daha geniş boyutlu olduğunu sergilerler (…)

    Osmanlı’nın bu başarısından dolayı da, Anadolu Türk tarihi­ne, Osmanlı gözlüğü ile bakmak, doğal gözlük olarak görünür. Hal­buki, Asya Türk Tarihi açısın­dan baktığımız zaman, burada bir problemle karşılaşırız. Zira, başarısız bularak önemsemedi­ğimiz beylikler de Türklerin ta­rihinin bir parçasıdır. Burada ise Türklerinin tarihinin dinamik­leri açısından, bu başarısızlıkları da anlamak gerekmektedir (…)

    Hasankeyf, Artuklu Köprüsü ayakları.

    Bütün bu görüşler bir taraf­tan Osmanlı gözlüğü diğer ta­raftan, tarih metodolojisi içinde yaygın olan “egemenlik” teorile­rinin de sonucudur. Bu teoriler de daha çok ulus-devletlerin or­taya çıkmasından sonra şekillen­miştir. Bizim Osmanlı gözlüğü ile bakmamız; bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin içerisinden do­ğal olarak ulus-devlet görüşü ile tarihe bakmış olmamız, diğer ta­raftan Osmanlı Devletini de Tür­kiye Cumhuriyeti’nin tarihteki bir uzantısı gibi görmemiz ile il­gilidir. Öte yandan, kültürel ola­rak kahramanlığa ve galibiyete önem vermemiz de bu şekillen­mede rol oynamıştır (…)

    Öte yandan, tarihsel yapıla­rı senkronik bir rekabet içinde karşılaştırmalı bir bakış açısının içinden incelemenin yanında, incelenen toplumların ekono­mik, politik, sosyal ve estetik, düşün, inanç dünyalarını birbir­lerinin üzerinde yığılmış kültü­rel katmanlar olarak görmek de mümkündür…

    Kültürel katmanların, ken­dilerini gösterdikleri alanlardan biri de toplumların kendileri­ni yaşatma ve devam ettirmede kullandıkları yöntem ve kalıp­lardır. Olaylara böyle kendini ya­şatma ve devam ettirme açısın­dan baktığımız zaman, devletin, beyliklerin ve halkın kendile­rini değişik şekillerde yaşattık­larına şahit oluyoruz. İşte, bu türlü devamlılıkların simgeleri­ne baktığımız zaman ise, devlet ve beyliklerin kendilerini kalıcı tarihî (tarih yazımı anlamında) edebî ve mimarî eserler ile, hal­kın ise halk edebiyatı dediğimiz türlerle, genelde ulema ve siyasi organizasyonların dışında kalan inanç guruplarının “menâkıbnâ­me” veya “tezkire” dediğimiz tür eserlerle ve bazen hiç de mimari bir değeri olmayan küçük türbe, zaviye, ziyaretgahlarda, mane­vi liderlerine gösterdiği sevgi ve saygıyla kendini yaşattığını gör­mekteyiz (…)

    (İsenbike Togan’ın “Beylikler Devri Anadolu Tarihinde Yöntem Sorunları: Germiyan’dan Örnekler” adlı makalesinden kısaltılarak düzenlenmiştir. Şinasi Tekin Anısına Uygurlardan Osmanlı’ya- Simurg Yayınevi, 2005.)

    BEYLİKLER DEVRİNİN ÖNEMLİ ESERLERİ

    1. Erzurum Saltuklu Üç Kümbetler (12. yüzyıl)

    2. Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi (1228-1229)

    3. Beyşehir Eşrefoğlu Camii (1296-1299)

    4. Selçuk İsa Bey Camii (1375)

    5. Balat İlyas Bey Camii (1404)

    6. Manisa Uu Camii (1366)

    7. Kızıltepe Ulu Camii (1204)

    8. Mardin Sultan İsa Medresesi (1385)

    9. Diyarbakır Evlibenden _ Yedikardeş Burcu (1208)

    10. Tokat Yagu Basan Medresesi (1157-1158)

    11. Adana Ulu Camii (1509 – 1541)

    12. Malabadi Köprüsü (1146-1147)

    13. Ahlat Mezarlığı ve Kümbetleri (13. – 14. yüzyıllar)

    14. Bitlis Gökmedrese (1589)

    15. Diyarbakır On gözlü Köprü (1065-1067)

    16. Karaman II. İbrahim Bey İmareti (1451)

    17. Peçin Ahmet Gazi Medresesi (1375)

    18. Kastamonu Kasabaköy Camii (1366)

    19. Ürgüp Damse Köyü Taşkın Paşa Külliyesi (1342-1355)

    20. Hasankeyf Köprüsü (1122)

  • Ortaçağ’da Anadolu aydınlanması

    10. yüzyıldan itibaren Anadolu coğrafyasına yerleşmeye başlayan konar-göçer Türkmen ve Kürt kökenli topluluklar, Anadolu Selçukluları öncesi ve sonrasında yerel devletler kurdular, sikke bastırdılar, benzersiz mimari eserlere imza attılar. Çatışmalara ve kaotik ortamlara rağmen çokkültürlü bir çeşitliliğin hüküm sürdüğü, ders kitaplarımızda “karanlık” veya “Osmanlılara hazırlık” diye okutulan ama aydınlık yüzyılların tarihi…

    Türk tarihini bir bütün olarak yazmak arzusuy­la 20. yüzyıl başlarından itibaren özel bir kurgu oluştu­rulmuştur. Genellikle Türklerin bir devleti olduğu ve bu devletin zaman zaman hanedan ve yö­netici boyların değişimiyle isim değiştirdiği kabul edilir.

    Bu silsile Hunlardan başla­yan Göktürkler, Uygurlar’dan Müslüman Karahanlılara geçen ve nihayet Selçuklu ve Osmanlı devletleri ile Türkiye Cumhuri­yeti’ne bağlanır. Aslında Cum­hurbaşkanlığımızın forsunda da birer yıldız olarak tanımlanan bu devletlerin dışında da ku­rulmuş çok sayıda Türk devleti vardır. Sadece Anadolu’da 30 kadar Türk devleti kurulmuş­tur. Türkmenlerden oluşan orduları nedeniyle bu dev­letleri Türk olarak anmak adettir. Çoğunda hanedan da Türk kökenlidir. Ama Danişmendliler, Germi­yanoğulları gibi bazı ha­nedanların kökenleri ile ilgili çok farklı bilgiler de vardır.

    Artuklular ve çift başlı kartal Anadolu beyliklerinde kartal ve çift başlı kartal, ortak sembollerden biriydi. Sikkelerde
    olduğu kadar taş kabartmalarda da kullanılırdı. Artuklulara (1102- 1409) ait sikke.

    Hiç şüphesiz Anado­lu’da Rum, Ermeni, Süryani gi­bi Hıristiyan, Kürt, Arap gibi Müslüman halklarla karışma­lar ve ortaklıklar da yaşanmış­tır. Hanedanların birbirleri ile olan akrabalık ilişkilerini takip etmek zordur. Ancak birbirle­rinden kız alıp vermenin yaygın olduğu da anlaşılmaktadır.

    Türkmenler kadar bölge­nin bir diğer halkı Kürtler de bu coğrafyada devletler kur­muştur. Bunlardan Mervaniler, Türkmenler bölgeye girdiğin­den kısa bir süre sonra, Şedda­diler ise 12. yüzyılın sonlarında kapanmıştır. Mısır ve Arabis­tan’da egemen Eyyubilerin kimi kolları Güneydoğu Anadolu ya da hâkim olmuşlardır. Özellik­le Hasankeyf kolu 1462’de Ak­koyunlular tarafından yıkılana kadar varlığını devam ettirmiş­tir. Devletin bütün kolları yok olduktan sonrada bazı yerlerde hanedan mensupları yönetici olmaya devam etmiştir. Kürtle­rin bazı bölgelerde Türkmenler ile birlikte ilerlediği tahmin edi­lebilir. Ancak bu dönem ile ilgili veriler çok daha azdır. Küçük bölgelere ve bazı aşiretlere da­yanan topluluklar bağımsız ya­şasalar da, iktidar olmanın sik­ke darpetmek, hutbe okutmak gibi şartlarını yerine getirme­mişlerdir. Farklı devletlere tâbi olarak bölgede kendi yönetimle­rini devam ettirebilmişlerdir.

    Divriği Ulucamii ve Darüşşifası Beylikler döneminde yapılan mimari eserlerin en görkemlisi ve günümüze kadar bütün özellikleriyle korunanı, UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan, Divriği’deki Mengücek Meliki Ahmetşah Ulucamii ile bitişiğindeki Turan Melek Darüşşifası’dır.

    Beylikler çoğu zaman bir­birleri ile mücadele etmiş ve birbirlerini ortadan kaldırmış­tır. Bu Türk devletlerini ortadan kaldırma konusunda en büyük başarı ise, hiç şüphesiz Osman­lılarındır. Bu mücadelede dev­letler bazen gelin olarak alınan presesin çeyizi kabul edilerek düğün dernekle eğlenerek alın­mış, bazen acımasız kanlı fe­tihler yapılmıştır. Ama bu konu araştırmalarda çok farklı ele alınır.

    Ötekileştirilmiş, düşman­larla yapılan savaşları anlatmak kolaydır. Asıl zor olan diliyle, diniyle, kültürüyle aynı olanla yapılan savaşın açıklanmasıdır. Genelde bu duruma şöyle bir çözüm bulunmuştur. Öncelikle bu devletler beylik olarak anıl­mış ve sanki küçük bir boşluk­tan yararlanılarak kurulmuş geçici, yerel hanedanlar gibi su­nulmuştur. İki Türk devletinin mücadelesinde taraf tutmak herşeye rağmen zordur; bu du­rumda da Türk devletinin bü­tünlüğüne zarar veren “yaramaz kardeşler” olarak anılmışlardır.

    Bu devletlerin kendilerine ait yazılı kaynakları azdır. Mima­ri anıtları, az da olsa vakfiyele­ri, kitabeleri, sayısız sikkeleriyle tarihleri hakkında azımsanma­yacak bir bilgiye ulaşılır. Bu dev­letler hiç de kendilerini küçük, yerel ve iktidara musallat olan yaramaz kardeş, hain gibi gör­memiştir. Sikke basmış, hutbe okutmuş hükümdar unvanla­rı kullanmış, anıtsal yapılar inşa ettirmiştir. Birbirleriyle ve kom­şu güçlerle ilişkiler içerisine gir­miş, antlaşmalar imzalamış, itti­faklar kurmuş, zaferler kazan­mış yani devlet olmanın bütün şartlarını yerine getirmiştir.

    Osmanlı tarihçileri başlan­gıçta Osmanlılar ile denk olan, ama sonrasında büyüyen Os­manlı Devletince yutulan bu komşular için kararsızdır. Yine de bugün kullanılan yaklaşımı büyük ölçüde onlara borçluyuz. Osmanlı aydınları bu komşu devletlere karşı girişilen müca­deleyi açıklamak için özel for­müller geliştirmişlerdir. Adeta Osmanlı hakimiyeti güçlendik­çe buna siyasi, hukuki, dinî alt­yapıyı hazırlayan ilmek ilmek örülen bir yaklaşım gelişmiştir.

    11. ve 12. yüzyıllar

    Önce Osmanlılar Selçuklu­ların varisi gibi sunulmuş, rü­yalar, vasiyetler, dervişler, evli­yalar ile örülen bu müthiş kur­guyla Osmanlıların hakkı olanı almak için makul bir mücadele verdiklerini iddia etmişlerdir. Cumhuriyet devrinde bu ef­saneler, menkıbeler ile karışık etkileyici çözümlerin esası bü­yük ölçüde kabul edilmiş, ancak bu efsanevi unsurların yerine mantıklı siyasi, iktisadi, hukuki yaklaşımlar geliştirilmeye çalı­şılmıştır: Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı Devletleri ve bunlar zayıfladığında ortaya çıkan ar­sız kardeşlerin devlet bile olma­yan yerel beylikleri!

    Peki, ama bu yaklaşım hâlâ böyle mi olmalıdır. Bu devletler kuruldukları dönemin önemli siyasi, askerî, kültürel kurumla­rını oluşturmuşlardır. Onların çağı birçok açıdan olağanüstü parlak ve etkileyicidir. Bu dev­letler Türklerin batıya göçünü sağlayan en önemli unsurlardan biridir ve dünya tarihinde çok özel bir yere sahiptir.

    Türkiye tarihi açısından ba­kıldığında, Anadolu Türk dev­letleri iki dönemde yoğunlaş­mıştır. Bunlar birinci ve ikinci beylikler dönemi gibi anlatılır. Birinci dönem yaklaşık olarak 11. ve 12. yüzyıllarda, Selçuklu­ların beraberinde Anadolu’yu fethden beyler ve komutanların kurdukları devletlerin dönemi­dir. İkinci dönem ise 13. yüzyı­lın sonu 16. yüzyıl başı arasında tarihlenir.

    İlk döneme damgasını vu­ran olay, kalabalık göçebe Türk­menlerin bölgeye girmesidir. Yeni göç bir yönü ile göçebele­rin yerleşik kültürlere hâkim olmasıdır. Başlangıçta gelenler zengin şehirler yerine yaylala­rı geniş otlakları ele geçirmek için mücadele etmiştir. Kısa sü­re içinde Anadolu’da Bizans hâ­kimiyeti şaşırtıcı şekilde sona ermiş, zor hayat şartlarının iyi savaşçılar haline getirdiği Türk­menlerse kolayca geniş bölgele­ri ele geçirebilmiştir.

    Orta Asya’nın göçebeleri iyi süvariler ve çok başarılı okçu­lardı. Aile fertlerinin çoğu ka­dınlar ve çocuklar bile bu özel­liklere sahiptiler. Daha geç kay­naklar savaşçı kadın ve kızlarla ilgili birçok bilgi verirler. Bu sayede askerî mücadele hızlı ve kesin bir şekilde sonra ermiş­tir. Anadolu’nun yerli halkı ile ilişkilerin seyrini takip etmek güçtür. Ancak Danişmendname, Saltukname gibi destanlar, daha geç kaleme alınan evliya men­kıbeleri bize bu ilişkiler hakkın­da ipuçları verir.

    Hiç şüphesiz çatışma var­dır. Yine de şaşırtıcı bir ortak yaşam biçimi geliştirmek de mümkün olmuştur. Bu döne­min ikinci önemli olayı batıdan Haçlıların Anadolu coğrafya­sına girmesidir. Türkmenlerin doğudan bölgeye gelişlerinden çok kısa bir süre sonra 1096 yı­lında bu sefer Haçlılar batıdan geldiler. Bazı şehirlerin Müslü­man ve Türk olmayan yerli hal­kı da zaman zaman Haçlılara karşı Türkmen emirlerle birlik­te direndi. Selçuklu sultanları kadar Danişmendli ve Artuklu emirleri de savaştı. Türk emir ve beyler bazen birlikte savaşa girerken, kimi zaman da esirler için ödenecek fidyeyi paylaşır­ken birbirlerine düştüler.

    13. ve 15. yüzyıllar

    İkinci dönemi başlatan en önemli olay Moğolların batı­ya düzenledikleri seferler oldu. Moğol orduları önünden batıya çekilen Türkmenler Selçuklu sınırlarında toplandılar ve gi­derek Bizans topraklarına geçip yerleşmeye başladılar. Bu olgu Bizans ve Selçuklu hâkimiyetle­rinin zayıflaması yeni devletle­rin ortaya çıkması için gereken şartları hazırladı.

    Haçlılar ve Moğol saldırı­ları arasında dünya tarihinin korkunç savaşları yaşanırken, beyliklerin birbirleri ile Selçuk­lularla, Bizanslılarla, Kilikya Ermeni krallığı ile de savaştığı­nı unutmamak gerekli. Yine de bu kargaşanın içinde farklı çev­reler birbirleri ile ciddi kültürel ilişkiler içerisinde girdiler. Kar­şılıklı olarak etkilendiler. Tüm coğrafyada farklı diller, kültür­ler, inançlar içiçe geçti.

    Saltuklu emirlerine ait Erzurumdaki kümbetler

    Bu dönemde Anadolu’da uzun bir yolculuk yapan İbn-i Batuta, Anadolu’nun kültürel çeşitliliğine, hoşgörüsüne çok şaşırmıştı. Ünlü seyyah, Aydı­noğlularının sarayında bir Ya­hudi hekimin gördüğü saygıyı hayretler içinde anlatır. Hatta Yahudi hekime kızıp mecliste hazır bulunanlara sitem ettiğin­de, yerli bey ve emirlerin söyle­diklerine bir anlam veremedik­lerini de ekler.

    Sürecin değişik dönemle­rinde yaşayan Eflaki, Ulu Arif Çelebi, Aşık Paşa, Hacı Bayram gibi isimler dönemin edebiyat ve fikir hayatının önemli isim­leridir. Türkçe artık hem edebi hem dinî konularda kullanıl­maya başlanır. Aynı zaman­da Arapça ve Farsça yazılmış eserler de yavaş yavaş Türk­çeye çevrilir.Gezgin dervişler, ahiler, fütüvvet ehli Anado­lu’nun tamamında etkindir. Onlar için yapılan ve bu döne­min tüm devletlerinde görülen zaviyeli tabhaneli camiler der­vişlerin ve seyyahların konak­lamaları da düşünülerek ha­zırlanmıştır. Bu yapılar İslâm mimarisinde benzerleri pek ol­mayan, İslâm ibadethanesi çok farklı kurgulayan bir tasarıma sahiptir. Gezgin dervişlerin mi­safir edildiği bu mekânlar tüm coğrafya için bir iletişim mer­kezi görevi de görmüştür.

    Anadolu devletlerinin sı­nırları modern dünyanın ülke sınırlarından çok farklı daha geçirgen ve belirsizdir. Sınırla­rın sık sık değiştiğini hatırla­mak gereklidir. Dervişler gibi şairler, yazarlar ve fikir adam­ları da bölge içinde hareket halindedir. Bunlar çalışmala­rını hangi devletin yöneticisi desteklerse orada kalmayı ter­cih ediyorlardı. Benzer şekilde yapı ustalarının ve sanatçıla­rın da geniş alanlarda rahatça hareket ettiğini gözlemlemek mümkündür. Sanatçılar Ana­dolu’nun her yerinde Suriye, Azerbaycan, Irak gibi ülkelerde de seyahat edebiliyor, sanatları ile ilgili etkinliklere katılabili­yorlardı.

    Aydınoğullarının Balat İlyas Bey Camii.

    Bu serbestliğin sağladı­ğı zenginlik çok etkileyicidir. Üretilen mimari eserler süsle­meler eşsizdir. Mimari süsle­menin en dikkat çekici özelliği, ana kurguda simetri, detay­da alabildiğine farklılaşma­dır. Yeni formlar ve tasarım­lar her yerde karşımıza çıkar. Dönemin mimarisinde yerel/ bölgesel özellikler baskındır. Kuzey-Doğu da Kafkasya Gü­ney-doğu da Suriye ve Irak et­kileri açık olarak görülür.

    Batı Anadolu’da Bizans ve İtalyan kolonileri ile ilişkiler de unutulmamalıdır. Tüm etkiler ve farklılaşmalara rağmen tüm Anadolu’yu içine alan bir üst yaklaşımdan da bahsedilmeli­dir. Bu genel özellikler halı, ki­lim, maden, taş, seramik, ahşap tüm malzemelerde de devam eder. Yaratıcı yaklaşımlar adeta sürekli değişen ve hareketli, ka­otik ortamın kışkırttığı bir süre­ce işaret eder. Önce Selçuklular ve sonra Osmanlılar Anadolu’da “birliği” sağladıkça bu çeşitlilik azalmıştır.

    Sanat tarihçisi Zeki Boleken ve İzzet Umut Çelik’in katkılarıyla oluşturulmuştur.

    ANADOLU BEYLİKLERİ

    Alaiye Beyleri (Alanya ve çevresi / 14. yüzyıl sonları)

    Ankara Ahi Beyliği (Ankara ve çevresi / 1290 – 1354)

    Artuklular (Mardin, Diyarbakır, Harput /1102 – 1409)

    Aydınoğulları (Aydın / 1308 – 1426 )

    Candaroğulları (İsfandiyaroğulları, Kastamonu, Sinop / 1292 – 1462)

    Çobanoğulları (Kastamonu çevresi / 12. yüzyıl sonu – 1309)

    Danişmendliler (Sivas, Malatya, Amasya, Tokat /1071 – 1178)

    Dilmaçoğulları (Bitlis, Erzen /1192 – 14. yüzyıl sonu)

    Dulkadiroğulları (Elbistan, Maraş / 1348 – 1521)

    Eretnaoğulları (Sivas, Kayseri, Niğde / 1335 – 1381)

    Ermenşahlar / Ahlatşahlar, Ahlat çevresi / 12. yüzyıl)

    Eşrefoğulları (Beyşehir ve çevresi / 13. yüzyılın ikinci yarısı)

    Eyyûbiler (Hasankeyf Kolu / 1232 – 1524, Silvan Kolu / 1185 – 1260 )

    Germiyanoğulları (Kütahya / 1302 – 1429)

    Hamidoğulları (Isparta, Eğirdir / 14. yüzyıl başı)

    İnaloğulları (Diyarbakır ve çevresi / yaklaşık 1098 – 1183)

    İzmir (Çaka/Çakan) Beyliği (İzmir çevresi / 11. yüzyıl sonu)

    Kadı Burhaneddin Ahmed Devleti (Sivas / 1381 – 1398)

    Karamanoğulları (Konya-Karaman çevresi / 1228 – 1483)

    Karasioğulları (Balıkesir / 1297 – 1360)

    Ladik (Denizli) Beyliği /1261 – 1368)

    Mengücekler (Divriği, Erzincan, Kemah /1072 – 13. yüzyıl sonu)

    Menteşeoğulları (Muğla / 1282 – 1424 )

    Mervaniler (Diyarbakır, Silvan / 983 – 1085)

    Pervaneoğulları (Sinop çevresi / 1266 – 1322)

    Ramazanoğulları (Adana, Tarsus / 1352 – 1608)

    Sahib-Ataoğulları (Afyon, Denizli çevresi / 1275 – 1342)

    Saltuklular (Erzurum / 1072 – 1202)

    Saruhanoğulları (Manisa / 1313 – 1410)

    Şeddadiler (Arran ve Doğu Anadolu / 951 – 1175)

    Taceddinoğulları (Ordu, Bafra / 1348 – 1428)

    BEYLİKLER DEVRİNİN ÜNLÜ SİMALARI

    1. Danişmend Gazi (öl. 1085)

    2. Artuk Gazi (öl. 1091)

    3. Çaka Bey (öl. 1092)

    4. Sökmen bin Artuk (öl. 1104)

    5. Balak Gazi (öl. 1124)

    6. Mama Hatun (öl. 12. yüzyıl)

    7. İbrahim ibn Rezzaz el Cezeri (öl. 1206)

    8. Karamanoğlu Mehmet Bey (öl. 1280)

    9. Ulu Arif Çelebi (öl. 1320)

    10. Yunus Emre (öl. 1321)

    11. Aşık Paşa (öl. 1333)

    12. Alaeddin Eretna (öl. 1352)

    13. Dulkadiroğlu Zeyneddin Karaca Bey (öl. 1353)

    14. Şemsettin Ahmet Eflaki (öl. 1360)

    15. Kadı Burhaneddin (öl. 1398)

    16. Germiyanoğlu Yakub Bey (öl. 14. yüzyıl ortaları)

    17. Nefise Melek Hatun (öl. 1400)

    18. Aydın kızı Hanzade Hatun (öl. 1419)

    19. Enveri (15. yüzyıl)

    20. Ahmed Şikari (öl. 16. yüzyıl)

  • Sorguladı, çözümledi, yaşadı ve yazdı

    Türkiye bir gün şu siyah sisin içinden çıkmayı başarırsa, Ahmet Oktay, genç kuşaklar, gelecek kuşaklar için örnek olacaktır.

    Ahmet Oktay sağlığında herşeyi birkaç cüm­leye sığdırmayı ba­şarmıştı bana kalırsa. Anıla­rını topladığı güzelim Gizli Çekmece’nin önsözünden ilk cümle: “Önemli değil yaşan­mış bir yaşam benimkisi”. Ötesi, Bütün Yapıtları için “Sunuş Yazısı”ndan: “İyi ya da kötü, ama benim olan 56 kitap yayımladım. Fena bir toplam değil. Yaşadım ve yaz­dım”. Az ileride: “Söylemeli­yim: Kendimi öncelikle şair saydım”.

    Kişinin kendi kimliğini, duruşunu, serüvenini doğ­ru konumlaması kolay olmaz; Ahmet Oktay’ın cümleleri bu zorlu işin altından kalktığını gösterir. Hiç kuşku yok, önce­likle şairdi; ama bütün şiirle­rini tek ciltte toplarken seçti­ği başlık anlamlıydı: Kaç Kişi­yiz Kendimizde — soru işareti taşımayan bir soru ifadesi.

    Şiiri merkezine alan, ora­dan çepere doğru halkalar halinde yayılan bir yazı zin­ciri kurmuştu zaman içinde. Şiirin gerektirdiği soyutlama çalışmasına karşın görünen tavrını düzyazı alanında ola­bildiğince somutlaştırdığını görüyoruz: Sonuna dek sosya­list kaldı Ahmet Oktay; bunu yaparken alışılagelmiş, edebi­yatçılar arasında oldukça yay­gın “toplumcu” nitelemesinin arkasına yerleşmektense ben­zersiz bir kalkışıma soyundu: Sorguladı, çözümledi, gerek­tiğinde eleştirel tavrını koy­maktan ve mesafe arayışına girmekten kaçınmadı. Kaldı ki, bir tek kavram seç denilse Ahmet Oktay’ın yazı dünya­sından, o apaçık, hep, orta­daydı: Arayış.

    Neydi peki aradığı? Da­ha iyi bir dünya, daha doğru (ya da en doğru) düzen, hak­lıca bir yaşam içinde bireyin özgürlüğünü koruyabileceği Ütopya. Hiç yorgun düşmedi bu arayış sevdasında Ahmet Oktay, süngüsünü hiç düşür­medi. Dönekliğin katsayısı­nın yükseldiği, karşı-devrim­ciliğin neredeyse taçlandırıl­dığı, sonunda onursuzluğun doruğa ulaştığı dönemlerin içinde kırıntı ödün vermek­sizin, leke almaksızın geçme­yi bildi.

    Edebiyatın, düşüncenin, kuramın bu yenilmez savaşcı­sı, bir de, yıllar yılı bir basın emekçisi olarak çalıştı: Tele­vizyonda arşiv değeri yüksek işler kotardı, gazetelerde ca­nalıcı sorumluluklar üstlen­di, bu alanda da kirlenmeme­yi bildi.

    Ahmet Oktay, Türkiye bir gün şu siyah sisin içinden çıkmayı başarırsa, genç ku­şaklar, gelecek kuşaklar açı­sından bir rol modeli olacak­tır — bir doğru ağabey.

  • Fransa’da ve Amasya’da aynı İslâmi gömü geleneği

    Amasya Oluz Höyük’te 2010’da keşfedilen mezarlık Anadolu’daki Türk-Müslüman varlığını 11. yüzyıldan 10. yüzyıla çekmişti. Fransa’da yeni bulunan Müslüman mezarları ise İslâmiyet’in Avrupa’daki mevcudiyetini Erken Ortaçağ’a indiriyor. 7-9. yüzyıllarda Nîmes’de yaşamış Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar ile 9-11. yüzyıllarda İslâmiyet’i seçmiş Anadolu Oğuzlarının aradaki 3200 kilometreye rağmen aynı defin usullerinde buluşması, evrensel bir din temelinde oluşmuş güçlü gelenekleri gösteriyor.

    Güney Fransa’da bir Or­taçağ kasabası olan Nîmes yakınlarında gerçekleştirilen kazılarda ge­çen ay açığa çıkan üç mezar ile iskeletlerin, Avrupa toprak­larında bilinen en eski İslâmi gömüler olduğu anlaşıldı. Bir otopark inşaatı kazısı sırasın­da tesadüfen ortaya çıkarı­lan iskeletler 7- 9. yüzyıllara tarihlendiriliyor. Bu kişile­rin Halife Ömer dönemindeki Berberi askerler oldukları da kuvvetli ihtimallerden biri.

    Türkiye’de 1930’larda üni­versitelerde kurumsallaşan Önasya Kültürleri Arkeoloji­si, Klasik Arkeoloji ve Prehis­torya disiplinleri; Anadolu ve yakın çevresinin Türk-İslâm dönemleri arkeolojisine önem vermemiştir. Neolitik, Kalko­litik, Tunç ve Demir çağları gi­bi Protohistorik (Öntarih) dö­nemler ile Geometrik, Arkaik, Klasik, Hellenistik ve Roma gibi klasik dönemler ayrın­tılı bir şekilde araştırılırken, bunlarla ilgili nitelikli yayın­lar üretilirken, bu alan ihmal edilmiştir. Kültürel anlamda kök aldığımız ve etki yaptı­ğımız Türkiye topraklarının son 1000 yıllık sürecindeki Türk-İslâm arkeolojisi, ancak son yıllardaki kimi çalışmalar­la günyüzüne çıkabiliyor.

    İslamî geleneklerin erken evrenselliği Nîmes’deki Avrupa’nın en eski Müslüman mezarlarıyla
    (en üstte), Oluz Höyük’teki Anadolu’nun en eski Türk- Müslüman mezarlarında (üstte), aralarındaki binlerce kilometre ve yüzlerce yıla rağmen, tıpatıp aynı İslamî gömü usüllerine rastlandı.

    Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te 2010’da açı­ğa çıkmaya başlayan Ortaçağ mezarlığı, Anadolu toprakları­nın erken Türk tarihi ile ilgili sakladığı önemli sırları öğren­memizi sağlayan çok ciddi bir arkeolojik keşif oldu. Bu keş­fin en çarpıcı yönü, Türklerin Anadolu’daki bilinen en erken biyolojik kanıtlarına ulaşma­mızdır. Nîmes’de İslâmi gele­nekleri uygulayan bir toplulu­ğun varlığına işaret eden gö­müler de, aynı Oluz Höyük’te olduğu gibi Erken Ortaçağ’a tarihleniyor. İskeletler üzerin­de yapılan ileri araştırmalar, mezarlara gömülen bireylerin Avrupalı değil, Kuzey Afrika kökenli olduklarını kanıtlıyor.

    Nîmes’deki Müslüman me­zarlarının en temel özellikleri basit toprak gömüler olmaları. Başları batıda, ayakları doğu yönde olan iskeletlerin vücut­ları kısmen, yüzleri ise tama­men kıbleye dönük. Mezar­lardan biri basit bir mimariye sahip olması ile diğerlerinden ayrılıyor. Mezar çukurunun çevresine büyük olasılıkla ya­kındaki yapılardan sökülmüş kaba yontu taşlarla belirleyici ve basit bir taş dizisi yapılmış.

    Oluz Höyük Ortaçağ Me­zarlığı kazı çalışmaları sıra­sında yapılan ilk arazi göz­lemleri de, açığa çıkarılan bi­reylerin İslâmi geleneklerle gömülmüş olduklarına işaret etmişti. Basit çukurlara gö­mülmüş bireyler baş batıda, ayaklar doğuda olmak üzere elleri göbek hizasında birbi­rine bağlanmış ya da vücuda koşut uzatılmış biçimde gö­mülmüşlerdi. Yüzler ise daima kıbleye bakıyordu. Mezarla­rın çatı kiremitleri, taşlar ve ahşaplarla farklı biçimlerde oluşturulmuş olması, sahip­lerinin malzeme zafiyeti ya­şayan insanlar olduğunu da kanıtlıyordu. Oluz Höyük dı­şından taşınmış ve mezarlarda kullanılmış Geç Roma Dönemi kiremitleri, mezarlık sahiple­rinin yakın çevreyi iyi tanıyan, buna karşın ellerinde hazır gö­mü bulunmayan, yani göçebe insanlar olduğuna işaret et­mekteydi. Oluz Höyük’te 2013’te ant­ropoloji uzmanı Prof. Dr. Yıl­maz Selim Erdal tarafından iki iskeletin yaş tayini analiz­leri yapılmış ve söz konusu bi­reylerin 1020 – 1077 tarihleri arasında ölmüş oldukları ortaya çıkmıştı. Ancak bu ta­rihler, Oluz Höyük’ü mezarlık olarak seçmiş bir göçebe gru­bun 1020 yılları yaşanırken en azından 100-150 yıldır Amas­ya bölgesinde bulunduğunu göstermektedir.

    Hem kefenli hem küpeli Altı yaşındaki kızın yatış tarzı, yönü, kefenlenmiş olması, onun Müslümanlığına güçlü biçimde işaret ederken,
    küpeleri ve fibulasıyla birlikte gömülmüş olması İslamiyet öncesi gömü adetlerinin sürdüğünü gösteriyor.

    Anadolu’da 11. yüzyıldan itibaren hızlı bir şekilde geli­şen öncü Türk (Oğuz/Türk­men) akınlarının varlığı, Or­taçağ tarihsel kaynaklarından iyi bir şekilde bilinmektedir. İlerleyen süreçte söz konusu akınların Anadolu’yu fetih ha­reketine dönüşmesi ise kültü­rel ve siyasi değişikliklere yol açtı. Oluz Höyük bulgularının Türk arkeolojisi ve tarihine yaptığı en önemli katkı, Oğuz göçlerinin 11. yüzyıl değil, 10. yüzyılda başlamış olduğunu kanıtlamasıdır. Buna ek ola­rak, Anadolu bütününde ilk defa Türk varlığı, arkeolojik ve tarihî kaynakların birlikte değerlendirilmesi ile bilim­sel açıdan belgelendirilmiş ve 10. yüzyıl gibi erken bir tarihe taşınabilmiştir. Bu bağlamda Kuzey-Orta Anadolu’da ön­cü Türk grupların 10. yüzyılın başlarından itibaren dağınık da olsa görünmeye başladığı kanıtlanmıştır.

    Oluz Höyük’ün en düşün­dürücü mezarını 6 yaşında­ki bir kız çocuğuna ait iskelet ile buluntuları oluşturmakta­dır. Söz konusu iskeletin ku­lak hizasında tunç küpeler, göğüs kısmının sağ tarafında ise tunç fibula (çengelli iğne) ele geçmiştir. Sol kulak kü­pesi basit bir halka şeklinde­dir. Sağ kulak küpesi diğeri­ne benzer bir haklaya takılmış muska biçiminde, alt kısmın­da sarkaçları olan, ortası delik ve içi boş bir gövdeden oluş­maktadır. Döküm tekniğinde oluşturulmuş muska biçimli gövdenin yüzeyinde arabesk esintili yuvarlak hatlı motif­lerle oluşturulmuş bezemeler vardır. Henri de Couliboeuf de Blocqueville’nin 1860’ta Ha­rezm bölgesinde yaşayan Teke Türkmenleri’nin aile hayatı ve gelenekleri hakkında önemli bilgiler verdiği seyahatname­sinde çizimini yayınladığı 19. yüzyıl gümüş Türkmen küpesi ile Oluz Höyük 11. yüzyıl tunç küpesi arasındaki çarpıcı ben­zerlik, mezarlığın, İslâmiyet’e geçtikten sonra Türkmen ola­rak anılmış Oğuzlara aidiyeti­ni şüpheye yer vermeyecek bi­çimde kanıtlamaktadır.

    Küçük kızın cenaze töreni çerçevesinde incelenen arke­olojik veriler de, İslâmi gömü uygulamalarına belirgin şe­kilde işaret etmektedir. Yatış tarzı ve yönü ile kefenlenmiş olduğunu gösteren bulgular, mezardaki bireyin Müslü­manlığına güçlü biçimde vur­gu yapmaktadır. Buna karşın küpeler ile çengelli iğnenin (fibula) varlığı, İslâmi gömü gelenekleri ile uyuşmayan bir uygulamaya da işaret etmekte­dir. 920 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geç­memiş olan Oğuzların cena­ze törenleri hakkında çok de­ğerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlardan biri öldü­ğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstü­nün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile ko­nulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce gerçekle­şen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Oluz Höyük’te açığa çıkarılan kız çocuğunun mezarındaki ziynetlerinin ge­lenek açısından nerden köken aldığını açıklamaktadır.

    Oluz Höyük kazıları Anadolu’nun Erken Türk dönemi ile ilgili önemli sırları aydınlatan Amasya Oluz Höyük kazılarını NTV Tarih’in Ocak 2012 sayısında kapak konusu yapmış, 10-11. yüzyıllara ait göçebe Türk-Müslüman mezarlarının bulunuşunu duyurmuştuk.

    Batı Avrupa’daki Nîmes Müslüman mezarları ile Ku­zey-Orta Anadolu’daki Oluz Höyük Türkmen Mezarlığı ara­sında 3200 kilometre olmasına karşın, İslâmi gömü gelenekle­ri temelinde çarpıcı benzerlik­ler bulunduğu gözlenmektedir. Her iki merkezdeki bireyle­rin yatış şekilleri, kıble ile olan ilişkileri ve mezar çukurunu çevreleyen taşların kullanımı neredeyse aynıdır.

    İslâmiyet’e 7. yüzyılda geç­miş Kuzey Afrika halkı ile 9-11. yüzyıllarda Müslüman olmuş Anadolu Oğuzlarını ce­naze defin noktasında buluştu­ran husus, binlerce kilometre­lik mesafelere karşın evren­sel bir din temelinde oluşmuş güçlü geleneklerdir. Fransa’da açığa çıkarılan üç mezar, İslâ­miyet’in kıtadaki tarihsel kö­keni noktasında büyük yankı uyandırmıştır. Özellikle kendi­lerini yaşadıkları ülkelerle bağ­lantısız hisseden Kuzey Afrika kökenli Avrupa Müslümanla­rı, atalarının kıtadaki arkaik varlığı ile yakın gelecekte daha farklı düşünmeye başlayacak­tır. Oluz Höyük’te keşfedilen ve sayıları 2015 kazı sezonu itiba­ri ile 100’ü geçen Oğuz mezar­ları ise Türkiye Türklerinin ar­keolojik bakımdan kayıp 1000 yılını doldurmaya başlayacak, 10 ve 11. yüzyıllardaki atalarını daha somut hissetmelerini sağ­layacaktır.

  • Krizleri aşmak için seçkinci eğitim şart!

    16. yüzyılda İspanyol enflasyonunun etkisiyle düzen sarsılmış, her kesimin birbiriyle kavgaya tutuştuğu bir kaos dönemi yaşanmıştı. İkinci büyük kriz, Sanayi Devrimi’ne intibak sürecinde meydana geldi. Her iki çalkantı dönemi de Osmanlı Devleti’nin iyi yetişmiş yönetici kadroları sayesinde aşılabildi. Bugünkü krizi atlamak için de seçkinci eğitime geçmek, devlet yönetmeye ehil elit tabakayı yetiştirmek şart.

    Osmanlı döneminde­ki ilk kriz dünyadaki çizgilerin değişim dö­nemine rastlar. Bilinen bir lise öğretmenimiz vardı, sınavda soru sorardı Ekrem Üçyiğit Bey: “Amerika’nın keşfinin sa­man pazarındaki etkileri ne­dir” diye. Bu, İspanyol enflas­yonunun (16. yüzyıl) yarattığı bir krizdir. Peki biz bunu nasıl atlattık? Pek kendi geleneksel yöntemlerimizle değil, cemi­yet sarsıldı ister istemez; fakat yavaş yavaş başlayan bu kriz, bugünküler kadar ağır ve ani bir şekilde gelişmedi. Anado­lu bunu atlabildi. Büyük aç­lıkların, kıtlıktan toplu halde ölümlerin ülkesi olmadı.

    Düzen çok sarsıldı, Celali İsyanları dediğimiz ve devlet adamlarıyla devlet adamları­nın, köylülerle köylülerin, hat­ta eşkiyayla eşkiyanın kavga ettiği bir uzun dönem yaşandı. Kimin kiminle ittifak ettiği ve­ya savaştığının birbirine karış­tığı zamanlardı. Bu karmaşa, bu büyük zorbalık, gene zecri bir tedbirle (zorlayıcı önlem) önlendi. Yeni bir düzen geldi.

    İkinci kriz Sanayi Devri­mi’yle başladı. Türkiye, Sanayi Devrimi’ne kervanın arkası­na katılarak girdi aslında. Yani telgrafı kullandı, demiryolunu kullanmaya başladı. Kısmen buharlı gemilere geçti. Deve kervanıyla demiryolunu birleş­tirdi. İzmir’le Kayseri’yi demir­yolu ve kervanla bağlayabildi. Muayyen yerlerde zirai üreti­min niteliğini ve kapasitesini değiştirdi. Ordusunu modern­leştirirken, kısmen savaş sana­yiine adımını attı. En önemlisi bürokratik kurumlarını ma­nipüle etmeyi becerdi. Dola­yısıyla 19. asır, yeterli de olsa yetersiz de kalsa bir değişim ve intibak asrıdır. Osmanlılar bu­nu başarmışlardır ve bu süreç Cumhuriyetle devam etmiştir.

    Üçüncü kriz: Şimdi geliyor ve bunu atlatmak kolay olma­yacak. Burada eski düşünce kalıplarımızı tamamen değiş­tirmemiz lazım. Açık söylüyo­rum; eğer Türkiye Cumhuri­yet’ni idare edecek elit tabaka­yı, 15-20 sene içinde seçkinci bir eğitim sistemi kurarak yetiştiremezsek halimiz feci. Böyle yarım yamalak, çeyrek çepelek eğitimle, insanları kan­dırarak, rey alacağım diyerek açılan kurumlarla bu süreç yü­rütülemez. Bu insanlarla ne topluma yön verecek bir yö­netici sınıf, ne kritik kararla­rı alabilecek bir idareci zümre yaratılabilir, ne de mühendisli­ğini, doktorluğunu devam etti­rebilecek kadrolar oluşturula­bilir. Şimdiki kalitesiz ve işinin ehli olmayan, uzman olmayan kadrolar alttan alta tüm ku­rumları kemirmeye başlarlar.

    Sultan I. Abdülmecid, genç yaşına rağmen başarılı bir yönetim göstermiş, ülkede değişimin sancısız gerçekleşmesini sağlamıştı.

    Eğitimde derhal, seçkin zekaları değerlendiren bir sis­teme girmeliyiz. Bu, hiç de sa­nıldığı kadar zor değil. Bunun için Türkiye’nin insan kaynağı vardır. Bir insan ömrü içeri­sinde bu kadroları çıkarabili­riz ve Türkiye dünyaya intibak eder. Aksi takdirde politikan­dan da hayır gelmez. Her yere üniversite, lise veya imam ha­tip okulu açarak bu iş olmaz. Bugünkü siyaset anlayışının becerebileceği bir iş değil bu. Bu kavmin kaba halkçılık ta­leplerine cevap vereceğim di­ye yola çıkanlarla yürümez.

    Bizim tarihimizde bahset­tiğim iki büyük krizi de döne­min yetenekli veya Tanzimat devrinde Avrupa’da dahi ün yapan akıllı devlet adamları, kadroları sayesinde atlatabil­dik. Bence yakın Türkiye tari­hinin en önemli adamı, Sultan Abdülmecid Han’dır. İkisi de önemli işler yapmış iki diktatör padişahın arasında, genç yaşı­na rağmen insanları iyi tanımış ve yönetmiştir. Onun yöneti­mi, Türkiye’ye çok yumuşak bir değişim sağlamıştır. Bu ge­çiş süreçlerini kendi içinde 18. ve 19. yüzyıllarda her devlet bu kadar kolay atlatamamıştır.

    (İlber Ortaylı’yla yapılan söyleşiden derlenmiştir.)