Etiket: sayı:23

  • Tarihleri andı ölene kadar adı bile kalmadı yadigar

    Tarihî olayların veya tarihî kişilerin ölüm yıldönümlerindeki anma etkinliklerine “ihtifal” adı verilirdi. İşte İhtifalci Mehmed Ziya Bey, “üstüste gelen felaketlerin çökerttiği maneviyatı ayağa kaldırmak” için 20. yüzyıl başlarında bu adeti başlatan ve kurumsallaştıran kişidir. Onu da unuttuk.

    İhtifalci Mehmed Ziya Bey, İstanbul’un Bizans ve Os­manlı tarihi, eski eserleri, yapıları ve mimarisi hakkında temel yapıtlar kaleme almış, yazdığı makale ve kitaplar­la İstanbul kenti tarih yazıcı­lığına damgasını vurmuş bir kişidir. Galatasaray Lisesi’ni (Mekteb-i Sultani) bitirip Güzel Sanatlar Akademisi’n­de (Sanayi-i Nefise Mekte­bi) okumuştur. Edirne, Halep, Konya ve Bursa’da öğretmen­lik, müdürlük yapmıştır.

    İhtifalcinin ihtifali 1930’da vefat eden Mehmet Ziya Bey, ölüm yıldönümlerinde oğlu
    tarafından düzenlenen etkinliklerle bir müddet daha anılmış, sonra unutulmuştu.

    1911’de faaliyete geçen İs­tanbul Şehri Muhipleri Ce­miyeti’nin (Sociéte des Amis de Stamboul) kurucularından olan Ziya Bey, İstanbul Eski Eserleri Koruma Encümeni’ne katılmış, eski eser çalışmala­rını bu tarihten itibaren resmî çerçevede daha yetkin şekilde sürdürmüştür. Yazarlık ha­yatına Tarih-i Sanayi (İstan­bul, Karabet Matbaası, 1309 / 1892) isimli eser ile başlayan Mehmed Ziya Bey, Bursa’da görev yaptığı yıllarda kitaplar çıkarmış, Bursa’daki kitabeler üzerinde çalışmalar yapmıştır.

    1918’de Galatasaray Lise­si’nin 50. kuruluş yılı nedeniy­le yayımlanan Mekteb-i Sul­tanî isimli eserde okulunun tarihini kaleme alan Mehmed Ziya Bey’in kendisine şöhret ve isim kazandıran özelliği, gerek tarihî olayların gerek­se tarihî kişilerin ölüm yıldö­nümlerinde anma törenleri düzenlemektir. Geçmiş yıllar­da “ihtifal” adı verilen bu tür etkinlikleri çok sık tekrarla­yarak adeta kurumsallaştıran Mehmed Ziya Bey’e “ihtifalci” ünvan ve lakabı verilmiştir. Bu şöhret ve ünvan onun isminin ve diğer resmî görevlerinin önüne geçmiş, İhtifalci Ziya Bey şeklinde anılmasına, tari­he geçmesine sebep olmuştur.

    Semavi Eyice, İhtifalci Mehmed Ziya Bey için: “Üs­tüste gelen felaketlerin çö­kerttiği maneviyatı ayağa kal­dırmak, halkın biraz da olsa kendine güvenini artırmak için, millî tarihin çeşitli konu­larını anma törenleri bir de­receye kadar fayda sağlıyor­du. Balkan Savaşı günlerinde Türklerin tarafını tutan yazı­lar yazan ünlü Fransız yazar Pierre Loti’nin İstanbul’a son gelişlerinden birinde, onun için Boğaziçi’nde Kont Ost­rorog Yalısı önünde bir gece sandallarda şarkılı bir progra­mın düzenlenmesi de Meh­med Ziya Bey’den istenmişti. Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Sokollu Mehmed Paşa’nın, Mimar Sinan’ın ölüm yıldö­nümlerinde, İstanbul’un fethi, hattâ İstanbul’un kurtuluşu yıldönümlerinde anma tören­leri” düzenlediğini yazmak­tadır. Mehmed Ziya Bey’in kartvizitinde yazan “Maarif Nezareti Telif ve Tercüme Da­iresi, Evkaf-ı İslamiye Mü­zesi Meclis-i İdaresi, Tarih-i Osmanî ve Muhafaza-i Âsâr-ı Atika Encümenleri azasından” ünvanlarının hiçbiri “ihtifal­ci” ünvanının önüne geçeme­miştir.

    Kartvizit geçici, ünvan kalıcı Mehmet Ziya Bey’in kartviziti: “Maarif Nezareti Telif ve Tercüme Dairesi, Evkaf-ı İslamiye Müzesi Meclis-i İdaresi, Tarih-i Osmanî ve Muhafaza-i Âsâr-ı Atika Encümenleri azasından”. Ancak bu ünvanlardan hiçbiri “İhtifalci”nin önüne geçememişti.

    Yıllarca anma törenleri dü­zenleyen, önemli tarihi olay­ları canlandıracak etkinlikler tertib eden İhtifalci Ziya Bey, 27 Mart 1930 tarihinde ölmüş, cenazesi sessiz ve gösteriş­siz Eyüp, Bahariye’de Dede­ler Mezarlığı denen yerde aile kabrine gömülmüştür.

    İhtifallerin, yani anma et­kinliklerinin Türkiye’de ku­rumsallaşması, toplumsal ha­fızaya yerleşmesini sağlayan Mehmed Ziya Bey’in ölümün­den sonra unutulup gitmeme­si için oğlu Eczacı Celal Ergun (1900-1986) çok çaba sarf et­miş, elinden geldiğince babası gibi ihtifaller düzenlemiştir.

    Bütün bu çabalara ve İs­tanbul kent tarihine dair pek çok kaynak eser bırakmasına rağmen İhtifalci Mehmed Ziya unutulup gitmiş, sadece araş­tırmacıların tanıdığı bildiği ki­şiler kervanına katılmıştır.

    İhtifalci Mehmet Ziya Bey’in İstanbul ve Boğaziçi adlı eseri, ölümünden sonra yeni harflerle yayımlanmıştı.
  • Denize sırtını çevirenlere inat

    YENİ DENİZ MECMUASI

    Yakın tarihimizde “Üç yanı denizlerle çevri­li….” diye başlayan nu­tuklar atan birçok politikacı, yönetici vardır. Ama denize, denizciliğe gereken önemi ve­ren yönetici sayısı herhalde iki elin parmaklarını geçme­yecektir. Toplumun genelin­de de durum farklı değildir. Mümtaz Soysal’ın deyimiyle “Bir yarımada ülkesinin de­nize böyle sırt çevirmiş ol­ması çok anormaldir.” Hâl böyle olunca denizcilikle ilgili yayınların da hak ettiği ilgiyi görmesi ve ayakta kalabilmesi çok zordur. Kırmızı Kedi Ya­yınları, bütün bu iç karartıcı manzaraya rağmen elini taşın altına koyup Yeni Deniz Mec­muası adlı bir dergi yayım­lamaya başladı. İlknur Özde­mir’in genel yayın yönetmeni, Tunca Arslan’ın editörü oldu­ğu üç aylık derginin yayın ku­rulu Enis Batur, Cem Gürde­niz, Emin Nedret İşli, Murat Koraltürk ve Ahmet Kuyaş’tan oluşuyor.

    Amatör denizcilik, deniz taşımacılığı, deniz jeopoliti­ği üzerine güncel yazıların da yer aldığı derginin içeriğini ağırlıklı olarak denizcilik tari­hi oluşturuyor. Kapak konusu olarak Cumhuriyet’in ilk gez­gin amatör denizcisi Mustafa İhsan Denizaşan seçilmiş. An­nesini üzmemek için “Mersin’e gidiyorum” yalanını söyleyip 1932’de dört metrelik yelken­li sandalla çıktığı yolculuk dört yıl sürmüş. Akdeniz’de, Nil Nehri’nde ve Atlantik’te Huel­va/Cadiz’e kadar 16 bin mil yol yapan Denizaşan’ın öyküsünü Cem Gürdeniz kaleme almış.

    Bunun dışında, 16. yüzyıl­da Habsburglar ve Osman­lı Devleti arasında büyük de­nizci Uluç Ali Reis üzerin­den süren istihbarat savaşları, İstanbul’un deniz ulaşımın­da kullanılan pasoların tarihi, Darwin’in HMS Beagle adlı gemiyle 1831’de çıktığı Güney Amerika yolculuğu, 19. yüzyıl­da kolera korkusuyla başlayan İstanbul Boğazı’ndaki karanti­na uygulaması ve kürek mah­kumlarının inanılmaz öyküsü tarih severlerin ilgisini çeke­cek diğer konulardan bazıları.  

    Denizaşan, 20 Ekim 1933’te Nil Nehri seyahati sırasında İsmailiye Limanı’nda demirlediği teknesinde uyurken.
  • Kapitalizmin doğum sancıları

    MERİN SEVER

    İNGİLTERE’DE DEVRİM ÇAĞI 1603-1714

    Bir yüzyıla yayılan bir­çok devrim, ayaklanma ve iç savaştan mürek­kep “İngiliz Devrimi”, Moo­re’dan Skocpol’a devrimler üzerine çalışan birçok araştır­macının odağında oldu. İngiliz Devrim(ler)i’nin önce tüm bir Avrupa’yı yüzyıllarca sarsa­cak devrimler dalgasını baş­latan, sonrasında kapitalizmi doğuracak değişim dalgasını yaratan özellikleri düşünüldü­ğünde, onun tarihçiler ve dev­rim sosyologları için niçin bu kadar cazip olduğunu anlamak zor değil. 17. yüzyıl İngiltere­si üzerine çalışan isimlerin en ünlülerinden biri olan Mark­sist tarihçi Christopher Hill’in başyapıtlarından biri kabul edi­len ve İletişim Yayınları’n­dan çıkan tarih araştırması İngiltere’de Devrim Çağı, işte bizi bu devrimler di­zisinin ayrıntılarını görmeye çağırıyor. Tudor Hanedanı’na mensup 1. Elizabeth’in ölüp Stuart Hanedanı’ndan gelen 1. James’in başa geçtiği 1603 yılından başlayarak, bizi “si­yaset[in]; yarar, deneyim ve aklı selim terimleriyle tartı­şılan ve artık Tanrısal Haklar, metinler ve antika araştırma­larla bağlı olmayan ussal bir inceleme alanı” haline gel­diği 1714 yılına kadar süre­cek bir yolculuğa çıkaran Hill, vakanüvislerin -“buzdağının görünen kısmı” dediği- tari­hin yalnızca belli bir bölümü­nü gösterdiklerini, bir tarih­çi olarak kendi görevinin ise “olayların anlatısını yapmak değil, ne olup bittiğini açık­lamak” olduğunu söylüyor. Kitabın amacının krallar ve kraliçelerin tarihini anlatmak olduğu kadar, “sıradan İngiliz erkek ve kadınlarına ‘ne oldu­ğunu’ kavramak için bilinen olayların derinine nüfuz et­mek” olduğunu belirtiyor.

    İngiliz devrimlerinin Av­rupa’daki devrimler dalgası­nı başlattığını düşünürsek, Türkiye’de “devrim” denince neden akla ilk gelenin Fransız İhtilali olduğu sorusu aklımı­zı kurcalayabilir. Aslında bu yalnızca Türkiye’ye has bir du­rum değildir ve İngiliz Whig tarihçilerin yalnızca 1688 Şanlı Devrimi’ne odaklanıp yüz yıla yayılan diğer “kanlı” olayları bilinçli biçimde geri­de tutmalarıyla da yakından ilişkilidir. Nitekim Fransız İh­tilali resmî tarihin işlevselci seçimiyle eğitim müfredatla­rında kendine bir yer edinmiş bulunsa da, onu da “Büyük Korku/Terör dönemi” diye ad­landırılan süreçleriyle birlikte değil, ağırlıklı olarak başlangı­cı ve “şanlı sonuçları” ekse­ninde okuruz. Oysa ne Fran­sız Devrimi bir gül bahçesidir, ne de İngiliz Devrimi yalnızca “şanlı” kısımlardan ibarettir… Hill’i bu konu üzerine çalışan diğer tarihçilerden ayıran da, onun 1688’e giden yolu döşe­yen taşları ayrıntısıyla betim­lemesi. Bu bağlamda kitabı 1603-1640, 1640-1660, 1660- 1688 ve 1688-1714 yıllarına göre dört bölüme ayıran yazar, spesifik olaylarla başlayan ve noktalanan bu dört dönemi ele almadan İngiliz devrimler ça­ğını layığıyla anlayamayacağı­mızı işaret ediyor adeta.

    The Glorious Revolution’ın (Şanlı Devrim) ardından 1689’da karısı II.Mary ile birlikte tahta çıkan III. William

    Hill’in böyle bir dönemle­me seçmesinde, tarihî gerçek­likleri sosyal yönüyle de işaret etmeyi önemseyen yaklaşımı­nın etkisi büyük. Toprak sahi­bi üst sınıf ve toprağı işleyen daha alt sınıfın (gentry ve yeo­man) artan ekonomik gücünü fiiliyata dönüştürecek yer ara­dığı için krala karşı Parlamen­to’yu desteklediği gerçeğini yahut onların tarım alanlarına el koyup köylüleri yerlerinden etmelerinin yarattığı sonuçla­rı anlamadan Endüstri Devri­mi’yle hız kazanacak kapita­lizmin doğuşu anlaşılabilir mi? Hill’e göre, bunun cevabı açık bir “hayır”. “Mülk sahi­bi insanlar özgürlüğü –keyfî vergilendirmeden ve keyfî tu­tuklamadan, dinsel zulümden kurtulma özgürlüğünü; ülkele­rin kaderini seçilmiş temsil­cileri kanalıyla kontrol etme özgürlüğünü; alma ve satma özgürlüğünü kazandılar. Ay­rıca copyholder’ları ve kulü­be sakinlerini topraklarından zorla çıkarma, köyler üstüne terör estirme, açık pazardan himayesiz işgücünü kiralama özgürlüğünü elde ettiler.” (s. 378) Doğrusu, İngiliz devrim­lerinin Fransız İhtilali’nden ayrıldığı yer tam da burasıydı. İngiliz asilzadelerinin kendi­leri birer tüccara dönüşerek kralın dağıttığı tekel beratları­na (Tabii kendisine verilmedi­ği sürece!), ona danışılmadan konan vergilere karşı savaşıp yükselen burjuvaziyle birlik­te sesini Parlamento’da du­yurmayı amaçlarken Fransız soyluları ticaretle uğraşmayı hâlâ alçaltıcı bir iş sayıyordu. Fransız saray gelirleri ise ağır­lıklı olarak soyluluk ve makam satışlarından sağlanıyor, üre­time aktarılan sermaye biri­kimine pek rastlanmıyor­du. Fransa, üç zümrenin ayrıştığı ve 3. Zümre’nin ruhban, kral ve asille­re karşı savaştığı bir ihtilal örne­ği sunarken, İn­giltere’de, “ülke ve saray arasın­da” bir bölünme vardı. Vergiler, tekel beratları, büyüyen ticaret loncaları, tüc­carlaşan asilza­deler, varsılla­şan rençperler, ilk kez liyakatin önem kazan­dığı Yeni Model Ordu ve düşünsel an­lamda başka bir dünya özlemini dile getiren Le­veller, Digger, Quaker gi­bi eşitlikçi cemaatlerin ilham verdiği İngiliz devrimleri, as­lında 1688’e gelene kadar bir­çok kanlı olaya, 1. Charles’ın idamına, iç savaş ve karışık­lık yıllarına denk düşer. İşte, Hill’in okuruna göstermeyi seçtiği manzara da tam ola­rak bu. Kim bilir, kimi tarihçi­lerin vurgulamayı çok sevdi­ği İngiltere’nin “demokratik” geçmişinin ve “barışçıl” dev­rimlerinin sırrını, belki de işi bir kralın kafasının kesilmesi­ne vardıran olaylarda aramak gerek…

    Devrik kral Baskıcı yönetimiyle tanınan Birleşik Krallık’ın son Katolik hükümdarı II. James, Aralık 1688’deki Şanlı Devrim ile tahttan indirildi (üstte). En üstteki çizimde ise yine aynı dönemde II. James’in zalim başyargıcı George Jeffreys’in isyancı çeteler tarafından yakalanıp dövülmesi görülüyor.
  • ‘Sigara içenlere ateş etmeyiniz…’

    Tütün, sigara, puro, pipo… Sanatın, edebiyatın vazgeçilmez temaları. Bugün azılı tiryaki de olsa, aklı başında kimse bu öldürücü bağımlılığı savunamaz. Ancak seri katillerin, pedofillerin bile hakları kollanırken, tiryakilere zebani muamelesi yapılması, uygunsuz koşulların onlara reva görülmesi de kabul edilemez.

    Yılların içinde/n ağır ağır oluşturduğum Tü­tün Tutkusu antoloji­mi bir gün karar verip kurar mıyım, emin değilim. Yeşilay zihniyetinin hışmına uğramak­tan korkmuyorum, korkacak ol­sam beni kalp ve akciğer hastası kılan, günden güne ölümümü hızlandıran tiryakilikten korkar­dım. Antolojiyi kurma tasamın altında tütüne övgü niyeti de okunsun istemem: XIX. yüzyıl­da absent, verem ile frengi, XX. yüzyılda tütün, kanser ile kalp hastalıkları vebadan doğan boş­luğu doldurmuşlardır, bunu ka­bul etmemek için insanın aklını peynir ekmekle yemiş olması ge­rekir, hayır yemedim.

    Neden, öyleyse, Tütün Tut­kusu antolojisine niyetlendim? Önce, bu bağımlılığın kültü­rel zeminini gözden uzak tut­mamak; sonra, onu handiy­se ölesiye kılan özelliklerini serimlemek; bir de doğurduğu ürünlerden bir seçki hazırlamak toplam hedefimi tanımlıyor(du), yolda, durmadan işaretleri çentikledim.

    Sigaradan vazgeçememe çizgisi, sigaradan vazgeçme çiz­gisiyle atbaşı ilerlemiş. Şairler (Prévert, Oktay Rifat, Necati­gil), bakınız “bir cigara içimi”, dumana boğmuşlar kelimeleri, sayfaları. Pipocular (Van Gogh, Magritte, Simenon, Berk, Ed­gü), purocular (Brecht, Infan­te) yan alanlar açmışlar. Yabana atılamayacak keş nüfusunun üyelerine ayrıca gelmek gerekir.

    Sigarasız görülmesi zor büyük şair Yaman bir tiryaki olan Cemal Süreya, fotoğraflarının pek çoğunda sigarasıyla poz vermiştir, Ara Güler.

    Antolojiyi kurmaktan iki­debir vazgeçiyorsam, bünyemi kavuran bağımlılığı bir anlamda taçlandırmayı yakışıksız buldu­ğum içindir — itirafsa itiraf.

    Antolojiyi kurma fikrine iki­debir yatkın bir ruh haline dö­nüyorsam, gerekçesi karşıdan geliyor: Yasakçı zihniyetin hak­lı savaşını budalaca bulduğum zorlamalarla süslemesi, içimde yeni, taze bir diklenme hareketi­ni tetikliyor — şu deneme ondan.

    ★ ★ ★

    Bir tütün tutkusu antolojisi­ni Claude Lévi-Strauss’un Çiğ ve Pişmiş’de aktardığı Bororo ef­sanelerinden başlatmak gerekir: Tütünün yaratılışına ilişkin ola­ğanüstü ilkel rivayetler hayalgü­cünün sınırsızlığını kanıtlar. Bu ilk adımın ardından hemen mo­dernlere sıçramak kaçınılmaz — eğer tömbekiye afyon koymaya­cak, esrar sarmaya kalkışmaya­caksak.

    Antolojinin başköşesine İtal­yan edebiyatının özel romancısı Italo Svevo’yu koymak bir bakı­ma zorunluysa, bir tek Zeno’nun Ölümü romanında başrole çık­tığı için değil, sigarayı bırakmak ve bırakamamak yazarı ömrü boyunca oyalamıştır: Ölümün­den çok sonra bağımsız bir kitap halinde okur önüne çıkan Son Sigaralar’da günlüğünden ve mektuplarından seçilmiş parça­lar da yeralır.

    Bir başka ana örnek, bir sanatçıyla bir yazarın ayrık­sı yazışmalarının merkezi­ne oturmuştur: Dubuffet ile Gombrowicz, mektuplarında “sigara” üzerinden çatışırlar. Gombrowicz, tıpkı şiire olduğu gibi sanata da karşıdır: “Ekmek yaşamsal, sigara yapay bir mad­dedir, sanat da öyledir” der. Du­buffet, ki sıkı bir tiryakiydi, ek­mekle sigarayı aynı gereksinim giderme kefesine koyarak karşı en kanatıcı satırlarını Hasan-­li Yücel’e bir mektubunda bulu­yoruz:

    “Âliciğim, cigarasız yaşa­mak güç. Şu anda belki iki mil­yonuncu defadır cigarayı terk ediyorum. Vâkıâ tam yirmi üç gün oldu içmeyeli ama her da­kika yeniden karar alarak (…). Hastanede hep karşımdaki de­nizi, adaları seyrederken bütün manzarayı büyük ve marifetli bir tiryakinin eseri gibi tahayyül ederdim; bulutla güneşin kendi­si, mavi gökyüzü hepsi bana gü­müş savatlı bir tabaka, yasemin çubuk ve tabaka tabaka dumanı yığılan bir cigara gibi gelirdi. Fa­kat bu kadar çok sevdiğimiz ve muhtaç olduğumuz şeyi neden bu kadar kötü kullandık. Gerçe­ği şu ki, son zamanlarda cigara­nın zevkini alamıyordum artık. Fart-ı istimal bu melekeyi bende öldürmüş, bu kapıyı bana kapat­mıştı. Halbuki günde on, on iki cigara ile mesut olma ihtimali daima vardı. Keratanın yokluğu da güzel. Âli, tadı dudaklarımı ve dilimi ısırıyor. Kokusu burnu­mu, yüzümü, gözlerimin içini ısırıyor. Hiçbir Hint veya Japon orospusu hatırımda bu kadar canlı yaşamaz. Hiçbir zaman ve hiçbir şeyde kendimi bu kadar dul, bu kadar eşinden ayrılmış hissetmedim. Sanki iki koşu­lu bir arabayı tek başına çeken bir atım. Her hareketim kendi­liğinden çolpa oluyor” (31 Mart 1959).

    Gazeteci ve şair Sylvia von Harden’in (1894-1963) portresi, Otto Dix, 1926.

    Tütün tutkusu antolojisi bu tür okkalı parçalara dayanmalı. Bir dolu şairden, yazardan cım­bızla çekilecek mısralar, satırlar ile kotarılacak bütünlük:

    “Hiçbir şey gidermez iç sı­kıntımı

    Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi”

    (Nâzım Hikmet)

    “Dün fena sıkıldım akşama kadar:

    İki paket cigara bana mısın demedi”

    (Orhan Veli)

    “Sigara içenlere ateş etme­yiniz”

    (Cemal Süreya)

    uzar gider bir liste.

    ★ ★ ★

    Bugün hangi havayolla­rı hangi güzergâhlarda uçak­ta sigara içilmesine izin veri­yor, veriyorlar mı, bilemiyorum; bildiğim, yıllardır sigara içme yasağını haklı olarak uygula­yan şirketlerin bu konuda uyarı anonsları yapmayı sürdürdüğü. Ne sanıyorlar, durumdan haber­siz bir yolcu sızmış olabilir mi uçağa, yoksa kafamıza kakmak­tan mı haz devşiriyorlar? Kapalı mekânlarda bulundurulması zo­runlu, çirkinin çirkini, ceza du­yurulu levhâlar kaldırılacak ol­sa, göremeyen hemen bir sigara mı yakacak sanıyorlar? Diyelim, bunlar yasal yaptırım, peki, ya gerisi, ötesi?

    RTÜK dumana karışamıyor ama sigara oyuncunun ağzın­daysa onu tanıyamıyoruz. İçki şişeleri, bardaklar aynı buğulu müdahalelerle örtülüyor. Buna karşılık, filimde kan gövdeyi gö­türüyormuş, şiddetin feriştahı sözkonusuymuş, tecavüz varmış, çocuk dövülüyormuş, hayvan keyfekeder öldürülüyormuş tasa değil: Tütünün alkolün yanında lâfı mı olur?

    Tütün yasağını ilk dayatan Hitler olmuştur, şimdi başka bu­yurganlar iz sürüyor. Bu zihniye­tin sahipleri insanları farklı yol­lardan imha ederler, işi tütüne alkole bırakmak istemezler. Tüt­türme yasağının en keskin uygu­laması yanılmıyorsam ABD’de­dir: Açık ara en büyük sigara üreticisi. Haklı siyaset: Ne de olsa “öteki”leri yoketmenin her yolunu denemeyi biliyorlar.

    Sigara öldürür! Vincent Van Gogh’un “Yanık sigaralı iskeletin kurukafası” isimli tablosu, 1885-86, Van Gogh Müzesi, Amsterdam.

    Piponun, puronun belki de­ğil, sigara içmenin lumpenlere, azgelişmiş ülkelerin vasat insan­larına özgü bir bağımlılık türü olduğundan adı gibi emin bilge kişilere rastlıyorum öteden beri. Georges Pompidou’yu, Helmut Schmidt’i, Mustafa Kemal’i si­garasız gördüğümü anımsamı­yorum. Purosuz Churchill, Che, Castro düşünülebilir mi? Ataç mı lumpendi, Reşat Nuri mi? Sartre, Godard, Thomas Mann mı, yatağında sigarasıyla ölen Bachmann mı, “sigara içmek için yaşıyorum” diyen Musil mi, Oktay Rifat ya da Bilge Karasu mu?

    ★ ★ ★

    “Tüttürmek Öldürür”: Bü­tün dillerde sigara paketleri­nin üzerine koyulan bu sav­söz iyi seçilmiş, sayısal veriler doğruluyor: Başta kalp ve damar hastalıkları, kanser, solunum yetersizliği, tütün bağımlılığı öldürücü gerçekten. Azılı tiryaki de olsa, aklı başında kimse tersini savunamaz; savunursa, ölüm kamplarının varlığını yadsıyanlardan farkı kalmayaca­ğını bilir. Ben sözgelimi, edilgin içicilik konusundaki duyarlığı da haklı buluyorum. Diklendiğim, tiryakilere zebani muamelesi yapılması, uygunsuz koşulların onlara reva görülmesi: Seri ka­tillerin, pedofillerin bile hakları kollanıyor!

    Yasakçılığın ifrata tefrite kaçtığı durumlar gözden kaçırıl­mamalı. Red Kit’in sigarası ağ­zından alınmıştı, Tati’nin piposu hedef alınıyor şimdi: Düpedüz kültürel bir saldırı örneği bu.

    “Tüttürmek Öldürür” de kes­medi sigara düşmanlarını. Ön­ce yan savsözlere başvuruldu, nahoş görüntülerle pekiştirile­rek: İktidarsızlık tehditi taşıyan paketlerin yerine Laz erkeklerin hamilelikle ilgili uyarıyla dona­nımlı paketleri satın alma öykü­leri panzehir gibiydi.

    Burada durulamadı: Mar­kaları gizleyen, anonim sigara paketleriyle ilgili yasa yürürlü­ğe girme aşamasında. Açık söy­lemeli, bir kültürel saldırı daha sözkonusu: Sigara paketleri, lo­goları ve tasarımlarıyla tarihsel önem taşıyan bir ikonografik ke­sittir; bir dolu çalışma yapılmış­tır üzerilerine. Simge değerle­ri yabana atılamaz: Gauloises paketi, faşist işgâle karşı çıkan direnişçilerin bir tür parolası sayılmamış mıdır? Caydırıcılığı çok şüpheli bir sözde önlem adına silinecek suretler, gizlenecek isimler sayılamaz bunlar.

    Buyurun buradan yakın Alman grafik sanatçısı, tasarımcı ve fotoğrafçı Paul Schuitema’nın ağzında sigaralı, elinde sigara tabakalı otoportresi, 1930.

    “Tüttürmek Öldürür” — bu bağlamdaki özgün yaklaşımlar­dan birine Jean Clair’in gün­lüğünde (Journal Atrabilaire, 2006) rastlamıştım: “Yaşamak Öldürür” başlıklı bölümde bir (eski?) tiryakinin yanlı nostaljik isyanını okumak eldedir şüphe­siz; gelgelelim, içinde yaşadığı­mız dönemin “öldürür”lerinin uçsuz bucaksızlığına işaret eder Clair, abartılı ‘sağlıklı yaşam’ re­çetelerinin insanı bütün “zevk”­lerden korumaya kalkışan, yeri­ne tatsız tuzsuz (her iki anla­mıyla), sası bir yaşama üslûbu dayatan perspektifini birden eldiven gibi ters çeviriverir: Her kıvanç kaynağına kilit asılan bir dünyada, kaçınılmaz ölüm olgu­suna güyâ sırtını dönerek koku­suz bir hayat geçirmeyi ciddi bir seçenek olarak görebilir miyiz?

    Sonunda, “Tüttürmek Öldü­rür”le bitmemiştir iş: “Ekmek Öldürür”e, “Elma Öldürür”e va­raduralım, unutur olduk anlaşı­lan: Hayat Öldürür.

    Bu denemenin üzerine doğ­rusu güzel tüttürülür!

  • Türk futbolunun unutulmaz mabedi

    Türk futbolunun unutulmaz mabedi

    Milli takımın ve üç büyük kulübün unutulmaz maçlarına sahne olan İnönü Stadı bu ay yeni haliyle açılıyor. Birkaç kuşağın futbolu tanıdığı, yeşil sahayı ilk kez gördüğü İnönü Stadı’nın tarihi, inşaat sürecinden isim tartışmalarına, beleşçi seyircilerden karaborsacılara kadar ilginç olaylarla, anılarla dolu.

    ACILIS
    Türkiye ile Brezilya A Milli Futbol Takımları, 1 Mayıs 1956 tarihinde Mithatpaşa Stadyumu’nda dostluk maçında karşı karşıya geldi. Karşılaşmayı Brezilya 1-0 kazandı.

    Fenerbahçe Stadı, İstan­bul’da futbol oynanma­sı için düzenlenmiş ilk spor alanıdır. 1908’de kuru­lan Union Club, Kadıköy’de­ki u arsayı yıllığı 30 altına kiralamış ve zemini İngilte­re’den getirilen çimlerle kap­layarak futbol sahasına dö­nüştürmüş, küçük bir de ah­şap tribün yaptırmıştır.

    İstanbul’daki maçlar 1921’e kadar burada oynanır. 1921’de Taksim’deki Top­çu Kışlası bahçesinin saha­ya dönüştürülmesiyle or­taya çıkan Taksim Stadı ve 1933’te Çırağan Sarayı bah­çesinde oluşturulan Şeref Stadı’nın da hizmete girme­siyle “stadyum” sayısı üçe çıkar. Ama bunların hiçbiri modern bir stadyumun özel­liklerini taşımaz.

    Futbolun İstanbul dışın­da, Anadolu’nun büyük il merkezlerinde de bilinen, duyulan bir spor dalı olma­ya başladığı 1930’ların bir başka özelliği de dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de spor ve “beden eğitimi”ne çok önem ve­rilmeye başlanmış olması­dır. Gazetelerde hem futbo­lun hem de başta atletizm olmak üzere diğer sporla­rın yapılabileceği büyük bir stadyum hayali de 1930’dan itibaren dillendirilir. İstan­bul Belediyesi de aynı tarih­lerde stad için yer belirleme çalışmalarına başlar. Gazete­lerin “asrî stadyom” olarak ad­landırdığı stadın 50 bin kişi ka­pasiteli olması, Çukurbostan, Aksaray Yenibahçe ya da gü­nümüzde üzerinde Hilton, Di­van ve Hyatt Regency otelleri, İstanbul Radyosu, Askeri Mü­ze, Gezi Parkı ve başka onlarca yapının bulunduğu devasa Surp Agop Ermeni Mezarlığı arazisi­ne yapılması düşünülmektedir.

    “Asrî stadyom” hayali 1930’lu yılların sonuna gelin­diğinde de gündemdedir. An­cak 19 yıl boyunca en önemli spor etkinliklerine sahne olan Taksim Stadı, Topçu Kışlası’y­la birlikte 1940’ta ortadan kal­kacağı için büyük stadın yanı sıra Taksim Stadı’nın işlevini görecek daha küçük ölçekli en az bir stada daha ihtiyaç var­dır. Bunun için düşünülen iki yerden biri Mecidiyeköy diğe­ri Dolmabahçe’dir.

    DOLMABAHCE VADISI - SARAY AHIRLARI - BOSTANLAR - TESVIKIYE_DEN
    İnönü Stadı’ndan önce Dolmabahçe’nin Teşvikiye’den görünüşü. Önde bostanlar, stadın olduğu yerde saray ahırları var.

    O yıllarda şehir Şişli’de bit­tiği ve Mecidiyeköy uzak sayıl­dığı için Dolmabahçe daha ön plandadır. 1938 yılı sonunda imar işlerine önem vermesiyle ünlü Lütfi Kırdar İstanbul Va­lisi ve Belediye Başkanı olunca stadyum faaliyeti de hızlanır. Kırdar, 6 Şubat 1939’da yaptığı açıklamayla Dolmabahçe’deki stad çalışmaları için bir komis­yon kurulduğunu müjdeler.

    7 Nisan 1939’da stad için oluşturulan komisyon ilk top­lantısını yapar.

    Beden Terbiyesi Umum Müdürü General Cemil Taner başkanlığındaki komisyonda, 1936’da Ankara Stadı adıyla açılan 19 Mayıs Stadyumu’nu da tasarlayan, yaptığı hipod­rom, veledrom ve stadyum­larla tanınan İtalyan mimarı Paolo Vietti-Violi de vardır. İlk toplantıda stadın kapasitesi, hangi sporların yapılabileceği, inşaat maliyeti konuşulur.

    1936’da Atatürk’ün daveti üzerine İstanbul’un planlama­sı görevini üstlenen ve öneri­leri 1938-1949 arasında Lütfi Kırdar’ın gerçekleştirdiği bir dizi imar operasyonuna kay­nak olan Fransız mimar ve şe­hircilik uzmanı Henri Prost da stad komisyonunun bazı top­lantılara katılır.

    Komisyonun 15 Haziran 1939’daki toplantısına kadar stadın bostanların olduğu yere (Maçka Parkı’nın bulunduğu taraf) yapılması düşünülüyor­sa da Prost’un eğimli arazi­nin düzleştirilmesinin çok zor ve masraflı olacağı uyarısıyla şimdiki yerine alınır.

    INONU STADI - GUMUSSUYU- OTHMAR
    İnönü Stadı’nın ilk yıllarında Gümüşsuyu tarafından görünüşü.

    Komisyonun bundan son­raki toplantılarında en önemli gündem stadın yapılacağı yer­deki Gazhane’dir. Gazhane’nin hem yıkılması hem de başka bir yerde yeniden inşa edilme­si gerektiği için stadyum ma­liyeti artmaktadır. Bu mali­yet nedeniyle stadın başka bir semte yapılması bile gündeme gelir ama sonunda stadın mi­marı Violi’nin Gazhane yıkıl­madan stadın inşaatına baş­lanması ve yıkımın daha sonra yapılması önerisi kabul görür. Bu plana göre stadın üç tara­fındaki tribünler tamamlandıktan sonra stad faaliyete ge­çecektir. Gazhane tarafına ya­pılması gereken tribün yerine ise bir duvar örülecek, Gazha­ne kalktıktan sonra yıkılacak duvarın yerine eksik kalan tri­bün (sonraki adıyla yeni açık) yapılacaktır.

    Ağustos sonlarında mi­marlar Şinasi Şahingiray ve Fazıl Aysu, Violi’yle birlikte çalışmak için Milano’ya gider. Akşam gazetesi, iki mimarın bir buçuk ay kalıp proje detay­ları üzerinde çalışacağını ya­zar. Gazeteye göre mimarlar tamamlanmış projeyle dön­dükten sonra hızla ihaleye çı­kılacak ve 29 Ekim’de temel atılacaktır.

    1 Eylül’de II. Dünya Sava­şı’nın patlak vermesi üzerine mimarlar planlanandan da­ha erken bir tarihte, 8 Eylül 1939’da dönerler. Proje henüz bitmemiştir ve 29 Ekim’de te­melin atılması imkansızdır. 26 Ekim’de stadın inşaatının er­telendiği açıklanır.

    26 Ocak 1940’ta Valilik­ten yapılan açıklamada, savaş nedeniyle inşaat için gerekli bazı malzemeler ithal edilemi­yor olsa da “Stadın Avrupa’dan malzeme celbine ihtiyaç his­settirmeyen kısmının” inşasına başlanacağı duyurulur. 5 Şubat 1940 tarihli gazete haberlerin­de, o zamana kadar hep Dol­mabahçe Stadı diye söz edilen stada Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün adının verilmesinin düşünüldüğü yazar. Cumhu­riyet gazetesine göre bu fikrin sahibi Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar’dır.

    19 Mayıs 1940’ta stadın te­meli törenle atılır. İsmet İnö­nü’nün katılmadığı törende konuşan Lütfi Kırdar, stada neden İnönü adını verdikleri­ni şöyle açıklar: “Bu güzel şeh­re vali ve belediye reisi olarak geldiğim zaman milli şefimiz büyük İnönü’nün stadyom­lar hakkındaki işaretlerinden ilham almış bir memur ve bir vatandaş sıfatıyla İstanbul gençliğinin bir stada ne kadar muhtaç olduğunu ilk günler­den görmüştüm. (…) Stadyu­mun İnönü adıyla anılmasını hem kuruluşunda hâkim olan ilhamın en güzel ifadesi, hem de sporcu gençlerimize daima enerji, hamle ve iman telkin edecek tükenmez kıymette bir kaynak olacaktır”.

    INONU STADI  - GUZELLESEN ISTANBUL
    Projenin ilk hali Violi’nin ilk projesi 1939 tarihli Güzelleşen İstanbul’da yayımlanmıştı. Projede bulunan deniz tarafındaki kale arkasında üzerlerinde disk ve cirit atan atlet heykellerinin olduğu iki kule maliyeti arttırdığı gerekçesiyle yapılmamıştır.

    Ancak temel atılsa da savaş nedeniyle stadın inşaatı bir­kaç hafta sonra durur. 1942’de yeniden başlanan çalışma­lar da kısa süre sonra kesilir, 1943’te bir kez daha işe girişi­lir ama işler çok yavaş ilerle­mektedir. 1944 Mayıs ayında inşaatın hızlanacağı açıklanır. Bu tarihe kadar yapılanlarla karşılaştırılınca gerçekten de bir hızlanma olur.

    Stadın en çok merak edilen özelliklerinden biri kapalı tri­bündür. Sekiz ay sürecek ka­palı tribün inşaatına 10 Hazi­ran 1946’da başlanır. Bundan bir hafta sonra stadın yanın­dan Maçka’ya çıkan Kadırga­lar ve Bayıldım yokuşlarında yapılan asfalt yol trafiğe açılır. 7 Eylül 1946’da Akşam Postası gazetesinde stadın inşaatının hızla yükseldiği haberi vardır. Stadın bir sonraki 19 Mayıs’a kadar tamamen biteceği yazan ve “Stadyum işi geç oldu ama güç olmadı” denilen haber­de İnönü Stadı’nın özellikleri şöyle sıralanır: “300 sporcu­nun soyunma odaları, duş yer­leri, tuvalet ve lavaboları, ha­kem soyunma odası ve duşları, antrenörlere mahsus çalışma odası, gazetecilere mahsus müteaddid (çok sayıda) tele­fonlu daire ve bölmeler, doktor ve sıhhi yardım odası, radyo ve hoparlör tesisi, fotoğraf ve film alma yerleri ve bunların banyo odaları, sporcular için bir sıhhat merkezi, seyirciler için çok sayıda tuvalet ve lava­bolar, büfeler, gazeteciler için hususi tribün, 100 kişilik şeref tribünü, müstahdemler için banyo ve koğuşlar, iki idman salonu…”

    İlk maç ilk heyecan

    İnşaat söylendiği gibi 19 Ma­yıs 1947’de tamamlanamasa da stadın kapıları ilk kez 19 Mayıs törenleri için açılır.

    INONU STADI - GALATASARAY  SEKERSPOR MACI- 1963 OCAK (1)
    ‘Yeni açık’ inşaa halinde 1961’de yapımına başlanan Gazhane tarafındaki açık tribün 1963-64 sezonunda bitirilebildi. 3 Şubat 1963’te oynanan ve Galatasaray’ın 5-1 kazandığı Şekerspor maçı günü çekilen fotoğrafta tribünün üst katının inşaatının devam ettiği görülüyor.

    İnönü Stadı’ndaki ilk futbol maçı ise 23 Kasım 1947’de Be­şiktaş ile İsveç şampiyonu AIK arasında oynanacaktır. Aslında AIK takımının niyeti İsrail’de yapılacak bir turnuvaya katıl­maktır ama Mısır’daki kolera salgınının oraya da yayılması endişesiyle bu plandan vazge­çip özel maçlar oynamak için Türkiye’ye gelmiştir. Federas­yon, İsveç takımının Galatasa­ray, Beşiktaş, Fenerbahçe ve bu üç takımın karmasıyla yapaca­ğı dört maçın İnönü Stadı’nda oynanmasına karar verir.

    Açılış maçında Dolmabah­çe tıklım tıklımdır. Ancak, sta­da kapasiteden fazla seyirci alınması tepkilere yol açmış­tır. Cumhuriyet’teki haberde “Sevincimiz iğnelenen bir ba­lon gibi sönüverdi” denilirken, Vatan “Haddinden fazla seyir­ci alınması yüzünden dün sta­dın içi ve dışı bir panayır ye­rine dönmüştü” yazar. Akşam ise izdiham yüzünden tribün­den inip maçı sahanın kena­rında oturarak izleyen yüzler­ce seyircinin yarattığı tehlike­ye dikkat çekmektedir.

    1959
    Futbol mabedinde basketbol 1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası da İnönü Stadı’nda yapıldı. Şampiyonanın, seyirci kapasitesinin az oluşu nedeniyle Spor ve Sergi Sarayı yerine zeminine parke döşenen İnönü Stadı’nda yapılmasına karar verilmişti.

    Beşiktaş’ın 3-2 yenildiği maçın ve İnönü Stadı’nın ilk golünü atan futbolcu ise ileri­de Beşiktaş’ın başkanı olacak Süleyman Seba’dır. Maçı saha kenarına oturup izleyen ve go­le olması gerektiğinden fazla sevinen bir seyircinin sarıl­mak amacıyla üzerine atladığı Seba yere yuvarlanır ama ney­se ki bir sakatlık yaşamaz.

    İlk maçtan itibaren, özel­likle büyük maçlarda satılan bilet sayısından çok daha faz­la seyirci tribünlerdedir. Aşırı kalabalığın sebebi “beleşçiler”, yani Beden Terbiyesi, Valilik ve kulüp yetkililerinin dağıttı­ğı davetiyelerle içeri giren bi­letsiz seyircilerdir.

    Bir de bunlar kadar büyük sorun olmasalar da maçı stada girmeden seyretmeye çalışan ikinci tür beleşçiler vardır. Ye­ni açık tribün yapılmadığı için stadın etrafında yüksekte bu­lunan bazı noktalardan rahat­lıkla maç seyredilebilmektedir. 7 Mart 1949 tarihli Üniversi­te gazetesinde yer alan “Ala­ka Bekliyoruz” başlıklı bir yazı yazan Orman Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı Kemal Sa­lihlioğlu, “Büyük masraflar­la meydana getirilen Teknik Üniversite’nin alt tarafında­ki çam koruluğunun Dolma­bahçe’ye bakan yamaçlarının son zamanlarda ücretsiz maç seyircileri için harcıâlem bir tribün haline getirildiği herke­sin malumudur” deyip, beleşçi seyircilerin yeni ekilmiş çam fidanlarına zarar vermelerin­den şikayet etmektedir. Yazıyla birlikte kullanılan ve beleş­çi seyircileri uyarmak yerine onlarla birlikte maç seyreden bir polisin fotoğrafının altında “Maç seyretmek varken vazife nene gerek!” yazar.

    İlerleyen yıllarda yeni açık tribün yapıldıktan sonra dışarı­dan maç izlenecek yerler azalsa da Gümüşsuyu tarafındaki kü­çük bir bölüm yıllarca beleş­çi seyircilere hizmet vermiş ve “Beleştepe” adıyla anılmıştır.

    Gazhane dumanları altında

    2. Dünya Savaşı’nın bitişiy­le birlikte ilginin hızla arttığı futbol 1950’li yıllara gelindi­ğinde günlük hayatın içinde inkâr edilemez bir köşe kap­mıştır. Federasyonun 1951’de profesyonelliği kabul etmesi futbolun daha da yaygınlaşma­sına katkı yapar. İnönü Sta­dı da futbolun kalbinin attığı yerdir ve yıllar geçtikçe maç günlerinde daha kalabalık ol­maktadır. Eksik tribünün bir an önce bitmesi bunun için de Gazhane’nin taşınması gerekli­dir. Kulüpler, taraftarlar ve ga­zeteler bu konuda baskı oluş­turur. Üstelik mesele sadece eksik tribün değildir. Atletizm pisti nizâmi ölçüden bir met­re seksen santim kısadır. Pis­tin yarışlara açılması için önce normal uzunluğa gelebilmesi bunun için de Gazhane’nin yı­kılması ve stadın tamamlan­ması gerekmektedir. Gazha­ne’yle bitişik olmanın bir kötü tarafı da, rüzgârın yönüne göre bazı maçlarda seyircilerin pis dumanlar altında maç seyret­mek zorunda kalmasıdır.

    INONU STADI - ON DOKUZ MAYIS -NEGATIF - 001
    Kapılarını ilk kez 1947 yılı 19 Mayıs törenleri için açan İnönü Stadı’nda sonraki yıllarda da birçok resmi bayram kutlaması yapıldı
    INONU STADI - TAN GAZETESI - 13 MART 1953
    1953’ün Mart ayında oynanan bir maçtaki bilet kuyruğu.

    Uzun yıllar Gazhane’nin yı­kılıp yeni tribün inşa edilme­sini beklemekle geçer. 1954 yı­lında İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay 100 bin kişilik bir stadyum yapılacağını açıkladı­ğından sonra İnönü Stadı ikin­ci plana atılmış gibidir. Stadın mimarı Violi de zaman zaman gazeteler aracılığıyla “Açılış yapıldıktan bir iki sene sonra Gazhane’nin yıkılacağına söz verilmişti” diye sitemlerini di­le getirir. (Zaten proje hem ek­sik hem de ilk tasarlandığı ka­dar görkemli değildir. Violi’nin projesindeki Gazhane tarafın­da tenis kortları, deniz tara­fında tunç kabartmalarla süs­lü büyük demir kapı, yine de­niz tarafındaki kale arkasında üzerlerinde disk ve cirit atan atlet heykellerinin olduğu iki kule maliyeti arttırdığı gerek­çesiyle yapılmamıştır).

    Nihayet Başbakan Ad­nan Menderes 9 Mart 1960’ta “Gazhane tarih olacak, Mithat Paşa’nın kapasitesi yeni tri­bünle birlikte 50 bin kişiye çı­kacak” müjdesi verir. Yıkım ve yeni tribün inşaatına yaz ayla­rında başlanacaktır.

    Ancak araya 27 Mayıs dar­besi girer. Yeni tribünlerin in­şaatına ancak 1961’de başla­nır. 1962-63 sezonunda yeni açık tribünün biten alt kısmına seyirci alınmaya başlar, tribünün tamamen bitme­si için ise 1963-64 sezonunu beklemek gerekecektir. Açıl­dığında 10 bini oturan 23 bin seyirciyi alabilen stad artık 21 bini oturan toplam 36 bin seyirci alabilmektedir.

    Dolmabahçe deniz hamamı!

    Stadın izdiham ve yıkılama­yan Gazhane kadar önemli bir problemi de zemindir. İnö­nü Stadı açıldıktan yalnızca iki sene sonra zemini futbol oynanamayacak hale gelir. 1950’li yıllarda zemin iyice berbat haldedir. Yağmur ve kar yağdığı zaman hiçbir önlem çare olmaz. Birçok maç ertele­nir, stad ara sıra dinlendirilse ve bakıma alınsa da kesin çö­züm bulunamamaktadır.

    1950’li yıllardaki perişan vaziyet stad tamamlandıktan sonra da uzun yıllar devam eder. 28 Kasım 1968 tarihli Cumhuriyet’teki üç karikatür durumu çok iyi özetlemekte­dir. İnönü’de oynanması gere­ken Fenerbahçe-Ajax Şam­piyon Kulüpler Kupası ikinci tur maçının yağmur nedeniyle ertesi güne ertelenmesini ko­nu alan karikatürlerin birin­cisinde, İnönü Stadı yerine “Dolmabahçe Deniz Hama­mı” yazar. İkincisinde futbol­cular tünelden sahaya belleri­ne geçirdikleri can simidiyle çıkarken üçüncüsünde bilet kuyruğundaki vatandaşlardan biri diğerine “Yağmurun yağıp maçın yarına ertelendiği iyi oldu zaten sıra bize ancak ya­rın gelir” demektedir.

    Stadın adı değişiyor

    İnönü Stadı’nın tarihinden söz ederken isim tartışmalarından da söz etmeden olmaz. 14 Ma­yıs 1950’de yapılan seçimleri kazanan Demokrat Parti, sta­dın artık muhalefet lideri olan İsmet İnönü’nün adını taşıma­sından rahatsızdır ve stadın adı Mithat Paşa Stadı olarak değiştirilir. İsim değişikliğinin tarihi, birçok kaynakta 1952 olarak geçtiği için genelde öyle bilinse de doğru tarih 22 Hazi­ran 1951’dir.

    Aslında Mithat Paşa’nın (1822-1884) futbolla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Adı­nın bir stadyuma verilmesi en az İsmet İnönü adının veril­mesi kadar, hatta ondan da­ha tuhaf bir karardır. Türki­ye’nin ilk anayasası olan 1876 Anayasası’nın mimarı Mithat Paşa 1881’de Sultan Abdüla­ziz’i öldürttüğü iddiasıyla Yıl­dız Sarayı bahçesindeki Çadır Köşkü’nde yargılanmış, Taif’e sürülmüş ve 1884’te orada öl­dürülmüştü. Taif’te gömü­len cenazesinin 26 Haziran 1951’de Türkiye’ye getirilecek olması Mithat Paşa’yı yeni­den hatırlatmakla kalmamış önemli bir gündem konusu haline getirmişti. Demokrat Parti iktidarı “hürriyet ve de­mokrasi uğrunda ölmüş şehit devlet adamı” diye nitelendir­diği Mithat Paşa üzerinden ya­rattığı rüzgâr esnasında stadın adını fazla gürültü patırtı da yapmadan değiştirivermişti.

    Aslında stadın temelinin atıldığı 1940’ta açılan Gezi Par­kı’na, yani Taksim Gezisi’ne İnönü Gezisi adı verildiğinde olduğu gibi İnönü Stadı adı da pek benimsenmez. Hem halk arasında hem de gazeteler­de Dolmabahçe Stadı adı daha yaygın kullanılmaktadır. Ama Mithat Paşa adı hiç tutmaz ve stad ondan sonra da Dolma­bahçe Stadı olarak anılmaya devam eder. İsmet İnönü’nün 25 Aralık 1973’teki vefatından sonra tekrar verilen İnönü Sta­dı adı bu kez tutmuş ve stad herkes tarafından İnönü Stadı olarak anılmaya başlamıştır.

    İNÖNÜ STADI’NIN İLKLERİ

    İlk karaborsa, ilk gece maçı, hakeme ilk okkalı küfür…

    Bütün eksiklerine rağmen, İstanbul’un ilk modern ve geniş kapasiteli stadıydı İnönü Stadı ve uzun yıllar boyunca birçok ilke de sahne olmuştu.

    INONU STADI - KONSER HAZIRLGI
    İnönü Stadı’nda bir konser hazırlığı

    Stadyum çevresinin en önemli sektörlerinden olan bilet karaborsacılığının ilk örnekleri İnönü Stadı’nda görülmüştü. Sta­dın tarihinin üçüncü maçı olan 30 Kasım 1947’deki Fenerbahçe-AIK maçı, karaborsa bilet satıldığı tes­pit edilen ilk maçtır aynı zamanda.

    Hakeme koro halinde küfür edilen ilk stad da İnönü Stadı’dır. Can Kozanoğlu, Bu Maçı Alıcaz ki­tabında bunu şöyle anlatıyor: “Yıl 1947 ya da 1948’dir. İnönü Stadı yeni açılmıştır. Bir gün şimdi nu­maralı tribünün bulunduğu Teksas tribününden hakem Sulhi Garan’ı hedef alan bir koro icraata geçer. Türk tezahürat tarihinde önemli bir adım atılmış, yılların eskiteme­yeceği ölümsüz bir eser, bir klasik yaratılmıştır: İ..e hakem!”

    Ne yazık ki daha üzücü ilklere de sahne olur İnönü Stadı. Türki­ye’nin ilk futbol cinayeti, 13 Mart 1955’teki Galatasaray-Fenerbah­çe maçında işlenir. Galatasaraylı 17 yaşındaki Mehmet Girlay, Fenerbahçeli İbrahim Kuzgun ta­rafından öldürülür. Türkiye’nin ilk futbol cinayetinin kurbanı Girlay 16 Mart’ta çoğu Galatasaray ta­raftarı olan 1000 kişinin katıldığı cenaze töreniyle defnedilir.

    Türkiye’de düzenlenen ilk kez Avrupa Basketbol Şampiyonası da (tam adıyla 11. Avrupa ve Akdeniz Memleketleri Bas­ketbol Şampiyonası) 21-31 Mayıs 1959’da İnönü Stadı’nda yapılır. Şampiyonanın, seyirci kapasitesinin az oluşu nedeniyle Spor ve Sergi Sarayı yerine zeminine parke döşe­nen İnönü Stadı’nda yapılmasına karar verilmişti. Türkiye’nin 17 takım arasından 12’nci tamamladığı turnuvayı Sovyetler Birliği kazandı.

    GECEMACI
    Işıklar yanıyor Türkiye’nin ilk gece maçları 28 Mart 1962’de İnönü Stadı’nda oynandı (üstte). 13 Mart 1955’teki Galatasaray-Fenerbahçe maçında işlenen cinayet stadın tarihindeki en üzücü olaylardan biridir.
    14-Mart-1955-1
    14-Mart-1955

    İlk kez 15 Mart 1960’ta ışık­landırılacağı açıklanan İnönü Sta­dı 28 Mart 1962’de Türkiye’nin ilk nizâmi gece maçlarına sahne olur. O gün stadda önce saat 18.00’de Vefa-Yeşildirek, ardından Fener­bahçe-Kasımpaşa maçları vardır. İlk maçın 20. dakikasında stadın ışıkları yakılır, maçın topu fos­forlu topla değiştirilir. İkinci maç tamamen ışıklar altında oynanır. (Aslında ilk “gece maçı” 9 Eylül 1939’da Taksim Stadı’nda Fener­bahçe ile Beyoğluspor arasında, Gece Maçları Turnuvası kapsa­mında oynanmıştır. Ordudan alınan projektörler ve donanma ampulleriyle aydınlatılan sahada kalelerden biri karanlıkta kalır­ken, futbolcular rahat görsün diye top sürekli kireçle boyanmış, bu iş için birkaç kişi görevlendirilmiştir. Turnuvanın ikinci maçında sekiz projektör daha getirilince biraz daha aydınlatılabilmiştir saha. Ama elbette bunlar nizami gece maçları değildir).

    1990’lı yıllarda büyük takım­lar maçlarını akşam oynamaya başlayınca biten bir gelenek vardı: maça sabahlamak. Maça girmeyi garantilemek için geceden stad civarında konuşlanan taraftarlar bilet kuyruğunda yer tutar, büyük maçlarda tutulan yerin bile satıl­dığı olurdu. Bu gelenek de ilk kez 24 Nisan 1971’de İnönü Stadı’nda oynanan Türkiye-Almanya maçıy­la başlamıştır.

    1980’li ve hatta 1990’lı yıllarda kötü zeminli stadla­rı nitelemek için çok yaygın kullanılan “patates tarlası gibi” benzetmesi de ilk kez İnönü Stadı için yapılmıştır. Aslında benzet­meyi ilk yapan Galatasaray’la 18 Eylül 1985’de oynayacakları Kupa Galipleri Kupası maçı için İstanbul’a gelen ve stadı Türk gazetecilerle gezen Polonya’nın Widzew Lodz takımı futbolcularıdır. Ancak bir sonraki turda Galatasaray’ın rakibi olarak İstanbul’a gelen Bayern Uerdingen’in tek­nik direktörü Feldkamp aynı benzetmeyi Alman basınına yaptığı için daha etkili olmuş ve patates tarlası sözü ileride Galatasaray’ın da teknik direktörlüğünü de yapacak Feld­kamp’a atfedilmiştir.

    Türkiye’nin ilk stadyum konseri de 28 Temmuz 1992’de İnönü’de gerçekleşir. Bryan Adams’ın bu konserinden sonra başka stadlarda da konser yapıl­mış ama hiçbiri İnönü Stadı’ndaki konserlerin tadını vermemiştir.

  • Savaşın korkunç yüzüne kadının sihirli dokunuşu

    Üç boyutlu tasarım programlarının, silikonun ve akriliğin bilinmediği Birinci Savaş yıllarında, alçı, bakır ve boyayla yaptığı masklarla, cephede yüzünü kaybeden askerleri hayata bağladı. Heykeltraş Anna Coleman Ladd’in sıradışı adanmışlık hikayesi…

    Birinci Dünya Savaşı, yü­zünün yarısını muha­rebe alanında bırakan talihsiz bir askerin hayatta kalmasının mümkün olabildi­ği ilk savaştı. Askerî teknolo­ji insanların suratını uzaktan darmadağın edebilecek silah­ları nihayet (!) mükemmelleş­tirebilmişti. Yüksek kalibre­li ve uzun menzilli toplar, el bombaları, makineli tüfekler ve özellikle gaz bombaları, sa­vaş alanlarında artık yaygın şekilde kullanılıyordu. Üstelik hem komutanlar hem askerler, özellikle savaşın başlarında, bombalardan saçılan şarap­nellerin ve seri tüfek atışları­nın ne kadar ölümcül olabi­leceğini tam manasıyla idrak edebilmiş değildi. Hızlı hare­ket ederlerse yaylım ateşten kaçabileceklerini sanıyorlardı.

    Bununla birlikte, artık ön­ceki savaşlarda olduğu gibi yü­zünden isabet alan her asker hayatını kaybetmiyordu. As­kerî teknoloji gibi tıp bilimi de boş durmamış, bu ağır yaralı “yüzsüzler”i hayatta tutmayı sağlayacak tedavi yöntemleri­ni ve ilaçları geliştirmeye baş­lamıştı.

    Detaycı bir sanatçı, duyarlı bir kadın Başarılı bir neoklasik heykel sanatçısı olan Anna Coleman Ladd, ürettiği estetikprotez bakır maskları kendi geliştirdiği emaye bir karışımla kullanıcısının ten rengine boyuyordu. Sanatçı, yeni bir yüze kavuşturduğu gazilerden biriyle, son provada.

    Fakat bizzat cerrahlar bi­le, bir dizi ameliyatla hayata bağladıkları çeneleri kopmuş, alınları çökmüş, elmacık ke­mikleri göçmüş, gözleri çık­mış, burunları ve ağızları ye­rinde olmayan bu insanları is­ter istemez kendi yarattıkları canavarlar gibi görüyor, onlar için daha fazlasını yapmanın yollarını arıyordu. İnsan içi­ne çıkacak bir yüzden yoksun halde yaşamak istemeyen sa­vaş mağdurlarına sıkça rastla­nıyordu. Annesinin kendisini bu “ucube” suratla görmesini istemediği için hastaneden ta­burcu olmayı reddeden, mem­leketine dönmekte ayak dire­yen gaziler vardı.

    Suratları paramparça bir halde hayata tutunmaya ça­lışan savaş gazilerinin im­dadına yetişenlerden biri de Amerikalı bir kadın olacaktı. Anna Coleman Ladd (Watts) ismini taşıyan bu kadın, Phi­ledelphia’nın kalburüstü bir ailesinde yetişmiş, Roma ve Paris’te sanat eğitimi görmüş, Boston’da yaşayan başarılı bir heykel sanatçısıydı.

    Aslında savaşta yüzleri­ni kaybeden askerlere este­tik-protez maskelerle yeni yüz yapma fikri Ladd’e ait değildi. 1916’nın Mart ayında, plas­tik cerrahları çaresiz bıraka­cak kadar tarumar olmuş yüz­ler için Londra’da bir “mas­ke ünitesi” kurulmuştu. Halk arasında “Teneke Burunlar Dükkanı” diye anılan, resmî adı “Şeklini Kaybetmiş Yüzler İçin Maske Bölümü” olan üni­tenin başına, İngiliz heykelt­raş Francis Derwent Wood ge­tirilmişti. Wood, o güne kadar bu amaçla kullanılagelen da­yanıksız lastik maskeler yeri­ne daha kalıcı ve gerçekçi olan ince metal maskeleri yaratmış, klinik tecrübelerini 1917’de İngiliz tıp dergisi Lancet’te ya­yımlamıştı.

    Makale, Boston’da yaşa­yan Ladd’in dikkatini çekmiş, onu heyecandırmıştı. Fakat eğer eşi çocuk doktoru May­nard Ladd, Toul’daki Ameri­kan Kızılhaç Çocuk Bürosu’nn yönetmek üzere Fransa’ya ta­yin edilmeseydi, tarih başka şekilde akacak, muhtemeldir ki Anna Coleman’ın heyecanı, yüzleriyle birlikte yaşama se­vinçlerini de kaybetmiş savaş gazilerine umut ışığı olacak bir faaliyete dönüşemeyecek­ti. Artık 39 yaşına gelmiş olan Anna, 1917’nin son günlerin­de eşiyle birlikte Avrupa’nın yolunu tuttuğunda, planları kafasında çoktan hazırdı: İle­ride günlüğüne “benim işim cerrahların işinin bittiği yerde başlıyordu” diye yazacak olan Wood’un Londra’da İngiliz as­kerleri için üstlendiği misyo­nu, Paris’te Fransız askerleri­nin hizmetine sunacaktı.

    Anna Coleman Ladd, Ocak 1918’de dört asistanıyla bir­likte Kızılhaç Portre Maskla­rı Stüdyosu’nu kurdu. Çalışma mekanının “cesur suratsız­lar” diye adlandırdığı gazilerin birbirleriyle tanışıp rahatça sohbet edebilecekleri, hat­ta iskambil oynayabilecekleri sıcak bir atmosfere sahip ol­masına özen gösterdi. Este­tik protez masklar konusunda önemli bir deneyim birikimi olan Wood ile yazışarak ondan teknik ayrıntıları öğrendi ve hemen işe koyuldu. Kısa süre­de Wood’un tekniğini çok da­ha ileri götürecekti.

    Gazilere rehabilitasyon Ladd, işinin savaşta yüzünden ağır yaralanmış askerlere maske yapmakla bitmediğini biliyordu. “Cesur suratsızlar” diye adlandırdığı gazilerin toplum içine çıkmadan önce yeni yüzlerine alışmaları gerekiyordu. Bunu için stüdyosunda, onların kolayca “sosyalleşebileceği” sıcak bir atmosfer yaratmaya özen gösterdi.

    Çalışmasının ilk adımı, tah­rip olmuş yüzün alçı kalıbının alınmasıydı. Ardından Ladd, yaralı askerin yüzünün tamam olduğu eski bir fotoğraftan, o yoksa ayrıntılı bir tariften yararlanarak eksik bölümle­ri ekliyor, bozulmuş kısımla­rı düzeltiyor, yeni bir alçı kalıp hazırlıyordu. Bu kalıba iğne yapraklı ağaçlardan elde edilen bir tür latex olan Sumatra zam­kını dökerek elastik bir mas­ke elde ediyor, onu sıvılaştırıl­mış bakıra yatırıyordu. Verdiği elektrik akımı sayesinde maske bakırla kaplanıyor ve ortaya incecik, hafif ama ömür boyu kullanılabilecek dayanıklılıkta metal bir estetik-protez maske çıkıyordu. Son olarak maskeyi kendi geliştirdiği emaye bir ka­rışımla askerin ten rengine uy­gun olarak boyuyordu.

    Renk tonlarını güneşli bir hava ile bulutlu bir havanın ışık seviyeleri arasındaki orta­lama bir ışığa göre kalibre ede­cek kadar özenli çalıştığından, sonuç çoğunlukla bir “başe­ser” oluyordu. Provalarda ge­rektiğinde kaş, kirpik, sakal ve bıyık eklenerek kullanıma ha­zır hale getirilen Ladd’in ince metal estetik-protez maskları gazilere adeta gerçek yüzlerini armağan ediyordu.

    Savaşın çirkin yüzüne hassas müdahele Ladd, önce savaşta tahrip olmuş yüzün alçı kalıbını alıyor, ardından aynı yüzün hasarsız göründüğü bir fotoğrafa dayanarak ikinci bir alçı kalıp hazırlıyordu. Üst sırada dağılmış yüzlerin, alt sırada ise aynı kişilere ait düzeltilmiş suratların alçı kalıpları görülüyor.

    Anna, neoklasik bir hey­keltraştı. Sanat ve güzellik an­layışı o dönemin prensipleri, oranları ve temaları etrafın­da şekillenmişti. Kariyerinin bir yıl kadar süren bu sıradışı aşamasında savaşın acı izleri­ni taşıyan birçok yüzü, ürettiği masklar aracılığıyla huzurun duru güzelliğini yansıtan ne­oklasik portrelere dönüştür­dü. Gerçek anlamda ne tıp ne de sanat tarihlerinin konusu olan, günümüzde “anaplosto­loji” adı verilen disiplininin alanında o günlerde yarattığı farkın sırrı, sanat formasyo­nunun yanısıra olasılıkla ka­dın duyarlılığıydı.

    Ladd, Paris günlerinde 100 civarında estetik-protez mas­kın üretim sürecini yönetti. Ateşkesi izleyen günlerde, 1919 başlarında Amerika’ya döndük­ten sonra, Paris’te yetiştirdiği yardımcıları çok daha fazlasını üreterek savaşın korkunç yü­züyle mücadeleye devam etti­ler. Savaştan sonra Amerika’da heykel çalışmalarını başarıyla sürdüren Ladd, 1932’de Fran­sa tarafından Légion d’Hon­neur’le onurlandırıldı. 1939’da 60 yaşında Santa Barbara’da öldüğünde, arkasında ben­zersiz bir adanmışlık hikaye­si, bazıları halka açık alanlar­da sergilenen pek çok kıymetli heykel ve “cesur suratsız”ının hayır dualarını bıraktı.

    Önce, sonra Anna Coleman Ladd, Paris günlerinde savaşta yüzü tanınmaz hale gelmiş 100 civarında gaziyi ürettiği masklarla hayata döndürdü. Sonraki yıllarda kendisine Fransa’dan gönderilen çok sayıdaki minnet mektubundan birinde şu ifadeler yer alıyordu: “Sevdiğim kadın artık beni itici bulmuyor, oysa buna hakkı var. Ne de olsa yakında eşim olacak!”

    ANAPLASTOLOJİ NEDİR?

    Alçı kalıptan dijital tasarıma

    Anna Coleman Ladd’in 1. Dünya Savaşı sırasında sınırlı imkanlarla yaptığı işe günümüzde “anaplastoloji” adı veriliyor. Anaplastoloji, eksik ya da bozuk bir anatominin yapay maddeler yardımıyla tamam­lanması veya düzeltilmesiyle uğraşan, sanatla bilimi biraraya getiren bir disiplin. Anasplasto­loji uzmanları bugün yüz pro­tezlerinde çoğunlukla silikon ve akrilik malzeme kullanıyor, maskeleri üç boyutlu bilgisayar programlarıyla tasarlıyorlar. Bunlar vücuttaki yerlerine implantlar ve mıknatıslarla sabitleniyor. Anaplastoloji, Irak ve Afganistan’da yüzlerinden yaralanan askerlerin rehabili­tasyon programlarıyla dünya gündemine gelmişti.

    MODERN SİPER SAVAŞININ ETKİSİ

    ‘Suratsız gazilerin dramı’

    10 milyondan fazla askerin öldüğü, 21 milyon kişinin yaralandığı 1. Dünya Savaşı’nın karakteristiklerinden biri de baş ve yüzleri kolay hedef haline getiren siper savaşıydı. Yetersiz kasklar kafayı bir ölçüde korurken, yüz en savunmasız bölge durumundaydı. Gaz bom­balarının yol açtığı surat travma­larında da müthiş bir artış vardı. İngiltere’de çıkan Social History of Medicine dergisinde 2011’de yayımlanan bir makaleye göre 60.500 İngiliz askeri yüzünden ya da gözünden yaralanmıştı. Fransız ve Alman ordularında da durum pek farklı değildi. Üs­telik ne hekimler ne de sıradan insanlar bu duruma hazırlıklıy­dı. Çoğunlukla basit yaraları onarmaya alışık olan estetik cerrahlar bir anda yarısı kayıp bir yüzü toparlamak gibi zor bir görevle karşı karşıya kalıyor, geleneksel savaşlarda kolunu, bacağını kaybeden askerlere kısmen alışık olan siviller ise bu “suratsız gaziler”i kabullenmek­te güçlük çekiyordu.

  • Özal’ın Çankaya’sından ilk kareler

    Özal’ın Çankaya’sından ilk kareler

    Geçen ay değerli gazeteci Kurtul Altuğ’u kaybettik. Turgut Özal 1989’da Çankaya’nın kapılarını yazarımız Ozan Sağdıç ile meslektaşı Altuğ’a açmış, cumhurbaşkanı olduktan sonraki ilk röportajını Paris Match dergisinin Türkçe edisyonu için bu iki gazeteciye vermişti.

    Benim Hayat dergisi foto muhabiri olarak İstan­bul’dan Ankara’ya hare­ket ettiğim 28 Nisan 1960 günü Kurtul Altuğ da Akis dergisinin yazı işleri müdürü olarak De­mokrat Parti’nin ünlü Tahki­kat Komisyonu tarafından tu­tuklanıp, gazeteciler arasında “Ankara Hilton” olarak anılan Ulucanlar Cezaevi’ne konul­muştu. Kurtul’la ilk kez 27 Ma­yıs ihtilalinden hemen birkaç gün sonra, cezaevinden salınır salınmaz tanışmıştık. Dergi­mizin patronlarının politikası ihtilalden sonra birden değiş­miş, 27 Mayısçı oluvermişlerdi. Metin Toker, Beyhan Cenkçi, Ülkü Arman, Yusuf Ziya Adem­han yanında birkaç kişi daha Demokrasi ve Özgürlük kahra­manları olarak fotoğraflarıyla sayfalarımızda yer almalıydı. Kurtul’la birkaç ay farkıyla ya­şıttık. O gün başlayan dostlu­ğumuz sevgi saygı çerçevesin­de sürgit devam etti.

    1980’lerin sonuna doğru Türk basınında, uluslararası üne sahip kimi yabancı dergi­lerin, onlara bağlı Türkçe edis­yonlarını yayımlamak gibi bir hava esmişti. Karacan Yayınla­rı da kafayı Paris Match dergi­sine takmış, onun benzerini çı­karacak. Ama her şeyden önce, bu işin ülkemizde de kotarıla­bileceğini Fransa’daki müs­takbel ortaklara kanıtlamak gerek. Bu yüzden bir örnek sa­yı hazırlanacak. Tasarlanan derginin yazı işleri müdürü ve başyazarı olarak Kurtul Altuğ’u görevlendirmişler. Sevgili ar­kadaşım, derginin “Fotoğraf Direktörü” olarak da beni uy­gun görmüş.

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Önce bilgisayarlar
    Özal’ın köşke taşıdığı ilk eşya kişisel bilgisayarı idi. O zaman bilgisayar şimdiki gibi yaygın değildi. Kendisinden önceki Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in böyle bir sistemi var mıydı bilmiyorum. Ama yanılmıyorsam kameram ilk bilgisayarlı cumhurbaşkanının görüntüsünü saptıyordu.

    Örnek derginin ana teması, sona ermekte olan 1980’li yıl­larda meydana gelmiş önemli olayların bir dökümü. Ancak, giriş sayfaları için, hemen dik­kat çekecek bomba bir konu gerek. Tedavüldeki en önemli haber Cumhurbaşkanı seçi­mi. Altı yıldan beri Başbakan­lık ve Anavatan Partisi Genel Başkanlığı görevini üstlenmiş olan Turgut Özal, muhalefetin bütün “Çankaya’ya çıkamaz­sın, çıkarsan da seni oradan indiririz” lâflarına karşın seçi­mi kazandı ve Cumhurbaşkanı oldu. Hemen röportaj girişi­minde bulunduk. Gerçi Kurtul Altuğ’un adı yeter de artardı. Ama bize Basın Yayın Genel Müdürü Büyükelçi Kaya Tope­ri de çok yardımcı oldu. Daha Özal, yeni makamının rezidan­sına tam taşınmadan, yerini ısıtmadan biz köşkteyiz. Allah razı olsun, Özal da tanıtma iş­lerini pek severdi hani…

    Kurtul ve ben Cumhurbaş­kanlığı özel ofisine kabul edildi­ğimizde, Kaya Toperi de oraday­dı. Dairenin makam masasının olduğu iç kısma değil de, giriş kısmında ufak çaplı bir yuvar­lak masaya davet edildik. Taba renkli masa örtüsünün üzerinde beyaz karanfiller doldurulmuş bir vazo ile bol kuru pastalı, çe­rezli tabaklar konulmuştu. Özal, Toperi, Kurtul ve ben masanın çevresine dizildik. Tabii önce birkaç nezaket sözleri… Ne içe­ceğimiz filân soruldu…

    Kurtul, röportajın amacını ve nerede kullanılacağını söyle­di. “Paris Match’ı artık Türk­çe de çıkaracağız” dedi. Özal “Buna sevindim. Beynelmilel olmak çok mühimdir” diye kar­şılık verdi. Arkasından “Ha­di sorularınızı sorun bakalım” dedi. Kurtul, “Sayın Cumhur­başkanım” diye söze başladı, “1980’li yıllara imza atan lider olarak sizi seçmiş bulunuyoruz. 80’li yılların gerek ekonomik gerek siyasi olaylarında büyük rolünüz var. Türkiye bu yıllara sizin ekonomik modelinizi uy­gulayarak başladı. Modelinizi “paralar serbest, mallar serbest, insanlar serbest” diye ifade et­miştiniz. Enflasyonu aşağı çek­mek, hayat pahalılığını önle­mek, Türkiye’yi çağdaş yapmak için el attınız. Türk milleti de size büyük prim verdi, seçimler kazandınız. Acaba bize 80’li yıl­ları şu Çankaya Köşkü’nden an­latır mısınız?” Kurtul Altuğ’un ilk sorusu buydu.

    Turgut Özal tanıtım işlerini çok severdi. Röportaj için bize ayrılan
    zamanı çoktan aşmıştık. Biz diyorum ama, asıl Özal’ın anlatacakları bitip
    tükenmiyordu. Yaverlerden biri kibarca bekleme odasında tebrike gelmiş
    üst düzey siyasilerin ve bürokratların biriktiğini hatırlatıyordu.

    Özal, anlatmaya epey geri­lerden başladı. Bürokratik ve teknokratik hayatını 1950’den 1971’e kadar hep devlette ça­lışarak geçirdiğini söyledi, ça­lıştığı yerleri sıraladı, Devlet Plânlama’da ne kadar aktif ol­duğunu, 12 Mart döneminde ayrılmak zorunda kaldığını, Amerika’ya gidip Dünya Ban­kası’nda görev aldığını uzun uzun anlattı.

    Söyleşi sırasında Özal bir ara “Müsadenizle” deyip yerin­den kalktı. Bulunduğumuz ye­rin hemen yanında kapısı açık küçük bir oda vardı. Oraya geç­ti. Baktık gördük ki, orada bir bilgisayar var. Bilgisayarın ba­şına geçti. Anımsamak istedi­ği bir şey için bilgisayara baktı. Anlaşılan Özal’ın köşke taşıdığı ilk eşya kişisel bilgisayarı idi. O zamanlar bilgisayarlar şimdiki gibi pek yaygın değildi. Bu he­men dikkatimizi çekti. Kendi­sinden önceki Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in böyle bir siste­mi var mıydı bilmiyorum. Aksi takdirde kameram ilk bilgisa­yarlı cumhurbaşkanının gö­rüntüsünü saptıyor demekti.

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    “Haydi ama, üşüttün beni”
    Özal’ı Ankara manzarası önünde çektiğim bu fotoğraf, röportajın ana fotoğrafıydı. Bakmayın havanın güneşli olduğuna. Aylardan Kasım, hava buz gibi. Zaten rahmetli Özal da sonunda dayanamayıp “Haydi ama üşüttün beni”
    demişti.

    Ayağa kalkmışken, ben “Hadi birkaç fotoğraf çekelim” demiştim. Makam masasının bulunduğu tarafa geçtik. Daha önce orada Cemal Gürsel’den başlayarak, Sunay’ın, Koru­türk’ün fotoğraflarını çek­miştim. Makam masası sedef kakmalı, ağır bir masaydı. O görünmüyordu. Basit bir bü­ro masası onun yerini almıştı. Herhalde yeni cumhurbaşkanı­na göre yeniden yerleştirilecek ofiste geçici bir düzenleme idi bu. Ben, duruma bakıp “Şimdi amerikanvari bir fotoğraf çe­kelim” demiştim. Özal “Bunun amerikanvarisi nasıl oluyor” diye sordu. Ben “Bilmem” de­dim, “ama oralardaki liderlerin böyle masa başında poz vermiş fotoğraflarını pek görmedim. Daha çok makamı fon olarak kullanan, onun önünde. ayakta çekilmiş fotoğraflarına rastla­dım da…” Özal güldü, “Biz de o zaman Amerikanvari bir poz verelim” dedi.

    Röportajla, ara sohbetler­le bize ayrılan zamanı çok aş­mıştık. Biz diyorum ama, asıl Özal’ın anlatacakları bitip tü­kenmiyordu. Yaverlerden biri kibarca bekleme odasında teb­rike gelmiş üst düzey siyasile­rin ve bürokratların biriktiğini hatırlatıyordu. Ben “Ama doğ­ru dürüst fotoğraf çekemedim ki” dedim. “Daha özel hayatınız filân…” Sözümü kesti “Benim özel hayatım henüz Başbakan­lık Konutu’nda. Yarın gel, orada çekersin” dedi. Saati kararlaş­tırdık, el sıkıp köşkten ayrıldık.

    Ertesi gün kararlaştırılan saatte Başbakanlık Konutu’na tek başıma gittim. Özal beni eşofmanla karşılamıştı. Sem­ra Hanım ortalarda görünmü­yordu. Önce onu sordum. Özal, “Bırak şimdi onu. Taşınma telaşında. Şimdi köşkte keşif yapıyor. Kendisini ben bile gö­remiyorum” dedi. “Sen bura­da ne çekmek istiyorsan onu söyle.” Bir gün önceki sohbet sırasında Kurtul Altuğ Sayın Özal’a “Maşallah sayın cum­hurbaşkanım, sizi çok incelmiş ve dinç gördüm” diye iltifatta bulunmuştu. O da belki de ya­şamını her sabah iki saat süre ile yaptığı egzersizlere borç­lu olduğunu, cumhurbaşkan­lığı seçimine de iyi hazırlan­dığını söylemişti. “En stresli olduğum anlarda kendimi zora sokarım. Son bir ayda tam 18 kilo verdim” demişti. Şu anda, Başbakanlık konutunda eşof­manlı olduğuna göre, ya egzer­siz yapıyormuş, ya da yapmak üzereydi. Bu olayın saptanma­sının doğru olacağını düşün­düm. “Gel o zaman” dedi, pek de büyük olmayan bir odaya girdik. Ortalık biraz dağınık gi­biydi. Herhalde taşınma hali, bir takım eşya paketli paket­siz oraya buraya savrulmuştu. Eşofmanın üst kısmını çıkar­dı, beyaz fanilayla kaldı. Önce daha düzenli bir köşede duran kondisyon bisikletinin üzeri­ne bindi, pedal çevirmeye baş­ladı. Fotoğraf için şahane bir manzara… Sonra da koşu ban­dının üzerine çıktı. Önce yavaş başlattığı bandı hızlandırdıkça hızlandırdı; kan ter içinde ka­lıncaya kadar kendini -gerçek­ten- zora sokmuştu. Özel hayat namına sadece bu fotoğrafları çekebilmiştik. Ama bu kadarı bile yeter artardı. İnsan gele­cek zamanlarda neler olacağını bilemiyor. Yıllar sonra tutula­cağı kalp krizi ile vefatına ne­den olacak yürüyüş bandı üze­rinde vaktiyle çekilmiş tek fo­toğrafın bana kısmet olacağını nereden bilebilirdim ki…

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Ah o koşu bandı!
    Özal’ın gündelik yaşam fotoğraflarını çekmek üzere henüz boşaltmadıkları Başbakanlık Konutu’na gidip kendisini spor yaparken de görüntüledim. Yıllar sonra kalp krizi ile vefatına neden olacak yürüyüş bandında vaktiyle çekilmiş tek fotoğrafın bana kısmet olacağını nereden bilebilirdim…
    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler

    Röportajımız için bir te­mel eksiğimiz daha vardı. Yeni cumhurbaşkanımızın mekâ­nı olacak Çankaya Köşkü ile birlikte çekilecek fotoğrafları. Onun için üçüncü bir randevu daha almam gerekiyordu. “Ya­rın köşke gel. Saatini şimdi­den söyleyemem. İş arasında bir ara avluya çıkarız. İstediğin fotoğrafı çekersin” dedi. Er­tesi gün Köşke gittim. Yaver­ler odasında beklemeye alın­dım. Çok da beklemedim. Özal önemli bir toplantıya gidecek­miş. İçinde birkaç kişi bulu­nan siyah bir araba onu gö­türmek üzere gelmiş, köşkün giriş merdivenleri karşısında bekliyor. Merdiven önüne de makam arabası yanaşmış. Özal bana, “Hadi, istediğin fotoğra­fı nerede çekeceksin” diye sor­du. Kapıda bekleyenler var. İki arada bir derede şipşak fotoğ­raf çekeceğiz. Bu kapı köşkün yan tarafındadır. Asıl Ankara manzarasına hakim ana cep­henin önünde bir boş alan var­dır. Orası hiç kullanılmaz. Ama köşk imajı deyince o akla gelir. Her şeye rağmen onu köşkün önüne kadar yürüttüm.

    Bekleyen beklesin, bana ne! Ben kendi hesabıma röporta­jın ana fotoğrafını çekeceğim. Ya köşkle beraber, ya da “İşte bakın, Başkent Ankara, ben de bu bilmem kaç rakımlı tepenin efesiyim” diyen pozlarda. Titiz­leniyorum, tekrar tekrar çeşitli görünüşler halinde fotoğraflar çekmeye çalışıyorum. “Şura­da durun efendim, şu vaziyette, biraz daha sağa dönün, elinizle şöyle bir hareket yapın, biraz daha eğilirseniz daha iyi olur, olmadı ama şimdi, biraz gü­lümseniz lâzım” gibi uyarıların, komutun bini bir para benden… Aylardan da Kasım ayı, soğuklar başlamış. Aslında palto ha­vası. Özal gideceği toplantıya uygun ince kumaştan lacivert­leri giyinmiş. Bir taraftan da beklettiği adamlar var. Sonun­da dayanamadı, “Haydi ama, üşüttün beni” dedi.

    İki üç aydır, basında, siyasal ortamda, muhalif çevrelerde, hatta vatandaşın ağzında “Özal Çankaya’ya çıkamaz, çıksa bi­le oradan apar topar indirilir, Çankaya’yı ona dar ederiz” lâf­ları havalarda dolaşıp duruyor­du ya, dilimin ucuna geldi, şey­tan söyletti desem yeridir. “Eee efendim, Çankaya’nın havası biraz ayazdır” deyiverdim. Ki­nayeli konuştuğuma hükmet­miş olmalı ki, yüzüme tuhaf tu­haf baktı. Ben de “Sizi daha faz­la yormayayım. Bu kadarı yeter, teşekkür ederim” deyip kestim.

    Çok geçmedi, haftasına bu­na benzer bir olay daha yaşa­dım. Ama onda hiç, bir güna­hım yok. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın müdürü Mükerrem Berk, Semra Ha­nım’ın dayısı. Orkestra Kültür Bakanlığı bünyesinde ama, is­men kime bağlı? O adı taşıyan bir iki kuruluştan biri. Tabii Mükerrem Bey’in etekleri zil çalıyor. Özalların köşke çıkış­larının ilk haftasında, Konser­lerini onurlandırmaları şartı evvel. Gelmesine geliyorlar da, tam 7 dakika geç. Orkest­ra podyuma çıkmış, seyirciler sıralarında sabırsızlıkla bekli­yorlar. Ne o? Cumhurbaşkanı teşrif edecekler, İstiklâl mar­şıyla konser başlayacak. CSO Salonunun dinleyicileri hiç böyle bir beklemeye alışkın de­ğil. Özellikle, İsmet Paşa hiç bir konseri kaçırmazdı. Onun ran­devuları Ankaralılar tarafından dakiklik örneği olarak gösteri­lirdi. Dakikası dakikasına salo­na girerdi. İktidarda olsun, mu­halefette olsun, artık bir ritüel halini almıştı, hemen hemen herkes ayağa kalkardı ve İsmet Paşa alkışlanırdı. Ona gösteri­len bu saygı, kendisinin sanata karşı saygısının karşılığıydı.

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Bir zamanlar Çankaya Köşkünün düzenli resepsiyonlarının sürekli davetlisi dört sanat fotoğrafçısından biri de bendim. Diğerleri Ara Güler, Sami Güner ve Mustafa Türkyılmaz idi.

    Zaten Özal’ın Cumhurbaş­kanlığına getirilişine özellikle aydın çevrelerde bir tepki mev­cutken, bu gecikme dinleyiciler arasında hoşnutsuzluk yarattı. Eşiyle birlikte ön sıradaki yer­lerine geçerken kimse ayağa kalkmadı. Üstelik arka sıralar­dan “yuuu” sesleri yükseldi. Bir rastlantı işte, bir hafta önce ben Salonun fuayesinde “En Büyük Dinleyici İsmet İnönü” diye bir sergi açmıştım. Bunun şakasını da yapardım. “Tam on üç yıl her Cuma İsmet Paşa ile beraber­dim, değişmez yerim de ikinci sırada, hemen onun arkasın­daydı” derdim. Bunu ilk kez du­yanlar “Ne o, İnönü Cumaya mı giderdi” diye sorarlardı. “Evet” derdim, “Her Cuma CSO salo­nunda buluşurduk. O nedenle İnönü’nün dünyanın en büyük şefleriyle, solistleriyle dünya kadar fotoğrafım vardır arşi­vimde. Onların bir bölümüy­le tam yerindir diye CSO’da bir sergi açmış bulunuyordum. Ça­lınan iki eser arasında Özal’a yaklaşıp, sergimin broşürünü takdim ettim. “Fuayede ibret bir sergi var. Bir göz atarsanız memnun olurum” dedim.

    “Özal Çankaya’ya çıkamaz, çıksa bile oradan
    apar topar indiririz” lâfları havalarda dolaşıp
    duruyordu ya, dilimin ucuna geldi, şeytan söyletti
    desem yeridir. “Efendim, Çankaya’nın havası
    biraz ayazdır” deyiverdim. Kinayeli konuştuğuma
    hükmetmiş olmalı ki, yüzüme tuhaf tuhaf baktı.

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı makamındaki ilk fotoğrafı…
    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Makamdaki ilk fotoğraf
    Özal’la röportajı birlikte yaptığımız, geçen ay hayatını kaybeden başarılı gazeteci Kurtul Altuğ.

    Dördüncü ya da beşin­ci sıranın başında Müşerref Hekimoğlu oturuyordu. Bana Özal’la ne konuştuğumu sordu. Ben de olduğu gibi aktardım. Evet, ibret sözcüğünü kullan­mıştım ama, içinde hiçbir ki­naye olmadan. Sen misin bunu söyleyen? Ertesi gün Müşerref Ablamız yazısına, “Dün gece Özal CSO konserine geç geldiği için yuhalandı” diye başlamış. Ben de yanına gitmişim, “İbret al bak. İsmet Paşa var ya, İsmet Paşa her konsere tam zama­nında gelirdi” demişim. Beni iyi niyetli davetim gazete ya­zısıyla böyle tescillenmez mi!.. Ört ki ölem.

    9 sayfalık röportajımızla başlayan Paris Match Türkiye dergisi örnek sayısı 1989 Aralık ayı başında ortaya çıktı. Hiç de fena basılmamıştı. Birinci say­fadaki künye bölümünde Baş­kan: Ali Naci Karacan, Genel Yönetmen: Kurtul Altuğ, Yazı İşleri Müdürü: Tuna Serim, Sa­nat Yönetmeni: Serap Sarıu­çak. Fotoğraf Direktörü: Ozan Sağdıç diye yazıyordu. Ama ne­dense, anlaşamadılar mı nedir, devamı gelmedi. O örnek sayı arşivlerimizde tatlı bir anı ola­rak kaldı.

  • Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı

    1916’ın 29 Nisan’ında, Bağdat’ın 170 km. güneyindeki Kut kasabasında kuşatılan İngiliz kuvvetleri Osmanlılara teslim oldu. Tümen komutanı General Townshend dahil, 13.309 İngiliz askeri esir alındı. 1. Dünya Savaşı’ndaki bu son taktik zafer sonun başlangıcı olacak, bir yıla kalmadan Kut, sonra Bağdat ve Kudüs düşecek, Ortadoğu’daki Osmanlı varlığı son bulacaktı.  

    İtilaf kuvvetlerinin 1916 ba­şında Çanakkale’den çe­kilmesiyle büyük bir moral kazanılmış olmakla birlikte, Kafkasya, Irak ve Filistin cep­helerinde muharebeler sürüyor­du. Savaşın ilk günlerinde Fao Yarımadası üzerinden Basra’ya çıkan İngilizler, buradaki za­yıf Türk birliklerini iterek 1915 boyunca yavaş da olsa sürekli ilerlemişler ve 1916 başlarında Dicle’nin dirsek yaptığı Kutülamare’ye gelmişlerdi. Bu bölgede Türk birlikleri ise ancak topar­lanmaya başlamışlardı.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Kut için verilen liyakat madalyası 1915’te Irak Cephesi’nde 13. Kolordu Kurmay Başkanlığı, 1916-1917 arasında 35. Tümen Kurmay Başkanlığı görevini yürüten Yüzbaşı Ömer Halis’e (Bıyıktay), Kuttülamare kuşatmasına katılması dolayısıyla verilen “Kutü’l Amare” yazılı liyakat madalyası (üstte)

    1916 Nisan sonundaki Kut zaferinin önemini anlayabilmek için biraz geri gidelim. Balkan Savaşında Osmanlı ordusunun elindeki 43 tümenin 17’si tü­müyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar da kötü örselenmiş ve sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmıştı. 1913’te ço­ğu yedeklerden kurulu 30 tü­men Trakya’da iken, Kafkasya, ve Irak’da ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’de Irak’taki ordu kağıt üzerinde 3 tümene çıkarılmıştı ama İngi­lizler Fao’ya çıktığında, burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamla­yamamıştı. Hemen arkasın­dan gelen Sarıkamış felaketi, muhtemel takviyelerin hatta Irak’tan bazı birliklerin aci­len Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açtı. Her halükarda, İngilizleri karşılayan ilk güç, sadece dört top ve 350 askerden ibaretti. Sonra birkaç tabur daha geldi.

    İngilizler 22 Kasım 1914 gü­nü Basra’yı işgal ettikten sonra, savaş çabaları için hayati öne­mi olan Abadan petrol bölgesi­ni sağlama almış sayılırdı ama, karşılarındaki savunma çok za­yıfken fırsattan istifade etmek istediler. Kuzeye ilerlemek için ağırlıkla nehir ulaşımını kul­lanmayı seçmişlerdi, çünkü o günlerde, motorlu taşıtları çöl­de hızlı bir ilerleme yapacak ni­telikte ve sayıda olmadığı gibi, Basra bataklıkları da ayrı bir engel oluşturuyordu.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Kuşatma altındaki İngilizler siper kazıyor.

    İngilizler büyük sıkıntı çek­meden karaya çıktıktan sonra yığınaklarını yaptılar. Kuzeye hücum için Hindistan’dan ge­len ve General Townshend’in komutasına giren 6. Poona Tü­meni görevlendirildi. İngiliz ilerlemesi ilk andan itibaren ba­şarılı oldu. Silahlı gemileri hem yollarını açtı, hem de gerektiği zaman çok sayıda sal ve sandala bindirilmiş birlikleri ve malze­meyi çekerek ulaşımı sağladı.

    Hücumun geleceği yer apa­çık belli olduğu halde, Osman­lı ordusu Basra bataklıklarında bunu karşılayamamıştı. Eği­tim, teçhizat ve silah yoksun­luğu çok barizdi. Bu açıdan İn­giliz başarısının temel nedeni teknik olanaklarının üstünlü­ğü ve buradaki Türk birlikleri­nin her anlamda hazırlıksızlığı idi. Nehir gemilerinin hem ye­terli ikmal sağlayacak, hem de İngiliz gemilerinin top ateşine karşı koyacak ateşgücüne yok­tu. Marmaris ve Musul gambot­larının karşısına İngilizler çok kısa sürede Espiegle, Odin, Clio isimli gambotları, Shaitan ve Lewis Pelly isimli silahlı römor­körleri ve Sumana isimli mo­torbotu çıkarmışlardı. Ayrıca Comet isimli bir yandançarklı­ları vardı.

    Bunun ötesinde, havadan da destek alıyorlardı. Hemen ar­kasından çok daha kuvvetli ve zırhlı nehir gambotları getirdi­ler. Yukarıda saydıklarımızdan Shaitan ile aynı sınıftan Miner ve daha sonra hizmete giren Fi­refly adlı gambot batırıldı ama “fly” sınıfından gemilerin sayısı on altıyı bulmuştu.

    Kumsal adalara mevzilenen Türk birlikleri de İngiliz top ateşine karşı korugan yapama­mışlardı, çünkü Mezopotam­ya’nın güneyinde kereste temin etmeye yarayacak ağaç bulun­muyordu. Kumdan ve çamur­dan yapılan desteksiz siperler ise top, hatta makinelitüfek ate­şine karşı bile koruma sağla­madı. Türk mevzileri muhare­be başladıktan çok kısa bir süre içerisinde aşırı kayıp vererek savaş gücünü yitirdiler ve çekil­diler. Bu safhada İngiliz ilerle­mesinin sınırını ikmal sorunla­rının ve hastalıkların teşkil etti­ği söylenebilir.

    Etkili bir direniş örgütleye­meyen Süleyman Askeri Bey, Nisan ayında intihar etmiş ve yerine Kurtuluş Savaşı’nda Sa­kallı Nurettin Paşa olarak tanı­nacak olan Albay Nurettin Bey tayin edilmişti. Irak’ta 6. Or­du kuruluncaya kadar ilk elde Nurettin Bey’in elinde sadece 3.000 mevcudu olan 35. Piya­de Tümeni ile 3.500 mevcudu kalan 38. Piyade Tümeni vardı. Topçu ve süvarisi de bir avuç­tan ibaretti.

    İngilizler iki nehrin birleş­tiği yerdeki Kurna’yı aldılar. 1915’in Haziran ayında Fırat üzerindeki Nasıriye ve Dicle üzerindeki Amara İngilizlerin yakın hedefi haline geldi. Bu iki noktayı aldıkları taktirde hem Türklerin bir karşı taarruzunu uzaktan önleyebilir, hem de ni­hai hedefleri olan Musul’a doğ­ru ilerlemeyi sürdürebilirlerdi. Haziran başında Dicle üzerin­deki Amara, Temmuz sonun­da ise Fırat üzerindeki Nasıriye İngilizlerin eline geçti. Bundan sonraki hedefleri Dicle üzerinde sıralanmıştı: Kutülamare (kısa­ca Kut), Bağdat, Samara, Tikrit ve altın elma Musul (Amerikan ordusunun 90 yıl sonra karadan ama Dicle’ye paralel olarak izle­yeceği yol da bu olacaktı).

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    İngilizlerin teslim sahnesi Kutülamare’de İngiliz generali Townshend’in Halil Paşa’ya teslim olmasını canlandıran Alman illüstrasyonu. Bu çizim, çok sayıda basılan propaganda kartpostallarında kullanılmıştı.

    İngilizler kuzeye ilerlerken, tarih boyunca bütün orduların başına gelen durumla karşılaş­tılar. Kendi ikmal hatları uzar­ken, hasımlarının yolu kısalı­yordu. Ayrıca, Irak ve havalisin­deki tüm Osmanlı birlikleri 6. Ordu adı verilen Irak ordusuna bağlanmış ve başına Türkiye’yi iyi tanıyan yaşlı Mareşal Col­mar von der Goltz getirilmişti.

    Ordu Bağdat’ta karargahını kuruncaya kadar savunma esas olarak Albay Nurettin Bey ko­mutasında, 13. Kolordu tarafın­dan yürütüldü. Ne var ki Nuret­tin Bey’in Kutülamare önünde kurduğu savunma hattı Towns­hend’in başarılı bir aldatma manevrasıyla yarıldı. Towns­hend daha zayıf olan Türk sağ kanadına bir aldatma taarruzu yaptı ve güçlü sol kanadı arka­dan çevirmek üzere askerlerini uzakta bir noktadan nehrin kar­şısına geçirip çölde yürüttü. Bu sırada Hint ordusundan kaçan bazı Pencaplı askerler bu planı Türklere ifşa ettiler ama, Nu­rettin Bey aldırmadı ya da bel­ki bunu aldatmanın bir parçası sandı. Her halükarda İngilizler Türk hatlarını kuzeyden çevirip bastılar ve iki ateş arasında ka­lan Türkler çok sayıda yaralıla­rıyla birlikte, 700 şehit ve 1.289 esir bırakarak düzenli bir şekil­de çekildiler.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Esaret hatırası Kut kuşatması sonucu İngiliz birliklerini teslim alan 6. Ordu’nun komutanı Halil Paşa (sağda oturan), esir alınan İngiliz tümeninin komutamı General Townshend (ortada oturan ve diğer üst düzey Osmanlı ve İngiliz subayları.

    İngilizler 29 Eylül’de Kut’a girdiler. Townshend takibi sür­dürerek 5 Ekimde Kut’un 100 kilometre kuzeyinde olan Azizi­ye’ye ulaştı. Ancak Nurettin Bey de yenilgiye rağmen birliklerini kurtarmayı başardı ki, bu du­rum kısa sürede işleri değiştire­cekti. Bu arada 13. Kolordu tak­viye edilmekte ve 18. Kolordu da kuruluşunu sürdürmekteydi.

    Townshend, Kut’u alınca burasını Bağdat’a ilerlemek için bir üs olarak kullanmak üzere hazırlanmaya başladı ve cephe komutanı General Nixon’dan takviye istedi. O sırada Londra, Çanakkale’deki umutsuz durum karşısında çekilmeyi planlıyor­du. Bunun yaratacağı olumsuz havayı, hiç değilse Bağdat’ı ala­rak telafi etmek istediler ama, ellerinde hemen gönderebile­cekleri takviye yoktu. İlerleme kararını Nixon’a bıraktılar.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    İkdam Gazetesi’nde çıkan Kut zaferi haberi.

    Bu sırada Osmanlı 6. Ordusu toparlanmış ve Selmanpak’da (Ctesiphon) yeni bir savunma hattı oluşturmuştu. 22 Kasım 1915 günü 6. Poona Tümeni bu­rada dört koldan hücuma geç­ti. O güne kadar her hücumda Türkleri dağıtmayı başarmıştı. Ne var ki bir miktar ilerlemele­rine karşın çok kanlı bir savaş­ta iki taraf da aşırı kayıp verdi. Öyle ki Townshend tek günde 371 İngiliz subayından 130’u, 255 Hintli subaydan 111’ini yi­tirdi. 400 kişilik İngiliz sahra hastanesinde 4.000 yaralı vardı. İkinci günün sonunda İngilizler gene büyük kayıp verirken Türk kayıpları da ölü ve yaralı olarak 6.188 kişiye ulaşmıştı.

    İkinci akşam iki tarafın da aklı karışmış durumdaydı ve çekilmeyi düşündüler. Ne var ki karşı tarafın çekildiğini ilk keşfeden Türk süvarileri oldu. Takibe başlayan taraf zaferi el­de etti. Townshend Aziziye’yi de bırakıp Kut’a çekildi. 7 ile 9 Aralık günleri arasında Kut ku­şatıldı. İçeride 11.600 muha­rip ve 3.550 muharip olmayan personel, 60 günlük gıda stoku ve bol cephane bulunuyordu. Ayrıca Townshend güçlü ne­hir filotillası ile destek alacağı­nı umuyordu ve Hindistan’dan gelen yeni birliklerin kuşatmayı kaldıracağından emindi. Kısa­cası, bu safhada kuşatılmaktan endişe duymadı.

    Türk tarafında ise 6. Ordu 1916’nın başında nihayet ciddi bir muharebe gücüne kavuş­muştu. Savaşın başından beri sürekli kayıp veren 38. Tümen lağvedilmişti. 13. Kolordu 35. ve 52. , 18. Kolordu da 45. ve 51. pi­yade tümenlerinden oluşturul­du. Yeni gelen birliklerle, savaş arzusu olmayan ve ilk fırsatta firar eden Arapların yerine de Türk askerler geçmişti. 18. Ko­lordu Kut’u muhasara ederken, 13. Kolordu da 30 kilometre da­ha güneyde, yardıma gelen İngi­liz kuvvetlerinin önünü kesmek üzere mevzi aldı.

    Ne var ki bu kez bir komu­ta anlaşmazlığı ortaya çıktı. Nurettin Bey, elindeki tüm ola­naklar ile derhal Kut’a saldıra­rak sonuç almak istiyor, Goltz ise takviye gelmeden buna karşı çıkıyordu. Aralık ayında kendi insiyatifi ile yaptığı üç saldırı­da büyük kayıp veren Nurettin Bey görevden alındı ve yerine Halil Bey atandı. Nurettin Bey şayet yeterli topçu gücü olsaydı çok dar bir alanda yoğunlaşmış İngiliz piyade ateşini bastıra­bilirdi. Bu olmayınca, boş yere kayıp verdirmesi elbette doğru değildi.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Türk askeri: Aslan terbiyecisi Kut zaferinden sonra Alman basınında çıkan bir karikatür

    İngilizler Aralık ayını ha­zırlıkla geçirdikten sonra 6-7 Ocak günlerinde nihayet Türk hatlarını yoklamaya başladılar. 8 Ocak günü yaptıkları saldırı püskürtüldü. 16 ve 21 Ocak’da yapılan İngiliz saldırıları da so­nuç vermedi. Süvari ile kuşat­ma manevraları da Türk süva­risi tarafından engellendi. Halil Bey, yiyeceği tükenen İngilizleri açlıkla teslim almayı düşünü­yor ve bu nedenle Arap ahalinin kasabadan ayrılmasını engelli­yordu. Ayrıca topla sürekli taciz atışı yaptırıyor ve Kut üzerinde uçak bulunduruyordu.

    Her an diken üzerinde kal­mak, açlık çekmeye başlayan İngilizleri büsbütün yıprattı. Telsizle durumu izleyen İngiliz­ler kurtarma çabalarını yoğun­laştırmakla birlikte ilerleyemi­yorlardı, çünkü hücum istika­metlerinin belli olması tedbir alınmasını mümkün kılmak­taydı. Türk yığınağı artık cephe ihtiyatı bulunduracak kadar bü­yümüştü. 8 Mart ve 6 Nisan’da püskürtülen İngilizler, 17-18 Ni­san günlerinde üç tümenle bü­yük bir saldırı daha yaptılar ve büyük kayıp vererek çekildiler. 19 Nisan’da Türk karşı saldırısı da kayıplarını artırdı. Bir süre­dir tifüsten hasta olan Goltz Pa­şa ise aynı gün öldü.

    Bütün yardım taarruzla­rı püskürtülen Townshend’in birlikleri açlıktan ölme noktası­na gelmişti. 27 Nisan’da teslim için görüşmek istedi. Gözü bağ­lı subaylar gidip gelirken Halil Bey’e de 1 milyon sterlin (rüş­vet) karşılığında çekilmesine izin verilmesini istedi. Halil Bey ise koşulsuz teslimde ısrarlıydı. Nihayet 29 Nisan günü teslim gerçekleşti. İngilizler bu sürede silah ve cephanelerinin büyük kısmını imha etmişlerdi.

    Kut’ta 13.309 askerin tes­lim olması İngiltere için çok büyük bir utanç vesilesi oldu. 3.248 destek personelinin ya­nı sıra 272 İngiliz ve 204 Hintli subay ile 2.592 İngiliz ve 6.988 Hintli er esir edildi. 1136 hasta ve yaralı İngiliz, aynı sayıdaki Türk esir ile değiştirildi. 1783 yılındaki Yorktown yenilgisin­den beri imparatorluk birlikleri ilk kez böyle bir durum yaşıyor­du (Bundan sonraki büyük tes­lim ise 1942 yılında Singapur’da meydana gelecekti).

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Esir İngilizler Anadolu yolunda Kut’ta İtilaf Kuvvetlerine bağlı 13 bin 309 asker esir düşmüştü. Bunların en az bin 500’ü Anadolu’daki esir kamplarına doğru uzun yürüyüşün ilk haftalarında hayatını kaybetmişti.

    Townshend ve refakatinde­ki grup, motorbotla Bağdat’a, sonra Pozantı’ya getirilerek özel trenle İstanbul’a ulaştırıl­dı. Diğer askerler ise uzun bir yürüyüşle iç bölgelere götürül­dü. Bursa, Kastamonu ve Yozgat gibi kentlerde savaşın sonunu beklediler.

    Ne var ki açlıktan son dere­ce bitkin düşmüş askerlerin bir kısmı o günün koşullarında bu yürüyüşe dayanamayıp yolda öldüler. Bütün kafilelere yeter­li gıda ve sağlık olanakları sağ­lanmadığı da ifade edilmiştir. Sonuçta esirlerin ne kadarının öldüğüne dair farklı rakamlar bulunmakta olup, bunlar 4 ila 5 bin arasında değişmektedir. Ne kadarının yolda öldüğü de tam bilinmemekle birlikte, en az 1.500’ünün ve muhtemelen da­ha fazlasının bu ilk haftalardaki yürüyüş sırasında hayatını kay­bettikleri anlaşılmaktadır.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Ele geçirilen İngiliz topları “Irak’ta İngilizlerden zapt ve kendilerine karşı isti’mal eylediğimiz (kendilerine karşı kullandığımız) seri ateşli toplardan”.

    Savaşın ilk birbuçuk yılın­da İngilizler Irak’ta 40 bin ka­yıp vermişlerdi. Bu, Avrupa cepheleriyle karşılaştırıldığın­da büyük bir rakam sayılmazdı (Örneğin 1916’daki Somme mu­harebesinin sadece ilk günün­de hafif yaralılar hariç İngilizler 57.470 kayıp vermişlerdir).

    İngilizler Avrupa cephele­rinde büyük bir insan gücü sı­kıntısı çekmelerine rağmen, 1916 yılında Irak’ta büyük bir yığınak yaptılar. Başarısız sayı­lan generaller görevden alına­rak cephe komutanlığına Gene­ral Sir Stanley Maude atandı. Yeni komutan 1916 sonuna ka­dar yeni bir taarruza girişmedi. Ordusunu ve ikmal olanakla­rını, sıhhiye teşkilatını takviye etti. Ordusuna taze gıda sağla­mak için sebze ve tavuk çiftlik­leri bile kurdu. Topçu, süvari ve uçak filolarıyla takviye edilmiş 5 tümeni ve destek birlikleri­nin toplamı 166.000 personele ulaşmıştı. Ayrıca nehir filosuna güçlü gemiler kattı.

    Kut zaferi sonrasında yeni unvanı ile Halil Paşa ise aynı ölçüde takviye alamadığı gibi Irak cephemiz Enver Paşa tara­fından yapılan bir başka büyük stratejik hatanın kurbanı oldu. 18. Kolordu İngilizler tarafın­dan yalnız bırakılarak 13. Ko­lordu boş yere İran’a gönderil­di. Enver’in aklında Hamedan ve Tahran yoluyla Afganistan ve Orta Asya hayalleri vardı. Bu kolordu İran’daki Rus birlikleri tarafında kolayca püskürtülür­ken, 18. Kolordu tek başına ka­larak büyük bir yenilgiye uğradı. Orta Asya hakkında bir şey bil­meden hayallere kapılan basi­retsiz bir liderin nelere mal ola­cağı bir kez daha ortaya çıktı.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Kolumuz kesilmede
    272 İngiliz 204 Hintli subay esir düşmüştü Teslim olan İngiliz erleri yayan subayları atlarıyla esir kamplarına doğru gidiyorlar.

    Maude 1916 Aralık ayında yavaş bir ilerleme ile Kut’a yak­laştı. Güç üstünlüğü sayesinde gösteriş taarruzları yaparken, daha büyük kuvvetleri tom­baz köprülerle nehrin istediği tarafına kaydırıyor ve çevirme manevrası yapabiliyordu. 17 Şubat 1917 günü büyük bir ta­arruza geçerek, 22 Şubat günü Kut’un üzerinde köprü kurdu. 18. Kolordu hemen çekilmeye başladı ama artçı muharebele­rinde büyük kayıp verildi. 45. Tümen lağvedilerek, kalıntıları yeni gelen iki alayla birleştirilip 14. Tümen kuruldu. Halil Paşa, Bağdat’ın 10 kilometre aşağısın­da son bir savunma hattı kur­du ama, İngilizler 4 Mart günü tekrar taarruza geçti. Türk kuv­vetleri, birkaç gün sonra aşırı kayıp verince Bağdat’ı savun­ma olanağı kalmadı. Halil Paşa kentin kuzeyine çekilirken, Ge­neral Maude 11 Mart 1917 günü Bağdat’a girdi. Irak cephesinde­ki yenilginin temel faktörü, im­paratorluğun çöküş aşamasında olmasıydı. Balkan Savaşı’ndan sonraki tek yıl, ordunun yeni­den örgütlenebilmesi için yeter­li olmamıştı. Buna rağmen ordu çok daha iyi yönetilebilirdi ama, Başkomutanlığa vekalet eden Enver binbaşılıktan sıçramış muhteris bir maceraperestti ve Alman yönlendirmesi altında Türk askerini boş yere kırdırıp durdu.

    İtilaf Devletleri Çanakka­le’den çekilirken Irak’a 1915/16 kışında gönderilen takviyeler durumu biraz düzeltip Kut zafe­rini sağlamıştı. ama, bu İngiliz­lerin nihai ilerlemesini geciktir­mekten başka bir işe yaramadı. Enver bu sırada, yani stratejik dengenin sürdüğü 1916 yılında, en güçlü dört tümenden olu­şan 15. Kolordu’yu Galiçya’ya göndermiş, 13. Kolordu da İran bozkırlarında perişan olmuştu. Halbuki bu iki kolordu güney cephesinin savaşın sonuna ka­dar tutulmasını sağlayabilirdi, tabii diğer büyük hatalar yapıl­masaydı.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Kuşatılan İngiliz birliklerinin pozisyonunu gösteren kroki.

    Enver Paşa emretti, İngiliz kılıçları Askerî Müze’ye gitti

    Kutülamare’deki İngiliz kuvvetlerinin komutanı General Townshend, 29 Nisan 1916’da 4 ay 23 gün süren kuşatmanın ardından kur­tulma ve kurtarılma ümitlerini tamamen kaybetmiş ve teslim olmak zorunda kalmıştı.

    Townshend’ın, bütün silah ve mühimmatı teslim etmek ve bir milyon İngiliz sterlini vermek karşılığında kendisi ve askerlerinin serbest bırakılması teklifi, Kutüla­mare’yi kuşatan Türk ordusunun komutanı Halil Paşa tarafından kabul edilmemiş, kayıtsız-şartsız teslim olmaları bildirilmişti. Bu yüzden İngilizler teslim olmadan önce toplarını, tüfeklerini tahrip etmişler, askerî mühimmatı kullanı­lamayacak hale getirmişlerdi. Ama şahsi eşya saydıkları tabanca ve kılıçlarını el konulmaz diye umarak tahrip etmemişlerdi.

    Askerî gelenek gereği teslim olan bir garnizondaki subaylar baş­ta komutanları olmak üzere silah­larını galip kuvvete teslim ederdi. İşte bu geleneği iyi bilen Enver Paşa, teslim günü (29 Nisan 1916) Halil Paşa’ya gönderdiği telgrafta; daha sonra askerî müzede korunmak üzere esir alınan İngiliz subaylarının kılıçlarının birbirine karıştırılma­dan, her birinin üzerine kime ait olduğunun ve birliğinin yazıldığı bir etiket konarak bu kıymetli hatıratın dağılıp kaybolmamasına özen gösterilmesini emretmişti.

    Kolumuz kesilmeden önce İngilizlere son sakal tıraşı
    Enver Paşa’nın tarihî telgrafı Enver Paşa’nın Halil Paşa’ya gönderdiği ve İngiliz subay kılıçlarının Askerî Müze’de koruma altına alınmasını isteyen 29 Nisan 1916 tarihli telgrafı.

    Kutülamare’de kılıç teslimi ciddiyetle uygulandı. 30 Nisan günü 6. Ordu komutanı Halil Paşa Kutülamare’ye gelerek Towns­hend’in ikamet ettiği eve giderek ziyaret etti. Mağlup komutan kılıç ve tabancasını Halil Paşa’ya uzattı. Halil Paşa kendisine uzatılan kılıç ve tabancayı almadı; “şimdiye ka­dar olduğu gibi yine ve daima sizin olarak kayacaktır” diyerek sahibine iade etti. Tıpkı Plevne’de Gazi Osman Paşa ile Rus çarı arasında olduğu gibi.

    Subayların da aynı şekilde Kutü­lamare’ye girmiş olan 3. Türk Alayı komutanı Nazmi Bey’e kılıçlarını teslim etmeleri Townshend tara­fından emredildi. İngiliz subayları kendi kılıçlarının Türkler tarafından iade edileceğini umuyordu. Bu olmayınca şaşkınlık geçirdikleri hatıratlarında kayıtlıdır. Buna rağ­men İngiliz ordu komutanlığından bütün subaylara kılıçlarını teslim etmeleri emredilince subaylar bu emre uydu. Kılıçları teslim alan 3. Alay Komutanı Binbaşı Nazmi Bey, İngiliz subayları kılıçlarını sunarken eğiliyor, büyük bir nezaketle ellerini sıkıyordu.

    Ancak esir alınan subay sayısı kadar kılıç teslim alınmamıştı. Bu işle ilgilenen 3. Alay Komutanı Nazmi Bey ordu komutanına yazdığı raporda; “generallere kadar bütün kılıçlı zabitan bana kılıçla­rını teslim ettilerse de bazılarının tahrip edilmiş olduğu muhtemeldir. Çünkü henüz zabitan sayısı kadar kılıç teslim edilmediğinden bugün Townshend’in kurmay başkanı vasıtasıyla tekrar ilan ettirdim”.

    Kılıçların eksik çıkmasının iki sebebi vardı: Birincisi emre rağmen kılıcını teslim etmek istemeyen subayların kılıcını tahrip etmesi, ikincisi ise kasabaya giren Türk subaylarından bazı­larının hatıra olmak üzere İngiliz subaylarından kılıç alması.

    Tam olarak teslim alınamasa da ele geçirilen İngiliz kılıçları İs­tanbul’a gönderildi. Enver Paşa’nın takdir edilecek bir hassasiyet ve ön­görüyle bu kılıçların koruma altına alınarak Askerî Müze’ye gönderil­mesine vesile olması, 100 yıl sonra bu tarihî olayın kıymetli bir hatırası olan kılıçları görme imkanını bize bahşetti.

    Harbiye Askerî Müze’de 29 Ni­san 2016 tarihinde açılacak olan Kutülamare sergisinde, bu önemli ve anlamlı tarihi olaya ait pek çok askerî malzeme ve objenin içinde İngiliz subayların kılıçları da olacak.

    Harbiye’deki Askerî Müze’de Kut sergisi açılıyor

    Kutülamare Kuşatması ve Zaferi’nin 100. yıldönümü münasebetiyle Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı’na bağlı Harbiye Askerî Müzesi Şehit Hasan Rıza Sergi Salonu’nda 29 Nisan 2016 tarihinde (İngilizlerin teslim olduğu gün) bir sergi açılıyor. Sergide 1. Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi’ne ait 100’e yakın fotoğraf, döneme ait orijinal tarihî eserler (üniforma, tüfek, kılıç, madalya, sancak, bayrak, tabanca, matara vb.), bu dönemdeki yerli-yabancı basın haberleri, belge, harita ve krokiler yer alacak.

  • NAZIM’IN EVİNDE VERA’NIN SOFRASINDA

    1951 yılında Türkiye’yi terk etmeye zorlanan Nâzım Hikmet, 1952’den öldüğü 1963 yılına kadar Moskova’da kendisine tahsis edilen evde yaşadı. Karısı Vera Tulyakova Hikmet “Burası Türkiye’nindir” dediği evi şairin ölümünden sonra bir kültürel miras bilinciyle korudu ve Türkiye ve dünyanın başka yerlerinden gelen Nâzım hayranlarını ağırladı. Arif Keskiner ve Melih Güneş’in hazırladığı Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında adlı kitap, Nazım’ı, Vera’yı ve 2. Pesçanaya Sokağı 2 numaradaki evi ziyaret edenlerin öykülerini anlatıyor.

    İlk kez 1955’te karşılaşan Nâzım Hikmet ve Vera Tulyakova 1959’da evlendi.
    Nâzım, “Seni bir gün Paris’e götüreceğim. Seine Nehri kıyısındaki Büyük Paris
    Oteli’nde kalacağız” sözü verdiği Vera ile Paris’te.
    Vera, Paris seyahatlerini “Nazım’ı arkadaşlarıyla buluştuğu zamanki kadar mutlu görmemiştim” diye anlatır.
    Paris’te çektirdikleri fotoğraflarda çiftin mutluluğu gözlerinden okunuyor.
    Nâzım Hikmet, uzun yıllarını cezaevinde geçirdiği için boş duvarlardan hoşlanmaz. Bu nedenle evinin duvarlarında neredeyse hiç boş yer yoktur.
    “Nasılsın Tulyakova, ne alemlerdesin? Saman sarısı saçlar nasılsınız?”
    Nazım Hikmet, eşinin her şeyi hayatta olduğu zamanki gibi koruduğu evinde çalışırken.
    Nazım’ın çalışma odası.
    Vera’dan, büyük aşkına son bakış. Haziran 1963.
    2001 yılında 68 yaşında hayatını kaybeden Vera Tulyakova, kızı Anna Stepanova’nın tabiriyle “gözleri kör edecek kadar güzeldi”.
    Nazım Hikmet’in yaşadığı evin duvarındaki kitabenin açılış töreninde Cengiz Aytmatov, Vera Tulyakova, Aziz Nesin, Konstantin Simonov ve diğerleri.
    Nazım Hikmet’in daktilosu.
    Ziyaretçilere evden bir hediye vermeyi adet edinen Vera Tulyakova’nın, oyuncu Fatma Girik’e hediye ettiği bebeğin adı elbette Fatoş.
    Nazım’ın evinin bugünkü hali. Duvardaki kitabede “Dünya Barış Ödülü sahibi büyük yazar Nâzım Hikmet 1952-1963 arasında bu evde yaşadı” yazıyor.
    1965’te Vera Tulyakova, Aziz Nesin ve karısı Meral Çelen’i evden uğurlarken. Dördüncü kişi, Nâzım’ın yakın
    dostu, dilbilimci Ekber Babayev (üstte). Vera’nın, evi ziyaret edenlere imzalattığı Nâzım Hikmet takvimleri (altta).
    Temmuz 1990’da çekilmiş karede Nâzım’ın evinde Vera Feonova, Ayşe Yaltırım, Vera Tulyakova, Samiye Yaltırım, Svetlana Uturgauri ve Natalia Rumyantseva (üstte). Sağdaki fotoğrafta ise Ergül Yaltırım, Hikmet Yaltırım, Ümit Zileli, Refik Durbaş, Atilla Coşkun, Necati
    Doğru, Coşkun Aral, Nebil Özgentürk, Moris Gabbay, Nuzhet Özkök, Can Dündar ve Zeynep Oral. (altta)

    NÂZIM’LA AYNI HAVAYI SOLUYANLAR

    Arif Keskiner ve Melih Güneş’in hazırladığı Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında adlı kitap Mitos-Boyut Yayınları’ndan çıktı. 250 sayfalık kitapta Nâzım Hikmet’in, eşi Vera’nın ve yaşadıkları evin fotoğraflarının yanı sıra, evi ziyaret eden çok sayıda kişinin izlenimleri yer alıyor. Bu isimler arasında A. Kadir, Ataol Behramoğlu, Aziz Nesin, Can Dündar, Coşkun Aral, Fatma Girik, Genco Erkal, Nebil Özgentürk, Türkân Şoray ve Zeynep Oral da var.

  • Çakma kadın evliyalar

    Çakma kadın evliyalar

    1871’de, bugün Zonguldak’a bağlı Devrek’in Adatepe köyünde kendini evliya, bir anlamda kitap indirilmiş kadın peygamber ilan eden Dudu Hatun ve çetesi, bölgedeki insanları kendine bağladığı gibi 12 kişiyi de dinsiz ilan ederek katleder. İdam edilen tekke çetesinin elebaşları, Cumhuriyet döneminde Osmanlı idaresi ve emperyalizme karşı isyan eden Alevî halk kahramanları sayılmaya başlanır. Arşiv belgeleri ışığında, tarihten efsaneye uzanan trajikomik bir öykü…

    Osmanlı döneminde çok sayıda dinî ka­rakterli toplumsal olay vuku bulmuştur. Tarihî metinlerde Şeyh Bedreddin, Kadızadeliler, Kızılbaş ayak­lanmaları gibi hareketlerin ancak silahlı güçlerce bastı­rılabildiğini görürüz. Bir de pek dikkat çekmeden unutu­lup giden hadiseler vardır.

    1871’de Kastamonu Vila­yeti, Ereğli Kazası, Devrek Nahiyesi, Adatepe köyünde dinî görünümlü ve 12 kişi­nin katledilmesiyle sonuç­lanan toplumsal bir kargaşa meydana gelmiştir. Dikkat çekici husus, Dudu ve Esma adlı iki kadının bu toplum­sal olaya önderlik etmesidir. İşin ilginç tarafı ise, Adatepe köyünde 1871’de yaşanan bu hadisenin 1930’lardan sonra bir “modern zamanlar efsanesi”ne dönüştürülmesi; Osmanlı döneminde hem merkezî hükümete hem de dış güçlere karşı Alevî kö­kenli bir halk ayaklanması olarak yansıtılmasıdır.

    Çakma kadın evliyalar

    Bu hareketin günümüze kalan belgelerinde çok canlı tasvirler vardır. Genellikle irade, hatt-ı hümayun, fer­man gibi belgelerden çıkan sonuçlara dayanan araştır­malar, mahkemelerde suçlu, mağdur veya şahitlerin ver­diği ifadelerin yer aldığı “is­tintakname”leri ihmal eder. Oysa bugün “ses kayıtları” diyebileceğimiz bu belgeler incelendiğinde, olayın vuku bulduğu bölge ve topluma ait dil, sosyal gelenek ve iktisa­di ilişki ağı açısından zengin bilgilere ulaşırız.

    Önce olayları Osmanlı Arşivi’ndeki istintakname­lerden yola çıkarak anlata­lım, sonra da işin “toplumsal gerçekçi” hale getirilen kıs­mına bakalım.

    Adatepe köyünden Koca­manoğlu Ömer zevcesi, 35 yaşlarındaki Dudu Hatun, uzun süredir gördüğü rüya­larda evinin altında türbe olduğu, rahat uyuyamadığı­nı söyler. Bunun üzerine köy imamı “yalandır, ne var, ben yatarım” diyerek bir gece o evde yatar. Uykusunda ken­disini pislik içine attıklarını görüp uyandığında üzerinin de fena halde koktuğunu gö­rünce Dudu Hatun’ı onaylar.

    Çakma kadın evliyalar
    Toplumsal gerçekçilik kurgusu!
    Sadri Etem 1930’da yazdığı Çıkrıklar Durunca romanında 1870’deki olaylardan yola çıkarak bir “halk isyanı” kurgusu yapmış ve bu “gerçek” kabul edildiği gibi, eseri de “toplumsal gerçekçilik” akımının ülkemizdeki ilk örneği sayılmıştı.

    Birkaç gün sonra Hz. Ali gümüş eğerli bir at üstün­de olduğu halde gelip evin yıkılarak türbenin meydana çıkarılmasını emreder! Du­du evini yıkar ve ahalinin de inanmasıyla o civarda ken­disine üç adet eyvan yani ku­lübe yaptırır. Bir süre sonra yıktırdığı evinin iki yanında­ki komşularını “siz de rahat edemeyeceksiniz, nihaye­tinde bir belaya uğrarsınız” diyerek kandırır ve onlara ait evleri de yıktırır. Burala­ra yaptırdığı evlerin birine “cennet” adını verir ve tekke/ dergâh olarak faaliyete baş­lar; diğerini ise misafirhane ve aşhane olarak kullanır.

    Dudu bir gece Hz. Ali’nin yine geldiğini ve burada kur­banlar kesilmesini emretti­ğini iddia eder. Tekke hali­ne getirdiği yerde yatmaya başlayan Dirgine kazası es­ki müdürü Şakir ve Adatepe muhtarı Ali o gece bir hayvan patırtısı işittiklerinden Du­du’nun iddiasını tasdik eder. Hemen kurbanlar kesilir. O sı­rada ortaya çıkan bir kedi ile köpeğe “Devlet” ismini vererek, köylülerin konuştuğu her şeyi o kedinin haber verdiğini ilan ederler. Bu durumdan korkan köylüler Dudu aleyhine bir şey söyleyemezler.

    Tekkede verilen yemekleri yiyenler şaşkın bir hale düşüp, Dudu Hatun’a tâbi olmaya baş­lar. Dergâhtaki kedi kimin ku­cağına oturur veya evine gider­se ona, “Devlet’in geldi, ziya­retin kabul oldu, kurban getir” derler. İnek, öküz, manda ne varsa götürüp kurban edenler böyle böyle çoğalmaya başlar.

    Çakma kadın evliyalar
    “Hızırlar”ın itirafnamesi
    Kendisine “Hızırlar” adını takan çete üyelerinden Çanakoğlu Hüseyin’in istintaknamesi (sorgu tutanağı). BOA, ŞD. 1640/21

    Bir müddet sonra Şakir Efendi, Muhtar Ali ve Dudu bir yorgana bürünüp, “gökten sekiz kitap indi, bize hacılık geldi, türbe arsasına gökten, altından mamul cami ve gü­müşten mamul medrese ine­cek, vergi ile aşar bedeli veril­meyecek, ziraat edilmeyecek, kırmızı elbise ile eşya kimse­de bulunmayacak, padişah da buraya gelecek” diyerek teb­liğe başlarlar. Şakir Efendi, Muhtar Ali ve Yusuf mührüyle hazırladıkları beyanname sü­sü verilmiş davet mektupları­nı civar köylerin muhtar ve eş­rafına gönderirler. Cehaletle­rini açığa çıkaran çok kötü bir yazıyla yazılmış bu mektup­lar imla hatalarıyla doludur. Bazı mektuplar, istedikleri yapılmazsa gayb cellatlarının kılıcının işlemeye başlayaca­ğı gibi ölüm tehditleri de içe­rir. Tekkelerine çağırdıkları muhtar ve eşrafın, kendileri­ne tâbi olmaları, gelirken yan­larında kurbanlık getirmele­ri emredilir. Bu şekilde 150 civarında büyükbaş hayvan kurban edilir. Köylünün elin­deki, evindeki yabancı men­şeli kumaşlar, elbiseler mey­danlara yığılarak yakılır.

    Çevre köylerden 200’den fazla erkek 40’tan fazla kadın türbeye gelerek namaz vakitlerinden iki saat evvel namaza durmaya başlar. Kit­le psikolojisini çözmüş tekke çetesi, halkın gözünü bağlayıp inandırıcılığı sağlamak için kö­yün arkasında bir tepede hazır­ladıkları düzeneğe barut koyar. Şakir Efendi’nin görevlendir­diği biri namaz esnasında ba­rutu ateşlediğinde “gökten top atıldı, namazlarınız kabul oldu” diyerek tüfekler atılmaya, şenlik yapmaya koyulurlar.

    Çakma kadın evliyalar

    İşleri büyüten Dudu, dos­tu olan 25 yaşlarındaki Esma Hatun’u da çeteye dâhil eder ve kendisini yorganın altın­dan halka, gökten inen kitap­ların tebliğiyle görevlendirir. İçlerinden “Hızırlar” adını verdikleri yedi kişiye “Cen­net” dedikleri tekkenin etra­fını bekletirler. Şakir bunla­rın Serasker’i olur. Ziyarete gelenler öncelikle Hızırlar’la öpüşüp koklaşmadan içeriye kabul edilmezler.

    Bir gün Dudu, adamlarını Kocakavukoğlu Osman’ın evi­ne gönderir ve kurbanlık ister. Kurbanlık vermeyen Osman “Hızırlar”dan dayak yer ve da­ğa kaçar. Dudu bunun üzerine Kocakavukların bî-namaz ol­duklarını ve katledilmelerini emreder. Hızırlar, en küçüğü 3 yaşında beş çocuğu, Osman’ın eşini ve 70 yaşlarındaki anne­sini evi içinde ve önünde kat­lederler. Katliam esnasında Dudu “Fatiha” okur ve halka “Amin” dedirtir. O kadar in­sanın içinden katliama itiraz eden tek kişi çıkmaz. Dağa gi­den Osman’ı bulamazlar ama bir başka eve gidip orada beş kişiyi daha öldürürler. Dudu maktullerin namaz kılmadık­larından dolayı gömülmelerini yasaklar ve başsız cesetleri köy meydanında öylece bırakırlar. Askerî birlikler gelinceye ka­dar sekiz gün ortada kalan ce­setlerin bir kısmı köpekler tarafından yenilecektir.

    Dağdan gelen Osman evine gelip ailesini o halde görünce aklı başından gider. Hüküme­te haber vermek için Devrek’e doğru yola çıkar. Dört saatlik mesafeyi zorlukla iki günde aşarak Devrek’e gelir. Durumu anlattığında “öyle şey olur mu, hayal görüyorsundur” dedikle­rinden ifadesinde ısrarcı olur. Meclis üyeleri “bu herif delir­miş” diyerek Osman’ı göz hap­sine alırlar.

    Bir süre sonra Adatepe köyü tarafından biri daha ge­lip katliamı haber verdiğinde durumun ciddiyetini kavra­yan Devrek Müftüsü, zabtiye neferleri ile bir miktar silahlı adam tedarik ederek yola çı­kar ama cesaret edemediğin­den geri döner. Durum Kasta­monu valiliğine telgrafla bil­dirilir ve İstanbul’dan asker istenir. Bu arada Bolu Tabur Ağası Tahir Ağa, 15 süvari 20 piyade askeriyle yola çıkar. Adatepe yolu üzerinde Akça­bey köyü civarına geldikle­rinde define aramakta olan Hızırlar’ın seraskeri Şakir Efendi ve adamlarını yaka­larlar. Burada Tahir Ağa’nın kurnazlığı devreye girer. Defi­nenin bulunduğuna ve şenlik yapmak üzere eli silah tutan müritlerin gönderilmesine da­ir Dudu’ya hitaben Şakir’e bir mektup yazdırtıp mühürletir. Dudu, mektubun yazı ve müh­rünü tanıyınca tereddütsüz adamlarını gönderir. Tahir Ağa tarafından teker teker ya­kalanan bu adamlar bağlanır ve köye giderlerken Ereğli’den görevlendirilen diğer birliğin de Dudu ve Esma ile 120 kişiyi yakalayıp Devrek’e götürdük­lerini öğrenirler.

    İstanbul’dan gelen iki bölük asker de vaziyetlerini alıp hemen zanlıların sorgulamaları başlatılır. Hiç­bir silahlı çatışma olmadan hareketin lider kadrosu ve müritler ele geçirilmiş olur. Ele geçirildikleri ilk andan itibaren hareketin önderleri birbirine düşer. Dudu Hatun ilk tepkisini gösterdiği Şakir’i, “Ben kadın idim, niçin tâbi ol­dunuz, bir iki tokat vuraydınız, sebep sen oldun” diyerek suç­lar. Manavoğlu Ömer, “Hâlâ beyan ettiğin kadınlara itikat ediyor musun söyle” sorusu­na, “Gözü kör olsun. Huda’dan bulsun. Bolu’da hükümet ko­nağına geldim. Ertesi günü ka­dına olan itikattan döndüm. Yalan olduğunu bildim. Ben ve refikim Said altı gündür Bo­lu’da hapisteyiz. Eğer kerame­ti olsa idi bizi buradan alır idi. Yalan olduğunu buradan bil­dim” cevabını verir.

    Yakalananların sekizi cina­yet suçlamalarını kabul eder. 30’unun sorguları sürerken 84 kişi ilk sorgularından son­ra tahliye edilir. Ramazan’ın 10. günü 4 Aralık 1870’de başlayıp bölgeyi heyecana ve kargaşaya düşüren bu olay 11 Mart 1871’de bitirilir ve asayiş yeniden sağlanır. 12 kişiyi katleden dört ki­şi suçlarını da itiraf ettikle­rinden hemen suç mahallin­de idam edilir. Çete liderleri­nin İstanbul’a gönderilmeleri istenir. Dudu, Esma, Şakir ve Muhtar Ali İstanbul’da da sorgulanır.Şura-yı Devlet (Da­nıştay) dairelerinin mazba­talarında bu tutanaklardan yola çıkılarak verilen kararlar kayıtlıdır. Tutanaklardan ha­reketin elebaşılarının kont­rolü kaybettiği anlaşılmakta­dır. Şura-yı Devlet kararların­da bu çetenin çıkar sağlamak için bir araya geldikleri, halkın dinî duyguları ve korkuları­nı istismar suretiyle inandırı­cılık sağladıkları tespit edilir. Hatta Muhakemat Dairesi ka­rarında, hareketin devlete kar­şı isyan olarak değerlendirile­meyeceği, çıkar sağlamak için bir araya gelenlerin, her şeyi kolayca yapmalarından aldık­ları cesaretle işi katliama ka­dar vardırdıkları belirtilir.

    Çakma kadın evliyalar
    Sultanın idam iradesi
    Olayın her safhasının özetlendiği, mahkeme kararlarına göre Manavoğlu Şakir, Muhtar Ali, Dudu ve Esma Hatunlara verilen idam cezalarının Sultan Abdülaziz tarafından tasdik edildiği 25 Temmuz 1871 tarihli İrade.
    BOA, İ.ŞD. 21/904

    Mahkeme bu dört elebaşı­nın suç mahallinde idam edil­melerine karar verir, geri ka­lan toplam 30 kişi çeşitli süre­lerde kürek ve hapis cezasına çarptırılır. Vapurla İnebolu’ya oradan da Devrek’e gönderilen hükümlülerden Dudu ve Esma 28 Ağustos 1871’de hapishane­de idam edilir. Şakir ve Muh­tar Ali’nin cezası köylerinde infaz edilir. Katledilenlerin ya­kınlarına yürek acılarının din­dirilmesi için Sultan Abdüla­ziz’in kesesinden 40 bin kuruş ihsan verilir.

    Bu hadiseden tam 60 yıl sonra, 1930’da Sadri Etem Er­tem’in Çıkrıklar Durunca ad­lı romanı yayımlanır. Kitap tamamen tarihte yaşanan bu olaydan hareketle yazılmıştır ama dönemin hâkim anlayı­şından kaynaklanan bir kurgu içerir. Ne var ki kısa zamanda adeta bir “belgesel” nitelik ka­zanacak ve günümüzdeki algı­ları da biçimleyecektir. Artık “Osmanlının Tanzimat Hatt-ı Hümayun’u ve Islahat Ferma­nı dönemlerinde hayat şartları zorlaşan köylülerin, kurtarıcı olarak gördükleri Dudu ve Es­ma adlı iki kadın önderliğinde birleşerek, kendilerini kıskaca alan Batı emperyalizmine bir başkaldırısı” söz konusudur!

    Sadri Etem Ertem’in 1930 tarihli ve toplumsal gerçekçi­lik akımını başlatan eser ola­rak nitelendirilen romanında, olayların geçtiği Adatepe’nin adı Adaköy olarak değiştiril­miş, ancak olaylar ve kahra­manlarının çoğunun adları ko­runmuştur. Adatepe ve çevre köylerin Alevî oldukları belir­tilir ama belgelere göre bura­ları camii, imamı olan, namaz kılan insanlarla dolu köyler­dir. Öyle ki kendi köylülerini namaz kılmadıklarından ötürü katledebilmektedirler. Yazarın tasarımında toplumsal isyan olunca, isyancıları da Alevî yapması akla yakın bir ihti­maldir. Tiftik keçilerinden el­de ettikleri yün ticareti ve do­kumacılıkla geçindikleri, ithal kumaşlarla rekabet edemedik­lerinden dokuma tezgâhları­nın kapandığı ve işsiz kaldık­ları, gelişen olaylar sonucu Osmanlı Devleti’ne isyan ede­rek silahlı çatışmalara girdik­leri, devletin silahlı kuvvetleri ile kasabalardaki ağa-eşraf-be­zirgân güçlerinin bu hareketi ezdiği, toplumsal gerçekçilik kılıfında ama oldukça roman­tik bir çerçevede kurgulanır.

    Yazar muhtemelen folklo­rik bir derleme ile elde ettiği malzemeyi 1930’lu yılların ilk toplumsal gerçeklik romanına konu edinirken, Osmanlı dev­ri ile bir hesaplaşma gayesi de gütmüştür. 90’lı yıllarda yeni­den birkaç baskı yapan eserin “çok önemli” olduğunu ünlü şair ve yazar Attila İlhan da vurgulamıştır.

    Kadın nüfusun sayılmadı­ğı 1831’deki ilk nüfus sayımı defterlerine göre 46 hanede 183 erkek nüfusu olan Ada­tepe, 1845 yılı vergi sayımın­da 47 haneden oluşur. Ola­yın gerçekleştiği 1871 yılında da nüfus ve hane sayılarında fazla bir değişiklik söz konu­su olmamalıdır. Her hanenin kereste nakliyatından bel­li bir geliri vardır. Büyükbaş hayvan çok azdır, koyun sayısı önemsizdir. Tiftik keçileri ise köyün tamamında sadece 779 adet sayılmıştır. Köylülerin az vergi vermek için hayvanları­nı gizledikleri akla gelebilirse de, yazılan kadarını kaçırsalar bile bu sayılarla yine de kayda değer bir tiftik üretimi olduğu iddia edilemez.

    Sonuç olarak tarihimiz­de yer alan bu Adatepe vakası -her ne kadar toplumsal ger­çekçi ilk romanımızda fark­lı tasvir edilse de- dokuma ve tiftik gelirlerinden mah­rum kalan Alevî köylülerin emperyalizme ve devlete karşı isyana dönüşen bir hareketi değil, tipik din istismarcıları­nın halkı mağdur ettiği ilginç bir toplumsal olaydır.

    Dudu Hatun çetesinden tehditler

    Çakma kadın evliyalar

    Din istismarcılarının, civar köylere yolladıkları dili ve imlası gayet bozuk beyanname ve tehdit mektupları. Bunlardan birinde aynen şöyle yazıyor:
    “Bihi Dirgine Muhtarı Hasan Ağa ve Muhtar-ı Sani Hasan Ağa İhtiyar Meclisleri, Yelce Muhtar İmam İhtiyar Meclisleri dahi beraber bu akşam gelmek Hamiyetlü Ağalar.
    Bu defa burada Cenab-ı Rabbi’l-Âlemin izin ve ruhsatıyla Hazret-i Ali Efendimizin türbesi zuhura geldi. Ve burada üç kimseye sekiz adet kitap verildi. Cenab-ı Rabbi’l-Âlemin emri ile İslam kullarım dimikatun [dimetoka] ve gerek kırmızı kuşak ve gerek kırmızı olan yazma ve basma olmayacak deyu emir buyuruyor. Divanınızda nerede var ise yaktırmanız içün. Ve hem kendiniz bu akşam acele muhtar, muhtar-ı sani, imam, ihtiyar meclisleri Allahü Teâla’nın emri gelmeniz buyuruldu. Her halde gelip kitabı dinleyip ona göre harekât edelim.
    Şakir Ali Yusuf
    BOA, ŞD. 1640/21