Tarihî olayların veya tarihî kişilerin ölüm yıldönümlerindeki anma etkinliklerine “ihtifal” adı verilirdi. İşte İhtifalci Mehmed Ziya Bey, “üstüste gelen felaketlerin çökerttiği maneviyatı ayağa kaldırmak” için 20. yüzyıl başlarında bu adeti başlatan ve kurumsallaştıran kişidir. Onu da unuttuk.
İhtifalci Mehmed Ziya Bey, İstanbul’un Bizans ve Osmanlı tarihi, eski eserleri, yapıları ve mimarisi hakkında temel yapıtlar kaleme almış, yazdığı makale ve kitaplarla İstanbul kenti tarih yazıcılığına damgasını vurmuş bir kişidir. Galatasaray Lisesi’ni (Mekteb-i Sultani) bitirip Güzel Sanatlar Akademisi’nde (Sanayi-i Nefise Mektebi) okumuştur. Edirne, Halep, Konya ve Bursa’da öğretmenlik, müdürlük yapmıştır.
İhtifalcinin ihtifali 1930’da vefat eden Mehmet Ziya Bey, ölüm yıldönümlerinde oğlu tarafından düzenlenen etkinliklerle bir müddet daha anılmış, sonra unutulmuştu.
1911’de faaliyete geçen İstanbul Şehri Muhipleri Cemiyeti’nin (Sociéte des Amis de Stamboul) kurucularından olan Ziya Bey, İstanbul Eski Eserleri Koruma Encümeni’ne katılmış, eski eser çalışmalarını bu tarihten itibaren resmî çerçevede daha yetkin şekilde sürdürmüştür. Yazarlık hayatına Tarih-i Sanayi (İstanbul, Karabet Matbaası, 1309 / 1892) isimli eser ile başlayan Mehmed Ziya Bey, Bursa’da görev yaptığı yıllarda kitaplar çıkarmış, Bursa’daki kitabeler üzerinde çalışmalar yapmıştır.
1918’de Galatasaray Lisesi’nin 50. kuruluş yılı nedeniyle yayımlanan Mekteb-i Sultanî isimli eserde okulunun tarihini kaleme alan Mehmed Ziya Bey’in kendisine şöhret ve isim kazandıran özelliği, gerek tarihî olayların gerekse tarihî kişilerin ölüm yıldönümlerinde anma törenleri düzenlemektir. Geçmiş yıllarda “ihtifal” adı verilen bu tür etkinlikleri çok sık tekrarlayarak adeta kurumsallaştıran Mehmed Ziya Bey’e “ihtifalci” ünvan ve lakabı verilmiştir. Bu şöhret ve ünvan onun isminin ve diğer resmî görevlerinin önüne geçmiş, İhtifalci Ziya Bey şeklinde anılmasına, tarihe geçmesine sebep olmuştur.
Semavi Eyice, İhtifalci Mehmed Ziya Bey için: “Üstüste gelen felaketlerin çökerttiği maneviyatı ayağa kaldırmak, halkın biraz da olsa kendine güvenini artırmak için, millî tarihin çeşitli konularını anma törenleri bir dereceye kadar fayda sağlıyordu. Balkan Savaşı günlerinde Türklerin tarafını tutan yazılar yazan ünlü Fransız yazar Pierre Loti’nin İstanbul’a son gelişlerinden birinde, onun için Boğaziçi’nde Kont Ostrorog Yalısı önünde bir gece sandallarda şarkılı bir programın düzenlenmesi de Mehmed Ziya Bey’den istenmişti. Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Sokollu Mehmed Paşa’nın, Mimar Sinan’ın ölüm yıldönümlerinde, İstanbul’un fethi, hattâ İstanbul’un kurtuluşu yıldönümlerinde anma törenleri” düzenlediğini yazmaktadır. Mehmed Ziya Bey’in kartvizitinde yazan “Maarif Nezareti Telif ve Tercüme Dairesi, Evkaf-ı İslamiye Müzesi Meclis-i İdaresi, Tarih-i Osmanî ve Muhafaza-i Âsâr-ı Atika Encümenleri azasından” ünvanlarının hiçbiri “ihtifalci” ünvanının önüne geçememiştir.
Kartvizit geçici, ünvan kalıcı Mehmet Ziya Bey’in kartviziti: “Maarif Nezareti Telif ve Tercüme Dairesi, Evkaf-ı İslamiye Müzesi Meclis-i İdaresi, Tarih-i Osmanî ve Muhafaza-i Âsâr-ı Atika Encümenleri azasından”. Ancak bu ünvanlardan hiçbiri “İhtifalci”nin önüne geçememişti.
Yıllarca anma törenleri düzenleyen, önemli tarihi olayları canlandıracak etkinlikler tertib eden İhtifalci Ziya Bey, 27 Mart 1930 tarihinde ölmüş, cenazesi sessiz ve gösterişsiz Eyüp, Bahariye’de Dedeler Mezarlığı denen yerde aile kabrine gömülmüştür.
İhtifallerin, yani anma etkinliklerinin Türkiye’de kurumsallaşması, toplumsal hafızaya yerleşmesini sağlayan Mehmed Ziya Bey’in ölümünden sonra unutulup gitmemesi için oğlu Eczacı Celal Ergun (1900-1986) çok çaba sarf etmiş, elinden geldiğince babası gibi ihtifaller düzenlemiştir.
Bütün bu çabalara ve İstanbul kent tarihine dair pek çok kaynak eser bırakmasına rağmen İhtifalci Mehmed Ziya unutulup gitmiş, sadece araştırmacıların tanıdığı bildiği kişiler kervanına katılmıştır.
İhtifalci Mehmet Ziya Bey’in İstanbul ve Boğaziçi adlı eseri, ölümünden sonra yeni harflerle yayımlanmıştı.
Yakın tarihimizde “Üç yanı denizlerle çevrili….” diye başlayan nutuklar atan birçok politikacı, yönetici vardır. Ama denize, denizciliğe gereken önemi veren yönetici sayısı herhalde iki elin parmaklarını geçmeyecektir. Toplumun genelinde de durum farklı değildir. Mümtaz Soysal’ın deyimiyle “Bir yarımada ülkesinin denize böyle sırt çevirmiş olması çok anormaldir.” Hâl böyle olunca denizcilikle ilgili yayınların da hak ettiği ilgiyi görmesi ve ayakta kalabilmesi çok zordur. Kırmızı Kedi Yayınları, bütün bu iç karartıcı manzaraya rağmen elini taşın altına koyup Yeni Deniz Mecmuası adlı bir dergi yayımlamaya başladı. İlknur Özdemir’in genel yayın yönetmeni, Tunca Arslan’ın editörü olduğu üç aylık derginin yayın kurulu Enis Batur, Cem Gürdeniz, Emin Nedret İşli, Murat Koraltürk ve Ahmet Kuyaş’tan oluşuyor.
Amatör denizcilik, deniz taşımacılığı, deniz jeopolitiği üzerine güncel yazıların da yer aldığı derginin içeriğini ağırlıklı olarak denizcilik tarihi oluşturuyor. Kapak konusu olarak Cumhuriyet’in ilk gezgin amatör denizcisi Mustafa İhsan Denizaşan seçilmiş. Annesini üzmemek için “Mersin’e gidiyorum” yalanını söyleyip 1932’de dört metrelik yelkenli sandalla çıktığı yolculuk dört yıl sürmüş. Akdeniz’de, Nil Nehri’nde ve Atlantik’te Huelva/Cadiz’e kadar 16 bin mil yol yapan Denizaşan’ın öyküsünü Cem Gürdeniz kaleme almış.
Bunun dışında, 16. yüzyılda Habsburglar ve Osmanlı Devleti arasında büyük denizci Uluç Ali Reis üzerinden süren istihbarat savaşları, İstanbul’un deniz ulaşımında kullanılan pasoların tarihi, Darwin’in HMS Beagle adlı gemiyle 1831’de çıktığı Güney Amerika yolculuğu, 19. yüzyılda kolera korkusuyla başlayan İstanbul Boğazı’ndaki karantina uygulaması ve kürek mahkumlarının inanılmaz öyküsü tarih severlerin ilgisini çekecek diğer konulardan bazıları.
Denizaşan, 20 Ekim 1933’te Nil Nehri seyahati sırasında İsmailiye Limanı’nda demirlediği teknesinde uyurken.
Bir yüzyıla yayılan birçok devrim, ayaklanma ve iç savaştan mürekkep “İngiliz Devrimi”, Moore’dan Skocpol’a devrimler üzerine çalışan birçok araştırmacının odağında oldu. İngiliz Devrim(ler)i’nin önce tüm bir Avrupa’yı yüzyıllarca sarsacak devrimler dalgasını başlatan, sonrasında kapitalizmi doğuracak değişim dalgasını yaratan özellikleri düşünüldüğünde, onun tarihçiler ve devrim sosyologları için niçin bu kadar cazip olduğunu anlamak zor değil. 17. yüzyıl İngilteresi üzerine çalışan isimlerin en ünlülerinden biri olan Marksist tarihçi Christopher Hill’in başyapıtlarından biri kabul edilen ve İletişim Yayınları’ndan çıkan tarih araştırması İngiltere’de Devrim Çağı, işte bizi bu devrimler dizisinin ayrıntılarını görmeye çağırıyor. Tudor Hanedanı’na mensup 1. Elizabeth’in ölüp Stuart Hanedanı’ndan gelen 1. James’in başa geçtiği 1603 yılından başlayarak, bizi “siyaset[in]; yarar, deneyim ve aklı selim terimleriyle tartışılan ve artık Tanrısal Haklar, metinler ve antika araştırmalarla bağlı olmayan ussal bir inceleme alanı” haline geldiği 1714 yılına kadar sürecek bir yolculuğa çıkaran Hill, vakanüvislerin -“buzdağının görünen kısmı” dediği- tarihin yalnızca belli bir bölümünü gösterdiklerini, bir tarihçi olarak kendi görevinin ise “olayların anlatısını yapmak değil, ne olup bittiğini açıklamak” olduğunu söylüyor. Kitabın amacının krallar ve kraliçelerin tarihini anlatmak olduğu kadar, “sıradan İngiliz erkek ve kadınlarına ‘ne olduğunu’ kavramak için bilinen olayların derinine nüfuz etmek” olduğunu belirtiyor.
İngiliz devrimlerinin Avrupa’daki devrimler dalgasını başlattığını düşünürsek, Türkiye’de “devrim” denince neden akla ilk gelenin Fransız İhtilali olduğu sorusu aklımızı kurcalayabilir. Aslında bu yalnızca Türkiye’ye has bir durum değildir ve İngiliz Whig tarihçilerin yalnızca 1688 Şanlı Devrimi’ne odaklanıp yüz yıla yayılan diğer “kanlı” olayları bilinçli biçimde geride tutmalarıyla da yakından ilişkilidir. Nitekim Fransız İhtilali resmî tarihin işlevselci seçimiyle eğitim müfredatlarında kendine bir yer edinmiş bulunsa da, onu da “Büyük Korku/Terör dönemi” diye adlandırılan süreçleriyle birlikte değil, ağırlıklı olarak başlangıcı ve “şanlı sonuçları” ekseninde okuruz. Oysa ne Fransız Devrimi bir gül bahçesidir, ne de İngiliz Devrimi yalnızca “şanlı” kısımlardan ibarettir… Hill’i bu konu üzerine çalışan diğer tarihçilerden ayıran da, onun 1688’e giden yolu döşeyen taşları ayrıntısıyla betimlemesi. Bu bağlamda kitabı 1603-1640, 1640-1660, 1660- 1688 ve 1688-1714 yıllarına göre dört bölüme ayıran yazar, spesifik olaylarla başlayan ve noktalanan bu dört dönemi ele almadan İngiliz devrimler çağını layığıyla anlayamayacağımızı işaret ediyor adeta.
The Glorious Revolution’ın (Şanlı Devrim) ardından 1689’da karısı II.Mary ile birlikte tahta çıkan III. William
Hill’in böyle bir dönemleme seçmesinde, tarihî gerçeklikleri sosyal yönüyle de işaret etmeyi önemseyen yaklaşımının etkisi büyük. Toprak sahibi üst sınıf ve toprağı işleyen daha alt sınıfın (gentry ve yeoman) artan ekonomik gücünü fiiliyata dönüştürecek yer aradığı için krala karşı Parlamento’yu desteklediği gerçeğini yahut onların tarım alanlarına el koyup köylüleri yerlerinden etmelerinin yarattığı sonuçları anlamadan Endüstri Devrimi’yle hız kazanacak kapitalizmin doğuşu anlaşılabilir mi? Hill’e göre, bunun cevabı açık bir “hayır”. “Mülk sahibi insanlar özgürlüğü –keyfî vergilendirmeden ve keyfî tutuklamadan, dinsel zulümden kurtulma özgürlüğünü; ülkelerin kaderini seçilmiş temsilcileri kanalıyla kontrol etme özgürlüğünü; alma ve satma özgürlüğünü kazandılar. Ayrıca copyholder’ları ve kulübe sakinlerini topraklarından zorla çıkarma, köyler üstüne terör estirme, açık pazardan himayesiz işgücünü kiralama özgürlüğünü elde ettiler.” (s. 378) Doğrusu, İngiliz devrimlerinin Fransız İhtilali’nden ayrıldığı yer tam da burasıydı. İngiliz asilzadelerinin kendileri birer tüccara dönüşerek kralın dağıttığı tekel beratlarına (Tabii kendisine verilmediği sürece!), ona danışılmadan konan vergilere karşı savaşıp yükselen burjuvaziyle birlikte sesini Parlamento’da duyurmayı amaçlarken Fransız soyluları ticaretle uğraşmayı hâlâ alçaltıcı bir iş sayıyordu. Fransız saray gelirleri ise ağırlıklı olarak soyluluk ve makam satışlarından sağlanıyor, üretime aktarılan sermaye birikimine pek rastlanmıyordu. Fransa, üç zümrenin ayrıştığı ve 3. Zümre’nin ruhban, kral ve asillere karşı savaştığı bir ihtilal örneği sunarken, İngiltere’de, “ülke ve saray arasında” bir bölünme vardı. Vergiler, tekel beratları, büyüyen ticaret loncaları, tüccarlaşan asilzadeler, varsıllaşan rençperler, ilk kez liyakatin önem kazandığı Yeni Model Ordu ve düşünsel anlamda başka bir dünya özlemini dile getiren Leveller, Digger, Quaker gibi eşitlikçi cemaatlerin ilham verdiği İngiliz devrimleri, aslında 1688’e gelene kadar birçok kanlı olaya, 1. Charles’ın idamına, iç savaş ve karışıklık yıllarına denk düşer. İşte, Hill’in okuruna göstermeyi seçtiği manzara da tam olarak bu. Kim bilir, kimi tarihçilerin vurgulamayı çok sevdiği İngiltere’nin “demokratik” geçmişinin ve “barışçıl” devrimlerinin sırrını, belki de işi bir kralın kafasının kesilmesine vardıran olaylarda aramak gerek…
Devrik kral Baskıcı yönetimiyle tanınan Birleşik Krallık’ın son Katolik hükümdarı II. James, Aralık 1688’deki Şanlı Devrim ile tahttan indirildi (üstte). En üstteki çizimde ise yine aynı dönemde II. James’in zalim başyargıcı George Jeffreys’in isyancı çeteler tarafından yakalanıp dövülmesi görülüyor.
Tütün, sigara, puro, pipo… Sanatın, edebiyatın vazgeçilmez temaları. Bugün azılı tiryaki de olsa, aklı başında kimse bu öldürücü bağımlılığı savunamaz. Ancak seri katillerin, pedofillerin bile hakları kollanırken, tiryakilere zebani muamelesi yapılması, uygunsuz koşulların onlara reva görülmesi de kabul edilemez.
Yılların içinde/n ağır ağır oluşturduğum Tütün Tutkusu antolojimi bir gün karar verip kurar mıyım, emin değilim. Yeşilay zihniyetinin hışmına uğramaktan korkmuyorum, korkacak olsam beni kalp ve akciğer hastası kılan, günden güne ölümümü hızlandıran tiryakilikten korkardım. Antolojiyi kurma tasamın altında tütüne övgü niyeti de okunsun istemem: XIX. yüzyılda absent, verem ile frengi, XX. yüzyılda tütün, kanser ile kalp hastalıkları vebadan doğan boşluğu doldurmuşlardır, bunu kabul etmemek için insanın aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekir, hayır yemedim.
Neden, öyleyse, Tütün Tutkusu antolojisine niyetlendim? Önce, bu bağımlılığın kültürel zeminini gözden uzak tutmamak; sonra, onu handiyse ölesiye kılan özelliklerini serimlemek; bir de doğurduğu ürünlerden bir seçki hazırlamak toplam hedefimi tanımlıyor(du), yolda, durmadan işaretleri çentikledim.
Sigaradan vazgeçememe çizgisi, sigaradan vazgeçme çizgisiyle atbaşı ilerlemiş. Şairler (Prévert, Oktay Rifat, Necatigil), bakınız “bir cigara içimi”, dumana boğmuşlar kelimeleri, sayfaları. Pipocular (Van Gogh, Magritte, Simenon, Berk, Edgü), purocular (Brecht, Infante) yan alanlar açmışlar. Yabana atılamayacak keş nüfusunun üyelerine ayrıca gelmek gerekir.
Sigarasız görülmesi zor büyük şair Yaman bir tiryaki olan Cemal Süreya, fotoğraflarının pek çoğunda sigarasıyla poz vermiştir, Ara Güler.
Antolojiyi kurmaktan ikidebir vazgeçiyorsam, bünyemi kavuran bağımlılığı bir anlamda taçlandırmayı yakışıksız bulduğum içindir — itirafsa itiraf.
Antolojiyi kurma fikrine ikidebir yatkın bir ruh haline dönüyorsam, gerekçesi karşıdan geliyor: Yasakçı zihniyetin haklı savaşını budalaca bulduğum zorlamalarla süslemesi, içimde yeni, taze bir diklenme hareketini tetikliyor — şu deneme ondan.
★ ★ ★
Bir tütün tutkusu antolojisini Claude Lévi-Strauss’un Çiğ ve Pişmiş’de aktardığı Bororo efsanelerinden başlatmak gerekir: Tütünün yaratılışına ilişkin olağanüstü ilkel rivayetler hayalgücünün sınırsızlığını kanıtlar. Bu ilk adımın ardından hemen modernlere sıçramak kaçınılmaz — eğer tömbekiye afyon koymayacak, esrar sarmaya kalkışmayacaksak.
Antolojinin başköşesine İtalyan edebiyatının özel romancısı Italo Svevo’yu koymak bir bakıma zorunluysa, bir tek Zeno’nun Ölümü romanında başrole çıktığı için değil, sigarayı bırakmak ve bırakamamak yazarı ömrü boyunca oyalamıştır: Ölümünden çok sonra bağımsız bir kitap halinde okur önüne çıkan Son Sigaralar’da günlüğünden ve mektuplarından seçilmiş parçalar da yeralır.
Bir başka ana örnek, bir sanatçıyla bir yazarın ayrıksı yazışmalarının merkezine oturmuştur: Dubuffet ile Gombrowicz, mektuplarında “sigara” üzerinden çatışırlar. Gombrowicz, tıpkı şiire olduğu gibi sanata da karşıdır: “Ekmek yaşamsal, sigara yapay bir maddedir, sanat da öyledir” der. Dubuffet, ki sıkı bir tiryakiydi, ekmekle sigarayı aynı gereksinim giderme kefesine koyarak karşı en kanatıcı satırlarını Hasan-Âli Yücel’e bir mektubunda buluyoruz:
“Âliciğim, cigarasız yaşamak güç. Şu anda belki iki milyonuncu defadır cigarayı terk ediyorum. Vâkıâ tam yirmi üç gün oldu içmeyeli ama her dakika yeniden karar alarak (…). Hastanede hep karşımdaki denizi, adaları seyrederken bütün manzarayı büyük ve marifetli bir tiryakinin eseri gibi tahayyül ederdim; bulutla güneşin kendisi, mavi gökyüzü hepsi bana gümüş savatlı bir tabaka, yasemin çubuk ve tabaka tabaka dumanı yığılan bir cigara gibi gelirdi. Fakat bu kadar çok sevdiğimiz ve muhtaç olduğumuz şeyi neden bu kadar kötü kullandık. Gerçeği şu ki, son zamanlarda cigaranın zevkini alamıyordum artık. Fart-ı istimal bu melekeyi bende öldürmüş, bu kapıyı bana kapatmıştı. Halbuki günde on, on iki cigara ile mesut olma ihtimali daima vardı. Keratanın yokluğu da güzel. Âli, tadı dudaklarımı ve dilimi ısırıyor. Kokusu burnumu, yüzümü, gözlerimin içini ısırıyor. Hiçbir Hint veya Japon orospusu hatırımda bu kadar canlı yaşamaz. Hiçbir zaman ve hiçbir şeyde kendimi bu kadar dul, bu kadar eşinden ayrılmış hissetmedim. Sanki iki koşulu bir arabayı tek başına çeken bir atım. Her hareketim kendiliğinden çolpa oluyor” (31 Mart 1959).
Gazeteci ve şair Sylvia von Harden’in (1894-1963) portresi, Otto Dix, 1926.
Tütün tutkusu antolojisi bu tür okkalı parçalara dayanmalı. Bir dolu şairden, yazardan cımbızla çekilecek mısralar, satırlar ile kotarılacak bütünlük:
“Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi”
(Nâzım Hikmet)
“Dün fena sıkıldım akşama kadar:
İki paket cigara bana mısın demedi”
(Orhan Veli)
“Sigara içenlere ateş etmeyiniz”
(Cemal Süreya)
uzar gider bir liste.
★ ★ ★
Bugün hangi havayolları hangi güzergâhlarda uçakta sigara içilmesine izin veriyor, veriyorlar mı, bilemiyorum; bildiğim, yıllardır sigara içme yasağını haklı olarak uygulayan şirketlerin bu konuda uyarı anonsları yapmayı sürdürdüğü. Ne sanıyorlar, durumdan habersiz bir yolcu sızmış olabilir mi uçağa, yoksa kafamıza kakmaktan mı haz devşiriyorlar? Kapalı mekânlarda bulundurulması zorunlu, çirkinin çirkini, ceza duyurulu levhâlar kaldırılacak olsa, göremeyen hemen bir sigara mı yakacak sanıyorlar? Diyelim, bunlar yasal yaptırım, peki, ya gerisi, ötesi?
RTÜK dumana karışamıyor ama sigara oyuncunun ağzındaysa onu tanıyamıyoruz. İçki şişeleri, bardaklar aynı buğulu müdahalelerle örtülüyor. Buna karşılık, filimde kan gövdeyi götürüyormuş, şiddetin feriştahı sözkonusuymuş, tecavüz varmış, çocuk dövülüyormuş, hayvan keyfekeder öldürülüyormuş tasa değil: Tütünün alkolün yanında lâfı mı olur?
Tütün yasağını ilk dayatan Hitler olmuştur, şimdi başka buyurganlar iz sürüyor. Bu zihniyetin sahipleri insanları farklı yollardan imha ederler, işi tütüne alkole bırakmak istemezler. Tüttürme yasağının en keskin uygulaması yanılmıyorsam ABD’dedir: Açık ara en büyük sigara üreticisi. Haklı siyaset: Ne de olsa “öteki”leri yoketmenin her yolunu denemeyi biliyorlar.
Sigara öldürür! Vincent Van Gogh’un “Yanık sigaralı iskeletin kurukafası” isimli tablosu, 1885-86, Van Gogh Müzesi, Amsterdam.
Piponun, puronun belki değil, sigara içmenin lumpenlere, azgelişmiş ülkelerin vasat insanlarına özgü bir bağımlılık türü olduğundan adı gibi emin bilge kişilere rastlıyorum öteden beri. Georges Pompidou’yu, Helmut Schmidt’i, Mustafa Kemal’i sigarasız gördüğümü anımsamıyorum. Purosuz Churchill, Che, Castro düşünülebilir mi? Ataç mı lumpendi, Reşat Nuri mi? Sartre, Godard, Thomas Mann mı, yatağında sigarasıyla ölen Bachmann mı, “sigara içmek için yaşıyorum” diyen Musil mi, Oktay Rifat ya da Bilge Karasu mu?
★ ★ ★
“Tüttürmek Öldürür”: Bütün dillerde sigara paketlerinin üzerine koyulan bu savsöz iyi seçilmiş, sayısal veriler doğruluyor: Başta kalp ve damar hastalıkları, kanser, solunum yetersizliği, tütün bağımlılığı öldürücü gerçekten. Azılı tiryaki de olsa, aklı başında kimse tersini savunamaz; savunursa, ölüm kamplarının varlığını yadsıyanlardan farkı kalmayacağını bilir. Ben sözgelimi, edilgin içicilik konusundaki duyarlığı da haklı buluyorum. Diklendiğim, tiryakilere zebani muamelesi yapılması, uygunsuz koşulların onlara reva görülmesi: Seri katillerin, pedofillerin bile hakları kollanıyor!
Yasakçılığın ifrata tefrite kaçtığı durumlar gözden kaçırılmamalı. Red Kit’in sigarası ağzından alınmıştı, Tati’nin piposu hedef alınıyor şimdi: Düpedüz kültürel bir saldırı örneği bu.
“Tüttürmek Öldürür” de kesmedi sigara düşmanlarını. Önce yan savsözlere başvuruldu, nahoş görüntülerle pekiştirilerek: İktidarsızlık tehditi taşıyan paketlerin yerine Laz erkeklerin hamilelikle ilgili uyarıyla donanımlı paketleri satın alma öyküleri panzehir gibiydi.
Burada durulamadı: Markaları gizleyen, anonim sigara paketleriyle ilgili yasa yürürlüğe girme aşamasında. Açık söylemeli, bir kültürel saldırı daha sözkonusu: Sigara paketleri, logoları ve tasarımlarıyla tarihsel önem taşıyan bir ikonografik kesittir; bir dolu çalışma yapılmıştır üzerilerine. Simge değerleri yabana atılamaz: Gauloises paketi, faşist işgâle karşı çıkan direnişçilerin bir tür parolası sayılmamış mıdır? Caydırıcılığı çok şüpheli bir sözde önlem adına silinecek suretler, gizlenecek isimler sayılamaz bunlar.
Buyurun buradan yakın Alman grafik sanatçısı, tasarımcı ve fotoğrafçı Paul Schuitema’nın ağzında sigaralı, elinde sigara tabakalı otoportresi, 1930.
“Tüttürmek Öldürür” — bu bağlamdaki özgün yaklaşımlardan birine Jean Clair’in günlüğünde (Journal Atrabilaire, 2006) rastlamıştım: “Yaşamak Öldürür” başlıklı bölümde bir (eski?) tiryakinin yanlı nostaljik isyanını okumak eldedir şüphesiz; gelgelelim, içinde yaşadığımız dönemin “öldürür”lerinin uçsuz bucaksızlığına işaret eder Clair, abartılı ‘sağlıklı yaşam’ reçetelerinin insanı bütün “zevk”lerden korumaya kalkışan, yerine tatsız tuzsuz (her iki anlamıyla), sası bir yaşama üslûbu dayatan perspektifini birden eldiven gibi ters çeviriverir: Her kıvanç kaynağına kilit asılan bir dünyada, kaçınılmaz ölüm olgusuna güyâ sırtını dönerek kokusuz bir hayat geçirmeyi ciddi bir seçenek olarak görebilir miyiz?
Milli takımın ve üç büyük kulübün unutulmaz maçlarına sahne olan İnönü Stadı bu ay yeni haliyle açılıyor. Birkaç kuşağın futbolu tanıdığı, yeşil sahayı ilk kez gördüğü İnönü Stadı’nın tarihi, inşaat sürecinden isim tartışmalarına, beleşçi seyircilerden karaborsacılara kadar ilginç olaylarla, anılarla dolu.
Türkiye ile Brezilya A Milli Futbol Takımları, 1 Mayıs 1956 tarihinde Mithatpaşa Stadyumu’nda dostluk maçında karşı karşıya geldi. Karşılaşmayı Brezilya 1-0 kazandı.
Fenerbahçe Stadı, İstanbul’da futbol oynanması için düzenlenmiş ilk spor alanıdır. 1908’de kurulan Union Club, Kadıköy’deki u arsayı yıllığı 30 altına kiralamış ve zemini İngiltere’den getirilen çimlerle kaplayarak futbol sahasına dönüştürmüş, küçük bir de ahşap tribün yaptırmıştır.
İstanbul’daki maçlar 1921’e kadar burada oynanır. 1921’de Taksim’deki Topçu Kışlası bahçesinin sahaya dönüştürülmesiyle ortaya çıkan Taksim Stadı ve 1933’te Çırağan Sarayı bahçesinde oluşturulan Şeref Stadı’nın da hizmete girmesiyle “stadyum” sayısı üçe çıkar. Ama bunların hiçbiri modern bir stadyumun özelliklerini taşımaz.
Futbolun İstanbul dışında, Anadolu’nun büyük il merkezlerinde de bilinen, duyulan bir spor dalı olmaya başladığı 1930’ların bir başka özelliği de dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de spor ve “beden eğitimi”ne çok önem verilmeye başlanmış olmasıdır. Gazetelerde hem futbolun hem de başta atletizm olmak üzere diğer sporların yapılabileceği büyük bir stadyum hayali de 1930’dan itibaren dillendirilir. İstanbul Belediyesi de aynı tarihlerde stad için yer belirleme çalışmalarına başlar. Gazetelerin “asrî stadyom” olarak adlandırdığı stadın 50 bin kişi kapasiteli olması, Çukurbostan, Aksaray Yenibahçe ya da günümüzde üzerinde Hilton, Divan ve Hyatt Regency otelleri, İstanbul Radyosu, Askeri Müze, Gezi Parkı ve başka onlarca yapının bulunduğu devasa Surp Agop Ermeni Mezarlığı arazisine yapılması düşünülmektedir.
“Asrî stadyom” hayali 1930’lu yılların sonuna gelindiğinde de gündemdedir. Ancak 19 yıl boyunca en önemli spor etkinliklerine sahne olan Taksim Stadı, Topçu Kışlası’yla birlikte 1940’ta ortadan kalkacağı için büyük stadın yanı sıra Taksim Stadı’nın işlevini görecek daha küçük ölçekli en az bir stada daha ihtiyaç vardır. Bunun için düşünülen iki yerden biri Mecidiyeköy diğeri Dolmabahçe’dir.
İnönü Stadı’ndan önce Dolmabahçe’nin Teşvikiye’den görünüşü. Önde bostanlar, stadın olduğu yerde saray ahırları var.
O yıllarda şehir Şişli’de bittiği ve Mecidiyeköy uzak sayıldığı için Dolmabahçe daha ön plandadır. 1938 yılı sonunda imar işlerine önem vermesiyle ünlü Lütfi Kırdar İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı olunca stadyum faaliyeti de hızlanır. Kırdar, 6 Şubat 1939’da yaptığı açıklamayla Dolmabahçe’deki stad çalışmaları için bir komisyon kurulduğunu müjdeler.
7 Nisan 1939’da stad için oluşturulan komisyon ilk toplantısını yapar.
Beden Terbiyesi Umum Müdürü General Cemil Taner başkanlığındaki komisyonda, 1936’da Ankara Stadı adıyla açılan 19 Mayıs Stadyumu’nu da tasarlayan, yaptığı hipodrom, veledrom ve stadyumlarla tanınan İtalyan mimarı Paolo Vietti-Violi de vardır. İlk toplantıda stadın kapasitesi, hangi sporların yapılabileceği, inşaat maliyeti konuşulur.
1936’da Atatürk’ün daveti üzerine İstanbul’un planlaması görevini üstlenen ve önerileri 1938-1949 arasında Lütfi Kırdar’ın gerçekleştirdiği bir dizi imar operasyonuna kaynak olan Fransız mimar ve şehircilik uzmanı Henri Prost da stad komisyonunun bazı toplantılara katılır.
Komisyonun 15 Haziran 1939’daki toplantısına kadar stadın bostanların olduğu yere (Maçka Parkı’nın bulunduğu taraf) yapılması düşünülüyorsa da Prost’un eğimli arazinin düzleştirilmesinin çok zor ve masraflı olacağı uyarısıyla şimdiki yerine alınır.
İnönü Stadı’nın ilk yıllarında Gümüşsuyu tarafından görünüşü.
Komisyonun bundan sonraki toplantılarında en önemli gündem stadın yapılacağı yerdeki Gazhane’dir. Gazhane’nin hem yıkılması hem de başka bir yerde yeniden inşa edilmesi gerektiği için stadyum maliyeti artmaktadır. Bu maliyet nedeniyle stadın başka bir semte yapılması bile gündeme gelir ama sonunda stadın mimarı Violi’nin Gazhane yıkılmadan stadın inşaatına başlanması ve yıkımın daha sonra yapılması önerisi kabul görür. Bu plana göre stadın üç tarafındaki tribünler tamamlandıktan sonra stad faaliyete geçecektir. Gazhane tarafına yapılması gereken tribün yerine ise bir duvar örülecek, Gazhane kalktıktan sonra yıkılacak duvarın yerine eksik kalan tribün (sonraki adıyla yeni açık) yapılacaktır.
Ağustos sonlarında mimarlar Şinasi Şahingiray ve Fazıl Aysu, Violi’yle birlikte çalışmak için Milano’ya gider. Akşam gazetesi, iki mimarın bir buçuk ay kalıp proje detayları üzerinde çalışacağını yazar. Gazeteye göre mimarlar tamamlanmış projeyle döndükten sonra hızla ihaleye çıkılacak ve 29 Ekim’de temel atılacaktır.
1 Eylül’de II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi üzerine mimarlar planlanandan daha erken bir tarihte, 8 Eylül 1939’da dönerler. Proje henüz bitmemiştir ve 29 Ekim’de temelin atılması imkansızdır. 26 Ekim’de stadın inşaatının ertelendiği açıklanır.
26 Ocak 1940’ta Valilikten yapılan açıklamada, savaş nedeniyle inşaat için gerekli bazı malzemeler ithal edilemiyor olsa da “Stadın Avrupa’dan malzeme celbine ihtiyaç hissettirmeyen kısmının” inşasına başlanacağı duyurulur. 5 Şubat 1940 tarihli gazete haberlerinde, o zamana kadar hep Dolmabahçe Stadı diye söz edilen stada Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün adının verilmesinin düşünüldüğü yazar. Cumhuriyet gazetesine göre bu fikrin sahibi Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar’dır.
19 Mayıs 1940’ta stadın temeli törenle atılır. İsmet İnönü’nün katılmadığı törende konuşan Lütfi Kırdar, stada neden İnönü adını verdiklerini şöyle açıklar: “Bu güzel şehre vali ve belediye reisi olarak geldiğim zaman milli şefimiz büyük İnönü’nün stadyomlar hakkındaki işaretlerinden ilham almış bir memur ve bir vatandaş sıfatıyla İstanbul gençliğinin bir stada ne kadar muhtaç olduğunu ilk günlerden görmüştüm. (…) Stadyumun İnönü adıyla anılmasını hem kuruluşunda hâkim olan ilhamın en güzel ifadesi, hem de sporcu gençlerimize daima enerji, hamle ve iman telkin edecek tükenmez kıymette bir kaynak olacaktır”.
Projenin ilk hali Violi’nin ilk projesi 1939 tarihli Güzelleşen İstanbul’da yayımlanmıştı. Projede bulunan deniz tarafındaki kale arkasında üzerlerinde disk ve cirit atan atlet heykellerinin olduğu iki kule maliyeti arttırdığı gerekçesiyle yapılmamıştır.
Ancak temel atılsa da savaş nedeniyle stadın inşaatı birkaç hafta sonra durur. 1942’de yeniden başlanan çalışmalar da kısa süre sonra kesilir, 1943’te bir kez daha işe girişilir ama işler çok yavaş ilerlemektedir. 1944 Mayıs ayında inşaatın hızlanacağı açıklanır. Bu tarihe kadar yapılanlarla karşılaştırılınca gerçekten de bir hızlanma olur.
Stadın en çok merak edilen özelliklerinden biri kapalı tribündür. Sekiz ay sürecek kapalı tribün inşaatına 10 Haziran 1946’da başlanır. Bundan bir hafta sonra stadın yanından Maçka’ya çıkan Kadırgalar ve Bayıldım yokuşlarında yapılan asfalt yol trafiğe açılır. 7 Eylül 1946’da Akşam Postası gazetesinde stadın inşaatının hızla yükseldiği haberi vardır. Stadın bir sonraki 19 Mayıs’a kadar tamamen biteceği yazan ve “Stadyum işi geç oldu ama güç olmadı” denilen haberde İnönü Stadı’nın özellikleri şöyle sıralanır: “300 sporcunun soyunma odaları, duş yerleri, tuvalet ve lavaboları, hakem soyunma odası ve duşları, antrenörlere mahsus çalışma odası, gazetecilere mahsus müteaddid (çok sayıda) telefonlu daire ve bölmeler, doktor ve sıhhi yardım odası, radyo ve hoparlör tesisi, fotoğraf ve film alma yerleri ve bunların banyo odaları, sporcular için bir sıhhat merkezi, seyirciler için çok sayıda tuvalet ve lavabolar, büfeler, gazeteciler için hususi tribün, 100 kişilik şeref tribünü, müstahdemler için banyo ve koğuşlar, iki idman salonu…”
İlk maç ilk heyecan
İnşaat söylendiği gibi 19 Mayıs 1947’de tamamlanamasa da stadın kapıları ilk kez 19 Mayıs törenleri için açılır.
‘Yeni açık’ inşaa halinde 1961’de yapımına başlanan Gazhane tarafındaki açık tribün 1963-64 sezonunda bitirilebildi. 3 Şubat 1963’te oynanan ve Galatasaray’ın 5-1 kazandığı Şekerspor maçı günü çekilen fotoğrafta tribünün üst katının inşaatının devam ettiği görülüyor.
İnönü Stadı’ndaki ilk futbol maçı ise 23 Kasım 1947’de Beşiktaş ile İsveç şampiyonu AIK arasında oynanacaktır. Aslında AIK takımının niyeti İsrail’de yapılacak bir turnuvaya katılmaktır ama Mısır’daki kolera salgınının oraya da yayılması endişesiyle bu plandan vazgeçip özel maçlar oynamak için Türkiye’ye gelmiştir. Federasyon, İsveç takımının Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe ve bu üç takımın karmasıyla yapacağı dört maçın İnönü Stadı’nda oynanmasına karar verir.
Açılış maçında Dolmabahçe tıklım tıklımdır. Ancak, stada kapasiteden fazla seyirci alınması tepkilere yol açmıştır. Cumhuriyet’teki haberde “Sevincimiz iğnelenen bir balon gibi sönüverdi” denilirken, Vatan “Haddinden fazla seyirci alınması yüzünden dün stadın içi ve dışı bir panayır yerine dönmüştü” yazar. Akşam ise izdiham yüzünden tribünden inip maçı sahanın kenarında oturarak izleyen yüzlerce seyircinin yarattığı tehlikeye dikkat çekmektedir.
Futbol mabedinde basketbol 1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası da İnönü Stadı’nda yapıldı. Şampiyonanın, seyirci kapasitesinin az oluşu nedeniyle Spor ve Sergi Sarayı yerine zeminine parke döşenen İnönü Stadı’nda yapılmasına karar verilmişti.
Beşiktaş’ın 3-2 yenildiği maçın ve İnönü Stadı’nın ilk golünü atan futbolcu ise ileride Beşiktaş’ın başkanı olacak Süleyman Seba’dır. Maçı saha kenarına oturup izleyen ve gole olması gerektiğinden fazla sevinen bir seyircinin sarılmak amacıyla üzerine atladığı Seba yere yuvarlanır ama neyse ki bir sakatlık yaşamaz.
İlk maçtan itibaren, özellikle büyük maçlarda satılan bilet sayısından çok daha fazla seyirci tribünlerdedir. Aşırı kalabalığın sebebi “beleşçiler”, yani Beden Terbiyesi, Valilik ve kulüp yetkililerinin dağıttığı davetiyelerle içeri giren biletsiz seyircilerdir.
Bir de bunlar kadar büyük sorun olmasalar da maçı stada girmeden seyretmeye çalışan ikinci tür beleşçiler vardır. Yeni açık tribün yapılmadığı için stadın etrafında yüksekte bulunan bazı noktalardan rahatlıkla maç seyredilebilmektedir. 7 Mart 1949 tarihli Üniversite gazetesinde yer alan “Alaka Bekliyoruz” başlıklı bir yazı yazan Orman Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı Kemal Salihlioğlu, “Büyük masraflarla meydana getirilen Teknik Üniversite’nin alt tarafındaki çam koruluğunun Dolmabahçe’ye bakan yamaçlarının son zamanlarda ücretsiz maç seyircileri için harcıâlem bir tribün haline getirildiği herkesin malumudur” deyip, beleşçi seyircilerin yeni ekilmiş çam fidanlarına zarar vermelerinden şikayet etmektedir. Yazıyla birlikte kullanılan ve beleşçi seyircileri uyarmak yerine onlarla birlikte maç seyreden bir polisin fotoğrafının altında “Maç seyretmek varken vazife nene gerek!” yazar.
İlerleyen yıllarda yeni açık tribün yapıldıktan sonra dışarıdan maç izlenecek yerler azalsa da Gümüşsuyu tarafındaki küçük bir bölüm yıllarca beleşçi seyircilere hizmet vermiş ve “Beleştepe” adıyla anılmıştır.
Gazhane dumanları altında
2. Dünya Savaşı’nın bitişiyle birlikte ilginin hızla arttığı futbol 1950’li yıllara gelindiğinde günlük hayatın içinde inkâr edilemez bir köşe kapmıştır. Federasyonun 1951’de profesyonelliği kabul etmesi futbolun daha da yaygınlaşmasına katkı yapar. İnönü Stadı da futbolun kalbinin attığı yerdir ve yıllar geçtikçe maç günlerinde daha kalabalık olmaktadır. Eksik tribünün bir an önce bitmesi bunun için de Gazhane’nin taşınması gereklidir. Kulüpler, taraftarlar ve gazeteler bu konuda baskı oluşturur. Üstelik mesele sadece eksik tribün değildir. Atletizm pisti nizâmi ölçüden bir metre seksen santim kısadır. Pistin yarışlara açılması için önce normal uzunluğa gelebilmesi bunun için de Gazhane’nin yıkılması ve stadın tamamlanması gerekmektedir. Gazhane’yle bitişik olmanın bir kötü tarafı da, rüzgârın yönüne göre bazı maçlarda seyircilerin pis dumanlar altında maç seyretmek zorunda kalmasıdır.
Kapılarını ilk kez 1947 yılı 19 Mayıs törenleri için açan İnönü Stadı’nda sonraki yıllarda da birçok resmi bayram kutlaması yapıldı
1953’ün Mart ayında oynanan bir maçtaki bilet kuyruğu.
Uzun yıllar Gazhane’nin yıkılıp yeni tribün inşa edilmesini beklemekle geçer. 1954 yılında İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay 100 bin kişilik bir stadyum yapılacağını açıkladığından sonra İnönü Stadı ikinci plana atılmış gibidir. Stadın mimarı Violi de zaman zaman gazeteler aracılığıyla “Açılış yapıldıktan bir iki sene sonra Gazhane’nin yıkılacağına söz verilmişti” diye sitemlerini dile getirir. (Zaten proje hem eksik hem de ilk tasarlandığı kadar görkemli değildir. Violi’nin projesindeki Gazhane tarafında tenis kortları, deniz tarafında tunç kabartmalarla süslü büyük demir kapı, yine deniz tarafındaki kale arkasında üzerlerinde disk ve cirit atan atlet heykellerinin olduğu iki kule maliyeti arttırdığı gerekçesiyle yapılmamıştır).
Nihayet Başbakan Adnan Menderes 9 Mart 1960’ta “Gazhane tarih olacak, Mithat Paşa’nın kapasitesi yeni tribünle birlikte 50 bin kişiye çıkacak” müjdesi verir. Yıkım ve yeni tribün inşaatına yaz aylarında başlanacaktır.
Ancak araya 27 Mayıs darbesi girer. Yeni tribünlerin inşaatına ancak 1961’de başlanır. 1962-63 sezonunda yeni açık tribünün biten alt kısmına seyirci alınmaya başlar, tribünün tamamen bitmesi için ise 1963-64 sezonunu beklemek gerekecektir. Açıldığında 10 bini oturan 23 bin seyirciyi alabilen stad artık 21 bini oturan toplam 36 bin seyirci alabilmektedir.
Dolmabahçe deniz hamamı!
Stadın izdiham ve yıkılamayan Gazhane kadar önemli bir problemi de zemindir. İnönü Stadı açıldıktan yalnızca iki sene sonra zemini futbol oynanamayacak hale gelir. 1950’li yıllarda zemin iyice berbat haldedir. Yağmur ve kar yağdığı zaman hiçbir önlem çare olmaz. Birçok maç ertelenir, stad ara sıra dinlendirilse ve bakıma alınsa da kesin çözüm bulunamamaktadır.
1950’li yıllardaki perişan vaziyet stad tamamlandıktan sonra da uzun yıllar devam eder. 28 Kasım 1968 tarihli Cumhuriyet’teki üç karikatür durumu çok iyi özetlemektedir. İnönü’de oynanması gereken Fenerbahçe-Ajax Şampiyon Kulüpler Kupası ikinci tur maçının yağmur nedeniyle ertesi güne ertelenmesini konu alan karikatürlerin birincisinde, İnönü Stadı yerine “Dolmabahçe Deniz Hamamı” yazar. İkincisinde futbolcular tünelden sahaya bellerine geçirdikleri can simidiyle çıkarken üçüncüsünde bilet kuyruğundaki vatandaşlardan biri diğerine “Yağmurun yağıp maçın yarına ertelendiği iyi oldu zaten sıra bize ancak yarın gelir” demektedir.
Stadın adı değişiyor
İnönü Stadı’nın tarihinden söz ederken isim tartışmalarından da söz etmeden olmaz. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimleri kazanan Demokrat Parti, stadın artık muhalefet lideri olan İsmet İnönü’nün adını taşımasından rahatsızdır ve stadın adı Mithat Paşa Stadı olarak değiştirilir. İsim değişikliğinin tarihi, birçok kaynakta 1952 olarak geçtiği için genelde öyle bilinse de doğru tarih 22 Haziran 1951’dir.
Aslında Mithat Paşa’nın (1822-1884) futbolla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Adının bir stadyuma verilmesi en az İsmet İnönü adının verilmesi kadar, hatta ondan daha tuhaf bir karardır. Türkiye’nin ilk anayasası olan 1876 Anayasası’nın mimarı Mithat Paşa 1881’de Sultan Abdülaziz’i öldürttüğü iddiasıyla Yıldız Sarayı bahçesindeki Çadır Köşkü’nde yargılanmış, Taif’e sürülmüş ve 1884’te orada öldürülmüştü. Taif’te gömülen cenazesinin 26 Haziran 1951’de Türkiye’ye getirilecek olması Mithat Paşa’yı yeniden hatırlatmakla kalmamış önemli bir gündem konusu haline getirmişti. Demokrat Parti iktidarı “hürriyet ve demokrasi uğrunda ölmüş şehit devlet adamı” diye nitelendirdiği Mithat Paşa üzerinden yarattığı rüzgâr esnasında stadın adını fazla gürültü patırtı da yapmadan değiştirivermişti.
Aslında stadın temelinin atıldığı 1940’ta açılan Gezi Parkı’na, yani Taksim Gezisi’ne İnönü Gezisi adı verildiğinde olduğu gibi İnönü Stadı adı da pek benimsenmez. Hem halk arasında hem de gazetelerde Dolmabahçe Stadı adı daha yaygın kullanılmaktadır. Ama Mithat Paşa adı hiç tutmaz ve stad ondan sonra da Dolmabahçe Stadı olarak anılmaya devam eder. İsmet İnönü’nün 25 Aralık 1973’teki vefatından sonra tekrar verilen İnönü Stadı adı bu kez tutmuş ve stad herkes tarafından İnönü Stadı olarak anılmaya başlamıştır.
İNÖNÜ STADI’NIN İLKLERİ
İlk karaborsa, ilk gece maçı, hakeme ilk okkalı küfür…
Bütün eksiklerine rağmen, İstanbul’un ilk modern ve geniş kapasiteli stadıydı İnönü Stadı ve uzun yıllar boyunca birçok ilke de sahne olmuştu.
İnönü Stadı’nda bir konser hazırlığı
Stadyum çevresinin en önemli sektörlerinden olan bilet karaborsacılığının ilk örnekleri İnönü Stadı’nda görülmüştü. Stadın tarihinin üçüncü maçı olan 30 Kasım 1947’deki Fenerbahçe-AIK maçı, karaborsa bilet satıldığı tespit edilen ilk maçtır aynı zamanda.
Hakeme koro halinde küfür edilen ilk stad da İnönü Stadı’dır. Can Kozanoğlu, Bu Maçı Alıcaz kitabında bunu şöyle anlatıyor: “Yıl 1947 ya da 1948’dir. İnönü Stadı yeni açılmıştır. Bir gün şimdi numaralı tribünün bulunduğu Teksas tribününden hakem Sulhi Garan’ı hedef alan bir koro icraata geçer. Türk tezahürat tarihinde önemli bir adım atılmış, yılların eskitemeyeceği ölümsüz bir eser, bir klasik yaratılmıştır: İ..e hakem!”
Ne yazık ki daha üzücü ilklere de sahne olur İnönü Stadı. Türkiye’nin ilk futbol cinayeti, 13 Mart 1955’teki Galatasaray-Fenerbahçe maçında işlenir. Galatasaraylı 17 yaşındaki Mehmet Girlay, Fenerbahçeli İbrahim Kuzgun tarafından öldürülür. Türkiye’nin ilk futbol cinayetinin kurbanı Girlay 16 Mart’ta çoğu Galatasaray taraftarı olan 1000 kişinin katıldığı cenaze töreniyle defnedilir.
Türkiye’de düzenlenen ilk kez Avrupa Basketbol Şampiyonası da (tam adıyla 11. Avrupa ve Akdeniz Memleketleri Basketbol Şampiyonası) 21-31 Mayıs 1959’da İnönü Stadı’nda yapılır. Şampiyonanın, seyirci kapasitesinin az oluşu nedeniyle Spor ve Sergi Sarayı yerine zeminine parke döşenen İnönü Stadı’nda yapılmasına karar verilmişti. Türkiye’nin 17 takım arasından 12’nci tamamladığı turnuvayı Sovyetler Birliği kazandı.
Işıklar yanıyor Türkiye’nin ilk gece maçları 28 Mart 1962’de İnönü Stadı’nda oynandı (üstte). 13 Mart 1955’teki Galatasaray-Fenerbahçe maçında işlenen cinayet stadın tarihindeki en üzücü olaylardan biridir.
İlk kez 15 Mart 1960’ta ışıklandırılacağı açıklanan İnönü Stadı 28 Mart 1962’de Türkiye’nin ilk nizâmi gece maçlarına sahne olur. O gün stadda önce saat 18.00’de Vefa-Yeşildirek, ardından Fenerbahçe-Kasımpaşa maçları vardır. İlk maçın 20. dakikasında stadın ışıkları yakılır, maçın topu fosforlu topla değiştirilir. İkinci maç tamamen ışıklar altında oynanır. (Aslında ilk “gece maçı” 9 Eylül 1939’da Taksim Stadı’nda Fenerbahçe ile Beyoğluspor arasında, Gece Maçları Turnuvası kapsamında oynanmıştır. Ordudan alınan projektörler ve donanma ampulleriyle aydınlatılan sahada kalelerden biri karanlıkta kalırken, futbolcular rahat görsün diye top sürekli kireçle boyanmış, bu iş için birkaç kişi görevlendirilmiştir. Turnuvanın ikinci maçında sekiz projektör daha getirilince biraz daha aydınlatılabilmiştir saha. Ama elbette bunlar nizami gece maçları değildir).
1990’lı yıllarda büyük takımlar maçlarını akşam oynamaya başlayınca biten bir gelenek vardı: maça sabahlamak. Maça girmeyi garantilemek için geceden stad civarında konuşlanan taraftarlar bilet kuyruğunda yer tutar, büyük maçlarda tutulan yerin bile satıldığı olurdu. Bu gelenek de ilk kez 24 Nisan 1971’de İnönü Stadı’nda oynanan Türkiye-Almanya maçıyla başlamıştır.
1980’li ve hatta 1990’lı yıllarda kötü zeminli stadları nitelemek için çok yaygın kullanılan “patates tarlası gibi” benzetmesi de ilk kez İnönü Stadı için yapılmıştır. Aslında benzetmeyi ilk yapan Galatasaray’la 18 Eylül 1985’de oynayacakları Kupa Galipleri Kupası maçı için İstanbul’a gelen ve stadı Türk gazetecilerle gezen Polonya’nın Widzew Lodz takımı futbolcularıdır. Ancak bir sonraki turda Galatasaray’ın rakibi olarak İstanbul’a gelen Bayern Uerdingen’in teknik direktörü Feldkamp aynı benzetmeyi Alman basınına yaptığı için daha etkili olmuş ve patates tarlası sözü ileride Galatasaray’ın da teknik direktörlüğünü de yapacak Feldkamp’a atfedilmiştir.
Türkiye’nin ilk stadyum konseri de 28 Temmuz 1992’de İnönü’de gerçekleşir. Bryan Adams’ın bu konserinden sonra başka stadlarda da konser yapılmış ama hiçbiri İnönü Stadı’ndaki konserlerin tadını vermemiştir.
Üç boyutlu tasarım programlarının, silikonun ve akriliğin bilinmediği Birinci Savaş yıllarında, alçı, bakır ve boyayla yaptığı masklarla, cephede yüzünü kaybeden askerleri hayata bağladı. Heykeltraş Anna Coleman Ladd’in sıradışı adanmışlık hikayesi…
Birinci Dünya Savaşı, yüzünün yarısını muharebe alanında bırakan talihsiz bir askerin hayatta kalmasının mümkün olabildiği ilk savaştı. Askerî teknoloji insanların suratını uzaktan darmadağın edebilecek silahları nihayet (!) mükemmelleştirebilmişti. Yüksek kalibreli ve uzun menzilli toplar, el bombaları, makineli tüfekler ve özellikle gaz bombaları, savaş alanlarında artık yaygın şekilde kullanılıyordu. Üstelik hem komutanlar hem askerler, özellikle savaşın başlarında, bombalardan saçılan şarapnellerin ve seri tüfek atışlarının ne kadar ölümcül olabileceğini tam manasıyla idrak edebilmiş değildi. Hızlı hareket ederlerse yaylım ateşten kaçabileceklerini sanıyorlardı.
Bununla birlikte, artık önceki savaşlarda olduğu gibi yüzünden isabet alan her asker hayatını kaybetmiyordu. Askerî teknoloji gibi tıp bilimi de boş durmamış, bu ağır yaralı “yüzsüzler”i hayatta tutmayı sağlayacak tedavi yöntemlerini ve ilaçları geliştirmeye başlamıştı.
Detaycı bir sanatçı, duyarlı bir kadın Başarılı bir neoklasik heykel sanatçısı olan Anna Coleman Ladd, ürettiği estetikprotez bakır maskları kendi geliştirdiği emaye bir karışımla kullanıcısının ten rengine boyuyordu. Sanatçı, yeni bir yüze kavuşturduğu gazilerden biriyle, son provada.
Fakat bizzat cerrahlar bile, bir dizi ameliyatla hayata bağladıkları çeneleri kopmuş, alınları çökmüş, elmacık kemikleri göçmüş, gözleri çıkmış, burunları ve ağızları yerinde olmayan bu insanları ister istemez kendi yarattıkları canavarlar gibi görüyor, onlar için daha fazlasını yapmanın yollarını arıyordu. İnsan içine çıkacak bir yüzden yoksun halde yaşamak istemeyen savaş mağdurlarına sıkça rastlanıyordu. Annesinin kendisini bu “ucube” suratla görmesini istemediği için hastaneden taburcu olmayı reddeden, memleketine dönmekte ayak direyen gaziler vardı.
Suratları paramparça bir halde hayata tutunmaya çalışan savaş gazilerinin imdadına yetişenlerden biri de Amerikalı bir kadın olacaktı. Anna Coleman Ladd (Watts) ismini taşıyan bu kadın, Philedelphia’nın kalburüstü bir ailesinde yetişmiş, Roma ve Paris’te sanat eğitimi görmüş, Boston’da yaşayan başarılı bir heykel sanatçısıydı.
Aslında savaşta yüzlerini kaybeden askerlere estetik-protez maskelerle yeni yüz yapma fikri Ladd’e ait değildi. 1916’nın Mart ayında, plastik cerrahları çaresiz bırakacak kadar tarumar olmuş yüzler için Londra’da bir “maske ünitesi” kurulmuştu. Halk arasında “Teneke Burunlar Dükkanı” diye anılan, resmî adı “Şeklini Kaybetmiş Yüzler İçin Maske Bölümü” olan ünitenin başına, İngiliz heykeltraş Francis Derwent Wood getirilmişti. Wood, o güne kadar bu amaçla kullanılagelen dayanıksız lastik maskeler yerine daha kalıcı ve gerçekçi olan ince metal maskeleri yaratmış, klinik tecrübelerini 1917’de İngiliz tıp dergisi Lancet’te yayımlamıştı.
Makale, Boston’da yaşayan Ladd’in dikkatini çekmiş, onu heyecandırmıştı. Fakat eğer eşi çocuk doktoru Maynard Ladd, Toul’daki Amerikan Kızılhaç Çocuk Bürosu’nn yönetmek üzere Fransa’ya tayin edilmeseydi, tarih başka şekilde akacak, muhtemeldir ki Anna Coleman’ın heyecanı, yüzleriyle birlikte yaşama sevinçlerini de kaybetmiş savaş gazilerine umut ışığı olacak bir faaliyete dönüşemeyecekti. Artık 39 yaşına gelmiş olan Anna, 1917’nin son günlerinde eşiyle birlikte Avrupa’nın yolunu tuttuğunda, planları kafasında çoktan hazırdı: İleride günlüğüne “benim işim cerrahların işinin bittiği yerde başlıyordu” diye yazacak olan Wood’un Londra’da İngiliz askerleri için üstlendiği misyonu, Paris’te Fransız askerlerinin hizmetine sunacaktı.
Anna Coleman Ladd, Ocak 1918’de dört asistanıyla birlikte Kızılhaç Portre Maskları Stüdyosu’nu kurdu. Çalışma mekanının “cesur suratsızlar” diye adlandırdığı gazilerin birbirleriyle tanışıp rahatça sohbet edebilecekleri, hatta iskambil oynayabilecekleri sıcak bir atmosfere sahip olmasına özen gösterdi. Estetik protez masklar konusunda önemli bir deneyim birikimi olan Wood ile yazışarak ondan teknik ayrıntıları öğrendi ve hemen işe koyuldu. Kısa sürede Wood’un tekniğini çok daha ileri götürecekti.
Gazilere rehabilitasyon Ladd, işinin savaşta yüzünden ağır yaralanmış askerlere maske yapmakla bitmediğini biliyordu. “Cesur suratsızlar” diye adlandırdığı gazilerin toplum içine çıkmadan önce yeni yüzlerine alışmaları gerekiyordu. Bunu için stüdyosunda, onların kolayca “sosyalleşebileceği” sıcak bir atmosfer yaratmaya özen gösterdi.
Çalışmasının ilk adımı, tahrip olmuş yüzün alçı kalıbının alınmasıydı. Ardından Ladd, yaralı askerin yüzünün tamam olduğu eski bir fotoğraftan, o yoksa ayrıntılı bir tariften yararlanarak eksik bölümleri ekliyor, bozulmuş kısımları düzeltiyor, yeni bir alçı kalıp hazırlıyordu. Bu kalıba iğne yapraklı ağaçlardan elde edilen bir tür latex olan Sumatra zamkını dökerek elastik bir maske elde ediyor, onu sıvılaştırılmış bakıra yatırıyordu. Verdiği elektrik akımı sayesinde maske bakırla kaplanıyor ve ortaya incecik, hafif ama ömür boyu kullanılabilecek dayanıklılıkta metal bir estetik-protez maske çıkıyordu. Son olarak maskeyi kendi geliştirdiği emaye bir karışımla askerin ten rengine uygun olarak boyuyordu.
Renk tonlarını güneşli bir hava ile bulutlu bir havanın ışık seviyeleri arasındaki ortalama bir ışığa göre kalibre edecek kadar özenli çalıştığından, sonuç çoğunlukla bir “başeser” oluyordu. Provalarda gerektiğinde kaş, kirpik, sakal ve bıyık eklenerek kullanıma hazır hale getirilen Ladd’in ince metal estetik-protez maskları gazilere adeta gerçek yüzlerini armağan ediyordu.
Savaşın çirkin yüzüne hassas müdahele Ladd, önce savaşta tahrip olmuş yüzün alçı kalıbını alıyor, ardından aynı yüzün hasarsız göründüğü bir fotoğrafa dayanarak ikinci bir alçı kalıp hazırlıyordu. Üst sırada dağılmış yüzlerin, alt sırada ise aynı kişilere ait düzeltilmiş suratların alçı kalıpları görülüyor.
Anna, neoklasik bir heykeltraştı. Sanat ve güzellik anlayışı o dönemin prensipleri, oranları ve temaları etrafında şekillenmişti. Kariyerinin bir yıl kadar süren bu sıradışı aşamasında savaşın acı izlerini taşıyan birçok yüzü, ürettiği masklar aracılığıyla huzurun duru güzelliğini yansıtan neoklasik portrelere dönüştürdü. Gerçek anlamda ne tıp ne de sanat tarihlerinin konusu olan, günümüzde “anaplostoloji” adı verilen disiplininin alanında o günlerde yarattığı farkın sırrı, sanat formasyonunun yanısıra olasılıkla kadın duyarlılığıydı.
Ladd, Paris günlerinde 100 civarında estetik-protez maskın üretim sürecini yönetti. Ateşkesi izleyen günlerde, 1919 başlarında Amerika’ya döndükten sonra, Paris’te yetiştirdiği yardımcıları çok daha fazlasını üreterek savaşın korkunç yüzüyle mücadeleye devam ettiler. Savaştan sonra Amerika’da heykel çalışmalarını başarıyla sürdüren Ladd, 1932’de Fransa tarafından Légion d’Honneur’le onurlandırıldı. 1939’da 60 yaşında Santa Barbara’da öldüğünde, arkasında benzersiz bir adanmışlık hikayesi, bazıları halka açık alanlarda sergilenen pek çok kıymetli heykel ve “cesur suratsız”ının hayır dualarını bıraktı.
Önce, sonra Anna Coleman Ladd, Paris günlerinde savaşta yüzü tanınmaz hale gelmiş 100 civarında gaziyi ürettiği masklarla hayata döndürdü. Sonraki yıllarda kendisine Fransa’dan gönderilen çok sayıdaki minnet mektubundan birinde şu ifadeler yer alıyordu: “Sevdiğim kadın artık beni itici bulmuyor, oysa buna hakkı var. Ne de olsa yakında eşim olacak!”
ANAPLASTOLOJİ NEDİR?
Alçı kalıptan dijital tasarıma
Anna Coleman Ladd’in 1. Dünya Savaşı sırasında sınırlı imkanlarla yaptığı işe günümüzde “anaplastoloji” adı veriliyor. Anaplastoloji, eksik ya da bozuk bir anatominin yapay maddeler yardımıyla tamamlanması veya düzeltilmesiyle uğraşan, sanatla bilimi biraraya getiren bir disiplin. Anasplastoloji uzmanları bugün yüz protezlerinde çoğunlukla silikon ve akrilik malzeme kullanıyor, maskeleri üç boyutlu bilgisayar programlarıyla tasarlıyorlar. Bunlar vücuttaki yerlerine implantlar ve mıknatıslarla sabitleniyor. Anaplastoloji, Irak ve Afganistan’da yüzlerinden yaralanan askerlerin rehabilitasyon programlarıyla dünya gündemine gelmişti.
MODERN SİPER SAVAŞININ ETKİSİ
‘Suratsız gazilerin dramı’
10 milyondan fazla askerin öldüğü, 21 milyon kişinin yaralandığı 1. Dünya Savaşı’nın karakteristiklerinden biri de baş ve yüzleri kolay hedef haline getiren siper savaşıydı. Yetersiz kasklar kafayı bir ölçüde korurken, yüz en savunmasız bölge durumundaydı. Gaz bombalarının yol açtığı surat travmalarında da müthiş bir artış vardı. İngiltere’de çıkan Social History of Medicine dergisinde 2011’de yayımlanan bir makaleye göre 60.500 İngiliz askeri yüzünden ya da gözünden yaralanmıştı. Fransız ve Alman ordularında da durum pek farklı değildi. Üstelik ne hekimler ne de sıradan insanlar bu duruma hazırlıklıydı. Çoğunlukla basit yaraları onarmaya alışık olan estetik cerrahlar bir anda yarısı kayıp bir yüzü toparlamak gibi zor bir görevle karşı karşıya kalıyor, geleneksel savaşlarda kolunu, bacağını kaybeden askerlere kısmen alışık olan siviller ise bu “suratsız gaziler”i kabullenmekte güçlük çekiyordu.
Geçen ay değerli gazeteci Kurtul Altuğ’u kaybettik. Turgut Özal 1989’da Çankaya’nın kapılarını yazarımız Ozan Sağdıç ile meslektaşı Altuğ’a açmış, cumhurbaşkanı olduktan sonraki ilk röportajını Paris Match dergisinin Türkçe edisyonu için bu iki gazeteciye vermişti.
Benim Hayat dergisi foto muhabiri olarak İstanbul’dan Ankara’ya hareket ettiğim 28 Nisan 1960 günü Kurtul Altuğ da Akis dergisinin yazı işleri müdürü olarak Demokrat Parti’nin ünlü Tahkikat Komisyonu tarafından tutuklanıp, gazeteciler arasında “Ankara Hilton” olarak anılan Ulucanlar Cezaevi’ne konulmuştu. Kurtul’la ilk kez 27 Mayıs ihtilalinden hemen birkaç gün sonra, cezaevinden salınır salınmaz tanışmıştık. Dergimizin patronlarının politikası ihtilalden sonra birden değişmiş, 27 Mayısçı oluvermişlerdi. Metin Toker, Beyhan Cenkçi, Ülkü Arman, Yusuf Ziya Ademhan yanında birkaç kişi daha Demokrasi ve Özgürlük kahramanları olarak fotoğraflarıyla sayfalarımızda yer almalıydı. Kurtul’la birkaç ay farkıyla yaşıttık. O gün başlayan dostluğumuz sevgi saygı çerçevesinde sürgit devam etti.
1980’lerin sonuna doğru Türk basınında, uluslararası üne sahip kimi yabancı dergilerin, onlara bağlı Türkçe edisyonlarını yayımlamak gibi bir hava esmişti. Karacan Yayınları da kafayı Paris Match dergisine takmış, onun benzerini çıkaracak. Ama her şeyden önce, bu işin ülkemizde de kotarılabileceğini Fransa’daki müstakbel ortaklara kanıtlamak gerek. Bu yüzden bir örnek sayı hazırlanacak. Tasarlanan derginin yazı işleri müdürü ve başyazarı olarak Kurtul Altuğ’u görevlendirmişler. Sevgili arkadaşım, derginin “Fotoğraf Direktörü” olarak da beni uygun görmüş.
Önce bilgisayarlar Özal’ın köşke taşıdığı ilk eşya kişisel bilgisayarı idi. O zaman bilgisayar şimdiki gibi yaygın değildi. Kendisinden önceki Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in böyle bir sistemi var mıydı bilmiyorum. Ama yanılmıyorsam kameram ilk bilgisayarlı cumhurbaşkanının görüntüsünü saptıyordu.
Örnek derginin ana teması, sona ermekte olan 1980’li yıllarda meydana gelmiş önemli olayların bir dökümü. Ancak, giriş sayfaları için, hemen dikkat çekecek bomba bir konu gerek. Tedavüldeki en önemli haber Cumhurbaşkanı seçimi. Altı yıldan beri Başbakanlık ve Anavatan Partisi Genel Başkanlığı görevini üstlenmiş olan Turgut Özal, muhalefetin bütün “Çankaya’ya çıkamazsın, çıkarsan da seni oradan indiririz” lâflarına karşın seçimi kazandı ve Cumhurbaşkanı oldu. Hemen röportaj girişiminde bulunduk. Gerçi Kurtul Altuğ’un adı yeter de artardı. Ama bize Basın Yayın Genel Müdürü Büyükelçi Kaya Toperi de çok yardımcı oldu. Daha Özal, yeni makamının rezidansına tam taşınmadan, yerini ısıtmadan biz köşkteyiz. Allah razı olsun, Özal da tanıtma işlerini pek severdi hani…
Kurtul ve ben Cumhurbaşkanlığı özel ofisine kabul edildiğimizde, Kaya Toperi de oradaydı. Dairenin makam masasının olduğu iç kısma değil de, giriş kısmında ufak çaplı bir yuvarlak masaya davet edildik. Taba renkli masa örtüsünün üzerinde beyaz karanfiller doldurulmuş bir vazo ile bol kuru pastalı, çerezli tabaklar konulmuştu. Özal, Toperi, Kurtul ve ben masanın çevresine dizildik. Tabii önce birkaç nezaket sözleri… Ne içeceğimiz filân soruldu…
Kurtul, röportajın amacını ve nerede kullanılacağını söyledi. “Paris Match’ı artık Türkçe de çıkaracağız” dedi. Özal “Buna sevindim. Beynelmilel olmak çok mühimdir” diye karşılık verdi. Arkasından “Hadi sorularınızı sorun bakalım” dedi. Kurtul, “Sayın Cumhurbaşkanım” diye söze başladı, “1980’li yıllara imza atan lider olarak sizi seçmiş bulunuyoruz. 80’li yılların gerek ekonomik gerek siyasi olaylarında büyük rolünüz var. Türkiye bu yıllara sizin ekonomik modelinizi uygulayarak başladı. Modelinizi “paralar serbest, mallar serbest, insanlar serbest” diye ifade etmiştiniz. Enflasyonu aşağı çekmek, hayat pahalılığını önlemek, Türkiye’yi çağdaş yapmak için el attınız. Türk milleti de size büyük prim verdi, seçimler kazandınız. Acaba bize 80’li yılları şu Çankaya Köşkü’nden anlatır mısınız?” Kurtul Altuğ’un ilk sorusu buydu.
Turgut Özal tanıtım işlerini çok severdi. Röportaj için bize ayrılan zamanı çoktan aşmıştık. Biz diyorum ama, asıl Özal’ın anlatacakları bitip tükenmiyordu. Yaverlerden biri kibarca bekleme odasında tebrike gelmiş üst düzey siyasilerin ve bürokratların biriktiğini hatırlatıyordu.
Özal, anlatmaya epey gerilerden başladı. Bürokratik ve teknokratik hayatını 1950’den 1971’e kadar hep devlette çalışarak geçirdiğini söyledi, çalıştığı yerleri sıraladı, Devlet Plânlama’da ne kadar aktif olduğunu, 12 Mart döneminde ayrılmak zorunda kaldığını, Amerika’ya gidip Dünya Bankası’nda görev aldığını uzun uzun anlattı.
Söyleşi sırasında Özal bir ara “Müsadenizle” deyip yerinden kalktı. Bulunduğumuz yerin hemen yanında kapısı açık küçük bir oda vardı. Oraya geçti. Baktık gördük ki, orada bir bilgisayar var. Bilgisayarın başına geçti. Anımsamak istediği bir şey için bilgisayara baktı. Anlaşılan Özal’ın köşke taşıdığı ilk eşya kişisel bilgisayarı idi. O zamanlar bilgisayarlar şimdiki gibi pek yaygın değildi. Bu hemen dikkatimizi çekti. Kendisinden önceki Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in böyle bir sistemi var mıydı bilmiyorum. Aksi takdirde kameram ilk bilgisayarlı cumhurbaşkanının görüntüsünü saptıyor demekti.
“Haydi ama, üşüttün beni” Özal’ı Ankara manzarası önünde çektiğim bu fotoğraf, röportajın ana fotoğrafıydı. Bakmayın havanın güneşli olduğuna. Aylardan Kasım, hava buz gibi. Zaten rahmetli Özal da sonunda dayanamayıp “Haydi ama üşüttün beni” demişti.
Ayağa kalkmışken, ben “Hadi birkaç fotoğraf çekelim” demiştim. Makam masasının bulunduğu tarafa geçtik. Daha önce orada Cemal Gürsel’den başlayarak, Sunay’ın, Korutürk’ün fotoğraflarını çekmiştim. Makam masası sedef kakmalı, ağır bir masaydı. O görünmüyordu. Basit bir büro masası onun yerini almıştı. Herhalde yeni cumhurbaşkanına göre yeniden yerleştirilecek ofiste geçici bir düzenleme idi bu. Ben, duruma bakıp “Şimdi amerikanvari bir fotoğraf çekelim” demiştim. Özal “Bunun amerikanvarisi nasıl oluyor” diye sordu. Ben “Bilmem” dedim, “ama oralardaki liderlerin böyle masa başında poz vermiş fotoğraflarını pek görmedim. Daha çok makamı fon olarak kullanan, onun önünde. ayakta çekilmiş fotoğraflarına rastladım da…” Özal güldü, “Biz de o zaman Amerikanvari bir poz verelim” dedi.
Röportajla, ara sohbetlerle bize ayrılan zamanı çok aşmıştık. Biz diyorum ama, asıl Özal’ın anlatacakları bitip tükenmiyordu. Yaverlerden biri kibarca bekleme odasında tebrike gelmiş üst düzey siyasilerin ve bürokratların biriktiğini hatırlatıyordu. Ben “Ama doğru dürüst fotoğraf çekemedim ki” dedim. “Daha özel hayatınız filân…” Sözümü kesti “Benim özel hayatım henüz Başbakanlık Konutu’nda. Yarın gel, orada çekersin” dedi. Saati kararlaştırdık, el sıkıp köşkten ayrıldık.
Ertesi gün kararlaştırılan saatte Başbakanlık Konutu’na tek başıma gittim. Özal beni eşofmanla karşılamıştı. Semra Hanım ortalarda görünmüyordu. Önce onu sordum. Özal, “Bırak şimdi onu. Taşınma telaşında. Şimdi köşkte keşif yapıyor. Kendisini ben bile göremiyorum” dedi. “Sen burada ne çekmek istiyorsan onu söyle.” Bir gün önceki sohbet sırasında Kurtul Altuğ Sayın Özal’a “Maşallah sayın cumhurbaşkanım, sizi çok incelmiş ve dinç gördüm” diye iltifatta bulunmuştu. O da belki de yaşamını her sabah iki saat süre ile yaptığı egzersizlere borçlu olduğunu, cumhurbaşkanlığı seçimine de iyi hazırlandığını söylemişti. “En stresli olduğum anlarda kendimi zora sokarım. Son bir ayda tam 18 kilo verdim” demişti. Şu anda, Başbakanlık konutunda eşofmanlı olduğuna göre, ya egzersiz yapıyormuş, ya da yapmak üzereydi. Bu olayın saptanmasının doğru olacağını düşündüm. “Gel o zaman” dedi, pek de büyük olmayan bir odaya girdik. Ortalık biraz dağınık gibiydi. Herhalde taşınma hali, bir takım eşya paketli paketsiz oraya buraya savrulmuştu. Eşofmanın üst kısmını çıkardı, beyaz fanilayla kaldı. Önce daha düzenli bir köşede duran kondisyon bisikletinin üzerine bindi, pedal çevirmeye başladı. Fotoğraf için şahane bir manzara… Sonra da koşu bandının üzerine çıktı. Önce yavaş başlattığı bandı hızlandırdıkça hızlandırdı; kan ter içinde kalıncaya kadar kendini -gerçekten- zora sokmuştu. Özel hayat namına sadece bu fotoğrafları çekebilmiştik. Ama bu kadarı bile yeter artardı. İnsan gelecek zamanlarda neler olacağını bilemiyor. Yıllar sonra tutulacağı kalp krizi ile vefatına neden olacak yürüyüş bandı üzerinde vaktiyle çekilmiş tek fotoğrafın bana kısmet olacağını nereden bilebilirdim ki…
Ah o koşu bandı! Özal’ın gündelik yaşam fotoğraflarını çekmek üzere henüz boşaltmadıkları Başbakanlık Konutu’na gidip kendisini spor yaparken de görüntüledim. Yıllar sonra kalp krizi ile vefatına neden olacak yürüyüş bandında vaktiyle çekilmiş tek fotoğrafın bana kısmet olacağını nereden bilebilirdim…
Röportajımız için bir temel eksiğimiz daha vardı. Yeni cumhurbaşkanımızın mekânı olacak Çankaya Köşkü ile birlikte çekilecek fotoğrafları. Onun için üçüncü bir randevu daha almam gerekiyordu. “Yarın köşke gel. Saatini şimdiden söyleyemem. İş arasında bir ara avluya çıkarız. İstediğin fotoğrafı çekersin” dedi. Ertesi gün Köşke gittim. Yaverler odasında beklemeye alındım. Çok da beklemedim. Özal önemli bir toplantıya gidecekmiş. İçinde birkaç kişi bulunan siyah bir araba onu götürmek üzere gelmiş, köşkün giriş merdivenleri karşısında bekliyor. Merdiven önüne de makam arabası yanaşmış. Özal bana, “Hadi, istediğin fotoğrafı nerede çekeceksin” diye sordu. Kapıda bekleyenler var. İki arada bir derede şipşak fotoğraf çekeceğiz. Bu kapı köşkün yan tarafındadır. Asıl Ankara manzarasına hakim ana cephenin önünde bir boş alan vardır. Orası hiç kullanılmaz. Ama köşk imajı deyince o akla gelir. Her şeye rağmen onu köşkün önüne kadar yürüttüm.
Bekleyen beklesin, bana ne! Ben kendi hesabıma röportajın ana fotoğrafını çekeceğim. Ya köşkle beraber, ya da “İşte bakın, Başkent Ankara, ben de bu bilmem kaç rakımlı tepenin efesiyim” diyen pozlarda. Titizleniyorum, tekrar tekrar çeşitli görünüşler halinde fotoğraflar çekmeye çalışıyorum. “Şurada durun efendim, şu vaziyette, biraz daha sağa dönün, elinizle şöyle bir hareket yapın, biraz daha eğilirseniz daha iyi olur, olmadı ama şimdi, biraz gülümseniz lâzım” gibi uyarıların, komutun bini bir para benden… Aylardan da Kasım ayı, soğuklar başlamış. Aslında palto havası. Özal gideceği toplantıya uygun ince kumaştan lacivertleri giyinmiş. Bir taraftan da beklettiği adamlar var. Sonunda dayanamadı, “Haydi ama, üşüttün beni” dedi.
İki üç aydır, basında, siyasal ortamda, muhalif çevrelerde, hatta vatandaşın ağzında “Özal Çankaya’ya çıkamaz, çıksa bile oradan apar topar indirilir, Çankaya’yı ona dar ederiz” lâfları havalarda dolaşıp duruyordu ya, dilimin ucuna geldi, şeytan söyletti desem yeridir. “Eee efendim, Çankaya’nın havası biraz ayazdır” deyiverdim. Kinayeli konuştuğuma hükmetmiş olmalı ki, yüzüme tuhaf tuhaf baktı. Ben de “Sizi daha fazla yormayayım. Bu kadarı yeter, teşekkür ederim” deyip kestim.
Çok geçmedi, haftasına buna benzer bir olay daha yaşadım. Ama onda hiç, bir günahım yok. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın müdürü Mükerrem Berk, Semra Hanım’ın dayısı. Orkestra Kültür Bakanlığı bünyesinde ama, ismen kime bağlı? O adı taşıyan bir iki kuruluştan biri. Tabii Mükerrem Bey’in etekleri zil çalıyor. Özalların köşke çıkışlarının ilk haftasında, Konserlerini onurlandırmaları şartı evvel. Gelmesine geliyorlar da, tam 7 dakika geç. Orkestra podyuma çıkmış, seyirciler sıralarında sabırsızlıkla bekliyorlar. Ne o? Cumhurbaşkanı teşrif edecekler, İstiklâl marşıyla konser başlayacak. CSO Salonunun dinleyicileri hiç böyle bir beklemeye alışkın değil. Özellikle, İsmet Paşa hiç bir konseri kaçırmazdı. Onun randevuları Ankaralılar tarafından dakiklik örneği olarak gösterilirdi. Dakikası dakikasına salona girerdi. İktidarda olsun, muhalefette olsun, artık bir ritüel halini almıştı, hemen hemen herkes ayağa kalkardı ve İsmet Paşa alkışlanırdı. Ona gösterilen bu saygı, kendisinin sanata karşı saygısının karşılığıydı.
Bir zamanlar Çankaya Köşkünün düzenli resepsiyonlarının sürekli davetlisi dört sanat fotoğrafçısından biri de bendim. Diğerleri Ara Güler, Sami Güner ve Mustafa Türkyılmaz idi.
Zaten Özal’ın Cumhurbaşkanlığına getirilişine özellikle aydın çevrelerde bir tepki mevcutken, bu gecikme dinleyiciler arasında hoşnutsuzluk yarattı. Eşiyle birlikte ön sıradaki yerlerine geçerken kimse ayağa kalkmadı. Üstelik arka sıralardan “yuuu” sesleri yükseldi. Bir rastlantı işte, bir hafta önce ben Salonun fuayesinde “En Büyük Dinleyici İsmet İnönü” diye bir sergi açmıştım. Bunun şakasını da yapardım. “Tam on üç yıl her Cuma İsmet Paşa ile beraberdim, değişmez yerim de ikinci sırada, hemen onun arkasındaydı” derdim. Bunu ilk kez duyanlar “Ne o, İnönü Cumaya mı giderdi” diye sorarlardı. “Evet” derdim, “Her Cuma CSO salonunda buluşurduk. O nedenle İnönü’nün dünyanın en büyük şefleriyle, solistleriyle dünya kadar fotoğrafım vardır arşivimde. Onların bir bölümüyle tam yerindir diye CSO’da bir sergi açmış bulunuyordum. Çalınan iki eser arasında Özal’a yaklaşıp, sergimin broşürünü takdim ettim. “Fuayede ibret bir sergi var. Bir göz atarsanız memnun olurum” dedim.
“Özal Çankaya’ya çıkamaz, çıksa bile oradan apar topar indiririz” lâfları havalarda dolaşıp duruyordu ya, dilimin ucuna geldi, şeytan söyletti desem yeridir. “Efendim, Çankaya’nın havası biraz ayazdır” deyiverdim. Kinayeli konuştuğuma hükmetmiş olmalı ki, yüzüme tuhaf tuhaf baktı.
Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı makamındaki ilk fotoğrafı…
Makamdaki ilk fotoğraf Özal’la röportajı birlikte yaptığımız, geçen ay hayatını kaybeden başarılı gazeteci Kurtul Altuğ.
Dördüncü ya da beşinci sıranın başında Müşerref Hekimoğlu oturuyordu. Bana Özal’la ne konuştuğumu sordu. Ben de olduğu gibi aktardım. Evet, ibret sözcüğünü kullanmıştım ama, içinde hiçbir kinaye olmadan. Sen misin bunu söyleyen? Ertesi gün Müşerref Ablamız yazısına, “Dün gece Özal CSO konserine geç geldiği için yuhalandı” diye başlamış. Ben de yanına gitmişim, “İbret al bak. İsmet Paşa var ya, İsmet Paşa her konsere tam zamanında gelirdi” demişim. Beni iyi niyetli davetim gazete yazısıyla böyle tescillenmez mi!.. Ört ki ölem.
9 sayfalık röportajımızla başlayan Paris Match Türkiye dergisi örnek sayısı 1989 Aralık ayı başında ortaya çıktı. Hiç de fena basılmamıştı. Birinci sayfadaki künye bölümünde Başkan: Ali Naci Karacan, Genel Yönetmen: Kurtul Altuğ, Yazı İşleri Müdürü: Tuna Serim, Sanat Yönetmeni: Serap Sarıuçak. Fotoğraf Direktörü: Ozan Sağdıç diye yazıyordu. Ama nedense, anlaşamadılar mı nedir, devamı gelmedi. O örnek sayı arşivlerimizde tatlı bir anı olarak kaldı.
1916’ın 29 Nisan’ında, Bağdat’ın 170 km. güneyindeki Kut kasabasında kuşatılan İngiliz kuvvetleri Osmanlılara teslim oldu. Tümen komutanı General Townshend dahil, 13.309 İngiliz askeri esir alındı. 1. Dünya Savaşı’ndaki bu son taktik zafer sonun başlangıcı olacak, bir yıla kalmadan Kut, sonra Bağdat ve Kudüs düşecek, Ortadoğu’daki Osmanlı varlığı son bulacaktı.
İtilaf kuvvetlerinin 1916 başında Çanakkale’den çekilmesiyle büyük bir moral kazanılmış olmakla birlikte, Kafkasya, Irak ve Filistin cephelerinde muharebeler sürüyordu. Savaşın ilk günlerinde Fao Yarımadası üzerinden Basra’ya çıkan İngilizler, buradaki zayıf Türk birliklerini iterek 1915 boyunca yavaş da olsa sürekli ilerlemişler ve 1916 başlarında Dicle’nin dirsek yaptığı Kutülamare’ye gelmişlerdi. Bu bölgede Türk birlikleri ise ancak toparlanmaya başlamışlardı.
Kut için verilen liyakat madalyası 1915’te Irak Cephesi’nde 13. Kolordu Kurmay Başkanlığı, 1916-1917 arasında 35. Tümen Kurmay Başkanlığı görevini yürüten Yüzbaşı Ömer Halis’e (Bıyıktay), Kuttülamare kuşatmasına katılması dolayısıyla verilen “Kutü’l Amare” yazılı liyakat madalyası (üstte)
1916 Nisan sonundaki Kut zaferinin önemini anlayabilmek için biraz geri gidelim. Balkan Savaşında Osmanlı ordusunun elindeki 43 tümenin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar da kötü örselenmiş ve sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmıştı. 1913’te çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya, ve Irak’da ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’de Irak’taki ordu kağıt üzerinde 3 tümene çıkarılmıştı ama İngilizler Fao’ya çıktığında, burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştı. Hemen arkasından gelen Sarıkamış felaketi, muhtemel takviyelerin hatta Irak’tan bazı birliklerin acilen Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açtı. Her halükarda, İngilizleri karşılayan ilk güç, sadece dört top ve 350 askerden ibaretti. Sonra birkaç tabur daha geldi.
İngilizler 22 Kasım 1914 günü Basra’yı işgal ettikten sonra, savaş çabaları için hayati önemi olan Abadan petrol bölgesini sağlama almış sayılırdı ama, karşılarındaki savunma çok zayıfken fırsattan istifade etmek istediler. Kuzeye ilerlemek için ağırlıkla nehir ulaşımını kullanmayı seçmişlerdi, çünkü o günlerde, motorlu taşıtları çölde hızlı bir ilerleme yapacak nitelikte ve sayıda olmadığı gibi, Basra bataklıkları da ayrı bir engel oluşturuyordu.
Kuşatma altındaki İngilizler siper kazıyor.
İngilizler büyük sıkıntı çekmeden karaya çıktıktan sonra yığınaklarını yaptılar. Kuzeye hücum için Hindistan’dan gelen ve General Townshend’in komutasına giren 6. Poona Tümeni görevlendirildi. İngiliz ilerlemesi ilk andan itibaren başarılı oldu. Silahlı gemileri hem yollarını açtı, hem de gerektiği zaman çok sayıda sal ve sandala bindirilmiş birlikleri ve malzemeyi çekerek ulaşımı sağladı.
Hücumun geleceği yer apaçık belli olduğu halde, Osmanlı ordusu Basra bataklıklarında bunu karşılayamamıştı. Eğitim, teçhizat ve silah yoksunluğu çok barizdi. Bu açıdan İngiliz başarısının temel nedeni teknik olanaklarının üstünlüğü ve buradaki Türk birliklerinin her anlamda hazırlıksızlığı idi. Nehir gemilerinin hem yeterli ikmal sağlayacak, hem de İngiliz gemilerinin top ateşine karşı koyacak ateşgücüne yoktu. Marmaris ve Musul gambotlarının karşısına İngilizler çok kısa sürede Espiegle, Odin, Clio isimli gambotları, Shaitan ve Lewis Pelly isimli silahlı römorkörleri ve Sumana isimli motorbotu çıkarmışlardı. Ayrıca Comet isimli bir yandançarklıları vardı.
Bunun ötesinde, havadan da destek alıyorlardı. Hemen arkasından çok daha kuvvetli ve zırhlı nehir gambotları getirdiler. Yukarıda saydıklarımızdan Shaitan ile aynı sınıftan Miner ve daha sonra hizmete giren Firefly adlı gambot batırıldı ama “fly” sınıfından gemilerin sayısı on altıyı bulmuştu.
Kumsal adalara mevzilenen Türk birlikleri de İngiliz top ateşine karşı korugan yapamamışlardı, çünkü Mezopotamya’nın güneyinde kereste temin etmeye yarayacak ağaç bulunmuyordu. Kumdan ve çamurdan yapılan desteksiz siperler ise top, hatta makinelitüfek ateşine karşı bile koruma sağlamadı. Türk mevzileri muharebe başladıktan çok kısa bir süre içerisinde aşırı kayıp vererek savaş gücünü yitirdiler ve çekildiler. Bu safhada İngiliz ilerlemesinin sınırını ikmal sorunlarının ve hastalıkların teşkil ettiği söylenebilir.
Etkili bir direniş örgütleyemeyen Süleyman Askeri Bey, Nisan ayında intihar etmiş ve yerine Kurtuluş Savaşı’nda Sakallı Nurettin Paşa olarak tanınacak olan Albay Nurettin Bey tayin edilmişti. Irak’ta 6. Ordu kuruluncaya kadar ilk elde Nurettin Bey’in elinde sadece 3.000 mevcudu olan 35. Piyade Tümeni ile 3.500 mevcudu kalan 38. Piyade Tümeni vardı. Topçu ve süvarisi de bir avuçtan ibaretti.
İngilizler iki nehrin birleştiği yerdeki Kurna’yı aldılar. 1915’in Haziran ayında Fırat üzerindeki Nasıriye ve Dicle üzerindeki Amara İngilizlerin yakın hedefi haline geldi. Bu iki noktayı aldıkları taktirde hem Türklerin bir karşı taarruzunu uzaktan önleyebilir, hem de nihai hedefleri olan Musul’a doğru ilerlemeyi sürdürebilirlerdi. Haziran başında Dicle üzerindeki Amara, Temmuz sonunda ise Fırat üzerindeki Nasıriye İngilizlerin eline geçti. Bundan sonraki hedefleri Dicle üzerinde sıralanmıştı: Kutülamare (kısaca Kut), Bağdat, Samara, Tikrit ve altın elma Musul (Amerikan ordusunun 90 yıl sonra karadan ama Dicle’ye paralel olarak izleyeceği yol da bu olacaktı).
İngilizlerin teslim sahnesi Kutülamare’de İngiliz generali Townshend’in Halil Paşa’ya teslim olmasını canlandıran Alman illüstrasyonu. Bu çizim, çok sayıda basılan propaganda kartpostallarında kullanılmıştı.
İngilizler kuzeye ilerlerken, tarih boyunca bütün orduların başına gelen durumla karşılaştılar. Kendi ikmal hatları uzarken, hasımlarının yolu kısalıyordu. Ayrıca, Irak ve havalisindeki tüm Osmanlı birlikleri 6. Ordu adı verilen Irak ordusuna bağlanmış ve başına Türkiye’yi iyi tanıyan yaşlı Mareşal Colmar von der Goltz getirilmişti.
Ordu Bağdat’ta karargahını kuruncaya kadar savunma esas olarak Albay Nurettin Bey komutasında, 13. Kolordu tarafından yürütüldü. Ne var ki Nurettin Bey’in Kutülamare önünde kurduğu savunma hattı Townshend’in başarılı bir aldatma manevrasıyla yarıldı. Townshend daha zayıf olan Türk sağ kanadına bir aldatma taarruzu yaptı ve güçlü sol kanadı arkadan çevirmek üzere askerlerini uzakta bir noktadan nehrin karşısına geçirip çölde yürüttü. Bu sırada Hint ordusundan kaçan bazı Pencaplı askerler bu planı Türklere ifşa ettiler ama, Nurettin Bey aldırmadı ya da belki bunu aldatmanın bir parçası sandı. Her halükarda İngilizler Türk hatlarını kuzeyden çevirip bastılar ve iki ateş arasında kalan Türkler çok sayıda yaralılarıyla birlikte, 700 şehit ve 1.289 esir bırakarak düzenli bir şekilde çekildiler.
Esaret hatırası Kut kuşatması sonucu İngiliz birliklerini teslim alan 6. Ordu’nun komutanı Halil Paşa (sağda oturan), esir alınan İngiliz tümeninin komutamı General Townshend (ortada oturan ve diğer üst düzey Osmanlı ve İngiliz subayları.
İngilizler 29 Eylül’de Kut’a girdiler. Townshend takibi sürdürerek 5 Ekimde Kut’un 100 kilometre kuzeyinde olan Aziziye’ye ulaştı. Ancak Nurettin Bey de yenilgiye rağmen birliklerini kurtarmayı başardı ki, bu durum kısa sürede işleri değiştirecekti. Bu arada 13. Kolordu takviye edilmekte ve 18. Kolordu da kuruluşunu sürdürmekteydi.
Townshend, Kut’u alınca burasını Bağdat’a ilerlemek için bir üs olarak kullanmak üzere hazırlanmaya başladı ve cephe komutanı General Nixon’dan takviye istedi. O sırada Londra, Çanakkale’deki umutsuz durum karşısında çekilmeyi planlıyordu. Bunun yaratacağı olumsuz havayı, hiç değilse Bağdat’ı alarak telafi etmek istediler ama, ellerinde hemen gönderebilecekleri takviye yoktu. İlerleme kararını Nixon’a bıraktılar.
İkdam Gazetesi’nde çıkan Kut zaferi haberi.
Bu sırada Osmanlı 6. Ordusu toparlanmış ve Selmanpak’da (Ctesiphon) yeni bir savunma hattı oluşturmuştu. 22 Kasım 1915 günü 6. Poona Tümeni burada dört koldan hücuma geçti. O güne kadar her hücumda Türkleri dağıtmayı başarmıştı. Ne var ki bir miktar ilerlemelerine karşın çok kanlı bir savaşta iki taraf da aşırı kayıp verdi. Öyle ki Townshend tek günde 371 İngiliz subayından 130’u, 255 Hintli subaydan 111’ini yitirdi. 400 kişilik İngiliz sahra hastanesinde 4.000 yaralı vardı. İkinci günün sonunda İngilizler gene büyük kayıp verirken Türk kayıpları da ölü ve yaralı olarak 6.188 kişiye ulaşmıştı.
İkinci akşam iki tarafın da aklı karışmış durumdaydı ve çekilmeyi düşündüler. Ne var ki karşı tarafın çekildiğini ilk keşfeden Türk süvarileri oldu. Takibe başlayan taraf zaferi elde etti. Townshend Aziziye’yi de bırakıp Kut’a çekildi. 7 ile 9 Aralık günleri arasında Kut kuşatıldı. İçeride 11.600 muharip ve 3.550 muharip olmayan personel, 60 günlük gıda stoku ve bol cephane bulunuyordu. Ayrıca Townshend güçlü nehir filotillası ile destek alacağını umuyordu ve Hindistan’dan gelen yeni birliklerin kuşatmayı kaldıracağından emindi. Kısacası, bu safhada kuşatılmaktan endişe duymadı.
Türk tarafında ise 6. Ordu 1916’nın başında nihayet ciddi bir muharebe gücüne kavuşmuştu. Savaşın başından beri sürekli kayıp veren 38. Tümen lağvedilmişti. 13. Kolordu 35. ve 52. , 18. Kolordu da 45. ve 51. piyade tümenlerinden oluşturuldu. Yeni gelen birliklerle, savaş arzusu olmayan ve ilk fırsatta firar eden Arapların yerine de Türk askerler geçmişti. 18. Kolordu Kut’u muhasara ederken, 13. Kolordu da 30 kilometre daha güneyde, yardıma gelen İngiliz kuvvetlerinin önünü kesmek üzere mevzi aldı.
Ne var ki bu kez bir komuta anlaşmazlığı ortaya çıktı. Nurettin Bey, elindeki tüm olanaklar ile derhal Kut’a saldırarak sonuç almak istiyor, Goltz ise takviye gelmeden buna karşı çıkıyordu. Aralık ayında kendi insiyatifi ile yaptığı üç saldırıda büyük kayıp veren Nurettin Bey görevden alındı ve yerine Halil Bey atandı. Nurettin Bey şayet yeterli topçu gücü olsaydı çok dar bir alanda yoğunlaşmış İngiliz piyade ateşini bastırabilirdi. Bu olmayınca, boş yere kayıp verdirmesi elbette doğru değildi.
Türk askeri: Aslan terbiyecisi Kut zaferinden sonra Alman basınında çıkan bir karikatür
İngilizler Aralık ayını hazırlıkla geçirdikten sonra 6-7 Ocak günlerinde nihayet Türk hatlarını yoklamaya başladılar. 8 Ocak günü yaptıkları saldırı püskürtüldü. 16 ve 21 Ocak’da yapılan İngiliz saldırıları da sonuç vermedi. Süvari ile kuşatma manevraları da Türk süvarisi tarafından engellendi. Halil Bey, yiyeceği tükenen İngilizleri açlıkla teslim almayı düşünüyor ve bu nedenle Arap ahalinin kasabadan ayrılmasını engelliyordu. Ayrıca topla sürekli taciz atışı yaptırıyor ve Kut üzerinde uçak bulunduruyordu.
Her an diken üzerinde kalmak, açlık çekmeye başlayan İngilizleri büsbütün yıprattı. Telsizle durumu izleyen İngilizler kurtarma çabalarını yoğunlaştırmakla birlikte ilerleyemiyorlardı, çünkü hücum istikametlerinin belli olması tedbir alınmasını mümkün kılmaktaydı. Türk yığınağı artık cephe ihtiyatı bulunduracak kadar büyümüştü. 8 Mart ve 6 Nisan’da püskürtülen İngilizler, 17-18 Nisan günlerinde üç tümenle büyük bir saldırı daha yaptılar ve büyük kayıp vererek çekildiler. 19 Nisan’da Türk karşı saldırısı da kayıplarını artırdı. Bir süredir tifüsten hasta olan Goltz Paşa ise aynı gün öldü.
Bütün yardım taarruzları püskürtülen Townshend’in birlikleri açlıktan ölme noktasına gelmişti. 27 Nisan’da teslim için görüşmek istedi. Gözü bağlı subaylar gidip gelirken Halil Bey’e de 1 milyon sterlin (rüşvet) karşılığında çekilmesine izin verilmesini istedi. Halil Bey ise koşulsuz teslimde ısrarlıydı. Nihayet 29 Nisan günü teslim gerçekleşti. İngilizler bu sürede silah ve cephanelerinin büyük kısmını imha etmişlerdi.
Kut’ta 13.309 askerin teslim olması İngiltere için çok büyük bir utanç vesilesi oldu. 3.248 destek personelinin yanı sıra 272 İngiliz ve 204 Hintli subay ile 2.592 İngiliz ve 6.988 Hintli er esir edildi. 1136 hasta ve yaralı İngiliz, aynı sayıdaki Türk esir ile değiştirildi. 1783 yılındaki Yorktown yenilgisinden beri imparatorluk birlikleri ilk kez böyle bir durum yaşıyordu (Bundan sonraki büyük teslim ise 1942 yılında Singapur’da meydana gelecekti).
Esir İngilizler Anadolu yolunda Kut’ta İtilaf Kuvvetlerine bağlı 13 bin 309 asker esir düşmüştü. Bunların en az bin 500’ü Anadolu’daki esir kamplarına doğru uzun yürüyüşün ilk haftalarında hayatını kaybetmişti.
Townshend ve refakatindeki grup, motorbotla Bağdat’a, sonra Pozantı’ya getirilerek özel trenle İstanbul’a ulaştırıldı. Diğer askerler ise uzun bir yürüyüşle iç bölgelere götürüldü. Bursa, Kastamonu ve Yozgat gibi kentlerde savaşın sonunu beklediler.
Ne var ki açlıktan son derece bitkin düşmüş askerlerin bir kısmı o günün koşullarında bu yürüyüşe dayanamayıp yolda öldüler. Bütün kafilelere yeterli gıda ve sağlık olanakları sağlanmadığı da ifade edilmiştir. Sonuçta esirlerin ne kadarının öldüğüne dair farklı rakamlar bulunmakta olup, bunlar 4 ila 5 bin arasında değişmektedir. Ne kadarının yolda öldüğü de tam bilinmemekle birlikte, en az 1.500’ünün ve muhtemelen daha fazlasının bu ilk haftalardaki yürüyüş sırasında hayatını kaybettikleri anlaşılmaktadır.
Ele geçirilen İngiliz topları “Irak’ta İngilizlerden zapt ve kendilerine karşı isti’mal eylediğimiz (kendilerine karşı kullandığımız) seri ateşli toplardan”.
Savaşın ilk birbuçuk yılında İngilizler Irak’ta 40 bin kayıp vermişlerdi. Bu, Avrupa cepheleriyle karşılaştırıldığında büyük bir rakam sayılmazdı (Örneğin 1916’daki Somme muharebesinin sadece ilk gününde hafif yaralılar hariç İngilizler 57.470 kayıp vermişlerdir).
İngilizler Avrupa cephelerinde büyük bir insan gücü sıkıntısı çekmelerine rağmen, 1916 yılında Irak’ta büyük bir yığınak yaptılar. Başarısız sayılan generaller görevden alınarak cephe komutanlığına General Sir Stanley Maude atandı. Yeni komutan 1916 sonuna kadar yeni bir taarruza girişmedi. Ordusunu ve ikmal olanaklarını, sıhhiye teşkilatını takviye etti. Ordusuna taze gıda sağlamak için sebze ve tavuk çiftlikleri bile kurdu. Topçu, süvari ve uçak filolarıyla takviye edilmiş 5 tümeni ve destek birliklerinin toplamı 166.000 personele ulaşmıştı. Ayrıca nehir filosuna güçlü gemiler kattı.
Kut zaferi sonrasında yeni unvanı ile Halil Paşa ise aynı ölçüde takviye alamadığı gibi Irak cephemiz Enver Paşa tarafından yapılan bir başka büyük stratejik hatanın kurbanı oldu. 18. Kolordu İngilizler tarafından yalnız bırakılarak 13. Kolordu boş yere İran’a gönderildi. Enver’in aklında Hamedan ve Tahran yoluyla Afganistan ve Orta Asya hayalleri vardı. Bu kolordu İran’daki Rus birlikleri tarafında kolayca püskürtülürken, 18. Kolordu tek başına kalarak büyük bir yenilgiye uğradı. Orta Asya hakkında bir şey bilmeden hayallere kapılan basiretsiz bir liderin nelere mal olacağı bir kez daha ortaya çıktı.
272 İngiliz 204 Hintli subay esir düşmüştü Teslim olan İngiliz erleri yayan subayları atlarıyla esir kamplarına doğru gidiyorlar.
Maude 1916 Aralık ayında yavaş bir ilerleme ile Kut’a yaklaştı. Güç üstünlüğü sayesinde gösteriş taarruzları yaparken, daha büyük kuvvetleri tombaz köprülerle nehrin istediği tarafına kaydırıyor ve çevirme manevrası yapabiliyordu. 17 Şubat 1917 günü büyük bir taarruza geçerek, 22 Şubat günü Kut’un üzerinde köprü kurdu. 18. Kolordu hemen çekilmeye başladı ama artçı muharebelerinde büyük kayıp verildi. 45. Tümen lağvedilerek, kalıntıları yeni gelen iki alayla birleştirilip 14. Tümen kuruldu. Halil Paşa, Bağdat’ın 10 kilometre aşağısında son bir savunma hattı kurdu ama, İngilizler 4 Mart günü tekrar taarruza geçti. Türk kuvvetleri, birkaç gün sonra aşırı kayıp verince Bağdat’ı savunma olanağı kalmadı. Halil Paşa kentin kuzeyine çekilirken, General Maude 11 Mart 1917 günü Bağdat’a girdi. Irak cephesindeki yenilginin temel faktörü, imparatorluğun çöküş aşamasında olmasıydı. Balkan Savaşı’ndan sonraki tek yıl, ordunun yeniden örgütlenebilmesi için yeterli olmamıştı. Buna rağmen ordu çok daha iyi yönetilebilirdi ama, Başkomutanlığa vekalet eden Enver binbaşılıktan sıçramış muhteris bir maceraperestti ve Alman yönlendirmesi altında Türk askerini boş yere kırdırıp durdu.
İtilaf Devletleri Çanakkale’den çekilirken Irak’a 1915/16 kışında gönderilen takviyeler durumu biraz düzeltip Kut zaferini sağlamıştı. ama, bu İngilizlerin nihai ilerlemesini geciktirmekten başka bir işe yaramadı. Enver bu sırada, yani stratejik dengenin sürdüğü 1916 yılında, en güçlü dört tümenden oluşan 15. Kolordu’yu Galiçya’ya göndermiş, 13. Kolordu da İran bozkırlarında perişan olmuştu. Halbuki bu iki kolordu güney cephesinin savaşın sonuna kadar tutulmasını sağlayabilirdi, tabii diğer büyük hatalar yapılmasaydı.
Kuşatılan İngiliz birliklerinin pozisyonunu gösteren kroki.
Enver Paşa emretti,İngiliz kılıçlarıAskerî Müze’ye gitti
Kutülamare’deki İngiliz kuvvetlerinin komutanı General Townshend, 29 Nisan 1916’da 4 ay 23 gün süren kuşatmanın ardından kurtulma ve kurtarılma ümitlerini tamamen kaybetmiş ve teslim olmak zorunda kalmıştı.
Townshend’ın, bütün silah ve mühimmatı teslim etmek ve bir milyon İngiliz sterlini vermek karşılığında kendisi ve askerlerinin serbest bırakılması teklifi, Kutülamare’yi kuşatan Türk ordusunun komutanı Halil Paşa tarafından kabul edilmemiş, kayıtsız-şartsız teslim olmaları bildirilmişti. Bu yüzden İngilizler teslim olmadan önce toplarını, tüfeklerini tahrip etmişler, askerî mühimmatı kullanılamayacak hale getirmişlerdi. Ama şahsi eşya saydıkları tabanca ve kılıçlarını el konulmaz diye umarak tahrip etmemişlerdi.
Askerî gelenek gereği teslim olan bir garnizondaki subaylar başta komutanları olmak üzere silahlarını galip kuvvete teslim ederdi. İşte bu geleneği iyi bilen Enver Paşa, teslim günü (29 Nisan 1916) Halil Paşa’ya gönderdiği telgrafta; daha sonra askerî müzede korunmak üzere esir alınan İngiliz subaylarının kılıçlarının birbirine karıştırılmadan, her birinin üzerine kime ait olduğunun ve birliğinin yazıldığı bir etiket konarak bu kıymetli hatıratın dağılıp kaybolmamasına özen gösterilmesini emretmişti.
Enver Paşa’nın tarihî telgrafı Enver Paşa’nın Halil Paşa’ya gönderdiği ve İngiliz subay kılıçlarının Askerî Müze’de koruma altına alınmasını isteyen 29 Nisan 1916 tarihli telgrafı.
Kutülamare’de kılıç teslimi ciddiyetle uygulandı. 30 Nisan günü 6. Ordu komutanı Halil Paşa Kutülamare’ye gelerek Townshend’in ikamet ettiği eve giderek ziyaret etti. Mağlup komutan kılıç ve tabancasını Halil Paşa’ya uzattı. Halil Paşa kendisine uzatılan kılıç ve tabancayı almadı; “şimdiye kadar olduğu gibi yine ve daima sizin olarak kayacaktır” diyerek sahibine iade etti. Tıpkı Plevne’de Gazi Osman Paşa ile Rus çarı arasında olduğu gibi.
Subayların da aynı şekilde Kutülamare’ye girmiş olan 3. Türk Alayı komutanı Nazmi Bey’e kılıçlarını teslim etmeleri Townshend tarafından emredildi. İngiliz subayları kendi kılıçlarının Türkler tarafından iade edileceğini umuyordu. Bu olmayınca şaşkınlık geçirdikleri hatıratlarında kayıtlıdır. Buna rağmen İngiliz ordu komutanlığından bütün subaylara kılıçlarını teslim etmeleri emredilince subaylar bu emre uydu. Kılıçları teslim alan 3. Alay Komutanı Binbaşı Nazmi Bey, İngiliz subayları kılıçlarını sunarken eğiliyor, büyük bir nezaketle ellerini sıkıyordu.
Ancak esir alınan subay sayısı kadar kılıç teslim alınmamıştı. Bu işle ilgilenen 3. Alay Komutanı Nazmi Bey ordu komutanına yazdığı raporda; “generallere kadar bütün kılıçlı zabitan bana kılıçlarını teslim ettilerse de bazılarının tahrip edilmiş olduğu muhtemeldir. Çünkü henüz zabitan sayısı kadar kılıç teslim edilmediğinden bugün Townshend’in kurmay başkanı vasıtasıyla tekrar ilan ettirdim”.
Kılıçların eksik çıkmasının iki sebebi vardı: Birincisi emre rağmen kılıcını teslim etmek istemeyen subayların kılıcını tahrip etmesi, ikincisi ise kasabaya giren Türk subaylarından bazılarının hatıra olmak üzere İngiliz subaylarından kılıç alması.
Tam olarak teslim alınamasa da ele geçirilen İngiliz kılıçları İstanbul’a gönderildi. Enver Paşa’nın takdir edilecek bir hassasiyet ve öngörüyle bu kılıçların koruma altına alınarak Askerî Müze’ye gönderilmesine vesile olması, 100 yıl sonra bu tarihî olayın kıymetli bir hatırası olan kılıçları görme imkanını bize bahşetti.
Harbiye Askerî Müze’de 29 Nisan 2016 tarihinde açılacak olan Kutülamare sergisinde, bu önemli ve anlamlı tarihi olaya ait pek çok askerî malzeme ve objenin içinde İngiliz subayların kılıçları da olacak.
Harbiye’dekiAskerî Müze’deKut sergisi açılıyor
Kutülamare Kuşatması ve Zaferi’nin 100. yıldönümü münasebetiyle Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı’na bağlı Harbiye Askerî Müzesi Şehit Hasan Rıza Sergi Salonu’nda 29 Nisan 2016 tarihinde (İngilizlerin teslim olduğu gün) bir sergi açılıyor. Sergide 1. Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi’ne ait 100’e yakın fotoğraf, döneme ait orijinal tarihî eserler (üniforma, tüfek, kılıç, madalya, sancak, bayrak, tabanca, matara vb.), bu dönemdeki yerli-yabancı basın haberleri, belge, harita ve krokiler yer alacak.
1951 yılında Türkiye’yi terk etmeye zorlanan Nâzım Hikmet, 1952’den öldüğü 1963 yılına kadar Moskova’da kendisine tahsis edilen evde yaşadı. Karısı Vera Tulyakova Hikmet “Burası Türkiye’nindir” dediği evi şairin ölümünden sonra bir kültürel miras bilinciyle korudu ve Türkiye ve dünyanın başka yerlerinden gelen Nâzım hayranlarını ağırladı. Arif Keskiner ve Melih Güneş’in hazırladığı Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında adlı kitap, Nazım’ı, Vera’yı ve 2. Pesçanaya Sokağı 2 numaradaki evi ziyaret edenlerin öykülerini anlatıyor.
İlk kez 1955’te karşılaşan Nâzım Hikmet ve Vera Tulyakova 1959’da evlendi.
Nâzım, “Seni bir gün Paris’e götüreceğim. Seine Nehri kıyısındaki Büyük Paris Oteli’nde kalacağız” sözü verdiği Vera ile Paris’te.
Vera, Paris seyahatlerini “Nazım’ı arkadaşlarıyla buluştuğu zamanki kadar mutlu görmemiştim” diye anlatır.
Nâzım Hikmet, uzun yıllarını cezaevinde geçirdiği için boş duvarlardan hoşlanmaz. Bu nedenle evinin duvarlarında neredeyse hiç boş yer yoktur.
“Nasılsın Tulyakova, ne alemlerdesin? Saman sarısı saçlar nasılsınız?”
Nazım Hikmet, eşinin her şeyi hayatta olduğu zamanki gibi koruduğu evinde çalışırken.
Nazım’ın çalışma odası.Vera’dan, büyük aşkına son bakış. Haziran 1963.
2001 yılında 68 yaşında hayatını kaybeden Vera Tulyakova, kızı Anna Stepanova’nın tabiriyle “gözleri kör edecek kadar güzeldi”.
Nazım Hikmet’in yaşadığı evin duvarındaki kitabenin açılış töreninde Cengiz Aytmatov, Vera Tulyakova, Aziz Nesin, Konstantin Simonov ve diğerleri.
Nazım Hikmet’in daktilosu.
Ziyaretçilere evden bir hediye vermeyi adet edinen Vera Tulyakova’nın, oyuncu Fatma Girik’e hediye ettiği bebeğin adı elbette Fatoş.
Nazım’ın evinin bugünkü hali. Duvardaki kitabede “Dünya Barış Ödülü sahibi büyük yazar Nâzım Hikmet 1952-1963 arasında bu evde yaşadı” yazıyor.
1965’te Vera Tulyakova, Aziz Nesin ve karısı Meral Çelen’i evden uğurlarken. Dördüncü kişi, Nâzım’ın yakın dostu, dilbilimci Ekber Babayev (üstte). Vera’nın, evi ziyaret edenlere imzalattığı Nâzım Hikmet takvimleri (altta).Temmuz 1990’da çekilmiş karede Nâzım’ın evinde Vera Feonova, Ayşe Yaltırım, Vera Tulyakova, Samiye Yaltırım, Svetlana Uturgauri ve Natalia Rumyantseva (üstte). Sağdaki fotoğrafta ise Ergül Yaltırım, Hikmet Yaltırım, Ümit Zileli, Refik Durbaş, Atilla Coşkun, Necati Doğru, Coşkun Aral, Nebil Özgentürk, Moris Gabbay, Nuzhet Özkök, Can Dündar ve Zeynep Oral. (altta)
NÂZIM’LA AYNI HAVAYI SOLUYANLAR
Arif Keskiner ve Melih Güneş’in hazırladığı Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında adlı kitap Mitos-Boyut Yayınları’ndan çıktı. 250 sayfalık kitapta Nâzım Hikmet’in, eşi Vera’nın ve yaşadıkları evin fotoğraflarının yanı sıra, evi ziyaret eden çok sayıda kişinin izlenimleri yer alıyor. Bu isimler arasında A. Kadir, Ataol Behramoğlu, Aziz Nesin, Can Dündar, Coşkun Aral, Fatma Girik, Genco Erkal, Nebil Özgentürk, Türkân Şoray ve Zeynep Oral da var.
1871’de, bugün Zonguldak’a bağlı Devrek’in Adatepe köyünde kendini evliya, bir anlamda kitap indirilmiş kadın peygamber ilan eden Dudu Hatun ve çetesi, bölgedeki insanları kendine bağladığı gibi 12 kişiyi de dinsiz ilan ederek katleder. İdam edilen tekke çetesinin elebaşları, Cumhuriyet döneminde Osmanlı idaresi ve emperyalizme karşı isyan eden Alevî halk kahramanları sayılmaya başlanır. Arşiv belgeleri ışığında, tarihten efsaneye uzanan trajikomik bir öykü…
Osmanlı döneminde çok sayıda dinî karakterli toplumsal olay vuku bulmuştur. Tarihî metinlerde Şeyh Bedreddin, Kadızadeliler, Kızılbaş ayaklanmaları gibi hareketlerin ancak silahlı güçlerce bastırılabildiğini görürüz. Bir de pek dikkat çekmeden unutulup giden hadiseler vardır.
1871’de Kastamonu Vilayeti, Ereğli Kazası, Devrek Nahiyesi, Adatepe köyünde dinî görünümlü ve 12 kişinin katledilmesiyle sonuçlanan toplumsal bir kargaşa meydana gelmiştir. Dikkat çekici husus, Dudu ve Esma adlı iki kadının bu toplumsal olaya önderlik etmesidir. İşin ilginç tarafı ise, Adatepe köyünde 1871’de yaşanan bu hadisenin 1930’lardan sonra bir “modern zamanlar efsanesi”ne dönüştürülmesi; Osmanlı döneminde hem merkezî hükümete hem de dış güçlere karşı Alevî kökenli bir halk ayaklanması olarak yansıtılmasıdır.
Bu hareketin günümüze kalan belgelerinde çok canlı tasvirler vardır. Genellikle irade, hatt-ı hümayun, ferman gibi belgelerden çıkan sonuçlara dayanan araştırmalar, mahkemelerde suçlu, mağdur veya şahitlerin verdiği ifadelerin yer aldığı “istintakname”leri ihmal eder. Oysa bugün “ses kayıtları” diyebileceğimiz bu belgeler incelendiğinde, olayın vuku bulduğu bölge ve topluma ait dil, sosyal gelenek ve iktisadi ilişki ağı açısından zengin bilgilere ulaşırız.
Önce olayları Osmanlı Arşivi’ndeki istintaknamelerden yola çıkarak anlatalım, sonra da işin “toplumsal gerçekçi” hale getirilen kısmına bakalım.
Adatepe köyünden Kocamanoğlu Ömer zevcesi, 35 yaşlarındaki Dudu Hatun, uzun süredir gördüğü rüyalarda evinin altında türbe olduğu, rahat uyuyamadığını söyler. Bunun üzerine köy imamı “yalandır, ne var, ben yatarım” diyerek bir gece o evde yatar. Uykusunda kendisini pislik içine attıklarını görüp uyandığında üzerinin de fena halde koktuğunu görünce Dudu Hatun’ı onaylar.
Toplumsal gerçekçilik kurgusu! Sadri Etem 1930’da yazdığı Çıkrıklar Durunca romanında 1870’deki olaylardan yola çıkarak bir “halk isyanı” kurgusu yapmış ve bu “gerçek” kabul edildiği gibi, eseri de “toplumsal gerçekçilik” akımının ülkemizdeki ilk örneği sayılmıştı.
Birkaç gün sonra Hz. Ali gümüş eğerli bir at üstünde olduğu halde gelip evin yıkılarak türbenin meydana çıkarılmasını emreder! Dudu evini yıkar ve ahalinin de inanmasıyla o civarda kendisine üç adet eyvan yani kulübe yaptırır. Bir süre sonra yıktırdığı evinin iki yanındaki komşularını “siz de rahat edemeyeceksiniz, nihayetinde bir belaya uğrarsınız” diyerek kandırır ve onlara ait evleri de yıktırır. Buralara yaptırdığı evlerin birine “cennet” adını verir ve tekke/ dergâh olarak faaliyete başlar; diğerini ise misafirhane ve aşhane olarak kullanır.
Dudu bir gece Hz. Ali’nin yine geldiğini ve burada kurbanlar kesilmesini emrettiğini iddia eder. Tekke haline getirdiği yerde yatmaya başlayan Dirgine kazası eski müdürü Şakir ve Adatepe muhtarı Ali o gece bir hayvan patırtısı işittiklerinden Dudu’nun iddiasını tasdik eder. Hemen kurbanlar kesilir. O sırada ortaya çıkan bir kedi ile köpeğe “Devlet” ismini vererek, köylülerin konuştuğu her şeyi o kedinin haber verdiğini ilan ederler. Bu durumdan korkan köylüler Dudu aleyhine bir şey söyleyemezler.
Tekkede verilen yemekleri yiyenler şaşkın bir hale düşüp, Dudu Hatun’a tâbi olmaya başlar. Dergâhtaki kedi kimin kucağına oturur veya evine giderse ona, “Devlet’in geldi, ziyaretin kabul oldu, kurban getir” derler. İnek, öküz, manda ne varsa götürüp kurban edenler böyle böyle çoğalmaya başlar.
“Hızırlar”ın itirafnamesi Kendisine “Hızırlar” adını takan çete üyelerinden Çanakoğlu Hüseyin’in istintaknamesi (sorgu tutanağı). BOA, ŞD. 1640/21
Bir müddet sonra Şakir Efendi, Muhtar Ali ve Dudu bir yorgana bürünüp, “gökten sekiz kitap indi, bize hacılık geldi, türbe arsasına gökten, altından mamul cami ve gümüşten mamul medrese inecek, vergi ile aşar bedeli verilmeyecek, ziraat edilmeyecek, kırmızı elbise ile eşya kimsede bulunmayacak, padişah da buraya gelecek” diyerek tebliğe başlarlar. Şakir Efendi, Muhtar Ali ve Yusuf mührüyle hazırladıkları beyanname süsü verilmiş davet mektuplarını civar köylerin muhtar ve eşrafına gönderirler. Cehaletlerini açığa çıkaran çok kötü bir yazıyla yazılmış bu mektuplar imla hatalarıyla doludur. Bazı mektuplar, istedikleri yapılmazsa gayb cellatlarının kılıcının işlemeye başlayacağı gibi ölüm tehditleri de içerir. Tekkelerine çağırdıkları muhtar ve eşrafın, kendilerine tâbi olmaları, gelirken yanlarında kurbanlık getirmeleri emredilir. Bu şekilde 150 civarında büyükbaş hayvan kurban edilir. Köylünün elindeki, evindeki yabancı menşeli kumaşlar, elbiseler meydanlara yığılarak yakılır.
Çevre köylerden 200’den fazla erkek 40’tan fazla kadın türbeye gelerek namaz vakitlerinden iki saat evvel namaza durmaya başlar. Kitle psikolojisini çözmüş tekke çetesi, halkın gözünü bağlayıp inandırıcılığı sağlamak için köyün arkasında bir tepede hazırladıkları düzeneğe barut koyar. Şakir Efendi’nin görevlendirdiği biri namaz esnasında barutu ateşlediğinde “gökten top atıldı, namazlarınız kabul oldu” diyerek tüfekler atılmaya, şenlik yapmaya koyulurlar.
İşleri büyüten Dudu, dostu olan 25 yaşlarındaki Esma Hatun’u da çeteye dâhil eder ve kendisini yorganın altından halka, gökten inen kitapların tebliğiyle görevlendirir. İçlerinden “Hızırlar” adını verdikleri yedi kişiye “Cennet” dedikleri tekkenin etrafını bekletirler. Şakir bunların Serasker’i olur. Ziyarete gelenler öncelikle Hızırlar’la öpüşüp koklaşmadan içeriye kabul edilmezler.
Bir gün Dudu, adamlarını Kocakavukoğlu Osman’ın evine gönderir ve kurbanlık ister. Kurbanlık vermeyen Osman “Hızırlar”dan dayak yer ve dağa kaçar. Dudu bunun üzerine Kocakavukların bî-namaz olduklarını ve katledilmelerini emreder. Hızırlar, en küçüğü 3 yaşında beş çocuğu, Osman’ın eşini ve 70 yaşlarındaki annesini evi içinde ve önünde katlederler. Katliam esnasında Dudu “Fatiha” okur ve halka “Amin” dedirtir. O kadar insanın içinden katliama itiraz eden tek kişi çıkmaz. Dağa giden Osman’ı bulamazlar ama bir başka eve gidip orada beş kişiyi daha öldürürler. Dudu maktullerin namaz kılmadıklarından dolayı gömülmelerini yasaklar ve başsız cesetleri köy meydanında öylece bırakırlar. Askerî birlikler gelinceye kadar sekiz gün ortada kalan cesetlerin bir kısmı köpekler tarafından yenilecektir.
Dağdan gelen Osman evine gelip ailesini o halde görünce aklı başından gider. Hükümete haber vermek için Devrek’e doğru yola çıkar. Dört saatlik mesafeyi zorlukla iki günde aşarak Devrek’e gelir. Durumu anlattığında “öyle şey olur mu, hayal görüyorsundur” dediklerinden ifadesinde ısrarcı olur. Meclis üyeleri “bu herif delirmiş” diyerek Osman’ı göz hapsine alırlar.
Bir süre sonra Adatepe köyü tarafından biri daha gelip katliamı haber verdiğinde durumun ciddiyetini kavrayan Devrek Müftüsü, zabtiye neferleri ile bir miktar silahlı adam tedarik ederek yola çıkar ama cesaret edemediğinden geri döner. Durum Kastamonu valiliğine telgrafla bildirilir ve İstanbul’dan asker istenir. Bu arada Bolu Tabur Ağası Tahir Ağa, 15 süvari 20 piyade askeriyle yola çıkar. Adatepe yolu üzerinde Akçabey köyü civarına geldiklerinde define aramakta olan Hızırlar’ın seraskeri Şakir Efendi ve adamlarını yakalarlar. Burada Tahir Ağa’nın kurnazlığı devreye girer. Definenin bulunduğuna ve şenlik yapmak üzere eli silah tutan müritlerin gönderilmesine dair Dudu’ya hitaben Şakir’e bir mektup yazdırtıp mühürletir. Dudu, mektubun yazı ve mührünü tanıyınca tereddütsüz adamlarını gönderir. Tahir Ağa tarafından teker teker yakalanan bu adamlar bağlanır ve köye giderlerken Ereğli’den görevlendirilen diğer birliğin de Dudu ve Esma ile 120 kişiyi yakalayıp Devrek’e götürdüklerini öğrenirler.
İstanbul’dan gelen iki bölük asker de vaziyetlerini alıp hemen zanlıların sorgulamaları başlatılır. Hiçbir silahlı çatışma olmadan hareketin lider kadrosu ve müritler ele geçirilmiş olur. Ele geçirildikleri ilk andan itibaren hareketin önderleri birbirine düşer. Dudu Hatun ilk tepkisini gösterdiği Şakir’i, “Ben kadın idim, niçin tâbi oldunuz, bir iki tokat vuraydınız, sebep sen oldun” diyerek suçlar. Manavoğlu Ömer, “Hâlâ beyan ettiğin kadınlara itikat ediyor musun söyle” sorusuna, “Gözü kör olsun. Huda’dan bulsun. Bolu’da hükümet konağına geldim. Ertesi günü kadına olan itikattan döndüm. Yalan olduğunu bildim. Ben ve refikim Said altı gündür Bolu’da hapisteyiz. Eğer kerameti olsa idi bizi buradan alır idi. Yalan olduğunu buradan bildim” cevabını verir.
Yakalananların sekizi cinayet suçlamalarını kabul eder. 30’unun sorguları sürerken 84 kişi ilk sorgularından sonra tahliye edilir. Ramazan’ın 10. günü 4 Aralık 1870’de başlayıp bölgeyi heyecana ve kargaşaya düşüren bu olay 11 Mart 1871’de bitirilir ve asayiş yeniden sağlanır. 12 kişiyi katleden dört kişi suçlarını da itiraf ettiklerinden hemen suç mahallinde idam edilir. Çete liderlerinin İstanbul’a gönderilmeleri istenir. Dudu, Esma, Şakir ve Muhtar Ali İstanbul’da da sorgulanır.Şura-yı Devlet (Danıştay) dairelerinin mazbatalarında bu tutanaklardan yola çıkılarak verilen kararlar kayıtlıdır. Tutanaklardan hareketin elebaşılarının kontrolü kaybettiği anlaşılmaktadır. Şura-yı Devlet kararlarında bu çetenin çıkar sağlamak için bir araya geldikleri, halkın dinî duyguları ve korkularını istismar suretiyle inandırıcılık sağladıkları tespit edilir. Hatta Muhakemat Dairesi kararında, hareketin devlete karşı isyan olarak değerlendirilemeyeceği, çıkar sağlamak için bir araya gelenlerin, her şeyi kolayca yapmalarından aldıkları cesaretle işi katliama kadar vardırdıkları belirtilir.
Sultanın idam iradesi Olayın her safhasının özetlendiği, mahkeme kararlarına göre Manavoğlu Şakir, Muhtar Ali, Dudu ve Esma Hatunlara verilen idam cezalarının Sultan Abdülaziz tarafından tasdik edildiği 25 Temmuz 1871 tarihli İrade. BOA, İ.ŞD. 21/904
Mahkeme bu dört elebaşının suç mahallinde idam edilmelerine karar verir, geri kalan toplam 30 kişi çeşitli sürelerde kürek ve hapis cezasına çarptırılır. Vapurla İnebolu’ya oradan da Devrek’e gönderilen hükümlülerden Dudu ve Esma 28 Ağustos 1871’de hapishanede idam edilir. Şakir ve Muhtar Ali’nin cezası köylerinde infaz edilir. Katledilenlerin yakınlarına yürek acılarının dindirilmesi için Sultan Abdülaziz’in kesesinden 40 bin kuruş ihsan verilir.
Bu hadiseden tam 60 yıl sonra, 1930’da Sadri Etem Ertem’in Çıkrıklar Durunca adlı romanı yayımlanır. Kitap tamamen tarihte yaşanan bu olaydan hareketle yazılmıştır ama dönemin hâkim anlayışından kaynaklanan bir kurgu içerir. Ne var ki kısa zamanda adeta bir “belgesel” nitelik kazanacak ve günümüzdeki algıları da biçimleyecektir. Artık “Osmanlının Tanzimat Hatt-ı Hümayun’u ve Islahat Fermanı dönemlerinde hayat şartları zorlaşan köylülerin, kurtarıcı olarak gördükleri Dudu ve Esma adlı iki kadın önderliğinde birleşerek, kendilerini kıskaca alan Batı emperyalizmine bir başkaldırısı” söz konusudur!
Sadri Etem Ertem’in 1930 tarihli ve toplumsal gerçekçilik akımını başlatan eser olarak nitelendirilen romanında, olayların geçtiği Adatepe’nin adı Adaköy olarak değiştirilmiş, ancak olaylar ve kahramanlarının çoğunun adları korunmuştur. Adatepe ve çevre köylerin Alevî oldukları belirtilir ama belgelere göre buraları camii, imamı olan, namaz kılan insanlarla dolu köylerdir. Öyle ki kendi köylülerini namaz kılmadıklarından ötürü katledebilmektedirler. Yazarın tasarımında toplumsal isyan olunca, isyancıları da Alevî yapması akla yakın bir ihtimaldir. Tiftik keçilerinden elde ettikleri yün ticareti ve dokumacılıkla geçindikleri, ithal kumaşlarla rekabet edemediklerinden dokuma tezgâhlarının kapandığı ve işsiz kaldıkları, gelişen olaylar sonucu Osmanlı Devleti’ne isyan ederek silahlı çatışmalara girdikleri, devletin silahlı kuvvetleri ile kasabalardaki ağa-eşraf-bezirgân güçlerinin bu hareketi ezdiği, toplumsal gerçekçilik kılıfında ama oldukça romantik bir çerçevede kurgulanır.
Yazar muhtemelen folklorik bir derleme ile elde ettiği malzemeyi 1930’lu yılların ilk toplumsal gerçeklik romanına konu edinirken, Osmanlı devri ile bir hesaplaşma gayesi de gütmüştür. 90’lı yıllarda yeniden birkaç baskı yapan eserin “çok önemli” olduğunu ünlü şair ve yazar Attila İlhan da vurgulamıştır.
Kadın nüfusun sayılmadığı 1831’deki ilk nüfus sayımı defterlerine göre 46 hanede 183 erkek nüfusu olan Adatepe, 1845 yılı vergi sayımında 47 haneden oluşur. Olayın gerçekleştiği 1871 yılında da nüfus ve hane sayılarında fazla bir değişiklik söz konusu olmamalıdır. Her hanenin kereste nakliyatından belli bir geliri vardır. Büyükbaş hayvan çok azdır, koyun sayısı önemsizdir. Tiftik keçileri ise köyün tamamında sadece 779 adet sayılmıştır. Köylülerin az vergi vermek için hayvanlarını gizledikleri akla gelebilirse de, yazılan kadarını kaçırsalar bile bu sayılarla yine de kayda değer bir tiftik üretimi olduğu iddia edilemez.
Sonuç olarak tarihimizde yer alan bu Adatepe vakası -her ne kadar toplumsal gerçekçi ilk romanımızda farklı tasvir edilse de- dokuma ve tiftik gelirlerinden mahrum kalan Alevî köylülerin emperyalizme ve devlete karşı isyana dönüşen bir hareketi değil, tipik din istismarcılarının halkı mağdur ettiği ilginç bir toplumsal olaydır.
Dudu Hatun çetesinden tehditler
Din istismarcılarının, civar köylere yolladıkları dili ve imlası gayet bozuk beyanname ve tehdit mektupları. Bunlardan birinde aynen şöyle yazıyor: “Bihi Dirgine Muhtarı Hasan Ağa ve Muhtar-ı Sani Hasan Ağa İhtiyar Meclisleri, Yelce Muhtar İmam İhtiyar Meclisleri dahi beraber bu akşam gelmek Hamiyetlü Ağalar. Bu defa burada Cenab-ı Rabbi’l-Âlemin izin ve ruhsatıyla Hazret-i Ali Efendimizin türbesi zuhura geldi. Ve burada üç kimseye sekiz adet kitap verildi. Cenab-ı Rabbi’l-Âlemin emri ile İslam kullarım dimikatun [dimetoka] ve gerek kırmızı kuşak ve gerek kırmızı olan yazma ve basma olmayacak deyu emir buyuruyor. Divanınızda nerede var ise yaktırmanız içün. Ve hem kendiniz bu akşam acele muhtar, muhtar-ı sani, imam, ihtiyar meclisleri Allahü Teâla’nın emri gelmeniz buyuruldu. Her halde gelip kitabı dinleyip ona göre harekât edelim. Şakir Ali Yusuf BOA, ŞD. 1640/21