Etiket: sayı:23

  • İnsanların insanlığı unuttuğu çağ

    Beşeri bilimler dünyası, yeryüzünde yaşanan “insanlık durumları”na çare arıyor. Bilim insanları “beşerin şaştığı” günümüzde insanlığın parçalanmasını önleme ve barışı inşa etme gibi hayati konularda çözüm üretmek için uluslararası konferanslarda bir araya gelip bilgilerini paylaşıyor.

    Dünyada bilim ve teknolojinin gösterdiği gelişmeler denince, doğal olarak fen bilim­leri anlaşılıyor, beşeri ve sosyal bilimler ikinci plana düşüyor. UNESCO bünyesindeki Sos­yal Bilimler Konseyi, zaman zaman küreselleşme ve sosyal bilimler odaklı konferanslar düzenliyor, yayınlar yapıyor.

    Sosyal bilimler bir şekilde kalkınmaya çalı­şırken, beşeri bilimlerin durumu özellikle Batı dünyasın­da kaygı verici düzeylere indi. İşin ilginç tarafı Uzakdoğu ülkeleri bu konuda hassasiyet göstererek beşeri bilimlere özel fonlar ayırıyor. Boğaziçi Üniversitesi’ni ziyaret eden Pekin Üniversitesi üst düzey yöneticileri, dünyanın gidi­şatına bakıldığında teknoloji ve fen bilimlerinin daha da ağırlık kazanacağını ve bu alanlarda yetişecek kişilerin kültürsüz ve geçmişten habersiz yetişmemeleri için eği­tim programlarında beşeri bilimlerin özel olarak vurgu­landığını belirtmişlerdi.

    Beşeri bilimlere öncelikli olarak yatırım yapan ülke­lerden biri de Kore. Bu çerçevede “Yeni Hümanizm” gö­rüşünü geliştiren UNESCO, 2011 yılında Kore Cumhuri­yeti’nin insiyatifi ile insanlığın parçalanmasını önleme, dünyada gelişme ve barışın temellerini inşa etme yo­lunda -küreselleşen dünyamızda yeni ekonomik, mali ve sosyal konularda karşılaşılan güçlüklerle gittikçe artan belirsizlikler karşısında- beşeri bilimlerin oynayabile­ceği role işaret etmişti. (http://unesdoc.unesco.org/ima­ges/0021/002130/213061e.pdf)

    Bu konuları 2009’dan beri kendi bünyesinde tartışan UNESCO nezdindeki CIPSH (Uluslararası Felsefe ve Beşe­ri Bilimler Konseyi) 2017 Ağustos ayında Belçika’nın Liè­ge şehrinde bir Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WHC) planlamakta. Buna hazırlık mahiyetinde düzenlenen ma­halli konferanslardan biri de geçen Aralık ayında Pekin’de yapıldı. Burada, Liège konferansında ele alınması düşünü­len çevre, kimlik, kültürel çeşitlilik, kültürlerarası ilişkiler, kültürel miras, sınırlar ve göçler, tarih, hafıza ve siyaset, ge­çiş dönemindeki dünyamızda beşeri bilimler gibi konular üzerinde görüşler belirlendi.

    Ardından gelen “İpek Yolunda Bilim ve Uygar­lık “ adını taşıyan konferansta, astronomi, hari­tacılık, felsefe, tıp tarihi konularında bir çok de­ğerli bildiriler sunuldu. Bu arada özellikle Arapça yazılmış astronomi eserlerinin Çin’e etkisinin 13. yüzyılda Moğollar devrinde Orta Asya ve İran’dan gelen Müslüman biliminsanları ile başladığını ve ayrıca İs­lamî takvimin de bu dönem Çin’e girmiş olduğunu ele alan bildiri ilgi topladı. Ayrıca Temür’ün torunu Uluğ Bey’in yıl­dız sayılarını tespitte kendisinden biraz önce yaşamış Çinli bilgin Guo Shoujing’den çok ileride olduğunu gösteren ça­lışma da gayet ilginçti.

    Bu türlü çalışmalar sayesinde, astronomi bilimi üze­rinde yoğunlaşmış olan Merağa (İlhanlı), Semarkand gibi merkezlerdeki faaliyetlerle Çin bilimi arasındaki ilişki da­ha belirgin hale gelecektir. Günümüzdeki 5 Türk lirasında­ki portre olarak bilinen Aydın Sayılı da İslâm alemindeki rasathaneler (The Observatory in Islam, 1960) hakkındaki eseri ile Orta Asya rasathanelerini de incelemişti.

    Konferansta ele alınan konulardan biri de inanılan mitolojiden, mantık yolu ile sorgulamaya, tartışmaya nasıl gidildiği yolunda idi. Yunanlı felsefe bilgini Byron Kaldis’in Aristo örneği ile sunduğu bildirisi, bizim gibi sözlü geleneği yoğun olan bir kültürde mitoloji, destan ve tarih arasında nasıl bir ayırım yapmak gerektiği ko­nusunda çok aydınlatıcı oldu. Bizde daha çok ikisinden biri doğru olarak kabul edilir, diğeri reddedilirdi. Eski­den yazılı kültür, eserler ağırlıklı idi, sözlü olan her şey reddedilirdi. Şimdi ise sanki sözlü kültür öne geçmiş gibi görünüyor. Üstelik bir de yazıya geçerse, gerçek gibi al­gılanıyor. Bir bakıma bunu insanların insanlığı unuttuğu çağda mantık yolunun önünün kesilmesi gibi görebiliriz. Aslında ister yazılı olsun ister sözlü olsun kaynaklarımı­zı ancak kritik bir bakışla ele alarak sorgulayıp tartışır­sak gerçeklere yaklaşırız.

  • Kendini teşhir eylemeye gelen şişman kadınlar

    1930 yılında yedi ay arayla İstanbul’a gelen iki kadının yaptığı “gösteri” İstanbulluları haftalarca meşgul eder. Gazeteler de, biri 270, diğeri 225 kilo olan Alman ve Çek kadınların bilet karşılığı izlenebildiği bu “gösteriler”e epey öfkelenmiş ve tepki göstermiştir.

    Tam 270 kiloluk Alman An­na Roza’nın 23 Mart 1930’da Türkiye’ye gelmesi Vakit ga­zetesinde “270 kilo sıkletindeki An­na Roza adlı kadın kendini şehrimiz­de teşhir eyleyecektir. Yunanistan’da kendisini 40 bin kişi seyre gitmiştir” diye haber olur.

    İlk gün diğer gazeteler de ben­zer sıradan haberler yaparlar. Ancak, Anna Roza’yı görmek isteyenler kuy­ruk olunca işler değişir. Milliyet’teki, “Başka işimiz yok” başlıklı haberde “Kadın fok balığı gibi kendini teşhir ediyor. Halkın da işi gücü yok gibi bu et yığınını 25 kuruşa seyrediyor. Bu tasarruf devrinde şişman kadın gör­mek için 25 kuruş verenlere ne de­meli” yazar örneğin.

    Vakit gazetesi ise “Atina’da 2 drahmiye seyrettirdiği halde burada 25 kuruş alıyor, 2 drahmi 6 kuruş et­tiğine göre burada tam dört misli pa­ra alıyor. Acaba bizi şişmanlara pek mi düşkün sanıyor?” diye sorarken Cumhuriyet’teki “Şişmanlık da hay­li bir iş oldu” başlıklı, Anna Roza’nın bacaklarının vapur bacasına benze­tildiği haberde ise “Matmazelin dı­şarıdan görünmemesi için etrafı pa­ravanalarla kapatılan 4’üncü Vakıf Han civarındaki dükkanda kuyruk olduğu” bilgisi vardır.

    Gösteri on gün kapalı gişe devam edip Anna Roza, programını uzatma­yı düşünmeye başlayınca işler iyice çirkinleşir. Bütün gazetelerde bilet satışını yapan paragöz menajerden özellikle söz edilir ve dönemin yay­gın Yahudi düşmanı ırkçı söylemine paralel olarak Yahudi oluşunun altı özellikle çizilir. 5 Nisan’da gösteri­den vergi alınması gündeme gelin­ce Anna Roza ve ekibi Mısır turnesi için yola koyulur.

    Kasım ayında ise 225 kiloluk Çek Matmazel Terezitsa İstanbul’a ge­lir. Daha önce 270 kiloluk bir kadını izleyen İstanbullular –herhalde 225 kilo kesmediği için- kendisine pek rağbet göstermezler. Gazeteler Mat­mazel Terezitsa’ya karşı da edepsiz­lik ederler ama Akşam gazetesinin münasebetsiz, “Bayan Terezitsa bir ilkbahar günü daldan dala konan ser­çe gibiydi” benzetmesinde görüldüğü gibi hiç değilse üslup yumuşamıştır.

    ANTLAŞMA

    Asla yaramazlık yapmayacağıma…

    16 Nisan 1938 tarihli, ilkokul öğrencisi Hilmi Volkan’la ailesi arasında imzalanan “antlaş­ma” metninde “Şimdiye kadar yap­tığım yaramazlıkları ve yalancılık­ları bundan sonra kat’iyen yap­mayacağıma, kimseden beş para istemeyeceğime, evde hiçbir gün annemi ve babaannemi üzmeyece­ğime dair söz veriyor, bu taahhüt senedini talebe yurdu idaresi hu­zurunda imzalıyorum” yazıyor.

    Hilmi artık ne işler karıştırdıy­sa, metnin imzalanmasına epey ciddi bir iş süsü verilmeye çalışıl­dığı anlaşılıyor. Daktiloyla yazılan metnin altında anne ve babaan­neyle birlikte Darülaceze Talebe Yurdu Müdürü’nün de imzası var.

  • ‘Anneciğim Türkler geliyor’ sesi, ilk kez burada duyuldu

    Gedik Ahmet Paşa’ya bağlı Osmanlı kuvvetleri, 1480’de İtalya’nın Otranto kentini ele geçirmiş ve bir yıl elde tutmuştu. Kuşatma ve sonrasında yaşananlar, Batı Avrupa’daki Türk korkusunu yüzyıllarca canlı tuttu.

    İtalyan dilindeki “Anneci­ğim Türkler Geliyor!» an­lamına gelen “Mamma li Turchi!” ifadesi, yüzyıllarca Batı Avrupa toplumlarında­ki Türk korkusunun simgesi olmuştur. Kesin olarak ilk ne zaman ifade edildiği bilinme­se de, 1480’in 28 Temmuz gü­nünde Otranto sahilinde beli­ren Osmanlı donanmasını gö­ren yerli halktan birileri böyle haykırmış olmalı.

    Güney İtalya’da Puglia böl­gesinde, tam çizmenin topu­ğunda bulunan Otranto Kale­si, Arnavutluk’taki üsten bura­ya gemilerle taşınan, sayıları 12.000 ila 18.000 arasında ol­duğu tahmin edilen Osman­lı askeri için çok zor bir hedef değildi. Kale iki hafta süren kuşatmanın ardından Osmanlı ordusu tarafından ele geçiril­di. İtalya’da hâlâ anlatılan kat­liam hikayeleri ve bu savaş sı­rasında ölen Hıristi­yanların 2013’te Vatikan tarafından aziz ilan edilmesi, Otranto’nun öyküsü­nü günümüze kadar taşıdı.

    Otranto seferi, Arnavutluk ve İyon denizindeki Osmanlı yayılmasının bir devamı ola­rak değerlendirilebilir.

    Harekâtın komutanı ünlü Gedik Ahmet Paşa, klasik Os­manlı devrinin müstesna as­kerî liderlerindendi. Arnavut, Rum ya da Sırp asıllı olabilir. Muazzam bir coğrafyada Os­manlı ordusu ve donanmasına komuta etti: Koyulhisar, Kon­ya, Karaman, Silifke, Alanya kalelerinin alınması, Eğriboz seferi, Otlukbeli Savaşı’nda­ki katkısı, Kırım’ın Fethi, İyon Denizindeki adaların alınması ve nihayet İtalya’daki bu ha­rekât… 1482’de II. Beyazıt ta­rafından öldürüldüğünde, Fa­tih’in oğulları arasındaki ça­tışmada dengeleri korumaya çalışıyordu. İstanbul’da ismini taşıyan semtteki hamamı, Af­yonkarahisar şehrindeki zarif külliyesi ve Kütahya’da yap­tırdığı arasta günümüze kadar ulaşabilmiştir.

    Fatih Sultan Mehmet 1481 yılında sefer başlangıcında zehirlenerek ölmeseydi, belki de muhtemel bir İtalya sefe­rinin kıyıbaşı olacaktı Otran­to. Fatih’in ölümü üzerine Otranto’da kalan küçük gar­nizon Balkanlara geri çekil­di. Burada kalmış ve İtalyan krallıklarının hizmetine gir­miş Osmanlı askerlerinden de söz edilir. Bu küçük şehirdeki sadece bir yıllık Türk varlığı, yüzyıllarca unutulmadı.

    Güney İtalya’ya giden gez­ginlerin bu şirin kale-şehri mutlaka ziyaret etmesi tavsi­ye edilir. Bu küçük şehir, bize çağlar öncesinden fantastik bir Akdeniz hikayesi anlatıyor.

    Kesik kafalar, tarihî surlar Otranto’da 12. yüzyıldan kalan katedralde, “Türklerin kestiği” yüzlerce kafatası sergileniyor (sağda). Şehri koruyan tarihi surlar bugün hâlâ ayakta
  • Pazara kadar değil, mezara kadar…

    Geçen ay Roma’da atlı araba yarışları ve takım taraftarları arasında­ki bitmek tükenmek bilmeyen mücadele konusunda bir şey­ler karalamıştım; bazı okurlar “Kardeş, hep Roma hep Yunan, bu dünyada başka medeniyet mi yok” diye sitem ettiler. Doğ­rusu haklılar. Evet, “dünya ta­rihi” dendiği zaman sadece be­nim aklımda kalan değil, kitabî olarak anlatılan da hep Antik Yunan ve Roma’nın hikâyele­ri ya, nasıl ki dünya çizgi çizgi değilse, sadece Avrupa’dan iba­ret de değil. Dünya tarihi Avru­pa’nın hem batısında hem de doğusunda aynı şekilde akmaya devam ediyor elbette. Ha nedir, Doğu’yu yine az çok biliyoruz da, Olmek, Aztek, Maya gibi ka­dim Batı medeniyetleriyle ilgili bilgimiz çizgi film düzeyinde seyrediyor. Yani en azından be­nimki öyle, şimdi kimse­nin günahını almayayım ve “Güneşin Oğlu Este­ban” çizgi filminden öğrendiklerimle de bir şeyler yaz­maya çekiniyorum açıkçası.

    Ama az da olsa onların ta­rihleriyle ilgili bir-iki satır oku­muşluğum, haklarında verilen derslerde uyumuşluğum var. Bunlardan ilki en eski ama en son keşfedilmiş, varlığının far­kına en son varılmış olan Ol­mekler.

    Aklımda kaldığı kadarıyla, tıpkı Roma’da olduğu gibi Ol­mek dünyasında da spor var ve bir hayli de önemli. E sporun olduğu yerde de hâliyle yen­mek de var, yenilmek de. Yal­nız hatırlarsanız Roma’da spor takımlarına olan taraftarlık, günümüzde kimi arkadaşların yaptığı gibi, “pazara kadar de­ğil, mezara kadar” biçimiydi ve buna karşılık tıpkı günümüz­de olduğu gibi takımların yıldız sporcuları, “Ben profesyonelim, geleceğimi düşünmem lâzım” diyerek hangi takım daha fazla para verirse rahatlıkla o takı­ma transfer olabiliyordu ya, işte Olmek arkadaşlara baktığımız zaman, üç aşağı beş yukarı bunun tam tersini görü­yoruz.

    Öncelikle Ol­mek dünyasında yanılmıyorsam en önemli spor dalı günümüz­deki voleybol, tenis ve fut­bolun karışımı olan bir tür top oyunu. Takım­lar topu birbir­lerinin sahasına atıyor, onlar da bedenlerinin bir parçası ve genellikle de kal­çalarıyla topu karşılayarak geri gönderiyorlar. Tabii şimdi böy­le anlatınca kakara kikiri, eğ­lenceli bir oyun gibi geliyor ku­lağa ama benim aklımda kaldığı kadarıyla işin sonu pek öyle eğ­lenceli değil.

    Artık nasıl skor tutuyorlar, maç nasıl kazanılıyor bilmiyo­rum ama Olmek dünyasının bu favori sporunda taraftarlar ta­kımlarını mezara değil, pazara kadar, sporcuların en az yarısı da takımlarını pazara değil, me­zara kadar tutuyorlar. Tabii as­lında burada kilit nokta, Olmek sporu için pazar ve mezarın ay­nı anlama geliyor olması, zira Olmekler, heyecanla izlenen bu müsabakaların ardından kaybe­den takımı tanrılara kurban edi­yorlar. Dolayısıyla kaybeden ta­kımı tutan taraftarlar, o takımı bir daha tutamıyor, o takımdaki oyuncular başka takıma trans­fer olamıyor. Evet, gördüğünüz gibi Olmeklerde sporculuk zor iş, iki gol yediğin zaman “Ucun­da ölüm yok ya” diyemiyorsun.

    Tabii bu durumda taraf­tarlık bağları da çok kuvvetli olmasa gerek diye düşünüyo­rum ve sadece bu bile Olmek­leri Romalılardan ve günümüz dünyasından bir adım öne çı­karıyor. Ama işte o kaybeden takımın kafasını kesip tanrıla­ra kurban etme olayı işi bozu­yor, o konuda insanın Olmekle­ri kınayası geliyor ama yapacak bir şey yok. Görünen o ki artık bunlar mı görmezden gelmiş, arada bir yanlışlık mı olmuş bilinmez, Olmekler mağlup takımın oyuncularını kurban ederken Olmek tanrıları insa­fa gelip “Yav durun, alın bunu kesin” diye bir lama falan gön­dermemiş. Ha belki jaguar gön­dermişlerdir ama öyleyse de Olmeklere hak vermemek elde değil. Kim yakalayacak jaguarı da kurban edecek?

  • Ekmek arası tarihin yolculuğu

    Ekmek arası tarihin yolculuğu

    İlk sandviçin ne zaman yapıldığını bilmek pek olası değil ancak ekmek arası lezzetler antik dönemlerden beri yiyeceğini yanında taşıması gerekenlerce benimsenmiş bir yöntemdi.

    Hikâyesi eğlenceli ve kolay hatırlanır ol­duğundan olsa gerek, sandvicin keşfi 1762 yılında, 24 saatlik bir kumar maratonu nedeniyle akşam yemeğini ma­sadan kalkmadan halletmek isteyen 4. Sandwich Earl’ü Jo­hn Montagu’ye atfedilir. Halkın içinden yükselmiş bir politi­kacı olan Montagu zaten kibar ortamlarda bile elleriyle yemek yermiş. Bu nedenle elleriyle “soğuk et ve ekmeğe” girişmesi çevresindeki asilzadeler tara­fından pek de ayıp karşılanma­mış. Dahası kulüpte geç vakit­lere kadar kumar oynayan di­ğer müdavimler de bu yiyeceği hemen benimseyerek “Bana da Sandwich’inkinden,” diyerek ekmek arası yiyeceklerin adını “sandviç” koymuşlar.

    01
    Sandviçe adını veren John Montagu, Earl of Sandwich (1718-1792

    Biraz daha geçmişe göz atarsak, MÖ. 1. yüzyılda Hillel isimli bir hahamın Pesah Bay­ramı boyunca hamursuz kra­kerleri arasına, çölde çektikle­ri acıları simgeleyen acımtrak otları koyarak yediği bilgisi­ne rastlıyoruz. Bu uygulama­ya onun adı verilmiş ve “Hillel Sandviçi” denilmiş.

    6 ile 16. yüzyıl arasında Or­taçağ boyunca tabak yerine her yerde kalın ve bayat ekmek blokları kullanılır, etler ve di­ğer yiyecekler ekmeğin üzerine dökülür ve elle yenirdi. Bu ba­yat ekmekler yağı, yemek sula­rını ve sosları emerdi. Yemeğin sonunda şayet karın doyduysa ekmek fakirlere veya köpekle­re atılırdı. Bu kalın tabak yeri­ne geçen ekmek dilimleri açık sandviçlerin atası sayılır. As­lında sandviçe bu isim takıl­madan önce malzemesine gö­re “et-ekmek” (bizdeki “pey­nir-ekmek” gibi) deniliyordu. 16 ve 17. yüzyıl İngilteresi’nde kaleme alınmış piyeslerde bu terimlere rastlanmaktadır.

    Sandvicin mucidi elbette Montagu değildi. O sadece bu pratik yiyecek türünü İngilte­re’nin kibar çevrelerine kabul ettirmişti. Sandviç önceleri sadece gece geç vakitte içkili partilerde erkekler tarafından tüketilen bir yiyecekti. 1762’de ilk kez Edward Gibbons isimli bir İngiliz yazar, gazetede ül­kenin en zengin ve asil 20-30 şahsiyetini The Cocoa Tree isimli oyun klübünde sandviç yiyip, üzerine de panç içerken gördüğünü yazar. Bu, sözcüğün yazılı olarak ilk kayda geçen kullanımıdır.

    03_1

    Sandviç tüketimi kısa süre­de topluma yayıldı; giderek beş çaylarının, pikniklerin vazge­çilmezi, tavernaların en tercih edilen yiyeceği haline geldi. Demiryollarının ilk zamanla­rında istasyonlarda da satıla­bildiği için sandviçler en ideal ‘hızlı yiyecek’ haline geldi.

    Önce İngiltere’de yaygınla­şan sandviçin Yeni Dünya’da benimsenmesi biraz zaman aldı. Bu, o yıllarda Amerikalı şeflerin İngiliz modaları ile aralarında mesafe bırak­ma isteğinden kaynakla­nıyordu. Sandviç Ame­rikan yemek kitapla­rında ilk defa 1816’da yer aldı. Artık içine konanlar salt so­ğuk et ile kısıtlı da değildi. Tariflerde peynir, meyva, de­niz ürünleri ve man­tar kullanılıyordu. Amerikan İç Savaşı’nı takip eden yıllarda tü­ketim oldukça artmıştı. 1920’lerde Gustav Papen­dick dilimlenmiş, ambalajlı ekmek yapmanın yolunu keş­fedince sandviç annelerle okul çocukları, işçiler ve çalışanlar için kolay hazırlanan, taşına­bilir bir yiyecek olarak iyice popüler hale geldi.

    02_3

    Yola çıktığımız İngiltere’ye geri dönersek, en pahalı sand­viç Selfridges’da şef Scott Mac­Donald tarafından yaratılan bir sandviçmiş. Wagyu bifteği, taze kaz ciğeri, siyah trüflü ma­yonez, brie peyniri gibi pahalı malzemelere yüklendiği için tanesi 85 pound’a satılan Mac­Donald, ucuzluğu ve tekdüze­liği ile dünyanın her köşesinde damak tadının canına okuma­ya yemin etmiş zincir sandviç markalarından çok farklı elbet­te. Buna Okyanus’un öbür ya­nından bir yanıt gelmiş: Bildi­ğin kaşarlı tost 214 dolar desek, “Ne yani, altın mı kaplamış­lar?” diye sormaz mısınız? So­run bakalım… Bildiğimiz kaşar­lı tostun kenarlarını yenilebilir altın varakla kaplayıp yanına da domatesli ıstakozlu bisque’i Baccarat kristali bir bardakta sunup faturaya 214 dolar yaz­mışlar. Üstelik peyniri de, şefin iddiasına göre, pek ‘nadir’ bu­lunan kaşkavalmış.

    02_1
    Meşhur Basri Sandviçi 1930’larda doğan çizgi kahraman Basri’nin (Dagwood Bumstead) kat üstüne kat çıktığı sandviçleri, “Basri sandviçi”nin (Dagwood sandwich) ortaya çıkmasına neden oldu.

    Bırakalım onları kendi ara­larında yarışmaya devam et­sinler, bizim ellerin de “yeme de yanında yat” sandviçleri çoktur doğrusu… Dilli-kaşar­lısı, karışık kumrusu, Ayvalık tostu, eskiden vapurlarda satı­lan beyaz peynir-domates-ye­şil biberlisi… Sonra, dönerli po­fuduk pideler, arnavut ciğerli uzun sandviçler, yarım ekmek içi kokoreçten tutun da söğü­şüydü, çiğ köfteli dürümüydü, ıslak hamburgeriydi derken ne yaratıcı, ne lezzetli sandviç­lerimiz var. Kıymetini bilelim derim.

  • KONGRE KÜTÜPHANESİ

    Tüm fikirlerin buluştuğu, tüm inançların bir arada olduğu, zihinlerin dış dünyaya kapanarak sessizce bilgi zikrettiği, irfan aşıklarının tekkesi… İki kez yanarak neredeyse yok olan Kongre Kütüphanesi (Library of Congress), bugün dünyanın en büyük iki kültür mabedinden biri.

    İçerdiği kitap sayısı ba­kımından “dünyanın en büyük kütüphanesi” olan ve Guinness Rekorlar Kita­bı’na giren Kongre Kütüpha­nesi dergiler, gazeteler, dijital edisyonlar, kayıtlar, haritalar, pullar, çizimler gibi tüm ma­teryaller göz önüne alındığın­da Britanya Kütüphanesi’nden sonra ikinci sırada yer alıyor.

    1800’de Washington’da Amerikan Kongre Binası’nda kurulan kütüphane bugün üç ayrı binadan oluşuyor. Bun­ların arasında en eski ve aynı zamanda en etkileyici olanı 1897’de açılan Thomas Jef­ferson binası. Kurulduğun­da 3000 kitabı olan Kongre Kütüphanesi bu çok değerli arşivini 1812 Savaşı sırasın­da kaybetti. 1814’te ABD’nin eski başkanı Thomas Jeffer­son’ın koleksiyonuyla tekrar kütüphane niteliğini kazansa da, 1851’deki yangında arşivi­nin üçte ikisi yanarak kül oldu. İç Savaş’la beraber kütüpha­ne duraklama dönemine girdi, bütçe azaldı, halk kendi derdi­ne düştü, kütüphane ıssızlaştı.

    Ana Okuma Salonu’ndaki kubbeli tavanda Batı medeniyetini oluşturduğu düşünülen 12 figür bulunuyor: Mısır, Judea (Yahudiye), Yunanistan, Roma, İslam, Ortaçağ, İtalya, Almanya, İspanya, İngiltere, Fransa, Amerika.

    1865’te ülkenin idealist gazetecilerinden Ainsworth Rand Spofford Kongre Kü­tüphanesi’nin başına geçti­ğinde bir tek şeye inanıyordu: “Demokratik bir devlet yapı­sı ancak ve ancak bilgi ve en­formasyon ile mümkündür.” Spofford’un bu inancı kendi­sinden sonra gelen tüm Kong­re kütüphanecilerine rehber oldu. Spofford’dan sonra ge­len John R. Young’la birlik­te 1898’de görme ve fiziksel engelli vatandaşlar da kütüp­haneyi kullanmaya başladı. Bir sonraki yönetici Herbert Putnam ise iki yıl içinde kitap sayısını bir milyona çıkararak 1900 itibariyle Kongre Kütüp­hanesi’ni en fazla kitaba sa­hip kütüphane haline getirdi. 1938’de ana binaya destek ola­rak ikinci bina John Adams, 1980’de ise müdürlüğün ko­nuşlandığı ve Hukuk Kütüp­hanesi’nin bulunduğu üçüncü bina James Madison yapıldı.

    Gutenberg İncili, 1455

    Bugün 165 milyondan fazla materyale sahip olan Kongre Kütüphanesi’nin en heyecan verici kısmı şüphe­siz Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyon bölü­mü. 1930’dan beri kü­tüphanenin arşivinde bulunan ve dünyada sadece üç tam kopyası bulunan 15. yüzyıla ait parşömen baskı Gu­tenberg İncili gibi baş­ka bir yerde görmenin mümkün olmadığı kitaplar, broşürler, posterler, fotoğraf­lar, Ortaçağ ve Rönesans’tan kalma el yazmaları, gravür­ler ve Thomas Jefferson’dan kalan kitapların dahil olduğu 800 bin materyalle, bu bölüm kültür turistlerinin ölmeden önce görmesi gereken yerlerin başında geliyor.

    İpek Cent

  • Kapatılan okulun mazisinden kalan

    19. yüzyılın sonlarında kurulan, 1921’de kapatılan Anadolu’nun köklü eğitim kurumlarından Merzifon Anadolu Koleji’nin doğa bilimleri koleksiyonu konunun meraklılarıyla bir sergide buluşuyor.

    Eğitime 1873’te başlayan, altı binalık asıl kampüsü ise 1886’da açılan Merzi­fon Anadolu Koleji, Amerikan misyonerlik faaliyetlerinin bir sonucu olarak kurulmuş, ancak kısa zamanda yüksek düzeyli ve çok yönlü bir eğitim kurumu haline gelmişti. Ermeni, Rum, Rus ve Türk kız-erkek öğren­ciler geometriden botaniğe, zoolojiden devletler hukukuna çeşitli derslere giriyor, 10 bin kitaplık kütüphane, tabiat mü­zesi, sinema, rasathane, maran­goz atölyesi, modern matbaa, modern fizik, kimya, biyoloji la­boratuvarlarından yararlanıyor, müzik, kültür ve futbol kulüple­rine katılabiliyorlardı.

    Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun iç bölgelerindeki en zengin müze olan Merzifon Anadolu Koleji Müzesi’nde 7000’den fazla bitki ve hayvan türü bulunuyordu. Bilim in­sanı, botanikçi ve bitki kolek­siyoncusu Profesör Johannes Manissadjian’ın tasnif çaba­larıyla ve uluslararası kurum­larla numune takası yoluyla oluşturduğu zengin koleksiyon, dönemin Anadolu coğrafyasın­daki yegâne örneğiydi. 1921’de okulun personelini ve öğrenci­lerini kaybetmesinden, okulun mal varlığına el konmasından bir süre sonra müze koleksiyo­nu da akibeti belirsiz bir şekil­de dağılmıştı. Profesör Manis­sadjian’ın el yazısıyla hazırla­dığı detaylı müze katoloğu ise, bu eşsiz koleksiyonunun günü­müze ulaşan en somut kanıtı.

    İstanbul’da SALT Galata’da düzenlenen sergide, bu tarihi katalogla birlikte, fotoğraf, ha­rita, çeşitli yazışmalar ve video söyleşileri de yer alıyor. Sergi­nin küratörlüğünü, arşivin hi­mayesinden sorumlu Ameri­kan İlmî Araştırmalar Ensti­tüsü’yle (American Research Institute in Turkey) işbirliği içinde, araştır­macı Marianna Hovhannisyan yapıyor.

    Prof. Manissadjian’ın Akdağ’da (Amasya) topladığı ve sonradan adının verildiği Silene Manissadjiana Freyn bitki numunesi, 10 Eylül 1892 (altta). Prof. Manissadjian öğrencileriyle, Merzifon’da. Tarihi bilinmiyor (üstte).
  • ‘Gayri resmi’ tarihin resmidir

    Ressam Burhan Kum, “Gayri Resmi”de bir yandan iktidar-sanat ilişkisini sorgularken, bir yandan “yasak sanatın” Osmanlı coğrafyasında maruz kaldığı sansürün izini sürüyor, toplumsal-kültürel sonuçlarını tartışıyor.

    Devrik Cümle II, 2016

    Sanat eserlerinin insan­ların düşünce ve hissi­yatları üzerindeki etki­leri aşikar. Egemen olmanın, egemenliği sürdürmenin bir yolunun da sanatın etki gücü üzerinde denetim sahibi ol­maktan, onu çıkarları doğrul­tusunda yönetmekten geçtiği Ortaçağ’dan beri muktedirle­rin malumu. Bir sanat yaratı­sının etkileme gücüne sahip olabilmesi için sadece üretil­miş olması yetmiyor. Onun dolaşıma girmesi, sergilenme­si, tüketilmesi de lazım. Ve ta­bii tartışılması. Özgürce.

    İktidarın amaçlarıyla ters düşen, iman ettikleriyle çeli­şen “sakıncalı” bir sanat ese­rinin insanları “kafasını bu­landırmasını” engellemenin en geleneksel yolu ise, onun “görülebilirliğine” müdahale etmek. Tabii bunu da iyi bili­yor yukardakiler.

    Kara Kutu, 2015

    Sergi kataloğundan devam edelim: “Bin yıldır resim yap­manın ‘Allah’a şirk koşmak’ olduğuna inandırılmış bir top­lumda son 150 yıldır resim ya­pıldığı gerçeğinden hareketle bazı şeylerin değişmiş olabile­ceğini varsayabiliriz. Ne var ki resim yapmakla ilgili bir sorun yok gibi görünse de, sergilen­mesine ilişkin sorunlar henüz tamamen aşılabilmiş değil.” Osman Hamdi Bey’in 1901’de yaptığı Yaratılış isimli tablonun 2001 yılından sonraki akıbeti hakkında mesela, bugün hiçbir bilgimiz yok. Nerede olduğu­nun bilindiği yıllarda bile ese­rin yapıldığı ülkede hiç sergi­lenememesi, vaktü zamanında pek az kişiyi rahatsız etmişti.

    Burhan Kum’un Gayri Resmi isimli sergisi, bu üstü örtülü sansürü sineye çeke­meyen “rahatsızlar” için ade­ta bir vaha. Ne mutlu bize ki, onun eserleri bugün hâlå ser­gilenebiliyor, yukarıda değin­diğimiz meseleleri sorgulu­yor, hicvediyor, tartışıyor.

    Emval-i Metruke, 2015

    Sanatçının, Gustave Cour­bet’nin L’Origine du Monde, Osman Hamdi Bey’in Yaratı­lış isimli eserlerine ve Gentile Bellini’nin Fatih Sultan Meh­met portresine göndermeler yapan resimlerini de görece­ğiniz sergiyi gezerken kafa­nızda şu tür sorular dolaşabi­lir, şaşırmayın: Eğer Fatih’in resim sanatına verdiği önem, sultanın Venedikli ressam Bellini’ye portresini yaptırdığı 1480 yılından günümüze ka­dar geçen 500 küsur yıllık süre içinde kesintisiz bir biçimde devam ettirilmiş olsaydı, bu­gün nasıl bir kültürel iklim­de yaşıyor olurduk? Daha ge­niş bir özgürlük coğrafyasına mı dönüşürdü zihinlerimiz? İfade özgürlüğü muktedir tahammülsüzlüğünün en şiddetli gazabının baş hedefi haline gelir miydi?

    Sorulardan sıkılırsa­nız, dikkatinizi sanatçının günümüzün moda teması Ye­ni Osmanlılık adına yapılan zibidiliklere ince dokundur­malar yaptığı resimlerine yö­neltin, yüzünüzde müstehzi bir ifade oluşacaktır.

  • Hitler’i çıldırtan atlet

    Hitler’i çıldırtan atlet

    On çocuklu bir ailenin kıt olanaklarıyla büyüyen Jesse Owens’ın dört altın madalyayla tarih yazdığı 1936 Berlin Olimpiyatları’ndaki serüveni filme konu oldu. Yardımcı karakterlerin sağlamlığı hikayeyi daha değerli, filmi daha izlenir kılıyor.

    Olimpiyat fenomeni Jes­se Owens, ırkçılığın kol gezdiği 1936’nın ada­letsiz düzenini basitçe özetle­mişti: “Birleşik Devletler’e dön­düğümde, herkes Hitler hikâ­yesini anlatıyordu, oysa ben otobüse ön kapıdan binemi­yordum. Hitler’in elini sıkmak için huzura çağırılmadım, ama Beyaz Saray’a, başkanın yanı­na da çıkamadım.” Yıllar içinde herkes onu Adolf Hitler’e kar­şı muzaffer bir savaşçı olarak betimlerken, ne hikmetse ken­di ülkesindeki durum görmez­den geliniyordu. Dönemin ABD Başkanı Franklin Roosevelt şampiyon atleti değil saraya ça­ğırmak, ne telefonla ne de mek­tupla tebrik etmişti.

    Hitler’i çıldırtan atlet

    Bu ay vizyona giren ve hem yarış hem ırk anlamına gelen Race filminde, Ohio State atle­tizm koçu Larry Snyder’ın ön plandaki karakterlerden biri olması isabetli bir seçim ol­muş. Zira siyahların üniversite takımlarında bile yer alması­nın zor olduğu dönemde Jes­se’ye kapıları açan Snyder’ın bu hikâyenin yazılmasına kat­kısı hayli fazla.

    Larry Snyder, 1935’te Mi­chigan’da 45 dakika içinde üç dünya rekoru kırıp, bir diğeri­ne ortak olduğu gün Jesse’nin geleceğini çizmişti. Ancak bir yıl sonra atletini olimpiyat ta­kımına aldırırken binbir güç­lükle karşılaştı. Üstelik Owens, kırdığı rekorlarla (Berlin’den iki ay önceki 10.2’lik 100 metre rekoru 20 yıl geçilemedi) yıldız mertebesindeydi.

    Jesse Owens, Adi Dass­ler’in kendisine özel el yapımı ayakkabılarıyla yarıştığı Ber­lin’de ilk altını 3 Ağustos günü 100 metrede 10.3 ile aldı. Ar­dından uzun atlamada olimpi­yat rekoru (8.09 m), 200 met­rede dünya rekoruyla (20.7 sn) altına uzandı. 4×100’de ise 39.8 koşan ABD takımı­nın dünya rekoru kırmasına önemli katkıyı yaparak dör­düncü altını boynuna taktı. İşi, beyaz ırkın üstünlüğüne vurgu yapan Alman diktatörüyle ma­ça çeviren gazeteler başlıkları atmıştı: Owens 4, Hitler 0.

    Hitler’i çıldırtan atlet
    1936 Berlin Olimpiyatları’nda tarih yazan Jesse Owens’ın bir hayranı için imzaladığı fotoğrafı.

    Başarının en kritik anın­da uzun atlamadaki rakibi Al­man Luz Long’dan aldığı yar­dım, Owens’a göre ‘kazandığı tüm altınlardan’ daha değerliy­di. Isınma atlayışı faullü sayılan Jesse’ye son hakkında sıçrama tahtasına koyduğu havluyla yar­dımcı olan Luz, olası bir kum­pası önledi.

    Gerçi spor tarihçisi Tom Ec­ker, Jesse’nin Luz ile yarışma sonrası tanıştığını, ünlü atletin 1964’te anlattığı bu hikâyenin uydurma olduğunu iddia et­mişti. Yine de, 1943’te cephede yaşamını yitiren Long’un son mektubunda Owens’a yazdığı satırlar, dostluğu özel kılmaya yetti: “Bir gün oğlumu bul ve ona savaşın bizi birbirimizden ayrı düşürmediği zamanları anlat. Ve ona de ki insanlar için her şey çok daha farklı olabilirdi.”

    Hitler’i çıldırtan atlet
    Amanda Crew (Peggy), Jason Sudeikis (Larry Snyder), Stephan James (Jesse Owens) ve Shanice Banton (Ruth Owens) filmin bir karesinde.
  • Mowgli’nin ormanına tekrar hoşgeldiniz!

    İngiliz yazar Rudyard Kipling’in beyazperdeye defalarca uyarlanmış ölümsüz eseri Orman Kitabı bu kez ‘live-action’ teknolojisiyle yeni nesli büyülemeye geliyor.

    Orman Kitabı

    Klasik İngiliz edebiya­tına kattığı Hindistan egzotizmiyle 19. yüzyıl hikâye sanatına yeni bir soluk getiren Rudyard Kipling, kitap­larında doğunun eşsiz zengin­liklerini, tabiatın güzellikleri­ni, hayvanlar aleminin büyü­leyici atmosferini anlatırken bir yandan da sömürgeciliğe bağlılığı ile uzun yıllar eleş­tirilmişti. Kipling’in 1894’te yazdığı, çocuk edebiyatının en önemli klasiklerinden Orman Kitabı’nda (The Jungle Book) bile, ilkel yaratıkların arasın­da kalmış üstün bir ırkın so­nunda ormana hükmetmesi ve düşmanına galebe çalması bazı eleştirmenlerce emperyaliz­min ve koloniciliğin bir etki­si olarak görülmüştü. Ancak tüm siyasi bakış açılarını bir kenara bırakıp bu muhteşem serüvenin tadını çıkarmak en doğrusu. Zira karşımızda­ki kahraman, Süpermen’den Tarzan’a popüler kültürün en meşhur karakterlerinin var olmasına öncülük etmiş, Neil Gaiman’ın Mezarlık Kita­bı’na ilham vermiş ormanların çocuğu Mowgli!

    Bir kurt sürüsünün büyüt­tüğü, ‘ailem’ dediği hayvan­larla ‘yuvam’ dediği vahşi or­manda mutlu mesut yaşayan Mowgli, bir gün insan ailesini öldüren ezeli düşmanı kaplan Shere Khan’la karşılaşacak, böylece hayatın aksiyon dolu kısmıyla da tanışacak, sade­ce kendisini değil tüm orman ahalisini korumak için türlü maceralara atılacaktır.

    1967 yapımı orijinal
    animasyon dönemin en fazla gişe hasılatı yapan yapımlarından biri olmuştu.

    Çizgi filme, tiyatroya ve sinemaya defalarca uyarlan­mış olan hikâyenin en meşhur versiyonu şüphesiz 1967’de­ki Disney animasyonu. Aynı zamanda Walt Disney’in de ölmeden önce kişisel olarak ilgilendiği en son yapım olan Orman Kitabı, müzikleriyle de ses getirmiş ve uzun süre en çok gişe hasılatı yapan filmler arasında kalmıştı. Sinema tek­nolojisi geliştikçe ve yeni ani­masyon hikâyeler yapıldıkça arka planda kalan Mowgli bir­kaç neslin favori kahramanı olsa da, yeni neslin fazla tanı­madığı bir karakter. Neyse ki Orman Kitabı yönetmen Jon Favreau’nun da çocukken en sevdiği filmler arasına girmiş. Favreau, 1967’deki animasyo­nun yeniden çekimi sayılan ve yine Disney stüdyoların­dan çıkan yeni filmiyle -ve du­dak uçuklatan teknolojisiyle- Mowgli’yi ait olduğu tahta geri oturtmaya geliyor.

    Yıldız Savaşları’ndan Yü­züklerin Efendisi’ne, günümüz­de pek çok filmde kullanılan ‘live-action’ tekniği, canlı ve animasyon karakterleri bir ara­ya getiren özel bir 3D teknolo­ji. Filmi izlerken ormanın içine girecek, Mowgli’yle ağaçlardan, uçurumlardan atlayacak, hay­vanlarla hiç olmadığınız kadar haşır neşir olacaksınız, orası kesin. Fakat eğer daha masum, daha sakin, daha masalsı olan Orman Kitabı’nı görmek ister­seniz, iki boyutlu Mowgli or­manın derinliklerinde her za­man sizi bekliyor olacak.