Etiket: sayı:22

  • TÜRK-ALMAN DOSTLUK YURDU BİNASI

    Devlet başkanları düzeyinde kararlaştırılıp 1916’da projelendirilen, 1917’de Divan Yolu’nda temeli atılan yapı, 1. Dünya Savaşı’nın bitimindeki yenilgi yüzünden yapılamamıştı. Döneminde çok tartışma yaratan bina için ayrılan adanın ön cephesinde, bugün bir kafe-restoran bulunuyor.

    Osmanlı Devleti 1730’dan sonra siyasi, askerî ve teknik açı­dan Fransız nüfuzuna sahne ol­muştu. Bu sıralarda Avrupa’da henüz ağırlığı olmasa da Bü­yük Friedrich’in Prusyası emin adımlarla kendine yer açıyordu. Prusya’nın etkisini hisseden ve desteğini değerlendirmek iste­yen Osmanlı Devleti, bir Hıris­tiyan devletle ilk ittifak anlaş­masını 1790’da Prusya ile im­zalamıştır. Bu ilk somut ittifak II. Mahmud devrinde Alman General Helmut von Moltke ve maiyetinin Osmanlı ordusunda görev almalarına giden bir süre­cin başlangıcıdır.

    1880’lerde Bismarck’ın Os­manlılara pek yüz vermeyen politikasına rağmen Alman tek­nik ve askerî heyetleri Türki­ye’de çalışmaya başladı. Bunlar 1918’de ülkemizi terk ettikle­rinde sayılarının yirmi beş bi­ne ulaştığı görüldü. İlk ittifak­tan yüz bir yıl sonra birliğini tamamlamış Almanya’nın yeni imparatoru II. Wilhelm, tahta çıkışının ertesi yılında 1889’da İstanbul’u, Sultan II. Abdülha­mid’i ziyaret etti. Burada teme­li atılan dostluk, görev süreleri boyunca iki hükümdarın men­faat birliğini ve ülkeler arasın­daki ilişkilerin seyrini belirledi.

    “Alman Mavileri” haritalarında Dostluk Yurdu arsasının konumu.

    Kayser Wilhelm 1898 ve 1917’de İstanbul’u iki kez da­ha ziyaret edecektir. Bütün bu ziyaretler boyunca Türkiye ile Almanya arasında gelişen mü­nasebet, Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra da kesil­meyecek ve 1. Dünya Savaşı’nda Almanların en büyük müttefiki olarak yer almamızla sonuçla­nacaktır.

    Bundan tam yüz yıl önce Al­manya’da Alman-Türk Dost­luk Cemiyeti kuruldu. Bunun karşılığında İstanbul’da Talat Paşa’nın isim babalığı yaptığı “Türk-Alman Dostluk Yurdu” projesi başlatıldı. Temeli atılan bina, tiyatro, konferans, sergi salonları, kahvehaneler, kütüp­haneler, danışma birimlerinden ibaret dev bir kültür merkezi olacaktı. Yapının, İstanbul’da Divan Yolu’ndan Sultanahmet’e giderken Köprülü Kütüphane­si’ni geçtikten sonra, Sultan II. Mahmud Türbesi karşısındaki mevkide, şimdiki Piyer Loti ve Klod Farer caddeleri arasındaki adada kurulması tasarlanmış­tı. Çalışmalara başlanılmasına rağmen savaşın mağluplarının ülkeyi terk etmesiyle proje kağıt üzerinde kaldı.

    ‘Divan Yolu’nda 158 numara’ Cemiyet’in resmî yazışmalarda kullandığı kağıtlardaki anteti. “Türk Alman Dostluk Cemiyeti” “Divan Yolu’nda mükerrer 158 numara”.

    1916’da bizde de bir Türk-Alman Dostluk Cemiyeti kurulur ve nizamnamesi neşre­dilir. Buna göre Dostluk Yurdu binasının inşası için gereken meblağı vermiş olan zevat, Dr. Robert Bosch, Dr. Boettinger, Prof. Dr. Ernest Jaeckh olarak belirlenir. Bunlar cemiyetin değişmez üyeleri olarak tescil edilir ve vefatlarında mirasçıla­rının da aynı haklara sahip ola­cakları kabul edilir.

    Nizamnameye göre cemi­yetin Heyet-i Fahriyesi (Onur Kurulu) Sadrazam Prens Sa­id Halim Paşa, Almanya’nın Dersaadet Büyükelçisi Kont Wolf-Metternich, Hariciye Na­zırı Halil Beyefendi’den iba­rettir. Ayrıca Heyet-i Hâmiye (Himaye Edenler Kurulu) oluş­turulmuştur. Enver Paşa’nın fahri başkanı olduğu bu heyetin üyeleri Talat Bey, Cemal Paşa, Müşir Baron von der Goltz Pa­şa, Müşir von Usedom Paşa, Al­manya Sefaret Müsteşarı Baron von Neurath’tan ibarettir.

    Esas işleri görecek olan yö­netim kurulunda ise 24 üye vardır. Teşrifat-ı Umumiye Mü­dürü İsmail Cenani Bey’in reis olduğu kurulda Türk ve Alman­lardan önemli isimler bulunur. Daimi üyeler arasında bulu­nan ve Berlin’deki Alman-Türk Dostluk Cemiyeti Genel Sek­reteri Prof. Dr. Ernst Jaeckh buranın yönetim kurulunda da üyedir. Zaten Dostluk Cemiye­ti’nin arkasındaki fikir babası büyük ölçüde Ernst Jaeckh’tir. Osmanlı belgelerinde “Dr. Yek” olarak yazılan bu isim padişah tarafından Mecidi Nişanı ile de onurlandırılacaktır.

    Her iki ülke, devlet başkan­ları düzeyinde bu projeye önem verdiler. Askerî, siyasi ve teknik ittifakın muhtevasına kültü­rel bir boyut kazandırmak, halk kitlelerini Türk-Alman dost­luğunun gerekliliğine inandır­mak, binlerce Türk öğrenciyi Almanya’da okutmak gibi ide­al ve niyetlere bu bina üzerin­den istikamet tayin edildi. Bu bakımdan Dostluk Yurdu, se­faretlerin, yabancı temsilcilik­lerin bulunduğu Beyoğlu’nda değil, hedef kitlenin bulunduğu Türk muhitinin göbeğinde inşa edilecekti. Sultanahmet Mey­danı’na Kayser Wilhelm’in he­diyesi olan Alman Çeşmesi’nin yarattığı etkiyi arttıracak bir mekân düşünülmüştü. Böyle­likle arayışlar sonuç verdi ve in­şaat alanı tespit edildi. Alan beş dönüme yakın olacaktı. Divan Yolu’na bakan kısa kenarı 49 m. Şehremaneti tarafı 96 m. uzun­luğunda dikdörtgene benzer bir yamuk şeklinde tasarlanmıştı.

    Gerçekleşmeyen ve gerçekleşen Mimar Bestelmayer’in yarışmayı kazanan projesinin 2. tadilat sonrası vaziyeti. (En üstte)Divanyolu’nda, Dostluk Yurdu binası için yıkılan Hoca Ferhad Camii arsasının bir kısmında yer alan restoran ve Piyer Loti Oteli. (Üstte)

    Türk-Alman Dostluk Yur­du projesi için Almanların en büyük tasarım organizasyonu olarak ünlü ve saygın mimarla­rı bünyesinde toplayan Deut­sche Werkbund örgütü tara­fından bir yarışma düzenlendi. Devrin önde gelen mimarları İstanbul’a getirildi ve kendile­rine inşaat arsası gösterildi (Bu mimarlardan Bonatz, Eberhar­dt, Taut gibi isimler Cumhuri­yet döneminde tekrar geldikleri Türkiye’de önemli eserlere im­za atacaklar ve Türk mimarlığı­na hoca olarak da katkıda bulu­nacaklardır). Sonuçta German Bestelmayer’in (1874-1942) projesi yarışmayı kazandı. Daha sonra iki defa tadil edilen proje­nin ilk parselin yanındaki Bin­birdirek alanına taştığı, üslup itibariyle Osmanlı mimarisin­den ilham aldığı görülür.

    Sultan Reşad’ın cülus yıl dönümünde 27 Nisan 1917’de temelin atılması ve belirlenen alanda inşaata hemen başlanıl­ması düşünülmüştü. Ne var ki arsa üzerinde iki cami, bir mek­tep, onlarca ev ve işyeri bulun­maktadır. Bu alanda Asmalı Mescid de denilen Hoca Ferhad Camii, Divan Yolu’na cepheli, Si­nan Ağa Mescidi, Şehremaneti karşısında, İsmihan Sultan Mek­tebi de bu alanda faaliyetteydi.

    Harbiye Nezareti tarafından alelacele istimlâk işlemlerine başlandı. İnsanlar evlerinden zorla çıkarıldı, eşyaları yollara saçıldı. Camiler ve mektep da­hil olmak üzere binaların büyük çoğunluğu süratle yıkıldı (Te­mel atma törenine ait fotoğraf­ta, alandaki bir binanın boşal­tıldığı ama henüz yıkılmadığı görülmektedir).

    27 Nisan 1917 günü olağa­nüstü hareketli bir gündür. Dâ­hiliye Nazırlığından Sadarete getirilen Talat Paşa ilk dış seya­hatini yaptığı Almanya’da bulun­duğu için törene katılamaz. Bir kutlama telgrafı gönderir. Enver Paşa, İsmail Cenani Bey, Dr. Jae­ckh, Almanya Büyükelçisi Kühl­mann, Berlin Mebusu Traub, her iki ülkedeki Dostluk Yurdu üye­leri, mimarlar ve birçok seçkin davetli Divan Yolu’nda toplanır.

    Temel atma töreni Dostluk Yurdu’nun 27 Nisan 1917’deki temel atma töreninde Dr. Ernst Jaeckh nutuk irad ederken. İsmail Cenani Bey, Enver Paşa, Alman Büyükelçi Kühlmann, Cavit Bey de hazır bulunmuştu.

    Tören alanının ortasına ko­nulan bir masa üzerinde yazı takımı, bir çekiç, bir mala, silin­dirik çinko bir mahfaza içinde merasim mazbatası ve her cins para bulunuyordu. Nutuklar atıldıktan sonra çinko mahfaza­dan merasim mazbatası çıkarıl­mış, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Şehremini Bedri Bey, İsmail Ce­nani Bey, Maarif Müsteşarı Dr. Schmidt Türkiye namına, Al­man Büyükelçi von Kühlmann, Dr. Bosch, Dr. Schacht, Dr. Ja­eckh Almanya namına mazba­tayı imzalamışlardır. Çeşitli pa­ralar ve mazbata, mahfaza içine konularak Mimar Kemaleddin Bey tarafından temel atılacak yere getirilmiş ve Enver Paşa bu mahfazayı temel taşının altına koymuştur. Çekiç ile bir iki defa vurulmuş, taş mala ile sıvan­mıştır.

    Bu mutlu tablo Osman­lı Devleti ve Almanya’nın 1. Dünya Savaşı’nın kaybeden­leri olmasıyla bozulmuş, bina inşaatı yarım kalmış, Dostluk Yurdu’nun başındaki İttihat ve Terakki yöneticileri yurt­dışına çıkmışlardır. Böylelikle mezbeleliğe dönüşen arsanın nasıl değerlendirileceği, işgal İstanbul’undaki belediyenin en büyük problemlerinden biri ol­muştur. Çözümler bulunulma­ya çalışılmış, insanlar mülkle­rinin iadesi için kapıları aşın­dırmaya başlamışlardır.

    Vatandaşlara mülklerinin iadesi veya istimlâk bedelinin ödenmesinin nasıl gerçekleşti­ğini ayrı bir araştırma konusu olduğundan tespit edemedik. Sinan Ağa Camii arsasının ise Vakıflar tarafından 1933’te sa­tışa çıkarıldığını ve Halit Ziya Uşaklıgil tarafından satın alın­dıktan sonra Sinan Ağa adını verdiği apartmanı inşa ettirdi­ğini biliyoruz. Hoca Ferhad Ca­mii yeri uzun yıllar arsa halinde kaldı ve yakın bir tarihten beri önce çay bahçesi, sonrasında restoran olarak kullanılmaya devam ediyor. Batı tarafındaki sokağa verilen “Dostluk Yurdu Sokağı” ismi bu bahtsız pro­jenin hatırasını yaşatıyor. Bu parsellerde yer alan binaların perişan ve üslupsuz hallerini gördükçe “Bestelmayer’in pro­jesi keşke gerçekleşseydi” diye düşünmeden edemiyorum.

    MİLLÎ SLOGANIMIZ ‘KÖKÜ DIŞARDA’ ÇIKTI!

    ‘Türkiye Türklerindir’ diyen ilk kişi bir Almandı

    Türk-Alman Dostluk Yurdu bi­nasının temel atma töreninde Alman Feldmareşal von Mack­enzen’in telgrafı da okunur: “Türkiye Türklerindir. Almanlar da Türklerin en iyi dostlarıdır”.

    Binanın temel atma töreni sonunda kurbanlar kesilerek fakirlere dağıtılır ve dua edilir. Törene katılamayanlardan gelen kutlama telgrafları hükümdarla­rınki başta olmak üzere okunmuş ve Türk-Alman dostluğunu temellendiren ideolojik nutuklar verilmiştir. Okunan en ilginç telgraf o sıralarda Galiçya cephesinin muzaffer komutanı Feldmareşal von Mackenzen’in telgrafıdır. Telgraf metnindeki, sonraki yıllarda slogan halini ala­cak “Türkiye Türklerindir” sözü “Almanlar da Türklerin en iyi dostlarıdır” cümlesiyle tamamla­narak ilk defa bu merasimde dile getirilmiştir. Bu gösterişli törenin ardından birkaç gün süresince ziyafetler düzenlenmiş, Darül­fünun ve Galatasaray Sultanisi gibi okullarda Alman düşünür ve bilim adamları tarafından çeşitli konferanslar verilmiştir. Kayser Wilhelm beş ay sonra İstanbul’a yaptığı üçüncü ziyarette inşaatı süren binayı özellikle ziyaret etmiştir.  

    Foto: Servet-i Fünun dergisi

    Binanın temel atma töreninden bir an.

    İSMAİL HAKKI BEY VE HALİDE HANIM’IN HÜKÜMETE İSYANI

    ‘İstanbul’un ortasında İslâm unsuruna tehcir’

    Türk-Alman Dostluk Yurdu binasının yapımı için evinden atılan, istimlak bedeli öden­meyen Halide Hanım, Bakanlığa yazdığa mektupta “Bu uygulama tehcirin yalnız Anadolu’da değil İstanbul’un göbeğinde de İslâm unsuruna reva görüldüğünün işaretidir” diyordu.

    İyi niyetli bile olsa dev­letlerarası ittifak veya güç gösterilerinin ceremesini daima vatandaşların çektiğine ibretli bir örnek teşkil etmesi açısından emekli Tabip Kaymakam İsmail Hakkı Bey ile eşi Halide Hanım’ın arzuhalini özetlemek isabetli olacaktır. Halkın zararı ve mağ­duriyeti düşünülmeden yapılan icraatların gönüllerde açtığı yara sürekli kanamaktadır. İşte Halide Hanım’ın mektubu:

    “İçişleri Bakanlığına

    Türk-Alman Dostluk Yurdu binası için Sultan Mahmud Türbesi karşısında yâr u ağyar nazarlarına maruz iki harabe mahallenin ahali ve sakinlerinin feryad u figanlarına bakılmadı. Bu yerler Firari Talat, Enver ve Topal İsmail’in olurlarıyla fukara kesesinden zenginlere bahşiş kabilinden Harbiye Nezareti’n­den Almanya’ya hediye edildi. Şehremaneti vekâletinde bulu­nan Sezai ve Maliye Müsteşarı Tahsin Beylerin belirledikleri çok düşük istimlâk bedeli mukabilinde kanun dışı istimlâk edilen ikamet ettiğimiz evle­rimizden eşyalarımız sokağa atıldı, evlerimizden çıkarıldık. Evlerimiz yıkıldı ve kira köşele­rinde süründüğümüz halde ne iadesini beklediğimiz arsalar iade edildi ne de istimlâk bedel­leri ödendi. 24 Nisan 1919 tarihli İstikbal gazetesinde görüldü­ğü üzere belediye, kanunsuz istimlâk ettiği yerleri park haline getirmeye karar vermiştir. Bu uygulama tehcirin yalnız Anadolu’da değil İstanbul’un göbeğin­de de İslam unsuruna reva görüldüğünün işaretidir. Henüz tasarrufumuz­da bulunan, altında iki dükkân ile üç kat üzere altı odalı kâgir hane ar­sasının vaat edildiği gibi iadesini, enkaz bedelinin ödenmesini, ferağı icra edilmeden evden başka bir kullanım şekline asla rıza göstermeyeceğimizi bildiririz.

    24 Nisan 1919

    Divan Yolu’nda Firuz Ağa Ma­hallesinde Cebeci Sokağında 2 numaralı hanede kiracı olarak oturan emekli Tabip Kaymakam İsmail Hakkı ve zevcesi Halide.”  

    BOA.DH.UMVM 104/43
  • 20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm

    20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm

    Prof. Dr. İlber Ortaylı, eylemci anarşistlerden Ermeni Daşnaksutyun örgütüne, Stalin’den Hamidiye Alaylarına, Makedon komitacılardan Yahudi ve Arap teşkilatlarına, Kızıl Tugaylar ve benzerlerinden günümüze terörist faaliyetlerin yapısı ve mantığını anlatıyor.

    Terörizm 19. yüzyıldan itibaren devletleri son derece korkuttu. Şiddet uygulayanlar arasında nihi­list-anarşist akımlara kapılmış olanlar da vardı. Bunlar başlan­gıçta, devlet adamlarına, hane­dan mensuplarına suikastler düzenleme yöntemiyle işe baş­ladılar. 1900 yılında İtalya Kra­lı I. Umberto böyle öldürüldü. Daha dramatik olanı Avustur­ya’nın güzel imparatoriçesi Er­zsebed (Elisabeth) veya Sisi’nin İsviçre gezisinde bir anarşist tarafından öldürülmesidir.

    Aynı yıllarda St. Peters­burg’ta Alman sefaretinin önemli bir diplomatı, yakın geleceğin başbakanı von Bü­low’un hatıratındaki bir pasaj enteresandır. Burada, Çarın zaptiye nazırının naklettiği bir hadise aktarılır. Nazır, kendi­sine sol eliyle dilekçe veren bi­rinden şüphelenir ve hemen o kişinin sağ koluna yapışır. Ada­mın kolunu kırarak sağ elin­deki tabancayı alır. Bir Erme­ni anarşist olduğu ortaya çıkan suikastçi, hızlı bir mahkemeyle o akşam idam edilir. Bu tip sui­kastçilerin “Narodnaya Volya” hareketi içinde yaptıklarıyla pek bir yere gidilmeyeceği görü­lür. Çarlık Rusyası’nın İçişleri Bakanı Plehve, hatta daha evvel Çar II. Aleksander da aynı şekil­de öldürülmüştür.

    20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm-1

    Aslında Çernişevski daha 1861’de Petropavlosk’da mah­kumken hapishaneden çıkan notları, Rus gençliğinin “ihtilal­ci İncil”i haline gelmişti. Onun yazdığı Ne Yapmalı? kitabı, en­tellektüel, liberal ve sosyalist mücadelenin terörist örgütlen­meye gitmesini kaçınılmaz kıl­mıştı ama yollarını bulamadık­ları da açıktı.

    Şurası bir gerçektir ki 19. yüzyıl sonunda milletlerin millî kuruluş hareketlerinin yapısı, liberal politikacıların, entellek­tüellerin, salon toplantılarının, siyasi cemiyetlerin ifade ettiği­nin ötesinde bir teşkilatlanmayı yarattı. Bu yaratıcılar (!) “siz bir işe yaramazsınız, bizim prob­lemlerimize çözüm getiremez­siniz” diyorlardı.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda devletle ılımlı yaşayan Erme­niler 1890’da Tiflis’te Mikaeli­an önderliğinde Daşnaksutyun örgütünü oluşturdular. Bunun sonucu, aslında 1914 Şubatında Ruslarla yapılan Yeniköy Ant­laşması’na kadar taşındı. Doğu Anadolu’da otonom bir idare teşkil edilmek istendi. Nüfusla­rı göreceli az olsa da, Ermeni­lerin bu bölgede söz sahibi edil­mesi öngörülmüştü. Buradaki hareket doğrudan doğruya hem merkezî idareye hem de bölge­deki Kürtlere karşıydı.

    20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm-4
    Alman bankacıya suikast Kızıl Ordu Fraksiyonu, daha yaygın adıyla Baader-Meinhof Grubu 1970’lerden 1998’e kadar birçok terör eylemine imza attı. Deutche Bank CEO’su Alfred Herrhausen bombalanan otomobilinde can verdi, 30 Kasım 1989.
    Getty Images

    II. Abdülhamid tarafından teşkil edilen Hamidiye Alayla­rıyla, bir bakıma Kürtlerin bu sayede taarruza geçmeleriyle, Daşnaksutyun hareketi büyüdü. Aynı tarihlerde Hristo Tatarc­hev’in kurduğu İMRO hareke­ti de Makendonya’nın bağım­sızlığını hedefleyen şiddetli bir komitacılık hareketi olarak or­taya çıktı. Komitenin faaliyet yoğunluğu İlinden Ayaklanma­sı’na kadar uzandı. Bu noktada, rahmetli hocamız Tarık Zafer Tunaya’nın bir tesbitini hatır­latmakta yarar var. Kendisi “İt­tihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) de hem parti hem çalış­ma modelinin kökeni Avrupa’da değil Balkanlar’da aranmalıdır” demiştir. İTC talebe arasın­da bir hürriyet cemiyeti olarak kuruldu, fakat kısa zamanda Makedon ihtilalcilerle savaşan subayların elinde bir komitacı­lık hareketine dönüştü. Bir ha­reket, diğerinin tepkisini yaratır ve etkilendiği yerden fazla uza­ğa düşmez.

    Stalin’in Kafkaslar’dan ge­tirdiği şiddet modeli de, başta Ermeni Daşnaksutyun hareketi olmak üzere, dönemin benze­ri terörist faaliyetlerini düzen­leyen örgütlerden etkilenmişti. Stalin’in (o dönem Kafkaslar’da­ki kod adı Koba’dır) partisinin Bolşevik kanadı adına başvur­duğu metod, doğrudan doğru­ya en şedit bir terör modeliydi. Muhtelif bankaları bombalamak hatta posta trenlerini yoldan çı­karmak gibi yöntemlerle Bolşe­vik faaliyetlere para temin etti. İşin ilginç yanı, Rus Sosyal De­mokrat Partisi’nin Menşevik ka­nadından Güney Kafkasya bölge sorumlusu Leonid Krasin bile onun yöntemlerine ses çıkarma­dı. Yaptığı reformlarla hem sos­yalistleri hem aristokrat kanadı hem de pek akıllı olmayan Çar 2. Nikola’yı bile kızdıran Rus­ya Başbakanı Piyotr Stolipin de 1911’de bir tiyatroda suikast so­nucu öldürüldü.

    1. Dünya Savaşı sosyalist veya ulusalcı terörist hareket­leri ortadan kaldırmış değildir. Daha doğrusu bunlar biraraya geldiler. Yeni kurulan Polonya Cumhuriyeti bile, sınırları için­deki Batı Ukrayna’nın entegrist, bütüncül milliyetçiliğiyle ve onun terörist saldırılaryla, çift­lik baskınları gibi terör hareket­leriyle uğraşmak zorunda kaldı. Polonya jandarmasının Ukray­nalılar üzerindeki baskısına böyle cevap veriliyordu.

    Sonraki dönemde siyonist yerleşmecilerle yerli Araplar arasında Filistin’de çatışmalar başladı. 1929’da 67 Yahudinin öldürüldüğü bir saldırıdan son­ra, Yahudilerin paramiliter ha­reketi Hagana iyice kuvvetlen­di. Bir müddet sonra bu örgü­tün yöntemlerini bile yumuşak bulan İrgun örgütü ortaya çıktı. İlkinin başında David Ben Gu­rion vardı, ikincinin en önem­li adamı ise Menahem Begin’di. Ben Gurion’un geleceğin İsra­il’inin ilk başbakanı, Begin’in ise Camp David’de Mısır’la uz­laşmayı sağlayan başbakan ol­ması bir tesadüf değildir.

    20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm-3
    İngilizlere siyonist saldırı Kudüs’deki İngiliz mandasının karagâhı olan King David oteli Radikal siyonist örgüt Irgun’un bombalı saldırısından sonra yerle bir oldu, 22 Temmuz 1946.

    Yahudi terörüne karşı Filis­tinlilerin İzzeddin el-Kassam önderliğinde örgütlenmesi çok ilginçtir. Ürdün’ün ilk Britanya­lı komutanı Glubb Paşa’nın “bu adamlara önce saldırgan olmayı öğretmem gerek” dediği Filis­tinliler, şimdi bir terör örgütü kurmuşlardı. Karşılarındaki Ya­hudiler de, asırlar boyu Avru­pa’da ezilerek kapağı Filistin’e atan bir kavimdi.

    İrgun örgütünün 1946’da Kudüs’teki King David Oteline (İngiliz sivil ve askerî merkez karargahı) yaptıkları bomba­lı saldırı, korkunç bir Britanyalı katliamı olarak sonuçlandı. Ben Gurion bu olaydan sonra İrgun hareketini provokatör olarak, Yahudi halkının en büyük düş­manı olarak nitelemiştir.

    Bu tip ulusalcı terörün dışın­da, modern çağda yani 1970’ler­den sonra, “uyuşan ve uyuşuk bir orta sınıfın ve beynelmilel­leşen bir kapitalist sınıfın hük­mettiği” Avupa’da çeşitli slogan ve tahlillerle terörist örgütler kuruldu. İtalya’da Renato Puc­ci’nin Brigake Rosse’si (Kızıl Tugaylar), Almanya’da Ulrike Meinhof ve Andreas Baader’in Rote Armee Fraktion’u (Kı­zıl Ordu Fraksiyonu) bunlara örnektir. 1977 içinde Almanya başsavcısı Siegfried Buback’ı ve ardından Dresdner Bankasının müdürü Jürgen Ponto’yu kaçı­rıp öldürdüler. Nihayet, eski bir SS subayı olan sanayici Martin Schleyer öldürüldü. O dönem Almanya’daydım; hiçbir belirgin siyasi kimliği olmayan ve Alman toplum şartları içinde herkesin kabul edeceği bir mesleği bulu­nan Ponto kaçırıldığı gün, so­kaktaki orta sınıf kadının, “bir takım pis herif ve kadınların ko­canı kaçırıp yokettiğini düşün­sene” diye birbirleriyle konuş­tuklarını hatırlıyorum.

    Toplumun tepkisini doğrusu iyi kullandılar ve Baader- Me­inhof çetesinin önde gelenleri nasılsa “intihar” ettiler. Buna ne Almanya’dan ne de üyesi bulun­duğu AB’den hiçbir ciddi tepki gelmedi, hiçbir hukuk söylemi yükselmedi. ASALA terörü ise herkesin bildiği gibi Ağustos 1982’de, Ankara’da Esenboğa Havalanında sona yaklaşmıştı. Bu olay teröristlerin açık yar­gılanması ve idamıyla netice­lendi. ASALA’nın faaliyetleri, bir yıl sonraki Orly katliamıyla sonlanmıştır.

    Bugün dünyada terörist siya­si etkinlikler genellikle Müslü­manlara mâlediliyor. Oysa terör Hindiçin’de, Endonezya’da, Gü­ney Hindistan’da, Afrika’da ve uyuşturucu kartelleriyle işbirliği içinde Latin Amerika’da da aynı derecede yaygındır. Terörün İs­lâm dünyasında üretimin arttığı, toplumsal örgütlenmenin sos­yal katmanlarda nisbeten den­geli olarak yayıldığı bölgelerde, kontrol altına alındığı görülür. Nitekim ciddi çatışma ortamı­nın olduğu İran’da Mücahidin-i Halk örgütü bu nedenle bastırı­labilmiş, yurtiçindeki terör ak­tiviteleri sessizleşmiştir. Şayet ciddi etnik çatışmalar yoksa, te­rörün bu ülkelerde tutunma ola­sılığı da azalır.

    Bununla birlikte sebepleri gayet basite indirgeyerek açık­lamak pek doğru yol değildir. Gün geçmiyor ki, terör olayı yeni tip örgütlenmeler ve sal­dırı çeşitlemeleriyle ortaya çık­masın.

  • Terörün engellenemez yükselişi

    Terörün engellenemez yükselişi

    1800’lerin sonlarında bireysel anarşist eylemlerle başlayan, 1. Dünya Savaşı sonrasında giderek sistemli bir yapı kazanan şiddet hareketleri, günümüzde dünya çapında “düşük yoğunluklu savaş” ortamı yarattı. 20. yüzyıl boyunca gerek devletler gerekse gayrı nizami örgütler tarafından uygulanan terör eylemleri, artık uluslararası ölçekte, büyük kentlerde ve insanların günlük hayatını altüst eden bir seviyede hüküm sürüyor.

    SUNUŞ

    Savaş içinde birarada yaşamak

    Sekiz milyarlık dünya­mızda beş milyar yok­sul insan şehir merkez­leri ve civarındaki kuşaklar­da yaşıyor. Varolan yönetim ve üretim biçimleri, eşitsizli­ği gidermek bir yana daha da arttırıyor; hoşnutsuzluk, mut­suzluk içindeki geniş kitleler, kimlik, din, mezhep, aidiyet ve diğer farklı ideolojiler kullanı­larak, terörün içine çekiliyor. Türkiye’ye de sıçrayan kent savaşları, büyük merkezler­de patlayan bombalar, öldürü­len çocuk ve kadınlar, her gün duyduğumuz şehit haberleri, günlük hayatın normal seyrine imkan vermiyor.

    Siyasetin çözüm üretmek­te zorlandığı, etki-tepki meka­nizmasıyla körüklenen terör faaliyetleri, yine günlük “la­netlemeler” veya politikacı­ların karşılıklı suçlamalarıyla gündemi şekillendiriyor.

    Bu sayımızda, terörün ve terörü yöntem olarak benim­seyen hareketlerin 19. yüzyıl sonundan 21. yüzyıl başına ka­dar uzanan uluslararası ma­cerasına ışık tutmaya çalıştık. Özellikle son on yılın değişen dünyasına nereden geldiğimizi anlamak için.

    İnsanlık tüm tarih boyun­ca şiddetle iç içe yaşamış­tır. Son yüz yıldır ise, her gün ortalama 4 ila 5 bin insan, hemcinsleri tarafından şiddet kullanılarak hayattan koparılı­yor. Savaşlarda bu sayı artmak­ta, sair zamanlarda düşmekte­dir ama, bu kadar yaygın olan şiddet içerisinde “terör” katego­risini ayırmak gerçekten kolay değil.

    Terör resmi veya gayrıresmî örgütler tarafından uygulanabi­leceği gibi, bazılarının terör ola­rak nitelendirdiği şiddet, baş­kaları tarafından pekala son de­rece meşru görülebilmekte. Bu nedenle, terörden söz ederken, bunun hangi bağlamda kulla­nıldığına dikkat etmek gerekir. Ancak, en genel olarak baktığı­mızda, terörün, devlet otoritesi­nin zaafa uğradığı veya çöktüğü dönemlerde tırmanışa geçtiği­ni söylemek mümkündür (Bu durum, devlet terörünü elbet­te dışlamaz). Örneğin 1905’te Rusya’da, Çarlık dönemindeki Kanlı Pazar katliamında oldu­ğu gibi, devlet otoritesinin en sağlam göründüğü dönemde de terör vardır. Ama bunlar, 1914 Ağustos’unda başlayan siper te­rörünün ve bunun sonucu ola­rak 1917’de Çarlık devletinin yıkılmasıyla başlayan uzun iç savaşlarda meydana gelen te­rörle karşılaştırılamayacak ka­dar küçük kalır. Yüzler ve binler mertebesinden çıkıp, milyon­lar ve on milyonlar mertebesi­ni konuşmaya başlarız. Sembo­lik olarak, bu dönemin karşılıklı beyaz terörü ile kızıl terörünü sıçrama noktası olarak almak, tarihî gerçekliğe de uygun dü­şer. Bu tarihte Rusya’da baş­layan iç savaşla birlikte, terör dünya çapında olağanüstü yay­gınlaşmıştır.

    Terörün engellenemez yükselişi
    Wall Street’te faili meçhul patlama New York’un finans merkezi Wall Street’te patlayan bomba 38 kişinin ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına neden oldu. Faillerin İtalyan anarşistler olduğu iddiası söylentide kaldı, olayı gerçekleştirenler yakalanmadı, 19 Nisan 1920

    Tarihte kamu otoritesinin çökmesi terörü artıran baş et­kenlerden biri olmakla birlikte, kamu otoritesinin yeniden tesis edilmesi de muazzam terörle olmuştur. Çin’de 1911’de impa­ratorluğun yıkılıp cumhuriye­tin kurulmasından, 1960’ların sonlarında “Kültür Devrimi” bi­tinceye kadar geçen sürede, en muhafazakar tahmine göre elli milyon insan öldürülmüş veya ölümcül koşullarda bırakılarak hayatını yitirmiştir. Bunun bir kısmı beyaz terör, bir kısmı Ja­pon işgali, bir kısmı iç savaş ve nihayet bir kısmı da komünist­lerin iktidarında yapılan katli­amlardır.

    Terörün engellenemez yükselişi-8
    Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, 100 milyonlarca insanın kötü muameleye maruz kaldığı Çin Kültür Devrimi (1966-1976) sırasında parti sekreteri Wang Yilun, boynuna asılan “karşıdevrimci-revizyonist” yaftasıyla üniversite öğrencilerinin karşısında özür dilemeye zorlanıyor, 23 Ağustos 1966.

    Kabile terörü, devlet terö­rü, inanç terörü, fetih terörü, kölecilerin terörü, ideolojik te­rör, engizisyon, anarşist terör, haşhaşinler… Bunlar insanlık tarihinin ayrılmaz parçalarıdır. Örneğin Reformasyon döne­minin 30 Yıl Savaşları gibi şid­detin son derece yaygınlaştığı dönemler de vardır. Ama, 30 Yıl Savaşları’nın sonunda kurulan Avrupa uluslar sisteminin ge­tirdiği nisbi barış ve Fransız İh­tilal savaşları sonrasında oluş­turulan Metternich sisteminin göreceli istikrarı, 1910’larda bir daha asla geri gelmeyecek şe­kilde bozulmuştur. Dolayısıyla 1910’lu yılları dünyada terörün tırmanışının dönüm noktası olarak görmek oldukça mantık­lıdır. O tarihten bugüne kadar 200 milyondan fazla insan terör olaylarında öldürülmüştür. Bu nedenle, Pandora’nın kutusu­nu açan 1. Birinci Dünya Savaşı, “tüm savaşların anası”dır.

    Napoléon’dan bu yana dünya nüfusu sekiz kat arttı. 1800 yı­lında gezegenimizde 978 milyon kişi yaşıyordu. 1850’de 1.266, 1900’de 1.650, 1950’de 2.521 mil­yon olduk. 21. yüzyıla girerken 6 milyardık. Dört yıl sonra 8 mil­yara iyice yaklaşmış olacağız. Ancak çok önemli bir gelişme daha var. Son iki yüzyılda dünya nüfusu sekiz kat artarken, kent­lerin nüfusu en az 150 kat artmış olacak. Şu anda dünya nüfusu­nun % 55’i kentlerde yaşıyor. 2050’de 9.2 milyar olması bek­lenen nüfusun neredeyse dört­te üçü olan yaklaşık 6.5 milyar insan kentli olacak. Bunların da önemli bir kısmı, nüfusu 10 mil­yonun üzerinde olan mega kent­lerde yaşayacak.

    Günümüzde bu dünya­ya çoktan adımımızı attık bile. Ama önce 19. yüzyıla kısa bir dönüş yapalım.

    Terörün engellenemez yükselişi-11
    26 Ağustos 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası baskının gerçekleştirdikten sonra Fransa’ya sığınan Ermeni komitacılar kendilerini Marsilya limanına getiren gemiden indikten hemen sonra
    Terörün engellenemez yükselişi-1
    Ocak 1905’te Rusya’da tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen hadisede askerler göstericilerin üzerine ateş açıyor. “Dokuz Ocak” isimli filmden bu anı canlandıran sahne, 1925

    Anarşizmin doğuşu ve yükselişi

    19. yüzyılın son yıllarında, Ba­tı Avrupa ve ABD’yi titreten bir terör dalgası meydana gelmişti. Kahramanları kişiler değil fikir­ler, bunları yayan da bizzat ey­lemlerin kendisi olacaktı. İşte, anarşistler sahneye böyle çıktı­lar. Bu umutsuz romantiklerin hayalinde her yönetim tiran­lıktı. Ama o yıllarda, anarşist­lerin iradesini ayakta tutacak korkunç bir yoksulluk, baskı ve vahşi grev kırıcılığı vardı. On­lar da Amerikalı hakimlerin evlerini, polis merkezlerini, İs­panya’da opera seyreden orta sınıftan burjuvaları ve nihayet Fransız Meclisi’ni bombaladı­lar. Avusturyalı ve İtalyan aris­tokratları öldürdüler.

    Anarşistler Paris’te sıradan halkın gittiği kafelere bomba koyup terörü yaygınlaştırmaya çalıştılar ve Başkan Sadi Car­not’yu öldürdüler. Bunu ABD başkanı McKinley’e yaptıkları suikast izledi. Terör bu dönem­de gerçekten de Batı’nın kentle­rini ciddi bir korku ve endişe­ye boğmuştu. Polis teşkilatları toplantı üzerine toplantı yapıp bunlarla nasıl başa çıkacakları­nı bulmaya çalışıyorlardı. Ama anarşist hareketin sonunu biz­zat kendi niteliği getirdi. Bir­leşmekten aciz, kendi araların­da örgütlenmeyi bile hiyerar­şik baskı olarak gören, sistemli politika yapmaktan uzak olan bu insanlar teker teker kıstırılıp öldürüldü. Anarşistler sansas­yonel eylemlerle seslerini duyu­rabileceklerini düşünmüşlerdi. Sesleri duyuldu ama kimse kar­şılık vermedi.

    Terörün engellenemez yükselişi-6
    Yemek boğazlarında kaldı Paris’teki Yahudi lokantası “Chez Jo Goldenberg”e el bombaları ve makinalı tüfeklerle düzenlenen terör saldırısında ikisi Amerikalı altı kişi öldü, 22 kişi yaralandı. Eylemi, El Fetih’ten ayrılan Abu Nidal grubu üstlendi, 9 Ağustos 1982.

    Bununla birlikte, anarşiz­min insanların son bireysel çığ­lığı, kitleler arasında bireysel özgürlüğün son savunusu ol­duğu ifade edilmiştir. Bundan sonra devlet, parti ve sendika örgütleri herkesi denetim altına alacak, “terör yapılacaksa, ör­gütlü terör olacak”tı.

    Gecekondu iktidarları

    20. yüzyılın kentleşmesi, anar­şistleri ortaya çıkartan gettolar­dan sonra, bir gecekondu pat­laması yarattı. Dünyanın küçük bir bölümü zenginleşip kentle­rini düzene sokarken, yüzlerce büyük kent gecekondular tara­fından kuşatılmaya başlanmıştı bile. Çin’den Brezilya’ya, Türki­ye’den Hindistan’a kadar sayısız ülkenin, bu yerleşimi düzenle­yecek ne kadrosu, ne de yeterli kaynağı vardı. Böylece kentler gecekondu kuşaklarının içeri­sindeki adalar halinde kaldılar. Birçok ülkede, gecekondular resmî makamların denetimi dı­şında bir hayat geliştirdiler.

    Bunun sonuçları, kırsal kesimde meydana gelenden farklıydı. Kırda yaşayanlar, ne kadar yoksul olurlarsa olsun­lar, çoğunlukla kendi geçimlik üretimleriyle yılı atlatan, suya, elektriğe para vermeyen aileler­di. Kente gelince bunlar birer altyapı ihtiyacı haline dönüş­tüğü gibi, çöp toplanması, yol ve haberleşme gibi daha önce olmayan ihtiyaçlar eklendi. Gı­da da, çarşı pazardan satın alı­nan bir şey haline geldi. Eğitim ve sağlık gibi ihtiyaçlar daha ön plana çıktı. Ve gene bunla­rın hepsinin yanına, gelenek­sel dayanışmadan boşalan yeri doldurmaya aday gayrıresmî örgütler çıktı. Söz konusu boş­luk, kent insanlarının zaman­la tarikatlar, cemaatler ve suç şebekelerinin eline düşmesiyle sonuçlandı. İnsanlar bu grupla­ra aidiyet sayesinde dayanışma boşluğunu dolduruyorlar, ço­cuklarını büyütüyor, iş buluyor, iş kuruyor ve toplumda yer sa­hibi olmayı başarıyorlardı. El­bette, sahip oldukları yeni güç ve para, zamanla politik güce dönüşüyordu.

    Bu durum elbette her ülke­de veya bölgede farklı şekiller­de tezahür etmiştir. Kimi yer­de, gecekondularda serpilme ve büyük paralar kazanma olanağı bulan cemaatlere dayanan siya­si partiler meclislere girmekte, hatta iktidar olmaktaydı. Kaldı ki, kentin oy sahibi yeni insan­ları da geleneksel olarak kayır­macılığa ve rüşvete dayanan bürokrasi içinde yer almakta, bazen buna hakim olmakta, ba­zen de bu yönetim mekanizma­larının alternatiflerini yarat­maktaydı.

    Narko-kültür ve etkileri

    Latin Amerika ülkelerindeki uyuşturucu kartelleri, hem te­rör, hem de sosyal yardımlaş­ma yoluyla ikili bir görünüm arz eden ve “narko-kültür” adı verilen alternatif örgütlenme­lerin bir örneğidir. Uyuşturu­cu baronları bir yandan sürekli terör ile binlerce kişiyi öldü­rürken, diğer yandan da önce köylerde, giderek gecekondu mahallelerinde yaptıkları yar­dımlarla sosyal bir taban sahibi olmuşlardı. Meksikalı uyuştu­rucu patronu, “El Chapo” lakap­lı Joaquain Guzman yakalan­dığı zaman, iş ve para sağlamış olduğu kadınlı erkekli binlerce kişi onun için gösteri yapmış, serbest bırakılmasını isteyen pankartlarla yürümüşlerdi.

    Terörün engellenemez yükselişi-7
    Meksika’da uyuşturucu karteli lideri El Chapo’nun militanları.

    Karteller, terör + sosyal da­yanışma formülünü o kadar iyi oturtmuşlardı ki, ABD’nin hiç­bir çabası onları yerlerinden edememektedir. Bu tür uyuştu­rucu patronları Güney Asya’da, Afganistan’dan Hindiçin’e ka­dar uzanan bir kuşakta da göze çarpmaktadır. Uzun Vietnam Savaşı sırasında, Batılı istihba­rat örgütleri buradan dünyanın dört bir yanına yapılan uyuştu­rucu trafiğine karışmış, bundan elde edilen parayı destekledik­leri güçlere yönlendirmişlerdi. Daha sonra bunun yanına dün­yanın dört bir yanına dağılmış destekçilerinden topladıkları büyük fonlar da eklendi. Bunlar sayesinde örneğin Arap ülke­lerinde büyük sosyal yardım­laşma ağları kurabiliyorlar ki, bunlar sonu gelmez bir savaşçı kaynağı ouşturuyor.

    Alternatif cemaatler

    Yeni haberleşme olanakları da bu tür dayanışmacı suç örgütle­ri tarafından kullanılmaktadır. Latin Amerika kartelleri veya İslâm dünyasındaki cemaatler şimdi sosyal medya üzerinden hem haberleşiyorlar, hem de propaganda yapıyorlar. Cep te­lefonlarından çok önce de, İran­lı radikaller o zaman yaygınlaş­mış olan ucuz Japon kasetça­larları kullanarak Humeyni kasetlerini, sonra da videolarını dağıtmışlardı.

    İslâm ülkelerinde, gelenek­sel devlet mekanizmalarının çö­zülmesi, yıkılması veya etkisiz kalması sonucunda alternatif cemaat yönetimlerinin şiddet­le iç içe gelişmesinin çok sayıda örneği bulunmaktadır. Bunlar­dan biri Gazze’de yönetimi elin­de tutan Hamas’tır. 1967 Sava­şı’nda İsraillilerin kolayca ele geçirdikleri bu bölge, çok kısa sürede müthiş bir nüfus patla­masına neden olmuştu. Burası, aralarında balıkçı köylerinin de olduğu toplam 350 bin nüfuslu bir bölgeden, bir buçuk milyo­na yakın insanın yaşadığı bir kent-gecekondu karışımı bölge­ye dönüştü. El Fetih ve diğer ör­gütlerin ardı ardına yenilgiler­den sonra etkilerini yitirmesini takiben FKÖ’nün yerine Hamas devreye girdi ve Filistin yöne­timi içerisinde oluşan boşluğu çok kısa sürede doldurdu. For­mül gene aynıydı. Bir yandan Gazze ve Batı Yakası’nda sosyal yardımlaşma işlerinin yarısını yapar hale gelirken, diğer yan­dan da askerî kanadıyla etkili eylemler gerçekleştiriyordu.

    Sürekli direniş İsrail’ın bu bölgeyi işgalini aşırı zor ve pa­halı kılınca, buradaki yerleşim­lerini bırakıp çekildiler ama dışarıdan etkili bir abluka ge­liştirdiler. Böylece Batı yakası ve Gazze, duvarlar ve diken­li tellerle çevrili “kalabalık ce­hennemler”in oluşturulmasın­da günümüz için çok kötü birer örnek de teşkil etti. Eskiden duvarlar kentleri korurken, ge­leceğin dünyasında istenme­yen nüfusları kentsel alanlara hapsetmek için kullanılacakmış gibi daha şimdiden sürekli yeni­leri inşa ediliyor. 1945-48 yılları arasında Arapları sindirmeye çalışırken, Kudüs’te İngilizlere karşı yoğun bir terör kampan­yası ile onları çekilmeye zorla­yan Yahudiler, bu kez kendi ba­şa çıkamadıkları bir Arap şidde­ti yaratmış oldular.

    Terörün engellenemez yükselişi-5
    Madrid’deki El Pozo tren istasyonundaki bir trene yerleştirilen bombaların patlaması sonucunda yaklaşık 200 kişi hayatını kaybetti, 11 Mart 2004.

    1996-2000 Grozni

    19. yüzyıla kadar, yeni dünyada­ki bazı istisnalar dışında, kent­ler surlarla çevrili olup bunun içerisinde korunurdu. Çoğu kentte, ayaklanma ve sızmala­ra karşı bir de iç kale bulunur­du. Kentleri kuşatanlar surları bir kez aştıkları zaman, savun­macıların hiçbir şansı kalmaz, kent teslim olmak zorunda ka­lırdı. 20. yüzyılda ise kentler surlardan çıktı ama betondan birer savaş alanı geldi. Yıkılmış binalar çok daha iyi savunma sağlayan birer mevzi haline dö­nüştüler. Böylece kent terörü­nün yanısıra, kent savaşları da hayatın bir parçası oldu. Varşo­va, Berlin, Budapeşte, Manila, Stalingrad, Hue, Beyrut, Bağdat, Vukovar, Saraybosna, Felluce, Grozni ve Halep, yüzlerce kent savaşı içerisinde öne çıkanlar­dır. Bunların bazılarında tam teşekküllü ordular birbirleriyle, bazılarında da derme çatma si­lahları olan gruplarla aylarca ve bazen defalarca savaştılar. Bu durumun bazı temel özellikleri­ni örnekler üzerinden anlatma­ya çalışalım.

    1996 ve 2000 yıllarında Grozni’de yapılan savaşlar, kent savaşlarının birçok özelliklerini taşır. Beton yapılar çok iyi birer mevzi olduğu gibi, kanalizas­yon şebekesi de görünmeden hareket olanağı sağlamaktaydı. Tanklar ise toplarını binaların üst katlarına ateş edecek şekil­de yükseltemiyorlardı. Kaldı ki, dar sokaklar da ateş alanlarını ve gözlem olanaklarını kapat­maktaydı. Ayrıca Çeçenler ya­kın mesafeden savaşarak Rus­ların kendi birliklerini vurma korkusuyla ağır silahlar kullan­malarını önlüyordu. Böylece Ruslar kent ortamında sayısal ve silah avantajlarını kullana­madılar. Tüm kent tek bir savaş potası haline geldi. Ne var ki 1996 yazındaki savaşta şiddetin yoğunluğu nüfusun kenti terk etmesine yol açtı. Çeçen savaş­çılar yalnız kaldıkça Ruslar on­ların yerini daha rahat belirle­meye başladı.

    2000 yılının başında Ruslar tekrar taarruza geçtiler. İkin­ci savaşta ağır silahlı birlikleri savaşa girmedi ama kenti sıkı bir şekilde kuşatıp tecrit etti­ler. İçeri giren keşif birlikleri uçaklar, topçu ateşi ve -bu kez aynı terimin sadece aktarıcı­sıyız- tüm bombaların anası diye adlandırılan termobarik bombalarla Çeçen direnişçile­ri imha ettiler. Atom bombasın­dan sonra en kuvvetli şok ve ısı etkisi yaratan bu bombalar tüm canlıları adeta buharlaştırmak­taydı. Kayıplarını karşılayacak olanaklardan yoksun olan Çe­çenlerin savunmasının çökmesi kaçınılmaz hale geldi.

    Terörün engellenemez yükselişi-4
    Ankara kana bulandı “Barış Bloğu”nun düzenlediği mitingde Ankara Garı önünde kısa aralıklarla intihar saldırganlarının üzerlerinde patlattığı iki bomba 107 kişinin ölümüne, 500 kişinin yaralanmasına yol açtı. Bu hadise, Türkiye’nin tanık olduğu en kanlı terör saldırısıydı.

    Irak’ta savaş ve terör

    Irak, yakın tarihte bir dizi önemli örneğe sahne oldu. Irak ordusunun direnişini kısa sü­rede kıran Amerikalılar Bağ­dat’ı işgal ederken, Mukteda El Sadr kentin büyük yoksul mahallelerindeki örgütlenme­sini pekiştirmekte, buradaki dinî/sosyal yardım merkezleri onun kontrolüne geçmekteydi. Bu örgütlenme, ABD’nin Irak’a taşıyıp dağıttığı uçaklar ve TIR’lar dolusu paradan çok da­ha büyük bir etki yapmaktay­dı. Kerbela’ya düzenlediği dinî ziyaretler de buna hizmet ama­cı taşıyordu. Bu şekilde kont­rol ettiği mahallelerde, Ame­rikalıların müdahalesine karşı yıpratıcı ve sürekli bir terör kampanyası başlattı. Amerika­lılar bunun üzerine Bağdat’ın Şii yoğunluklu yoksul mahal­lelerini duvarlarla çevirmeye başladılar. Bu duvarın inşaa­tı sırasında hazırladıkları ateş alanlarına intihar saldırısı ya­pan yüzlerce militanı öldürdü­ler. Ne var ki, onları söküp ata­madılar. Formül gene aynı idi: Çürümüş ve suistimallerle gü­venini yitirmiş bir rejime alter­natif gölge yönetimler kurmak, halkın temel ihtiyaçlarını sağ­layıp iş olanakları yaratmak ve nihayet seçici şiddet kullana­rak işgalcileri ve/veya yönetimi yıpratmak, alternatif yönetimi sürekli kılmak.

    Terörün engellenemez yükselişi-3
    Suriye halkı hem devletin hem muhalif grupların terör eylemleriyle sarsılmaya devam ediyor. İçsavaş sırasında 250 binden fazla insan hayatını kaybetti.

    Barış içinde değil “savaş içinde birarada yaşama” tabi­ri bu nedenle giderek yaygın­laşmaktadır. Ya da en doğru terimi ararsak “düşük yoğun­luklu savaş içinde birarada var olmak” diyebiliriz. Burada gay­rı-nizami kuvvetler genelde büyük çatışmalara girmeden, büyük hedef teşkil etmeden, uzun bir yıpratma savaşı yü­rütür ve resmî otoritenin halkı kazanmasını önleyecek, bu tür girişimleri sabote edecek bir hat izler. Bu tür mücadelelerde iki taraf da tayin edici bir dizi muharebe ile zafere ulaşamaz. Milis kuvvetleri yenemeyecek­leri düzenli orduya karşı ağır­lıkla pusu ve sabotaj eylemleri yaparken, kuvvetli ordu da kar­şısında yeneceği bir düşman birliği bulamaz. İki taraf da halkın desteğini kazandıkları oranda güçlenirler.

    Sekiz milyarlık dünyadaki beş milyar yoksul kentli, denet­lenebilir bir güç değildir. Bazı bölgelerde belli örgütler öne çıksa da, genellikle çok sayıda örgütün bir arada barındığı bir yapılaşma görülür. Örneğin Su­riye’de o kadar çok örgüt vardır ki, bunların çoğu, ancak içinde yer aldıkları kümeler içinde sa­yılıp geçilir. Çoğu zaman bunlar etnik veya din veya mezhep te­melinde farklılaşır. İdeolojileri bu temeller içerisinde önemsiz­leşir. Varolmak ve etkinliklerini artırmak için sosyal tabanlarına olanak sağlamak ve belli bir si­lahlı güç bulundurmak zorun­dadırlar.

    ‘KİRLİ SAVAŞ’* ÖNCESİNİN BÜYÜK TERÖR EYLEMLERİ

    1. YÜZYIL

    Günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce, 1. Roma-Yahudi Savaşı’nda Kudüs’e giren Yahudi köktendinci Zealotlar 700’den fazla Roma askerini pelerinlerinin altına sakladıkları hançerlerle öldürdüler.

    Terörün engellenemez yükselişi-10

    16 EYLÜL 1920

    New York’un finans merkezi Wall Street’te gerçekleştirilen terörist saldırıda bir at arabasına yerleştirilen 47 kilo dinamit patlatıldı. 38 kişi öldü, 400’den fazlası yaralandı. Failler bulunamadı.

    22 TEMMUZ 1946

    Radikal Siyonist grup Irgun’un İngilizlerin Filistin’de karargah olarak kullandığı King David oteline yerleştirdiği bomba patladı. Bina yıkılırken farklı tabiyetlerden 91 kişi öldü, 46 kişi yaralandı.

    Terörün engellenemez yükselişi-9

    19 AĞUSTOS 1978

    İran’ın Abadan kentindeki Rex sinemasında çıkan yangın 470 kişinin hayatına mal oldu, cesetlerin çoğunun kimliği tespit edilemedi. Yangını Şah karşıtı bir grubun başlattığı anlaşıldı.

    20 KASIM 1979

    Kendini “Mehdi” ilan eden Muhammed Adbullah El Kahtani’ye bağlı militanlar hac sırasında Kabe’yi bastı. Kutsal mekanda çıkan çatışmalar sırasında 255 hacı öldü, 500’ü yaralandı.

    23 EKİM 1983

    Lübnan İç Savaşı’nda, İslami Cihad’ın (Hizbullah) terörist eyleminde, TNT yüklü iki ayrı kamyon uluslararası kuvvetlerin kışlalarında patlatıldı. 241 Amerikalı, 58 Fransız görevli hayatını kaybetti.

    21 ARALIK 1988

    Londra’dan New York’a uçan Pan American uçağı Libyalı iki ajanın yerleştirdiği bombanın infilak etmesi sonucunda İskoçya’nın Lockerbie kasabasına düştü. Yolcu ve kasaba sakini toplam 270 kişi öldü.

    Terörün engellenemez yükselişi-2

    11 EYLÜL 2001

    El Kaide militanlarının kaçırdığı uçaklar Manhattan’daki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerine çarptırılarak infilak ettirildi. Tarihin bu en ölümcül terörist saldırısında yaklaşık 3000 kişi can verdi.

    12 EKİM 2002

    Endonezya’nın Bali şehrinde radikal İslamcı intihar bombacılarının bir gece kulübüne ve Amerikan konsolosluğuna düzenlediği saldırılarda 38’i yerel halktan, 164’ü turist toplam 202 kişi öldü.

    15/20 KASIM 2003

    İstanbul’da beş gün arayla Bet İsrail ve Neve Şalom sinagoglarına, İngiltere konsolosluğuna ve HSBC binasına bombalı intihar saldırıları düzenlendi. İki günün acı bilançosu 59 ölü, 750 yaralı oldu.

    11 MART 2004

    Avrupa’nın o güne kadar tanık olduğu en büyük terör eylemlerinden biri olan saldırıda, Madrid’de, Cercania trenine yerleştirilen bombalar eşzamanlı olarak patlatıldı, yaklaşık 200 kişi can verdi.

    14 AĞUSTOS 2007

    Musul yakınlarındaki Kahtaniye ve Cezire’deki Ezidileri hedefleyen tarihin en ağır ikinci terör saldırısında, üç bomba yüklü kamyon ve bir benzin tankeri havaya uçuruldu: 500 ölü, 1500 yaralı.

  • Karanlık dünyamızda bir Rönesans ışığıydı

    Uçsuz bucaksız kültür birikimiyle bilgi insanıydı. Alçakgönüllü kişiliğiyle bilgelik mertebesine ulaşmıştı. Kendisini “haftasonu romancısı” diye niteleyen büyük bir edebiyatçı.

    Bugün, yeryüzü kültür dünyasında yaşanan bir kaybın ardından, he­men herkesin değeri ve önemi konusunda ortak olumlu bir yargı getireceği durumla pek seyrek karşılaşılır: Umberto Eco’nun ölüm haberi sonrası, onun ne denli özel, ayrıcalıklı bir “figür” olduğunu bütün yo­rumcular gösterdi.

    Bu sonucu doğuran ana et­menleri sıralamaya çalışalım:

    Umberto Eco hiçbir yapay­lık barındırmayan kişiliğiyle tam bir gönülçelendi. Sımsı­cak, alçakgönüllü, muzip bir karakter… Eşine benzerine az rastlanır, hem yaygın hem de­rin bir kültür birikimine sahip olmasına karşın, kimsede te­peden baktığı izlenimini ya­ratmamıştı.

    Umberto Eco 2013 yılında Tarlabaşı’nda

    Son derece ciddi konulara eğildi bilimsel kimliğiyle, gene de ciddiyette boğulmamayı ba­şardı, tam tersine ince mizah damarıyla hafifletici boyutlar kattı çalışmalarına.

    Çıtayı indirmeden öğretici olmasını hocalık mesleğine bağ­lılığına, daha doğrusu tutkusu­na borçluydı sanırım. Giderek dünya çapında popülerlik ka­zanması, yüksek irtifada uçuşu­nu sürdürmesini engellemedi.

    Eco, 1932 doğumluydu. Bü­tün çocukluğu faşist İtalya’da, savaş Avrupası’nda geçmiş bir kuşaktandı; “Gruppo 63”te bu­luştuğu akranlarıyla birlikte, üstlerine çökmüş çok büyük bir pisliği temizlemek için işe giriştiler.

    1962’de çıkan kitabı Açık Yapıt (Opera Aperta) ile gös­tergebilim ve edebiyat kuram­ları alanında çarçabuk öne çıkmıştı. Bu serüveni kesinti­siz biçimde geliştirirken, İtal­ya’yla sınırlanmadı hocalığı, beş kıtanın üniversitelerinin aranan konuğu oldu. Bilimsel ve kültürel donanımının en­ginliği, onu toplumsal konu­lar ve sorunlar etrafında da derin ve kapsayıcı bir üretime taşıdı. Görüşlerini, düzeyini koruyarak, kitle iletişim araç­ları üzerinden geniş kitlelere ulaştırdı.

    1980’de büyük bir sürprizle çıkageldi: Gülün Adı romanıyla küre çapında etki yarattı. Ken­disini bıyık altından bir “hafta­sonu romancısı” olarak tanım­lıyordu ama, peşpeşe yayımla­dığı romanlarıyla ne denli cins bir edebiyat adamı kimliği ge­liştirdiğini kanıtlamıştı.

    Umberto Eco, Rönesans’ın “Evrensel Adem” projesini çağ­daş karanlık dünyamızda yeni­den diriltebildiği için arkasın­da kalıcı izler bıraktı.

  • Adı sözlüklere yazılacak…

    Konuşulamayanı araştıran, tabulardan korkmayan, yasaklardan yılmayan, Kadın Argo Sözlüğü’nün yazarı, gözüpek dil savaşçısı ‘muzır’ gazeteci Filiz Bingölçe 51 yaşında hayata veda etti.

    Sözlük yazmak büyük bir emek ve sabır işi. Eğer söz konusu daha önce eşi benzeri yazılmamış bir sözlükse, çöldeki kumu sü­pürmeye çalışan bu meczuba sonsuz bir ‘dil aşkı’nı da ek­leyelim. Kadın Argo Sözlüğü meraklı, çalışkan, şen şakrak, hayata aşık, dile aşık, edep­siz ve iffetsiz bir kadının yaz­dığı, daha önce hiç yoklama çekilmemiş kadın dilini, ka­dın yaratıcılığını, fantezile­rini, alaylarını ortaya koyan bir sözlük. Fakat hiçbir söz­lüğün asla sadece bir söz­lük olmadığı gibi, Kadın Argo Sözlüğü de sadece bir sözlük değil; şehirli, köylü, kasaba­lı, bekar, evli, genç, yaşlı, yü­zü yaralı, ciciği bereli, lanet­li, defolu kadınların ruhuna ayna tutan, süslü Pakizele­rin, buydum Ayşelerin, mor menekşelerin, alçak köfte­lerin, deliksiz incilerin, akıl güllerinin diline tercüman olan sosyokültürel bir araş­tırma, kadınlararası bir dil oyunu, erkeklere kapalı bir ada, kadınlara has bir makara kukara. Alanında bir ilk olan bu sözlüğün sunuş yazısın­da, “Kişinin tek başına sözlük yazması, sözlük üretmesi de­sem daha doğru, tatlı bir tür çılgınlıktır,” diyor Hulki Ak­tunç. Bahsettiği ‘tatlı çılgın’ Filiz Bingölçe. 2001’de henüz 36 yaşındayken ceza sahası­na giriyor ve kadın dünyası­nın bu kendine has alaycı di­lini kitaplaştırıyor. Sen misin dilinin argosuyla erkek-ege­men topluma bulaşan? Erkek argosuna “genel dil unsu­ru” muamelesi yapan devlet, Filiz Bingölçe’yi, “toplumu yayın yoluyla tahrik etmek, cinsel arzularını uyarmak” suçundan yargılıyor; beş yıl sonra, sağolsun, suçsuz bulu­yor. Erkek kısmı kadın dilin­den tahrik oladursun, 2005’te sözlüğün ikincisi yayımlanı­yor. Bu ülkede araştıran ve üreten bir birey olarak yetiş­mek zaten zor zanaat. Bir de seni hor gören bir devlet, sa­na karşı işleyen bir adalet ve seni hırpalamaktan zevk alan bir karşı cins varken heyeca­nını hiç kaybetmeden üret­mek apayrı bir meziyet. Filiz Bingölçe böyle bir kadın. Ra­hat durmuyor, Futbol Argosu Sözlüğü (2005), Asker Argosu Sözlüğü (2005), Tanıklarıy­la Osmanlı Argosu Sözlüğü (2011) gibi benzersiz eserleri ve araştırmaları yazıyor, kur­duğu Alt-Üst Yayınları’yla, Enderunlu Fazıl’ın 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’n­daki kadınlar coğrafyasına dair Zenânnâme’sini, Galip Paşa’nın 19. yüzyıl Anadolu­su’ndaki cinsel gelenekleri anlatan Mutayebat-ı Türkiy­ye’sini Türk yazın hayatına kazandırıyor.

    30 Ocak 2016’da Türkiye çok genç, çok değerli bir araş­tırmacısını, şahakulade bir yazarını kaybetti. Adını hiç unutmayalım, kırpıp kırpıp yıldız yapalım.

    KADIN ARGO SÖZLÜĞÜ’NDEN

    Adisababa: Saç sakal birbirine karışmış bakımsız adam

    Bingo: Orgazm

    Cicik: Meme

    Elektrikli battaniye: Çekici ve işini iyi yapan jigolo

    Galaksinin angutu: Çok aptal ve bön kimse

    Kafadan bacaklı: Tuhaf fikirleri olan kimse

    Zangır: Erkeklik organı

    Nadasa bırakmak: Bir kimseyi bilerek bekletmek

    Pamuk: Dişilik organı

    Sünbül bebek: Nazlı ve kibar erkek.

    Şahakulade: Mükemmel

    Tikli Tüleyman: Cinsel organı küçük erkek

    Vıdı vıdı vonca: Boş ve lüzumsuz gevezelik

  • Sulardan önce arkeologlar geldi

    Türkiye’de arkeoloji alanında iyi şeyler de oluyor. İçinde üç önemli arkeolojik sit bulunan Kureyşler Baraj Gölü havzasında ileride araştırma ve sergileme merkezi olacak şekilde inşa edilen tasarım harikası kazıevi, özenle gerçekleştirilen kurtarma kazıları ve yapılan kapsamlı yayınlar dünyaya örnek olacak nitelikte.

    Baraj, akışını denetim al­tına almak amacıyla bir akarsuyun önüne yapı­lan settir. Barajın gövdesi inşa edilince, yapının gerisinde ya­vaş yavaş su birikmeye başlar. Toplanan su yüzlerce kilomet­rekare genişliğinde yapay bir göl oluşturur. Oluşan gölün su­ları, havzada yer alan höyükle­ri, antik yerleşimleri, günümüz köy, kasaba ve kentlerini ya­vaş yavaş örterken, buralardan uzaklaştırılan insanların geç­miş ile olan bağlarını, gelenek­lerini siler süpürür.

    Tüm bunlarla birlikte ta­rihin asıl taşıyıcısı olan doğa, yörenin özgün bitki örtüsü ile jeolojik ve jeomorfolojik zen­ginlikleri de yitirilir. Oluştur­duğu kalıcı ve geri dönüşsüz etkilerle bulunduğu yörenin kaderini yeniden çizen baraj­lar, enerji üretimi ve tarım su­laması açılarından ülke eko­nomisine katkı sağlar, ancak bölgedeki bütün doğal süreçle­ri kesintiye uğratır.

    Burada tarih, Baraj Önce­si (BÖ) ve Baraj Sonrası (BS) diye ikiye ayrılır. Barajın inşa edileceği yörenin arkeolojik araştırmaya dayalı bir koru­ma ve kurtarma projesi geliş­tirilmemiş ise sorunlar baş­lar, zincirleme olarak devam eder. Tarihi ve doğal çevreyi koruma planları baraj proje­siyle birlikte gerçekçi biçimde yapılır, inşaat alanı ve çevre­sinde gerekli önlemler alınır, kurtarma kazılarıyla bulgular ve belgeler toplanırsa kültür tarih açısından kayıp büyük olmayabilir. Ancak bunlar ih­mal edilirse, hangilerinin yok olduğunu bile bilemediğimiz bilgiler bir daha yerine kona­mayacak şekilde tarihten sili­nip gidecektir.

    Kültür tarihi koruma altında Kureyşler Köyü ve bölgedeki önemli arkeolojik sit alanlarını sular altında bırakacak olan Kureyşler Barajı.
    Kureyş Barajı kurtarma kazılarının başladığı 2014 yılından beri sistemli ve özverili çalışmalarını sürdüren kazı ekibi Höyüktepe önünde, 2015.

    Türkiye dünyanın tarihsel ve kültürel mirasının önemli bir bölümüne evsahipliği yap­maktadır. Baraj gölleri altın­da kalan yerleşimler, eserler önemli bilgi kaynaklarımızdır. Yok olan her kalıntıyla birlikte ülke tarihimizin bir parçası si­linmekte, aynı zamanda dünya tarihinin bir bölümü yok ol­maktadır. Türkiye’deki ilk sis­temli kurtarma projesinin uy­gulandığı Keban’da, maalesef envanter çalışmaları ile arkeo­lojik kazılar barajın bitme aşa­masına yakın başlamış, kurta­rılması hedeflenen arkeolojik alanların çok az bir bölümü kurtarılabilmiştir. Karakaya, Atatürk, Ilısu ve Kralkızı gibi projeler Keban’da edinilen de­neyim sayesinde daha başarılı olmuşlardır.

    Çok amaçlı kazıevi Bölgedeki doğal malzemelerle inşa edilen kazıevi, hem gelecekteki kazılar için araştırma merkezi işlevi üstlenecek hem de buluntuları sergileyerek kültürel mirası ziyaretçilere aktaracak.

    Kütahya İli Aslanapa İlçesi Kureyşler Köyü ve yakın çev­resini etkileyecek olan Kureyş­ler Barajı göl alanında Kütahya Müze Müdürlüğü ile DSİ’nin işbirliği sonucu başlatılan ça­lışmalar, ülkemizde bu konu­daki olumlu örnekler arasında anılmayı hak ediyor. Bu yıl içe­risinde tamamlanması hedefle­nen proje uyarınca, baraj gölü alanındaki arkeolojik yerleş­melerin hepsinde kurtarma ka­zıları başlatılmış durumda.

    Projeye 2014 yılında, baraj gölünün etkilenme alanında­ki Dereköy yakınlarında, doğal malzemelerden tasarım ha­rikası bir kazıevi inşa etmek­le başlandı, kazı altyapısı so­runsuz bir hale getirildi. Baraj gölü kıyısında kalacak olan kazıevi hem yakın gelecekteki yeni kazılar için bir araştırma merkezi görevi görecek hem de yapacağı teşhirlerle baraj altındaki kültürel ve tarihi mirası ziyaretçilerine aktara­cak. Kütahya Müzesi Müdürü Metin Türktüzün ile arkeolog Serdar Ünan’ın gerçekleştir­dikleri yapıcı işbirliği “baraj ve arkeoloji” facialarına bir yenisinin eklenmesinin önüne geçecek gibi görünüyor.

    2014 kazı çalışmalarının
    sonuçları kapsamlı bir yayınla arkeoloji dünyasının bilgisine sunuldu

    Kureyşler Barajı göl ala­nı içinde üç önemli arkeolojik merkez yer alıyor: Höyüktepe, Dereköy Nekropolü ve Attepe Yerleşmesi. Erken dönemle­rin araştırıldığı Höyüktepe’de Erken Tunç Çağı (MÖ 3000 – 2000) ve Orta Tunç Çağı (MÖ 2000 – 1600) yerleşmeleri açı­ğa çıkarıldı. Höyüktepe’de ay­rıca, 9-10 yüzyıllara tarihlenen bir Geç Doğu Roma (Bizans) köyü de saptandı. Höyüktepe yakınlarındaki Dereköy Nekro­polü’nde 10. yüzyıla ait çok sa­yıda mezar bulundu. Baraj göv­de duvarından uzak olmayan Attepe’de ise 5-6. yüzyıllarda inşa edilmiş bazilikal planlı bir kilise kalıntısı gün yüzüne çı­karıldı.

    Çalışmalar bunlarla da sı­nırlı kalmadı. 2014 dönemi kazılarının sonuçları deva­sa bir kitap halinde arkeolo­ji dünyasının bilgisine su­nuldu. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlü­ğü, Kütahya Müzesi Mü­dürlüğü ve DSİ, planlı, hız­lı ve doğru çalışmaları ile yalnız Türkiye arkeoloji camiasına değil, dünyaya da örnek olacak bu pro­jeyle takdiri fazlasıyla hak ediyorlar.

  • Darbenin “şanslı” mağdurları

    12 Eylül, ardında korkunç istatistikler bıraktı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 650 bin kişi gö­zaltına alındı, 44 bin 267 kişi hapse, 420 kişi ölüme mahkum edildi. 171 kişi işkencede, 50 kişi idam sehpasında can verdi. Fotoğraftaki insanlar ise istatistiklerde “bölge dışına sürülenler” maddesinin karşısında yazan 7 bin 233 rakamını oluşturmakla meşguller. O günlerde sokaklardan toplanan, sorgu sonucunda somut suç isnat edilemeyen fakat komutanın, mesela cinsel kimliğin­den ya da sadece tipinden hoşlanmadığı için “şüpheli” bulduğu kişiler sıkıyönetim bölgesi dışına çıkartılıp serbest bırakılırdı. Sürülmek için vagonlara bindirilen bu insanlar o gün farkında değiller­di belki ama, 12 Eylül istatistiklerinin “şanslı” mağdurlarıydı.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • Terör ve savaş içinde, tarihin dışına doğru…

    Artık “kadınlar ve çocuklar öldü­rülmesin” diyenin PKK’lı, “bu milletin evladı olmakla gurur duyuyorum” diyenin faşist sayıldığı bir ükede yaşıyoruz. Büyük merkezlerden aile içlerine uzanan şiddet, siyasetçile­rin birbirlerine saldırmak için kullan­dıkları bir tema. Öyle ki işi çözüm üret­mek olan bu insanlar, “sözün bittiği yer­deyiz” diyerek, devam eden kirli savaşta safları sıklaştırmayı, sokağı ve silahı va­azediyor. Kimi gazete ve gazeteciler de Doğu’daki “düşük yoğunluklu savaş”tan pek tatmin olamadıkları için, Suriye ta­raflarına doğru gelişebilecek “sıcak sa­vaş” manşetlerini yükseklere çıkarıyor.

    Tekerrür eden politika, her zaman olduğu gibi “mukabele-i bilmisil” zihniyeti ve uygulamalarıyla şiddet eylemlerini bitireceğini ilan ediyor. Şimdiye kadar yüzlerce defa “beli kırılan” terör karşısında “istihbarat zaafı”nden bahsetmek, neredeyse vatan hainliğiyle eş tutuluyor. Her gün televizyonlarda boy gösteren mühim şahsiyetler, sorumluluk almak yerine kendileri dışındaki hemen tüm odakları suçlayarak, daha şimdi­den siyaset tarihimizin geri dönüşümsüz çöplüğüne atılıyor.

    Ateşler artık sadece düştüğü aileleri değil, mahalleleri, şehirleri ya­karken, buralarda tahrip edilen, yokedilen benzersiz tarihî eserlerden sözetmek de ayıp kaçıyor (Bunların yokluğunun acısı kuşaklar boyu sü­recek, kültürel devamlılığı sağlayan miras yapıların tahribatı, insanları da otlaştıracak. Tarih-kültür gemisi lafla, nutukla yürümüyor).

    Büyük şehirlerin her zaman kalabalık meydanları, yol ve istasyon­ları haftasonları bile yavaş yavaş tenhalaşırken, distopya filmlerindeki görüntüleri çağrıştıran bir gelecek korkusuyla sarmalanıyoruz.

    “Türkiye’nin istikrarını hedefleyen terör” klişesini bir an önce ter­ketmek, birbirimizle değil toplumsal ve ekonomik eşitsizlikle savaşmak hem bir sorumluluk hem de yegane umut ve iyimserlik noktası. Diğer türlü, tarihin çöp sepeti hepimizi birden bekliyor.

  • İz bırakan olaylar mütebessim şarkılar

    Popüler müziği bir sosyal tarih alanı olarak ele aldığımız bu yazıda, son günlerde hep birlikte maruz kaldığımız kasvetli dünya ahvalini daha da ağırlaştırmak istemedik. Bu nedenle, yakın geçmişimizde bolca bulunan trajik hadiseler hakkında yazılmış eserler yerine, biraz gururları okşayan vakalardan esinlenen parçalara, biraz sıkıntılara mizahla yaklaşan şarkılara yer verdik. Yazar Murat Meriç, bu ay yayımlanacak kitabı 100 Şarkıda Memleket Tarihi’nden sizler için tebessüm ettiren 10 şarkı seçti.  

    Tarih şarkılarla anlatılabilir. Türküler, alaturka eserler, arabeskçilerin söyledikleri ka­ramsar havalar, devrimci marş­lar, çocuklar için yazılmış olan­lar, hafifmeşrep pop şarkıları ve hatta senfoniler, yazıldıkları döneme ait ipuçlarını bugüne taşıyor. Geçmişe bakanları ve gelecek hakkında öngörüde bu­lunanları da katarsak, muaz­zam bir külliyat üzerinden ye­ni ve farklı bir tarih yazımının mümkün olduğunu görürüz. Bu hesapla, popüler mü­ziği bir sosyal tarih alanı olarak ele almak çok da yanlış sayılmaz.

    Bu yoldan gider­sek, resmî tarihin oldukça dışında bir akışla karşılaşırız. Şarkılar, bu noktada, sivil ve “yeni” bir tari­hi kurmak adına önem­li belgeler olarak karşımı­za çıkıyor. Kiminin güftesi, bilmediğimiz bir tarihi ortaya çıkartan bir yap-bozun eksik ve nadide parçası gibi: Bize, bam­başka bir bakış açısı sağlıyor.

    Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde, “şarkılı mem­leket tarihi” adıyla yıllardır an­lattığım şey, tam da bu. Bunun üzerine çok yazı yazdım, tarihi olaylardan yola çıkarak yapıl­mış şarkıları değişik başlıklar­da derledim. Biraz zorlamay­la her güne bir olay ve bu olay üzerine yapılmış bir şarkı bu­labiliyoruz. Türkçe şarkılardan söz ediyorum. Şarkıların işaret ettiği, sadece memlekette mey­dana gelmiş olaylar değil ama. “Dışarıda” olan gelişmeler de bizi etkilemiş. Deştikçe entere­san şeylere rastlamak mümkün: Ay’a ayak basıldığında uzay­lı şarkılar ortalığı sarmış; Mu­hammed Ali, “s(i)por dünyası­nın bok(u)s dalında” şampiyon olmuş ve plaklarda kendisine övgüler dizilmiş; Robert Ken­nedy öldürülmüş, üzülen bir halk ozanı onun ardından ağıt yakmış. Daha neler neler…

    Davulcu ve orkestra şefi Vasfi Uçaroğlu İstanbul sokaklarında bateri çalarak gösteri yapıyor, 11 Temmuz 1969.

    İnsanımızın dünyaya ve ha­yata bakışını da özetleyen şey­ler elbette bunlar. Kars’taki bir halk ozanının ya da genç bir pop şarkıcısının ülkede ve dünya­da meydana gelen gelişmeler üzerine kurduğu cümleler ya da daha doğru bir deyişle yazdığı güfteler, onları tanımamız için bir araç aslında. Buna “bilmedi­ğimiz dünyalara açılan kapı” da diyebiliriz. Şarkıları, bu açıdan yaklaşarak dinlediğimizde, uf­kumuzun açıldığı da muhakkak. 3-5 dakikalık bir eğlence nesne­sinden öte kısa ve eğlenceli bir tarih dersi olarak baktığınızda çok şeyin değiştiğini siz de fark edeceksiniz.

    Dünya ahvali bir yana, memlekette olan biten üzeri­ne yazılmış şarkı elbette daha fazla. En popüler şarkılarda bi­le memleket halleri üzerine yazılmış sözlere rastlamak mümkün. Kimi geçim sı­kıntısından söz etmiş, kimi gururlandığı bir olayı anlatmış. Haya­tı “zorlaştıran” grev­lerden ya da iktidara gelen sevdiği politika­cıdan söz eden de var. Yazık ki, memleketten bahis açan şarkılarda du­rum biraz dertli. Eskiden beri böyle bu. Yapılan şarkı­ların çoğu, ölenlerin ardından yakılan ağıtlar ya da felaketler, savaşlar, acılar üzerine yazı­lanlar… Şu kara günlerde onları anmak çok da mânâlı değil. Bu yüzden, bu derlemede, yakın geçmişimizin trajik hadiseleri üzerine yazılan şarkılardan zi­yade, yurdum insanının ulusal gururunu okşayan olaylardan, dönemlerden esinlenerek yapı­lan ya da sıkıntılara, acılara mi­zah yoluyla yaklaşan şarkılara yer verdik. Yüzünüze, küçük de olsa bir gülümseme yerleştire­bilmek için.

    METİN OKTAY’IN JÜBİLESİ / SON MAÇ – YILDIRIM GÜRSES (1969)

    Taçsız krala müzikli veda

    Metin Oktay, sahalarımız­dan gelmiş geçmiş en bü­yük futbolculardan biri olarak kabul edilir. Bunda iyi oyunu­nun yanı sıra centilmenliğinin de büyük etkisi var. 16 yaşında başladığı profesyonel futbol ha­yatını Galatasaray’da sonlan­dırdığında, tarihler 23 Ağustos 1969’u gösteriyordu. Mithatpa­şa Stadyumu’nda Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oyna­nan ve 1-1 sonuçlanan maçın son on dakikasında Fenerbahçe kaptanı Can Bartu ile formala­rını değiştirmesi, rakip takımın formasıyla futbol hayatını son­landırması, centilmenliğinin göstergesi.

    Son resmî maçı Deplasmanda Şekerspor’u 2 – 1 Yenen Galatasaray, 1968 – 1969 sezonunun şampiyonu olurken, kaptan Metin Oktay, Göztepeli Fevzi Zemzem ile 17’şer golle gol krallığını paylaştı. Futbolu bıraktığını açıklayan Metin Oktay son resmi maçı sonrasında sahayı omuzlarda terk etti.

    Bu maç, Yıldırım Gürses’in Grand 7’li Orkestrası eşliğin­de seslendirdiği bir şarkının doğmasına sebep: Son Maç. “Bir devri sen yaşattın / Bir de­vir senle dolu / Emsalsiz goller attın / Sana âşık Türk Sporu // Sana gönülden sevgi / Sana krallar feda / Bu son maç, son hatıra / Metin sana elveda…” Plağın arka yüzünde Son Gol var. Dönemin mühim spor spi­kerlerinden Necati Karakaya, büyük golcünün Türkiye ligle­rinde attığı son golü anlatıyor.

    Metin bahsinde, sahalarda fırtına gibi eserken yapılan bir plağı da anmadan geçmeyeyim. 1965’te, Ezgi Plak tarafından başlatılan “Spor Serisi”nin ikin­ci plağı, Metin Oktay için yapıl­mış: Metin Geliyor Metin. Söz­lerini Halit Kıvanç’ın yazdığı şarkıyı, Şevket Uğurluer ve Ar­kadaşları seslendiriyor: “Meşin topun kralı / Goller goller sıralı / Ağlar bile delindi / Metin to­pa vuralı…” Plağın arka yüzünde Kralın Golleri var.

    ALMANYA’YA İŞÇİ GÖÇÜ AVRUPA’NIN KIZLARI – HÜSEYİN KÖSE (1971)

    Kızlardan kurtulup da, dönemedim sılaya

    Alamanya meselesi, 60’lar­dan sonra memleketin mü­him meselelerinden biri hâline geldi… 1961’de resmen başlayan işçi akını, 1973’de yine resmen durduruluncaya kadar hızlana­rak arttı. Türkiye’den Alman­ya’ya yapılan göç ve sonrasında Avrupa’ya yayılma hâli, karşılı­ğını şarkılarda bulmaktada ge­cikmedi. Almanya’ya gidenlerin dertleri, Türkiye’de kalanın çek­tiği çile, orada görülenler bir bir şarkılarda anlatıldı.

    Avrupalı bayanlar çok hovarda! Almanya’ya giden işçilerin çoğunluğu gurbet ellere önce yalnız başlarına çıktılar. Bazıları sıladaki bekarlık günlerinde ailelerini yanlarına aldırmak için para biriktirmeye çabalarken, bazıları “şeytana uyup” yoldan çıktılar.

    Şüphesiz, en çok ilgiyi çe­kenler, Avrupalı kızlar. Bu ko­nuda dikkat çekici iki plak var. İlki, Avusturya’dan bildiren Koryanalı kemençeci Hüseyin Köse’ye ait, Avrupa’nın Kızları: “Avrupa’nın kızları ne ocak­lar söndürdü / Ne Müslüman gençleri Katoliğe döndürdü…” Köse, kızlara bakanlara çatı­yor: “Aldanma kardaş, hangi yola gidersin / Çocuklarına alır gavur kızınla yersin /…/ Nasıl bu hareketi yakıştırdın aslına? / Aslın Türk değil midir, ya­zıklar olsun sana!” Plağın arka yüzünde, Gittim Avusturya’ya adlı şarkı var. “Biraz da anlata­yım size Avusturya’dan,” diye başlıyor ve çuvaldızı kendisi­ne batırıyor: “İstikbal kurtar­maya / Gittim Avusturya’ya / Kızlardan kurtulup da / Döne­medim sılaya…” “Pamuk gibi kızlar”dan söz eden Köse’nin derdi büyük; şarkının sonunda ağızdaki bakla çıkıveriyor: “Bu kızlardan bir tane / Edeme­dim Müslü­man…”

    Diğerinde Dursun Mercankaya Hollanda’yı şaşarak ve biraz da hasetle anla­tıyor. İçli, tren düdüğüne ben­zeyen bir kavalla açılıyor şarkı ve ilerliyor: “Hollanda’nın kız­ları / Sarı sarı saçları / Do­ğuştan zannetmiştim / Hep boyama saçları // Hollanda’da kadın kız / Caddede kahveler­de / Utanmak ne bilmezler / Sevişirler her yerde // Hol­landa’da kız kadın / Hepisi çalışırlar / Cumartesi olunca / Âşıklar buluşurlar // Hollan­da’da gezen gençler / Kadın kız peşinde / Türkiyeli gidemez / Kararsızlık yüzünden // Hol­landa / Dikkat edin bayanları çok hovarda…”

    MİLLÎ PETROL HAMLESİ / RAMAN ALPAY (1969)

    Bu petrol Türk’ün petrolü kardeşim

    Bir dönem “millî pet­rol” davamız vardı: Ra­man’dan çıkartılan “yerli” petrolü kullanmaya teşvik için yapılan çalışmalar, gazete ilanlarından plaklara uzandı. Bu esnada, beklenmedik ham­leler yapıldı. Bunlar arasında bir promosyon plağı da vardı.

    Petrol Ofisi tarafından basılan ve benzin istasyonla­rında dağıtılan plak, o dönem reklamcılık yapan Alpay’ın “iş”iydi. Alpay, plakta Batı müziği enstrümanları eşli­ğinde üç türkü söylüyor ve yeni palazlanan Anadolu-pop akımına katkıda bulunuyor­du. Bir de didaktik “konuş­ma” vardı plağın içinde: “Bu dağ benim dağım kardeşim, eteğinde kar, başında du­man. Toprağını sürdüm, yo­lunu teptim, çıplak sırtın­da geceledim çok zaman. Bu dağ senin dağın kardeşin. Sen de çok geceledin eteğin­de. Bakmazsan dağ, bakarsan bağ olur demişler. Raman’ı sen bağ yaptın kardeşim. (…) Çalıştık çabaladık canımız dişimizde, güçlerimiz birleş­ti hep bu yola adandı. Bunlar bizim dağlarımız kardeşim. Sen bilgin ben gücümle el eleyiz. Bu petrol Türk’ün pet­rolü kardeşim. Sen buldun, ben çıkardım, kullanacak bizleriz.” Tanıtım için Petrol Ofisi istasyonlarında pompa başına geçen Alpay, benzin alanlara plağı imzalıyordu.

    Petrol Ofisi bunu yapar­ken “ilk millî petrol dağıtım şirketi” Türkpetrol boş dur­madı ve 1000 adet basılan bir Âşık Veysel plağını promos­yon olarak dağıttı. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklı­ğı’nın (TPAO) hamlesi daha da enteresandı: 1965 yılında başlayan Altın Mikrofon Ar­mağanı yarışmasına ertesi yıl dahil olan TPAO Batman Or­kestrası, üç yıl üst üste yarış­tı ve son yılında Altın Mik­rofon’u kazandı. Rafineride çalışmak üzere oraya tayin edilen “şehirli” gençlerin bu “şaşırtan” başarısı o dönem çok alkışlanmıştı.

    KIBRIS HAREKATI / YAŞASIN ASLAN ECEVİT – ÖĞRETMEN NECATİ DEMİR (1974)

    Millî heyecandan ırkçı hezeyana

    Benim nazarımda her şeyi başlatan plak! Bu plağı bu­lana kadar masum bir pop, ro­ck toplayıcısıydım, bu plaktan sonra memleket meselelerini anlatan plaklara yöneldim.

    1993 yılında, Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katılmıştım. “Solcu” bir rad­yoydu bu. İlk yayın dönemin­de, Çarşamba geceleri, Dünden Yarına adlı bir program hazır­lıyordum. Programa gitmeden önce çoğu zaman İtfaiye Mey­danı’nda bulunan plakçılara uğruyor, plaklara bakıyordum. Radyoya gittiğim günlerden bi­rinde bulduğum bir plağı hiç unutmam. Bir yüzünde Kahra­man Mehmetçik, diğer yüzün­de Yaşasın Aslan Ecevit adlı şarkıların yer aldığı bu 45’lik plağın kapağına tav olmuştum: Süngülü bir tüfeğin ucuna ta­kılmış gül, nerede olursa olsun “barış”ı çağrıştırır. Heyecanla stüdyoya geldim, yayın esna­sında pikaba yerleştirdim ve dinlemeye başladım. Birazdan canlı yayında soğuk terler dö­kecektim:

    “Hazırdır Türk ordusu / Atatürk’ten aldı kursu / Kim­seden yoktur korkusu / Yaşa­sın aslan Ecevit / Alçak Yunan, kalleş, it.” Bu kadar da değil, plağın arka yüzündeki Kahra­man Mehmetçik’in sözleri de en az o kadar korkunçtu.

    Hazırdır Türk ordusu, Atatürk’ten aldı kursu Kıbrıs Harekatı’nın ilk gününde adaya çıkarma yapan Türk komandoları sivil giyimli EOKA’cıları teslim alıyor, 20 Temmuz 1974.

    KISMET’İN DÜNYA SEYAHATİ / KISMET – BERKANT (1968)

    Selam olsun Barbaroslara!

    Kısmet, Sadun Boro’nun tek­nesi. 17 Temmuz 1964’te denize indirildi, bir yıl sonra dünya turuna çıktı. Boro, 1952’de Ling adlı tekneyle 6 ayda Atlas Okyanusu’nun aşmış, o zaman­dan bunu planlamaya başla­mıştı. Hayaller, on üç yıl sonra gerçek oldu: Sadun Boro ve eşi Oda’nın seyahatine, Kanarya Adaları’nda buldukları ve Miço adını verdikleri küçük kedi de katıldı. Üç mürettebatlı yolcu­luk, nice badireler atlatılarak 22 Ağustos 1965 – 15 Haziran 1968 tarihleri arasında yaklaşık üç yıl sürdü. Hürriyet tarafından tef­rika edilen ve sonrasında Pupa Yelken / Kısmet’in Dünya Seya­hati adıyla kitap olarak basılan hatırat, büyük ilgi gördü.

    Bu ilginin değişik alanlara yansıması kaçınılmazdı. Dö­nemin “çalışkan” söz yazarı Sezen Cumhur Önal, hikâyeyi şarkı sözüne dökmekte gecik­medi. Turgut Dalar’ın beste­lediği sözleri, Vasfi Uçaroğ­lu Orkestrası eşliğinde Ber­kant yorumladı ve bu şarkı bir 45’lik plak üzerinde dinleyi­ciye ulaştı: “Kısmet / bir gün çıktı dünya turuna / Yelkenle­rini etti fora / El sallayıp ba­na vatana // Kısmet / LasPal­mas’ta ve Barbados’ta / O yarıştı dev dalgalar­la / Yılmadı ne Sadun ne Oda // Kısmet / Boyun eğmedi okya­nusa / Dinlemedi tay­fun fırtına / Selam ol­sun Barbaroslara (…)

    Sadun Boro, 5 Haziran 2015’te öldü. Kısmet, Rahmi Koç Müzesi’nde sergileniyor.

    İstanbul’un güzel süsü, ısmarlamadır türküsü

    1973 yılında, Cumhuriyet’in 50. yılı kutlanırken, memle­kette bir başka sevinç yaşandı: Temeli 20 Şubat 1970’te, 21 pa­re top atışı eşliğinde Süleyman Demirel tarafından atılan Boğa­ziçi Köprüsü, Demirel’in “siya­si nedenlerle” katılamadığı bir törenle, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından 30 Ekim 1973 tarihinde açıldı. Açılışın, “bayram”ın ertesi gününe denk getirilmesinin sebebi, “Cumhu­riyet’in 50. yılı kutlamalarına gölge düşürmemek”ti. Ansik­lopedilerde, “İstanbul Boğazı üzerinde, Ortaköy ile Beyler­beyi semtleri arasında yer alan ve Asya ile Avrupa’yı birleşti­ren asma köprü,” cümlesiyle ta­nımlanan ve yapıldığı dönem­de dünyanın en uzun dördün­cü asma köprüsü olan Boğaziçi Köprüsü’nün açılışına, dünyaca ünlü sinema oyuncusu Danny Kaye ve mehter kıyafetleriyle Kurtalan Ekspres eşliğinde Ba­rış Manço katıldı.

    İstanbul Boğazı’nın iki yakasını ilk kez bir araya getiren Boğaziçi Köprüsü’nün inşasının son aşamaları, 10 Eylül 1973.

    Açılıştaki en enteresan ay­rıntı, on binlerce insanın aynı anda köprüyü geçmek istemesi üzerine oluşan sallantıdan kor­kan yetkililerin köprüyü boşalt­masıydı.

    Doğrudan Boğaziçi Köprü­sü’nü konu edinen ona yakın şarkı var. Açılışa denk getirile­rek birbiri ardına çıkartılmış plakların en önemlisi, Yusuf Nalkesen’in “Boğaz Köprüsü” ad­lı şarkısı. Sözlerini İnci Nalke­sen’in yazdığı şarkıyı Süheyl Denizci Orkestrası eşliğinde Emel Sayın seslendirmiş: “Se­mada nazlı bir heybetle durur / Sahili sahile bağlayan budur / En büyük mutluluk, en büyük gurur // Kıyıdan kıyıya bir ışık uzar / Sahiller sevinçli, mutlu yalılar / İstanbul bahtiyar, Bo­ğaz bahtiyar // Cumhuriyetin ellinci yılında / Bağlandı Rume­li Anadolu’ya / Hayaller hakikat oldu sonunda…”

    Hey, 28 Kasım 1973 tarih­li sayısında şarkı hakkında şu değerlendirmede bulunuyor: “… ısmarlama bir beste havası için­de. Emel Sayın’ın belirli bir zor­lama içinde olduğu, bu parçayı okurken açıkça ortaya çıkıyor.”

    TELEVİZYONUN YAYGINLAŞMASI TELEVİZYON- RÜÇHAN ÇAMAY (1977)

    Erkekleri eve bağlayan cihaz

    Televizyon yayınlarının baş­laması, Türkiye’de beklen­medik bir hamle olarak nitelen­dirilmiş, televizyon çılgınlığı, 1970’lerin ortalarında bütün ül­keyi sarmıştı. Televizyonu olan evlere giden misafirler, “telesa­fir” olarak nitelendirildi. Bunun üzerine yapılan ilk şarkılardan biri, 1977 tarihli Şanar Yurdata­pan şarkısı Televizyon. Döne­mini özetleyen şarkıyı, Yurdata­pan’ın o dönemki kayınvalidesi Rüçhan Çamay seslendiriyor: “Kim bulmuşsa Allah razı olsun / Sen gelmeden çok mutsuzmu­şuz / Geldin kuruldun en baş köşeye / O gün bugündür sana tutkunuz [hapı yutmuşuz] // Kırk yıldır görmediğimiz eşe dosta / Kavuşturduğun yet­mez mi zahir / Her akşam çoluk çocuk ihtiyar [komşular] / En azından on beş telesafir [misa­fir] // Allah var ya ödeyemem hakkını / Erkekleri eve bağladın / Bir dileğim var TRT’den / Lüt­fen [aman] her gün maç yayın­layın // (…) / Vergisini vermeye gelince // Televizyon televizyon ah seni gidi televizyon…”

    BANKER KASTELLİ’NİN KAÇIŞI / POP KAÇTELLİ (1983)

    Kastelli Kastelli, paralar gitti besbelli

    Banker Kastelli adıyla isim yapan ve ünlülerle ger­çekleştirdiği reklam kampan­yalarıyla finans dünyasında “şöhret” olan Abidin Cevher Özden, 80’li yılların en büyük hadiselerinden. Kastelli’nin çöküşü, çıkışı gibi bir anda ol­du. Özden, batması, 1982’de Cenevre’ye kaçması ve hapse girmesini takiben, 2 Haziran 2008’de, Kadıköy’deki işyerin­de intihar etti. Ferhan Şen­soy’un Ferhangi Şeyler oyu­nuna “Ceyar Özden namıy­la maruf Banker Kastıbelli” ola­rak giren Banker Kastelli, plakla­ra Kaçtelli adıyla sızmayı başardı. Adını taşıyan, “marifetlerini” dinleyiciye ulaştıran plağın sahibi belli değil ama anlatı­lan, adlı adınca onun hikâyesi: “Kastelli Kastelli / Paralar git­ti besbelli // Bir sazım var üç telli / Paraları yedi Kastelli / Hiç kimse uyanmadı / Bu işin sonu belli…”

    Pop Kaçtelli adlı plağın sonraki dakikalarında şöyle şarkılara da rastlıyoruz: “Vazi­yetler oldu bozuk / Hep oluyor bize yazık / Önüne gelenden kazık / Yemiyoz mu yemiyoz mu…” Plakta, bildiğimiz Mas­tika şu hâle gelmiş: “O ooo, mastika mastika / Banker kur­du bir sürü fabrika // Alayım sana bir sertifika / İstediğin yere tıka.

    ÖZAL’LI YILLAR / TOMBULUN TÜRKÜSÜ – OĞUZ ABADAN (1986)

    Milleti zamlarla aptal eyledim

    12 Eylül sonrasındaki ilk se­çimlerde 24 Ocak kararları­nın mimarı Turgut Özal, başba­kanlık koltuğuna oturdu. Şortla askerî birlik denetlemesi, eşi Semra’yla sürekli el ele dolaş­ması onu kısa sürede “halkın adamı” yapıverdi. Özal, bütün fenalığına rağmen bugünden baktığımızda sevimli görünüyor. Fakat her yeri “duble” yollarla donatma sevdası, ikinci köprü heyecanı ve inşaat çılgınlığı bu­günün önünü açan hamlelerin­den bazıları…

    80’lerin kasvetli ortamın­da, pop dahil her şey karanlığa gömülmüşken, ortalığı saran mizah plakları, her eve giriyor, tuhaf bir şekilde çok satıyordu. GırGır’ın milyon sattığı, Tur­gut Özal’ın yerden yere vurul­duğu yıllar bunlar. Bugün ya­pılsa, bir sürü patırtıya neden olabilecek karikatürler ve şar­kılar, o gün serbestçe yayım­lanabiliyordu. Sadece birine kulak verelim, gerisini varın siz düşünün: “Köprüler yap­tırdım hisse satmaya / Çeşme yaptırdım ama su yok akmaya, karam / Karar verdim halkı aç bırakmaya / Boşa ümitlenme insaf eylemem, karam // Ahlatı ayıdan ithal eyledim / Ucuz­luk lafını iptal eyledim, karam / Milleti zamlarla aptal eyle­dim / Boşa ümitlenme insaf ey­lemem, karam”. Oğuz Abadan Orkestra ve Vokal Grubu tara­fından selendirilen Tombulun Türküsü albümünden bu şarkı.

    GEZİ DİRENİŞİ / GAZ MASKESİ ALA BENZİYOR – BOĞAZİÇİ CAZ KOROSU (2013)

    Çapulcular tarih sahnesinde!

    Müzik Gezi’den hiç eksik ol­madı. Destek her yerden geldi: 5 Haziran’da, Borusan Fi­larmoni Orkestrası, Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe’sini çaldı. Er­tesi gün, Boğaziçi Caz Korosu, Muammer Sun’un meşhur En­tarisi Ala Benziyor düzenlemesi­ni, yeni ve güncel sözleriyle ses­lendirdi: “Gaz maskesi ala ben­ziyor / Biber gazı bala benziyor / Benim TOMAm bana sıkıyor / Bulunur bir çare, halk ayakta­dır / Taksim yolunda barikatta­dır // Çapulcu musun vay vay / Eylemci misin vay // Gaz mas­kesi biçim biçim / Yürüyorum Taksim için / Üşenme gel hak­kın için / Bulunur bir çare, halk ayaktadır / Taksim yolunda bari­kattadır // Gaz maskesi çeşit çe­şit / Gezi Parkı senle yaşıt / Vur tencere çatal kaşık / Bulunur bir çare, halk ayaktadır / Taksim yo­lunda barikattadır…”

    Direnişin şüphesiz en eğlen­celi şarkılarından biriydi. Koro, 19 Mayıs 2015’te NTV’nin “19 Mayıs Coşkusu” yayınında can­lı söyledikleri türküyü “Çapulcu musun?” diye bitirdi. Sadece bu değil, Kızılcıklar da güncel dü­zenlemesiyle koronun repertu­varına giren türkülerdendi: “Ça­pulcular oldu mu / Meydanlara doldu mu / Gönderdiğin TO­MA’lar / Beşiktaş’a vardı mı // Maskeyi yüzüne / Maske taktım yüzüme / Biber gazı yollamış / Emniyet gözlerime // Barika­tı aşmalı / Şu Taksim’e varmalı / Gezi pek güzel ama / Polisi ol­mamalı…”

    Halk ayaktadır, Taksim’de barikattadır Yaşam biçimi müdahalelerine ve baskılara karşı kendiliğinden bir halk hareketi şeklinde gelişen Gezi direnişi; mizahıyla, müziğiyle benzersiz bir sivil itaatsizlik külliyatı oluşturdu. Duvarlar yaratıcı sloganlarla süslendi, barikatlardan “hınzır” direniş türküleri yükseldi.