Bundan 60 yıl önce, bugün Suriyeli göçmenlere nefretle yaklaşan bir yönetimi olan Macaristan’da büyük bir kargaşa hakimdi. Sovyet askerlerinin işgal ettiği ülkede binlerce Macar ölmüş, on binlercesi bugünkü Suriyeliler gibi göç yollarına düşmüştü. Mültecilerin duraklarından biri de Türkiye’ydi.
Suriye’de patlak veren kargaşa can güvenliği olmayan insanları yollara düşürdü. Komşuluk yüzünden ilk sığınacakları yer de doğal olarak Türkiye’ydi. Ama birçok insan için umudun asıl zirve hedefi Batı Avrupa ülkeleri oldu. Zamanla göç dalgası ölümüne bir gayrete dönüştü. Başta Ege denizi olmak üzere birçok yerde trajik olaylar yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.
Macar mültecilerinin Pendik’teki kampında, sosyal faaliyetlere de sahne olan yemekhane barakası.
Ege’de yaşanan facialar bir yana, göçmen akınının kuzey Balkanlardaki geçiş noktalarından biri olan Macaristan’da da yürek burkan olaylar yaşandı. Çeşitli yollardan gelip daha batıya, Schengen bölgesine ulaşmak üzere son kapı olarak bildikleri Macaristan’a gelen göçmenlere başlangıçta gösterilen kısmi hoşgörü birdenbire acımasız bir sertliğe dönüştü. Trenlerden insan indirmeler, sınırlara yığılan sığınmacıların üzerine tazyikli suyla, biber gazlı, coplu sert polis müdahaleleri günlük havadislerden oldu. Dünya kamuoyu, kucağında çocuğuyla can havliyle zulümden kaçan insanlara çelme takan bir kadın kameraman haberiyle de sarsıldı.
Bir anne ve kızı iştahla yemeklerini yiyor.
Macaristan’ın tutumu kimi çevrelerce eleştirildiğinde, daha önce “Ülkemizde bir tek sığınmacı istemiyoruz” diyen Başbakan Viktor Orban, “Ülkesinin Hıristiyan köklerini tehtid eden sığınmacılarca istila edildiğini” söylemiş, sığınmacılara da, “Siz Türkiye’de kalın, orası güvenli ülkedir, buralara gelirseniz başınız belâdan kurtulmaz” tavsiyesinde bulunmuştu. Bu arada Macar insan hakları savunucularından cılız bir ses de duyuldu. “1956’yı unutmayalım. O tarihte bizler mülteciydik, ve başkaları bize kucak açılmıştı” diyen.
Hemen anımsadım, anılan tarihlerde çekmiş olduğum fotoğraflarımın da tanıklığına dayanarak, 1956 yılına bir göz atmanın yararlı olacağı kanısına vardım. O yılı nasıl bir atmosferde yaşamıştı dünya? Hafızamı yokluyorum ve bazı ilginç şeyler olduğunu görüyorum. Her şeyden önce, iki kutuplu bir dünyada soğuk savaşın bir başka biçimde şekillenmeye başladığının düğüm noktası gibi kabul etmek gerekir o yılı. Bugüne kadar uzanan ve bu günleri hazırlayan bir gelişimin miladı da sayılabilir pekâlâ.
Ve kampın Türkiye’de doğmuş en genç üyesi annesinin kucağında.
1956 yılı kişisel olarak benim için de bir başlangıç tarihidir. Çünkü o yıl profesyonel gazetecilik yaşamına ayak bastığım yıl olmuştu. Hayat dergisi çıkmadan bir ay kadar önce bana foto muhabirliği teklif edilmişti. Dergi Nisan başında çıkmaya başladı. Tiefdruck tekniğine uygun özel bir kağıda basılıyordu. 13 sayı çıktı, kağıt stoku tükendi. Menderes dönemi, özel tahsis alabilmesi için hükümetle pazarlık gerekiyordu. 5-6 ay sonra kağıt işi çözüldü ve yeniden çıkarılmaya başlandı. Benim mimar olmak gibi bir idealim vardı. Teklife hemen “Evet” diyememiştim. Dergiyi gördükten sonra, teklifi kabul ettim ve işe başladım.
O sıralarda Arap İsrail savaşı ile hemen hemen eşzamanlı olarak Orta Avrupa’da da bir olay patlak vermişti. Polonya’dan sonra Macaristan Sovyet baskısına başkaldırmıştı. 2. Dünya Savaşı sırasında Macaristan henüz krallıktı ve Almanya’nın müttefiki olarak Sovyetler’e karşı savaşa girmiş, ne var ki Ruslar tarafından işgal edilmişti. Varşova Paktı üyeleri bir paktın parçası olmaktan çok Sovyetler Birliği’nin işgali altında gibiydiler. Stalin’in ölümünden sonra Macaristan’ın başına başbakan olarak İmre Nagy geçmiş, Varşova Paktı’ndan ayrıldıklarını ilân etmişti. Onun bu öncü hareketi Macar halkınca, özellikle de üniversite öğrencileri arasında benimsenmiş, direnişe daha sonra işçiler de katılmışlardı.
1956’da Sovyet politikalarına karşı kendiliğinden bir kalkışma tetiklenmişti. Sempatik tavırlarına karşın Sovyet lider Kruşçev, Stalin’den aşağı kalmadığını gösterdi. Bu başkaldırıya sert tepki gösterdi ve 1956 Kasım ayında Sovyet güçleri askeri harekât başlattılar. 200 bin Sovyet askeri ve 6 bin tank Budapeşte’ye hücum etti. Tankların acımasız saldırısına karşı kullanılan molotof kokteyli bu direnişin sembolik silahıydı. Şiddetli çatışmaların ilk döneminde 722 Sovyet askeri ile 2500 cıvarında Macar hayatını kaybetti. Binlerce devrimci tutuklandı, 2700’ü idam edildi. Macarların toplam kaybı 25 bin kişiyi buluyordu. 200 bin kişi de ülkeyi terketmişti. Sovyetler, Macaristan’da başbakanlığa Janos Kadar’ı getirdiler. Bir süre sonra İmre Nagy de tutuklandı ve idam edildi.
Üç kuşak bir arada, ailece Türkiye’ye sığınmış bir Macar ailesi (üstte sağda). Bir polis amiri sığınmacıların nüfus kayıtlarını inceleyip kaydedilmiş bilgileri tek tek kendilerine onaylatıyordu (üstte). Bu genç kız masada kendine bir yer açmış, öğrendiği Türkçe sözcükleri listesine eklemekle meşgul (sağda).
Macaristan’da yaşananlar birçok Macarı yollara dökmüştü. Kış kıyamet günlerinde yakındaki ülkelerde sığınmacı durumuna düşmüşlerdi. Sığınmacılardan Türkiye de nasibini aldı. 1957 yılının ilk günlerinde bu Macarların, Pendik’teki bir kampta korunduklarını duymuştuk. Dergi adına oraya gidip, onların yaşantılarından fotoğraflar çekmek ve okuyucularımızla paylaşmak üzere kampın yolunu tuttuk. Ziyaretimizi, onları topluca görebilelim diye akşam yemeği saatine denk getirdik. Mülteci kampı, sanırım Kızılay’ın gözetiminde idi. Sığınmacılar tahta barakalarda kalıyorlardı. Günlük sosyal faaliyetlerini yemekhane olarak kullanılan daha büyücek bir barakada gerçekleştiriyorlardı. Pek çoğu, aileler halinde iltica etmişlerdi. Onlarla konuşmaya çalıştığımızda Türkiye’ye sığınmış olmaktan memnun oldukları anlaşılıyordu. Türklerin misafirperverliklerini öve öve bitiremiyorlardı. Hepsinin ortaklaşa öğrendikleri anlaşılan ilk Türkçe sözcük “Çok şükür” olmuştu.
Bir Macar kadın önüne futasını takmış, kampın aşçısına yardım ediyordu. Bir genç kız yemek masalarının birinde kendisine yer açmış, mektup yazdığını sanıyorduk. Meğer öğrendiği Türkçe sözcükleri ve Macarca karşılıklarını yazıyormuş. Aslında Üniversite hazırlığı içindeymiş. İşler uzarsa Türkiye’de okumak istiyormuş. Hâl hatır sorduğumuzda boş oturmaktan başka sıkıntıları olmadığını söylediler. Kendilerine mesleklerine uygun birer iş verilse daha mutlu olacaklarmış. Elbette akıllarından çıkmayan bir şey varsa, o da vatanları ve geride bıraktıkları yakınlarıydı.
Meksika Devrimi’nin iki liderinden biri Pancho Villa, 9 Mart 1916’da Amerikan topraklarındaki Columbus’a saldırmış ve şehri yakıp yıkmıştı. Gerilla savaşının tarihini başlatan ve sonraki yılların istilacı Amerikası’nı istila eden Villa’nın olağanüstü öyküsü.
Torreon fatihi 26 Nisan 1913’te Durango ve Chihuahua’daki asi komutanlar Jimenez’de buluşup, demiryollarının kavşak noktasındaki Torreon şehrini ele geçirmek için Villa’yı lider seçtiler. Muzaffer komutan Pancho Villa, süvarilerinin önünde Torreon muharebesinde, 29 Eylül-1 Ekim 1913.
Günümüzden 106 yıl önce başlayan Meksika Devrimi, kesintili olduğu kadar uzatmalı bir devrimdi. Birkaç yıl içinde Pancho Villa ve Emiliano Zapata gibi geleneksel politik aktörlere benzemeyen gerçek köylü liderlerinin sahneye çıkması modern tarihin benzersiz bir vakasıydı.
6 Aralık 1914’te yerel kıyafetleriyle Mexico’nun en büyük meydanı Zócala’ya giren isyancı güçlerin önünde, sekiz “general” yürüyordu. Beş yıl önce hiçbirinin askerlikle ilişkisi yoktu. Onlar, köylü, öğrenci, sığır hırsızı, köy öğretmeni, seyis, haydut ve makinisttiler. Aralarında dönemin Avrupa’daki devrimlerinde ki gibi profesör, avukat, doktor, gazeteci, profesyonel aydınlar yoktu. Tercüman ve aracı kullanmıyorlardı. Bu büyük kitle, önlerinde kendileri gibi “generaller”le Ulusal Saraya doğru ilerlediler.
Aşağıdan, halkın içinden gelen bu önderlerin karşısına, zamanla kurumsal siyasetin yeni temsilcileri, bir takım sosyal talepleri kendilerine malederek çıkmaya başladılar. İhtiyar kıtada 1. Dünya Savaşı başlarken Meksika Devrimi’nin rüzgarı aniden ters esmeye başladı.
Daha birkaç yıl önce devriminin önde gelen simaları arasında yer alan Pancho Villa, artık ABD tarafından muhatap olarak kabul edilmiyordu. Anayasacıların 1915’deki zaferi ve köylülerin radikalizmi, ABD’yi Villa’yı gözden çıkarıp Carranza’ya yakınlaştırdı. 1915 sonunda ABD Başkanı Wilson, Venistiano Carranza’yı Meksika hükümetinin temsilcisi olarak tanıdı. Aynı zamanda muhalif akımlara silah satışına da yasak geldi.
Pancho Villa, “kurmayları”yla Orijinali Washington’daki Kongre Kütüphanesi’nde bulunan bu fotoğrafın kesin tarihi bilinmiyor. Pancho Villa, çapraz fişeklikleri ve uzun namlulu tüfekleriyle cephaneliği andıran yakın silah arkadaşlarıyla.
Sonraki aylarda, Carranza hükümetinin Savaş ve Deniz Bakanı Obregon yavaş yavaş öne çıkmaya başladı. Obregon, yeni başlayan Cihan Harbi’nden dersler çıkararak Pancho Villa’ya karşı mitralyözlerle önemli bir başarı kazanmış ve Villa’nın yenilmez kabul edilen süvarilerini mağlup etmişti. Villa’nın süvarilerinin uyguladığı Apaçi taktiği (Süvariler hızla geliyor, 150 metre kala aniden durup ateş ediyor, sonra yakınlaşıp atın yuları ağızlarında iki ellerinde tabancayla tekrar ateş ediyorlardı) artık tarihe karışmak üzereydi.
Meksika Devrimi’nin 1915 Nisan-Haziran arası yaşanan en kanlı çatışmaları sırasında Pancho Villa cephane konusunda sıkıntı çekmekteydi. Öte yandan “El Parfumado” (koku sürünmüş) diye aşağıladığı Obregon’un saldırıları artmış, ele geçirilen subayları kurşuna dizilmişti. Villa hem mali olarak çökmüş hem de cephanesinin önemli bölümünü kaybetmişti. 20 Aralık 1915’te dağlara çekilerek gerilla mücadelesine başladı.
Usta binici Asıl adı José Doroteo Arango Arámbula olan Pancho Villa’nın takma isimlerinden biri de usta biniciliğine gönderme yapan El Centaura del Norte’ydi. Yani Kuzeyin Centaur’u (yarı at, yarı insan mitolojik varlık). Villa, devrim yıllarında, at sırtında.
ABD’nin Carranza’dan başkasına silah satmama kararından en çok etkilenen Villa olmuştu. Ancak sınıra yakın Ciudad Chihuahua’da konuşlandığından, ABD topraklarından gizlice silah temin edebiliyordu. Silah tedarikçisi ise, son olarak kendisine ödediği altın ve gümüşe göre kalitesiz mühimmat vermiş olan Samuel Ravel’di. Silah taciri Ravel, “Meksikalı haydutlarla müzakere etmeyeceğini” bildirince, Villa onun yaşadığı ABD topraklarında bulunan Columbus’a saldırmaya karar verdi. 17 Şubat’ta San Jeronimo’dan 589 adamıyla hareket etti.
Meksika Devrimi’nin başından itibaren Amerikan ordusu, iki ülke arasındaki uzun sınır boyunca karakollar kurmuş ve birçok kez Meksikalı isyancılarla çarpışmıştı. Bu çarpışmaların en şiddetlisi, işte Villa’nın bu saldırısı sırasında tam 100 yıl önce 9 Mart 1916’da gerçekleşti.
Villa’nın birliklerine, general Ramon Banda Quesada komuta ediyordu. 444 süvarinin katıldığı bu saldırıda postahane, otel ve evler yakılmış, sekiz asker ve ikisi Meksikalı on sivil öldürülmüştü. Villa’nın adamlarından ise 73’ü ölmüştü. Villa’nın adamları ev ev silah taciri Ravel’i aradılar ama Teksas’a gittiği için bulamadılar.
Zaferin yolu, demiryolu Meksika İç Savaşı’nda demiryolları hem stratejik üstünlük hem para demekti. Pancho Villa trenlerden oluşan bir ordu kurmuştu.
1812 İngiliz-Amerikan Savaşı’ndan sonra ABD topraklarının yabancı güçlerce ilk (ve son) istilası, Amerikan kamuoyunda büyük bir şok etkisi yarattı. Villa’yı yakalayıp yargılamak üzere general Pershing komutasında bir “cezalandırma harekatı” düzenlendi. 14 Mart 1916’da başlayıp 17 Şubat 1917’de sona eren bu harekatta Villa ele geçirilemedi ama, Amerikan ordusu bir yıl sonra Pershing’in de komutanlık yapacağı Birinci Dünya Savaşı’nda kullanacağı en modern silahları denemiş oldu. Geleceğin ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower ve 2. Dünya Savaşı’nın ünlü generali Patton da bu harekatta teğmen rütbesiyle yer aldılar.
Pershing, Columbus’a döndüğünde Villa’yı yakalayamamış olsa da (bir söylentiye göre dizinden yaralanmış olan Villa’nın çok yakınından geçmişlerdi) onun 33 önde gelen adamını yakalamıştı. Üç hafta boyunca aç bırakılan esirlerden dördü öldü, diğerleri sonradan affedildi.
General Pershing’in takibinden kurtulan Villa, kuzeyden gelen gringolara karşı direnişin simgesi haline gelerek büyük bir moral kazandı. 16 Eylül 1916’da bir zamanlar üslendiği Ciudad Chihuahua’ya saldırdı ve siyasi mahkumları serbest bıraktı. O yıl zaferden zafere koşarak büyük kentler hariç hemen hemen Chihuahua eyaletinin tamamında kontrolü sağlayan Villa, 22 Aralık’ta Ciudad kentini de ele geçirdi. Bu, Villa’nın son büyük zaferi olacaktı.
İlerleyen yıllarda orta sınıfların ve Amerikalıların işlettiği madenleri kapattığı için madencilerin desteğini yitiren Villa, 1920’de silahlarını bırakıp köşesine çekilecek, 1923’te de bir suikaste kurban gidecekti.
Kadınları severdi Villa, bir kadın kendisiyle evlenmek istiyorsa onunla evleniyordu. Evlenirken de boşanırken de yasaya ihtiyacı yoktu. General, 27 karısından en ünlüsü Luz Corral ile.
Latin Amerika edebiyatının büyük ismi Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, 2013’te Günlerin Çocukları kitabının yayımlanmasının ardından Amy Goodman’a verdiği bir röportajda Pancho Villa’ya kimsenin bakmadığı bir açıdan bakmıştı:
“9 Mart 1916 sabahının erken saatlerinde Pancho Villa atlılarıyla sınırı geçti, Columbus şehrine ateş yağdırdı, birçok askeri öldürdü, biraz at ve silah yağmaladı, ertesi gün hikayesini anlatmak için Meksika’ya geri döndü. Bu yıldırım harekâtı, Birleşik Devletler’in İngiltere’ye karşı verdiği bağımsızlık savaşından beri maruz kaldığı tek işgaldi. 1812’de bir İngiliz istilası olmuştu ama bence bu gerçek bir istila değil, uzun bir bağımsızlık mücadelesinin bir fasılasıydı. Pancho Villa’nınki ise gerçek, üstelik tek istilaydı. Buna mukabil, Amerika o tarihten bu yana dünyanın hemen hemen bütün ülkelerini istila etti”.
PORTRE: PANCHO VILLA
Gerilla savaşının yaşarken yazılan tarihi
Bir Robin Hood veya bir İnce Memed’di. Kız kardeşini korumak için silaha sarılıp eşkiya olmuştu. Düşmanları için “Cengiz Han”dı. Basit bir sığır çobanıyken “Kuzey Tümeni”nin generali olan bu isyancıyı, Ame- rikalı gazeteci John Reed şöyle takdim eder: “Bu adam tanıdığım en doğal insandı. Vahşi hayvanlara en yakın olma anlamında doğal…”
Asıl adıyla Doroteo Arango Arámbula, Haziran 1878’de Durango eyaletinde doğdu. 12 yaşında yetim kalan bu yoksul köylü çocuğu, gömlek değiştirir gibi isim değiştirdi. 1910’a kadar hayduttu, siyasetle ilgisi yoktu. Başkan Madero’ya katıldığında, 400 süvarisiyle binbaşı tayin edildi. Ama bu düzenli askerî yaşam ona göre değildi. 4 Haziran 1912’de itaatsizlikle suçlanarak tutuklandı. Hapiste tanıştığı genç bir Zapatist sayesinde, devrimin diğer ünlü ismini, onun programını öğrendi, hapisten kaçtı.
Villa artık askerlerin ve toprak sahiplerinin işin içinde olmadığı bir ayaklanmanın gerektiği sonucuna vardı: Yoksulların zamanı gelmişti. Seksen kişiyle yola çıktı, trenleri ele geçirmeye başladı. Gerilla savaşının tarihini başlattı. Onbinlerle ifade edilen güçlere komuta etmeye başladı. Chihuahua’da eyaletini yönetirken hazine karşılığı olmayan ama kabul edenin hayatını garantiye alan kağıt para bastı.
Ondan kurtulmak isteyen yeni lider Carranza, ordusunu modern silahlarla donatmış olan bakanı Obregón’u Villa’nın üzerine sürdü. Beş yıl sonra 1920’de silahları bırakmak zorunda kaldı. Kendisine verilen topraklarda yaşamaya başladı. 1923’te öldürüldü; bindiği arabaya 150’den fazla mermi sıkılmıştı. Geriye, yoktan varolmuş hayatının her evresinden fışkıran bir efsane kalır. Hayatı boyunca 27 defa evlenmiş, 30’dan fazla çocuğu olmuştu.
(Masis Kürkçügil’in bu yazısı, ilk kez NTV Tarih’in 22. sayısındaki Meksika Devrimi dosyasında yayınlamıştır.)
Geçmişin kültürel izlerini silmeye yönelik vandalizm, insanlığa ait “temsil”leri hedef alan yıkıcılık her zaman mevcuttu ama bunlar tarihte hiç bugünkü kadar vahim boyutlara ulaşmamıştı. Bir yanda hırsızlar, haydutlar, teröristler; öte yanda yetkili muktedirler farklı güdülerle de olsa insanlığın geçmişini silmekle meşguller.
2015 yılının ortalarında, üç “tahribat” olayını görsel ve yazılı basın aracılığıyla öğrendik: Anish Kapoor’un Versailles sarayı bahçesindeki “Vajina” heykeline püskürtme boya ile müdahale edildi; IŞİD, müzelerde başlattığı yıkımı açık havaya taşıdı ve Palmira’nın bir bölümünü havaya uçurdu; Assos-Behramkale’de, Aristoteles heykelinin bir kolu kırıldı, başına zarar verildi.
Bir açıdan bakıldığında, bu üç yıkıcı olay eşit önemde görülmeyebilir; anlarım. Bir başka açıdan, oysa, aynı değeri, daha doğrusu karşı-değeri simgeliyorlar: İnsana ve insanlığa ait üç “temsil”, bazı “insan”ları belli ki onları yoketmeye, en azından yaralamaya yönelik şiddet duygularıyla donatmış. Kapoor’un yapıtına ve Aristoteles heykeline yönelen şahısların kimlikleri belirlenemedi. Anlaşılan o ki, biri(leri) Kapoor’un kutsallık alanına saldırdığı inancını taşıyordu — yıl, zaten, 7 Ocak günü Charlie Hebdo kıyımıyla başlamıştı. Öbürü(leri), millî topraklar üzerinde bir gâvurun haram yoldan taçlandırılmasını kabul edememiş. IŞİD, “sınır tanımaz yokediciliği”yle tanındı kısa süre içinde; işi türbeleri, kendi dininin farklı mezheplerinin kültürel geçmişini haritadan silmeye dek götüren bir zihniyetin Palmira için içinin sızlaması beklenebilir miydi? Kaldı ki, Taliban militanları Buda heykellerini ortadan kaldıralı, “örnek” oluşturalı epey olmuştu.
Assos antik kentinin girişinde ziyaretçileri karşılayan Aristoteles heykeli uğradığı saldırıda sağ kolunu bileğinden kaybetti, yüzünde tahribat oluştu.
Bir vakitler, hepten kişisel gerekçelerle sanat yapıtlarını kamusal alanda makasla ya da asit şişesini üzerilerine boca ederek imha yolunu deneyenlerin patolojik ya da ideolojik bünye özellikleri üzerinde enikonu oyalanmış, kalem oynatmıştım. Şüphesiz, Kapoor’un yapıtını ve Aristoteles heykelini hedef seçenlerle tarihi silmeye and içmiş olanları aynı kefeye yerleştiremeyiz; gelgelelim, temeldeki sorun farklı değildir. Ünlü metni “Aydınlanma nedir?”de apaçık bir tanım getirir Kant: “Aydınlanma, insanın bizzat kendisinin sorumlu olduğu vesayet durumundan çıkışıdır”. Doğru (bana kalırsa), ama geçersiz (bana kalırsa) bir saptama: İnsanoğlu, doğabilimci Théodore Monod’nun söylediği gibi, manevi ilerleme geçirmemiştir — binlerce yıldır.
Yıkım güdüsü belli bir coğrafyanın, kültürün, inancın tekelinde olmamıştır. Büyük kütüphane yangınları her çağda, her kıtada karşımıza çıkar sözgelimi. Uzağa gitmeye gerek yok, örneklemek için: 1943 yılında, Paris’i işgâli altında tutan Nazi yetkilileri, Orangerie müzesinden onlarca tabloyu seçip, “dekadan” oldukları gerekçesiyle açık havada yakmışlardı: Klee’sini, Matisse’ini, Picasso’sunu alevler yutmuştu.
Öte yandan, Naziler, Göring’in kılavuzluğunda (malûm “sanatsever”di!), işgâl ettikleri bütün ülkelerin müzelerini yağmalamışlardı; Hitler de, doğduğu kentte dünyanın en zengin sanat müzesini açma hazırlıkları içinde, organize bir talan yürütmüştü. O günden bugüne değişen tek ayrıntı yağma ve talanın adresi: IŞİD dev bir ticaret çarkı kurdu, alıcıları zengin ülkeler sessizce koleksiyonlarını semirtmenin peşinde.
Sanat tutkusu bir yakada, sanat düşmanlığı öteki, simetrik yakada. Aristoteles heykeline saldıran zihniyeti “ucûbe tartışması” tetiklemedi diyebilir miyiz? Neden teröristlerin hedefinde müzeler canalıcı bir yer tutuyor? Neden, Mısır’da “Arap Baharı”nın Tahrir meydanında patlak verdiği sırada, meydanın ucundaki, benzersiz kültürel birikime sahip devlet müzesini soyma girişiminde bulunulmuştu? Soru sayısını çoğaltmak güç olmazdı.
IŞİD iftiharla sunar! IŞİD, Suriye’deki Palmira antik kentinde bulunan en önemli arkeolojik eseri, Baal tapınağını geçtiğimiz yılın Ağustos ayında havaya uçurmuş, patlamanın görüntülerini dünya basınına servis etmişti.
Andığım üç yıkım örneği, deyiş yerindeyse anlık hamlelere dayanıyor. Tahribatın en ağır sonucunu geniş zamanlara yayılan, sözümona yasal yollardan gerçekleştirilenler getiriyor oysa ve tipik uygulamasının tam ortasında yıllardır yaşıyoruz, ne yazık ki izliyoruz olup bitenleri: Karşı-sesi dinlemiyor hiçbir yetkili.
İstanbul’dan, bir canlı açık hava müzesinden, insanlık kültür mirasının başta gelen merkezlerinden birinden sözediyorum. Doğal özellikleri ve ayrıcalıklı konumu, iki imparatorluğa başkentlik yapma durumundan kaynaklanan eşi benzeri olmayan kültür birikimi neredeyse hiçe sayılıyor 60 yıldır. Menderes-Gökay operasyonları ciddi darbe vurmuştu İstanbul’un dokusuna. Çok olmadı, İlber Ortaylı, o dönemde tarihî yarımadanın beş yüzyıllık yapılarının köhne yıkıntılar sayılarak yokedilişini yeniden konu edineli. O gün bugün ne değişti? İvme kazanarak çözüldü silûeti, sözde ekonomik gerekçelerle, birincil ve ikincil anlamıyla altüst edildi şehir, Mimar Sinan’ın tam karşısına utanmadan sıkılmadan neler dikildi. Yalnızca kendine özgü estetiği silinmedi İstanbul’un, iklimi bozuldu, damarları tıkandı, nefes alma olanakları elinden alındı.
Sanat yapıtlarına, kültürel mirasın ürünlerine yönelik dolaylı bir olgu da hırsızlık. Simon Houpt’un bu konudaki temel kitabı Kayıp Eserler Müzesi (2006, sıcağı sıcağına YKY tarafından yayımlanmıştı), örnek-olayları bir albüm eşliğinde meraklı okurun karşısına çıkarmıştı. Aynı bağlamda yerli bir kataloğa gereksinme duyuyoruz burada, biz de: Bir yanda Hâle Asaf’ın, Muhittin Sebati’nin “kayıp” kategorisine giren yapıtları, bir yanda başta Kuzgun Acar’ınkiler, yok edilmiş olanlar hiç değilse dökümleri yapılabilmiş olsa(ydı). Onlara, sözde şehircilik çalışmaları nedeniyle sırra kadem basmış, gömülmüş miras örnekleri eklenerek: Raimondo d’Aronco’nun Karaköy meydanından söküldükten sonra buharlaşan mücevheri, Art Nouveau ahşap mimarinin bir şah-eseri olan camisini kalan fotoğraflardan tanıyoruz.
Tarihi silenler yalnızca haydutlar, hırsızlar, teröristler mi, hayır, bir o kadar yetki sahibi kıldığımız muktedirler.
1965’te Çanakkale batıklarına ilk defa dalan profesyonel balıkadam Tosun Sezen, Türkiye’de modern dalgıçlığın yaşayan efsanesi. 78 yaşındaki Sezen, 18 Mart 1915’te batırılan Fransız zırhlısı Bouvet’ye de ilk ‘dokunan’ kişi. Uzun yıllar “mayın yarası” olarak kabul edilen delikleri dinamitle nasıl açtıklarını ve batıklarla ilgili daha birçok ayrıntıyı Ayhan Aktar’a anlattı.
Ayhan Aktar: Çanakkale’de 1915 yılında batan zırhlılara dalmak ve hurda çıkarmak durup dururken mi aklınıza geldi?
Tosun Sezen: Bizim sularda artık süngercilik bitmişti. Ayrıca, ortağım Baskın Sokullu’nun dedesi Çanakkale’de savaşmış olan [3. Kolordu Kurmay Başkanı] Fahrettin Altay [1880-1974] Paşa’dır. O da bize ANZAC bölgesinde kolordu kurmay başkanı iken Triumph zırhlısının nasıl battığını anlatırdı. Aşağı yukarı, batığın nerede olduğunu bize tarif ederdi [132 m. boyunda olan 11,985 tonluk İngilizlerin Triumph zırhlısı, 25 Mayıs 1915 tarihinde torpille batırılmıştır]. Tabii bu konuları kitaplardan da okumuştuk. Böylece, dalgıç teknemizle Çanakkale’ye geldik. Biz çalışmaya başladığımızda Fahrettin Altay Paşa da gelip bizi ziyaret etti. Paşa, araziyi çok iyi tanıyordu. Bize Kuzey Cephesindeki, ANZAC tarafındaki durumu anlattı. Mesela, ellerinde 1700 metre menzilli bir tane topları varmış. Triumph ise, o menzilin dışına demirlemiş. İngilizler istedikleri gibi ateş ediyorlarmış. Akşam beşte, çay saatinde mola veriyorlarmış. ‘Triumph torpillendiğinde ve alabora olduğunda denizin üstü papatya tarlası gibi gemicilerin beyaz kepleri ile dolmuştu’ demişti. Onlar yüzmeye çalışıyorlarmış. Harp durmuş, herkes siperlerden çıkıp geminin batışını seyretmeye başlamış. Fahrettin Paşa, ‘geminin altında kırmızı zehirli boyası vardı’ demişti.
Dalgıç Tosun Sezen: 60’lar ve bugün Çanakkale batıklarından 1960’ların ortalarında çıkarılan metalparçalar(solda). 1960’ larda Çanakkale’da batmış olan İtilaf zırhlılarına dalan Tosun Sezen’in o günlerdeki ve bugünkü fotoğrafları (üstte).
Peki, Fahrettin Paşa başka önemli bir şey anlatmış mıydı?
Önemli bir şey anlatmadı. Ama Çanakkale’ye Enver Paşa’nın geldiğini ve [19 Mayıs’ta] bir hücum emri verdiğini anlattı: ‘Yarın sabah hazır olun, hücum edeceksiniz. Bunları denize dökeceğiz’ demiş. Bunlar da düşmanın son derece iyi bir şekilde mevzilenmiş olduğunu ve çok iyi yerde makineli tüfek yuvaları bulunduğunu izah etmeye çalışmışlar. ‘İmkanı yok, biz bunları buradan söküp atamayız’ demişler. ‘Çok telefat veririz’ demişler, ama dinlememiş. Ertesi gün binlerce asker şehit olmuş. Sonra [24 Mayıs günü] ölü gömmek için ateşkes yapmışlar. Fahrettin Paşa, ‘o gün şehit olan askerlere, hep çok acırım’ derdi [19 Mayıs saldırısında 51’i subay olmak üzere 3369 şehit ve 97’si subay olmak üzere 5967 yaralı zayiat verilmiştir. O günün toplam zayiatı 9484 kişidir].
1965 yılındayız. Ortağım Baskın o sırada askerliğini yapıyordu. Ben, Ali Dayı ve süngercilik için yetiştirdiğimiz dalgıçlarımız vardı. Bu sefer onları batıkta çalışmaya alıştırdık. Gemide yedi tane dalgıç vardı. Hatırladığım, Marmarisli Turan Evcan ve Bodrumlu Kamil Ertuğrul vardı. Şimdi emekli oldular. Ayrıca, Marmarisli Ferit – Orhan Ergün kardeşler ve Mithat Yıldız vardı.
Ama kimi zırhlılar 70 metre civarında yatmıyor mu?
Süngerde de 70 metreye iniyorduk. Bizim için bir problem yoktu.
Çanakkale batıklarına dalarken işe nasıl başladınız?
Çanakkale’ye gittiğimizde Yakup Aksoy diye bu işleri yapan birisi vardı. Gelibolu’nun kuzeyinde Bolayır açıklarındaki [İngiliz E11 denizaltısı tarafından 8 Ağustos 1915 tarihinde batırılan] Barbaros Hayrettin zırhlısına dalıyorlardı. O zırhlıdan hurda çıkartmak için Maliye Bakanlığı ile anlaşması vardı. Önce, onunla temas ettik.
Batıklardan kesilen parçalar Çanakkale Boğazı’nda çalışan Tosun Sezen ve ekibi, batıklardan kestikleri parçaları sualtında vinçe takıyor.
Batıktan hurda çıkartma işinin yasal çerçevesi neydi?
Maliye Bakanlığının bir genelgesi vardı. Eğer bir batığın yerini ilk olarak sen bulursan ve Maliye Bakanlığı kayıtlarında bu batık yok ise, o zaman ‘ismi meçhul bir batık gemi’ bulmuş oluyorsun. O zaman, bu batık gemiden hurda çıkarma işini sana ihale ediyorlardı. Batık gemi ‘harp ganimeti’ sayıldığından hurda çıkartmak serbestti. Çıkardığın hurdadan da % 26 vergi kesiyorlardı. Örneğin, bir ton bronz çıkardın, bunun 260 kilosunun parasal karşılığı Maliye’ye ödeniyordu. Hesaplama da o zaman Ticaret Odalarının listelerindeki resmî birim fiyatları üzerinden yapılıyordu. Yani 260 kilo bronz, odanın birim fiyatı ile çarpılarak ödenecek vergi hesaplanıyordu. Unutmayalım, o yıllarda Türkiye bir yokluklar ülkesiydi. Döviz darboğazı vardı. Evde kullanılan musluklar da sarıdan yapılırdı. Hurdaya ihtiyaç vardı.
Peki, bu iş nasıl kontrol ediliyordu?
Kontrolü her gün tekneye gelen maliye memuru yapıyordu. Adamın yevmiyesini de biz ödüyorduk. Çanakkale’deki ambarda bizim çıkardığımız hurda tartılırdı. Vergiyi ona göre tahakkuk ettirirlerdi. Biraz zor bir işti. Vergiyi ödedikten sonra malı İstanbul’da hurda tüccarlarına satardık. Çıkardığımız metaller o kadar değerliydi ki İstanbullu hurda tüccarları bize peşin para vermek isterlerdi. Perşembe pazarındaki dökümcüler mal için yalvarırlardı. İthalat yoktu, ama talep çoktu.
Peki, işe nasıl başladınız?
Önce, Bolayır’da hurda çıkaran Yakup Aksoy’u bulduk. Onlar derine dalamıyorlardı. Eski usul başlıkla çalışan, Çanakkale-Çardak’tan Mehmet isimli bir usta dalgıçları vardı. Daha çok yüzeyden görünen batıklara yani 20 metreye falan dalabiliyordu. Yakup, ‘Aman, burada derinlerde batıklar var. Pervanelerini çıkartalım’ dedi. Biz de tamam dedik. Biz de sünger avcılığı için kullandığımız Norveç malı Simlad marka echo-sounder’i kullanarak Kabatepe açıklarındaki Triumph’u bulduk. Deniz dibinin yükseltilerini veren modern bir aletti. Tabii ki Fahrettin Paşa’nın tavsiyesine uyarak sahilden 1700 metre açıktan aramaya başlamıştık. Triumph Alman U21 denizaltısı Komutanı Yüzbaşı Otto Hershing tarafından batırılmıştı. Aynı denizaltı, 16,000 tonluk 128 metre boyundaki İngiliz Majestic zırhlısını da [27 Mayıs 1915 tarihinde] batırmıştı. Seddülbahir açıklarında 30 metrede hurdası alınmış ve dağılmış olarak hâlâ yatıyor.
Majestic zırhlısının hurdasını siz mi çıkardınız?
Hayır, onu İtalyanlar 1930’larda Atatürk’ten torpil yaptırıp izin alarak çıkartmışlar. Hikayesi de şöyle: Kurtuluş Savaşında Ankara hükümeti İtalyanlardan bol miktarda silah ve askeri teçhizat satın alıyor. Bu işlerde aracılık yapan silah tüccarı da İtalyan deniz işleri yapan firma için Atatürk’ten ricacı olmuş. Maliye’ye bir miktar para ödeyerek izin almışlar. Tabii onlar sığ sulardaki gemileri boşaltmışlar. 30 metreye dalmak kolay. Rivayete göre, Majestic’ten çıkan sarı ve bronzdan kazandığı para ile, bu işi yapan adam İtalya’da otel yaptırmış ve ismini de ‘Majestic’ koymuş. Bu halk arasında konuşulan bir hikaye. Doğru mu, bilemem! Bize, İtalyanların ve sonra da Almanların yanında çalışan dalgıç Çanakkaleli Adil Hoca anlattıydı. Biz Triumph’u ararken Yakup Aksoy heyecanlıydı. ‘Eğer Triumph’u bulursanız, [teknenin aşçısı] Minnoş Dayı’ya takım elbise, gömlek, ayakkabı ve kravat alacağını’ vaat etmişti.
Denizin altında savaşın izleri Batıklardan çıkarılan parçalar hurda olarak satılmak üzere hazırlanıyor.
Peki, Triumph’a ilk kim daldı?
Aşağıya ilk ben indim. Gemi, toplar batarken ağır çektiğinden ters yatıyordu, üzerinde süngerler ve canlı hayat vardı. Fahrettin Paşa’nın bahsettiği, kırmızı zehirli boya aynen duruyordu. Su berraktı, manzara çok iyiydi. Koca koca orfozlar vardı. Görüş çok güzeldi. Kumlukta bir zeminde 60 – 70 metrede yatıyordu. Bronz pervanelerin bir kanadı adam boyundaydı.
Pervaneleri nasıl söküyordunuz?
Tabii dinamitle kestik. Pervanelerin bağlı olduğu 42’lik şaftları vardı. Ek yerlerine yuvarlak dinamit sarıp, tellerini de yukarıdaki teknedeki manyetoya bağlayıp ateşleyerek kestik. Pervaneleri yukarı kaldıracak çelik tel sapanlarını önceden vurduk ki kopan pervane kuma saplanıp işimizi zorlaştırmasın diye. Dinamitleri de resmî izinli bir iş yaptığımız için devletten, yâni MKE’den satın alıyorduk.
Yukarı siz mi çekiyordunuz?
Triumph’un bir pervanesi yaklaşık 12 tondu. Tabii bu kadar büyük bir kütleyi çekip, bizim dalgıç teknesine koymamız mümkün değildi. Tekne alabora olurdu. İstanbul’dan 12 tonu kaldıracak vinçli gemi kiralamıştık. Gemi, 15 gün kadar kaldı ve iki pervaneyi çıkardı. Sahilde pervanelerin kanatlarını kestik ve sattık.
Peki, 18 Mart’ta batan zırhlıların yerini nasıl buldunuz?
Boğazda Irresistible zırhlısına daldık. Kepez burnundaki Jandarma Kampının açığında yatıyordu. Onun yerini bize dalgıç Adil Hoca gösterdi. 1950’lerde Maliyeden çalışma izni alan Alman firması adına batığa dalmış ve pervanelerini o şahsen çıkartmıştı. Fakat tekneye dokunmamışlar, sadece en kıymetli parça olan pervaneleri almışlar.
1960’larda 30 metre derinlikte yatan Majestic batığına dalan bir profesyonel dalgıç.
Irresistible zırhlısının durumu nasıldı?
Ben daldığımda baktım, sancak tarafında makine dairesinde 2 – 2,5 metre çapında mayın patlamasından oluşan bir delik vardı. Tek delik oradaydı. O delik gemiyi batırmıştı. Ben delikten içeri girdim. Tam piston kolunun yanına girmişim. Bu gemide iki tane makina var. Tanesi 7,500 Beygirlik çok güçlü makinalar. Tabii ki bu bir savaş gemisi, hızlı hareket etmesi lazım. Kömürle çalışan, fakat 18 knot sürati olan bir gemiden bahsediyoruz. 18 Mart’ta Irresistible zırhlısı topçu ateşine maruz kalmış. Daha sonra da sancak tarafından mayına çarptıktan sonra yana yatmış ve epey sürüklenmiş. Erenköy koyunun kuzeyinde ve açıkta batmış. Biz geminin makine dairesinde yaklaşık üç sene çalıştık. Torpil kovanlarını da çıkardık. Onların ayar direksiyonlarından eve kahve sehpası yaptırdım, hâlâ kullanıyoruz. Sonra, havalar müsait oldukça Ocean’ı ve Bouvet’yi aramaya başladık.
Ocean’ı ve Bouvet’yi de sizin Norveç teknolojisi ile mi buldunuz?
Hayır. Oxford Üniversitesinde, yeni bir bilim dalı olan ‘arkeometri’nin kurucusu olan Prof. Teddy Hall [1924-2001] yakın arkadaşımızdı. Oxford’da arkeolojik kalıntıların yaşlarını tespit eden bir laboratuvar kurmuş ve deniz dibindeki metallere karşı hassas olan ‘manyetometre’ isimli bir alet yapmıştı. Biz kendisiyle Bodrum’da tanıştık. Teddy’nin ‘manyetometre’ aletini kullanarak, Boğazın ortasında bulunan Ocean’ı ve Bouvet’yi bulduk. Toplar ve bordada su kesiminin üzerindeki 30 cm kalınlığındaki zırhlar ağır bastığından, yine ters dönmüş olarak yatıyordu. İlginçtir, İngilizler gemileri kapladıkları zırhları da savaştan önce Alman Krupp firmasından almışlardı. Ocean’ın pervaneleri çamurun içindeydi. Biraz uğraştık, ama o günkü teknoloji ile onları çıkaramadık. Ama artık bu işler çok kolay. Bugün robot indirip, dalıp çıkarabilirler. Pervaneleri Deniz Müzesinde sergileyebilirler.
Ocean’ın durumu nasıldı?
Ocean’da ufak delikler vardı. Deliklerin bir tanesi mayın yarasıydı. 1968 ile 1970 arası biz bu batıkta çalıştık. Ama çalışma şartları çok zordu, boğazın tam ortasındaydı. Akıntı çok kuvvetliydi, dalgıçların hortumları sürükleniyordu. Ancak hava müsait olduğu zaman Ocean’da çalışabiliyorduk. Hava sert estiği zaman ise, Bouvet veya Irresistible’de çalışıyorduk.
Ali Dayı dalış teknesinde hazırlık Tosun Sezen ve diğer balıkadamlar 1960’ların ortalarında Ali Dayı adlı teknede dalışa hazırlanıyor.
Mesela, Ocean gibi bir gemide, pervaneler dışında kıymetli metal ne var?
Bütün makine dairesinde kıymetli metaller, bronz var. Örneğin, ‘kondenser’ dediğimiz soğutucular var. Deniz suyunu alarak sistemi soğutuyor. Onlar bakır, sarı ve bronz oluyor. Başta ve kıçta, torpil kovanları var. Mesela, makina dairesindeki merdiven basamaklarını bile adamlar sarı alaşımdan yapmışlar.
Bouvet’yi nasıl buldunuz?
Bouvet’yi de Teddy’nin ‘manyetometre’sini hem de bizim echo-sounder’i kullanarak 1967’de bulduk. Bouvet’nin batışını gösteren iki tane fotoğraf vardır. O fotoğraflara bakarak Erenköy koyu açıklarında sistematik bir tarama başlattık. Bouvet’yi de Maliye Bakanlığına tescil ettirip mukavelesini yaptık. Bize dalış ve hurda çıkartmak için üç sene izin verdiler. Bouvet’ye ilk olarak ben indim.
Ne durumdaydı?
Yine ters dönmüş ve baş tarafı biraz yukarıda duruyordu. Çok büyük bir projektörü vardı. Bouvet’in üç pervanesi vardı, ama kıçı kuma gömülüydü. Onları çıkartamadık. Tabii ki biz işimize bakıyorduk. Yalnız bir gün, sırf merak ettiğim için geminin ortasındaki sancak tarafındaki müthiş büyük bir delikten içeri girdim. Ama ona delik demek de doğru olmaz, aslında koca bir yırtık vardı. Sanki orada bir patlama olmuştu.
Sizce, o yara nasıl oluşmuştu? Örneğin, top mermisinin cephaneliği patlatması olabilir mi?
Evet, öyle görünüyordu. Bir patlama var. Ama tabii ben elli küsur yıl sonra böyle sorularla muhatap olacağımı bilmediğim için o yıllarda özel bir araştırma yapmadım! Ben o yarıktan içeri girdiğimde, etraf darmadağınık olmuştu. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Orada bir karmaşa vardı. Her şey parçalanmıştı. Büyük bir patlama ile her şey dağılmıştı. Ya cephanelik patladı veya makine dairesinde istim kazanı patladı.
Torpil test levhaları Bouvet’nin torpillerinin kontrol edildiğini gösteren test levhaları Tosun Sezen’in özel koleksiyonunda (üstte). Batıklardan çıkarılan ağır parçalar yüksek tonajlı bir gemiye yükleniyor (üstte sağda).
Savaş tarihinden ve topçu subaylarının anlattıklarından anladığımız kadarıyla, Bouvet suyun bir metre altında bir mermi isabeti alıyor. Bu isabetten sonra patlama ile kırmızımsı bir duman çıkarıyor ve sancak tarafına yatıyor. Sonra da baş tarafından mayına çarpıyor ve iki dakikada batıyor.
Bouvet’de mayın deliği falan yok, çünkü Bouvet zırhlısı mayına çarpmamıştı! Diğer gemilerdeki mayın yaralarının ne olduğunu ben çok iyi biliyorum. Bouvet’de ortada koca bir yara var, o da mayın yarası değil. Mayın yarası ile Bouvet çapındaki gemi iki dakikada batmaz… Ayıptır söylemesi, birilerinin başta mayın deliği olarak anlattığı delikleri de dinamitle biz açtık! Baş taraftaki bronz torpil kovanlarını çıkartmak için açtık!
Nasıl yani?
Çok kolay. Önce geminin baş tarafında küçük bir delik açtık. Sonra o delikten şamandıralı dinamiti içeri bıraktık, patlattık.
Kovan direksiyonu salonda sehpa… Sezen’in Irresistible zırhlısından çıkardığı torpil kovanları ayar direksiyonu, bugün salonunda kahve sehpası. Üzerinde aynı batıktan çıkarılan ispermeçet mumu var.
Şamandıralı dinamit nedir?
Eğer dinamiti delikten içeri bırakırsan yer çekimi ile denizin dibine oturur. Patlamanın etkisi sınırlı olur. Ama bir de balon gibi ucuna şamandıra bağlarsan yukarıya kalkar ve patladığında istenen deliği açar. Sonra da rahat rahat içine girer, çalışırsın.
Bouvet’de ne kadar çalıştınız?
İki ay kadar çalıştık. Ama ara ara gidiyorduk. Biz 1965 ile 1970 arasında sadece yaz aylarında çalışıyorduk. Sadece bir kış sürekli çalıştık, ancak lodos havalarda çalışılabiliyordu. Hava çok estiği zaman Bouvet’nin bulunduğu yer kuytu oluyordu. Akıntı fazla tesirli değildi. Akıntı fazla olunca, akıntının kuvveti hortumu ve hortum da dalgıcı sürükler. O tip batıklara ‘çan teknolojisi’ ile dalmak lazım. Ama bizde o kadar para yoktu.
Bu batık çıkartma işi ne zaman bitti?
1970’lerde balıkçılar bizim kullandığımız dinamitlerin balık neslini yok ettiğini iddia ederek şikayet ettiler. Bu da pek doğru değildi. Çünkü biz geminin ucunda dinamit patlattığımız zaman, geminin kıçındaki bir noktada bizim maliyeciler balık tutuyorlardı. Balıkçılar biraz mübalağa ediyorlardı. Sonra dinamit atmayı yasakladılar. O zaman da bizim çalışmamız imkansız oldu.
Hem İngiliz hem Türk resmî tarihlerinde ve neredeyse tüm literatürde Nusret’in döktüğü mayınlara çarparak battığı iddia edilen zırhlı, aslında Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey komutasındaki Rumeli Mecidiye tabyasından atılan top mermileri sonucu sulara gömülmüştü. Yeni belge ve tanıklıklarla olayın içyüzü…
Bundan tam 101 yıl önce 18 Mart 1915 günü yapılan Çanakkale Boğazı muharebesinde Rumeli Hamidiye tabyasında bulunan Ermeni asıllı Osmanlı topçu subayı Teğmen Sarkis Torosyan, Fransız Bouvet zırhlısının batışını Çanakkale’den Filistin Cephesine başlıklı anılarında şöyle anlatıyordu:
“Ana tabyamızın [Anadolu Hamidiye] yok edildiğinin farkına varan düşman, rahatça manevra yapmaya başladı ve bir Fransız zırhlısı Anadolu kıyılarından bize doğru gelmeye başladı. Geminin yakınlaşmasını metre metre izledim. Yaşadığım gerginlikten dolayı nefes nefeseydim. Gemi yaklaştıkça yaklaştı ve ardından hızını azaltmaya ve boğazın orta noktasına doğru ilerlemeye başladı. Ateş emri verdim. Tam isabet, üç atış yaptık ve böylece geminin ön güvertesinde büyük bir yangın başladı. Attığımız bir mermi geminin dümen dolabını havaya uçurdu. Gemi ağır ağır yan yatmaya başladı. 3.40’da [13.40 olmalı!] ateşi arttırdık… Fransız gemisi teslim olmaya çalıştı ama toplarımız merhametsizdi ve çılgıncasına işaret verişine hiç aldırış etmedik. Sonunda o da Çanakkale’nin dibini boyladı” (s. 137).
Bouvet zırhlısının batışını tasvir eden dönemin bir illüstrasyonu.
Egemen tarih yazımına göre, 18 Mart günü batan Bouvet, Irresistible ve Ocean zırhlıları Nusret mayın gemisinin döşemiş olduğu mayınlara çarpıp batmıştı. Zaten her yıl 18 Mart’ta bütün medya organlarında Nusret mayın gemisi komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey’in ve gemideki Mayın Grup Komutanı Binbaşı Hafız Nazmi Bey’in kahramanlıklarından bahsediliyordu. Fakat o kritik görev sırasında gemide bulunan Almanların isimleri anılmıyordu! Örneğin mayın uzmanı Yarbay Paul Gehl, torpido uzmanı Kıdemli Astsubay Rudolf Bettaque da gemideydi. Ayrıca, Nusret’in bacasından koyu renkli duman çıkarmadan makinelerini çalıştıran ve böylece İngilizler tarafından görülmesini engelleyen çarkçıbaşı Yüzbaşı Arnholdt Reeder de görev başındaydı. Anlaşılan bu askerler Alman ve Hıristiyan oldukları için bizim hem ‘milliyetçi’ hem de ‘İslâmcı’ tarih yazımına ters düşüyorlardı. Böyle durumlarda, ‘alaturka’ tarihçiliğimiz “unutkanlık” hastalığına kapılıyordu.
Örneğin, Yzb. Torosyan’ın “palavracı” olduğunu ispatlamaya çalışan Halil Berktay, “… bütün kaynaklar, 18 Mart’ta üç zırhlının da topçu ateşiyle değil mayına çarpıp battığında birleşiyor” diyordu. (Taraf, 31 Ekim 2012). Anadolu yakasında İntepe’ye konuşlanmış 8. Ağır Topçu Alayı’ndan ismi bilinmeyen bir topçu subayının günlüğünü yayına hazırlamış olan Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Yard. Doç. Dr. Lokman Erdemir de, topçu subayının 18 Mart anlatısı resmî tarihimiz ile uyumsuz olduğunu gördüğünde hemen müdahale ederek şunları yazıyordu: “Burada Bouvet hariç diğer iki İngiliz zırhlısının batış nedeni bilinenden farklı anlatılmıştır. Yukarıdaki ifadelerden gemilerin, cephaneliklerinin infilakı sonrası battığı anlaşılmaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki bu ifadeler kendisine nakledilen malumattır. Halbuki Boğaz’da bütün gemiler 7/8 Mart gecesi Nusret’in Erenköy Koyu’na döktüğü mayınlara çarpması suretiyle batmıştır” (Meçhul Subay: Çanakkale Cephesi’nde bir Topçu Subayının Günlüğü, 2015, s. 17-18).
Geçen sene Çanakkale muharebelerinin 100. yılı dolayısıyla, kenarda köşede kalmış hatıratlar da yayımlanmaya başladı. Bunların içinde bir tanesi, Rumeli yakasındaki Yıldız Tabya’nın Doktoru Behçet Sabit Bey’in günlüğü ufuk açıcıydı. Dr. Behçet Sabit hem ayrıntılı bir şekilde 18 Mart’ı anlatıyor, hem de Yıldız Tabya’ya gelen ordu emirlerini ve tamimlerin kopyalarını veriyordu. Kız kardeşine yazdığı 24 Mart tarihli mektupta Bouvet’nin batışını şöyle anlatmıştı:
“Yerin göğün tüm katmanlarını titreten bu kudurmuşçasına hücum, öğleden önce başlamıştı. Bize iyice yaklaşan Bouvet’ydi ve kahraman tabyalarımızdan birinin Allah’a sığınıp gönderdiği mermi, daha ilk anda hedefi buluverdi… Oooh! Kalbim sevinçten nasıl da çırpınıyor! Onun aniden dönüp alevler içinde kaçışını görmek, o halini izlemek ne büyük zevk! … Alevler dumana dönüştü… Düşman saatte yirmi iki mille kaçıyordu ki diğerlerinin açtığı yaylım ateşi artık bulunduğum yerin hemen yakınlarında dumanlar, taşlar, çelikler savuruyordu… İşte tam o anda pek ustaca isabet, onu denizin derinliklerine gönderdi (01.45). [Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan Yüzbaşı Mehmet] Hilmi adında bu saygıdeğer batarya kumandanının, adına yaraşır, vakarlı, zarif bir atışıydı. İlk şehidimizi de o zaman verdik. Kalbim acıyla titredi” (Behçet Sabit Erduran, Cephedeki bir Doktorun gözünden 1915 Baharında Çanakkale, 2015, s. 56-57).
Dr. Behçet Sabit Bey, günümüzde askerî arşivlerde kilit altında tutulan bazı belgeleri de kayda geçirmişti. Örneğin, Maydos’ta (Eceabat) konuşlanan 19. Piyade Tümeni Komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey elinde dürbünü ile savaşı izlemiş ve 19 Mart’ta şu tamimi yollamıştı:
“Dün öğleden önce on biri yirmi beş geçe, düşmanın on bir zırhlı, iki kruvazör ve altı torpidobottan oluşan filosu Boğaz girişinden girerek Boğaz bataryalarına ateş açmıştır. Tarafımızdan karşılık verilmiştir. Tabyalarımızdan açılan ateşin tesiriyle düşmanın bir torpidobotu ile Bouvet zırhlısı batmış ve iki zırhlısı mühim şekilde hasara uğrayarak ateş edemeyecek bir hale getirilmiştir” (Behçet Sabit, s. 48). Doğrusu, tarihçilerimizin ve diğer ‘resmî’ makamların Mustafa Kemal Bey’in tamimine ne diyeceklerini çok merak ediyorum.
13 km.’den vuruldu Son ölçümlere göre, Bouvet batığının bulunduğu nokta ile Rumeli Mecidiye Tabyası arasındaki mesafe 13.080 metredir (üstte). İtilaf donanması 18 Mart’ta Çanakkale Boğazı’nın girişinde (altta).
18 Mart günü İtilaf donanmasının komutanı olan Amiral de Robeck, altı gün sonra İngiliz Bahriye Nezareti’ne yazdığı raporda daha ihtiyatlı bir dil kullanıyor, fakat Bouvet’nin mayınlara çarpıp batmadığını ifade ediyordu. Tabii bu raporu okumak için Cambridge Üniversitesindeki arşive gitmek gerekti:
“[Amiral Gemisi] Queen Elizabeth’den görüldüğü kadarıyla, patlamanın nedeni mayın değildi, fakat muhtemelen büyük bir top mermisiydi. Aynı zamanda, cephaneliğin infilak etmiş olabileceği de düşünülüyordu. Çünkü [patlamadan] önce geminin kıç tarafında yangın çıktığı gözlemlenmişti. Çok kısa bir sürede battığına göre, hiç şüphe yok ki cephaneliği havaya uçmuştu. Fakat patlamanın mayından mı, topçu ateşinden mi veya içeride çıkan bir yangın nedeniyle mi olduğu kesin değildir” (Amiral de Robeck’in şahsi evrakı, Churchill College Arşivi, Cambridge Üniversitesi. Çeviri benimdir AA).
Dr. Behçet Sabit Bey, İstanbul’dan yollanan tebliğleri de kayda geçirmişti. Örneğin, 26 Mart tarihinde günlüğüne İstanbul’daki Karargah-ı Umumi, İstihbarat Şubesi’nden gelen bir bildiriyi de günlüğüne kaydetmişti. Bildiride İngiliz ve Fransızların resmî hükümet açıklamaları özetleniyor ve zırhlılarının serseri mayınlara çarparak battıklarını İtilaf Devletlerinin iddia ettikleri belirtiliyordu (s. 65-66). Gerçekten, 20 Mart 1915 tarihli The Times gazetesinde İngiliz Bahriye Nezareti’nin resmî tebliği yayınlanmıştı. Tebliğde, zırhlıların serseri mayınlara (floating mines) çarparak battıkları belirtiliyordu. Hatta, iki gün sonra aynı gazete, Çanakkale’deki savaş muhabirine atfen, “tartışmasız bir şekilde talih Türklerden yanaydı. Hava onlardan yanaydı… İlaveten, bir parçacık iyi şans ve yüzer gezer mayınlar sayesinde gemileri indirmeyi [başardılar]” (The Times, 22 Mart 1915) diye yazmıştı. Tabii muharebenin kaybına mazeret olarak “kör talih” gösterildiği zaman, İngiliz ve Fransız halkının bu mağlubiyeti içine sindirmesi kolaylaşıyordu. İngilizlerin, “Osmanlı topçusu iyi savaşıyordu” demesini beklemek abesti.
Bu tür savaş propagandası Osmanlı subaylarının tepesini attırmış olmalı. 22 Mart tarihli İtilaf açıklamalarını özetleyen tamimin sonuna, Çanakkale Müstahkem Mevkii Kumandanlığı bünyesindeki 2. Ağır Topçu Tugayı Kumandanı olan Albay Mustafa Talat Bey dayanamayıp şunları yazmıştı:
“Yukarıda yazıldığı ve ondan fazla da tamimden anlaşıldığı üzere düşman gemileri sırf mayınlarla zayiata uğradıklarını söylüyorlar ki bu da düşmanın manevi kuvvetinin ne kadar kırıldığını anlattığından batarya zabitleri ve erlerine düşmana daha fazla zayiat verdirmesi için son derece çalışmalarını tavsiye eder ve Allah’tan kendilerine yardımcı olmasını temenni ederim” (Behçet Sabit, s. 66).
Bouvet’nin batışı ve torpil hatırası İsabet alan Bouvet’nin Erenköy Koyu’nda batış anı, peşpeşe çekilen iki fotoğraf ile belgelenmişti (üstte). 1967’de batığa dalan dalgıç Tosun Sezen’in çıkarttığı ve Bouvet’nin torpil kovanlarını imal eden ‘Société Anonyme Ateliers et Chantiers de la Loire’ isimli şirketin levhası (altta).
Sadece Osmanlı subayları değil, o günlerde İstanbul basını da Bouvet zırhlısını batıran Osmanlı topçusuna methiyeler düzüyordu. Yine 18 Mart Üniversitesi, Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Yard. Doç. Dr. Mithat Atabay’ın Osmanlı basınından Çanakkale muharebeleri ile ilgili haberleri toparladığı derlemesine göre, 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan resmî tebliğde şunlar ifade ediliyordu: “Çanakkale muhârebâtından anlaşıldığına nazaran batmazdan evvel Fransız (Bouvet) zırhlısına toplarımızdan büyük çaplı iki mermi isabet ettiği yan taraftan icrâ edilen tarassudatla [gözlemlerle] katiyyen taayün [kesin olarak belli olmuş] ve tahakkuk etmiştir” (Bkz. Mithat Atabay, Tasvir-i Efkar gazetesinde Çanakkale Savaşları, s. 114).
Dr. Behçet Sabit Bey’in bulunduğu Yıldız Tabya, bugün Bouvet zırhlısının batığının bulunduğu noktadan 12,400 metre uzaklıktadır. Çok ilginçtir, Dr. Behçet Sabit bir tarihçi gibi çalışarak kendi gördüklerinin doğru olup olmadığını başkalarının gözlemleri ile de kontrol etmek ister. Bouvet batığının bulunduğu noktaya 5,690 metre uzakta bulunan ve muharebeyi elindeki dürbünü ile izleyen Tenker Havan Bataryası subaylarından Yenice-i Vardarlı Hüseyin İbrahim’in anlattıklarını da günlüğüne kaydeder: “Öğleden sonra [Anadolu yakasındaki] Dardanos’a yaklaşan Fransız gemisi [Bouvet],” [Rumeli] Mecidiye taraflarından gelen bir mermiyle tam su kesimine yakın büyük bir patlamanın ardından alevler çıkardı, döndü… Giderken kömürlükte veya başka bir yerde patlama meydana gelmesinden olsa gerek, yeniden alevler parladı. Döndüğünde, önce kıç tarafından, ani olarak battı. Her tarafı kapalıyken o esnada yan kapakları açıldı” (Behçet Sabit, s. 46).
Dr. Behçet Sabit Bey’in yazdıklarını okuduğum zaman Bouvet’nin batışı ile ilgili resmî anlatılar hakkında şüphe duymaya başladım. Acaba, 18 Mart günü savaşa katılan Alman topçu subaylarının savaş raporları olup biteni nasıl anlatıyordu? Bu sorunun cevabı Freiburg’daki Alman Askeri Arşivleri’nde olmalıydı. O günlerde çalışmak üzere Freiburg’daki arşive giden dostum Dr. Hilmar Kaiser’den 18 Mart ile ilgili savaş günlüklerinin fotokopisini almasını rica ettim. Sağolsun, alıp getirdi. Erenköy-Tenker Bölge Komutanı Yarbay Wehrle’den İstanbul’daki 1. Ordu Komutanı Liman von Sanders Paşa’ya yollanan 19 Mart tarihli rapor şöyleydi:
“O sırada savaş hattındaki [Linienschiff ] Bouvet tipindeki iki Fransız zırhlısı öne çıktılar ve Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan ve benim bölgemden açılan çapraz topçu ateşi altında kaldılar. Bouvet, [Anadolu] Hamidiye tabyasından atılan 35’lik bir mermi ile su kesiminin altından vuruldu. Yana yattı, geri çekildi ve alabora oldu. 1,5 dakika içinde bütün mürettebatı ile bir kaya gibi battı (saat 1.45). Diğer Fransız gemisi [Suffren] ise, ağır hasarlı olarak [Çanakkale Boğazı’nın] dışına çıktı.”
Osmanlı ve Alman subaylarının anlatılarında küçük bir fark göze çarpıyor. İki taraf da Bouvet’nin topçu ateşi ile battığını vurguluyor, ancak zırhlının hangi tabyadan atılan mermi ile battığı konusunda aralarında ihtilaf var. Osmanlı subayları, Yüzbaşı Manastırlı Mehmet Hilmi Bey’in komutasındaki Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan atılan mermi ile Bouvet’nin battığını ifade ederken, Alman subayları da Yzb. Fritz Wossidlo komutasındaki Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan yapılan vuruşlarla Bouvet’nin sulara gömüldüğünü belirtiyor. Şimdilik, zaferi paylaşmak konusunda küçük bir anlaşmazlık olduğunu söylemekle yetinelim.
Buve’yi ka’r-ı deryaya gönderen kahramanlar’ 1916 yılı Ocak ayında yayımlanan Harb Mecmuası’nda Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in fotoğrafı ve “Buve zırhlısını batıran top ve Batarya Kumandanı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler” başlıklı haberi. Fotoğrafın orijinali üzerinde ise “Bouvet zırhlısını ka’r-ı deryaya (denizin dibine)gönderen batarya kumandanı Yüzbaşı Hilmi ve Mülazım Fahri Beyler” yazıyor (en üstte). Bouvet’nin batışını haber yapan Fransız basını: “Bouvet’nin Şerefli Sonu!”
2012 yazında Selçuk Kolay tarafından organize edilen ve Vehbi Koç/Ayhan Şahenk Vakıfları tarafından desteklenen bir “Çanakkale Batıkları” araştırması yapıldı. Dalgıçlar, 1915’ten bu yana deniz dibinde yatan Çanakkale batıklarına daldılar ve sualtı görüntülemesindeki son teknolojiyi kullanarak batıkların resimlerini çıkardılar. Şu anda 70 metrede yatmakta olan Bouvet zırhlısına dalış izni alamadılar, ama üç boyutlu “Multibeam Sonar” yöntemi ile batığın görüntülerini çektiler. 2013’te son derece şık bir kitap yayınlayarak bu görüntüleri kamuoyu ile paylaştılar (Selçuk Kolay, Derinlerden Yansımalar: Çanakkale Savaşı Batıkları). Kitaptaki Bouvet ile ilgili görüntülerde, teknenin burnunda sacların dışarı ayrıldığı iki adet delik gözüküyordu. Ayrıca geminin gövdesinin ortasında çok büyük bir delik daha vardı. Dalgıç ekibi çektikleri görüntüleri dünyada bu işin en büyük uzmanlarından ve SNAME (The Society of Naval Architects and Marine Engineers) üyesi olan Dr. Larrie D. Ferreiro ve Sean Kery ile paylaştılar. Bu iki isim aynı zamanda ‘Marine Forensics Committee’ üyesi idi, yani bir geminin nasıl battığı konusunda araştırma yapıp, rapor yazan uluslararası çapta uzmandılar. Raporun önemli noktaları şöyleydi:“Mayın yarası, Bouvet’nin alabora olup batmasıyla ilgili tek sebep değildir. Çünkü:
• “Geminin baş tarafına yakın olan mayın hasarı geminin ortasındaki büyük patlama ile ilgili şahit ifadeleri ile örtüşmemektedir.”
• “[Baştaki] mayın yarası büyüklük ve yer olarak geminin bu kadar çabuk alabora olmasına yol açacak nitelikte değildir. Mayın yarası ilk 50 saniye içinde arkaya kadar birçok bölmenin su ile dolup geminin batmasına yol açacak kadar büyük değildir. Zaten eğer böyle olsa idi, geminin baş taraftan batmaya başlaması gerekirdi ki bu da gerçekleşmemiştir.”
• “Geminin kısa sürede alabora olmasının esas nedeni, sancak tarafındaki kazan dairesinin yanında bir deliğin meydana gelmiş olmasıdır… Sancak tarafındaki bölmeye dolan suların aynı taraftaki mayın yarasından giren sularla gemiyi hızlı bir şekilde sancak tarafına yatırdığını varsayabiliriz.”
• “Böyle bir hasar, ancak Osmanlı topçusunun açtığı ateş sonunda oluşabilir.”
• “[Baş taraftaki] Mayın yarası % 85 olasılıkla Bouvet’nin batmasının tek sebebi değildir.”
Fransızların gözbebeği zırhlı Çanakkale muharebeleri öncesinde Fransız donanmasının göz bebeği Bouvet zırhlısı.
Aynı şekilde, eldeki 3D sonar verilerini inceleyen, Fransız Deniz Akademisi üyesi Dr. Jean- Marie Kowalski’nin raporu da şöyleydi: “Geminin gövdesinde, makine dairesinin hemen önünde ciddi hasar vardır. Bu [hasar], geminin batmasının tek nedeninin sadece mayın yarası olmadığını bize göstermektedir. Geminin bordasındaki hasarı, büyük bir olasılıkla Osmanlı topçusunun attığı bir mermi yaratmış olmalıdır.” (Selçuk Kolay, s. 84).
Şimdi, tarihçi olsanız ve önünüze itibarlı iki bilirkişiden gelen böyle bir raporu okusanız ne yaparsınız? Artık, “18 Mart ile ilgili ‘resmî’ tarih anlatımında bazı değişiklikler yapma zamanı gelmiştir”. En azından, “Bouvet zırhlısı Osmanlı topçusu tarafından batırılmıştır” veya “her yıl Nusret mayın gemisine ve kahraman subaylarına (Almanları da unutmadan!) methiyeler düzelim, ama en azından Bouvet’yi batıran Osmanlı topçularını da hayırla analım” demez misiniz? Bakın, Selçuk Kolay ve diğer dalgıçların hazırladığı kitapta resimlerin yanı sıra o günü ballandırarak anlatan Yard. Doç. Dr. Mithat Atabay neler yazmış:
“Bouvet, Erenköy Koyu’na doğru sancağa manevra yaptı. Saat 13.54’ü gösteriyordu ki Bouvet, sancak tarafından bir mayına çarptı ve tahminen buradaki cephanenin de infilak etmesiyle çok şiddetli bir patlama meydana geldi… Bouvet elli beş saniye içerisinde battı” (Selçuk Kolay, s. 89) Aynı kitaba bir giriş yazısı yazan ve bir süre Deniz Kuvvetleri’nde eğitmen olarak çalışmış olan emekli Binbaşı Erol Mütercimler de şunları yazmış: “Saat 14.00’de Bouvet’in sancak tarafında daha sonra siyaha dönüşen küçük sarı bir duman bulutu yükseldi. Bouvet, 8 Mart gecesi Nusrat’ın döktüğü ve mayın tarayıcıların bulamadığı mayınlara çarpmıştı” (Selçuk Kolay, s. 41).
Peki, Bouvet’nin Osmanlı topçusu tarafından batırıldığını söylemek için acaba daha hangi kanıtlara ihtiyacımız var? Bir yandan 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan haberleri Osmanlı basınından alıp yayınlayacaksınız, diğer yandan dalgıç ekibinin önünüze koyduğu üç boyutlu sonar görüntülerini ve dünya çapında uzmanların yazdığı raporları okuyacaksınız, işte bütün bunlara rağmen hâlâ “Bouvet zırhlısı, Nusret’in döşediği mayınlara çarpıp battı” diyerek resmî anlatıyı tekrarlayacaksınız.
Dünya basınında 18 Mart muharebesi Bouvet’nin teknik planı (üstte). 18 Mart’ta İtilaf zırhlılarının hepsinin mayınlara çarparak battığını haberleştiren The Atlanta Constitution gazetesi (altta).
Bu noktadan sonra, İngiliz ve Türk resmî tarihlerini hafız ve mevlithanlar gibi tekrarlayan tarihçilerimizi bir kenara bırakıyoruz. Bu yazıyı takiben yayımlanan ve dalgıç Tosun Sezen ile yaptığım mülakatı okursanız, Bouvet’nin baş tarafında bulunan “sözde” iki mayın deliğinin nasıl açıldığını da öğreneceksiniz. 1967’de batığın yerini tespit eden ve buraya ilk dalan kişi olan Tosun Sezen’in anlattıkları, Bouvet zırhlısının artık hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde Osmanlı topçusu tarafından batırıldığını göstermektedir.
En heyecanlı soruyu sona bıraktık: Peki, Bouvet hangi tabyadan atılan mermi ile su kesiminin altından öldürücü yarayı alarak battı?
Mayınlar ve batan gemiden kalanlar Alman subayın gözetiminde Çanakkale Boğazı’nda mayın döşeyen Osmanlı bahriyelileri (üstte). Tosun Sezen’in Bouvet’den çıkardığı ve silah fabrikasına ait bir levha (altta).
Meraklısı bilir, 1915 sonlarında Osmanlı Harbiye Nezareti kanlı savaşta okur-yazar takımının moralini yükseltmek için Harb Mecmuası isimli bir dergi çıkarmaya karar verir. Bol resimli ve kahramanlık menkıbeleri ile dolu olan bu derginin üçüncü sayısı 1916’nın Ocak ayında çıkmıştır. Bu sayının 37. sayfasında bir topun önünde poz vermiş olan iki subayın fotoğrafı vardır. Fotoğrafın altyazısı şöyledir: “Buve” zırhlısını batıran top ve Batarya Kumandanı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler.” Tabii bu fotoğrafa bakıp, “Aman ne olacak, Osmanlıların savaş propagandası işte” deyip geçebilirsiniz. Fakat propaganda da külliyen yalanlar üzerinde kurulmaz. İnandırıcı olması için belli bir hakikat payı taşıması şarttır. Bu nedenle, bu fotoğrafı farklı değerlendirmek gerekiyor.
Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey ile ilgili olarak biraz araştırma yaptığımda karşıma Çanakkale Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi başlıklı bir “belgesel roman” çıktı. Manastırlı Mehmet Hilmi Bey’in kardeşinin torunu olan Gazanfer Sanlıtop tarafından yazılmış ve 2010’da basılmıştı. Ancak aileden birinin ulaşabileceği belge ve bilgiler kullanılarak Yüzbaşı Mehmet Hilmi (Şanlıtop) Bey’in hayatı romanlaştırılmıştı. Mehmet Hilmi Şanlıtop 1884- 1946 yıllarında yaşamış, Çanakkale muharebelerine katılmış ve topçu Albay rütbesi ile 1942’de emekli olmuştu. 18 Mart’ta gösterdiği yararlıklar nedeniyle kendisine verilen Osmanlı “Gümüş Liyakat-ı Muharebe” Madalyasının fotoğrafları ve beratı, ayrıca Alman İmparatoru tarafından verilen 2. derece “Demir Haç” Madalyasının fotoğrafları ve belgesi kitapta bulunuyordu.
Metinde, Yüzbaşı Mehmet Hilmi’ye ait olduğunu düşündüğüm bazı paragraflar da italik ile dizilmişti. Gazanfer Sanlıtop, olayları Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’in ağzından anlatmayı tercih etmişti. Gazanfer Sanlıtop’u telefonla aradım ve tanıştım. Kendisine, Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in elinden çıkmış bir metin olup olmadığını sordum. Merhum, 1940’ların başında Harp Akademisinde Çanakkale Boğaz Muharebelerini anlatmak üzere bir konferans metni hazırlamıştı (Gazanfer Bey kitabında kullandığı bu Osmanlıca metni ve transkripsiyonunu benimle paylaşmak nezaketini gösterdi. Kendisine teşekkür borçluyum).
Yzb. Mehmet Hilmi Bey, konferans notlarında savaşı en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu. O gün saat 11.30’da 16,000 metreden başlayan İngiliz bombardımanı altında toplarının isabet alacağından korkan Yzb. Mehmet Hilmi, Müstahkem Mevkii Kumandanlığından ateşe başlamak için izin istediğini fakat iznin verilmediğini vurguluyordu. Bunun üzerine inisiyatifi ele alarak, önce kumandanlık ile telefon hatlarını kesiyor, sonra da “beklemenin devamının [Rumeli] Mecidiye’de hasarlar yapacağını göz önünde tutarak, bütün mesuliyeti üzerime alarak ateşe başladım” diyordu. Zırhlıların 13,500 metrede menzile girmeleri ile atışlara başladığını söylüyordu. Şimdi, Rumeli Mecidiye tabyasından 13,080 metre uzakta batan Bouvet zırhlısının sulara gömülüşünü Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’den izleyelim:
“Sufren Zırhlısı saat 14.00’te büyük bir süratle dışarı çıkmakta ve Bouvet de onu takip etmekte idi. Hafif bir yara alan Bouvet tam önümüzden geçmekte iken [en az 10 km uzaklıktaki, Rumeli] Mecidiye’den atılan bir mermi bacasına isabet ederek cephaneliği berhava etti. Gemiden kırmızımsı bir duman sütunu yükseldi. Duman dağıldığında geminin iyice yana yattığı görülüyordu. 2 dakika gibi kısa bir zaman içinde, Fransızların ‘Yarım Dünya’ dedikleri Bouvet Zırhlısı battı.” (Gazanfer Sanlıtop, Çanakkale Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi, s. 221).
Mehmet Hilmi Bey Edirnekapı’da yatıyor Rumeli Mecidiye Tabyası komutanı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in Edirnekapı mezarlığındaki mezartaşı (üstte). Bouvet batığının 2012 yazında üç boyutlu sonar teknolojisi ile çekilen görüntüsü (altta).
18 Mart günü savaşın ateşi azaldıktan sonra yaralıları hastaneye sevk ettiğini yazan Yzb. Mehmet Hilmi Bey anlatısına şöyle devam eder:
“Alaydan, terk edilen [Irresistible ve Ocean] zırhlılarının batırılması için ateş etmem emredildi. Eski mermilerle ateşe başlayarak 9,500 metre mesafe ile üçüncü mermide isabet aldım [kaydettim!]. Diğer mermiler de tamamen isabet etti…. Ateş kestim… Daha sonra erleri bataryanın gerisine topladım. Harp vaziyetini ve yapılan iş hakkında malûmat ile gayret ve fedakarlıklarını takdir ettiğimi bildirdim. Düşmanın zayiatına nazaran verdiğimiz yaralı ve şehit arkadaşlarımızın hiç mertebesinde olduğunu, bunu dünya ve âhiret mükafatları ile telafi edecekleri yollu beyan ve mütalaa ettiğim sırada [2. Ağır Topçu Tugayı] Liva Kumandanı [Mustafa] Talât Bey geldi. Kendisinin sabahtan akşama kadar Tenker tarassut (gözetleme) mevkiinde kalarak savaşın bütün safhalarını gördüğünü, Bouvet Zırhlısının, bataryamızdan atılan bir merminin su kesiminden bir metre aşağısına isabetle cephane deposunda hâsıl ettiği infilak ile battığını ilave ile ateşe devam etmememi emrettiler” (Şanlıtop, s. 222).
Evet, Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’in anlattıkları böyle. Geçenlerde Gazanfer Bey’i arayarak Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in mezarının nerede olduğunu sordum. Emekli olduktan sonra, Halvetîlerin bir kolu olan Şabaniye tarikatı mensupları ile tasavvuf sohbetleri yaparak son günlerini geçiren Albay Mehmet Hilmi Bey’in nedense şehitlik gibi bir ‘resmî’ mezarlıkta gömülü olacağını düşünmüştüm. Halbuki, Edirnekapı Mısır Tarlası Kabristanında gömülü imiş. Yanındaki mezar ise, “Tarîkat-ı aliyye-i Şabâniyyeden … Fatih Mehmed Han Hazretleri’nin türbedârı Şeyh Bekir Efendi”ye ait bulunuyordu. Merhumun tercihi yattığı yerden bile belli oluyordu. Son derece mütevazı mezar taşında ise şunlar yazılıydı:
“18 Mart 1915 Çanakkale Harbinde Fıransız Büve zırhlısını batırıp diğerlerini kaçmaya mecbur ederek deniz zaferini kazanan Mecidiye Bataryasının kahraman komutanı Tarikat-ı Şabaniye pirânından [pirlerinden] Fatih Türbedârı Ahmet Âmiş Efendinin hülefâ-i bendegânından Emekli Albay Manastırlı Mehmet Hilmi Şanlıtop ruhu için Fatiha. 22 Nisan 1946 – Arabi 20 Cemaziilevvel 1305.
Türkler ve Almanlar yan yana defnedilmişti Çanakkale muharebelerinde şehit düşen Türk ve Alman askerleri çoğu zaman yan yana gömülmüştü.
Ölümünden sonra mezar taşına Albay Mehmet Hilmi Bey’in kahramanlıklarını yazdıran ailesi, günümüzde Rumeli Mecidiye tabyasının sadece sırtında mermi taşıyan Seyit Onbaşı’nın arabesk pehlivanlık menkıbeleri ile anılacağını nereden bilebilirdi ki? İngilizlerden tercüme resmî tarihimizin yüz yıl sonra Yzb. Mehmet Hilmi Bey’i yok sayacağı kimin aklına gelirdi? Maalesef, ‘alaturka’ tarihçiliğin körlüğü böyle şeylere izin veriyor işte!
Bir derin nefes alıp, bu körlüğün sebepleri üzerinde durmamız gerekiyor: Bir yandan her 18 Mart’ta Nusret mayın gemisinin kahramanlıklarının yanı sıra, Seyit Onbaşı menkıbeleri anlatılırken, “acaba Seyit Onbaşı’nın komutanı kimdi” sorusunu sormamış olmak bunlardan ilk akla geleni… İkincisi de, Sir Julian Corbett’in daha 1921 yılında İngiliz resmî tarihini yayınladığını göz önünde tuttuğumuz zaman, Genelkurmay’ın ancak 57 yıl sonra kendi tarihini yayınlayabilmiş olması düşündürücü. 1978’e kadar geçen zamanda artık Çanakkale muharebelerinin tarih yazımında İngilizlerin egemenliği pekişmişti. Dolayısıyla, Türklerin resmî tarihi de İngilizlerin yazdıklarının kötü bir karikatürü oldu. Üçüncü olarak, yakın zamana kadar Askeri Arşivlerde çalışma izni almak için doldurulan formda “referans” isteniyordu. Tarih yazımı üzerinde kurulan “askerî vesayet” sayesinde, arşivleri ancak “sen-ben-bizim oğlana” açıp, diğerlerine kapatmak toplu cehaletimizin altyapısını oluşturmuştur. Bütün bunlara ilaveten, dil bilmeyen, yabancı arşivlerin kapısından geçmemiş ve eleştirel düşünceden nasibini almamış tarihçi esnafının varlığını düşündüğümüz zaman, 101 yıl sonra neden hâlâ “acaba Bouvet zırhlısı nasıl battı” sorusunun üzerine tartıştığımızı anlıyoruz.
Kısacası tarih yerine menkıbe; Osmanlı ve Alman subaylarının anlatısı yerine İngiliz resmî anlatısı; askerî arşivleri açmak yerine kilit altında tutmak ve son olarak da eleştirel düşünce yerine “kolaycılık” seçildiği zaman, neden 1915’de üstleri tarafından madalyalara boğulan ve fotoğrafı dergilere basılan kahraman topçu subayı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in unutulduğunu anlamak mümkün olabiliyor.
Suriye ve Irak’taki savaşın bugünkü Ortadoğu sınırlarını değiştirmeye başlaması, Cihan Harbi sonunda Osmanlı Devleti’nin yıkılışına bağlanan süreci gündeme getirdi. Genel kanaatin aksine, Batılı devletler ve Rusya’nın bölgedeki fiili egemenliği, 20. yüzyılın başında sağlanmıştı.
Birçok biliminsanı gibi biz tarihçilerin de başı şu “think tank” denilen kişilerle dertte. Bunlar özgün olmak zorunda olduklarından ortaya durmadan birşeyler atıyorlar, yarı cahil gazeteciler de bunu hemen kapıp öyle bir yayıyorlar ki, “yok o öyle değil; aslı şöyle” diyerek lafını duyurabilen bilimcilere aşk olsun! Son yıllarda bu senaryonun Ortadoğu coğrafya ve siyasetine ilişkin türevleriyle sıkça karşılaştık. “Büyük Ortadoğu”dan “Yeni Osmanlılık”a, “Arap Baharı”ndan “Sykes-Picot”ya, kafalar iyice karıştırıldı. Hele bu yıl Ekim ayında yüz yaşına basacak olan şu Sykes-Picot Sözleşmesi, IŞİD’in zuhurundan beri iyice kendinden söz ettirir oldu: yok modern Ortadoğu Sykes-Picot Sözleşmesi’yle ortaya çıkmışmış, yok Sykes-Picot düzeninin sonu mu geliyormuş, daha neler neler…
Sözleşmeye isimlerini veren Mark Sykes (İngiltere) ve François Picot (Fransa).
Sykes-Picot Sözleşmesi, Rusya’nın, hemen Çanakkale harekâtı arifesinde İstanbul ve Boğazlar bölgesini istemesiyle yapılmaya başlayan Osmanlı topraklarını paylaşma planlarında bir aşamadır. Bundan da anlaşılacağı gibi, sanılanın tersine, Büyük Britanya ile Fransa arasında yapılmış bir sözleşme değil, Büyük Britanya, Fransa ve Rusya arasında yapılmış bir sözleşmedir. Birçok antlaşmada olduğu gibi, tarafların altını imzaladığı bir metin değil, adı geçen üç devletin bakanları ve büyükelçileri arasında gidip gelen bir yazışmalar bütünüdür. İki kişinin adını taşımasının nedeni ise, bu iki kişinin sözleşmenin temelini oluşturan ilkeleri ilk saptayanlar olmalarıdır.
Sözleşmenin ne olup ne olmadığının çözümlemesinden önce hatırlatılması gereken en önemli nokta, bugün adına Ortadoğu dediğimiz bölgenin tümünü kapsamadığıdır. Nitekim 1882’den beri Büyük Britanya yönetiminde olan Mısır, 1907’de Büyük Britanya ile Rusya arasında etki bölgelerine bölünmüş İran ve 1912’den beri İtalyan yönetimine geçmiş olan Libya, Sykes-Picot Sözleşmesi’ne konu olmamışlardır. Ancak, bu noktadan hareketle sözleşmenin Osmanlı Ortadoğusu’na ilişkin olduğunu da söyleyemiyoruz. Zira sözleşme yapılmadan önce Büyük Britanya, hem Suud ailesiyle anlaşarak, kendi himayesinde, bağımsız bir “Suudi Arabistan”, hem Âsir’deki Seyyid İdrîsî ile anlaşarak Osmanlı Devleti’nden bağımsız bir Âsir, hem de Hâşimî ailesinden Hüseyin İbn-i Ali’yle anlaşarak bağımsız bir Hicaz Devleti oluşmasını sağlamıştı. Basra Körfezi emirlikleriyle Küveyt’in daha önceden birer İngiliz himaye bölgesi olduklarını da hatırlayacak olursak, Sykes-Picot Sözleşmesi’nin bugünkü Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün ve Irak Devletleri’nin kapladığı alana, bir miktar da günümüz Türkiyesi’nin topraklarına münhasır olduğu anlaşılır.
Sykes-Picot Sözleşmesi’ne giden yolda ilk görüşmeler, 1. Dünya Savaşı’ndan önce Beyrut’ta Fransız konsolosu olup, 1915 yılında Fransa’nın Londra Büyükelçiliği’nde siyasi danışman olarak görev yapan Charles François Georges-Picot ile Büyük Britanya Dışişleri Müsteşarı Sir Harold Nicolson arasında, 1915’in Kasım ayında yapılmış ve gelecekteki Suriye’nin statüsüne ilişkin ciddi anlaşmazlıklar nedeniyle kesilmişti. Ertesi ay, Büyük Britanya Savaş Bakanı Lord Kitchener’in Ortadoğu işleri danışmanı, milletvekili ve yarbay Sir Mark Sykes, İngiliz tarafının temsilcisi olarak atandı. Bu iki kişi 1916’nın Ocak ayında bir plan üzerinde anlaştılar. Ertesi ay ise Büyük Britanya ve Fransa Hükümetleri bu anlaşmayı onayladı. Mart ayında da Georges-Picot ve Sykes, Rusya’ya giderek projelerini Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Sazonov’a sundular. Sazonov, Rusya’nın paylaşma planını onaylamaya hazır olduğunu, ancak ülkesinin Doğu Anadolu’daki toprak isteklerinin ve Karadeniz’deki Rus hakimiyetinin de sözleşmeye bir biçimde dahil edilmesini istedi. Bu isteklerin onaylanması ve bunlara ilişkin bazı değişikliklerin geliştirilmesi bir hayli zaman aldığından, sonunda sözleşme 1916’nın Ekim ayında tamamlanmış oldu.
Sir Edmund Allenby komutasındaki İngiliz birliklerinin Kudüs’e girişi, 1917.
Sykes-Picot Sözleşmesi’ne göre Suriye ve Irak. A: Fransız bölgesi – B: İngiliz bölgesi. G. Antonius, The Arab Awakening, Beyrut, 1936.
Sykes-Picot Sözleşmesi, dört yanından Anadolu, İran, Arap Yarımadası ve Akdeniz’in sınırladığı alanı beş bölgeye ayırıyordu. Buna göre, Kudüs çevresinde yaratılan bir Filistin, uluslararası bölge ilan ediliyordu. Filistin dışında kalan topraklar, Fransa ve Büyük Britanya’nın doğrudan doğruya yönetecekleri iki bölge, bir de ayrıcalıklı etki alanları olacak iki bölge olmak üzere, dörde bölünecekti. Bu son iki bölgede bağımsız, ancak Fransız ve İngiliz himayesinde kalacak Arap devletleri öngörülüyordu. Büyük Britanya’nın iki bölgesi, İran sınırı ve Basra Körfezi’nden Mısır’a uzanan bir kuşak oluşturuyor, Fransa’nın iki bölgesi ise yine İran sınırından Akdeniz’e uzanan va Anadolu’nun da önemli bir kısmını kapsayan bir kuşak oluşturuyordu. Dikkat edilecek olursa Fransız bölgesi, İngiliz bölgesiyle Doğu Anadolu’da Rusya’ya bırakılacak topraklar arasında tampon işlevi görüyor, dolayısıyla Musul’u da içeriyordu.
Sykes-Picot Sözleşmesi’nin öngördükleri daha 1. Dünya Savaşı bitmeden bozulmuştur. Büyük Britanya, Fransa’yı Mısır’dan ve tabii Süveyş Kanalı’ndan mümkün olduğunca uzak tutabilmek için Dünya Siyonist Örgütü’nün isteklerine arka çıktı ve 1917’nin Kasım ayında Filstin’in kendi yönetimi altında bir Yahudi yurdu olmasını öngören Balfour Bildirisi’ni yayınladı. Çok kısa bir süre sonra patlak veren Bolşevik Devrimi de Rusya’nın paylaşım planlarından dışlanması sonucunu doğurdu ve paylaşım planlarında öngörülen sınırların yeniden çizilmesini gündeme getirdi. Bu durum ve savaş bittikten sonra yaşanan başka bir dizi gelişme ise Sykes-Picot Sözleşmesi’ni tümüyle havada bıraktı, hattâ bazı konularda Büyük Britanya ile Fransa’nın arasını açtı.
Sykes-Picot Sözleşmesi’ni kâğıt üzerinde bırakan ilk gelişme, Paris’te yapılan barış görüşmelerinde Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni sömürgeler edinilmesine karşı çıkmasıdır. Bunun sonucunda, sözleşmenin öngördüğü dört bölge, kendiliğinden iki bölgeye inmiş oldu. Büyük Britanya ve Fransa’nın yöneteceği bu iki bölge ise, yine Paris’te verilen bir kararla kurulan Milletler Cemiyeti’nce bu iki ülkeye geliştirilmek üzere “emanet” edildi. Ancak, “manda” adı verilen bu sistem iki değil tam dört ülke yarattı. Zira Fransızlar Suriye’yi bölerek bir Lübnan icat ettiler. İngilizler ise, bir Maverâ-yı Ürdün (Ürdün ötesi; Transjordan) yaratmak zorunda kaldılar. Zira, Hüseyin İbn-i Ali’nin oğlu Abdullah, Suriye ile Arap Yarımadası arasına yerleşerek Fransız Suriyesi’ne saldırılar düzenlemeye başlamıştı. İngilizler de, Fransızların tepesinin atıp güneye doğru bir harekâta girişerek kendilerine ayırmış oldukları kuşağı yarmalarından korkmuşlardı. Böylece 1922 yılında, bugünkü Ürdün Krallığı’nın ilk hali meydana çıkmış oldu.
1917’de Aralık ayında Kudüs’te esir düşen Osmanlı askerleri.
Büyük Britanya’nın o aşamada Fransızların gazabından korkmakta haklı olduğunu teslim etmemiz gerekir, çünkü o günlerde Fransa, Sykes-Picot Sözleşmesi’nin kendisine ayırmış olduğu paydan çok şey kaybetmişti. Nitekim savaş yorgunu Fransa, 1919 yılında Anadolu’da başlayan direniş karşısında fazla bir şey yapamayacağını bildiğinden ve sözkonusu direnişin Suriye’ye yayılmasından korktuğundan, daha 1920 yılında Ankara’daki yeni Türk yönetimiyle ilişkiye geçmişti. Bunun sonucunda da Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması’yla, Sykes-Picot Sözleşmesi’nin kendisine Anadolu’da verdiği topraklardan vazgeçti.
Öte yandan, Rusya’nın ortaklıktan ayrılmasıyla Mezopotamya ve Doğu Anadolu arasında artık bir Rus sınırı olasılığı kalmaması, Büyük Britanya’nın 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında işgal etttiği Musul bölgesini kendine ayırmakta ısrar etmesine neden olmuştu. Buralarda petrol arama hakkını 1913’te elde etmiş olan bir de İngiliz sermayeli Turkish Petroleum Company’nin bulunması, Fransa’nın çok direnememesi sonucunu doğurdu.
Kolayca görüleceği gibi, Sykes-Picot Sözleşmesi, daha 1922 yılında hem alan, hem paylaşım, hem de yönetim açılarından kâğıt üzerinde kalmış bir anlaşmadır. Buna rağmen sözleşmeden günümüzde hâlâ bahsediliyor olmasına neden olarak bir tek IŞİD’in ortaya çıkmasıyla birlikte Irak-Suriye sınırında, yani bir zamanlar Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın yönettikleri bölgeler arasındaki sınırda bir değişiklik olacağı beklentisini ya da öngörülerini kabul edebiliriz. Ancak, bu da tarihsel açıdan yanlış bir görüştür, zira sözkonusu sınır, Sykes-Picot Sözleşmesi’nden çok önce belirlenmişti.
19. yüzyılın sonlarında sömürge yönetimleri sömürgeci ülkelere pahalı gelmeye başlamıştı. Aynı dönemde iktisadi bir güç olarak sivrilen Almanya ise, sömürgeleştirilebilecek yer pek kalmamış olduğundan yeni bir üslup geliştirmiş ve en parlak örneğini Osmanlı Anadolusu’nda gördüğümüz iktisadi etki bölgesi edinme yoluna gitmişti. Asker göndermeden, bir yığın memur atamadan, yani yönetimi ve güvenliği yerel yetkeye bırakarak zenginliği ele geçirme yöntemi diyebileceğimiz bu yaklaşımı, hemen Fransızlar ve İngilizler de benimsediler. Böylece bugünkü Suriye ve Lübnan’a karşılık gelen bölge Fransızların, bugünkü Irak’a karşılık gelen bölge de İngilizlerin iktisadi etki alanları oldu. O kadar ki, Amerikalı tarihçi William L. Shorrock, daha 1970’de yayımladığı bir makalede, Suriye’deki Fransız mandasının kökenini 1901 yılına, o günlerde başlayan kimin nerede demiryolu inşa edebileceği tartışmasına kadar götürmüştür.
Bir zamanlar 1. Dünya Savaşı’nın en önemli nedenlerinden biri sayılan, Almanların meşhur Berlin-Bağdat demiryolu projesi de, Basra Körfezi’ne kimseyi yaklaştırmama politikası güden Büyük Britanya’nın homurdanmasına neden olmuştu. Aynı biçimde Osmanlılar da, Sivas’la Samsun arasındaki demiryolunun yapımına ancak 1914’te, Rusya’nın vetosu bazı ödünler verilerek kaldırıldıktan sonra başlayabilmişlerdi.
Özetle söyleyecek olursak, 20. yüzyıl başlarında Mezopotamya’ya İngilizlerin, Suriye yöresine Fransızların, Kuzey-Doğu Anadolu’ya da Rusların izni olmadan tek bir çivi bile çakılamıyordu. Bu durum, Filistin asıllı Amerikalı tarihçi Rashid Khalidi tarafından 1988’de yayımlanan bir makalede, “Osmanlı Arap topraklarının 1. Dünya Savaşı’ndan önce iktisadi açıdan paylaşılması” olarak tanımlandı. Yani Sykes-Picot Sözleşmesi’nin işaret ettiği Fransız ve İngiliz bölgeleri, çoktandır süren fiili bir durumu uluslararası hukuka dönüştürmekten öteye bir şey yapmamıştır.
Rumi takvime göre 31 Mart 1325’te patlak verdiği için bu adla anılan 13 Nisan 1909 tarihindeki isyan, İttihatçıların denetimindeki hükümeti devirmek için muhalefetin kışkırttığı, ama yönetemediği gerici bir hareketti. 12 gün boyunca başkent İstanbul’a hükmeden isyancılar, Meşrutiyet’i kurtarmak üzere Selanik’ten hareket edip İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nca etkisiz hale getirildi. II. Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine V. Mehmet Reşat padişah ilan edildi. İrtica kelimesi, ilk defa bu olaydan sonra kullanılmaya başlandı.
13 Nisan sabahı Sultanahmet’te toplanan ve “şeriat isteriz” sloganlarıyla Ayasofya’nın yanındaki Meclis binasına yürüyen kalabalık.
13 Nisan 1909’da İstanbul’da ayaklananlar, Meşrutiyet yönetiminin hoşnutsuzluğa ittiği medrese öğrencileri, alaylı subaylar, “şeriat isteriz” diye bağıran er ve erbaşlardı. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nca bastırılan isyan, Türkiye tarihinde gerici ayaklanmanın sembolü oldu.
Selanik’ten hareket edip İstanbul’a gelen Hareket Ordusu’na mensup askerler, Yıldız Sarayı’nın bahçesinde.
Hareket Ordusu içerisinde çok sayıda sivil gönüllü de vardı. Bunlardan bir grup Küçükçekmece civarında.
İsyancılara karşı Meşrutiyeti korumak için gönüllü olanlar arasında silahlanmış Ermeniler de vardı.
Meşrutiyete sadık askerleri kendi taraflarına çekmek için ulema kıyafeti giymiş isyancılar Harbiye Nezareti’nin önünde beyanname dağıtıyor.
Resimli Kitap dergisinin Temmuz 1909 tarihli kapağında, Hareket Ordusu komutanı Mahmut Şevket Paşa ve kurmayları (arka sırada İsmet ve Enver Beyler).
Ayastefanos’ta (Yeşilköy) Meclis üyelerinin hareket planı yapmak üzere toplandığı yat kulübü. Ortada elinde bastonuyla Ayan Meclisi Reisi Sait Paşa.
Hareket Ordusu’nun ilk komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa ve kurmay başkanı Mustafa Kemal.
Fransız Illustration dergisi, Mayıs 1909 tarihli nüshasında muzaffer Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girişini kapağa taşımıştı.
13 Nisan günü boyunca askeri kışkırtanlar, genellikle İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ne yakın medrese öğrencileri ve ordudan uzaklaştırılmış alaylı subaylardı. Bunların arasında hoca kıyafetine girenler de bulunuyordu. Bazı subaylar ise er veya erbaş kıyafetiyle isyana katılmışlardı.
Hareket Ordusu’na bağlı asker ve sivil gönüllüler, Karaköy meydanından Perşembe Pazarı yönüne doğru yürüyüşe geçiyor.İsyancılar Taşkışla, Davutpaşa, Taksim Kışlaları ve civarında da direniş gösterdiler. Kanlı çarpışmalar 24-25 Nisan günleri boyunca sürdü. Bugünkü İstiklal Caddesi üzerinde isyancılarla çatışmaya giren Hareket Ordusu askerleri.
24 Nisan günü Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesiyle sokak çatışmaları başladı. İsyancıların bir bölümü Anadolu yakasına kaçtı, bir bölümü teslim oldu, birçok isyancı da kentin çeşitli yörelerinde direndi. En çetin çarpışmalar Fatih’te ve ancak topa tutularak ele geçirilebilen Babıâli’de yaşandı.
31 Mart Vakası öncesi ve sırasında Meşrutiyet aleyhtarlarına destek veren İngiltere, isyancıların 15 Nisan’da kurdurduğu kabineyi de güvenoyu almadan tanımıştı. İsyan bastırıldıktan sonra İngiliz Elçiliği önünde nöbet tutan Harbiyeliler.
Şişhane yokuşunun başında mevzilenmiş Hareket Ordusu askerleri, Tünel’e doğru çıkmaya çalışıyor.
Din adamı kılığında isyancıları kışkırtanlar “mektepli subayların orduyu frenkleştirmeye çalıştıklarını, bütün bunların İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başı altından çıktığını, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını” ifade eden konuşmalar yapmışlardı.
31 Mart’ın dinsel bir hareket, hatta “şeriatçılık” olarak değerlendirilmesi, isyanı özellikle ulemanın kışkırttığı doğru değildi. İsyancıları harekete geçirmek için din öğesi kullanılmış ve ulemadan birçok kişi isyancıların sözcülüğünü yapmışsa da, üst düzey ulemâ çevreleri olayın dışında kalmıştı.
İsyancılar tarafından öldürülen Lazkiye Mebusu Emir Arslan Bey’in Ayasofya’daki cenaze törenine binlerce kişi katılmıştı.
Hedefteki isimlerden biri de, İttihatçıların keskinliğiyle tanınan İstanbul Milletvekili Ahmet Rıza Bey’di.
Sokak çatışmaları sırasında Taşkışla’da şehit edilen Binbaşı Muhtar Bey ve cenaze konvoyu.
Ayaklananlar, İttihat ve Terakki yanlısı gazeteler Tanin ve Şura- yı Ümmet’in yönetim merkezlerini bastılar. İstanbul Mebusları Ahmet Rıza ve Hüseyin Cahit Beyler aleyhine sloganlar attılar. Lazkiye Mebusu Emir Arslan Bey, isyanın ilk gününde Hüseyin Cahit Bey sanılarak; Adliye Nazırı Nâzım Paşa da, Ahmet Rıza Bey sanılarak öldürüldü. İsyancılar birkaç gün içinde yirmi kadar mektepli subayı da katlettiler.
İsyanın bastırılmasından sonra Tophane-i Amire binası önünde halay çekerek kutlama yapan askerler.
27 Nisan günü Sultanahmet’te zafer geçişi yapan Hareket Ordusu komuta heyeti ve askerleri.
Mahmut Şevket Paşa, Binbaşı Enver Bey’in desteğiyle Hareket Ordusu komutanlığına getirilmişti.
Hareket Ordusu’nun 26 Nisan 1909’da duruma tamamen hakim olmasının ardından tutuklamalar başladı. Aynı sırada Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi de gündeme geldi. 27 Nisan 1909’da bu konuyu görüşmek üzere toplanan Meclis-i Milli, Sultan Abdülhamid’in saltanattan indirilmesini oybirliği ile kabul etti.
İdama mahkum olan isyancılar, Beyazıt ve Ayasofya meydanlarında, Köprübaşı’nda ve Kasımpaşa’da kurulan darağaçlarına asıldılar.
26 Nisan günü kurulan askerî mahkeme, isyancıların yanısıra Sultan II. Abdülhamid’i de yargılamak istemişse de hükümet bunu kabul etmedi. Askerî mahkeme, 70 kişiyi idama, 420 kişiyi müebbet ve 6 aydan başlayan çeşitli hapis, yüzlerce kişiyi de süresiz sürgün cezalarına çarptırdı. İsyanın elebaşısı Derviş Vahdeti de 1 ay süren yargılamanın ardından 19 Temmuz günü asılarak idam edildi.
Roma’da MÖ 63’te silahlı kalkışma yoluyla devleti yıkmayı amaçlayan bir çete ortaya çıkarıldı. Komplocular suçüstü yakalanarak idam edildi, ayaklanma bastırıldı. Devlet başkanı Cicero etkili nutuklarıyla bu tertibi bozarken, girişime elebaşılık eden Catilina tarihin çöp sepetine atıldı ama aynı politik yöntemler tekerrür etmeye devam etti.
Catilina komplosu, bütün ayrıntılarıyla bilinen en eski siyasi komplodur. Aradan 2078 yıl geçmesine rağmen bu olayın bugün de bize anlamlı gelmesinin nedeni, politik yöntemlerin fazla değişmemiş olmasıdır.
Roma’da MÖ 63 yılında siyasi mücadelenin iki tarafını birer ünlü kişi temsil ediyordu: Bir yanda “komplocu” veya “devrimci” Catilina, diğer yanda ise “düzenin sinsi koruyucusu” veya “bilge devlet başkanı” Cicero vardı. Onlara verdiğimiz bu çelişkili sıfatlar, farklı bakış açılarını yansıtır.
Cicero, Catilina’ya karşı Cicero, Roma Senatosunda tarihe geçen konuşmalarından birini yapıyor ve Catilina’nın komplosunu ifşa ediyor: “Sabrımızı daha ne kadar zorlayacaksın? Bizimle alay etmeye ne kadar devam edeceksin?”. Diğer senatörler, Catilina’yı yalnız bırakmışlar… Cesare Maccari’nin 1888’de yaptığı tablo.
40’lı yaşlarındaki bu iki adam, her bakımdan birbirinden farklıydı. Catilina çok soylu bir aileden geliyordu; ilk atası Roma’nın kurucularındandı, büyük büyük babası Hannibal’a karşı savaşmış bir komutandı. Cicero ise Arpinum kentinde doğmuş, genç bir göçmen olarak Roma’da yükselmişti. Catilina iyi bir askerdi, Cicero askerlikten anlamazdı, şöhretini hitabet yeteneği ve avukatlık deneyimine borçluydu. Catilina skandalları mıknatıs gibi çekerdi, Fabia adlı bir Vesta rahibesiyle ilişki kurduğu için dava edilmiş, mahkemede aklanmıştı. İkinci veya üçüncü karısı güzel Aurelia Orestilla’yı evliliğe ikna edebilmek için, ilk eşinden olan oğlunu öldürdüğü söyleniyordu. Buna karşılık Cicero, karısı Terentia ile mutlu değilse bile sakin bir evlilik süren ciddi bir aile babasıydı.
Komplonun ortaya çıkışı Solda bir kadın, komployu haber veren imzasız mektubu okuyan Crassus’un omzunun üzerinden bakıyor; sağda Cicero oturuyor, ortada Marcellus ve Metellus, Cicero’yu dinliyorlar. Jean-François Janinet’nin gravürü, 1792, British Museum.
MÖ 63’de Cicero, Roma’nın iki konsülünden biri olarak siyasal yaşamın zirvesine ulaşmıştı. Catilina ise bir sonraki yılın konsüllerinden biri olmak için girdiği seçimi kaybetmişti. Bu Catilina’nın arka arkaya kaybettiği ikinci seçimdi, bir daha şansı olmayacağını biliyordu. Çünkü seçim kampanyası, o zamanlar da çok pahalı bir işti. Seçmenlere bol bol hediye dağıtmanız beklenirdi; ama ödül yüksekti. Bir kere konsül olduktan sonra, ertesi yıl bir eyalete vali olarak atanırdınız. Gittiğiniz eyaletten, Romalıların dalga geçtiği gibi, üç servetle dönmeniz beklenirdi: Biri seçim harcamaları için aldığınız borçları kapatmak için, ikincisi valiliğiniz bittikten sonra açılacak yolsuzluk davasında jüriye rüşvet vermek için, üçüncüsü de kendiniz için…
İki seçim kaybetmek Catilina’nın mali durumu üzerinde feci bir etkiye yol açmış olmalıydı. En azından düşmanları böyle söylüyor, hatta bütün özgür yurttaşların borçlarını silmeyi öngören radikal siyasi programını da buna bağlıyordu.
Burada durarak olayın arka planına göz atmakta yarar var. Roma Cumhuriyeti’nin bu son yüzyılı (MÖ 1. yüzyıl), bir bunalım ve savaş dönemiydi. Küçük kent devleti, bütün Akdeniz bölgesine hükmeden bir süper güce dönüşmüştü. Ama eski sistemini korumaya çalışıyordu. Bu sistem, hiçbir liderin aşırı güçlenmemesi, her politikacının birbirini denetleyip yolunu kesmesi üzerine kuruluydu. Devlet başkanı (konsül) bile bir değil, iki kişiydi ve her yıl değişiyordu.
Buna karşılık toplum büyük bir çalkantı içindeydi. Bu yüzyıl içinde Roma önce diğer İtalyan kentleriyle uzun bir savaşa girişmiş, ardından Spartacus ayaklanması olmuş, Sulla diktatörlüğü gelip geçmişti. Sulla sayısız insanı idam ettirip malına el koymuş, terhis ettiği askerlerine İtalya’da topraklar dağıtmıştı. Ama bu uygulamaların meşruiyeti tartışmalıydı. Sulla’nın eski askerlerinin, bu çiftlikler üzerindeki hakları kesin olmadığından toprak fiyatları düşmüştü; Sulla’nın mülklerine el koyduğu aileler ise sefil vaziyetteydi. Herkes borç içinde yüzüyordu, borç faizleri yüzde 40’ları bulmuştu.
İşte bu ortamda, iki siyasal akım çarpışmaktaydı. Bir yanda optimates, yani düzenin devam etmesini isteyen muhafazakâr seçkinler, “Beyaz Romalılar” vardı. Diğer akımı ise populares, yani sistemde köklü değişiklikler yapmak isteyen “halkçılar” temsil ediyordu. Bu akımlardan birine dahil olmak için halktan biri veya bir asil olmak gerekmiyordu. İkisi de soylu ailelerden gelen Caesar ve Catilina birer popularis; buna karşılık taşralı sıradan bir ailenin çocuğu Cicero bir optimas’dı. Cicero konsül olmasını muhafazakâr senatörlere borçluydu, bu seçkinler, homo novus (yeni adam, sonradan görme) olarak hor gördükleri Cicero’yu kendi davalarını savunması karşılığında istemeye istemeye desteklemişlerdi.
Kanlı yemin Dokuz kişi bir kaba kanlarını akıtarak komplo için yemin ediyor. Francesco Rainaldi’nin gravürü, 1798.
Catilina’nın borçların silinmesi önerisi, seçilememesine rağmen Roma’yı karıştırmış ve senatörlerden çoğunu dehşete düşürmüştü. MÖ 63’ün yazında, bütün İtalya kaynıyordu. Sulla’nın eski askerlerinden Manlius, Etruria bölgesinde ayaklanmak için asker toplamaya başlamıştı. Ancak Roma’da işlerin karışması Ekim ayını buldu.
20 Ekim’de, on yıl önce Spartacus ayaklanmasını bastırarak şöhrete kavuşmuş olan senatör Crassus’un evine bir tomar mektup geldi. Bu imzasız mektuplar bazı senatörlere hitaben yazılmıştı: 27 Ekim’de şehirde Catilina önderliğinde isyan başlayacağı, önde gelenlerin öldürüleceği belirtiliyordu. Crassus hemen mektupları alıp konsül Cicero’ya teslim etti. Mektupların komploculardan biri tarafından gizli birer uyarı olarak gönderildiğini iddia eden Cicero, hemen senatoyu topladı; Manlius’un Etruria’da asker toplamasıyla bu olay arasında bir bağlantı olduğunu, Catilina taraftarlarının şehri yakacağını öne sürdü. Dehşete kapılan senato, hemen senatus consultum ultimum yani bir çeşit olağanüstü hal veya anti-terör yasası ilan etti. Cicero konsül olarak korkunç komployu bastırmakla görevlendirildi. Derhal isyan bölgelerine askerler yollandı, muhbirlere ödül vaad edildi.
Bundan sonraki hikaye için sözü Sallustius’a bırakalım. Sallustius bu olaylar olduğunda 17 yaşındaydı; Catilina Komplosu adlı kitabını yıllar sonra yazacaktı. Ona göre, 6 Kasım akşamı komplocular içlerinden birinin evinde toplandılar. Catilina’nın şehirden ayrılarak Etruria’daki asilerle buluşmasına, Capua’daki gladyatörlerin de isyana çağırılmasına karar verildi. Ayrıca ertesi sabah iki komplocu Cicero’nun evine gidecek, onu selamlar gibi yapıp öldürecekti. Ne var ki bu noktada işe kadın parmağı karıştı. Komploculardan Curius’un Fulvia adındaki aristokrat sevgilisi, Cicero’nun karısı Terentia’ya gizlice haber yollayarak neler planlandığını bildirdi. Bu sayede Cicero suikastten kurtuldu.
8 Kasım’da işler patlama noktasındaydı. Cicero senatoyu Jupiter Tapınağı’nda topladığında, Catilina da sanki hiçbir şey olmamış gibi gelip oturdu. Diğer senatörler ondan uzağa kaçıştı. Cicero ayağa kalkarak doğrudan Catilina’ya seslendi, “Sabrımızı daha ne kadar zorlayacaksın? Bizimle alay etmeye ne kadar devam edeceksin?” diye başladı; herkesin komplodan haberdar olduğunu, artık değil senatoda, kentte bile yatacak yeri olmadığını söyleyerek Roma’dan çıkıp gitmesini istedi. Catilina cevap vermeye çalıştı; kendisinin asil, Cicero’nun ise sıradan bir homo novus olduğundan dem vurdu. (Daha anlamlı bir şeyler daha söylediyse bile, onları kaydeden olmadı.) Bu arada senatörler ayağa fırlayarak ona “Hostis (Düşman)! Vatan haini!” diye bağırmaya başlamıştı. Catilina’ya oradan ayrılıp sürgüne gitmekten başka çare kalmamıştı. Bazı çeteciler onunla birlikte şehirden ayrılırken, diğerleri Roma’da kaldı.
Ancak Cicero, Catilina’nın asıl kitleler üzerindeki etkisini yok etmek gerektiğini bildiğinden, ertesi gün halkın karşısına çıkarak bir nutuk daha attı: Catilina’nın Roma’yı terk etmesi büyük bir zaferdi, herşey kon-trol altındaydı, sıradan halkın zaten komplocularla bir ilgisi yoktu. Halkın asıl yandaşı Catilina değil, Cicero’ydu. Hatta halkı bu komplodan korumak için, bazı soylularla arayı açmayı bile göze almıştı.
Seçim yardımı! Catilina’nın MÖ 63’de konsüllük seçimi kampanyası için yaptırdığı kap. Bu kaplara içecek veya yiyecek konularak seçmenlere dağıtılırdı.
Bu noktada işe bir de yabancı parmağının karışması şaşırtıcı değil. Tam o sırada, bugünkü Fransa’nın güneyinde yaşayan Allobroges adlı bir Galyalı kabile, Romalı valinin baskısından şikayet etmek üzere Roma’ya bir delegasyon yollamıştı. Catilina’nın yakın adamlarından senatör Lentulus Sura, bu elçilerle ilişkiye geçerek onları da ayaklanmaya çağırdı. Hatta ülkelerine döndüklerinde şeflerine iletmek üzere ellerine mektuplar verdi. Ama Galyalılar, Catilina’nın durumunun pek parlak görünmediğini, mektupları Cicero’ya vermenin daha zekice bir siyasi hamle olacağını akıl ettiler.
Catilina’nın dış güçlerle işbirliğine bile hazır olduğu ortaya çıkmıştı artık. Cicero, ihanetin belgesi olan mektuplar eline geçer geçmez, şehirdeki komplocuların tutuklanmasını emretti. Bunlardan Cethegus’un evine yapılan baskında bir silah deposu ortaya çıkarıldı.
Önde gelen beş komplocu, 5 Aralık’ta Concordia Tapınağında yapılan senato toplantısının tek gündem maddesiydi. Kendisi de Catilina gibi bir popularis olan Julius Caesar, komplocular idam edilirse halkın tepki göstereceğini iddia etti. Acele karar verilmemeli, tutuklular müebbed hapse mahkum edilmeliydi. Ancak Cicero ve yandaşları, eğer iş mahkemeye kalırsa, beş komplocunun kurtulma şansının yüksek olduğunun farkındaydı. Caesar’dan sonra Cicero ve Genç Cato’nun yaptığı iki coşkulu konuşma, bu önerinin çöpe atılmasını sağladı. Senato, beş komplocunun idamına karar verdi. “Yargısız infaz” hemen o gün gerçekleşti. Cicero daha sonra kalabalığın karşısına çıkıp kısaca “Vixere” (yaşadılar) diyerek öldüklerini ilan etti.
Bütün bunlar olurken Catilina, Etruria’daki silahlı isyanın önderi Manlius’a katılmış, bir bakıma hakkındaki komplo iddialarının doğru olduğunu göstermişti. Pistoria yakınlarında MÖ 62’nin ilk günlerinde Senato’nun ordusuyla karşı karşıya geldiğinde yaklaşık 3 bin kişilik bir gücü vardı. Ön saflarda çarpışarak büyük bir cesaret gösterdi, ölüsü bulunduğunda, bütün yaralarını önden almış olduğu görüldü.
Catilina çetesi çökmüş, Cicero kazanmış, hatta pater patriae (vatanın babası) ilan edilmişti. Ama yargısız infaz lekesi alnına sürülmüştü. Dört yıl sonra MÖ 58’de pleblerin temsilcisi olan popularis politikacı Clodius, intikamını aldı. Çıkarttığı yasaya göre, Roma yurttaşlarını yargılamadan öldüren herkes “ateş ve sudan” mahrum bırakılacaktı; bu yasa Cicero’yu sürgüne zorlamak için çıkarılmıştı. Nitekim Cicero, Roma’dan kaçarak bir süreliğine Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı.
Populares, Catilina komplosunda muharebeyi kaybetmişti, ancak savaşı kazanacaklardı. Julius Caesar MÖ 49’da iktidarı ele geçirince, Catilina’nın programını uygulayarak bütün borçların dörtte birini sildi. Daha önemlisi, Cicero’nun o kadar savunmaya çalıştığı eski cumhuriyeti çöp sepetine atarak imparatorluğa giden yolu açtı.
BİTMEYEN TARTIŞMA
Darbeci miydiler yoksa devrimci mi?
Norveçli yazar Ibsen, 1850’de yazdığı ilk tiyatro oyunu Catilina’nın önsözünde şöyle diyordu: “Tarihte Catilina kadar bütün şöhreti düşmanlarının elinde olan bir başka kişi yoktur”. Ibsen haklıydı. Catilina komplosu hakkında bildiğimiz herşey, ona ve temsil ettiklerine düşman olan Cicero ve Sallustius’un kaleminden çıkmaydı. Sonraki tarihçiler de Catilina’yı “kötü adam” olarak çizmeyi sürdürdü.
19. yüzyılda, hikayenin tam tersi olabileceğini düşünenler ortaya çıktı. Belki Catilina suçsuzdu. Belki bütün komplo, Cicero’nun uydurmasından ibaretti. Catilina’nın elinden çıktığı iddia edilen tek satırlar, Roma’yı terkederken arkadaşı Catulus’a yolladığı, onun da Senatoda okuduğu bir mektuptan alınmaydı: “Hakaretlere ve haksızlıklara uğradım; öyle ki daha önce de sık sık yaptığımı yapıyorum, hiçbir şeyi olmayanların davasını üstleniyorum. Borçlarımı ödeyemediğim için değil; hak etmeyen insanlar şan şöhrete kavuşurken, beni dayanaksız suçlamalarla toplum dışına attıkları için. İtibarımdan geriye kalanı korumak üzere harekete geçiyorum”.
Roma’dan Londra’ya Catilina komplosu tarih boyunca siyasi mücadelelere ilham verdi. 1850’lerde yayımlanan karikatürde, İngiliz Avam Kamarası’nda Cicero kılığındaki bir milletvekili, Catilina kılığındaki bir başka milletvekilini sıkıştırıyor. John Leech’in yaptığı karikatür, “Roma’nın Komik Tarihi” kitabında yer alıyordu (1851).
CICERO’NUN ÖLÜMSÜZ PROTESTOSU
‘Sabrımızı nereye kadar zorlayacaksın Catilina?’
Cicero, komployla ilgili olarak attığı dört nutkun elden ele dolaşmasını ve günümüze ulaşmasını sağladı. Bunlardan birincisi, “Quousque tandem abutere, Catilina, patientia nostra” yani “Sabrımızı daha nereye kadar zorlayacaksın Catilina?” diye başlıyordu. Bu cümle günümüzde de yaşıyor. Elbette bir fark var. Bunları söylerken Cicero otoriteyi ve devleti temsil ediyordu; sonraki protestocular ise bu sözleri otoriteye karşı bir silah olarak kullandı. Amerikalı feminist Camille Paglia, bir entelektüel tartışmada, Catilina’nın adını Michel Foucault ile değiştirirken, İspanyol El País gazetesi 1999’da başyazısına “Daha nereye kadar, Aznar…” başlığını atarak dönemin başbakanını eleştirirken, Brezilyalı öğrenciler, Catilina yerine kendi YÖK’lerine olan öfkelerini ifade ederken hep Cicero’nun sözlerinden yararlandı. Günümüzde de internette ABD Başkanı Obama’dan başlayarak aynı sözlerle protesto edilmeyen politikacı yok gibi.
‘Cicero’nun pankartı’ Fidesz partisinin anayasayı değiştirme hazırlıklarını protesto edenler, Cicero’nun tarihe geçen sözlerini pankartlarına taşımışlar. Budapeşte, 2012.
Muzaffer Şerif, Harvard mezunu parlak bir bilimadamıydı. Solculuğu Türkiye’de başına dert olunca Amerika’ya yerleşti. Adını Muzafer Sherif olarak değiştirmekle kalmadı, sosyal psikolojinin kurucuları arasında yer alarak bilim tarihini de değiştirdi. Gerçekleştirdiği İzci Kampı Deneyi’nin, William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanının esin kaynağı olduğu bile rivayet edildi.
Ödemiş’te varlıklı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldiğinde 1906 senesidir. Son perdeye doğru yol alan İmparatorluğun huzur kalmayan topraklarında, savaşların ve etnik çatışmaların kucağında yaşanan çocukluk çağı geride kaldığında Balkan Savaşlarına, 1. Dünya Savaşı’na, İzmir’in işgaline, ardından Milli Mücadele yıllarına ve nihayetinde Cumhuriyet’in ilanına tanık olmuştur bile. İzmir Amerikan Kolejinden mezun olup Darülfünun felsefe bölümüne başladığında, 1924 senesidir.
1990’da çekilen ikinci Sineklerin Tanrısı filminden bir sahne.
Mezuniyetinden sonra yüksek lisans çalışması için ABD’ye gider. Harvard yılları Amerika’nın büyük buhran dönemine rastlamaktadır; 1929 kriziyle ve sol düşünceyle karşılaşması entellektüel dikkatinin psikolojiye ve sosyal bilimlere yönelmesine yol açar. “Bir öğrenme faktörü olarak açlık” konulu psikoloji master tezini bitirdikten sonra 1932 senesinde yaptığı Avrupa seyahati sırasında Berlin’de Gestalt psikolojisinin önemli isimlerinden Köhler’in derslerine katılırken, Nazi partisinin yükselişine de tanık olur.
Ülkeye döndüğünde, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki kısa süreli psikoloji öğretmenliğinin ardından bu kez doktora çalışması için yeniden Amerika’ya gider.
1933 sonbaharında, Harvard’da başladığı doktora çalışmasını Columbia üniversitesinde sürdürür; Gardner Murphy ile “algıda bazı sosyal faktörler” üzerine yaptığı bu çalışmayı bitirdiğinde 1935 senesidir. “Sosyal normların temelinde yatan psikolojinin ne olduğu ve nasıl işlediği” sorusundan yola çıkan bitirme tezi, Sosyal Normların Psikolojisi adıyla yayınlandığı 1936 senesinde sosyal psikoloji alanında gerçek bir devrim yaratacak ve o zamandan beri bu alanın temel taşını oluşturacaktır. Kişinin üyesi bulunduğu gruplardan nasıl etkilendiğini inceleyerek sosyal kuralların gruba göre belirlendiğini, gruplar değiştikçe kuralların da değişeceğini deneylerle ortaya koymuştur.
Doktora sonrası, 1937 senesinde yurda dönen fakat bunun son dönüş olduğunu henüz bilmeyen Muzafer Sherif, hem çalışma alanı hem hayat görüşü nedeniyle siyasal çalkantıların tam ortasında kalır. 1939 senesinde doçent olarak göreve başladığı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde sosyalist bir entelektüel olarak yalnız değildir; savaşa ve ırkçılığa karşı Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Nusret Hızır, Saffet Dengi, Orhan Burian ve Halil Vedat gibi isimlerle dayanışma halindedir.
TKP ile temas içinde olduğu 2. Dünya Savaşı yıllarında Behice Boran’la Adımlar dergisini çıkartırlar. İnsan düşüncesinin, hedeflerinin ve arzularının yani ego işlevlerinin doğuştan gelen sabit işlevler olmadığına, toplum içinde şekillendiğine inanmakta yüksek nitelikli, ahenk içinde bir toplum için yalnızca eğitimin yeterli olmadığını ve fakat sosyal yapıda daha kökten değişiklikler gerektiğini savunmaktadır. Halkın Batılılaşmış aydınlar tarafından yukarıdan aşağıya doğru çağdaşlaştırılması düşüncesini doğru bulmaz; işe öncelikle hayata dair hakikatlerin tanınması, sömürü ilişkilerinin ve toplumsal yapının saptanmasıyla başlamak gerektiğini çünkü toplumsal yapının değişmesinin, çağdaşlaşmanın koşulu olduğunu düşünür, sömürüden kurtulan ve teknolojik gelişme olanaklarına kavuşan halkın kendi çağdaşlaşma dinamiklerini de geliştireceğini savunur.
Ülkede giderek yükselen ırkçılığa karşı 1943 senesinde ırk kuramını ve Turancılığı eleştirdiği Irk Psikolojisi adlı kitabını yayımlar. Bu kitabı yazma sebebini kitabın önsözünde şöyle açıklamaktadır: “Memleketimizde son senelerde mahreci şüpheli bir ihracat matahının, bulunmaz bir hint kumaşı gibi, memleketimizin fikir ve kıymet alemine sürülmesi yolunda gösterilen gayretkeşlikler bu küçük kitabı yazmağa sevketti. Mahreci şüpheli bu ihracat malı, ırkçılıktır.” Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e yazdığı 1943 tarihli bir mektubunda Muzafer Sherif hakkındaki izlenimlerini şöyle bildirir: “Muzaffer Şerif’i ben tanırım. Enteresan çocuktur, ama ne senin ne de benim şöyle ahbapça arkadaşlığını edebileceğimize pek ihtimal vermiyorum. Lüzumundan fazla münevver Amerikalı bilgin. Belki de bu altı yıl önceki intibaımdır. Belki şimdi o da ben de değiştim. Kim bilir. Mamafih kitabı (Irk Psikolojisi) cidden güzel, faydalı, aktüel. Ve böyle bir kitaba sahip olduğumuz için sevinebiliriz.”
Turancı hareketin en etkili isimlerinden Nihal Atsız Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye Açık Mektupları yayınladığında hedefteki isimlerden biri olarak 16 Mart 1944’te üniversitede arkadaşlarıyla birlikte komünizm propagandası yapmak suçundan gözaltına alınır. Dört hafta sonra, 12 Nisan 1944’te serbest bırakılır. Princeton’dan aldığı davet üzerine ABD’ye gider, aynı sene Carolyn Wood ile evlenir. 1947’de Türkiye’ye yeniden dönmek isteyecektir. Fakat bu kez de eşinin yabancı olması sebebiyle mevzuat gereği Ankara Üniversitesi’ndeki pozisyonu elinden alınınca hayal kırıklığına uğrayacak, adını Muzafer Sherif olarak değiştirecek ve memleketine bir daha hiç dönmeyecektir.
Muzafer Sherif, insan psikolojisinin sosyal tabiatını ortaya koyan çalışmalara imza attığı Princeton döneminin ardından, kısa bir müddet için Yale’e, daha sonra da 1966 senesine kadar çalışacağı Oklahoma’ya gider. 1950’ler soğuk savaş yıllarıdır, McCarthy döneminin meşhur cadı avında FBI soruşturmasına maruz kalır. 1950’ler ve 1960’lar boyunca pek çoğunu eşi Carolyn Sherif ile gerçekleştirdiği çalışmalarından başka, sosyal psikolojinin bağımsız bir bilim dalı olarak kabul edilmesi için de büyük bir uğraş verir. Yaklaşık 40 yıl süren akademik yaşamı boyunca sosyal psikolojiyle ilgili deneylerinde birey ile grup ve gruplar arasındaki ilişkilere odaklanır. Otokinetik ve İzci Kampı (Robber’s Cave) deneyleri psikoloji tarihinin klasikleri arasında yer alır. Muzaffer Şerif, grup davranışlarının deneysel araştırmalarına imkan tanıyan bilimsel metodolojiyi kurarak, sosyal psikolojinin ayrı bir bilimsel disiplin olarak kabul edilmesinin yolunu açmıştır.
Uzun ve verimli kariyeri boyunca 24 kitap, 60 makale yazan, pek çok ödül kazanan Muzafer Sherif, 1972 senesinde Pensylvania State üniversitesinden emekli olmuş, 1988’de Alaska’da hayata veda etmiştir. Sosyal psikolojinin kurucularından biri olarak kabul edilen Muzafer Sherif’in bu alanda birer klasik olan sosyal normlara dair çalışmaları halen ders kitaplarında yer almakta ve okullarda okutulmaktadır. Sosyal psikolojiye dair bıraktığı emsalsiz bilimsel miras ise, bugünü aydınlatmak ve anlamak için büyük ölçüde keşfedilmeyi beklemektedir.
“OTOKİNETİK ETKİ” DENEYİ
20. yüzyılın sosyal psikoloji klasiği
Tamamen karartılmış bir odada hareketsiz duran bir ışığa gözümüzü kaydırmadan bir süre bakarsak, ışık aslında yerinde durduğu halde onu hareket ediyormuş gibi görürüz. Muzafer Sherif bugün klasik olarak kabul edilen 1936 tarihli bu deneyinde “otokinetik etki” diye adlandırılan bu görsel algı sapmasından yararlanmıştır.
Hâlâ ders kitaplarında Uzun ve başarılı kariyeri boyunca yazdığı çok sayıda eserden önemli bir bölümünü eşi Carolyn (Wood) Sherif ile birlikte kaleme alan Muzafer Sherif’in çalışmaları hâlâ okullarda okutuluyor.
Deneyde birbirlerini hiç tanımayan kişiler kullanılmıştır. İlk bölümde, tamamen karartılmış bir odaya teker teker alınan deneklere bir ışık gösterilmiş ve ışığın hangi yönde, ne kadar hareket ettiği sorulmuştur. Işık sabit olmasına rağmen, her denek ışığın belirli bir yöne, belli bir mesafe boyunca hareket ettiğini belirtmiştir. Deneyin ikinci bölümünde, aynı kişiler, odaya bu kez grup halinde alınmış ve ışığın her gösterilişinde yargılarını yüksek sesle ifade etmeleri istenmiştir. İlk bölümde birbirinden farklı standartlar geliştiren kişilerin ikinci bölümde bu standartlarından vazgeçerek grup halinde tek bir standart oluşturdukları gözlemlenmiştir. Deneyin üçüncü bölümünde karanlık odaya yine teker teker alınan deneklerin, ilk bölümdeki kanaatlerinde ısrar etmedikleri ve ikinci bölümde oluşturdukları grup standardına bağlı kaldıkları izlenmiştir.Deneyin sonuçları şöyle özetlenebilir: Fiziksel gerçek belirsizse bireyler kendi gerçeklerini yaratırlar. Bir araya geldiklerinde ise kendi gerçeklerini bırakıp grup standardını kullanırlar. Yani bireyin gerçeğinin yerini sosyal gerçeklik alır. Grup normu bir kez oluşunca bireyler artık ona inanmakta ve gönüllü olarak uymaktadır.
İZCİ KAMPI DENEYİ VE SİNEKLERİN TANRISI ROMANI
Aralarındaki şaşırtıcı benzerlik!
20. yüzyılın en önemli psikoloji deneylerinden biri olarak kabul edilen İzci Kampı Deneyi’ne, sosyal psikolojinin belki de en can alıcı konusu olan ayrımcılık ve ötekileştirme meselesinin bir toplumda kolayca tetiklenebileceğini ve farklı gruplar arasında önyargıların körüklenerek düşmanlığa dönüştürülebileceğini ortaya koyması bakımından bilim tarihinde büyük bir önem atfedilir. Deney ayrıca ayrımcılığın başlatılabildiği gibi ortadan kaldırılabileceğini ve düşmanlığın etkisiz hale getirilebileceğini de göstermesi bakımından da müstesnadır.
Deneyin üçüncü aşamasında her iki grup ortak çıkarlara, ortak hedeflere yönlendirilir. Kampın tek su kaynağı kullanılamaz hale getirilir. Sonunda öğrenciler bu ortak sorunu işbirliği yaparak bereberce çözerler. Kamp sona erdiğinde öğrenciler aynı otobüsle dönmek için ısrar ederler.
Deneyde 12’şer kişilik iki öğrenci grubunun ıssız bir yaz kampında birkaç ay geçirmesi planlanmıştır. Denekler daha önce hiçbiri diğerini tanımayan, orta sınıf ailelerden gelen, 11 yaşında, beyaz erkek çocuklar arasından seçilmiştir. Kampın iki ayrı yerine iki ayrı otobüsle götürülen gruplar başlangıçta diğerinin varlığından habersizdir. İlk birkaç günün ardından iki grubun da içerisinde doğal bir şekilde astların ve üstlerin ortaya çıktığı, bir hiyerarşinin şekillendiği gözlenir. Gruplar artık birbiriyle tanışmaya hazırdır. İki grup birbiriyle karşılaştırılır ve aralarında rekabete dayalı sportif yarışmalar düzenlenir. Kısa zamanda eğlence adeta bir ölüm-kalım savaşına döner, istisnasız her grubun üyeleri diğer grubun üyelerine sebepsiz düşmanlık beslemeye başlar.
William Golding’in bir uçak kazası sonrası ıssız adada mahsur kalan okul çocuklarının medeniyetten uzakta nasıl hızla dönüşüme uğradıklarını anlatan Sineklerin Tanrısı romanının Muzafer Sherif’in İzci Kampı Deneyinden esinlendiği rivayet edilir. Roman 1954 yılında, deneyin kitap halinde yayınlanmasından birkaç ay sonra piyasaya çıkmıştır. Asıl mesleği öğretmenlik olan ve çocukları iyi tanıyan Golding’e göre ise romanın ana malzemesi henüz bitmiş olan 2. Dünya Savaşı’nda tanık olduğu olaylar ve mesleki tecrübeleridir, benzerlikler sadece tesadüften ibarettir.
Çocuklar ıssız adada 1954’te, İzci Kampı Deneyinin kitap olarak yayımlanmasından iki ay sonra basılan Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklar Muzafer Sherif’in deneyindekine benzer koşullarda, benzer psikolojik tepkiler veriyordu. Kült roman; 1963’te Peter Brook, 1990’da Harry Hook tarafından sinemaya uyarlandı.
Arkamızda eski adıyla Sümbül, yeni adıyla General Yazgan Ssokak, karşımızdaki kapıdan çıkarsak, önümüzde Tünel binası.1883’te neoklasik tarzda inşa edilen, 60’larda işhanına dönüştürülen, dış cepheden birleşik üç bağımsız yapıdan oluşan Tünel apartmanlarının altındaki, Tünel Pasajı’ndayız. 2000’li yıllarda Asmalımescid’in yeniden keşfedilmesiyle üzerine şık cafe, bistro ve lokantaların “nuru” yağan geçidin artık 60’lı, 70’li yılların Beyoğlu pasajlarına özgü o dingin, o vakur havasından eser yok. 2004’te adı Kohen Kitap Evi olarak değiştirilen Pera’nın en eski kitapçılarından Kohen Hemşireler Kitap Evi’nin mevcudiyeti ise, zamana inat, o günlerin nevi şahsına münhasır atmosferini yansıtmaya devam ediyor.