Etiket: sayı:22

  • Macar Başbakan unutur, 60 yıllık arşiv unutmaz

    Bundan 60 yıl önce, bugün Suriyeli göçmenlere nefretle yaklaşan bir yönetimi olan Macaristan’da büyük bir kargaşa hakimdi. Sovyet askerlerinin işgal ettiği ülkede binlerce Macar ölmüş, on binlercesi bugünkü Suriyeliler gibi göç yollarına düşmüştü. Mültecilerin duraklarından biri de Türkiye’ydi.

    Suriye’de patlak veren kar­gaşa can güvenliği olma­yan insanları yollara dü­şürdü. Komşuluk yüzünden ilk sığınacakları yer de doğal ola­rak Türkiye’ydi. Ama birçok in­san için umudun asıl zirve he­defi Batı Avrupa ülkeleri oldu. Zamanla göç dalgası ölümüne bir gayrete dönüştü. Başta Ege denizi olmak üzere birçok yer­de trajik olaylar yaşandı ve ya­şanmaya devam ediyor.

    Macar mültecilerinin Pendik’teki kampında, sosyal faaliyetlere de sahne olan yemekhane barakası.

    Ege’de yaşanan facialar bir yana, göçmen akınının kuzey Balkanlardaki geçiş noktala­rından biri olan Macaristan’da da yürek burkan olaylar yaşan­dı. Çeşitli yollardan gelip da­ha batıya, Schengen bölgesine ulaşmak üzere son kapı olarak bildikleri Macaristan’a gelen göçmenlere başlangıçta göste­rilen kısmi hoşgörü birdenbire acımasız bir sertliğe dönüştü. Trenlerden insan indirmeler, sınırlara yığılan sığınmacıla­rın üzerine tazyikli suyla, biber gazlı, coplu sert polis müdaha­leleri günlük havadislerden ol­du. Dünya kamuoyu, kucağında çocuğuyla can havliyle zulüm­den kaçan insanlara çelme ta­kan bir kadın kameraman ha­beriyle de sarsıldı.

    Bir anne ve kızı iştahla yemeklerini yiyor.

    Macaristan’ın tutumu ki­mi çevrelerce eleştirildiğinde, daha önce “Ülkemizde bir tek sığınmacı istemiyoruz” diyen Başbakan Viktor Orban, “Ülke­sinin Hıristiyan köklerini teh­tid eden sığınmacılarca istila edildiğini” söylemiş, sığınma­cılara da, “Siz Türkiye’de kalın, orası güvenli ülkedir, buralara gelirseniz başınız belâdan kur­tulmaz” tavsiyesinde bulun­muştu. Bu arada Macar insan hakları savunucularından cı­lız bir ses de duyuldu. “1956’yı unutmayalım. O tarihte bizler mülteciydik, ve başkaları bize kucak açılmıştı” diyen.

    Hemen anımsadım, anılan tarihlerde çekmiş olduğum fotoğraflarımın da tanıklığı­na dayanarak, 1956 yılına bir göz atmanın yararlı olacağı ka­nısına vardım. O yılı nasıl bir atmosferde yaşamıştı dünya? Hafızamı yokluyorum ve bazı ilginç şeyler olduğunu görü­yorum. Her şeyden önce, iki kutuplu bir dünyada soğuk sa­vaşın bir başka biçimde şekil­lenmeye başladığının düğüm noktası gibi kabul etmek ge­rekir o yılı. Bugüne kadar uza­nan ve bu günleri hazırlayan bir gelişimin miladı da sayıla­bilir pekâlâ.

    Ve kampın Türkiye’de doğmuş en genç üyesi annesinin kucağında.

    1956 yılı kişisel olarak be­nim için de bir başlangıç tari­hidir. Çünkü o yıl profesyonel gazetecilik yaşamına ayak bas­tığım yıl olmuştu. Hayat der­gisi çıkmadan bir ay kadar ön­ce bana foto muhabirliği teklif edilmişti. Dergi Nisan başın­da çıkmaya başladı. Tiefdruck tekniğine uygun özel bir ka­ğıda basılıyordu. 13 sayı çıktı, kağıt stoku tükendi. Menderes dönemi, özel tahsis alabilme­si için hükümetle pazarlık ge­rekiyordu. 5-6 ay sonra kağıt işi çözüldü ve yeniden çıkarıl­maya başlandı. Benim mimar olmak gibi bir idealim vardı. Teklife hemen “Evet” diye­memiştim. Dergiyi gördükten sonra, teklifi kabul ettim ve işe başladım.

    O sıralarda Arap İsrail sa­vaşı ile hemen hemen eşza­manlı olarak Orta Avrupa’da da bir olay patlak vermişti. Polonya’dan sonra Macaristan Sovyet baskısına başkaldır­mıştı. 2. Dünya Savaşı sırasın­da Macaristan henüz krallık­tı ve Almanya’nın müttefiki olarak Sovyetler’e karşı savaşa girmiş, ne var ki Ruslar tara­fından işgal edilmişti. Varşova Paktı üyeleri bir paktın parça­sı olmaktan çok Sovyetler Bir­liği’nin işgali altında gibiydi­ler. Stalin’in ölümünden sonra Macaristan’ın başına başba­kan olarak İmre Nagy geçmiş, Varşova Paktı’ndan ayrıldıkla­rını ilân etmişti. Onun bu ön­cü hareketi Macar halkınca, özellikle de üniversite öğren­cileri arasında benimsenmiş, direnişe daha sonra işçiler de katılmışlardı.

    1956’da Sovyet politikala­rına karşı kendiliğinden bir kalkışma tetiklenmişti. Sem­patik tavırlarına karşın Sovyet lider Kruşçev, Stalin’den aşağı kalmadığını gösterdi. Bu baş­kaldırıya sert tepki gösterdi ve 1956 Kasım ayında Sovyet güçleri askeri harekât başlattı­lar. 200 bin Sovyet askeri ve 6 bin tank Budapeşte’ye hücum etti. Tankların acımasız saldı­rısına karşı kullanılan molotof kokteyli bu direnişin sembolik silahıydı. Şiddetli çatışmala­rın ilk döneminde 722 Sovyet askeri ile 2500 cıvarında Ma­car hayatını kaybetti. Binler­ce devrimci tutuklandı, 2700’ü idam edildi. Macarların top­lam kaybı 25 bin kişiyi bulu­yordu. 200 bin kişi de ülkeyi terketmişti. Sovyetler, Ma­caristan’da başbakanlığa Ja­nos Kadar’ı getirdiler. Bir süre sonra İmre Nagy de tutuklandı ve idam edildi.

    Üç kuşak bir arada, ailece Türkiye’ye sığınmış bir Macar ailesi (üstte sağda). Bir polis amiri sığınmacıların nüfus kayıtlarını inceleyip kaydedilmiş bilgileri tek tek kendilerine onaylatıyordu (üstte). Bu genç kız masada kendine bir yer açmış, öğrendiği Türkçe sözcükleri listesine eklemekle meşgul (sağda).

    Macaristan’da yaşananlar birçok Macarı yollara dök­müştü. Kış kıyamet günlerin­de yakındaki ülkelerde sığın­macı durumuna düşmüşler­di. Sığınmacılardan Türkiye de nasibini aldı. 1957 yılının ilk günlerinde bu Macarların, Pendik’teki bir kampta korun­duklarını duymuştuk. Der­gi adına oraya gidip, onların yaşantılarından fotoğraflar çekmek ve okuyucularımız­la paylaşmak üzere kampın yolunu tuttuk. Ziyaretimizi, onları topluca görebilelim di­ye akşam yemeği saatine denk getirdik. Mülteci kampı, sanı­rım Kızılay’ın gözetiminde idi. Sığınmacılar tahta barakalar­da kalıyorlardı. Günlük sosyal faaliyetlerini yemekhane ola­rak kullanılan daha büyücek bir barakada gerçekleştiriyor­lardı. Pek çoğu, aileler halinde iltica etmişlerdi. Onlarla ko­nuşmaya çalıştığımızda Türki­ye’ye sığınmış olmaktan mem­nun oldukları anlaşılıyordu. Türklerin misafirperverlikle­rini öve öve bitiremiyorlardı. Hepsinin ortaklaşa öğrendik­leri anlaşılan ilk Türkçe söz­cük “Çok şükür” olmuştu.

    Bir Macar kadın önüne fu­tasını takmış, kampın aşçısı­na yardım ediyordu. Bir genç kız yemek masalarının birinde kendisine yer açmış, mektup yazdığını sanıyorduk. Meğer öğrendiği Türkçe sözcükleri ve Macarca karşılıklarını ya­zıyormuş. Aslında Üniversi­te hazırlığı içindeymiş. İşler uzarsa Türkiye’de okumak is­tiyormuş. Hâl hatır sorduğu­muzda boş oturmaktan başka sıkıntıları olmadığını söyle­diler. Kendilerine meslekleri­ne uygun birer iş verilse daha mutlu olacaklarmış. Elbette akıllarından çıkmayan bir şey varsa, o da vatanları ve geride bıraktıkları yakınlarıydı.

    11 çocuklu sığınmacı bir aile yemek masasında.
  • Eller yukarı Gringo!

    Eller yukarı Gringo!

    Meksika Devrimi’nin iki liderinden biri Pancho Villa, 9 Mart 1916’da Amerikan topraklarındaki Columbus’a saldırmış ve şehri yakıp yıkmıştı. Gerilla savaşının tarihini başlatan ve sonraki yılların istilacı Amerikası’nı istila eden Villa’nın olağanüstü öyküsü.

    95f42/benn/2099/p4
    Torreon fatihi
    26 Nisan 1913’te Durango ve Chihuahua’daki asi komutanlar Jimenez’de buluşup, demiryollarının kavşak noktasındaki Torreon şehrini ele geçirmek için Villa’yı lider seçtiler. Muzaffer komutan Pancho Villa, süvarilerinin önünde Torreon muharebesinde, 29 Eylül-1 Ekim 1913.

    Günümüzden 106 yıl ön­ce başlayan Meksika Devrimi, kesintili oldu­ğu kadar uzatmalı bir devrimdi. Birkaç yıl içinde Pancho Villa ve Emiliano Zapata gibi gele­neksel politik aktörlere benze­meyen gerçek köylü liderleri­nin sahneye çıkması modern tarihin benzersiz bir vakasıydı.

    5640-02

    6 Aralık 1914’te yerel kıya­fetleriyle Mexico’nun en bü­yük meydanı Zócala’ya giren isyancı güçlerin önünde, sekiz “general” yürüyordu. Beş yıl ön­ce hiçbirinin askerlikle ilişkisi yoktu. Onlar, köylü, öğrenci, sı­ğır hırsızı, köy öğretmeni, seyis, haydut ve makinisttiler. Ara­larında dönemin Avrupa’daki devrimlerinde ki gibi profesör, avukat, doktor, gazeteci, profes­yonel aydınlar yoktu. Tercü­man ve aracı kullanmıyorlardı. Bu büyük kitle, önlerinde ken­dileri gibi “generaller”le Ulusal Saraya doğru ilerlediler.

    Aşağıdan, halkın içinden gelen bu önderlerin karşısına, zamanla kurumsal siyasetin ye­ni temsilcileri, bir takım sosyal talepleri kendilerine malederek çıkmaya başladılar. İhtiyar kı­tada 1. Dünya Savaşı başlarken Meksika Devrimi’nin rüzgarı aniden ters esmeye başladı.

    Daha birkaç yıl önce dev­riminin önde gelen simaları arasında yer alan Pancho Vil­la, artık ABD tarafından mu­hatap olarak kabul edilmiyor­du. Anayasacıların 1915’deki zaferi ve köylülerin radikaliz­mi, ABD’yi Villa’yı gözden çı­karıp Carranza’ya yakınlaştır­dı. 1915 sonunda ABD Başkanı Wilson, Venistiano Carran­za’yı Meksika hükümetinin temsilcisi olarak tanıdı. Aynı zamanda muhalif akımlara si­lah satışına da yasak geldi.

    46696
    Pancho Villa, “kurmayları”yla
    Orijinali Washington’daki Kongre Kütüphanesi’nde bulunan bu fotoğrafın kesin tarihi bilinmiyor. Pancho Villa, çapraz fişeklikleri ve uzun namlulu tüfekleriyle cephaneliği andıran yakın silah arkadaşlarıyla.

    Sonraki aylarda, Carranza hükümetinin Savaş ve Deniz Bakanı Obregon yavaş yavaş öne çıkmaya başladı. Obregon, yeni başlayan Cihan Harbi’n­den dersler çıkararak Pancho Villa’ya karşı mitralyözlerle önemli bir başarı kazanmış ve Villa’nın yenilmez kabul edi­len süvarilerini mağlup etmişti. Villa’nın süvarilerinin uygu­ladığı Apaçi taktiği (Süvariler hızla geliyor, 150 metre kala aniden durup ateş ediyor, sonra yakınlaşıp atın yuları ağızların­da iki ellerinde tabancayla tek­rar ateş ediyorlardı) artık tari­he karışmak üzereydi.

    Meksika Devrimi’nin 1915 Nisan-Haziran arası yaşanan en kanlı çatışmaları sırasın­da Pancho Villa cephane ko­nusunda sıkıntı çekmekteydi. Öte yandan “El Parfumado” (koku sürünmüş) diye aşağı­ladığı Obregon’un saldırıla­rı artmış, ele geçirilen subay­ları kurşuna dizilmişti. Villa hem mali olarak çökmüş hem de cephanesinin önemli bölü­münü kaybetmişti. 20 Aralık 1915’te dağlara çekilerek geril­la mücadelesine başladı.

    Pancho_villa_horseback
    Usta binici
    Asıl adı José Doroteo Arango Arámbula olan Pancho Villa’nın takma isimlerinden biri de usta biniciliğine gönderme yapan El Centaura del Norte’ydi. Yani Kuzeyin Centaur’u (yarı at, yarı insan mitolojik varlık). Villa, devrim yıllarında, at sırtında.

    ABD’nin Carranza’dan baş­kasına silah satmama kara­rından en çok etkilenen Villa olmuştu. Ancak sınıra yakın Ciudad Chihuahua’da konuş­landığından, ABD toprakların­dan gizlice silah temin edebi­liyordu. Silah tedarikçisi ise, son olarak kendisine ödediği altın ve gümüşe göre kalitesiz mühimmat vermiş olan Samu­el Ravel’di. Silah taciri Ravel, “Meksikalı haydutlarla müza­kere etmeyeceğini” bildirin­ce, Villa onun yaşadığı ABD topraklarında bulunan Colum­bus’a saldırmaya karar verdi. 17 Şubat’ta San Jeronimo’dan 589 adamıyla hareket etti.

    Meksika Devrimi’nin ba­şından itibaren Amerikan or­dusu, iki ülke arasındaki uzun sınır boyunca karakollar kur­muş ve birçok kez Meksika­lı isyancılarla çarpışmıştı. Bu çarpışmaların en şiddetlisi, işte Villa’nın bu saldırısı sıra­sında tam 100 yıl önce 9 Mart 1916’da gerçekleşti.

    Villa’nın birliklerine, gene­ral Ramon Banda Quesada ko­muta ediyordu. 444 süvarinin katıldığı bu saldırıda postaha­ne, otel ve evler yakılmış, sekiz asker ve ikisi Meksikalı on sivil öldürülmüştü. Villa’nın adam­larından ise 73’ü ölmüştü. Vil­la’nın adamları ev ev silah taci­ri Ravel’i aradılar ama Teksas’a gittiği için bulamadılar.

    00326
    Zaferin yolu, demiryolu
    Meksika İç Savaşı’nda demiryolları hem stratejik üstünlük hem para demekti. Pancho Villa trenlerden oluşan bir ordu kurmuştu.

    1812 İngiliz-Amerikan Sa­vaşı’ndan sonra ABD toprakla­rının yabancı güçlerce ilk (ve son) istilası, Amerikan kamu­oyunda büyük bir şok etkisi yarattı. Villa’yı yakalayıp yar­gılamak üzere general Pers­hing komutasında bir “ceza­landırma harekatı” düzenlen­di. 14 Mart 1916’da başlayıp 17 Şubat 1917’de sona eren bu harekatta Villa ele geçirileme­di ama, Amerikan ordusu bir yıl sonra Pershing’in de komu­tanlık yapacağı Birinci Dünya Savaşı’nda kullanacağı en mo­dern silahları denemiş oldu. Geleceğin ABD Başkanı Dwi­ght D. Eisenhower ve 2. Dünya Savaşı’nın ünlü generali Pat­ton da bu harekatta teğmen rütbesiyle yer aldılar.

    Pershing, Columbus’a dön­düğünde Villa’yı yakalayama­mış olsa da (bir söylentiye gö­re dizinden yaralanmış olan Villa’nın çok yakınından geç­mişlerdi) onun 33 önde gelen adamını yakalamıştı. Üç hafta boyunca aç bırakılan esirler­den dördü öldü, diğerleri son­radan affedildi.

    General Pershing’in taki­binden kurtulan Villa, kuzey­den gelen gringolara karşı di­renişin simgesi haline gelerek büyük bir moral kazandı. 16 Eylül 1916’da bir zamanlar üs­lendiği Ciudad Chihuahua’ya saldırdı ve siyasi mahkumları serbest bıraktı. O yıl zaferden zafere koşarak büyük kent­ler hariç hemen hemen Chi­huahua eyaletinin tamamın­da kontrolü sağlayan Villa, 22 Aralık’ta Ciudad kentini de ele geçirdi. Bu, Villa’nın son bü­yük zaferi olacaktı.

    İlerleyen yıllarda orta sı­nıfların ve Amerikalıların iş­lettiği madenleri kapattığı için madencilerin desteğini yitiren Villa, 1920’de silahla­rını bırakıp köşesine çekile­cek, 1923’te de bir suikaste kurban gidecekti.

    pancho001
    Kadınları severdi
    Villa, bir kadın kendisiyle evlenmek istiyorsa onunla evleniyordu. Evlenirken de boşanırken de yasaya ihtiyacı yoktu. General, 27 karısından en ünlüsü Luz Corral ile.

    Latin Amerika edebiyatı­nın büyük ismi Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, 2013’te Gün­lerin Çocukları kitabının ya­yımlanmasının ardından Amy Goodman’a verdiği bir röpor­tajda Pancho Villa’ya kimsenin bakmadığı bir açıdan bakmıştı:

    “9 Mart 1916 sabahının er­ken saatlerinde Pancho Villa atlılarıyla sınırı geçti, Colum­bus şehrine ateş yağdırdı, bir­çok askeri öldürdü, biraz at ve silah yağmaladı, ertesi gün hi­kayesini anlatmak için Meksi­ka’ya geri döndü. Bu yıldırım harekâtı, Birleşik Devletler’in İngiltere’ye karşı verdiği ba­ğımsızlık savaşından beri ma­ruz kaldığı tek işgaldi. 1812’de bir İngiliz istilası olmuştu ama bence bu gerçek bir istila değil, uzun bir bağımsızlık mücade­lesinin bir fasılasıydı. Pancho Villa’nınki ise gerçek, üste­lik tek istilaydı. Buna muka­bil, Amerika o tarihten bu yana dünyanın hemen hemen bütün ülkelerini istila etti”.

    PORTRE: PANCHO VILLA

    Gerilla savaşının yaşarken yazılan tarihi

    Bir Robin Hood veya bir İnce Memed’di. Kız kardeşini korumak için silaha sarılıp eşkiya olmuştu. Düşmanları için “Cengiz Han”dı. Basit bir sığır çobanıyken “Kuzey Tümeni”nin generali olan bu isyancıyı, Ame- rikalı gazeteci John Reed şöyle takdim eder: “Bu adam tanıdığım en doğal insandı. Vahşi hayvan­lara en yakın olma anlamında doğal…”

    Asıl adıyla Doroteo Arango Arámbula, Haziran 1878’de Durango eyaletinde doğdu. 12 yaşında yetim kalan bu yoksul köylü çocuğu, gömlek değiştirir gibi isim değiştirdi. 1910’a kadar hayduttu, siyasetle ilgisi yoktu. Başkan Madero’ya katıldığında, 400 süvarisiyle binbaşı tayin edildi. Ama bu düzenli askerî ya­şam ona göre değildi. 4 Haziran 1912’de itaatsizlikle suçlanarak tutuklandı. Hapiste tanıştığı genç bir Zapatist sayesinde, devrimin diğer ünlü ismini, onun programını öğrendi, hapisten kaçtı.

    Villa artık askerlerin ve top­rak sahiplerinin işin içinde olma­dığı bir ayaklanmanın gerektiği sonucuna vardı: Yoksulların zamanı gelmişti. Seksen kişiyle yola çıktı, trenleri ele geçirmeye başladı. Gerilla savaşının tarihini başlattı. Onbinlerle ifade edilen güçlere komuta etmeye başladı. Chihuahua’da eyaletini yöne­tirken hazine karşılığı olmayan ama kabul edenin hayatını garantiye alan kağıt para bastı.

    Ondan kurtulmak isteyen yeni lider Carranza, ordusunu modern silahlarla donatmış olan bakanı Obregón’u Villa’nın üze­rine sürdü. Beş yıl sonra 1920’de silahları bırakmak zorunda kaldı. Kendisine verilen topraklarda yaşamaya başladı. 1923’te öldü­rüldü; bindiği arabaya 150’den fazla mermi sıkılmıştı. Geriye, yoktan varolmuş hayatının her evresinden fışkıran bir efsane kalır. Hayatı boyunca 27 defa evlenmiş, 30’dan fazla çocuğu olmuştu.

    Pancho_Villa_bandolier
    (Masis Kürkçügil’in bu yazısı, ilk kez NTV Tarih’in 22. sayısındaki Meksika Devrimi dosyasında yayınlamıştır.)
  • ‘Sen hiç var olmadın çünkü tarihini sildim’

    Geçmişin kültürel izlerini silmeye yönelik vandalizm, insanlığa ait “temsil”leri hedef alan yıkıcılık her zaman mevcuttu ama bunlar tarihte hiç bugünkü kadar vahim boyutlara ulaşmamıştı. Bir yanda hırsızlar, haydutlar, teröristler; öte yanda yetkili muktedirler farklı güdülerle de olsa insanlığın geçmişini silmekle meşguller.

    2015 yılının ortalarında, üç “tahribat” olayını görsel ve yazılı basın aracılığıy­la öğrendik: Anish Kapoor’un Versailles sarayı bahçesindeki “Vajina” heykeline püskürtme boya ile müdahale edildi; IŞİD, müzelerde başlattığı yıkımı açık havaya taşıdı ve Palmira’nın bir bölümünü havaya uçurdu; As­sos-Behramkale’de, Aristoteles heykelinin bir kolu kırıldı, başı­na zarar verildi.

    Bir açıdan bakıldığında, bu üç yıkıcı olay eşit önem­de görülmeyebilir; anlarım. Bir başka açıdan, oysa, aynı değeri, daha doğrusu karşı-değeri sim­geliyorlar: İnsana ve insanlığa ait üç “temsil”, bazı “insan”ları belli ki onları yoketmeye, en azından yaralamaya yönelik şiddet duygularıyla donatmış. Kapoor’un yapıtına ve Aristote­les heykeline yönelen şahısların kimlikleri belirlenemedi. Anlaşı­lan o ki, biri(leri) Kapoor’un kut­sallık alanına saldırdığı inancı­nı taşıyordu — yıl, zaten, 7 Ocak günü Charlie Hebdo kıyımıy­la başlamıştı. Öbürü(leri), millî topraklar üzerinde bir gâvurun haram yoldan taçlandırılması­nı kabul edememiş. IŞİD, “sınır tanımaz yokediciliği”yle tanın­dı kısa süre içinde; işi türbeleri, kendi dininin farklı mezhepleri­nin kültürel geçmişini haritadan silmeye dek götüren bir zihniye­tin Palmira için içinin sızlama­sı beklenebilir miydi? Kaldı ki, Taliban militanları Buda heykel­lerini ortadan kaldıralı, “örnek” oluşturalı epey olmuştu.

    Assos antik kentinin girişinde ziyaretçileri karşılayan Aristoteles heykeli uğradığı saldırıda sağ kolunu bileğinden kaybetti, yüzünde tahribat oluştu.

    Bir vakitler, hepten kişi­sel gerekçelerle sanat yapıtları­nı kamusal alanda makasla ya da asit şişesini üzerilerine boca ederek imha yolunu deneyen­lerin patolojik ya da ideolojik bünye özellikleri üzerinde eni­konu oyalanmış, kalem oynat­mıştım. Şüphesiz, Kapoor’un yapıtını ve Aristoteles heykelini hedef seçenlerle tarihi silmeye and içmiş olanları aynı kefe­ye yerleştiremeyiz; gelgelelim, temeldeki sorun farklı değildir. Ünlü metni “Aydınlanma ne­dir?”de apaçık bir tanım getirir Kant: “Aydınlanma, insanın biz­zat kendisinin sorumlu olduğu vesayet durumundan çıkışıdır”. Doğru (bana kalırsa), ama geçer­siz (bana kalırsa) bir saptama: İnsanoğlu, doğabilimci Théo­dore Monod’nun söylediği gibi, manevi ilerleme geçirmemiştir — binlerce yıldır.

    Yıkım güdüsü belli bir coğ­rafyanın, kültürün, inancın te­kelinde olmamıştır. Büyük kü­tüphane yangınları her çağda, her kıtada karşımıza çıkar söz­gelimi. Uzağa gitmeye gerek yok, örneklemek için: 1943 yılında, Paris’i işgâli altında tutan Na­zi yetkilileri, Orangerie müze­sinden onlarca tabloyu seçip, “dekadan” oldukları gerekçe­siyle açık havada yakmışlardı: Klee’sini, Matisse’ini, Picas­so’sunu alevler yutmuştu.

    Öte yandan, Naziler, Göring’in kılavuzluğunda (malûm “sanatsever”di!), işgâl ettikleri bütün ülkelerin müzelerini yağmalamışlardı; Hitler de, doğduğu kentte dün­yanın en zengin sanat müze­sini açma hazırlıkları içinde, organize bir talan yürütmüştü. O günden bugüne değişen tek ayrıntı yağma ve talanın adresi: IŞİD dev bir ticaret çarkı kurdu, alıcıları zengin ülkeler sessizce koleksiyonlarını semirtmenin peşinde.

    Sanat tutkusu bir yakada, sa­nat düşmanlığı öteki, simetrik yakada. Aristoteles heykeline saldıran zihniyeti “ucûbe tartışması” tetiklemedi diyebilir miyiz? Neden teröristlerin hedefinde müzeler canalıcı bir yer tutuyor? Neden, Mısır’da “Arap Baharı”nın Tahrir meydanında patlak verdiği sırada, meydanın ucundaki, benzersiz kültürel birikime sahip devlet müzesini soyma girişiminde bulunulmuştu? Soru sayısını çoğaltmak güç olmazdı.

    IŞİD iftiharla sunar! IŞİD, Suriye’deki Palmira antik kentinde bulunan en önemli arkeolojik eseri, Baal tapınağını geçtiğimiz yılın Ağustos ayında havaya uçurmuş, patlamanın görüntülerini dünya basınına servis etmişti.

    Andığım üç yıkım örneği, deyiş yerindeyse anlık hamlele­re dayanıyor. Tahribatın en ağır sonucunu geniş zamanlara ya­yılan, sözümona yasal yollardan gerçekleştirilenler getiriyor oy­sa ve tipik uygulamasının tam ortasında yıllardır yaşıyoruz, ne yazık ki izliyoruz olup bitenle­ri: Karşı-sesi dinlemiyor hiçbir yetkili.

    İstanbul’dan, bir canlı açık hava müzesinden, insanlık kültür mirasının başta gelen merkezlerinden birinden sözediyorum. Doğal özellikleri ve ayrıcalıklı konumu, iki imparatorluğa başkentlik yapma durumundan kaynaklanan eşi benzeri olmayan kültür birikimi neredeyse hiçe sayılıyor 60 yıldır. Menderes-Gökay operasyonları ciddi darbe vurmuştu İstanbul’un dokusuna. Çok olmadı, İlber Ortaylı, o dönemde tarihî yarımadanın beş yüzyıllık yapılarının köhne yıkıntılar sayılarak yokedilişini yeniden konu edineli. O gün bugün ne değişti? İvme kazanarak çö­züldü silûeti, sözde ekonomik gerekçelerle, birincil ve ikin­cil anlamıyla altüst edildi şehir, Mimar Sinan’ın tam karşısına utanmadan sıkılmadan neler dikildi. Yalnızca kendine özgü estetiği silinmedi İstanbul’un, iklimi bozuldu, damarları tıkan­dı, nefes alma olanakları elinden alındı.

    Sanat yapıtlarına, kültü­rel mirasın ürünlerine yöne­lik dolaylı bir olgu da hırsızlık. Simon Houpt’un bu konudaki temel kitabı Kayıp Eserler Mü­zesi (2006, sıcağı sıcağına YKY tarafından yayımlanmıştı), ör­nek-olayları bir albüm eşliğinde meraklı okurun karşısına çıkar­mıştı. Aynı bağlamda yerli bir kataloğa gereksinme duyuyoruz burada, biz de: Bir yanda Hâ­le Asaf’ın, Muhittin Sebati’nin “kayıp” kategorisine giren ya­pıtları, bir yanda başta Kuzgun Acar’ınkiler, yok edilmiş olanlar hiç değilse dökümleri yapıla­bilmiş olsa(ydı). Onlara, sözde şehircilik çalışmaları nedeniyle sırra kadem basmış, gömülmüş miras örnekleri eklenerek: Ra­imondo d’Aronco’nun Karaköy meydanından söküldükten son­ra buharlaşan mücevheri, Art Nouveau ahşap mimarinin bir şah-eseri olan camisini kalan fotoğraflardan tanıyoruz.

    Tarihi silenler yalnızca hay­dutlar, hırsızlar, teröristler mi, hayır, bir o kadar yetki sahibi kıldığımız muktedirler.

  • ‘Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık’

    ‘Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık’

    1965’te Çanakkale batıklarına ilk defa dalan profesyonel balıkadam Tosun Sezen, Türkiye’de modern dalgıçlığın yaşayan efsanesi. 78 yaşındaki Sezen, 18 Mart 1915’te batırılan Fransız zırhlısı Bouvet’ye de ilk ‘dokunan’ kişi. Uzun yıllar “mayın yarası” olarak kabul edilen delikleri dinamitle nasıl açtıklarını ve batıklarla ilgili daha birçok ayrıntıyı Ayhan Aktar’a anlattı.

    Ayhan Aktar: Çanakkale’de 1915 yılında batan zırhlıla­ra dalmak ve hurda çıkar­mak durup dururken mi aklınıza geldi?

    Tosun Sezen: Bizim sularda artık süngercilik bitmişti. Ay­rıca, ortağım Baskın Sokul­lu’nun dedesi Çanakkale’de sa­vaşmış olan [3. Kolordu Kur­may Başkanı] Fahrettin Altay [1880-1974] Paşa’dır. O da bize ANZAC bölgesinde kolordu kurmay başkanı iken Trium­ph zırhlısının nasıl battığını anlatırdı. Aşağı yukarı, batı­ğın nerede olduğunu bize tarif ederdi [132 m. boyunda olan 11,985 tonluk İngilizlerin Tri­umph zırhlısı, 25 Mayıs 1915 tarihinde torpille batırılmış­tır]. Tabii bu konuları kitap­lardan da okumuştuk. Böylece, dalgıç teknemizle Çanakka­le’ye geldik. Biz çalışmaya baş­ladığımızda Fahrettin Altay Paşa da gelip bizi ziyaret etti. Paşa, araziyi çok iyi tanıyor­du. Bize Kuzey Cephesindeki, ANZAC tarafındaki durumu anlattı. Mesela, ellerinde 1700 metre menzilli bir tane topları varmış. Triumph ise, o menzi­lin dışına demirlemiş. İngi­lizler istedikleri gibi ateş edi­yorlarmış. Akşam beşte, çay saatinde mola veriyorlarmış. ‘Triumph torpillendiğinde ve alabora olduğunda denizin üs­tü papatya tarlası gibi gemici­lerin beyaz kepleri ile dolmuş­tu’ demişti. Onlar yüzmeye çalışıyorlarmış. Harp dur­muş, herkes siperlerden çıkıp geminin batışını seyretmeye başlamış. Fahrettin Paşa, ‘ge­minin altında kırmızı zehirli boyası vardı’ demişti.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Dalgıç Tosun Sezen: 60’lar ve bugün Çanakkale batıklarından 1960’ların ortalarında çıkarılan metalparçalar(solda). 1960’ larda Çanakkale’da batmış olan İtilaf zırhlılarına dalan Tosun Sezen’in o günlerdeki ve bugünkü fotoğrafları (üstte).

    Peki, Fahrettin Paşa baş­ka önemli bir şey anlatmış mıydı?

    Önemli bir şey anlatmadı. Ama Çanakkale’ye Enver Paşa’nın geldiğini ve [19 Mayıs’ta] bir hücum emri verdiğini anlat­tı: ‘Yarın sabah hazır olun, hü­cum edeceksiniz. Bunları de­nize dökeceğiz’ demiş. Bunlar da düşmanın son derece iyi bir şekilde mevzilenmiş olduğunu ve çok iyi yerde makineli tüfek yuvaları bulunduğunu izah et­meye çalışmışlar. ‘İmkanı yok, biz bunları buradan söküp ata­mayız’ demişler. ‘Çok telefat veririz’ demişler, ama dinleme­miş. Ertesi gün binlerce asker şehit olmuş. Sonra [24 Mayıs günü] ölü gömmek için ateş­kes yapmışlar. Fahrettin Paşa, ‘o gün şehit olan askerlere, hep çok acırım’ derdi [19 Mayıs saldırısında 51’i subay olmak üzere 3369 şehit ve 97’si subay olmak üzere 5967 yaralı zayiat verilmiştir. O günün toplam za­yiatı 9484 kişidir].

    Çanakkale’de çalışırken si­zin ekipte kimler vardı?

    1965 yılındayız. Ortağım Bas­kın o sırada askerliğini yapı­yordu. Ben, Ali Dayı ve sünger­cilik için yetiştirdiğimiz dalgıç­larımız vardı. Bu sefer onları batıkta çalışmaya alıştırdık. Gemide yedi tane dalgıç vardı. Hatırladığım, Marmarisli Tu­ran Evcan ve Bodrumlu Kamil Ertuğrul vardı. Şimdi emekli oldular. Ayrıca, Marmarisli Fe­rit – Orhan Ergün kardeşler ve Mithat Yıldız vardı.

    Ama kimi zırhlılar 70 met­re civarında yatmıyor mu?

    Süngerde de 70 metreye ini­yorduk. Bizim için bir prob­lem yoktu.

    Çanakkale batıklarına da­larken işe nasıl başladınız?

    Çanakkale’ye gittiğimizde Ya­kup Aksoy diye bu işleri yapan birisi vardı. Gelibolu’nun ku­zeyinde Bolayır açıklarındaki [İngiliz E11 denizaltısı tarafın­dan 8 Ağustos 1915 tarihinde batırılan] Barbaros Hayrettin zırhlısına dalıyorlardı. O zırhlı­dan hurda çıkartmak için Mali­ye Bakanlığı ile anlaşması var­dı. Önce, onunla temas ettik.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Batıklardan kesilen parçalar Çanakkale Boğazı’nda çalışan Tosun Sezen ve ekibi, batıklardan kestikleri parçaları sualtında vinçe takıyor.

    Batıktan hurda çıkartma işi­nin yasal çerçevesi neydi?

    Maliye Bakanlığının bir genel­gesi vardı. Eğer bir batığın ye­rini ilk olarak sen bulursan ve Maliye Bakanlığı kayıtlarında bu batık yok ise, o zaman ‘ismi meçhul bir batık gemi’ bulmuş oluyorsun. O zaman, bu batık gemiden hurda çıkarma işini sana ihale ediyorlardı. Batık gemi ‘harp ganimeti’ sayıldı­ğından hurda çıkartmak ser­bestti. Çıkardığın hurdadan da % 26 vergi kesiyorlardı. Ör­neğin, bir ton bronz çıkardın, bunun 260 kilosunun parasal karşılığı Maliye’ye ödeniyor­du. Hesaplama da o zaman Ti­caret Odalarının listelerindeki resmî birim fiyatları üzerin­den yapılıyordu. Yani 260 kilo bronz, odanın birim fiyatı ile çarpılarak ödenecek vergi he­saplanıyordu. Unutmayalım, o yıllarda Türkiye bir yokluk­lar ülkesiydi. Döviz darboğazı vardı. Evde kullanılan musluk­lar da sarıdan yapılırdı. Hur­daya ihtiyaç vardı.

    Peki, bu iş nasıl kontrol ediliyordu?

    Kontrolü her gün tekneye ge­len maliye memuru yapıyor­du. Adamın yevmiyesini de biz ödüyorduk. Çanakkale’de­ki ambarda bizim çıkardığı­mız hurda tartılırdı. Vergiyi ona göre tahakkuk ettirirlerdi. Biraz zor bir işti. Vergiyi öde­dikten sonra malı İstanbul’da hurda tüccarlarına satardık. Çıkardığımız metaller o kadar değerliydi ki İstanbullu hur­da tüccarları bize peşin para vermek isterlerdi. Perşembe pazarındaki dökümcüler mal için yalvarırlardı. İthalat yok­tu, ama talep çoktu.

    Peki, işe nasıl başladınız?

    Önce, Bolayır’da hurda çıkaran Yakup Aksoy’u bulduk. Onlar derine dalamıyorlardı. Eski usul başlıkla çalışan, Çanakka­le-Çardak’tan Mehmet isimli bir usta dalgıçları vardı. Da­ha çok yüzeyden görünen ba­tıklara yani 20 metreye falan dalabiliyordu. Yakup, ‘Aman, burada derinlerde batıklar var. Pervanelerini çıkartalım’ dedi. Biz de tamam dedik. Biz de sünger avcılığı için kullan­dığımız Norveç malı Simlad marka echo-sounder’i kulla­narak Kabatepe açıklarındaki Triumph’u bulduk. Deniz di­binin yükseltilerini veren mo­dern bir aletti. Tabii ki Fahret­tin Paşa’nın tavsiyesine uyarak sahilden 1700 metre açıktan aramaya başlamıştık. Trium­ph Alman U21 denizaltısı Ko­mutanı Yüzbaşı Otto Hershing tarafından batırılmıştı. Aynı denizaltı, 16,000 tonluk 128 metre boyundaki İngiliz Majes­tic zırhlısını da [27 Mayıs 1915 tarihinde] batırmıştı. Seddül­bahir açıklarında 30 metre­de hurdası alınmış ve dağılmış olarak hâlâ yatıyor.

    Majestic zırhlısının hurda­sını siz mi çıkardınız?

    Hayır, onu İtalyanlar 1930’lar­da Atatürk’ten torpil yaptırıp izin alarak çıkartmışlar. Hika­yesi de şöyle: Kurtuluş Sava­şında Ankara hükümeti İtal­yanlardan bol miktarda silah ve askeri teçhizat satın alıyor. Bu işlerde aracılık yapan silah tüccarı da İtalyan deniz işleri yapan firma için Atatürk’ten ricacı olmuş. Maliye’ye bir miktar para ödeyerek izin al­mışlar. Tabii onlar sığ sular­daki gemileri boşaltmışlar. 30 metreye dalmak kolay. Riva­yete göre, Majestic’ten çıkan sarı ve bronzdan kazandığı pa­ra ile, bu işi yapan adam İtal­ya’da otel yaptırmış ve ismini de ‘Majestic’ koymuş. Bu halk arasında konuşulan bir hikaye. Doğru mu, bilemem! Bize, İtal­yanların ve sonra da Almanla­rın yanında çalışan dalgıç Ça­nakkaleli Adil Hoca anlattıydı. Biz Triumph’u ararken Yakup Aksoy heyecanlıydı. ‘Eğer Tri­umph’u bulursanız, [teknenin aşçısı] Minnoş Dayı’ya takım elbise, gömlek, ayakkabı ve kravat alacağını’ vaat etmişti.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Denizin altında savaşın izleri Batıklardan çıkarılan parçalar hurda olarak satılmak üzere hazırlanıyor.

    Peki, Triumph’a ilk kim daldı?

    Aşağıya ilk ben indim. Gemi, toplar batarken ağır çektiğin­den ters yatıyordu, üzerinde süngerler ve canlı hayat vardı. Fahrettin Paşa’nın bahsettiği, kırmızı zehirli boya aynen du­ruyordu. Su berraktı, manzara çok iyiydi. Koca koca orfoz­lar vardı. Görüş çok güzeldi. Kumlukta bir zeminde 60 – 70 metrede yatıyordu. Bronz per­vanelerin bir kanadı adam bo­yundaydı.

    Pervaneleri nasıl söküyor­dunuz?

    Tabii dinamitle kestik. Perva­nelerin bağlı olduğu 42’lik şaft­ları vardı. Ek yerlerine yuvar­lak dinamit sarıp, tellerini de yukarıdaki teknedeki manyeto­ya bağlayıp ateşleyerek kestik. Pervaneleri yukarı kaldıracak çelik tel sapanlarını önceden vurduk ki kopan pervane kuma saplanıp işimizi zorlaştırmasın diye. Dinamitleri de resmî izinli bir iş yaptığımız için devletten, yâni MKE’den satın alıyorduk.

    Yukarı siz mi çekiyordunuz?

    Triumph’un bir pervanesi yak­laşık 12 tondu. Tabii bu kadar büyük bir kütleyi çekip, bizim dalgıç teknesine koymamız mümkün değildi. Tekne ala­bora olurdu. İstanbul’dan 12 tonu kaldıracak vinçli gemi ki­ralamıştık. Gemi, 15 gün kadar kaldı ve iki pervaneyi çıkardı. Sahilde pervanelerin kanatla­rını kestik ve sattık.

    Peki, 18 Mart’ta batan zırh­lıların yerini nasıl buldu­nuz?

    Boğazda Irresistible zırhlısı­na daldık. Kepez burnundaki Jandarma Kampının açığın­da yatıyordu. Onun yerini bi­ze dalgıç Adil Hoca gösterdi. 1950’lerde Maliyeden çalışma izni alan Alman firması adına batığa dalmış ve pervaneleri­ni o şahsen çıkartmıştı. Fakat tekneye dokunmamışlar, sade­ce en kıymetli parça olan per­vaneleri almışlar.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    1960’larda 30 metre derinlikte yatan Majestic batığına dalan bir profesyonel dalgıç.

    Irresistible zırhlısının du­rumu nasıldı?

    Ben daldığımda baktım, san­cak tarafında makine daire­sinde 2 – 2,5 metre çapında mayın patlamasından oluşan bir delik vardı. Tek delik ora­daydı. O delik gemiyi batır­mıştı. Ben delikten içeri gir­dim. Tam piston kolunun ya­nına girmişim. Bu gemide iki tane makina var. Tanesi 7,500 Beygirlik çok güçlü makina­lar. Tabii ki bu bir savaş gemi­si, hızlı hareket etmesi lazım. Kömürle çalışan, fakat 18 knot sürati olan bir gemiden bahse­diyoruz. 18 Mart’ta Irresistib­le zırhlısı topçu ateşine maruz kalmış. Daha sonra da sancak tarafından mayına çarptıktan sonra yana yatmış ve epey sü­rüklenmiş. Erenköy koyunun kuzeyinde ve açıkta batmış. Biz geminin makine dairesinde yaklaşık üç sene çalıştık. Torpil kovanlarını da çıkardık. Onla­rın ayar direksiyonlarından eve kahve sehpası yaptırdım, hâlâ kullanıyoruz. Sonra, havalar müsait oldukça Ocean’ı ve Bou­vet’yi aramaya başladık.

    Ocean’ı ve Bouvet’yi de sizin Norveç teknolojisi ile mi buldunuz?

    Hayır. Oxford Üniversitesinde, yeni bir bilim dalı olan ‘arkeo­metri’nin kurucusu olan Prof. Teddy Hall [1924-2001] yakın arkadaşımızdı. Oxford’da ar­keolojik kalıntıların yaşlarını tespit eden bir laboratuvar kur­muş ve deniz dibindeki metal­lere karşı hassas olan ‘manye­tometre’ isimli bir alet yapmış­tı. Biz kendisiyle Bodrum’da tanıştık. Teddy’nin ‘manyeto­metre’ aletini kullanarak, Boğa­zın ortasında bulunan Ocean’ı ve Bouvet’yi bulduk. Toplar ve bordada su kesiminin üzerin­deki 30 cm kalınlığındaki zırh­lar ağır bastığından, yine ters dönmüş olarak yatıyordu. İl­ginçtir, İngilizler gemileri kap­ladıkları zırhları da savaştan önce Alman Krupp firmasın­dan almışlardı. Ocean’ın perva­neleri çamurun içindeydi. Bi­raz uğraştık, ama o günkü tek­noloji ile onları çıkaramadık. Ama artık bu işler çok kolay. Bugün robot indirip, dalıp çı­karabilirler. Pervaneleri Deniz Müzesinde sergileyebilirler.

    Ocean’ın durumu nasıldı?

    Ocean’da ufak delikler vardı. Deliklerin bir tanesi mayın ya­rasıydı. 1968 ile 1970 arası biz bu batıkta çalıştık. Ama çalış­ma şartları çok zordu, boğazın tam ortasındaydı. Akıntı çok kuvvetliydi, dalgıçların hor­tumları sürükleniyordu. Ancak hava müsait olduğu zaman Oce­an’da çalışabiliyorduk. Hava sert estiği zaman ise, Bouvet ve­ya Irresistible’de çalışıyorduk.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Ali Dayı dalış teknesinde hazırlık Tosun Sezen ve diğer balıkadamlar 1960’ların ortalarında Ali Dayı adlı teknede dalışa hazırlanıyor.

    Mesela, Ocean gibi bir gemide, pervaneler dışında kıymetli metal ne var?

    Bütün makine dairesinde kıy­metli metaller, bronz var. Ör­neğin, ‘kondenser’ dediğimiz soğutucular var. Deniz suyunu alarak sistemi soğutuyor. On­lar bakır, sarı ve bronz oluyor. Başta ve kıçta, torpil kovanla­rı var. Mesela, makina daire­sindeki merdiven basamakla­rını bile adamlar sarı alaşım­dan yapmışlar.

    Bouvet’yi nasıl buldunuz?

    Bouvet’yi de Teddy’nin ‘man­yetometre’sini hem de bizim echo-sounder’i kullanarak 1967’de bulduk. Bouvet’nin batışını gösteren iki tane fo­toğraf vardır. O fotoğraflara bakarak Erenköy koyu açık­larında sistematik bir tarama başlattık. Bouvet’yi de Maliye Bakanlığına tescil ettirip mu­kavelesini yaptık. Bize dalış ve hurda çıkartmak için üç sene izin verdiler. Bouvet’ye ilk ola­rak ben indim.

    Ne durumdaydı?

    Yine ters dönmüş ve baş tara­fı biraz yukarıda duruyordu. Çok büyük bir projektörü var­dı. Bouvet’in üç pervanesi var­dı, ama kıçı kuma gömülüydü. Onları çıkartamadık. Tabii ki biz işimize bakıyorduk. Yal­nız bir gün, sırf merak ettiğim için geminin ortasındaki san­cak tarafındaki müthiş büyük bir delikten içeri girdim. Ama ona delik demek de doğru ol­maz, aslında koca bir yırtık vardı. Sanki orada bir patlama olmuştu.

    Sizce, o yara nasıl oluşmuştu? Örneğin, top mermisinin cephaneliği patlatması olabilir mi?

    Evet, öyle görünüyordu. Bir patlama var. Ama tabii ben elli küsur yıl sonra böyle sorularla muhatap olacağımı bilmediğim için o yıllarda özel bir araştır­ma yapmadım! Ben o yarıktan içeri girdiğimde, etraf darma­dağınık olmuştu. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Orada bir karmaşa vardı. Her şey parça­lanmıştı. Büyük bir patlama ile her şey dağılmıştı. Ya cephane­lik patladı veya makine daire­sinde istim kazanı patladı.

    fransız
    Torpil test levhaları Bouvet’nin torpillerinin kontrol edildiğini gösteren test levhaları Tosun Sezen’in özel koleksiyonunda (üstte). Batıklardan çıkarılan ağır parçalar yüksek tonajlı bir gemiye yükleniyor (üstte sağda).

    Savaş tarihinden ve topçu subaylarının anlattıklarından anladığımız kadarıyla, Bouvet suyun bir metre altında bir mermi isabeti alıyor. Bu isabetten sonra patlama ile kırmızımsı bir duman çıkarıyor ve sancak tarafına yatıyor. Sonra da baş tarafından mayına çarpıyor ve iki dakikada batıyor.

    Bouvet’de mayın deliği falan yok, çünkü Bouvet zırhlısı ma­yına çarpmamıştı! Diğer ge­milerdeki mayın yaralarının ne olduğunu ben çok iyi bili­yorum. Bouvet’de ortada koca bir yara var, o da mayın yarası değil. Mayın yarası ile Bou­vet çapındaki gemi iki dakika­da batmaz… Ayıptır söylemesi, birilerinin başta mayın deliği olarak anlattığı delikleri de di­namitle biz açtık! Baş tarafta­ki bronz torpil kovanlarını çı­kartmak için açtık!

    Nasıl yani?

    Çok kolay. Önce geminin baş tarafında küçük bir delik açtık. Sonra o delikten şamandıralı dinamiti içeri bıraktık, patlattık.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Kovan direksiyonu salonda sehpa… Sezen’in Irresistible zırhlısından çıkardığı torpil kovanları ayar direksiyonu, bugün salonunda kahve sehpası. Üzerinde aynı batıktan çıkarılan ispermeçet mumu var.

    Şamandıralı dinamit nedir?

    Eğer dinamiti delikten içeri bı­rakırsan yer çekimi ile denizin dibine oturur. Patlamanın etki­si sınırlı olur. Ama bir de balon gibi ucuna şamandıra bağlarsan yukarıya kalkar ve patladığında istenen deliği açar. Sonra da ra­hat rahat içine girer, çalışırsın.

    Bouvet’de ne kadar çalıştınız?

    İki ay kadar çalıştık. Ama ara ara gidiyorduk. Biz 1965 ile 1970 arasında sadece yaz ay­larında çalışıyorduk. Sadece bir kış sürekli çalıştık, ancak lodos havalarda çalışılabili­yordu. Hava çok estiği zaman Bouvet’nin bulunduğu yer kuy­tu oluyordu. Akıntı fazla tesir­li değildi. Akıntı fazla olunca, akıntının kuvveti hortumu ve hortum da dalgıcı sürükler. O tip batıklara ‘çan teknolojisi’ ile dalmak lazım. Ama bizde o kadar para yoktu.

    Bu batık çıkartma işi ne zaman bitti?

    1970’lerde balıkçılar bizim kul­landığımız dinamitlerin balık neslini yok ettiğini iddia ede­rek şikayet ettiler. Bu da pek doğru değildi. Çünkü biz gemi­nin ucunda dinamit patlattığı­mız zaman, geminin kıçındaki bir noktada bizim maliyeciler balık tutuyorlardı. Balıkçılar biraz mübalağa ediyorlardı. Sonra dinamit atmayı yasakla­dılar. O zaman da bizim çalış­mamız imkansız oldu.

  • Bouvet zırhlısını mayınlar değil Türk topçusu batırdı

    Bouvet zırhlısını mayınlar değil Türk topçusu batırdı

    Hem İngiliz hem Türk resmî tarihlerinde ve neredeyse tüm literatürde Nusret’in döktüğü mayınlara çarparak battığı iddia edilen zırhlı, aslında Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey komutasındaki Rumeli Mecidiye tabyasından atılan top mermileri sonucu sulara gömülmüştü. Yeni belge ve tanıklıklarla olayın içyüzü…

    Bundan tam 101 yıl ön­ce 18 Mart 1915 günü yapılan Çanakkale Bo­ğazı muharebesinde Rumeli Hamidiye tabyasında bulunan Ermeni asıllı Osmanlı topçu subayı Teğmen Sarkis Toros­yan, Fransız Bouvet zırhlısının batışını Çanakkale’den Filistin Cephesine başlıklı anılarında şöyle anlatıyordu:

    “Ana tabyamızın [Anado­lu Hamidiye] yok edildiğinin farkına varan düşman, rahat­ça manevra yapmaya başladı ve bir Fransız zırhlısı Anadolu kıyılarından bize doğru gelme­ye başladı. Geminin yakınlaş­masını metre metre izledim. Yaşadığım gerginlikten dolayı nefes nefeseydim. Gemi yak­laştıkça yaklaştı ve ardından hızını azaltmaya ve boğazın or­ta noktasına doğru ilerlemeye başladı. Ateş emri verdim. Tam isabet, üç atış yaptık ve böylece geminin ön güvertesinde bü­yük bir yangın başladı. Attığı­mız bir mermi geminin dümen dolabını havaya uçurdu. Gemi ağır ağır yan yatmaya başladı. 3.40’da [13.40 olmalı!] ateşi art­tırdık… Fransız gemisi teslim olmaya çalıştı ama toplarımız merhametsizdi ve çılgıncası­na işaret verişine hiç aldırış et­medik. Sonunda o da Çanakka­le’nin dibini boyladı” (s. 137).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Bouvet zırhlısının batışını tasvir eden dönemin bir illüstrasyonu.

    Egemen tarih yazımına gö­re, 18 Mart günü batan Bouvet, Irresistible ve Ocean zırhlıla­rı Nusret mayın gemisinin dö­şemiş olduğu mayınlara çar­pıp batmıştı. Zaten her yıl 18 Mart’ta bütün medya organ­larında Nusret mayın gemisi komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey’in ve gemideki Ma­yın Grup Komutanı Binbaşı Hafız Nazmi Bey’in kahraman­lıklarından bahsediliyordu. Fakat o kritik görev sırasında gemide bulunan Almanların isimleri anılmıyordu! Örne­ğin mayın uzmanı Yarbay Paul Gehl, torpido uzmanı Kıdem­li Astsubay Rudolf Bettaque da gemideydi. Ayrıca, Nusret’in bacasından koyu renkli duman çıkarmadan makinelerini ça­lıştıran ve böylece İngilizler ta­rafından görülmesini engelle­yen çarkçıbaşı Yüzbaşı Arnhol­dt Reeder de görev başındaydı. Anlaşılan bu askerler Alman ve Hıristiyan oldukları için bizim hem ‘milliyetçi’ hem de ‘İslâm­cı’ tarih yazımına ters düşüyor­lardı. Böyle durumlarda, ‘ala­turka’ tarihçiliğimiz “unutkan­lık” hastalığına kapılıyordu.

    Örneğin, Yzb. Torosyan’ın “palavracı” olduğunu ispatla­maya çalışan Halil Berktay, “… bütün kaynaklar, 18 Mart’ta üç zırhlının da topçu ateşiyle değil mayına çarpıp battığında birle­şiyor” diyordu. (Taraf, 31 Ekim 2012). Anadolu yakasında İnte­pe’ye konuşlanmış 8. Ağır Top­çu Alayı’ndan ismi bilinmeyen bir topçu subayının günlüğünü yayına hazırlamış olan Çanak­kale 18 Mart Üniversitesi Ta­rih Bölümü’nden Yard. Doç. Dr. Lokman Erdemir de, topçu su­bayının 18 Mart anlatısı resmî tarihimiz ile uyumsuz olduğu­nu gördüğünde hemen müda­hale ederek şunları yazıyordu: “Burada Bouvet hariç diğer iki İngiliz zırhlısının batış nedeni bilinenden farklı anlatılmıştır. Yukarıdaki ifadelerden gemile­rin, cephaneliklerinin infilakı sonrası battığı anlaşılmaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki bu ifadeler kendisine nakledilen malumattır. Halbuki Boğaz’da bütün gemiler 7/8 Mart gece­si Nusret’in Erenköy Koyu’na döktüğü mayınlara çarpma­sı suretiyle batmıştır” (Meçhul Subay: Çanakkale Cephesi’nde bir Topçu Subayının Günlüğü, 2015, s. 17-18).

    Geçen sene Çanakkale mu­harebelerinin 100. yılı dolayı­sıyla, kenarda köşede kalmış hatıratlar da yayımlanmaya başladı. Bunların içinde bir ta­nesi, Rumeli yakasındaki Yıldız Tabya’nın Doktoru Behçet Sabit Bey’in günlüğü ufuk açıcıydı. Dr. Behçet Sabit hem ayrıntılı bir şekilde 18 Mart’ı anlatıyor, hem de Yıldız Tabya’ya gelen ordu emirlerini ve tamimlerin kopyalarını veriyordu. Kız kar­deşine yazdığı 24 Mart tarih­li mektupta Bouvet’nin batışını şöyle anlatmıştı:

    “Yerin göğün tüm katman­larını titreten bu kudurmuş­çasına hücum, öğleden önce başlamıştı. Bize iyice yaklaşan Bouvet’ydi ve kahraman tab­yalarımızdan birinin Allah’a sığınıp gönderdiği mermi, da­ha ilk anda hedefi buluverdi… Oooh! Kalbim sevinçten nasıl da çırpınıyor! Onun aniden dönüp alevler içinde kaçışı­nı görmek, o halini izlemek ne büyük zevk! … Alevler duma­na dönüştü… Düşman saat­te yirmi iki mille kaçıyordu ki diğerlerinin açtığı yaylım ate­şi artık bulunduğum yerin he­men yakınlarında dumanlar, taşlar, çelikler savuruyordu… İşte tam o anda pek ustaca isabet, onu denizin derinlikle­rine gönderdi (01.45). [Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan Yüzba­şı Mehmet] Hilmi adında bu saygıdeğer batarya kumanda­nının, adına yaraşır, vakarlı, zarif bir atışıydı. İlk şehidimi­zi de o zaman verdik. Kalbim acıyla titredi” (Behçet Sabit Erduran, Cephedeki bir Dokto­run gözünden 1915 Baharında Çanakkale, 2015, s. 56-57).

    Dr. Behçet Sabit Bey, günü­müzde askerî arşivlerde kilit altında tutulan bazı belgeleri de kayda geçirmişti. Örneğin, Maydos’ta (Eceabat) konuşla­nan 19. Piyade Tümeni Komu­tanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey elinde dürbünü ile savaşı izlemiş ve 19 Mart’ta şu tamimi yollamıştı:

    “Dün öğleden önce on biri yirmi beş geçe, düşmanın on bir zırhlı, iki kruvazör ve altı tor­pidobottan oluşan filosu Boğaz girişinden girerek Boğaz batar­yalarına ateş açmıştır. Tarafı­mızdan karşılık veril­miştir. Tabyalarımız­dan açılan ateşin tesiriyle düşma­nın bir torpido­botu ile Bouvet zırhlısı batmış ve iki zırhlısı mü­him şekilde hasara uğrayarak ateş edemeyecek bir hale getirilmiştir” (Behçet Sa­bit, s. 48). Doğrusu, tarihçileri­mizin ve diğer ‘resmî’ makam­ların Mustafa Kemal Bey’in tamimine ne diyeceklerini çok merak ediyorum.

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    13 km.’den vuruldu Son ölçümlere göre, Bouvet batığının bulunduğu nokta ile Rumeli Mecidiye Tabyası arasındaki mesafe 13.080 metredir (üstte). İtilaf donanması 18 Mart’ta Çanakkale Boğazı’nın girişinde (altta).
    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    18 Mart günü İtilaf donan­masının komutanı olan Amiral de Robeck, altı gün sonra İngiliz Bahriye Nezareti’ne yazdığı ra­porda daha ihtiyatlı bir dil kul­lanıyor, fakat Bouvet’nin mayın­lara çarpıp batmadığını ifade ediyordu. Tabii bu raporu oku­mak için Cambridge Üniversi­tesindeki arşive gitmek gerekti:

    “[Amiral Gemisi] Queen Elizabeth’den görüldüğü kada­rıyla, patlamanın nedeni ma­yın değildi, fakat muhtemelen büyük bir top mermisiydi. Aynı zamanda, cephaneliğin infilak etmiş olabileceği de düşü­nülüyordu. Çünkü [patla­madan] önce geminin kıç tarafında yangın çıktığı gözlemlenmişti. Çok kısa bir sürede battığına gö­re, hiç şüphe yok ki cep­haneliği havaya uçmuştu. Fakat patlamanın mayından mı, topçu ateşinden mi veya içeride çıkan bir yangın nede­niyle mi olduğu kesin değildir” (Amiral de Robeck’in şahsi ev­rakı, Churchill College Arşivi, Cambridge Üniversitesi. Çeviri benimdir AA).

    Dr. Behçet Sabit Bey, İstan­bul’dan yollanan tebliğleri de kayda geçirmişti. Örneğin, 26 Mart tarihinde günlüğüne İs­tanbul’daki Karargah-ı Umu­mi, İstihbarat Şubesi’nden ge­len bir bildiriyi de günlüğüne kaydetmişti. Bildiride İngiliz ve Fransızların resmî hükü­met açıklamaları özetleniyor ve zırhlılarının serseri mayın­lara çarparak battıklarını İtilaf Devletlerinin iddia ettikleri be­lirtiliyordu (s. 65-66). Gerçek­ten, 20 Mart 1915 tarihli The Times gazetesinde İngiliz Bah­riye Nezareti’nin resmî tebliği yayınlanmıştı. Tebliğde, zırh­lıların serseri mayınlara (floa­ting mines) çarparak battıkla­rı belirtiliyordu. Hatta, iki gün sonra aynı gazete, Çanakka­le’deki savaş muhabirine atfen, “tartışmasız bir şekilde talih Türklerden yanaydı. Hava on­lardan yanaydı… İlaveten, bir parçacık iyi şans ve yüzer gezer mayınlar sayesinde gemile­ri indirmeyi [başardılar]” (The Times, 22 Mart 1915) diye yaz­mıştı. Tabii muharebenin kay­bına mazeret olarak “kör talih” gösterildiği zaman, İngiliz ve Fransız halkının bu mağlubi­yeti içine sindirmesi kolayla­şıyordu. İngilizlerin, “Osmanlı topçusu iyi savaşıyordu” deme­sini beklemek abesti.

    Bu tür savaş propagandası Osmanlı subaylarının tepesini attırmış olmalı. 22 Mart tarihli İtilaf açıklamalarını özetleyen tamimin sonuna, Çanakkale Müstahkem Mevkii Kuman­danlığı bünyesindeki 2. Ağır Topçu Tugayı Kumandanı olan Albay Mustafa Talat Bey daya­namayıp şunları yazmıştı:

    “Yukarıda yazıldığı ve on­dan fazla da tamimden anla­şıldığı üzere düşman gemileri sırf mayınlarla zayiata uğra­dıklarını söylüyorlar ki bu da düşmanın manevi kuvvetinin ne kadar kırıldığını anlattığın­dan batarya zabitleri ve erle­rine düşmana daha fazla zayi­at verdirmesi için son derece çalışmalarını tavsiye eder ve Allah’tan kendilerine yardım­cı olmasını temenni ederim” (Behçet Sabit, s. 66).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Bouvet’nin batışı ve torpil hatırası İsabet alan Bouvet’nin Erenköy Koyu’nda batış anı, peşpeşe çekilen iki fotoğraf ile belgelenmişti (üstte). 1967’de batığa dalan dalgıç Tosun Sezen’in çıkarttığı ve Bouvet’nin torpil kovanlarını imal eden ‘Société Anonyme Ateliers et Chantiers de la Loire’ isimli şirketin levhası (altta).

    Sadece Osmanlı subay­ları değil, o günlerde İstan­bul basını da Bouvet zırhlısı­nı batıran Osmanlı topçusuna methiyeler düzüyordu. Yine 18 Mart Üniversitesi, Tarih Bölü­mü öğretim üyelerinden Yard. Doç. Dr. Mithat Atabay’ın Os­manlı basınından Çanakkale muharebeleri ile ilgili haberle­ri toparladığı derlemesine gö­re, 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan resmî tebliğde şunlar ifade ediliyordu: “Çanakkale muhâ­rebâtından anlaşıldığına naza­ran batmazdan evvel Fransız (Bouvet) zırhlısına toplarımız­dan büyük çaplı iki mermi isa­bet ettiği yan taraftan icrâ edi­len tarassudatla [gözlemlerle] katiyyen taayün [kesin olarak belli olmuş] ve tahakkuk et­miştir” (Bkz. Mithat Atabay, Tasvir-i Efkar gazetesinde Ça­nakkale Savaşları, s. 114).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    Dr. Behçet Sabit Bey’in bu­lunduğu Yıldız Tabya, bugün Bouvet zırhlısının batığının bu­lunduğu noktadan 12,400 met­re uzaklıktadır. Çok ilginçtir, Dr. Behçet Sabit bir tarihçi gibi çalışarak kendi gördüklerinin doğru olup olmadığını başka­larının gözlemleri ile de kont­rol etmek ister. Bouvet batığı­nın bulunduğu noktaya 5,690 metre uzakta bulunan ve mu­harebeyi elindeki dürbünü ile izleyen Tenker Havan Batarya­sı subaylarından Yenice-i Var­darlı Hüseyin İbrahim’in anlat­tıklarını da günlüğüne kayde­der: “Öğleden sonra [Anadolu yakasındaki] Dardanos’a yak­laşan Fransız gemisi [Bouvet],” [Rumeli] Mecidiye tarafların­dan gelen bir mermiyle tam su kesimine yakın büyük bir patlamanın ardından alevler çıkardı, döndü… Giderken kö­mürlükte veya başka bir yerde patlama meydana gelmesinden olsa gerek, yeniden alevler par­ladı. Döndüğünde, önce kıç ta­rafından, ani olarak battı. Her tarafı kapalıyken o esnada yan kapakları açıldı” (Behçet Sabit, s. 46).

    Dr. Behçet Sabit Bey’in yaz­dıklarını okuduğum zaman Bouvet’nin batışı ile ilgili resmî anlatılar hakkında şüphe duy­maya başladım. Acaba, 18 Mart günü savaşa katılan Alman topçu subaylarının savaş ra­porları olup biteni nasıl anlatı­yordu? Bu sorunun cevabı Fre­iburg’daki Alman Askeri Arşiv­leri’nde olmalıydı. O günlerde çalışmak üzere Freiburg’daki arşive giden dostum Dr. Hilmar Kaiser’den 18 Mart ile ilgili sa­vaş günlüklerinin fotokopisini almasını rica ettim. Sağolsun, alıp getirdi. Erenköy-Tenker Bölge Komutanı Yarbay Wehr­le’den İstanbul’daki 1. Ordu Ko­mutanı Liman von Sanders Pa­şa’ya yollanan 19 Mart tarihli rapor şöyleydi:

    “O sırada savaş hattındaki [Linienschiff ] Bouvet tipin­deki iki Fransız zırhlısı öne çıktılar ve Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan ve benim böl­gemden açılan çapraz topçu ateşi altında kaldılar. Bouvet, [Anadolu] Hamidiye tabyasın­dan atılan 35’lik bir mermi ile su kesiminin altından vurul­du. Yana yattı, geri çekildi ve alabora oldu. 1,5 dakika içinde bütün mürettebatı ile bir ka­ya gibi battı (saat 1.45). Diğer Fransız gemisi [Suffren] ise, ağır hasarlı olarak [Çanakkale Boğazı’nın] dışına çıktı.”

    Osmanlı ve Alman subay­larının anlatılarında küçük bir fark göze çarpıyor. İki taraf da Bouvet’nin topçu ateşi ile bat­tığını vurguluyor, ancak zırh­lının hangi tabyadan atılan mermi ile battığı konusunda aralarında ihtilaf var. Osman­lı subayları, Yüzbaşı Manas­tırlı Mehmet Hilmi Bey’in ko­mutasındaki Rumeli Mecidi­ye Tabyası’ndan atılan mermi ile Bouvet’nin battığını ifade ederken, Alman subayları da Yzb. Fritz Wossidlo komuta­sındaki Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan yapılan vuruş­larla Bouvet’nin sulara gömül­düğünü belirtiyor. Şimdilik, zaferi paylaşmak konusunda küçük bir anlaşmazlık olduğu­nu söylemekle yetinelim.

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Buve’yi ka’r-ı deryaya gönderen kahramanlar’ 1916 yılı Ocak ayında yayımlanan Harb Mecmuası’nda Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in fotoğrafı ve “Buve zırhlısını batıran top ve Batarya Kumandanı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler” başlıklı haberi. Fotoğrafın orijinali üzerinde ise “Bouvet zırhlısını ka’r-ı deryaya (denizin dibine)gönderen batarya kumandanı Yüzbaşı Hilmi ve Mülazım Fahri Beyler” yazıyor (en üstte). Bouvet’nin batışını haber yapan Fransız basını: “Bouvet’nin Şerefli Sonu!”
    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    2012 yazında Selçuk Ko­lay tarafından organize edilen ve Vehbi Koç/Ayhan Şahenk Vakıfları tarafından destekle­nen bir “Çanakkale Batıkları” araştırması yapıldı. Dalgıçlar, 1915’ten bu yana deniz dibin­de yatan Çanakkale batıkla­rına daldılar ve sualtı görün­tülemesindeki son teknolojiyi kullanarak batıkların resim­lerini çıkardılar. Şu anda 70 metrede yatmakta olan Bouvet zırhlısına dalış izni alamadı­lar, ama üç boyutlu “Multibe­am Sonar” yöntemi ile batığın görüntülerini çektiler. 2013’te son derece şık bir kitap yayın­layarak bu görüntüleri kamu­oyu ile paylaştılar (Selçuk Ko­lay, Derinlerden Yansımalar: Çanakkale Savaşı Batıkları). Kitaptaki Bouvet ile ilgili gö­rüntülerde, teknenin burnun­da sacların dışarı ayrıldığı iki adet delik gözüküyordu. Ayrıca geminin gövdesinin ortasında çok büyük bir delik daha vardı. Dalgıç ekibi çektikleri görün­tüleri dünyada bu işin en bü­yük uzmanlarından ve SNAME (The Society of Naval Archi­tects and Marine Engineers) üyesi olan Dr. Larrie D. Ferre­iro ve Sean Kery ile paylaştı­lar. Bu iki isim aynı zamanda ‘Marine Forensics Committee’ üyesi idi, yani bir geminin na­sıl battığı konusunda araştırma yapıp, rapor yazan uluslarara­sı çapta uzmandılar. Raporun önemli noktaları şöyleydi:“Ma­yın yarası, Bouvet’nin alabora olup batmasıyla ilgili tek sebep değildir. Çünkü:

    • “Geminin baş tarafına ya­kın olan mayın hasarı geminin ortasındaki büyük patlama ile ilgili şahit ifadeleri ile örtüş­memektedir.”

    • “[Baştaki] mayın yara­sı büyüklük ve yer olarak ge­minin bu kadar çabuk alabora olmasına yol açacak nitelikte değildir. Mayın yarası ilk 50 sa­niye içinde arkaya kadar birçok bölmenin su ile dolup geminin batmasına yol açacak kadar büyük değildir. Zaten eğer böy­le olsa idi, geminin baş taraftan batmaya başlaması gerekirdi ki bu da gerçekleşmemiştir.”

    • “Geminin kısa sürede alabora olmasının esas nede­ni, sancak tarafındaki kazan dairesinin yanında bir deliğin meydana gelmiş olmasıdır… Sancak tarafındaki bölme­ye dolan suların aynı taraftaki mayın yarasından giren sularla gemiyi hızlı bir şekilde sancak tarafına yatırdığını varsayabi­liriz.”

    • “Böyle bir hasar, ancak Osmanlı topçusunun açtığı ateş sonunda oluşabilir.”

    • “[Baş taraftaki] Mayın ya­rası % 85 olasılıkla Bouvet’nin batmasının tek sebebi değildir.”

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Fransızların gözbebeği zırhlı Çanakkale muharebeleri öncesinde Fransız donanmasının göz bebeği Bouvet zırhlısı.

    Aynı şekilde, eldeki 3D so­nar verilerini inceleyen, Fran­sız Deniz Akademisi üyesi Dr. Jean- Marie Kowalski’nin ra­poru da şöyleydi: “Geminin gövdesinde, makine dairesi­nin hemen önünde ciddi ha­sar vardır. Bu [hasar], geminin batmasının tek nedeninin sa­dece mayın yarası olmadığını bize göstermektedir. Geminin bordasındaki hasarı, büyük bir olasılıkla Osmanlı topçusunun attığı bir mermi yaratmış ol­malıdır.” (Selçuk Kolay, s. 84).

    Şimdi, tarihçi olsanız ve önünüze itibarlı iki bilirkişiden gelen böyle bir raporu okusanız ne yaparsınız? Artık, “18 Mart ile ilgili ‘resmî’ tarih anlatı­mında bazı değişiklikler yapma zamanı gelmiştir”. En azın­dan, “Bouvet zırhlısı Osmanlı topçusu tarafından batırılmış­tır” veya “her yıl Nusret mayın gemisine ve kahraman subay­larına (Almanları da unutma­dan!) methiyeler düzelim, ama en azından Bouvet’yi batıran Osmanlı topçularını da hayırla analım” demez misiniz? Bakın, Selçuk Kolay ve diğer dalgıçla­rın hazırladığı kitapta resimle­rin yanı sıra o günü ballandıra­rak anlatan Yard. Doç. Dr. Mit­hat Atabay neler yazmış:

    18 Mart 1915

    Bouvet, Erenköy Koyu’na doğru sancağa manevra yap­tı. Saat 13.54’ü gösteriyordu ki Bouvet, sancak tarafından bir mayına çarptı ve tahminen bu­radaki cephanenin de infilak etmesiyle çok şiddetli bir pat­lama meydana geldi… Bouvet elli beş saniye içerisinde battı” (Selçuk Kolay, s. 89) Aynı ki­taba bir giriş yazısı yazan ve bir süre Deniz Kuvvetleri’nde eğitmen olarak çalışmış olan emekli Binbaşı Erol Müter­cimler de şunları yazmış: “Saat 14.00’de Bouvet’in sancak ta­rafında daha sonra siyaha dö­nüşen küçük sarı bir duman bulutu yükseldi. Bouvet, 8 Mart gecesi Nusrat’ın döktüğü ve mayın tarayıcıların bulamadığı mayınlara çarpmıştı” (Selçuk Kolay, s. 41).

    Peki, Bouvet’nin Osman­lı topçusu tarafından batırıl­dığını söylemek için acaba da­ha hangi kanıtlara ihtiyacımız var? Bir yandan 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesin­de yayınlanan haberleri Os­manlı basınından alıp yayınla­yacaksınız, diğer yandan dalgıç ekibinin önünüze koyduğu üç boyutlu sonar görüntülerini ve dünya çapında uzmanların yazdığı raporları okuyacaksı­nız, işte bütün bunlara rağmen hâlâ “Bouvet zırhlısı, Nusret’in döşediği mayınlara çarpıp bat­tı” diyerek resmî anlatıyı tek­rarlayacaksınız.

    068_081
    Dünya basınında 18 Mart muharebesi Bouvet’nin teknik planı (üstte). 18 Mart’ta İtilaf zırhlılarının hepsinin mayınlara çarparak battığını haberleştiren The Atlanta Constitution gazetesi (altta).

    Bu noktadan sonra, İngiliz ve Türk resmî tarihlerini hafız ve mevlithanlar gibi tekrarla­yan tarihçilerimizi bir kenara bırakıyoruz. Bu yazıyı takiben yayımlanan ve dalgıç Tosun Sezen ile yaptığım mülakatı okursanız, Bouvet’nin baş tara­fında bulunan “sözde” iki ma­yın deliğinin nasıl açıldığını da öğreneceksiniz. 1967’de batığın yerini tespit eden ve buraya ilk dalan kişi olan Tosun Sezen’in anlattıkları, Bouvet zırhlısının artık hiçbir şüpheye yer bırak­mayacak bir şekilde Osmanlı topçusu tarafından batırıldığı­nı göstermektedir.

    En heyecanlı soruyu so­na bıraktık: Peki, Bouvet hangi tabyadan atılan mermi ile su kesiminin altından öldürücü yarayı alarak battı?

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Mayınlar ve batan gemiden kalanlar Alman subayın gözetiminde Çanakkale Boğazı’nda mayın döşeyen Osmanlı bahriyelileri (üstte). Tosun Sezen’in Bouvet’den çıkardığı ve silah fabrikasına ait bir levha (altta).

    Meraklısı bilir, 1915 son­larında Osmanlı Harbiye Ne­zareti kanlı savaşta okur-ya­zar takımının moralini yük­seltmek için Harb Mecmuası isimli bir dergi çıkarmaya ka­rar verir. Bol resimli ve kah­ramanlık menkıbeleri ile dolu olan bu derginin üçüncü sayısı 1916’nın Ocak ayında çıkmış­tır. Bu sayının 37. sayfasın­da bir topun önünde poz ver­miş olan iki subayın fotoğra­fı vardır. Fotoğrafın altyazısı şöyledir: “Buve” zırhlısını ba­tıran top ve Batarya Kuman­danı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler.” Tabii bu fotoğrafa bakıp, “Aman ne olacak, Os­manlıların savaş propaganda­sı işte” deyip geçebilirsiniz. Fakat propaganda da külliyen yalanlar üzerinde kurulmaz. İnandırıcı olması için belli bir hakikat payı taşıması şarttır. Bu nedenle, bu fotoğrafı farklı değerlendirmek gerekiyor.

    Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey ile ilgili olarak biraz araştırma yaptığımda karşıma Çanakka­le Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi başlıklı bir “belgesel ro­man” çıktı. Manastırlı Mehmet Hilmi Bey’in kardeşinin torunu olan Gazanfer Sanlıtop tara­fından yazılmış ve 2010’da ba­sılmıştı. Ancak aileden birinin ulaşabileceği belge ve bilgiler kullanılarak Yüzbaşı Mehmet Hilmi (Şanlıtop) Bey’in haya­tı romanlaştırılmıştı. Meh­met Hilmi Şanlıtop 1884- 1946 yıllarında yaşamış, Çanakka­le muharebelerine katılmış ve topçu Albay rütbesi ile 1942’de emekli olmuştu. 18 Mart’ta gös­terdiği yararlıklar nedeniyle kendisine verilen Osmanlı “Gü­müş Liyakat-ı Muharebe” Ma­dalyasının fotoğrafları ve beratı, ayrıca Alman İmparatoru tara­fından verilen 2. derece “Demir Haç” Madalyasının fotoğrafları ve belgesi kitapta bulunuyordu.

    Bouvet-2

    Metinde, Yüzbaşı Mehmet Hilmi’ye ait olduğunu düşün­düğüm bazı paragraflar da ita­lik ile dizilmişti. Gazanfer San­lıtop, olayları Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’in ağzından anlatma­yı tercih etmişti. Gazanfer San­lıtop’u telefonla aradım ve ta­nıştım. Kendisine, Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in elinden çıkmış bir metin olup olmadığını sordum. Merhum, 1940’ların başında Harp Akademisinde Çanakkale Boğaz Muharebelerini anlat­mak üzere bir konferans metni hazırlamıştı (Gazanfer Bey ki­tabında kullandığı bu Osmanlı­ca metni ve transkripsiyonunu benimle paylaşmak nezaketi­ni gösterdi. Kendisine teşekkür borçluyum).

    Yzb. Mehmet Hilmi Bey, konferans notlarında savaşı en ince ayrıntısına kadar an­latıyordu. O gün saat 11.30’da 16,000 metreden başlayan İn­giliz bombardımanı altında toplarının isabet alacağından korkan Yzb. Mehmet Hilmi, Müstahkem Mevkii Kuman­danlığından ateşe başlamak için izin istediğini fakat iznin verilmediğini vurguluyordu. Bunun üzerine inisiyatifi ele alarak, önce kumandanlık ile telefon hatlarını kesiyor, son­ra da “beklemenin devamının [Rumeli] Mecidiye’de hasarlar yapacağını göz önünde tuta­rak, bütün mesuliyeti üzerime alarak ateşe başladım” diyor­du. Zırhlıların 13,500 metrede menzile girmeleri ile atışlara başladığını söylüyordu. Şim­di, Rumeli Mecidiye tabyasın­dan 13,080 metre uzakta ba­tan Bouvet zırhlısının sulara gömülüşünü Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’den izleyelim:

    Sufren Zırhlısı saat 14.00’te büyük bir süratle dışa­rı çıkmakta ve Bouvet de onu takip etmekte idi. Hafif bir ya­ra alan Bouvet tam önümüz­den geçmekte iken [en az 10 km uzaklıktaki, Rumeli] Me­cidiye’den atılan bir mermi bacasına isabet ederek cepha­neliği berhava etti. Gemiden kırmızımsı bir duman sütunu yükseldi. Duman dağıldığın­da geminin iyice yana yattığı görülüyordu. 2 dakika gibi kısa bir zaman içinde, Fransızların ‘Yarım Dünya’ dedikleri Bouvet Zırhlısı battı.” (Gazanfer San­lıtop, Çanakkale Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi, s. 221).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Mehmet Hilmi Bey Edirnekapı’da yatıyor Rumeli Mecidiye Tabyası komutanı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in Edirnekapı mezarlığındaki mezartaşı (üstte). Bouvet batığının 2012 yazında üç boyutlu sonar teknolojisi ile çekilen görüntüsü (altta).

    18 Mart günü savaşın ateşi azaldıktan sonra yaralıları has­taneye sevk ettiğini yazan Yzb. Mehmet Hilmi Bey anlatısına şöyle devam eder:

    “Alaydan, terk edilen [Ir­resistible ve Ocean] zırhlıları­nın batırılması için ateş etmem emredildi. Eski mermilerle ate­şe başlayarak 9,500 metre me­safe ile üçüncü mermide isabet aldım [kaydettim!]. Diğer mer­miler de tamamen isabet etti…. Ateş kestim… Daha sonra erleri bataryanın gerisine topladım. Harp vaziyetini ve yapılan iş hakkında malûmat ile gayret ve fedakarlıklarını takdir ettiğimi bildirdim. Düşmanın zayiatı­na nazaran verdiğimiz yaralı ve şehit arkadaşlarımızın hiç mertebesinde olduğunu, bunu dünya ve âhiret mükafatları ile telafi edecekleri yollu beyan ve mütalaa ettiğim sırada [2. Ağır Topçu Tugayı] Liva Kumandanı [Mustafa] Talât Bey geldi. Ken­disinin sabahtan akşama kadar Tenker tarassut (gözetleme) mevkiinde kalarak savaşın bü­tün safhalarını gördüğünü, Bou­vet Zırhlısının, bataryamızdan atılan bir merminin su kesimin­den bir metre aşağısına isabetle cephane deposunda hâsıl ettiği infilak ile battığını ilave ile ate­şe devam etmememi emretti­ler” (Şanlıtop, s. 222).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    Evet, Yüzbaşı Mehmet Hil­mi Bey’in anlattıkları böy­le. Geçenlerde Gazanfer Bey’i arayarak Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in mezarının nerede ol­duğunu sordum. Emekli ol­duktan sonra, Halvetîlerin bir kolu olan Şabaniye tarikatı mensupları ile tasavvuf soh­betleri yaparak son günlerini geçiren Albay Mehmet Hilmi Bey’in nedense şehitlik gibi bir ‘resmî’ mezarlıkta gömülü olacağını düşünmüştüm. Hal­buki, Edirnekapı Mısır Tarlası Kabristanında gömülü imiş. Yanındaki mezar ise, “Tarî­kat-ı aliyye-i Şabâniyyeden … Fatih Mehmed Han Hazret­leri’nin türbedârı Şeyh Bekir Efendi”ye ait bulunuyordu. Merhumun tercihi yattığı yer­den bile belli oluyordu. Son derece mütevazı mezar taşın­da ise şunlar yazılıydı:

    “18 Mart 1915 Çanakkale Harbinde Fıransız Büve zırhlı­sını batırıp diğerlerini kaçmaya mecbur ederek deniz zaferini kazanan Mecidiye Bataryasının kahraman komutanı Tarikat-ı Şabaniye pirânından [pirlerin­den] Fatih Türbedârı Ahmet Âmiş Efendinin hülefâ-i ben­degânından Emekli Albay Ma­nastırlı Mehmet Hilmi Şanlıtop ruhu için Fatiha. 22 Nisan 1946 – Arabi 20 Cemaziilevvel 1305.

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Türkler ve Almanlar yan yana defnedilmişti Çanakkale muharebelerinde şehit düşen Türk ve Alman askerleri çoğu zaman yan yana gömülmüştü.

    Ölümünden sonra mezar taşına Albay Mehmet Hilmi Bey’in kahramanlıklarını yaz­dıran ailesi, günümüzde Rume­li Mecidiye tabyasının sadece sırtında mermi taşıyan Seyit Onbaşı’nın arabesk pehlivanlık menkıbeleri ile anılacağını ne­reden bilebilirdi ki? İngilizler­den tercüme resmî tarihimizin yüz yıl sonra Yzb. Mehmet Hil­mi Bey’i yok sayacağı kimin ak­lına gelirdi? Maalesef, ‘alatur­ka’ tarihçiliğin körlüğü böyle şeylere izin veriyor işte!

    Bir derin nefes alıp, bu körlüğün sebepleri üzerinde durmamız gerekiyor: Bir yan­dan her 18 Mart’ta Nusret ma­yın gemisinin kahramanlıkla­rının yanı sıra, Seyit Onbaşı menkıbeleri anlatılırken, “aca­ba Seyit Onbaşı’nın komuta­nı kimdi” sorusunu sorma­mış olmak bunlardan ilk akla geleni… İkincisi de, Sir Julian Corbett’in daha 1921 yılında İngiliz resmî tarihini yayınla­dığını göz önünde tuttuğumuz zaman, Genelkurmay’ın ancak 57 yıl sonra kendi tarihini ya­yınlayabilmiş olması düşün­dürücü. 1978’e kadar geçen zamanda artık Çanakkale mu­harebelerinin tarih yazımın­da İngilizlerin egemenliği pe­kişmişti. Dolayısıyla, Türkle­rin resmî tarihi de İngilizlerin yazdıklarının kötü bir kari­katürü oldu. Üçüncü olarak, yakın zamana kadar Askeri Arşivlerde çalışma izni almak için doldurulan formda “refe­rans” isteniyordu. Tarih yazı­mı üzerinde kurulan “askerî vesayet” sayesinde, arşivleri ancak “sen-ben-bizim oğla­na” açıp, diğerlerine kapatmak toplu cehaletimizin altyapısını oluşturmuştur. Bütün bunlara ilaveten, dil bilmeyen, yabancı arşivlerin kapısından geçme­miş ve eleştirel düşünceden nasibini almamış tarihçi es­nafının varlığını düşündüğü­müz zaman, 101 yıl sonra ne­den hâlâ “acaba Bouvet zırhlısı nasıl battı” sorusunun üzerine tartıştığımızı anlıyoruz.

    Kısacası tarih yerine men­kıbe; Osmanlı ve Alman su­baylarının anlatısı yerine İngi­liz resmî anlatısı; askerî arşiv­leri açmak yerine kilit altında tutmak ve son olarak da eleşti­rel düşünce yerine “kolaycılık” seçildiği zaman, neden 1915’de üstleri tarafından madalyalara boğulan ve fotoğrafı dergilere basılan kahraman topçu suba­yı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in unutulduğunu anlamak müm­kün olabiliyor.

  • Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti

    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti

    Suriye ve Irak’taki savaşın bugünkü Ortadoğu sınırlarını değiştirmeye başlaması, Cihan Harbi sonunda Osmanlı Devleti’nin yıkılışına bağlanan süreci gündeme getirdi. Genel kanaatin aksine, Batılı devletler ve Rusya’nın bölgedeki fiili egemenliği, 20. yüzyılın başında sağlanmıştı.

    Birçok biliminsanı gibi biz tarihçilerin de başı şu “think tank” denilen kişilerle dertte. Bunlar özgün olmak zorunda olduklarından ortaya durmadan birşeyler atı­yorlar, yarı cahil gazeteciler de bunu hemen kapıp öyle bir yayı­yorlar ki, “yok o öyle değil; aslı şöyle” diyerek lafını duyurabi­len bilimcilere aşk olsun! Son yıllarda bu senaryonun Ortado­ğu coğrafya ve siyasetine ilişkin türevleriyle sıkça karşılaştık. “Büyük Ortadoğu”dan “Yeni Os­manlılık”a, “Arap Baharı”ndan “Sykes-Picot”ya, kafalar iyice karıştırıldı. Hele bu yıl Ekim ayında yüz yaşına basacak olan şu Sykes-Picot Sözleşmesi, IŞİD’in zuhurundan beri iyice kendinden söz ettirir oldu: yok modern Ortadoğu Sykes-Picot Sözleşmesi’yle ortaya çıkmış­mış, yok Sykes-Picot düzeninin sonu mu geliyormuş, daha neler neler…

    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti
    Sözleşmeye isimlerini veren Mark Sykes (İngiltere) ve François Picot (Fransa).

    Sykes-Picot Sözleşmesi, Rusya’nın, hemen Çanakkale harekâtı arifesinde İstanbul ve Boğazlar bölgesini istemesiy­le yapılmaya başlayan Osmanlı topraklarını paylaşma planla­rında bir aşamadır. Bundan da anlaşılacağı gibi, sanılanın ter­sine, Büyük Britanya ile Fransa arasında yapılmış bir sözleşme değil, Büyük Britanya, Fransa ve Rusya arasında yapılmış bir sözleşmedir. Birçok antlaşmada olduğu gibi, tarafların altını im­zaladığı bir metin değil, adı ge­çen üç devletin bakanları ve bü­yükelçileri arasında gidip gelen bir yazışmalar bütünüdür. İki kişinin adını taşımasının nede­ni ise, bu iki kişinin sözleşme­nin temelini oluşturan ilkeleri ilk saptayanlar olmalarıdır.

    Sözleşmenin ne olup ne ol­madığının çözümlemesinden önce hatırlatılması gereken en önemli nokta, bugün adına Or­tadoğu dediğimiz bölgenin tü­münü kapsamadığıdır. Nitekim 1882’den beri Büyük Britanya yönetiminde olan Mısır, 1907’de Büyük Britanya ile Rusya ara­sında etki bölgelerine bölünmüş İran ve 1912’den beri İtalyan yönetimine geçmiş olan Lib­ya, Sykes-Picot Sözleşmesi’ne konu olmamışlardır. Ancak, bu noktadan hareketle sözleş­menin Osmanlı Ortadoğusu’na ilişkin olduğunu da söyleyemi­yoruz. Zira sözleşme yapılma­dan önce Büyük Britanya, hem Suud ailesiyle anlaşarak, kendi himayesinde, bağımsız bir “Su­udi Arabistan”, hem Âsir’deki Seyyid İdrîsî ile anlaşarak Os­manlı Devleti’nden bağımsız bir Âsir, hem de Hâşimî ailesinden Hüseyin İbn-i Ali’yle anlaşa­rak bağımsız bir Hicaz Devle­ti oluşmasını sağlamıştı. Basra Körfezi emirlikleriyle Küveyt’in daha önceden birer İngiliz hi­maye bölgesi olduklarını da ha­tırlayacak olursak, Sykes-Picot Sözleşmesi’nin bugünkü Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün ve Irak Devletleri’nin kapladığı alana, bir miktar da günümüz Türki­yesi’nin topraklarına münhasır olduğu anlaşılır.

    Sykes-Picot Sözleşmesi’ne giden yolda ilk görüşmeler, 1. Dünya Savaşı’ndan önce Bey­rut’ta Fransız konsolosu olup, 1915 yılında Fransa’nın Londra Büyükelçiliği’nde siyasi danış­man olarak görev yapan Charles François Georges-Picot ile Bü­yük Britanya Dışişleri Müsteşa­rı Sir Harold Nicolson arasında, 1915’in Kasım ayında yapılmış ve gelecekteki Suriye’nin statü­süne ilişkin ciddi anlaşmazlık­lar nedeniyle kesilmişti. Ertesi ay, Büyük Britanya Savaş Baka­nı Lord Kitchener’in Ortado­ğu işleri danışmanı, milletve­kili ve yarbay Sir Mark Sykes, İngiliz tarafının temsilcisi ola­rak atandı. Bu iki kişi 1916’nın Ocak ayında bir plan üzerin­de anlaştılar. Ertesi ay ise Bü­yük Britanya ve Fransa Hükü­metleri bu anlaşmayı onayladı. Mart ayında da Georges-Picot ve Sykes, Rusya’ya giderek pro­jelerini Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Sazonov’a sundular. Sa­zonov, Rusya’nın paylaşma pla­nını onaylamaya hazır olduğu­nu, ancak ülkesinin Doğu Ana­dolu’daki toprak isteklerinin ve Karadeniz’deki Rus hakimiye­tinin de sözleşmeye bir biçim­de dahil edilmesini istedi. Bu isteklerin onaylanması ve bun­lara ilişkin bazı değişikliklerin geliştirilmesi bir hayli zaman aldığından, sonunda sözleşme 1916’nın Ekim ayında tamam­lanmış oldu.

    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti
    Sir Edmund Allenby komutasındaki İngiliz birliklerinin Kudüs’e girişi, 1917.
    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti
    Sykes-Picot Sözleşmesi’ne göre Suriye ve Irak. A: Fransız bölgesi – B: İngiliz bölgesi. G. Antonius, The Arab Awakening, Beyrut, 1936.

    Sykes-Picot Sözleşmesi, dört yanından Anadolu, İran, Arap Yarımadası ve Akdeniz’in sınırladığı alanı beş bölgeye ayırıyordu. Buna göre, Kudüs çevresinde yaratılan bir Filis­tin, uluslararası bölge ilan edi­liyordu. Filistin dışında kalan topraklar, Fransa ve Büyük Bri­tanya’nın doğrudan doğruya yönetecekleri iki bölge, bir de ayrıcalıklı etki alanları olacak iki bölge olmak üzere, dörde bölünecekti. Bu son iki bölge­de bağımsız, ancak Fransız ve İngiliz himayesinde kalacak Arap devletleri öngörülüyordu. Büyük Britanya’nın iki bölgesi, İran sınırı ve Basra Körfezi’n­den Mısır’a uzanan bir kuşak oluşturuyor, Fransa’nın iki böl­gesi ise yine İran sınırından Ak­deniz’e uzanan va Anadolu’nun da önemli bir kısmını kapsayan bir kuşak oluşturuyordu. Dikkat edilecek olursa Fransız bölgesi, İngiliz bölgesiyle Doğu Anado­lu’da Rusya’ya bırakılacak top­raklar arasında tampon işlevi görüyor, dolayısıyla Musul’u da içeriyordu.

    Sykes-Picot Sözleşmesi’nin öngördükleri daha 1. Dünya Sa­vaşı bitmeden bozulmuştur. Büyük Britanya, Fransa’yı Mı­sır’dan ve tabii Süveyş Kanalı’n­dan mümkün olduğunca uzak tutabilmek için Dünya Siyo­nist Örgütü’nün isteklerine arka çıktı ve 1917’nin Kasım ayında Filstin’in kendi yönetimi altın­da bir Yahudi yurdu olmasını öngören Balfour Bildirisi’ni ya­yınladı. Çok kısa bir süre sonra patlak veren Bolşevik Devrimi de Rusya’nın paylaşım planla­rından dışlanması sonucunu doğurdu ve paylaşım planların­da öngörülen sınırların yeniden çizilmesini gündeme getirdi. Bu durum ve savaş bittikten sonra yaşanan başka bir dizi gelişme ise Sykes-Picot Sözleşmesi’ni tümüyle havada bıraktı, hattâ bazı konularda Büyük Britanya ile Fransa’nın arasını açtı.

    Sykes-Picot Sözleşmesi’ni kâğıt üzerinde bırakan ilk ge­lişme, Paris’te yapılan barış gö­rüşmelerinde Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni sömürgeler edinilmesine karşı çıkmasıdır. Bunun sonucunda, sözleşmenin öngördüğü dört bölge, kendili­ğinden iki bölgeye inmiş oldu. Büyük Britanya ve Fransa’nın yöneteceği bu iki bölge ise, yi­ne Paris’te verilen bir kararla kurulan Milletler Cemiyeti’n­ce bu iki ülkeye geliştirilmek üzere “emanet” edildi. Ancak, “manda” adı verilen bu sistem iki değil tam dört ülke yarattı. Zira Fransızlar Suriye’yi böle­rek bir Lübnan icat ettiler. İngi­lizler ise, bir Maverâ-yı Ürdün (Ürdün ötesi; Transjordan) ya­ratmak zorunda kaldılar. Zira, Hüseyin İbn-i Ali’nin oğlu Ab­dullah, Suriye ile Arap Yarıma­dası arasına yerleşerek Fransız Suriyesi’ne saldırılar düzenle­meye başlamıştı. İngilizler de, Fransızların tepesinin atıp gü­neye doğru bir harekâta girişe­rek kendilerine ayırmış olduk­ları kuşağı yarmalarından kork­muşlardı. Böylece 1922 yılında, bugünkü Ürdün Krallığı’nın ilk hali meydana çıkmış oldu.

    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti
    1917’de Aralık ayında Kudüs’te esir düşen Osmanlı askerleri.

    Büyük Britanya’nın o aşa­mada Fransızların gazabın­dan korkmakta haklı olduğunu teslim etmemiz gerekir, çünkü o günlerde Fransa, Sykes-Pi­cot Sözleşmesi’nin kendisine ayırmış olduğu paydan çok şey kaybetmişti. Nitekim savaş yor­gunu Fransa, 1919 yılında Ana­dolu’da başlayan direniş karşı­sında fazla bir şey yapamayaca­ğını bildiğinden ve sözkonusu direnişin Suriye’ye yayılmasın­dan korktuğundan, daha 1920 yılında Ankara’daki yeni Türk yönetimiyle ilişkiye geçmiş­ti. Bunun sonucunda da Ekim 1921’de imzalanan Ankara Ant­laşması’yla, Sykes-Picot Sözleş­mesi’nin kendisine Anadolu’da verdiği topraklardan vazgeçti.

    Öte yandan, Rusya’nın or­taklıktan ayrılmasıyla Mezopo­tamya ve Doğu Anadolu arasın­da artık bir Rus sınırı olasılığı kalmaması, Büyük Britanya’nın 1. Dünya Savaşı’nın sonların­da işgal etttiği Musul bölgesini kendine ayırmakta ısrar etme­sine neden olmuştu. Buralar­da petrol arama hakkını 1913’te elde etmiş olan bir de İngiliz sermayeli Turkish Petroleum Company’nin bulunması, Fran­sa’nın çok direnememesi sonu­cunu doğurdu.

    Kolayca görüleceği gibi, Sykes-Picot Sözleşmesi, da­ha 1922 yılında hem alan, hem paylaşım, hem de yönetim açı­larından kâğıt üzerinde kalmış bir anlaşmadır. Buna rağmen sözleşmeden günümüzde hâlâ bahsediliyor olmasına neden olarak bir tek IŞİD’in ortaya çıkmasıyla birlikte Irak-Suriye sınırında, yani bir zamanlar Bü­yük Britanya’nın ve Fransa’nın yönettikleri bölgeler arasında­ki sınırda bir değişiklik olacağı beklentisini ya da öngörülerini kabul edebiliriz. Ancak, bu da tarihsel açıdan yanlış bir gö­rüştür, zira sözkonusu sınır, Sy­kes-Picot Sözleşmesi’nden çok önce belirlenmişti.

    19. yüzyılın sonlarında sö­mürge yönetimleri sömürgeci ülkelere pahalı gelmeye başla­mıştı. Aynı dönemde iktisadi bir güç olarak sivrilen Almanya ise, sömürgeleştirilebilecek yer pek kalmamış olduğundan yeni bir üslup geliştirmiş ve en par­lak örneğini Osmanlı Anadolu­su’nda gördüğümüz iktisadi etki bölgesi edinme yoluna gitmişti. Asker göndermeden, bir yığın memur atamadan, yani yöne­timi ve güvenliği yerel yetkeye bırakarak zenginliği ele geçir­me yöntemi diyebileceğimiz bu yaklaşımı, hemen Fransızlar ve İngilizler de benimsediler. Böy­lece bugünkü Suriye ve Lüb­nan’a karşılık gelen bölge Fran­sızların, bugünkü Irak’a karşılık gelen bölge de İngilizlerin ikti­sadi etki alanları oldu. O kadar ki, Amerikalı tarihçi William L. Shorrock, daha 1970’de yayım­ladığı bir makalede, Suriye’de­ki Fransız mandasının kökenini 1901 yılına, o günlerde başlayan kimin nerede demiryolu inşa edebileceği tartışmasına kadar götürmüştür.

    Bir zamanlar 1. Dünya Sava­şı’nın en önemli nedenlerinden biri sayılan, Almanların meşhur Berlin-Bağdat demiryolu proje­si de, Basra Körfezi’ne kimseyi yaklaştırmama politikası güden Büyük Britanya’nın homurdan­masına neden olmuştu. Aynı biçimde Osmanlılar da, Sivas’la Samsun arasındaki demiryo­lunun yapımına ancak 1914’te, Rusya’nın vetosu bazı ödünler verilerek kaldırıldıktan sonra başlayabilmişlerdi.

    Özetle söyleyecek olursak, 20. yüzyıl başlarında Mezopo­tamya’ya İngilizlerin, Suriye yö­resine Fransızların, Kuzey-Do­ğu Anadolu’ya da Rusların izni olmadan tek bir çivi bile çakı­lamıyordu. Bu durum, Filistin asıllı Amerikalı tarihçi Rashid Khalidi tarafından 1988’de ya­yımlanan bir makalede, “Os­manlı Arap topraklarının 1. Dünya Savaşı’ndan önce ikti­sadi açıdan paylaşılması” ola­rak tanımlandı. Yani Sykes-Pi­cot Sözleşmesi’nin işaret etti­ği Fransız ve İngiliz bölgeleri, çoktandır süren fiili bir durumu uluslararası hukuka dönüştür­mekten öteye bir şey yapma­mıştır.

  • İRTİCANIN İSTANBUL’U FETHİ

    Rumi takvime göre 31 Mart 1325’te patlak verdiği için bu adla anılan 13 Nisan 1909 tarihindeki isyan, İttihatçıların denetimindeki hükümeti devirmek için muhalefetin kışkırttığı, ama yönetemediği gerici bir hareketti. 12 gün boyunca başkent İstanbul’a hükmeden isyancılar, Meşrutiyet’i kurtarmak üzere Selanik’ten hareket edip İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nca etkisiz hale getirildi. II. Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine V. Mehmet Reşat padişah ilan edildi. İrtica kelimesi, ilk defa bu olaydan sonra kullanılmaya başlandı.

    13 Nisan sabahı Sultanahmet’te toplanan ve “şeriat isteriz” sloganlarıyla Ayasofya’nın yanındaki Meclis binasına yürüyen kalabalık.


    13 Nisan 1909’da İstanbul’da ayaklananlar, Meşrutiyet yönetiminin hoşnutsuzluğa ittiği medrese öğrencileri, alaylı subaylar, “şeriat isteriz” diye bağıran er ve erbaşlardı. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nca bastırılan isyan, Türkiye tarihinde gerici ayaklanmanın sembolü oldu.

    Selanik’ten hareket edip İstanbul’a gelen Hareket Ordusu’na mensup askerler, Yıldız Sarayı’nın bahçesinde.
    Hareket Ordusu içerisinde çok sayıda sivil gönüllü de vardı. Bunlardan bir grup Küçükçekmece civarında.
    İsyancılara karşı Meşrutiyeti korumak için gönüllü olanlar arasında silahlanmış Ermeniler de vardı.
    Meşrutiyete sadık askerleri kendi taraflarına çekmek için ulema kıyafeti giymiş isyancılar Harbiye Nezareti’nin önünde beyanname dağıtıyor.
    Resimli Kitap dergisinin Temmuz 1909
    tarihli kapağında, Hareket Ordusu komutanı
    Mahmut Şevket Paşa ve kurmayları (arka
    sırada İsmet ve Enver Beyler).
    Ayastefanos’ta (Yeşilköy) Meclis üyelerinin hareket planı yapmak üzere toplandığı yat kulübü. Ortada elinde bastonuyla Ayan Meclisi Reisi Sait Paşa.
    Hareket Ordusu’nun ilk komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa ve kurmay başkanı Mustafa Kemal.
    Fransız Illustration dergisi, Mayıs 1909 tarihli nüshasında muzaffer Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girişini kapağa taşımıştı.

    13 Nisan günü boyunca askeri kışkırtanlar, genellikle İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ne yakın medrese öğrencileri ve ordudan uzaklaştırılmış alaylı subaylardı. Bunların arasında hoca kıyafetine girenler de bulunuyordu. Bazı subaylar ise er veya erbaş kıyafetiyle isyana katılmışlardı.

    Hareket Ordusu’na bağlı asker ve sivil gönüllüler, Karaköy meydanından Perşembe Pazarı yönüne doğru yürüyüşe geçiyor.
    İsyancılar Taşkışla, Davutpaşa, Taksim Kışlaları ve civarında da direniş gösterdiler. Kanlı çarpışmalar 24-25 Nisan günleri boyunca sürdü. Bugünkü İstiklal Caddesi üzerinde isyancılarla çatışmaya giren Hareket Ordusu askerleri.

    24 Nisan günü Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesiyle sokak
    çatışmaları başladı. İsyancıların bir bölümü Anadolu yakasına kaçtı,
    bir bölümü teslim oldu, birçok isyancı da kentin çeşitli yörelerinde direndi. En çetin çarpışmalar Fatih’te ve ancak topa tutularak ele geçirilebilen Babıâli’de yaşandı.

    31 Mart Vakası öncesi ve sırasında Meşrutiyet aleyhtarlarına destek veren İngiltere, isyancıların 15
    Nisan’da kurdurduğu kabineyi de güvenoyu almadan tanımıştı. İsyan bastırıldıktan sonra İngiliz Elçiliği önünde nöbet tutan Harbiyeliler.
    Şişhane yokuşunun başında mevzilenmiş Hareket Ordusu askerleri, Tünel’e doğru çıkmaya çalışıyor.
    Din adamı kılığında isyancıları kışkırtanlar “mektepli subayların orduyu frenkleştirmeye çalıştıklarını, bütün
    bunların İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başı altından çıktığını, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını” ifade eden konuşmalar yapmışlardı.

    31 Mart’ın dinsel bir hareket, hatta “şeriatçılık” olarak değerlendirilmesi,
    isyanı özellikle ulemanın kışkırttığı doğru değildi. İsyancıları harekete geçirmek için din
    öğesi kullanılmış ve ulemadan birçok kişi isyancıların sözcülüğünü yapmışsa
    da, üst düzey ulemâ çevreleri olayın dışında kalmıştı.

    İsyancılar tarafından öldürülen Lazkiye Mebusu Emir Arslan Bey’in Ayasofya’daki cenaze törenine binlerce kişi katılmıştı.
    Hedefteki isimlerden biri de, İttihatçıların keskinliğiyle tanınan İstanbul Milletvekili Ahmet Rıza Bey’di.
    Sokak çatışmaları sırasında Taşkışla’da şehit edilen Binbaşı Muhtar Bey ve cenaze konvoyu.

    Ayaklananlar, İttihat ve
    Terakki yanlısı gazeteler Tanin
    ve Şura- yı Ümmet’in yönetim
    merkezlerini bastılar. İstanbul
    Mebusları Ahmet Rıza ve
    Hüseyin Cahit Beyler aleyhine
    sloganlar attılar. Lazkiye
    Mebusu Emir Arslan Bey,
    isyanın ilk gününde Hüseyin
    Cahit Bey sanılarak; Adliye
    Nazırı Nâzım Paşa da, Ahmet
    Rıza Bey sanılarak öldürüldü.
    İsyancılar birkaç gün içinde
    yirmi kadar mektepli subayı da
    katlettiler.

    İsyanın bastırılmasından sonra Tophane-i Amire binası önünde halay çekerek kutlama yapan askerler.
    27 Nisan günü Sultanahmet’te zafer geçişi yapan Hareket Ordusu komuta heyeti ve askerleri.
    Mahmut Şevket Paşa, Binbaşı Enver Bey’in desteğiyle Hareket Ordusu komutanlığına getirilmişti.

    Hareket Ordusu’nun
    26 Nisan 1909’da duruma
    tamamen hakim olmasının
    ardından tutuklamalar
    başladı. Aynı sırada Sultan
    II. Abdülhamid’in tahttan
    indirilmesi de gündeme
    geldi. 27 Nisan 1909’da bu
    konuyu görüşmek üzere
    toplanan Meclis-i Milli,
    Sultan Abdülhamid’in
    saltanattan indirilmesini
    oybirliği ile kabul etti.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-46.png
    İdama mahkum olan isyancılar, Beyazıt ve Ayasofya meydanlarında, Köprübaşı’nda ve Kasımpaşa’da kurulan darağaçlarına asıldılar.

    26 Nisan günü kurulan
    askerî mahkeme,
    isyancıların yanısıra
    Sultan II. Abdülhamid’i
    de yargılamak
    istemişse de hükümet
    bunu kabul etmedi.
    Askerî mahkeme,
    70 kişiyi idama, 420
    kişiyi müebbet ve 6
    aydan başlayan çeşitli
    hapis, yüzlerce kişiyi
    de süresiz sürgün
    cezalarına çarptırdı.
    İsyanın elebaşısı Derviş
    Vahdeti de 1 ay süren
    yargılamanın ardından
    19 Temmuz günü
    asılarak idam edildi.

  • Sonu ibret, yolu örnek oldu

    Roma’da MÖ 63’te silahlı kalkışma yoluyla devleti yıkmayı amaçlayan bir çete ortaya çıkarıldı. Komplocular suçüstü yakalanarak idam edildi, ayaklanma bastırıldı. Devlet başkanı Cicero etkili nutuklarıyla bu tertibi bozarken, girişime elebaşılık eden Catilina tarihin çöp sepetine atıldı ama aynı politik yöntemler tekerrür etmeye devam etti.

    Catilina komplosu, bütün ayrıntılarıyla bilinen en eski siyasi komplodur. Aradan 2078 yıl geçmesine rağmen bu olayın bugün de bi­ze anlamlı gelmesinin nedeni, politik yöntemlerin fazla değiş­memiş olmasıdır.

    Roma’da MÖ 63 yılında si­yasi mücadelenin iki tarafını birer ünlü kişi temsil ediyor­du: Bir yanda “komplocu” ve­ya “devrimci” Catilina, diğer yanda ise “düzenin sinsi ko­ruyucusu” veya “bilge devlet başkanı” Cicero vardı. Onlara verdiğimiz bu çelişkili sıfatlar, farklı bakış açılarını yansıtır.

    Cicero, Catilina’ya karşı Cicero, Roma Senatosunda tarihe geçen konuşmalarından birini yapıyor ve Catilina’nın komplosunu ifşa ediyor: “Sabrımızı daha ne kadar zorlayacaksın? Bizimle alay etmeye ne kadar devam edeceksin?”. Diğer senatörler, Catilina’yı yalnız bırakmışlar… Cesare Maccari’nin 1888’de yaptığı tablo.

    40’lı yaşlarındaki bu iki adam, her bakımdan birbi­rinden farklıydı. Catilina çok soylu bir aileden geliyordu; ilk atası Roma’nın kurucula­rındandı, büyük büyük babası Hannibal’a karşı savaşmış bir komutandı. Cicero ise Arpi­num kentinde doğmuş, genç bir göçmen olarak Roma’da yükselmişti. Catilina iyi bir as­kerdi, Cicero askerlikten anla­mazdı, şöhretini hitabet yete­neği ve avukatlık deneyimine borçluydu. Catilina skandalla­rı mıknatıs gibi çekerdi, Fabia adlı bir Vesta rahibesiyle iliş­ki kurduğu için dava edilmiş, mahkemede aklanmıştı. İkinci veya üçüncü karısı güzel Au­relia Orestilla’yı evliliğe ikna edebilmek için, ilk eşinden olan oğlunu öldürdüğü söyle­niyordu. Buna karşılık Cicero, karısı Terentia ile mutlu değil­se bile sakin bir evlilik süren ciddi bir aile babasıydı.

    Komplonun ortaya çıkışı Solda bir kadın, komployu haber veren imzasız mektubu okuyan Crassus’un omzunun üzerinden bakıyor; sağda Cicero oturuyor, ortada Marcellus ve Metellus, Cicero’yu dinliyorlar. Jean-François Janinet’nin gravürü, 1792, British Museum.

    MÖ 63’de Cicero, Ro­ma’nın iki konsülünden biri olarak siyasal yaşamın zirve­sine ulaşmıştı. Catilina ise bir sonraki yılın konsüllerinden biri olmak için girdiği seçimi kaybetmişti. Bu Catilina’nın arka arkaya kaybettiği ikinci seçimdi, bir daha şansı olma­yacağını biliyordu. Çünkü se­çim kampanyası, o zamanlar da çok pahalı bir işti. Seçmen­lere bol bol hediye dağıtmanız beklenirdi; ama ödül yüksek­ti. Bir kere konsül olduktan sonra, ertesi yıl bir eyalete va­li olarak atanırdınız. Gitti­ğiniz eyaletten, Romalıların dalga geçtiği gibi, üç servetle dönmeniz beklenirdi: Biri se­çim harcamaları için aldığınız borçları kapatmak için, ikin­cisi valiliğiniz bittikten sonra açılacak yolsuzluk davasın­da jüriye rüşvet vermek için, üçüncüsü de kendiniz için…

    İki seçim kaybetmek Cati­lina’nın mali durumu üzerinde feci bir etkiye yol açmış olma­lıydı. En azından düşmanla­rı böyle söylüyor, hatta bütün özgür yurttaşların borçlarını silmeyi öngören radikal siyasi programını da buna bağlıyordu.

    Burada durarak olayın ar­ka planına göz atmakta yarar var. Roma Cumhuriyeti’nin bu son yüzyılı (MÖ 1. yüzyıl), bir bunalım ve savaş dönemiydi. Küçük kent devleti, bütün Ak­deniz bölgesine hükmeden bir süper güce dönüşmüştü. Ama eski sistemini korumaya çalı­şıyordu. Bu sistem, hiçbir li­derin aşırı güçlenmemesi, her politikacının birbirini denet­leyip yolunu kesmesi üzeri­ne kuruluydu. Devlet başkanı (konsül) bile bir değil, iki ki­şiydi ve her yıl değişiyordu.

    Buna karşılık toplum bü­yük bir çalkantı içindeydi. Bu yüzyıl içinde Roma önce diğer İtalyan kentleriyle uzun bir savaşa girişmiş, ardından Sparta­cus ayaklanması olmuş, Sulla dik­tatörlüğü gelip geçmişti. Sulla sayısız insanı idam ettirip ma­lına el koymuş, terhis ettiği as­kerlerine İtalya’da topraklar dağıtmıştı. Ama bu uygulamaların meşruiyeti tartışmalıydı. Sul­la’nın eski askerlerinin, bu çift­likler üzerindeki hakları kesin olmadığından toprak fiyatları düşmüştü; Sulla’nın mülkle­rine el koyduğu aileler ise se­fil vaziyetteydi. Herkes borç içinde yüzüyordu, borç faizleri yüzde 40’ları bulmuştu.

    İşte bu ortamda, iki siya­sal akım çarpışmaktaydı. Bir yanda optimates, yani düzenin devam etmesini isteyen mu­hafazakâr seçkinler, “Beyaz Romalılar” vardı. Diğer akımı ise populares, yani sistemde köklü değişiklikler yapmak is­teyen “halkçılar” temsil edi­yordu. Bu akımlardan birine dahil olmak için halktan biri veya bir asil olmak gerekmi­yordu. İkisi de soylu aileler­den gelen Caesar ve Cati­lina birer popularis; buna karşılık taşralı sıradan bir ailenin çocuğu Cice­ro bir optimas’dı. Cicero konsül olmasını muha­fazakâr senatörlere borç­luydu, bu seçkinler, homo novus (yeni adam, sonradan görme) olarak hor gördükleri Cicero’yu kendi davalarını sa­vunması karşılığında istemeye istemeye desteklemişlerdi.

    Kanlı yemin Dokuz kişi bir kaba kanlarını akıtarak komplo için yemin ediyor. Francesco Rainaldi’nin gravürü, 1798.

    Catilina’nın borçların si­linmesi önerisi, seçilememe­sine rağmen Roma’yı karıştır­mış ve senatörlerden çoğu­nu dehşete düşürmüştü. MÖ 63’ün yazında, bütün İtalya kaynıyordu. Sulla’nın eski as­kerlerinden Manlius, Etruria bölgesinde ayaklanmak için asker toplamaya başlamıştı. Ancak Roma’da işlerin karış­ması Ekim ayını buldu.

    20 Ekim’de, on yıl önce Spartacus ayaklanmasını bas­tırarak şöhrete kavuşmuş olan senatör Crassus’un evine bir tomar mektup geldi. Bu imza­sız mektuplar bazı senatörlere hitaben yazılmıştı: 27 Ekim’de şehirde Catilina önderliğinde isyan başlayacağı, önde gelen­lerin öldürüleceği belirtiliyor­du. Crassus hemen mektupla­rı alıp konsül Cicero’ya teslim etti. Mektupların komplocu­lardan biri tarafından gizli bi­rer uyarı olarak gönderildiği­ni iddia eden Cicero, hemen senatoyu topladı; Manlius’un Etruria’da asker toplamasıy­la bu olay arasında bir bağlantı olduğunu, Catilina taraftarları­nın şehri yakacağını öne sürdü. Dehşete kapılan senato, hemen senatus consultum ultimum yani bir çeşit olağanüstü hal veya anti-terör yasası ilan etti. Cicero konsül olarak korkunç komployu bastırmakla görev­lendirildi. Derhal isyan bölge­lerine askerler yollandı, muh­birlere ödül vaad edildi.

    Bundan sonraki hikaye için sözü Sallustius’a bıraka­lım. Sallustius bu olaylar oldu­ğunda 17 yaşındaydı; Catilina Komplosu adlı kitabını yıllar sonra yazacaktı. Ona göre, 6 Kasım akşamı komplocular içlerinden birinin evinde top­landılar. Catilina’nın şehirden ayrılarak Etruria’daki asiler­le buluşmasına, Capua’daki gladyatörlerin de isyana çağı­rılmasına karar verildi. Ayrı­ca ertesi sabah iki komplocu Cicero’nun evine gidecek, onu selamlar gibi yapıp öldürecekti. Ne var ki bu noktada işe kadın parmağı karıştı. Komplocular­dan Curius’un Fulvia adındaki aristokrat sevgilisi, Cicero’nun karısı Terentia’ya gizlice haber yollayarak neler planlandığını bildirdi. Bu sayede Cicero sui­kastten kurtuldu.

    8 Kasım’da işler patlama noktasındaydı. Cicero senato­yu Jupiter Tapınağı’nda top­ladığında, Catilina da sanki hiçbir şey olmamış gibi gelip oturdu. Diğer senatörler on­dan uzağa kaçıştı. Cicero aya­ğa kalkarak doğrudan Cati­lina’ya seslendi, “Sabrımızı daha ne kadar zorlayacaksın? Bizimle alay etmeye ne kadar devam edeceksin?” diye baş­ladı; herkesin komplodan ha­berdar olduğunu, artık değil senatoda, kentte bile yatacak yeri olmadığını söyleyerek Ro­ma’dan çıkıp gitmesini istedi. Catilina cevap vermeye çalış­tı; kendisinin asil, Cicero’nun ise sıradan bir homo novus ol­duğundan dem vurdu. (Daha anlamlı bir şeyler daha söy­lediyse bile, onları kaydeden olmadı.) Bu arada senatörler ayağa fırlayarak ona “Hostis (Düşman)! Vatan haini!” diye bağırmaya başlamıştı. Catili­na’ya oradan ayrılıp sürgüne gitmekten başka çare kalma­mıştı. Bazı çeteciler onunla birlikte şehirden ayrılırken, diğerleri Roma’da kaldı.

    Ancak Cicero, Catilina’nın asıl kitleler üzerindeki etkisini yok etmek gerektiğini bildiğin­den, ertesi gün halkın karşısına çıkarak bir nutuk daha attı: Ca­tilina’nın Roma’yı terk etmesi büyük bir zaferdi, herşey kon-trol altındaydı, sıradan halkın zaten komplocularla bir ilgisi yoktu. Halkın asıl yandaşı Ca­tilina değil, Cicero’ydu. Hatta halkı bu komplodan korumak için, bazı soylularla arayı aç­mayı bile göze almıştı.

    Seçim yardımı! Catilina’nın MÖ 63’de konsüllük seçimi kampanyası için yaptırdığı kap. Bu kaplara içecek veya yiyecek konularak seçmenlere dağıtılırdı.

    Bu noktada işe bir de ya­bancı parmağının karışma­sı şaşırtıcı değil. Tam o sırada, bugünkü Fransa’nın güneyin­de yaşayan Allobroges adlı bir Galyalı kabile, Romalı vali­nin baskısından şikayet etmek üzere Roma’ya bir delegasyon yollamıştı. Catilina’nın yakın adamlarından senatör Lentu­lus Sura, bu elçilerle ilişkiye geçerek onları da ayaklanmaya çağırdı. Hatta ülkelerine dön­düklerinde şeflerine iletmek üzere ellerine mektuplar ver­di. Ama Galyalılar, Catilina’nın durumunun pek parlak görün­mediğini, mektupları Cicero’ya vermenin daha zekice bir siya­si hamle olacağını akıl ettiler.

    Catilina’nın dış güçler­le işbirliğine bile hazır olduğu ortaya çıkmıştı artık. Cicero, ihanetin belgesi olan mektup­lar eline geçer geçmez, şehir­deki komplocuların tutuklan­masını emretti. Bunlardan Cethegus’un evine yapılan baskında bir silah deposu or­taya çıkarıldı.

    Önde gelen beş komplocu, 5 Aralık’ta Concordia Tapına­ğında yapılan senato toplantı­sının tek gündem maddesiy­di. Kendisi de Catilina gibi bir popularis olan Julius Caesar, komplocular idam edilirse halkın tepki göstereceğini id­dia etti. Acele karar verilme­meli, tutuklular müebbed hap­se mahkum edilmeliydi. An­cak Cicero ve yandaşları, eğer iş mahkemeye kalırsa, beş komplocunun kurtulma şansı­nın yüksek olduğunun farkın­daydı. Caesar’dan sonra Cice­ro ve Genç Cato’nun yaptığı iki coşkulu konuşma, bu öne­rinin çöpe atılmasını sağladı. Senato, beş komplocunun ida­mına karar verdi. “Yargısız in­faz” hemen o gün gerçekleşti. Cicero daha sonra kalabalığın karşısına çıkıp kısaca “Vixere” (yaşadılar) diyerek öldükleri­ni ilan etti.

    Bütün bunlar olurken Cati­lina, Etruria’daki silahlı isya­nın önderi Manlius’a katılmış, bir bakıma hakkındaki komplo iddialarının doğru olduğunu göstermişti. Pistoria yakınla­rında MÖ 62’nin ilk günlerin­de Senato’nun ordusuyla karşı karşıya geldiğinde yaklaşık 3 bin kişilik bir gücü vardı. Ön saflarda çarpışarak büyük bir cesaret gösterdi, ölüsü bulun­duğunda, bütün yaralarını ön­den almış olduğu görüldü.

    Catilina çetesi çökmüş, Cicero kazanmış, hatta pater patriae (vatanın babası) ilan edilmişti. Ama yargısız in­faz lekesi alnına sürülmüştü. Dört yıl sonra MÖ 58’de pleb­lerin temsilcisi olan popularis politikacı Clodius, intikamı­nı aldı. Çıkarttığı yasaya göre, Roma yurttaşlarını yargılama­dan öldüren herkes “ateş ve sudan” mahrum bırakılacak­tı; bu yasa Cicero’yu sürgüne zorlamak için çıkarılmıştı. Ni­tekim Cicero, Roma’dan kaça­rak bir süreliğine Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı.

    Populares, Catilina komp­losunda muharebeyi kaybet­mişti, ancak savaşı kazanacak­lardı. Julius Caesar MÖ 49’da iktidarı ele geçirince, Cati­lina’nın programını uygula­yarak bütün borçların dörtte birini sildi. Daha önemlisi, Ci­cero’nun o kadar savunmaya çalıştığı eski cumhuriyeti çöp sepetine atarak imparatorluğa giden yolu açtı.

    BİTMEYEN TARTIŞMA

    Darbeci miydiler yoksa devrimci mi?

    Norveçli yazar Ibsen, 1850’de yazdığı ilk tiyatro oyunu Catilina’nın önsözünde şöyle diyordu: “Tarihte Catilina kadar bütün şöhreti düşmanlarının elinde olan bir başka kişi yoktur”. Ibsen haklıydı. Catilina komplosu hakkında bildiğimiz herşey, ona ve temsil ettiklerine düşman olan Cicero ve Sallustius’un kalemin­den çıkmaydı. Sonraki tarihçiler de Catilina’yı “kötü adam” olarak çizmeyi sürdürdü.

    19. yüzyılda, hikayenin tam tersi olabileceğini düşünen­ler ortaya çıktı. Belki Catilina suçsuzdu. Belki bütün komplo, Cicero’nun uydurmasından iba­retti. Catilina’nın elinden çıktığı iddia edilen tek satırlar, Roma’yı terkederken arkadaşı Catulus’a yolladığı, onun da Senatoda oku­duğu bir mektuptan alınmaydı: “Hakaretlere ve haksızlıklara uğ­radım; öyle ki daha önce de sık sık yaptığımı yapıyorum, hiçbir şeyi olmayanların davasını üstleniyo­rum. Borçlarımı ödeyemediğim için değil; hak etmeyen insanlar şan şöhrete kavuşurken, beni dayanaksız suçlamalarla toplum dışına attıkları için. İtibarımdan geriye kalanı korumak üzere harekete geçiyorum”.

    Roma’dan Londra’ya Catilina komplosu tarih boyunca siyasi mücadelelere ilham verdi. 1850’lerde yayımlanan karikatürde, İngiliz Avam Kamarası’nda Cicero kılığındaki bir milletvekili, Catilina kılığındaki bir başka milletvekilini sıkıştırıyor. John Leech’in yaptığı karikatür, “Roma’nın Komik Tarihi” kitabında yer alıyordu (1851).

    CICERO’NUN ÖLÜMSÜZ PROTESTOSU

    ‘Sabrımızı nereye kadar zorlayacaksın Catilina?’

    Cicero, komployla ilgili olarak attığı dört nutkun elden ele dolaşmasını ve günümüze ulaşmasını sağladı. Bunlardan birincisi, “Quousque tandem abutere, Catilina, patientia nost­ra” yani “Sabrımızı daha nereye kadar zorlayacaksın Catilina?” diye başlıyordu. Bu cümle gü­nümüzde de yaşıyor. Elbette bir fark var. Bunları söylerken Cicero otoriteyi ve devleti temsil edi­yordu; sonraki protestocular ise bu sözleri otoriteye karşı bir silah olarak kullandı. Amerikalı femi­nist Camille Paglia, bir entelektü­el tartışmada, Catilina’nın adını Michel Foucault ile değiştirirken, İspanyol El País gazetesi 1999’da başyazısına “Daha nereye kadar, Aznar…” başlığını atarak dö­nemin başbakanını eleştirirken, Brezilyalı öğrenciler, Catilina yerine kendi YÖK’lerine olan öfkelerini ifade ederken hep Ci­cero’nun sözlerinden yararlandı. Günümüzde de internette ABD Başkanı Obama’dan başlayarak aynı sözlerle protesto edilmeyen politikacı yok gibi.

    ‘Cicero’nun pankartı’ Fidesz partisinin anayasayı değiştirme hazırlıklarını protesto edenler, Cicero’nun tarihe geçen sözlerini pankartlarına taşımışlar. Budapeşte, 2012.
  • Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzaffer Şerif, Harvard mezunu parlak bir bilimadamıydı. Solculuğu Türkiye’de başına dert olunca Amerika’ya yerleşti. Adını Muzafer Sherif olarak değiştirmekle kalmadı, sosyal psikolojinin kurucuları arasında yer alarak bilim tarihini de değiştirdi. Gerçekleştirdiği İzci Kampı Deneyi’nin, William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanının esin kaynağı olduğu bile rivayet edildi.

    Ödemiş’te varlıklı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi­ğinde 1906 senesidir. Son per­deye doğru yol alan İmpara­torluğun huzur kalmayan top­raklarında, savaşların ve etnik çatışmaların kucağında yaşa­nan çocukluk çağı geride kal­dığında Balkan Savaşlarına, 1. Dünya Savaşı’na, İzmir’in iş­galine, ardından Milli Müca­dele yıllarına ve nihayetinde Cumhuriyet’in ilanına tanık olmuştur bile. İzmir Amerikan Kolejinden mezun olup Darülfünun felsefe bölümüne başla­dığında, 1924 senesidir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    1990’da çekilen ikinci Sineklerin Tanrısı filminden bir sahne.

    Mezuniyetinden sonra yüksek lisans çalışması için ABD’ye gider. Harvard yılları Amerika’nın büyük buhran dö­nemine rastlamaktadır; 1929 kriziyle ve sol düşünceyle kar­şılaşması entellektüel dikkati­nin psikolojiye ve sosyal bilim­lere yönelmesine yol açar. “Bir öğrenme faktörü olarak açlık” konulu psikoloji master tezini bitirdikten sonra 1932 sene­sinde yaptığı Avrupa seyahati sırasında Berlin’de Gestalt psi­kolojisinin önemli isimlerin­den Köhler’in derslerine katı­lırken, Nazi partisinin yükse­lişine de tanık olur.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Ülkeye döndüğün­de, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki kısa süreli psikoloji öğret­menliğinin ardından bu kez doktora çalışması için yeniden Ameri­ka’ya gider.

    1933 sonba­harında, Har­vard’da baş­ladığı dokto­ra çalışmasını Columbia üniversitesin­de sürdürür; Gardner Murphy ile “algıda bazı sosyal faktörler” üzerine yaptığı bu çalışmayı bitirdi­ğinde 1935 senesidir. “Sosyal normların temelinde yatan psikolojinin ne olduğu ve na­sıl işlediği” sorusundan yo­la çıkan bitirme tezi, Sosyal Normların Psikolojisi adıyla yayınlandığı 1936 senesinde sosyal psikoloji alanında ger­çek bir devrim yaratacak ve o zamandan beri bu alanın temel taşını oluştura­caktır. Kişinin üyesi bulundu­ğu gruplardan nasıl etkilen­diğini ince­leyerek sos­yal kuralla­rın gruba göre belirlendiğini, gruplar değiştikçe kuralların da değişeceğini deneylerle or­taya koymuştur.

    Doktora sonrası, 1937 se­nesinde yurda dönen fakat bu­nun son dönüş olduğunu henüz bilmeyen Muzafer Sherif, hem çalışma alanı hem hayat görü­şü nedeniyle siyasal çalkantı­ların tam ortasında kalır. 1939 senesinde doçent olarak göreve başladığı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde sosyalist bir en­telektüel olarak yalnız değildir; savaşa ve ırkçılığa karşı Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Nus­ret Hızır, Saffet Dengi, Orhan Burian ve Halil Vedat gibi isim­lerle dayanışma halindedir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    TKP ile temas içinde oldu­ğu 2. Dünya Savaşı yılların­da Behice Boran’la Adımlar dergisini çıkartırlar. İnsan dü­şüncesinin, hedeflerinin ve ar­zularının yani ego işlevlerinin doğuştan gelen sabit işlevler olmadığına, toplum içinde şe­killendiğine inanmakta yüksek nitelikli, ahenk içinde bir top­lum için yalnızca eğitimin ye­terli olmadığını ve fakat sosyal yapıda daha kökten değişiklik­ler gerektiğini savunmaktadır. Halkın Batılılaşmış aydınlar tarafından yukarıdan aşağıya doğru çağdaşlaştırılması dü­şüncesini doğru bulmaz; işe öncelikle hayata dair hakikat­lerin tanınması, sömürü iliş­kilerinin ve toplumsal yapı­nın saptanmasıyla başlamak gerektiğini çünkü toplumsal yapının değişmesinin, çağdaş­laşmanın koşulu olduğunu dü­şünür, sömürüden kurtulan ve teknolojik gelişme olanakları­na kavuşan halkın kendi çağ­daşlaşma dinamiklerini de ge­liştireceğini savunur.

    Ülkede giderek yükselen ırkçılığa karşı 1943 senesin­de ırk kuramını ve Turancılığı eleştirdiği Irk Psikolojisi ad­lı kitabını yayımlar. Bu kitabı yazma sebebini kitabın önsö­zünde şöyle açıklamaktadır: “Memleketimizde son sene­lerde mahreci şüpheli bir ih­racat matahının, bulunmaz bir hint kumaşı gibi, memleketi­mizin fikir ve kıymet alemine sürülmesi yolunda gösterilen gayretkeşlikler bu küçük ki­tabı yazmağa sevketti. Mah­reci şüpheli bu ihracat malı, ırkçılıktır.” Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e yazdığı 1943 ta­rihli bir mektubunda Muzafer Sherif hakkındaki izlenimle­rini şöyle bildirir: “Muzaffer Şerif’i ben tanırım. Enteresan çocuktur, ama ne senin ne de benim şöyle ahbapça arkadaş­lığını edebileceğimize pek ih­timal vermiyorum. Lüzumun­dan fazla münevver Amerikalı bilgin. Belki de bu altı yıl ön­ceki intibaımdır. Belki şimdi o da ben de değiştim. Kim bilir. Mamafih kitabı (Irk Psikoloji­si) cidden güzel, faydalı, aktü­el. Ve böyle bir kitaba sahip ol­duğumuz için sevinebiliriz.”

    Turancı hareketin en et­kili isimlerinden Nihal Atsız Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye Açık Mektupları yayınladığın­da hedefteki isimlerden biri olarak 16 Mart 1944’te üniver­sitede arkadaşlarıyla birlikte komünizm propagandası yap­mak suçundan gözaltına alı­nır. Dört hafta sonra, 12 Nisan 1944’te serbest bırakılır. Prin­ceton’dan aldığı davet üzerine ABD’ye gider, aynı sene Carol­yn Wood ile evlenir. 1947’de Türkiye’ye yeniden dönmek isteyecektir. Fakat bu kez de eşinin yabancı olması sebe­biyle mevzuat gereği Ankara Üniversitesi’ndeki pozisyonu elinden alınınca hayal kırıklı­ğına uğrayacak, adını Muzafer Sherif olarak değiştirecek ve memleketine bir daha hiç dön­meyecektir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzafer Sherif, insan psi­kolojisinin sosyal tabiatını ortaya koyan çalışmalara im­za attığı Princeton dönemi­nin ardından, kısa bir müddet için Yale’e, daha sonra da 1966 senesine kadar çalışacağı Oklahoma’ya gider. 1950’ler so­ğuk savaş yıllarıdır, McCarthy döneminin meşhur cadı avın­da FBI soruşturmasına maruz kalır. 1950’ler ve 1960’lar bo­yunca pek çoğunu eşi Carol­yn Sherif ile gerçekleştirdiği çalışmalarından başka, sosyal psikolojinin bağımsız bir bilim dalı olarak kabul edilmesi için de büyük bir uğraş verir. Yak­laşık 40 yıl süren akademik yaşamı boyunca sosyal psiko­lojiyle ilgili deneylerinde birey ile grup ve gruplar arasındaki ilişkilere odaklanır. Otokinetik ve İzci Kampı (Robber’s Ca­ve) deneyleri psikoloji tarihi­nin klasikleri arasında yer alır. Muzaffer Şerif, grup davranış­larının deneysel araştırmala­rına imkan tanıyan bilimsel metodolojiyi kurarak, sosyal psikolojinin ayrı bir bilimsel disiplin olarak kabul edilmesi­nin yolunu açmıştır.

    Uzun ve verimli kariyeri boyunca 24 kitap, 60 makale yazan, pek çok ödül kazanan Muzafer Sherif, 1972 sene­sinde Pensylvania State üni­versitesinden emekli olmuş, 1988’de Alaska’da hayata veda etmiştir. Sosyal psikolojinin kurucularından biri olarak ka­bul edilen Muzafer Sherif’in bu alanda birer klasik olan sosyal normlara dair çalış­maları halen ders kitapların­da yer almakta ve okullarda okutulmaktadır. Sosyal psiko­lojiye dair bıraktığı emsalsiz bilimsel miras ise, bugünü ay­dınlatmak ve anlamak için bü­yük ölçüde keşfedilmeyi bek­lemektedir.

    “OTOKİNETİK ETKİ” DENEYİ

    20. yüzyılın sosyal psikoloji klasiği

    Tamamen karartılmış bir odada hareketsiz duran bir ışığa gözümüzü kaydırmadan bir süre bakarsak, ışık aslında yerinde durduğu halde onu hareket ediyormuş gibi görürüz. Muzafer Sherif bugün klasik olarak kabul edilen 1936 tarihli bu deneyinde “otokinetik etki” diye adlandı­rılan bu görsel algı sapmasından yararlanmıştır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Hâlâ ders kitaplarında Uzun ve başarılı kariyeri boyunca yazdığı çok sayıda eserden önemli bir bölümünü eşi Carolyn (Wood) Sherif ile birlikte kaleme alan Muzafer Sherif’in çalışmaları hâlâ okullarda okutuluyor.

    Deneyde birbirlerini hiç tanımayan kişiler kullanılmıştır. İlk bölümde, tamamen karartıl­mış bir odaya teker teker alınan deneklere bir ışık gösterilmiş ve ışığın hangi yönde, ne kadar hareket ettiği sorulmuştur. Işık sabit olmasına rağmen, her denek ışığın belirli bir yöne, belli bir mesafe boyunca hareket ettiğini belirtmiştir. Deneyin ikinci bölü­münde, aynı kişiler, odaya bu kez grup halinde alınmış ve ışığın her gösterilişinde yargılarını yüksek sesle ifade etmeleri istenmiştir. İlk bölümde birbirinden farklı standartlar geliştiren kişilerin ikinci bölümde bu standartla­rından vazgeçerek grup halinde tek bir standart oluşturdukları gözlemlenmiştir. Deneyin üçüncü bölümünde karanlık odaya yine teker teker alınan deneklerin, ilk bölümdeki kanaatlerinde ısrar etmedikleri ve ikinci bölümde oluşturdukları grup standardına bağlı kaldıkları izlenmiştir.Dene­yin sonuçları şöyle özetlenebilir: Fiziksel gerçek belirsizse bireyler kendi gerçeklerini yaratırlar. Bir araya geldiklerinde ise kendi gerçeklerini bırakıp grup stan­dardını kullanırlar. Yani bireyin gerçeğinin yerini sosyal gerçeklik alır. Grup normu bir kez oluşunca bireyler artık ona inanmakta ve gönüllü olarak uymaktadır.

    İZCİ KAMPI DENEYİ VE SİNEKLERİN TANRISI ROMANI

    Aralarındaki şaşırtıcı benzerlik!

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    20. yüzyılın en önemli psikoloji deneylerinden biri olarak kabul edilen İzci Kampı Deneyi’ne, sosyal psikolojinin belki de en can alıcı konusu olan ayrımcılık ve ötekileştirme meselesinin bir toplumda kolayca tetiklenebileceğini ve farklı gruplar arasında önyargıların körüklenerek düşmanlığa dönüş­türülebileceğini ortaya koyması bakımından bilim tarihinde büyük bir önem atfedilir. Deney ayrıca ayrımcılığın başlatılabildiği gibi ortadan kaldırılabileceğini ve düş­manlığın etkisiz hale getirilebile­ceğini de göstermesi bakımından da müstesnadır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyin üçüncü aşamasında her iki grup ortak çıkarlara, ortak hedeflere yönlendirilir. Kampın tek su kaynağı kullanılamaz hale getirilir. Sonunda öğrenciler bu ortak sorunu işbirliği yaparak bereberce çözerler. Kamp sona er­diğinde öğrenciler aynı otobüsle dönmek için ısrar ederler.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyde 12’şer kişilik iki öğrenci grubunun ıssız bir yaz kampında birkaç ay geçirmesi planlanmıştır. Denekler daha önce hiçbiri diğerini tanımayan, orta sınıf ailelerden gelen, 11 yaşında, beyaz erkek çocuklar arasından seçilmiştir. Kampın iki ayrı yerine iki ayrı otobüsle götürülen gruplar başlangıçta diğerinin varlığından habersiz­dir. İlk birkaç günün ardından iki grubun da içerisinde doğal bir şekilde astların ve üstlerin ortaya çıktığı, bir hiyerarşinin şekillendi­ği gözlenir. Gruplar artık birbiriyle tanışmaya hazırdır. İki grup birbi­riyle karşılaştırılır ve aralarında rekabete dayalı sportif yarışmalar düzenlenir. Kısa zamanda eğlence adeta bir ölüm-kalım savaşına döner, istisnasız her grubun üyele­ri diğer grubun üyelerine sebepsiz düşmanlık beslemeye başlar.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    William Golding’in bir uçak kazası sonrası ıssız adada mahsur kalan okul çocuklarının medeni­yetten uzakta nasıl hızla dönüşü­me uğradıklarını anlatan Sineklerin Tanrısı romanının Muzafer Sherif’in İzci Kampı Deneyinden esinlendiği rivayet edilir. Roman 1954 yılında, deneyin kitap halinde yayınlan­masından birkaç ay sonra piyasaya çıkmıştır. Asıl mesleği öğretmenlik olan ve çocukları iyi tanıyan Golding’e göre ise roma­nın ana malzemesi henüz bitmiş olan 2. Dünya Sa­vaşı’nda tanık olduğu olaylar ve mesleki tecrübeleridir, benzerlik­ler sadece tesadüften ibarettir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Çocuklar ıssız adada
    1954’te, İzci Kampı Deneyinin kitap olarak yayımlanmasından iki ay sonra basılan Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklar Muzafer Sherif’in deneyindekine benzer koşullarda, benzer psikolojik tepkiler veriyordu. Kült roman; 1963’te Peter Brook, 1990’da Harry Hook tarafından sinemaya uyarlandı.
  • Dünü bugüne bağlayan geçit

    Arkamızda eski adıyla Sümbül, yeni adıyla General Yazgan Ssokak, karşımızdaki kapıdan çıkarsak, önümüzde Tünel binası.1883’te neoklasik tarzda inşa edilen, 60’larda işhanına dönüştürülen, dış cepheden birleşik üç bağımsız yapıdan oluşan Tünel apartmanlarının altındaki, Tünel Pasajı’ndayız. 2000’li yıllarda Asmalımescid’in yeniden keşfedilmesiyle üzerine şık cafe, bistro ve lokantaların “nuru” yağan geçidin artık 60’lı, 70’li yılların Beyoğlu pasajlarına özgü o dingin, o vakur havasından eser yok. 2004’te adı Kohen Kitap Evi olarak değiş­tirilen Pera’nın en eski kitapçılarından Kohen Hemşireler Kitap Evi’nin mevcudiyeti ise, zamana inat, o günlerin nevi şahsına münhasır atmos­ferini yansıtmaya devam ediyor.