Etiket: sayı:22

  • Vatan sevgisinin coğrafyası

    Masallara, hikayelere düşkün çocuklar, yaşadıkları çevrenin dağ ve nehirlerini anne babalarının anlattıkları destanlardan öğrenir. Birey ile yaşadığı toprak arasında kurulan bu köprüler, yurt sevgisini temellendirir. Ural Batır destanı da, ölümsüzlük suyunu içmek yerine dağlara serpiştiren kahramanı anlatır.

    Türklerin tarihinde doğa ve doğada buldu­ğumuz dikili taşlar bize tarihi yansıtan bengü (ebedi) taşlardır. Böyle bir söylem içinde hemen akla Orhun Abideleri gelir. Halbu­ki bütün yazılı taşlar dikili değildir. Bir de doğada zaten varolan taşlar üzerine yazılanlar vardır.

    Dağları, taşları yazı malzemesi gibi kullanma adeti günümüze kadar gelmiştir. Yaz tatillerin­de yollardan geçerken dağlara taşlara yazılmış birçok yazı görür, geçip gideriz. Zira günümüzde bunlar tarihî belge­ler olmaktan ziyade sloganlar, söylemlerdir. Orada tarih­ten alma bir gelenekle karşı karşıya olduğumuzu düşün­meyiz. Çok eski tarih öncesi devirlerde ise taşlar, kayalar üzerine yapılmış resimler görürüz.

    Bir de taşlara atfedilen hikâyeler vardır, bunlar söz­lü gelenek yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılır. Başkurdis­tan’dan gelen böyle bir hikâye bizi çevremizi tanıma ve vatan sevgisini doğa yoluyla öğrenme konusunda düşün­dürür.

    Ural dağlarındaki Başkurdistan’ın coğrafyası, ovalar ve çok da yüksek olmayan dağlardan oluşur. Dağlar Baş­kurtçada “akkayın” denilen huş ağaçları ile donanmış ol­dukları kadar, taşlık alanlardır. Dağlarda kristal dahil bi­zim kıymetli taş dediğimiz türden çeşit çeşit taş bulunur. Başkurdistan’ın doğusunda Beloretsk bölgesindeki dağlık alanda 16 farklı renkte yaşma adı verilen jasper taşı çıkar. Ancak tarihsel olarak Başkurtlar bu taşları dağdan kopa­rıp kendi üstlerine ziynet eşyası olarak takmak yerine, taşlara kayalara hikâyeler atfederek, onları bir anlamda kendileri için değerlendirmişler ve yurt, vatan duyguları­nı bu hikayelerle perçinlemişler.

    Bir örnek vermek gerekirse Ufa şehrinin batısında Dim nehri boylarında Susak adını taşıyan ve bir açıdan Erciyes’e benzeyen, ama daha alçak bir dağ bulunmakta­dır. Bu sivri tepeli dağın arkasında uzaktan da görülebi­len iki dağ daha bulunmaktadır. Rivayete göre, Başkurtlar için en önemli destanın başkahramanı Ural Batır buradan geçerken yere oturmuş ve çizmelerini çıkartarak her biri­ni bir yere koymuş ve sonunda bu iki dağ bu iki çizmeden oluşmuş. Demek ki oralara oralarda doğup büyüyen bir çocuk Ural Batır destanı ile ders kitaplarından çok önce, içinde bulunduğu coğrafi çevre ve iç içe yaşadığı doğa dolayısıyla tanışmaktadır.

    Geleneğe göre, çok eski zamanlarda yer ve gök yaratıldığı zamanlarda varolmuş olan ilk iki insa­nın oğlu olan Ural Batır, hayatı boyunca kötülük­lerle mücadele etmiş, haksızlıklara karşı koymuş, fakirleri kollamış ve icap edince de ele geçirdiği malları onlar arasında üleştirmiş. Mücadeleleri sırasında öldürdüğü devlerin en büyüğünden meydana gelen dağla­rı ve orada yaşayan insanları korumak ve onlara bir gele­cek vermek için, kendisine ölümsüzlük dileği ile verilmiş olan ab-ı hayat suyunu içmemiş ve dağlara serpiştirmiştir. Kendi içse sadece bir kişiye yarayacak olan bu kutsal su­yu serpiştirdiği dağlar ise böylelikle ebediyen yeşil kalmış ve kendini dağlara feda eden bu kahramanın (Batır) adını alarak Ural diye bilinmişlerdir. Bu yörenin en büyük ne­hirleri de aslında Ural Batır’ın çocuklarıdır.

    Demek ki eğitim öncesi yaşlarda masallara ve hikaye­lere düşkün olan çocuklar, yaşadıkları çevrenin dağ ve ne­hirlerini doğanın içinde yürüdükçe anne babalarının ken­dilerine anlattıkları bu destanlar vasıtasıyla öğreniyorlar­dı. Birey ile yaşadığı toprak arasında kurulan bu köprüler hem coğrafi hem de edebî bir mahiyet taşır.

    Asırlar boyunca bu destanları söyleyenlere söz üstadı anlamında seçen denmiştir. Ozanların sazı gibi koray de­nilen kavalları olan seçenler, destanları böylece doğa, mü­zik yoluyla yaşatıyor ve genç kuşaklara öğretmiş oluyor­lardı. Büyükler de hikayenin ayrıntılarını genç kuşaklara sazsız ama sözlü olarak anlatıyordu. Ben de böylece Baş­kurdistan’ı gezerken bir bakıma çocuk muamelesi görmüş olduğumu anlıyorum, ama coğrafyayı bilmeyeni eğitme­nin en güzel yollarından biri de budur.

    Anlatılan hikaye, doğayı bir yerde sizin hafızanıza ka­zır. Başkurdistan’da birçok farklı ve resimli baskıları olan bu destanın iki farklı versiyonu Türkçeye çevrilmiştir. Ancak yukarıda sözünü ettiğim “çizmeli hikaye” bu basılı metinlerde bulunmaz. Bu olgu destanların kentlerde ka­palı mekanlarda değil de doğa içinde doğup gelişmiş ol­duklarını, onun için de tarihten geldiklerini anlatır bize.

  • Haber yapmak zahmet, ünlüye sor sor hallet!

    Yeni Gün ve Cumhuriyet gazetelerinin 1931’de yaptığı anketlerde ünlülere kadınlarla ilgili sorular sorulur. Yeni Gün, “Türk kadını çirkinleşiyor mu?” diye sorarken Cumhuriyet’in anketinde “Kadın çalışsın mı evde mi otursun?” sorusu vardır.

    Ünlü isimlere soru sorularak yapılan anketlere 1930’lu yıl­ların gazetelerinde sık rastla­nır. Haftalarca yayımlanacak bir ha­ber dosyasından çok daha az zahmet gerektiren bu anketler gazeteler ara­sında da bir rekabet konusu olduğu için arada lüzumsuz sorular soruldu­ğu da olmuştur.

    Bu kategorideki anketlerden biri 1931 yılı Mayıs ayında Yeni Gün ga­zetesinde yayımlanır. “Türk kadını giderek çirkinleşiyor mu?” başlıklı ankete yanıt veren ressam Hale Asaf Hanım, Türk kadınlarının eskiden çalışmadıkları için “şişman ve yus­yuvarlak” olduklarını, asri Türk kadı­nının ise dış görünüş açısından Av­rupalı hemcinslerinden farklı olma­dığını söylemektedir.

    Güzellik kraliçesi Naşide Saffet (Esen) kadınların gün geçtikçe gü­zelleştiğini savunurken Konservatu­var Müdürü Ziya Bey (Demircioğlu) ise kadınların güzel olup olmadığının tespiti için kendilerini sabah görmek gerektiği kanısındadır. Ziya Bey’e gö­re Türk kadınları güzel olsalar bu ka­dar makyaj yapma gereği duymazlar.

    Yeni Gün gazetesi, anketi son za­manlarda ortaya atılan “Türk kadın­ları çirkinleştiği için makyaj yapıyor” iddialarını araştırmak için yaptığını duyurmuştur. Cumhuriyet’in “30 gü­zide ve maruf sima arasında” yaptığı anket ise daha geniş kapsamlıdır.

    Kasım ayı boyunca yayımlanan anketteki on uzun sorudan biri şöy­ledir: “Kadın yazıhanede mi, evinde mi çalışmalı? Boyalı kadın mı bo­yasız kadın mı? Kısa saçlı kadın mı, uzun saçlı kadın mı? Çok okumuş kadın mı, az okumuş kadın mı?”

    İlk kadın otomobil yarışçısı Sa­miye Burhan Hanım (Morkaya) şa­şırtıcı bir şekilde “Kadın evinde ça­lışmalı. Çok okuyup ukala olacağına az okuyup mutedil olması da mürec­cahtır (tercih edilendir)” yanıtı verir. Samiye Hanım’ın eşi gazeteci-yazar Burhan Cahit Bey de benzer düşün­celer içindedir: “Kadının çok okumu­şu baş ağrısı, çok boyalısı mide bu­lantısı verir”.

    Gazeteci ve işadamı İsmail Müş­tak Bey (Mayakon), “Kadın lâzım ve lâyık olduğu kadar okumalıdır. Ka­dın gözü hayata kalın çerçeveli bir gözlüğün ve tozlu kitap yığınlarının arasından bakmamalı” derken, ünlü doktor Mazhar Osman “Çok okumuş kadın hiç çekilmez” demektedir.

    Neyse ki ankete katılan bütün meşhurlar böyle düşünmemektedir. Kâzım Nami Duru, Halit Ziya Uşaklı­gil, Mustafa Şekip Tunç, Sabiha Ser­tel, Zekeriya Sertel, Hüdadat Şakir, Vâlâ Nurettin ve Nazım Hikmet’in verdikleri yanıtlar dönem için epey “ilerici” sayılabilir. Nazım Hikmet’in “Kadın elbette çalışmalı ve çok oku­malı. Saçı ister uzun olur ister kısa. Kadın kısrak değil ki saçının boyuna ehemmiyet vereyim” demesi de an­ketin hoşlukları arasındadır.

  • Mustafa Kemal’in Carlsbad günleri

    Mustafa Kemal’in 1918 ortalarında iyice bozulan sağlığı, onu yurtdışında tedaviye mecbur etmişti. Bugün Çek Cumhuriyeti’nin Karlovy Vary şehri olan Carlsbad’da 1 ay kalan Mustafa Kemal, Rudolfshof Oteli’nde (bugün Carlsbad Plaza Hotel) konaklamış ve günlüğüne notlar almıştı.

    1. Dünya Savaşı’nın sonla­rında, Mustafa Kemal Pa­şa tuttuğu günlüğe şunları yazmıştı:

    ‘’30 Haziran 1918 Pazar gü­nü öğleden sonra saat 07.30’da Carlsbad istasyonuna varıldı. İstasyonda bizi karşılayan otel kapıcısının getirdiği arabaya eşyalarımızı da yükleyerek, bi­ze ayırılmış bulunan ikametgâ­ha gelindi. Cottage Sanatorium doktorlarından Markotein’in Carlsbad’da bulunan dostu dok­tor Vermer’e vuku bulan tavsi­yesiyle, yine kendisi tarafından bulunan ikametgâh adeta husu­si bir evden ibarettir. İsmi Ru­dolfs Hof olan bu ikametgâh otel Pupp yakınında ve büyük hama­mın karşısındadır…”.

    37 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, tedavi amacıyla gönderil­diği şehirde tuttuğu günlükle­re böyle başlıyordu. Bir kurmay subay olarak ilk görev yeri Suri­ye’den itibaren, Libya’da, Çanak­kale’de, Bitlis’de, Diyarbakır’daki savaş koşulları, yaralanmalar ve hastalıklar genç yaşına rağmen onu yıpratmış, yurtdışında teda­viyi zorunlu kılmıştı.

    30 Haziran – 27 Temmuz 1918 arasında Carlsbad’da kalan Mustafa Kemal, burada tedavi­nin yanısıra Osmanlı ve Avru­palı seçkin kişilerle görüşmeler yapmış, gelecekte hayalini kur­duğu toplum hayatı, kadın hak­ları gibi konular üzerine düşün­müş, yazmış ve aynı zamanda da Almanca dil dersleri almıştı.

    Atatürk’ün kendi yazdığı anılardan bugüne kalabilenler çok azdır. “Carlsbad Hatırala­rı” bu anılar arasında önem­li bir yere sahiptir. Bu hatırala­rı, 1931’de Profesör Afet İnan Çankaya Köşkü’nün kütüphane­sinde bulur ve Atatürk’ün bazı yorumlarını da ekleyerek daha sonra yayınlar.

    Atatürk’ün tedavi için bir aya yakın süre kaldığı Carlsbad, o zamanlar Avusturya Macaris­tan İmparatorluğu’na bağlı bir sayfiye ve kaplıca kenti idi. Bu­gün Çek Cumhuriyeti’nin Kar­lovy Vary isimli sevimli bir şehri olarak, dünyanın her yanından gelen misafirlerini ağırlıyor. Sig­mund Freud’un da tedavi için kaldığı Rudolfshof Oteli 19. yüz­yılda yapılmış, 2003’deki res­torasyon ile yanındaki üç otel binası ile birleştirilip Carlsbad Plaza Hotel adını almış. Karlovy Vary’ye giden Türk gezginlerin mutlaka ziyaret ettiği bu otelde, Atatürk’e adanmış bir toplantı salonu da bulunuyor.

    Atatürk salonu Mustafa Kemal’i misafir ettiği 1918 yılındaki adı Rudolfshof olan Carlsbad Plaza Hotel’in toplantı odalarından biri, bugün onun hatırasına Atatürk Salonu adını taşıyor. Otelin web sitesinde ünlü konuklar ayrı bir bölümde anılırken, tarihçe bölümünde sadece Mustafa Kemal ve Sigmund Freud’un isimlerine atıfta bulunuluyor.
  • Bütün takımlar imparatora karşı

    Tarihçilerin yıkıldıktan sonra Bizans demeye başladığı Roma İmpara­torluğu’nun, İstanbul’u başkent olarak seçtiği son bin yılında hal­kın en çok ilgilendiği olaylardan biri de spor müsabakaları. Glad­yatör dövüşünden tutun da atle­tizme kadar her spor var. Hatta bizim 2000 yılından beri almaya çalıştığımız olimpiyat oyunla­rı da imparatorluk Hıristiyan­lığı benimseyene kadar devam ediyor. Galiba Hıristiyanlaşan imparatorluk olimpiyatı bâtıl olarak görüyor da oyunları kaldı­rıyor. Uzun yüzyıllar boyunca en favori spor olan atlı araba yarışı hariç. Bazı din adamları atlı ara­ba yarışını da yasaklamak istiyor ama İmparator Flavius Theodo­sius, “Millet atlı araba yarışı iz­lemesin de, bizi mi izlesin?” diye yarışları devam ettiriyor. Yani öyle demiş olsa gerek.

    Atlı araba yarışları, Roma­lılarda hayli köklü bir spor. Kö­leler falan bu atlı arabaları sü­rerek yarışıyor ve yeterince ya­rış kazanırlarsa özgürlüklerine kavuşuyor ama bunu Ben Hur filminden mi hatırlıyorum, çok da emin değilim. Bu arada bir yarışçının özgürlüğüne kavuş­ması, emekli olacağı anlamına gelmiyor. Zira bugün olduğu gibi, popüler bir spor dalının başarılı sporcuları, imparatorluk çapın­da bir şöhretin yanında, deva­sa bir servetin de sahibi oluyor. Bunların en ünlüsü adını 2. yüz­yıla altın harflerle yazdıran Ga­ius Diocles diye bir arkadaş ve serveti 36 milyon Sesterce civa­rında. Tabii şimdi Sesterce’nin efektif kurunu bilemiyoruz ve Sesterce’den de o aralar sıfır mı atmışlar, gümüşten bronza mı geçirmişler ne ama yine de bu para o zamanlar bütün Ro­ma’nın bir yıllık tahıl ihtiyacını ya da Roma ordusunun üç ay­lık bütçesini karşılıyor ve bu da yanılmıyorsam günümüzün 15 milyar dolarına tekabül ediyor. Yani Diocles hâlen tüm zaman­ların en çok kazanan sporcusu. Ayrıca bakmasını bilene, Ro­ma’nın askerî bütçesinin, bes­lenme bütçesinin beş katı oldu­ğu gibi hikmetli bir bilgi de var.

    Sporun olduğu yerde reka­bet, rekabetin olduğu yerde de rekabetten kendisine pay çıkaran taraftar eksik olmuyor. Nasıl biz bugün (ortada koskoca bir Eski­şehirspor gerçeği olduğu hâlde) tamamen manasız yere “En bü­yük Fenerbahçe, hayır Galatasa­ray, ne alakası var, Beşiktaş” diye birbirimize giriyorsak Roma hal­kı da “En büyük Yeşillerdir, hayır Maviler” diye İstanbul’un altını üstüne getiriyor.

    Sporcular bir takımdan diğe­rine transfer olsalar da, taraftar­lar hep aynı takımı destekliyor ve rakip taraftarı düşman belliyor. Ve nasıl futbol asla sadece futbol değilse, atlı araba yarışı da asla sadece atlı araba yarışı değil. Yan­lış hatırlamıyorsam, hipodrom­da düzenlenen yarışlarda halk da imparatora eleştiri yapma fırsatı buluyor. Artık bunu tezahüratla mı yapıyorlar, o kadarını kesti­remiyorum ama henüz Digitürk falan da olmadığı için halkın im­paratora yönelik eleştirilerini ek­randaki sesi kısarak yok etmek falan da mümkün değil. Bu hadi­senin en önemli örneği de çoğu­nuzun bildiği Nika İsyanı.

    Nika İsyanı ya da imparator perspektifinden bakacak olur­sak Nika kalkışması, Justinyen döneminde ezeli rakipler Mavi ve Yeşil taraftarlarının gözaltına alınmasıyla başlıyor. Zaten ver­giydi, torpille atanmış beceriksiz idareciydi, gittikçe otoriterleşen yönetimdi derken canına tak et­miş halk “Mesele birkaç taraftar değil, anlasana” diyerek ayakla­nıveriyor. O döneme kadar kanlı bıçaklı olan taraftarlar, nereden baksanız 1000-1500 yılda bir gerçekleşecek bir hadiseye imza atarak “İstanbul United” adı al­tında imparatora karşı birleşi­yor. Justinyen o kadar korkuyor ki hemen gemisini hazırlatıp, ar­tık Fas’a mı, İtalya’ya mı, nereye kaçabilirse kaçmaya kalkıyor da, hanımı Theodora mani oluyor.

    Sonunda Justinyen, sanırım Theodora’nın verdiği taktikle, adamlarını gönderip Mavi takım taraftarlarına para dağıttırıyor ve “İmparatorun kolunu kesse­niz Mavi akar, o hep sizden ya­na oldu” falan dedirterek bu ilk İstanbul United’ın arasına fitne sokuyor. Bu fitne neticesinde Mavi ve Yeşil takım taraftarla­rının birliği bozulunca olan bir günde hayatını kaybeden 30 bin insana oluyor ve Nika İsyanı da son buluyor.

  • Metafizik resmin kurucusu

    20. yüzyılın en sıradışı sanatçılarından, metafizik (fizikötesi) resim akımının öncüsü Giorgio de Chirico, kapsamlı bir sergisiyle ilk kez Türkiye’de.

    Gerçeküstü bir dış dün­yanın, hayal ile gerçe­ğin kaynaştığı resim­lerin yaratıcısı ressam Giorgio de Chirico (1888–1978), ço­cukluk yıllarını tarih kokan, mitolojinin beşiği Yunanis­tan’da geçirirken, aynı zaman­da ülkesi İtalya’nın geçmişine duyduğu hayranlıkla büyü­dü. Népo lakabıyla da bilinen De Chirico, sanat eğitimini Münih Güzel Sanatlar Aka­demisi’nde tamamladı; bura­da Nietzsche, Schopenhau­er, Otto Weininger gibi Alman felsefesinin önemli isimlerini tanıdı ve sanatını derinden et­kileyecek filozofların metinle­ri üzerinde çalıştı.

    De Chirico’nun kendine özgü sembolik üslubu, birbi­riyle ilgisiz görünen nesnele­ri ve mekânları resimlerinde bir araya getirerek kullanma­sı 20. yüzyıl sanatı ve özellikle gerçeküstücü akım üzerinde çok güçlü bir etki yaptı. Sal­vador Dali, Max Ernst, René Magritte gibi gerçeküstücü akımın önemli isimleri De Chirico’dan etkilendiklerini itiraf etmiş, hatta Yves Tan­guy ilk kez Népo’nun bir res­mini gördükten sonra eline fırça alarak resim yapmaya başladığını söylemişti.

    Giorgio de Chirico: Dünyanın Gizemi
    Maskeler, 1973
    Merkurius’un Derin Düşü nüşü , 1973

    Roma, Giorgio ve Isa de Chirico Vakfı işbirliğiyle Pe­ra Müzesi’nde düzenlenen sergi De Chirico’nun yakla­şık 70 resim, 2 litografi seri­si, 10 heykeliyle kapsamlı bir içerik sunuyor ve sanatçının 1909 tarihli en erken eser­lerinden biri de dahil olmak üzere, 1920’lerden 1970’le­rin ortalarındaki son dönem yapıtlarına uzanan geniş bir seçkiden oluşuyor. Mitoloji ve melankoliyle dolu bir atmos­fer sunan De Chirico’nun ıssız meydanları, tekinsiz gölgele­ri, geometrik objeleri, gizemli heykelleri ve vitrin manken­leri sanatseverleri gündüz gö­züyle alışılmışın dışında bir düşler alemine davet ediyor.

  • Spotlight: Gazeteciliğin itibarlı ve ışıklı yılları

    Boston’ın uluslararası gurur kaynaklarından Globe gazetesi, 2002’de Katolik Kilisesi’nin 34 yıldır süren çocuk tacizi skandallarını, adliyenin, bazı avukatların, hemşehrilerin ve tabii kilisenin sıkı engellemesine rağmen ortaya çıkarmıştı. Film, bu gerçek hikayeyi, gazetecilik dersleri eşliğinde sunuyor.

    Spotlight

    Birleşik Devletler’in do­ğu kıyısının entelektü­el kenti Boston’ın bir­kaç özel simgesi var: Basketbol takımı Boston Celtics, beyzbol takımı Red Sox, Harvard Üni­versitesi, MIT, Wellesley Colle­ge ve 1872’den beri yayınlanan Boston Globe gazetesi. WASP (Beyaz, anglo-sakson, protes­tan) nüfus ile Katolik İrlanda­lı göçmenlerin de kenti olarak bilinen Boston, 2015 yapımı Spotlight filmi ile gündemde.

    ‘Spotlight’, Boston Globe’un özel haber-araştırma birimi­nin adı. Gazetenin bir parçası ama editoryal olarak bağımsız bir birim. Yani işleyeceği ko­nuları kendi seçiyor, çalışma­larını tamamlayınca sonucu yazı işlerine ulaştırıyor. Yazı işleri müdürü “Spotlight’ın ba­şarısı da zaten buradan kay­naklanıyor,” diyor yeni gelen genel yayın yönetmenine. Bir haberi çıkarmak için dört kişi­lik Spotlight ekibinin iğney­le kuyu kazmasını izliyoruz filmde. Haberin doğrulanma­sı (cross checking) ve gerekli belgelerin ele geçirilmesi iş­lemleri de yaklaşık bir buçuk yıl sürüyor. Gazeteci haber yaparken, haberin sadece ol­gusal yanına, kahramanına ya da mağduruna değil, sürecin tümüne, yani sisteme bakıyor, onu da teşhir edip sorguluyor.

    Konu Katolik Kilisesi ra­hiplerinin çocuklara yönelik cinsel taciz vakaları ve kilise yönetiminin bu konudaki suç ortaklığı. Üstelik olaylar 34 yıldır sürdüğü halde, bu süre içinde bilgi sahibi olan çok sa­yıda yetkilinin, avukatın, ki­şinin, hatta mağdurun sessiz kaldığı bir süreç.

    Bugün Boston Globe’un in­ternet sitesinde, 6 Ocak 2002 tarihinde yayına başlayan Ka­tolik Kilisesi çocuk tacizleri ha­berlerini, filmin ayrıntılı öykü ve künyesini ayrı bir bölümde bulmak mümkün. Bu haber­ler Boston Globe’a 2003 yılında “Kamu Hizmeti” dalında Pu­litzer ödülü kazandırdı. Globe, 1966’dan bu yana ABD’nin en önemli, en prestijli gazete­cilik ödülü olan Pulitzer’i 23 kez kazanmış. Film, son bir yıl içinde birçok uluslarara­sı festivalde açılış filmi olarak gösterildi, Oscar dahil birçok önemli ödüle aday oldu.

    Filmden bir kare

    Film birkaç açıdan önem­li: Gazetecilik/habercilik tek­nikleri, patron, genel yayın yönetmeni, bölüm sorumlusu, muhabirler ve haber kaynak­ları arasındaki ilişkiler, kilise gibi bir kurum hakkında haber yaparken, adliye ve yerleşik düzenin suçluları koruyan ka­natları… Gazeteciliği ana konu olarak ele alan diğer filmler­den (mesela Citizen Kane, Un­der Fire, The Truman Show, All the President’s Man ya da Mad City) önemli bir farkı var Spotlight’ın: Muhabir/gaze­teci kahramanlaştırılmıyor, sahneye esas olarak gazeteci/ muhabir değil, gazetecinin ya da haber bölümünün çalışma yöntem(ler)i çıkıyor.

    Bu ekibin iğneyle kuyu ka­zar gibi yaptığı türden araştır­macı gazetecilik (investigati­ve journalism) artık ne yazık ki ABD’de ve Batı Avrupa’da eskisi kadar yapılmıyor, yapı­lamıyor. Maliye, sanayi ya da ticaret alanında dev yatırımla­rı ve faaliyetleri olan holding­lere bağlı olan medya kuruluş­ları, siyasi ve iktisadi iktidar odaklarının olumsuzluklarını haber olarak işleyemiyor, oku­ra yansıtamıyor. Çünkü Boston Globe, Katolik Kilisesi’nde­ki çocuk tacizleri skandalını ortaya çıkardığında, gazete­cilikten başka bir iş yapma­yan New York Times’ın medya mülkiyetindeydi. 2013’ten bu yana ise Boston Red Sox ile İngiltere’deki Liverpool fut­bol klübünün de sahibi John W. Henry’nin mülkiyetinde. Henry’nin gazetesi artık kili­se ya da adalet mekanizması hakkında haber yapabilecek durumda değil. Keza ABD’nin diğer önemli ulusal gazetesi Washington Post da 2013 yı­lında Amazon.com’un sahibi Jeff Bezos’un mülkiyetine geç­ti. Batı Avrupa’da da eskiden sadece gazetecilik faaliyeti ya­pan şirketlerin sahip olduğu büyük gazetelerin (Le Monde, Liberation, The Times...) çoğu son 10-15 yıl içinde ya büyük medya holdingleri ya da dev mali-iktisadi holdingler ta­rafından satın alındı. Medya mülkiyeti editoryal bağımsız­lığı büyük ölçüde kısıtlıyor.

    Gerçek Spotlight ekibi ile filmde kendilerini oynayan oyuncular birarada.

    Çocuk tacizi skandalını ortaya çıkaran Spotlight eki­bi döneminde, Boston Globe’un yöneticisi Ben Bradlee Jr. idi. Onun babası ise meşhur Water­gate skandalını ortaya çıkaran Washington Post’un yazı işleri müdürü idi. Bugün dünyada da, Türkiye’de de gazeteler, radyo ve televizyonlar, artık büyük bir yönetim mekanizmasının par­çası haline geldiği için, genel­likle askerî, siyasi, ekonomik ya da ideolojik iktidarın sözcüsü gibi yayın yapıyor.

    Filmi, Doğulu, Müslüman ya da Türkiyeli gözü ve duyarlılığı ile izleyince ilginç koşutluklar bulmak mümkün. Benzerlikler, kuşkusuz gazetecilik/habercilik teknikleri ve yöntemleri ile ilgili değil. Çünkü filmde sergilenen/ anlatılan meslek gazetecilik ise, bizde burada o meslek icra edil­miyor zaten. Zira filmde, mu­habirlerin üstlerinden ne kadar bağımsız olduğunu, bir habere mali açıdan ve zaman boyutun­da ne kadar miktar/süre ayrıl­dığını görüyoruz. Ama mesela çocukken Katolik Kilisesi’nde tacize uğrayanların büyüdük­lerinde geçmişlerini anlatırken sarfettikleri cümleler, bizde­ki Takva filminde de pek güzel betimlenen “kul-Tanrı” ya da “kul-ibadethane” bağımlılığını çağrıştırıyor.

    Tarihi manşet 6 Ocak 2002 sabahı Boston Globe’un kilisedeki skandalı duyuran manşeti sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı sarsmıştı.

    Gelelim günümüz Katolik Kilisesi’ne. Yeni Papa 1. Fran­cis’in kendisinden önceki pa­palara oranla bazı konularda daha cesur ve açık bir tutum benimsediği bilinen bir du­rum. Bugüne dek çocuk tacizi konusuna göz yuman Vati­kan’a karşı tavrını ise, soruş­turma ve suçluları cezalandır­maktan yana olması ve tacize uğramış mağdurlarla biraraya gelmesi ile ortaya koyuyor.

    Filmde ayrıca Boston Glo­be’a yeni atanan genel yayın yönetmeninin ‘Yahudi’ olması, kentin önde gelenleri arasın­daki muhabbetlerde buna vur­gu yapılması da yansıtılmış. Keza Spotlight ekibinden bir muhabirin Boston’da doğmuş olmasına rağmen Portekizli ol­ması, gazeteci dostu sıkı avu­katın kendi Ermeniliğini açık­ça ifade etmesi, ABD’de antise­mitizm (ki vahimdir) ile etnik kimliğin ön plana çıkması açı­sından da düşündürücü.

  • Merhaba okur, sevişelim mi?

    Türkiye’de çizgi kahramanların en tersosu, kedilerin en fenası Kötü Kedi Şerafettin, uzun süren bir çalışmanın ardından beyazperdeye aktarıldı. Bülent Üstün’ün 1996’da yarattığı Şero 20 yıl sonra animasyon sinemasına sıçrıyor.

    Kötü Kedi Şerafettin

    Kötü Kedi Şerafettin, namıdiğer Şero, ilk kez 1996 yılının Şubat ayında yayımlanan L-Man­yak dergisinin ikinci sayısın­da okur karşısına çıkar. Daha önce yaptığı işlerle hatırı sayı­lır bir hayran kitlesi edinmiş olan çizer Bülent Üstün, Le­man dergisi yazar ve çizerleri tarafından hazırlanan bu yeni dergide, ölen kedisi Şerafet­tin’den esinlenerek yarattığı bir kedi karakterinin macera­larını çizmeye başlar.

    Şerafettin, ağzı hay­li bozuk, libidosu ta­van yapmış, içki-si­gara-uyuşturu­cu gibi tüm kötü alışkanlıklara sahip, gaddar ve bencil bir karak­terdir. Şe­rafettin’in babası Ton­guç, aslında okurun yabancı olduğu bir karak­ter değildir. Bü­lent Üstün’ün L-Manyak’tan önce H.B.R Maymun der­gisinde çizdiği Tonguç bant-ka­rikatür serisi, Şe­ro’nun babasının esin kayna­ğıdır. Şerafettin’in sureti de ilk kez bu bant-karikatür serisin­de belirmeye başlar. Gözlerini L-Manyak’ta dünyaya açan Şe­rafettin zaman içerisinde ken­disine katılan yol arkadaşlarıy­la birlikte bugüne kadar çeşitli dergilerde yaşamını sürdürür.

    Kötü Kedi Şerafettin’in L-Manyak’ta yayımlanan ilk bölümünün sonunda şu not yer alır: “Şerafettin… Kötülük onun kanındadır… ‘Hep kötüler kazanır’ kuramını doğrulamak için yaşar o…” Hakikaten Şero daha ilk birkaç sayıda olanca kötülüğüyle ve ironisiyle oku­run ilgisini çeker. Derginin 6. sayısında ise kapağa tırmanır. Ondan sonra tutabilene aşk ol­sun! Şerafettin o damdan bu dama maceraya koşar.

    Kötü Kedi Şerafettin’in kapakta yer aldığı L-Manyak’ın altıncı sayısı.

    Peki, Şero’nun birçok çiz­gi roman karakterini bir adım geride bırakarak bu kadar sevilmesi­nin ve ses getir­mesinin nede­ni nedir? Bunun birkaç nedeni ol­duğunu söylebili­riz: Birincisi, Şero bir kedidir. Bir ke­dinin küfretme­si, şarap içmesi, cigara tüttür­mesi okura se­vimli gelmiş olmalı. Örne­ğin, Şerafettin maceraların­da karakterleri silsek, konuşma balonlarını bırak­sak; sonra Şerafettin ve hayvan arkadaşları yerine insanlar çizsek, acaba bu kadar sevimli olur mu? Hiç sanmı­yorum.

    Kötü Kedi Şerafettin’in L-Manyak dergisinin ikinci sayısında yayımlanan ilk macerası.

    İkincisi, Şero kolay oku­nan, hızlı akan bir çizgi ro­mandır. Bol aksiyon, vur­du-kırdı, kaçma-kovalama her Şerafettin macerasının olmaz­sa olmazlarıdır. Şerafettin ma­ceralarının bu dinamikliği bü­yük ihtimalle Bülent Üstün’ün Quentin Tarantino hayra­nı olmasıyla ilgilidir. Üstün, L-Manyak’ın 6. sayısındaki Şerafettin macerasını Taranti­no’ya ithaf eder.

    Üçüncüsü, Şerafettin tele­vizyonda söylenmeyeni söyler. 1990’lı yıllarda, özel televiz­yonların çoğalmasıyla birlikte tiraj kaybeden mizah dergile­ri çözüm olarak, “Televizyon­da söylenmeyeni söyleme-Te­levizyonda gösterilmeyeni gösterme” formülüyle olduk­ça sert, ‘underground’ bir tarz denemeye girişirler. Kuşku­suz, Şerafettin bu formülün tuttuğu en tipik örneklerden birisidir.

    Bülent Üstün’ün H.B.R. Maymun’da çizdiği Şero’nun ‘babası’ Tonguç karakteri.

    Sonuncusu, Şero yerli bir karakterdir. Kötü Kedi Şera­fettin zaman zaman başka çiz­gi kedi karakterlerle, örneğin Garfield (Jim Davis) ve Heat­hcliff (George Gately) ile kar­şılaştırılsa da, hatta Robert Crumb’ın yarattığı bir diğer edepsiz kedi Fritz (Fritz the Cat) ile yakın akraba olsa da, Şero bizdendir. Cihangir’in damlarını arşınlar, köpek öl­düren şarabını içer, Türk­çe’nin en galiz küfürlerini art arda sıralar. Belki de esas ola­rak bu yerliliği sayesinde oku­run gönlünde taht kurmuştur.

    Kötü Kedi Şerafettin 20. yaşında bu kez beyazperdede seyirciyle buluşuyor. Üç bo­yutlu animasyon tekniğiyle hazırlanan film için kuşkusuz çok şey yazılacak, söylenecek. Adaptasyonların kaderidir bu; hep orijinal eserle karşılaş­tırılırlar. Fikrimce, Şerafet­tin’in filmi ile çizgi romanını karşılaştırmak doğru olmaz; her biri kendi mecrasında de­ğerlendirilmelidir. Kötü Kedi Şerafettin Türk çizgi roman tarihinde ve popüler kültür lü­gatinde çoktan yerini aldı; ani­masyon sinemasında da aynı başarıyı tekrarlayacak mı, za­man gösterecek.

  • Papazlar yolsuzluk yaptı Rum cemaat Sümela’yı bastı

    1898’de din görevlilerinin yolsuzluk yaptığı iddiası Rumları kızdırmış, Sümela Manastırı’nı basanlar papazları tartaklamış, dışarı atmıştı.

    Kumkapı’da İstanbul Rum cemaatine mensup kişi­lerin ibadethanesi olan ve “Merdivenli Kilise” olarak anılan Aya Kiryaki Kilisesi’nin papazlarından rahip Meletios Sakkulidis 29 Mayıs 2009 günü toprağa verilmişti. Sakkulidis, ağırlığı Rumca olan muhteşem bir kütüphane, çoğu kartpostal­lardan oluşan şahane bir görsel arşiv ve hiçbiri günyüzü görme­miş otantik, ünik belge ve yaz­malar bırakmıştı ardında.

    Rahip Sakkulidis’in nadir ve kıymetli kitaplardan oluşan kü­tüphanesi, Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu ikametgahı ve Kültür Merkezi olarak bilinen kuruma hediye edildi. Geri kalan malzemeler ve fazla kitaplar ise dağınık ve bakımsız olarak kaldı.

    2013’te Sahaf Turkuaz adı­na arşiv ve diğer malzemeleri satın aldıktan sonra, karşımız­daki birikimin ne olduğunu an­lamak, onları sınıflandırmak ve değerlendirmek için bir yıldan fazla çalıştık. Binlercesinin arasından 1898 tarihli bir belge Sümela Manastırı’nın bilin­meyen tarihine ışık tutuyor­du. Adalet ve Mezahip Nazı­rı olup, Kastamonu valiliği ile ünlenen Abdurrahman Nured­din Paşa’nın imzasını taşıyan bu belge, 4 Haziran 1898 tari­hinde İstanbul Rum Patrikha­nesi’ne gönderilmişti.

    Belge, Trabzon’a bağlı Maç­ka kazasında halen turistik bir merkez olan Sümela Manastı­rı’nın baş papazıyla (yani Go­minos’u-Yunanca İgumenos) diğer rahipleri yolsuzluk yap­makla suçlayan Santa’lı (şimdi Dumanlı) Rumların manastı­rı basmasını, işgal etmesini ve bütün görevlileri dışarıya at­masını hikâye ediyordu.

    II. Abdülhamid dönemin­de dürüstlük ile 12 yıl adliye nazırlığı yapan Abdurrahman Nureddin Paşa Fener Patrikha­nesi patriği V. Konstantinos’a hitaben yazdığı mektupta yapı­lan yolsuzluk düzeltilmedikçe, Santa’lılardan alınan para iade edilmedikçe ve de tarafsız ve adil bir gominos (yani baş pa­paz) seçilmedikçe huzursuzlu­ğun ve karışıklığın bitmeyece­ğini vurgulamaktadır.

    Nureddin Paşa’dan Patrik Konstantinos’a mektup

    Belge
    Adliye ve Mezâhib Nezareti Mezahip Müdürlüğü
    52

    Rum Patrikliği Cenâb-ı Âlisine

    Rütbetlû Efendim Hazretleri,

    Trabzon Vilayeti dahilinde Maçka kazasında vaki Sümela Manastırı gominosunun Manastıra aid ba’zı hususatın tesviyesi zımnında Trabzon’a azimetini mütakib Santa kazası Rum ahalisinden kırk kişi kadar ziyaretci sıfatıyla Manastıra girerek arbedeye kıyâm ile Manastırı zabt ve anahtarları cebren alarak esbak gominosu hasta olduğu halde anı ve diğer ba’zı rahibini Manastırdan ihrac eylediklerinden bahisle mütecasirleri hakkında muamele-i lazımenin icrası, gominos ve rahibinin manastıra iadesi hakkında ba’zı ifade ve istidayı hâvi alınan takrir-i vâlâları üzerine vilayet-i müşarunileyhten isti’lâm-ı keyfiyet olunup ancak bu sırada cânib-i vilayetten varid olan tahriratta Manas­tır-ı mezkûr gominosu ile diğer rahibler arasında tekevvün eden şikak ve nifakdan dolayı çend mah mukaddem eski iki gominos ile ba’zı rehâbin ve bais-i niza’ olan evrak-ı hesabiye Patrikhane tarafından taleb edilip Dersaadet’e aldırılmış ve netice-i karar olmak üzere Santa ahalisinden bulunan Gominos Yerasimos Efendi tebdil ile yerine Maçka ahalisinden esbak gominos Hacı Partinyos Efendi’nin akrabasında bir papas gominosluğa ve mumaileyhüma Hacı Partiniyos ve Yerasimos Efendiler manastırın idare-i umuruna ta’yin olunarak avdet etmişler ise de şikak ve nifakın başlıca sebebi manastırın idaresi için papasların bir takımı ehl-i kur’adan ve hususen Santalılardan istikraz eyledikleri üç bin lira kadar meblağın sui-istimale uğradılarak şimdi tesviye ve iade edilmesinden ibaret olduğu gibi gominosların da gah Maçkalılardan ve gah Santalılardan ta’yin edilmesi tezâyid şikak ederek ve buna Trabzon’da sakin ba’zı Rumlarda müdahele eyleyerek işi daha ziyâde teşviş eylemeleriyle arbede-i mezkure vukua gelmiş ve derhal vilayet jandarma kumandanı mahall-i mezkure bilâ-izâm gominos ile beraber rahibin-i saire manastıra iade ve köylüleri bu münasebetsizliğe tahrik eden fesede celb olunup ve merkez vilayette bulunan muhriklerde to­platılıp tenbihhat-ı müekede icra kılınmış ise de salifüz-zikr papasların zimetinde bulunan meblağ hakkında bir suret-i tesviye bulunmadıkça, gominosluğa Santa ve Maçka ahalisinden olmak üzere bitaraf ve muktedir bir papas ta’yin olunmadıkça Santalıların husul-i rızaları ve uygunsuzluğun önü alınması mümkün olmayacağından ve devam-ı ihtilafda muhâzir-i mühimme-i mülkiye bulunduğundan bahisle bu babda taraf-ı vâlâlarına tebliğat icrası lüzumu gösterilmekle suret-i iş’âra nazaren iktizasının sür’at-i îfâ ve ifâdesine himmet buyrulması siyâkında tezkire-i senâveri terkim kılındı efendim.

    24 Muharrem [1]316 // 2 Haziran [1]314 [14 Haziran 1898]

    Adliye ve Mezâhib Nazırı Abdurrahman [Nureddin Paşa]

  • Türkiye’nin dört sıkıyönetim dönemi

    BİLDİRİLERİYLE 1950-1970
    DÖNEMİ SIKIYÖNETİMLERİ

    Sıkıyönetim, olağan yöne­tim usûlleri ve yetkile­riyle üstesinden geline­meyecek sorunlarla karşılaşıl­dığında başvurulan yönetim biçimlerinden birisi. Türki­ye’de de siyasal iktidarlar dö­nem dönem kendilerini sıkı­yönetim ilan etmek zorunda hissetmişlerdir.

    Anayasa profesörü Zafer Üskül, yeni kitabında 1950- 1970 yılları arasındaki dört dö­nemin sıkıyönetim bildirile­rini masaya yatırıyor. Kitapta, 1955’te 6-7 Eylül olayları üze­rine; 1960’ta öğrenci gösterileri üzerine, 1963 yılında Talât Aydemir ve arkadaşlarının darbe girişimi üzerine ve 1970 yılında 15-16 Haziran işçi ha­reketleri üzerine ilan edilen sıkıyönetimlerin bildirileri de­ğerlendiriliyor.

    Her sıkıyönetim birbirin­den farklı özellikler göster­se de birçok ortak nokta da var. Bunlardan biri de sıkıyö­netim komutanlıklarının, sı­kıyönetimin ilan edilme sebepleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan alanlarda da yasaklar getirmesi.

    Sözgelimi toplantı yasağı konması hemen tüm sıkıyöne­timlerin aldığı kararlardan bi­ri. Ancak bu toplantılar siyasi toplantılarla sınırlı değil. Bu yasağa spor karşılaşmaları, ni­kah ve vaftiz törenleri, koope­ratif toplantıları ve hatta ilko­kullardaki müsamereler bile giriyor. En ilginci de sıkıyöne­tim komutanlarının trafiği dü­zenleme konusunda engelle­nemez bir istek duyması. Kor­na çalmak, hız yapmak, yanlış yere park etmek, kapasite faz­lası yolcu almak, yaya kaldı­rımlarını işgal etmek, otobüse sıraya girmeden binmek bazı dönemlerde sıkıyönetim suçu olarak değerlendirilebiliyor.

    Üskül’ün bir araya getirdiği bildiri ve tebliğler, Türkiye’nin yakın tarihinde ordunun siya­setten eğlence hayatına kadar toplumun tüm hücrelerine na­sıl nüfuz ve müdahale ettiğini birincil kaynaklarla ortaya ko­yuyor. Konuya ilgi duyanların kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap.

  • Bambaşka bir nağme kâinatının kurucusu

    Kalan Müzik, gramofon plaklarının müziğe kazandırdığı ilk ve en büyük şöhret olan Tanburi Cemil Bey’in külliyatını yayımlıyor. Bu yıl yüzüncü ölüm yıldönümü olan ve “Benzeri görülmemiş bir sazende” olarak tanımlanan Cemil Bey, kendinden önceki müzik anlayışlarını ters yüz ederek değiştirmişti.

    Mart ayında çıka­cak olan, 10 CD, bir LP ve bir de kitap­tan oluşan Tanburi Cemil Bey Külliyatı’nda 1905-1915 yılları arasında Tanburi Cemil Bey tarafından üç ayrı plak firması için yapılmış toplam 130 kayıt bulunuyor. Birçok yazarın kat­kıda bulunduğu derleme kitap ise Tanburi Cemil Bey’in kişi­liğini ve müziğini anlatırken, dönemin İstanbul’u ve kül­tür-sanat dünyasına dair çok sayıda ipucu da içeriyor. 140 sayfalık kitapta Cemil Bey’in yaşam hikâyesi, kendi eserle­rini el yazısıyla değerlendir­mesi, anılar, hakkında söyle­nenler ve yazılanlar, külliyat­ta yer alan ve ulaşılamayan tüm plaklarının listesi, kayıt tarihleri, katalog numaraları, bilinmeyen, az bilinen fotoğ­raf ve belgelerden oluşan bir içerik sunuluyor.

    Tanburi Cemil Bey

    1871’de doğan ve 1916 yı­lında henüz 45 yaşında hayata veda eden Tanburi Cemil Bey, adını aldığı tanbur ve icat et­tiği yaylı tanburla birlikte anı­lan ama bu iki sazın yanı sıra kemençe, lavta, viyolonsel ve rebabda da virtüöz sayılan, tar, bağlama, cura, divan sa­zı, bozuk, tanbura, zurna gibi halk sazlarını da çok iyi sevi­yede çalmış, 12 yaşından iti­baren “harika çocuk” özellik­leri gösteren büyük bir usta. Hakkı Süha Gezgin’in kendi­sini, “Edebiyatımızda Hamid neyse, musikimizde de Cemil odur. Hamid nasıl Fuzuli’den Nedim’den, Şeyh Galib’den topladıklarını dehâsının ter­kip teknesinde yoğurup yepye­ni bir sanat yaratmışsa, Cemil de, Dede’lerin, Itrî’lerin muaz­zam mirasından bambaşka bir nağme kâinatı kurmuştur” de­mesi de bundandır.

    Klasik tarzda çalmanın yanı sıra, kendinden eski ba­zı tanbur ustalarının “hokka­bazlık” olarak nitelediği ge­leneksel metodun dışında bir çalma metodu da geliştiren ve Türk Musikisi Ansiklopedi­si’nde, “Tanbur, kemençe ve lavtada ondan iyi sazende ye­tişmediği muhakkaktır” diye söz edilen Cemil Bey’in Türk müziğinde devrim yaptığı ve son yüzyıl musikisine yön verdiği kabul ediliyor.

    İlhamı aşktı

    Tanburi Cemil Bey’e ait notaya alınmış Uşşak Taksim (en üstte). Oğlu Mesud Cemil babasını, “O, filhakika bir âşıktı. Lakin bu aşkı hangi şey hakkında duyduğunu o da bilmezdi. İsimsiz, vücutsuz bir şeye âşıktı” diye anlatır.

    Tanburi Cemil Bey’in geç­mişteki birçok müzik adamı­nın aksine gramofon ve kayıt dönemine yetişmiş olması he­pimiz için çok büyük bir şans. Zira özel toplantılar ve plaklar dışında çalmamış, Darülbe­dayi’de hayır cemiyetleri ya­rarına verilen bir iki konser dışında sahneye çıkmamış bir sanatçı Cemil Bey.

    Cemil Bey’in aile mensup­ları her biri birkaç dil konu­şan, bir müzik aleti çalabilme­nin yanı sıra güzel sanatların diğer kollarıyla da ilgilenen, resmi devlet görevlerinde ça­lışan insanlardı. Genelde yurt dışı görevi yaptıkları için Batı­lı yaşam tarzını benimsemiş­ler, Cemil Bey de böyle bir or­tamda yetişmişti.

    Cevad Memduh Altar, 1908 Meşrutiyet’inde Chopin ve Tanburi Cemil Bey adlı yazı­sında Cemil Bey’in Batı mü­ziğiyle ilişkisine dair şunla­rı aktarıyor: “Tanburi Cemil, romantik şahsiyetinin üç da­yanağından birini teşkil eden Avrupa musikisiyle nazari ola­rak meşgul oluyor ve zamanı­nın aristokrasi muhitlerinde büyük bir hürmet ve muhab­bet gördüğüiçin, bu muhit­te sevilen Garp musikisine ait eserleri dikkatle dinliyor ve saraylarda Avrupalı musiki­şinaslarla tanışıyordu. Cemil, bu temasları arasında, eski Osmanlı vezirlerinden Şe­rif Ali Haydar Paşa’nın nez­dinde, devrin büyük piyanisti Godowsky ile tanıştı. Paşa’nın konağında misafir kalan bü­yük piyanistle, hassas ve ro­mantik Türk musikişinası arasında, müzik yolu ile his teatileri günlerce sürdü. O zamana kadar Cemil, Cho­pin’in yalnız resmini görmüş, Lavignac ve Marmontel gibi Fransız müelliflerinin eserle­rinden biyografisini merakla okumuş olduğu halde, Cho­pin’in hakiki hüviyeti hakkın­da Godowsky vasıtasıyla de­rin bir intiba edinmişti”.

    Tanburi Cemil Bey’in plaklarından bazıları.

    Ailesinden Batı terbiye­si alan, Jules Verne’in Ay’a Seyahat romanını tercüme edecek kadar Fransızca bilen, Batı müziği ve edebiyatının yanı sıra plastik sanatlarını da yakından takip eden Tan­buri Cemil Bey halkın müzik zevklerini de yakından takip eder. Müzik zevkini besleyip zenginleştirecek her şeye açık olduğu için kendini fildişi ku­lelere kapamamıştır. Bazen güzel bir ezgi okuyan dilenci­nin peşine takılır, bazen Ro­man mahallelerine gidip oralı müzisyenleri dinler.

    Cemil Bey’in eli

    Arkadaşı Mahmud Demir­han, Cemil Bey’in oğlu Mesud Cemil’e yazdığı bir mektupta şöyle demektedir: “Ekseriyet­le beraber gezmelerimiz ara­sında maceralarımız da olur­du. Bir defasında Sulukule’ye kadar gittik, kızlara şarkı ve mâni söylettik; oyunlar oyna­dılar, sonunda bizi eğlendir­mek için bir de kavga taklidi yaptılardı. Yine bir gidişimiz­de içlerinden biri Cemil Bey’i tanıdı, “A be ne duruyorsunuz, hani şu meşhur Cemil Bey gelmiş…” diye haykırarak, bü­tün mahalleyi ayağa kaldırdı, genç, ihtiyar, kadınlı, erkekli hepsi etrafımızı sardılar, rakı­lar, mezeler hazırladılar. Ne­reden bilip buldular bilmem, biraz sonra kötübir kemençe getirip Cemil’in eline verdi­ler, yalvardılar, yakardılar, çal­masını rica ettiler. Kemençeyi görünce Cemil Bey çocuk gibi sevindi, biraz kirişleri değiş­tirdi, düzeltti; onun için hiç sazın kötüsüolur mu? Öteki­lerin kemanı, lavtası ve darbu­kası, zilli maşaları ile beraber bir uşşak peşrevi ve pek kıv­rak okudukları bir iki şarkıdan sonra oyun havalarına başladı­lar. Bir neşe, bir zevk harareti ikimizin de bütün asabımıza ya­yıldı; sanki kırk yıldır onların içinde yaşamış ve bütün bu tarz ha­vaları onlarla beraber meşk edip öğrenmiş gi­bi Cemil Bey’in öyle bir çalışı, öyle bir kıvraklı­ğı vardı ki ben şaşırdım, onlar gelip gelip ellerini öptüler.” (Mesud Cemil, Tan­buri Cemil’in Hayatı, Sakarya Basımevi, Ankara, 1947).

    Tanburi Cemil Bey’in kendi plaklarının değerlendirmelerini yazdığı not defteri.

    Bu büyük sanatçı etrafına topladığı bütün hayranlık ve sevgiye rağmen daima keder­li, mahzun ve gayrımemnun olarak yaşar ve henüz 45 ya­şındayken hayata veda eder. Ölüm sebebi veremdir ama oğ­lu, “Tanburi Cemil’i öldüren verem mikrobu değil, sadece romantizmi ve refulmanları­dır” demektedir.

    Buraya kadar hep kitapta yazılanlardan söz ettik. Ama kitap külliyatın sadece kü­çük bir parçası. 10 CD ve bir LP’de Cemil Bey’in tanbur, kemençe, yaylı tanbur, viyo­lonsel ve lavtayla icra ettiği taksimler, peşrevler, saz se­maileri, zeybek, sirto, operet; Hafız Âşir, Hafız Osman, Ha­fız Yaşar, Hafız Sabri ve Ha­fız Yakub’un okuduğu gazel ve şarkılara eşlikleri yer almak­tadır. Kayıtların çoğu ilk kez CD’den dinlenebiliyor. Yakın zamana dek bu büyük ustanın külliyatını bir araya getirmek yalnızca bir hayalden ibaret­ti. Cemal Ünlü ve Aziz Şenol Filiz başta olmak üzere Tan­buri Cemil Bey hayranı bir avuç insanın çabalarıyla, Ni­yazi Sayın, Işık Yazan, Melih Özaltıner başta olmak üzere on koleksiyonerin arşivlerin­de bulunan kayıtlarının yanı sıra yurt dışındaki koleksi­yoner ve araştırmacıların ar­şivlerinden de yararlanılarak hazırlanan külliyata emeği geçen herkese teşekkür borç­luyuz.

    KAYITLAR NASIL YAPILIRDI

    Gramofon plaklarının ilk büyük şöhreti

    Yirminci yüzyıl yeniliklerle gelmişti. Sinematograf, fonograf, gramofon gibi buluşlar insanlığın en eski hayallerini gerçekleştiriyor, görüntü ve sesin kaydedilmesini sağlıyordu. Geçmişte yaşayan pek çok değer, kayıt altına alınmadığından unutulup gitmişti. Cemil Bey yüzyılın ilk on yılında, gramofon plaklarının musiki sanatına kazan­dırdığı ilk büyük şöhret oldu.

    Ancak Cemil Bey’in plaklarını doldurduğu yıllarda, gramofon da emekleme çağındaydı. Mikrofon­lu kayıt düzenine henüz geçilmiş­ti. Cemil Bey, kayıt sırasında sazını bir borunun önünde çalıyordu. Plak kaliteleri de sonraki yıllara göre oldukça düşüktür. İğnelerin metalleri, sıradan alaşımlardı. He­nüz, plakları koruyucu özellikleri geliştirilmemişti.

    Eski plaklardaki bir başka olumsuzluk, fabrika imalat hatalarıdır. Hemen hemen bütün plaklar kusurlu üretilmişlerdir.

    Tanburi Cemil Bey’in plak doldurmaya ısınması da kolay olmamıştır. Oğlu Mesud Cemil ba­basının plak doldurmaya gidişini şöyle anlatır: “Fonografın, iptidai şeklinden ve sesin çoğaltılması mümkün olmayan bir teknikle, kovanlara çizildiği zamanlardan şimdiki, teksiri kabil (çoğaltılması mümkün) plaklara intikaline ka­dar bu yeni icat onu hem çekmiş hem tiksindirmişti.

    “Bu plak çalışmalarında en canlı hatıralarımın birincisi, plak doldurmaya gideceği günlerde babamın buhran derecesinde düş­tüğü sinirlilik halidir. İstemeyerek yaptığı bundan daha üstün hiçbir iş yoktur sanırım.

    “Her seferinde Şevket Bey’in bin dereden su getiren yumu­şak, kandırıcı talakatiyle (tatlı diliyle) sakinleştirilmesi icap eder, nihayet sararmış yüzünün gergin çizgileri ile küçük evden çıkar, anahtarı hiddetle büyük evin taş­lığına fırlatır; her an geri dönmeye hazır olduğu halde çıkar giderdi”.

    Elektrikli mikrofon öncesi boruyla orkestra kaydı.