İnternet’in hayatımıza soktuğu “hızlı öğren, çabuk unut” eğilimi arkeoloji dünyasını da derinden etkiliyor. Popüler kültür sansasyonu rating’le ödüllendirince, şişirme haberler telafisi zor bir “arkeolojik kirliliğe” neden oluyor.
Yeni keşiflerle durmaksızın gelişen arkeoloji bir yandan da “magazin” bir boyuta ilerliyor. Arkeolojinin temel heyecanı toprağın içinde ne olduğunun bilinmemesidir. Kazılarla açığa çıkan mimari kalıntılar ile küçük buluntuların ne anlama geldiklerini bilimsel yöntem ve yaklaşımlarla ilgili insanlara duyurulması ise kazı başkanları ile arkeologların başlıca görevlerindendir. Geldiğimiz noktada arkeolojik bilgilendirmelerin akademik yollar yerine hızla popüler kanallara yöneldiğini görmekteyiz.
Akademik yayınlara halkın ulaşma zorluğu yeni eğilimin en önemli nedeni gibi görünse de, aslında bunun temelinde bir arz – talep dengesi olduğu anlaşılmaktadır. Arkeoloji ve tarih öğrencileri de dahil, arkeolojik faaliyetleri izleyenler, kazılarda yapılan yeni ve önemli keşifleri kısa bir sürede, haber dilinde öğrenmek istiyorlar. Arkeologlar da önemli gördükleri bulguları hızlı bir şekilde duyurma olanaklarını kullanıyorlar. Buraya kadar sistemin doğru çalıştığı gözlense de, arkeoloji ile ilgili haber ve yorumlara bakıldığında sıradanlaşmanın yanısıra, alelacele yapılan değerlendirmelerin, hatta yanlış bilgilendirmelerin kimsenin henüz fark edemediği bir“arkeolojik kirliliğe” neden olmaya başladığı görülmektedir. Bu durum bugün önemsiz gibi görünse de, önümüzde 30-40 yıl içinde toplumun gözündeki arkeoloji algısında önemli sorunlara yol açacak gibi durmaktadır. Boş, abartılı ve hatta yanlış yorumlar ile hatalı tarihlendirmeler doğru bilgiye ulaşılmasını, daha da vahimi doğru bilginin yanlış bilgilendirilmiş olan topluma kabulünü giderek zorlaştıracaktır.
Arkeoloji somut bulguya dayanır. Bulgu bir döneme aittir ve arkeolojik bir kimliği vardır. Arkeolojik bulgunun ne dönemini ne de kimliğini değiştirebilirsiniz. Kamuoyunu belli bir süre yanıltılabilirsiniz ancak sürecin sonunda, başka kazılarda ortaya çıkan benzer bulguların da yardımıyla konu edilen bulgu ait olduğu döneme ve kültüre iade edilecektir.
Son zamanlarda koca koca isimli gazetelerin haber portallarında, sadece başlık ve spottan oluşan şişirme arkeolojik yorumlara sıkça rastlanıyor.
Bugün belli kesimlerin gözlerini dikmiş oldukları Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe güncel ve çarpıcı bir örnek durumundadır. Kimilerinin arkeopolitika kimilerinin ise kutsal kitaplar temelinde ilgilendikleri Göbeklitepe, Kürtlerin türediği bir merkez ya da Adem ile Havva’nın dünyaya indiği Cennet Bahçesi gibi temalar çerçevesinde halen konuşulmaktadır. Günümüzden 12 bin yıl önce, mağaradan henüz çıkmış insan topluluklarının yüksek bir din temelinde oluşturmuş olduğu Göbeklitepe, yazının icadından yaklaşık 7 bin yıl öncesi bir dönemde var olmuştu. Bırakın etnik ayrımları, belki de daha dillerin bile oluşmadığı uzak bir dönemde, Kürtlerin, Arapların ya da başka bir günümüz halkının kökenini aramak çarpıcı bir arkeolojik kirlenme örneğidir. Sıradan bulguları sıradışı gösterip haberleştirmek diğer bir kirlenme biçimidir. Bir Urartu yerleşmesinden 2700 yıllık Urartu mührü bulmak ne kadar sıradışı olabilir, düşünmek gerekir.
Bir Kalkolitik Dönem (MÖ 5500 – 3500) yapısı içinde oturmak ve uyumak gibi günlük ihtiyaçlar için yapılmış olan kerpiç sekileri taht olarak yorumlamak kadar abartılı bir görüş olabilir mi? Buradaki amaç belli ki yerleşmede bir saray olduğunu kanıtlamaktır. Sarayda kimler ikamet eder? Tabii kral, hükümdar ve eşdeğer bir yönetici. Peki kral ve hükümdar olması için bir devlet ya da krallık gerekmez mi? Günümüzden 6000 – 7000 yıl önce bir devletin ya da krallığın varlığı nasıl açıklanabilir? Üstelik saray denilen yapıdan elit bulgular yerine sıradan günlük kullanım eşyaları çıkarken! Yine arkeolojik haberlerden öğrendiğimiz üzere, bazen taht sekisi bulunmasa da saray keşfedilebilir. Bunun için yapının dışındaki kaldırımların nitelikli olması yeterlidir. Taş bir kaldırımla bir sarayın ne gibi bağlantısı olabileceği ise ayrı bir merak konusudur.
Saray kavramı aslında Anadolu’nun ilk beylikler döneminin yaşadığı Erken Tunç Çağı’nda (MÖ 3000 – 2000) ortaya çıkmıştır. Geç Öntarih de diyebileceğimiz bu dönemde Mezopotamya ve Akkadlı tüccarların Anadolu’ya geldiklerini ve bazen sıkıntı yaşadıklarını biliyoruz. Krallarından yardım isteyen tüccarların isteklerine Akkadlı Sargon duyarsız kalmamış ve Buruşhattum kentine sefer yapmıştır. Aksaray yakınlarındaki Acem Höyük olduğu düşünülen Buruşhattum’un bir kent devleti olduğunu ve bir kralı bulunduğunu yazılı belgelerden öğrenmek Anadolu devletleşme sürecinde bir ilk olmuştur. Erken Tunç Çağı’nda durum böyle iken, köy niteliğindeki bazı yerleşmelerde açığa çıkarılan megaron benzeri yapıların saray olarak nitelendirilmesi, üstüne üstlük üç beş konutluk köyün Batı Anadolu’nun ilk şehri olduğunun iddia edilmesi nasıl bir reklam düşkünlüğüdür? Bu yerleşmenin, “Büyük Kervan Yolu” denilen bir sistemde Anadolu ticaretinin merkezine yerleştirilmesi bilim aklına sığacak bir olay değildir. Son dönemde bazı arkeologların siyasallaşması “arkeolojik kirlenme”ye katkı yapan başka bir olumsuz gelişmedir. Herkes gibi her arkeoloğun da bir politik görüşü olması doğaldır. İtiraz noktası arkeoloğun siyasal görüşünü Türkiye arkeolojisini yeniden düzenleme çerçevesinde dayatmasıdır. Bildirilerle ve sosyal medya aracılığıyla kendisi gibi düşünmeyenleri hakarete varan düzeylerde eleştirmeleri daeta bu kabahatin açık ikrarı gibidir.
Biraz kamuoyunu çabuk bilgilendirme kaygısıyla, biraz sansasyonel arkeolojik başarılarla birlikte anılma hevesiyle yeterince araştırılmadan basına “sızdırılan” çok sayıda haber maalesef gerçekleri yansıtmıyor.
Bugün belki de yüzlerce benzeri arasında kaybolup gidecek bir ‘cemiyet haberi’, Cumhuriyet gazetesinin 24 Şubat 1931 tarihli nüshasında kendisine iki sütuna yer buluyor. Haberde, Darülbedayi artistlerinden Hazım (Körmükçü) Bey’in tertip ettiği Karagöz balosunun Tepebaşı tiyatrosunda gerçekleştiği belirtiliyor. Pazartesi gününe ve bayram sonrasına denk gelmesi katılımı biraz düşürmüş gerçi ama “Karagöz ve Hacivat kılığına girmiş gençlerin dansetmeleri hayli eğlenceli oluyordu” diye devam eden haber ve fotoğraftan eğlencenin tavan yaptığı anlaşılıyor. Haberi kaleme alan muharrir ise bu tür maskeli baloların gelecekte çok tutulacağına muhakkak gözüyle bakıyor.
Türkiye’de genel algı, Sünnî çoğunluk dolayısıyla bizim dinen Araplara daha yakın durduğumuz yönünde. Ne de olsa Şiîlik ve Alevîlik ile olan tarihsel ve aktüel gerilimler, bunların Anadolu ve komşu coğrafyalardaki önemli etkisi, hafızası; oysa Vehhabîliğin daha uzak bir coğrafyada yeşerip yaşaması ve hac dışındaki ilişkilerde öne çıkmaması bu kanaati pekiştirmiş.
Son yıllara damgasını vuran ve IŞİD’le birlikte İslâm’la terörü yanyana getiren kanlı eylemleri açıklamak, bu alandaki şiddetin tarihini ve aktörlerini bilmekten geçiyor elbette. Diğer türlü ona buna İngiliz ajanı yaftası yapıştırmak, Batı emperyalizmi diye başlayan cümlelerle kahve muhabbetleri kıvamında yazılar yazmak oldukça yaygın ve maalesef hâlâ geçerli. Konu Müslümanlarsa, olumsuz hadiselerden “kâfir”i sorumlu tutmak ne denli hastalıklı bir yaklaşımsa; İslâm coğrafyasındaki problemleri sürekli olarak dine ve “gericiliğe” bağlayarak izah etmeye çalışmak da aynı ölçüde sakat.
18. yüzyıl sonlarında Vehhabîliğin, son yıllarda IŞİD’in ortaya çıkışı, yükselişi arasında bol miktarda anakronik ilişki bulunabilir. Ancak, yarım yamalak kanaatlerle kurulan çeşitli paralellikler, bir dizi yanılgıya da yol açabilir. İlber Hoca gibi uzmanların soğukkanlı ve bilgiyle yapılanmış yazıları, bu noktada ufuk açıcı, tazeleyici ayrıntılar sunuyor.
Osmanlıların 19. yüzyıl başlarında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa marifetiyle bastırdığı Vehhabî isyanı, bizde pek bilinmeyen, belki de pek deşilmek istenmeyen kavgalı, kanlı uzun bir sürecin kritik eşiklerden biri. Suud emiri ve prenslerin 196 yıl önce İstanbul’da idam edilmeleri ise Vehhabîlikle Anadolu Müslümanlığı arasındaki Sırat köprüsünü bile atmış.
Vehhabîlik, İslâmiyet’in neredeyse tüm kültürel-düşünsel mirasını reddeden, bir anlamda İslâm tarihinin kendisini tanımayan, hatta bu tanıklık ve hatıraları yok etmek üzerine kurulu bir siyasal mezhep.
Buna rağmen en büyük mücadele anlamaktan, öğrenmekten geçiyor. “Onlara anladıkları dilden cevap vermek”, belki de onların mevcudiyetini, zihniyetini kuvvetlendiriyor; son 200 yılda en azından yaşananlar bunu gösteriyor.
Her zaman dünyanın en tehlikeli mesleklerinden biriydi, günümüzün kirli savaşı onu daha da riskli hale getirdi. Çatışma alanlarında haber peşinde koşarken ölümle köşe kapmaca oynayan gazeteciler ve onların unutulmaz kareleri… Savaş muhabirleri yaklaşık 200 yıldır cephelerde yaşanan trajedileri dünyaya duyuruyorlar.
Savaş muhabirliği, gazeteciliğin Napoléon savaşlarından beri var olan bir dalıdır. 19. yüzyılda savaş muhabirleri karargâhlarda centilmenlere yaraşan izzet ikramla misafir edilir, sükunet içerisinde savaş alanlarını gezer ve teleskop dürbünüyle çatışmaları uzaktan gözlerlerdi. Fakat zamanla bu meslek giderek daha riskli hale geldi. Günümüzde savaş muhabirleri, toz toprak içinde ateş hattında sürünen ve ölümle burun buruna yaşayan dijital kameralı haber kahramanlarına dönüştüler.
1. Dünya Savaşı’nda çarpışmaları aktarırken ölen gazeteci sayısının sadece 2 olduğu ifade ediliyor. 2. Dünya Savaşı’nda bu sayı 69’a çıkıyor. Bu anlaşılabilir bir artıştır, çünkü savaş muhabirleri artık bombardıman uçaklarına binip akınlara katılıyor ya da en ön saftaki piyadelerin hayatını paylaşıyordu. O yıllarda en tehlikeli görevlere giden muhabirlerin savaşı Avrupa üzerinde bombardıman yapan uçaklardan aktaranlar olduğunu kaydetmek gerekir. Her akında uçakların % 5 veya 6’sı düşüyordu. Çok az pilot eve dönme hakkını elde ettiği 25 uçuşu tamamlayabilmişti. Gerektiğinde kullanmaları için makineli tüfek eğitimi de verilen bu muhabirlere ““Writing 69th” adı verilmişti. Daha 2. Dünya Savaşı’nda ateş hattından haber geçerken alınan risk ciddi olarak büyümüştü.
Kore Savaşı’nda ölen gazetecilerin sayısı ise 17 olarak veriliyor. Vietnam, 63 muhabir kayıbıyla tek başına 2. Dünya Savaşı’na yaklaşmış. 2003 yılında Irak’ın işgali sırasında sadece ilk iki haftada 16 gazeteci ölmüş ve sayı sürekli artmıştı. Bugün Suriye için en iyimser tahminler ise şimdilik 130’dan başlamaktadır. Elbette bu rakamlara durumun vahimliğini ölçen yuvarlamalar olarak bakmak gerekir. Çapraz ateşte kalan, helikopteri düşen, mayına basan, suç örgütleri tarafından siyasi misilleme nedeniyle öldürülenler vardır. Ayrıca, ideolojik gerekçelerle veya propaganda için öldürülen savaş muhabirleri birden fazla kategoriye konulabilmektedir. Farklı kaynaklar günümüzde o kadar değişik rakamlar veriyor ki, bunların tam listesini yapmak olanaksız hale geliyor. Ama ateş hattında can veren savaş muhabirlerinin hızla arttığı tartışmasız bir gerçek.
Savaş muhabirlerinin hedef alınmaması gerektiği fikri esas olarak Bosna Savaşı’nda terk edilmiştir. Yüksek ücret alan deneyimli savaş muhabirleri yerine düşük rakamlara çalışan, tecrübesiz ve ne yaptığını pek bilmeyen serbest muhabirlerin çoğalmasının da ölümleri artırdığı anlaşılıyor. Öte yandan artık savaşlar daha kirli hale gelmiş, cepheler belirsizleşirken siviller askerlerden daha çok hedef alınmaya başlanmıştır.
Savaş muhabirliğinin ne zaman başladığını, ilk savaş muhabirinin kim olduğunu kesin tespit etmek kolay değildir. Örneğin Nelson’un hayatını kaybettiği 1805 Trafalgar Muharebesini The Times’a aktaran Teğmen William Hicks gazeteciden sayılmayabilir. Öte yandan, aynı gazetenin Wellington’un seferini aktarmak üzere İspanya’ya gönderdiği Henry Crabb Robinson’un ilk gerçek savaş muhabirlerinden biri olduğu söylenebilir. Ancak bu mesleğin ilk büyük ismi, fotoğrafçı Fenton’dan sonra Kırım’a gönderilmiş olan William Howard Russell’dır. Balaclava Muharebesi’nde İngiliz cephesini koruyan tabur için söylediği “Thin Red Line” (İnce Kırmızı Hat) lafı meşhur olmuş, hatta 1998’de çekilen en güzel savaş filimlerinden birisine adını vermiştir.
ROGER FENTON (1819-1869)
Tam teşekküllü savaş fotoğrafçısı
İngiltere’nin ve dünyanın ilk savaş fotoğrafçılarından birisidir. Kırım Savaşı’nı belgelemiş ve bunlar çok olumsuz yorumları olan Russell’ı dengelemek için savaşa daha az eleştirel bakan The Illustrated London News dergisinde yayınlanmıştı. Fotoğraf malzemesi o kadar ağır ve havaleliydi ki, bunları özel yapılmış kapalı bir at arabasıyla taşıyor, cephe gerilerini asistanı Marcus Sparling ve özel uşağı William’ın refakatinde geziyordu.
Roger Fenton
ÖLÜM TARLALARI (1862)-ALEXANDER GARDNER 1856’da ABD’ye göç eden bir İskoç olan Gardner (1821-1882) Amerikan İç Savaşı ve Başkan Lincoln ile ilgili fotoğraflarıyla tanınır. Antietam muharebesinden sonra savaş alanındaki cesetleri gösteren fotoğraf (1862), tüm zamanların en unutulmaz savaş fotoğrafları arasında yer alır. Gardner savaştan sonra bir süre daha fotoğrafçılık yapmış ve Kızılderili portreleri ile tarihe belge bırakmayı sürdürmüştür.
WILLIAM HOWARD RUSSELL (1820-1907)
Florence Nightingale’i hemşire yapan haberci
Savaş muhabirleri arasında özel bir yeri vardır. The Times tarafından gönderildiği Kırım’da 22 ay kaldı, Sivastopol kuşatması ve Hafif Süvari Alayı’nın hücumunu izledi. Oradaki kötü koşulları anlatması İngiltere’de o kadar büyük bir etki yaptı ki, Florence Nightingale onun yazılarından etkilenerek hemşireliğe başladığını söyledi. Daha sonra Amerikan İç Savaşı ile Prusya’nın Avusturya ve Fransa ile yaptığı savaşları da takip etti.
SURIBASHI TEPESİ’NİN ZAPTI (1945)-JOE ROSENTHAL 2. Dünya Savaşı’nda gözlükleri nedeniyle orduya kabul edilmeyen Rosenthal (1911-2006) henüz isimsiz bir muhabirken çektiği Pasifik cephesinin en çetin muharebelerinden bazılarına sahne olan Iwo Jima adasında Amerikan bayrağının Suribashi tepesine dikilişini gösteren bu fotoğrafıyla (23 Şubat 1945) Pulitzer ödülü kazandı. Fotoğrafta yer alan altı askerden üçü izleyen günlerde öldü. 2006’da yönettiği “Atalarımızın Bayrakları” (The Flags of Our Fathers) filminde Clint Eastwood bu fotoğrafın hikayesini ve savaş propagandası için nasıl kullanıldığını anlattı.
RICHARD HARDING DAVIS (1864-1916)
Cephedeki yandaş medya mensubu
Basının savaşa müdahalesiyle ilgili birçok olay içerisinde Hearst’a bağlı gazetelerin İspanya-Amerika savaşını başlatmak ve sürdürmek için gösterdiği gayret en bilinen örnektir. Savaş kışkırtıcılığı yapan Hearst basınında çalıştığı için eleştirilmiş olan Davis, İspanya-ABD savaşında yakın arkadaşı olduğu Theodore Roosevelt’le ve “Rough Riders” adı verilen süvarilerle ilgili şişirme efsanelerin yaratılmasına katkıda bulunmuştur. Daha sonra Boer ve 1. Dünya Savaşlarını izlemiştir.
Çanakkale Muharebelerinin sonunu getiren muharrirler
Ashmead-Bartlett ve Murdoch’un Müttefiklerin Çanakkale’deki savaş yönetimini eleştiren rapor ve haberleri Gelibolu’daki kötü durumu İngiliz ve Avustralya yönetimlerinin gözlerinin önüne tüm açıklığıyla sermişti. İki gazeteci Gelibolu yarımadasından sonra biraraya geldikleri Gökçeada’da durumu tartıştılar. Murdoch, eleştirilerinden dolayı daha sıkı sansür altında olan Bartlett’in mektubunu Londra’ya götürecekti. Fakat planları öğrenildi ve mektup yolda Murdoch’tan alındı. Ama Murdoch durumu kendi kalemiyle yazacak kadar iyi bilmekteydi. Durumu aktardı ve bu arada Bartlett de Londra’ya ulaştı. Eleştirileri, Churchill ve Hamilton’un itibardan düşerek görevden alınmasına ve Çanakkale’den çekilme kararının verilmesinde etkili oldu.
MARTHE GELLHORN (1908-1998)
En çok savaş gören gazeteci
ABD’de adına bir gazetecilik ödülü bulunan Martha Gellhorn, İspanya’dan Arap-İsrail savaşlarına kadar, tarihte en fazla savaşı takip etmiş gazeteci olarak bilinir. 2. Dünya Savaşı sırasında bir süre için Hemingway’in üçüncü eşi oldu ve Çin’e birlikte gittiler. Gellhorn aynı zamanda iyi bir romancı ve seyahat yazarıydı. Gazeteciler serisi pullarda yer alan yegâne kadın gazeteci odur. The Face of War adlı eserinde (1959) savaş anılarını anlatmıştır. 2012 yapımı Philip Kaufman’ın yönettiği Hemingway & Gellhorn filminde Nicole Kidman tarafından canlandırıldı.
ERNST HEMINGWAY (1899-1961)
Ritz Oteli’nin barını Almanlardan kurtardı!
Savaş muhabirliği tarihinde İngiliz ve Amerikalılar açık farkla öndedir. Hem bu ülkelerde basının diğerlerinden daha önce gelişmesi, maddi zenginliği hem de adı geçen ülkelerin dünyada hemen her savaşa katılmaları farkın önemli nedenleridir. Ayrıca, bu muhabirlerin çoğu sadece savaşı aktarmakla kalmamış, aynı zamanda şu veya bu şekilde savaşa karışmışlardır. Örneğin John Steinbeck New York Herald Tribune muhabiri olarak savaşa gitmiş, ancak bu arada CIA’nın öncüsü olan OSS’de çalışmış, 1944 yılında Akdeniz cephesinde akınlara katılmış, Thompson makineli tabancasıyla Alman ve İtalyan askerlerini esir almış ve yaralanmıştı.
20. yüzyılın büyük romancılarından Ernst Hemingway de aynı zamanda bir savaş muhabiriydi. 1. Dünya Savaşı’nda İtalya’da ambulans şoförlüğü yapmış, İspanya İç Savaşı’nı izlemiş ve 1944 yazında ilk gün Normandiya’da kıyıya çıkmıştı. Müttefik orduları Paris’e yaklaşırken çatışma hevesine kapılmış, askeri üniformasıyla aralarına katıldığı direnişçilerle poz vermişti. Muhabirlerin savaşa karışmaları yasak olduğu için azarlandı ama üç yıl sonra savaşı en iyi şekilde anlatmak için gösterdiği çaba nedeniyle Bronz Yıldız madalyasıyla ödüllendirildi..
KIZIL BAYRAK REICHSTAG’DA (1945)-YEVGENI KHALDEI Kızılordu fotoğrafçısı olarak bu tarihi kareyi Mayıs 1945’de çeken Khaldei (1917-1997)savaştan sonra çalıştığı TASS ajansından atılmasını o dönemde Rusya’da başlayan Yahudi aleyhtarı kampanyaya bağlamıştı. Yevgeni Khaldei, Nürnberg duruşmalarını da izlemiştir.
ERNIE PYLE (1900-1945)
Siperlerde yaşadı, çatışmada can verdi
Görev başındaki ölümü hem askerler, hem de okurlar arasında en çok üzüntü yaratan savaş muhabirlerinden birisi Amerikalı Ernie Pyle’dır. 2. Dünya Savaşı’nda erlerle birlikte siperlerde yaşayan ve piyadenin durumunu en iyi anlatan muhabir olarak askerlerin çok sevdikleri bir kişiydi. Cepheden gönderdiği haberler günlük 400 ve haftalık 300 gazetede yayınlanıyordu. 1945’te Okinawa’da, çatışmalar bitmek üzereyken son anda açılan bir makineli tüfek ateşiyle hayatını kaybetti.
SOKAKTA İNFAZ (1968)-EDDIE ADAMS İlk savaş deneyimini Kore’de yaşayan Eddie Adams’ın (1933-2004) Vietnam Savaşı’nı Associated Press adına izlerken çektiği fotoğrafı Pulitzer ödülü kazanmıştı. Polis şefi Nguyen Ngog Loan, adaşı Vietkonglu mahkum Nguyen Van Lem’i sokak ortasında infaz ediyor, 1 Şubat 1968.
ROBERT CAPA (1913-1954)
Her zaman ateşe en yakın muhabir
Savaş fotoğrafçılarının en iyileri arasında gösterilen “Fotoğrafın iyi değilse, yeterince yakın değilsindir” lafının sahibi Robert Capa’nın savaş fotoğrafçıları arasında özel bir yeri vardır. İspanya İç Savaşı sırasında vurulan asker fotoğrafının kurmaca olup olmadığı tartışılsa da, Çin-Japon Savaşı, Normandiya çıkarması, 1948 Arap-İsrail Savaşı ve Hindiçin’den çok önemli kareleri tarihe kaydetmiştir. Vietnam’da konvoyun önünden koştururken bir mayına basarak can verdi.
MARIE COLVIN (1956-2012)
Önce gözünü, sonra hayatını kaybetti
Marie Colvin bütün hayatını dünyanın dört köşesindeki çatışmaları izlemeye hasretmişti. Çeçenya, Kosova, Sierra Leone, Zimbabve, Timor, Sri Lanka’da gerçekleşen çatışmaları takip eden ve ölmeden bir yıl önce Kaddafi ile yaptığı mülakatla bir kez daha dikkatleri çeken Marie Colvin, Doğu Timor’da kuşatılmış halde bulunan 1500 kadın ve çocuğun yanından ayrılmayarak hayatlarını kurtarmıştı. İngiliz basını için çalışan Amerikalı gazeteci verdiği bir röportajda kendini “dünyadaki yangını söndürmekle görevli bir itfaiyeci” olarak tanımlamıştı. Fakat 2012’de Suriye İç Savaşı’nı takip ederken Humus şehrinde geçici basın merkezi olarak kullandıkları ev Esad güçlerinin bombardımanında yangın yerine döndü, dünyaca ünlü gazeteci olayda hayatını kaybetti.
REMI OCHLIK (1983-2012)
Kısa bir yaşamdan yürekli kareler
Humus kentindeki rejim güçlerinin bombardımanı sırasında Marie Colvin ile birlikte hayatını yitiren Ochlik, genç yaşına rağmen Afrika ülkelerindeki karışıklıklar, Kahire’deki Tahrir Meydanı olayları ve Libya’da Trablus’un düşüşü sırasında çektiği fotoğraflarla tanınmıştı.
TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI OBJEKTİFLERİ
Türkiye dünya çapında haberci yetiştiremedi ama, uluslararası ölçekte birçok savaş muhabirimiz dünya basınının sayfalarında fotoğraflarıyla yer aldı.
Yeni nesilde bir hayli başarılı savaş muhabirleri yetiştiren ülkemizde, bu alanın yüz yıla yaklaşan bir geçmişi vardır. Ne var ki, örneğin 1. Dünya Savaşı boyunca 27 sayı çıkan Harp Mecmuası’nda yer alan yüzlerce önemli fotoğrafın sahipleri hakkında bilgi konulmamıştır. Bu ve diğer kaynaklarda ancak tanınmış yazarların isimleri zikredilmektedir. 1911-1922 dönemi savaşlarıyla ilgili bir Türk gazetecilik tarihi çalışmasına ihtiyaç vardır.
Türkiye’nin ilk kadın savaş muhabiri Semiha Es.
Uluslararası anlamda savaş muhabirliği yapan gazetecilerimiz arasında Hikmet Feridun Es ve eşi fotoğrafçı Semiha Es’in Kore’deki çalışmaları bir kilometre taşı sayılır. 2012 yılında 100 yaşında iken İstanbul’da hayata veda eden Semiha Hanım, aynı zamanda ülkemizin ilk savaş fotoğrafçısıdır. Kore’de görev yapan muhabirler arasında Faruk Fenik ve Alaadin Berk’i de anmak gerekir.
Keza Gökşin Sipahioğlu (1926-2011) 1961 Küba Krizi’ni, 1956 Mısır-İsrail Savaşı’nı ve 68 Paris olaylarını belgeleyerek uluslararası üne kavuşmuştur. Fransa’da kurduğu SIPA Fotoğraf ajansı dünya basınında büyük prestij sahibi bir kurum olmuştur. Savaş muhabirliğiyle ünlü diğer bir gazeteci ve fotoğrafçımız olan Coşkun Aral da Polonya Gdansk grevini, İran olaylarını, Kuzey İrlanda, Afganistan, Çad, Lübnan ve Uzakdoğu’da çeşitli sıcak çatışmalarda görev yapmıştır.
ABD Irak’a girmesinden bir hafta sonra, 2003.
1974 Kıbrıs Çıkarması sırasında Ergin Konuksever ile Adem Yavuz’un özellikle anılması gerekir. Konuksever birçok fotoğraf çektiği bu harekat sırasında yaralanmış, kendisiyle birlikte görev yapan AA muhabiri Adem Yavuz’un esir düşmüşken vurulmasını anlatmıştır.
Sonraki dönemlerde yine sıcak çatışma noktalarında çalışan Savaş Ay, Ramazan Öztürk, Sedat Aral, Sebati Karakurt, Murat Sezer, Bülent Kılıç, Selçuk Şamiloğlu, Levent Kulu, Bünyamin Aygün, Emin Özmen, Osman Örsal, Emrah Gürel, Sedat Suna, Uğur Can, Hüseyin Sarı, Erdem Şahin ve Kürşat Bayhan da, uluslararası çap ve kalitede işler ortaya koyan savaş ve foto muhabirleri oldular.