Etiket: sayı:21

  • Bütün bilimler aynı hızla kirlenirdi, birinciliği arkeolojiye verdiler

    Bütün bilimler aynı hızla kirlenirdi, birinciliği arkeolojiye verdiler

    İnternet’in hayatımıza soktuğu “hızlı öğren, çabuk unut” eğilimi arkeoloji dünyasını da derinden etkiliyor. Popüler kültür sansasyonu rating’le ödüllendirince, şişirme haberler telafisi zor bir “arkeolojik kirliliğe” neden oluyor.

    Yeni keşiflerle durmaksı­zın gelişen arkeoloji bir yandan da “magazin” bir boyuta ilerliyor. Arkeolojinin temel heyecanı toprağın içinde ne olduğunun bilinmemesidir. Kazılarla açığa çıkan mimari kalıntılar ile küçük buluntuların ne anlama geldiklerini bilimsel yöntem ve yaklaşımlarla ilgili insanlara duyurulması ise kazı başkanları ile arkeologların baş­lıca görevlerindendir. Geldiği­miz noktada arkeolojik bilgi­lendirmelerin akademik yollar yerine hızla popüler kanallara yöneldiğini görmekteyiz.

    Akademik yayınlara halkın ulaşma zorluğu yeni eğilimin en önemli nedeni gibi görünse de, aslında bunun temelinde bir arz – talep dengesi olduğu anla­şılmaktadır. Arkeoloji ve tarih öğrencileri de dahil, arkeolojik faaliyetleri izleyenler, kazılarda yapılan yeni ve önemli keşifle­ri kısa bir sürede, haber dilinde öğrenmek istiyorlar. Arkeolog­lar da önemli gördükleri bul­guları hızlı bir şekilde duyur­ma olanaklarını kullanıyorlar. Buraya kadar sistemin doğru çalıştığı gözlense de, arkeolo­ji ile ilgili haber ve yorumlara bakıldığında sıradanlaşmanın yanısıra, alelacele yapılan de­ğerlendirmelerin, hatta yanlış bilgilendirmelerin kimsenin he­nüz fark edemediği bir“arkeolo­jik kirliliğe” neden olmaya baş­ladığı görülmektedir. Bu durum bugün önemsiz gibi görünse de, önümüzde 30-40 yıl içinde toplumun gözündeki arkeoloji algısında önemli sorunlara yol açacak gibi durmaktadır. Boş, abartılı ve hatta yanlış yorumlar ile hatalı tarihlendirmeler doğ­ru bilgiye ulaşılmasını, daha da vahimi doğru bilginin yanlış bil­gilendirilmiş olan topluma ka­bulünü giderek zorlaştıracaktır.

    Arkeoloji somut bulguya da­yanır. Bulgu bir döneme aittir ve arkeolojik bir kimliği vardır. Arkeolojik bulgunun ne döne­mini ne de kimliğini değiştire­bilirsiniz. Kamuoyunu belli bir süre yanıltılabilirsiniz ancak sürecin sonunda, başka kazılar­da ortaya çıkan benzer bulgu­ların da yardımıyla konu edilen bulgu ait olduğu döneme ve kül­türe iade edilecektir.

    Son zamanlarda koca koca isimli gazetelerin haber portallarında, sadece başlık ve spottan oluşan şişirme arkeolojik yorumlara sıkça rastlanıyor.

    Bugün belli kesimlerin göz­lerini dikmiş oldukları Şanlıur­fa yakınlarındaki Göbeklitepe güncel ve çarpıcı bir örnek du­rumundadır. Kimilerinin arke­opolitika kimilerinin ise kutsal kitaplar temelinde ilgilendikleri Göbeklitepe, Kürtlerin türediği bir merkez ya da Adem ile Hav­va’nın dünyaya indiği Cennet Bahçesi gibi temalar çerçeve­sinde halen konuşulmaktadır. Günümüzden 12 bin yıl önce, mağaradan henüz çıkmış insan topluluklarının yüksek bir din temelinde oluşturmuş olduğu Göbeklitepe, yazının icadın­dan yaklaşık 7 bin yıl öncesi bir dönemde var olmuştu. Bırakın etnik ayrımları, belki de daha dillerin bile oluşmadığı uzak bir dönemde, Kürtlerin, Arapların ya da başka bir günümüz halkı­nın kökenini aramak çarpıcı bir arkeolojik kirlenme örneğidir. Sıradan bulguları sıradışı göste­rip haberleştirmek diğer bir kir­lenme biçimidir. Bir Urartu yer­leşmesinden 2700 yıllık Urartu mührü bulmak ne kadar sıradışı olabilir, düşünmek gerekir.

    Bir Kalkolitik Dönem (MÖ 5500 – 3500) yapısı içinde otur­mak ve uyumak gibi günlük ih­tiyaçlar için yapılmış olan ker­piç sekileri taht olarak yorum­lamak kadar abartılı bir görüş olabilir mi? Buradaki amaç belli ki yerleşmede bir saray olduğu­nu kanıtlamaktır. Sarayda kim­ler ikamet eder? Tabii kral, hü­kümdar ve eşdeğer bir yönetici. Peki kral ve hükümdar olması için bir devlet ya da krallık ge­rekmez mi? Günümüzden 6000 – 7000 yıl önce bir devletin ya da krallığın varlığı nasıl açıkla­nabilir? Üstelik saray denilen yapıdan elit bulgular yerine sı­radan günlük kullanım eşyala­rı çıkarken! Yine arkeolojik ha­berlerden öğrendiğimiz üzere, bazen taht sekisi bulunmasa da saray keşfedilebilir. Bunun için yapının dışındaki kaldırımların nitelikli olması yeterlidir. Taş bir kaldırımla bir sarayın ne gi­bi bağlantısı olabileceği ise ayrı bir merak konusudur.

    Saray kavramı aslında Ana­dolu’nun ilk beylikler dönemi­nin yaşadığı Erken Tunç Ça­ğı’nda (MÖ 3000 – 2000) ortaya çıkmıştır. Geç Öntarih de diye­bileceğimiz bu dönemde Mezo­potamya ve Akkadlı tüccarların Anadolu’ya geldiklerini ve ba­zen sıkıntı yaşadıklarını biliyo­ruz. Krallarından yardım iste­yen tüccarların isteklerine Ak­kadlı Sargon duyarsız kalmamış ve Buruşhattum kentine sefer yapmıştır. Aksaray yakınların­daki Acem Höyük olduğu düşü­nülen Buruşhattum’un bir kent devleti olduğunu ve bir kralı bulunduğunu yazılı belgelerden öğrenmek Anadolu devletleşme sürecinde bir ilk olmuştur. Er­ken Tunç Çağı’nda durum böyle iken, köy niteliğindeki bazı yer­leşmelerde açığa çıkarılan me­garon benzeri yapıların saray olarak nitelendirilmesi, üstüne üstlük üç beş konutluk köyün Batı Anadolu’nun ilk şehri oldu­ğunun iddia edilmesi nasıl bir reklam düşkünlüğüdür? Bu yer­leşmenin, “Büyük Kervan Yolu” denilen bir sistemde Anadolu ticaretinin merkezine yerleşti­rilmesi bilim aklına sığacak bir olay değildir. Son dönemde ba­zı arkeologların siyasallaşma­sı “arkeolojik kirlenme”ye katkı yapan başka bir olumsuz geliş­medir. Herkes gibi her arkeoloğun da bir politik görüşü olması doğaldır. İtiraz noktası arkeo­loğun siyasal görüşünü Türkiye arkeolojisini yeniden düzenle­me çerçevesinde dayatmasıdır. Bildirilerle ve sosyal medya ara­cılığıyla kendisi gibi düşünme­yenleri hakarete varan düzey­lerde eleştirmeleri daeta bu ka­bahatin açık ikrarı gibidir.

    Biraz kamuoyunu çabuk bilgilendirme kaygısıyla, biraz sansasyonel arkeolojik başarılarla birlikte anılma hevesiyle yeterince araştırılmadan basına “sızdırılan” çok sayıda haber maalesef gerçekleri yansıtmıyor. 
  • Karagöz-Hacivat temalı kıyafet balosu

    Bugün belki de yüzlerce benzeri arasında kaybolup gidecek bir ‘cemiyet haberi’, Cumhuriyet gazetesinin 24 Şubat 1931 tarihli nüshasında ken­disine iki sütuna yer buluyor. Haberde, Darülbedayi artistlerinden Hazım (Körmükçü) Bey’in tertip ettiği Karagöz balosunun Tepebaşı tiyatrosunda gerçekleştiği belirtiliyor. Pazartesi gününe ve bayram sonrasına denk gelmesi katılımı biraz düşürmüş gerçi ama “Karagöz ve Hacivat kılığına girmiş gençlerin dansetmeleri hayli eğlenceli oluyordu” diye devam eden haber ve fotoğraftan eğlencenin tavan yaptığı anlaşılıyor. Haberi kaleme alan muharrir ise bu tür maskeli baloların gelecekte çok tutulacağına muhakkak gözüyle bakıyor.

  • İslâm coğrafyasında kanla karışan tarih

    Türkiye’de genel algı, Sünnî çoğunluk dolayısıyla bizim dinen Araplara daha yakın durduğumuz yönünde. Ne de ol­sa Şiîlik ve Alevîlik ile olan tarihsel ve aktüel gerilimler, bunların Anadolu ve komşu coğraf­yalardaki önemli etkisi, hafızası; oysa Vehha­bîliğin daha uzak bir coğrafyada yeşerip yaşa­ması ve hac dışındaki ilişkilerde öne çıkma­ması bu kanaati pekiştirmiş.

    Son yıllara damgasını vuran ve IŞİD’le birlikte İslâm’la terörü yanyana getiren kanlı eylemleri açıklamak, bu alandaki şiddetin tarihini ve aktörlerini bilmekten geçiyor elbette. Diğer türlü ona buna İngiliz ajanı yaftası yapıştırmak, Batı emperyalizmi diye başlayan cümlelerle kahve muhabbetleri kıvamında yazılar yazmak oldukça yaygın ve maalesef hâlâ geçerli. Konu Müslümanlarsa, olumsuz hadiselerden “kâfir”i sorumlu tutmak ne denli hastalıklı bir yaklaşımsa; İslâm coğrafyasındaki problemleri sürekli olarak dine ve “gericiliğe” bağlayarak izah etmeye çalışmak da aynı ölçüde sakat.

    18. yüzyıl sonlarında Vehhabîliğin, son yıllarda IŞİD’in ortaya çıkışı, yükselişi arasında bol miktarda anakronik ilişki bulunabilir. Ancak, yarım yamalak kanaatlerle kurulan çeşitli paralellikler, bir dizi yanılgıya da yol açabilir. İlber Hoca gibi uzmanların soğukkanlı ve bilgiyle yapılanmış yazıları, bu noktada ufuk açıcı, tazeleyici ayrıntılar sunuyor.

    Osmanlıların 19. yüzyıl başlarında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa marifetiyle bastırdığı Vehhabî isyanı, bizde pek bilinmeyen, belki de pek deşilmek istenmeyen kavgalı, kanlı uzun bir sürecin kritik eşiklerden biri. Suud emiri ve prenslerin 196 yıl önce İstanbul’da idam edilmeleri ise Vehhabîlikle Anadolu Müslümanlığı arasındaki Sırat köprüsünü bile atmış.

    Vehhabîlik, İslâmiyet’in neredeyse tüm kültürel-düşünsel mirasını reddeden, bir anlamda İslâm tarihinin kendisini tanımayan, hatta bu tanıklık ve hatıraları yok etmek üzerine kurulu bir siyasal mezhep.

    Buna rağmen en büyük mücadele anlamaktan, öğrenmekten geçiyor. “Onlara anladıkları dilden cevap vermek”, belki de onların mevcudiyetini, zihniyetini kuvvetlendiriyor; son 200 yılda en azından yaşananlar bunu gösteriyor.

  • Birileri tetiğe bastı, onlar deklanşöre…

    Her zaman dünyanın en tehlikeli mesleklerinden biriydi, günümüzün kirli savaşı onu daha da riskli hale getirdi. Çatışma alanlarında haber peşinde koşarken ölümle köşe kapmaca oynayan gazeteciler ve onların unutulmaz kareleri… Savaş muhabirleri yaklaşık 200 yıldır cephelerde yaşanan trajedileri dünyaya duyuruyorlar.

    Savaş muhabirliği, gazete­ciliğin Napoléon savaş­larından beri var olan bir dalıdır. 19. yüzyılda savaş muhabirleri karargâhlarda centilmen­lere yaraşan izzet ikramla misa­fir edilir, sükunet içerisinde sa­vaş alanlarını gezer ve teleskop dürbünüyle çatışmaları uzaktan gözlerlerdi. Fakat zamanla bu meslek giderek daha riskli hale geldi. Günümüzde savaş mu­habirleri, toz toprak içinde ateş hattında sürünen ve ölümle bu­run buruna yaşayan dijital ka­meralı haber kahramanlarına dönüştüler.

    1. Dünya Savaşı’nda çarpış­maları aktarırken ölen gazeteci sayısının sadece 2 olduğu ifade ediliyor. 2. Dünya Savaşı’nda bu sayı 69’a çıkıyor. Bu anlaşılabilir bir artıştır, çünkü savaş muha­birleri artık bombardıman uçak­larına binip akınlara katılıyor ya da en ön saftaki piyadelerin hayatını paylaşıyordu. O yıllar­da en tehlikeli görevlere giden muhabirlerin savaşı Avrupa üzerinde bombardıman yapan uçaklardan aktaranlar olduğunu kaydetmek gerekir. Her akında uçakların % 5 veya 6’sı düşü­yordu. Çok az pilot eve dönme hakkını elde ettiği 25 uçuşu ta­mamlayabilmişti. Gerektiğinde kullanmaları için makineli tüfek eğitimi de verilen bu muhabir­lere ““Writing 69th” adı veril­mişti. Daha 2. Dünya Savaşı’nda ateş hattından haber geçerken alınan risk ciddi olarak büyü­müştü.

    Kore Savaşı’nda ölen ga­zetecilerin sayısı ise 17 olarak veriliyor. Vietnam, 63 muhabir kayıbıyla tek başına 2. Dünya Savaşı’na yaklaşmış. 2003 yı­lında Irak’ın işgali sırasında sa­dece ilk iki haftada 16 gazeteci ölmüş ve sayı sürekli artmıştı. Bugün Suriye için en iyimser tahminler ise şimdilik 130’dan başlamaktadır. Elbette bu ra­kamlara durumun vahimliği­ni ölçen yuvarlamalar olarak bakmak gerekir. Çapraz ateşte kalan, helikopteri düşen, mayı­na basan, suç örgütleri tarafın­dan siyasi misilleme nedeniy­le öldürülenler vardır. Ayrı­ca, ideolojik gerekçelerle veya propaganda için öldürülen sa­vaş muhabirleri birden fazla kategoriye konulabilmektedir. Farklı kaynaklar günümüzde o kadar değişik rakamlar veri­yor ki, bunların tam listesini yapmak olanaksız hale geliyor. Ama ateş hattında can veren savaş muhabirlerinin hızla art­tığı tartışmasız bir gerçek.

    Savaş muhabirlerinin hedef alınmaması gerektiği fikri esas olarak Bosna Savaşı’nda terk edilmiştir. Yüksek ücret alan de­neyimli savaş muhabirleri ye­rine düşük rakamlara çalışan, tecrübesiz ve ne yaptığını pek bilmeyen serbest muhabirlerin çoğalmasının da ölümleri artır­dığı anlaşılıyor. Öte yandan artık savaşlar daha kirli hale gelmiş, cepheler belirsizleşirken sivil­ler askerlerden daha çok hedef alınmaya başlanmıştır.

    Savaş muhabirliğinin ne za­man başladığını, ilk savaş mu­habirinin kim olduğunu kesin tespit etmek kolay değildir. Ör­neğin Nelson’un hayatını kay­bettiği 1805 Trafalgar Muhare­besini The Times’a aktaran Teğ­men William Hicks gazeteciden sayılmayabilir. Öte yandan, aynı gazetenin Wellington’un sefe­rini aktarmak üzere İspanya’ya gönderdiği Henry Crabb Robin­son’un ilk gerçek savaş muha­birlerinden biri olduğu söylene­bilir. Ancak bu mesleğin ilk bü­yük ismi, fotoğrafçı Fenton’dan sonra Kırım’a gönderilmiş olan William Howard Russell’dır. Ba­laclava Muharebesi’nde İngiliz cephesini koruyan tabur için söylediği “Thin Red Line” (İnce Kırmızı Hat) lafı meşhur olmuş, hatta 1998’de çekilen en güzel savaş filimlerinden birisine adı­nı vermiştir.

    ROGER FENTON (1819-1869)

    Tam teşekküllü savaş fotoğrafçısı

    İngiltere’nin ve dünyanın ilk savaş fotoğrafçılarından birisidir. Kırım Savaşı’nı bel­gelemiş ve bunlar çok olum­suz yorumları olan Russell’ı dengelemek için savaşa daha az eleştirel bakan The Illust­rated London News dergisin­de yayınlanmıştı. Fotoğraf malzemesi o kadar ağır ve ha­valeliydi ki, bunları özel ya­pılmış kapalı bir at arabasıyla taşıyor, cephe gerilerini asis­tanı Marcus Sparling ve özel uşağı William’ın refakatinde geziyordu.

    Roger Fenton

    ÖLÜM TARLALARI (1862)-ALEXANDER GARDNER 1856’da ABD’ye göç eden bir İskoç olan Gardner (1821-1882) Amerikan İç Savaşı ve Başkan Lincoln ile ilgili fotoğraflarıyla tanınır. Antietam muharebesinden sonra savaş alanındaki cesetleri gösteren fotoğraf (1862), tüm zamanların en unutulmaz savaş fotoğrafları arasında yer alır. Gardner savaştan sonra bir süre daha fotoğrafçılık yapmış ve Kızılderili portreleri ile tarihe belge bırakmayı sürdürmüştür.

    WILLIAM HOWARD RUSSELL (1820-1907)

    Florence Nightingale’i hemşire yapan haberci

    Savaş muhabirleri arasın­da özel bir yeri vardır. The Times tarafından gönderildiği Kırım’da 22 ay kaldı, Sivasto­pol kuşatması ve Hafif Süva­ri Alayı’nın hücumunu izledi. Oradaki kötü koşulları anlat­ması İngiltere’de o kadar bü­yük bir etki yaptı ki, Florence Nightingale onun yazılarından etkilenerek hemşireliğe baş­ladığını söyledi. Daha sonra Amerikan İç Savaşı ile Prus­ya’nın Avusturya ve Fransa ile yaptığı savaşları da takip etti.

    SURIBASHI TEPESİ’NİN ZAPTI (1945)-JOE ROSENTHAL 2. Dünya Savaşı’nda gözlükleri nedeniyle orduya kabul edilmeyen Rosenthal (1911-2006) henüz isimsiz bir muhabirken çektiği Pasifik cephesinin en çetin muharebelerinden bazılarına sahne olan Iwo Jima adasında Amerikan bayrağının Suribashi tepesine dikilişini gösteren bu fotoğrafıyla (23 Şubat 1945) Pulitzer ödülü kazandı. Fotoğrafta yer alan altı askerden üçü izleyen günlerde öldü. 2006’da yönettiği “Atalarımızın Bayrakları” (The Flags of Our Fathers) filminde Clint Eastwood bu fotoğrafın hikayesini ve savaş propagandası için nasıl kullanıldığını anlattı.

    RICHARD HARDING DAVIS (1864-1916)

    Cephedeki yandaş medya mensubu

    Basının savaşa müdaha­lesiyle ilgili birçok olay içerisinde Hearst’a bağlı ga­zetelerin İspanya-Amerika savaşını başlatmak ve sürdür­mek için gösterdiği gayret en bilinen örnektir. Savaş kış­kırtıcılığı yapan Hearst bası­nında çalıştığı için eleştiril­miş olan Davis, İspanya-ABD savaşında yakın arkadaşı ol­duğu Theodore Roosevelt’le ve “Rough Riders” adı verilen süvarilerle ilgili şişirme efsa­nelerin yaratılmasına katkı­da bulunmuştur. Daha sonra Boer ve 1. Dünya Savaşlarını izlemiştir.

    ELLIS ASHMEAD-BARTLETT (1881-1931) KEITH MURDOCH (1885-1952)

    Çanakkale Muharebelerinin sonunu getiren muharrirler

    Ashmead-Bartlett ve Mur­doch’un Müttefiklerin Çanakkale’deki savaş yöne­timini eleştiren rapor ve ha­berleri Gelibolu’daki kötü durumu İngiliz ve Avustral­ya yönetimlerinin gözlerinin önüne tüm açıklığıyla sermiş­ti. İki gazeteci Gelibolu yarı­madasından sonra biraraya geldikleri Gökçeada’da duru­mu tartıştılar. Murdoch, eleş­tirilerinden dolayı daha sıkı sansür altında olan Bartlett’in mektubunu Londra’ya götüre­cekti. Fakat planları öğrenildi ve mektup yolda Murdoch’tan alındı. Ama Murdoch durumu kendi kalemiyle yazacak ka­dar iyi bilmekteydi. Durumu aktardı ve bu arada Bartlett de Londra’ya ulaştı. Eleştirileri, Churchill ve Hamilton’un iti­bardan düşerek görevden alın­masına ve Çanakkale’den çe­kilme kararının verilmesinde etkili oldu.

    MARTHE GELLHORN (1908-1998)

    En çok savaş gören gazeteci

    ABD’de adına bir gazeteci­lik ödülü bulunan Mart­ha Gellhorn, İspanya’dan Arap-İsrail savaşlarına kadar, tarihte en fazla savaşı takip et­miş gazeteci olarak bilinir. 2. Dünya Savaşı sırasında bir sü­re için Hemingway’in üçüncü eşi oldu ve Çin’e birlikte gitti­ler. Gellhorn aynı zamanda iyi bir romancı ve seyahat yaza­rıydı. Gazeteciler serisi pullar­da yer alan yegâne kadın gaze­teci odur. The Face of War adlı eserinde (1959) savaş anılarını anlatmıştır. 2012 yapımı Phi­lip Kaufman’ın yönettiği He­mingway & Gellhorn filmin­de Nicole Kidman tarafından canlandırıldı.

    ERNST HEMINGWAY (1899-1961)

    Ritz Oteli’nin barını Almanlardan kurtardı!

    Savaş muhabirliği tarihin­de İngiliz ve Amerikalılar açık farkla öndedir. Hem bu ülkelerde basının diğerlerin­den daha önce gelişmesi, mad­di zenginliği hem de adı ge­çen ülkelerin dünyada hemen her savaşa katılmaları farkın önemli nedenleridir. Ayrıca, bu muhabirlerin çoğu sade­ce savaşı aktarmakla kalma­mış, aynı zamanda şu veya bu şekilde savaşa karışmışlardır. Örneğin John Steinbeck New York Herald Tribune muhabi­ri olarak savaşa gitmiş, ancak bu arada CIA’nın öncüsü olan OSS’de çalışmış, 1944 yılında Akdeniz cephesinde akınlara katılmış, Thompson makineli tabancasıyla Alman ve İtalyan askerlerini esir almış ve yara­lanmıştı.

    20. yüzyılın büyük roman­cılarından Ernst Hemingway de aynı zamanda bir savaş mu­habiriydi. 1. Dünya Savaşı’nda İtalya’da ambulans şoförlüğü yapmış, İspanya İç Savaşı’nı iz­lemiş ve 1944 yazında ilk gün Normandiya’da kıyıya çıkmıştı. Müttefik orduları Paris’e yakla­şırken çatışma hevesine kapıl­mış, askeri üniformasıyla ara­larına katıldığı direnişçilerle poz vermişti. Muhabirlerin sa­vaşa karışmaları yasak olduğu için azarlandı ama üç yıl sonra savaşı en iyi şekilde anlatmak için gösterdiği çaba nedeniy­le Bronz Yıldız madalyasıyla ödüllendirildi..

    KIZIL BAYRAK REICHSTAG’DA (1945)-YEVGENI KHALDEI Kızılordu fotoğrafçısı olarak bu tarihi kareyi Mayıs 1945’de çeken Khaldei (1917-1997)savaştan sonra çalıştığı TASS ajansından atılmasını o dönemde Rusya’da başlayan Yahudi aleyhtarı kampanyaya bağlamıştı. Yevgeni Khaldei, Nürnberg duruşmalarını da izlemiştir.

    ERNIE PYLE (1900-1945)

    Siperlerde yaşadı, çatışmada can verdi

    Görev başındaki ölümü hem askerler, hem de okurlar arasında en çok üzün­tü yaratan savaş muhabirle­rinden birisi Amerikalı Ernie Pyle’dır. 2. Dünya Savaşı’n­da erlerle birlikte siperlerde yaşayan ve piyadenin duru­munu en iyi anlatan muha­bir olarak askerlerin çok sev­dikleri bir kişiydi. Cepheden gönderdiği haberler günlük 400 ve haftalık 300 gazetede yayınlanıyordu. 1945’te Oki­nawa’da, çatışmalar bitmek üzereyken son anda açılan bir makineli tüfek ateşiyle haya­tını kaybetti.

    SOKAKTA İNFAZ (1968)-EDDIE ADAMS İlk savaş deneyimini Kore’de yaşayan Eddie Adams’ın (1933-2004) Vietnam Savaşı’nı Associated Press adına izlerken çektiği fotoğrafı Pulitzer ödülü kazanmıştı. Polis şefi Nguyen Ngog Loan, adaşı Vietkonglu mahkum Nguyen Van Lem’i sokak ortasında infaz ediyor, 1 Şubat 1968.

    ROBERT CAPA (1913-1954)

    Her zaman ateşe en yakın muhabir

    Savaş fotoğrafçılarının en iyi­leri arasında gösterilen “Fo­toğrafın iyi değilse, yeterince yakın değilsindir” lafının sahibi Robert Capa’nın savaş fotoğraf­çıları arasında özel bir yeri var­dır. İspanya İç Savaşı sırasında vurulan asker fotoğrafının kur­maca olup olmadığı tartışılsa da, Çin-Japon Savaşı, Norman­diya çıkarması, 1948 Arap-İs­rail Savaşı ve Hindiçin’den çok önemli kareleri tarihe kaydet­miştir. Vietnam’da konvoyun önünden koştururken bir mayı­na basarak can verdi.

    MARIE COLVIN (1956-2012)

    Önce gözünü, sonra hayatını kaybetti

    Marie Colvin bütün ha­yatını dünyanın dört köşesindeki çatışmaları izle­meye hasretmişti. Çeçenya, Kosova, Sierra Leone, Zim­babve, Timor, Sri Lanka’da gerçekleşen çatışmaları takip eden ve ölmeden bir yıl ön­ce Kaddafi ile yaptığı müla­katla bir kez daha dikkatleri çeken Marie Colvin, Doğu Ti­mor’da kuşatılmış halde bu­lunan 1500 kadın ve çocuğun yanından ayrılmayarak ha­yatlarını kurtarmıştı. İngiliz basını için çalışan Amerikalı gazeteci verdiği bir röportaj­da kendini “dünyadaki yan­gını söndürmekle görevli bir itfaiyeci” olarak tanımlamış­tı. Fakat 2012’de Suriye İç Sa­vaşı’nı takip ederken Humus şehrinde geçici basın merkezi olarak kullandıkları ev Esad güçlerinin bombardımanında yangın yerine döndü, dünyaca ünlü gazeteci olayda hayatını kaybetti.

    REMI OCHLIK (1983-2012)

    Kısa bir yaşamdan yürekli kareler

    Humus kentindeki rejim güçlerinin bombardı­manı sırasında Marie Colvin ile birlikte hayatını yitiren Ochlik, genç yaşına rağmen Afrika ülkelerindeki karı­şıklıklar, Kahire’deki Tahrir Meydanı olayları ve Libya’da Trablus’un düşüşü sırasında çektiği fotoğraflarla tanın­mıştı.

    TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI OBJEKTİFLERİ

    Türkiye dünya çapında haberci yetiştiremedi ama, uluslararası ölçekte birçok savaş muhabirimiz dünya basınının sayfalarında fotoğraflarıyla yer aldı.

    Yeni nesilde bir hayli başarılı savaş muhabirleri yetişti­ren ülkemizde, bu alanın yüz yıla yaklaşan bir geçmişi var­dır. Ne var ki, örneğin 1. Dünya Savaşı boyunca 27 sayı çıkan Harp Mecmuası’nda yer alan yüzlerce önemli fotoğrafın sa­hipleri hakkında bilgi konulma­mıştır. Bu ve diğer kaynaklarda ancak tanınmış yazarların isim­leri zikredilmektedir. 1911-1922 dönemi savaşlarıyla ilgili bir Türk gazetecilik tarihi çalışma­sına ihtiyaç vardır.

    Türkiye’nin ilk kadın savaş muhabiri Semiha Es.

    Uluslararası anlamda savaş muhabirliği yapan gazetecile­rimiz arasında Hikmet Feri­dun Es ve eşi fotoğrafçı Semiha Es’in Kore’deki çalışmaları bir kilometre taşı sayılır. 2012 yı­lında 100 yaşında iken İstan­bul’da hayata veda eden Semiha Hanım, aynı zamanda ülkemi­zin ilk savaş fotoğrafçısıdır. Ko­re’de görev yapan muhabirler arasında Faruk Fenik ve Alaa­din Berk’i de anmak gerekir.

    Keza Gökşin Sipahioğlu (1926-2011) 1961 Küba Krizi’ni, 1956 Mısır-İsrail Savaşı’nı ve 68 Paris olaylarını belgeleyerek uluslararası üne kavuşmuştur. Fransa’da kurduğu SIPA Fo­toğraf ajansı dünya basınında büyük prestij sahibi bir kurum olmuştur. Savaş muhabirliğiy­le ünlü diğer bir gazeteci ve fo­toğrafçımız olan Coşkun Aral da Polonya Gdansk grevini, İran olaylarını, Kuzey İrlanda, Afga­nistan, Çad, Lübnan ve Uzakdo­ğu’da çeşitli sıcak çatışmalarda görev yapmıştır.

    ABD Irak’a girmesinden bir hafta sonra, 2003.

    1974 Kıbrıs Çıkarması sı­rasında Ergin Konuksever ile Adem Yavuz’un özellikle anıl­ması gerekir. Konuksever bir­çok fotoğraf çektiği bu harekat sırasında yaralanmış, kendi­siyle birlikte görev yapan AA muhabiri Adem Yavuz’un esir düşmüşken vurulmasını an­latmıştır.

    Sonraki dönemlerde yine sıcak çatışma noktalarında ça­lışan Savaş Ay, Ramazan Öz­türk, Sedat Aral, Sebati Kara­kurt, Murat Sezer, Bülent Kı­lıç, Selçuk Şamiloğlu, Levent Kulu, Bünyamin Aygün, Emin Özmen, Osman Örsal, Emrah Gürel, Sedat Suna, Uğur Can, Hüseyin Sarı, Erdem Şahin ve Kürşat Bayhan da, uluslararası çap ve kalitede işler ortaya ko­yan savaş ve foto muhabirleri oldular.