Hitler’in Kavgam’ı bu yılın ilk günü kamu malı haline geldi, dünya gözlerini kitabın yeniden basılmasının yaratacağı skandallara çevirdi. Hitler ile ilgili en büyük skandal ise 1985’te patlamış, Almanya’da iki düzenbaz, “Hitler’in Günlükleri” adı altında yarattıkları belgelerle, en saygın dergi ve gazeteleri, hatta tarihçileri bile yanıltmayı başarmıştı.
Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya suikast yaptığı gün (13 Mayıs 1981), Alman Stern dergisinin üç yazı işleri müdüründen biri olan Felix Schmidt, Türkiye’ye yollamak üzere derginin yakın tarih bölümünde görevli gazeteci Gerd Heidemann’ı arıyor ama bulamıyor. Haberin kokusunu aldı mı peşini bırakmamasıyla tanınan Heidemann’ın nerede olduğu belli değil. Yazıişleri müdürünün ondan en büyük şikayeti, işi Göring’in yatını almaya kadar götüren tutkulu bir Nazi koleksiyoneri oluşu. O sırada telefon çalıyor, Schmidt derginin genel yayınmüdürünün odasına çağrılıyor. Heidemann orada. Masanın üzerinde yarım düzine siyah deri kaplı defter var. “Bunlar Hitler’in günlükleri!”
Bu satırlar, Felix Schmidt’in yıllar sonra yayınladığı “Hitler’in Günlüklerinin Günlüğü” adlı kitabından alınma. Yakın tarihin en büyük sahtekârlık olayı böyle başlıyor. Gerd Heidemann, bir Doğu Alman subayla bağlantı kurduğunu, Hitler’in günlüklerini ondan aldığını söylüyor. Nisan 1945’te, Hitler’in özel evraklarının bir uçakla Berlin’deki sığınaktan kaçırıldığı, uçağın Dresden yakınlarında düştüğü, dağılan evraka da Doğu Almanların el koyduğu biliniyor. Bu da günlüklerin kaynağını açıklıyor.
Sahtekârdan bomba haber! Daha sonra asrın sahtekarlığının iki failinden biri olduğu anlaşılacak olan gazeteci Gerd Heidemann, Hitler’in kayıp günlüklerini bulduklarını ve yayımlayacaklarını duyururuyor (üstte). Stern’in “Hitler’in Günlükleri Ortaya Çıktı” başlıklı 25 Nisan 1983 tarihli nüshasının kapağı.
Stern Dergisinin sahibi olan Gruner + Jahr şirketi, yüzyılın en büyük gazetecilik olayını kotaracağı için sevinerek olaya el koyuyor. Editörleri işe karıştırmadan, Heidemann’la birlikte çalışmaya başlıyor. Adı güvenlik nedeniyle açıklanmayan Doğu Alman subaydan Hitler’in günlüklerinin tamamını satın almak üzere pazarlıklar başlıyor. Günlükler yağmur gibi yağıyor; Hitler’in 1932-1945 arasında durmaksızın günlük tuttuğu anlaşılıyor. Stern dergisi, iki yıl içinde bu günlüklere toplam 9 milyon markı aşan bir para ödüyor. Elbette bunların “sahici” olduğunu kanıtlamak için birkaç “bilimsel inceleme” yapılıyor; iki uzman, banka kasasında saklanan günlükleri karşılaştırmak üzere İsviçre’ye gidiyor, Hitler’in bir başka yazısıyla karşılaştırıp “bunlar aynıdır” diyorlar.
İki yıl sonra Stern dergisi, dünya medyasıyla pazarlık masasına oturuyor. O sırada İngiltere’de Times ve Sunday Times gazetelerini yeni satın almış olan Avustralyalı medya patronu Rupert Murdoch, Amerikan Newsweek dergisiyle birlikte İngilizce çevirinin yayınlanması için anlaşıyor. Onları Fransız Paris-Match dergisi izliyor.
Times gazetesi, danışmanlarından ünlü tarihçi Hugh Trevor-Roper’ı görevlendiriyor. 1945’te İngiliz hükümeti tarafından Hitler’in ölümünü araştırmak için Berlin’e gönderilen Trevor-Roper, 1947’de yayınladığı The Last Days of Hitler (Hitler’in Son Günleri) adlı kitabının verdiği otoriteyle koşa koşa geliyor ve ikna oluyor. Birkaç gün sonra Sunday Times’da yazacağı yazıda bunun nedenini şöyle açılıyor:
Hitler yaşasaydı çok gülerdi Kandırmacanın kurbanlarından Amerikan Newsweek dergisi olay ortaya çıktıktan sonra “Sahtekârlık: Hitler aldatmacasını açıklıyoruz!” başlıklı kapakla çıktı.
“Mektuplar, notlar, anılar, Hitler’in imzaladığı resim ve çizimler, onlarca yılı kapsayan bütün bu malzeme beni günlüklerin özgün olduğuna ikna etti. Çünkü imzalar, belgeler taklit edilebilir ama böyle tutarlı bir arşiv o kadar kolay üretilemez”. Trevor-Roper, sıkıcı toplantıların not edildiği bunca defterin bir sahtekâr tarafından üretilemeyeceğini düşünüyor.
Böylece 25 Nisan 1983’te Stern, 2.3 milyon baskıyla özel bir sayı yayınlıyor. Kapakta “Hitler Günlükleri Ortaya Çıktı” başlığıyla kara kaplı defterlerden birinin fotoğrafı var. Derginin piyasaya verildiği gün yapılan basın toplantısında, diğer gazeteciler Stern yönetimini günlüklerin sahiciliği konusunda soru yağmuruna tutuyorlar. Stern’in genel yayın müdürü Peter Koch, tarihçi Trevor-Roper’dan saldırılara cevap vermesini rica ediyor. Gelgelelim, tarihçi bir hafta içinde fikir değiştirmişe benziyor. Şöyle cevap veriyor: “Bir tarihçi olarak… eee… normal tarihsel doğrulama yönteminin… eee… belki de mecburen… eee…. gazeteciliğin atlatma haber yapma gereklerine… eee… bir dereceye kadar feda edilmesinden dolayı pişmanlık duyuyorum”.
Bunun üzerine Stern, günlüklerin sahiciliğini kanıtlamak için Alman Federal Arşivlerine (Bundesarchiv) başvuruyor. 1 Mayıs’ta Bundesarchiv, sonucu bildiriyor: “Bize verilen üç günlükte, 1938’de geliştirilmiş ancak 1943’e kadar üretilmemiş poliyamid 6 adlı sentetik tekstilin izleri bulunmuştur. Mürekkep sıradan bir dükkandan alınmıştır. Onüç yıla yayıldığı düşünülen etiketlerin hepsi aynı daktiloda yazılmıştır. 1943 yılına ait günlük en geç 12 ay önce kaleme alınmıştır”. Bundesarchiv’in uzmanı tarihçi Hans Booms, analizini şöyle derinleştiriyor: “Bu günlüklerle tarihçi Max Domarus’un 1962’de basılan Hitler’in Nutukları ve Açıklamaları adlı çalışması arasındaki paralelliğe dikkat çekiyoruz. Domarus’ta belli bir gün için bilgi yoksa, Hitler de o gece günlüğüne bir not yazmamış, Domarus’un küçük hataları bile aynen Hitler tarafından taklit edilmiştir”.
Skandal büyük! Gerd Heidemann, kaynağını açıklamak zorunda kalıyor. Klaus Kujau, yıllardır Doğu Alman kaynaklı olduğunu iddia ettiği Nazi ürünlerini alıp satan sahtekâr bir koleksiyoncu. Örneğin 1. Dünya Savaşı’na ait orijinal bir miğfer bulup, içine Hitler’in adını kazıyarak Nazi liderin bunu Ypres muharebesinde (1914) başına taktığını iddia ettiği, bol bol Hitler imzalı resim yapıp sattığı, hatta hapse bile girdiği ortaya çıkıyor. Günlükleri Domarus’un kitabına bakarak yazan Kujau’nun gotik alfabe bilgisi bile kısıtlı. Defterlerin kapağına yazdığı A. H. (Adolf Hitler) olması gereken baş harfleri bile yanlışlıkla F. H. olarak yazmış olması, nedense o güne kadar dikkatleri çekmemiş.
Bu arada Heidemann’ın patronlarından aldığı paranın önemli bir bölümünü Kujau’ya vermeyip cebine attığı da ortaya çıkıyor. Böylece iki sahtekâr dörder yıl hapse mahkum oluyorlar. Stern dergisiyle Times gazetesi, kaybettikleri prestiji geri kazanmak için birkaç yıl uğraşıyor. Tarihçi Trevor-Roper’a gelince, biyografisini yazan Richard Davenport-Hines’a göre, Oxford Üniversitesi’nin ünlü profesörünün skandalda oynadığı rol, şöhretini “silinmeyecek şekilde” lekeliyor.
UYDURMA GÜNLÜKTEN ALINTILAR
‘İngilizleri bırakayım da Dunquerque’ten kaçsınlar mı?’
Nutuk. Reich alamet-i farikasının Nürnberg şehri belediye başkanına verilişi. Bir kültür toplantısı.
Bavyera’da Sturmabteilung (SA) önderleriyle toplantı. Gözlerinde yaşlarla Führer’e ömür boyu sadakat yemini ettiler. Ne muhteşem bir topluluk!
Korkunç koleksiyoncu Hitler’in “çakma” günlüklerini kendi elleriyle üreten “zanaatkâr” daha önce de adı birçok hileli tarihi eser alım-satımına karışmış bir koleksiyoncu olan Klaus Kujau’ydu. Dolandırıcının elinden çıkma General Burfdorf’a yazılmış Hitler imzalı mektup (üstte).
Sağlığım hiç iyi değil – Sonuç, çok az uyku.
Olimpiyatlar için E.’ye (Eva Braun) bilet ayırtmalıyım.
Artık mimarlarla vakit geçirip biraz rahatlayabilirim. E.’nin (Eva Braun) artık iki küçük köpek yavrusu var onlarla zaman geçirebilir.
Bormann denilen bu adam artık vazgeçilmez hale geldi. Eğer elimde beş Bormann olsaydı, şimdi burada (Berlin’deki sığınakta) oturuyor olmazdım.
(Himmler) başka bir dünyada – sanki eski bir Cermen fantezi dünyasında- yaşıyor. Aklını kaçırdığını düşünmeye başladım.
Stalin nasıl başarıyor? Geride hiçbir subay bırakmadı diye düşünüyordum ama doğrusunu yapıyor (orduda yaptığı temizliği kastediyor). Bizim de Wehrmacht’ta (Alman ordusunda) yeni bir komuta yapısı oluşturmamız gerek.
E.’nin (Eva Braun) isteği üzerine doktorlar uzun uzun muayene ettiler. Yeni haplar nedeniyle müthiş gazım var ve –E.’ye göre-nefesim çok kötü kokuyor.
Geçen yıl hayatını kaybeden Ayşe Nana, Türkiye’de 1950’li ve 1960’lı yılların en ünlü dansözüydü. 1958’de İtalya’da adının karıştığı skandalın tüm dünyaya tanıttığı Nana’nın başı polis ve mahkemelerle sık sık derde girerdi.
15 yaşında katıldığı bir güzellik yarışmasında birinciliği alan Nana’nın dansözlük kariyerinin ilk döneminde çekilmiş fotoğrafı. 1950’lerin başı.
Yazar Muzaffer İzgü, Hikmet Çetinkaya’nın kaleme aldığı Gülmeyi Acılarla Yaşamak başlıklı uzun söyleşisinde 1950’li yılların başında Adana’da bir sinemada çalıştığını anlatır. Sinemanın makinistliğini yapan genç İzgü, aynı zamanda köylerde de perde kurup gösterimler yapmaktadır. Adana’da o dönem en çok Western filmleri, Hac yolculuğunu anlatan “belgesel” filmler ile dansöz gösterilerinden oluşan filmler ilgi görmektedir.
Halk arasında “göbek filmi” olarak bilinen dansöz filmleri Adana’daki sinemalarda izleyicilerin coşkulu alkış ve çığlıkları eşliğinde, üstelik hac filmiyle birlikte rahatlıkla gösterilebilirken köylerde durum değişmektedir. İzgü, birçok köyde dansöz filmlerini ortaya çıkaramaz ama bazı köylerde gençler için bu filmleri gösterdiği ek seanslar düzenler.
Bu gizli seanslardan birinde muhtar ve adamları baskın yapar. İzgü’yü hırpalayan baskıncıların kendisini jandarmaya teslim etmeden önce tutanak hazırlaması gerekmektedir. Bunun için filmi izlemeleri gerektiğini iddia eden baskıncılar dansöz filmini başa sardırır. Dansözün performansı o kadar beğenilir ki, İzgü jandarmaya teslim edilmediği gibi rakılar açılıp masalar kurulur ve sabaha kadar dansöz filmi seyredilir. Köyün ileri gelenlerini mest edip İzgü’yü kurtaran dansöz, Ayşe Nana’dır.
zİstanbullu bir Ermeni olan Ayşe Nana’nın (1936-2014) gerçek adı Hermin Arslanoğlu’dur. Sahneye ilk kez 1950 sonu ya da 1951 başında çıkan Nana, döneminin en ünlü dansözüdür. 1954 yılındaki Çorum turnesinde kaldığı Yayla Oteli’nde yattığı yatağın çarşafının çalınması hayran kitlesini iyi anlatan bir örnektir. Yalnızca Anadolu kentlerinde değil, büyük şehirlerde de çok hayranı vardır Nana’nın.
İstanbul’da II. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllara kadar taşraya özgü bulunup aşağılanan oryantal dans 1950’lerde daha itibarlı bir duruma gelmiştir. Dansözlerin İstanbul eğlence hayatında, en azından büyük gazinolarda boy göstermesinin yolunu açan iki dansözden biri Nana’dır (diğeri İnci Birol). 29 Ağustos 1952 tarihli Vatan gazetesindeki ilanda “Türkiye’de ilk defa olarak göbek havasını nezih ve bediî (estetik) bir raks haline getiren rakipsiz Nana” yazması da bundandır.
2 Haziran 1951 tarihli haftalık sinema mecmuası Yıldız’da “Yahya Kemal’in ‘Şiir Kız’ adını taktığı, üstada kendi yazdığı ‘Kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli… / Şeytan diyor sarmalı, yüz kere öpmeli’ şiirini hatırlatan dişi” diye takdim edilir. Eğer bu doğruysa, Yahya Kemal’in kamuoyu önünde bu derece muhabbet gösterdiği ilk dansöz de Nana olmalı.
Nana’yı diğer dansözlerden ayıran önemli bir özellik de bir dönem sahne ve eğlence dünyasının önemli isimlerinden Orhan Boran’ın tabiriyle “neredeyse çıplak” dans etmesidir. Bu nedenle birçok gösterisinden sonra müstehcenlik, ahlaka aykırı hareket etme gibi şikayetler nedeniyle başı derde girer. Bunlar dışında kaldığı otellerin ve sahneye çıktığı gazinoların sahipleri ve çalışanlarıyla sık sık kavga edip karakolluk olur Nana. Bu olaylar nedeniyle hakkında hakaret davaları açılmış, bunların bazılarından hapis cezası almıştır.
1955’te hakkında Türklüğe hakaret suçlamasıyla açılan soruşturmada hakkında gıyabi tutuklama kararı verilir. 10 Temmuz 1955 tarihli Demokrat İzmir gazetesine göre olay şöyle gelişmiştir: Beyoğlu’nda bir gazinoda program yapan Nana, garsonların sürekli sahnenin önünden geçmesine sinirlenip dansı bırakır ve “Kazık herifler dans ederken sahnenin önünden geçilmez” der. Şef garson Nana’ya, “Garsonlara hakaret etmeye hakkın yok” tepkisini gösterince, gazetenin ifadesiyle, “Avazının çıktığı kadar bağırıp eline geçeni zavallı şef garsonun kafasına fırlatan” dansöz, “Siz Türk erkekleri bir kadınla konuşmaktan ne anlarsınız” demiştir. Gazinoya çağrılan işgüzâr polisler, olayın Türklüğe hakaret kapsamında olduğunu söyleyip Nana’yı gözaltına almak ister. Ama dansöz, polislere tekme atıp kaçmayı başarır. Hakkında tutuklama kararı çıkarılan ve bir hafta sonra yakalanan Nana garsonlar ifade değiştirince serbest bırakılır. Kıbrıs sorununun Türkiye gündemine girdiği 1954 yılından itibaren Rumlara yönelik düşmanlığın göstergelerinden biri de Rum vatandaşlara açılan Türklüğe hakaret davalarında patlama yaşanmasıdır. Rumlara yönelik bu tutumdan Ermeni ve Yahudi vatandaşlar da nasibini almıştır. Nana’ya bu soruşturmanın açılmasının tek sebebi de Ermeni olmasıdır.
Nana, 13 Kasım 1955’te gazetelerde çıkan demecinde o güne dek çok yurtdışı turnesi yaptığını ama bu kez temelli Türkiye’den gideceğini açıklar. Paris’te “Şark stili dekore edilmiş bir kabare” açıp özgürce dans etmeyi planlayan Nana 26 Aralık 1955’te Oriantal adlı kabareyi açar ama mekanda işler bir türlü iyi gitmez. Nana bu gidişatı değiştirmek için bir plân yapar. Kalibresine yakışmayacak kadar vasat olan plâna göre ünlü dansöz bir süre ortalıktan yok olacak, birlikte yaşadığı annesi de Fransız polisine kızının kaçırıldığı ihbarı yapacaktır. Nana, sahte kaçırılmanın yaratacağı sansasyonun kulübün işlerini düzelteceğine inanmaktadır.
Kaçırılma olayı Fransa’da değilse de Türkiye’de küçük bir sansasyon yaratır. Nana’nın annesi polise başvurmak dışında Fransız ve Türk gazetelerine de mektup yazmıştır. 28 Mart 1956’da Türk gazeteleri “sinir buhranı geçirmekte olan” Nana’nın sekiz gün önce esrarengiz biçimde kaybolduğunu yazmaktadır. Giderken bıraktığı “Elveda” yazılı not dışında hiçbir delil yoktur ve kaçırıldığından şüphelenilmektedir. Bu haberler birkaç gün daha sürer. 2 Nisan’da Fransız polisi, “Dansöz fazla alaka görmediği için böyle demode bir usule başvurmuştur, kaçırılma olayı yalandır” açıklaması yapıca gerçek ortaya çıkar. Bu durum Türk gazetelerini çok kızdırmıştır. Haberler aldatılmışlığın verdiği sinirle yazılmıştır ve Nana’nın Ermeni olduğu özellikle vurgulanmıştır. Daha önceleri Nana için “Beynelmilel şöhrete sahip yegâne Türk dansözü” yazmakta ya da “Türk lokumu” gibi lüzumsuz lakaplar takmakta beis görmeyen gazeteler birden Ermeniliğini hatırlamıştır.
Kilisedenmedet umdu Ayşe Nana, Roma’daki skandalın ardından muhafazakar çevrelerin ve Vatikan’ın basın organlarının ağır saldırısına maruz kalmış, baskıları biraz hafifletmek için İtalyan dergilerine kilisede pozlar vermişti (üstte). Altta ise Nana 1954 Haziran tarihli Cennet Kuşu dergisinin kapağında görülüyor.
Fransa’da tutunamayınca dönüş yolu gözükür. Gidişinden bir yıl sonra 6 Aralık 1956’da geri döner. İçinde olduğu tren Sirkeci’de büyük bir kalabalık tarafından karşılanır. Trenin kapıları izdiham nedeniyle açılamayınca pencereden iner Nana. Kabare yatırımı için bütün birikmiş parasını batırdığını açıklayan Nana bir soru üzerine, “Salyangoz yemekten kendileri de salyangoza benzemiş” dediği Fransız erkeklerini pek beğenmediğini söyler.
Nana’nın Türkiye’de yeniden hakim karşısına geçmesi için birkaç ay yeter. 25 Mart 1957’de Adana’daki programı için ahlaka aykırı hareket şikayeti yapılmış, polisler gelip gösteriyi yarıda kesmiştir. Polislere küfür eden Nana gözaltına alınıp mahkemeye çıkarılır. Nana’nın duruşması her zaman olduğu gibi çok kalabalıktır. Kadın hakimin dans ederken göğüslerini açtığı iddiasını reddeder. “İsterseniz burada da tekrarlayayım gösteriyi” sözleri izleyicilerin uğultusuyla karşılanınca iyice coşar Nana ve hakimin birkaç kez yaptığı “laubali hareketlere bir son vermesi” uyarısına rağmen ters ters konuşmayı sürdürünce tutuklanıp Adana Kadınlar Cezaevi’ne konulur. Avukatlarının itirazı sonucu iki gün sonra yeni duruşma yapılır. Üç avukatı da davayı almayı Nana’nın duruşmada ağzını açmaması şartıyla kabul etmiştir. Neyse ki hiç konuşmaz ve tahliye edilir.
Sağda, en meşhur gösterisi “Ateş Dansı”nda görülen Ayşe Nana soldaki fotoğrafta Roma’da “Ahlaka aykırı davranışlarda bulunmak” suçlamasıyla yargılandığı mahkemeden çıkıyor.
Ertesi yıl hem sahnede hem sinemada şansını denemek için İtalya’nın yolunu tutar. Ama burada da başının derde girmesi uzun sürmez. 5 Kasım 1958’de çıplak dans ettiği partideki fotoğraflarının yayımlanması, mahkemelik olmasına yol açar. Nana ayrıca muhafazakâr İtalyanların baskısı altındadır. Vatikan’da çıkan L’Osservatore romano adlı gazete Nana’nın striptiz yapmasını rezillik olarak nitelendirir ve sınırdışı edilmesini ister. Hakkında hemen dava da açılmıştır. Ancak o dönem İtalya’da da davalar uzun sürmektedir. 1963’te sonuçlanan davada Nana iki ay hapisle cezalandırılır. Temyize giden dava 1 Nisan 1964’te sonuçlanır ve cezası ertelenir.
Nana, 1974’ten itibaren tiyatroya yönelir. O dönem erkek arkadaşı olan oyuncu Maurizio Reti’yle birlikte küçük bir kumpanya kurarlar. Müzikli oyunlarla başlarlar işe, o olmayınca tamamen cinsellik temalı oyunlara yönelirler. Şair-yazar Ülkü Tamer 1979’da Roma sokaklarında dolaşırken sokaklarda Nana’nın afişini görünce çok şaşırdığını anlatır, çünkü Nana, Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’ni tek kişilik gösteri olarak sunmaktadır.
1963’te kızı Sara Pastore’nin doğumundan sonra durulduğunu söyler Nana. Gerçekten de o tarihten sonra en azından karakolluk, mahkemelik olduğu bir olaya karışmaz. 12 Eylül darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarılması ise Türkiye’de devletle başının son kez derde girdiği olaydır.
SİNEMA VE NANA
Dansı ‘Tatlı Hayat’ta yer aldı kendi 2. sınıf filmlerde kaldı
Nana’yı dünya çapında ünlü yapan olay 5 Kasım 1958’de Roma’nın ünlü gece kulübü Rugantino’daki partide yaşanır. ABD’li milyarder Vanderbilt hanedanından Peter Howard’ın düzenlediği partinin konuklarından biri de devrik Mısır Kralı (Şişko) Faruk’tur. Krala sürpriz yapmak isteyen Howard, bir dansöz bulunmasını isteyince Nana çağrılır. Kral son anda partiye katılmaktan vazgeçer ama Nana gelmiştir. Apar topar çağrıldığı için yanında kostümü yoktur. Önce elbisesiyle dans eder, gösterinin sonunda neredeyse çırılçıplaktır.
Yıllarca unutulmayan skandal Rugantino’da yaşanan skandal hem Türkiye’de hem İtalya’da uzun yıllar boyunca haber konusu oldu. Ceza davası sonuçlandıktan sonra da konu ilgi çekmeye devam etti.
Gösteri bitince mekanı basan polisler kulübü kapatır. Nana’nın performansını magazin muhabiri Tazio Secchiaroli fotoğraflamıştır. Bu fotoğraflar L’Espresso’da yayımlanınca tüm dünya skandaldan haberdar olur. O gece, Roma eğlence hayatına 1960’lar boyunca damgasını vuracak çılgın Dolce Vita (Tatlı Hayat) günlerinin başlangıcı kabul edilir.
Bu fotoğraflar Nana’yı dönemin en bilinen karakterlerinden biri yapar. Olayı unutulmaz kılan asıl önemli şey ise Fellini’nin 1960 yapımı La Dolce Vita filminde Nana’nın striptiz performansından ilham alan bir sahnenin de olmasıdır.
Ancak skandala adının karışması Nana’ya birinci sınıf sinema filmlerinin ve gece kulüplerinin yolunu açmaz. Fellini’nin aklına da filmdeki dans eden kadın rolünü Nana’ya vermek gelmemiş, Nana’yı Nadia Gray canlandırmıştır. Nana, İtalya’da ondan fazla filmde rol alır ama küçük bir rolünün olduğu, Marco Ferreri imzalı 1983 yapımı Storia di Piera dışındaki filmleri ciddiye alınabilecek işler değildir.
Gazeteci-tarihçi Orhan Koloğlu’nun, 15 Şubat 1972’te Hürriyet’te “Nana’yı birkaç sene evvel Roma’da tren istasyonu civarındaki ucuz Voltura sinemasında seyrettim. Sinemanın bütün müşterileri askerler ve Sicilyalı amelelerdi. Filmden sonra bir saate yakın da sahneye çıkan Nana’nın kıvırmalarını izliyorlardı” yazmasından anlaşıldığı gibi sahne hayatında da işleri pek parlak gitmez.
Nana skandal geceyi ilk yıllarda bir reklam amacı olarak kullanmaya çalıştıysa da sonuçlar beklediğinin tam tersi olur. 1980’lere gelindiğinde o geceki performansından ve fotoğraflarının çekilmesinden büyük pişmanlık duyduğunu söyleyecektir.
1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, gayrimüslimlere “ayrıcalık” değil, eşit vatandaşlık hakkı getiriyordu. Avrupalı devletlerin baskılarına rağmen hayata geçmeyen fermanın getirdiği tek ayrıcalık, gayrimüslimlerin de aynen İstanbullular, Araplar, Arnavutlar ve Kürtler gibi bedelli askerlik yapabilmeleriydi.
Osmanlı Devleti’nin, İngiltere, Fransa ve Piyemont devletlerinin büyük katkısıyla Rusya’yı mağlup ettiği Kırım Savaşı’nın hemen ardından ilan edilen Islahat Fermanı, tarihçiliğimizin yorumunda mutabık kaldığı ender konulardan biridir. Fermanın Babıali’de devlet erkânı, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı ve gayrimüslim cemaat ileri gelenleri önünde okunarak ilan edildiği 18 Şubat 1856’dan beri anlatılan hep aynıdır: Batılı devletlerin baskısıyla çıkarılan bu ferman, gayrimüslimlere ayrıcalıklar tanımaktadır.
Bu yorumun ilk kısmı doğrudur. Osmanlı tebaası olan gayrimüslimleri Müslümanlarla eşit haklara kavuşturacak bir hukuki düzenleme yapılması isteği, Kırım Savaşı’nın ardından 30 Mart 1856’da imzalanacak olan Paris Barış Antlaşması’nın hazırlıkları sırasında İngiliz ve Fransız diplomatları tarafından dile getirilmişti. Diplomatlar, bu eşitliği sağlayacak düzenlemelerin barış antlaşmasının metnine özel bir madde olarak eklemek konusunda ısrarcıydılar. Böyle bir uygulamanın yüzyıllardır gayrimüslimlere göre hukuki olarak ayrıcalıklı bir statüleri olan Müslümanların şiddetli tepkisiyle karşılaşacağını düşünen Osmanlı devlet adamları, eşitlikçi düzenlemelerin padişahın bir lütfu olarak tek taraflı bir şekilde ilan edilmesi konusunda Avrupalı meslektaşlarını ikna etmeyi başardılar.
Yorumun ikinci kısmının kilit kavramı “ayrıcalık” ya da o dönemin diliyle söylersek “imtiyaz”dır. Osmanlı Müslüman kamuoyu için Islahat Fermanı bir “İmtiyazat Fermanı”dır. Peki Müslümanların kendileri gibi Osmanlı tebaası olan gayrimüslimlere tanınmasına karşı çıktıkları bu “ayrıcalıklar” nelerdir?
Ferman, dinî işlerinde gayrimüslim cemaatlerin zaten sahip oldukları özerkliği koruyor, ancak cemaat yönetimini ruhban sınıfının tekelinden çıkarıp yeni kurulacak cemaat meclislerine laik unsurların da girmesini öngören düzenlemeler yapılacağını ilan ediyordu. Bunun yanında vergi, yargılama, eğitim, devlet memurluğu ve siyasî temsil alanında Osmanlı gayrimüslimlerinin artık Müslümanlarla eşit olacağını söylüyordu.
Örnek vermek gerekirse, artık İslâm dininden çıkan bir kişiye idam cezası verilmeyecekti. Kimse bir gayrimüslimi Müslüman olmaya zorlayamayacaktı. Sadece gayrimüslimlerin yaşadıkları yerlerde dinî âyinler görünür, duyulur bir şekilde yapılabilecekti; örneğin kiliselerde çan çalınabilecekti. Gayrimüslimler ibadet yerlerini, okullarını, hastanelerini, mezarlıklarını tamir edebilme hakkına sahip olacaklardı. Devlet memurluğuna dinlerini değiştirmeden girebileceklerdi. Daha önce bu, gayrimüslimler arasında sadece Rumlara tanınan bir haktı. Tüm gayrimüslimler askerî ve idari kadroları yetiştiren devlet okullarına kabul edileceklerdi. Müslümanlar ne kadar vergi veriyorlarsa artık onlar da o kadar vergi vereceklerdi. Mahkemelerde de tanıklıkları Müslümanlarınkiyle eşit biçimde kabul edilecekti.
Fermana göre, “gâvur” gibi gayrimüslimleri aşağılayan ifadeler resmî yazışmalardan çıkarılacaktı. 1856’dan önce Tereke defterlerinde gayrimüslimler için sadece “hâlik” (helâk olan), yani gebermenin kibarcası kullanılırken, Islahat Fermanı’ndan sonra “fevt” (ölmüş) denmeye başlanmış, “vefat” terimi ise yine sadece Müslümanlara ayrılmıştır. Kısacası, hayattayken Müslümanlarla eşit kabul edilmeyen gayrimüslimlerin öldükten sonra eşit kabul edilebilmeleri henüz Müslümanların içlerine sindirebilecekleri bir “ayrıcalık”, bir hak değildir Osmanlı devlet adamlarına göre.
17 Şubat 1856 tarihli Islahat Fermanı. BOA, MFB, 663
Vazifesiz hak olmaz. Bu hakların yanı sıra vazifeler de öngörülmüştü. Bunların en önemlisi gayrimüslimlerin de askerlik yapması idi. Ancak bu yükümlülük gayrimüslim cemaatlerden de Müslümanlardan da büyük tepki görünce uygulanmasından vazgeçilmiş ve gayrimüslimlerin askerlik yapmak istemezlerse nakdi bir bedel ödeyerek bu yükümlülükten muaf tutulabilecekleri kabul edilmiştir. Peki bu bir ayrıcalık değil midir? Osmanlı Devleti’nde askerlik yükümlülüğü bir eşitsizlik öyküsüdür. 1909’da çıkarılan askere alma kanununda gayrimüslim-Müslüman ayrımı yapılmadan tüm Osmanlı vatandaşlarının askerlik yükümlülüğü altına girişine kadar, kura yoluyla zorunlu askerlik Anadolu ve Rumeli’deki Türk köylüsünün üzerine kalmış bir yüktü. Başka bir deyişle, 1856’dan sonra gayrimüslimlerin bedel ödeyerek kurtulabildikleri askerlik hizmetinden İstanbullular, Araplar, Arnavutlar ve Kürtler herhangi bir bedel vermeksizin zaten muaftılar.
Fazla söze gerek yok. 1856’da ilan edilen, mezhep ayrımı gözetmeyen eşit vatandaşlıktı. Müslümanların gayrimüslimlere verilmiş “ayrıcalık” olarak gördükleri ve şiddetle karşı çıktıkları şey kağıt üzerinde eşitlik ihtimalinden başka bir şey değildir. 1908 sonrasında bu ihtimalin gerçekleşmesi yönünde büyük adımlar atıldıysa da, Balkan Savaşları’yla bu ivme tamamen kesilmiş, 1. Dünya Savaşı’nda yaşanan felâketin ardından ortaya çıkan yeni Türk devletinde uygulanan bilinçli politikalar ve hayata geçirilen hukuki düzenlemelerle neredeyse Islahat Fermanı öncesine dönülmüştür. Gayrimüslimler açısından kağıt üzerinde de olsa eşit vatandaşlık yönünde yeniden bir ihtimal belirmesi ise ancak 2004’ten sonra Avrupa Birliği müzakereleri sırasında belirmiştir.
Tarihî kentlerin gelişim safhalarının topografik, demografik ve onomastik (isimlerin kökeni) açıdan değişimleri, ağaç gövdelerindeki yaş halkalarının sayılması kadar kolay tespit edilemez. Bilhassa İstanbul gibi dünyanın en eski ve güçlü devletlerinden ikisine başkent olmuş bir şehrin üst üste binmiş katmanları üzerinde halen yaşayan dev bir metropolün olması, bu tespiti daha da zorlaştırmaktadır.
Bu yönde yapılan çalışmalar takdire şayandır ve derin emek mahsulü. Biz de bunlardan yararlanarak ve Osmanlı Arşivi’nden elde ettiğimiz belgelere dayanarak, özelde Asmalı Mescit’ten Kamhi Apartmanı’na evrilen bir sürecin çevresindeki, genelde Galata semtindeki değişime dikkati çekmek istedik. Çıkardığımız sonuçlar, günümüzdeki arazi rantiyeciliğinin, tarihsel ve kentsel koruma bilinci düzeysizliğinin geçmişteki yansımalarını gözler önüne seriyor.
Galata, İstanbul’un karşısında Haliç’in ağzında ilk kurulduğu zamanlardan itibaren kozmopolit yapısıyla dünyanın cazibe merkezi olma özelliğini hiç kaybetmemiş. Roma İmparatoru I. Constantin (323-337) ilkçağdan beri İstanbul’luların “Pera=Karşı” dedikleri bölgede bulunan bir miktar evin çevresine ilk suru yaptırdığında, yüzyıllar içinde önemini giderek arttıracak bir bölgeyi belirlemişti aslında. Zamanla “Galata” ismini alan bu mevki, Cenovalı tüccarların özerk hareket ettikleri bir bölge haline gelecekti.
Bizanslılar, Cenovalıların faaliyetlerinin kendi aleyhlerine geliştiğini görünce, buradaki surları yıkarak imtiyazlarını kaldırmaya yönelik girişimlerde bulundular. Ne var ki Bizans’ın iç kargaşasından yararlanan Cenovalılar, 14. yüzyılda surları eskisinden daha mükemmel yaptıkları gibi derin hendeklerle de tahkim ettiler. Surların en yüksek noktasına da günümüzde “Galata Kulesi” olarak yaşamaya devam eden burcu inşa ederek, Bizans’a meydan okumayı sürdürdüler. Bu kuleden sonrası bağlık, bahçelik, ormanlık arazi halinde kaldı.
Kostantiniyye’nin 1453’de fethinde Cenovalıların Bizans devrindeki imtiyazları ortadan kaldırıldı ama Galata’daki kozmopolit yapı devam etti. Bir kısım sur duvarı Fatih’in emriyle yıktırıldı. Cenova kolonisinin Rumlarla birlikte yaşadığı kale içinin yanı sıra Kasımpaşa ve Tophane taraflarına yoğun Türk yerleşimi başladı. Haliç’te, Kasımpaşa’ya doğru geniş bir alanda tersane, kalafat yerleri oluşturuldu. Levent taifesi, Azap askerleri buralarda iskân edildi.
İkinci Bayezid devrinde Galata suru dışındaki alanlara Gül Baba Türbesi, Galata Sarayı, Kulekapı Mevlevihanesi ve bir dizi çeşme, hamam, cami, mescit inşa edilerek mahalle ve çarşıların teşkilatlanmasına gidildi. Frenklerin ve birçok sefaret mensubu ecnebinin bu bölgede ikameti, Hıristiyan ve Müslümanların kültür etkileşimlerinde bulunmasını kaçınılmaz kıldı. Bilhassa Galata Mevlevihanesi’ndeki ayinleri izlemeğe meraklı ecnebi kitlesi oluştu. Kethüdazade Arif Efendi gibi ulema mensupları da org dinlemeye kiliselere giderlerdi.
Kamhi apartmanı Goad Planlarındaki Asmalı Mescid Sokağı. İşaretli alanda Kamhi Apartmanı öncesi vaziyet görülmektedir.
Fatih Sultan Mehmet, fetih sırasında şehit olanların gömüldükleri Azapkapısı’ndan Kasımpaşa’ya yayılan sahayı mezarlık olarak ilan etti. Asmalı Mescit bu mezarlığın üst sınırındaydı. Suriçi İstanbullular, ölülerini kayıkla karşıdaki Meyyit İskelesi’ne geçirip buradaki Meyyit Camii’nde namazını kıldıktan sonra bu mezarlığa defnederlerdi.
Kaptan-ı Derya Cafer Paşa 1516’da mezarlıktaki bazı kabirleri imha edip Tersane’ye ilave binalar inşa ettirmeye kalktığında, 1453 fethini yaşamış bazı pir-i fani gaziler şehit yoldaşlarına yapılan muameleden dolayı Yavuz’a beddua etmişlerdi. Tespit edilen bu ilk tahribatın ardından sürekli genişleyen ve seyyahların anlatımına giren, ressamların çizimlerine konu olan bu büyük mezarlık, İstanbul’dan bakıldığında ulu servi ağaçlarıyla Galata ve Kasımpaşa arasına pitoresk bir üslup katıyordu. Evliya Çelebi de ailesinin bu mezarlıkta gömülü olduğunu belirtir. Üstelik bazı kabirlerde Kûfî yazısı görüldüğünü ve bunların Arapların Bizans’ı kuşatmalarında şehit olan sahabe kabirleri olduğunu iddia eder.
Kamhi Apartmanı, restorasyon öncesi görünümü, 2005.
Osmanlı döneminin en renkli ilk tasvirlerini aktaran Evliya’ya göre “Galata kavminin birincisi gemiciler, ikincisi tüccarlar, üçüncüsü sanatkârlar, dördüncüsü kalafatçı marangozlardır”. Bu kadar denizcisi bol yerin meyhanesi de çok olur. Rumlar meyhaneci, Ermeniler pastırmacıdır. Galata Kalesi içinde âlemin gördüğü en çirkef işler icra edildiği gibi, dünyanın her yerinden gelen içki ve şarapların da en âlâsı buralardaki meyhanelerde satılır. Yüzlerce müşterinin aynı anda yiyip içtiği meyhaneleri vardır. Latîfî’ye göre “Bu şehr-i dilârâ ve dilâviz safa-bahş-ı safa-engizdir ki ayşı müdâm ve işreti ale’d-devâm ve bezm-i mey andan gayrı yerde harâmdır” (Bu güzel şehrin içki sofrası ve alemleri sürekli devam eder. İçki meclisi buradan gayri yerde haramdır).
Kamhi Apartmanı, restorasyondan sonraki görünümü, 2015.
Galata’nın yeme-içme-eğlence kültürü o kadar renklidir ki civar olan Kasımpaşa, Tophane sakinleri başta olmak üzere İstanbul’un her köşesinden Türkler de buralarda görülür. İstanbul’da son Osmanlı asrının namlı kabadayılarının bu semtlerden çıkması tesadüf olmasa gerek. Fuhşiyatın da gayet yaygın bir mekânı olan bu bölge bazı İstanbullular için kesinlikle yasaklanmıştır. Bilhassa son yüzyılda yatılı askeri mektepler ile Darüşşafaka gibi bazı okulların öğrencileri hafta tatillerinde Beyoğlu’na, Galata’ya geçmemek üzere tehdit edilirlerdi. Aksi takdirde okuldan atılmaya kadar varan cezalar alabilirlerdi.
Osmanlı ile diplomatik ilişkilerini geliştirmeye başlayan ülkeler, 16. yüzyıldan itibaren kendilerine tahsis edilen Galata suru dışındaki geniş alanlarda sefarethanelerini kurdular. Öncelikle kendi ülke tüccarlarının haklarını korumayı düşünürlerdi. Ayinlerindeki serbestîye ek olarak domuz ve şarap alımında da belirli kotaları vardı. Giderek diplomatik dokunulmazlığa dâhil ettikleri yeniçeri yasakçıları, tercümanları, hizmetkârları ile Galata/Pera bölgesinde koloni halinde yaşamaya başladılar.
Bu bölgedeki yerli Rum Ortodoks, Ermeni Gregoryen cemaatlere ilave Katolik ve Protestan kiliseleri de bunlarla birlikte görülmeye başlandı. Osmanlıya “zimmet akdi” yani “himaye sözleşmesi” ile tebaa olan yerli gayrimüslimler cizyelerini öder ancak askere alınmazlardı. İstanbul’da Katolik veya Protestan ülke vatandaşı tüccar ve sanatkârların ahidname ve kapitülasyonlar sayesinde sefaretlerin himayesinde ticaret ve sanata yönelmeleri, Osmanlı tebaası gayrimüslimler ile rekabetlerini arttırdı.
Bu gelişmeler başlangıçta yerli Hıristiyanları ürküttüyse de zamanla ideal birliğinde buluştular. İttifakları meyve vermeye başladıkça bilhassa Ermenilerden Katolik ve Protestanlığa geçişler çoğaldı. Osmanlıların duraklama ve gerileme dönemlerinde bu zümrelerin kazanımları daha da arttı.
Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat), Baltalimanı Sözleşmeleri ve Islahat Fermanı sonrası nüfus ve refah düzeylerinin artışına paralel olarak taş binalarla doldurdukları Galata/Pera bölgesinde Müslüman mahallelerine de yayılmaya başladılar. Öncelikle mahalle aralarındaki küçük hazire adacıkları veya yangın, deprem gibi felaketlere maruz kalmış cami, mescit arsalarına el atarak buraları meskenlere dönüştürdüler. Bu sıralarda İstanbul yakası ahşap, eski ve harabe binalarıyla, büyük yangınların ardından ortaya çıkan yangın alanlarıyla hayata tutunma savaşı veriyordu. Pera’daki Türk mahalleleri de bundan farklı durumda değildi.
1857’de Altıncı Belediye Dairesi adıyla Beyoğlu ve Galata semtlerini kapsayan belediye kuruldu. Nizamnamesinde açıkça yazıldığı üzere “çok sayıda akarat ve mutena binalar bu bölgede bulunduğundan” kuruluş önceliği buraya verildi. Belediye meclisinin neredeyse tamamı Osmanlıların en zengin azınlıklarından ve ecnebi tebaalılarından oluşuyordu. Bunlar sefaretlerin ve gayrimüslimlerin kendi bölgelerinde rahat yaşamalarına yönelik kararlar aldılar. Öncelikle sağlık sebepleriyle gayrimüslim mezarlıklarını Şişli civarına naklettiler. Müslüman mezarları yerinde kaldı. İstanbul ahşap binalarla dolu olduğundan bir yangına maruz kalırsa binlerce ev yanıyor ve yangın yerlerinde yapılan düzenleme ile yollar genişletilebiliyordu. Galata Surları içi ise daracık yollardan ibaret olup binaları da taş olduğundan İstanbul gibi yanıp kül olmuyor ve ardından da yolları genişletilemiyordu. Burada ancak yıkım yapılabilirdi. Surların yıkılması ile bu işe başlandı. Galata surlarını yıktılar, etrafındaki hendekleri doldurdular.
ASMALI MESCİT KROKİSİNDEKİ NUMARALARIN OKUNUŞU 1 Meşruta haneler. 2 Mahvedilen mescidin bânîsi Yunus Ağa kabri. 3 Asmalı Mescit Camii. 4 İnşa olunmakta bulunan apartman. 5 Çeşmenin hazinesi. 6 Hedm edilip zabt edilen çeşme mahalli. 7 Bir hane. 8 Zabt edilen setli kabir. 9 Zabt ve mahvedilip apartmana ilhak edilen setli kabristan mahalli. 10 Zabt edilen çeşmenin şerefiyesi.
Ali Sami Bey’in jurnali (solda) ve ekindeki kroki (üstte).
Görünürde sur diplerinde ve hendeklerde uygunsuz ve gayriahlâkî eylemlerin engellenmesi hedeflenmişti. Ne var ki sur duvarından başka korunağı olmayan Kasımpaşa ve Tophane istikametindeki büyük Müslüman mezarlıkları açık hedef ve çoluk çocuğun oyun sahası haline geldi. Gayrimüslim mezarlıkları gibi bakımlı olmayan ve duvarlarla korunmayan Türk mezarlıklarında, zamanla içlerine arabaların dahi girdiği yollar açılmaya başlandı. Buralardaki mezar taşları ve mezarlar zamanla eksildi.
Tahribat kısa sürede büyüdü ve ortaya çıkan boş alanlar satıldı veya belediye namına dükkân, pazar yeri inşa edilerek kiraya verildi. Galata Surları dışında Kasımpaşa ve Tophane taraflarında fetihten beri oluşmuş devasa mezarlıklar bu sıralarda arazi rantiyelerinin göz diktikleri alanlar haline geldi. Evkaf (Vakıflar), Defter-i Hakani (Tapu-Kadastro) ve belediye memurlarından bazılarının suistimalleri ile birçok vakıf alanı ve mezarlık bir şekilde elden çıktı.
Galata-Beyoğlu tünel inşaatı da Tepebaşı’ndaki bir kısım mezarlığın tahribine sebep oldu. Kimi zaman Evkaf Nezareti mezarlıklardaki kurumuş servileri sandıkçı esnafına satılmak üzere kestirdi. Altıncı Belediye Dairesi binası olarak yapılan şimdiki Beyoğlu Belediye binası bile mezarlık bölgesinde yapıldı. Önündeki geniş yol mezarlıktan açıldı. Altıncı Daire karşısındaki mezarlığın yola giden kısmından dolayı Evkaf Nezareti ödeme yapılmasını istediğinde Şehremaneti tarafından “mezarlıktan koparılan parça ile mezarlıkları arsa olarak değerlendirmesi halinde fiyatları daha da artacağından geliri de artacaktır. Şehrin şiddetle muhtaç olduğu ümran ve terakkiyi sekteye uğratacak engellemelerden vazgeçilmesi” yollu nasihat verilmişti.
İşte böyle bir ortamda 19. yüzyılın ikinci yarısında gayrimüslim nüfus giderek artmaya başlayınca Asmalı Mescit, Bedreddin, Şahkulu gibi Türk mahallesi sakinleri gayrimüslimlerden emniyetlerinin kalmadığını, rahatlarının bozulduğunu, birçok Türk ailenin mahallelerini terk ettiğini, gayrimüslim yayılması önlenemezse kendilerinin de buraları terk edeceklerini arzuhal ve toplu dilekçelerle Sadarete bildirdiler. II. Abdülhamid somut olarak durumun nezaketini fark ederek cami, mescit, türbe, mezarlık gibi İslâmi yapı ve alanlara bitişik Müslüman emlakinin gayrimüslimlere satılamayacağına dair karar aldı. O zamana kadar bizzat Evkaf Nezareti’nin “mukataaya rabt ederek” veya müzayedeye çıkararak sattığı gayrimenkuller gayrimüslimlerde kaldı.
Eski adı Kabristan Sokağı şimdiki Meşrutiyet Caddesi olan geniş caddenin Haliç istikametindeki Pera Palas Oteli, sonradan ABD Sefareti binası olan Corpi ve Tubini evleri de buralardaki ilk binalardır. Tepebaşı Bahçesi ile bu taraf tamamen halledildi. Daha aşağıdaki bölgelerde adacıklar halinde kalan mezarlıklar da zamanla ortadan kayboldu.
İsim tabelalarında dönüşüm 1908 tarihli Kamhi ve 1905 tarihli Donizetti apartmanları dönüşüm tarihini belirlemektedir. ‘Appartament Donizetti’ isminden düşen harflerden arta kalan ‘Artame Onizetti’ dükkana isim olabilmektedir.
Eski ABD Sefareti ile Pera Palas Oteli’nin tam karşısındaki Asmalı Mescit Sokağı başında da bir hazire mevcuttu. Bunun arkasında Hacı Beşir Ağa’nın hayratı bir çeşme ile bu mahalleye adını veren Asma Mescidi veya Asmalı Mescit bulunuyordu. II. Bayezid devrinde Kalafatçıbaşı Yunus Ağa adında bir hayırseverin vakfettiği bu mescit, aynı zamanda çevresindeki mahalleye de ad oldu (Zaten İstanbul’daki mahalleler genellikle bir cami veya mescide açılan, çoğu çıkmaz sokaklara dizilmiş evlerden ibarettir ve ortasındaki caminin adıyla anılır).
Asmalı Mescit Sokağı’nın Cadde-i Kebir’i keserek Kumbaracı Yokuşu’na bağlandığı noktaya “Dörtyol” denilirdi. Tophane’den Tepebaşı’na anayol burasıydı ve çok işlek bir trafiği vardı. Belediye emlak vergisi kayıtlarına bakıldığında vergi değeri en yüksek binalar sağlı sollu dizilmişlerdi. Kozmopolit yapısı sayesinde farklı ülkelerden çok sayıda sakini mevcuttu. Mekteb-i Sultani’den Tünel’e inen caddenin sağ tarafına Asmalı Mescit Mahallesi adı verilmiştir. İşte bu mevkide bulunan tek cami burasıydı. Kabristan, Mezarlık, Minare adı verilen sokaklar ile çevrili olması tarihsel konumu hakkında bir fikir verir.
Bu cami 1837’de ilginç bir olaya da sahne olmuştur. Vakfiyesi gereği imamlık hizmeti Kalafatçıbaşı Yunus Ağa’nın torunlarından Mehmed Esad ile Mehmed Tayyib isimli iki kardeş arasında bölüştürülmüştür. Küçük Mehmed Tayyib on beş sene önce görevini terk ederek Mısır’a yerleşir. Diğer imam Mehmed Esad Efendi ise alkolik, cemaate küfreden bir adamdır. Ahali bunun terbiyesi için şikâyette bulunmuşsa da yapılan uyarılara kulak asmadığı gibi küfürleri yanına cemaate karşı şiddet uygulamaya başlar. Bu durumda halk bu adamı azleder ve Mevlevi Mehmed Dede’ye imamlık görevi verilmesini ister.
Cami 1860’lardan önce yanmış olmalıdır. Bu tarihte cami arsasına bir duvar çekilmesi düşünülmüş ama türbe mahalli ve cami arsasının Saatçi Matran tarafından hileli senetle ele geçirdiği görülmüştür. Evkaf’ın bu yerleri geri alması ve duvarın tamamlanması istenmiştir.
1870’deki büyük yangın ardından topografyası ve bina mimarisi tamamen değişen Beyoğlu’nun sakinleri de büyük ölçüde gayrimüslimlerden oluşmaya başladı. Asmalı Mescit’in Türk sakinleri mahalleyi tamamen terk etti ve sahipsiz kalan cami-çeşme-mezarlık alanında 1906 yılında bir hafriyat çalışması görüldü. Bu inşaatı şikayet için Abdülhamid’e gönderilen bir jurnal sayesinde, bu tarihi mekânın nasıl rantiye-bürokrat elbirliği ile ortadan kaldırılıp yerine apartman dikildiğini öğrenebiliyoruz.
Kroki: Münih Fehim Evin önünde, yeşil parmaklıkla çevrili bir mezar taşı, mezar taşının üzerinde “Haza kabri Mehmet Dede, sene 99” yazıyordu. “Asmalımesçit 74” kitabındaki bu kroki aslında 47 numaralı evden görünüşü yansıtmaktadır. Günümüzde dört duvarı kalmış, otopark olarak kullanılan bu yerde Necip Fazıl’dan, Peyami Safa’ya, Fikret Adil’den Abidin Dino’ya kadar nice entelektüelin anıları vardır.
Jurnalin sahibi II. Abdülhamid’in hafiyelerinden Bahriyeli Fotoğrafçı Ali Sami Bey’dir. İhbarına eklediği kroki ile bugüne kadar Asmalı Mescid Camii tarihinde karanlık kalmış birçok noktayı aydınlatmaktadır (Ali Sami Bey hayli tartışmalı bir kişiliktir. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle Yunanistan’a sığınmış, Kurtuluş Savaşı’nda Yunan taraftarı olduğu için de “150’likler” listesinde 101 numarada yer almıştır).
1860 tarihli Ostoya haritasında Asmalı Mescid arsası ve çeşmesi siyah boyalı alanda görülmektedir. Sol üst çaprazdaki Cimeterie Turc yazısı günümüzün Pera Palas Oteli’nin altındaki Türk Mezarlığını belirler.
Bu kroki ortaya çıkana kadar Kalafatçıbaşı Yunus Ağa’nın kabrinin cadde üzerinde çevrilmiş set üstündeki mezarlıkta bulunduğu düşünülüyordu. Rivayetlere göre 1940’lı yıllarda Yunus Ağa’nın kabri buradan alınarak Galata Mevlevihanesi’ne taşınmıştır. Ne var ki Fikret Adil’in Asmalımesçit 74 kitabındaki Münif Fehim krokisinde buradaki mezar taşında “Haza Kabr-i Mehmed Dede sene 99” yazılı olduğu görülür, Yunus Ağa kabrinden bahsedilmez. Bugün Beyoğlu Belediyesi tarafından asılan plakette ise nasıl tespit edildiği bilinemeyen bir şekilde “Ali Hoca Türbesi” yazılmıştır. Yanındaki tabelada ise Asmalı Mescid’in burada bulunduğu belirtilmektedir. Ali Sami Bey’in çizimi bu iki tabelanın da yanlış olduğunu ispat eder. Krokiye göre bugünkü Kamhi Apartmanı/Donizetti Oteli altında bulunan cami arsası gayet küçüktür ve kuzey tarafında da Yunus Ağa’nın tahrip edilen kabri gösterilir. Diğer tahrip edilen kabirler, saka odası ve Lala Beşir Ağa Çeşmesi’nin yerleri de bu binanın altında kalmaktadır.
Adını mahalleye veren mescit Şimdilerde geceleri taksi durağı, sabahları çöp istasyonu olarak kullanılan bu alandaki tabelalar da yanlış bilgi vermektedir. Cami yeri karşı köşededir. Mehmed Dede kabrine “Ali Hoca Türbesi” ismi nasıl uydurulmuştur bilinmez.
Ali Sami Bey bu jurnali ile inşaatın durdurulmasına çalışmış ve girişimlerde bulunmuştur. Bürokrasinin her kademesinde dolaşan şikâyet, sonunda Bakanlar Kurulu’na gelmiş ve burada inşaatın oldukça ilerleyip bitmeye yakın olduğu gerekçesi ile yıkılmasından sarfınazar edilerek devamına karar verilmiştir. Vakfı için daha faydalı olacağı gerekçesi ile Rafael Kamhi’nin cüzi bir bedeli Evkaf’a ödemesi karşılığında mesele kapatılmıştır.
Rafael Kamhi binayı bitirdikten sonra alt katında birahane açar. Cami ve mezarlığın üstünde birahane açıldığı için şikâyet edilirse de Ocak 1910’da ruhsatını alır ve birahane faaliyetini sürdürür. Zaten o sokakta birkaç birahane daha vardır ve onlara hiç problem çıkarılmamıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra Pera Palas ile arasından geçen Kabristan Sokağı’nın adı da Meşrutiyet Caddesi olarak değiştirilip eski kabristanı hatırlatan en son bağ da koparılıp atılır.
Tepebaşı-Şişhane-Asmalımescit üçgeni o devirde bir anda tiyatro, gazino, bar mekânlarıyla sanat ve eğlencenin merkezi olur. Bohem hayat sonuna kadar orada yaşanmaktadır. Cumhuriyet dönemine de devrolan bu miras günümüze kadar taşınmıştır. 90’lardan itibaren yeniden eski itibarına kavuşmuş ve eğlencenin en bilinen merkezlerinden biri olarak önemini korumaktadır.
1860 Öncesinde Galata Surları Galata Kulesi, surları ve önündeki derin hendek. Altıncı Daire’nin imar faaliyetleri sırasında yıkılan surların, doldurulan hendeklerin hatırası Büyük Hendek, Küçük Hendek, Lüleci Hendek gibi cadde isimlerinde yaşamaktadır.
“FİKRET ADİL-ASMALIMESÇİT 74” KİTABININ KAPAĞI
“Fikret Adil’in Asmalımescit tasviri
Macera peşinde vatanını bırakan, hudut haricine atılan, yayan devri âleme çıkan ecnebiler ve barlarda çalışan bütün artistler Asmalımescit’te otururlar.
Dünyanın her köşesinden gelmiş, ekserisinin milliyetleri ancak pasaportlarında -eğer varsa- yazılı bu insanların etrafında, gene ecnebi, fakat en aşağı 20 senedir Asmalımescit’te yerleşmiş bir grup daha vardır. Bu gruba mensup olanlar, artist acenteliği, tefecilik, pansiyonculuk ve tellallıkla geçinirler, her lisanı konuşurlar, hiç birisini okuyup yazmazlar. Türkçe imzalarını atmayı bilirler ve zabıtadan tanıdıkları çoktur.
Marsilyalı bir ‘souteneur’, Napolili bir ‘lazzarone’, Şikagolu bir ‘ganster’ kendini Asmalımescit’te yabancı saymaz.
Eskiden SMS, Whatsapp, Facebook yoktu ama aşk hep vardı. Aşk virüsünü gönül yoluyla kapanlar “beğendikleri” kızlara, çocuklara duydukları ilgiyi, uzak düştükleri sevdiklerine hissettikleri hasreti sevda temalı kartpostallarla iletirdi. Sevgililer Günü’nün kökeni hakkında rivayet muhtelif. Fakat özel kartpostallar tasarlayıp bastıran, böylece bu günün dev bir sektöre dönüşmesini sağlayan zatın kimliğinde herkes hemfikir. 1800’lerin ortalarında kurduğu “New England Valentine Şirketi”nin piyasaya sürdüğü özel kartpostallar müthiş rağbet görünce, Amerikalı grafik sanatçısı Esther Howland da “Sevgililer Günü’nün annesi” ünvanını kazanıyor. Fakat aşıkları senede bir gün keser mi? Bayramı, seyranı bahane edip sevda kartpostallarıyla ilan-ı aşk etme adeti, hem Batı’da hem de Türkiye’de uzak bir geçmişe dayanıyor.
Esther Howland’ın kendi elleriyle tasarladığı “Bağlılık” isimli kabartmalı Sevgililer Günü kartpostalı 1870’li yıllara tarihleniyor. Fakat kartın ne ön ne de arka yüzünde herhangi bir Sevgililer Günü ibaresi yer almıyor.
Matbaa teknolojisindeki gelişmeler sayesinde kabartma, derinlik ve gerçeklik duygusu vermek için kullanılan tek yöntem olmaktan çıktı, doğrudan üç boyutlu kartlar üretilebilir hale geldi. 1920’li yıllara ait bu sevda kartında ayrıca aşkı ifade etmek için kalp sembolünün ve “Sevdiğime” (To my Valentine) ibaresinin yer almaya başladığı dikkat çekiyor.
İngiltere’den gelen el yapımı bir Sevgililer Günü kartından etkilenen Esther Howland, bir düzine kadar kart tasarladı, onları babasından aldığı küçük sermayeyle bastırdı. Satıştan 200 dolarlık mütevazi bir gelir bekliyordu ama kartları ona 5000 dolar kazandırdı. Kurduğu şirketin cirosu kısa zamanda o günler için astronomik sayılabilecek bir rakama, 100 000 dolara ulaştı.
Aşk tanrısı Eros ve sevgilisi Psyche’nin mitolojik ve meleksi aşkları Sevgililer Günü kartlarının en önemli ilham kaynağı olmaya devam ediyor, 1900’ler.
13 Şubat 1913 tarihinde Kirkland ABD’den postalanmış bir Sevgililer Günü kartı. Mesajı zamane gençlerinin anlamakta zorlanacağı kadar naif: Küçük oğlan şöyle dedi küçük kıza “Seni beğeniyorum çünkü bukle bukle saçların” Bunun üzerine küçük kız yazdı tahtaya “Ben de beğeniyorum seni, çünkü dümdüz senin saçların”
Modernite öncesi romantik çağlarda tutkulu mesajlar göndermekten çekinen utangaç aşıklar, sevgilerinin temizliğini ve ciddiyetini vurgulamak için “haberci” olarak Eros ve Psyche’nin asri versiyonları olan kız ve erkek çocukları seçerlerdi, 1920’ler.
Romantik aşk ile Aziz Valentine arasında bağlantı kuran en eski kaynaklar 14.yüzyıl tarihli. Bunlarda Fransa ve İngiltere’de 14 Şubat’ın kuşların çiftleşme günü olarak kutlandığını belirtiyor. Günün bu “sevgi böceği” özelliğinden dolayı sevgililerin birbirlerine güzel sözler yazılı notlar vermesi ve bu notlarda muhataplarına “My Valentine” diye hitap etmesi gelenekselleşiyor.
Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat’ta küçük kağıtlara isimler yazılır, çekilen kurada eşleşen genç erkek ve kızlar çift olmaya hak kazanırdı. Bu tensel şölene gönderme yapan kartpostallar, 1910’lar.
Batı’dan transfer edilen bir gün için Türkiye’de basılan bu kartın Batı mitolojisinden etkinlenmesi (!) hiç şaşırtıcı değil. Esas şaşırtıcı olan, kartın üzerindeki “Geçmiş Sevgililer Günün Kutlu Olsun” ibaresi.
Şubat, antik çağlardan beri aşk kokan bir aydır. Eski Yunan’da Ocak ile Şubat ayının ortalarını birleştiren zaman dilimi olan Gamelyon ayında, Zeus ile Hera’nın evlilikleri kutlanırdı. Antik Roma’da ise 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus’a adanmıştı. O gün keçiler kurban edilir, Lupercus kültü rahipleri sokaklarda dolaşarak herkese dokunurdu. Bu ilahi dokunuşun doğurganlığı artırdığına inanılırdı.
Sevda kartlarının bir önemli özelliği de, karşı tarafın boş olup olmadığını anlamaktır. Seviyor, sevmiyor… Seviyor, sevmiyor… Seviyor sevmiyor… 1920.
Sevgililer Günü belki de dünyada en çok evlilik teklifinin yapıldığı gündür. Mesaj açık: Sana rüya gibi bir izdivaç, cennet gibi bir hayat vaat ediyorum. 1940’lar.
Sevdiği erkeği bekleyen bir kadın tarafından gönderilmek üzere hazırlanan bu kartın Amerikan Posta İdaresi’nce Sevgililer Günü’ne özel bastırılmış pulu da aşk temalı. 1960’lar.
Valentine’in kavuşamayan aşıkları birleştirdiği için İmparator Claudius tarafından öldürüldüğü efsanesini hiçbir zaman kabul etmeyen Katolik Kilisesi, 496 yılında 14 Şubat’ı Aziz Valentine günü ilan etmiştir. Fakat kilisenin Valentine’i bir çöpçatan değil, Hristiyan olduğu için öldürülen bir azizdir. 1969 yılında Vatikan bu günü takviminden çıkartacaktır.
Cephedeki eşlerine mevsimler geçse de aşklarının bitmediğini anlatmak isteyen kadınları hedefleyen kartpostal “Aşkın Mevsimleri” başlığını taşıyor. İlkbahar, doğan aşk. Yaz, yakıcı aşk. Sonbahar, tutkulu aşk. Kış, samimi aşk.
“Aşk termometresi” başlıklı bu kartta aşağıdan yukarıya doğru aşkın ateşi yükseliyor: Sakin Aşk, Şefkatli Aşk, Tutkulu Aşk, Çılgın Aşk, Yakıcı Aşk, 1916.
“Aşk Saati” başlıklı kartın üzerindeki “Seni Bekliyorum” ibaresinin karşısında haftanın bütün günleri sıralanıyor. Saatin kadranında ise akrep ve yelkovan bulunmuyor, 1940.
Sevda kartına, gönderenin aşkının çapını belirten esprili mesajlar ya da incelikli dizeler eklenmesi de Sevgililer Günü’nün olmazsa olmazlarındandır. Üreticiler Birinci Dünya Savaşı’nda cephedeki eşlerinin moralini yükseltmek isteyen kadınlar için “konuşan kartlar” imal ettiler.
Clark Gable, Vivien Leigh. Rüzgar Gibi Geçti, 1939.
Humphrey Bogart, Ingrid Bergman. Casablanca, 1942.
Ömer Şerif, Julie Christie. Doktor Jivago, 1965.
Ryan O’Neal, Ali MacGraw. Love Story (Aşk Hikayesi), 1970.
Üzerlerinde büyük aşk filmlerinin efsane çiftlerinin fotoğraflarının basılı olduğu kartpostallar da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hem dünyada hem de Türkiye’de sevda kartı olarak kullanıldılar.
Altındaki “Bonne Année” yazısından orijinalinin ecnebi bir yılbaşı tebriği olduğunu anladığımız kartpostal, alaturka bir sevda kartına dönüştürülmüş. Gönderen hanım, kartı kalp şeklinde kestiği kendi resmi ve çiçeklerle süslemiş. Yukarıdaki notta “Bayram-ı şerifiniz said (kutlu) olsun efendim” yazıyor, 1920’ler.
Türkiye’de Sevgililer Günü’nün kutlanmadığı, sevda kartpostallarının bulunmadığı günlerde de insanlar sevdiklerine, hoşlandıklarına duygularını iletmenin bir yolunu buldular. Meşreplerine göre, bazen zarifane, bazen dahiyane (!) yöntemler kullandılar.
Türkiye’de basılan Sevgililer Günü kartpostallarının ilk örneklerinden biri, 1980’ler.
Türkiye’de Sevgililer Günü kutlamaları 80’li yıllardan itibaren yaygınlaştı. Fakat daha önceleri de insanlar çoğunlukla bayram günlerini, yaşgünlerini fırsat bilerek aşıklarına, eşlerine sevda kartpostalları gönderirlerdi.
Bu yıl 400. ölüm yıldönümünde anılan İngiliz şair ve tiyatro yazarı William Shakespeare hakkında bildiklerimiz çok az ve sıkıcı. Hamlet’i, Macbeth’i, Romeo ve Juliet’i bu taşralı küçük burjuvanın yazdığına inanamayanlar, hayalkırıklığının üstesinden gelmek için 200 yıldır kavga ediyor.
Eski “kahramanların” yaptıklarını incelemekle yetinmeyiz; neye benzediklerini, kişiliklerini, hayatlarındaki ayrıntıları ölesiye merak ederiz. Gelgelelim geride bıraktıkları izler soluktur. Birkaç resmî belge, eğer şanslıysak bir günlük parçası, bir-iki mektup, dönemin bir ressamının portresi… Ama bunlar koskoca bir hayata yetmediğinden, boşlukları doldurmaya başlarız. O çağa ilişkin diğer bilgilerimiz, teoriler, hipotezler, giderek hayalgücümüz devreye girer. Son olarak önyargı ve niyetlerimiz de içeri sızar.
Oyunları ve şiirleri dışında Shakespeare’den kalan maddi izler, onu merak edenleri çıldırtacak kadar azdır. Elimizde birkaç imza dışında kendi eliyle yazılmış bir kağıt yoktur. Anekdotlar bir iki paragrafı geçmez. Geriye vaftiz, evlilik, ölüm kayıtları, birkaç ticari belge, bir-iki mahkeme kaydı, oyunları için yapılmış izin başvuruları ve sıkıcı bir vasiyetname kalır.
İlk folyo 1623’te basılan ilk folyonun kapağında, Mantin Droeshout’un yaptığı gravür vardı.
Shakespeare sanki ikiye bölünmüştür. Bir yanda Stratford-upon-Avon adlı bir kentte, esnaf sınıfından girişimci bir babanın iş bilir oğludur; tahıl ticareti, hatta tefecilik yapar, mal-mülk alır. Bir yanda Londra’da tiyatro topluluklarında ortak, oyuncu ve yazardır. Stratford’daki aile hayatında birkaç sıradan skandal sezilir. İlk çocuğu evlendikten altı ay sonra doğar, ikinci kızı evlendikten iki hafta sonra damadı başka bir kadınla ilişki kurduğu için cezaya çarptırılır. Tek oğlu 11 yaşında ölür.
Londra’da nasıl bir özel hayatı olduğunu bilmeyiz. Sonelerinin bazılarını “fair youth” (güzel delikanlı) dediği bir kişiye yazmıştır; acaba eşcinseldir midir? Öte yandan dönemden kalma bir günlükte, ilginç bir anı yer alır: III. Richard oyununa hayran kalan bir hanım, başrolü canlandıran aktör Richard Burbage’den III. Richard kıyafetiyle evine gelmesini rica eder. Bunu duyan Shakespeare, arkadaşından önce davranır, kıyafeti giyip hanımı ziyaret eder ve “eğlenirler”.
“Shakespeare ve Arkadaşları Denizkızı Meyhanesinde” adlı tabloda, yazarın yanısıra Francis Bacon, Ben Jonson, Southampton Kontu ve Sir Water Raleigh da tasvir edilmiş.
Kişiliğine ait bilgilerimiz de pek azdır. 1592’de Robert Greene adlı bir yazarın Shakespeare’e saldırdığı ünlü pasaj, onunla ilgili ender kayıtlardan biridir. Greene, büyük şairin sonradan görme, entrikacı, nankör, daha iyi yazarların başarısından nemalanan, her türlü iş peşinde koşan bir serseri olduğunu belirtir. Sonradan görmeliği, “centilmen” unvanına verdiği önemle de kanıtlanabilir. Babası 1596’da resmî başvuru yapıp bir arma almıştır, oğlu da tiyatro belgelerinde adını çoğu zaman “William Shakespeare, gent. (centilmen)” diye geçirir. 1602’de açılan bir davada, arma dağıtımıyla görevli memur Sir William Dethick, aşağı sınıftan insanlara unvan dağıtmakla suçlanır, aralarında Shakespeare de vardır.
Shakespeare’in 3’ü kayıp 40 oyun yazdığı varsayılır. Bu bilgiler iki arşive dayanır. O dönemde kitapçı, kağıtçı ve maatbacılar loncası Stationers’ Company’ye başvuran yayıncılar basacakları kitabı kaydettirmektedir. Bu kayıt defterlerindeki oyunların çoğunda yazarın adı bile geçmez. Bir başka arşiv de, saray eğlencelerinden sorumlu, “Master of the Revels” adı verilen memurun kayıtlarıdır. O dönemde görevi üstlenen Sir Edward Tilney, otoritesini saray balolarından Londra’daki tiyatrolara kadar yaymıştır. Shakespeare’in 30 oyununun sahnelenme iznini o vermiştir.
Oyunların ilk baskıları hatalarla dolu ve eksiktir; belki de yazarın elyazmasına değil, oyuncuların aklında kalanlara dayanmaktadır. Oyunların ilk toplu baskısı, ölümünden sonra 1623’te yayınlanır. “İlk Folyo” denilen ve 36 oyundan oluşan bu kitap, Shakespeare’in aktör arkadaşları Heminges ve Condell tarafından yayına hazırlanmıştır. İkincil bir kaynak da, o dönemde oyunları seyredenlerin anılarıdır. Örneğin Londra’yı ziyaret eden İsviçreli hekim Thomas Platter, 21 Eylül 1600’de günlüğüne “Saz damlı bir tiyatroda Julius Caesar ile ilgili bir trajedi gördüm, 15 kişi çok iyi oynuyordu” diye yazar. Oyunların ne zaman yazıldığına dair ilk kronoloji araştırması da 1778’de Edmund Malone tarafından yapılmıştır.
Oyuncu David Garrick’in öncülüğünde 1769’da Stratford’da yapılan ilk Shakespeare Jübilesi, şairin artık İngiltere’nin ulusal şairi olarak kabul edildiğini gösterir. Ancak asıl 19. yüzyıl başında romantizmin etkisiyle bir Shakespeare patlaması yaşanır. Romantikler açısından Shakespeare külliyatı öyle mükemmeldir ki, bunu sıradan bir insanoğlunun eseri olarak düşünmek neredeyse imkansızdır. Öte yandan, Victoria çağı İngiliz milliyetçiliğinin bazı ideolojik unsurları da şekillenmiştir. Artık kısaca “Bard” yani “Ozan” diye anılan Shakespeare, İngiliz toprağının bozulmamış bir çocuğu, İngiliz usulü bir “saf Anadolu delikanlısı”dır. Küçük taşra kentinde doğup eğitim görmemesine rağmen büyük bir ozan olmayı başarmıştır.
“Anonymous” filminde meşhur Globe Tiyatrosu ve eller üzerinde Shakespeare.
Bu iki görüş arasındaki çelişki, Amerikalı bir kadın yazarı derin derin düşündürür. Delia Bacon, The Philosophy of the Plays of Shakespeare Unfolded adlı kitabında (1857), oyunların Shakespeare’in adını kullanan bir dizi eğitimli yazara ait ortak bir eser olabileceğini iddia eder. Aynı dönemde “tarihsel eleştiri” denen bir tür filizlenmektedir. Buna göre bir metnin anlaşılabilmesi, o çağın ve yazarın hayatının incelenmesine bağlıdır. Delia Bacon’a göre, Shakespeare oyunlarının arkasında, dönemin despot hükümdarları I. Elizabeth ve I. James’e karşı gizliden gizliye muhalefet eden Sir Francis Bacon, Sir Walter Raleigh, Edmund Spencer gibi yazarlar bulunmaktadır.
Ortak yazarlık fikri, az sonra yerini tek bir adaya bırakır: Sir Francis Bacon (1561-1626), I. Elizabeth devrinin devlet adamlarındandır, başsavcı (adalet bakanı) olmuştur. Ayrıca deneyselciliğin babası sayılan bir düşünürdür. Şifrelere olan merakı iyi bilinir. Bacon’ın Stratford’lu Shakespeare’in adını kullanarak oyunları yazdığı iddiası yayılır.
Delia Bacon’ın (Francis ile akrabalığı yoktur) kitabının dönemin entelektüelleri üzerindeki etkisini ne kadar abartsak azdır. Oh, nihayet rahatlarlar. Gittiği okullarla ilgili hiç kayıt bulunmayan, karısı ve kızları okuma-yazma bilmeyen (resmî belgelerde üç kadının imzası yerine haç işareti vardır) bu taşralının onların bildiği Shakespeare ile ilgisi yoktur. Onların Shakespeare’i, oyunlarından da anlaşıldığı gibi, Antik Çağ kültürünü, mitolojiyi, İtalyan Rönesansını, tarihi, askerliği, siyaseti, hukuku, saray yöntemlerini bilen bir entelektüel olmalıdır. Burada belki İngiliz züppeliği de devreye girer. Oxford veya Cambridge üniversitelerine gitmemiş biri nasıl büyük bir yazar olabilir? Sonraki yıllarda fanatikler, Francis Bacon’ın Shakespeare oyunlarında kullandığı varsayılan şifrenin anahtarını bulmak için İngiltere’nin altını üstüne getirmiş, hatta makineler geliştirmiştir.
Shakespeare meydan okuyor George Cruikshanck’in (1792- 1878) karikatürü: Shakespeare, çevresini sarmış Kıskançlık, İkiyüzlülük, Kurnazlık, İftira gibi düşmanlara karşı “Shakspeare’in Gücüyle Hepinize Meydan Okuyorum!” diye bağırıyor
1920’de yeni bir aday ortaya atılır. J. Thomas Looley (1870-1944) adlı bir İngilizce öğretmeni Shakespeare Identified adlı eserini yayınlayarak, Shakespeare’in adının dönemin şairlerinden Oxford Kontu tarafından kullanıldığı iddiasını ortaya atar. Bu yeni tezde ilginç olan nokta, Looley’nin sunduğu kanıtlardır. “Şifre makineleri labirentini” terketmek istediğini söyleyen Looley, Shakespeare şiirleriyle, Oxford Kontunun bilinen şiirlerini inceleyerek ortak özellikleri karşılaştırır, iki şair arasında “zihinsel” bir paralellik kurar. O günden beri, Shakespeare külliyatını aslında Oxford Kontunun yazdığı iddiasını destekleyenlere “Oxfordcular”, Stratford’lu Shakespeare’in yazdığına inananlara “Stratfordcular” adı verilir.
Looley’nin kitabı edebiyat dünyasını sallamıştır. İddiasına inananlar arasında Sigmund Freud, Orson Welles, Charlie Chaplin gibi isimler vardır. Oxfordcu tez dallanıp budaklanır, yeni fanteziler doğar. Asıl yazar olarak başka isimler öne sürülür. 1950’lerde Amerikalı Ogburn ailesi Oxfordcu davanın önderliğini üstlenir. Charlton Ogburn ve eşi Dorothy’nin dev kitabı This Star of England, 1952’de yayınlanır. Bayrağı devralan oğulları Charlton Ogburn Jr., 1984’te The Mysterious William Shakespeare: The Myth and the Reality’yi yayınlar.
Shakespeare’in Stratford-upon-Avon’daki anıt mezarı ve imzasının bulunduğu vasiyetnamesinin son sayfası.
Oxfordcular saflarına yeni üyeler katmak için çalışırken, Stratfordcu “resmî cephe”, yani akademisyenler de boş durmaz. Ancak her iki tarafın aynı tuzağa düştüğünü görürüz. Kullandıkları yöntem, Shakespeare’in satırlarında “asıl yazarın” izini aramaktır. Örneğin bazı Stratford yanlıları, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümünün babasını ne kadar etkilediğini göstermek için külliyatı incelemiş, Danimarka Prensi Hamlet ile Hamnet arasında bir ilişki olabileceğini iddia etmiştir (Hamnet’in adı vaftiz babası fırıncı Hamnet Sadler’den gelir). Oxford yanlıları ise, Hamlet’in bazı maceraları (korsanların eline düşmesi, onun kızı Ophelia ile arasının açılması) ile Oxford Kontunun hayatı (o da korsanların eline düşmüş, I. Elizabeth’in bakanı Lord Burghley ile çatışmış, onun kızı Anne ile evlenmiş ve sonradan karısıyla arası açılmıştır) arasında paralellikler kurarak tezlerini güçlendirmeye çalışmıştır.
1960’larda yapısalcılık edebiyat eleştirisine damgasını vurduğunda, Shakespeare’in satırlarında yazarı arama tutkusuna da bir süre ara verilir. Bu akıma göre, bir metnin anahtarı yazarın hayatı, dönemin koşulları, vb. değil, metnin kendisidir. Ancak yapısalcılık etkisini kaybetmeye başlayınca, Oxford tezi yeniden canlanır. Bu arada artık internet çağı başlamıştır. Bugün kavga dijital medyada büyük bir yer kaplamaktadır. Stratfordculara göre Oxfordcular UFO’culardan farksızdır. Oxfordculara göre Stratfordcular özgür düşünceden yoksun, muhafazakâr bir akademik camiadan ibarettir. Neyse ki yazarın kimliğiyle ilgili kavga, okurların ve seyircilerin bu oyun ve şiirlerden aldığı zevki bozmayı başaramamıştır.
100’E YAKIN SHAKESPEARE ADAYI
Othello’yu Şeyh Zübeyir mi yazdı?
Shakespeare külliyatının gerçek yazarı olarak öne sürülen kişilerin listesi 100’e yaklaşır. Aralarında I. Elizabeth ve I. James de bulunur. En çok öne çıkan isimler, önem sırasıyla Oxford Kontu, Francis Bacon, dönemin diğer ünlü tiyatro yazarı Christopher Marlowe, Rutland ve Derby kontlarıdır. Osmanlı Arap yazar Ahmed Fâris eş-Şidyak (1804-1887), uzun yıllar Londra’da yaşamış bir Shakespeare hayranıdır. Othello’yu çok inandırıcı bir Arap karakter olarak görür. Hatta “Shakespeare, aslında bir Arap olmalı” diye düşünür. Fâris’in bu fantezisi sonradan Arap literatüründe geliştirilerek bir efsaneye dönüşmüştür. Buna göre, Elizabeth dönemi İngiltere’sinde kıyıya vurmuş bir gemi enkazından kurtulan Arap tüccar Zübeyir, kısa sürede İngilizce öğrenmiş ve o benzersiz oyunları yazmıştır…
OXFORD KONTU
Macera romanı kahramanı
İngiltere’nin en asil ailelerinden birine mensup olan 17. Oxford Kontu Edward de Vere’in (1550- 1604) hayatı bir dizi maceradan oluşur: Düellolar, Avrupa’ya kaçışlar, İtalya gezileri, Kraliçe I. Elizabeth’le yakınlaşmalar, aşklar, siyasi komplolar, deniz kazaları,vb. Lord Oxford çok iyi eğitim almış bir şair, komedi yazarı ve tiyatro tutkunudur. Oxford’s Men adıyla bir tiyatro topluluğu vardır. Shakespeare’in oynadığı Blackfriars Tiyatrosunun binası da ona aittir. Onun gerçek Shakespeare olduğuna inananlardan bazıları, 19. yüzyıl sonunda “Prens Tudor teorisini” ortaya atar. Buna göre Oxford Kontu, sadece Shakespeare’in adını kullanarak bütün oyunları yazmakla kalmamıştır; Kraliçe Elizabeth’le gizli bir aşk yaşamış, bu ilişkiden bir çocuk doğmuştur. Çocuk, Shakespeare’in şiirlerini ithaf ettiği Southampton Kontu Henry Wriothesley’den başkası değildir…
1916’DA BİR MAHKEME KARARI
‘Yazarın Francis Bacon olduğu anlaşılmıştır’
Francis Bacon
ABD’de Shakespeare’in kimliğini saptamak üzere kurulan yapay mahkemeler ünlüdür. Ama bunların en komiği, 1916’da Chicago’daki gerçek bir davadır. Film yapımcısı William Selig, Shakespeare oyunlarından film yapacağını, ama asıl yazarın Francis Bacon olduğunun öne sürüldüğünü, yazarın kimliğinin tespit edilmesi gerektiğini söyleyerek mahkemeye başvurur. Yargıç Richard Tuthill, asıl yazarın Francis Bacon olduğuna hükmeder. Ertesi gün Chicago Tribune gazetesi “Aha! Sherlock yaya kaldı!” başlığıyla dalgasını geçer: “Londra’da Globe Tiyatrosu çevresindeki dostları tarafından kısaca Bill diye anılan William Shakespeare, dün Yargıç Tuthill tarafından müflis ilan edildi”.
Chicago Tribune gazetesinin 1916’da yaptığı ve mahkemenin kararıyla dalga geçen haberin kupürü
BELGELERE GÖRE KISA BİYOGRAFİ
1564 İngiltere’de Stanford-upon- Avon kentindeki Holy Trinity Kilisesinde John Shakspere’in oğlu William vaftiz edilir. Doğum günü bilinmez ama 23 Nisan’da doğduğu düşünülür.
1582 William Shakespeare ile Anne Hathyaway evlenir.
1583 Kızları Susanna vaftiz edilir.
1585 İkizler Hamnet (erkek) ve Judith (kız) vaftiz edilir.
1592 Tiyatro sahibi Philip Henslowe’un kaydına göre VI Henry oyunu Strange’s Men adlı tiyatroda sahnelenir.
1593 Venus and Adonis adlı şiirin ilk kaydı.
1594Titus Ardronicus piyesinin ilk baskısı.
1594Rape of Lucrece şiirinin ilk kaydı.
Londra’daki Gray’s Inn’de Yanlışlıklar Komedisi’nin sahnelendiğine dair bir kayıt bulunur.
1596 Hamnet Shakespeare defnedilir.
1597 Richard III, Richard II ve Romeo ve Juliet oyunlarının ilk baskıları.
1597 Shakespeare, 60 sterline Stratford’da New Place adında büyük bir ev alır.
1598 Francis Meres’in kitabı Palladis Tamia’nın basımı için izin alınır. Kitapta Shakespeare ve 12 oyunundan söz edilir.
1599 Londra’da The Globe tiyatrosu yapılır. Shakespeare ortaklardan biridir.
1600 Thomas Platter’ın günlüğüne göre, Julius Caesar sahnelenir.
1600 Shakespeare’in tiyatro topluluğu Chamberlain’s Men, As You Like It’i kaydettirir.
1601 II Richard Globe tiyatrosunda Chamberlain’s Men tarafından sahnelenir.
1601 Shakespeare’in babası John defnedilir.
1602 Shakespeare, Stratford’da 320 sterline 400 hektarlık toprak, altı ay sonra da bir köy evi alır.
1603 Yeni Kral I. James, Chamberlain’s Men’i himayesine alır ve topluluğun adı King’s Men olarak değişir.
1604Othello sarayda sahnelenir.
1606 Kral Lear sarayda sahnelenir.
1607 Shakespeare’in kızı Susanna doktor John Hall ile evlenir.
1608 Shakespeare’in annesi Mary defnedilir.
1608 Shakespeare’in topluluğu King’s Men, Blackfriars Tiyatrosuna ortak olur.
1609 Shakespeare’in soneleri toplu olarak basılır.
1611 Sarayda The Tempest (Fırtına) sahnelenir.
1611 Astrolog Simon Forman, günlüğünde The Winter’s Tale (Kış Masalı), Macbeth ve Cymbeline’in sahnelendiğinden söz eder.
1613 Globe Tiyatrosu’nda yangın çıkar.
1616 Shakespeare’in kızı Judith, Thomas Quiney ile evlenir.
1616 Shakespeare vasiyetnamesini imzalar. Her şeyini büyük kızı ve varislerine, onlar ölürse ikinci kızı ve varislerine bırakır. İki oyuncu arkadaşına yüzük almaları için bir miktar para ayırır.
1616 Shakespeare ölür. İki gün sonra, Stratford’da vafiz edildiği Holy Trinity Kilisesi’ne gömülür.
15. yüzyılda burada yükselen çok kubbeli, bol bacalı, kâgir yapının içinde kan ter içinde çalışan bir Osmanlı top döküm ustası, pencereden dışarıya baksa herhalde keçileri kaçırırdı. Ne 70’li yılların vasıtalarına ererdi aklı, ne 2010’ların hafif metrosuna mana verebilirdi. Acaba bugün durakta bekleyenlerin kaçı önlerinde yükselen binaya bir mana verebiliyor? İlk binanın Fatih tarafından yaptırıldığını, II. Beyazıt’ın bunun etrafına inşa ettirdiği müştemilata işçileri yerleştirdiğini, Kanuni’nin tüm yapıları yıktırarak daha büyük bir tophane binası yaptırdığını, onun da 1743 yılında tamamen yıkılıp yerini bugünkü dev yapıya bıraktığını belki bilenler vardır aralarında. Fakat günlük telaş, bırakın tarihi hazinelerimiz hakkında durup bir düşünmeyi, onları fark etmemize dahi engel oluyor. Osmanlıların top dökümü alanında ulaştığı teknik üstünlükle Avrupalılara kök söktürmesinde başrol oynayan Tophane-i Âmire bile bu duyarsızlaşmadan payına düşeni alıyor gibi görünüyor.
18. yüzyılın sonunda Arabistan’ın Necid bölgesinde doğan dinî-siyasi öğreti, kısa zamanda tüm yarımadaya yayılmış, Mekke dahil Müslüman şehirleri yağmalanmış, binlerce insan katledilmişti. Osmanlıların sert müdahalesiyle bastırılan isyancılar, Suudilerin tekrar tarih sahnesine çıkmasına kadar, yaklaşık 100 sene varlık gösteremediler. İslâm dünyasının bu en sert ve kendinden başkasını kafir gören mezhebi, bugün Suudi Arabistan’da epey yumuşamışsa da devlet ideolojisi.
Bedevîlikten güçlü Arap devletlerinin doğması, 19. yüzyıl boyunca süren Şammar, Aneze, Semb, Abde kabilelerinin Osmanlı ve Mısır orduları ile süren mücadelelerin sonucudur. Hail’de Reşidilerin, Der’iyye’de Suudîlerin başlattıkları Necid’i, Hicaz’ı, Yemen’den Suriye’ye, Basra’dan Kızıldeniz’e kadar uzanan çölleri saran bu büyük mücadelenin yegane iki dinamiği ise Bedevîlik ve Vehhabîlik olmuştur.
Burckhardt, Arabistan Seyahati adlı eserinde büyük İslâm devletlerinin bedevî terörünü yenip kendi egemenliklerini tesis etme çabalarının 19. yüzyıla kadar bir sonuç veremediğini, Vehhabî egemenliğine kadar bedevî geleneklerinin değişmeden sürdüğünü, yaşamın tüm ayrıntılarını, bireysel ve toplumsal hukuk kurallarını içeren bu yapının her yönüyle son derece ilginç olduğunu vurgular.
Yazarın 19. yüzyılın ilk yarısına ait tesbitleri arasında, Vehhabîliğin yayılmasından önce bedevîlerin dindar olmadıkları gerçeği de vardır. Kendi yaşamlarından gurur duyan ve onu değiştirmeye yanaşmayan bedevîler, İslâmiyet’in geniş ve güvenceli gölgesi altında, fakat bu dinin etkilerinden olabildiğince uzak kalarak güçlü bir wtoplumsal vicdan da taşımışlardır. Bunun yanında en eski Sâmi geleneklerinden, “kadınların başlarını ve saçlarını sımsıkı örtmeleri”, ancak erkeklerin aşk ve hayranlık dolu bakışları arasında raksederken vücutlarında en değerli servet saydıkları saçlarının deve sidiği ile parlatılmış örgülerini çözmeleri, saçlarının, dişlerinin parlaklığı ile erkekleri adeta büyülemeleri gibi nice geleneği de aynen korumuşlardır.
Bedevî toplumununun bünyesini ve örgütlenişini tanımak ve tanımlamak, hele çağdaş ölçütlerle güçtür. Yine, Arabistan’da geçerli kuralların hepsini İslâmî sanmak da yanılmaktır.
Son 200 yılda bedevî düntyasını etkileyen, hatta değiştiren en önemli olgu ise Vehhabîlik’tir.
1819’da Vehhabî isyanlarını bastıran Mısır kuvvetlerini tasvir eden bir çizim.
İslâmiyet’in en katı ve köktendinci kurallarını öğretisine alan ve sonuncu mezhep bölünmelerinden olan Vehhabîlik, Necid’de ortaya çıktı. Bu yarı siyasi yarı dinsel mezhebin kurucusu, 1745’te “Bâtılları ve bid’atleri yok etmek için” mücadele başlatan Muhammed İbn Abdülvahhab’tır (1703-1792). Hanbelî mezhebinden olan Muhammed, Hassa bölgesindeki emirlerle giriştiği savaşlarda başarılı olamayarak, Der’iyye vahasındaki emir Muhammed ibn’üs- Suud’a sığındı. Bu iki Muhammed arasındaki dostluk ve ittifak, bugünkü Suudi Krallığı’nın temeli olacaktır.
Muhammed ibn’üs- Suud’a siyasi ihtirasları olan bir adamdı. Abdülvahhab da kendisinin Hanefîliğe dayanan, ama Hanefîliğin ibn-i Teymiye tarafından epeyce bir reforma tâbi tutulmuş bir mezhebini geliştirmişti. Muhammed ibn’üs- Suud, Abdülvahhab’ın kızıyla da evlenerek damat oldu, böylece bir tür ailevi-siyasi-dinî bir birlik kuruldu.
Kerbela’ya taarruzdan önce saçlarını traş ettiren Vehhabîler.
Abdülvahhab, adaşının oğlu Abdülaziz’den de (1766-1803) tam destek gördü ve onun teokratik bir devletin kurucusu olmasını, Hanbelî-Vehhabî şeriatının da bedevî geleneklerinin üzerinde etkinlik kazanmasını destekledi. Oğul I. Abdülaziz Vehhabîliği kılıçla yaymaya çalıştı ve ganimetlerin beşte birini savaşçılarına bırakınca taraftarları giderek çoğaldı. Vehhabîlik en şiddetli dönemini bu emirin son yıllarında (1790’dan itibaren) yaşadı. Osmanlı Devleti ise resmen olmasa da fiilen Orta Arabistan’ı Vehhabî- Suudî egemenliğine terketti.
Bu yeni dönemde küçük fakat korkutucu Suud emirliğinin gücünü ise “el-Muvahhidîn” denilen genç müritler oluşturmaktaydı. Bunlar, Abdülvahhab’ın koyduğu yasakların ve kuralların takipçisiydiler. Abdülvahhab, Kitabü’t-Tevhid adlı eserinde ve risalelerinde en önemli kuralları şöyle sıralamıştı: Beş vakit namazın ne olursa olsun cemaatle kılınması; bedevilerce kutsanan ağaçların, puta benzer şeylerin, türbelerin ortadan kaldırılması; tütün, içki, uyuşturucu içilmemesi, kullanılmaması; ipekli ve pahalı elbiseler giyilmemesi, çalgı-şarkı çalınmaması, söylenmemesi öne çıkan kurallardı.
Vehhabîler kısa zamanda Arabistan dışında da taraftar bulmaya başladılar. Bölgeye sevk edilen Osmanlı ve Mısır (Kavalalı) kuvvetlerine karşı savunma ve saldırı üstünlüğü kurdular. Kutsal topraklara girerek Mekke ve Medine’de inançları doğrultusunda tahribatta bulundular. Hz. Hatice’nin türbesini, Hz. Ebubekir’in evini, Bakıy mezarlığındaki türbeleri yıkıp, taşları ile sur ördüler. Zikir, nafile, sünnet namazlarını; el öpmeyi; büyüğün karşısında eğilmeyi; evliya kabirlerini ziyareti; Sakal-ı Şerif, Hırka-i Şerif ziyaretlerini; Mehdi’ye, Hızır-İlyas’a inanmayı; tarikatlere, şeyhlere bağlanmayı; Ehl-i Beyt sevgisini… küfür (dinsizlik) ve bi’dat sayarak yasakladılar.
Vehhabîler, gerçek İslâm hukukunu uygulamayarak dinin ilkelerini terk eden bir hükümet saydıkları Osmanlı Devleti’ne, halifeliğini kesinlikle reddettikleri padişaha cihat ilan ettiler. Adeta bir avuç denilebilecek güçlerle, Osmanlı ve Mısır kuvvetlerine direndiler, başarılar kazandılar. Suudi emirlerinin yönettiği Vehhabî bölükleri Riyad’ı, Casim’i, Cebel-i Şammar’ı, Hassa’yı ele geçirerek Orta Arabistan’a egemen oldular.
Vehhabîlik İran’da, Afganistan’da, Hindistan’da da yandaşlar bulmaya başladı. Hicaz bölgesini kontrol eden Mekke Şerifi Galib, bu mezhebi yaymaya çalışanların kente girmesine engel olmaya çalışdıysa da Hassa ve Hicaz’daki yenilgilerden sonra önce anlaşmaya razı oldu, sonra 1801’de Cidde’ye kaçtı.
Vehhabîler 13 Mayıs 1802’de Kerbelâ’yı basıp iki bin kişiyi öldürdüler. Hz. Hüseyin’in türbesini yağmalayıp tahrip ettiler. 18 Şubat 1803’te Taif’e giren I. Abdülaziz, kent halkını kılıçtan geçirdi; kitapları yaktırdı; türbeleri yıktırdı; evleri ve çarşıları yağmalattı. Hz. Abbas’ın türbesi yerlebir edildi. 30 Nisan’da Mekke’ye girdiğinde de benzer eylemleri tekrarlattı.
Kerbelâ katliamının öcünü almak üzere harekete geçen bir Şiî fedai tarafından öldürülen Abdülaziz’in yerini, oğlu emir Suud bin Abdülaziz (1803-1814) aldı. Bu ateşli emir döneminde Vehhabîlik, Yemen’den Kızıldeniz’e kadar yayıldığı gibi kendisi de bölgenin en korkulan kişisi oldu. Baskınlar, talanlar, kervan soygunları, kıyılarda da korsanlık eylemleri tüm Arabistan’ı teröre boğdu; emire inanılmaz bir servet kazandırdı.
Vehhabî- Suudî yükselişinin bu ilk evresindeki (1811- 1818) parlak zaferlerden sonra, Osmanlı ve Mısır kuvvetleri toparlanarak tekrar isyancıların üzerine yürüdü.
Osmanlı siyaset adamları ve uleması, Vehhabîlerle mücadeleyi önceleri pek ciddiye almadı (üç-beş çapulcu!). Rusya meselesi, Avusturya meselesi, İran meselesi gibi gerekçelerle de bu mücadele ertelendi. Neticede bu işi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yla halletme yoluna gidildi. Kendisine “Sen asi bir paşasın, ancak bu Vehhabî işini halledersen seni meşru sayacağız” denerek bir taviz verildi. Mehmet Ali Paşa, oğlu Tosun Paşa’yı Vehhabîlerin üzerine gönderdi. Tosun Paşa, 1815’lerde en azından Mekke’yi Medine’yi daha fazla tahripten kurtardı. Onun ölümü üzerine, bu defa Kavalalı Mehmet Ali Paşa ikinci oğlu İbrahim Paşa’yı görevlendirdi. İbrahim Paşa, isyancıları dize getirdi. O zamanki Abdullah bin Türkî’yi, yani Suudiler’in yeni emirini dört oğluyla beraber tutsak alıp evvela Mısır’a gönderdi. Bunlar Mısır’da zincirlere bağlı halde meydanlarda, sokaklarda gezdirilerek tahkir ve teşhir edildiler. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Suud ailesinin esir düşen liderlerini gemiyle İstanbul’a gönderdi. O zamanki padişah Sultan II. Mahmud’du. Şeyhülislâm Mekkizâde’nin fetvası ve II. Mahmud’un fermanı ile Abdullah bin Türkî, Topkapı Sarayı’nın avlusunda, boynu kılıçla vurularak idam edildi. Oğulları, İstanbul’un meydanlarında Sultanahmet, Eminönü, Fatih’te idam edildiler (19 Aralık 1819).
Ağır darbe yiyen Suudilerin yeniden toparlanması, Abdullah’ın oğlu Türkî ibn Abdullah’ın başa geçmesi ile mümkün olabildi ama, bu defa bölgede Reşidîlerle Suudîler arasında başlayan iktidar mücadelesi ve iş karışıklıklar 19. yüzyıl sonuna dek sürecek yeni bir evreye damgasını vurdu.
II. Abdülaziz 1902’de fedaileriyle Riyad’a bir gece baskını düzenleyerek valiyi öldürdü; kenti ve çevresini ele geçirdi. Bu hadise Suudî krallığının asıl kuruluş tarihi ve II. Abdülaziz’in yaklaşık elli yıl sürecek emirliğinin başlangıcı oldu.
Tekrar hızla yayılan yeni Suudî- Vehhabî hareketi, dört yıl içinde Casim’in zaptı, Reşidîler’in mağlubiyeti ile doruğa ulaştı. Abdülaziz, “İhvan’ül- Müdeyyene” (gerçek dini benimseyen kardeşler) adını verdiği yeni bir ordu kurdu. İhvan birlikleri Suriye’den Yemen’e ve Kuveyt’e kadar Osmanlı garnizonlarına, Türklerle işbirliği yapan Arap kabilelerine baskınlar düzenlemeye koyuldular.
Abdülaziz, Hicaz’ı ele geçirmek için Şerif Hüseyin’le, onun kışkırttığı Araiflerle savaşlara girişti. Necid’in tamamını kontrolüne aldı. Hanefiliğin savunucusu Haşimîleri en büyük düşman kabul eden Vehhabîlerin müfrit mücahitleri hem sünni-hanefi topluluklara, hem Irak’taki Şiilere karşı acımasızca saldırdılar. Emir Abdülaziz ve Ihvanların komutanı Faysal ed-Daviş, Necef ve Kerbelâ’daki kutsal yerleri yıktırmaktan dahi çekinmediler. Buralara ziyarete gelenler, İpekli giyenler, çalgı çalanlar, şarkı söyleyenler, hatta bıyık uzatanlar; doğuracağı çocuk Şünnî ya da Şiî olacak hamile kadınlar kılıçtan geçirildi.
Emir Abdülaziz 1913’te Hassa’yı zapt ettikten sonra, Osmanlı-Haşimî, Reşidî ittafakına karşı İngilizler’in desteğini kazanmayı başardı. Fakat, Vehhabîlik, kâfirlerle anlaşmaya izin vermediği için bu ilişkisini gizli tuttu. Bu gelişme üzerine Osmanlı padişahı V. Mehmed Reşad da 1914’te, bir irade ile Emir Abdülaziz’e “Sabahü-d Devle” sanını ve Necid kaymakamlığını verdi. Bu onursal rütbelerin anlamı, yüzyıllık “asi”lik damgasının silinmesiydi.
Birinci Dünya Savaşı’nda Lawrence’ın, Haşimîlerden Emir Faysal’ın (daha sonra Irak kralı), Emir Abdullah’ın (daha sonra Ürdün kralı), ortaya çıkmaları ile mücadele daha da kızıştı. Haşîmi şerifleri her seferinde Suudîlerin cesur ıhvanlarına yenik düştüler. Arabistan ise baştan başa kana ve teröre boğuldu. Abdülaziz bu ortamda Asir’i, Hail’i, Hayber’i, Covf’u işgal etti. Yalnız İngiliz uçaklarının yağdırdığı bombalar yüzünden Amman’a giremedi.
Kerbela sokaklarında Vehhabî taarruzu.
Birinci Dünya Savaşı boyunca Arap Yarımadası’ndaki cephe muharebelerine koşut olarak devam eden mücadele, ancak 1922’deki ilk ateşkesle yavaşladı; tarafsız ve tampon bölgelr oluşturulmaya çalışıldı. Ama, 1924’te Kuveyt’teki konferans, Şerif Hüseyin’in halifelik iddiasıyla ortaya atılması yüzünden dağıldı ve Vehhabî saldırıları yeniden başladı. İngiltere ise emir Abdülaziz’e bağladığı ödeneği kestiği gibi, 1925’te de Şerif Hüseyin Mekke’yi terk edip önce Cidde’ye oradan Akabe’ye gitti; son olarak Kıbrıs’a sığındı. Oğlu Ali’nin Cidde’deki krallığı ise 1925 yılı içinde birkaç ayla sınırlı kaldı.
Abdülaziz, 1926’da resmen Hicaz kralı oldu ve Mekke’de bir İslâm konferansı topladı. Yine o yılki hac farizasına da ilk kez başkanlık etti. Artık, İslâmiyetin kutsal kentlerinin koruyucusu oydu. Riyad’da, ulemadan aldığı destekle Necid sultanlığını ilan etmekte de gecikmedi. 1927’de ise artık ihtiyaç duymayacağı ıhvan örgütünü, zaman zaman tenkilleri (topluca ortadan kaldırma) dahi göze alarak süratle dağıttı.
Bugün merkezinde Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri, bir zamanların şatafat ve zenginliğe kesin karşı çıkan Vehhabî öğretisinin epey uzağında.
Kararlı, sabırlı, cesur, kurnaz, alçakgönüllü Abdülaziz, ölümüne değin Suudî hanedanının güçlenmesine ve yeni devletin güçlenmesini gözetti. Hanedanla devlet arasıda kolaylıkla sökülüp atılamayacak bağlar kurdu. Sayıları yüzlerle hatta binlerle açıklanan hanedan bireylerini sıkı bir disipline aldı. Kuşkusuz, asıl gücü ülkesindeki zengin petrol yataklarına dayandığı gibi, iç ve dış siyasetlerini de yine bu doğal kaynağa göre belirlemekteydi. Onun bu siyasetini, 1953’te ölümünden sonra sırasıyla tahta geçen oğulları Suud bin Abdülaziz (1953- 1963), Faysal bin Abdülaziz (1963-1975), Halid bin Abdülaziz (1975-1982) ve Fahd bin Abdülaziz (1982-2015) aynen devam ettirdiler.
Hayatta iken gazete ve dergilerde sık sık resimleri görülen, kendisiyle ilgili haberlere yer verilen Abdülaziz, mütebessim çehresi, siyah gözlükleri, çenesindeki küçük sakalı, tacvâri bir agelle tutturduğu beyaz kefyesi, entarisi, kolsuz harmanisi ile olduğu kadar, sayıları 180 olarak açıklanan eşleri, 130 çocuğu ile de ilgi uyandırıyordu. Fakat o, 20. yüzyılda Arap dünyasının en büyük lideri olarak değer vererek onlardan birçok konuda olumlu görüşler ve fetvalar almayı başardı. Örneğin, telsizin, elektriğin, otomobilin, uçağın Arabistan’a girebilmesi onun bu yaklaşımı sayesinde mümkün olmuş; Batı teknolojisinin yenilikleri “bid’at” sayılmamıştır.
Diğer yandan Abdülaziz, İslâm mezheplerinin en katı kurallısı olan Vehhabîliği (bu ad resmen kullanılmayarak el-Muvahhidîn denilir) devletin, yargının, toplum düzenininin temel öğesi yapmış; bir anlamda bu öğretiyi anayasa konumuna getirmiştir.
Tarihsel sürecin bu kısa özetinden ve Hanbelîliğin en köktenci fırkası olan Vehhabîliğin ilkelerinden anlaşılacağı üzere, Suudî Arabistan’daki birtakım uygulamalara ve infazlara farklı bakmak gerekmektedir. Örneğin, uyuşturucu kullanımını, alım-satımını büyük günahlardan sayan ve yasaklayan Vehhabîlik, bu günahı işleyenlerin, yegâne infaz aracı kabul edilen kılıçla ve bir ibret-i alem müessire olarak herkesin gözü önünde boyunlarından vurulmasınını öngördüğü için, kralın ya da onun adına bir başkasının bu işlemi durdurması, cezayı affetmesi olanaksızdır. Çünkü bizzat Suudî hanedanı, Arap çölünün Aneze bedevîlerinden eski ve fatih bir aile olarak Vehhabî iktidarını temsil etmektedirler. Otoritelerini dorukta de vam ettirebilmeleri için de bu mezhebin “vahdaniyyet” ilkesinden ve kılıç keskinliğinden hiçbir nedenle ödün vermemek durumundadırlar. Bir çöl medeniyetinden modern petrol imparatorluğuna yükseliş sürecinin 250 yıl boyunca daima Vehhabîlikle özdeş olageldiği unutulmamalıdır. Suudî Arabistan bayrağındaki “Kelime-i Tevhid” ve “kılıç” ise bu özdeşliğin simgeleridir. (Necdet Sakaoğlu’nun konuyla ilgili önceki yazılarından ve kendisiyle yapılan konuşmalardan derlenmiştir.)
VEHHABÎLİK ÖĞRETİSİ NEDİR?
Allah’ın birlenmesi ve Hz. Muhammed sonrasının reddi
Muhammed ibn Abdülvahhab (1703-1792) tarafından kurulan mezhep inancının temelini tevhid (Allah’ın birlenmesi) anlayışı meydana getirir. Kitabül Tevhid adlı eseriyle mezhebinin davetçiliğini yapan Abdülvahhab’a göre, Allah kalple, dille ve davranışlarla birlenmelidir. Bunlardan birisinin eksik olması durumunda kişi Müslüman olamaz. Allah’ı birlemek, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur’an ve sünnetin dışında emir ve yasak tanımamak gerekir. Allah ile kul arasına ibadet ve amellerden başka kimse giremez. Amel imandan bir cüzdür, dolayısıyla farzlardan birini terk eden kimse dinden çıkar. Tevhid bütün ibadetlerden (namaz, oruç, zekat, hac) önce gelir.
Sadece Allah’a ibadet edilir ve yalnız O’ndan yardım istenir. Müslümanlar dini ve ibadeti salt Kur’an’dan öğrenmelidir. Bu nedenle Hz. Muhammed’in vefatından sonra öğrenilen ve uygulananların tümü bid’attır yani sonradan çıkmış ve dinin muhteviyatıyla uyuşmayan uygulamalardır. Vehhabîliği benimsemeyenler kafirdir.
Abdülvahhab’ın ortaya koyduğu görüşler, İbn Teymiye’nin (öl.1328) geliştirdiği Hanbelîlik ile Zahirîlik ve Haricîlik’in bir sentezidir. Vehhabîlik, ortaya çıktığı dönemden itibaren aynı zamanda bir siyasi öğreti kimliği kazanmış ve yine en başından beri Suudi emirlerinin ve bugün Suudi Arabistan’ın resmî dinî ideolojisi olmuştur.
Kerbela’ya taarruzdan sonra namaz için abdest alan bir Vehhabî.
VEHHABÎLİK NELERİ YASAKLIYOR?
Minare, türbe, kubbe, mezar, tefsir, tarikat…
• Allah’tan başkasına ibadet nasıl şirk (Allah’a ortak koşmak) ise, Allah’tan başkasından yardım istemek, başkasına dua ve yemin etmek de şirktir.
• En korkunç ve hatta şirk olarak görülen bid’atların başında mezarlar, türbeler ve bunları ziyaret gelir. Kabir ziyareti sapıklıktır.
• Camilerin süslenmesi, kubbe ve minare yapılması bid’attır.
• Namaz ancak camide cemaatle kılınabilir, evde kılınamaz.
İslâm’ın kutsal şehirleri olan Medine ve Mekke’yi işgal eden Vehhabîler, 19. Yüzyıl başında üzerlerine gönderilen kuvvetleri mağlup ederek 10 yıl boyunca bölgeyi ellerinde tutmuşlardı. Bu dönemde hac yapılamaz olmuş, emniyet ve asayiş kalmamıştı. Sultan II. Mahmud, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yı Mekke ve Medine’nin geri alınması için görevlendirdi. Mısır askerleri 1813’te Vehhabîleri mağlup ederek Arabistan içlerine sürdü. Mukaddes beldeyi “Harici” olarak tanımladıkları Vehhabîlerden geri alan padişaha, kazanılan bu başarıdan dolayı “Gazi” unvanı verilmesi kararlaştırılmış ve bunun dinî referansı için Şeyhülislamlık makamından bir de fetva çıkarılmıştı.
II. Mahmud’a gazilik ünvanı verilmesini isteyen ve Şeyhülislam Dürrizade Es-Seyyid Abdullah tarafından verilen, 29 Mayıs 1813 tarihli fetva (en üstte). Dönemin padişahı II. Mahmud (üstte).
Vehhabîlere karşı kazanılan başarıdan dolayı Osmanlı padişahına “gazilik” unvanının verilmesinin dinen caiz olduğunu içeren fetva şöyleydi:
“Bismillahirrahmanirrahim
Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere havalisinde Arap taifesinden Vehhabi diye isimlendirilen bir taife, yedi sekiz seneden beri Haremeyn-i Şerifeyn’i (Mekke ve Medine’yi) istila etmiştir.
Bunlar ehl-i İslâm iddiasında olmakla beraber işleri ve amelleri şeriata aykırı ve zıt olup, nice Kuran ayetlerine kendi bozuk görüşleri doğrultusunda manalar verip küfrü gerektiren bâtıl inanışlara sahiptirler. Bundan dolayı İslâm milletinden hariç oldukları gibi, ehl-i Sünnet ve cemaat olan Müslümanları da tekfir etmekte (kafir saymakta), Hacıların mallarını gasbedip, Hac yapmaktan men etmektedir.
Bundan dolayı Hac yolu kapalı olup, Şeriat gereği bu taifenin öldürülmesi vacip olduğundan, Mekke ve Medine’yi fethedip geri alan sultan ve halife El-Gazi Mahmud Han efendimiz hazretleri büyük bir gayret ve ihtimam gösterip bu mukaddes beldeleri ve bahusus (Peygamberin kabrinin bulunduğu) Ravza-i Mutahhara’yı muharebe ettikten sonra o “Hâricî” taifenin kirli ellerinden kurtararak kötülüklerinden emin etmiş ve Hac yolunu da açmış olduğundan; “Allah yolunda gaza edenleri kim silahla donatırsa muhakkak o da gazidir” Hadis-i Şerifi gereği “Gazi” ve “Hadimü’l-Haremeynü’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine beldelerinin hizmetkârı)” oldukları şer’an doğruluğu şüphesiz olmakla bundan dolayı isimlerine “Gazi” unvanı eklenerek yâd ve vasıflandırılmaları meşru ve yerinde bir iş olur mu? Beyan buyurula.
El Cevap: Allahu alem, Olur.
OSMANLILARIN TARİHİNDEN VEHHABÎ İSYANLARI
‘Nice Arabı kötü yola soktular etmedik kötülük bırakmadılar’
Osmanlı Devleti’nin 1774-1825 arasındaki tarihini anlatan ve Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Tarih-i Cevdet, 1854 yılında yayımlanmaya başladı. 12 ciltlik eserde, Vehhabî isyanları da detaylı şekilde ele alınıyor.
19. yüzyılın meşhur devlet adamı, hukukçu ve tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa’nın (1822- 1895) oniki ciltlik eseri Tarih-i Cevdet, Vehhabî isyanlarıyla ilgili önemli ve ayrıntılı bilgiler içerir. Hem olaylar hem de Osmanlı Devleti’nin aldığı önlemler anlatılırken, Vehhabîliğin dinî ve sosyal eleştirisi de yapılır. Ağdalı bir dille yazılan eserden günümüz Türkçesiyle çarpıcı alıntılar:
“Arabistan Yarımadası’nın ucundaki Basra ile Mekke arasında, Hazret-i Ebû Bekir’in zamanında şeriat kılıcıyla öldürülen Müseylime’nin ortaya çıkıp yalancılık ve bozgunculuk yaptığı Necid yöresinde, Hanbelî ulemâsından Muhammed bin Abdülvehhâb adında birinin şeriat sınırlarının dışına çıkıp yanlışlık ve sapkınlık yoluna saparak başına biriktirmekte olduğu bir takım eşkıya ile Mekke ve Medine’ye hücum edeceği söylentileri bura halkını telaşa düşürmüş ve Mekke Şerifi İstanbul’a yazarak Sultan I. Mahmud döneminde babasına yapılan yardımlara benzer yüklüce bir yardımda bulunularak adı geçen bozguncudan kurtulma çaresine bakılmaz ise ileride önünün alınamayacağını bildirmişti.
Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Tarih-i Cevdet’ in kapağı.
Ancak adı geçen hâricînin böyle büyük çaplı bir harekete kalkışabilmek için büyük miktarda levazımata gereksindiğinden, bunları tamamlayana kadar bu tür bir isyan hareketinin ağızdan ağıza atlayarak her tarafa yayılmasını önlemek gerektiği gibi, her ne kadar adı geçenin sapkınlık ve bozgunculuğu o yörelerde yayılmış olsa da, işin Mekke ve Medine’ye saldırma boyutuna vardığına ilişkin Mekke ve Medine yöresi halkından başka bir bilgi kaynağı da yoktu. Durum [Sultan I. Abdülhamid’e] bildirildiği gibi İstanbul’da Hicaz işlerinden anlayan kişilere de sorularak adı geçen eşkiyanın bu kadar büyük bir iddiasının olmadığı öğrenildi ve Bağdat, Şam, Cidde ve Şehr-i Zor Valileri’ne de yazılarak bu konuda bilgi istendi. Şerif Hazretleri’nin mektubuna verilecek yanıt da buralardan alınacak yanıtların sonrasına bırakılmıştı.
Adı geçen asinin ortadan kaldırılmasına ilişkin Mekke ve Medine’den yeni bazı mektup alındı. Cidde Valisi’nin mektubu Mekke’den gelen bilgilerin kuşkuyla karşılanmasına neden olduğu gibi, Şam, Bağdat ve Şehr-i Zor taraflarından da henüz bu konuya ilişkin bir haber gelmemişti. Bunun üzerine konuya ilişkin bütün belgeler Padişah’a sunuldu. Akıllı olan Padişah Hazretleri, “Zındık da ortaya çıkarken başlangıçta önemsenmemişti, sonra iş ne mertebeye vardı. Hemen adı geçenin durumu iyice bir araştırılsın” emrini verdi ve hemen arkasından Şam Valisi Osman Paşa’ya yeni bir mektup yazdırttı.
Adı geçen Vali’den daha sonra gelen yanıtın özeti, durumun anlaşılabilmesi için aşağıda verilmiştir:
… İşte bu “Necid Şeyhi” dedikleri melun Muhammed bin Abdülvehhâb’ın ortaya attığı batıl inançlara uyanlara Vehhabî denilir. Adı geçen şeyh gerçi kabile ileri gelenlerinden değildi. Ama o yörede köyden köye gezerek bir takım yanlış inançlarla nice Arabı kötü yola sokmuş, özellikle de Deriyye halkını bütün bütün kendine bağlayarak, devlet kuruculuğunda kabile önderliği önemli olduğundan ve kendisinde de bu olmadığından, kendi bâtıl mezhebini duyurmak ve yayabilmek için Deriyye Şeyhi Muhammed bin Suud’u iştahlandırmış ve bağımsızlığını ilân etmeye kışkırtmıştır. Sonraları pek büyük bir topluluk oluşturarak Arabistan Yarımadası’nda olduğu gibi Mekke ve Medine’de de etmedikleri kötülük kalmamıştır.
Ahmet Cevdet Paşa
Dolayısıyla, Şerif Hazretleri o zamanlar telaş etmekte haklıydı. Ve yukarıda anlatıldığı gibi, “durumu iyice bir araştırılsın” diye çıkarılan Padişah emri de aynı biçimde bir ileri görüşlülük örneğiymiş. Ama devlet adamları ve diğer görevliler bunu bir iş yerine koymadıklarından sonradan pek büyük bir sorun olmuştu. Sonunda Sultan II. Mahmud Han Hazretleri’nin kahramanlık zamanında ezilip yokedildiler.
Özetle bu Vehhâbiler fitnesi bir kıvılcım iken o zamanın devlet adamlarının kayıtsızlığıyla sonraları bir büyük ateş oldu ki, söndürülmesi için pek büyük çaba sarf etmek gerekti…
[1802 yılında] Vehhabîler Kerbelâ … kasabasını vurmaya karar vererek Şiilerin matem gecesini gözlemişler ve kasaba halkının alışılageldik matem etkinlikleri nedeniyle yorgunluk ve bitkinlikten derin bir uykuda olduğu bir sırada kasabaya girip önlerine çıkanı öldürmüş ve buldukları para ve eşyayı yağmaladıktan sonra Hazret-i Hüseyin şehitliğinde asılı olan gümüş ve altın kandillerle diğer hediye ve yadigarları alıp Deriyye tarafına dönmüşlerdi.
… Abdülaziz’in yerine zaten bir süredir işi eline almış olan oğlu Suud geçmiş ve bu ölüm Vehhâbîlerin ilerlemesine sekte vurmamıştır… Suud [24 Nisan 1803’te] … askeriyle Mekke’ye girdi… Vehhabîler ile kendilerine uyanlar dini bütünlerin mescitlerini ve güzel eserleri yıkmaya başladılar. Hazret-i Peygamber’in, Hazret-i Ebû Bekir’in, Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Ali’nin, Hazret-i Fatma’nın doğdukları yerleri, Hazret-i Hatice’nin evini…, evliyânın ve imamların kabirlerini … tümüyle yıktılar ve o haramzâdeler üç gün içinde Mekke’yi aşağılık Deriyye köyüne benzettiler.
Vehhabîlerin reisi olan Suud bin Abdülaziz ise [1807’de] Medine’yi istilâ etmiş ve evliyâ ve diğer dini bütün kişilerin kabirlerinin kubbelerini yıktırmış, ama Medinelilerin yalvarmaları üzerine Hazret-i Muhammed’in kabrinin kubbesini yerinde bırakmış, fakat Hazret-i Peygamber’in kabrinde bulunan bir nice inci ve mücevhere el koyup Deriyye’ye göndermiştir. Ayrıca hutbelerden padişahın adını kaldırmış, bâtıl inançlar gereği Vehhâbî olmayanlara müşrik gözüyle baktıklarından, Vehhâbî mezhebini kabul etmeyenlere Allah’ın evini ziyaret etmeyi yasaklamış… ve [Sultan III. Selim] Han Hazretleri’ne hitâben, türbelerin üzerine kubbe yapmak ve türbelerde kurban kesmek gibi Vehhabîlerce şirk kabul edilen şeylerin yasaklanmasını isteyen, yani Vehhabî mezhebine çağrı yapan bir mektup göndermişti…”
Târîh-i Cevdet (Dersaadet, 1309/1892), cilt 4, s. 72-74; cilt 6, s. 123; cilt 7, s. 165-167, 191, 205-209 ve 244; cilt 8, s. 123.
Günümüz Türkçesine çeviren: Ahmet Kuyaş
DÜNYA HARBİ VE DEĞİŞEN DENGELER
Osmanlı-İngiliz savaşıyla Suudlar tekrar sahne aldı
Mayıs 1914’te Osmanlılarla Suudlar arasında imzalanan antlaşma, İstanbul’un İtilaf devletlerine savaş ilan etmesiyle tarihe karıştı. Böylelikle Vehhabîler, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra, tarih sahnesine yine Osmanlı düşmanı olarak çıktılar.
AHMET KUYAŞ
Büyük Britanya, Hindistan yolunun güvenliğini sağlamak ve yolculuk sırasında kolaylıkla kömür ve kumanya edinebilmek için, 19. yüzyılın hemen başlarında Aden’e yerleşmişti. Daha sonra da, Hindistan’ın güvenliği açısından çok önemli gördüğü Basra Körfezi’ndeki irili ufaklı emirliklerle ikili ilişkiler kurdu. Bu süreçte son halka, Osmanlı Devleti’nin Basra Körfezi’ndeki etkinliklerini denetleyebilecek, stratejik bir konumda olan Küveyt Emirliği’ydi. Küveyt’in İngilizlerle işbirliği yapmaya başladığının farkında olan Sultan II. Abdülhamid, Sabah ailesinin yönetimindeki Küveyt’in güneybatı komşusu olan Reşid ailesini kullanarak Küveyt’i dize getirmeye çalışmış, hatta başarılı da olmuş, fakat İngilizlerin devreye girmesiyle geri adım atmak zorunda kalmıştı. Sonuçta Osmanlılar, Büyük Britanya ile 1913’te yapılan bir antlaşmayla Küveyt’in özerkliğini kabul etmişlerdi.
Aynı yıl, Suud ailesi ise Necid bölgesindeki eski topraklarını yeniden ele geçirmiş ve Riyad’a hakim olmuştu. Ancak Suudlar bununla da yetinmeyerek, Osmanlı yönetiminde olan Hasa bölgesini de istilâ etmişlerdi. Bu gelişme iki açıdan önemliydi. İlk olarak, bunu kabul etmeleri mümkün olmayan Osmanlıların askerî bir harekâta girişmeleri söz konusu olabilirdi. İkinci olarak da, bölgenin Basra Körfezi’nde kıyısı olması nedeniyle, Büyük Britanya’nın işe karışma olasılığı vardı. Bu iki olasılığın da farkında olan Abdülaziz ibn-i Suud, Osmanlılara karşı durumunu güçlendirmek için, Büyük Britanya yetkilileriyle ilişkiye geçti. Niyeti, bağımsızlığını ilân etmekti. Ancak, Küveyt’te olduğu gibi, Büyük Britanya koruması altında bir özerklik elde etmeye de itirazı yoktu. Hasa üzerindeki Osmanlı haklarına karşı çıkmak istemeyen İngilizler ise, Osmanlıların buraya asker göndermeleri halinde Suudlara destek sözü vermediler. Büyük Britanya’nın Osmanlı toprak bütünlüğüne aykırı bir girişimde bulunması o dönemde mümkün değildi.
1913-14 yıllarında akın halindeki Suudiler.
Böylece Osmanlı Devleti’yle pazarlık etme konusunda yalnız kalan İbn-i Suud, Osmanlı temsilcileriyle Küveyt’te görüşmeyi kabul etti. 1914’ün Mayıs ayı başlarında yapılan görüşmeler başlangıçta hiç olumlu geçmedi. Hatta Abdülaziz ibn-i Suud görüşmeleri bırakıp Riyad’a döndü. En önemli anlaşmazlık konusu, Hasa’daki kalelerin ve Osmanlılardan alınan topların Osmanlı askerine geri verilmesiydi. Ama arabulucuların devreye girmesiyle bir sonuca varıldı. Osmanlı Devleti, Hasa’da sembolik denecek bir düzeyde asker bulundurma koşuluyla Abdülaziz İbn-i Suud’u Necid valisi olarak tanıdı. Resmî binalarda Osmanlı bayrağı bulunacak, yabancı devletlerle Osmanlı merkezinin bilgisi dışında işbirliğinde bulunulmayacak ve yıllık bir vergi ödenecekti. Bunlar karşılığında Necid Valiliği ırsî olarak Suud ailesinde kalacaktı. Antlaşmayı Osmanlı Devleti adına Basra Valisi Süleyman Şefik Paşa 15 Mayıs 1914’te imzaladı. Riyad’a gönderilen metin, 29 Mayıs’ta da Abdülaziz ibn-i Suud tarafından imzalandı. Ne var ki Osmanlı-Suud antlaşması, 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’yle Büyük Britanya’nın karşı karşıya gelmesi sonucunda tarihe karışacaktı.
1915-16’da Suudi emiri İbn Suud ve İngilizlerin Basra baştemsilcisi Sir Percy Cox.
Büyük Britanya ile Suud ailesi arasındaki ilk ilişkileri kuranlardan biri, 1913 ve 1914 yıllarında Riyad’a gitmiş olan Yüzbaşı Shakespear’dir. 1909’da Büyük Britanya’nın Küveyt’teki temsilciliğine atanan Yüzbaşı Shakespear, buradaki görevi sırasında Arap Yarımadası’nın kuzeydoğusunda birçok keşif gezisi yapmıştı. Nitekim 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin kullandığı Arap Yarımadası haritalarının önemli bir bölümü, onun edindiği bilgilere dayanır. 1. Dünya Savaşı başladığında İngiltere’de bulunan Shakespear, daha önce ziyaret edip tanışmış olduğu Suud ailesiyle resmî bir ilişki kurma göreviyle Basra Körfezi’ne gönderildi. Riyad’da Abdülaziz ibn-i Suud’la yapılacak antlaşmanın taslağını hazırladıysa da görevinin sonuçlarını göremedi. 24 Ocak 1915’te, Suudlarla Reşidler arasındaki bir çarpışmada vurularak öldü. Tarih kitaplarında pek rastlanmayan bu “kabile savaşı”nın, gerçekte bir Osmanlı-İngiliz çarpışması olduğunu vurgulamakta yarar var.
Yüzbaşı Shakespear’in temellerini attığı antlaşma, sonuçta 26 Aralık 1915’te imzalandı. Bu antlaşmaya göre, 1913’teki Osmanlı-İngiliz antlaşmasında Osmanlı toprağı olarak kabul edilen Necid, Hasa, Katif ve Cübeyl arazilerinin bağımsız bir Suudî Devleti’nin toprakları olduğu ilan ediliyordu. Suudîler de, Büyük Britanya’ya danışmadan başka herhangi bir devletle antlaşma yapmayacaklarına dair güvence veriyorlardı. Burada kastedilen, adı anılmasa da, Osmanlı Devleti’ydi tabii. Böylece Suudlar, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra tarih sahnesine yine Osmanlı düşmanı olarak çıktılar.
1.DÜNYA HARBİ VE DEĞİŞEN DENGELER
Cumhuriyet ve laiklik geldi, Müslümanlıktan çıkmış olduk!
Emir Abdullah’ın ve oğullarının 1819’da İstanbul’da idam edilmeleri, Vehhabîlerin hiçbir zaman sönmeyecek kinine yol açtı. 1924’ten sonra ise “biz sizin söylediğiniz gibi olduk, laikiz ve artık hepimiz size göre kafiriz; bizi Müslüman olarak görmeyin” demiş olduk.
NECDET SAKAOĞLU
Osmanlı Devleti, Yavuz ve Kanunî dönemlerinde bile, Necid denen Arabistan’ın orta bölgesine fiilen hakim olmamış, buraya herhangi bir görevlendirme, atama yapmamıştır.
Cidde ve Kızıldeniz kıyısından, Medine, Taif, Mekke’ye kadar hakim olan Osmanlı Devleti, çöl dediğimiz büyük bölgeyle ilgilenmediler. Burada yaşayan Bedevilerin inançlarının 1750’lere kadar İslâm olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Onları Müslümanlığa davet eden, inandıran, Vehhabî ve Suudi hareketi olmuştur.
Yakın tarihte Osmanlı Devletinin Vehhabîlerle olan ilişkilerinde dönüm noktası 1819 yılıdır. O tarihte, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın esir aldığı Suudi emiri Abdullah ibn Türkî ve dört oğlu İstanbul’a getirilmiş ve idam edilmişlerdir. Baba Abdullah’ın, Topkapı Sarayı’nın avlusunda boynu kılıçla vurularak; oğulları,İstanbul’un meydanlarında Sultanahmet, Eminönü, Fatih’te idam edilmişlerdi.
Bu hadise, 200 yıldır devam eden bir kin meselesidir. Araplarda kin çok güçlüdür, unutmazlar. Bugün de sanıyorum bu kini taşıyorlar. Türkiye’deki hiçbir rejim, hiçbir yönetici istediği kadar taviz versin, Vehhabî olmadığı sürece Suudilerden Arabistan’dan sempati görmesine imkan ve ihtimal yoktur. Gelecekte de olmayacaktır.
Türkiyede, İslamî mezheplerin en toleranslı olanı, yani Hanefilik yaygın. Bu, Vehhabîliğe göre en olumsuz mezhep. Cami yapıyorsunuz, minare dikiyorsunuz, kubbeler kuruyorsunuz, oruç tutmayana bir şey demiyorsunuz, sigara, tütün içen, içki içen var, kumar oynanıyor, kumara izin verip piyangoyu devlet eliyle yönlendiriyorsunuz, bütün bunlara izin veriliyor.
Biz namaz kılarken önce sünnet kılarız, sonra farz kılarız. Bu yasak. Tefsirlerimiz var; Kuran’ı tefsir ediyoruz, yorumluyoruz. Yani birden çok anlamları olan âyetleri çeşitli anlamlarıyla açıklıyoruz ki, Vehhabîliğe göre bu en büyük küfür. Türkiye bunların hepsinin yapıldığı bir ülke. “Bunlar zaten küfre batmışlar, şirk halindeler, Hicaz’a gelip akıllarınca hacı oluyorlar, ziyaret edip gitsinler!” diyorlar bugün.
Suudi Arabistan bayrağında Kelime-i şahadet yazılıdır, bir de kılıç vardır. Bu ikisi Vehhabîliğin en temel iki prensibini anlatıyor. “Aykırı iş yapanın başı kesilir” diyor.
Osmanlı döneminde şeyhülislamımız, müderrislerimiz, hocalarımız vardı. Onlara göre değil ama kendimize göre iyi Müslümandık. Cumhuriyet ve laiklikle yeni bir safhaya geçildi. Onlara “biz sizin dediğiniz gibi olduk, laikiz ve artık hepimiz kafiriz, siz bizi Müslüman olarak görmeyin” mesajını vermiş olduk! Yani bir anlamda “gavurluğumuz” tescil edilmiş oldu. Dikkat ederseniz, “laiklik, dinsizliktir” diye yerleşmiş bir görüş vardır bizde. İşte bu tam da bir Vehhabi tanımıdır.
Vehhabî inancındaki Bedeviler için, Türkiye’deki herkes müşriktir. Hâlâ öyle. Dolayısıyla bizim öldürülmemiz, ölmemiz hiçbir cezaî karşılık gerektirmiyor. Öldüren bulunsa bile. Çünkü müşriktir. Vehhabî inancına sahip olmayan, o inanca tâbi olmayan kim varsa yeryüzünde, hepsi İslâm dışı sayılıyor; öldürülmeleri mübah, neleri varsa, ganimet olarak ele geçirmek de sevaptır!
Vehhabîlerin ele geçirdikleri ganimetleri bir yere toplayarak paylaşmaları.
SUUDİ ARABİSTAN
Bugünkü terör örgütleriyle Vehhabîliği bağlamak yanlış
Günümüzde DEAŞ gibi veya daha önceki Taliban gibi hareketlerle Suudi Arabistan’daki Vehhabîliği birbirine bağlamak çok zorlama ve yanlış olur. Zira artık Suudi Arabistan’da bir devlet doktrini vardır ve bu devletin “Batı düşmanlığı” söz konusu değildir.
İLBER ORTAYLI
Vehhabîliği anlamak için öncelikle o dönemde bölgenin etnik coğrafyasını anlamak gerekir. Bu coğrafyaya tanıklık eden ilk Batılı seyyahlar, Vehhabîliğin inkişaf ettiği zamanlarda, 19. yüzyıl başlarında dolaştılar ama daha ziyade bu akım hakkındaki rivayetleri aktardılar. 1830’larda giden Burckhardt ise Mısır’daki bakışaçısını yansıttı. 1862-63’te Gifford Palgrave’in seyahatnamesi çok önemlidir. İlk defa bu coğrafyaya dair orijinal gözlemlerini aktaran kişi, bu İngiliz oryantalisttir. O dönemde Orta Arabistan’da İslâmiyet öncesi putperestliğin ve çeşitli âdetlerin hâlâ nasıl canlı olduğunu, yaşadığını aktarır. Bu ortam, Vehhabîlik gibi son derece katı ve şiddetli bir akımının çıkışının, tutunmasının ve yayılmasının temel nedenidir.
Vehhabîlik, İslâm’ın ilk 10 yılında ortaya çıkan Haricilik dediğimiz katı görüşlerle, 13. yüzyıl düşünürü İbn Teymiye ve örneğin bizdeki Kadızadeliler gibi görüşlerle uyum içindedir. Çöldeki bi’dat alışkanlığına karşı çok yerinde bir tepki olduğu bile düşünülebilir. Çünkü bu çevre, bâtıl dediğimiz geleneklerini, alışanlıklarını korumuştur. Hatta Hz. Peygamber’in ölümünden hemen sonra ortaya çıkan yalancı peygamberler de bu bölgedendir.
Vehhabîlik bugün, kuvvetli olduğu Arap Yarımadası’nın ötesinde Batı Afrika’dan Hindistan’a, Nijerya’ya, Moritanya’ya kadar yayılmıştır. Bunlar daha ziyade Malikî mezhebiyle uğraşırlar. İslâm dünyasında neredeyse her yerde Suudilerin yardımıyla tutunmaya çalışırlar. Fakat çoğu kez bunu başaramazlar, zira anane üstün gelir.
Suudiler zamanla, 20. yüzyılda Vehhabî olmayan Müslüman devletlerle bir tür uyum içine girdiler. Vehhabîliğe baktığınız zaman, demokrasi adına herhangi bir kurum veya anlayış yok dersiniz. Yok ama, başka türlü bir ilginç bir yapı var. Vehhabî imamları ve kabileler baştan beri ve hâlâ çok etkindir. Bunlar hükümeti hatta kralı rahatça tenkit ederler. Herhangi bir Arap cumhuriyetindeki diktatöryel kalıplar burada yoktur. Örneğin bir evi polisin basması memnudur, yani yasaktır.
1920’lerden beri Suudiler bir devlettir, bir nizamdır. Tabii petrol zenginliğiyle… (Hac zenginliği yoktur. Bu önemli bir gelir kaynağı sayılamaz). Günümüzde DEAŞ gibi veya daha önceki Taliban gibi hareketlerle Suudi Arabistan’daki Vehhabîliği birbirine bağlamak biraz haksızlık. Bugünkü Vehhabîlikle terör bağlantısını kurmak çok zorlama ve yanlış olur. Zira artık Suudi Arabistan’da bir devlet doktrini vardır ve bu devletin diğerlerinde görülen “Batı düşmanlığı” söz konusu değildir. Zira şeriat, şeri düzen, ticaretin, diplomasinin girdiği yerde kırılır. Yani Batı hukuku bu anlamda etkilidir. Bugün Vehhabîliği yaşayan bir doktrin olarak görmek gerekir.
Ülkenin bağımsızlık savaşı tarihinin belki de en önemli figürü, önce “demokratik ve anti feodal temelde bir modern devlet”, sonra “ne polis devleti ne köktendinci Cumhuriyet” şiarıyla kitleleri peşindenden sürüklemişti.
Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nı başlatan dokuz tarihsel önderden biri ve yaşayan sonuncusu olan Hocine Ait Ahmed’in (Hüseyin Ait Ahmet) hayat hikayesi, ülkesinin tarihini anlatmak için yazılmış gibi.
Küçük yaşta Fransız sömürgeciliğine karşı Cezayir kimliğinin zaferi için Kabilce ve Fransızca şiirler yazmaya başlayan Ahmed, lisedeyken Cezayir Halk Partisi’ne (PPA) katılır ve 16 yaşında partinin merkez komitesinde görev alır. 1947’deki kongrede silahlı mücadele ihtimaline yönelik bir paramiliter özel örgüt (OS) kurulmasını önerir; partinin merkez komite ve siyasi büro üyesi iken Kasım 1947’de OS’nin başına geçer. Bir yıl sonra örgütün yetkili kademesine Cezayir tarihi ve çok muhtemel bir devrimci savaşın ideolojik yönelişlerine ilişkin bir rapor sunar.
Dönemin milli mücadele önderi Messali Hadj, Arap+Müslüman bir ideolojik mücadele yürütürken, Ahmed dil ve bölgeden azade bir “Cezayir kimliği”ni savunur. .
Ahmed, Afrika ve Asya’daki bütün sömürge karşıtı hareketler ve Üçüncü Dünya ile bağlar geliştirmek üzere bir Cezayir diplomasisi raporu hazırlar. 1952’de Kahire’de hareketin temsilcisidir. 1956’da New York’da Birleşmiş Milletler nezdinde bir FLN bürosu açar. Mart 1962’de Evian anlaşmasıyla Cezayir’in bağımsızlığı kabul edildiğinde tüm tutuklu liderlerle birlikte serbest bırakılır.
Eylül 1962’de Cezayir ordusu başkente girer. Kurucu Ulusal Meclis’e seçilen Ahmed, yeni rejimin demokratik olmadığını; “Demokratik ve anti feodal temelde bir modern devlet” için mücadele ettiklerini, bunun ancak “halkın doğrudan denetimi” ile sağlanabileceğini belirtir.
Eylül 1963’te Cezayir’in ilk (bugün en eski) muhalefet partisi olan FFS (Sosyalist Güçler Cephesi)’yi kurar. Bin Bella askerî birlikleri gönderince hesapta olmayan bir “silahlı direniş” başlatır. Ekim 1964’te yakalanır, önce idama mahkum edilir sonra bağışlanır. Hapisten partisinin gizli kanadını yönetir.
Mayıs 1966’da kaçarak İsviçre’ye geçer. Lozan’da hukuk tahsil eder. 1989’da partisinin kongresine katılmak üzere Cezayir’e döner. Aralık 1991’de yapılan seçimlerin ilk turunda FFS %10 oy alırken İslâmi Selamet Cephesi (FIS) birinci parti olur. Bunun üzerine FFS “Ne polis devleti ne köktendinci Cumhuriyet” şiarıyla başkentin bağımsızlıktan beri görmediği büyüklükte bir miting düzenler.. 1942’de özgür ve demokratik Cezayir için mücadeleye başlayan Ahmed, toplumsal ve demokratik ulusal birliğin sağlanması için bir konsensüs peşinde son ana kadar mücadelesini sürdürdü. 23 Aralıkta hasta yatağında 89 yaşında hayata veda ederken, Cezayir kendi tarihiyle bir kez daha yüzleşme imkanına kavuşuyordu.
Çin’de doğan, dünyanın birçok ülkesinde yaşayan, milliyetçilik kavramına yeni boyutlar getiren başeseriyle global bir üne kavuşan politik bilimci Anderson, 13 Aralık 2015’te Endonezya’da hayata gözlerini yumdu.
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en ünlü kitabı Hayali Cemaatler’le tanınan Benedict Anderson (Türkçe’deki diğer kitabı, Üç Bayrak Altında Sömürgecilik Karşıtı Tahayyül’dür.) 79 yaşında aşık olduğu ülke Endonezya’nın Cava adasında öldü.
Son günlerinde Japonca yayımlanan kendi anılarını tercüme etmekteydi: Sınırların Ötesinde bir Hayat. İrlandalı bir baba ile İngiliz bir anadan Çin’de doğmuş, İngiltere’de Cambridge’te eğitim görmüş, İrlanda, Endonezya ve Kaliforniya’da yaşamış, bir dizi Avrupa dilinin yanısıra Endonezya, Cava, Tayland ve Filipinler (Tagalog) dillerini öğrenmiş, bu ülkelerin tarihi, sosyal ve kültürel dünyası hakkında yazmış ve New York’taki Cornell Üniversitesi’nde hocalık yapmış bu ilginç entelektüeli başka hangi kitap ismi daha iyi tanımlayabilirdi ki?
Anderson Endonezya’daki darbenin gerçek mahiyetini ifşa edince; diline, tarihine ve insanına yakın olduğu Endonezya’ya 26 yıl boyunca gidemedi. Ancak Suharto rejimi devrildikten sonra, 1998’de eserlerinin büyük bir kısmını hasrettiği Endonezya’ya dönebildi.
Anderson’u dünyaya tanıtan Hayali Cemaatler (1983), milliyetçilik alanındaki çalışmalara yeni bir boyut getirmiştir. Genellikle Fransız Devrimi’nin ürünü olarak sunulan milliyetçilik kavramına, ayrıca bu konuda genellikle Batılı örnekler üzerinden yürütülen tartışmalara Güney Doğu Asya’yı da katarak konuya tarihi, coğrafi ve sosyolojik bir derinlik kazandırmıştır.
Amerika’nın Vietnam savaşında yenilgiye uğrayıp çekilmesinden birkaç yıl önce milliyetçiliğin kökenleri üzerine yazdığı kitap, Amerikan yenilgisinden bir kaç yıl sonra “komünist” denilen ülkeler arasında (Vietnam-Kamboçya, Çin-Vietnam) milliyetçi savaşların başlamasıyla daha da büyük bir önem kazanmıştır. Hayali Cemaat daha sonraki yıllarda Facebook, Ukraynalılar, Meksikalı kadınlar, futbol dünyası gibi pek çok değişik konuda yapılan araştırrmalarda; tarih, coğrafya, toplumbilim gibi çok farklı disiplinler tarafından referans kitabı olarak kullanılmıştır. Yapıt kimilerince her şeye rağmen Avrupa merkezci olarak nitelenmiş olsa da milliyetçilik alanında vazgeçilmez olmuş, son elli yılın en önemli eserleri arasında sayılmıştır.
Endonezya’nın yanı sıra Tayland ve Filipinler’in de toplumsal, kültürel ve siyasal dokusuna ilişkin çalışmaları olan Anderson, ünlü İngiliz tarihçisi Perry Anderson’un da kardeşiydi.