Etiket: sayı:21

  • Hitler bile bu kadar iyisini yazamazdı

    Hitler’in Kavgam’ı bu yılın ilk günü kamu malı haline geldi, dünya gözlerini kitabın yeniden basılmasının yaratacağı skandallara çevirdi. Hitler ile ilgili en büyük skandal ise 1985’te patlamış, Almanya’da iki düzenbaz, “Hitler’in Günlükleri” adı altında yarattıkları belgelerle, en saygın dergi ve gazeteleri, hatta tarihçileri bile yanıltmayı başarmıştı.  

    Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya suikast yap­tığı gün (13 Mayıs 1981), Alman Stern dergisinin üç yazı işleri müdüründen biri olan Felix Schmidt, Türkiye’ye yollamak üzere derginin yakın tarih bölümünde görevli gaze­teci Gerd Heidemann’ı arıyor ama bulamıyor. Haberin kokusunu aldı mı peşini bırakma­masıyla tanınan Heidemann’ın nerede olduğu belli değil. Ya­zıişleri müdürünün ondan en büyük şikayeti, işi Göring’in yatını almaya kadar götüren tutkulu bir Nazi koleksiyoneri oluşu. O sırada telefon çalıyor, Schmidt derginin genel yayın­müdürünün odasına çağrılıyor. Heidemann orada. Masanın üzerinde yarım düzine siyah deri kaplı defter var. “Bunlar Hitler’in günlükleri!”

    Bu satırlar, Felix Schmi­dt’in yıllar sonra yayınladığı “Hitler’in Günlüklerinin Gün­lüğü” adlı kitabından alınma. Yakın tarihin en büyük sah­tekârlık olayı böyle başlıyor. Gerd Heidemann, bir Doğu Alman subayla bağlantı kur­duğunu, Hitler’in günlükle­rini ondan aldığını söylüyor. Nisan 1945’te, Hitler’in özel evraklarının bir uçakla Ber­lin’deki sığınaktan kaçırıldığı, uçağın Dresden yakınların­da düştüğü, dağılan evraka da Doğu Almanların el koyduğu biliniyor. Bu da günlüklerin kaynağını açıklıyor.

    Sahtekârdan bomba haber! Daha sonra asrın sahtekarlığının iki failinden biri olduğu anlaşılacak olan gazeteci Gerd Heidemann, Hitler’in kayıp günlüklerini bulduklarını ve yayımlayacaklarını duyururuyor (üstte). Stern’in “Hitler’in Günlükleri Ortaya Çıktı” başlıklı 25 Nisan 1983 tarihli nüshasının kapağı.

    Stern Dergisinin sahi­bi olan Gruner + Jahr şirke­ti, yüzyılın en büyük gazete­cilik olayını kotaracağı için sevinerek olaya el koyuyor. Editörleri işe karıştırmadan, Heidemann’la birlikte çalış­maya başlıyor. Adı güvenlik nedeniyle açıklanmayan Do­ğu Alman subaydan Hitler’in günlüklerinin tamamını satın almak üzere pazarlıklar baş­lıyor. Günlükler yağmur gibi yağıyor; Hitler’in 1932-1945 arasında durmaksızın günlük tuttuğu anlaşılıyor. Stern der­gisi, iki yıl içinde bu günlükle­re toplam 9 milyon markı aşan bir para ödüyor. Elbette bunla­rın “sahici” olduğunu kanıtla­mak için birkaç “bilimsel in­celeme” yapılıyor; iki uzman, banka kasasında saklanan günlükleri karşılaştırmak üze­re İsviçre’ye gidiyor, Hitler’in bir başka yazısıyla karşılaştı­rıp “bunlar aynıdır” diyorlar.

    İki yıl sonra Stern dergi­si, dünya medyasıyla pazarlık masasına oturuyor. O sırada İngiltere’de Times ve Sunday Times gazetelerini yeni satın almış olan Avustralyalı med­ya patronu Rupert Murdoch, Amerikan Newsweek dergisiy­le birlikte İngilizce çevirinin yayınlanması için anlaşıyor. Onları Fransız Paris-Match dergisi izliyor.

    Times gazetesi, danışman­larından ünlü tarihçi Hugh Trevor-Roper’ı görevlendiri­yor. 1945’te İngiliz hükümeti tarafından Hitler’in ölümünü araştırmak için Berlin’e gön­derilen Trevor-Roper, 1947’de yayınladığı The Last Days of Hitler (Hitler’in Son Günle­ri) adlı kitabının verdiği oto­riteyle koşa koşa geliyor ve ikna oluyor. Birkaç gün son­ra Sunday Times’da yazacağı yazıda bunun nedenini şöyle açılıyor:

    Hitler yaşasaydı çok gülerdi Kandırmacanın kurbanlarından Amerikan Newsweek dergisi olay ortaya çıktıktan sonra “Sahtekârlık: Hitler aldatmacasını açıklıyoruz!” başlıklı kapakla çıktı.

    “Mektuplar, notlar, anılar, Hitler’in imzaladığı resim ve çizimler, onlarca yılı kapsa­yan bütün bu malzeme beni günlüklerin özgün olduğu­na ikna etti. Çünkü imzalar, belgeler taklit edilebilir ama böyle tutarlı bir arşiv o kadar kolay üretilemez”. Trevor-Ro­per, sıkıcı toplantıların not edildiği bunca defterin bir sahtekâr tarafından üretile­meyeceğini düşünüyor.

    Böylece 25 Nisan 1983’te Stern, 2.3 milyon baskıyla özel bir sayı yayınlıyor. Ka­pakta “Hitler Günlükleri Or­taya Çıktı” başlığıyla kara kaplı defterlerden birinin fo­toğrafı var. Derginin piyasa­ya verildiği gün yapılan basın toplantısında, diğer gazeteci­ler Stern yönetimini günlük­lerin sahiciliği konusunda soru yağmuruna tutuyorlar. Stern’in genel yayın müdü­rü Peter Koch, tarihçi Tre­vor-Roper’dan saldırılara cevap vermesini rica ediyor. Gelgelelim, tarihçi bir hafta içinde fikir değiştirmişe ben­ziyor. Şöyle cevap veriyor: “Bir tarihçi olarak… eee… nor­mal tarihsel doğrulama yön­teminin… eee… belki de mec­buren… eee…. gazeteciliğin atlatma haber yapma gerekle­rine… eee… bir dereceye kadar feda edilmesinden dolayı piş­manlık duyuyorum”.

    Bunun üzerine Stern, gün­lüklerin sahiciliğini kanıt­lamak için Alman Federal Arşivlerine (Bundesarchiv) başvuruyor. 1 Mayıs’ta Bunde­sarchiv, sonucu bildiriyor: “Bi­ze verilen üç günlükte, 1938’de geliştirilmiş ancak 1943’e ka­dar üretilmemiş poliyamid 6 adlı sentetik tekstilin izleri bulunmuştur. Mürekkep sıra­dan bir dükkandan alınmıştır. Onüç yıla yayıldığı düşünülen etiketlerin hepsi aynı daktilo­da yazılmıştır. 1943 yılına ait günlük en geç 12 ay önce ka­leme alınmıştır”. Bundesar­chiv’in uzmanı tarihçi Hans Booms, analizini şöyle derin­leştiriyor: “Bu günlüklerle ta­rihçi Max Domarus’un 1962’de basılan Hitler’in Nutukları ve Açıklamaları adlı çalışması arasındaki paralelliğe dikkat çekiyoruz. Domarus’ta belli bir gün için bilgi yoksa, Hitler de o gece günlüğüne bir not yazmamış, Domarus’un küçük hataları bile aynen Hitler tara­fından taklit edilmiştir”.

    Skandal büyük! Gerd Hei­demann, kaynağını açıklamak zorunda kalıyor. Klaus Kujau, yıllardır Doğu Alman kaynak­lı olduğunu iddia ettiği Nazi ürünlerini alıp satan sahtekâr bir koleksiyoncu. Örneğin 1. Dünya Savaşı’na ait orijinal bir miğfer bulup, içine Hit­ler’in adını kazıyarak Nazi li­derin bunu Ypres muharebe­sinde (1914) başına taktığını iddia ettiği, bol bol Hitler im­zalı resim yapıp sattığı, hatta hapse bile girdiği ortaya çıkı­yor. Günlükleri Domarus’un kitabına bakarak yazan Ku­jau’nun gotik alfabe bilgisi bi­le kısıtlı. Defterlerin kapağına yazdığı A. H. (Adolf Hitler) ol­ması gereken baş harfleri bile yanlışlıkla F. H. olarak yazmış olması, nedense o güne kadar dikkatleri çekmemiş.

    Bu arada Heidemann’ın patronlarından aldığı para­nın önemli bir bölümünü Ku­jau’ya vermeyip cebine attı­ğı da ortaya çıkıyor. Böylece iki sahtekâr dörder yıl hapse mahkum oluyorlar. Stern der­gisiyle Times gazetesi, kaybet­tikleri prestiji geri kazanmak için birkaç yıl uğraşıyor. Ta­rihçi Trevor-Roper’a gelince, biyografisini yazan Richard Davenport-Hines’a göre, Ox­ford Üniversitesi’nin ünlü pro­fesörünün skandalda oynadı­ğı rol, şöhretini “silinmeyecek şekilde” lekeliyor.

    UYDURMA GÜNLÜKTEN ALINTILAR

    ‘İngilizleri bırakayım da Dunquerque’ten kaçsınlar mı?’

    Nutuk. Reich alamet-i farikasının Nürnberg şehri belediye başkanı­na verilişi. Bir kültür toplantısı.

    Bavyera’da Sturmabteilung (SA) önderleriyle toplantı. Göz­lerinde yaşlarla Führer’e ömür boyu sadakat yemini ettiler. Ne muhteşem bir topluluk!

    Korkunç koleksiyoncu Hitler’in “çakma” günlüklerini kendi elleriyle üreten “zanaatkâr” daha önce de adı birçok hileli tarihi eser alım-satımına karışmış bir koleksiyoncu olan Klaus Kujau’ydu. Dolandırıcının elinden çıkma General Burfdorf’a yazılmış Hitler imzalı mektup (üstte).

    Sağlığım hiç iyi değil – Sonuç, çok az uyku.

    Olimpiyatlar için E.’ye (Eva Braun) bilet ayırtmalıyım.

    Artık mimarlarla vakit geçirip biraz rahatlayabilirim. E.’nin (Eva Braun) artık iki küçük köpek yav­rusu var onlarla zaman geçirebilir.

    İngilizler beni çıldırtıyor- bıra­kayım kaçsınlar mı (Dunkirk’ten) yoksa engelleyeyim mi? Churchill ne yapar?

    Bormann denilen bu adam artık vazgeçilmez hale geldi. Eğer elimde beş Bormann olsaydı, şim­di burada (Berlin’deki sığınakta) oturuyor olmazdım.

    (Himmler) başka bir dünyada – sanki eski bir Cermen fantezi dün­yasında- yaşıyor. Aklını kaçırdığını düşünmeye başladım.

    Stalin nasıl başarıyor? Geride hiçbir subay bırakmadı diye düşü­nüyordum ama doğrusunu yapıyor (orduda yaptığı temizliği kastedi­yor). Bizim de Wehrmacht’ta (Al­man ordusunda) yeni bir komuta yapısı oluşturmamız gerek.

    E.’nin (Eva Braun) isteği üzerine doktorlar uzun uzun muayene ettiler. Yeni haplar nedeniyle müthiş gazım var ve –E.’ye göre-nefesim çok kötü kokuyor.

  • Pistte başlayan dans karakolda biterdi!

    Pistte başlayan dans karakolda biterdi!

    Geçen yıl hayatını kaybeden Ayşe Nana, Türkiye’de 1950’li ve 1960’lı yılların en ünlü dansözüydü. 1958’de İtalya’da adının karıştığı skandalın tüm dünyaya tanıttığı Nana’nın başı polis ve mahkemelerle sık sık derde girerdi.

    açılış
    15 yaşında katıldığı bir güzellik yarışmasında birinciliği alan Nana’nın dansözlük kariyerinin ilk döneminde çekilmiş fotoğrafı. 1950’lerin başı. 
    kupur05
    kupur04
    kupur03
    kupur02
    kupur06

    Yazar Muzaffer İzgü, Hikmet Çetinkaya’nın kaleme aldığı Gülme­yi Acılarla Yaşamak başlıklı uzun söyleşisinde 1950’li yıl­ların başında Adana’da bir si­nemada çalıştığını anlatır. Si­nemanın makinistliğini yapan genç İzgü, aynı zamanda köy­lerde de perde kurup göste­rimler yapmaktadır. Adana’da o dönem en çok Western film­leri, Hac yolculuğunu anlatan “belgesel” filmler ile dansöz gösterilerinden oluşan filmler ilgi görmektedir.

    Halk arasında “göbek filmi” olarak bilinen dansöz filmleri Adana’daki sinemalarda izle­yicilerin coşkulu alkış ve çığ­lıkları eşliğinde, üstelik hac filmiyle birlikte rahatlıkla gös­terilebilirken köylerde durum değişmektedir. İzgü, birçok köyde dansöz filmlerini ortaya çıkaramaz ama bazı köylerde gençler için bu filmleri göster­diği ek seanslar düzenler.

    Bu gizli seanslardan birin­de muhtar ve adamları baskın yapar. İzgü’yü hırpalayan bas­kıncıların kendisini jandarma­ya teslim etmeden önce tuta­nak hazırlaması gerekmekte­dir. Bunun için filmi izlemeleri gerektiğini iddia eden baskın­cılar dansöz filmini başa sar­dırır. Dansözün performansı o kadar beğenilir ki, İzgü jan­darmaya teslim edilmediği gibi rakılar açılıp masalar kurulur ve sabaha kadar dansöz filmi seyredilir. Köyün ileri gelenle­rini mest edip İzgü’yü kurtaran dansöz, Ayşe Nana’dır.

    zİstanbullu bir Ermeni olan Ayşe Nana’nın (1936-2014) gerçek adı Hermin Arslanoğ­lu’dur. Sahneye ilk kez 1950 sonu ya da 1951 başında çıkan Nana, döneminin en ünlü dan­sözüdür. 1954 yılındaki Çorum turnesinde kaldığı Yayla Ote­li’nde yattığı yatağın çarşafı­nın çalınması hayran kitle­sini iyi anlatan bir örnektir. Yalnızca Anadolu kentlerinde değil, büyük şehirlerde de çok hayranı vardır Nana’nın.

    İstanbul’da II. Dünya Sava­şı’nı izleyen yıllara kadar taş­raya özgü bulunup aşağılanan oryantal dans 1950’lerde daha itibarlı bir duruma gelmiştir. Dansözlerin İstanbul eğlence hayatında, en azından büyük gazinolarda boy göstermesinin yolunu açan iki dansözden bi­ri Nana’dır (diğeri İnci Birol). 29 Ağustos 1952 tarihli Vatan gazetesindeki ilanda “Türki­ye’de ilk defa olarak göbek ha­vasını nezih ve bediî (estetik) bir raks haline getiren rakipsiz Nana” yazması da bundandır.

    2 Haziran 1951 tarihli haf­talık sinema mecmuası Yıl­dız’da “Yahya Kemal’in ‘Şiir Kız’ adını taktığı, üstada kendi yazdığı ‘Kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli… / Şeytan diyor sarmalı, yüz kere öpmeli’ şiiri­ni hatırlatan dişi” diye takdim edilir. Eğer bu doğruysa, Yahya Kemal’in kamuoyu önünde bu derece muhabbet gösterdiği ilk dansöz de Nana olmalı.

    Nana’yı diğer dansözler­den ayıran önemli bir özellik de bir dönem sahne ve eğlence dünyasının önemli isimlerin­den Orhan Boran’ın tabiriyle “neredeyse çıplak” dans etme­sidir. Bu nedenle birçok göste­risinden sonra müstehcenlik, ahlaka aykırı hareket etme gibi şikayetler nedeniyle başı der­de girer. Bunlar dışında kaldığı otellerin ve sahneye çıktığı ga­zinoların sahipleri ve çalışan­larıyla sık sık kavga edip ka­rakolluk olur Nana. Bu olaylar nedeniyle hakkında hakaret davaları açılmış, bunların bazı­larından hapis cezası almıştır.

    1955’te hakkında Türklü­ğe hakaret suçlamasıyla açılan soruşturmada hakkında gıya­bi tutuklama kararı verilir. 10 Temmuz 1955 tarihli Demok­rat İzmir gazetesine göre olay şöyle gelişmiştir: Beyoğlu’n­da bir gazinoda program ya­pan Nana, garsonların sürekli sahnenin önünden geçmesi­ne sinirlenip dansı bırakır ve “Kazık herifler dans ederken sahnenin önünden geçilmez” der. Şef garson Nana’ya, “Gar­sonlara hakaret etmeye hak­kın yok” tepkisini gösterince, gazetenin ifadesiyle, “Avazı­nın çıktığı kadar bağırıp eli­ne geçeni zavallı şef garsonun kafasına fırlatan” dansöz, “Siz Türk erkekleri bir kadınla ko­nuşmaktan ne anlarsınız” de­miştir. Gazinoya çağrılan iş­güzâr polisler, olayın Türklüğe hakaret kapsamında olduğu­nu söyleyip Nana’yı gözaltı­na almak ister. Ama dansöz, polislere tekme atıp kaçmayı başarır. Hakkında tutuklama kararı çıkarılan ve bir hafta sonra yakalanan Nana garson­lar ifade değiştirince serbest bırakılır. Kıbrıs sorununun Türkiye gündemine girdi­ği 1954 yılından itibaren Rumlara yönelik düşman­lığın göstergelerinden biri de Rum vatandaşlara açı­lan Türklüğe hakaret dava­larında patlama yaşanma­sıdır. Rumlara yönelik bu tutumdan Ermeni ve Yahu­di vatandaşlar da nasibini almıştır. Nana’ya bu soruş­turmanın açılmasının tek sebebi de Ermeni olmasıdır.

    Nana, 13 Kasım 1955’te gazetelerde çıkan deme­cinde o güne dek çok yurt­dışı turnesi yaptığını ama bu kez temelli Türkiye’den gideceğini açıklar. Paris’te “Şark stili dekore edilmiş bir kabare” açıp özgürce dans etmeyi planlayan Nana 26 Aralık 1955’te Oriantal adlı kabareyi açar ama mekanda işler bir türlü iyi gitmez. Na­na bu gidişatı değiştir­mek için bir plân yapar. Kalibresine yakışmaya­cak kadar vasat olan plâ­na göre ünlü dansöz bir süre ortalıktan yok ola­cak, birlikte yaşadığı an­nesi de Fransız polisine kızının kaçırıldığı ihba­rı yapacaktır. Nana, sahte kaçırılmanın yaratacağı sansasyonun kulübün işlerini düzelteceğine inanmaktadır.

    Kaçırılma olayı Fransa’da değilse de Türkiye’de küçük bir sansasyon yaratır. Na­na’nın annesi polise başvur­mak dışında Fransız ve Türk gazetelerine de mektup yaz­mıştır. 28 Mart 1956’da Türk gazeteleri “sinir buhranı ge­çirmekte olan” Nana’nın sekiz gün önce esrarengiz biçimde kaybolduğunu yazmaktadır. Giderken bıraktığı “Elveda” yazılı not dışında hiçbir de­lil yoktur ve kaçırıldığından şüphelenilmektedir. Bu haberler birkaç gün daha sürer. 2 Nisan’da Fran­sız polisi, “Dansöz faz­la alaka görmediği için böyle demode bir usule başvurmuştur, kaçırıl­ma olayı yalandır” açık­laması yapıca gerçek ortaya çıkar. Bu durum Türk gazetelerini çok kızdır­mıştır. Haberler aldatılmışlı­ğın verdiği sinirle yazılmıştır ve Nana’nın Ermeni olduğu özellikle vurgulanmıştır. Da­ha önceleri Nana için “Bey­nelmilel şöhrete sahip yegâne Türk dansözü” yazmakta ya da “Türk lokumu” gibi lüzum­suz lakaplar takmakta beis görmeyen gazeteler birden Ermeniliğini hatırlamıştır.

    skandal kupur 01
    Kiliseden medet umdu Ayşe Nana, Roma’daki skandalın ardından muhafazakar çevrelerin ve Vatikan’ın basın organlarının ağır saldırısına maruz kalmış, baskıları biraz hafifletmek için İtalyan dergilerine kilisede pozlar vermişti (üstte). Altta ise Nana 1954 Haziran tarihli Cennet Kuşu dergisinin kapağında görülüyor.
    AYSE NANA - TARABYA PLAJI - CENNET KUSU 18 EYLUL 1954 SAYI 4

    Fransa’da tutunamayın­ca dönüş yolu gözükür. Gidi­şinden bir yıl sonra 6 Ara­lık 1956’da geri döner. İçinde olduğu tren Sirkeci’de büyük bir kalabalık tarafından kar­şılanır. Trenin kapıları izdi­ham nedeniyle açılamayınca pencereden iner Nana. Kabare yatırımı için bütün birikmiş parasını batırdığını açıklayan Nana bir soru üzerine, “Sal­yangoz yemekten kendileri de salyangoza benzemiş” dediği Fransız erkeklerini pek beğen­mediğini söyler.

    Nana’nın Türkiye’de yeni­den hakim karşısına geçmesi için birkaç ay yeter. 25 Mart 1957’de Adana’daki progra­mı için ahlaka aykırı hareket şikayeti yapılmış, polisler ge­lip gösteriyi yarıda kesmiş­tir. Polislere küfür eden Nana gözaltına alınıp mahkemeye çıkarılır. Nana’nın duruşma­sı her zaman olduğu gibi çok kalabalıktır. Kadın hakimin dans ederken göğüslerini açtı­ğı iddiasını reddeder. “İster­seniz burada da tekrarlayayım gösteriyi” sözleri izleyicilerin uğultusuyla karşılanınca iyice coşar Nana ve hakimin birkaç kez yaptığı “laubali hareketle­re bir son vermesi” uyarısına rağmen ters ters konuşmayı sürdürünce tutuklanıp Adana Kadınlar Cezaevi’ne konulur. Avukatlarının itirazı sonucu iki gün sonra yeni duruşma yapılır. Üç avukatı da davayı almayı Nana’nın duruşmada ağzını açmaması şartıyla ka­bul etmiştir. Neyse ki hiç ko­nuşmaz ve tahliye edilir.

    showimg2
    Sağda, en meşhur gösterisi “Ateş Dansı”nda görülen Ayşe Nana soldaki fotoğrafta Roma’da “Ahlaka aykırı davranışlarda bulunmak” suçlamasıyla yargılandığı mahkemeden çıkıyor.
    AYSE NANA - DANSOZ - 05

    Ertesi yıl hem sahnede hem sinemada şansını dene­mek için İtalya’nın yolunu tu­tar. Ama burada da başının derde girmesi uzun sürmez. 5 Kasım 1958’de çıplak dans et­tiği partideki fotoğraflarının yayımlanması, mahkemelik olmasına yol açar. Nana ayrı­ca muhafazakâr İtalyanların baskısı altındadır. Vatikan’da çıkan L’Osservatore romano adlı gazete Nana’nın striptiz yapmasını rezillik olarak nite­lendirir ve sınırdışı edilmesi­ni ister. Hakkında hemen dava da açılmıştır. Ancak o dönem İtalya’da da davalar uzun sür­mektedir. 1963’te sonuçlanan davada Nana iki ay hapisle ce­zalandırılır. Temyize giden da­va 1 Nisan 1964’te sonuçlanır ve cezası ertelenir.

    Nana, 1974’ten itibaren ti­yatroya yönelir. O dönem er­kek arkadaşı olan oyuncu Ma­urizio Reti’yle birlikte küçük bir kumpanya kurarlar. Mü­zikli oyunlarla başlarlar işe, o olmayınca tamamen cinsellik temalı oyunlara yönelirler. Şa­ir-yazar Ülkü Tamer 1979’da Roma sokaklarında dolaşırken sokaklarda Nana’nın afişini görünce çok şaşırdığını anla­tır, çünkü Nana, Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’ni tek kişilik gösteri olarak sunmaktadır.

    1963’te kızı Sara Pasto­re’nin doğumundan sonra du­rulduğunu söyler Nana. Ger­çekten de o tarihten sonra en azından karakolluk, mahke­melik olduğu bir olaya karış­maz. 12 Eylül darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarıl­ması ise Türkiye’de devletle başının son kez derde girdiği olaydır.

    SİNEMA VE NANA

    Dansı ‘Tatlı Hayat’ta yer aldı kendi 2. sınıf filmlerde kaldı

    Nana’yı dünya çapında ünlü yapan olay 5 Kasım 1958’de Roma’nın ünlü gece kulübü Rugantino’daki parti­de yaşanır. ABD’li milyarder Vanderbilt hanedanından Peter Howard’ın düzenlediği partinin konuklarından biri de devrik Mı­sır Kralı (Şişko) Faruk’tur. Krala sürpriz yapmak isteyen Howard, bir dansöz bulunmasını isteyince Nana çağrılır. Kral son anda partiye katılmaktan vazgeçer ama Nana gelmiştir. Apar topar çağrıldığı için yanında kostümü yoktur. Önce elbisesiyle dans eder, gösterinin sonunda nere­deyse çırılçıplaktır.

    1958 29 KASIM HURRIYET TSKANDAL GECE
    Yıllarca unutulmayan skandal Rugantino’da yaşanan skandal hem Türkiye’de hem İtalya’da uzun yıllar boyunca haber konusu oldu. Ceza davası sonuçlandıktan sonra da konu ilgi çekmeye devam etti. 
    skandal kupür

    Gösteri bitince mekanı basan polisler kulübü kapatır. Nana’nın performansını magazin muhabiri Tazio Secchiaroli fotoğraflamış­tır. Bu fotoğraflar L’Espresso’da yayımlanınca tüm dünya skan­daldan haberdar olur. O gece, Roma eğlence hayatına 1960’lar boyunca damgasını vuracak çılgın Dolce Vita (Tatlı Hayat) günlerinin başlangıcı kabul edilir.

    Bu fotoğraflar Nana’yı döne­min en bilinen karakterlerinden biri yapar. Olayı unutulmaz kılan asıl önemli şey ise Fellini’nin 1960 yapımı La Dolce Vita filminde Nana’nın striptiz performansın­dan ilham alan bir sahnenin de olmasıdır.

    Ancak skandala adının karış­ması Nana’ya birinci sınıf sinema filmlerinin ve gece kulüplerinin yolunu açmaz. Fellini’nin aklına da filmdeki dans eden kadın rolünü Nana’ya vermek gelme­miş, Nana’yı Nadia Gray canlan­dırmıştır. Nana, İtalya’da ondan fazla filmde rol alır ama küçük bir rolünün olduğu, Marco Ferreri imzalı 1983 yapımı Storia di Piera dışındaki filmleri ciddiye alınabi­lecek işler değildir.

    Gazeteci-tarihçi Orhan Koloğlu’nun, 15 Şubat 1972’te Hürriyet’te “Nana’yı birkaç sene evvel Roma’da tren istasyonu civarındaki ucuz Voltura sine­masında seyrettim. Sinemanın bütün müşterileri askerler ve Sicilyalı amelelerdi. Filmden sonra bir saate yakın da sahneye çıkan Nana’nın kıvırmalarını izliyor­lardı” yazmasından anlaşıldığı gibi sahne hayatında da işleri pek parlak gitmez.

    Nana skandal geceyi ilk yıllarda bir reklam amacı olarak kullanmaya çalıştıysa da sonuçlar beklediğinin tam tersi olur. 1980’lere gelindiğinde o geceki performansından ve fotoğrafları­nın çekilmesinden büyük pişman­lık duyduğunu söyleyecektir.  

    La-Dolce-Vita filmindeki dans
    ayse nana dans03
    ayse nana dans05
    ayse nana dans06
    ayse nana dans04
    ayse nana dans01

  • Ferman padişahınsa da, arkasında Avrupa vardı

    Ferman padişahınsa da, arkasında Avrupa vardı

    1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, gayrimüslimlere “ayrıcalık” değil, eşit vatandaşlık hakkı getiriyordu. Avrupalı devletlerin baskılarına rağmen hayata geçmeyen fermanın getirdiği tek ayrıcalık, gayrimüslimlerin de aynen İstanbullular, Araplar, Arnavutlar ve Kürtler gibi bedelli askerlik yapabilmeleriydi.

    Osmanlı Devleti’nin, İn­giltere, Fransa ve Piye­mont devletlerinin bü­yük katkısıyla Rusya’yı mağlup ettiği Kırım Savaşı’nın hemen ardından ilan edilen Islahat Fermanı, tarihçiliğimizin yorumunda mutabık kaldığı ender konulardan biridir. Fermanın Babıali’de devlet erkânı, şey­hülislâm, patrikler, hahamba­şı ve gayrimüslim cemaat ileri gelenleri önünde okunarak ilan edildiği 18 Şubat 1856’dan be­ri anlatılan hep aynıdır: Batılı devletlerin baskısıyla çıkarılan bu ferman, gayrimüslimlere ay­rıcalıklar tanımaktadır.

    abdulmecid

    Bu yorumun ilk kısmı doğ­rudur. Osmanlı tebaası olan gayrimüslimleri Müslümanlar­la eşit haklara kavuşturacak bir hukuki düzenleme yapılması isteği, Kırım Savaşı’nın ardından 30 Mart 1856’da imzala­nacak olan Paris Barış Antlaş­ması’nın ha­zırlıkları sıra­sında İngiliz ve Fransız diplomat­ları tara­fından dile getirilmişti. Diplomatlar, bu eşitliği sağlayacak düzen­lemelerin barış antlaşmasının metnine özel bir madde olarak eklemek konusunda ısrarcıydı­lar. Böyle bir uygulamanın yüz­yıllardır gayrimüslimlere göre hukuki olarak ayrıcalıklı bir sta­tüleri olan Müslümanların şid­detli tepkisiyle karşılaşacağını düşünen Osmanlı devlet adam­ları, eşitlikçi düzenlemelerin padişahın bir lütfu olarak tek taraflı bir şekilde ilan edilmesi konusunda Avrupalı meslektaş­larını ikna etmeyi başardılar.

    Yorumun ikinci kısmının kilit kavramı “ayrıcalık” ya da o dönemin diliyle söylersek “im­tiyaz”dır. Osmanlı Müslüman kamuoyu için Islahat Ferma­nı bir “İmtiyazat Fermanı”dır. Peki Müslümanların kendileri gibi Osmanlı tebaası olan gayri­müslimlere tanınmasına karşı çıktıkları bu “ayrıcalıklar” ne­lerdir?

    Ferman, dinî işlerinde gayri­müslim cemaatlerin zaten sahip oldukları özerkliği koruyor, an­cak cemaat yönetimini ruhban sınıfının tekelinden çıkarıp yeni kurulacak cemaat meclislerine laik unsurların da girmesini ön­gören düzenlemeler yapılacağı­nı ilan ediyordu. Bunun yanında vergi, yargılama, eğitim, devlet memurluğu ve siyasî temsil ala­nında Osmanlı gayrimüslimle­rinin artık Müslümanlarla eşit olacağını söylüyordu.

    Örnek vermek gerekirse, ar­tık İslâm dininden çıkan bir ki­şiye idam cezası verilmeyecekti. Kimse bir gayrimüslimi Müslü­man olmaya zorlayamayacaktı. Sadece gayrimüslimlerin yaşa­dıkları yerlerde dinî âyinler gö­rünür, duyulur bir şekilde yapı­labilecekti; örneğin kiliselerde çan çalınabilecekti. Gayrimüs­limler ibadet yerlerini, okulları­nı, hastanelerini, mezarlıklarını tamir edebilme hakkına sahip olacaklardı. Devlet memurlu­ğuna dinlerini değiştirmeden girebileceklerdi. Daha önce bu, gayrimüslimler arasında sade­ce Rumlara tanınan bir haktı. Tüm gayrimüslimler askerî ve idari kadroları yetiştiren devlet okullarına kabul edileceklerdi. Müslümanlar ne kadar vergi ve­riyorlarsa artık onlar da o kadar vergi vereceklerdi. Mahkeme­lerde de tanıklıkları Müslüman­larınkiyle eşit biçimde kabul edilecekti.

    Fermana göre, “gâvur” gibi gayrimüslimleri aşağılayan ifa­deler resmî yazışmalardan çıka­rılacaktı. 1856’dan önce Tereke defterlerinde gayrimüslimler için sadece “hâlik” (helâk olan), yani gebermenin kibarcası kul­lanılırken, Islahat Fermanı’n­dan sonra “fevt” (ölmüş) den­meye başlanmış, “vefat” terimi ise yine sadece Müslümanlara ayrılmıştır. Kısacası, hayattay­ken Müslümanlarla eşit kabul edilmeyen gayrimüslimlerin öl­dükten sonra eşit kabul edilebil­meleri henüz Müslümanların içlerine sindirebilecekleri bir “ayrıcalık”, bir hak değildir Os­manlı devlet adamlarına göre.

    islahat-fermani
    17 Şubat 1856 tarihli Islahat Fermanı.
    BOA, MFB, 663

    Vazifesiz hak olmaz. Bu hakların yanı sıra vazifeler de öngörülmüştü. Bunların en önemlisi gayrimüslimlerin de askerlik yapması idi. Ancak bu yükümlülük gayrimüslim ce­maatlerden de Müslümanlar­dan da büyük tepki görünce uygulanmasından vazgeçilmiş ve gayrimüslimlerin askerlik yapmak istemezlerse nakdi bir bedel ödeyerek bu yükümlü­lükten muaf tutulabilecekle­ri kabul edilmiştir. Peki bu bir ayrıcalık değil midir? Osman­lı Devleti’nde askerlik yüküm­lülüğü bir eşitsizlik öyküsüdür. 1909’da çıkarılan askere alma kanununda gayrimüslim-Müs­lüman ayrımı yapılmadan tüm Osmanlı vatandaşlarının asker­lik yükümlülüğü altına girişine kadar, kura yoluyla zorunlu as­kerlik Anadolu ve Rumeli’deki Türk köylüsünün üzerine kal­mış bir yüktü. Başka bir deyişle, 1856’dan sonra gayrimüslimle­rin bedel ödeyerek kurtulabil­dikleri askerlik hizmetinden İs­tanbullular, Araplar, Arnavutlar ve Kürtler herhangi bir bedel vermeksizin zaten muaftılar.

    Fazla söze gerek yok. 1856’da ilan edilen, mezhep ay­rımı gözetmeyen eşit vatandaş­lıktı. Müslümanların gayrimüs­limlere verilmiş “ayrıcalık” ola­rak gördükleri ve şiddetle karşı çıktıkları şey kağıt üzerinde eşitlik ihtimalinden başka bir şey değildir. 1908 sonrasında bu ihtimalin gerçekleşmesi yö­nünde büyük adımlar atıldıysa da, Balkan Savaşları’yla bu ivme tamamen kesilmiş, 1. Dünya Sa­vaşı’nda yaşanan felâketin ar­dından ortaya çıkan yeni Türk devletinde uygulanan bilinçli politikalar ve hayata geçirilen hukuki düzenlemelerle nere­deyse Islahat Fermanı öncesine dönülmüştür. Gayrimüslimler açısından kağıt üzerinde de ol­sa eşit vatandaşlık yönünde ye­niden bir ihtimal belirmesi ise ancak 2004’ten sonra Avrupa Birliği müzakereleri sırasında belirmiştir.

  • Şehitlik üstüne mahalle cami üstüne birahane

    Tarihî kentlerin gelişim safhalarının topog­rafik, demografik ve onomastik (isimlerin kökeni) açıdan değişimleri, ağaç göv­delerindeki yaş halkalarının sayılması kadar kolay tespit edilemez. Bilhassa İstanbul gibi dünyanın en eski ve güç­lü devletlerinden ikisine baş­kent olmuş bir şehrin üst üste binmiş katmanları üzerinde halen yaşayan dev bir metro­polün olması, bu tespiti daha da zorlaştırmaktadır.

    Bu yönde yapılan çalışma­lar takdire şayandır ve derin emek mahsulü. Biz de bunlar­dan yararlanarak ve Osmanlı Arşivi’nden elde ettiğimiz bel­gelere dayanarak, özelde As­malı Mescit’ten Kamhi Apart­manı’na evrilen bir sürecin çevresindeki, genelde Galata semtindeki değişime dikkati çekmek istedik. Çıkardığımız sonuçlar, günümüzdeki ara­zi rantiyeciliğinin, tarihsel ve kentsel koruma bilinci düzey­sizliğinin geçmişteki yansıma­larını gözler önüne seriyor.

    Galata, İstanbul’un karşı­sında Haliç’in ağzında ilk ku­rulduğu zamanlardan itibaren kozmopolit yapısıyla dünya­nın cazibe merkezi olma özel­liğini hiç kaybetmemiş. Ro­ma İmparatoru I. Constan­tin (323-337) ilkçağdan beri İstanbul’luların “Pera=Karşı” dedikleri bölgede bulunan bir miktar evin çevresine ilk suru yaptırdığında, yüzyıllar için­de önemini giderek arttıracak bir bölgeyi belirlemişti aslında. Zamanla “Galata” ismini alan bu mevki, Cenovalı tüccarların özerk hareket ettikleri bir böl­ge haline gelecekti.

    Bizanslılar, Cenovalıların faaliyetlerinin kendi aleyhle­rine geliştiğini görünce, bu­radaki surları yıkarak imti­yazlarını kaldırmaya yönelik girişimlerde bulundular. Ne var ki Bizans’ın iç kargaşasın­dan yararlanan Cenovalılar, 14. yüzyılda surları eskisin­den daha mükemmel yaptık­ları gibi derin hendeklerle de tahkim ettiler. Surların en yüksek noktasına da günü­müzde “Galata Kulesi” olarak yaşamaya devam eden burcu inşa ederek, Bizans’a meydan okumayı sürdürdüler. Bu ku­leden sonrası bağlık, bahçelik, ormanlık arazi halinde kaldı.

    Kostantiniyye’nin 1453’de fethinde Cenovalıların Bizans devrindeki imtiyazları ortadan kaldırıldı ama Galata’daki koz­mopolit yapı devam etti. Bir kısım sur duvarı Fatih’in em­riyle yıktırıldı. Cenova koloni­sinin Rumlarla birlikte yaşadı­ğı kale içinin yanı sıra Kasım­paşa ve Tophane taraflarına yoğun Türk yerleşimi başladı. Haliç’te, Kasımpaşa’ya doğru geniş bir alanda tersane, kala­fat yerleri oluşturuldu. Levent taifesi, Azap askerleri buralar­da iskân edildi.

    İkinci Bayezid devrinde Galata suru dışındaki alanla­ra Gül Baba Türbesi, Galata Sarayı, Kulekapı Mevleviha­nesi ve bir dizi çeşme, hamam, cami, mescit inşa edilerek mahalle ve çarşıların teşki­latlanmasına gidildi. Frenkle­rin ve birçok sefaret mensubu ecnebinin bu bölgede ikameti, Hıristiyan ve Müslümanların kültür etkileşimlerinde bulun­masını kaçınılmaz kıldı. Bil­hassa Galata Mevlevihanesi’n­deki ayinleri izlemeğe meraklı ecnebi kitlesi oluştu. Kethü­dazade Arif Efendi gibi ulema mensupları da org dinlemeye kiliselere giderlerdi.

    Kamhi apartmanı Goad Planlarındaki Asmalı Mescid Sokağı. İşaretli alanda Kamhi Apartmanı öncesi vaziyet görülmektedir.

    Fatih Sultan Mehmet, fetih sırasında şehit olanların gö­müldükleri Azapkapısı’ndan Kasımpaşa’ya yayılan sahayı mezarlık olarak ilan etti. As­malı Mescit bu mezarlığın üst sınırındaydı. Suriçi İstanbul­lular, ölülerini kayıkla karşı­daki Meyyit İskelesi’ne geçirip buradaki Meyyit Camii’nde namazını kıldıktan sonra bu mezarlığa defnederlerdi.

    Kaptan-ı Derya Cafer Paşa 1516’da mezarlıktaki bazı ka­birleri imha edip Tersane’ye ilave binalar inşa ettirmeye kalktığında, 1453 fethini ya­şamış bazı pir-i fani gaziler şehit yoldaşlarına yapılan mu­ameleden dolayı Yavuz’a bed­dua etmişlerdi. Tespit edilen bu ilk tahribatın ardından sü­rekli genişleyen ve seyyahla­rın anlatımına giren, ressam­ların çizimlerine konu olan bu büyük mezarlık, İstanbul’dan bakıldığında ulu servi ağaç­larıyla Galata ve Kasımpaşa arasına pitoresk bir üslup ka­tıyordu. Evliya Çelebi de ai­lesinin bu mezarlıkta gömülü olduğunu belirtir. Üstelik bazı kabirlerde Kûfî yazısı görül­düğünü ve bunların Arapların Bizans’ı kuşatmalarında şehit olan sahabe kabirleri olduğu­nu iddia eder.

    Kamhi Apartmanı, restorasyon öncesi görünümü, 2005.

    Osmanlı döneminin en renkli ilk tasvirlerini aktaran Evliya’ya göre “Galata kavmi­nin birincisi gemiciler, ikinci­si tüccarlar, üçüncüsü sanat­kârlar, dördüncüsü kalafat­çı marangozlardır”. Bu kadar denizcisi bol yerin meyhanesi de çok olur. Rumlar meyha­neci, Ermeniler pastırma­cıdır. Galata Kalesi için­de âlemin gördüğü en çirkef işler icra edildiği gibi, dünyanın her yerinden gelen içki ve şarapların da en âlâsı buralardaki meyhanelerde sa­tılır. Yüzlerce müşterinin aynı anda yiyip içtiği meyhaneleri vardır. Latîfî’ye göre “Bu şehr-i dilârâ ve dilâviz safa-bahş-ı sa­fa-engizdir ki ayşı müdâm ve işreti ale’d-devâm ve bezm-i mey andan gayrı yerde harâm­dır” (Bu güzel şehrin içki sof­rası ve alemleri sürekli devam eder. İçki meclisi buradan gayri yerde haramdır).

    Kamhi Apartmanı, restorasyondan sonraki görünümü, 2015.

    Galata’nın yeme-içme-eğ­lence kültürü o kadar renklidir ki civar olan Kasımpaşa, Top­hane sakinleri başta olmak üzere İstanbul’un her köşesin­den Türkler de buralarda gö­rülür. İstanbul’da son Osmanlı asrının namlı kabadayılarının bu semtlerden çıkması tesadüf olmasa gerek. Fuhşiyatın da gayet yaygın bir mekânı olan bu bölge bazı İstanbullular için kesinlikle yasaklanmıştır. Bilhassa son yüzyılda yatılı as­keri mektepler ile Darüşşafaka gibi bazı okulların öğrencileri hafta tatillerinde Beyoğlu’na, Galata’ya geçmemek üzere tehdit edilirlerdi. Aksi takdir­de okuldan atılmaya kadar va­ran cezalar alabilirlerdi.

    Osmanlı ile diplomatik ilişkilerini geliştirmeye baş­layan ülkeler, 16. yüzyıldan itibaren kendilerine tahsis edilen Galata suru dışında­ki geniş alanlarda sefaretha­nelerini kurdular. Öncelikle kendi ülke tüccarlarının haklarını korumayı düşünür­lerdi. Ayinlerindeki serbestî­ye ek olarak domuz ve şarap alımında da belirli kotaları vardı. Giderek diplomatik do­kunulmazlığa dâhil ettikleri yeniçeri yasakçıları, tercü­manları, hizmetkârları ile Ga­lata/Pera bölgesinde koloni halinde yaşamaya başladılar.

    Bu bölgedeki yerli Rum Ortodoks, Ermeni Gregoryen cemaatlere ilave Katolik ve Protestan kiliseleri de bunlar­la birlikte görülmeye başlandı. Osmanlıya “zimmet akdi” yani “himaye sözleşmesi” ile tebaa olan yerli gayrimüslimler ciz­yelerini öder ancak askere alın­mazlardı. İstanbul’da Katolik veya Protestan ülke vatandaşı tüccar ve sanatkârların ahid­name ve kapitülasyonlar saye­sinde sefaretlerin himayesinde ticaret ve sanata yönelmeleri, Osmanlı tebaası gayrimüslim­ler ile rekabetlerini arttırdı.

    Bu gelişmeler başlangıçta yerli Hıristiyanları ürküttüy­se de zamanla ideal birliğinde buluştular. İttifakları meyve vermeye başladıkça bilhas­sa Ermenilerden Katolik ve Protestanlığa geçişler çoğal­dı. Osmanlıların duraklama ve gerileme dönemlerinde bu zümrelerin kazanımları daha da arttı.

    Gülhane Hatt-ı Hümayu­nu (Tanzimat), Baltalimanı Sözleşmeleri ve Islahat Fer­manı sonrası nüfus ve refah düzeylerinin artışına paralel olarak taş binalarla doldur­dukları Galata/Pera bölgesin­de Müslüman mahallelerine de yayılmaya başladılar. Ön­celikle mahalle aralarındaki küçük hazire adacıkları veya yangın, deprem gibi felaketle­re maruz kalmış cami, mescit arsalarına el atarak burala­rı meskenlere dönüştürdüler. Bu sıralarda İstanbul yakası ahşap, eski ve harabe binala­rıyla, büyük yangınların ar­dından ortaya çıkan yangın alanlarıyla hayata tutunma savaşı veriyordu. Pera’daki Türk mahalleleri de bundan farklı durumda değildi.

    1857’de Altıncı Belediye Dairesi adıyla Beyoğlu ve Ga­lata semtlerini kapsayan bele­diye kuruldu. Nizamnamesin­de açıkça yazıldığı üzere “çok sayıda akarat ve mutena bina­lar bu bölgede bulunduğun­dan” kuruluş önceliği buraya verildi. Belediye meclisinin neredeyse tamamı Osmanlıla­rın en zengin azınlıklarından ve ecnebi tebaalılarından olu­şuyordu. Bunlar sefaretlerin ve gayrimüslimlerin kendi bölge­lerinde rahat yaşamalarına yö­nelik kararlar aldılar. Öncelikle sağlık sebepleriyle gayrimüs­lim mezarlıklarını Şişli civarı­na naklettiler. Müslüman me­zarları yerinde kaldı. İstanbul ahşap binalarla dolu olduğundan bir yangı­na maruz kalırsa binlerce ev yanıyor ve yangın yerlerinde yapılan düzenleme ile yollar genişletilebiliyordu. Galata Surları içi ise daracık yollar­dan ibaret olup binaları da taş olduğundan İstanbul gibi ya­nıp kül olmuyor ve ardından da yolları genişletilemiyordu. Burada ancak yıkım yapılabi­lirdi. Surların yıkılması ile bu işe başlandı. Galata surlarını yıktılar, etrafındaki hendekleri doldurdular.

    ASMALI MESCİT KROKİSİNDEKİ NUMARALARIN OKUNUŞU
    1 Meşruta haneler.
    2 Mahvedilen mescidin bânîsi Yunus Ağa kabri.
    3 Asmalı Mescit Camii.
    4 İnşa olunmakta bulunan apartman.
    5 Çeşmenin hazinesi.
    6 Hedm edilip zabt edilen çeşme mahalli.
    7 Bir hane.
    8 Zabt edilen setli kabir.
    9 Zabt ve mahvedilip apartmana ilhak edilen setli kabristan mahalli.
    10 Zabt edilen çeşmenin şerefiyesi.
    Ali Sami Bey’in jurnali (solda) ve ekindeki kroki (üstte).

    Görünürde sur diplerin­de ve hendeklerde uygunsuz ve gayriahlâkî eylemlerin en­gellenmesi hedeflenmişti. Ne var ki sur duvarından başka korunağı olmayan Kasımpa­şa ve Tophane istikametindeki büyük Müslüman mezarlıkla­rı açık hedef ve çoluk çocu­ğun oyun sahası haline geldi. Gayrimüslim mezarlıkları gibi bakımlı olmayan ve duvarlar­la korunmayan Türk mezar­lıklarında, zamanla içlerine arabaların dahi girdiği yollar açılmaya başlandı. Buralarda­ki mezar taşları ve mezarlar zamanla eksildi.

    Tahribat kısa sürede büyü­dü ve ortaya çıkan boş alan­lar satıldı veya belediye na­mına dükkân, pazar yeri inşa edilerek kiraya verildi. Galata Surları dışında Kasımpaşa ve Tophane taraflarında fetihten beri oluşmuş devasa mezarlık­lar bu sıralarda arazi rantiye­lerinin göz diktikleri alanlar haline geldi. Evkaf (Vakıflar), Defter-i Hakani (Tapu-Ka­dastro) ve belediye memurla­rından bazılarının suistimalle­ri ile birçok vakıf alanı ve me­zarlık bir şekilde elden çıktı.

    Galata-Beyoğlu tünel in­şaatı da Tepebaşı’ndaki bir kısım mezarlığın tahribine se­bep oldu. Kimi zaman Evkaf Nezareti mezarlıklardaki ku­rumuş servileri sandıkçı esna­fına satılmak üzere kestirdi. Altıncı Belediye Dairesi binası olarak yapılan şimdiki Beyoğ­lu Belediye binası bile mezar­lık bölgesinde yapıldı. Önün­deki geniş yol mezarlıktan açıldı. Altıncı Daire karşısın­daki mezarlığın yola giden kıs­mından dolayı Evkaf Nezareti ödeme yapılmasını istediğinde Şehremaneti tarafından “me­zarlıktan koparılan parça ile mezarlıkları arsa olarak de­ğerlendirmesi halinde fiyatla­rı daha da artacağından geliri de artacaktır. Şehrin şiddetle muhtaç olduğu ümran ve te­rakkiyi sekteye uğratacak en­gellemelerden vazgeçilmesi” yollu nasihat verilmişti.

    İşte böyle bir ortamda 19. yüzyılın ikinci yarısında gayri­müslim nüfus giderek artma­ya başlayınca Asmalı Mescit, Bedreddin, Şahkulu gibi Türk mahallesi sakinleri gayrimüs­limlerden emniyetlerinin kal­madığını, rahatlarının bozul­duğunu, birçok Türk ailenin mahallelerini terk ettiğini, gay­rimüslim yayılması önlene­mezse kendilerinin de bura­ları terk edeceklerini arzuhal ve toplu dilekçelerle Sadarete bildirdiler. II. Abdülhamid so­mut olarak durumun nezake­tini fark ederek cami, mescit, türbe, mezarlık gibi İslâmi yapı ve alanlara bitişik Müslüman emlakinin gayrimüslimlere sa­tılamayacağına dair karar aldı. O zamana kadar bizzat Evkaf Nezareti’nin “mukataaya rabt ederek” veya müzayedeye çı­kararak sattığı gayrimenkuller gayrimüslimlerde kaldı.

    Eski adı Kabristan Soka­ğı şimdiki Meşrutiyet Caddesi olan geniş caddenin Haliç isti­kametindeki Pera Palas Oteli, sonradan ABD Sefareti bina­sı olan Corpi ve Tubini evleri de buralardaki ilk binalardır. Tepebaşı Bahçesi ile bu taraf tamamen halledildi. Daha aşa­ğıdaki bölgelerde adacıklar ha­linde kalan mezarlıklar da za­manla ortadan kayboldu.

    İsim tabelalarında dönüşüm 1908 tarihli Kamhi ve 1905 tarihli Donizetti apartmanları dönüşüm tarihini belirlemektedir. ‘Appartament Donizetti’ isminden düşen harflerden arta kalan ‘Artame Onizetti’ dükkana isim olabilmektedir.

    Eski ABD Sefareti ile Pera Palas Oteli’nin tam karşısın­daki Asmalı Mescit Sokağı ba­şında da bir hazire mevcuttu. Bunun arkasında Hacı Beşir Ağa’nın hayratı bir çeşme ile bu mahalleye adını veren As­ma Mescidi veya Asmalı Mes­cit bulunuyordu. II. Bayezid devrinde Kalafatçıbaşı Yunus Ağa adında bir hayırseverin vakfettiği bu mescit, aynı za­manda çevresindeki mahal­leye de ad oldu (Zaten İstan­bul’daki mahalleler genellikle bir cami veya mescide açılan, çoğu çıkmaz sokaklara dizil­miş evlerden ibarettir ve orta­sındaki caminin adıyla anılır).

    Asmalı Mescit Sokağı’nın Cadde-i Kebir’i keserek Kum­baracı Yokuşu’na bağlandı­ğı noktaya “Dörtyol” denilir­di. Tophane’den Tepebaşı’na anayol burasıydı ve çok işlek bir trafiği vardı. Belediye em­lak vergisi kayıtlarına bakıldı­ğında vergi değeri en yüksek binalar sağlı sollu dizilmişler­di. Kozmopolit yapısı sayesin­de farklı ülkelerden çok sayıda sakini mevcuttu. Mekteb-i Sul­tani’den Tünel’e inen cadde­nin sağ tarafına Asmalı Mescit Mahallesi adı verilmiştir. İşte bu mevkide bulunan tek cami burasıydı. Kabristan, Mezarlık, Minare adı verilen sokaklar ile çevrili olması tarihsel konumu hakkında bir fikir verir.

    Bu cami 1837’de ilginç bir olaya da sahne olmuştur. Vak­fiyesi gereği imamlık hizme­ti Kalafatçıbaşı Yunus Ağa’nın torunlarından Mehmed Esad ile Mehmed Tayyib isimli iki kardeş arasında bölüştürül­müştür. Küçük Mehmed Tay­yib on beş sene önce görevini terk ederek Mısır’a yerleşir. Di­ğer imam Mehmed Esad Efen­di ise alkolik, cemaate küfre­den bir adamdır. Ahali bunun terbiyesi için şikâyette bulun­muşsa da yapılan uyarılara ku­lak asmadığı gibi küfürleri ya­nına cemaate karşı şiddet uy­gulamaya başlar. Bu durumda halk bu adamı azleder ve Mev­levi Mehmed Dede’ye imamlık görevi verilmesini ister.

    Cami 1860’lardan önce yanmış olmalıdır. Bu tarih­te cami arsasına bir duvar çekilmesi düşünülmüş ama türbe mahalli ve cami arsası­nın Saatçi Matran tarafından hileli senetle ele geçirdiği gö­rülmüştür. Evkaf’ın bu yer­leri geri alması ve duvarın ta­mamlanması istenmiştir.

    1870’deki büyük yangın ardından topografyası ve bi­na mimarisi tamamen deği­şen Beyoğlu’nun sakinleri de büyük ölçüde gayrimüslim­lerden oluşmaya başladı. As­malı Mescit’in Türk sakinleri mahalleyi tamamen terk etti ve sahipsiz kalan cami-çeş­me-mezarlık alanında 1906 yılında bir hafriyat çalışma­sı görüldü. Bu inşaatı şikayet için Abdülhamid’e gönderilen bir jurnal sayesinde, bu tarihi mekânın nasıl rantiye-bürok­rat elbirliği ile ortadan kaldı­rılıp yerine apartman dikildi­ğini öğrenebiliyoruz.

    Kroki: Münih Fehim Evin önünde, yeşil parmaklıkla çevrili bir mezar taşı, mezar taşının üzerinde “Haza kabri Mehmet Dede, sene 99” yazıyordu. “Asmalımesçit 74” kitabındaki bu kroki aslında 47 numaralı evden görünüşü yansıtmaktadır. Günümüzde dört duvarı kalmış, otopark olarak kullanılan bu yerde Necip Fazıl’dan, Peyami Safa’ya, Fikret Adil’den Abidin Dino’ya kadar nice entelektüelin anıları vardır.

    Jurnalin sahibi II. Ab­dülhamid’in hafiyelerinden Bahriyeli Fotoğrafçı Ali Sa­mi Bey’dir. İhbarına eklediği kroki ile bugüne kadar Asmalı Mescid Camii tarihinde ka­ranlık kalmış birçok nokta­yı aydınlatmaktadır (Ali Sami Bey hayli tartışmalı bir kişi­liktir. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle Yunanistan’a sığınmış, Kurtuluş Savaşı’nda Yunan taraftarı olduğu için de “150’likler” listesinde 101 nu­marada yer almıştır).

    1860 tarihli Ostoya haritasında Asmalı Mescid arsası ve çeşmesi siyah boyalı alanda görülmektedir. Sol üst çaprazdaki Cimeterie Turc yazısı günümüzün Pera Palas Oteli’nin altındaki Türk Mezarlığını belirler.

    Bu kroki ortaya çıkana kadar Kalafatçıbaşı Yunus Ağa’nın kabrinin cadde üze­rinde çevrilmiş set üstündeki mezarlıkta bulunduğu düşü­nülüyordu. Rivayetlere göre 1940’lı yıllarda Yunus Ağa’nın kabri buradan alınarak Galata Mevlevihanesi’ne taşınmıştır. Ne var ki Fikret Adil’in Asma­lımesçit 74 kitabındaki Mü­nif Fehim krokisinde burada­ki mezar taşında “Haza Kabr-i Mehmed Dede sene 99” yazı­lı olduğu görülür, Yunus Ağa kabrinden bahsedilmez. Bu­gün Beyoğlu Belediyesi tara­fından asılan plakette ise nasıl tespit edildiği bilinemeyen bir şekilde “Ali Hoca Türbesi” ya­zılmıştır. Yanındaki tabelada ise Asmalı Mescid’in burada bulunduğu belirtilmektedir. Ali Sami Bey’in çizimi bu iki tabelanın da yanlış olduğunu ispat eder. Krokiye göre bu­günkü Kamhi Apartmanı/Do­nizetti Oteli altında bulunan cami arsası gayet küçüktür ve kuzey tarafında da Yunus Ağa’nın tahrip edilen kabri gös­terilir. Diğer tahrip edilen ka­birler, saka odası ve Lala Beşir Ağa Çeşmesi’nin yerleri de bu binanın altında kalmaktadır.

    Adını mahalleye veren mescit Şimdilerde geceleri taksi durağı, sabahları çöp istasyonu olarak kullanılan bu alandaki tabelalar da yanlış bilgi vermektedir. Cami yeri karşı köşededir. Mehmed Dede kabrine “Ali Hoca Türbesi” ismi nasıl uydurulmuştur bilinmez.

    Ali Sami Bey bu jurnali ile inşaatın durdurulmasına çalış­mış ve girişimlerde bulunmuş­tur. Bürokrasinin her kademe­sinde dolaşan şikâyet, sonunda Bakanlar Kurulu’na gelmiş ve burada inşaatın oldukça iler­leyip bitmeye yakın olduğu ge­rekçesi ile yıkılmasından sarfı­nazar edilerek devamına karar verilmiştir. Vakfı için daha fay­dalı olacağı gerekçesi ile Rafael Kamhi’nin cüzi bir bedeli Ev­kaf’a ödemesi karşılığında me­sele kapatılmıştır.

    Rafael Kamhi binayı bitir­dikten sonra alt katında bira­hane açar. Cami ve mezarlı­ğın üstünde birahane açıldığı için şikâyet edilirse de Ocak 1910’da ruhsatını alır ve bira­hane faaliyetini sürdürür. Za­ten o sokakta birkaç birahane daha vardır ve onlara hiç prob­lem çıkarılmamıştır. Meşru­tiyetin ilanından sonra Pera Palas ile arasından geçen Kab­ristan Sokağı’nın adı da Meş­rutiyet Caddesi olarak değişti­rilip eski kabristanı hatırlatan en son bağ da koparılıp atılır.

    Tepebaşı-Şişhane-As­malımescit üçgeni o devirde bir anda tiyatro, gazino, bar mekânlarıyla sanat ve eğlen­cenin merkezi olur. Bohem hayat sonuna kadar orada ya­şanmaktadır. Cumhuriyet dö­nemine de devrolan bu miras günümüze kadar taşınmıştır. 90’lardan itibaren yeniden es­ki itibarına kavuşmuş ve eğ­lencenin en bilinen merkezle­rinden biri olarak önemini ko­rumaktadır.

    1860 Öncesinde Galata Surları Galata Kulesi, surları ve önündeki derin hendek. Altıncı Daire’nin imar faaliyetleri sırasında yıkılan surların, doldurulan hendeklerin hatırası Büyük Hendek, Küçük Hendek, Lüleci Hendek gibi cadde isimlerinde yaşamaktadır.

    “FİKRET ADİL-ASMALIMESÇİT 74” KİTABININ KAPAĞI

    “Fikret Adil’in Asmalımescit tasviri

    Macera peşinde vatanını bıra­kan, hudut haricine atılan, yayan devri âleme çıkan ecnebiler ve barlarda çalışan bütün artistler Asmalımescit’te otururlar.

    Dünyanın her köşesinden gel­miş, ekserisinin milliyetleri ancak pasaportlarında -eğer varsa- ya­zılı bu insanların etrafında, gene ecnebi, fakat en aşağı 20 senedir Asmalımescit’te yerleşmiş bir grup daha vardır. Bu gruba men­sup olanlar, artist acenteliği, tefe­cilik, pansiyonculuk ve tellallıkla geçinirler, her lisanı konuşurlar, hiç birisini okuyup yazmazlar. Türkçe imzalarını atmayı bilirler ve zabıtadan tanıdıkları çoktur.

    Marsilyalı bir ‘souteneur’, Na­polili bir ‘lazzarone’, Şikagolu bir ‘ganster’ kendini Asmalımescit’te yabancı saymaz.

  • 14 Şubat Sevgililer Günü

    Eskiden SMS, Whatsapp, Facebook yoktu ama aşk hep vardı. Aşk virüsünü gönül yoluyla kapanlar “beğendikleri” kızlara, çocuklara duydukları ilgiyi, uzak düştükleri sevdiklerine hissettikleri hasreti sevda temalı kartpostallarla iletirdi. Sevgililer Günü’nün kökeni hakkında rivayet muhtelif. Fakat özel kartpostallar tasarlayıp bastıran, böylece bu günün dev bir sektöre dönüşmesini sağlayan zatın kimliğinde herkes hemfikir. 1800’lerin ortalarında kurduğu “New England Valentine Şirketi”nin piyasaya sürdüğü özel kartpostallar müthiş rağbet görünce, Amerikalı grafik sanatçısı Esther Howland da “Sevgililer Günü’nün annesi” ünvanını kazanıyor. Fakat aşıkları senede bir gün keser mi? Bayramı, seyranı bahane edip sevda kartpostallarıyla ilan-ı aşk etme adeti, hem Batı’da hem de Türkiye’de uzak bir geçmişe dayanıyor.

    Esther Howland’ın kendi elleriyle tasarladığı “Bağlılık” isimli kabartmalı Sevgililer Günü kartpostalı 1870’li yıllara tarihleniyor. Fakat kartın ne ön ne de arka yüzünde herhangi bir Sevgililer Günü ibaresi yer almıyor.

    Matbaa teknolojisindeki gelişmeler sayesinde kabartma, derinlik ve gerçeklik duygusu vermek için kullanılan tek yöntem olmaktan çıktı, doğrudan üç boyutlu kartlar üretilebilir hale geldi. 1920’li yıllara ait bu sevda kartında ayrıca aşkı ifade etmek için kalp sembolünün ve “Sevdiğime” (To my Valentine) ibaresinin yer almaya başladığı dikkat çekiyor.

    İngiltere’den gelen el yapımı bir Sevgililer Günü kartından etkilenen Esther Howland, bir düzine kadar kart tasarladı, onları babasından aldığı küçük sermayeyle bastırdı. Satıştan 200 dolarlık mütevazi bir gelir bekliyordu ama kartları ona 5000 dolar kazandırdı. Kurduğu şirketin cirosu kısa zamanda o günler için astronomik sayılabilecek bir rakama, 100 000 dolara ulaştı.

    Aşk tanrısı Eros ve sevgilisi Psyche’nin mitolojik ve meleksi aşkları Sevgililer Günü kartlarının en önemli ilham kaynağı olmaya devam ediyor, 1900’ler.
    13 Şubat 1913 tarihinde Kirkland ABD’den postalanmış bir Sevgililer Günü kartı. Mesajı zamane gençlerinin anlamakta zorlanacağı kadar naif: Küçük oğlan şöyle dedi küçük kıza “Seni beğeniyorum çünkü bukle bukle saçların” Bunun üzerine küçük kız yazdı tahtaya “Ben de beğeniyorum seni, çünkü dümdüz senin saçların”

    Modernite öncesi romantik çağlarda tutkulu mesajlar göndermekten çekinen utangaç aşıklar, sevgilerinin temizliğini ve ciddiyetini vurgulamak için “haberci” olarak Eros ve Psyche’nin asri versiyonları olan kız ve erkek çocukları seçerlerdi, 1920’ler.

    Romantik aşk ile Aziz Valentine arasında bağlantı kuran en eski kaynaklar 14.yüzyıl tarihli. Bunlarda Fransa ve İngiltere’de 14 Şubat’ın kuşların çiftleşme günü olarak kutlandığını belirtiyor. Günün bu “sevgi böceği” özelliğinden dolayı sevgililerin birbirlerine güzel sözler yazılı notlar vermesi ve bu notlarda muhataplarına “My Valentine” diye hitap etmesi gelenekselleşiyor.

    Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat’ta küçük kağıtlara isimler yazılır, çekilen kurada eşleşen genç erkek ve kızlar çift olmaya hak kazanırdı. Bu tensel şölene gönderme yapan kartpostallar, 1910’lar.

    Batı’dan transfer edilen bir gün için Türkiye’de basılan bu kartın Batı mitolojisinden etkinlenmesi (!) hiç şaşırtıcı değil. Esas şaşırtıcı olan, kartın üzerindeki “Geçmiş Sevgililer Günün Kutlu Olsun” ibaresi.

    Şubat, antik çağlardan beri aşk kokan bir aydır. Eski Yunan’da Ocak ile Şubat ayının ortalarını birleştiren zaman dilimi olan Gamelyon ayında, Zeus ile Hera’nın evlilikleri kutlanırdı. Antik Roma’da ise 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus’a adanmıştı. O gün keçiler kurban edilir, Lupercus kültü rahipleri sokaklarda dolaşarak herkese dokunurdu. Bu ilahi dokunuşun doğurganlığı artırdığına inanılırdı.

    Sevda kartlarının bir önemli özelliği de, karşı tarafın boş olup olmadığını anlamaktır. Seviyor, sevmiyor… Seviyor, sevmiyor… Seviyor sevmiyor… 1920.

    Sevgililer Günü belki de dünyada en çok evlilik teklifinin yapıldığı gündür. Mesaj açık: Sana rüya gibi bir izdivaç, cennet gibi bir hayat vaat ediyorum. 1940’lar.

    Sevdiği erkeği bekleyen bir kadın tarafından gönderilmek üzere hazırlanan bu kartın Amerikan Posta İdaresi’nce Sevgililer Günü’ne özel bastırılmış pulu da aşk temalı. 1960’lar.

    Valentine’in kavuşamayan aşıkları birleştirdiği için İmparator Claudius tarafından öldürüldüğü efsanesini hiçbir zaman kabul etmeyen Katolik Kilisesi, 496 yılında 14 Şubat’ı Aziz Valentine günü ilan etmiştir. Fakat kilisenin Valentine’i bir çöpçatan değil, Hristiyan olduğu için öldürülen bir azizdir. 1969 yılında Vatikan bu günü takviminden çıkartacaktır.

    Cephedeki eşlerine mevsimler geçse de aşklarının bitmediğini anlatmak isteyen kadınları hedefleyen kartpostal “Aşkın Mevsimleri” başlığını taşıyor. İlkbahar, doğan aşk. Yaz, yakıcı aşk. Sonbahar, tutkulu aşk. Kış, samimi aşk.

    “Aşk termometresi” başlıklı bu kartta aşağıdan yukarıya doğru aşkın ateşi yükseliyor: Sakin Aşk, Şefkatli Aşk, Tutkulu Aşk, Çılgın Aşk, Yakıcı Aşk, 1916.

    “Aşk Saati” başlıklı kartın üzerindeki “Seni Bekliyorum” ibaresinin karşısında haftanın bütün günleri sıralanıyor. Saatin kadranında ise akrep ve yelkovan bulunmuyor, 1940.

    Sevda kartına, gönderenin aşkının çapını belirten esprili mesajlar ya da incelikli dizeler eklenmesi de Sevgililer Günü’nün olmazsa olmazlarındandır. Üreticiler Birinci Dünya Savaşı’nda cephedeki eşlerinin moralini yükseltmek isteyen kadınlar için “konuşan kartlar” imal ettiler.

    Clark Gable, Vivien Leigh. Rüzgar Gibi Geçti, 1939.
    Humphrey Bogart, Ingrid Bergman. Casablanca, 1942.
    Ömer Şerif, Julie Christie. Doktor Jivago, 1965.
    Ryan O’Neal, Ali MacGraw. Love Story (Aşk Hikayesi), 1970.

    Üzerlerinde büyük aşk filmlerinin efsane çiftlerinin fotoğraflarının basılı olduğu kartpostallar da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hem dünyada hem de Türkiye’de sevda kartı olarak kullanıldılar.

    Altındaki “Bonne Année” yazısından orijinalinin ecnebi bir yılbaşı tebriği olduğunu anladığımız kartpostal, alaturka bir sevda kartına dönüştürülmüş. Gönderen hanım, kartı kalp şeklinde kestiği kendi resmi ve çiçeklerle süslemiş. Yukarıdaki notta “Bayram-ı şerifiniz said (kutlu) olsun efendim” yazıyor, 1920’ler.

    Türkiye’de Sevgililer Günü’nün kutlanmadığı, sevda kartpostallarının bulunmadığı günlerde de insanlar sevdiklerine, hoşlandıklarına duygularını iletmenin bir yolunu buldular. Meşreplerine göre, bazen zarifane, bazen dahiyane (!) yöntemler kullandılar.

    Türkiye’de basılan Sevgililer Günü kartpostallarının ilk örneklerinden biri, 1980’ler.

    Türkiye’de Sevgililer Günü kutlamaları 80’li yıllardan itibaren yaygınlaştı. Fakat daha önceleri de insanlar çoğunlukla bayram günlerini, yaşgünlerini fırsat bilerek aşıklarına, eşlerine sevda kartpostalları gönderirlerdi.

  • Olmak ile olmamak arasında bir hayat

    Bu yıl 400. ölüm yıldönümünde anılan İngiliz şair ve tiyatro yazarı William Shakespeare hakkında bildiklerimiz çok az ve sıkıcı. Hamlet’i, Macbeth’i, Romeo ve Juliet’i bu taşralı küçük burjuvanın yazdığına inanamayanlar, hayalkırıklığının üstesinden gelmek için 200 yıldır kavga ediyor.

    Eski “kahramanların” yaptıklarını incele­mekle yetinmeyiz; ne­ye benzediklerini, kişilikle­rini, hayatlarındaki ayrın­tıları ölesiye merak ederiz. Gelgelelim geride bıraktık­ları izler soluktur. Birkaç resmî belge, eğer şanslıysak bir günlük parçası, bir-iki mektup, dönemin bir ressa­mının portresi… Ama bunlar koskoca bir hayata yetme­diğinden, boşlukları doldur­maya başlarız. O çağa ilişkin diğer bilgilerimiz, teoriler, hipotezler, giderek hayal­gücümüz devreye girer. Son olarak önyargı ve niyetleri­miz de içeri sızar.

    Oyunları ve şiirleri dı­şında Shakespeare’den ka­lan maddi izler, onu merak edenleri çıldırtacak kadar azdır. Elimizde birkaç imza dışında kendi eliyle yazılmış bir kağıt yoktur. Anekdot­lar bir iki paragrafı geçmez. Geriye vaftiz, evlilik, ölüm kayıtları, birkaç ticari bel­ge, bir-iki mahkeme kaydı, oyunları için yapılmış izin başvuruları ve sıkıcı bir va­siyetname kalır.

    İlk folyo 1623’te basılan ilk folyonun kapağında, Mantin Droeshout’un yaptığı gravür vardı.

    Shakespeare sanki ikiye bölünmüştür. Bir yanda Strat­ford-upon-Avon adlı bir kent­te, esnaf sınıfından girişim­ci bir babanın iş bilir oğludur; tahıl ticareti, hatta tefecilik yapar, mal-mülk alır. Bir yanda Londra’da tiyatro toplulukla­rında ortak, oyuncu ve yazar­dır. Stratford’daki aile haya­tında birkaç sıradan skandal sezilir. İlk çocuğu evlendikten altı ay sonra doğar, ikinci kı­zı evlendikten iki hafta sonra damadı başka bir kadınla ilişki kurduğu için cezaya çarptırılır. Tek oğlu 11 yaşında ölür.

    Londra’da nasıl bir özel hayatı olduğunu bilmeyiz. Sonelerinin bazılarını “fair youth” (güzel delikanlı) dedi­ği bir kişiye yazmıştır; acaba eşcinseldir midir? Öte yan­dan dönemden kalma bir gün­lükte, ilginç bir anı yer alır: III. Richard oyununa hayran kalan bir hanım, başrolü can­landıran aktör Richard Bur­bage’den III. Richard kıya­fetiyle evine gelmesini rica eder. Bunu duyan Shakespe­are, arkadaşından önce davra­nır, kıyafeti giyip hanımı zi­yaret eder ve “eğlenirler”.

    “Shakespeare ve Arkadaşları Denizkızı Meyhanesinde” adlı tabloda, yazarın yanısıra Francis Bacon, Ben Jonson, Southampton Kontu ve Sir Water Raleigh da tasvir edilmiş.

    Kişiliğine ait bilgilerimiz de pek azdır. 1592’de Robert Greene adlı bir yazarın Sha­kespeare’e saldırdığı ünlü pasaj, onunla ilgili ender ka­yıtlardan biridir. Greene, bü­yük şairin sonradan görme, entrikacı, nankör, daha iyi yazarların başarısından ne­malanan, her türlü iş peşin­de koşan bir serseri olduğunu belirtir. Sonradan görmeliği, “centilmen” unvanına verdi­ği önemle de kanıtlanabilir. Babası 1596’da resmî başvuru yapıp bir arma almıştır, oğlu da tiyatro belgelerinde adını çoğu zaman “William Shakes­peare, gent. (centilmen)” diye geçirir. 1602’de açılan bir da­vada, arma dağıtımıyla görevli memur Sir William Dethick, aşağı sınıftan insanlara unvan dağıtmakla suçlanır, araların­da Shakespeare de vardır.

    Shakespeare’in 3’ü kayıp 40 oyun yazdığı varsayılır. Bu bilgiler iki arşive dayanır. O dönemde kitapçı, kağıtçı ve maatbacılar loncası Statio­ners’ Company’ye başvuran yayıncılar basacakları kita­bı kaydettirmektedir. Bu ka­yıt defterlerindeki oyunla­rın çoğunda yazarın adı bile geçmez. Bir başka arşiv de, saray eğlencelerinden sorum­lu, “Master of the Revels” adı verilen memurun kayıtlarıdır. O dönemde görevi üstlenen Sir Edward Tilney, otoritesini saray balolarından Londra’da­ki tiyatrolara kadar yaymıştır. Shakespeare’in 30 oyununun sahnelenme iznini o vermiştir.

    Oyunların ilk baskıları ha­talarla dolu ve eksiktir; belki de yazarın elyazmasına değil, oyuncuların aklında kalanla­ra dayanmaktadır. Oyunların ilk toplu baskısı, ölümünden sonra 1623’te yayınlanır. “İlk Folyo” denilen ve 36 oyundan oluşan bu kitap, Shakespea­re’in aktör arkadaşları Hemin­ges ve Condell tarafından ya­yına hazırlanmıştır. İkincil bir kaynak da, o dönemde oyun­ları seyredenlerin anıları­dır. Örneğin Londra’yı ziyaret eden İsviçreli hekim Thomas Platter, 21 Eylül 1600’de gün­lüğüne “Saz damlı bir tiyatro­da Julius Caesar ile ilgili bir trajedi gördüm, 15 kişi çok iyi oynuyordu” diye yazar. Oyun­ların ne zaman yazıldığına da­ir ilk kronoloji araştırması da 1778’de Edmund Malone tara­fından yapılmıştır.

    Oyuncu David Garrick’in öncülüğünde 1769’da Strat­ford’da yapılan ilk Shakespe­are Jübilesi, şairin artık İn­giltere’nin ulusal şairi olarak kabul edildiğini gösterir. An­cak asıl 19. yüzyıl başında ro­mantizmin etkisiyle bir Sha­kespeare patlaması yaşanır. Romantikler açısından Sha­kespeare külliyatı öyle mü­kemmeldir ki, bunu sıradan bir insanoğlunun eseri olarak düşünmek neredeyse imkan­sızdır. Öte yandan, Victoria çağı İngiliz milliyetçiliğinin bazı ideolojik unsurları da şekillenmiştir. Artık kısaca “Bard” yani “Ozan” diye anı­lan Shakespeare, İngiliz top­rağının bozulmamış bir çocu­ğu, İngiliz usulü bir “saf Ana­dolu delikanlısı”dır. Küçük taşra kentinde doğup eğitim görmemesine rağmen büyük bir ozan olmayı başarmıştır.

    “Anonymous” filminde meşhur Globe Tiyatrosu ve eller üzerinde Shakespeare.

    Bu iki görüş arasındaki çelişki, Amerikalı bir kadın yazarı derin derin düşün­dürür. Delia Bacon, The Phi­losophy of the Plays of Shakes­peare Unfolded adlı kitabında (1857), oyunların Shakespe­are’in adını kullanan bir dizi eğitimli yazara ait ortak bir eser olabileceğini iddia eder. Aynı dönemde “tarihsel eleşti­ri” denen bir tür filizlenmek­tedir. Buna göre bir metnin anlaşılabilmesi, o çağın ve ya­zarın hayatının incelenmesi­ne bağlıdır. Delia Bacon’a gö­re, Shakespeare oyunlarının arkasında, dönemin despot hükümdarları I. Elizabeth ve I. James’e karşı gizliden gizli­ye muhalefet eden Sir Fran­cis Bacon, Sir Walter Raleigh, Edmund Spencer gibi yazarlar bulunmaktadır.

    Ortak yazarlık fikri, az sonra yerini tek bir adaya bırakır: Sir Francis Bacon (1561-1626), I. Elizabeth dev­rinin devlet adamlarındandır, başsavcı (adalet bakanı) olmuştur. Ayrıca de­neyselciliğin babası sayılan bir düşünürdür. Şifrelere olan merakı iyi bilinir. Bacon’ın Stratford’lu Shakespeare’in adını kullanarak oyunları yaz­dığı iddiası yayılır.

    Delia Bacon’ın (Francis ile akrabalığı yoktur) kitabı­nın dönemin entelektüelleri üzerindeki etkisini ne kadar abartsak azdır. Oh, nihayet rahatlarlar. Gittiği okullarla ilgili hiç kayıt bulunmayan, karısı ve kızları okuma-yaz­ma bilmeyen (resmî belgeler­de üç kadının imzası yerine haç işareti vardır) bu taşralı­nın onların bildiği Shakespe­are ile ilgisi yoktur. Onların Shakespeare’i, oyunlarından da anlaşıldığı gibi, Antik Çağ kültürünü, mitolojiyi, İtalyan Rönesansını, tarihi, askerliği, siyaseti, hukuku, saray yön­temlerini bilen bir entelek­tüel olmalıdır. Burada belki İngiliz züppeliği de devreye girer. Oxford veya Cambridge üniversitelerine gitmemiş bi­ri nasıl büyük bir yazar olabi­lir? Sonraki yıllarda fanatik­ler, Francis Bacon’ın Shakes­peare oyunlarında kullandığı varsayılan şifrenin anahtarı­nı bulmak için İngiltere’nin altını üstüne getirmiş, hatta makineler geliştirmiştir.

    Shakespeare meydan okuyor George Cruikshanck’in (1792- 1878) karikatürü: Shakespeare, çevresini sarmış Kıskançlık, İkiyüzlülük, Kurnazlık, İftira gibi düşmanlara karşı “Shakspeare’in Gücüyle Hepinize Meydan Okuyorum!” diye bağırıyor

    1920’de yeni bir aday or­taya atılır. J. Thomas Looley (1870-1944) adlı bir İngilizce öğretmeni Shakespeare Iden­tified adlı eserini yayınlaya­rak, Shakespeare’in adının dönemin şairlerinden Oxford Kontu tarafından kullanıl­dığı iddiasını ortaya atar. Bu yeni tezde ilginç olan nokta, Looley’nin sunduğu kanıtlar­dır. “Şifre makineleri labi­rentini” terketmek istediğini söyleyen Looley, Shakespeare şiirleriyle, Oxford Kontunun bilinen şiirlerini inceleyerek ortak özellikleri karşılaştırır, iki şair arasında “zihinsel” bir paralellik kurar. O günden beri, Shakespeare külliyatı­nı aslında Oxford Kontunun yazdığı iddiasını destekle­yenlere “Oxfordcular”, Strat­ford’lu Shakespeare’in yazdı­ğına inananlara “Stratfordcu­lar” adı verilir.

    Looley’nin kitabı edebiyat dünyasını sallamıştır. İddia­sına inananlar arasında Sig­mund Freud, Orson Welles, Charlie Chaplin gibi isimler vardır. Oxfordcu tez dallanıp budaklanır, yeni fanteziler doğar. Asıl yazar olarak başka isimler öne sürülür. 1950’ler­de Amerikalı Ogburn ailesi Oxfordcu davanın önderliği­ni üstlenir. Charlton Ogburn ve eşi Dorothy’nin dev kitabı This Star of England, 1952’de yayınlanır. Bayrağı devralan oğulları Charlton Ogburn Jr., 1984’te The Mysterious Wil­liam Shakespeare: The Myth and the Reality’yi yayınlar.

    Shakespeare’in Stratford-upon-Avon’daki anıt mezarı ve imzasının bulunduğu vasiyetnamesinin son sayfası.

    Oxfordcular saflarına yeni üyeler katmak için çalışırken, Stratfordcu “resmî cephe”, yani akademisyenler de boş durmaz. Ancak her iki tara­fın aynı tuzağa düştüğünü gö­rürüz. Kullandıkları yöntem, Shakespeare’in satırlarında “asıl yazarın” izini aramak­tır. Örneğin bazı Stratford yanlıları, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümünün babası­nı ne kadar etkilediğini gös­termek için külliyatı incele­miş, Danimarka Prensi Ham­let ile Hamnet arasında bir ilişki olabileceğini iddia et­miştir (Hamnet’in adı vaftiz babası fırıncı Hamnet Sad­ler’den gelir). Oxford yanlıları ise, Hamlet’in bazı macerala­rı (korsanların eline düşmesi, onun kızı Ophelia ile arasının açılması) ile Oxford Kontu­nun hayatı (o da korsanların eline düşmüş, I. Elizabeth’in bakanı Lord Burghley ile ça­tışmış, onun kızı Anne ile ev­lenmiş ve sonradan karısıy­la arası açılmıştır) arasında paralellikler kurarak tezlerini güçlendirmeye çalışmıştır.

    1960’larda yapısalcılık edebiyat eleştirisine dam­gasını vurduğunda, Shakes­peare’in satırlarında yazarı arama tutkusuna da bir süre ara verilir. Bu akıma göre, bir metnin anahtarı yazarın ha­yatı, dönemin koşulları, vb. değil, metnin kendisidir. An­cak yapısalcılık etkisini kay­betmeye başlayınca, Oxford tezi yeniden canlanır. Bu ara­da artık internet çağı başla­mıştır. Bugün kavga dijital medyada büyük bir yer kapla­maktadır. Stratfordculara gö­re Oxfordcular UFO’culardan farksızdır. Oxfordculara göre Stratfordcular özgür düşün­ceden yoksun, muhafazakâr bir akademik camiadan iba­rettir. Neyse ki yazarın kim­liğiyle ilgili kavga, okurların ve seyircilerin bu oyun ve şi­irlerden aldığı zevki bozmayı başaramamıştır.

    100’E YAKIN SHAKESPEARE ADAYI

    Othello’yu Şeyh Zübeyir mi yazdı?

    Shakespeare külliyatının gerçek yazarı olarak öne sürülen kişilerin listesi 100’e yaklaşır. Aralarında I. Elizabeth ve I. James de bulunur. En çok öne çıkan isimler, önem sırasıyla Oxford Kontu, Francis Bacon, dönemin diğer ünlü tiyatro yazarı Christopher Marlowe, Rutland ve Derby kontlarıdır. Osmanlı Arap yazar Ahmed Fâris eş-Şidyak (1804-1887), uzun yıllar Lon­dra’da yaşamış bir Shakespeare hayranıdır. Othello’yu çok inandırıcı bir Arap karakter olarak görür. Hatta “Shakespeare, aslın­da bir Arap olmalı” diye düşünür. Fâris’in bu fantezisi sonradan Arap literatüründe geliştirilerek bir efsaneye dönüşmüştür. Buna göre, Elizabeth dönemi İngil­tere’sinde kıyıya vurmuş bir gemi enkazından kurtulan Arap tüccar Zübeyir, kısa sürede İngilizce öğrenmiş ve o benzersiz oyunları yazmıştır…

    OXFORD KONTU

    Macera romanı kahramanı

    İngiltere’nin en asil ailelerinden birine mensup olan 17. Oxford Kontu Edward de Vere’in (1550- 1604) hayatı bir dizi maceradan oluşur: Düellolar, Avrupa’ya kaçışlar, İtalya gezileri, Kraliçe I. Elizabeth’le yakınlaşmalar, aşklar, siyasi komplolar, deniz kazaları,vb. Lord Oxford çok iyi eğitim almış bir şair, komedi yazarı ve tiyatro tutkunudur. Oxford’s Men adıyla bir tiyatro topluluğu vardır. Shake­speare’in oynadığı Blackfriars Tiyatrosunun binası da ona aittir. Onun gerçek Shakespeare olduğu­na inananlardan bazıları, 19. yüzyıl sonunda “Prens Tudor teorisini” ortaya atar. Buna göre Oxford Kontu, sadece Shakespeare’in adını kullanarak bütün oyunları yazmak­la kalmamıştır; Kraliçe Elizabeth’le gizli bir aşk yaşamış, bu ilişkiden bir çocuk doğmuştur. Çocuk, Shakespeare’in şiirlerini ithaf ettiği Southampton Kontu Henry Wrio­thesley’den başkası değildir…

    1916’DA BİR MAHKEME KARARI

    ‘Yazarın Francis Bacon olduğu anlaşılmıştır’

    Francis Bacon

    ABD’de Shakespeare’in kimliğini saptamak üzere kurulan yapay mahkemeler ünlüdür. Ama bunların en komiği, 1916’da Chicago’daki gerçek bir davadır. Film yapımcısı William Selig, Shakespeare oyunlarından film yapacağını, ama asıl yazarın Francis Bacon olduğunun öne sürüldüğünü, yazarın kimliğinin tespit edilmesi gerektiğini söyle­yerek mahkemeye başvurur. Yar­gıç Richard Tuthill, asıl yazarın Francis Bacon olduğuna hükme­der. Ertesi gün Chicago Tribune gazetesi “Aha! Sherlock yaya kaldı!” başlığıyla dalgasını geçer: “Londra’da Globe Tiyatrosu çevresindeki dostları tarafından kısaca Bill diye anılan William Shakespeare, dün Yargıç Tuthill tarafından müflis ilan edildi”.

    Chicago Tribune gazetesinin 1916’da yaptığı ve mahkemenin kararıyla dalga geçen haberin kupürü

    BELGELERE GÖRE KISA BİYOGRAFİ

    1564 İngiltere’de Stanford-upon- Avon kentindeki Holy Trinity Kilisesinde John Shakspere’in oğlu William vaftiz edilir. Doğum günü bilinmez ama 23 Nisan’da doğduğu düşünülür.

    1582 William Shakespeare ile Anne Hathyaway evlenir.

    1583 Kızları Susanna vaftiz edilir.

    1585 İkizler Hamnet (erkek) ve Judith (kız) vaftiz edilir.

    1592 Tiyatro sahibi Philip Henslowe’un kaydına göre VI Henry oyunu Strange’s Men adlı tiyatroda sahnelenir.

    1593 Venus and Adonis adlı şiirin ilk kaydı.

    1594 Titus Ardronicus piyesinin ilk baskısı.

    1594 Rape of Lucrece şiirinin ilk kaydı.

    Londra’daki Gray’s Inn’de Yanlışlıklar Komedisi’nin sahnelendiğine dair bir kayıt bulunur.

    1596 Hamnet Shakespeare defnedilir.

    1597 Richard III, Richard II ve Romeo ve Juliet oyunlarının ilk baskıları.

    1597 Shakespeare, 60 sterline Stratford’da New Place adında büyük bir ev alır.

    1598 Francis Meres’in kitabı Palladis Tamia’nın basımı için izin alınır. Kitapta Shakespeare ve 12 oyunundan söz edilir.

    1599 Londra’da The Globe tiyatrosu yapılır. Shakespeare ortaklardan biridir.

    1600 Thomas Platter’ın günlüğüne göre, Julius Caesar sahnelenir.

    1600 Shakespeare’in tiyatro topluluğu Chamberlain’s Men, As You Like It’i kaydettirir.

    1601 II Richard Globe tiyatrosunda Chamberlain’s Men tarafından sahnelenir.

    1601 Shakespeare’in babası John defnedilir.

    1602 Shakespeare, Stratford’da 320 sterline 400 hektarlık toprak, altı ay sonra da bir köy evi alır.

    1603 Yeni Kral I. James, Chamberlain’s Men’i himayesine alır ve topluluğun adı King’s Men olarak değişir.

    1604 Othello sarayda sahnelenir.

    1606 Kral Lear sarayda sahnelenir.

    1607 Shakespeare’in kızı Susanna doktor John Hall ile evlenir.

    1608 Shakespeare’in annesi Mary defnedilir.

    1608 Shakespeare’in topluluğu King’s Men, Blackfriars Tiyatrosuna ortak olur.

    1609 Shakespeare’in soneleri toplu olarak basılır.

    1611 Sarayda The Tempest (Fırtına) sahnelenir.

    1611 Astrolog Simon Forman, günlüğünde The Winter’s Tale (Kış Masalı), Macbeth ve Cymbeline’in sahnelendiğinden söz eder.

    1613 Globe Tiyatrosu’nda yangın çıkar.

    1616 Shakespeare’in kızı Judith, Thomas Quiney ile evlenir.

    1616 Shakespeare vasiyetnamesini imzalar. Her şeyini büyük kızı ve varislerine, onlar ölürse ikinci kızı ve varislerine bırakır. İki oyuncu arkadaşına yüzük almaları için bir miktar para ayırır.

    1616 Shakespeare ölür. İki gün sonra, Stratford’da vafiz edildiği Holy Trinity Kilisesi’ne gömülür.

  • İmparatorluğun en büyük sanayi tesisi

    15. yüzyılda burada yükselen çok kubbeli, bol bacalı, kâgir yapının içinde kan ter içinde çalışan bir Osmanlı top döküm ustası, pencereden dışarıya baksa herhalde keçileri kaçırırdı. Ne 70’li yılların vasıtalarına ererdi aklı, ne 2010’ların hafif metrosuna mana verebilirdi. Acaba bugün durakta bekleyenlerin kaçı önlerinde yükselen binaya bir mana verebiliyor? İlk binanın Fatih tarafından yaptırıldığı­nı, II. Beyazıt’ın bunun etrafına inşa ettirdiği müştemilata işçileri yerleştirdiğini, Kanuni’nin tüm yapıları yıktırarak daha büyük bir tophane binası yaptırdığını, onun da 1743 yılında tamamen yıkılıp yerini bugünkü dev yapıya bıraktığı­nı belki bilenler vardır aralarında. Fakat günlük telaş, bırakın tarihi hazinelerimiz hakkında durup bir düşünmeyi, onları fark etmemize dahi engel oluyor. Osmanlıların top dökümü alanında ulaştığı teknik üstünlükle Avrupalılara kök söktür­mesinde başrol oynayan Tophane-i Âmire bile bu duyarsız­laşmadan payına düşeni alıyor gibi görünüyor.

  • İslâm’ı kullanarak eşkıyalık ve katliam

    18. yüzyılın sonunda Arabistan’ın Necid bölgesinde doğan dinî-siyasi öğreti, kısa zamanda tüm yarımadaya yayılmış, Mekke dahil Müslüman şehirleri yağmalanmış, binlerce insan katledilmişti. Osmanlıların sert müdahalesiyle bastırılan isyancılar, Suudilerin tekrar tarih sahnesine çıkmasına kadar, yaklaşık 100 sene varlık gösteremediler. İslâm dünyasının bu en sert ve kendinden başkasını kafir gören mezhebi, bugün Suudi Arabistan’da epey yumuşamışsa da devlet ideolojisi.

    • İLBER ORTAYLI
    • NECDET SAKAOĞLU
    • AHMET KUYAŞ
    • MUZAFFER ALBAYRAK

    Bedevîlikten güçlü Arap devletlerinin doğma­sı, 19. yüzyıl boyunca süren Şammar, Aneze, Semb, Abde kabilelerinin Osmanlı ve Mısır orduları ile süren müca­delelerin sonucudur. Hail’de Reşidilerin, Der’iyye’de Suu­dîlerin başlattıkları Necid’i, Hicaz’ı, Yemen’den Suriye’ye, Basra’dan Kızıldeniz’e kadar uzanan çölleri saran bu büyük mücadelenin yegane iki dina­miği ise Bedevîlik ve Vehhabî­lik olmuştur.

    Burckhardt, Arabistan Se­yahati adlı eserinde büyük İs­lâm devletlerinin bedevî terö­rünü yenip kendi egemenlik­lerini tesis etme çabalarının 19. yüzyıla kadar bir sonuç ve­remediğini, Vehhabî egemen­liğine kadar bedevî gelenek­lerinin değişmeden sürdüğü­nü, yaşamın tüm ayrıntılarını, bireysel ve toplumsal hukuk kurallarını içeren bu yapının her yönüyle son derece ilginç olduğunu vurgular.

    Yazarın 19. yüzyılın ilk ya­rısına ait tesbitleri arasında, Vehhabîliğin yayılmasından önce bedevîlerin dindar olma­dıkları gerçeği de vardır. Ken­di yaşamlarından gurur duyan ve onu değiştirmeye yanaş­mayan bedevîler, İslâmiyet’in geniş ve güvenceli gölgesi al­tında, fakat bu dinin etkilerin­den olabildiğince uzak kalarak güçlü bir wtoplumsal vicdan da taşımışlardır. Bunun yanın­da en eski Sâmi geleneklerin­den, “kadınların başlarını ve saçlarını sımsıkı örtmeleri”, ancak erkeklerin aşk ve hay­ranlık dolu bakışları arasında raksederken vücutlarında en değerli servet saydıkları saçla­rının deve sidiği ile parlatılmış örgülerini çözmeleri, saçla­rının, dişlerinin parlaklığı ile erkekleri adeta büyülemeleri gibi nice geleneği de aynen ko­rumuşlardır.

    Bedevî toplumununun bünyesini ve örgütlenişini ta­nımak ve tanımlamak, hele çağdaş ölçütlerle güçtür. Yine, Arabistan’da geçerli kuralların hepsini İslâmî sanmak da ya­nılmaktır.

    Son 200 yılda bedevî dünt­yasını etkileyen, hatta değişti­ren en önemli olgu ise Vehha­bîlik’tir.

    1819’da Vehhabî isyanlarını bastıran Mısır kuvvetlerini tasvir eden bir çizim.

    İslâmiyet’in en katı ve kök­tendinci kurallarını öğretisi­ne alan ve sonuncu mezhep bölünmelerinden olan Vehha­bîlik, Necid’de ortaya çıktı. Bu yarı siyasi yarı dinsel mezhe­bin kurucusu, 1745’te “Bâtıl­ları ve bid’atleri yok etmek için” mücadele başlatan Mu­hammed İbn Abdülvahhab’tır (1703-1792). Hanbelî mezhebinden olan Muhammed, Hassa bölgesindeki emirler­le giriştiği savaşlarda başarılı olamayarak, Der’iyye vahasın­daki emir Muhammed ibn’üs- Suud’a sığındı. Bu iki Muham­med arasındaki dostluk ve ittifak, bugünkü Suudi Krallı­ğı’nın temeli olacaktır.

    Muhammed ibn’üs- Su­ud’a siyasi ihtirasları olan bir adamdı. Abdülvahhab da ken­disinin Hanefîliğe dayanan, ama Hanefîliğin ibn-i Teymiye tarafından epeyce bir refor­ma tâbi tutulmuş bir mezhe­bini geliştirmişti. Muhammed ibn’üs- Suud, Abdülvahhab’ın kızıyla da evlenerek damat ol­du, böylece bir tür ailevi-siya­si-dinî bir birlik kuruldu.

    Kerbela’ya taarruzdan önce saçlarını traş ettiren Vehhabîler.

    Abdülvahhab, adaşının oğlu Abdülaziz’den de (1766-1803) tam destek gördü ve onun teokratik bir devle­tin kurucusu olmasını, Han­belî-Vehhabî şeriatının da bedevî geleneklerinin üze­rinde etkinlik kazanmasını destekledi. Oğul I. Abdülaziz Vehhabîliği kılıçla yaymaya çalıştı ve ganimetlerin beşte birini savaşçılarına bırakınca taraftarları giderek çoğaldı. Vehhabîlik en şiddetli döne­mini bu emirin son yılların­da (1790’dan itibaren) yaşadı. Osmanlı Devleti ise resmen olmasa da fiilen Orta Arabis­tan’ı Vehhabî- Suudî egemen­liğine terketti.

    Bu yeni dönemde küçük fakat korkutucu Suud emirli­ğinin gücünü ise “el-Muvah­hidîn” denilen genç mürit­ler oluşturmaktaydı. Bunlar, Abdülvahhab’ın koyduğu ya­sakların ve kuralların takip­çisiydiler. Abdülvahhab, Ki­tabü’t-Tevhid adlı eserinde ve risalelerinde en önemli ku­ralları şöyle sıralamıştı: Beş vakit namazın ne olursa olsun cemaatle kılınması; bedevi­lerce kutsanan ağaçların, pu­ta benzer şeylerin, türbelerin ortadan kaldırılması; tütün, içki, uyuşturucu içilmeme­si, kullanılmaması; ipekli ve pahalı elbiseler giyilmemesi, çalgı-şarkı çalınmaması, söy­lenmemesi öne çıkan kural­lardı.

    Vehhabîler kısa zamanda Arabistan dışında da taraftar bulmaya başladılar. Bölgeye sevk edilen Osmanlı ve Mısır (Kavalalı) kuvvetlerine karşı savunma ve saldırı üstünlüğü kurdular. Kutsal topraklara girerek Mekke ve Medine’de inançları doğrultusunda tahribatta bulundular. Hz. Hatice’nin türbesini, Hz. Ebubekir’in evini, Bakıy mezarlığındaki türbeleri yıkıp, taşları ile sur ördüler. Zikir, nafile, sünnet namazlarını; el öpmeyi; büyüğün karşısında eğilmeyi; evliya kabirlerini ziyareti; Sakal-ı Şerif, Hırka-i Şerif ziyaretlerini; Mehdi’ye, Hızır-İlyas’a inanmayı; tarikatlere, şeyhlere bağlanmayı; Ehl-i Beyt sevgisini… küfür (dinsizlik) ve bi’dat sayarak yasakladılar.

    Vehhabîler, gerçek İslâm hukukunu uygulamayarak di­nin ilkelerini terk eden bir hükümet saydıkları Osman­lı Devleti’ne, halifeliğini ke­sinlikle reddettikleri padişa­ha cihat ilan ettiler. Adeta bir avuç denilebilecek güçlerle, Osmanlı ve Mısır kuvvetle­rine direndiler, başarılar ka­zandılar. Suudi emirlerinin yönettiği Vehhabî bölükleri Riyad’ı, Casim’i, Cebel-i Şam­mar’ı, Hassa’yı ele geçirerek Orta Arabistan’a egemen ol­dular.

    Vehhabîlik İran’da, Af­ganistan’da, Hindistan’da da yandaşlar bulmaya baş­ladı. Hicaz bölgesini kontrol eden Mekke Şerifi Galib, bu mezhebi yaymaya çalışanla­rın kente girmesine engel ol­maya çalışdıysa da Hassa ve Hicaz’daki yenilgilerden son­ra önce anlaşmaya razı oldu, sonra 1801’de Cidde’ye kaçtı.

    Vehhabîler 13 Mayıs 1802’de Kerbelâ’yı basıp iki bin kişiyi öldürdüler. Hz. Hü­seyin’in türbesini yağmala­yıp tahrip ettiler. 18 Şubat 1803’te Taif’e giren I. Abdü­laziz, kent halkını kılıçtan ge­çirdi; kitapları yaktırdı; tür­beleri yıktırdı; evleri ve çarşı­ları yağmalattı. Hz. Abbas’ın türbesi yerlebir edildi. 30 Ni­san’da Mekke’ye girdiğinde de benzer eylemleri tekrarlattı.

    Kerbelâ katliamının öcü­nü almak üzere harekete ge­çen bir Şiî fedai tarafından öldürülen Abdülaziz’in yerini, oğlu emir Suud bin Abdüla­ziz (1803-1814) aldı. Bu ateşli emir döneminde Vehhabîlik, Yemen’den Kızıldeniz’e kadar yayıldığı gibi kendisi de böl­genin en korkulan kişisi ol­du. Baskınlar, talanlar, kervan soygunları, kıyılarda da kor­sanlık eylemleri tüm Arabis­tan’ı teröre boğdu; emire ina­nılmaz bir servet kazandırdı.

    Vehhabî- Suudî yükselişi­nin bu ilk evresindeki (1811- 1818) parlak zaferlerden son­ra, Osmanlı ve Mısır kuv­vetleri toparlanarak tekrar isyancıların üzerine yürüdü.

    Osmanlı siyaset adamla­rı ve uleması, Vehhabîlerle mücadeleyi önceleri pek cid­diye almadı (üç-beş çapul­cu!). Rusya meselesi, Avus­turya meselesi, İran mese­lesi gibi gerekçelerle de bu mücadele ertelendi. Netice­de bu işi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yla halletme yolu­na gidildi. Kendisine “Sen asi bir paşasın, ancak bu Veh­habî işini halledersen se­ni meşru sayacağız” dene­rek bir taviz verildi. Mehmet Ali Paşa, oğlu Tosun Paşa’yı Vehhabîlerin üzerine gönder­di. Tosun Paşa, 1815’lerde en azından Mekke’yi Medine’yi daha fazla tahripten kurtar­dı. Onun ölümü üzerine, bu defa Kavalalı Mehmet Ali Pa­şa ikinci oğlu İbrahim Paşa’yı görevlendirdi. İbrahim Paşa, isyancıları dize getirdi. O za­manki Abdullah bin Türkî’yi, yani Suudiler’in yeni emiri­ni dört oğluyla beraber tutsak alıp evvela Mısır’a gönder­di. Bunlar Mısır’da zincirle­re bağlı halde meydanlarda, sokaklarda gezdirilerek tah­kir ve teşhir edildiler. Kava­lalı Mehmet Ali Paşa, Suud ailesinin esir düşen liderleri­ni gemiyle İstanbul’a gönder­di. O zamanki padişah Sultan II. Mahmud’du. Şeyhülislâm Mekkizâde’nin fetvası ve II. Mahmud’un fermanı ile Ab­dullah bin Türkî, Topkapı Sarayı’nın avlusunda, boynu kılıçla vurularak idam edildi. Oğulları, İstanbul’un meydan­larında Sultanahmet, Eminö­nü, Fatih’te idam edildiler (19 Aralık 1819).

    Ağır darbe yiyen Suudi­lerin yeniden toparlanma­sı, Abdullah’ın oğlu Türkî ibn Abdullah’ın başa geçmesi ile mümkün olabildi ama, bu de­fa bölgede Reşidîlerle Suudî­ler arasında başlayan iktidar mücadelesi ve iş karışıklıklar 19. yüzyıl sonuna dek süre­cek yeni bir evreye damgası­nı vurdu.

    II. Abdülaziz 1902’de feda­ileriyle Riyad’a bir gece bas­kını düzenleyerek valiyi öl­dürdü; kenti ve çevresini ele geçirdi. Bu hadise Suudî kral­lığının asıl kuruluş tarihi ve II. Abdülaziz’in yaklaşık elli yıl sürecek emirliğinin baş­langıcı oldu.

    Tekrar hızla yayılan ye­ni Suudî- Vehhabî hareketi, dört yıl içinde Casim’in zaptı, Reşidîler’in mağlubiyeti ile doruğa ulaştı. Abdülaziz, “İh­van’ül- Müdeyyene” (gerçek dini benimseyen kardeşler) adını verdiği yeni bir ordu kurdu. İhvan birlikleri Suri­ye’den Yemen’e ve Kuveyt’e kadar Osmanlı garnizonları­na, Türklerle işbirliği yapan Arap kabilelerine baskınlar düzenlemeye koyuldular.

    Abdülaziz, Hicaz’ı ele ge­çirmek için Şerif Hüseyin’le, onun kışkırttığı Araiflerle sa­vaşlara girişti. Necid’in tama­mını kontrolüne aldı. Hanefi­liğin savunucusu Haşimîleri en büyük düşman kabul eden Vehhabîlerin müfrit mücahit­leri hem sünni-hanefi toplu­luklara, hem Irak’taki Şiilere karşı acımasızca saldırdılar. Emir Abdülaziz ve Ihvanla­rın komutanı Faysal ed-Daviş, Necef ve Kerbelâ’daki kutsal yerleri yıktırmaktan dahi çe­kinmediler. Buralara ziyarete gelenler, İpekli giyenler, çal­gı çalanlar, şarkı söyleyenler, hatta bıyık uzatanlar; doğu­racağı çocuk Şünnî ya da Şiî olacak hamile kadınlar kılıç­tan geçirildi.

    Emir Abdülaziz 1913’te Hassa’yı zapt ettikten son­ra, Osmanlı-Haşimî, Reşidî ittafakına karşı İngilizler’in desteğini kazanmayı başar­dı. Fakat, Vehhabîlik, kâfir­lerle anlaşmaya izin vermedi­ği için bu ilişkisini gizli tuttu. Bu gelişme üzerine Osman­lı padişahı V. Mehmed Reşad da 1914’te, bir irade ile Emir Abdülaziz’e “Sabahü-d Devle” sanını ve Necid kaymakamlı­ğını verdi. Bu onursal rütbe­lerin anlamı, yüzyıllık “asi”lik damgasının silinmesiydi.

    Birinci Dünya Savaşı’nda Lawrence’ın, Haşimîlerden Emir Faysal’ın (daha sonra Irak kralı), Emir Abdullah’ın (daha sonra Ürdün kralı), or­taya çıkmaları ile mücadele daha da kızıştı. Haşîmi şe­rifleri her seferinde Suudîle­rin cesur ıhvanlarına yenik düştüler. Arabistan ise baştan başa kana ve teröre boğuldu. Abdülaziz bu ortamda Asir’i, Hail’i, Hayber’i, Covf’u işgal etti. Yalnız İngiliz uçaklarının yağdırdığı bombalar yüzün­den Amman’a giremedi.

    Kerbela sokaklarında Vehhabî taarruzu.

    Birinci Dünya Savaşı bo­yunca Arap Yarımadası’ndaki cephe muharebelerine koşut olarak devam eden mücadele, ancak 1922’deki ilk ateşkesle yavaşladı; tarafsız ve tampon bölgelr oluşturulmaya çalışıl­dı. Ama, 1924’te Kuveyt’teki konferans, Şerif Hüseyin’in halifelik iddiasıyla ortaya atılması yüzünden dağıldı ve Vehhabî saldırıları yeniden başladı. İngiltere ise emir Ab­dülaziz’e bağladığı ödeneği kestiği gibi, 1925’te de Şerif Hüseyin Mekke’yi terk edip önce Cidde’ye oradan Aka­be’ye gitti; son olarak Kıbrıs’a sığındı. Oğlu Ali’nin Cidde’de­ki krallığı ise 1925 yılı içinde birkaç ayla sınırlı kaldı.

    Abdülaziz, 1926’da resmen Hicaz kralı oldu ve Mekke’de bir İslâm konferansı topladı. Yine o yılki hac farizasına da ilk kez başkanlık etti. Artık, İslâmiyetin kutsal kentlerinin koruyucusu oydu. Riyad’da, ulemadan aldığı destekle Ne­cid sultanlığını ilan etmekte de gecikmedi. 1927’de ise ar­tık ihtiyaç duymayacağı ıhvan örgütünü, zaman zaman ten­killeri (topluca ortadan kal­dırma) dahi göze alarak sü­ratle dağıttı.

    Bugün merkezinde Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri, bir zamanların şatafat ve zenginliğe kesin karşı çıkan Vehhabî öğretisinin epey uzağında.

    Kararlı, sabırlı, cesur, kur­naz, alçakgönüllü Abdülaziz, ölümüne değin Suudî hane­danının güçlenmesine ve yeni devletin güçlenmesini gözetti. Hanedanla devlet arasıda ko­laylıkla sökülüp atılamayacak bağlar kurdu. Sayıları yüz­lerle hatta binlerle açıklanan hanedan bireylerini sıkı bir disipline aldı. Kuşkusuz, asıl gücü ülkesindeki zengin pet­rol yataklarına dayandığı gibi, iç ve dış siyasetlerini de yine bu doğal kaynağa göre belirle­mekteydi. Onun bu siyaseti­ni, 1953’te ölümünden sonra sırasıyla tahta geçen oğulla­rı Suud bin Abdülaziz (1953- 1963), Faysal bin Abdülaziz (1963-1975), Halid bin Abdü­laziz (1975-1982) ve Fahd bin Abdülaziz (1982-2015) aynen devam ettirdiler.

    Hayatta iken gazete ve dergilerde sık sık resimleri görülen, kendisiyle ilgili ha­berlere yer verilen Abdülaziz, mütebessim çehresi, siyah gözlükleri, çenesindeki küçük sakalı, tacvâri bir agelle tut­turduğu beyaz kefyesi, entari­si, kolsuz harmanisi ile oldu­ğu kadar, sayıları 180 olarak açıklanan eşleri, 130 çocuğu ile de ilgi uyandırıyordu. Fa­kat o, 20. yüzyılda Arap dün­yasının en büyük lideri olarak değer vererek onlardan birçok konuda olumlu görüşler ve fetvalar almayı başardı. Örneğin, telsizin, elektriğin, otomobilin, uçağın Arabistan’a girebilmesi onun bu yaklaşımı sayesinde mümkün olmuş; Batı teknolojisinin yenilikleri “bid’at” sayılmamıştır.

    Diğer yandan Abdülaziz, İslâm mezheplerinin en katı kurallısı olan Vehhabîliği (bu ad resmen kullanılmayarak el-Muvahhidîn denilir) devle­tin, yargının, toplum düzeni­ninin temel öğesi yapmış; bir anlamda bu öğretiyi anayasa konumuna getirmiştir.

    Tarihsel sürecin bu kısa özetinden ve Hanbelîliğin en köktenci fırkası olan Veh­habîliğin ilkelerinden anla­şılacağı üzere, Suudî Ara­bistan’daki birtakım uygu­lamalara ve infazlara farklı bakmak gerekmektedir. Örne­ğin, uyuşturucu kullanımını, alım-satımını büyük günah­lardan sayan ve yasaklayan Vehhabîlik, bu günahı işleyen­lerin, yegâne infaz aracı ka­bul edilen kılıçla ve bir ibret-i alem müessire olarak herke­sin gözü önünde boyunların­dan vurulmasınını öngördüğü için, kralın ya da onun adına bir başkasının bu işlemi dur­durması, cezayı affetmesi ola­naksızdır. Çünkü bizzat Su­udî hanedanı, Arap çölünün Aneze bedevîlerinden eski ve fatih bir aile olarak Vehhabî iktidarını temsil etmektedir­ler. Otoritelerini dorukta de­ vam ettirebilmeleri için de bu mezhebin “vahdaniyyet” ilke­sinden ve kılıç keskinliğinden hiçbir nedenle ödün verme­mek durumundadırlar. Bir çöl medeniyetinden modern pet­rol imparatorluğuna yükse­liş sürecinin 250 yıl boyun­ca daima Vehhabîlikle özdeş olageldiği unutulmamalıdır. Suudî Arabistan bayrağındaki “Kelime-i Tevhid” ve “kılıç” ise bu özdeşliğin simgeleri­dir. (Necdet Sakaoğlu’nun konuyla ilgili önceki yazı­larından ve kendisiyle ya­pılan konuşmalardan der­lenmiştir.)

    VEHHABÎLİK ÖĞRETİSİ NEDİR?

    Allah’ın birlenmesi ve Hz. Muhammed sonrasının reddi

    Muhammed ibn Abdülvah­hab (1703-1792) tarafın­dan kurulan mezhep inancının temelini tevhid (Allah’ın birlen­mesi) anlayışı meydana getirir. Kitabül Tevhid adlı eseriyle mezhebinin davetçiliğini yapan Abdülvahhab’a göre, Allah kalple, dille ve davranışlarla birlenmelidir. Bunlardan biris­inin eksik olması durumunda kişi Müslüman olamaz. Allah’ı birlemek, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur’an ve sünnetin dışında emir ve yasak tanımamak gerekir. Allah ile kul arasına ibadet ve amellerden başka kimse giremez. Amel imandan bir cüzdür, dolayısıyla farzlardan birini terk eden kimse dinden çıkar. Tevhid bütün ibadetlerden (namaz, oruç, zekat, hac) önce gelir.

    Sadece Allah’a ibadet edilir ve yalnız O’ndan yardım iste­nir. Müslü­manlar dini ve ibadeti salt Kur’an’dan öğrenmelidir. Bu nedenle Hz. Muhammed’in vefatından sonra öğrenilen ve uygulananların tümü bid’attır yani sonradan çıkmış ve dinin muhteviyatıyla uyuşmayan uygulamalardır. Vehhabîliği benimsemeyenler kafirdir.

    Abdülvahhab’ın ortaya koy­duğu görüşler, İbn Teymiye’nin (öl.1328) geliştirdiği Hanbelîlik ile Zahirîlik ve Haricîlik’in bir sentezidir. Vehhabîlik, ortaya çıktığı dönemden itibaren aynı zamanda bir siyasi öğreti kimliği kazanmış ve yine en başından beri Suudi emirlerinin ve bugün Suudi Arabistan’ın resmî dinî ideolojisi olmuştur.

    Kerbela’ya taarruzdan sonra namaz için abdest alan bir Vehhabî.

    VEHHABÎLİK NELERİ YASAKLIYOR?

    Minare, türbe, kubbe, mezar, tefsir, tarikat…

    • Allah’tan başkasına ibadet nasıl şirk (Allah’a ortak koşmak) ise, Allah’tan başkasından yar­dım istemek, başkasına dua ve yemin etmek de şirktir.

    • En korkunç ve hatta şirk ola­rak görülen bid’atların başında mezarlar, türbeler ve bunları ziyaret gelir. Kabir ziyareti sapıklıktır.

    • Camilerin süslenmesi, kubbe ve minare yapılması bid’attır.

    • Namaz ancak camide cema­atle kılınabilir, evde kılınamaz.

    • Veli, şeyh, mürşit, evliya, ta­savvuf, kelam, tarikat dinsizlik­tir, yasaktır.

    • Allah’tan başkasından, peygamberlerden meleklerden yardım beklemek küfürdür, şiddetle yasaktır.

    • Vakıf kurumları bâtıldır, yıkıl­malıdır.

    • Nafile namaz, Sünnet namazı yasaktır.

    • Kuran’ı tefsir etmek, yorumla­mak, onun arkasındaki anlamla­rı aramak küfürdür, yasaktır.

    • Vehhabîlik esastır, mezhepçi­lik yasaktır.

    • Adak adamak, Allah’tan baş­kası adına (Hz. Peygamber dahil) kurban kesmek küfürdür.

    • İçki, sigara, nargile yasaktır. İçenlere 40 değnek vurulur.

    • Muska, tesbih, tesbih duası, fal, nazar boncuğu, yağmur duası yasaktır.

    • Hz. Ali soyunu masum say­mak günahtır.

    Kerbela’ya hücuma hazırlanan Vehhabîler.

    II. MAHMUD İÇİN FETVA

    Vehhabîleri yenen padişaha gazilik ünvanı verilmesi caizdir

    MUZAFFER ALBAYRAK

    İslâm’ın kutsal şehirleri olan Medine ve Mekke’yi işgal eden Vehhabîler, 19. Yüzyıl başında üzerlerine gönderilen kuvvetleri mağlup ederek 10 yıl boyunca bölgeyi ellerinde tutmuşlardı. Bu dönemde hac yapılamaz olmuş, emniyet ve asayiş kalmamıştı. Sultan II. Mahmud, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yı Mekke ve Medine’nin geri alınması için görevlendir­di. Mısır askerleri 1813’te Vehhabîleri mağlup ederek Arabistan içlerine sürdü. Mu­kaddes beldeyi “Harici” olarak tanımladıkları Vehhabîlerden geri alan padişaha, kazanılan bu başarıdan dolayı “Gazi” unvanı verilmesi kararlaştırılmış ve bunun dinî referansı için Şeyhülislamlık makamından bir de fetva çıkarılmıştı.

    II. Mahmud’a gazilik ünvanı verilmesini isteyen ve Şeyhülislam Dürrizade Es-Seyyid Abdullah tarafından verilen, 29 Mayıs 1813 tarihli fetva (en üstte). Dönemin padişahı II. Mahmud (üstte).

    Vehhabîlere karşı kazanı­lan başarıdan dolayı Osmanlı padişahına “gazilik” unvanının verilmesinin dinen caiz olduğu­nu içeren fetva şöyleydi:

    “Bismillahirrahmanirrahim

    Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere havalisin­de Arap taifesinden Vehhabi diye isimlendirilen bir taife, yedi sekiz seneden beri Haremeyn-i Şerifeyn’i (Mekke ve Medine’yi) istila etmiştir.

    Bunlar ehl-i İslâm iddiasında olmakla beraber işleri ve amel­leri şeriata aykırı ve zıt olup, nice Kuran ayetlerine kendi bozuk görüşleri doğrultusunda manalar verip küfrü gerektiren bâtıl ina­nışlara sahiptirler. Bundan dolayı İslâm milletinden hariç oldukları gibi, ehl-i Sünnet ve cemaat olan Müslümanları da tekfir etmekte (kafir saymakta), Hacıların mal­larını gasbedip, Hac yapmaktan men etmektedir.

    Bundan dolayı Hac yolu kapalı olup, Şeriat gereği bu taifenin öldürülmesi vacip ol­duğundan, Mekke ve Medine’yi fethedip geri alan sultan ve halife El-Gazi Mahmud Han efendimiz hazretleri büyük bir gayret ve ihtimam gösterip bu mukaddes beldeleri ve bahusus (Peygambe­rin kabrinin bulunduğu) Ravza-i Mutahhara’yı muharebe ettikten sonra o “Hâricî” taifenin kirli ellerinden kurtararak kötülük­lerinden emin etmiş ve Hac yolunu da açmış olduğundan; “Allah yolunda gaza edenleri kim silahla donatırsa muhakkak o da gazidir” Hadis-i Şerifi gereği “Gazi” ve “Hadimü’l-Haremey­nü’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine beldelerinin hizmetkârı)” olduk­ları şer’an doğruluğu şüphesiz olmakla bundan dolayı isimle­rine “Gazi” unvanı eklenerek yâd ve vasıflandırılmaları meşru ve yerinde bir iş olur mu? Beyan buyurula.

    El Cevap: Allahu alem, Olur.

    OSMANLILARIN TARİHİNDEN VEHHABÎ İSYANLARI

    ‘Nice Arabı kötü yola soktular etmedik kötülük bırakmadılar’

    Osmanlı Devleti’nin 1774-1825 arasındaki tarihini anlatan ve Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Tarih-i Cevdet, 1854 yılında yayımlanmaya başladı. 12 ciltlik eserde, Vehhabî isyanları da detaylı şekilde ele alınıyor.

    19. yüzyılın meşhur devlet adamı, hukukçu ve tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa’nın (1822- 1895) oniki ciltlik eseri Tarih-i Cevdet, Vehhabî isyanlarıyla ilgili önemli ve ayrıntılı bilgiler içerir. Hem olaylar hem de Osmanlı Devleti’nin aldığı önlemler anlatılırken, Vehhabîliğin dinî ve sosyal eleştirisi de yapılır. Ağdalı bir dille yazılan eserden günümüz Türkçesiyle çarpıcı alıntılar:

    “Arabistan Yarımadası’nın ucundaki Basra ile Mekke arasında, Hazret-i Ebû Bekir’in zamanında şeriat kılıcıyla öldürülen Müseylime’nin ortaya çıkıp yalancılık ve bozgunculuk yaptığı Necid yöresinde, Hanbelî ulemâsından Muhammed bin Abdülvehhâb adında birinin şeriat sınırlarının dışına çıkıp yanlışlık ve sapkınlık yoluna saparak başına biriktirmekte olduğu bir takım eşkıya ile Mekke ve Medine’ye hücum edeceği söylentileri bura halkını telaşa düşürmüş ve Mekke Şerifi İstanbul’a yazarak Sultan I. Mahmud döneminde babasına yapılan yardımlara benzer yüklü­ce bir yardımda bulunularak adı geçen bozguncudan kurtulma ça­resine bakılmaz ise ileride önünün alınamayacağını bildirmişti.

    Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Tarih-i Cevdet’ in kapağı.

    Ancak adı geçen hâricînin böyle büyük çaplı bir harekete kalkışabilmek için büyük miktarda levazımata gereksindiğinden, bunları tamamlayana kadar bu tür bir isyan hareketinin ağızdan ağıza atlayarak her tarafa yayıl­masını önlemek gerektiği gibi, her ne kadar adı geçenin sapkınlık ve bozgunculuğu o yörelerde yayılmış olsa da, işin Mekke ve Medine’ye saldırma boyutuna vardığına ilişkin Mekke ve Medine yöresi halkından başka bir bilgi kaynağı da yoktu. Durum [Sultan I. Abdülhamid’e] bildirildiği gibi İstanbul’da Hicaz işlerinden anla­yan kişilere de sorularak adı geçen eşkiyanın bu kadar büyük bir iddiasının olmadığı öğrenildi ve Bağdat, Şam, Cidde ve Şehr-i Zor Valileri’ne de yazılarak bu konuda bilgi istendi. Şerif Hazretleri’nin mektubuna verilecek yanıt da buralardan alınacak yanıtların sonrasına bırakılmıştı.

    Adı geçen asinin ortadan kaldırılmasına ilişkin Mekke ve Medine’den yeni bazı mektup alındı. Cidde Valisi’nin mektubu Mekke’den gelen bil­gilerin kuşkuyla karşılanmasına neden olduğu gibi, Şam, Bağdat ve Şehr-i Zor taraflarından da henüz bu konuya ilişkin bir haber gel­memişti. Bunun üzerine konuya ilişkin bütün belgeler Padişah’a sunuldu. Akıllı olan Padişah Hazretleri, “Zındık da ortaya çıkarken başlangıçta önemsen­memişti, sonra iş ne mertebeye vardı. Hemen adı geçenin durumu iyice bir araştırılsın” emrini verdi ve hemen arkasından Şam Valisi Osman Paşa’ya yeni bir mektup yazdırttı.

    Adı geçen Vali’den daha sonra gelen yanıtın özeti, durumun anlaşılabilmesi için aşağıda verilmiştir:

    … İşte bu “Necid Şeyhi” dedikleri melun Muhammed bin Abdülvehhâb’ın ortaya attığı batıl inançlara uyanlara Vehhabî de­nilir. Adı geçen şeyh gerçi kabile ileri gelenlerinden değildi. Ama o yörede köyden köye gezerek bir takım yanlış inançlarla nice Arabı kötü yola sokmuş, özellikle de Deriyye halkını bütün bütün kendine bağlayarak, devlet kuru­culuğunda kabile önderliği önemli olduğundan ve kendisinde de bu olmadığından, kendi bâtıl mez­hebini duyurmak ve yayabilmek için Deriyye Şeyhi Muhammed bin Suud’u iştahlandırmış ve bağım­sızlığını ilân etmeye kışkırtmıştır. Sonraları pek büyük bir topluluk oluşturarak Arabistan Yarıma­dası’nda olduğu gibi Mekke ve Medine’de de etmedikleri kötülük kalmamıştır.

    Ahmet Cevdet Paşa

    Dolayısıyla, Şerif Hazretleri o zamanlar telaş etmekte haklıydı. Ve yukarıda anlatıldığı gibi, “du­rumu iyice bir araştırılsın” diye çıkarılan Padişah emri de aynı biçimde bir ileri görüşlülük örne­ğiymiş. Ama devlet adamları ve diğer görevliler bunu bir iş yerine koymadıklarından sonradan pek büyük bir sorun olmuştu. Sonunda Sultan II. Mahmud Han Hazret­leri’nin kahramanlık zamanında ezilip yokedildiler.

    Özetle bu Vehhâbiler fitnesi bir kıvılcım iken o zamanın devlet adamlarının kayıtsızlığıyla sonraları bir büyük ateş oldu ki, söndürülmesi için pek büyük çaba sarf etmek gerekti…

    [1802 yılında] Vehhabîler Ker­belâ … kasabasını vurmaya karar vererek Şiilerin matem gecesini gözlemişler ve kasaba halkının alışılageldik matem etkinlikleri nedeniyle yorgunluk ve bitkin­likten derin bir uykuda olduğu bir sırada kasabaya girip önlerine çı­kanı öldürmüş ve buldukları para ve eşyayı yağmaladıktan sonra Hazret-i Hüseyin şehitliğinde asılı olan gümüş ve altın kandillerle diğer hediye ve yadigarları alıp Deriyye tarafına dönmüşlerdi.

    … Abdülaziz’in yerine zaten bir süredir işi eline almış olan oğlu Suud geçmiş ve bu ölüm Vehhâbîlerin ilerlemesine sekte vurmamıştır… Suud [24 Nisan 1803’te] … askeriyle Mekke’ye girdi… Vehhabîler ile kendilerine uyanlar dini bütünlerin mescit­lerini ve güzel eserleri yıkmaya başladılar. Hazret-i Peygamber’in, Hazret-i Ebû Bekir’in, Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Ali’nin, Hazret-i Fatma’nın doğdukları yerleri, Hazret-i Hatice’nin evini…, ev­liyânın ve imamların kabirlerini … tümüyle yıktılar ve o haramzâde­ler üç gün içinde Mekke’yi aşağılık Deriyye köyüne benzettiler.

    Vehhabîlerin reisi olan Suud bin Abdülaziz ise [1807’de] Medine’yi istilâ etmiş ve evliyâ ve diğer dini bütün kişilerin kabirlerinin kubbelerini yıktırmış, ama Medinelilerin yalvarmaları üzerine Hazret-i Muhammed’in kabrinin kubbesini yerinde bırak­mış, fakat Hazret-i Peygamber’in kabrinde bulunan bir nice inci ve mücevhere el koyup Deriyye’ye göndermiştir. Ayrıca hutbelerden padişahın adını kaldırmış, bâtıl inançlar gereği Vehhâbî olma­yanlara müşrik gözüyle baktıkla­rından, Vehhâbî mezhebini kabul etmeyenlere Allah’ın evini ziyaret etmeyi yasaklamış… ve [Sultan III. Selim] Han Hazretleri’ne hitâben, türbelerin üzerine kubbe yapmak ve türbelerde kurban kesmek gibi Vehhabîlerce şirk kabul edilen şeylerin yasaklanmasını isteyen, yani Vehhabî mezhebine çağrı yapan bir mektup göndermişti…”

    Târîh-i Cevdet (Dersaadet, 1309/1892), cilt 4, s. 72-74; cilt 6, s. 123; cilt 7, s. 165-167, 191, 205-209 ve 244; cilt 8, s. 123.

    Günümüz Türkçesine çeviren: Ahmet Kuyaş

    DÜNYA HARBİ VE DEĞİŞEN DENGELER

    Osmanlı-İngiliz savaşıyla Suudlar tekrar sahne aldı

    Mayıs 1914’te Osmanlılarla Suudlar arasında imzalanan antlaşma, İstanbul’un İtilaf devletlerine savaş ilan etmesiyle tarihe karıştı. Böylelikle Vehhabîler, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra, tarih sahnesine yine Osmanlı düşmanı olarak çıktılar.

    AHMET KUYAŞ

    Büyük Britanya, Hindistan yol­unun güvenliğini sağlamak ve yolculuk sırasında kolaylıkla kömür ve kumanya edinebilmek için, 19. yüzyılın hemen başlarında Aden’e yerleşmişti. Daha sonra da, Hindis­tan’ın güvenliği açısından çok önemli gördüğü Basra Körfezi’nde­ki irili ufaklı emirliklerle ikili ilişkiler kurdu. Bu süreçte son halka, Osmanlı Devleti’nin Basra Kör­fezi’ndeki etkinliklerini denetleye­bilecek, stratejik bir konumda olan Küveyt Emirliği’ydi. Küveyt’in İngili­zlerle işbirliği yapmaya başladığının farkında olan Sultan II. Abdülha­mid, Sabah ailesinin yönetimindeki Küveyt’in güneybatı komşusu olan Reşid ailesini kullanarak Küveyt’i dize getirmeye çalışmış, hatta başarılı da olmuş, fakat İngilizlerin devreye girmesiyle geri adım atmak zorunda kalmıştı. Sonuçta Osmanlılar, Büyük Britan­ya ile 1913’te yapılan bir antlaş­mayla Küveyt’in özerkliğini kabul etmişlerdi.

    Aynı yıl, Suud ailesi ise Necid bölgesindeki eski topraklarını yeniden ele geçirmiş ve Riyad’a hakim olmuştu. Ancak Suudlar bununla da yetinmeyerek, Osmanlı yönetiminde olan Hasa bölgesini de istilâ etmişlerdi. Bu gelişme iki açıdan önemliydi. İlk olarak, bunu kabul etmeleri mümkün olmayan Osmanlıların askerî bir harekâta girişmeleri söz konusu olabilirdi. İkinci olarak da, bölgenin Basra Körfezi’nde kıyısı olması nedeniyle, Büyük Britanya’nın işe karışma olasılığı vardı. Bu iki olasılığın da farkında olan Abdülaziz ibn-i Suud, Osmanlılara karşı durumunu güçlendirmek için, Büyük Britanya yetkilileriyle ilişkiye geçti. Niyeti, bağımsızlığını ilân etmekti. Ancak, Küveyt’te olduğu gibi, Büyük Bri­tanya koruması altında bir özerklik elde etmeye de itirazı yoktu. Hasa üzerindeki Osmanlı haklarına karşı çıkmak istemeyen İngilizler ise, Os­manlıların buraya asker gönderme­leri halinde Suudlara destek sözü vermediler. Büyük Britanya’nın Osmanlı toprak bütünlüğüne aykırı bir girişimde bulunması o dönemde mümkün değildi.

    1913-14 yıllarında akın halindeki Suudiler.

    Böylece Osmanlı Devleti’y­le pazarlık etme konusunda yalnız kalan İbn-i Suud, Osman­lı temsilcileriyle Küveyt’te görüş­meyi kabul etti. 1914’ün Mayıs ayı başlarında yapılan görüşmeler baş­langıçta hiç olumlu geçmedi. Hatta Abdülaziz ibn-i Suud görüşmeleri bırakıp Riyad’a döndü. En önemli anlaşmazlık konusu, Hasa’daki kalelerin ve Osmanlılardan alınan topların Osmanlı askerine geri veril­mesiydi. Ama arabulucuların devre­ye girmesiyle bir sonuca varıldı. Osmanlı Devleti, Hasa’da sembolik denecek bir düzeyde asker bulun­durma koşuluyla Abdülaziz İbn-i Suud’u Necid valisi olarak tanıdı. Resmî binalarda Osmanlı bayrağı bulunacak, yabancı devletlerle Osmanlı merkezinin bilgisi dışında işbirliğinde bulunulmayacak ve yıllık bir vergi ödenecekti. Bunlar karşılığında Necid Valiliği ırsî olarak Suud ailesinde kalacaktı. Antlaş­mayı Osmanlı Devleti adına Basra Valisi Süleyman Şefik Paşa 15 Mayıs 1914’te imzaladı. Riyad’a gönderi­len metin, 29 Mayıs’ta da Abdülaziz ibn-i Suud tarafından imzalandı. Ne var ki Osmanlı-Suud antlaşma­sı, 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’yle Büyük Britanya’nın karşı karşıya gelmesi sonucunda tarihe karışacaktı.

    1915-16’da Suudi emiri İbn Suud ve İngilizlerin Basra baştemsilcisi Sir Percy Cox.

    Büyük Britanya ile Suud ailesi arasındaki ilk ilişkileri kuranlardan biri, 1913 ve 1914 yıllarında Riyad’a gitmiş olan Yüzbaşı Shakespe­ar’dir. 1909’da Büyük Britanya’nın Küveyt’teki temsilciliğine atanan Yüzbaşı Shakespear, buradaki görevi sırasında Arap Yarımada­sı’nın kuzeydoğusunda birçok keşif gezisi yapmıştı. Nitekim 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin kullandığı Arap Yarımadası haritalarının önemli bir bölümü, onun edindiği bilgilere dayanır. 1. Dünya Savaşı başladığında İngiltere’de bulunan Shakespear, daha önce ziyaret edip tanışmış olduğu Suud ailesiyle resmî bir ilişki kurma göreviyle Bas­ra Körfezi’ne gönderildi. Riyad’da Abdülaziz ibn-i Suud’la yapılacak antlaşmanın taslağını hazırladıysa da görevinin sonuçlarını göremedi. 24 Ocak 1915’te, Suudlarla Reşidler arasındaki bir çarpışmada vurularak öldü. Tarih kitaplarında pek rastlan­mayan bu “kabile savaşı”nın, ger­çekte bir Osmanlı-İngiliz çarpışması olduğunu vurgulamakta yarar var.

    Yüzbaşı Shakespear’in temel­lerini attığı antlaşma, sonuçta 26 Aralık 1915’te imzalandı. Bu antlaş­maya göre, 1913’teki Osmanlı-İngi­liz antlaşmasında Osmanlı toprağı olarak kabul edilen Necid, Hasa, Katif ve Cübeyl arazilerinin bağım­sız bir Suudî Devleti’nin toprakları olduğu ilan ediliyordu. Suudîler de, Büyük Britanya’ya danışmadan baş­ka herhangi bir devletle antlaşma yapmayacaklarına dair güvence veriyorlardı. Burada kastedilen, adı anılmasa da, Osmanlı Devleti’ydi tabii. Böylece Suudlar, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıl­dıktan yaklaşık yüz yıl sonra tarih sahnesine yine Osmanlı düşmanı olarak çıktılar.

    1.DÜNYA HARBİ VE DEĞİŞEN DENGELER

    Cumhuriyet ve laiklik geldi, Müslümanlıktan çıkmış olduk!

    Emir Abdullah’ın ve oğullarının 1819’da İstanbul’da idam edilmeleri, Vehhabîlerin hiçbir zaman sönmeyecek kinine yol açtı. 1924’ten sonra ise “biz sizin söylediğiniz gibi olduk, laikiz ve artık hepimiz size göre kafiriz; bizi Müslüman olarak görmeyin” demiş olduk.

    NECDET SAKAOĞLU

    Osmanlı Devleti, Yavuz ve Kanunî dönemlerinde bile, Necid denen Arabistan’ın orta bölgesine fiilen hakim olmamış, buraya herhangi bir görev­lendirme, atama yapmamıştır.

    Cidde ve Kızıldeniz kıyısından, Medine, Taif, Mekke’ye kadar ha­kim olan Osmanlı Devleti, çöl de­diğimiz büyük bölgeyle ilgilenme­diler. Burada yaşayan Bedevilerin inançlarının 1750’lere kadar İslâm olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Onları Müslümanlığa davet eden, inandıran, Vehhabî ve Suudi hareketi olmuştur.

    Yakın tarihte Osmanlı Devleti­nin Vehhabîlerle olan ilişkilerinde dönüm noktası 1819 yılıdır. O tarihte, Kavalalı Mehmet Ali Pa­şa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın esir aldığı Suudi emiri Abdullah ibn Türkî ve dört oğlu İstanbul’a geti­rilmiş ve idam edilmişlerdir. Baba Abdullah’ın, Topkapı Sarayı’nın avlusunda boynu kılıçla vurula­rak; oğulları,İstanbul’un meydan­larında Sultanahmet, Eminönü, Fatih’te idam edilmişlerdi.

    Bu hadise, 200 yıldır devam eden bir kin meselesidir. Araplarda kin çok güçlüdür, unutmazlar. Bugün de sanıyorum bu kini taşı­yorlar. Türkiye’deki hiçbir rejim, hiçbir yönetici istediği kadar taviz versin, Vehhabî olmadığı sürece Suudilerden Arabistan’dan sempa­ti görmesine imkan ve ihtimal yok­tur. Gelecekte de olmayacaktır.

    Türkiyede, İslamî mezheplerin en toleranslı olanı, yani Hanefilik yaygın. Bu, Vehhabîliğe göre en olumsuz mezhep. Cami yapı­yorsunuz, minare dikiyorsunuz, kubbeler kuruyorsunuz, oruç tutmayana bir şey demiyorsunuz, sigara, tütün içen, içki içen var, kumar oynanıyor, kumara izin verip piyangoyu devlet eliyle yön­lendiriyorsunuz, bütün bunlara izin veriliyor.

    Biz namaz kılarken önce sün­net kılarız, sonra farz kılarız. Bu yasak. Tefsirlerimiz var; Kuran’ı tefsir ediyoruz, yorumluyoruz. Yani birden çok anlamları olan âyetleri çeşitli anlamlarıyla açıklıyoruz ki, Vehhabîliğe göre bu en büyük küfür. Türkiye bun­ların hepsinin yapıldığı bir ülke. “Bunlar zaten küfre batmışlar, şirk halindeler, Hicaz’a gelip akılla­rınca hacı oluyorlar, ziyaret edip gitsinler!” diyorlar bugün.

    Suudi Arabistan bayrağında Kelime-i şahadet yazılıdır, bir de kılıç vardır. Bu ikisi Vehhabîliğin en temel iki prensibini anlatıyor. “Ay­kırı iş yapanın başı kesilir” diyor.

    Osmanlı döneminde şeyhülis­lamımız, müderrislerimiz, hocala­rımız vardı. Onlara göre değil ama kendimize göre iyi Müslümandık. Cumhuriyet ve laiklikle yeni bir safhaya geçildi. Onlara “biz sizin dediğiniz gibi olduk, laikiz ve artık hepimiz kafiriz, siz bizi Müslüman olarak görmeyin” mesajını vermiş olduk! Yani bir anlamda “gavurlu­ğumuz” tescil edilmiş oldu. Dikkat ederseniz, “laiklik, dinsizliktir” diye yerleşmiş bir görüş vardır bizde. İşte bu tam da bir Vehhabi tanımıdır.

    Vehhabî inancındaki Bede­viler için, Türkiye’deki herkes müşriktir. Hâlâ öyle. Dolayısıyla bizim öldürülmemiz, ölmemiz hiçbir cezaî karşılık gerektir­miyor. Öldüren bulunsa bile. Çünkü müşriktir. Vehhabî inancına sahip olmayan, o inanca tâbi olmayan kim varsa yeryüzünde, hepsi İslâm dışı sayılıyor; öldürülmeleri mübah, neleri varsa, ganimet olarak ele geçirmek de sevaptır!

    Vehhabîlerin ele geçirdikleri ganimetleri bir yere toplayarak paylaşmaları.

    SUUDİ ARABİSTAN

    Bugünkü terör örgütleriyle Vehhabîliği bağlamak yanlış

    Günümüzde DEAŞ gibi veya daha önceki Taliban gibi hareketlerle Suudi Arabistan’daki Vehhabîliği birbirine bağlamak çok zorlama ve yanlış olur. Zira artık Suudi Arabistan’da bir devlet doktrini vardır ve bu devletin “Batı düşmanlığı” söz konusu değildir.

    İLBER ORTAYLI

    Vehhabîliği anlamak için öncelikle o dönemde bölgenin etnik coğrafyasını anlamak gerekir. Bu coğrafyaya tanıklık eden ilk Batılı seyyahlar, Vehhabîliğin inkişaf ettiği zamanlarda, 19. yüzyıl başların­da dolaştılar ama daha ziyade bu akım hakkındaki rivayetleri ak­tardılar. 1830’larda giden Burck­hardt ise Mısır’daki bakışaçısını yansıttı. 1862-63’te Gifford Palgrave’in seyahatnamesi çok önemlidir. İlk defa bu coğrafyaya dair orijinal gözlemlerini ak­taran kişi, bu İngiliz oryan­talisttir. O dönemde Orta Arabistan’da İslâmiyet öncesi putperestliğin ve çeşitli âdetlerin hâlâ nasıl canlı olduğunu, yaşadığını aktarır. Bu ortam, Veh­habîlik gibi son derece katı ve şid­detli bir akımının çıkışının, tutunmasının ve yayılmasının temel nedenidir.

    Vehhabîlik, İslâm’ın ilk 10 yılında ortaya çıkan Haricilik dediğimiz katı görüşlerle, 13. yüzyıl düşünürü İbn Teymiye ve örneğin bizdeki Kadızadeliler gibi görüşlerle uyum içindedir. Çöldeki bi’dat alışkanlığına karşı çok yerinde bir tepki olduğu bile düşünülebilir. Çünkü bu çevre, bâtıl dediğimiz geleneklerini, alışanlıklarını korumuştur. Hat­ta Hz. Peygamber’in ölümün­den hemen sonra ortaya çıkan yalancı peygamberler de bu bölgedendir.

    Vehhabîlik bugün, kuvvetli olduğu Arap Yarımadası’nın ötesinde Batı Afrika’dan Hin­distan’a, Nijerya’ya, Moritan­ya’ya kadar yayılmıştır. Bunlar daha ziyade Malikî mezhebiyle uğraşırlar. İslâm dünyasında neredeyse her yerde Suudilerin yardımıyla tutunmaya çalışırlar. Fakat çoğu kez bunu başara­mazlar, zira anane üstün gelir.

    Suudiler zamanla, 20. yüzyılda Vehhabî olmayan Müslüman devletlerle bir tür uyum içine girdiler. Vehhabîliğe baktığınız zaman, demokrasi adına herhangi bir kurum veya anlayış yok dersiniz. Yok ama, başka türlü bir ilginç bir yapı var. Vehhabî imamları ve kabileler baştan beri ve hâlâ çok etkindir. Bunlar hükümeti hatta kralı rahatça tenkit ederler. Herhangi bir Arap cumhuriyetindeki dik­tatöryel kalıplar burada yoktur. Örneğin bir evi polisin basması memnudur, yani yasaktır.

    1920’lerden beri Suudiler bir devlettir, bir nizamdır. Tabii petrol zenginliğiyle… (Hac zenginliği yoktur. Bu önemli bir gelir kaynağı sayılamaz). Gü­nümüzde DEAŞ gibi veya daha önceki Taliban gibi hareketlerle Suudi Arabistan’daki Vehha­bîliği birbirine bağlamak biraz haksızlık. Bugünkü Vehhabîlikle terör bağlantısını kurmak çok zorlama ve yanlış olur. Zira artık Suudi Arabistan’da bir devlet doktrini vardır ve bu devletin diğerlerinde görülen “Batı düş­manlığı” söz konusu değildir. Zira şeriat, şeri düzen, ticaretin, diplomasinin girdiği yerde kırılır. Yani Batı hukuku bu anlamda etkilidir. Bugün Vehhabîliği ya­şayan bir doktrin olarak görmek gerekir.

  • Cezayir’in Mandelası

    Ülkenin bağımsızlık savaşı tarihinin belki de en önemli figürü, önce “demokratik ve anti feodal temelde bir modern devlet”, sonra “ne polis devleti ne köktendinci Cumhuriyet” şiarıyla kitleleri peşindenden sürüklemişti.

    Cezayir Bağımsızlık Sa­vaşı’nı başlatan dokuz tarihsel önderden biri ve yaşayan sonuncusu olan Hoci­ne Ait Ahmed’in (Hüseyin Ait Ahmet) hayat hikayesi, ülkesi­nin tarihini anlatmak için ya­zılmış gibi.

    Küçük yaşta Fransız sömür­geciliğine karşı Cezayir kimliği­nin zaferi için Kabilce ve Fran­sızca şiirler yazmaya başlayan Ahmed, lisedeyken Cezayir Halk Partisi’ne (PPA) katılır ve 16 yaşında partinin merkez ko­mitesinde görev alır. 1947’deki kongrede silahlı mücadele ih­timaline yönelik bir paramili­ter özel örgüt (OS) kurulmasını önerir; partinin merkez komite ve siyasi büro üyesi iken Kasım 1947’de OS’nin başına geçer. Bir yıl sonra örgütün yetkili kade­mesine Cezayir tarihi ve çok muhtemel bir devrimci savaşın ideolojik yönelişlerine ilişkin bir rapor sunar.

    Dönemin milli mücadele ön­deri Messali Hadj, Arap+Müs­lüman bir ideolojik mücadele yürütürken, Ahmed dil ve bölge­den azade bir “Cezayir kimliği”­ni savunur. .

    Ahmed, Afrika ve Asya’daki bütün sömürge karşıtı hareket­ler ve Üçüncü Dünya ile bağlar geliştirmek üzere bir Ceza­yir diplomasisi raporu hazır­lar. 1952’de Kahire’de hareke­tin temsilcisidir. 1956’da New York’da Birleşmiş Milletler nezdinde bir FLN bürosu açar. Mart 1962’de Evian anlaşmasıy­la Cezayir’in bağımsızlığı kabul edildiğinde tüm tutuklu liderler­le birlikte serbest bırakılır.

    Eylül 1962’de Cezayir ordu­su başkente girer. Kurucu Ulu­sal Meclis’e seçilen Ahmed, yeni rejimin demokratik olmadığını; “Demokratik ve anti feodal te­melde bir modern devlet” için mücadele ettiklerini, bunun an­cak “halkın doğrudan denetimi” ile sağlanabileceğini belirtir.

    Eylül 1963’te Cezayir’in ilk (bugün en eski) muhalefet par­tisi olan FFS (Sosyalist Güçler Cephesi)’yi kurar. Bin Bella as­kerî birlikleri gönderince hesap­ta olmayan bir “silahlı direniş” başlatır. Ekim 1964’te yakalanır, önce idama mahkum edilir son­ra bağışlanır. Hapisten partisi­nin gizli kanadını yönetir.

    Mayıs 1966’da kaçarak İsviç­re’ye geçer. Lozan’da hukuk tah­sil eder. 1989’da partisinin kong­resine katılmak üzere Cezayir’e döner. Aralık 1991’de yapılan seçimlerin ilk turunda FFS %10 oy alırken İslâmi Selamet Cep­hesi (FIS) birinci parti olur. Bu­nun üzerine FFS “Ne polis dev­leti ne köktendinci Cumhuriyet” şiarıyla başkentin bağımsızlık­tan beri görmediği büyüklükte bir miting düzenler.. 1942’de öz­gür ve demokratik Cezayir için mücadeleye başlayan Ahmed, toplumsal ve demokratik ulusal birliğin sağlanması için bir kon­sensüs peşinde son ana kadar mücadelesini sürdürdü. 23 Ara­lıkta hasta yatağında 89 yaşında hayata veda ederken, Cezayir kendi tarihiyle bir kez daha yüz­leşme imkanına kavuşuyordu.

  • Sınırların ötesinde bir hayat 79 yaşında sona erdi

    Çin’de doğan, dünyanın birçok ülkesinde yaşayan, milliyetçilik kavramına yeni boyutlar getiren başeseriyle global bir üne kavuşan politik bilimci Anderson, 13 Aralık 2015’te Endonezya’da hayata gözlerini yumdu.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en ünlü kitabı Hayali Cemaat­ler’le tanınan Benedict Ander­son (Türkçe’deki diğer kitabı, Üç Bayrak Altında Sömürge­cilik Karşıtı Tahayyül’dür.) 79 yaşında aşık olduğu ülke Endo­nezya’nın Cava adasında öldü.

    Son günlerinde Japonca ya­yımlanan kendi anılarını ter­cüme etmekteydi: Sınırların Ötesinde bir Hayat. İrlandalı bir baba ile İngiliz bir anadan Çin’de doğmuş, İngiltere’de Cambridge’te eğitim görmüş, İrlanda, Endonezya ve Kalifor­niya’da yaşamış, bir dizi Avru­pa dilinin yanısıra Endonez­ya, Cava, Tayland ve Filipinler (Tagalog) dillerini öğrenmiş, bu ülkelerin tarihi, sosyal ve kültürel dünyası hakkında yaz­mış ve New York’taki Cornell Üniversitesi’nde hocalık yap­mış bu ilginç entelektüeli baş­ka hangi kitap ismi daha iyi ta­nımlayabilirdi ki?

    Anderson Endonezya’daki darbenin gerçek mahiyetini if­şa edince; diline, tarihine ve in­sanına yakın olduğu Endonez­ya’ya 26 yıl boyunca gidemedi. Ancak Suharto rejimi devril­dikten sonra, 1998’de eserleri­nin büyük bir kısmını hasretti­ği Endonezya’ya dönebildi.

    Anderson’u dünyaya tanı­tan Hayali Cemaatler (1983), milliyetçilik alanındaki çalış­malara yeni bir boyut getirmiş­tir. Genellikle Fransız Devri­mi’nin ürünü olarak sunulan milliyetçilik kavramına, ayrı­ca bu konuda genellikle Batılı örnekler üzerinden yürütülen tartışmalara Güney Doğu As­ya’yı da katarak konuya tarihi, coğrafi ve sosyolojik bir derin­lik kazandırmıştır.

    Amerika’nın Vietnam sava­şında yenilgiye uğrayıp çekil­mesinden birkaç yıl önce mil­liyetçiliğin kökenleri üzerine yazdığı kitap, Amerikan yenilgi­sinden bir kaç yıl sonra “komü­nist” denilen ülkeler arasında (Vietnam-Kamboçya, Çin-Viet­nam) milliyetçi savaşların baş­lamasıyla daha da büyük bir önem kazanmıştır. Hayali Ce­maat daha sonraki yıllarda Fa­cebook, Ukraynalılar, Meksika­lı kadınlar, futbol dünyası gibi pek çok değişik konuda yapılan araştırrmalarda; tarih, coğraf­ya, toplumbilim gibi çok farklı disiplinler tarafından referans kitabı olarak kullanılmıştır. Ya­pıt kimilerince her şeye rağmen Avrupa merkezci olarak nite­lenmiş olsa da milliyetçilik ala­nında vazgeçilmez olmuş, son elli yılın en önemli eserleri ara­sında sayılmıştır.

    Endonezya’nın yanı sı­ra Tayland ve Filipinler’in de toplumsal, kültürel ve siyasal dokusuna ilişkin çalışmaları olan Anderson, ünlü İngiliz ta­rihçisi Perry Anderson’un da kardeşiydi.