Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım gözetmeden kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiştir. Din ve devlet idaresi birbirinden ayrılınca, devlet hanedanın, din ise halkın elinde kalmıştır.
Uzun zamanlar tarih çalışmaları açısından Çinggis Han ile Temür Beg’in aniden ortaya çıktığı ve hem kendi “acımasız” politikaları ile yakıp yıkmağa meraklı göçebe boyların şiddeti ile ortalığı kasıp kavurdukları gibi bir izlenim oluşmuştu. Yakın zamanlarda yapılan çalışmalarla bu görüş değişmektedir.
Çinggis Han, var olan boy dayanışmasını kırmak ve beyleri bertaraf etmek isteğiyle, boylar birliği düzeni yerine, bir ordu düzeni kurmuş, eski boy mensuplarını da, imparatorluğun her yanına dağıtmıştı. Bu politikalar ile, tarihte, boyların birbirleriyle çekişmelerine sebep olan “boy dayanışması” kırılmış oldu. O dönemde “Mongğol ulus” adını alan bu ordu millet, Çinggis Han’ın kendisine muhalefet eden eski boyları dağıtması, kendisi ile ittifak içinde bulunanları ve dost olanları ise taltif ederek, hizmetine almasıyla oluşmuştur. Hal böyle olunca Çinggis Han tarafından kurulan yeni düzen, bu yeni düzeni destekleyenlere, başarının ve sosyal yükselmenin önünü açmıştır. Çinggis Han ile ittifak içinde olanlar arasında Türkçe konuşan Uygurlar, Öngütler, Karluklar yanında o dönemde Moğolca konuştuklarını bildiğimiz bazı boylar da bulunmakta idi. Bunlar, hem yeni düzen için çalışmış, hem de bu sebepten dağıtılmayarak ayrıcalıklarını korumuş oldular.
Bu dönemde ilk bakışta dikkati çeken değişikliklere baktığımız zaman, bunların boyların dağıtılması yanında ordu devlet yaşamı, yeni yurt arayışları, sürgünler ve tüccarların devlet aygıtına entegrasyonu gibi işlevlerin yanı sıra yarım veya bir yüzyıl içinde sona eren, kısa dönemli yasa maddeleri olduğunu görürüz. Yasanın gereklerinden biri de din devlet ayrılığı idi. Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım yapmadan kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiş ve böylece Asya’da 10-13. yüzyıllar boyunca sürmüş olan dinler mücadelesine de son verdi. Dinler üstü bir idare kurmak suretiyle de, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Herhalde Çinggis Han yasası olarak bilinenlerin en önemlilerinden biri ve uzun dönemli etkin olan prensiplerden biri de bu din ve devlet ayırımı idi.
Yeni kurulan ordu devlet içinde bu düzenin mensupları, kimin hangi boydan geldiği, kimin oğlu olduğu ile değil de, savaştaki ve idarecilikteki başarısı ile değerlendiriliyor ve bu prensipler çerçevesinde hayatta ilerliyorlardı. Ancak, aradan daha bir yüzyıl geçmeden bu düzen anlayışında değişiklikler ortaya çıkmış ve bu yeni düzenin de bir çeşit asilleri oluşmuştur.
Çinggis Han devrinde boy birlikleri lağvedilmişken ve ordu içindeki birliğini terkedene ölüm cezası verilirken, 14. yüzyılda boyların yeniden dirildiğini görüyoruz. Bunlar arasında Çinggis Han devrinden beri ayrıcalıklarını korumaya muaffak olmuş olan boylar varsa da, aralarında eskiden yok edilmiş guruplar bile yeniden sosyo-politik birlikler olarak varlık göstermeye başladılar. Benzer bir tutumu artık İslamiyet içerisinde varlık gösteren Çinggis Han sonrası, Türk ve Moğol topluluklarında kendilerine ata, baba adı verilen meşayih-i Türk, veya daha çok hoca unvanını taşıyan yerli (bazen Tacik kökenli) din ehline karşı güdülen politikalarda görmekteyiz. Evvelce bu dini liderlerden hiçbir zaman bir teki diğerine tercih edilmiyor ve böylece “idare”, dinler üstü bir konum alıyordu. Sonraları bu konulardaki hassasiyetler değişince halk ozanlarının söylediği destanlarda beylerin ataları evliyalara bağlanmaya başlanmıştır. Ancak beyler dini bir vasıf kazanmazlar.
Din ve devlet idaresinin birbirinden ayrılması sonucunda, devlet hanedanın, din de, halkın elinde kalmıştır. Çinggisli hanedan ile ilgili meseleler inanç ile ilgili olmadığı için, halk da devlet idaresini kendi inanç dünyasının dışında tutmuştur. Onun için etraf, hanlar-beyler mücadelesi ile kırılırken, menakıbnameler ve makamatlarda bu mücadelelerden eser yoktur. Çinggislilerden söz etmeyen bu eserlerin, öte yandan “beg”lerden söz etmeleri dikkate şayandır. Kısacası, “beg”ler kendilerini Çinggis Han devrine bağlamak suretiyle meşrulaştırırken, inanç guruplarının da mihverini oluşturmaktaydılar. Öte yandan meşruiyeti Çinggisli gelenekte, devlet töresinde arayan “beg”ler kendi maharetleri, dirayetleri ve kahramanlıkları sonucu “beg” unvanını almaktaydılar. Oysa, ata, baba unvanlarını taşıyanlardan kimin bu şekilde anılacağına halk karar vermekteydi. Diğer bir deyişle, din ve devletin en üst seviyede, devlet töresinde birbirinden ayrılmış olması prensibi, kendini halkın bu konudaki tutumunda da göstermişti. Geçiş döneminin özelliği olan bu ikilem 16. yüzyıldaki uzlaşmalarla sona erecekti.
İhap Hulusi’nin çizdiği 7 Gün dergisi kapağı, Ocak 1935.
O güne kadar Bursalıların nemli havadan kurtulmak için yazın gittiği bir yer olan Uludağ’ın kış sporları merkezi haline gelmesi fikri, spor teşkilatlarını kurup geliştirmek için Türkiye’de bulunan ve 1930’da Uludağ ile ilgili rapor hazırlayan Alman spor adamlarıdır. 1933’ün Nisan ayında İstanbul’dan yola çıkıp bir hafta konaklayan 30 kişi ise kayak yapmak için Uludağ’a ilk giden kafiledir (üstteki fotoğrafta kayanlar). Bu olayla birlikte kayağın popülerliği bir anda artar. Türkiye’de pek bilinmeyen kayağın merak uyandırması üzerine çalışmalar hızlanır.
Sadece yazın hizmet veren otel kışın da hizmete başlar. Bursa’dan Uludağ’a şose yol yapılır ve yeni tesisler açılır. CHP de bir kayak evi kurar. Kayak sporunu tanıtmak amacıyla 1934 ve 1935 yıllarında çok sayıda gazeteci ve ünlü isim kayak yapmaya davet edilir. O tarihten sonra Uludağ kayakla birlikte anılmaya başlar. Kayak hiçbir zaman yaygın bir spor olamasa da Uludağ Türkiye’nin en önemli kış sporları merkezi olmayı sürdürüyor.
Uludağ’da kayma imkanı olmayanlar için İstanbul’da bir fotoğraf stüdyosunun 1960’larda sunduğu kayakçı fotoğrafı çektirme hizmeti (solda). Daha sonra Halkevi’ne devredilecek olan CHP Dağ Sporları Evi.
TALİH KUŞU
Sen misin dava açan
Galata Köprüsü’ndeki Servet Gişesi’nin sahibi Bay Eskinazi, 10 Şubat 1930’da işyerine geldiğinde hayretler içinde kalır. Dükkânının iki yanına iki piyango gişesi daha kondurulmuştur (aşağıda). Bay Eskinazi kapı yan tarafta kaldığı için dükkânına pencereden girmek zorunda kalır. Durum kısa sürede anlaşılır. Bay Eskinazi’nin gişenin yerini kiraladığı ve anlaşmazlığa düşüp davalık olduğu belediye, piyango gişesi açmak isteyen Esnaf Bankası’na başka yer yokmuş gibi Servet Gişesi’nin iki yanını göstermiştir.
Gazeteler vatandaşın hukuku çiğneniyor derken, Esnaf Bankası açıklamasında “Köprü’de piyango satmak Eskinazi Efendi’nin inhisarında (tekelinde) değildir. Kapı meselesine gelince, Eskinazi Efendi kapılarını yandan değil pekâlâ cepheden yapabilir. Eğer hukuk ayaklar altına alınmışsa ayaklar altına alan kapısını cepheden yapmayan Eskinazi Efendidir” demektedir. Ancak tepkiler üzerine yeni gişeler kaldırılır. Servet Gişesi aynı yıl 25 Kasım gecesi şüpheli bir şekilde yanacaktır.
KIRAAT
Her işi yaptı, gizli ajanlık hariç!
Türkiye’de anti-komünist histerinin egemen olduğu Soğuk Savaş yıllarında sosyalist ülkeleri kötüleyen ve tamamen kurgu olmasına rağmen gerçeklere dayanıyormuş gibi pazarlanan ucuz sağcı propaganda kitapları epey yaygındı. Sadık Tiryakioğlu’nun yazdığı, 1976 basımı Bir Türk Ajanının Rusya Hatıraları adlı kitap da bunlardan biri.
Kendini “Ortaokulda bir öğretmenim beni haksız yere komünist olmakla suçladığı günden beri antikomünistim” diye tanıtmasından enteresan bir kişi olduğunu anladığımız yazar, iddiasına göre 1951’de 25 yaşında bir ajanken Sovyetler Birliği’ne sızmakla görevlendirilmiş ve yaşadıklarını 216 sayfalık kitabında anlatmış.
Azeri bir Sovyet vatandaşının kimliğiyle Sovyetler’e sızan Tiryakioğlu’nun ilk gözlemi Sovyet halkının sefalet içinde yaşaması. İş bulana kadar bir süre sokakta yaşayıp çöpten yiyecek toplayan adamımız “Bizim çöpler ekmek dolu burada ise kırıntı yok” diyerek enteresan bir refah karşılaştırması da yapıyor. Yazar, solcu Türk gençlerinin –niyeyse- onar kişilik gruplar halinde Sovyetler Birliği’ne götürülmelerini de önermiş. Çünkü gördükleri yokluk manzaralarından yıkıma uğrayan gençler dönüşte toprağı öpecek ve birinci sınıf Türk milliyetçileri olacaktır.
Arkasından, kitap boyunca karşılaştığı bütün kadınlara asılan kendisi değilmiş gibi Sovyet vatandaşlarının sapık eğilimlerinden söz ediyor. Okullarda erkek beden eğitimi öğretmenlerinin kız öğrencileri “tebrik maksadıyla” sürekli öptüğü gibi bir iddiası var. Peki neden beden öğretmenleri öpüyor da sözgelimi müzik öğretmenleri öpmüyor? Belirsiz… Sapık eğilimlere örnek olarak Rus erkeklerin selamlaşırken birbirini dudaklarından öpmesini de aktaran ajanımızın başına da son derece talihsiz bir olay geliyor maalesef ve votkayı fazla kaçırdıkları bir gece meyhaneci kılığındaki Ermeni Sovyet ajanı Agop Azmanyan kendisini dudaklarından öpüveriyor.
Bir süre boyacılık yaptıktan sonra, hastabakıcı olup üst düzey bir Sovyet ajanının “sinir hastası” kız kardeşine iğne yapması kaderini değiştiriyor. Kadın, adamımızın “iğne yapma usulünü” o kadar beğeniyor ki bir daha başka kimsenin kendisine iğne yapmasını istemiyor. Daha dördüncü iğne gününde sevgili olduğu Nataşa’nın abisi adamımızın zekâsından çok etkilenip kendisini önce Sovyet ajanı yapıyor, ardından bütün Sovyet istihbarat birimlerinin başındaki Stalin’in sağ kolu Beria’yla tanıştırıyor!
“Sinir hastası” Nataşa Yazarın anlattıklarına çizimler de eşlik ediyor. En solda baskı altındaki Sovyet halkı resmedilmiş. Ortadaki iki çizimde ajanımız, iğne yaparken sevgili olduğu ve birlikte ortamdan ortama koşturduğu “sinir hastası” Nataşa ile. Üstteki çizim ise yazarın “Sovyet eğitim sistemi Stalin’e tapma üzerine kurulu” iddiasını açıklamayı amaçlıyor.
Ancak bundan daha şaşırtıcı bir şey var, gerçekte Ermeni olmayan Beria her ne hikmetse Rusça’yı Ermeni aksanıyla konuşuyor.
Kitap iyi hoş ama önemli bir de sorunu var. İnsan, bir ajanın hatıralarının anlatıldığı kitapta hiç değilse bir iki ajanlık faaliyeti görmek istiyor ama yazar herhalde böyle bir mecburiyeti olmadığını düşünmüş. Kahramanımız bir askeri tesisin fotoğrafını çekse, birine suikast düzenlese, isyan çıkarsa, provokasyon yapsa, birinden gizli belge alsa… Ama yok.
Beria’yla tanıştıktan sonra “telkin kuvvetiyle adam öldüren” KGB ajanlarından filan söz etmeye başlayınca artık Sovyet devletinin beynine girdi ve adam gibi ajanlık yapacak diye umutlanıyor insan ama maalesef öyle olmuyor. Kadınlarla ilişkilerine dair bir dolu palavra atan yazarımızın birkaç yalan da ajanlık faaliyetleriyle ilgili söylemesinde hiçbir mahsur yok aslında ama buna bile gerek görmemiş. Tek bir yerde “Günlerim çeşitli ajanlık faaliyetleri ile geçiyordu” diyor fakat bunların ne olduğunu söylemiyor. Bütün gün hastanede çalışıyor zaten (“Sovyet Rusya’da insanlar robottur ve köle gibi çalıştırılır”), hangi ara ajanlık yaptığı belli değil. Gerçi günahını almamak lazım, belki de gizli görevi Sovyetlere sızıp hastabakıcılık yapmaktı, kim bilir?
Sadece benim değil, herhalde ilkokuldan liseye kadar Milli Tarih ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri almış her arkadaşımızın aklına her öğrenim yılı yeniden ve yeniden kazındığı üzre, ‘Türklerin İslamiyetle tanışması Talas Savaşı’yla başlar’. Ne var ki bu savaşın ne olduğu, ne için verildiği, arka planı ve hatta tarafları bile doğru dürüst anlatılmaz da, insanların bilhassa ilk gençlik dönemlerinde yaşadığı ve pek de hatırlamak istemediği bir anıdan bahsetmek zorunda kaldığında yaptığı gibi, “Ya işte o da öyle bir dönemdi,” diye geçiştirilir.
Şimdi öncelikle okuduklarımdan aklımda kaldığı kadarıyla bu bir savaş değil muharebe ve bir insan topluluğunun bir muharebe sırasında başka bir dini nasıl tanıma fırsatı bulduğu benim aklımın çok da almadığı bir konu. Ne bileyim, başınızın üzerinde vızır vızır oklar uçuşuyor, toz duman, atlılar koşturuyor ama sen de o sırada yepyeni bir dinle tanışıyorsun, valla helal olsun:
“Abi Çinli atlıları güneyden saldırıyor, siz ne yapıyorsunuz?”
“Öğle namazını eda edeceğiz.”
“Tengri Tengri, o nasıl oluyor?”
“Tengri değil Allah. Bak şimdi günde beş kere…”
Ha nedir, Talas Muharebesi’nin sonrasında Orta Asya’da İslam kısa süre içinde yaygınlaşıyor mu yaygınlaşıyor. Ama bu ‘kısa süre’ tabii insanlık tarihi için kısa bir süre ve bu toplulukların İslamiyeti kabul etmesi bir iki-üç yüzyıl sürüyor, o da ayrı mesele. Yani ne bileyim, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlıkla tanışması ve Hıristiyanlığı kabul etmesi arasında geçen süre de aşağı yukarı bu kadar zaten.
Her neyse, isterseniz gelin bu ‘gizemli’ muharebenin öncesine bir bakalım. Efenim, o yıllarda Çin’de hâkim olan Tang hanedanı, Çin’i batıdaki en geniş sınırlarına ulaştırmış, bunu da büyük oranda Göktürk Devleti’ni hâkimiyeti altına alarak başarmıştı diye biliyorum. Ayrı bir, hatta iki Göktürk devleti var, var olmasına da, bize okul kitaplarında “Çinli prensesler yöneticilerin aklını aldı,” diye aktarılan hadise aslında bildiğin Tang hanedanının, özellikle doğu ve batıya ayrılmış iki Göktürk devletini hâkimiyeti altına aldığının nişanesi. İkinci Göktürk devleti Çin’den daha bağımsız bir kültür yaratmak istemiş diye hatırlıyorum. Yine de öyle kanlı-bıçaklı değiller ama ansızın yıkılmalarının Tang hanedanının arka çıktığı Uygurlar yüzünden olduğunu da eklemek gerek.
İşte tam da bu Talas Muharebesi’nden aşağı yukarı on yıl önce falan Göktürk hâkimiyeti altında yaşayan Uygurlar; Karluklar ve Basmiller’le beraber Göktürk Devleti’ni yıkıyor. Bu sırada Karluklar hiç öyle “yapmayın, etmeyin,” demiyor. Artık yazıyorlar mı bilmiyorum ama Uygurlar, Göktürkleri yıktıktan hemen sonra yanlarındaki “faydalı ahmaklar” Basmilleri de yok ediveriyor. Karluklar yine hiç oralı olmadıkları gibi, Basmilleri yok ederken Uygurlara yardım bile ediyorlar. Sıra Karluklara geldiğinde zaten “yapmayın, etmeyin,” diyecek kimse kalmıyor ve bir şiir bile bırakamadan yerinden yurdundan oluyor.
Ha o oraya gidiyor, bu buraya gidiyor, bu bunu deviriyor, o onun yerine geçiyor falan ama tıpkı günümüzde olduğu gibi bütün bu küçük devletçikler etraflarındaki daha kuvvetli devletlerin etkisi altındalar. Nasıl ki bugün dünyadaki küçük devletler, dünyadaki birkaç büyük devletin bilgisi dışında öyle çok hareket edemiyorsa Uygurlar da, Karluklar da esasen Tang hanedanına tâbiler. Hatta açıktan vergi ve gerektiğinde asker de verdiklerini düşünecek olursak bu bağımlılık daha iyi anlaşılır. Günümüzde biliyorsunuz bu vergiler dış ticaret ve döviz kuru, askerler de koalisyon adı altında kimsenin gururunu incitmeden veriliyor ve sıklıkla, bir devletin egemenliği altında yaşayan topluluklar, eğer ezildiklerini, zulme uğradıklarını falan düşünürlerse savaş sırasında bile olsa başka hâmiler tanımaya ya da bağımsızlıklarını ilan etmeye elverişli olabiliyorlar.
1917’de milyoner Everett tarafından mimar Totten’a yaptırılan bina, Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün onayıyla önce kiralandı, sonra satın alınarak elçilik binası yapıldı. Meşhur diplomat Mehmet Münir Ertegün ve oğlu Ahmet Ertegün, cazın devlerini bu binada ağırladılar ve dünyaya tanıttılar.
Gazoz kapağı milyoneri olarak adlandırılan Edward Hamlin Everett (1852-1929), metal şişe kapaklarının patentini alarak büyük bir servet yapmıştı. Başkent Washington DC’deki çok prestijli bir semtte bulunan ve ailenin malikanesi olarak kullanılacak binasının tasarım işini George Oakley Totten, Jr. (1866-1939) isimli mimara verdi. Tasarımında İtalyan, Romanesk ve Art Deco stillerini kaynaştıran bu etkileyici evin inşaatı 1917’de bitti.
Tesadüf, mimar Totten, bu evi tasarlamadan önce bir süre İstanbul’da yaşamış, İstanbul’daki Amerikan Konsolosluğu’nun ek kançılarya binasını (şimdi SOHO House oteli içerisinde) ve Sadrazam İzzet Paşa Konağı’nı yapmıştı. Hatta kendisine Sultan II. Abdülhamit’in “hassa mimarı” olma teklifi bile yapılmıştı. Bu evin detay tasarımlarında bazı Osmanlı mimari ögelerini kullanırken, yapının ileride Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği binası olarak kullanılacağını bilmiyordu.
Everett’in ölümünden sonra dul eşi, evlerini Türkiye Cumhuriyeti’ne kiraladı ve büyükelçilik 1932 senesinde buraya taşındı. 1936’da Atatürk’ün onayıyla, bu bina içindeki bütün eşyası ve çok değerli sanat eserleriyle birlikte Türkiye tarafından satın alındı. 1999’a kadar sefaret binası olarak kullanılan ev, kançılaryanın yeni yapılan bir binaya taşınması ile birlikte büyükelçi rezidansı olarak kullanılmaya başlandı. 2004’deki büyük restorasyon sonrası rezidans hizmetine devam eden bu muhteşem yapı, halen Washington diplomatik çevrelerinde en gıpta edilen mekanlardan birisi olmaya devam ediyor.
Müziğe yıldızlar kazandıran aile Ahmet, Selma ve Nasuhi Ertegün kardeşler, anneleri Hayrünisa Hanım ve babaları büyükelçi Münir Ertegün’le birlikte Türk sefaretinde, 1942 (solda). Ahmet Ertegün’ün kardeşi Nasuhi ile 1947’de kurduğu Atlantic Records dünya müziğine aralarında Rolling Stones’un da bulunduğu sayısız süper yıldız kazandırdı. Ahmet Ertegün, Mick Jagger.
1934’de Türkiye’nin Washington Büyükelçisi olarak göreve başlayan Mehmet Münir Ertegün, Lozan görüşmelerine de katılmış tecrübeli bir diplomattı. Genç Cumhuriyet’i Washington’da ciddiyetle temsil etti. 2. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin tarafsızlığını koruma mücadelesinde ona da çok ağır bir yük düşüyordu. 10 sene boyunca ayrı kaldığı memleketini bir daha göremedi ve bir Cumhuriyet Bayramı günü, 29 Ekim 1944’de aniden vefat etti. Geçici olarak Washington’da defnedilen naaşı, 1946’da USS Missouri zırhlısı tarafından İstanbul’a nakledildi ve Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’ne getirildi.
Büyükelçinin genç oğulları, Ahmet ve Nesuhi, bu evde caz müziğine gönül verdiler ve çoğu Afrika kökenli Amerikalı caz müzisyenlerini, elçiliğin önceki sahibi tarafından özel yaptırılmış konser salonunda ağırladılar. Daha sonra, Ray Charles, Aretha Franklin gibi isimleri dünyaya tanıtarak modern müzik tarihine geçecek Atlantic Records şirketini kurdular. Bugün de zaman zaman bu binanın küçük ama etkileyici konser salonunda onlar adına caz konserleri düzenleniyor.
Irk ayrımının hüküm sürdüğü 1930’lar-40’lar Amerika’sında, siyahi müzisyenlerin bu elçilikte popüler caz konserleri vermesi ırkçı kesimlerde tepki toplamıştı. Ülkesinin kuruluş senedine imza koymuş büyükelçi Ertegün, kendisine bir mektupla neden siyahi insanları sefarete ön kapıdan aldığını sorma cüretini gösteren bir ABD senatörüne gerekli cevabı hemen vermişti: “Benim ülkemde biz dostlarımızı ön kapıdan evimize buyur ederiz, ama eğer siz bizi ziyaret etmek isterseniz arka kapıyı kullanmakta serbestsiniz”.
Tarih boyunca iksir, losyon, merhem, ot, baharat ve kokularla cinsel uyarımı artırdığı iddia edilen afrodizyaklar, erkekler dünyasının favorisi oldu. Bugünkü mavi haplara kadar uzanan yolda, “eksik etekli erkekler”in kadınlara yetişmek için yedikleri…
Bir düzine kanaryanın dilinden yemek yapabilecek kadar çaresiz duruma düşmüş erkekler… Daha hazırlık aşamasında libidonuz ebediyete kadar susup bir daha marşa basmayı reddedebilir, ona göre. Afrodizyak sözcüğü, Kronos’un kendi babasını iğdiş edip cinsel organını denize atmasıyla denizden doğan aşk tanrıçası Aphrodite’den gelir. Afrodizyak, aşk arzusunu harekete geçiren herhangi bir nesne ya da eylemdir.
Tarih boyunca doktorlar ve eczacılar, iksir, losyon, merhem, ot, baharat ve kokularla cinsel uyarımı artırdığı iddia edilen çözümler sunmuşlar. Bugün bunların çok azının bilimsel bir temele dayandığını biliyoruz. Buna rağmen hâlâ tutkulu bir anı umuduyla, sabah banyosunda Casanova gibi 50 istiridye lüpletebiliyor, şehevi arzular uyandıracağına inandığımız bol baharatlı parfümlerle gecelere akabiliyoruz. Modern tıp ürünü hiç de romantik olmayan mavi haplara rağmen, demek ki hâlâ biraz sihir ve telkine gerek duyuyoruz.
İksir hazırlayan cadıları anlatan bir Ortaçağ gravürü, Ulrich Molitor, 1493
Eski sayfaları bir karıştıralım. İstiridye, soğan, bal ve hatta çiğ yenen boğa husyelerinin libidoyu artırdığına bugün de kuvvetle inanılıyor. Eski Romalılar aromatik orkide yapraklarından yapılan bir içeceğe başvururken, Mısırlılar bekarlık yemini etmiş rahiplerin gündelik diyetinden tüm deniz ürünlerini çıkarmışlar. Uzakdoğulular bol miktarda yenen sarımsağın aşkın gücünü arttıracağına inanmışlar, hâlâ da inanıyorlar. İki aşığın da yemesi şartıyla elbet.
Uzakdoğuluların etkisi üzerine yemin ettikleri öğütülmüş gergedan boynuzu nedeniyle dünyada gergedan kalmadı neredeyse. Hindistan’da ise kadınlar ezilmiş kına yapraklarıyla bedenlerini ovarak aşk yapma süresini uzatacaklarına inanırlarmış.
Afrodizyak yiyeceklerin özelliklerine baktığımızda, acı biber veya köri gibi bedeni ısıtan ve nemlendiren yiyeceklerin arzu arttırıcı olarak önerildiğini, marul veya semizotu gibi soğuk özellikli besinlerin ise ancak isteği köreltme amacıyla kullanıldıklarını görüyoruz. İkinci bir ayırıcı özellik olarak, eğer bir yiyeceğin görüntüsü cinsel organa benziyorsa bu yiyeceğin isteği kamçılayacağı düşünülmüş. İstiridye, deniz kestanesi ve abalon gibi yumuşakçaların herhangi bir canlandırıcı özelliği olmamasına rağmen, hâlâ erotik bir yiyecek olarak anılmaları bundandır. 18. yüzyılda yılan balığı, havuç, salatalık, kuşkonmaz da fallik şekilleri itibariyle cinsellik çağrıştırdıklarından afrodizyak yiyecekler arasında sayılmaya başlamışlar.
Bazı erkek hayvanların cinsel organlarının da erkeğin gücünü arttırarak üremeye katkı yaptıkları var sayılır. ABD’de boğa husyelerine dağ istiridyesi adı verilir ve bazı restoranlarda da servis edilen bir yemektir. Bıldırcın yumurtasından devekuşu yumurtasına kadar her boy ve cins yumurtadan da medet umulmuştur.
Şeyh Nefzavi Itırlı Bahçe isimli eserinde yumurtanın erkeği canlandıran etkisine geniş yer ayırmıştır. Mür, tarçın ve karabiberle pişirilen yumurtayla günlerce beslenen erkeğin gücünün artacağına çok emindir. Efsane çariçe Yekaterina’nın genç yaşta başarıyla dul kalmasından sonra pek çok aşığı ve tek gecelik ilişkisi olmuş. Aşığı Potemkin ile memleketi yönetmek için sabahın 5’inde kalkıp çalışırmış ve yine de gece sefalarına enerjisi kalırmış. Sabah kahvaltısı votkalı çay ve havyarlı omletten oluşurmuş. Bitmeyen enerjisini Beluga havyarına ve taze yumurtaların etkisine bağlıyor tarihçiler.
Uzun süre “egzotik ise erotiktir” düşüncesiyle nadir bulunan yiyecekler cinsel açıdan heyecanla karşılanmış. Örneğin, bugün sıradan bir yiyecek olarak kabul ettiğimiz patates 15. yüzyılda bir süreliğine istek arttırıcı olarak kabul edilmiştir. Baharat da öyle. Ortaçağ’da nadir ve pahalı oldukları, egzotik diyarlardan geldikleri için hemen erotizm ile ilişkilendirilmişlerdir. O devirde, bir avuç karabibere servet yatırabilecek bir erkeğin hanımlara çekici gelmesinde şaşılacak bir şey olmasa gerek. Kakao ve çikolatanın Aztekler zamanında afrodizyak kabul edildiğini, Kral Montezuma’nın bardaklar dolusu xocoatl (kakao içeceği) içtiğini ve Aztek kadınların çekingenliği atmak için bu içeceği kullandıklarını not düşelim.
Anlaşılacağı üzere aslında yemek ve içeceklerin uyarıcı olup olmadığının bir önemi yok. Afrodizyak olduğuna inanılması yeterli oluyor. Neyse ki modern dünyada artık bu biliniyor da, semender gözü, kurbağa başparmağı ile kaplan işkembesine pek ihtiyaç duyulmuyor çok şükür. Yine de erkeklerin bir cinsel desteğe ihtiyaç duymalarını ve kendilerini iyi hissetmek için afrodizyak saydıkları yiyeceklere yönelmelerini anlayışla karşılamak lazım. Ne de olsa “cinssel” anlamda kadınlarla aralarında ciddi bir mesafe var.
Bu gıdalar nefis köreltmek için değil! Etkileri çok tartışmalı olsa da devekuşu ve bıldırcın yumurtası, gergedan boynuzu, istiridye ve semender gözü gibi afrodizyak gıdaları tüketmeye devam eden geleneksel toplumlar hâlâ mevcut.
1911’den 1943’e kadar çiçekçilik, köy düğünleri, yemek, sofra adabı, dil öğrenimi gibi pek çok farklı konuda kitaplar yazdı. Ancak esas ününü, Osmanlı döneminin ilk resimli erotik kitaplarıyla yaptı. Şövalye nişanları olan muallim Hasan Bahri’nin (Özdeniz) iz bırakan eserleri..
Şövalye Hasan Bahri [Özdeniz] askerî eğitim görmüş, çok üretken, değişik konularda pek çok esere imza atmış bir yazarımızdır. Toplum hayatından dil öğrenimine, çiçekçilikten Anadolu köy düğünlerine, adab-ı muaşeretten yemek kitaplarına kadar pek çok eser vermiştir. Kendi ifadesiyle “İstanbul’da Halıcıoğlu’nda (Mühendishane-i Berri-i Hümayun) idadi ve harbiyesinde 1312 senesinden 1317’ye (1896-1901)” kadar okumuş ve bu süre zarfında İsmet İnönü ile sınıf arkadaşlığı yapmıştır. Almanya Sefareti istihbarat baştercümanlığı, Mısır Hıdivliği’ne bağlı olarak polis müfettişliği, Mühendis Mektebi ve Bürhan-ı Terakki’de Fransızca, ilaveten beden eğitimi hocalığı görevlerinde bulunmuştur.
Kendisinden, 25 Mart 1944 tarihli Cumhuriyet’te bir soruşturma haberinde “Eski Topçu Mektebi Fransızca muallimi, topçu binbaşılığından emekli, muharrir ve Madeni İptidai Maddeler İhracat Şirketi müdürü Hasan Bahri Özdeniz” şeklinde söz edilmektedir. Son yılları ve ölüm tarihi hakkında şimdilik bilgi sahibi olamadığımız Şövalye Hasan Bahri Bey, Latin harflerinin kabulünden sonra da bazı kitaplar kaleme almıştır.
Şövalye Hasan Bahri Bey’in görebildiğimiz ilk kitapları 1911’e aittir. O yıl Nisvan-ı Zarife, Avrupa’da Türk, Oduncu Ali Baba ve Kırk Haramiler, Telefonla Muaşaka, Yamacı Osman Baba ve Esrarengiz Pabuçlar isimli eserlerini yayınlayan Şövalye Hasan Bahri Bey, zamanın sosyal tarihine ait önemli bilgileri bize aktarır. Nisvan-ı Zarife Osmanlı döneminde basılan ilk erotik kitaplardan biri olarak kabul edilir. Bu kitabın bazı bölümleri Murat Bardakçı’nın Osmanlı’da Seks (Gür Yayınları, İstanbul, 1992) isimli incelemesinde yayımlanmıştır. Bardakçı’ya göre “Türkçe olarak yayınlanan ilk resimli cinsellik albümü olan Nisvan-ı Zarife, Playmen, Playboy, Penthouse gibi dergilerin Osmanlılardaki atası”dır. Bu eserleri 1912’de yayımlanan Centilmen (Mekteb tahsilini ikmal etmiş gençlere ve Avrupa’ya seyahat edeceklere mahsus adab-ı muaşeret rehberidir) ve Napolyon’un Çapkınlığı ve Sevdalıları isimli kitaplar takip eder.
1914’de Arş İleri Osmanlı Cengaverleri, Avrupa’da Osmanlı / Etranger en Orient, Çocuk Mektupları isimli eserleri kaleme alan Şövalye Hasan Bahri Bey, 1915’te de şu kitapları çıkarır: 13. Lui’nin Mahbubeleri, Almanca Nasıl Öğrenilir?, Esrarkeşler (Bu nadir kitabı Süha Ünsal yayına hazırlamış, 1997’de Ankara’da Kebikeç Yayınları tarafından yayımlanmıştır), Kral Birinci Fransuva’nın Sohbetleri, Kral Dördüncü Lui’nin Gençliği, Kral Dördüncü Hanri’nin Metresleri, Kral Üçüncü Hanri’nin Rezaleti ve Mısır Güzeli. Bunları, ertesi sene yayımladığı Gece Hikâyeleri: Sandık İçinde ve Anadolu Köy Düğünleri isimli kitaplar izler. Anadolu Köy Düğünleri, halkbilimsel öneminden dolayı ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu tarafından günümüz Türkçesine kazandırılmıştır (Ankara, 1979). 1919’da Kadınlara Mahsus Penbe Kitab’ı yayımlayan Şövalye Hasan Bahri Bey’in, 1920’de Fransızca öğretimi için kaleme aldığı 16 sayfalık 6 kitaptan oluşan Hikâye Usuliyle Tedris-i Lisan-ı Fransavî // Contes pour les Enfants isimli çalışması basılır. Eski harflerle basılı tarihsiz bir kitabı da (Çiçekler İçin, 16 sayfa) bulunan Şövalye Hasan Bahri Bey, soyadı kanunuyla Özdeniz soyadını alır. 1934’ten sonra yazdığı kitaplar arasında Sosyal Tam Adabı Muaşeret (1942) ve 500 Yemek ve Tatlı Reçeteleri (1943) en hacimlileridir.
İtalya ve Romanya devletlerinden alınmış şövalye nişanları dolayısıyla “muallim” ünvanının dışında kendisine şövalye sanını yazdıran Hasan Bahri Özdeniz Penbe Kitap isimli eserinin kapağına “Chevalier de la couronne d’Italie et de Roumanie” şeklinde bir kayıt koydurmuştur.
Modernleşme ve cinsellik tarihi açısından pek çok kitaba imza atan Şövalye Muallim Hasan Bahri Özdeniz, araştırmacılar tarafından gözden kaçırılmış, unutulmuş bir yazar olmaktan kurtarılmalıdır.
KÜÇÜK HARF YAZILI
Aşıkların mahremane lisanıveya sevgililerin gizli dili
Hasan Bahri Bey’in Telefonla Muaşaka isimli eserindenden bir bölüm:
“Sevdalılar arasında cereyan edecek muhaberatta (haberleşmede) mektubun yed-i ahire (yabancı eline) geçmesi ihtimaline mebni (dayanan) kelimât-ı âşıkane (aşk sözcükleri) ile nazar-ı dikkati celb etmemek (dikkat çekmemek) ve telgraf keşidesinde sehl (kolay) ve emniyet-bahş (güvenli) olan mukarrer ve şifreli kelimattan (sözcüklerden) ibaret lehçe-i muhabbet.
Muhaberât ve telgraf için delâlet ettiği kelimât (şifre) meani (anlamı) (miftahı = anahtarı)
Osmanlı İmparatorluğu Sözlüğü’nün 720 maddesinde Osmanlı tarihine dair aradığınız hemen herşeyi bulabilirsiniz. Kötü haber: Sözlük şimdilik sadece Fransızca. İyi haber: Eser yakında Türkçe’ye çevrilecek.
DICTIONNAIRE DE L’EMPIRE OTTOMAN
Sözlüğü hazırlayanlar, uzun süren bir çabanın sonunda devasa bir yapıt çıkarmışlar karşımıza. Kendilerini hararetle tebrik etmek boynumuzun borcudur. Dünyanın dört köşesinden 175 farklı yazar, 720 madde halinde tüm Osmanlı tarihini sığdırmışlar bu irikıyım cilde. Bir yanda kişiler, kurumlar, olaylar, diğer yanda dönemler ve fikir akımları, bunların yanısıra sanatlar, mimarlık, mutfak adetleri ve daha neler neler; ne ararsanız bu sözlükte var. Dolayısıyla, ne kadar uzman olurlarsa olsunlar, bir ya da birkaç kişinin yazabileceği bir Osmanlı tarihi kitabında bulunabileceklerden daha çoğu var bu sözlükte. Ancak, 720 madde içinde herşeyin adını bulamıyorsunuz. Örneğin, “reisülküttap” ya da “nişancı”yı bulmak için önce sözlüğün dizinine gitmeniz gerekiyor. Çünkü bu önemli divan-ı hümayun üyelerinin her birine bir madde açmaktansa, Osmanlı merkez bürokrasisi için tek bir madde açıp, o madde içinde bütün memuriyetleri ele almayı tercih etmiş hazırlayanlar. Arnavut, Bulgar, Ermeni, Sırp, Türk, Yunan milliyetçilikleri de aynı maddede, birer altbölüm olarak işlenmiş. Bunlara itiraz edebilirsiniz de, etmeyebilirsiniz de; ama içerikler açısından bakacak olursanız, çalışmanın gerçekten birinci sınıf olduğunu, yazarların konuların uzmanlarından seçildiğini ve bilim dünyasında gelinen son noktalarda olunduğunu göreceksiniz. Ayrıca bu uzmanlar, okurlarına maddenin konusuna göre, çok uzun olmayan, fakat konuya en hakim olan eserlerden oluşan bir bibliyografya eklemeyi de unutmamışlar. Öte yandan, dizini kullandığınızda hayranlığınızın bir kat daha artacağından hiç kuşkunuz olmasın. Bütün Osmanlı tarihini gözler önüne seren bu 76 sayfalık dizin, Elisabetta Borromeo tarafından iki yılda hazırlanmış.
Sözlük hakkında dile getirilebilecek tek olumsuzluk, fiyatı. 170 euro, değil öğrencilerin, genç öğretim üyelerinin bile canını yakacak bir meblağ. Dolayısıyla, ancak üniversite kütüphanelerinde erişilebilecek bir eser. İleride daha küçük boyutlarda ve daha ucuz bir baskısı olur mu, şimdilik kimse bilmiyor. Sözlüğün Türkçe’ye çevrileceği haberleriyse son derece sevindirici.
Raffaele Gianighian (Canikyan), bugün Erzurum’un İspir ilçesi sınırlarında kalan bölgede, Ermenilerin yaşadığı Hodorçur adlı kasabada 1906’da doğmuş. 1915’te öldürülmekten mucizevi biçimde kurtulan Canikyan, kitabında katliamdan 62 yıl sonra memleketine yaptığı ziyareti anlatıyor.
HODORÇUR
Hodorçur (Ermenice “ot ve su”), Karadeniz kıyılarından Kaçkar dağları zinciriyle ayrılan, içinden Çoruh Irmağı’nın geçtiği bir vadi ve 1915’ten önce bugün İspir’e bağlı Sırakonak köyünün bulunduğu bölgede kurulu bir kaza.
Raffaele Gianighian (Canikyan), 1906’da burada doğmuş. Binlerce hemşehrisi arasında 1915 katliamlarından kurtulan yedi kişiden biri Canikyan. 1915’ten 1919’a kadar Urfa’da kalarak Müslüman olmuş ve Abdullah adını almış. Bu dört yıl boyunca, “Kürt cemaatinin Hıristiyan kölesi” olan Canikyan dilini tamamen unutmuş. Bir Amerikan yardım misyonu tarafından bulunarak önce İstanbul’a götürülmüş. Buradan Ermeni Mehitarist Rahipleri’nin Venedik’teki kolejine gönderilerek lise öğrenimini tamamlayan Canikyan, 91 yaşında ölene kadar İtalya’da yaşamış.
Canikyan, Hodorçur- Vatanını Arayan Bir Gezginin Seyahati’nde en son 62 yıl önce gördüğü memleketine 1977’de yaptığı seyahati anlatıyor. 1915 katliamından 1919’daki “kurtuluşuna” kadar olan dönemde yaşadıkları da var kitapta.
İtalya’dan otomobille başlayan yolculuğun Türkiye kısmında kendisini daha çok “Alman turist” sanıyorlar. Kendini tanıttığında ilginç durumlarla karşılaşıyor. Yozgat’ta mola verdiği sırada sohbet ederken kendini tanıttığı adam kendisinin de 1915’ten kurtulmuş bir öksüz olduğunu ve Müslüman yapılıp bir aileye verildiğini anlatıyor. Ailesinin başına gelenleri anlattığında, “Ama Erzurum’da başka anlatılıyor” diyen de var, sessizce başını önüne eğen de.
Geleneksel kıyafetleriyle Hodorçurlu Ermeniler.
Hodorçur’a yakın bir yerde karşılaştıkları yaşlı bir köylü “Yıkıntıları görmeye gelmişsin. Hiçbir şey kalmadı, orada sadece birkaç Laz ailesi bulacaksın” dese de memleketine varınca mutlu oluyor. Ama eski kasabadan eser yok. Çocukken arkadaşlarıyla yüzdüğü, göletin kıyısına gelince tutamıyor kendini: “Suya giriyorum, Rahip Tuzciyan’ın ruhuna sesleniyorum: ‘Peder beni bu suyla vaftiz ettiniz, işte şimdi kayıp vatanı görüp hacı olmaya geldim, lütfedip beni bir daha vaftiz edin. Hodorçur’un tanrısı onu mahvolmaktan neden kurtaramadı? Gölün kıyısında oturup yıkık memleketime bakıyorum, ağlamaya başlıyorum.”
Raffaele Gianighian
1915’ten önce ölen aile mensuplarının mermer kaplı mezarlarını arıyor Canikyan. Ama mezarlık dağıtılıp tarla yapılmış, mermer mezar taşları tarla sınırı çizmek için kullanılmış. Bu taşlara tek tek bakıp akrabalarının isimlerini buluyor.
Büyük dedesinin mezarının bahçesinde olduğu kilise ise camiye çevrilmiş. İçeri girmesine izin vermiyorlar! Ama kendisini camiye sokmayan aileden bir kadın, “Büyük dedenin kasa kasa Sultan Hamid altını olduğunu söylerler. Hazinenin buralarda saklı olduğunu biliyoruz. Biz aradık ama bulamadık, ne olur yerini bize söyle” diye yalvarıyor. Canikyan, “Ailen köyün sahibi olmuş, evi, köyü, tarlaları, hayvanları, meyve bahçelerini devraldınız. Bu yaptığınız inanılmaz, kendi köyünüzde hazine arıyorsunuz. Halbuki mutlu olmalısınız, cennette yaşıyorsunuz” cevabı veriyor.
Kitapta hem derin izler bırakan 1915 katliamlarına hem aradan geçen 60 küsur yıl sonrasına ait daha pek çok kişi ve öykü var. Ermeni katliamlarıyla, bölgenin tarihiyle ilgilenenlerin, anı okumaya meraklı olanların severek okuyacağı bir kitap.
Hodorçur, 1910.
Hodorçur’dan Sırakonak’a
Raymond Kevorkian ve Paul Paboudjian, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler (Aras Yayıncılık, 2002) adlı kitaplarında Hodorçur’u şöyle anlatıyor: “Büyükçe bir kent sayılırdı; 6293 Katolik Ermeni nüfusunun yaşadığı (850 hane) bitişik yedi kasabadan oluşmuştu. Bu kasabalar, sık ormanların çevrelediği bir dizi kayalık vadiye dağılmıştı. Yamaçlarında kasaba halkının yayla evlerinin yer aldığı Medzn Sar’ın (“Büyük Dağ”) yüksek kesimlerinde geniş otlaklar vardı. Çevredeki tepelerin çoğunda pek çok şapel bulunuyordu. Hodorçur’da hayvancılık, bağcılık ve meyvecilik çok ilerlemişti”.
Hodorçur yakınlarındaki Azadarar köyünde bulunan Meryem Ana Şapeli.
Hodorçur’un bulunduğu yerde bugün kurulu olan 418 nüfuslu Sırakonak köyüyle ilgili bilgilerin olduğu Vikipedi sayfasında ise “içme suyu şebekesi, kanalizasyonu, PTT şubesi yoktur. Tarihi konak ve kiliseler vardır ama bunlar restore edilmeye muhtaçtır” yazıyor.
Yarım yüzyıl önce Nur Baba, Kiralık Konak, Yaban gibi pek çok popüler romanın yazarı, büyük edibimiz Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla söyleşi yapmış ve fotoğraflarını çekmiştim. Karaosmanoğlu’nun bazı kitaplarının kapaklarını yapmak da bana kısmet olmuştu.
Değerli ediplerimizden Ruşen Eşref Ünaydın yüz yıl önce kendi zamanında yaşayan ediplerle Diyorlar ki başlığı altında söyleşiler yapmış. Bunları topluca yayınladığı kitabın ilk basım tarihi 1918. Daha sonra, Hikmet Feridun Es, sanırım 1930’lu yıllarda akıllıca bir işe girişerek, Bugün de Diyorlar ki başlığı ile kendi zamanının yazarlarıyla edebiyat tarihimize ışık tutacak söyleşilerin ikinci dalgasını gerçekleştirmiş.
Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nın son sayfalarını yazmaya devam ederken.
1957 yılı olacak, ben Hayat dergisinde bir yıllık foto muhabiriyim. Hikmet Feridun Es, Hayat dergisinin “Neşriyat Müdürü” idi. O ve Şevket Rado, bu mülakat-röportaj arası söyleşilerin yeni ustası Mustafa Baydar ile konuşup anlaşmışlar. Yaşayan eski-yeni ediplerle bir dizi söyleşi yapılacak. Bu dizinin ana başlığı da “Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar?” olacak. Beni de fotoğrafçı olarak Mustafa Bey’in yanına kattılar. Aman ne güzel iş, arşivim zenginleştikçe zenginleşecek.
Konuyu izleyişimiz üç beş ayı buldu. Kimlerle görüşmedik ki… Evine konuk olduklarımızdan biri de Yakup Kadri Karaosmanoğlu idi. Kaldığı apartman dairesi Teşvikiye Caddesi’ne paralel sokaklardan birindeydi. Görüşmenin ayrıntılarını fotoğrafladıktan sonra, yazarımızın portrelerini de çekmek kaçınılmazdı. Şömine benzeri bir yerin üzerinde daha genç halinde yapılmış yağlı boya bir resmi asılıydı. Onun önünde de bir fotoğrafını çektim. Üstat eski sanatkârların klâsik pozlarından esinlenmiş bir biçimde sağ elinin başparmağını çenesine dayamış, işaret parmağını da şakağına götürmüştü.
Yakup Kadri’nin 1957 yılında Teşvikiye’deki apartman dairesinde çektiğim ilk fotoğrafı.
Yakup Kadri, ömrünün bir bölümünü büyükelçi olarak Avrupa ülkelerinde geçirdikten sonra emekli olmuş ve İstanbul’a yerleşmişti. Aklımda kaldığına göre o günlerin anıları ile fazlaca meşguldü. Baydar’la yaptığı söyleşide daha çok bu diplomatlığa nasıl itildiği üzerinde duruyordu. Nitekim büyükelçilik anıları Ankara’da Zoraki Diplomat adıyla yayımlandı. Kitap kapağını yapmak da bana kısmet olmuştu. Kapağa yukarıda sözünü ettiğim fotoğrafı yerleştirmiştim.
Onunla ikinci karşılaşmam, Eminönü Halkevi’nin konferans salonunda oldu. Halide Edip Adıvar’a bir ödül verilecekti, ancak kendisi hasta olduğu için törene gelememişti. Yakup Kadri Bey, Halit Fahri Ozansoy’la yanyana oturuyordu. Halit Fahri Bey bizim derginin kadrosundaydı. Beni de çok severdi. Haliyle onunla konuşurken, Yakup Kadri Bey’le de konuşmuş oluyordum.
İstanbul’dan Ankara’ya taşınan Yakup Kadri Çankaya’da, İnönü köşküne komşu bir apartman katında oturuyordu. Vaktiyle Cumhuriyet’in ilk yıllarında hemen oracıkta bir evi varmış ve bir nedenle elden çıkmış. Belki de o noktayı seçmiş olması bir çeşit nostalji ve duygusallık nedeniyle olmuştur.
1964 yılı Ocak ayında Ankara’daki evinde çektiğim ve Gençlik ve Edebiyat Hatıraları dizisinin başında kullanılan portresi.
1960 yılında ben Ankara’ya atandıktan sonraki yıllarda Karaosmanoğlu da, ben de artık Ankaralıydık. 1960’ta Kurucu Meclis üyesi oldu. 1961 yılında demokrasiye yeniden geçiş sırasında toplanan Meclis’te de Manisa milletvekili oldu. Onun en yaşlı üye sıfatıyla meclis başkanlığı kürsüsünde bulunduğu sırada çekilmiş fotoğraflarım da vardır.
1965 yılının başından itibaren Hayat dergisinde Yakup Kadri’nin bu kez “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” ana başlığı ile yeni bir dizi yazısı yayımlanmaya başlayacaktı. Ben dergimizin 1960’da açılan bürosuna atandığım zaman Ankara temsilcimiz Yılmaz Çetiner olacaktı. Ancak o, 27 Mayıs öncesi aynı zamanda iki ortağıyla birlikte Demokrat Parti’yi destekleyen bir akşam gazetesi çıkarmaktaydı. Menderes zamanında resmi ilanlarla, kağıt tahsisleriyle ve banka kredileriyle desteklenen bu tür gazetelere “besleme basın” deniyordu. 27 Mayıs ihtilâli olunca, Çetiner çıkardığı gazeteden dolayı cezalandırılabileceği kuşkusuna kapıldı, demoralize oldu. Büromuza hiç uğramadı, daha sonra da İstanbul’a taşındı. Beş yıldır büroyu tek başıma ben çekip çeviriyordum. Yazı işlerinden Yakup Kadri ile görüşmemi ve yeni başlayacak tefrika hakkında bir tanıtım röportajı yapmamı istediler.
Hüküm Gecesi kitabının kapağını ben yapmıştım. Kapağın büyütülmüş bir fotoğrafını da poster gibi hazırlayıp kitapçı vitrinine koymuştuk. Yakup Kadri onun önünde bana poz vermişti. Kitaplarını yayımlayan Bilgi Yayınevi’nin matbaasının açılış kurdelesini kesme onuru ona verilmişti (altta).
Çankaya’da, İnönü köşküne komşu bir apartman katında oturuyordu. Vaktiyle Cumhuriyet’in ilk yıllarında hemen oracıkta bir evi varmış ve bir nedenle elden çıkmış. Belki de o noktayı seçmiş olması bir çeşit nostalji ve duygusallık nedeniyle olmuştur.
Tek sözcüğünü kaçırmamak niyetindeydim. Söze, “Şimdiki gibi o vakit de edebî münakaşalar sövmekle biterdi” diye başladı. Ziya Gökalp’in arka çıktığı Genç Kalemler’den söz ediyordu. En güçlü tartışmalar sade Türkçe üzerineymiş. “Ama sade Türkçe’den anladıkları şey, bugün anladığımız gibi sistematize olmuş bir şey değildi. Öz Türkçe demezlerdi, yeni lisan derlerdi” dedi. İlk ağızda anlattıkları, kendisinin romanlarında farkında olmadan gittikçe daha sadeleşmeye gittiğini belirtmek üzere yapılan bir girişti.
Yaşam öyküsünden bir bölümünü Ruşen Eşref’ten okumuştum. Onun portresini çizerken, “Naif vücudunun üstünde bir mücessem küre gibi duran başı ve artık kırlaşmaya yüz tutmuş siyah kaşlarının altında iri iri parlayan gözleri” tanımlamasını yapmıştı. Beğendiğim bu tanımlamayı da röportajımın bir köşesine iliştirerek söyleşiye devam ettik. Bu anıları yazmaya hangi nedenle karar verdiğini sordum.
“Maksadım ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer’ dedikleri bir hayale kapılmak değildir. Aynı zamanda memleket gençliğine edebiyat tarihi bakımından bir hizmette bulunmak fikriyle bunları kaleme almış bulunuyorum. Yazılarım bir edebiyat dersi telakki edilmemelidir. Aksi halde sıkıcı bir şey olurdu” şeklinde yanıtlamıştı sorumu.
Bilgi Kitabevi’ni ziyareti sırasında yayınevi ve kitabevinin sahibi Ahmet Küflü ile.
Geçici Meclis Başkanlığı sırasında Devlet Başkanı Cemal Gürsel ile.
Son zamanlarda aydın gençliğin gereğinden fazla politikaya çekilmiş olmasından yakınıyordu. Gençliğin bu havadan kurtulması, millî hayatımızda daha çekici alanların var olduğunun anlatılması gerektiğine inancını dile getiren düşünceler öne sürüyordu. “Onları bu ufuklara çekebilir miyim bilmiyorum, ama onlara ders vermenin sıkıcı olabileceğinin de farkındayım. O yüzden hatıralarımı yazarken onlara bir roman havası vermeye çalıştım” diyordu. “Peki, bu hatıralar bilinen edebiyat tarihimize fazladan neler getirecek” diye sorduğumda da şunları söylemişti: “Harf inkılâbı yaptığımızda geçmişimizle bağı koparmıştık. Kopan şeyi okullarda öğretmenler pamuk iplikleriyle bağlamaya çalışıyorlar. Ben şimdi bu iplikleri daha kuvvetli bir bağ şekline sokmaya gayret ediyorum.”
Tevfik Fikret, Abdülhak Hâmit, Cenap Şahabettin gibi ediplerin özel hayatlarını ve politik görüşlerini anlatırken, iki dönemi birlikte yaşayanlarca eleştirilmeyi göze almakla birlikte, savunmasını da şöyle yapıyordu: “Bilirsiniz ki ben her şeyden önce romancıyım” diyordu, “Ele aldığım insanları tahlil etmeyi severim. Her insan kompozedir. Yani iyi tarafları da vardır, kötü tarafları da. Bahsettiğim şahısları olduğu gibi, davranışlarını da zamanın fikir cereyanları içinde değerlendirmeye gayret ederek anlattım.”
Anılarını yazmaya nasıl karar verdiğini “Maksadım ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer’ dedikleri bir hayale kapılmak değildir. Aynı zamanda memleket gençliğine edebiyat tarihi bakımından bir hizmette bulunmak fikriyle bunları kaleme almış bulunuyorum. Yazılarım bir edebiyat dersi telakki edilmemelidir” diye açıklamıştı.
Anılarda en çok kimlerin yer aldığını sormuştum. En çok yakın arkadaşlarından söz etmiş. Bunlar da Ahmet Haşim ile Yahya Kemal imiş. “Bugün Cenap Şahabettin ve Tevfik Fikret’in şiirlerini pek hatırlamazsınız ama birbirinin zıddı gibi görünen Ahmet Haşim ile Yahya Kemal bir devir açmamışlarsa da eski ve yeni arasında köprü teşkil etmişlerdir. Yahya Kemal şiirlerinden çok, ne yazık ki kayda geçmemiş konuşmalarıyla birçok gence ufuklar açmıştır. Meselâ Ahmet Hamdi onun yetiştirdiği bir insandır. Bugün şiirler serbest nazımla yazılıyor. O yolu açan da Ahmet Haşim’dir. Daha başkaları da var ama, ben en tepedekileri yazdım” demişti.
“Tamamıyla saf dil olmaz, bütün diller birbirinden etkilenir ve ödünç kelime alır. Bir dil gelişmeyi izlemezse o dilde ‘oturdum kalktım’dan öteye bir şey konuşulmaz olur” düşüncesindeydi. Söyleşimizin son sözü “Dilleri yapanlar dil bilginleri değil, şairler ve yazarlardır” olmuştu.
Söz döndü dolaştı, öz Türkçe üzerinde yoğunlaştı. “Bugünü hazırlayan dündür” dedi. Masasının üzerinde siyah ciltli kocaman bir kitap vardı. Elini onun üzerine koydu. “Bu Şemsettin Sami’nin meşhur lûgati. Dün akşam önsözünü okuyordum. Altmış yetmiş yıl önce öz dilden bahsediyor. Çağataycadan bile kelimeler alınıp, Arapça ve Farsçalarının birer birer atılması gerektiğinden söz ediyor” dedikten sonra vaktiyle bu akımın destekçisi olan daha pek çok yazarın bulunduğu, örneğin Şinasi’nin bir öz Türkçeci olduğunu, “Yoktur Tapacak, Çalaptır Ancak” sözünün ona ait olduğunu. Molière çevirmeni Ahmet Vefik Paşa’nın “Arapça isteyen Urbâna gitsin, Acemce isteyen Îrâna gitsin / Ki biz Türküz bize Türkî gerek” diyecek kadar bu fikri benimsediğini, sonra bu sorunu Ziya Gökalp’in ele aldığını, sistematik hale getirdiğini anlattıktan sonra “Gökalp, Arapçanın ahenk ölçüsü olan aruz veznini atalım, nesirde de kelime alabiliriz ama kaide almamalıyız diyordu” dedikten ve kendi anlayışına göre bir dereceye kadar sadeleştirmeden yana olduğunu kaydettikten sonra da, sözlerine ancak sevgili dostu olduğunu söylediği rahmetli Nurullah Ataç’ın yolunun da pek çıkar yol olmadığını eklemişti. “Tamamıyla saf dil olmaz, bütün diller birbirinden etkilenir ve ödünç kelime alır. Bir dil gelişmeyi izlemezse o dilde ‘oturdum kalktım’dan öteye bir şey konuşulmaz olur” düşüncesindeydi. Söyleşinin son sözü “Dilleri yapanlar dil bilginleri değil, şairler ve yazarlardır” olmuştu.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Gençlik ve Edebiyat Hatıraları kendisiyle yaptığım söyleşinin yayınlanmasından bir hafta sonra, 1 Ocak 1965 tarihli Hayat dergisinde yayınlanmaya başladı. İlk sayfada benim çektiğim portresi yer alıyordu. Onun altına kendisinin şairini anımsayamadığı bir ikilik kayıt düşülmüştü: “Tövbe ya rab, hata rahına gittiklerime / Bilüp ettiklerime, bilmeyüp ettiklerime…” Anılar dergide 34 hafta süresince yayınlandı.
Böylece, tam yarım yüzyıl önce bu vesileyle Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, Sodom ile Gomore, Yaban, Ankara, Panorama gibi pek çok popüler romanın yazarı bir büyük edibimizle bir görüşme yapmış olmak, portrelerini arşivime katmak beni çok mutlu etmişti. Daha sonraları da, birçok kere kendisiyle bir araya gelmiştik. Yeni baskıları yapılan bazı kitaplarının kapaklarını yapmak da bana kısmet olmuştu.
Jacques Attali’nin aynı adlı kitabından esinle, beş yılda, beş kıtadan tarihi eserlerle hazırlanan sergi, geleceğin geçmiş üzerinden okunabileceğini ileri sürüyor. Geçmişin öğretebileceklerine sırtımızı döndüğümüz, bin yıllardır birikmiş işaretlerden akıllı uslu sonuçlar çıkarmayı başaramadığımız için, geleceğimize doğru körlemesine gitmiyor muyuz?
Louvre Müzesi, 2015’i hep olageldiği gibi dopdolu bir programla tamamladı; güz aylarında açılan, yılbaşı sonrası sona eren çarpıcı sergilerden biri “Geleceğin Kısa Tarihi” başlığını taşıyordu ve Jacques Attali’nin 2006’da aynı başlıkla yayımlanan kitabından (Türkçesi, İmge Yayınları) yola çıkarak hazırlanmıştı.
Attali’yi Türk okuru birden fazla kitabı çevrildiği için bir ölçüde tanıyor. Böyle diyorum, çünkü Attali hem çok kimlikli, hem çok üretken bir figür, onu çoğulluğunda kavramak için bir ufuktan ötekine koşmak gerekiyor: İktisat, siyaset bilimi, tarih, kültür tarihi at koşturduğu alanların başında geliyor. Bu özellikler “Geleceğin Kısa Tarihi” projesine olumlu yönde yansımış. Tersi de olabilirdi: Her duvardan, her salondan farklı, uyumsuz seslerin çıktığı, kakofonik bir cümbüş pekâlâ ortaya çıkabilirdi.
Geçmişten geleceğe Osmanlı aynası Louvre’un geçen sene koleksiyonuna kattığı parçalardan biri de, II. Mahmud döneminin altın kaplamalı gümüş yastık aynalarından biri.
Sonucun başarısı, şüphesiz işbirliğinden kaynaklanıyor. Sergi vesilesiyle, Louvre’un dergisi Grande Galerie’de yer verilen kısa bir söyleşide, Attali hazırlık sürecinde sergi düzenlemenin bambaşka bir çalışma anlayışı gerektirdiğini kavradığını, bu işin kitabının illüs-trasyonu olmadığını bu süreçte gördüğünü aktarıyor. Gerçekten de, “Geleceğin Kısa Tarihi” sergisi kitaba göbek bağıyla bağlı sayılamayacak biçimde kotarıldığı için birbaşına ayakta durabiliyor.
Adı üstünde, geleceğin geçmiş üzerinden okunabileceğini, bu bakışa erişmenin Tarihi “doğru” değerlendirmekten geçtiğini ileri sürüyor Attali. Aklıbaşında herkesin onaylayacağı, şaşırtıcı yanı bulunmayan bir sav bu. Gelgelelim, bu savı “delillendirmek” her babayiğidin harcı değil: Sınırlı bir mekânda, sınırları ister istemez geniş tutulmayı gerektiren “insanlık tarihi”, yaklaşık 22 bin yıllık bir zaman kesiti, hangi seçimlerle temsil düzeyini yüksek bir çıtaya oturtacak? Senaryo ve senografi, nasıl bir sıralama mantığıyla halkalardan bir zincir oluşturacak? Başından ucuna sergi mekânını katedecek izleyiciye seçili parçalar arasındaki “ilişki” örgüsü, yazılı metindeki (burada Attali’nin kitabı) tutarlılığın “tam” karşılığı bir görsel anlatım ekseniyle ‘bildiri’sini ulaştırabilecek mi?
Attali’nin rehberliğinde, serginin küratörleri, beş yılı aşkın bir araştırma-buluşturma hattı yaratarak çalışmışlar. Beş kıtadan, geçmişin hiçbir uygarlığını gözardı etmeksizin en uygun işaretleri vereceğini düşündükleri en oturaklı parçalardan bana kalırsa çok etkileyici bir “patchwork” oluşturmuşlar. Akış içinde izleyicinin karşısına çıkan örneklerden bazılarını, dayandıkları çeşitliliği göstermek adına, cep defterime düştüğüm notlardan seçerek aktarıyorum:
• Dev büyüklükte, mermer, Roma’dan bir “yumruk” yapılmış el
• Sümer krallarının soykütük bağlarını içeren üstü kakmayazı bir tuğla
• New York Tarih Enstitüsü koleksiyonundan, XIX. yüzyıl ressamı Thomas Cole’un bir dizi, “İmparatorluğun Yazgısı” temalı, yağlıboya tabloları
• XVII. yüzyıl yapımı, Japon paravanı: “Portekiz gemileri”
• Afrika ölçü birimleri
• Daumier’den, bugün yaşananları gösteren, 1849-50 tarihli “Kaçak Göçmenler” tablosu
• Çağdaş sanatçılardan sıkının sıkısı işler: Tomas Saraceno, Mark Lombardi, Cheri Samba, Ai Weiwei…
Yazar ve küratör Jacques Attali, aynı başlıkla yayımlanan kitabından yola çıkarak hazırlanan “Geleceğin Kısa Tarihi” adlı serginin de küratörlüğünü yaptı.
Şüphesiz bu küçük seçme de, sergide yeralan bütün yapıtları ve objeleri içerecek eksiksiz bir liste de, bu sergiyi görmedikçe, Brueghel’in tablosundaki körlerin, göremedikleri için yollarını yitirenlerin haline taşıyabilir bu satırları okuyacak olanları. İyi ama, “Geleceğin Kısa Tarihi”nin ana amacı bu değil mi: “Biz”, geleceğimize doğru körlemesine, geçmişin öğretebileceklerine sırtımızı döndüğümüz, bin yıllardır birikmiş işaretlerden akıllı uslu sonuçlar çıkarmayı başaramadığımız için, gitmiyor muyuz?
“Geleceğin Kısa Tarihi” sergisi 24 Eylül 2015’de açılmış Louvre’da; 14 Kasım 2015 gecesi Paris’te yaşananlara ilişkin önişaretler bekliyordu salonlardan birinde: İçi boş savaş miğferleri, boşlukta asılı bırakılmış kılıçlar, derin bir ölüm sessizliği yayıyorlardı etrafa. Daumier’nin tablosunun içinden televizyon ekranından taşmış izlenimi doğuran görüntüler geçiyordu. İnsan, bu tür bir düzenli karmaşanın ortasında geçmiş ile geleceğin yer değiştirdiği sanısına kapılmadan edemiyor.
***
Louvre, açık ara, yeryüzünün en varsıl müzesi. Sergilenebilenler, gerçekten de buzdağının görünen kısmı; “depo”larındakiler ile yeryüzünün ikinci en varsıl müzesi kurulabilir. Neden, öyleyse, bu birkaç uzun ziyaret seansıyla bile ancak bir bölüğüyle tanışılabilecek zenginlikteki içeriğine karşın, “durmadan”, yepyeni yaklaşımlarla her yıl bir dizi sergi düzenliyor? Neden Derrida, Eco, Attali gibi çağdaş kültür adamlarından küratörlük yapmasını istiyor? Bizim büyük ve zengin müzelerimiz ne kadar “hantal” yönetimlere sahipse, Batı dünyasınınkiler o kadar “dinamik” politikalarla işletiliyor, yeni “kazanım”larına kaynak sağlamak için gelirlerini yükseltmenin yollarını arıyorlar. La Grande Galerie dergisinin bu son sayısında, Louvre yeni “kazanım”larını övünerek sunuyor, o seçkin parçalardan birinin görüntüsüne tam sayfa ayrılmış: II. Mahmud döneminin yer yer altın kaplamalı gümüş yastık aynalarından biri bu; 27 cm. yarıçaplı, işçiliği görkemli bu divan aynası Louvre ailesine 2015 yılında katılmış.
Geçmişi geleceğe katmanın yolu aynanın içinden geçiyor.
Bir imparatorluğun tarihten çekilmesi İngiliz kökenli Amerikalı ressam Thomas Cole (1801-1848) beş büyük yağlıboya tablodan oluşan dizide, hayali bir imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesine yolaçan olayları sergilemişti.