Etiket: sayı:21

  • Çinggis Han’ın laik düzeni

    Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım gözetmeden kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiştir. Din ve devlet idaresi birbirinden ayrılınca, devlet hanedanın, din ise halkın elinde kalmıştır.

    Uzun zamanlar tarih çalışmaları açısından Çinggis Han ile Temür Beg’in aniden orta­ya çıktığı ve hem kendi “acımasız” politika­ları ile yakıp yıkmağa meraklı göçebe boyların şid­deti ile ortalığı kasıp kavurdukları gibi bir izlenim oluşmuştu. Yakın zamanlarda yapılan çalışmalarla bu görüş değişmektedir.

    Çinggis Han, var olan boy dayanışmasını kır­mak ve beyleri bertaraf etmek isteğiyle, boylar birliği düzeni yerine, bir ordu düzeni kurmuş, eski boy mensuplarını da, imparatorluğun her yanına dağıtmıştı. Bu politikalar ile, ta­rihte, boyların birbirleriyle çekişmelerine sebep olan “boy dayanışması” kırılmış oldu. O dönemde “Mongğol ulus” adı­nı alan bu ordu millet, Çinggis Han’ın kendisine muhalefet eden eski boyları dağıtması, kendisi ile ittifak içinde bulu­nanları ve dost olanları ise taltif ederek, hizmetine almasıyla oluşmuştur. Hal böyle olunca Çinggis Han tarafından kuru­lan yeni düzen, bu yeni düzeni destekleyenlere, başarının ve sosyal yükselmenin önünü açmıştır. Çinggis Han ile ittifak içinde olanlar arasında Türkçe konuşan Uygurlar, Öngütler, Karluklar yanında o dönemde Moğolca konuştuklarını bildi­ğimiz bazı boylar da bulunmakta idi. Bunlar, hem yeni düzen için çalışmış, hem de bu sebepten dağıtılmayarak ayrıcalık­larını korumuş oldular.

    Bu dönemde ilk bakışta dikkati çeken değişikliklere bak­tığımız zaman, bunların boyların dağıtılması yanında ordu devlet yaşamı, yeni yurt arayışları, sürgünler ve tüccarların devlet aygıtına entegrasyonu gibi işlevlerin yanı sıra yarım veya bir yüzyıl içinde sona eren, kısa dönemli yasa madde­leri olduğunu görürüz. Yasanın gereklerinden biri de din devlet ayrılığı idi. Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım yapmadan kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiş ve böylece Asya’da 10-13. yüzyıllar boyunca sürmüş olan din­ler mücadelesine de son verdi. Dinler üstü bir idare kurmak suretiyle de, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Herhalde Çinggis Han yasası olarak bilinenlerin en önemlilerinden bi­ri ve uzun dönemli etkin olan prensiplerden biri de bu din ve devlet ayırımı idi.

    Yeni kurulan ordu devlet içinde bu düzenin mensupla­rı, kimin hangi boydan geldiği, kimin oğlu olduğu ile değil de, savaştaki ve idarecilikteki başarısı ile değerlendiriliyor ve bu prensipler çerçevesinde hayatta ilerliyorlardı. An­cak, aradan daha bir yüzyıl geçmeden bu düzen an­layışında değişiklikler ortaya çıkmış ve bu yeni dü­zenin de bir çeşit asilleri oluşmuştur.

    Çinggis Han devrinde boy birlikleri lağvedil­mişken ve ordu içindeki birliğini terkedene ölüm cezası verilirken, 14. yüzyılda boyların yeniden di­rildiğini görüyoruz. Bunlar arasında Çinggis Han devrinden beri ayrıcalıklarını korumaya muaffak olmuş olan boylar varsa da, aralarında eskiden yok edilmiş gurup­lar bile yeniden sosyo-politik birlikler olarak varlık göster­meye başladılar. Benzer bir tutumu artık İslamiyet içeri­sinde varlık gösteren Çinggis Han sonrası, Türk ve Moğol topluluklarında kendilerine ata, baba adı verilen meşayih-i Türk, veya daha çok hoca unvanını taşıyan yerli (bazen Ta­cik kökenli) din ehline karşı güdülen politikalarda görmek­teyiz. Evvelce bu dini liderlerden hiçbir zaman bir teki di­ğerine tercih edilmiyor ve böylece “idare”, dinler üstü bir konum alıyordu. Sonraları bu konulardaki hassasiyetler de­ğişince halk ozanlarının söylediği destanlarda beylerin ata­ları evliyalara bağlanmaya başlanmıştır. Ancak beyler dini bir vasıf kazanmazlar.

    Din ve devlet idaresinin birbirinden ayrılması sonucun­da, devlet hanedanın, din de, halkın elinde kalmıştır. Çing­gisli hanedan ile ilgili meseleler inanç ile ilgili olmadığı için, halk da devlet idaresini kendi inanç dünyasının dışında tut­muştur. Onun için etraf, hanlar-beyler mücadelesi ile kırılır­ken, menakıbnameler ve makamatlarda bu mücadelelerden eser yoktur. Çinggislilerden söz etmeyen bu eserlerin, öte yandan “beg”lerden söz etmeleri dikkate şayandır. Kısacası, “beg”ler kendilerini Çinggis Han devrine bağlamak suretiyle meşrulaştırırken, inanç guruplarının da mihverini oluştur­maktaydılar. Öte yandan meşruiyeti Çinggisli gelenekte, dev­let töresinde arayan “beg”ler kendi maharetleri, dirayetle­ri ve kahramanlıkları sonucu “beg” unvanını almaktaydılar. Oysa, ata, baba unvanlarını taşıyanlardan kimin bu şekilde anılacağına halk karar vermekteydi. Diğer bir deyişle, din ve devletin en üst seviyede, devlet töresinde birbirinden ayrıl­mış olması prensibi, kendini halkın bu konudaki tutumunda da göstermişti. Geçiş döneminin özelliği olan bu ikilem 16. yüzyıldaki uzlaşmalarla sona erecekti.

  • Almanlar akıl etti Türkler akın etti

    İhap Hulusi’nin çizdiği 7 Gün dergisi kapağı, Ocak 1935.

    O güne kadar Bursalıların nemli havadan kurtulmak için yazın gittiği bir yer olan Uludağ’ın kış sporları merkezi haline gelmesi fik­ri, spor teşkilatlarını kurup geliştir­mek için Türkiye’de bulunan ve 1930’da Uludağ ile ilgili rapor hazırlayan Alman spor adamlarıdır. 1933’ün Nisan ayında İstanbul’dan yola çıkıp bir hafta konak­layan 30 kişi ise kayak yapmak için Ulu­dağ’a ilk giden kafiledir (üstteki fotoğ­rafta kayanlar). Bu olayla birlikte kaya­ğın popülerliği bir anda artar. Türkiye’de pek bilinmeyen kayağın merak uyandır­ması üzerine çalışmalar hızlanır.

    Sadece yazın hizmet veren otel kışın da hizmete başlar. Bur­sa’dan Uludağ’a şo­se yol yapılır ve yeni tesisler açılır. CHP de bir kayak evi kurar. Kayak sporunu tanıt­mak amacıyla 1934 ve 1935 yıllarında çok sayıda gazeteci ve ünlü isim kayak yapmaya davet edilir. O tarihten son­ra Uludağ kayakla birlikte anılmaya başlar. Kayak hiçbir zaman yaygın bir spor olamasa da Uludağ Türkiye’nin en önemli kış sporları merkezi olmayı sürdürüyor.

    Uludağ’da kayma imkanı olmayanlar için İstanbul’da bir fotoğraf stüdyosunun 1960’larda sunduğu kayakçı fotoğrafı çektirme hizmeti (solda). Daha sonra Halkevi’ne devredilecek olan CHP Dağ Sporları Evi.

    TALİH KUŞU

    Sen misin dava açan

    Galata Köprüsü’ndeki Servet Gişesi’nin sahibi Bay Eskinazi, 10 Şubat 1930’da iş­yerine geldiğinde hayretler içinde kalır. Dük­kânının iki yanına iki piyango gişesi daha kondurulmuştur (aşağıda). Bay Eskinazi kapı yan tarafta kaldığı için dükkânına pencere­den girmek zorunda kalır. Durum kısa sürede anlaşılır. Bay Eskinazi’nin gişenin yerini kira­ladığı ve anlaşmazlığa düşüp davalık olduğu belediye, piyango gişesi açmak isteyen Esnaf Bankası’na başka yer yokmuş gibi Servet Gi­şesi’nin iki yanını göstermiştir.

    Gazeteler vatandaşın hukuku çiğneniyor derken, Esnaf Bankası açıklamasında “Köp­rü’de piyango satmak Eskinazi Efendi’nin in­hisarında (tekelinde) değildir. Kapı meselesi­ne gelince, Eskinazi Efendi kapılarını yandan değil pekâlâ cepheden yapabilir. Eğer hukuk ayaklar altına alınmışsa ayaklar altına alan kapısını cepheden yapmayan Eskinazi Efen­didir” demektedir. Ancak tepkiler üzerine ye­ni gişeler kaldırılır. Servet Gişesi aynı yıl 25 Kasım gecesi şüpheli bir şekilde yanacaktır.

    KIRAAT

    Her işi yaptı, gizli ajanlık hariç!

    Türkiye’de anti-komünist histerinin egemen olduğu Soğuk Savaş yıllarında sosyalist ülkeleri kötüleyen ve tamamen kurgu olmasına rağmen gerçeklere dayanıyormuş gibi pazarlanan ucuz sağcı propaganda kitapları epey yaygındı. Sadık Tiryakioğlu’nun yazdığı, 1976 basımı Bir Türk Ajanının Rusya Hatıraları adlı kitap da bunlardan biri.

    Kendini “Ortaokulda bir öğ­retmenim beni haksız yere komünist olmakla suçladığı günden beri antikomünistim” diye tanıtmasından enteresan bir kişi ol­duğunu anladığımız yazar, iddiasına göre 1951’de 25 yaşında bir ajanken Sovyetler Birliği’ne sızmakla görev­lendirilmiş ve yaşadıklarını 216 say­falık kitabında anlatmış.

    Azeri bir Sovyet vatandaşının kimliğiyle Sovyetler’e sızan Tiryaki­oğlu’nun ilk gözlemi Sovyet halkının sefalet içinde yaşaması. İş bulana ka­dar bir süre sokakta yaşayıp çöpten yiyecek toplayan adamımız “Bizim çöpler ekmek dolu burada ise kırıntı yok” diyerek enteresan bir refah kar­şılaştırması da yapıyor. Yazar, solcu Türk gençlerinin –niyeyse- onar ki­şilik gruplar halinde Sovyetler Bir­liği’ne götürülmelerini de önermiş. Çünkü gördükleri yokluk manzara­larından yıkıma uğrayan gençler dö­nüşte toprağı öpecek ve birinci sınıf Türk milliyetçileri olacaktır.

    Arkasından, kitap boyunca karşı­laştığı bütün kadınlara asılan kendi­si değilmiş gibi Sovyet vatandaşları­nın sapık eğilimlerinden söz ediyor. Okullarda erkek beden eğitimi öğ­retmenlerinin kız öğrencileri “tebrik maksadıyla” sürekli öptüğü gibi bir iddiası var. Peki neden beden öğret­menleri öpüyor da sözgelimi müzik öğretmenleri öpmüyor? Belirsiz… Sapık eğilimlere örnek olarak Rus erkeklerin selamlaşırken birbirini dudaklarından öpmesini de akta­ran ajanımızın başına da son dere­ce talihsiz bir olay geliyor maalesef ve votkayı fazla kaçırdıkları bir gece meyhaneci kılığındaki Ermeni Sov­yet ajanı Agop Azmanyan kendisini dudaklarından öpüveriyor.

    Bir süre boyacılık yaptıktan son­ra, hastabakıcı olup üst düzey bir Sovyet ajanının “sinir hastası” kız kardeşine iğne yapması kaderini de­ğiştiriyor. Kadın, adamımızın “iğne yapma usulünü” o kadar beğeniyor ki bir daha başka kimsenin kendisi­ne iğne yapmasını istemiyor. Daha dördüncü iğne gününde sevgili ol­duğu Nataşa’nın abisi adamımızın zekâsından çok etkilenip kendisini önce Sovyet ajanı yapıyor, ardından bütün Sovyet istihbarat birimleri­nin başındaki Stalin’in sağ kolu Be­ria’yla tanıştırıyor!

    “Sinir hastası” Nataşa Yazarın anlattıklarına çizimler de eşlik ediyor. En solda baskı altındaki Sovyet halkı resmedilmiş. Ortadaki iki çizimde ajanımız, iğne yaparken sevgili olduğu ve birlikte ortamdan ortama koşturduğu “sinir hastası” Nataşa ile. Üstteki çizim ise yazarın
    “Sovyet eğitim sistemi Stalin’e tapma üzerine kurulu” iddiasını açıklamayı amaçlıyor.

    Ancak bundan daha şaşırtıcı bir şey var, gerçekte Ermeni olmayan Beria her ne hikmetse Rusça’yı Er­meni aksanıyla konuşuyor.

    Kitap iyi hoş ama önemli bir de sorunu var. İnsan, bir ajanın hatı­ralarının anlatıldığı kitapta hiç de­ğilse bir iki ajanlık faaliyeti görmek istiyor ama yazar herhalde böyle bir mecburiyeti olmadığını düşün­müş. Kahramanımız bir askeri tesi­sin fotoğrafını çekse, birine suikast düzenlese, isyan çıkarsa, provokas­yon yapsa, birinden gizli belge alsa… Ama yok.

    Beria’yla tanıştıktan sonra “tel­kin kuvvetiyle adam öldüren” KGB ajanlarından filan söz etmeye baş­layınca artık Sovyet devletinin bey­nine girdi ve adam gibi ajanlık ya­pacak diye umutlanıyor insan ama maalesef öyle olmuyor. Kadınlar­la ilişkilerine dair bir dolu palav­ra atan yazarımızın birkaç yalan da ajanlık faaliyetleriyle ilgili söyle­mesinde hiçbir mahsur yok aslında ama buna bile gerek görmemiş. Tek bir yerde “Günlerim çeşitli ajanlık faaliyetleri ile geçiyordu” diyor fa­kat bunların ne olduğunu söylemi­yor. Bütün gün hastanede çalışıyor zaten (“Sovyet Rusya’da insanlar ro­bottur ve köle gibi çalıştırılır”), han­gi ara ajanlık yaptığı belli değil. Ger­çi günahını almamak lazım, belki de gizli görevi Sovyetlere sızıp hasta­bakıcılık yapmaktı, kim bilir?

  • Küçük balık büyük balığı nasıl yedi?

    Sadece benim değil, her­halde ilkokuldan liseye kadar Milli Tarih ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri almış her arkadaşımızın aklına her öğrenim yılı yeniden ve ye­niden kazındığı üzre, ‘Türkle­rin İslamiyetle tanışması Talas Savaşı’yla başlar’. Ne var ki bu savaşın ne olduğu, ne için veril­diği, arka planı ve hatta tarafları bile doğru dürüst anlatılmaz da, insanların bilhassa ilk gençlik dönemlerinde yaşadığı ve pek de hatırlamak istemediği bir anıdan bahsetmek zorunda kaldığında yaptığı gibi, “Ya işte o da öyle bir dönemdi,” diye geçiştirilir.

    Şimdi öncelikle okudukla­rımdan aklımda kaldığı kada­rıyla bu bir savaş değil muhare­be ve bir insan topluluğunun bir muharebe sırasında başka bir dini nasıl tanıma fırsatı bulduğu benim aklımın çok da almadığı bir konu. Ne bileyim, başınızın üzerinde vızır vızır oklar uçuşu­yor, toz duman, atlılar koşturu­yor ama sen de o sırada yepyeni bir dinle tanışıyorsun, valla helal olsun:

    “Abi Çinli atlıları güneyden saldırıyor, siz ne yapıyorsunuz?”

    “Öğle namazını eda edece­ğiz.”

    “Tengri Tengri, o nasıl olu­yor?”

    “Tengri değil Allah. Bak şim­di günde beş kere…”

    Ha nedir, Talas Muharebe­si’nin sonrasında Orta Asya’da İslam kısa süre içinde yaygınla­şıyor mu yaygınlaşıyor. Ama bu ‘kısa süre’ tabii insanlık tarihi için kısa bir süre ve bu topluluk­ların İslamiyeti kabul etmesi bir iki-üç yüzyıl sürüyor, o da ayrı mesele. Yani ne bileyim, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyan­lıkla tanışması ve Hıristiyanlı­ğı kabul etmesi arasında geçen süre de aşağı yukarı bu kadar zaten.

    Her neyse, isterseniz gelin bu ‘gizemli’ muharebenin önce­sine bir bakalım. Efenim, o yıl­larda Çin’de hâkim olan Tang hanedanı, Çin’i batıdaki en geniş sınırlarına ulaştırmış, bunu da büyük oranda Göktürk Devle­ti’ni hâkimiyeti altına alarak ba­şarmıştı diye biliyorum. Ayrı bir, hatta iki Göktürk devleti var, var olmasına da, bize okul kitapla­rında “Çinli prensesler yöneti­cilerin aklını aldı,” diye aktarı­lan hadise aslında bildiğin Tang hanedanının, özellikle doğu ve batıya ayrılmış iki Göktürk dev­letini hâkimiyeti altına aldığının nişanesi. İkinci Göktürk devleti Çin’den daha bağımsız bir kültür yaratmak istemiş diye hatırlıyo­rum. Yine de öyle kanlı-bıçaklı değiller ama ansızın yıkılmaları­nın Tang hanedanının arka çık­tığı Uygurlar yüzünden olduğu­nu da eklemek gerek.

    İşte tam da bu Talas Muha­rebesi’nden aşağı yukarı on yıl önce falan Göktürk hâkimiyeti altında yaşayan Uygurlar; Kar­luklar ve Basmiller’le beraber Göktürk Devleti’ni yıkıyor. Bu sı­rada Karluklar hiç öyle “yapma­yın, etmeyin,” demiyor. Artık ya­zıyorlar mı bilmiyo­rum ama Uygurlar, Göktürkleri yıktık­tan hemen sonra yanlarındaki “fayda­lı ahmaklar” Basmilleri de yok ediveriyor. Karluklar yine hiç oralı olmadıkları gibi, Basmille­ri yok ederken Uygurlara yardım bile ediyorlar. Sıra Karluklara geldiğinde zaten “yapmayın, et­meyin,” diyecek kimse kalmıyor ve bir şiir bile bırakamadan ye­rinden yurdundan oluyor.

    Ha o oraya gidiyor, bu bura­ya gidiyor, bu bunu deviriyor, o onun yerine geçiyor falan ama tıpkı günümüzde olduğu gibi bütün bu küçük devletçikler et­raflarındaki daha kuvvetli dev­letlerin etkisi altındalar. Nasıl ki bugün dünyadaki küçük dev­letler, dünyadaki birkaç büyük devletin bilgisi dışında öyle çok hareket edemiyorsa Uygurlar da, Karluklar da esasen Tang ha­nedanına tâbiler. Hatta açıktan vergi ve gerektiğinde asker de verdiklerini düşünecek olursak bu bağımlılık daha iyi anlaşı­lır. Günümüzde biliyorsunuz bu vergiler dış ticaret ve döviz kuru, askerler de koalisyon adı altında kimsenin gururunu incitmeden veriliyor ve sıklıkla, bir devletin egemenliği altında yaşayan top­luluklar, eğer ezildiklerini, zulme uğradıklarını falan düşünürler­se savaş sırasında bile olsa başka hâmiler tanımaya ya da bağım­sızlıklarını ilan etmeye elverişli olabiliyorlar.

  • Dünya cazının merkezi Türk elçilik binasıydı

    1917’de milyoner Everett tarafından mimar Totten’a yaptırılan bina, Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün onayıyla önce kiralandı, sonra satın alınarak elçilik binası yapıldı. Meşhur diplomat Mehmet Münir Ertegün ve oğlu Ahmet Ertegün, cazın devlerini bu binada ağırladılar ve dünyaya tanıttılar.

    Gazoz kapağı milyone­ri olarak adlandırılan Edward Hamlin Eve­rett (1852-1929), metal şişe kapaklarının patentini ala­rak büyük bir servet yapmıştı. Başkent Washington DC’de­ki çok prestijli bir semtte bu­lunan ve ailenin malikanesi olarak kullanılacak binasının tasarım işini George Oakley Totten, Jr. (1866-1939) isim­li mimara verdi. Tasarımında İtalyan, Romanesk ve Art Deco stillerini kaynaştıran bu etki­leyici evin inşaatı 1917’de bitti.

    Tesadüf, mimar Totten, bu evi tasarlamadan önce bir süre İstanbul’da yaşamış, İs­tanbul’daki Amerikan Konsolosluğu’nun ek kançılarya binasını (şimdi SOHO House oteli içerisinde) ve Sadrazam İzzet Paşa Konağı’nı yapmıştı. Hatta kendisine Sultan II. Ab­dülhamit’in “hassa mi­marı” olma teklifi bile yapılmıştı. Bu evin detay ta­sarımlarında bazı Osmanlı mimari ögele­rini kullanır­ken, yapının ileride Türkiye Cumhuriye­ti Büyükelçiliği binası olarak kullanılacağını bilmiyordu.

    Everett’in ölümünden sonra dul eşi, evlerini Türki­ye Cumhuriyeti’ne kiraladı ve büyükelçilik 1932 senesin­de bura­ya taşın­dı. 1936’da Atatürk’ün onayıy­la, bu bina içindeki bütün eş­yası ve çok değerli sa­nat eserle­riyle birlikte Türkiye tarafın­dan satın alındı. 1999’a kadar sefaret binası olarak kullanı­lan ev, kançılaryanın yeni yapılan bir binaya taşınması ile birlikte büyükelçi rezidansı olarak kullanılmaya başlan­dı. 2004’deki büyük restoras­yon sonrası rezidans hizmeti­ne devam eden bu muhteşem yapı, halen Washington dip­lomatik çevrelerinde en gıpta edilen mekanlardan birisi ol­maya devam ediyor.

    Müziğe yıldızlar kazandıran aile Ahmet, Selma ve Nasuhi Ertegün kardeşler, anneleri Hayrünisa Hanım ve babaları büyükelçi Münir Ertegün’le birlikte Türk sefaretinde, 1942 (solda). Ahmet Ertegün’ün kardeşi Nasuhi ile 1947’de kurduğu Atlantic Records dünya müziğine aralarında Rolling Stones’un da bulunduğu sayısız süper yıldız kazandırdı. Ahmet Ertegün, Mick Jagger.

    1934’de Türkiye’nin Was­hington Büyükelçisi olarak göreve başlayan Mehmet Mü­nir Ertegün, Lozan görüşme­lerine de katılmış tecrübeli bir diplomattı. Genç Cumhuri­yet’i Washington’da ciddiyetle temsil etti. 2. Dünya Savaşı’n­da Türkiye’nin tarafsızlığını koruma mücadelesinde ona da çok ağır bir yük düşüyordu. 10 sene boyunca ayrı kaldığı memleketini bir daha göreme­di ve bir Cumhuriyet Bayramı günü, 29 Ekim 1944’de aniden vefat etti. Geçici olarak Was­hington’da defnedilen naaşı, 1946’da USS Missouri zırhlısı tarafından İstanbul’a nakledil­di ve Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’ne getirildi.

    Büyükelçinin genç oğulla­rı, Ahmet ve Nesuhi, bu evde caz müziğine gönül verdiler ve çoğu Afrika kökenli Amerika­lı caz müzisyenlerini, elçiliğin önceki sahibi tarafından özel yaptırılmış konser salonun­da ağırladılar. Daha sonra, Ray Charles, Aretha Franklin gi­bi isimleri dünyaya tanıtarak modern müzik tarihine geçe­cek Atlantic Records şirketi­ni kurdular. Bugün de zaman zaman bu binanın küçük ama etkileyici konser salonunda onlar adına caz konserleri dü­zenleniyor.

    Irk ayrımının hüküm sür­düğü 1930’lar-40’lar Ameri­ka’sında, siyahi müzisyenlerin bu elçilikte popüler caz kon­serleri vermesi ırkçı kesimler­de tepki toplamıştı. Ülkesinin kuruluş senedine imza koy­muş büyükelçi Ertegün, ken­disine bir mektupla neden si­yahi insanları sefarete ön ka­pıdan aldığını sorma cüretini gösteren bir ABD senatörüne gerekli cevabı hemen vermiş­ti: “Benim ülkemde biz dost­larımızı ön kapıdan evimize buyur ederiz, ama eğer siz bizi ziyaret etmek isterseniz arka kapıyı kullanmakta serbest­siniz”.

  • Afrodizyaklar ve erkek olmanın dayanılmaz eksikliği

    Tarih boyunca iksir, losyon, merhem, ot, baharat ve kokularla cinsel uyarımı artırdığı iddia edilen afrodizyaklar, erkekler dünyasının favorisi oldu. Bugünkü mavi haplara kadar uzanan yolda, “eksik etekli erkekler”in kadınlara yetişmek için yedikleri…

    Bir düzine kanaryanın dilinden yemek yapabi­lecek kadar çaresiz du­ruma düşmüş erkekler… Daha hazırlık aşamasında libidonuz ebediyete kadar susup bir da­ha marşa basmayı reddedebilir, ona göre. Afrodizyak sözcüğü, Kronos’un kendi babasını iğ­diş edip cinsel organını denize atmasıyla denizden doğan aşk tanrıçası Aphrodite’den gelir. Afrodizyak, aşk arzusunu hare­kete geçiren herhangi bir nes­ne ya da eylemdir.

    Tarih boyunca dok­torlar ve eczacılar, ik­sir, losyon, merhem, ot, baharat ve kokularla cinsel uyarımı artırdı­ğı iddia edilen çözüm­ler sunmuşlar. Bugün bunların çok azının bilimsel bir temele dayandığını biliyoruz. Buna rağmen hâlâ tut­kulu bir anı umuduyla, sabah banyosunda Casanova gibi 50 istiridye lüpletebiliyor, şehevi arzular uyandıracağına inandı­ğımız bol baharatlı parfümlerle gecelere akabiliyoruz. Modern tıp ürünü hiç de romantik ol­mayan mavi haplara rağmen, demek ki hâlâ biraz sihir ve telkine gerek duyuyoruz.

    İksir hazırlayan cadıları
    anlatan bir Ortaçağ gravürü, Ulrich Molitor, 1493

    Eski sayfaları bir karıştı­ralım. İstiridye, soğan, bal ve hatta çiğ yenen boğa husye­lerinin libidoyu artırdığına bugün de kuvvetle inanılıyor. Eski Romalılar aromatik or­kide yapraklarından yapılan bir içeceğe başvururken, Mı­sırlılar bekarlık yemini etmiş rahiplerin gündelik diyetin­den tüm deniz ürünlerini çı­karmışlar. Uzakdoğulular bol miktarda yenen sarımsağın aşkın gücünü art­tıracağına inan­mışlar, hâlâ da inanıyorlar. İki aşığın da yemesi şartıyla elbet.

    Uzakdoğuluların etkisi üzerine yemin ettikleri öğü­tülmüş gergedan boynuzu ne­deniyle dünyada gergedan kal­madı neredeyse. Hindistan’da ise kadınlar ezilmiş kına yap­raklarıyla bedenlerini ovarak aşk yapma süresini uzatacak­larına inanırlarmış.

    Afrodizyak yiyeceklerin özelliklerine baktığımızda, acı biber veya köri gibi bedeni ısı­tan ve nemlendiren yiyecekle­rin arzu arttırıcı olarak öneril­diğini, marul veya semizotu gi­bi soğuk özellikli besinlerin ise ancak isteği köreltme amacıy­la kullanıldıklarını görüyoruz. İkinci bir ayırıcı özellik olarak, eğer bir yiyeceğin görüntüsü cinsel organa benziyorsa bu yiyeceğin isteği kamçıla­yacağı düşünülmüş. İsti­ridye, deniz kestanesi ve aba­lon gibi yumuşakçaların her­hangi bir canlandırıcı özelliği olmamasına rağmen, hâlâ ero­tik bir yiyecek olarak anılmala­rı bundandır. 18. yüzyılda yılan balığı, havuç, salatalık, kuşkon­maz da fallik şekilleri itibariyle cinsellik çağrıştırdıklarından afrodizyak yiyecekler arasında sayılmaya başlamışlar.

    Bazı erkek hayvanların cin­sel organlarının da erkeğin gü­cünü arttırarak üremeye katkı yaptıkları var sayılır. ABD’de boğa husyelerine dağ istirid­yesi adı verilir ve bazı resto­ranlarda da servis edilen bir yemektir. Bıldırcın yumurta­sından devekuşu yumurtasına kadar her boy ve cins yumurta­dan da medet umulmuştur.

    Şeyh Nefzavi Itırlı Bah­çe isimli eserinde yumurta­nın erkeği canlandıran etkisi­ne geniş yer ayırmıştır. Mür, tarçın ve karabiberle pişirilen yumurtayla günlerce besle­nen erkeğin gücünün artacağı­na çok emindir. Efsane çariçe Yekaterina’nın genç yaşta ba­şarıyla dul kalmasından son­ra pek çok aşığı ve tek gecelik ilişkisi olmuş. Aşığı Potemkin ile memleketi yönetmek için sabahın 5’inde kalkıp çalışır­mış ve yine de gece sefalarına enerjisi kalırmış. Sabah kah­valtısı votkalı çay ve havyarlı omletten oluşurmuş. Bitme­yen enerjisini Beluga havyarı­na ve taze yumurtaların etki­sine bağlıyor tarihçiler.

    Uzun süre “egzotik ise erotiktir” düşüncesiyle na­dir bulunan yiyecekler cinsel açıdan heyecanla karşılan­mış. Örneğin, bugün sıradan bir yiyecek olarak kabul etti­ğimiz patates 15. yüzyılda bir süreliğine istek arttırıcı ola­rak kabul edilmiştir. Baharat da öyle. Ortaçağ’da nadir ve pahalı oldukları, egzotik di­yarlardan geldikleri için he­men erotizm ile ilişkilendiril­mişlerdir. O devirde, bir avuç karabibere servet yatırabile­cek bir erkeğin hanımlara çe­kici gelmesinde şaşılacak bir şey olmasa gerek. Kakao ve çikolatanın Aztekler zama­nında afrodizyak kabul edil­diğini, Kral Montezuma’nın bardaklar dolusu xocoatl (ka­kao içeceği) içtiğini ve Aztek kadınların çekingenliği at­mak için bu içeceği kullan­dıklarını not düşelim.

    Anlaşılacağı üzere aslında yemek ve içeceklerin uyarı­cı olup olmadığının bir önemi yok. Afrodizyak olduğuna ina­nılması yeterli oluyor. Neyse ki modern dünyada artık bu biliniyor da, semender gözü, kurbağa başparmağı ile kaplan işkembesine pek ihtiyaç du­yulmuyor çok şükür. Yine de erkeklerin bir cinsel desteğe ihtiyaç duymalarını ve kendi­lerini iyi hissetmek için afro­dizyak saydıkları yiyeceklere yönelmelerini anlayışla karşı­lamak lazım. Ne de olsa “cins­sel” anlamda kadınlarla arala­rında ciddi bir mesafe var.

    Bu gıdalar nefis köreltmek için değil! Etkileri çok tartışmalı olsa da devekuşu ve bıldırcın yumurtası, gergedan boynuzu, istiridye ve semender gözü gibi afrodizyak gıdaları tüketmeye devam eden geleneksel toplumlar hâlâ mevcut.
  • Osmanlı Şövalyesi Hasan Basri

    1911’den 1943’e kadar çiçekçilik, köy düğünleri, yemek, sofra adabı, dil öğrenimi gibi pek çok farklı konuda kitaplar yazdı. Ancak esas ününü, Osmanlı döneminin ilk resimli erotik kitaplarıyla yaptı. Şövalye nişanları olan muallim Hasan Bahri’nin (Özdeniz) iz bırakan eserleri..

    Şövalye Hasan Bahri [Öz­deniz] askerî eğitim gör­müş, çok üretken, deği­şik konularda pek çok esere imza atmış bir yazarımızdır. Toplum hayatından dil öğre­nimine, çiçekçilikten Anado­lu köy düğünlerine, adab-ı mu­aşeretten yemek kitaplarına kadar pek çok eser vermiştir. Kendi ifadesiyle “İstanbul’da Halıcıoğlu’nda (Mühendisha­ne-i Berri-i Hümayun) idadi ve harbiyesinde 1312 sene­sinden 1317’ye (1896-1901)” kadar okumuş ve bu süre zar­fında İsmet İnönü ile sınıf ar­kadaşlığı yapmıştır. Alman­ya Sefareti istihbarat başter­cümanlığı, Mısır Hıdivliği’ne bağlı olarak polis müfettişliği, Mühendis Mektebi ve Bür­han-ı Terakki’de Fransızca, ilaveten beden eğitimi hocalığı görevlerinde bulunmuştur.

    Kendisinden, 25 Mart 1944 tarihli Cumhuriyet’te bir so­ruşturma haberinde “Eski Topçu Mektebi Fransızca mu­allimi, topçu binbaşılığından emekli, muharrir ve Madeni İptidai Maddeler İhracat Şir­keti müdürü Hasan Bahri Öz­deniz” şeklinde söz edilmekte­dir. Son yılları ve ölüm tarihi hakkında şimdilik bilgi sahibi olamadığımız Şövalye Hasan Bahri Bey, Latin harflerinin kabulünden sonra da bazı ki­taplar kaleme almıştır.

    Şövalye Hasan Bahri Bey’in görebildiğimiz ilk ki­tapları 1911’e aittir. O yıl Nis­van-ı Zarife, Avrupa’da Türk, Oduncu Ali Baba ve Kırk Ha­ramiler, Telefonla Muaşaka, Yamacı Osman Baba ve Esra­rengiz Pabuçlar isimli eserle­rini yayınlayan Şövalye Hasan Bahri Bey, zamanın sosyal ta­rihine ait önemli bilgileri bize aktarır. Nisvan-ı Zarife Os­manlı döneminde basılan ilk erotik kitaplardan biri olarak kabul edilir. Bu kitabın bazı bölümleri Murat Bardakçı’nın Osmanlı’da Seks (Gür Yayın­ları, İstanbul, 1992) isimli in­celemesinde yayımlanmış­tır. Bardakçı’ya göre “Türkçe olarak yayınlanan ilk resim­li cinsellik albümü olan Nis­van-ı Zarife, Playmen, Play­boy, Penthouse gibi dergilerin Osmanlılardaki atası”dır. Bu eserleri 1912’de yayımlanan Centilmen (Mekteb tahsilini ikmal etmiş gençlere ve Avru­pa’ya seyahat edeceklere mah­sus adab-ı muaşeret rehberi­dir) ve Napolyon’un Çapkınlığı ve Sevdalıları isimli kitaplar takip eder.

    1914’de Arş İleri Osman­lı Cengaverleri, Avrupa’da Os­manlı / Etranger en Orient, Çocuk Mektupları isimli eser­leri kaleme alan Şövalye Ha­san Bahri Bey, 1915’te de şu kitapları çıkarır: 13. Lui’nin Mahbubeleri, Almanca Nasıl Öğrenilir?, Esrarkeşler (Bu na­dir kitabı Süha Ünsal yayına hazırlamış, 1997’de Ankara’da Kebikeç Yayınları tarafından yayımlanmıştır), Kral Birinci Fransuva’nın Sohbetleri, Kral Dördüncü Lui’nin Gençliği, Kral Dördüncü Hanri’nin Met­resleri, Kral Üçüncü Hanri’nin Rezaleti ve Mısır Güzeli. Bun­ları, ertesi sene yayımladığı Gece Hikâyeleri: Sandık İçin­de ve Anadolu Köy Düğünle­ri isimli kitaplar izler. Anado­lu Köy Düğünleri, halkbilim­sel öneminden dolayı ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu tarafından günümüz Türkçe­sine kazandırılmıştır (Ankara, 1979). 1919’da Kadınlara Mah­sus Penbe Kitab’ı yayımlayan Şövalye Hasan Bahri Bey’in, 1920’de Fransızca öğretimi için kaleme aldığı 16 sayfalık 6 kitaptan oluşan Hikâye Usu­liyle Tedris-i Lisan-ı Fran­savî // Contes pour les Enfants isimli çalışması basılır. Eski harflerle basılı tarihsiz bir ki­tabı da (Çiçekler İçin, 16 sayfa) bulunan Şövalye Hasan Bahri Bey, soyadı kanunuyla Özde­niz soyadını alır. 1934’ten son­ra yazdığı kitaplar arasında Sosyal Tam Adabı Muaşeret (1942) ve 500 Yemek ve Tatlı Reçeteleri (1943) en hacimli­leridir.

    İtalya ve Romanya devlet­lerinden alınmış şövalye ni­şanları dolayısıyla “muallim” ünvanının dışında kendisine şövalye sanını yazdıran Hasan Bahri Özdeniz Penbe Kitap isimli eserinin kapağına “Che­valier de la couronne d’Italie et de Roumanie” şeklinde bir kayıt koydurmuştur.

    Modernleşme ve cinsellik tarihi açısından pek çok kita­ba imza atan Şövalye Muallim Hasan Bahri Özdeniz, araştır­macılar tarafından gözden ka­çırılmış, unutulmuş bir yazar olmaktan kurtarılmalıdır.

    KÜÇÜK HARF YAZILI

    Aşıkların mahremane lisanı veya sevgililerin gizli dili

    Hasan Bahri Bey’in Telefonla Muaşaka isimli eserinden­den bir bölüm:

    “Sevdalılar arasında cereyan edecek muhaberatta (haberleş­mede) mektubun yed-i ahire (ya­bancı eline) geçmesi ihtimaline mebni (dayanan) kelimât-ı âşı­kane (aşk sözcükleri) ile nazar-ı dikkati celb etmemek (dikkat çekmemek) ve telgraf keşidesin­de sehl (kolay) ve emniyet-bahş (güvenli) olan mukarrer ve şifreli kelimattan (sözcüklerden) ibaret lehçe-i muhabbet.

    Muhaberât ve telgraf için delâlet ettiği kelimât (şifre) me­ani (anlamı) (miftahı = anahtarı)

    Muhabbet-i Telgrafî

    Tren: Safa geldiniz, yarın mek­tup yazacağım. Muhabbetimi takdim ederim.

    Güneş: Çabuk avdet ediniz. Sizi çok seviyorum. Mufareketimiz­den muztaribim.

    Ay: Sevgilim bu akşam beni bekleyiniz.

    Yıldız: Sizi çok bekledim. Pek meraktayım.

    Mayıs: Buse

    Haziran: Sevgilim ne kadar güzelsiniz.

    Temmuz: Sizi sever ve binlerce buse takdim ederim.

    Ağustos: Muhabbet-i kalbiyemi ve halisanemi kabul ediniz.

    Eylül: En samimi nevaziş.

    Teşrinievvel: Sizi seviyorum.

    Teşrinisani: Fotoğrafınızı gön­deriniz.

    Kanunievvel: Canım sıkılıyor.

    Kanunisani: Arz-ı muhalasat ve muhabbet ederim.

    Şubat: Bu akşam sizi beklerim.

    Mart: Size perestiş ederim.

    Nisan: Sizi çıldırasıya seviyo­rum.

    Pazartesi: Sizi arzu ediyorum.

    Salı: Muhabbet.

    Çarşanba: Bütün hayatım mu­habbet ve sadakatle memlûdur.

    Perşenbe: Ne zaman gelecek­siniz.

    Cuma: Beni unutmayınız.

    Cumartesi: Hep sizi düşünüyo­rum ve özlüyorum.

    Pazar: Beni sevmezseniz ölü­rüm.”

  • Dev Osmanlı sözlüğü şimdilik Fransızca

    Osmanlı İmparatorluğu Sözlüğü’nün 720 maddesinde Osmanlı tarihine dair aradığınız hemen herşeyi bulabilirsiniz. Kötü haber: Sözlük şimdilik sadece Fransızca. İyi haber: Eser yakında Türkçe’ye çevrilecek.

    DICTIONNAIRE
    DE L’EMPIRE OTTOMAN

    Sözlüğü hazırlayanlar, uzun süren bir çaba­nın sonunda devasa bir yapıt çıkarmışlar karşımıza. Kendilerini hararetle tebrik etmek boynumuzun borcudur. Dünyanın dört köşesinden 175 farklı yazar, 720 madde halin­de tüm Osmanlı tarihini sığ­dırmışlar bu irikıyım cilde. Bir yanda kişiler, kurumlar, olay­lar, diğer yanda dönemler ve fikir akımları, bunların yanısı­ra sanatlar, mimarlık, mutfak adetleri ve daha neler neler; ne ararsanız bu sözlükte var. Dolayısıyla, ne kadar uzman olurlarsa olsunlar, bir ya da birkaç kişinin yazabileceği bir Osmanlı tarihi kitabında bulu­nabileceklerden daha çoğu var bu sözlükte. Ancak, 720 mad­de içinde herşeyin adını bu­lamıyorsunuz. Örneğin, “re­isülküttap” ya da “nişancı”yı bulmak için önce sözlüğün dizinine gitmeniz gereki­yor. Çünkü bu önem­li divan-ı hümayun üyelerinin her birine bir madde açmak­tansa, Osmanlı merkez bürokrasi­si için tek bir madde açıp, o madde içinde bütün memuriyetle­ri ele almayı tercih etmiş hazırlayanlar. Arnavut, Bulgar, Ermeni, Sırp, Türk, Yunan milliyetçilikleri de ay­nı maddede, birer altbölüm olarak işlenmiş. Bunlara itiraz edebilirsiniz de, etmeyebilirsi­niz de; ama içerikler açısından bakacak olursanız, çalışma­nın gerçekten birinci sınıf ol­duğunu, yazarların konuların uzmanlarından seçildiğini ve bilim dünyasında gelinen son noktalarda olunduğunu göre­ceksiniz. Ayrıca bu uzmanlar, okurlarına maddenin konu­suna göre, çok uzun olmayan, fakat konuya en hakim olan eserlerden oluşan bir bibliyog­rafya eklemeyi de unutmamış­lar. Öte yandan, dizini kullan­dığınızda hayranlığınızın bir kat daha artacağından hiç kuş­kunuz olmasın. Bütün Osman­lı tarihini gözler önüne seren bu 76 sayfalık dizin, Elisabetta Borromeo tarafından iki yılda hazırlanmış.

    Sözlük hakkında dile ge­tirilebilecek tek olumsuzluk, fiyatı. 170 euro, değil öğrenci­lerin, genç öğretim üyelerinin bile canını yakacak bir meblağ. Dolayısıyla, ancak üniversite kütüphanelerinde erişilebile­cek bir eser. İleride daha küçük boyutlarda ve daha ucuz bir baskısı olur mu, şimdilik kimse bilmiyor. Sözlüğün Türkçe’ye çevrileceği haberleriyse son derece sevindirici.

  • Tam 62 yıl sonra vaftiz edildiği suda

    Raffaele Gianighian (Canikyan), bugün Erzurum’un İspir ilçesi sınırlarında kalan bölgede, Ermenilerin yaşadığı Hodorçur adlı kasabada 1906’da doğmuş. 1915’te öldürülmekten mucizevi biçimde kurtulan Canikyan, kitabında katliamdan 62 yıl sonra memleketine yaptığı ziyareti anlatıyor.

    HODORÇUR

    Hodorçur (Ermenice “ot ve su”), Karadeniz kıyılarından Kaçkar dağları zinciriyle ayrılan, için­den Çoruh Irmağı’nın geçtiği bir vadi ve 1915’ten önce bu­gün İspir’e bağlı Sırakonak kö­yünün bulunduğu bölgede ku­rulu bir kaza.

    Raffaele Gianighian (Ca­nikyan), 1906’da burada doğ­muş. Binlerce hemşehrisi arasında 1915 katliamların­dan kurtulan yedi kişiden bi­ri Canikyan. 1915’ten 1919’a kadar Urfa’da kalarak Müslü­man olmuş ve Abdullah adı­nı almış. Bu dört yıl boyunca, “Kürt cemaatinin Hıristiyan kölesi” olan Canikyan dilini tamamen unutmuş. Bir Ame­rikan yardım misyonu tarafın­dan bulunarak önce İstanbul’a götürülmüş. Buradan Ermeni Mehitarist Rahipleri’nin Venedik’teki kolejine gönderi­lerek lise öğrenimini tamam­layan Canikyan, 91 yaşında ölene kadar İtalya’da yaşamış.

    Canikyan, Hodorçur- Vata­nını Arayan Bir Gezginin Se­yahati’nde en son 62 yıl önce gördüğü memleketine 1977’de yaptığı seyahati anlatıyor. 1915 katliamından 1919’daki “kur­tuluşuna” kadar olan dönemde yaşadıkları da var kitapta.

    İtalya’dan otomobille başlayan yolculuğun Türki­ye kısmında kendisini daha çok “Alman turist” sanıyor­lar. Kendini tanıttığında ilginç durumlarla karşılaşıyor. Yoz­gat’ta mola verdiği sırada soh­bet ederken kendini tanıttığı adam kendisinin de 1915’ten kurtulmuş bir öksüz olduğunu ve Müslüman yapılıp bir aile­ye verildiğini anlatıyor. Aile­sinin başına gelenleri anlattı­ğında, “Ama Erzurum’da başka anlatılıyor” diyen de var, ses­sizce başını önüne eğen de.

    Geleneksel kıyafetleriyle Hodorçurlu Ermeniler.

    Hodorçur’a yakın bir yerde karşılaştıkları yaşlı bir köylü “Yıkıntıları görmeye gelmiş­sin. Hiçbir şey kalmadı, orada sadece birkaç Laz ailesi bu­lacaksın” dese de memleketi­ne varınca mutlu oluyor. Ama eski kasabadan eser yok. Ço­cukken arkadaşlarıyla yüz­düğü, göletin kıyısına gelin­ce tutamıyor kendini: “Suya giriyorum, Rahip Tuzciyan’ın ruhuna sesleniyorum: ‘Peder beni bu suyla vaftiz ettiniz, işte şimdi kayıp vatanı görüp hacı olmaya geldim, lütfedip beni bir daha vaftiz edin. Ho­dorçur’un tanrısı onu mahvol­maktan neden kurtaramadı? Gölün kıyısında oturup yıkık memleketime bakıyorum, ağ­lamaya başlıyorum.”

    Raffaele Gianighian

    1915’ten önce ölen aile mensuplarının mermer kaplı mezarlarını arıyor Canikyan. Ama mezarlık dağıtılıp tarla yapılmış, mermer mezar taş­ları tarla sınırı çizmek için kullanılmış. Bu taşlara tek tek bakıp akrabalarının isimleri­ni buluyor.

    Büyük dedesinin mezarı­nın bahçesinde olduğu kili­se ise camiye çevrilmiş. İçeri girmesine izin vermiyorlar! Ama kendisini camiye sokma­yan aileden bir kadın, “Büyük dedenin kasa kasa Sultan Ha­mid altını olduğunu söyler­ler. Hazinenin buralarda saklı olduğunu biliyoruz. Biz aradık ama bulamadık, ne olur yeri­ni bize söyle” diye yalvarıyor. Canikyan, “Ailen köyün sahi­bi olmuş, evi, köyü, tarlaları, hayvanları, meyve bahçelerini devraldınız. Bu yaptığınız ina­nılmaz, kendi köyünüzde hazi­ne arıyorsunuz. Halbuki mutlu olmalısınız, cennette yaşıyor­sunuz” cevabı veriyor.

    Kitapta hem derin izler bırakan 1915 katliamlarına hem aradan geçen 60 küsur yıl sonrasına ait daha pek çok kişi ve öykü var. Ermeni kat­liamlarıyla, bölgenin tarihiy­le ilgilenenlerin, anı okuma­ya meraklı olanların severek okuyacağı bir kitap.

    Hodorçur, 1910.

    Hodorçur’dan Sırakonak’a

    Raymond Kevorkian ve Paul Paboudjian, 1915 Öncesinde Os­manlı İmparatorluğu’nda Ermeniler (Aras Yayıncılık, 2002) adlı kitapla­rında Hodorçur’u şöyle anlatıyor: “Büyükçe bir kent sayılırdı; 6293 Katolik Ermeni nüfusunun yaşadığı (850 hane) bitişik yedi kasabadan oluşmuştu. Bu kasabalar, sık orman­ların çevrelediği bir dizi kayalık vadi­ye dağılmıştı. Yamaçlarında kasaba halkının yayla evlerinin yer aldığı Medzn Sar’ın (“Büyük Dağ”) yüksek kesimlerinde geniş otlaklar vardı. Çevredeki tepelerin çoğunda pek çok şapel bulunuyordu. Hodorçur’da hayvancılık, bağcılık ve meyvecilik çok ilerlemişti”.

    Hodorçur yakınlarındaki Azadarar köyünde bulunan Meryem Ana Şapeli.

    Hodorçur’un bulunduğu yerde bugün kurulu olan 418 nüfuslu Sıra­konak köyüyle ilgili bilgilerin olduğu Vikipedi sayfasında ise “içme suyu şebekesi, kanalizasyonu, PTT şubesi yoktur. Tarihi konak ve kiliseler vardır ama bunlar restore edilmeye muhtaç­tır” yazıyor.

  • Diplomat, siyasetçi, ama önce romancı…

    Diplomat, siyasetçi, ama önce romancı…

    Yarım yüzyıl önce Nur Baba, Kiralık Konak, Yaban gibi pek çok popüler romanın yazarı, büyük edibimiz Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla söyleşi yapmış ve fotoğraflarını çekmiştim. Karaosmanoğlu’nun bazı kitaplarının kapaklarını yapmak da bana kısmet olmuştu.

    Değerli ediplerimizden Ruşen Eşref Ünay­dın yüz yıl önce kendi zamanında yaşayan edipler­le Diyorlar ki başlığı altın­da söyleşiler yapmış. Bunla­rı topluca yayınladığı kitabın ilk basım tarihi 1918. Daha sonra, Hikmet Feridun Es, sa­nırım 1930’lu yıllarda akıllı­ca bir işe girişerek, Bugün de Diyorlar ki başlığı ile kendi zamanının yazarlarıyla ede­biyat tarihimize ışık tutacak söyleşilerin ikinci dalgasını gerçekleştirmiş.

    03
    Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nın son sayfalarını yazmaya devam ederken.

    1957 yılı olacak, ben Ha­yat dergisinde bir yıllık fo­to muhabiriyim. Hikmet Fe­ridun Es, Hayat dergisinin “Neşriyat Müdürü” idi. O ve Şevket Rado, bu mülakat-rö­portaj arası söyleşilerin yeni ustası Mustafa Baydar ile ko­nuşup anlaşmışlar. Yaşayan eski-yeni ediplerle bir dizi söyleşi yapılacak. Bu dizinin ana başlığı da “Edebiyatçı­larımız Ne Diyorlar?” ola­cak. Beni de fotoğrafçı olarak Mustafa Bey’in yanına kattı­lar. Aman ne güzel iş, arşivim zenginleştikçe zenginleşecek.

    Konuyu izleyişimiz üç beş ayı buldu. Kimlerle görüşme­dik ki… Evine konuk oldukla­rımızdan biri de Yakup Kadri Karaosmanoğlu idi. Kaldığı apartman dairesi Teşvikiye Caddesi’ne paralel sokaklar­dan birindeydi. Görüşmenin ayrıntılarını fotoğrafladıktan sonra, yazarımızın portrele­rini de çekmek kaçınılmaz­dı. Şömine benzeri bir yerin üzerinde daha genç halinde yapılmış yağlı boya bir resmi asılıydı. Onun önünde de bir fotoğrafını çektim. Üstat eski sanatkârların klâsik pozların­dan esinlenmiş bir biçimde sağ elinin başparmağını çene­sine dayamış, işaret parmağı­nı da şakağına götürmüştü.

    01
    Yakup Kadri’nin 1957 yılında Teşvikiye’deki apartman dairesinde çektiğim ilk fotoğrafı.

    Yakup Kadri, ömrünün bir bölümünü büyükelçi olarak Avrupa ülkelerinde geçirdik­ten sonra emekli olmuş ve İs­tanbul’a yerleşmişti. Aklım­da kaldığına göre o günlerin anıları ile fazlaca meşguldü. Baydar’la yaptığı söyleşide daha çok bu diplomatlığa na­sıl itildiği üzerinde duruyor­du. Nitekim büyükelçilik anı­ları Ankara’da Zoraki Diplo­mat adıyla yayımlandı. Kitap kapağını yapmak da bana kıs­met olmuştu. Kapağa yuka­rıda sözünü ettiğim fotoğrafı yerleştirmiştim.

    Onunla ikinci karşılaş­mam, Eminönü Halkevi’nin konferans salonunda oldu. Halide Edip Adıvar’a bir ödül verilecekti, ancak kendisi hasta olduğu için törene ge­lememişti. Yakup Kadri Bey, Halit Fahri Ozansoy’la yan­yana oturuyordu. Halit Fahri Bey bizim derginin kadrosun­daydı. Beni de çok severdi. Haliyle onunla konuşurken, Yakup Kadri Bey’le de konuş­muş oluyordum.

    İstanbul’dan Ankara’ya taşınan Yakup Kadri Çankaya’da, İnönü köşküne komşu bir apartman katında oturuyordu. Vaktiyle Cumhuriyet’in ilk yıllarında hemen oracıkta bir evi varmış ve bir nedenle elden çıkmış. Belki de o noktayı seçmiş olması bir çeşit nostalji ve duygusallık nedeniyle olmuştur.

    02
    1964 yılı Ocak ayında Ankara’daki evinde çektiğim ve Gençlik ve Edebiyat Hatıraları dizisinin başında kullanılan portresi.

    1960 yılında ben Anka­ra’ya atandıktan sonraki yıl­larda Karaosmanoğlu da, ben de artık Ankaralıydık. 1960’ta Kurucu Meclis üyesi oldu. 1961 yılında demokrasiye ye­niden geçiş sırasında topla­nan Meclis’te de Manisa mil­letvekili oldu. Onun en yaşlı üye sıfatıyla meclis başkan­lığı kürsüsünde bulunduğu sırada çekilmiş fotoğraflarım da vardır.

    1965 yılının başından iti­baren Hayat dergisinde Ya­kup Kadri’nin bu kez “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” ana başlığı ile yeni bir dizi yazı­sı yayımlanmaya başlayacak­tı. Ben dergimizin 1960’da açılan bürosuna atandığım zaman Ankara temsilcimiz Yılmaz Çetiner olacaktı. An­cak o, 27 Mayıs öncesi aynı zamanda iki ortağıyla birlikte Demokrat Parti’yi destekle­yen bir akşam gazetesi çıkar­maktaydı. Menderes zama­nında resmi ilanlarla, kağıt tahsisleriyle ve banka kre­dileriyle desteklenen bu tür gazetelere “besleme basın” deniyordu. 27 Mayıs ihtilâ­li olunca, Çetiner çıkardığı gazeteden dolayı cezalandırı­labileceği kuşkusuna kapıldı, demoralize oldu. Büromuza hiç uğramadı, daha sonra da İstanbul’a taşındı. Beş yıldır büroyu tek başıma ben çekip çeviriyordum. Yazı işlerinden Yakup Kadri ile görüşmemi ve yeni başlayacak tefrika hak­kında bir tanıtım röportajı yapmamı istediler.

    06
    Hüküm Gecesi kitabının kapağını ben yapmıştım. Kapağın büyütülmüş bir fotoğrafını da poster gibi hazırlayıp kitapçı vitrinine koymuştuk. Yakup Kadri onun önünde bana poz vermişti. Kitaplarını yayımlayan Bilgi Yayınevi’nin matbaasının açılış kurdelesini kesme onuru ona verilmişti (altta).
    07

    Çankaya’da, İnönü köşkü­ne komşu bir apartman ka­tında oturuyordu. Vaktiyle Cumhuriyet’in ilk yıllarında hemen oracıkta bir evi varmış ve bir nedenle elden çıkmış. Belki de o noktayı seçmiş ol­ması bir çeşit nostalji ve duy­gusallık nedeniyle olmuştur.

    Tek sözcüğünü kaçır­mamak niyetindeydim. Söze, “Şimdiki gibi o vakit de edebî münakaşalar sövmek­le biterdi” diye başladı. Ziya Gökalp’in arka çıktığı Genç Kalemler’den söz ediyordu. En güçlü tartışmalar sade Türkçe üzerineymiş. “Ama sade Türk­çe’den anladıkları şey, bugün anladığımız gibi sistematize ol­muş bir şey değildi. Öz Türkçe demezlerdi, yeni lisan derler­di” dedi. İlk ağızda anlattıkla­rı, kendisinin romanlarında farkında olmadan gittikçe daha sadeleşmeye gittiğini belirt­mek üzere yapılan bir girişti.

    Yaşam öyküsünden bir bölümünü Ruşen Eşref’ten okumuştum. Onun portre­sini çizerken, “Naif vücudu­nun üstünde bir mücessem küre gibi duran başı ve artık kırlaşmaya yüz tutmuş siyah kaşlarının altında iri iri par­layan gözleri” tanımlaması­nı yapmıştı. Beğendiğim bu tanımlamayı da röportajımın bir köşesine iliştirerek söy­leşiye devam ettik. Bu anıları yazmaya hangi nedenle karar verdiğini sordum.

    “Maksadım ‘Geçmiş za­man olur ki hayali cihan de­ğer’ dedikleri bir hayale kapıl­mak değildir. Aynı zamanda memleket gençliğine edebiyat tarihi bakımından bir hizmet­te bulunmak fikriyle bunları kaleme almış bulunuyorum. Yazılarım bir edebiyat der­si telakki edilmemelidir. Ak­si halde sıkıcı bir şey olurdu” şeklinde yanıtlamıştı sorumu.

    08
    Bilgi Kitabevi’ni ziyareti sırasında yayınevi ve kitabevinin sahibi Ahmet Küflü ile.
    05
    Geçici Meclis Başkanlığı sırasında Devlet Başkanı Cemal Gürsel ile.

    Son zamanlarda aydın gençli­ğin gereğinden fazla politikaya çekilmiş olmasından yakını­yordu. Gençliğin bu havadan kurtulması, millî hayatımızda daha çekici alanların var oldu­ğunun anlatılması gerektiğine inancını dile getiren düşün­celer öne sürüyordu. “Onları bu ufuklara çekebilir miyim bilmiyorum, ama onlara ders vermenin sıkıcı olabileceğinin de farkındayım. O yüzden hatıralarımı yazarken onlara bir roman havası vermeye ça­lıştım” diyordu. “Peki, bu hatı­ralar bilinen edebiyat tarihi­mize fazladan neler getirecek” diye sorduğumda da şunla­rı söylemişti: “Harf inkılâbı yaptığımızda geçmişimiz­le bağı koparmıştık. Kopan şeyi okullarda öğretmenler pamuk iplikleriyle bağlamaya çalışıyorlar. Ben şimdi bu iplikleri daha kuvvetli bir bağ şekline sokmaya gayret edi­yorum.”

    Tevfik Fikret, Abdülhak Hâmit, Cenap Şahabettin gi­bi ediplerin özel hayatlarını ve politik görüşlerini anlatır­ken, iki dönemi birlikte ya­şayanlarca eleştirilmeyi göze almakla birlikte, savunması­nı da şöyle yapıyordu: “Bilir­siniz ki ben her şeyden önce romancıyım” diyordu, “Ele al­dığım insanları tahlil etmeyi severim. Her insan kompoze­dir. Yani iyi tarafları da vardır, kötü tarafları da. Bahsettiğim şahısları olduğu gibi, davra­nışlarını da zamanın fikir ce­reyanları içinde değerlendir­meye gayret ederek anlattım.”

    Anılarını yazmaya nasıl karar verdiğini “Maksadım ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer’ dedikleri bir hayale kapılmak değildir. Aynı zamanda memleket gençliğine edebiyat tarihi bakımından bir hizmette bulunmak fikriyle bunları kaleme almış bulunuyorum. Yazılarım bir edebiyat dersi telakki edilmemelidir” diye açıklamıştı.

    Anılarda en çok kimlerin yer aldığını sormuştum. En çok yakın arkadaşlarından söz etmiş. Bunlar da Ahmet Haşim ile Yahya Kemal imiş. “Bugün Cenap Şahabettin ve Tevfik Fikret’in şiirlerini pek hatırlamazsınız ama birbiri­nin zıddı gibi görünen Ahmet Haşim ile Yahya Kemal bir devir açmamışlarsa da eski ve yeni arasında köprü teş­kil etmişlerdir. Yahya Kemal şiirlerinden çok, ne yazık ki kayda geçmemiş konuşmala­rıyla birçok gence ufuklar aç­mıştır. Meselâ Ahmet Hamdi onun yetiştirdiği bir insandır. Bugün şiirler serbest nazımla yazılıyor. O yolu açan da Ah­met Haşim’dir. Daha başkala­rı da var ama, ben en tepede­kileri yazdım” demişti.

    “Tamamıyla saf dil olmaz, bütün diller birbirinden etkilenir ve ödünç kelime alır. Bir dil gelişmeyi izlemezse o dilde ‘oturdum kalktım’dan öteye bir şey konuşulmaz olur” düşüncesindeydi. Söyleşimizin son sözü “Dilleri yapanlar dil bilginleri değil, şairler ve yazarlardır” olmuştu.

    Söz döndü dolaştı, öz Türkçe üzerinde yoğunlaş­tı. “Bugünü hazırlayan dün­dür” dedi. Masasının üze­rinde siyah ciltli kocaman bir kitap vardı. Elini onun üzerine koydu. “Bu Şemset­tin Sami’nin meşhur lûgati. Dün akşam önsözünü oku­yordum. Altmış yetmiş yıl önce öz dilden bahsediyor. Çağataycadan bile kelimeler alınıp, Arapça ve Farsçaları­nın birer birer atılması gerek­tiğinden söz ediyor” dedik­ten sonra vaktiyle bu akımın destekçisi olan daha pek çok yazarın bulunduğu, örneğin Şinasi’nin bir öz Türkçeci ol­duğunu, “Yoktur Tapacak, Çalaptır Ancak” sözünün ona ait olduğunu. Molière çevir­meni Ahmet Vefik Paşa’nın “Arapça isteyen Urbâna git­sin, Acemce isteyen Îrâna git­sin / Ki biz Türküz bize Türkî gerek” diyecek kadar bu fikri benimsediğini, sonra bu soru­nu Ziya Gökalp’in ele aldığı­nı, sistematik hale getirdiği­ni anlattıktan sonra “Gökalp, Arapçanın ahenk ölçüsü olan aruz veznini atalım, nesirde de kelime alabiliriz ama kaide almamalıyız diyordu” dedik­ten ve kendi anlayışına göre bir dereceye kadar sadeleş­tirmeden yana olduğunu kay­dettikten sonra da, sözlerine ancak sevgili dostu olduğunu söylediği rahmetli Nurullah Ataç’ın yolunun da pek çıkar yol olmadığını eklemişti. “Ta­mamıyla saf dil olmaz, bütün diller birbirinden etkilenir ve ödünç kelime alır. Bir dil gelişmeyi izlemezse o dilde ‘oturdum kalktım’dan öte­ye bir şey konuşulmaz olur” düşüncesindeydi. Söyleşinin son sözü “Dilleri yapanlar dil bilginleri değil, şairler ve ya­zarlardır” olmuştu.

    04
    Söyleşimiz sırasında bir düşünceye dalış ânı.
    09
    Kayınbiraderi Burhan Belge’nin cenazesinde (sağdan ikinci).

    Yakup Kadri Karaosma­noğlu’nun Gençlik ve Ede­biyat Hatıraları kendisiyle yaptığım söyleşinin yayın­lanmasından bir hafta son­ra, 1 Ocak 1965 tarihli Ha­yat dergisinde yayınlanma­ya başladı. İlk sayfada benim çektiğim portresi yer alı­yordu. Onun altına kendisi­nin şairini anımsayamadı­ğı bir ikilik kayıt düşülmüş­tü: “Tövbe ya rab, hata rahına gittiklerime / Bilüp ettikleri­me, bilmeyüp ettiklerime…” Anılar dergide 34 hafta süre­since yayınlandı.

    Böylece, tam yarım yüz­yıl önce bu vesileyle Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, So­dom ile Gomore, Yaban, An­kara, Panorama gibi pek çok popüler romanın yazarı bir büyük edibimizle bir görüş­me yapmış olmak, portreleri­ni arşivime katmak beni çok mutlu etmişti. Daha sonraları da, birçok kere kendisiyle bir araya gelmiştik. Yeni baskı­ları yapılan bazı kitaplarının kapaklarını yapmak da bana kısmet olmuştu.

  • Geleceğin kısa tarihi Louvre’da yazıldı

    Jacques Attali’nin aynı adlı kitabından esinle, beş yılda, beş kıtadan tarihi eserlerle hazırlanan sergi, geleceğin geçmiş üzerinden okunabileceğini ileri sürüyor. Geçmişin öğretebileceklerine sırtımızı döndüğümüz, bin yıllardır birikmiş işaretlerden akıllı uslu sonuçlar çıkarmayı başaramadığımız için, geleceğimize doğru körlemesine gitmiyor muyuz?

    Louvre Müzesi, 2015’i hep olageldiği gibi dopdolu bir programla tamamla­dı; güz aylarında açılan, yılbaşı sonrası sona eren çarpıcı ser­gilerden biri “Geleceğin Kısa Tarihi” başlığını taşıyordu ve Jacques Attali’nin 2006’da ay­nı başlıkla yayımlanan kitabın­dan (Türkçesi, İmge Yayınları) yola çıkarak hazırlanmıştı.

    Attali’yi Türk okuru birden fazla kitabı çevrildiği için bir ölçüde tanıyor. Böyle diyorum, çünkü Attali hem çok kimlikli, hem çok üretken bir figür, onu çoğulluğunda kavramak için bir ufuktan ötekine koşmak ge­rekiyor: İktisat, siyaset bilimi, tarih, kültür tarihi at koştur­duğu alanların başında geliyor. Bu özellikler “Geleceğin Kısa Tarihi” projesine olumlu yön­de yansımış. Tersi de ola­bilirdi: Her duvardan, her salondan farklı, uyumsuz seslerin çıktığı, kakofo­nik bir cümbüş pekâlâ ortaya çıkabilirdi.

    Geçmişten geleceğe Osmanlı aynası Louvre’un geçen sene koleksiyonuna kattığı parçalardan biri de, II. Mahmud döneminin altın kaplamalı gümüş yastık aynalarından biri.

    Sonucun başarısı, şüp­hesiz işbirliğin­den kaynaklanı­yor. Sergi vesi­lesiyle, Louvre’un dergisi Grande Galerie’de yer verilen kısa bir söyleşide, Attali hazırlık sürecinde sergi düzen­lemenin bambaşka bir çalışma anlayışı gerektirdiğini kavra­dığını, bu işin kitabının illüs-trasyonu olmadığını bu süreçte gördüğünü aktarıyor. Gerçek­ten de, “Geleceğin Kısa Tari­hi” sergisi kitaba göbek bağıyla bağlı sayılamayacak biçimde kotarıldığı için birbaşına ayak­ta durabiliyor.

    Adı üstünde, geleceğin geç­miş üzerinden okunabileceği­ni, bu bakışa erişmenin Tarihi “doğru” değerlendirmekten geçtiğini ileri sürüyor Attali. Aklıbaşında herkesin onayla­yacağı, şaşırtıcı yanı bulun­mayan bir sav bu. Gelgelelim, bu savı “delillendirmek” her babayiğidin harcı değil: Sınırlı bir mekânda, sınırları ister is­temez geniş tutulmayı gerekti­ren “insanlık tarihi”, yaklaşık 22 bin yıllık bir zaman kesiti, hangi seçimlerle temsil düze­yini yüksek bir çıtaya otur­tacak? Senaryo ve senografi, nasıl bir sıralama mantığıyla halkalardan bir zincir oluştu­racak? Başından ucuna sergi mekânını katedecek izleyici­ye seçili parçalar arasındaki “ilişki” örgüsü, yazılı metin­deki (burada Attali’nin kitabı) tutarlılığın “tam” karşılığı bir görsel anlatım ekseniyle ‘bil­diri’sini ulaştırabilecek mi?

    Attali’nin rehberliğinde, serginin küratörleri, beş yılı aşkın bir araştırma-buluştur­ma hattı yaratarak çalışmışlar. Beş kıtadan, geçmişin hiçbir uygarlığını gözardı etmeksizin en uygun işaretleri vereceğini düşündükleri en oturaklı par­çalardan bana kalırsa çok etki­leyici bir “patchwork” oluştur­muşlar. Akış içinde izleyicinin karşısına çıkan örneklerden bazılarını, dayandıkları çeşit­liliği göstermek adına, cep def­terime düştüğüm notlardan seçerek aktarıyorum:

    • Dev büyüklükte, mermer, Roma’dan bir “yumruk” yapıl­mış el

    • Sümer krallarının soykütük bağlarını içeren üstü kakma­yazı bir tuğla

    • New York Tarih Enstitüsü koleksiyonundan, XIX. yüzyıl ressamı Thomas Cole’un bir dizi, “İmparatorluğun Yazgısı” temalı, yağlıboya tabloları

    • İznik çinileri, yanıbaşlarında Acem kilimleri

    • Brueghel’in “Körler Mese­li” tablosunun Louvre kopyası (aslı Napoli’de)

    • II. yüzyıldan bir kör Home­ros büstü

    • XVII. yüzyıl yapımı, Japon paravanı: “Portekiz gemileri”

    • Afrika ölçü birimleri

    • Daumier’den, bugün yaşanan­ları gösteren, 1849-50 tarihli “Kaçak Göçmenler” tablosu

    • Çağdaş sanatçılardan sıkının sıkısı işler: Tomas Saraceno, Mark Lombardi, Cheri Samba, Ai Weiwei…

    Yazar ve küratör Jacques Attali, aynı başlıkla yayımlanan kitabından yola çıkarak hazırlanan “Geleceğin Kısa Tarihi” adlı serginin de küratörlüğünü yaptı.

    Şüphesiz bu küçük seç­me de, sergide yeralan bütün yapıtları ve objeleri içerecek eksiksiz bir liste de, bu sergiyi görmedikçe, Brueghel’in tab­losundaki körlerin, göreme­dikleri için yollarını yitirenle­rin haline taşıyabilir bu satır­ları okuyacak olanları. İyi ama, “Geleceğin Kısa Tarihi”nin ana amacı bu değil mi: “Biz”, geleceğimize doğru körleme­sine, geçmişin öğretebilecek­lerine sırtımızı döndüğümüz, bin yıllardır birikmiş işaret­lerden akıllı uslu sonuçlar çıkarmayı başaramadığımız için, gitmiyor muyuz?

    “Geleceğin Kısa Tarihi” sergisi 24 Eylül 2015’de açıl­mış Louvre’da; 14 Kasım 2015 gecesi Paris’te yaşananlara ilişkin önişaretler bekliyor­du salonlardan birinde: İçi boş savaş miğferleri, boşlukta asılı bırakılmış kılıçlar, derin bir ölüm sessizliği yayıyorlar­dı etrafa. Daumier’nin tablo­sunun içinden televizyon ek­ranından taşmış izlenimi do­ğuran görüntüler geçiyordu. İnsan, bu tür bir düzenli kar­maşanın ortasında geçmiş ile geleceğin yer değiştirdiği sanı­sına kapılmadan edemiyor.

    ***

    Louvre, açık ara, yeryü­zünün en varsıl müze­si. Sergilenebilenler, gerçekten de buzda­ğının görünen kısmı; “depo”larındakiler ile yeryüzünün ikinci en varsıl müzesi kurulabilir. Neden, öy­leyse, bu birkaç uzun ziyaret seansıyla bile ancak bir bölü­ğüyle tanışılabilecek zengin­likteki içeriğine karşın, “dur­madan”, yepyeni yaklaşımlarla her yıl bir dizi sergi düzenli­yor? Neden Derrida, Eco, At­tali gibi çağdaş kültür adamla­rından küratörlük yapmasını istiyor? Bizim büyük ve zengin müzelerimiz ne kadar “hantal” yönetimlere sahipse, Batı dün­yasınınkiler o kadar “dinamik” politikalarla işletiliyor, yeni “kazanım”larına kaynak sağ­lamak için gelirlerini yükselt­menin yollarını arıyorlar. La Grande Galerie dergisinin bu son sayısında, Louvre yeni “ka­zanım”larını övünerek sunu­yor, o seçkin parçalardan biri­nin görüntüsüne tam sayfa ay­rılmış: II. Mahmud döneminin yer yer altın kaplamalı gümüş yastık aynalarından biri bu; 27 cm. yarıçaplı, işçiliği görkemli bu divan aynası Louvre ailesi­ne 2015 yılında katılmış.

    Geçmişi geleceğe katmanın yolu aynanın içinden geçiyor.

    Bir imparatorluğun tarihten çekilmesi İngiliz kökenli Amerikalı ressam Thomas Cole (1801-1848) beş büyük yağlıboya tablodan oluşan dizide, hayali bir imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesine yolaçan olayları sergilemişti.