Etiket: sayı:20

  • Adı durmadan değişen bina

    1927’de İtalyan mimar Ferrari’ye meyve-sebze hâli olmak üzere Ka­dıköy rıhtımında yaptırılan bina 1937’ye kadar boş kalır. 1938’de yı­kılmanın eşiğinden dönen yapı bir süreliğine itfaiye garajı olarak hizmet verir. O yıllardaki ismi, ‘İtfaiye’dir. Sonra kısa bir heves: Burası otogar olsun! Ama bundan da çabuk vazgeçilir. 1970’lerin ortalarına kadar inşa amacına uygun, ‘Hâl’ olarak kullanılan bina o yıllarda tekrar boşaltılır. Yeni hedef burayı kültür merkezine dönüştürmektir. 1984 restorasyonu 1986’da tamamlanır. Fakat kültür merkezi niyeti hayata geçmez, yapı İ.Ü. Devlet Konservatuvarı’na tahsis edilir. 1989’da son rötuş gelir: Bina­nın bir bölümü Şehir Tiyatroları Haldun Taner sahnesi olur. Bugün ne Hâl adını hatırlayan var, ne İtfaiye. Yapının halk dilindeki yeni adı ‘Tiyatro’. Ne kadar zaman bu isimle anılacağını bilmek ise kâhin işi.

  • İtilaf’ın Çanakkale’deki tek başarısı: Geri çekilme

    Çanakkale kara muharebelerinde hüsrana uğrayan İtilaf Devletleri, Arıburnu cephesini 20 Aralık 1915’te, Seddülbahir cephesini ise 9 Ocak 1916’da terketmek zorunda kaldı. Sekiz buçuk ay süren savaştaki yegane başarıları da bu oldu. 134.728 asker, tek kayıp vermeden Yarımada’yı terketti.

    ŞAHİN ALDOĞAN

    İngilizler Gelibolu Yarıma­dası’nın boşaltılması ihti­malini, Savaş Konseyi’nin 1915 Mayıs’ındaki toplantıla­rında dile getirmeye başlamış­lardı. Çanakkale Komitesi’nin Eylül 1915’te toplantısında, İngiliz Başbakanı konuyla il­gili ilk planların hazırlanma­sını istedi. 20 Eylül’de Lord Kitchener, Sir Ian Hamilton’a gönderdiği telgrafta, Çanakka­le’deki iki İngiliz ve muhteme­len bir Fransız tümeninin Se­lanik mıntıkasındaki görev için geri alınacağını bildirmişti. Bu talimatta Çanakkale için va­dedilen birlikler ve yine yolda bulunan takviye kuvvetlerin de bu yeni cepheye gönderileceği, Hamilton’un Suvla Limanı’nı tahliye edebileceği yazılıydı.

    16-17 Ekim’de General Ha­milton görevden alındı, yerine General Monro atandı. Monro 28 Ekim’de göreve başladığında, çekilme artık ihtimal olmaktan çıkmış ve uygulanması planla­nan bir konu olmuştu. İngiliz Hükümeti son kararını vermek için Savaş Bakanı Lord Kitc­hener’i Çanakkale’ye gönderdi. Kitchener cephede inceleme­lerde bulunduktan sonra, çekil­me lehinde tavsiyede bulun­makla beraber tereddütler de göstermişti. Sonuç olarak kana­atini: “Tahliye hakikaten güç ve tehlikeli olmakla beraber, şim­diye kadar olduğundan çok da­ha az zayiatla yapılabilecektir” şeklinde bildirmiştir. 22 Kasım 1915’de Lord Kitchener’in rapo­ru, İngiliz Kabinesi’ne geldi. Bu rapordaki önemli hususlardan biri de, Almanya’nın artık Türk­lere fiilen yardım etmeye başla­dığının dile getirilmesi (Sırbis­tan’ın yenilgisiyle ve Bulgaris­tan’ın İttifak’ın yanında savaşa girmesiyle, tren yolu açılmıştı) ve İngilizlerin mevzilerinde tu­tunmasının imkansızlığından bahsetmesiydi.

    Çanakkale’yi tahliye hazırlığı İtilaf kuvvetleri Çanakkale’de kademeli ve başarılı bir geri çekilme planı uyguladı. Gündüz gemilerden karaya asker ve mühimmat çıkarılıyor, hava karardıktan sonra çok daha fazlası gemilere geri taşınıyordu.

    İlk aşamada Anafartalar ve Arıburnu cepheleri boşaltıla­cak, Seddülbahir bölgesi, deniz harekâtlarına dayanak noktası olmak üzere elde bulundurula­caktı. 7 Aralık 1915’de nihai ke­sin karar İngiliz Kabinesi’nin 22 üyesi ile yaptığı toplantıda alındı.

    Aralık 1915 başında İtilaf cephelerindeki genel uygula­malar şunlardı:

    • Türkleri kuşkulandıracak hareketler yapılmayacaktı.

    • Birinci hat siperleri son ana kadar tutulacaktı.

    • Gemiler fazla görüntü vermeyeceklerdi.

    • Topçu ateşleri, geri ve sa­hil hizmetleri değişiklik yapıl­madan sürdürülecekti.

    20 Aralık 1915 tarihinde sa­bah 04.10’da Arıburnu cephe­sinden en son Albay Paton ve Deniz Albay Staveley küçük bir kayıkla sahilden ayrıldılar. Anafartalar cephesindeyse en son 05.00’da General Fans­hawe ve Tümen karargâhı sa­hilden ayrılırken peşlerinden malzeme ve erzak depolarını ateşe veren Dz. Alb. Unwin ve Alb. Beynon bir kayıkla sahi­li terk ediyordu. O ana kadar 8 Aralık’tan itibaren cephe­lerden (Arıburnu ve Anafarta­lar) 83.048 subay ve er, 186 top, yaklaşık 2000 araba ve 4695 hayvan boşaltılmıştı.

    Günümüzde Anafartalar sahilinde kalmış bir tahlisiye sandalı.

    Seddülbahir cephesine ge­lince…

    Fransızlar, cephedeki bü­tün kuvvetlerini çekmek isti­yorlardı. 12-22 Kasım tarihle­rinde bütün Senegalli birlikler geri çekilmişti. Aralık başın­da cephede bir Fransız tugayı kalmıştı, Fransız piyadesinin yerini 29. İngiliz Tümeni al­mıştı (Fransız topçusu cep­hedeydi). 23 Aralık 1915’de Genelkurmay Başkanlığı’na atanan General William Ro­bertson, 24 Aralık’ta General Monro’ya, yakın tarihli bir bo­şaltma için ilk talimatı gön­dermişti.

    28 Aralık’ta İngiliz Hü­kümeti kesin kararını verdi. Boşaltmanın son iki günlük evresine 22.000 kişi bırakıla­caktı. 30 Aralık’ta bütün bir­liklere son talimat gönderildi. 7 Ocak 1916’da Seddülbahir Cephesi’nde 19.000 asker ve 63 top kalmıştı. Tam bu sıra­da 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders, son bir taarruza karar verdi. 7 Ocak 1916’da Zı­ğındere bölgesinde yoğun bir topçu ateşinden sonra 12. Tü­men’in 34. Piyade Alay’ı hü­cuma kaldırıldı. Yarımada’da o güne kadar görülmemiş yo­ğunluktaki Türk topçu ateşi­ne rağmen, 34. Alay birlikle­ri, Şehitler Sırtı’nı kanlarıyla suladı; İngiliz siperlerinden ve donanma gemilerinden açılan etkili ateşlerle, taarruz safları kırıldı.

    7 Ocak’ı 8 Ocak’a bağla­yan gecede, 2.300 insan, 9 top ve 1.000 hayvan gemilere ta­şındı. Son geceye 17.000 ki­şi kalmıştı. 9 Ocak 1915 saat 02.00’de Zığındere Ağzı’ndan 13. Tümen’in son kafileleri bindirildi. General Maude ve son 160 kişi, Tekke Koyu’ndan 03.45’de sahilden ayrıldılar.

    Aldatmacalar işe yaramıştı İngilizler Yarımada’yı tahliye planlarına, çeşitli aldatmacaları dahil ettiler. Asker görünümü verilmiş mankenler ve su mekanizmasıyla kendi kendine ateş eden tüfekler, Türk savunmasını oyalamıştı.

    Anafartalar Grubu Kurmay Başkanı Binbaşı İzzettin’in (Çalışlar) 27 Aralık 1915 tarih­li, düşmanın cepheden çekil­mesiyle ilgili yazdığı rapor­daki bazı tespitler önemlidir. Raporda “5. Ordu’da ve Ana­fartalar Grubu’nda düşmanın Çanakkale cephelerini tahliye edeceği kanaati mevcut değil­di” denmektedir. Son gün dahi böyle kanaatlerin geçerli ol­duğu bir cephede fazla yorum yapmaya lüzum var mı? Ancak 27 Kasım’da cephede kuvvetli keşif taarruzları yapmayı öne­ren Anafartalar Grubu Komu­tanı Albay Mustafa Kemal’in üst makamlarca adeta tersle­nerek engellendiğini hatırla­talım. Mustafa Kemal 10 Ara­lık 1915’de sağlık nedenleriyle görevini 5. Kolordu Komutanı Fevzi (Çakmak) Paşa’ya devre­derek, cepheden izinli olarak ayrılmış ve İstanbul’a gitmişti.

    Çanakkale kara muhare­beleri, 25 Nisan 1915 günü İtilaf kuvvetlerince büyük ümitlerle ve heyecanla, stra­tejik bir operasyon olarak başlatıldı. Türk savunması karşısında hüsrana ve başarı­sızlığa uğradılar, ama başarılı bir taktik çekilmeyle Çanak­kale’yi terkettiler.

    Tahliyeden hemen sonra “Abdurrahman Bayırı’nda 7. Fırka Karargâhı subayları, düşmanın kaçmasını müteakip sahili ve düşman siperlerini seyrederken…”
  • Burası İstanbul’un kapusu elimizde bulunmalı tapusu

    Gerek İstanbul’un fethinden önce gerekse sonrasında, Çanakkale Boğazı’na hakim olmak, başkentin ele geçirilmesi, savunulması ve güvenliği için en önemli şarttı. Venediklilerden İngilizlere, Ruslara ve 18 Mart 1915’e kadar Boğaz saldırıları ve ablukalar tarihi.

    Anadolu ve Rumeli ara­sında önemli bir geçit noktası olması açısın­dan taşıdığı stratejik konum dolayısıyla, Osmanlı Devleti için İstanbul’un fethinden çok daha önce, Orhan Bey döne­minden başlayarak mutlaka hakim olunması gereken bir yer olmuştur Çanakkale Boğa­zı. Boğazlar’ı tutma düşünce­si, İstanbul’un fethinden önce Anadolu’dan Rumeli’ye geçiş­lerin güvenliğini sağlamak, “fetihten” sonra ise düşman donanmalarının Çanakkale Boğazı’ndan geçmesini engel­leyerek İstanbul’un güvenliği­ni sağlamaya yönelikti.

    Çanakkale Boğazı, coğrafî ve stratejik konumu dolayısıy­la her zaman “İstanbul’un ka­pısı”, İstanbul’u koruyan ileri karakol noktası olarak olarak görülmüştü. Nitekim Çanak­kale Boğazı’nda inşa edilen ka­lelere verilen “Kilidü’l-bahir” (Denizin Kilidi), “Seddü’l-ba­hir” (Denizin Seddi) gibi isim­lerle, Çanakkale Boğazı’nın İstanbul’un savunulması ve güvenliği açısından ne derece önemli olduğuna vurgu yapıl­mıştır.

    Osmanlı Beyliği, Orhan Bey zamanında Çanakkale Bo­ğazı’na kadar yayılmıştı. Or­han Bey’in oğlu Süleyman Pa­şa’nın Rumeli’deki faaliyetleri sonucunda ele geçirdiği Çimpi Kalesi, Viyana önlerine kadar ilerleyecek Osmanlı fetihleri­nin ilk basamağı oldu. 1354’de fethedilen Gelibolu ise Anado­lu’dan Rumeli’ye güvenli geçiş için Osmanlıların önemli bir üssü haline geldi. Gelibolu’yu tahkim eden Süleyman Paşa, hemen karşıda Anadolu yaka­sında bulunan Çardak mev­kiine de bir kale inşa ederek Anadolu’dan Rumeli’ye geçişi güvenlik altına aldığı gibi Ça­nakkale Boğazı’ndaki ilk Os­manlı tahkimatını da kuran kişi olmuştur.

    Yıldırım Bayezid, İstan­bul’u kuşattığında Bizans’ın yardımına gelen kuvvetleri en­gellemek için Çanakkale Bo­ğazı’nda bazı önlemler almıştı. İlk defa Yıldırım Bayezid dö­neminde “Boğaz Muhafızlığı” kurulmuş ve Gelibolu kasabası üzerinde bir kale kurulmuştu.

    Boğaz’a hakimiyet mücadelesi 18. yüzyıl gravüründe Çanakkale Boğazı ve ufukta sembolik İstanbul şehri. Osmanlı donanması, İstanbul’un fethinden sonra Çanakkale Boğazı’nın yanısıra kuzey Ege adalarında da Venedik ile Ceneviz’e karşı hakimiyet mücadelesi vermişti.

    Osmanlı tarihinde Boğaz­lar, İstanbul’un fethine kadar Anadolu yakasından Rume­li’ye geçişte önemli bir geçit noktası olarak stratejik önem taşımaktaydı. Ordu ve mühim­matın emniyet içinde Rume­li yakasına geçirilmesi başlıca bir sorundu ve o devirde güçlü bir donanmaya sahip olmayan Osmanlı Devleti’nin önüne engeller çıkmaktaydı. 1444’te Çanakkale Boğazı’nı abluka­ya alan Haçlı donanması II. Murad’ın Edirne’ye ordunun başına geçişine mani olmuş, II. Murad İstanbul Boğazı üze­rinden Rumeli yakasına geçe­bilmişti.

    Çimenlik Kalesi’nden Kilitbahir’e Çanakkale Boğazı’nı merkezden kontrol eden Kale-i Sultaniye’den (Çimenlik) Kilidü’l-bahir’e (Kilitbahir) bir bakış. Çanakkale Savaşı sürerken çekilmiş bir fotoğraf.

    “İstanbul’un” fethine kadar Osmanlı kuvvetlerinin Anado­lu-Rumeli arasındaki geçişleri sürekli bir tehdit ve tehlike al­tında olmuştu. Fatih’in, İstan­bul kuşatmasında Avrupa’dan Bizans’a yardıma gelen gemi­lerin geçişine engel olunama­mış ve bu yardım gemileri İs­tanbul’a ulaşmıştı. Bu hadise Fatih’in Çanakkale Boğazı’na verdiği önemi arttırmıştı. Ni­tekim 1463’te Ege’den İstan­bul yönüne gelecek düşman donanmalarını engellemek için Çanakkale Boğazı’nın en dar yerine karşılıklı olarak iki kale yaptırmıştı. Anado­lu yakasındaki kaleye Kale-yi Sultaniye (Çanakkale) Rume­li tarafındakine Kilidü’l-ba­hir (Kilitbahir) adı verilmişti. İnşa edilen kalelerin maksa­da uygun olduğu, 1464’de Ve­nedikliler tarafından yapılan Boğazı geçmek teşebbüsünün akamete uğratılmasıyla anla­şılmış oldu. 1645’te başlayıp 1669’a ka­dar uzayıp giden Girit Seferi sırasında Venedik donanma­sı 1648’de Çanakkale Boğa­zı’nı ablukaya almıştı. Osman­lı gemileri Boğaz’dan çıkama­dığından için Girit’e asker ve mühimmat gönderilemiyordu. Ayrıca Venedik donanması­nın Çanakkale Boğazı istih­kâmlarını aşıp İstanbul önü­ne gelme ihtimali de ciddi bir tehlike oluşturuyordu. 1657 yılında dokuz yıl süren Vene­dik ablukası Köprülü Mehmet Paşa’nın Çanakkale Boğazı’n­da yaptırdığı istihkâmlar ve donanma işbirliğinde Vene­dik donanmasıyla yapılan çe­tin bir mücadeleden sonra ga­lip gelerek Boğaz’ı ablukadan kurtardı.

    Venedik donanmasının ablukası, Boğaz müdafaası­nın yetersizliğini ortaya koy­muştu. İstanbul’un güvenliği açısından Çanakkale Boğazı savunmasının güçlendirilme­si için Köprülü Mehmet Pa­şa’nın girişimleriyle Padişah IV. Mehmed ve Valide Tur­han Sultan’ın emriyle Çanakkale Boğazı tahkimatı başladı. 1659’da Çanakkale Boğazı’nın çıkışında Rumeli yakasında Seddülbahir, Anadolu yakasın­da Kumkale isimleri verilen iki kale inşa edildi.

    Melling’in gözüyle Çanakkale Fransız seyyah, ressam ve mimar Antoine Ignace Melling (1763 – 1831), yüzyıl başlarında İstanbul’un yanısıra Çanakkale Boğazı’nı da resmetmişti.

    Bu kalelerden Seddülba­hir Kalesi’nin bütün masra­fının Valide Hatice Turhan Sultan tarafından karşılandı­ğı ve 1661’de Valide Sultan’ın yaptırdığı kaleyi görmek üzere Seddülbahir’e bir ziyarette bu­lunduğu da bilinmektedir. Os­manlı hanedanında hanım sul­tanlar çoğunlukla dinî-sosyal yapılar inşa ettirmekte iken Turhan Sultan’ın yaptırdığı kale, Osmanlı tarihinde hanım sultanların yaptırmış olduğu askerî mimarinin nadir örnek­lerindendir.

    Çanakkale Boğazı, 18. yüz­yıla kadar Venedik ya da Haçlı donanmaları tarafından teh­dit edilmişken, 1770’te sürp­riz bir tehdide maruz kalmıştı. 1768-1774 Osmanlı-Rus Sa­vaşı sırasında Baltık Denizi’n­den yola çıkan General Orlov komutasındaki Rus donanma­sı, İngiliz Amirali Elphinsto­ne’un danışmanlığında Cebel-i Tarık’tan geçerek Akdeniz’e ulaşmıştı.

    Rus donanmasının Türk sularına ilerlediği Fransa ta­rafından haber verilmesine rağmen Osmanlı hükümeti, Rusların Akdeniz’de bir daya­nak noktaları olmadığını ileri sürerek işi ciddiye almamış ve bunu bir yanıltmaca olarak kabul etmişti. Hatta ricalden bazıları, Baltık’tan Akdeniz’e bir donanmanın ulaşmasının imkansızlığını dahi ileri sür­müştü.

    Kilitbahir’den Çimenlik Kalesi’ne Rumeli yakasındaki Kilitbahir, Fatih’in İstanbul kuşatması sırasında (1452); Çimenlik Kalesi ise fetihten dokuz yıl sonra (1462) inşa edilmişti.

    Rus donanmasıyla Os­manlı donanması arasında 1770’in Mart ayından Tem­muz ayına kadar süren mü­cadele, 7 Temmuz 1770’te Çeşme limanında Osmanlı donanmasının yakılarak imha edilmesiyle sonuçlandı. Bun­dan cesaret alan General Or­lov, İngiliz amiralin de teşvi­kiyle İstanbul’u hedef alarak Çanakkale Boğazı’na taarruz hazırlığı yaptı. Bu ciddi teh­dit üzerine Osmanlı hizme­tinde bulunmakta olan Baron de Tott, Boğaz’daki savunma­yı tahkim için Çanakkale’ye gönderildi. Baron de Tott kısa zamanda kalelerdeki topları takviye ettiği gibi, yeni tabya­lar vücuda getirerek savun­mayı kuvvetlendirdi. Rus do­nanması onbeş gün boyunca Boğaz’ı zorladıysa da başarılı olamayarak geri dönmek zo­runda kaldı.

    1807’deki Osmanlı-Rus savaşında Rusların müttefi­ki olan İngilizler bir donanma ile Çanakkale Boğazı önüne gelmişti. Amiral Duckworth komutasında 14 parçadan oluşan İngiliz donanması, kuvvetli bir lodosu arkalarına alıp bir Kurban Bayramı sa­bahı olan 19 Şubat’ta, Boğaz muhafızlarının gafletinden is­tifade ederek Boğaz’ı geçerek İstanbul önüne geldi.

    İngiliz donanmasının İs­tanbul önünde görünmesi, devlet ricali ve İstanbul hal­kı üzerinde korku ve telaşa sebep oldu. İngilizlerin ileri sürdükleri Fransa ile ilişki­lerin kesilmesi, Eflak ve Boğ­dan’ın Rusya’ya bırakılması gibi şartları görüşmek üzere İngiliz amirali ile görüşme­ler başladı. İstanbul’da bulu­nan Fransız elçisi Sebastiya­ni, Osmanlı devlet adamlarını kara kuvveti olmayan İngiliz donanmasının bir şey yapa­mayacağı, korkuların yersiz olduğu yolunda ikna etmeye çalıştı. Bu sırada İstanbul hal­kı ve asker ocakları üzerinde oluşan ilk günkü telaş, yerini düşmana karşı şehri savunma arzusuna bırakmıştı. Halk ve asker ocakları kendiliğinden silahlanmaya ve sahilleri tah­kimata başladı. Bu durumu gören Padişah ve devlet ricali İngiliz isteklerini kabule ka­rar vermişken cesarete gele­rek İstanbul’un savunulması çalışmalarına katıldı.

    İngiliz donanması için durum tersine dönmüştü. Tehditleri sonuç vermeyince Amiral Duckworth için ya İs­tanbul’a saldırmak veya geri çekilmek seçeneklerinden bi­rini seçmek kalmıştı. Savun­maya hazırlanan İstanbul’a saldırmayı göze alamayan Amiral Duckworth, 2 Mart 1807’de filosunu geri çekti. Ancak bu sürede Çanakka­le Boğazı tahkim edilmiş ve hazır bekleniyordu. İngiliz donanması Çanakkale Boğa­zı’ndan bazı kayıplar vererek çıkıp gitti.

    1878’de Osmanlılarla müttefik İngiliz donanması Çanakkale Boğazı’nda.

    19. yüzyılın sonunda II. Abdülhamid, Çanakkale Bo­ğazı’ndaki kale ve tabyaların elden geçirilmesi ve yeni tab­yalar inşa edilmesi için Asaf Paşa başkanlığında bir komis­yon kurmuştu. Asaf Paşa, Ça­nakkale Boğazı’nda bulunan kale ve tabyaların tamiratı­nı yaptırarak, ağır çaplı yeni toplar ilavesiyle ateş gücü­nü artırdığı gibi, Boğaz’ın iki yakasına padişahın adını ta­şıyan Anadolu ve Rumeli Ha­midiye isimli iki tabya daha ilave etmişti.

    Çanakkale Boğazı’na yö­nelik son taarruz 1. Dünya Savaşı esnasında gerçekleş­ti. İttifak Devletleri safında savaşa katılan Osmanlı Dev­leti’ni saf dışı bırakmak, İs­tanbul’u ele geçirerek Balkan devletlerini kendi saflarına dahil etmek ve Rusya ile irti­bat sağlamak gibi hedeflerle girişilen Çanakkale deniz ta­arruzu, İngiliz-Fransız müt­tefik donanması tarafından yapıldı. 1807 yılında Amiral Duckworth’un Boğaz’ı zor­lamasının yıldönümünde, 19 Şubat 1915’te başlayan Ça­nakkale deniz savaşları, 18 Mart 1915’te Türk ordusunun zaferiyle sonuçlandı.

    İngiliz denizaltıları önemli bir tehditti 18 Mart’ta İtilaf donanması Çanakkale Boğazı’nı geçememiş, ama denizaltıları bunu başarmıştı. Denizaltılar, seyir halindeki Türk gemilerin korkulu rüyası olmuştu.

    1915’te Çanakkale Boğa­zı’nın zorlanması, bundan ön­cekilerden çok daha ciddi bir girişimdi ve her bakımdan da­ha kuvvetli bir donanma ile gerçekleşmişti. Ancak Çanak­kale Boğazı da önceki yıllara göre daha iyi tahkim edilmiş, Boğaz’a döşenen mayın hat­ları, düşman gemilerine kar­şı savunmanın en etkili silahı olmuştu. Buna karşılık yeni ve modern bir silah olarak ge­liştirilen denizaltılar da Müt­tefik donanmanın etkili gücü olmuştu. Deniz üstünden geçit verilmeyen Çanakkale Boğa­zı, denizin altından geçilerek düşman denizaltıları Marma­ra’ya girmiş, İstanbul önlerine kadar gelerek Çanakkale Sa­vaşı boyunca Marmara’da ci­rit atarak Osmanlı ordusunun deniz sevkiyatına ciddi darbe vurmuştu.

  • Konyalı çiftçi, 8500 yıl önce Çanakkale’den Avrupa’ya geçti

    Yerleşik klişelerin aksine, Anadolu bir “köprü” değil merkezdi ve Konya ovasındaki Çatalhöyük’ten çıkanlar, Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Avrupa’nın ilk çiftçileri oldular. Trako-Friglerden meşhur Pers Kralı I. Kserkses’in geçişine, Hero-Leandros efsanesine Boğaz serüveni…

    Anadolu arkeolojisi, “Anadolu kültürlere köprü olma özelliği ile binlerce yıllık geçmişinde Av­rupa ve Asya kıtalarını daima birleştirmiştir” gibi benzer klişe cümlelerle başlatılır.

    Yüzlerce kitapta, aynı an­lamlara gelen söylemlere mut­laka rastlarız. Ancak gerçek olan, Anadolu’nun hiçbir za­man bir köprü olmadığı ve binlerce yıllık tarihsel geçmiş­te Anadolu’da yaşayan insan­ların oluşturduğu yüksek uy­garlıkların, periferideki top­rakları da etkilemiş olduğudur. Yani Anadolu, tarihsel olarak bir merkezdir.

    Son 30 yılda gerçekleştiri­len bilimsel çalışmalar Avru­pa’da yaklaşık 8.500 yıl önce gerçekleşen avcı toplayıcılık­tan çiftçiliğe geçiş sürecinde ve sonrasında Anadolu’nun gerçek rolünü ortaya koyma­ya başlamıştır. Çatalhöyük’ün bir model olarak alındığı bu çalışmalarda, tarımın yılda or­talama 1 km’lik bir hızla Av­rupa’ya ulaştığı düşünülüyor. Yani Avrupa’nın ilk çiftçileri Avrupalı değildi, Anadolu’dan gelmişlerdi. Konya Ovası’ndan Avrupa’ya yapılan bu yolculuk, kuzeydeki İstanbul Boğazı’n­dan değil, yol üzerindeki Ça­nakkale Boğazı’ndan gerçek­leşmiş olmalıdır.

    Tarım, Çatalhöyük’ten yayıldı Tarihi 8500 yıl öncesine uzanan Çatalhöyük, Neolitik dönemle ilgili ezberleri bozmasıyla ünlü. Çanakkale Boğaz’ı üzerinden Avrupa kıtasına tarımı taşıyan da Çatalhöyük sakinleriydi.

    Anadolu’nun belki de ilk gidenlerini Erken Öntarih’te uğurlayan bu önemli geçit, 7250 yıl sonra ilk gelenlerini selamlamıştır. MÖ 13. yüzyı­lın sonlarından itibaren Ça­nakkale Boğazı üzerinden Anadolu’ya girmeye başla­yan Trako-Frig halkları, Tro­ya (Truva) başta olmak üzere Anadolu topraklarına yerleş­meye başlar. Akhalarla Anado­lulular arasında geçtiği söyle­nen Truva Savaşı efsanesinin henüz kanıtlanamadığı bu yer­leşmede aynı yıllarda gözlenen Balkan ve Trakya “barbarları­nın” varlıkları, arkeolojik bir gerçeklik durumuna gelmiştir. Troya VI. Tabaka’nın yüksek kültürünü sonlandıran Tra­ko-Frig göçleri, kıta Yunanis­tan halklarının hiçbir zaman Truva ile savaşmadığına ya da Hisarlık Tepesi’nin Truva ol­madığına işaret etmektedir.

    Marmara Denizi’nin Pro­pontis, Çanakkale Boğazı’nın Hellespontos olarak anılma­ya başlandığı dönemlerde, gör­kemli Pers (Akhaimenid) İm­paratorluğu, kıta Yunanistan si­telerini başeğmeye zorluyordu. Pers kralı I. Kserkses’in (I. Ser­has) (MÖ 485-465) tarihe Bü­yük Yunanistan (Hellas) olarak geçen seferi 5 milyon askerden oluşan devasa ordusuyla belki de eskiçağın en büyük askerî operasyonuna dönüşmüştü.

    Binlerce kilometrelik se­fer yolunda çeşitli uluslardan oluşan ordunun ilk toplanma yeri olarak Kritalla (Kritales) seçilmişti. Amasya yakınların­daki Oluz Höyük’te açığa çık­maya başlayan Pers kenti ile verimli Geldingen Ovası, ke­sin yeri henüz saptanamamış olan Kritalla’nın lokalizasyonu hakkında önemli gelişmeler sağlamaya başlamıştır. Krital­la’dan hareket eden Kserkses ordusuyla Halys’i (Kızılırmak) geçip Frigya’ya ve bu bölgenin toprakları içinde yürüyerek de Kelainai’ye (bugünkü Di­nar) varmıştır. Bu çok önem­li tarihi coğrafya bilgilerinden Halys’in geçildiği toprakların Kappadokia ve Kritalla’nın da bir Kappadokia kenti olduğu sonucu çıkmaktadır.

    Sestos’tan Abydos’a Avrupa yakasındaki antik yerleşim Sestos’un kalıntılarından Nağra Burnu’ndaki Abydos’a bir bakış.

    Kelainai’den Sardeis’e (Sa­lihli) geçen I. Kserkses, bura­dan da Çanakkale Boğazı’nın Anadolu kıyısındaki önemli kenti Abydos’un hinterland’ı­na ulaşmıştır. Kserkses, or­dularını Asya’dan Avrupa’ya kolayca geçirebilmek için, Mısır ve Fenikeli mühendis­lere Çanakkale Boğazı’nda, Abydos’tan Sestos’a uzanan iki köprü kurulmasını em­retmiştir. Uzunluğu yakla­şık 1300 metre olan Abydos ile Sestos arasında, boğazın en dar noktasında inşa edil­meye çalışılan köprüler, bit­me aşamasında iken çıkan fırtınada yıkılmışlar, bunun üzerine Kserkses çok öfke­lenmiştir. Denize 300 sopa vurulmasını isteyen Kserk­ses, ardından cellatlarına de­nizi kızgın demirlerle dağla­malarını emretmiştir. Böyle­ce Çanakkale Boğazı ve onun serin suları tarihte ilk ve son defa insanoğlunun işkencesi­ne uğrayan coğrafya ünvanını almıştır. Kserkses bu cezala­rı uygularken sorumluları da affetmemiş, köprü yapımın­da görevli olanların kafalarını kestirmiştir.

    Hero ve Leandros’un Ayrılması Ünlü İngiliz ressam William Turner’ın (1775-1851) fırçasından “Hero ve Leandros’un Ayrılması”. ‘Çanakkale Boğazı mitolojisi’nin bu acıklı aşk hikayesi, tarih boyunca birçok sanatçıya esin kaynağı oldu.

    Bu gelişmeler üzerine Harpolos isimli bir Yunan mi­marı daha pratik bir çözüme ulaşmış, önden ve arkadan demirlenmiş ve birbirine ek­lenmiş 674 gemiden oluşan iki yeni köprüyü, papirüs ve kenevir liflerinden imal edil­miş halatlarla bağlayarak aynı güzergaha kurmuştur. Köp­rüler kalaslar ve korkuluk­larla desteklenerek 5 milyon insanın geçeceği sağlamlığa kavuşturulmuştur. Herodo­tos’un aktardığına göre dün­yanın en büyük ordusu söz konusu köprüleri yedi gün yedi gecede geçerek Avrupa topraklarına ayak basmıştır. Gemiden köprü yapma faa­liyetinin ilk örneği bu olay­dan 33 yıl önce yani MÖ 513 yılında I. Darius tarafından İskitya Seferi sırasında İs­tanbul Boğazı’nda (Bosporos) gerçekleştirildi. Herodotos, Kserkes’in ordusunu över­ken Darius’un ve hatta Truva Savaşı’ndaki Akha ordusu­nun çok daha küçük kaldığını önemle belirtmiştir. Kitlesel göçlere, devasa or­dulara şahit olan Çanakkale Boğazı, hüzünlü bir aşk hika­yesine de ev sahipliği yapmış­tır. Hellespontus’un Avrupa kıyısındaki Sestos kentinde bulunan Aphrodite Tapına­ğı’nda Hero adında çok gü­zel bir rahibe vardı. İlkbaha­rın gelişi ile birlikte Sestos’ta şenlikler düzenlenir çevre kentlerden insanlar akın akın buraya gelir, Aphrodite’nin mabedini ziyaret ederlerdi. Bir şenlik gününde Leandros adında yakışıklı bir genç Aph­rodite Tapınağı’ndaki ayine katılır ve Hero’ya ilk görüşte aşık olur. Hero’nun tedirgin­liğine karşın her gün tapınağa gelen Leandros genç rahibeye duyduğu aşkı anlatır. Hero de­falarca ona bir rahibe olduğu­nu ve böyle bir aşka karşılık veremeyeceğini söylediyse de Leandros ikna olmaz. Bu ısrar sonucunda Hero, Leandros’a karşılık verir.

    Ancak aralarında büyük bir engel vardır. Hero sahilde ıssız bir kalede yaşlı bir kadı­nın kontrolü altında yaşamak­tadır ve Leandros’la arasın­da deniz bulunmaktadır. Aşkı uğruna her şeyi yapmaya ha­zır olan Leandros yüzerek sık sık kaleye gider ve sevgilisini ziyaret eder. Fırtınalı bir ha­vada Hero’ya doğru yüzmeye başlayan Leandros dalgalı ve soğuk denize teslim olur. Sa­hilde Leandros’u bekleyen He­ro dalgaların kıyıya attığı sev­gilisinin ölüsü ile karşılaşır. Bu acıya dayanamayan Hero, Leandros’a sarılarak kendini öldürür. erdi.

    I. Kserkses’in öfkesi MÖ 482’de Abydos ile Sestos arasında yaptırdığı köprü fırtınada yıkılınca, I. Kserkses çok öfkelenir. Denize 300 sopa vurulmasını, ardından denizin kızgın demirlerle dağlanmasını emreder. 1909 tarihli bir çizim.
  • Çanakkale Boğazı’nın tarihi dünya tarihini belirlemiştir

    Çanakkale Boğazı’nın tarihi dünya tarihini belirlemiştir

    Türkiye hızlı örgütlenmeyi, direnmeyi Çanakkale’de öğrendi. Mustafa Kemal’den başçavuşa, sağlık hemşiresine, tabur imamına kadar bu düzen intikal etmiştir. Bu çok hayret verici ve hayranlık uyandırıcı bir haldir. Türkiye bu savaşla birlikte bir vatan savunması bilincine girmiş, ulus kenetlenmiştir.

    Türkiye coğrafyasının en ilginç kesimlerinden birincisi tabii Boğaz­lar’dır. Bunlar temelde Kara­deniz’le Akdeniz’in birleşme­sinden meydana gelir. Fakat jeolojik teorilerin çeşitliliği içinde, bizim bu dalda egemen fikirleri olan bilginimiz, ulus­lararası uzmanımız Celal Şen­gör’ün açıklamalarınıı esas almak durumundayım. Buna göre Karadeniz, çok eskiden bir su birikintisi olarak var­dı. Fakat bugünküne göre çok basıktı. Bu ilk defa buzulların erimesi, deniz seviyesinin çok yükselmesi dolayısıyla bir de­ğişime sebep oldu.

    18a_siper-tarih-00285
    Siperlerde büyük direniş Çanakkale kara muharebelerinin kazanılmasında, özellikle bölük, tabur hatta alay komutanlarının bizzat ateş hattında askerin yanında bulunmaları tayin edici rol oynadı.

    Tufan hikayelerine falan bağlamıyorum. Aşağı yukarı MÖ 9000 seneleri diye verili­yor bu tarih. Yazı yok ortada ama tarihî bir çağ sayılabilir. Karadeniz’in altındaki bölge­de bir akarsu vadisi vardı. Bu akarsu vadisi, aşırı bir şekilde tahaccüme uğradı; kuzeyden tuzsuz su Karadeniz’e akıyor­du. Bunlar Karadeniz’in tuz miktarını düşürüyordu (bin­de on sekize kadar) ve o faz­la suyun Marmara’ya gitmesi gerekiyordu. Dolayısıyla, İs­tanbul Boğazı da bu tahaccü­mün sonucunda bir akıma uğ­radı. Marmara’dan gelen tuzlu suyla, buradan gelen az tuzlu suyun, ayrı ayrı altlı üstlü ak­ması, mevcut akıntıları mey­dana getirdi.

    Dolayısıyla trafik bakı­mından, kullanım bakımın­dan hem kolaylıklar, hem de güçlükler arz eder Boğazlar. Bizim İstanbul Boğazı, bili­yorsunuz, en yakın iki yakası Rumeli Hisarı ile Anadolu Hi­sarı arası 600 küsür metredir. Yani çok yakındır birbirine, bir yüzme boyudur. İstanbul çocukları ilk büyük yarış ve denemeyi orada yapardı. Bu­gün bu pek mümkün değil ar­tık, geçen tankerler ve kirlen­me yüzünden.

    Buna karşılık Çanakkale Boğazı gene aynı şekilde izah edilmesine rağmen, uzunluk bakımından İstanbul Boğa­zı’nın iki mislidir. Yer yer 3 km’yi bulur genişlik ve derin­likler vadinin uygun yerin­de, ortadaki kırılmanın uygun yerlerinde 100 metreye kadar gider. Bu bakımdan Çanakka­le Boğazı, İstanbul Boğazı’nın aksine büyük gemilerin trafi­ğine açıktır.

    Hem bizim tarihimiz hem dünya tarihi bakımından, Ça­nakkale Boğazı’nın antik dö­nemden bu yana uzanan tarihi, dünya tarihini de belirlemiş­tir diyebiliriz. Yakın tarihteki dönüm noktalarından 1. Cihan Harbi’ni anlamak için de Ça­nakkale’yi anlamak şarttır.

    IMG_2047
    İlber Ortaylı 1. Dünya Savaşı sırasında yayınlanan Harp Mecmuası’nda, Çanakkale şehitlerinin (“Yaşayan Ölüler”) resimleriyle anıldığı sayfayı inceliyor.

    1915 Mart’ında İtilaf Dev­letleri koca zırhlılarıyla Bo­ğaz’ın iki tarafını bombala­yarak Marmara’ya çıkabile­ceklerini, İstanbul’u teslim alabileceklerini düşündüler. Bir iki istisnayla, bütün kur­may heyetleri de buna inanı­yordu. Bunlar gerek Balkan Savaşı’ndaki hezimetten ge­rekse hem 1. Kanal Harekatı hem de Sarıkamış’taki dağıl­madan sonra, Osmanlı ordu­sunu küçümsüyorlardı.

    Aslına bakarsınız Balkan Savaşı’ndan perişan çıkmış ordunun durumu da gerçekten pek içaçıcı değildi. Teçhizat bakımından, modern savaş do­nanımı bakımından fevkalade yetersizdi. Ayrıca eski ekol pa­şaların çoğunluğu yeni tip har­bi bilmiyordu. Gerçi bu han­dikap İtilaf kurmayları için de geçerliydi. 1. Cihan Harbi iki tarafta da genç subayların par­ladığı bir savaş oldu.

    Parasını verdiğimiz, üstelik milletten toplanan
    bağışlarla sipariş edilen iki savaş gemimiz (Sultan
    Osman ve Reşadiye zırhlıları), İngilizler tarafından
    teslim edilmedi; üstelik aldıkları parayı de geri
    vermediler. Tam bir haydutluk. Bunun yarattığı
    aksülameli düşünün

    Harbe girmeden önce, Ba­tılı devletler savaş endüstri­siyle harikalar yarattılar ken­dileri açısından. İngilizler hem kendi yapacağını yaptı, hem de bizim ısmarladığımız zırhlıları dahi gasbetti. Ameri­ka sanayideki devamlı ham­lelerle ilerledi. Hatta Rusya bi­le kendi zırhlılarını inşa etti. Eh, Almanya ve Avusturya da boş durmadı. Bu sonuncuların desteğiyle, Türk Ordusu’nun savunması için Çanakkale’de­ki Çimenlik Kilidülbahir gibi mevzilerdeki savunma kuv­vetlendirildi. Anadolu yakası, Rumeli yakası, Gelibolu teçhiz edildi. Böylelikle İtilaf gemi­lerinin geçeceği rotalar ateş mevzii altına girdi.

    IMG_2059

    Çok yakın zamana kadar bir teori vardı bizde; efendim, 18 Mart’ta Nusrat mayın ge­misinin döşedikleriyle yabancı donanmalar ağır yara aldılar-ki bu doğru- ve ondan sonra çok kolay bir şekilde bu deniz savaşı kazanıldı, kara savaşıy­la da bu tamamlandı. Bu ise o kadar doğru değil. Çünkü do­nanmamızın durumu gerçek­ten çok ağır. Yani Balkan Sava­şı’nda bu donanımsızlık görül­müş. Birinci Cihan Savaşı’na da deniz kuvvetleri maalesef kara ordusu kadar iyi hazırla­namadı. Balkan Savaşı’ndan sonra Türkiye’de kara ordula­rında ve komuta kademesinde ciddi reformlar yapılmıştı.

    Alman Bahriyesi de 1. Ci­han Harbi’nde hiç de kuvvet­li değildir. Bunu da söylemek lazım. Denizaltıları da hiç­bir şekilde denizaltı savaşının başladığı 1. Cihan Harbi’ne uygun şeyler değildi. Tabii bir işe yaradılar ama, İngiliz-A­vustralya denizaltılar İstan­bul’a kadar girdi. Alman Deniz Kuvvetleri’ndeki müşavirler, kara ordusundaki komutanlar kadar, müşavirler kadar Türk­lerle diyalog kuramadıkları için başarısız adamlar olarak görülmüşlerdir. Bunlara pek itibar edilmemiştir.

    Başka bir mühim mese­le, bizim donanma konusunda yaşandı. Bizim başımıza geleni biliyorsunuz, resmen dolan­dırıcılık. Parasını verdiğimiz, üstelik milletten toplanan ba­ğışlarla sipariş edilen iki savaş gemimiz (Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları), İngiliz­ler tarafından teslim edilmedi; üstelik aldıkları parayı de geri vermediler. Tam bir haydut­luk. Bunun yarattığı aksüla­meli düşünün.

    15b_siper-00391
    Dar alanda omuz omuza Muharebeler sırasında, Arıburnu sektöründe karşılıklı mesafesi 8-10 metreye kadar inen ön siperler, Çanakkale vuruşmalarının benzersiz özelliklerindendi.

    Zaten Almanya’ya yönel­me de bazılarının teklifiyle güç kazandı. İstanbul’daki Al­man Büyükelçisi Wangenhe­im bile istemiyordu Türkleri. Hatta Kayzer kendisini haş­ladı, “gidip de orada dedikodu yapma, biz seni Türkiye’de iyi ilişkiler için tutuyoruz” diye. Almanların çoğu, özellikle do­nanma kurmayları da Türk­leri istemiyordu. İsteyenler tamamiyle von der Goltz gibi, eski büyükelçi Baron Marsc­hall von Bieberstein gibi ge­nelkurmayda Türk ordusunu yakından, içerden tanıyanlar. Avusturya tarafında da öyle. Buradaki askerî ateşe General von Ponyatovski gibiler des­tekliyor.

    Şimdi 18 Mart’tan sonraki safhaya geçelim. İtilaf karada da umulmadık bir şekilde mu­kabele gördü. Zannediyorlardı ki, biz bunları vururuz geçeriz. Öyle bir şey olmadı. Karada ordu çok dirençliydi. Komu­tanların neredeyse hepsi genç nesilden, iyi yetişmiş askerler­di. Bunların bir bölümü baş­tan beri savaşı istemiyordu; Almanları ise hiç istemiyor­du. Fakat girdikten sonra da işi götürdüler. Bunlarda mevzi terketme diye bir şey yok. Ölü­müne savaştılar.

    İstanbul Boğazı’nın tersi­ne Çanakkale Boğazı’nın irti­fası fevkalade yüksektir. Yani hem derinlik, hem de irtifa yüksek. Özellikle Rumeli ya­kasındaki Kilitbahir Plato­su’na hakim olmadan bura­daki mücadeleyi kazanma­nın imkanı yok. Bunlar Queen Elizabeth gibi yüzenkale, o vakte kadar görülmemiş ge­milerle, “biz arkada destekli­yoruz, siz önden saldırın” zih­niyetinin kurbanı oldular.

    1915 Mart’ında İtilaf
    Devletleri koca zırhlılarıyla
    Boğaz’ın iki tarafını
    bombalayarak Marmara’ya
    çıkabileceklerini,
    İstanbul’u teslim
    alabileceklerini
    düşündüler. Bir iki
    istisnayla, bütün kurmay
    heyetleri de buna
    inanıyordu. Osmanlı
    ordusunu
    küçümsüyorlardı

    Bir anlamda Fransız-İngi­liz gerginliği de Çanakkale’de başlamıştır. Amirallik Birinci Lordu, yani dönemin İngiliz Bahriye Nazırı Churchill de bir hayli sarsıldı bu Çanak­kale seferinde. Çanakkale, Churchill’in kendi ifadesiyle, 20 yılına mal olmuştur poli­tikada. Fena halde bir darbe yemiştir. Fakat üstüne Kuttü­lamara’da çok daha büyük bir darbe yedi Britanya. Çünkü çok uzun bir savaş, kendile­ri açısından yüz kızartıcı de­meyeyim ama, hayli utandırı­cı bir kuşatma ve teslimiyet­tir Kuttülamara. Onu da ümit ederim, bu Nisan ayında konuşacağız.

    IMG_2092

    1916’nın başında, yani tam 100 sene önve bugünlerde Bri­tanya ve müttefikleri Gelibo­lu Yarımadası’nı terketti. Bir sabah kalkıldığında artık top sesi duyulmuyordu, sükûnet gelmişti. Çanakkale zaferi ka­zanılmıştı. Büyük bir moral verdi tabii Türkiye’ye bu. Hal­buki harp büyük bir tahribat yaratmıştı.

    Türkiye hızlı örgütlenme­yi, direnmeyi Çanakkale’de öğ­rendi. Bütün şark dünyası da bizi örnek almıştır. Efendim bu kurmay subaydan başlı­yor, neredeyse tümene komuta edenden başlıyor -işte Musta­fa Kemal kurmay yarbay, tü­men komutanı, başçavuşa ka­dar- üniversitedeki hekim ho­cadan -o da gitti çünkü- sağlık hemşiresine, tabur imamına kadar bu düzen intikal etti. Bu çok hayret verici ve hayranlık uyandırıcı bir haldir. Türkiye bu savaşla birlikte artık bir va­tan savunması, bir yurt savun­ması bilincine girdi. Ulus çok önemli ve zor zamanlarda bir­birine kenetlendi.

    12
    Kurşununuz yoksa süngünüz var Osmanlı ordusu Çanakkale’de silahmühimmat kalitesi ve sayısı açısından İtilaf Devletleri’ne kıyasla çok dezavantajlıydı. Cephe gerisinde silah bakımı…

    (İlber Ortaylı ile yapılan söyleşiden derlenmiştir.)

  • Anadolu’da 2015’in en önemli tarihî keşifleri

    Ne yazık ki arkeoloji, Irak ve Suriye’de tahrip edilen, yokedilen ve yağmalanan antik kentler ve eserlerle gündeme geldi 2015’te. Önasya’nın kadim topraklarında, yani güney sınırımızdaki bu olumsuzluğa karşın Türkiye arkeolojiye gösterdiği ilgiyi, verdiği desteği hiç azaltmadı. Göbeklitepe ve Çatal Höyük gibi merkezleri ile derin bir tarihsel geçmişe sahip coğrafyamızdaki kazılar, arkeolojik çalışmalar hız kesmeden devam etti. Antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı; çok önemli yapılar ve buluntular açığa çıkarıldı.

    İSTANBUL-BEYOĞLU 5-6. YÜZYILLAR
    Beyoğlu’nun en eskisi

    İstiklal Caddesi’nde bulunan ve TÜRSAB tarafından sanat tarihçisi Dr. Sedat Bornovalı başkanlığında bir ekip tarafından İstiklal Caddesi’nde bulunan ve TÜRSAB tarafından sanat tarihçisi Dr. Sedat Bornovalı başkanlığında bir ekip tarafından restorasyonu yapılmakta olan 1885 tarihli İtalyan İşçi Cemiyeti – Garibaldi binası­nın bodrumunda, Geç Roma-Erken Bizans dönemine ait bir nekropol ve mezarlar açığa çıkarıldı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkan ve Beyoğlu’nun en erken arke­olojik bulgusu durumundaki mezarlığın komşu parsellerde de devam ettiği düşünülüyor.

    İSTANBUL-SİLİVRİ
    11-12. YÜZYILLAR
    Bizans mirası


    Silivri’nin Fener, Kurfallı ve Akö­ren köyleri yakınına kurulacak olan Rüzgar Enerjisi Sistemi uygulama çalışmalarında Geç Bizans Dönemi’ne (11-12. yüzyıl­lar) tarihlenen mimari kalıntılar ile mezarlar ortaya çıktı. Karade­niz’den Marmara’ya uzanan 52 km uzunluğundaki Anastasius Surları yakınındaki kazılar İstan­bul Arkeoloji Müzeleri tarafın­dan devam ettirilecek.

    ÇANAKKALE-PARION
    1-4. YÜZYILLAR
    Gladyatör graffitileri

    Troas bölgesinin antik kentlerin­den Parion’da Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Prof. Dr. Vedat Keleş başkanlığında sürdürülen 2015 dönemi çalışmalarında tiyatronun sahne binası duvar­larında gladyatör graffitileri keşfedildi. , Anadolu resim sanatı tarihi bakımından eşsiz örnekler.

    İZMİR-TEOS
    1-2. YÜZYILLAR
    Dionysos sunağı

    12 İyon kentinden biri olan ve Seferihisar’da yer alan Teos’taki kazılar Ankara Üniversitesi öğre­tim üyesi Prof.Dr. Musa Kadıoğlu başkanlığında devam ediyor.Bu yılki çalışmaları sırasında, Diony­sos sanatçıları için adanmış bir maskın yer aldığı sunak bulundu.

    KÜTAHYA-ÇİLEDIR HÖYÜK
    MÖ 3000 – 2500
    5000 yıllık konak

    Seyitömer Kömür Havzası’ndaki Çiledir Höyük’te Kütahya Müze Müdürlüğü başkanlığında sürdü­rülen kazılarda, Erken Tunç Çağı II’ye tarihlenen bir “Bey Konağı” açığa çıkarıldı.

    ÇORUM – KAZIKLIKAYA
    2-3. YÜZYILLAR
    Medusa başlı lahit

    Merkez İlçe Kazıklıkaya köyünde bir temel hafriyatı sırasında açığa çıkan ve Çorum Müze Müdürlüğü tarafından kazısı tamamlanarak müzeye taşınan lahdin ön yüzünde iki Gorgo (Medusa) başı yer alıyor. Yerel ustalarca mermer benzeri yerel bir taştan üretilmiş olan Roma lahdi, nadir bir eser.

    KAHRAMANMARAŞ-AFŞİN
    MÖ 9- 8. YÜZYILLAR
    Kral Kubaba canlandı

    Afşin’de bir lojmanın bah­çesinde ortaya çıkarılan kadın yüzü kabartmalı stel parçasının, ünlü Geç Hitit kenti Karkamış’ta 1881 yılında bulunan ve British Museum’a taşınan Kubaba Steli’nin kayıp üst kısmı olduğu saptandı. İstanbul Üniversitesi Hititoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Hasan Peker’in Afşin buluntusunda yer alan hiyerog­lifler üzerinde gerçekleştirdiği detaylı çalışmalar, Karkamış kral listesinin MÖ 9-8. yüzyıllardaki eksikliklerini tamamlamış oldu.

    ERZİNCAN-KEMAH KALESİ
    11. YÜZYIL
    İlk Türk yerleşimi

    Atatürk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş tarafından gerçekleştirilen kazılar sırasında ilk Türk yerleşimine ait olduğu düşünülen konut kalıntıları ortaya çıkarıldı. Malazgirt Savaşı öncesi ya da sonrasında Ana­dolu’ya yerleşmeye başlayan Türklerle ilişkilendirilen mimari kalıntılar yaklaşık 1000 yıllık.

    GAZİANTEP-KARKAMIŞ
    MÖ 8. YÜZYIL
    Çiviyazılı silindirler

    Bologna ve İstanbul Üniversite­si tarafından yürütülmekte olan Karkamış arkeolojik kazılarının 2015 dönemi çalışmaları sırasın­da ünlü Assur kralı II. Sargon’un MÖ 717 yılında Karkamış’ı fethetmesinden sonra kullan­maya devam ettiği sarayın ana odasındaki kuyuda çiviyazılı iki silindir keşfedildi.

    SAMSUN-DİKLİMTEPE
    MÖ 3500 – 2000
    Kilden boğa heykelciği

    Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Atila Türker tarafın­da gerçekleştirilen Arkeolojik Yü­zey Araştırması 2015 çalışmaları sıra­sında, Diklimtepe’de kil­den üretilmiş boğa heykelciği keşfe­dildi. Heykelcik, Erken Tunç Çağı’nda Karade­niz Bölgesi’nin kıyı ve kara kesimleri arasındaki güçlü kültürel bağlantıyı gösteriyor.

    AMASYA-HARŞENA KALESİ VE KIZLAR SARAYI
    15-16. YÜZYILLAR
    Memlûk sikkeleri

    Amasya kent merkezinde yer alan Harşena Kalesi’nde İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. E. Emine Naza Dönmez tarafın­dan yürütülen kazı çalışma­larının 2015 sezonunda dört adet altın Memlûk sikkesi bulundu. Memluk sultanları To­manbay ve Kayıtbay’a ait olduğu anlaşılan sikkelerin Amasya’daki varlığı, Divriği’den daha kuzeyde bugüne değin bilinmeyen Mem­luk bulgularının kuzey sınırını değiştirecek gibi görünüyor.

  • İnsanlarımız da ölmesin, bizi yaşatan tarihimiz de

    Diyarbakır’da, birçok insanın hayatını kaybettiği bir yerde, yok olan, zarar gören tarihî anıtlardan bahsetmek abes. Ateş düştüğü yeri yakıyor ama, kentlerin bellekleri olan anıtlarda yaratılan hasar kuşaklar boyu kolay kolay silinmez izler bırakıyor. Dünya mirası bir alanın, benzersiz özellikleri…

    Son aylarda Türkiye’nin eski ve korunmuş kentle­rinden olan Diyarbakır’da kültürel mirasın çevresinde kanlı bir çatışma, hatta bir kent savaşı yaşanıyor. Buna Silvan, Cizre, Nusaybin gibi tarihî yer­leşimleri de eklemek mümkün.

    Birçok insanın hayatını kaybettiği bir yerde yok olan, zarar gören tarihî anıtlardan bahsetmek şüphesiz abes. An­cak bireysel acılar ne kadar üzücü olsa da ne yazık ki ha­tırlayan insanların ömrü ile sı­nırlı. Kentlerin bellekleri olan anıtlarda yaratılan hasar ise toplumsal hafızalarda kolay kolay silinmez izler bırakıyor. Camilerin, minarelerin, evle­rin duvarlarında savaşın izle­rini gören kuşaklar, bu üzücü günlerin öfkesini hissediyor, öğreniyor. Diyarbakır’ın eski yerleşim bölgesinde yaşanan çatışmalarda Akkoyunluların meşhur Dört Ayaklı Minare Camii, Kasım Padişah Camii gibi isimlerle bilinen ve İslâm sanatında benzeri olmayan mi­nare kurşunlara hedef olup za­rar görmüştü. Diyarbakır Baro­su Başkanı Tahir Elçi bir basın açıklaması yapmak istemiş, an­cak burada minarenin önünde öldürülmüştü. Ardından çatış­malar şiddetlendi ve daha bir­çok yapı zarar gördü.

    Elçi’nin katledildiği yer! Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, çatışmaların tarihi dokuya verdiği zarara dikkat çekmek için yaptığı basın açıklaması sırasında, tıpkı İslâm sanatında benzeri olmayan dört ayaklı minare gibi kurşunlara hedef oldu, hayatını kaybetti.

    Diyarbakır’ın insanlık tari­hi açısından ve özelde bölgenin tüm halkları için önemli bir mi­rası var. Bu anıtlar Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Çerkes, Boşnak ortak geçmişimizin ha­tıraları ve onlara verilen zarar ortak geleceğimize darbe vu­ruyor. Bizans’tan Mervanilere, Büyük Selçuklulara, Artuklu­lardan, İnaloğullarına, Akko­yunlulara kadar birçok devletin inşa ettirdiği yapılar yanyana içiçe günümüze kadar yaşamayı başarmış. Anadolu’dan, İran’a, Irak’tan Suriye’ye, Kafkasya’ya kadar birçok kültür çevresiyle gelişen ilişkiler özgün, güçlü bir kimlik oluşturmuş.

    Kentin surları yerel yöneti­min ve Kültür Bakanlığının yo­ğun uğraşları sonucu 5 Temmuz 2015 tarihinde UNESCO Dünya Mirası Listesine alınmıştı. Ama başlayan çatışmalar kentin mi­rasını ciddi şekilde tehdit etme­ye başladı. UNESCO yok olma ya da zarar görme riski olan mi­ras anıtları için bir de “tehlike­de olan miras listesi” hazırlıyor. Belki de Diyarbakır listeye gir­diği yıl tehlikedeki miras listesi­ne düşen bir bölge olacak.

    Kentin Osmanlı mirası açı­sından da önemli bir yeri var. Şehri yöneten beylerbeyleri­nin ilki aynı zamanda kentin fatihi Bıyıklı Mehmet Paşa, ilk Osmanlı tarzı külliyeyi 1520’le­re doğru inşa ettirmiş. Büyük kurşun kaplı kubbesi dört yön­de dört yarım kubbe ile geniş­letilmiş. Bu plan tipi klasik Osmanlı mimarisinin Şehza­de Mehmet, Sultanahmet, Ye­ni Cami gibi görkemli İstanbul camilerinde uyguladığı plan tipinin bir öncüsü. Bu etkileyi­ci ve dünya mimarlık tarihi­nin önemli yapısı şehirde Fa­tih Paşa ya da Kurşunlu Camii isimleriyle de anılıyor. Kentin ilk kurşun kaplı kubbesi bu ca­mininki. İnşa ettirdiği caminin bitişiğinde gömülü olan Bıyıklı Mehmet Paşa’nın kökeni bilin­miyor. Ama devşirme olduğu kesin. Onun kardeşi Bağdat, oğlu ise Yemen beylerbeyi.

    Caminin çevresindeki anıtlar da önemli. Bitişiğin­de Osmanlı tarihinin en meş­hur simalarından Özdemiroğ­lu Osman Paşa’nın türbesi var. Osman Paşa’nın babası Dağıs­tanlı, annesi ise Mısır Abbasi Halifelerinin soyundan. Paşa, Habeş Beylerbeyliği zamanın­da Hint Okyanusu’na sefer­ler yapmış ve Somali, Sudan civarını Osmanlı topraklarına katmış. Daha sonra sadrazam olarak bulunduğu İran seferin­de 1585 yılında Tebriz’de vefat etmiş. Bu Osmanlı sadrazamı Diyarbakır’a getirilip burada Kurşunlu Cami bitişiğine yapı­lan türbesine defnedilmiş.

    Geçmiş yanıyor, gelecek tehlikede Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Çerkes, Boşnak halklarının hem ortak geçmişinin hatıraları hem de ortak gelecek umutlarıda tahrip ediliyor.

    Cami ve türbe muntazam kesme taştan inşa edilmiş. İçi İznik çinilerine benzeyen ama yerli üretim olan zengin çiniler­le kaplanmış. İşte bu yapı önce Aralık ayı boyunca çatışmalar­da isabet aldı. Son cemaat yeri­nin beyaz sütunlarının yüzey­leri zedelendi. Fotoğraflarda onlarca kurşun izi görülüyor. Duvarları delik deşik oldu. Ken­tin en eski camilerinden birinin başına gelenler herkesi korku­turken, bu sefer 7 Aralık’ta ca­minin girişi yakıldı.

    Tekrar hatırlatalım. Diyar­bakır klasik Osmanlı mimari­sinin İstanbul ve Edirne’den sonra en önemli merkezlerin­den biri. Bu heyecanla söyle­nen hamasi bir söz değil. Ken­tin beylerbeyleri 16. yüzyılda dört külliyeyi Mimar Sinan’a tasarlatmış. İrili ufaklı cami­ler, türbeler, tekkeler, kiliseler, evler ile kent Osmanlı dünya­sının en güzel örneklerinden. Bu anıtlar da, yaşanan kor­kunç çatışmanın içinde ya da yanıbaşında.

    Yapılara verilen zararı an­cak ortalık durulduktan sonra yapılacak titiz incelemeler orta­ya koyacak. Diyarbakır’daki ola­ğanüstü kültürel miras Kafkas­ya’dan, Afrika’ya, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Arabistan’a kadar geniş bir coğrafya ile yakın iliş­kilerin ürünü. Buradaki anıtlar tüm bu çevrelerin ortak mirası. Onlara verilen zarar gelecekte tüm bu coğrafyada konuşulacak ve üzüntü ile hatırlanacak.

    Kentin Sinan tarafından tasarlanan külliyeleri bambaş­ka coğrafyalardan gelip, çok farklı etnik kökenlerden olan ve çok farklı yerlerde görev ya­pan bânileri ile dikkati çeker. Kent bunlarla çok büyük bir kültür coğrafyasının parçası olarak ortaya çıkar.

    Başta sanat tarihçileri, mi­marlar, tarihçiler, aydınlar ol­mak üzere herkesin, bu tarih katliamının bir en evvel son bulması için harekete geçmesi gerekiyor. İnsanlarımız da, in­sanlık tarihimiz de ölmesin!

  • İlk operet: Yalova Türküsü

    1934’te İstanbul Şehir Tiyatroları adını alacak Darülbe­dayi’nin ilk opereti Yalova Türküsü 25 Ocak 1932’de seyirciyle buluştu. Yalova otellerinde geçen üç perdelik operetin yazarı İsmail Galip (Arcan) Bey, bestecisi ve orkestra şefi Hasan Ferit (Alnar) Bey idi. Sanatçıları ilk gecede Mustafa Kemal de yalnız bırakmamıştı.19. yüzyılın ikinci yarısında yabancı gruplar aracılığıyla İstanbul’un eğlence yaşamına giren operetler, Cumhuriyet’in ilanını izleyen yıllarda halktan büyük ilgi görmeye başlamıştı.

  • Ne Doğulu ne Batılı, yarım yamalak olmak

    Son zamanlarda Türkiye’nin bir “merkez ülke” olduğu, hem Doğulu hem Batılı değerleri savunduğu sıklıkla dile getiri­liyor. Bir zamanlar ve hâlâ kimi zaman kar­şımıza çıkan “köprü ülke” Türkiye klişesi­nin yerini, bu yeni klişe almak üzere.

    “Merkez ülke” tabirinin ülke insanına hoş duygular veren bir tarafı var; “güç bende artık” gibisinden, “ben ortadayım sen periferidesin” gibisinden. Gerçi son yıllardaki durumumuz daha ziyade “ortada sıçan” rolüne uygun düşüyor sanki ama, tam 12 sene önce, henüz başbakan başdanışmanı iken Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun söylediklerini bir hatırlayalım. Kendisi o meşhur “komşularla sıfır problem” cümlesinden sonra şöyle diyor: “Türkiye’nin uluslararası sistemdeki rolü tanımlanırken genellikle kullanılan kavram ‘bir köprü olma’ rolü idi… Türkiye yeni dönemde ‘köprü’ değil, ‘merkez’ ülke olarak tanımlanmalıdır”.

    Kendi topraklarında aylardır kent savaşları yaşanan; her gün çoluğu çocuğu, sivili, askeri, polisi öldürülen bir ülkenin değil merkez, değil köprü, Doğu ile Batı arasında bir “tampon ülke” durumuna geldiği aşikâr. Bunun sorumlusu olarak “dış güçler ve içimizdeki hainler”i göstermek de artık eskise de yine kullanılan diğer bir klişe. İçinde bulunduğumuz durumu geçen ay 38. ölüm yılında andığımız Oğuz Atay çok daha sempatik bir dille ifade etmişti: “Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz… Biz taklit yapıyoruz ve Batı’ya bile kendimizi kabul ettirdiğimiz anlar oluyor (Bir futbol maçında yeniveriyoruz onları). Ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz, Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz…”

    Davutoğlu, 2004’teki konuşmasında devamla şöyle demiş: “Bunun gerçekleşebilmesi (merkez ülke) sadece diplomatlarımızda ve siyasilerimizde değil, aydınlarımızda da zihniyet değişikliğini gerektirmektedir. Bir aydın reformasyonu olmadan, yeni bir aydın prototipi geliştirmeden bunu sağlayamayız”. Şu sıralar geliştirilmeye çalışılan prototipe bakınca, insanın Atay’ın eleştirdiği yarım yamalak Cumhuriyet aydınına sarılası geliyor.

    Tarihî coğrafya olarak Doğu’nun ve Batı’nın nerede başlayıp bittiği ayrı bir tartışma konusu. Ancak şurası bence kesin: Yakın tarihimizin belki de en tayin edici hadisesi Çanakkale Savaşı’yla ortaya çıkan yeniden kuruluş koordinatlarını kaybetmiş durumdayız. Hem maddi hem manevi anlamda.