Yemek ve mutfak kültürü, ait olduğu toplumun tarihinden birçok izi beraberinde taşır. Göçler, savaşlar, krizler, salgınlar gibi insanlık tarihinde iz bırakmış her şey mutfaklarda da izler bırakır.
Bir toplumun yemek kültürü, ekonomi, siyaset, din gibi başlıklarla doğrudan ilişkilidir. Böyle olduğu için mutfak kültürü o toplumun tarihini yansıtan bir araçtır aynı zamanda. Tarihe iz bırakan her büyük şey mutfak kültüründe de kimi zaman geçici kimi zaman kalıcı izler bırakır.
Burak Onaran, “Gıdayı, yemeği, mutfak mimarisini, sofra düzenini, adabını, modasını siyasi ve toplumsal tarihle beraber düşünmeye çalışıyorlar” dediği 14 yazıdan oluşan Mutfaktarih adlı kitabında, yemek kültürünün diplomasi, milliyetçilik, toplumsal cinsiyet, tüketim toplumu, turizm, savaş gibi başlıklarla ilişkisinin izini sürmeye çalışıyor.
Yazarın hem “Milli Mutfak Nasıl Kurgulanır” yazısında hem de diğer bazı yazılarda en çok üzerinde durduğu konulardan biri milliyetçiliklerin mutfaklar üzerindeki hak iddiası. Onaran, “Yiyecekleri uzun süre saklama ve dolayısıyla tazeliğini koruyarak taşıyabilme imkanı veren soğutma sistemlerinin henüz dünyanın birçok yerinde yaygınlaşmadığı 20. yüzyılın ilk yarısında bile, bir ulus devletin sınırları içerisinde mutfak kültüründeki aynılaşmayı sağlayacak malzemelerin ülke coğrafyasının her noktasına ulaştırılabilmesinin imkan dışı olduğunu da tahmin etmek zor değildir” diyor ve mutfak kültürünün milli değil olsa olsa bölgesel olabileceğini tane tane anlatıyor.
Ve elbette savaşlara da epey yer ayrılmış kitapta. Mutfak alışkanlıklarında köklü değişikliklere neden olan 20. yüzyılın topyekun savaşlarında yalnızca orduyu değil halkı beslemek de askeri bir mesele haline geldiği için devletin gıda meselesine ve dolayısıyla mutfaklara doğrudan müdahil oluşu “Mutfak Cephesi” yazısında anlatılıyor. İki büyük savaşta buğday, yağ ve şeker krizi yaşanırken başta ABD olmak üzere devletlerin vatandaşlarına alternatif gıdaları sevdirmeye çalışması ve bunlardan bazılarının hayatımızda kalıcı yer edinmesinin epey ilginç örnekleri var. Bunlardan biri de Türkiye’de 2. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda büyük üretim artışı yaşanan patates. Margarin de bu kadar yaygın olmasını savaşlara borçlu.
Geçen yüzyılın iki büyük savaşında da devletler gıda temalı propaganda yaptılar. En önemli araçlar da afişlerdi. Gıda Cephanedir. İsraf etmeyin. (1. Dünya Savaşı, ABD) Mutfak zaferin anahtarıdır. Daha az ekmek yiyin. (1. Dünya Savaşı, Britanya)
Yazar, savaş sırasında insanların eti yenebilecek alternatif hayvan arayışına girdiği zaman neler olabildiğini de örneklerle anlatmış. Almanya’da I. Dünya Savaşı sırasında Dresdenlilerin hayvanat bahçesindeki fili, Berlinlilerin ise kanguruyu yemeleri, Alman halkının kedi-köpekten fareye kadar her türlü hayvanı avlamaya başlaması bunlardan bazıları.
Alternatif et arayışı demişken, konuyu ilk kez duyanlar için kitaptaki en ilginç yazılardan birinin “Erken Cumhuriyet Döneminde Domuz Meselesi” olduğunu da söyleyelim. Bu yazıda, Türkiye’de 1923-1950 yılları arasında yaşanan domuz eti tartışmaları ele alınıyor. İslamın getirdiği yasağı çağdışı bulanlardan, domuz eti yediğini gururla söyleyen Dışişleri Bakanı’na, domuz yemenin dinen de uygun olduğunu öne sürenlerden tıbbi açıklama getirmeye çalışanına kadar pek çok görüşü ilk kez duymuş olabilirsiniz.
Seyyar lokantalar Kitabın ilk bölümünde 19. yüzyılda İstanbul’a gelen Batılı gezginlerin yemek notları da var. Fotoğraftaki pideci gibi sokakta hazırladığı yemeği sokakta satan “seyyar lokantalar” bu gezginlerin epey ilgisini çekiyormuş.
MARGARİN
Maksat yoksullar ucuza beslensin
Margarin ilk defa 1869’da askerlerin beslenmesine yönelik olarak Prusya savaşı arifesinde icat edilmiştir. Tereyağının az ve pahalı oluşuna alternatif olarak düşünülen bu yağ sayesinde hem askerler hem de sanayi kapitalizmiyle birlikte kentleri dolduran yoksul yığınlar ucuza beslenebileceklerdir.
İlk margarinler, başta sığır donyağı olmak üzere hayvansal yağlardan yapılırlar. 20. yüzyıl başında margarin üretiminde kullanılan hidrojenasyon gibi yeni teknikler sayesinde hammadde seçenekleri artar. Diğer yağların piyasadan bir anda yok olduğu I. Dünya Savaşı’nda margarin üretimi büyük artış gösterir. 1895’te 300 bin ton olan dünya margarin üretimi 1925’te 1 milyon tona ulaşır. ABD’de savaş öncesi birçok eyalette margarin üretmek yasakken, savaş döneminde serbest bırakılmıştır. Savaştan sonra tereyağı lobisinin çabalarıyla birçok eyalette yeniden yasaklanan margarin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir daha sahneyi terk etmemek üzere geri döner. Margarinin Türkiye’deki mutfaklarda hakimiyet kurması da II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara rastlar.
Osman Darcan, Türk fotoğraf sanatının önemli köşetaşlarından biridir. Ankara’ya yolu düşen birçok ünlünün fotoğrafını çeken Darcan, aynı zamanda sahne fotoğrafçılığı alanının da öncüsüdür.
Bu yazıya, gerçeklere dayanan bir Agatha Christie öyküsüyle başlamak istiyorum. Mercek olmasaydı fotoğraf makinası da olmazdı. Yani bizim sanatımız fotoğrafçılığın tarihini insanların merceği bulması ve kullanıma sokması ile başlatabiliriz. Ancak ilk mercek ne zaman, hangi tarihte kullanılmış, bilen var mı? Hollandalılara mal ediyorlar ama, işin daha öncesi olduğundan da söz ediliyor… İlk örneği Mezopotamya’da Asur devletinin ilk başkenti olan Nimrut yerleşkesinin kazılarında bulmuşlar. Yaklaşık 3000 yıllık bir geçmişi var yani. Kuzey Irak’ta Musul’a 20-30 kilometre uzaklıkta, son zamanlarda IŞİD militanları tarafından yağmalandıktan sonra, matkaplarla gözleri oyulup balyozlarla parçalanan heykel ve kabartmaların bulunduğu, daha sonra bombalarla patlatılıp yok edilen bir antik kent kalıntısı. 1980’lerde dünya tarihinin en büyük altın definesi de burada bulunmuştu.
İlk keşfi ve kazı faaliyeti, 1845-1851 yıllarında yapılmış. Kazan ilk arkeolog Gilgameş Destanı’nı da ortaya çıkaran Austen Henry Layard. 1940’lı yıllarda kazılara yeniden başlanıyor. Bu kez kazı başkanı İngiliz arkeolog Max Mallowan. Bu kişi aynı zamanda bizim o zamanlar tazecik Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültemizin konuk profesörü. Söze bir “Agatha Christie öyküsü ile başlayacağız” dedim ya, işi nasıl ona bağlayacağım, açıklayayım: Bu Max Mallowan, Agatha Christie’nin kocası. Adam hep Ortadoğu’da kazılar yapmış durmuş. Eşi de ona asistanlık etmiş. Bu arada Agatha Hanım fotoğrafçılığı öğrenmiş, bir hayli de ilerletmiş. Çoğu polisiye roman, bir kısmı da tiyatro ve radyo oyunu olan 80 kadar eserin yazarı Agatha Christie’nin öykülerinde Ortadoğu coğrafyasının bir hayli yer alması şaşırtıcı olmasa gerek.
Agatha Christie’nin Osman Darcan’ın çektiği ve kendisine imzaladığı portresi.
Agatha Christie Doğu Ekspresinde Cinayet romanı dolayısıyla İstanbul ve özellikle Pera Palas oteliyle ilişkilendirilip efsane haline getirilir de, onun Ankara ziyaretinden nedense pek söz edilmez. Oysa 1948 yılında Mallowan, Üniversite’de arkeoloji üzerine karşılıklı tartışmalı konferanslar vermek üzere Ankara’ya gelir. Yanında eşi Agatha Christie de vardır.
Bizi ilgilendiren, ünü dolayısıyla kendi ülkesinde pek çok fotoğrafa konu olmuş Bayan Christie’nin Ankara’da bir Türk fotoğrafçısına da özel poz vermiş olmasıdır. Bu fotoğrafçı Osman Darcan’dır. Osman Bey’in fotoğrafı hazırlayıp kendisine de imzalattığına göre Agatha Christie’nin bir süre Ankara’da kaldığı kesin.
Bu ziyaretten üç yıl önce bugün bile hâlâ sırrı tam çözülememiş çok esrarengiz bir cinayet işlenmişti. Seçkin tabakanın ve Sovyetler Birliği elçiliğinin doktoru olan Neşet Naci öldürülmüştü. Katil zamanın Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay mıydı, yoksa cinayeti önce üstlenen sonra inkâr eden arkadaşı Reşit Mercan mıydı? Mahkemenin tutumunu gurur vesilesi yapıp intihar eden Ankara’nın ünlü vali ve belediye başkanı Nevzat Tandoğan’ın olayın seyrini değiştirmek gibi bir rolü olmuş muydu? Başsavcı Fahrettin Karaoğlan’ın otomobilinde ölü bulunması normal miydi? Cinayet nedeni para mıydı, namus muydu, siyasal ya da bir casusluk olayı mıydı? Benzer bir yığın soru tam çözülememiştir. “Ankara Cinayeti” denilince sadece bu akla gelir (Bkz. #tarih 18-Kasım 2015). Agatha Christie’yi Ankara’ya mıknatıs gibi çeken bu esrarengiz olaylar zinciri miydi acaba!?
Osman Darcan’ın objektifinden Kral Lear’den (Cüneyt Gökçer) bir sahne.
1960 başında Ozan Sağdıç, Osman Darcan’la birlikte Ankara’dadır. Birkaç yıl boyunca kimi oyunlarda gazeteci ve tiyatro fotoğrafçısı olarak yan yana çalışırlar. Darcan’ın vefatının ardından, Sağdıç 15 yıldan fazla Devlet Tiyatroları’nın fotoğrafçılığını sürdürür.
Öykümüze başka bir damardan devam edelim. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında İstanbul’da Jean Weinberg’in sahibi olduğu Foto Français isimli bir fotoğrafhane var. Stüdyosu Fransız kendisi Alman isimli bu kişi aslında bir Romanya Yahudisi. Kurtuluş Savaşı sona ermiş, Ankara’da Cumhuriyet neredeyse ilân edilecek. Pek becerikli olduğu anlaşılan Weinberg soluğu Ankara’da alır. Tam 45 gün ısrarla Gazi’den randevu almaya çalışır. Sonunda bunu da başarır. Çektiği fotoğraflar beğenilir. Atatürk’ün “cumhurreisi” olarak kalpaklı ve kalpaksız ilk fotoğrafları ona aittir. “Gazi’nin özel fotoğrafçısı oldum” diye çalım satıp dururken şansı tersine döner. 1929 Cumhuriyet Bayramı Ankarapalas’ta kutlanırken Atatürk’ün huzurunda bizim ilk resmi foto muhabirimiz genç Cemal Işıksel’in üçayağını kasten tekmelediğine tanık olunur. Tabii bu davranış Atatürk’ün gözünden kaçmaz. Fotoğraflarının artık onun tarafından çekilmesini yasaklar. Bu olaydan bir buçuk yıl sonra da çıkarılan bir yasa ile yabancı uyrukluların Türkiye’de ticaret yapmaları tümden yasaklanır. Weinberg’e yol görünmüştür. Altı yıllık kalfası ile birlikte Kahire’ye göç edecektir.
Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak kalpaklı ve kalpaksız ilk fotoğraflarını çeken Jean Weinberg’in kalfası olan Othmar Pferschy özel izinle Türkiye’de kalmıştı (solda). Konservatuvar Tiyatro Bölümü Kurucusu Carl Ebert (sağda).
O sıralarda Vedat Nedim Tör, Matbuat Umum Müdürüdür. Yeni ve çağdaş Türkiye’yi dünyaya lâyıkıyla tanıtacak La Turquie Kemaliste dergisini çıkarmak üzeredir. Ancak kaliteli fotoğraf bulamamaktadır. Gördükleri içinde sadece Weinberg’in kalfası Avusturya asıllı Othmar Pferschy’nin fotoğrafları olağanüstü güzelliktedir. Onun Türkiye’de kalması ve Matbuat Umum Müdürlüğü adına çalışması için özel izin çıkartılır. Othmar 5-6 yıl boyunca Türkiye’yi dolaşır ve birbirinden güzel fotoğraflar çeker. O Matbuat Umum Müdürlüğü’nde çalışırken daireye genç bir film kameramanı alınır, adı Osman Darcan’dır. Othmar, onun çektiği portesini “Sevgili öğrencim ve arkadaşım” diye imzalamış. Demek ki Osman Darcan’ın ustası o.
Kral Oidipus’ta Cüneyt Gökçer (solda üstte). Andorra oyunu: Ayten Gökçer – Kerim Avşar (sağda üsttte). Su Kızı oyunundan bir sahne: Nermin Sarova – Gökçen Hıdır (sağda).
Geçen ay başında Osman Darcan hakkında kapsamlı bir albüm-kitap yayınlandı. Kitapla birlikte Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde bir de sergisi açıldı. Kendisi de iyi bir fotoğraf sanatçısı olan sevgili dostumuz Uğur Kavas’ın gayretiyle hazırlanan kitapta gördüğüm iki imzalı fotoğraf bana bunları anımsattı.
Osman Darcan çok değerli bir fotoğrafçımız. Onu hayırla anmak boynumuza borçtur. Daha 1959 yılında ben henüz İstanbul’dayken Muhsin Ertuğrul, Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter, yeni açılan Karaca Tiyatro’nun Saat 6 oyunlarını başlatmışlardı. Hayat dergisi için ilk oyunlarının fotoğraflarını çekmiştim. Muhsin Bey onları görünce “Paşam, Ankara’da Osman Darcan’ı tanır mısın” demişti bana. “Adını işittim, eserlerini de görmüşlüğüm var” demiştim ben de. “İşte Türkiye’de ondan başka doğru dürüst sahne fotoğrafı çeken yok. Çok arıyorum, bulamıyorum. Sen bu konuda istidatlısın; aman devam et. Ben seni Şehir Tiyatroları’na da tavsiye edeceğim” diye de eklemişti.
Saim Alpago ve Asuman Korad’ın şirin bir pozları.
Muhsin Ertuğrul 1959’da Osman Darcan için şöyle demişti: “Türkiye’de ondan başka doğru dürüst sahne fotoğrafı çeken yok. Çok arıyorum, bulamıyorum…”
Kısmettir, birkaç ay sonra ben Ankara’ya atandım. İlk ziyaret ettiğim kişi Osman Darcan olmuştu. Birkaç yıl boyunca kimi oyunlarda ben gazeteci, o tiyatronun fotoğrafçısı olarak yan yana çalıştık, hemen hemen aynı sahneleri çektik. O vefat edince el alışkanlığım dolayısıyla onun işini bana verdiler, 15 yıldan fazla (Bence Devlet Tiyatroları’nın altın yılları) bu işi sürdürdüm.
Stüdyo fotoğrafçılığı yanında Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşundan Tatbikat Sahnesi’ne, oradan Devlet Tiyatrosu’na kadar süren fotoğrafçılık serüveni hakkında çok şey söylenebilecek Osman Darcan için sayfalar yetmez. Onun birbirinden güzel portreleri ve sahne fotoğraflarına daha çok yer ayırabilmek adına sözü burada keselim.
750 yıl önce doğan ünlü İtalyan şairin ve dünya edebiyatının başyapıtı İlâhi Komedya, son yüz yıldır içerdiği İslami motifler bakımından da tartışılıyor. Kur’an’daki Cennet-Cehennem tasvirlerini, Mi’rac, nur gibi kavramları, Arap şairlerinin üslubunu, spekülasyon yapmadan ele almak önemli.
Madrid’de 1919’da bir İspanyol yazarının yankı uyandıracak bir kitabı yayımlandı: İlâhi Komedya’daki Müslüman Bâtıni Bilgiler. Miguel Asin Palacios, Dante’nin bu dev klasiği ile İslâm’ın bâtıni (içrek, ezoterik)) perspektifi arasında, “öteki dünya” açısından önemli bağlar bulunduğu görüşündeydi. Asin’den çok daha önce, başka yazarlar Dante ve döneminin Latin edebiyatı üzerinde Müslümanlığın etkilerinden söz açmışlardı, ancak bu çalışmalar kısıtlı bir uzman çevresinde ilgi uyandırabilmişti.
Asin’in kitabı büyük yankı doğurdu ve bilim-kültür çevrelerinde genellikle olumsuz bakışlar getiren polemiklerin doğmasına yolaçtı. O sıralarda, büyük İtalyan şairinin 600. doğum yılı nedeniyle çeşitli anma törenleri düzenlenmişti ve bu kadar tepki oluşmasına yol açan da, yanlış anlamalardan kaynaklanan bir ulusal gurur sorunuydu: Nasıl olurdu da, İtalya’nın ‘medar-ı iftiharı’ Dante, yabancı kaynaklardan, üstelik yabancı bir dinin verilerinden yararlanmış olabilirdi? Temelde, en fazla karşı çıkılanın, Dante’nin İslâm kültüründen yararlanmış olduğunun söylenmesi olduğu çabuk anlaşıldı: Karşı çıkanlar, bu tezi çürütmek için olmadık başka yabancı kaynaklar gösterme yolunu seçtiler.
Asin, inanılmaz miktarda belgeyi ve öteki dünya kavramıyla ilgili tüm İslâmi kaynakları incelemiş, İlâhi Komedya’nın yazarını etkilemiş olabilecek dolaylı-dolaysız her tür yazılı metne ve görsel malzemeye başvurmuştu. Şairin cehennemi kafasında kurma biçimi, cennete değgin efsaneler, olağanüstü deniz yolculuğu öyküleri… Bütün bunlarda az ya da çok Müslüman dünyanın bir damgası vardı. Özellikle de “Dante’nin dünyasının ahlâksal yapısı” sayılan İlâhi Komedya’da bu motiflerin ağırlığı göze çarpıyordu. Hazreti Muhammed’in Mir’ac’ı ve gece yolculuğu ile ilgili İslâmi anlatılarla Dante’nin yapıtı arasında şaşırtıcı ölçüde ortak öğeler bulmuştu Asin. Cehennemin tasarımlanma biçimi buna iyi bir örnekti: Herbiri ayrı bir günâh kategorisine giren cezaların içiçe geçen çemberlerinden oluşan o dev huni iki tarafta da hemen hemen aynıydı. İki tarafta da Cehennem, Kudüs’ün altında gösteriliyordu, bazı ceza biçimleri tıpatıp benziyordu, Müslüman kişiye Cebrail, Dante’ye Vergilius eşlik ediyordu, her iki tarafta da yolcuların karşısına vahşi hayvanlar çıkıyordu.
Kur’an’da yeralan cennet tasvirleriyle Dante’nin İlâhi Komedya’da yaptığı tasvirler arasında da büyük benzerlikler ortaya çıkarmıştı Asin. Müminlerin içinde yaşadığı yuvalarla Dante’nin gökleri arasında da anlatım paralellikleri az değildi. Dante’nin final için seçtiği tema da İslâm kaynaklıdır: Nur karşısında yolcu benliğini ve belleğini yitirir.
Dante’nin şiirlerindeki İslâm motifleri, son 100 yıldır Batı’daki edebiyat çevrelerinde tartışılıyor.
Şüphe yok ki, benzerlikler küçümsenecek gibi değildir. Ancak, Asin’in bütün “buluş sahipleri” gibi biraz işi abarttığı ve Dante’nin doğrudan doğruya, kendinden bir şey katmaksızın İslâmi metinleri kullandığını varsaydığı görülmüştür. Öte yandan, yazarın asıl eleştiriye hedef olmasına neden olan tavrı, bu etkilenmenin nasıl gerçekleştiğine ilişkin inandırıcı bir yorum getirmemesi olmuştur. Alberto Ventura, bu konuda yazarın yalnızca İspanya yoluyla gelmiş olabilecek bir etki dalgasını ciddiye almış olmasını sağlıklı bulmuyor. Hazreti Muhammed’in Mi’rac yolculuğunu konu edinen Arapça elyazmasından Latinceye yapılmış bir çeviri metnin varlığı biliniyor ve Levi della Vida gibi yorumcular Dante’nin kesinkes bu çeviri metnini görmüş olduğunu belirtiyorlar.
Benzeri zorluklar yalnızca Dante’nin yapıtıyla ilgili olarak değil, dönemin Latin kökenli tüm edebiyat ürünleriyle de ilgili bir dizi soru doğurmaktadır. Arap edebiyatının ve şiirinin doğrudan etkisinden sözedilebilir mi? Yalnızca biçimsel alanda mı görülür bu etki, yoksa tema seçimine kadar derinlere inmiş midir? Hem biçimsel, hem de kavramsal düzeyde Arap şiirinin etkili olduğu açıktır aslında, ama temalar sözkonusu olduğunda aynı kesinlikten hareket etmek mümkün değildir. Kadının idealleştirilmesi örneğin, yalnızca Arap metinlerine özgü bir tema değildir, Avrupalı gezgin şair için de vazgeçilmez bir konu olmuştur.
***
Bizim edebiyat dünyamızı kurcalamış konular arasında sayılamaz Dante’nin başyapıtında İslâmi motiflerin yeri. Bilebildiğim görebildiğim tek istisnayı Sezai Karakoç’un ilgisi oluşturuyor: Rimbaud’nun Harrar’da Müslümanlığa yaklaşmasına olduğu gibi, Dante’deki “olası” karşılıklara da sokulan Karakoç doğrudan bu bağlamda sözalmamış, Louis Gillet’nin Dante üzerine kitabındaki İslâm’la bağlantıları işleyen bölümü çevirerek önce Diriliş dergisinde yayımlamış, sonra da metni bir kitabına almıştı.
Gerçi Louis Gillet “esaslı” bir uzmandan çok “amatör” bir yorumcu olarak değerlendirilmiştir; Asin sonrası Dante-İslâm ilişkisine yakıcı ekler getiren Maxime Rodinson da onu “outsider” nitelemesiyle safdışı bırakır. Rodinson’un 1951’de şanlı Dinler Tarihi Dergisi’nde (cilt 140, sayı 2-internetten indirilebiliyor!) çıkan soluklu incelemesi dilimize çevrilmemiştir. Orada, İtalyan şairinin İslâm ile bağının hayli spekülatif bir perspektiften verimsiz ve dayanaktan yoksun atışmalara yolaçtığını belirtir, Mi’rac olgusuna yoğunlaşır, ardından da asıl odaklanılması gereken ortak zeminin İbn’ül Arabî’nin yapıtı olduğunu ileri sürer.
Bütün boyutlarıyla hâlâ didiklenme süreci tamamlanmamış bir araştırma alanı bu. Bizim, öncelikle Asin Palacios’un çalışmalarının eleştirel basımını Türkçede sağlıklı biçimde ağırlamamız önemli. Yeni basımlara Carlo Ossala’nın sunuşunun eklenmiş olması ayrı bir heyecan kaynağı; çağdaş yorumbilim açısından bakarsak.
Yedi yüzyıl sonra “buradan” da konuya ışık tutacak birilerinin çıkmasını beklemek safdillik mi?
1932 yılında Türkiye’nin ilk banka soygununun yaşandığı Bursa, henüz bu olayın şokunu üzerinden atamadan 1933 yılında iki kişinin öldürüldüğü bir yol kesme ve soygun olayıyla daha sarsılır. Soyguncuların olaydan sonra üç kişiyi daha öldürüp kaçtıkları Samsun’da yakalanmaları, önce İstanbul’a ardından Bursa’ya getirilmeleri ve yargılanmaları Türkiye’yi aylarca meşgul eder. Hikaye darağacında çekti.
Bir buçuk aydır aranan ve Samsun’da yakalanan Bursa soygunu zanlıları önce İstanbul’a, buradaki iki günlük sorgunun ardından da Bursa’ya gönderildi. Zanlılar, elleri kelepçeli ve boyunlarından birbirine zincirli halde Samsun’dan getirildikleri yolcu vapurundan Kabataş’ta kıyıya çıkarılıyor. Tarih, 24 Temmuz 1933.
Yedi kişilik soyguncu çetesi, 3 Haziran 1933’te Bursa kent merkezinden Orhaneli ilçesine giden yolun 11’inci kilometresinde yedi saat boyunca pusu kurmuş ve kamyondan bozma bir otobüsün de içlerinde olduğu beş araçtaki 40 kişinin bütün değerli eşyalarını gasp etmiştir. Otobüste bulunan ve Orhaneli’ye göreve giden jandarma karakol komutanı Hakkı ve er Nuri silahlarını çekince soyguncular karşı ateş açıp ikisini de yaralar. Elinden ve omuzundan yaralanan Nuri kendini yolun kenarındaki küçük uçurumdan aşağı atıp ölü numarası yaparak kurtulur. Yaralı haldeki Hakkı ise başına son bir kurşun daha sıkan bir soyguncu tarafından öldürülür. Otobüs yolcularından Ali Ağa adlı köylünün sopayla başına vurduğu bu soyguncu sendeleyip yere düşer. Diğer çete elemanlarının üzerine ateş açtığı Ali Ağa yaralanır, az önce başına sopayla vurduğu soyguncu yerden kalkıp Ali Ağa’nın ağzına tam yedi el daha ateş eder. Ali Ağanın ölümüne 12 yaşındaki oğlu da tanıklık etmiştir.
Soygun haberi Bursa’ya saatler sonra ulaşır çünkü çete Orhaneli-Bursa telefon hattını da kesmiştir. Haber duyulunca kent genelinde arama başlar. Valilik, bütün ilçe ve köylere, mıntıka sınırlarına giren herkesin kimlik bilgilerini almaları yönünde emir yollar. 5 Haziran’da, iki gün önceki soygunun yaşandığı yere 65 kilometre mesafedeki Yenişehir ilçesine bağlı bir köye gelen iki yabancı, kendilerine dur ihtarında bulunan bir köy korucusunu öldürüp birini de ağır yaralar. Tanık ifadelerine göre bu iki kişinin eşgâli soyguna katılanlardan ikisine benzemektedir. Bu olaydan sonra soyguncular kayıplara karışır.
CSI Bursa:Çorap söküğü gibi
Jandarma ve polis ilk olarak 40 kişinin ifadesine başvurmuştur. Tüm ifadelerdeki ortak nokta, haydutların koyu bir Karadeniz şivesiyle konuştuğudur. Bunun üzerine polisler Karadenizli vatandaşların kaldığı han ve kahvelere baskınlar yapar. Soygundan bir gün önce Orhaneli otobüsünün saatini soran birkaç kişilik Karadenizli grubun bu kahvelerden birinde Laz İbrahim adlı kişiyle birlikte oturdukları ihbarını alan polis, İbrahim’i gözaltına alıp soygun mağdurlarıyla yüzleştirir. Hiçbiri İbrahim’i teşhis edemez. Ancak soyguna katılmamışsa bile kendisini kahvede beş-altı kişilik yabancı bir grupla görenler vardır.
Sorguya alınan İbrahim kendisine iftira atıldığını öne sürmektedir. O gün kahveye gitmemiştir bile. Polisin konuştuğu kahve sahibi ise İbrahim’in o gün kahvede olduğunu, hatta masadaki Cumhuriyet gazetesine sürekli imza atıp karaladığı için kendisini uyardığını ve sonunda gazeteyi masadan çekip aldığını söyler. Üstelik karalanmış gazete hâlâ durmaktadır. Polislerin, Emniyet’teki ifadesine attığı imzayla gazeteye karalanmış imzaların aynı olduğunu gösterdiği İbrahim sonunda çözülür. Evet, kahvede soyguncularla oturmuştur ama soygun yapacaklarını bilmemektedir. Yusuf adlı şoförün ismini verir polislere. Kendisini soyguncularla Yusuf tanıştırmıştır.
Yusuf polislere çok çabuk çözülür. Olay gününden beri cinayetlerin şokunu atlatamamıştır ve gazetelerin yazdığına bakılırsa ifadesini ağlayarak vermiştir. Altı kişi soygunları yaparken, Bursa’nın yerlisi olan Yusuf tanınmamak için bir ağacın arkasında saklanmıştır. Rizeli olduklarını söylediği soyguncuların tek tek adını verir. Kendine ait iki otomobili olan Yusuf, ilçelerde yaşayan zengin tacirleri de sık sık Bursa’ya getirip götürmekte ve kimin yanında çok para taşıdığını bilmektedir.
Bursa soygunu davasının başladığı 2 Ocak 1934’te sanıklar Bursa Adliyesi’nden cezaevine götürülüyor. Boyunlarında yine zincir var.
Artık çete elemanlarının isimleri polisin elindedir. Emniyet Genel Müdürü’nün de Bursa’ya gelip bizzat katıldığı soruşturma sürerken sanıklar İstanbul ve Karadeniz kentlerinde de aranmaktadır. Nihayet 17 Temmuz gecesi soyguna katılan beş kişi ile onlara yataklık eden üç kişi Samsun’da bir otelde yakalanır. Boyunlarından birbirine zincirli ve elleri kelepçeli halde Samsun’dan İstanbul’a yolcu gemisiyle getirilen sanıklar iki gün İstanbul polisince sorgulanır. Daha sonra tekneyle Mudanya’ya ve oradan da Bursa’ya götürülürler. İlk ifadelerinde çetenin altıncı mensubunun Rize’de saklandığını söylemişlerdir, Şapoğlu Hüseyin adlı bu kişi de bir gün sonra yakalanıp Bursa’ya gönderilir.
26 Temmuz’da Mudanya’dan Bursa’ya gelen sanıkları tren istasyonunda 10 bin kişi beklemektedir. Sanıklar cezaevine güçlükle götürülür.
Çetenin lideri Piyade (oğlu) Mustafa adlı kişidir. Mustafa’nın 16 ve 17 yaşlarındaki kardeşi Piyade Mehmet ve Piyade Osman, kız kardeşinin kocası Karabiber Hakkı ve uzaktan akrabaları Bekir ile Şapoğlu Hüseyin çetenin diğer mensuplarıdır.
Soyguncuların yargılanmasına 2 Ocak 1934’te başlanır. Bursa Adliyesi hıncahınç doludur. İlk gün alınan sanık ifadelerine göre soygundan sonra şoför Yusuf Bursa’da kalırken altı kişi Mudanya’ya gitmiştir. Dördü buradan İstanbul’a kaçmış, Mehmet ve Osman kardeşler ise Yenişehir üzerinden Adapazarı’na gitmiş ve bu kentte yaşayan Adem adlı tanıdıklarının yanında üç hafta saklanmıştır. Yenişehir’de bir korucuyu öldüren birini yaralayan iki kardeş Adapazarı’nda da rahat durmamış, Nuri Bey adlı tüccarı ve evinde saklandıkları akrabaları Adem’i de öldürmüşlerdir.
Altı sanığa idam cezası verip ikisinin yaşının küçük olması nedeniyle cezalarını 15 yıla indiren Bursa Ağır Ceza Mahkemesi heyeti.
“Tam bir katil tipi var” Sanıklardan, en sağdaki çete reisi Piyade Mustafa. Onun solunda 16 yaşındaki kardeşi Piyade Mehmet oturuyor. Cumhuriyet gazetesinin “tam bir katil tipi var” diye tanımladığı Hüseyin en solda. 1 Şubat 1934.
Mahkemenin ikinci ve üçüncü günü 27 tanık dinlenir. Tanıkların tamamı çete mensuplarını teşhis eder. Hepsinin özellikle vurguladığı, Şapoğlu Hüseyin adlı soyguncunun çok zalim davrandığı ve yaralı jandarma ile köylü Ali Ağa’ya son kurşunları onun sıkıp öldürdüğüdür. Cumhuriyet gazetesinin “tam bir katil tipi var” diye tanımladığı Hüseyin bu suçlamalara “Ben onları öldürmesem onlar beni öldürecekti” diye karşılık verir. Mahkeme Şubat ayına ertelenir.
1 Şubat’taki duruşma acıklı anlara sahne olur. Babasının öldürülmesine tanıklık eden 12 yaşındaki Hüseyin’in ifadesi, duruşmayı izleyenleri gözyaşlarına boğar (Bu duruşmadan sonra Hüseyin ve yetim kalan diğer beş kardeşi için yardım kampanyası başlayacaktır). Tanık olarak dinlenen otobüs yolcularından öğretmen Ahmet Hamdi jandarmanın öldürülme anında çok korktuğunu o yüzden her şeyi rüya gibi hatırladığını ve sanıkları teşhis edemeyeceğini söyleyince hâkim kendisini, “Zaten eğer sizde öldürülen köylünün onda biri kadar cesaret olsaydı haydutlardan birkaçını yakalardınız” diye azarlar.
Mahkeme kararını 6 Şubat 1934’te açıklar. Altı sanık idama, şoför Yusuf üç sene altı ay hapis cezasına çarptırılır. Yaşı 18’den küçük Piyade Osman ve Piyade Mehmet kardeşlerin cezası 15 yıl hapse çevrilir.
Mahkemenin kararını açıklamasından iki sene sonra, 3 Şubat 1936’da idam kararları infaz edilecektir. Bursa Cumhuriyet Meydanı’nda (Heykel) gece saat 01.00’de başlayan idamlar iki buçuk saat sürer. Çete reisi Piyade Mustafa’nın son sözleri “Beni asmayın, kurşuna dizin” olurken, Cumhuriyet’in “tam katil tipi var” dediği Hüseyin psikopatlığın hakkını verecek ve son sözleri sorulunca, “Yorgan altında ölmektense urganda ölmek evladır” diyecektir.
Dört mahkumun asılı cesedi sabah 10’a kadar meydanda teşhir edilir. Akşam gazetesinin deyimiyle, “Şiddetle esen lodos, ince birer ipin ucunda can veren haydutları birer topaç gibi döndürmektedir”.
31 EKİM 1932: 3450 LİRA ÇALINDI
Birbiriyle karıştırılan Bursa soygunları
Türkiye tarihinin ilk banka soygununun adresi de Bursa’dır. 31 Ekim 1932’de Osmanlı Bankası’nın Bursa şubesine asker kılığında giren iki soyguncu, kasalardan birinde bulunan 3450 lirayı alıp kaçar. İçinde 100 bin lira olan diğer kasa, soyguncuların kasayı açmasını istediği memurun uyanıklık edip “Anahtar Gemlik’e giden bir arkadaşımızın yanında” demesiyle kurtulmuştur. Olay yalnızca Bursa için değil, tüm Türkiye için büyük bir şoktur. Gazeteler olayı günlerce yazar, soygunun “Amerikanvari” oluşu özellikle vurgulanır.
Bu olaydan yedi ay sonra gerçekleşen Bursa-Orhaneli yolundaki soygunun failleri aranırken ilk günlerde genel kanı bu kişilerin Osmanlı Bankası’nı da soyanlar olduğudur. Failler yakalandığında polis de önceleri bunu araştırır, ama iki soygunun faillerinin aynı kişiler olmadığı ortaya çıkar.
Osmanlı Bankası’nı soyanlar epey bir süre yakalanmamayı başardıktan sonra 10 Ocak 1937’de Bursa’nın İnegöl ilçesinde ele geçirilirler. İnegöllü Ahmet ve Süleyman adlı iki soyguncuyu olay planlanırken birlikte oldukları ama son anda soyguna katılmaktan vazgeçen arkadaşları ihbar etmiştir. 11 Şubat 1937’de başlayan yargılama sonucu iki sanık 28 Haziran 1937’de yedişer sene hapis cezasına çarptırılırlar.
Ancak, Orhaneli soyguncularının Kabataş İskelesi’ndeki boyunları zincirli fotoğrafı internet ortamında yıllardır “Osmanlı Bankası soyguncuları Samsun’dan Bursa’ya sevk edilirken Karaköy İskelesi’nde” diye dolaşıyor. Yani iki soygunla ilgili bilgiler fena halde birbirine karıştırılmış durumda. Üstelik bu hatalı bilgi yalnızca internet ortamında değil birçok gazete-dergi haberi ve hatta kitapta bile kullanıldı.
Yanlış fotoğraf Bursa Orhaneli soygunu faillerini Kabataş İskelesi’nde gösteren bu fotoğraf, birçok kaynakta Osmanlı Bankası soygunu faillerinin fotoğrafı olarak yer alıyor.
Yahudiyken önce Hıristiyan, sonra Müslüman oldu. Saray’ın güvenini kazanıp nişanlar, ihsanlar, tahsisatlar aldı. Kah Fransa’da kah Mısır’da, İngiltere’de, Yunanistan’da arkeolog, işadamı, gazeteci, lobici olarak diğer devletlere, ama en çok kendi hesabına çalıştı. Arşiv belgeleri ışığında Bernard Maimon’un karanlık faaliyetleri…
Batılı devletler 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı topraklarındaki sermaye yatırımlarını en çok demiryolu sektörüne yönelttiler. Emperyalizm ilk önce Osmanlı Mısır’ını demir ağlarla donattı. Ardından kendileri için pazar ve hammadde kaynağı olarak gördükleri Anadolu ve Rumeli’deki Osmanlı topraklarını, demiryolu ile uluslararası sisteme entegre etmeye çalıştılar.
Rekabet kıran kırana sürüp giderken, Almanların Hindistan yolundaki İngiliz çıkarlarını baltalamak uğruna sahneye koyduğu Haydarpaşa-Bağdat demiryolu projesi ile mücadele sertleşti. Osmanlı Devleti’nden koparacakları imtiyazların peşinde koşan konsorsiyumlar için “bilgi ve haber” her şeyden önemliydi ve sahaya sürülen misyoner, arkeolog, seyyah, gazeteci veya tüccar kimlikli ajanların becerisi, nihai imtiyaz sahiplerini belirlemede hayati rol oynayacaktı.
Bu devirde ortaya çıkan Bernard Maimon adındaki karanlık ilişkilerin adamı, bugüne kadar nedense kamuoyunun dikkatinden kaçmıştır. Osmanlı demiryollarından bir imtiyaz elde edebilmek uğruna çıktığı yolda Türkiye, Rusya, Almanya, Fransa, Belçika, İngiltere, Yunanistan arasında mekik dokuyan Maimon’un adı, 1911’de Fransa Dışişleri Bakanlığı’nda yaşanan casusluk skandalı olmasa belki de sadece arşiv belgeleri arasında kalacaktı. Dışişleri memurlarından René Rouet’nin, Maimon’un kâtibi Albert Palliez’ye gizli belgeleri verirken suçüstü yakalanmasının yankısı büyük oldu. Tüm dünya basınının ilgi odağı haline gelen ve günlerce manşetlerden inmeyen bu olaya yönelik haberler Osmanlı gazetelerinde de günü gününe yer buldu. Her demiryolu projesinde bir şekilde bulunan, İstanbul’da oldukça iyi bir çevre edinen, Yıldız Sarayı’na rahatlıkla girip çıkan birinin evrak hırsızlığından dolayı tutuklanması, üstelik ele geçen gizli belgelerin çoğunun Osmanlı demiryolları, madenler ve taş ocakları imtiyazları ile ilgili olması insanları şaşkınlığa sürükledi.
Böylesine bir ilgi uyandırdıktan sonra tamamen unutulan olayın esas kahramanı Bernard Maimon hakkında Servet-i Fünun dergisinde Ahmed İhsan Bey ile Mecmua-i Ebüzziya’da Ebüzziya Tevfik Bey tarafından derlenmiş çeşitli bilgiler verilmiştir. Ebüzziya Tevfik, belki de İstanbul’da tanıştığı Maimon hakkında nazik bir üslupla kaleme aldığı yazısında ona arka çıkmaktadır. Üstelik 1910’da Rus Çarı ile Alman İmparatoru arasında gizli akdedilen ve Osmanlı Devleti aleyhine kararlar içeren “Potsdam Mülakatı”ndan onun sayesinde haberdar olduğumuzu iddia eder.
Ahmed İhsan Bey daha çok Fransız gazetelerinden tercüme ettiği bilgileri nakleder. İkisinde de ortak nokta Maimon’un karanlık ilişkilerin odağında yer aldığının tespit edilmesidir. Tabiyeti, dini, milliyeti, doğduğu yer hakkında kesin bilgiler ikisinde de yoktur. İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca’yı çok iyi, Yunanca, Arapça ve Türkçe’yi gayet rahat konuşur, yazar bir lisan adamıdır. İbranice’de Tevrat ve Talmut üzerine tefsir yazabilecek kadar kudretlidir. Ortak kanaat Musevi asıllı olduğu ancak sonradan Hıristiyanlığı kabul ettiğidir. Suriye, Filistin, Galiçya doğum yeri olarak nakledilir. İngiliz veya Fransız tebaası olduğu belirtilir. Fransız savcının zanlıları sorguladığı metinde ise Maltalı olduğu bilgisine ulaşırız. Yakın tarihte Maimon’un konu edildiği tek makalenin sahibi Salahi R. Sonyel, 1999’da düzenlenen XIII. Türk Tarih Kongresi’ne sunduğu “İngiliz Kaynaklarına Göre, Ermeni Militanlarca Sahtelenen ve Osmanlı Arşivlerinden Aşırılan Gizli Belgeler” adlı bildiriyi onun Ermeni olduğu tezi üzerine kurmuştur.
Servet-i Fünun’un almanağında Bernard Maimon.
Yine de ona dair en eski belgeleri Osmanlı Arşivi’nde bulabiliyoruz. Arkeolog kimliği ile karşımıza çıktığı ilk belgelerde Almanya müzelerinden biri için Babil’de kazı yaptığı anlaşılıyor. Bir süre yaşadığı Bağdat’tan 1885’de İstanbul’a gelmiş olmalı ki Şeyhülislam’ın huzurunda Müslüman olmuş ve Maarif Nazırı Münif Paşa’nın tavsiyesi üzerine Maarif Müfettişi olarak görevlendirilmesi için Sadrazam Kıbrıslı Kamil Paşa tarafından saraya arz edilmiş [Y.A.RES 32/4]. Babil harabelerinde bulduğu eski eserlerden birinin ikinci nüshasını Sultan II. Abdülhamid’e takdim etmesi sebebiyle “3. Rütbeden Mecidi Nişanı” ile taltif edilmiş [İ.HR 305/19369]. Sultana takdim ettiği eserin ne olduğunu bilemiyoruz ama günümüzde New York Metropolitan Müzesi’nde sergilenen “Nabukadnezar’ın Silindir Taşı”nın 1884’te Maimon tarafından bulunduğu kayıtlıdır.
II. Abdülhamid’e takdim ettiği ve Osmanlı yazısıyla attığı imzayı taşıyan tarihsiz mektubu, gözden düştüğü sıralarda yazmış olmalıdır [Y.PRK.AZJ 26/31]. Bu mektubunda Hicret’in 1. yılında Müslüman olamadan vefat eden Cahiliye devri şairi A’şâ Memun b. Kays’ın neslinden ve aslen Arap olduğunu iddia etmiş. Bu yüzden Allah tarafından kendisine Hanedan-ı Al-i Osman’ın idaresindeki geniş ülkeye manevi bir muhabbetin cezbedilmiş olduğunu yazmış. Padişahın huzuruna çıktığı anda o kadar etkilenmiş ki o zamandan beri can ve malını feda ederek padişahın hizmetinde bulunmayı görev bilmiş!
Maimon, Arabistan, İngiltere, Şattülarap, Hindistan, Mısır gibi bölgelerde diliyle ve kalemiyle Sultan Abdülhamid’in idaresini övmekten de geri durmamış. Bu hususta İngiliz ve Amerikan gazetelerinde makaleler yazmış veya ahbaplarına yazdırmış. En uzak memleketlerde Osmanlı Devleti’nin kavimleri, dilleri, mezhepleri ve coğrafi durumu hakkında nutuklar irad etmiş. Bu uğurda yaptığı harcamaları kendi kurduğu şirketlerin gelirlerinden karşılamış.
Casus arkeologun 2500 yıllık buluşu Bernard Maimon, casusluk kariyeri sırasında arkeolog olarak da görev yaptı. Bağdat yakınlarındaki Sippar antik kentinde 1884’de bulduğu II. Nabukadnezar’a (MÖ 6. yüzyıl) ait yazılı-silindir taş, bugün New York Metropolitan Müzesi’nde sergileniyor.
Maimon, Selanik Gaz imtiyazı için Fransa’dan sermaye toplama girişimi başarısızlığa uğrayınca nakit sıkıntısına düşmüş. Bunun üzerine padişaha müracaat etmeye karar vermiş ve ne emri olursa ona uygun hareket etmeyi arz etmiş. Kendi doğruları çerçevesinde tutarlı hareket etmek için gereken ihsanın bahşedilmesi durumunda, İngiltere’nin Devlet-i Aliyye hakkındaki siyasetini “daha insaflı hale” getirebileceğini vaadetmiş. Ona göre bu yolda ilk yapılması gereken, kamuoyu ile parlamento üyelerine olan tesir ve nüfuzunu yönlendirmek üzere İngiltere gazetelerinin elde edilmesi. İkinci olarak bazı parlamento üyelerinin ikna edilmesini önermiş. Sultan Abdülhamid’e karşı yürütülen husumet politikasının, “Hindistan’daki 60 milyon Müslüman’ın kalplerini ne derece kıracağını ve sonuçlarının vahim olacağını” bu üyelere anlatmayı tasarlamış. Üçüncü olarak, Avrupa başkentlerini dolaşarak kamuoyu üzerinde etkili olacak propaganda konferansları verebileceğini belirtmiş.
Maimon’u İstanbul çevresine sokan kişinin bir müzisyen olduğu rivayet edilir. Bu sayede Damat Mahmud Celaleddin Paşa ile ilişkileri gelişmiş. Abdülhamid ile arasının açılmasından sonra Avrupa’ya firar girişimlerinde bulunan paşayı, oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah Beyler ile birlikte vapurla Avrupa’ya kaçırmış. Maimon da onlarla birlikte gitmeyi planlamışken, Damat Mahmud Paşa’nın beş bin lirasını çarparak onları terk etmiş ve trenle ulaştığı Sofya’daki Osmanlı Bulgaristan Komiseri’ne müracaatla bir demiryolu imtiyazı elde etmesine yardımcı olunması halinde paşayı kendilerine teslim edebileceğini bildirmiş. Bu teklifi reddedilirse Abdülhamid’in bütün sırlarını açıklayacağı tehdidini savurmuş. İstanbul’a gelip müzakere etmesi kabul edilmiş, ama o fikrini değiştirerek Paris’in yolunu tutmuş.
Maimon’un bu inanılmaz ama belgelerle sabit faaliyetleri Paris’te de sürmüş. Burada sefir Münir Paşa’yı ikna ederek para sızdırmaya başlamış. Damat Mahmud Paşa’yı takip ve istihbarat için 500 lira maaş aldığı iddia edilse de bu miktarın toplam 8000 Frank olduğu anlaşılıyor [Y.PRK.EŞA 34/116]. Maimon ve maiyetinin aktardığı haberlerden hoşnut olan Abdülhamid, Maimon’a Hazine-i Hassa’dan tahsis ettiği 35 Osmanlı Lirası aylığın Londra Sefareti tarafından ödenmesini istemiş [ Y.PRK.BŞK. 38/39]. Ahmed İhsan’a göre bu para bir hafiye teşkilatını kurması için verilmiştir ve miktar da yüz bin Frank’tır.
Bernard Maimon arşiv belgelerinde Gerek II. Abdülhamid’e gerekse Batılı devlet liderlerine çok sayıda mektup yazan, çeşitli jurnaller yollayan Bernard Maimon’a ait belgeler, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bulunuyor.
Jön Türkler’den biri bu gizli tertibatı haber alıp İngilizlere bildirdiğinden, Maimon, Londra’da beş ay hapse mahkûm edilmiş. Daha sonra Londra’da tanıştığı, Türk dostu olduğunu söyleyen parlamenter Sir Ashmead-Bartlett’e (1915’te Çanakkale Savaşı’nı izleyen ve İngiliz hükümetini eleştiren gazeteci Ashmead-Bartlett’in babası) Avam Kamarası’nda Abdülhamid idaresi lehine bir konuşma yaptırmış; daha sonra 1894’te kendisini İstanbul’a davet edip Pera Palas’ta iki ay misafir etmiş!
Girit karışıklığı esnasında Maimon’u bir İngiliz gazeteci sıfatıyla Atina’da görüyoruz. Aslında Abdülhamid’in hafiyelerinden İzzet Holo Paşa’nın ajanı olarak orada bulunmasına rağmen, Yunan kralından nişan bile almış. Girit’te kaldığı sırada entrikaları fark edilerek adayı terk etmesi söylenince İstanbul’a gelmiş ve Makedonya meselesi müzakereleri için Romanya kralı nezdine Bükreş’e gönderilmiş. Kral tarafından kabul edilmeyince Londra’ya dönmüş ve ikinci derece gazetelerde bu defa Abdülhamid aleyhine makaleler yayınlamaya başlamış. Bunun üzerine Abdülhamid lehine yazılar neşretmesi için Yıldız’dan kendisine yüklü bir para gönderilmiş ve bu defa da önemli gazetelerde sultanı öven yazılar yazmış. Daha sonra tekrar Fransa’ya geçmiş ve burada hırsızlıktan yakalandığında, İngiliz Evening Times gazetesinin muhabiri olduğunu, casuslukla bir ilgisinin bulunmadığını iddia etmiş.
Maimon’u 1899’da, ünlü Sarah Bernhardt’ın tiyatro kumpanyası müdürü sıfatıyla İstanbul ve Mısır’da görüyoruz. Bu tarihten sonra Tahsin Paşa’nın mabeyn başkâtipliği zamanında daha sık geldiği İstanbul’da kendisine ünlü Yahudi filozof Maimonides’in torunu süsü vermeye başlamış. Bu şecereyi ispat için Tahsin Paşa’dan tahsisat talep etmiş ancak paraları alır almaz İstanbul’dan ayrılmış.
1910’da Şerif Paşa aleyhinde çalışmak için İstanbul’un Abdülhamid sonrası yeni devlet adamları ile irtibat tesis etmek istemişse de, Yıldız’daki jurnallerde adı çok geçtiğinden yeni rejim mensupları kendisine soğuk davranmış. Bunun üzerine Paris’e dönerek oraya yerleşmiş. Burada da rahat durmamış ve Fransız Dışişleri Bakanlığı’ndan evrak çalma hadisesiyle tutuklanıp hapsi boylamış. Bernard Maimon’un hayatının bundan sonraki safhaları bizim için şimdilik meçhuldür
1917’deki Sovyet Devrimi’nden sonra başlayan içsavaştan kaçan siviller ve yenilen askerlerin onbinlercesi İstanbul ve Çanakkale başta olmak üzere Türkiye’ye sığınmıştı. 1920’lerin İstanbul’unda bir yanda sefalet, bir yanda da düşkün aristokratların ateşlediği yeni bir gece hayatı yaşanıyordu.
SAADET ÖZEN
İstanbul için 1920’ler, yaklaşık altmış sene evvelinin sokaklarda dirildiği yıllar sayılabilir. O dönemin İstanbul’unda, tıpkı 1853-56 arasındaki Kırım Harbi zamanındaki gibi İngiliz, Fransız askerleri dolaşıyordu. Ancak iki devir arasında temelli farklar vardı: Kırım Harbi’nde İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti müttefik olarak Rusya’yla savaşmış, İstanbul orduların geçiş ve ikmal yeri olmuştu. 1920’lerde ise durum daha karmaşıktı. Eski müttefikler şimdi işgalci olarak İstanbul’daydı; 1. Dünya Savaşı şartları İtalyan ve Amerikalı askerleri de şehre taşımıştı.
Bir başka önemli nokta İstanbul’un bu kez eski hasım Rusya’dan gelenleri de barındırmasıydı. Rusya’da devrim olmuş, Bolşeviklere karşı savaşan Beyaz Ordu kuvvetleri peyderpey, bölge bölge yenilerek gücünü kaybetmişti. Bunun üzerine 1917-1920 yılları arasında yeni rejimde yeri olmayan iki ila üç milyon Rus ülke dışına çıkmış, bir kısmı İstanbul’a gelmişti.
Mülteciliğin bitmeyen trajedisi Beyaz Rusların büyük çoğunluğu 1920’li yıllarda Çanakkale ve İstanbul’daki kamplarda çok zor koşullarda yaşadı. Çamaşırlarını kurutan mülteciler…
Bütün bu farklara rağmen İstanbul açısından Kırım Harbi’yle Mütareke devri arasında güçlü bir ortak nokta mevcuttur: Sebep, gerekçe ne olursa olsun binlerce insan kendi yaşama usulü, bilgisi, görgüsü, ihtiyacıyla İstanbul’a gelmiştir. Herkes ya kendi bildiği gibi yaşamak, az çok kendi ortamını kurmak peşindeydi, yahut hayat bilgisini, tecrübesini ayakta kalmak, aç kalmamak için kullanmak zorundaydı. Bu nedenle –hem Kırım Harbi sırasında hem 1. Dünya Savaşı’nı takip eden ‘Mütareke Yılları’nda savaş, İstanbul’da kalıcı, kültürel dönüşümleri de tetiklemiştir.
Kırım Harbi sözgelimi Beyoğlu’nda Avrupai kafelerin, kafeşantanların yaygınlaşmasından başlayıp, bisküvi, çikolata, konserve gıda gibi endüstriyel gıdaların dolaşımının hızlanmasına kadar, günlük hayatın küçük alışkanlıklarında birinci dereceden etkili olmuştu. Mütareke devri yine –özellikle Beyoğlu’nda-yoğun bir kültürel dönüşüme yol açtı; en azından devrin yazarlarından yansıyan budur. Kırım Harbi’nden bu yana Beyoğlu Avrupai toplantı ve eğlence mekânları anlamında epey yol kat etmiş olsa da Mütareke zamanında bir sıçrama yaşandığı hissedilir. O devirle ilgili anılarda da edebiyatta da işin bu tarafı öne çıkar ve bu sıçramanın bir numaralı aktörü –hem dışarlıklı hem İstanbullu yazarlar için- aynıdır: Beyaz Ruslar, daha ziyade de kadınlar.
Elitlerin mekanı Rejans Lokantası, kibrit patatesli Boeuf Stroganoff’u ve sarı votkasıyla “Cumhuriyet eliti”nin tercih ettiği önde gelen gece mekanlarından biriydi.
Yerli Mütareke yazınında Beyaz Ruslara değinen örnek çoktur, pek çok hatırat, başta Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomorre’si ve Ahmet Hamdi’nin Sahnenin Dışındakiler’i olmak üzere bugün hâlâ basılan, Mustafa Remzi’nin Pastacı Kız’ı gibi meraklısının bildiği romanlar. Bunun karşısında bir de o devre tanıklık etmiş yabancıların, yine çoğu unutulmuş romanlarına rastlarız. Bunların arasında hikâyesi doğrudan Mütakere devrinde Beyaz Ruslar üzerine kurulmuş –ve en az ele alınmış- örneklerinden biri bu yıllarda İstanbul’da bulunmuş Fransız gazeteci Paul Haurigot’nun (1902-1955) Acide Russique adlı yapıtıdır. Servet-i Fünun’un yayıncısı Ahmet İhsan Tokgöz (1868-1942) bu kitabı Türkçeleştirmiş ve Rus Ateşi ve Bir Haraşo adlarıyla iki kez basmış olduğu için burada da belli bir kitleye ulaşmış olduğu varsayılabilir.
Ahmet Hamdi’nin Sahnenin Dışındakiler’deki kahramanlarına söylettiğine göre, Ruslar para kazanmak için “kendi sanatlarını bize satma” yolunu tutmuşlardı. Paul Haurigot’nun Rus Ateşi romanının başkahramanı, serüven peşinde İstanbul’a gelmiş, Galatasaray mektebinde hocalık yapan bohem ruhlu Pierre de kendi kendine sorar: Ruslar “İstanbul’a akın edip bir takım barlar açmadan önce gece eğlencesine muhtaç olanlar ne yapıyormuş?”
Bu tür mekânların sadece sattıkları ürünler değil, sundukları atmosferde de farklı olan şeyler vardı. Kadınlar çalışma hayatının içindeydiler, barların çoğunda kadın garsonlar servis yapardı. Müftüzade Ziya Bey anılarında, “Bu kızların çoğu Rus aristokrat ailelerindendi, bu nedenle ‘besleyenin elini öpmek’ Beyoğlu’nda bir âdet haline gelmişti.(…)” diye anlatır. “Garip Rusça şarkılar, şov yapan dansçı bir kız ve bir de çok başarılı, çingene orkestrası. Böyle bir yeri Londra, Paris veya New York’ta da bulursunuz, ancak buranın çalışanları bir zamanlar Rus asilzadeleri ve prensleri olduğu için, bu, geceye apayrı bir ‘bohem’ havası katıyordu.”
Kamplarda zor yaşam Türkiye’ye kaçan Beyaz Ordu askerlerinin çoğu, 20’li yılların başında Gelibolu civarındaki kamplara yerleştirildi. Bunlar, o dönemde çalışmaları süren İngiliz-Avustralya mezarlıklarının yapımında da çalıştılar.
O dönem İstanbul’da bulunan Rus Vertinski ise vatandaşlarının bu tür işlerdeki acemiliğinden dem vurur: “Garsonluk açısından biraz acemi olan bu zarif ve şık genç bayanlar cilveyle kırıtıyorlardı. Gözlerinde ve hareketlerinde bir soru okunuyordu sanki: ‘Beyefendi bu işleri ben nereden bileceğim? Kader utansın işte.’ – (…) hep güler yüzlüydüler, etrafa devamlı tebessüm dağıtıyorlardı. Servis ve hizmet eksikleri, böylece telafi edilmiş oluyordu. Bayan garsonlara alışmamış müşteriler afallayarak yemek ücretinden daha fazla miktarda bahşiş bırakıyorlardı.”
Rusların eğlence hayatına getirdikleri canlılıktan –başta yukarıdaki satırları yazanlar olmak üzere- istifade edenler çoktur, fakat Ruslara bakış çelişkilidir. Gerek Paul Haurigot benzeri yabancı yazarlarda gerek yerli yazarlarda Ruslar, faydalı bir eğlence işlevini yerine getirseler de yalancı, ahlâken çökmüş figürlerdir. Paul Haurigot’nun başkahramanı Pierre’in âşık olduğu Luba sadece onu üzmekle kalmaz, rahat etmek için hem fahişelik, hem İngilizler hesabına casusluk yaptığı da sonradan ortaya çıkar. Casus Rus kadın teması Kemalettin Şükrü’nün Mütareke Acıları’nda da vardır. Mustafa Remzi’nin Pastacı Kız romanında da başkahraman bir pastanede garsonluk yapan bir Rus kadındır. Bu kez casusluk yoktur, ama sonuç yine felâket olur: İki yakın arkadaş aynı Rus kadına aşık olur, nihayet roman bir cinayet ve iki intiharla kapanır.
Devrin tanığı Samiha Ayverdi ise, Halit Efendi adındaki komşularının ölümünden sonra konağının Beyaz Ruslara verilmesini anlatırken bu bakımdan daha açık ve net yargılarla konuşur: “Her odasını bir ailenin işgal ettiği binanın bu yeni sakinleri ile beraber, memlekete, Türk örf ve adetlerinin tanımadığı bir laubalilik, mahremiyeti hiçe sayan bir başıboşluk cereyanı da gelmişti. (…) Kağıttan çiçek yaparak bunları Taksim Meydanı’nda satan eski Rus aristokrasisi mensuplarının ya da ordudan kaçmış generallerin getirdikleri ekmek parası, bu genç ve şuh kadınları asla tatmin etmiyordu. Etmediği için de kısa zamanda Halit Efendi’nin evinden çıkıp, kendileri için tutulmuş garsoniyerlerde, aradıkları sefahata ve lüks hayata kavuşmuş bulunuyorlardı. (…).”
Şapkacılar, çamaşırcılar… Rus mülteciler İstanbul’un gece hayatını hareketlendirirken, gündüzleri şapka yapımı ve çamaşırcılıkla geçimini sağlamaya çalışanlar da vardı.
Görüldüğü gibi yerli ve yabancı yazarların zihnindeki Rus kadını pek farklı değildir: Asil ama düşkün, kolay, rahat, para kazanmak fuhuş da dahil her şeye eğilimli. Kategorize edilememiş, nereye oturtulacağı bilinememiş bir topluluk söz konusudur: Türkler için âdetleri başka, dilleri başka insanlar, yabancılar içinse tipik şarklının özelliklerini taşımayan, fakat batılı da denemeyecek, buna rağmen kültür, sanat birikimiyle ürküten ve saygı uyandıran bir millet, hem küçümseme hem şefkat-merak karışımı hislerle seyredilen bir topluluk. Devrin edebiyatında bir bakıma bütün tuhaflıklarıyla kabul edilmiş, seyredilen, gözetlenen egzotik nesneler gibidir Ruslar.
Yazarların bu bakışında yer almayan nokta ise, İstanbul’a o devirde binlerce Rus’un (bazı kaynaklara göre birkaç sene içinde yüz elli bin) hiçbir sermayeleri, bağlantıları olmadan geldiğidir. Çoğu İstanbul’da, Gelibolu’daki kamplarda zor koşullarda barındı, Avrupa’ya gidenlerden sinemada, müzik alanında isim yapanlar varsa da çoğu zor bir hayat sürdü. Bunu hem çeşitli kurumların raporları hem fotoğraflar ortaya koyar.
REJANS BEYOĞLU
Rejans lokantası: Bir kültür sofrası
1932’de Beyoğlu’nda açılan Rejans erken Cumhuriyet devrinden başlayarak siyaset ve kültür adamlarının favori mekanlarından biri oldu. Dört sene önce kapanan restoran, yakın tarihte tekrar açılıyor.
Rejans, Beyaz Ruslara çelişkili bakışın hayranlık kısmını kendinde cisimleştirmiş bir abide gibidir. Cumhuriyet devrinde elit bir toplantı ve eğlence mekânı olarak bir işlevi yerine getirmiş, dolayısıyla daha ziyade hayranlık ve takdir hisleriyle anılmış bir lokantadır. Ne şekilde, kimler tarafından kurulduğuna dair rivayet muhtelif, oldukça da karışıktır. 2002’de müessesenin kendi bastığı bir kitap dahi kronolojiyi netleştirmez. Yaygın kanı Rejans’ın, İstiklâl Caddesi’nde, Olivo Geçidi 15 numaradaki yerinde 1932’de faaliyete başladığıdır. Kaynağı bilinmese de Beyoğlu’ndaki 1920’lerde faaliyette olan La Régence isimli başka bir lokantanın sahibi Fransız Berthet’nin isim hakkını Mihail Mihailoviç’e devrettiği, onun da bildiğimiz Rejans’ın kurucularından olduğu iddia edilir. Mihailoviç’in ortakları olarak Tevfik Manars, Vera Çirik, Vera Protoppova’nın adı geçer.
Bu karmaşık tarihçenin içinde, Rejans lokantasının bilinen yerinde daha önce 1924’te Turquoise adında bir lokanta açıldığı bilgisi de yer alır. Esasen pek çok ünlü kurum gibi Rejans’ın tarihçesi de tam olarak araştırılmış, birincil kaynaklardan tespit edilmiş değildir. Rejans’ın müdavimleriyle ilgili olarak da –anılar hariç tutulursa- genellikle kulaktan kulağa gelen, kaynağı belirsiz bilgilere sahibiz. Neticede tartışmasız sayılan, Rejans’ın erken Cumhuriyet devrinden başlayarak başta Atatürk olmak üzere siyaset ve kültür adamlarının en sevdiği yerler arasında olduğudur. 2011’de kapandığında ortakları arasında Rus yoktu.
Esasen müessesenin şanı, ayrıntıları önemsiz kılacak kadar büyümüş olduğu için Rejans’ın tarihi hakkında derinlikli bir araştırmaya ihtiyaç duyulmamış olabilir. Rejans Cumhuriyetin eğlence adabına cevap verir ve Cumhuriyet ekabiri kuşak farklarına rağmen aynı kültür çevresine ait olduğunu Rejans’ın kibrit patatesli “Boeuf Stroganoff” ve sarı votkası eşliğinde idrak eder.
Rejans yeni bir işletmenin elinde yakında yeniden açılacak. Bu müjdeyi bir haber sitesi “açıldığı yıllarda Ferhan Şensoy, Bedri Baykam, Enis Batur, Cahide Sonku, İbrahim Çallı, Haldun Dormen, Atilla Dorsay gibi kültür ve sanat camiasının büyük isimlerinin müdavimi olduğu Rejans…” diye veriyor. Haber sitesinin hemen hepsi halen hayatta olan bu isimleri 1930’larda lokantanın müdavimi sayması, esasen Rejans’ın ve canlandırdığı kültür silsilesinin değişmezliğine olan bilinçsiz bir inançtan olsa gerek.
18. yüzyıla kadar “orijinallik” bir değer değildi. Hem Doğu’da hem Batı’da da sanatçı ve şairlerden eskilerin izinden gitmesi, onlarla aynı konuları hatta aynı üslupla işlemesi beklenirdi. ‘Mutlak özgünlük takıntısı’, bireyselliğin kutsandığı modern zamanlarda doğdu, ‘fikri özel mülkler’ telif haklarıyla korumaya alındı. Taklit mi esinlenme mi tartışması hiç bitmeyecek.
Bugün yaşamış olsaydı, mutlaka cin fikirli bir köşe yazarı çıkar, “Shakespeare intihalci çıktı!” diye başlık atardı. İngiliz şair ve tiyatro yazarının bütün konularını başka eserlerden aldığını biliyoruz. Aynısını kendi klasik edebiyatımız için de söyleyebiliriz. Acaba Fuzulî, “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge/ Ne açar kimse kapum bâd-ı sabâdan gayrı” dizelerini yazarken Necati’nin, “Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek/ Bir avuç toprağ atar bâd-ı sabâdan gayrı” beytinden “intihal” mi yapmıştı? Veya Leyla ve Mecnun’u yazarken, kendisinden önce aynı konuyu anlatmış olan Ali Şir Nevai veya Nizami gibi başka şairlerin hırsızı mıydı?
Shakespeare ve Fuzuli ile ilgili bu sorular anlamsız gelebilir. Ancak telif hakkı kavramının büyük değer taşıdığı, yasalarca korunduğu günümüzde, bir başka yazarla aynı konuyu işlemek, aynı sözleri kullanmak çok da kolay değil.
İntihal, yani bir başkasının eserini kendisine mal etme, çok yalın bir kavram gibi gözükse de “Olgunlaşmamış şairler taklit eder, olgun şairler çalar” (T. S. Eliot) veya “Bir kitabı kopya etmek intihaldir, birçok kitabı kopya etmek araştırmadır” (Mizner) gibi ünlü sözler, intihalin pek basit olmadığını gösterir. Bir intihal sözlüğü (Le Dictionnaire des Plagiaires) yazan günümüz Fransız yazarlarından Roland de Chaudenay bile şöyle der: “Derleme, kültürün başlıca taşıtıdır”.
Açık bir taklit Zeki Faik İzer, Fransız ressam Eugène Delacroix’nın “La liberté guidant le peuple” (1830) adlı tablosunu “Inkilâp Yolunda” (1933) adlı bir tabloya dönüştürmüş.
Buradan, bir başkasının eserini çalmanın meşru olduğu sonucu çıkmasın. İntihal, her zaman utanç verici bir hırsızlık olarak görüldü. Daha 1. yüzyılda Romalı şair Martialis’in, şiirlerini çalan Fidentinus’a karşı yazdığı epigramlar, bunun hiç hoş karşılanmadığını gösteriyordu: “Kitaplarımın hırsızı, bir şairin tek bir metne ve ucuz bir papirüs parçasına bedel olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun: Alkış, iki üç paraya alınmaz”.
Peki, “imitatio”nun (taklit), yazar, şair, nutuk atan politikacı için başlıca teknik olarak görüldüğü eski Roma’da intihal derken ne anlaşılıyordu? İntihal ve taklidi birbirinden ayıran birkaç nokta vardı: İntihal yapan, çaldığı malzemeye yeni bir katma değer eklemiyordu. Aynı malzemeyi yeniden kullanmak meşruydu ama bunun sonucunda asgari sanat standartlarına ulaşmayı başaramayan bir esere “intihal” demek mümkündü. “İktibas” yani alıntı kavramı da aynı dönemde önem kazandı. Cicero’ya göre, intihalcinin asıl suçu, kaynaklarını saklamasıydı. Yaşlı Plinius, Historia naturalis’in ilk cildinde yararlandığı yazarların bir listesini verirken, intihalcileri bu işi yapmamakla suçluyordu.
Hangisi gerçek? Nisan 2015’te Dulwich Resim Galerisi, Jean- Honoré Fragonard’ın “Genç Kadın” isimli tablosunun orijinaliyle taklidini yanyana sergileyerek ziyaretçilerinden gerçek eseri tahmin etmesini istedi. Doğru cevabı verenlerin oranı %11 oldu.
Ama asıl kıyamet modern zamanlarda, bireysellik, orijinallik, özel mülkiyet gibi kavramların göklere çıkarıldığı dönemde koptu. 18. yüzyıla kadar “orijinallik” bir değer değildi. Doğu’da da Batı’da da sanatçı ve şairlerden eskilerin izinden gitmesi, onlarla aynı konuları işlemesi beklenirdi. Romalı düşünür Seneca yazarlara “eskileri hazmetmelerini” sıkı sıkıya öğütlemişti. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinde Semerkantlı Nizâmî Arûzî (12. yüzyıl) ve Şems-i Kays’ın (13. yüzyıl) öğütlerini örnek veriyordu. Bunlara göre: “(Bir şair için) daha gençliğinde eskilerin şiirlerinden yirmi bin beyit ezberlemek, sonrakilerin eserlerinden on bin kelimeyi gözönünde tutmak, üstatların divanlarını daima okumak lazımdır”.
10.6 milyon $’lık bir kopya eser Modernite öncesinde, orijinal esere sanatsal bir değer katması koşuluyla taklitçilik hoş görülüyordu. Felice Ficherelli’nin 1640 tarihli Saint Praxedis isimli tablosu (solda), ünlü Hollandalı ressam Vermeer tarafından 1655’te yeniden yapılmış, taklit eser geçen sene 10.6 milyon dolara alıcı bulmuştu.
Fuad Köprülü’nün bunları aktardıktan sonra yaptığı modernist yorum ise ilginçti: “Bu telkinlerin, o devir sanatkârlarını nasıl fena bir taklide sürükleyeceği pekâlâ anlaşılır. Şahsiyetin inkişafı için hiçbir serbest saha bırakmayan, taklidi ve nazireciliği şiddetle revaçta tutan bu edebi terbiye tarzı, Tanzimat devrine gelinceye kadar bizim şairlerimiz için de başka türlü değildi”.
Köprülü, İngiliz şair Edward Young’ın Conjectures on Original Composition (1759) adlı eserini okusaydı, kuşkusuz beğenirdi. Young’a göre, yazarlar öncekileri taklit etmekten vazgeçmeliydi: “Ne kadar orijinal olurlarsa o kadar iyidir”. Ayrıca şu sözleri, özel mülkiyet-bireysellik-orijinallik ilişkisini de ortaya koyuyordu: “Taklitçi, tacını başkasıyla paylaşır. Orijinal ise alkışın tamamını hak eder”. Birkaç on yıl sonra, ilk Alman romantikleri Schelling, Schlegel, Novalis gibi şairler, bu orijinallik fikrini alarak yücelttiler ve romantizmle birlikte aynı konuların yeniden işlenmesi geleneği yavaş yavaş son buldu.
İngilizler çarpıttı Türk ressam çaldı 1915’te Çanakkale Harbi sürerken Gökçeada’da eğitim yapan İngiliz askerleri (üstte). Dönemin İngiliz gazeteleri bu fotoğrafı “Türk siperlerine saldıran kahramanlar” diye vermiş; Cumhuriyet döneminde bir ressam, askerlere Türk üniforması giydirerek Sakarya Savaşı’nı “canlandırmış” (ortada). Aynı açıdan bugünkü arazi.
Müzikte de işler farklı değildi. Örneğin Vivaldi’nin (18. yüzyıl) operalarında kötü karakterlerin aryalarını kendisi bestelemeyip olduğu gibi başka bestecilerin operalarından alması doğal karşılanıyordu. Veya Mozart’ın ilk dört piyano konçertosunu başka bestecilerden “kopyala/yapıştır” yöntemiyle derlemesinde bir kötülük görülmüyordu.
Tahmin edileceği gibi resimde intihal zordur. Zeki Faik İzer’in, Fransız ressam Eugène Delacroix’nın “La liberté guidant le peuple” (1830) adlı tablosunu “Inkilâp Yolunda” (1933) adlı bir tabloya dönüştürmesi, açıktan açığa yapılmış bir taklittir. Ancak modernite öncesinde, ressam imzasına bugünkü kadar önem verilmediği açıktı. Eski düzende, usta-çırak ilişkisi içinde, bir atölyede birçok ressam bir arada çalışıyordu. Örneğin Venedikli ressam Tiziano’nun yaptığı Kanuni Sultan Süleyman resimlerini ele alalım. Bunlar bir seri üretimin sipariş üzerine çoğaltılmış parçalarını andırır. Ayrıca bunları Tiziano’nun mu, atölyesindeki başka ressamların mı yaptığı tam olarak bilinmez.
Ünlü nakkaşların durumu da böyleydi. Elbette bazıları şöhrete kavuşuyor, hatta çizgilerinden tanınıyordu. Örneğin Babür Şah, nakkaş Kemalüddin Bihzâd’ın (Kemaleddin Behzad) minyatürlerini hemen tanıdığını, çünkü sakallıları sakalsızlardan daha iyi çizdiğini yazar. Öte yandan Bihzâd da diğer nakkaşlar gibi, nakkaşhanede, usta-çırak ilişkisi içinde, ortaklaşa çalışmaya dayalı bir geleneğin parçasıydı. Kimbilir hangi resmin tamamını kendisi yapmış, tezhib, tahrir, tasvir gibi çalışma aşamalarının hangisini üstlenmişti? Bazılarına “el-fakir Bihzad” veya “kâr-i üstâd-ı Bihzad” diye imza atmıştı ama o kadar tanınmasına rağmen, yaptığı bazı minyatürlerde de imza yoktu. Batılıların onu keşfetmesiyle birlikte (19. yüzyıl) hangi minyatür onun elinden çıkma sorusuna cevap aranmaya başlandı. Nakkaş Osman’ın durumu da farksızdı. Örneğin Sigervatname’deki (Zigetvar Savaşı Tarihi) minyatürlerin ona ait olduğu, 20. yüzyılda birkaç sanat tarihi çalışması sonucu belirlenmişti.
Günümüzde yazar, besteci ve ressamın kim olduğuna verilen büyük önem, bireysellik ve orijinallikle birlikte telif hakkının ortaya çıkışıyla başlayan bir eğilimin parçasıdır. İlk telif hakkı yasası (Kraliçe Anne Yasası, 1710) yayıncı karşısında halkın bilgilenme hakkını korumak için çıkarılmıştı. Çünkü matbaacı, satın aldığı esere sonsuza kadar sahip olabiliyordu. Telif hakkı, aynı nedenle Amerikan Anayasası’nın birinci maddesine (8. Bölüm, 8. Bend) girmişti: “Bilimin ve yararlı sanatların gelişmesi için, yazarlara ve mucitlere kendi yazı ve buluşları üzerindeki haklarının kısıtlı sürelerde verilmesi”.
Ancak sanat ve bilimin serbest dolaşımını sağlamak uğruna yaratıcının hakkını kısıtlayan bu düzenlemeler, zamanla intihali de cezalandıran bir özel mülkiyet hakkına dönüştü. Bern Konvansiyonu sayesinde, bir ülkeden diğerine çeviri yoluyla yapılan intihallere de set çekilmeye çalışıldı (1886). Günümüzde ortaya atılan intihal suçlamalarının bu kadar çok olmasının bir nedeni de, akçeli, dolayısıyla gayet etkili olan fikir mülkiyeti yasalarından kaynaklanmaktadır.
HIRSIZ DA HIRSIZDAN ÇALAR
Shakespeare’in oyunu: Bir çalıntı ‘Fırtına’sı
Shakespeare’in konularını başka yazarlardan alması, klasik geleneğe tamamen uygundu. Ama Fırtına adlı son oyununa baktığımızda işi iyice abarttığını görürüz: Konuyu William Strachey adlı bir yazarın kitabından, oyunun yapısını İtalyan commedia dell’arte türünden, karakterlerin konuşmalarının ciddi bir bölümünü Fransız denemeci Montaigne ile Latin şairi Ovidius’tan (neredeyse kelimesi kelimesine) almıştı. Hınzırca bir ayrıntı daha ekleyelim: Son yapılan araştırmalarda Shakespeare’in konuyu “çaldığı” kitabın yazarı William Strachey’nin de bir intihalci olduğu, kitabında anlattığı Bermuda’daki deniz kazası hikayesini çok daha önce yazılmış başka dört kitaptan aldığı ortaya atıldı.
MİLLÎ MARŞLAR NE KADAR MİLLÎ?
Münasebetsiz XV. Louis, 10. Yıl Marşı’nı söylermiş!
Müziğin milli değil evrensel bir dil olduğunu unutanlar, her yerde “skandallarla” karşılaşmaya hazırlanmalıdır. Büyük Britanya’nın “God Save The King/ The Queen” (Tanrı Kralı/Kraliçeyi Korusun”) marşının, Fransa Kralı XIV. Louis’nin bestecisi Lully’nin kendi kralı için yazdığı “Grand Dieu Sauve Le Roi” (Büyük Tanrı Kralı Koru) adlı eserinden alındığı iddiasını çürütmek için İngilizler çok mürekkep dökmüştür. Buna karşılık Fransız milli marşı “La Marseillaise”in (1792) Avusturyalı besteci Mozart’ın 25. piyano konçertosunun (1786) ilk bölümüyle benzerliği de Fransızları kara kara düşündürür. Cemal Reşit Rey’in bestelediği “Onuncu Yıl Marşı”nın (1933) başının, Fransız düşünür (ve vasat besteci) Jean-Jacques Rousseau’nun “Le Devin du Village” operasında (1752) Colette’in “J’ai perdu tout mon bonheur/ J’ai perdu mon serviteur” diye başlayan aryasındaki ilk temayla benzerliği dikkati çeker. Bu opera ilk kez sarayda sahneye konduğunda Fransa Kralı XV. Louis’nin çok hoşuna gittiği, kralın gün boyu sarayda davudi sesiyle “Çıktık açık alınla” (yani “J’ai perdu tout mon bonheur”) diye şarkı söyleyerek dolaştığı söylenir. Bu örnekler intihal değildir ama marşların ulusal ve ideolojik özellikleri nedeniyle tartışmaya açıktır. Aslında, besteciler her zaman birbirlerinin müziğinden motif ve cümleleri alarak geliştirir. Bu arada Almanya’nın “Deutschland Deutschland über alles” dizesiyle tanınan milli marşının ise, Haydn’ın 1797’de Avusturya İmparatoru II. Franz’ın doğum günü için yazdığı marş olduğunu ekleyelim.
YAKIN TARİHİMİZDE İNTİHAL TARTIŞMALARI
Şiirden romana, suçlama edebiyatı
Peyami Safa, başka yazarlara yaptığı intihal suçlamalarıyla ünlüydü. Bu edebiyat dedektifi, Türk romanının en popüler örneklerinden Çalıkuşu’nun (1922) Léon Frapié’nin L’institutrice de Province (Taşra Öğretmeni, 1897) adlı romanından çalındığını öne sürmüştü. Léon Frapié (1863-1949) eğitim ve kadın haklarına ilgisiyle tanınan bir romancıydı. Taşra Öğretmeni adlı romanında, Louise Chardon adlı genç bir öğretmen kızın bir köy okulunda çektiği sıkıntıları, Reşat Nuri Güntekin ise Çalıkuşu’nda Feride adlı İstanbullu bir kızın aşk acısı nedeniyle evden kaçarak Anadolu’da öğretmen olarak hayatını sürdürmeye çalışmasını anlatmıştı. İki romanda da eğitimin aksaklıklarına değiniliyor, yalnız bir kadının istismara açık olduğu vurgulanıyordu ama Çalıkuşu’nda aşk acısı öne çıkarken, Taşra Öğretmeni eğitim üzerine yazılmış tezli bir romandı.
Türk şiirinin en ünlü örneklerinden biri de intihal suçlamasıyla karşılaştı. Ahmed Hâşim’in “Yarı Yol” (1923) şiirini İngiliz şair Rudyard Kipling’in The Jungle Book (Ormanın Kitabı, 1894) eserinde Maymunların Şarkısı adlı şiirden çaldığı öne sürüldü. “Maymunların Şarkısı” ile herhalde “Road Song of the Bandar-Log” başlıklı şiir kastediliyordu. Ancak maymunların ağzından yazılmış bu şiirde “Half-way up to the jealous moon!” (Yarı yoldayız kıskanç aya doğru!) dizesiyle Ahmed Haşim’in “Yarı yoldan ziyâde mâha yakın” dizesi arasındaki yakınlık dışında hiçbir benzerlik kurulamaz. İki şiirin temalarının da uzaktan yakından ilişkisiz olduğunu eklemek gerekir.
Ülkü Tamer 50’li yıllarda İlhan Berk’in kendi şiirlerini çaldığını söylemiş, Berk’in de “evet beğendiğim şeyleri alırım” demesi büyük tartışma yaratmıştı. Erdoğan Alkan Şiir Sanatı kitabında Türk şairlerinin Fransız şairlerinden aldıkları dizeleri yazmış, Cemal Süreya, A. Muhip Dranas ve birçok şairden karşılaştırmalı örnekler vermişti. 70’li yıllarda Burhan Günel Yazko dergisinde Adalet Ağaoğlu’nun Huxley’in kitabından “fazlaca etkilendiğini” dile getirmiş, tartışmaya Mina Urgan ve Leyla Erbil de katılmıştı. 80’li yıllarda da Murat Bardakçı, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanının çalıntı olduğunu iddia etmişti.
1929 ve 1954 yıllarının Ocak-Mart ayları arasında yaşanan müthiş soğuklar, biraz da buzlarla kaplanmış Boğaz fotoğrafları sayesinde hatıralarda “büyük İstanbul kışları” olarak yer ettiler. Oysa ikisi de bütün Türkiye’yi hatta Avrupa’yı donduran yaman kışlardı. Karakışın sıkıntılarını, trajedilerini bütün ülke yaşadı. Güneş yüzünü gösterdiğinde bütün memleket derdini karda eğlenerek dağıtmaya çalıştı. Ama basının kalbi İstanbul’da atıyordu, tarihe kalan malzeme de doğal olarak İstanbul merkezli oldu. Gazetecilerin meşhur “İstanbul’a kış gelmeden Türkiye’ye kış gelmez” lafı belki de hiç o yıllardaki kadar gerçeği yansıtmamıştı…
Yoğun kar fırtınasında göz gözü görmüyor, Galata Köprüsü’nde tipiye yakalananlar zorlukla yürüyor, 19 Ocak 1929. (Yapı Kredi Tarihi Arşiv Müzesi, Selahattin Giz koleksiyonu).Şiddetli kar yağışı nedeniyle tenhalaşan sokaklar, tipi altında buzlu zeminde ilerlemeye çalışan Yedikule- Sirkeci tramvayı, 1 Şubat 1929.Zorlu hava koşullarında iskeleye yanaşmayı başaran bir Şirketi Hayriye vapurundan inen yolcular, 4 Mart 1929.Cağaloğlu’ndaki İran Sefareti önünde yollara kömür tozu döken belediye işçileri, 6 Şubat 1929.Sultanhamam’da bir yazmacı dükkanı. Dükkan sahibi karları temizlerken gelip geçenler onu seyrediyor, 7 Şubat 1929Galata rıhtımında bağlı bir Şirketi Hayriye vapurunun üzerinde biriken karları temizleyen görevliler, 3 Şubat 1929.Bindikleri tren kara saplandığı için raylarda yürüyerek evlerine ulaşmaya çalışan yolcular (solda). Göztepe ve Erenköy istasyonları civarında demiryolunu açık tutmak için karları küreyen işçiler, Şubat 1929.Sultanahmet Cezaevi’nin önüde kartopu oynayarak kar tatilinin keyfini çıkartan çocuklar, 11 Şubat 1929.11 Şubat’ı 12 Şubat’a bağlayan gece Troçki’nin İstanbul’a gelişini görüntülemek için dondurucu soğukta bekleyen foto muhabirleri. Soldan: Faik (Şenol), Âli (Ersan), Namık (Görgüç), Hilmi (Şahenk). Troçki basını şaşırtarak İstanbul’a Büyükdere’den ayak basınca basın fotoğrafçıları amaçlarına ulaşamamıştı.Vefa Orta Mektebi önünde kar tatilini bayram sevinciyle karşılayan öğrencilerin görüntüsü Brueghel’in tablolarından alınmış bir detayı andırıyor, 11 Şubat 1929.Fotoğrafın üzerine elyazısıyla “1 Mart 1929 Cuma günü İstanbul boğazının Tuna’dan gelen buzlarla istila edilmesi” notu düşülmüş.Bebek koyunda buzların üzerinde poz veren maceraperest İstanbullular, 2 Mart 1929 (Bahattin Öztuncay koleksiyonu).Buzlar arasında yolunu bulmaya çalışan bir kayığın içinde Beylerbeyi sahiline ulaşmaya çabalayan iki kişi, 3 Mart 1929.Bir geminin güvertesinden buzlar tarafından kuşatılmış Dolmabahçe Sarayı sahili, 28 Mart 1954.Boğaz’a inen buzlar o kadar yoğundu ki, Hürriyet gazetesi 26 Şubat 1954 tarihli nüshasında “Dün Boğaz’ı yaya geçmek kabil oldu!” manşetini atmıştı.
Beyazıt’ta, İstanbul Üniversitesi bahçesinde bir grup kız öğrenci, ellerinde kartoplarıyla ‘kış hatırası’ pozu veriyor, 26 Ocak 1954.
Anadoluhisarı-Küçüksu arasındaki yalılardan birinin önündeki buzadayı fetheden iki arkadaş, 26 Şubat 1954.
İSTANBUL’UN ESASLI KIŞLARI
Haliç’te don
Bizans kayıtlarında yer alan sert kışların en eskilerinden biri İmparator Valens’in saltanatının son yılında yaşandı. Haliç’in bazı bölgeleri buz tuttu.
401
Gazap soğukları
İmparator Arkadios döneminde 20 gün süren sert kış Haliç ve Boğaz’ı kısmen dondurdu. Bizanslılar soğukların Tanrı’nın verdiği bir ceza olduğuna inandı.
739
İsa indi, kış vurdu
Boğaziçi buzlarla kaplandı. Halk bu sefer, saray kapısının üzerindeki İsa tasvirini indirten İmparator III. Leon’u şiddetli kışın baş sorumlusu ilan etti.
753
Boğaz’a dönen buzlar
Marmara’da Karadeniz’den gelen buz kütleleri görüldü. Haliç ve Salıpazarı önündeki buzlar daha sonra akıntının etkisiyle Boğaziçi kıyılarına sürüklendi.
755
Surlar hasar gördü
Boğaziçi, Haliç ve Karadeniz’in bir bölümü dondu. Buzullar, Sarayburnu ve Cankurtaran tarafındaki deniz surlarına hasar verdi.
763
Buzul kaleleri
Tarihçi Theofanes ve Zonoras’a göre İstanbul’da yaşanan en sert kışlardandı. Rivayete göre donan denizdeki devasa buzlar şehir surları yüksekliğine erişti.
928
En uzun kış
Dört ay süren kış şehir ahalisini eve hapsetti. Şehir ıssızlığa gömüldü, kiliseler günlerce açılmadı. Felaketin bir an önce bitmesi için ayinler düzenlendi.
1573
Ekmek ateş pahası
Kış çok sert geçti. Un tedariğinde zorluk yaşadıklarını öne süren fırıncılar narh istedi, ekmek fiyatları yükseldi, ekmek sıkıntısı başgösterdi.
1595
Kar altında 19 tabut
Halk kış afetini III. Mehmet’in 19 kardeşini boğdurmasına yordu. Rivayete göre 27 Ocak 1595 günü lapa lapa kar yağarken saraydan 19 tabut çıkıyordu.
1621
Şehzadenin ahı tuttu
Haliç ve Boğaz buzla kaplandı, Sarayburnu-Üsküdar arası dondu. Bu kez karakışın nedeni II. Osman’ın 15 yaşındaki Şehzade Mehmet’i boğdurmasıydı.
1689
Haziran’da soğuk duş
Haziran ayındaki şiddetli fırtına İstanbul kıyılarını vurdu. Boğaz sahillerinde ve kayıkhanelerde büyük hasara ve 500’den fazla can kaybına neden oldu.
1658
Vakanüvisin kış notu
Boğaz buz kesince Seyyid Hakim Efendi tarihe not düştü: “Buz üstünden geçen bir kimse geldi dedi tarihin/Deniz altmış sekizde dondu buzdan bendeniz geçtim.
1739-1740
Eksik oruç, feci kış
Kış 1739 sonundan 1740 Şubatına dek sürdü. Halk afeti, bayramın ilk günüyle arifenin karıştırılmasına, I. Mahmud dahil herkesin eksik oruç tutmasına bağladı.
1751
Kar çatıları çökertti
Selli, kasırgalı, vebalı sonbaharı, karlı kıyametlı bir kış izledi. Ağaçlar köklerinden koparak sürükeklendi, damlarda biriken kar nedeniyle evlerin çatıları çöktü.
1755
Padişahla gelen soğuk
Yılın başında, III. Osman’ın tahta çıkışından sonra başlayan 20 günlük soğuklar İstanbullular tarafından saltanat değişikliğinin uğursuzluğuna bağlandı.
1779
Eyüp, Hasköy dondu
İstanbul limanının bir bölümüyle Eyüp ile Hasköy arasındaki bölge dondu. Halk bu bölgelerden yürüyerek karşı kıyıya geçti.
1785
Gemi batıran fırtına
Şubat ayında çok şiddetli bir fırtına oldu. Birkaç dakika içinde Boğaz’da 30’dan fazla sandal, Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı noktada 17 gemi battı.
1805
Beyaza kesen Nisan
Nisan ayında İstanbul günlerce süren kar yağışının etkisiyle ıssızlığa gömüldü. Şiddetli soğuk yüzünden şehirde gıda kıtlığı yaşandı.
1811
Felaket yağmurları
Aşırı yağışların sebep olduğu sel baskınlarında Eyüp, Aksaray ve Beşiktaş büyük zarar gördü. Dükkanlar kullanılamaz, evler oturulamaz hale geldi.
1823 ve 1857
Yakacak sıkıntısı
Her iki yılın kışında da Haliç dondu. 1857’de Mühendis Mektebi hocası Bostancızade Mustafa Efendi arabasıyla karşıya geçerek tarihe not düştü.
1862 ve 1878
Sular dondu, susuz kalındı
Haliç ve Boğaziçi irili ufaklı buzlarla kaplandı. 1878’de şehrin su kaynakları donunca şehirde büyük bir su sıkıntısı yaşandı.
1918
Savaş ve karakış
1. Dünya Savaşı’nın sonlarında tüm dünyada çok soğuk bir kış yaşandı. 15 Ocak’ta başlayan kar yağışı İstanbul’daki savaş yokluğunu artırdı, vapular mahsur kaldı.
1927
Esas kışın öncüsü
İstanbul’un sayılı kışlarından biri yaşandı. Şehrin maruz kaldığı yoğun kar yağışı, adeta iki sene sonra gelecek olan dehşetli soğukların habercisi oldu.
1928
Tuna’dan inen buzlar
Tuna nehri buz tuttu, çözülen buz parçaları Karadeniz’den Boğaz’a ve Haliç’in ağzına kadar indi. Bu nedenle 1928 ve 1929 kışları hep birbirine karıştırıldı.
İlk filmden 38 yıl sonra yeni bölümüyle (Güç Uyanıyor) tekrar vizyona giren ‘Yıldız Savaşları’, popüler kültürün yakın tarihte iz bırakan önemli yapımlarından oldu. Yaratıcısı George Lucas’ın kişisel macerası eşliğinde, bir döneme damgasını vuran seri filmin gerçek hikayesi…
Star Wars (Yıldız Savaşları) filmlerinin yaratıcısı George Lucas’ın babası, 1929’daki Büyük Bunalım sırasında büyümüştü ve ofis malzemeleri satan muhafazakar bir işadamıydı. California’nın küçük bir kasabasında, Modesto’da, Dorothy Ellinore Bomberger Lucas’la yaşıyordu. Küçük Lucas, ABD’nin üç senedir 2. Dünya Savaşı’nda olduğu 1944’de doğdu. Henüz Japonya’ya atom bombası atılmamıştı.
Annesi, zayıf bünyesi yüzünden hayatının büyük bir bölümünü yatağına mahkum olarak geçirmişti. Kısa boylu, zayıf, içine kapanık George babası için bir hayalkırıklığı olmuştu. George Sr., oğlundan, küçümseyerek “sıska küçük şeytan” diye bahsederdi.
Lucas, insan ilişkilerinde de beceriksiz ve başarısızdı; bu yüzden okul hayatında da sürekli itilip kakılmalara, alaylara maruz kaldı. George Lucas belki her ergenin biraz yapması gerektiği gibi, içinde yetiştiği değerleri sorgulayarak bunlara karşı çıkmayı başardı ve aşık olduğu sinema sanatının yakınlarından geçmediği bu kasabadan ayrılarak, üniversitede sinema okumaya karar verdi. Kararını açıkladığında, babası doğal olarak Sin City’ye (Hollywood) gitmesine karşı çıktı. “Dönersin geri birkaç yıl sonra” deyince, George bağırarak bir kehanette bulundu: “Hayatta geri dönmeyeceğim. Otuz yaşımdan önce milyoner olacağım”. 29 yaşında ilk stüdyo filmi Graffiti’nin gişe başarısıyla milyoner oldu ve 70 yaşından önce, yarattığı “Star Wars” evrenini Walt Disney Company’ye satarak milyarder olmayı da başardı.
Francis Ford Coppola gibi daha “karanlık”, yetişkin filmler yazan bir çevresi vardı Lucas’ın bu ilk dönemlerinde. Hatta kendini bir odaya kapatıp, iki buçuk yıl boyunca “Star Wars: A New Hope”un senaryosu üzerinde çalıştığı sırada, “Apocalypse Now” George Lucas’ı bekliyordu. Coppola, Lucas’a senaryoyu teklif etmişti ama Lucas reddetmişti bu teklifi. Coppola ise, “Apocalyspe Now” gibi bir projeyi reddetmenin delilik olduğunu düşünüyordu.
Luke ve Leia
İlk filmde Luke Skywalker’ı canlandıran Mark Hamill 26, Prenses Leia’yı canlandıran Carrie Fisher 21 yaşındaydı.
Jedi ve Prenses
Luke Skywalker son filmde sadece finalde görülüyor. Harrison Ford ve Chewbacca ise neredeyse hiç yaşlanmamış.
Halbuki Lucas, tepesinde Sergei Eisenstein’ın resmi, küçük odasında pop kültürün, mitolojinin her köşesinden topladığı parçalarla belki “Apocalypse Now” gibi bir sinema şaheseri değil, ama 20. yüzyıl pop kültürünün belki de en önemli eserini yaratıyordu. En büyük ilham kaynağı, 1934’den beri Pazar günü gazetede yayınlanan “Flash Gordon”du. Bu çizgiroman, bilimkurgu türünde olmasının yanında tam bir macera filmi estetiği vardı. Hiç durmayan bir hareket ve dinamizm içeren bu klasik çizgiromanın duygusunu, sinemaya taşımayı tasarladı.
Bu sıralarda okuduğu Joseph Cambell de Lucas’ı çok etkilemişti. Cambell’ın kitaplarında, tarih boyunca belli başlı parçaları sürekli olarak karşımıza çıkan tek bir mitos olduğu fikri, Lucas’ın “Star Wars”u yazarken en çok faydalandığı formüldü. Tabii yalnızca eski moda çizgi romanlar ve mitoslar değildi “Star Wars” evrenini yaratacak olan. ABD’nin 70’lerde yaşadığı travmalar da ortaya çıkacaktı hikayelerde.
20151977
Soğuk Savaş’ın yarattığı kıyamet senaryoları, Death Star’ın gezegenleri yokedici gücünde gösteriyordu kendini. ‘İmparatorluk’un yenilmez görünen kudretinin, Endor gezegeninde yaşayan kısacık, tüylü, şirin Ewok’lar tarafından dize getirilmesinde, Amerika’nın Vietnam’da yaşadığı mağlubiyetin izleri vardı. Tam bir tarih tutkunu olan George Lucas’a İmparator Palpatine’in bir zamanlar bir Jedi olup olmadığı sorulduğunda, şöyle cevap verdiği aktarılır: “Hayır, bir siyasetçiydi. İsmi de Richard M. Nixon’dı. Parlamentoyu devre dışı bıraktı, başa geçti ve tam bir imparatorluk neferi oldu. Gerçekten kötü biriydi. Ama gerçekten iyi bir insanmış gibi davranırdı”.
George Lucas’ın güce karşı olan şüpheciliği ve karşıt tutumu, filmlerinin yakaladığı inanılmaz başarıyla meşruiyet kazanmış oldu. “Star Wars”u ilk izlettiğinde, film, özellikle de John Williams’ın artık bir klasik haline gelmiş inanılmaz müzikleri de olmadan, neredeyse hiçbir arkadaşı tarafından beğenilmedi. İnadı biraz da bundandı belki.
Yaratıcı Lucas George Lucas ilk filmin çekimleri sırasında, henüz 30’larının başında (üstte). Bugün 71 yaşındaki Lucas, kendi yarattığı askerlerden de korkmuş görünüyor! (altta).
Bir bilimkurguydu “Star Wars”, ama gücü temelde bir sihir olarak ele alıyordu. Kaçış edebiyatı olarak yıllarca küçümsense de (son yıllarda hakettiği saygınlığı kazandığı söylenebilir) fantastik edebiyatın değişmez unsurlarından biriydi sihir. Fakat bu kaçış, her zaman yüzleşmeden kaçmak, mücadeleden çekilmek anlamına gelmiyordu. “Star Wars” kimilerine göre “yüzeysel”, yeni nesil patlamış mısır sinemasını dünyanın başına saran B sınıfı ucuz bir eğlenceydi. Ama kesin olan şey kalbinin doğru yerde, yani direnenlerin tarafında bulunduğu gerçeğiydi.
“İster Julius Ceasar, Napoléon ya da Adolf Hitler olsun, demokrasiden vazgeçme fikrini –çoğu zaman kriz dönemlerinde vazgeçilir- tarih boyunca görürsünüz” diyordu George Lucas. Galaktik Cumhuriyet Parlamentosu’nun Palpatine’in başını çektiği darbeyle yıkılmasına şahit olduğunda Padmé Naberrie’nin gözlemlediği gibi, özgürlük bazen alkışlar eşliğinde de ölüyordu. Cumhuriyet içeriden çürüyebiliyordu. Tek adam yönetimleri, yalnızca Palpatine gibi Sith lordları tarafından yaratılmamaktaydı; kendisine alkış tutanlar da en az lordlar kadar suçluydu. Palpatine gibi diktatörleri, kültürel olarak cılızlaşan, aşırı büyümeye ve tüketime odaklanan toplum başa geçiriyordu.
Karada-havada Landspeeder’lar ilk filmlerin uzay araçları kadar beğenilmişti (altta solda). Son filmde Rey’in (Daisy Ridley) kullandığı araçlar teknik olarak gelişmiş, ama “retro” tasarım devam ediyor (altta).
Başka küçük ayrıntılarda da, “Star Wars”un temel yapısı, Roma İmparatorluğu’nun tarihini yansıtır. Senato, Cumhuriyet gibi oluşumlar Roma İmparatorluğu’ndan gelirken, askerlerin kıyafetleri ve simgeleri de açıkça Nazileri çağrıştırır. Tarihin bu dev imparatorlukları gibi, Palpatine ve “İmparatorluk” da üstün askerî gücünü ve ölümcül silahlarının yarattığı tehdidi kullanarak galaksiyi kontrol eder. Alderaan gezegenin ilk üçlemede nedensiz yere yok edilmesi de bundandır. Göz göre göre yapılan katliamlara, yolsuzluklara ve kötülüklere rağmen, halkın büyük çoğunluğu nasıl bir zamanlar Hitler’i desteklediyse, Palpatine de aynı şekilde destek bulur. Halkın çoğunluğunun desteğini almış bu diktatörlerin ellerinde silahları, bombaları, dünyaları yok edecek güçleri varken, direnmek mümkün değil gibi görünür. İşte böyle zamanlarda, başlangıç olarak Yoda gibi bilge savaşçılara kulak vermek gerekir belki de. Eğer “İmparatorluk”u alt etmek istiyorlarsa, “âsiler önce bildiklerini unutmalıdır” diye salık verir Yoda. Death Star ya da atom bombası gibi silahların karşısına şiddetle karşı çıkmak aptallıktır. Ancak umutsuzluğa kapılmak da yenilgiyi kabullenmek olur. O yüzden imkansızı başaracaklarından emin olmalıdır direnenler ve ne kadar kötü günlerden geçiyor olsalar da, eğer gerçekten haklılarsa, bu inanca sarılıp, vazgeçmemelidirler.
İkinci üçlemede Annakin Skywalker, Darth Vader olur. Luke Skywalker ise, babasının bakış açısını ne olursa olsun kabullenmez. Ölmeden önce Darth Vader’ın karanlık tarafı redderek bir nevi tekrar Annakin Skywalker olması da, aslında Darth Vader’ın gerçek yokoluşudur. Seyirciyi memnun etmek konusunda inanılmaz bir içgüdüsü olan George Lucas, böylece dönemin ABD’sinde yaşadıkları kötü günlerin bir gün biteceğini, Richard Nixon gibi despotların sonsuza kadar yaşamayacağını, Carter yıllarının geride kaldığını ve Vietnam savaşının yaralarının elbet bir gün sarılacağını telkin eder. Bu anlamda, Star Wars’un kalbi her zaman doğru yerde olmuştur.
Fakat “Star Wars”un ve George Lucas’ın düzen karşıtlığı çoğu zaman görünüşte kalır ya da en iyimser deyişle, sorunlarla doludur. Her mavi gözlü beyaz Amerikalı gibi, Luke Skywalker da doğuştan gelen sorumluluğunu üstlenir, lider olması kaçınılmaz gibidir. Güce sahip olan yine beyazlardır. Jar Jar Binks’in komik bir Jamaikalı aksanı vardır. Siyah karakterler, Lucas’ın da itiraf ettiği gibi, Afrikalı-Amerikalı seyircinin de filmle özdeşlik kurabilmesi için senaryodadır. “Star Wars” filmlerinde direniş, hiyerarşiye ya da düzene karşı değil, galaksinin istikrarı içindir denilebilir. Galaksi tarihinde “Cumhuriyet”in ve “İmparatorluk”un döngüsel olarak birbirinin yerini alması da bu karşıtlığın aslında bir yanılsama olduğunu gösterir.
“Klonların Saldırısı” filmindeki meşhur düello sahnesi.
Kendisi de aslında oldukça muhafazakar ve apolitik olan Lucas’ın, “Star Wars”u bir marka, dev bir endüstri haline getirebilmesi, bu projenin en başından beri çok zekice bir pazarlamayla tasarlanmış olmasına bağlı şüphesiz. İlk filmden, şu anda hâlâ sinemalarda oynayan ve rekor üstüne rekor kırarak sinema tarihine geçen “The Force Awakens”e (Güç Uyanıyor) kadar yedi film de, George Lucas’ın da açıkça söylediği gibi “Walt Disney filmleri”dir. O günlerde üretilen karamsar, siyasi filmlere karşı cesur ama oldukça sorunlu bir “franchise”dır.
Filmlerin pop kültür üzerinde inanılmaz bir etkisi olduğu tartışılmaz. Kimilerine göre sinema sanatını ucuzlaştırmıştır, kimilerine göre birer deha eserleridir. Oysa gerçek belki de daha heyecansızdır. George Lucas’a göre “patlamış mısır” filmleri hep varolmuştur, varolacaktır. Onun yaptığı sadece pop kültürü tarayarak bir Frankenstein yaratmak ve filmlerin suya sabuna dokunmadan da seyircinin kalbine dokunabileceğini göstermek olmuştur. Ama film tüketme alışkanlığımızı, bilimkurguya yaklaşımımızı ve hayal dünyamızı kökünden değiştirdiği de tartışılmaz bir gerçektir.
Han Solo 977 Harrison Ford’un parladığı ilk film, aynı zamanda aktörün “Kutsal Hazine Avcıları”yla doruğa ulaşacak bilimkurgufantastik filmler kariyerinde dönüm noktası oldu.
Han Solo 015 Bugün 73 yaşında olan ünlü aktörün son filmindeki performansı 38 yıl öncesini aratmıyor. Aktörün son filmde diğer başrol oyuncularından fazla para alması (x50) tartışma yaratmıştı.
‘YILDIZ SAVAŞLARI’NDAN GÜNÜMÜZ TEKNOLOJİSİNE
Gerçek olan bilimkurgu
Boston Dynamics’in tasarladığı savaş robotu “BigDog”.
“Yıldız Savaşları” serisi sadece izleyicileri etkilemekle kalmadı, biliminsanlarına da ilham verdi. Bunların bir kısmı, maalesef savaş endüstrisini besleyen tasarımlar…
Film serisi boyunca emirleri yerine getiren ve savaşlarda hayat kurtaran ‘Battle Droid’ler, Amerikan ordusuna ilham kaynağı oldu. Boston Dynamics tarafından Battle Droid’lerden ilhamla tasarlanan, uzaktan kumandalı robot BigDog, yakın gelecekte savaş meydanlarında boy gösterecek gibi.
Luke’un kullanmaya tenezzül etmediği baş üstü göstergesi (HUD), günümüzde modern savaş jetlerinde navigasyon ve saldırı amaçlı kullanılıyor. Hatta General Motors ve BMW, bazı arabalarına bu teknolojiyi entegre etmiş durumda. Yakın gelecekte tüm arabalarda kullanılmaya başlanacak olan bu teknoloji sayesinde, arabanın burun kısmında hız, konum ve daha bir çok bilgiyi görmek mümkün.
Prenses Leia’nın Obi Wan-Kenobi’ ye gönderdiği hologram mesaj, Arizona Üniversitesi profesörü Nasser Peyghambarian tarafından hayata geçirildi. ‘İmparator’ bölümünde Luke Skywalker’ın Darth Wader ile savaşırken kaybettiği elinin yerine takılan biyonik el de
Touch Bionics tarafından tasarlanan el, koldaki elektriksel sinyallerini okuyup ele göndererek, elin doğasına uygun olarak hareket etmesine olanak tanıyor.
Serinin havalı ikilisi R2D2 ve C-3PO robotları, film hayranlarının en çok sahip olmak istediği teknolojilerden biriydi. Honda’nın ASIMO adını verdiği insansı robot beklentileri karşılayacak gibi görünüyor. Son sürat havada süzülen ‘Landspeeder’ da yaklaşık 3 metre yerden yükselebilen ve 50 km hıza ulaşabilen ‘M200G’ adındaki kırmızı uçan araba ile hayatımızda yerini aldı.
Ve tabii tüm sinema tarihinin en harika silahı, vazgeçilmez ışın kılıçları! Şimdiye kadar sadece içine ışık konulmuş plastik oyuncaklar ve film kalitesinde yapılmış replikalarıyla yetindiğimiz ışın kılıçları uzmanlara göre hiçbir zaman –inşallah- hayata geçemeyecek gibi görünüyor. Fakat lazer teknolojili silahlar araştırılmaya devam ediliyor. günümüzde hayata geçmiş teknolojiler arasında.
İlk filmlerdeki süper savaş droid’leri.
STAR WARS 1977-2015
BÖLÜM IV: YILDIZ SAVAŞLARI (YENI BIR UMUT)
STAR WARS (A NEW HOPE)
Serinin sonradan “Bölüm 4” olarak adlandırılacak ilk filmi. Gösterime girmeden önce filmi seyredenler arasında beğenen tek kişi Steven Spielberg’dü. Tamamlanmış hali birkaç ay sonra, 25 Mayıs 1977’de gösterime girdiğinde, “Jaws”u geride bırakarak dünya gişe rekorunu kırdı.
BÖLÜM V: İMPARATOR THE EMPIRE STRIKES BACK
Lucas’ın, Leigh Brackett’la birlikte yazdığı ikinci filmin senaryosu 1977’de tamamlanmıştı. Film, 21 Mayıs 1980’de gösterime girdi. Eleştirmenler baştan beğenmese de serinin belki de en iyi filmiydi ve zaman içinde sinema tarihinin klasiklerinden biri olduğu genel kabul gördü.
BÖLÜM VI: JEDI’IN DÖNÜŞÜ RETURN OF THE JEDI
David Lynch ve David Cronenberg filmi yönetmeleri için yapılan teklifi kabul etmediler. Sonunda yönetmen olan Richard Marquand, sürekli sette bulunan George Lucas’la çalışmasını şöyle anlatacaktı: “Kral Lear’ı yönetmeye çalışmak gibi –yan odada Shakespeare varken!”.
BÖLÜM I: GIZLI TEHLIKE THE PHANTOM MENACE
16 senelik bir aradan sonra yapılan ilk filmdi. Çok sayıda “Star Wars” hayranı için bir felaket yılı oldu. Orijinal serinin öncesinde geçen olayları anlatan ve merkezine de Annakin Skywalker’ın “karanlık taraf”a geçmesini alan bu yeni üçleme, neredeyse herkes tarafından eleştirildi.
BÖLÜM II: KLONLARIN SALDIRISI ATTACK OF THE CLONES
Lucas’ın senaryosunu Jonathan Hales ile birlikte yazdığı film gişe başarısına rağmen (1 milyar dolar) önceki filmde olduğu gibi eleştirmenler tarafından beğenilmedi. Daha ziyade aksiyon sahnelerinin başarısı ile öne çıktı. Yoda ile Dooku arasındaki düello sahnesi bir efsane oldu.
BÖLÜM III: SITH’IN İNTIKAMI REVENGE OF THE SITH
Müziklerini yine John Williams’ın yaptığı film, bu defa hem gişe başarısı (850 milyon dolar) hem de eleştirmenlerin övgüsüyle (Oscar’a aday gösterildi) öne çıktı. Kimileri filmin Irak Savaşı’nı eleştirdiğini kimileri de Faust’un modern bir uyarlaması olduğunu iddia etti.
BÖLÜM VII: GÜÇ UYANIYOR THE FORCE AWAKENS
İlk filmden 38 yıl sonra vizyona giren yeni bölüm, yine “İmparatorluk” ve “Asiler” arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Bu sefer yönetmenlik, “Star Trek” (Uzay Yolu) evrenini de tazeleyerek tekrar izlenilebilir kılan J. J. Abrams’ta. Filmin hasılatı şimdiden 530 milyon doları geçti.
1. Dünya Savaşı’nda ölenlerin yüzde 90’ı asker, yüzde 10’u sivildi. Günümüz savaşlarında ise sivil kayıpların oranı yüzde 90’ı geçiyor. Eskiden uzak sınırlarda yapılan muharabeler son yıllarda kentlere, mahallelere taşınıyor. En korkunç savaş suçlarını bile propaganda malzemesi olarak kullanmaktan çekinmeyen ‘yeni savaş’, dünyanın tamamını kanlı bir cepheye dönüştürüyor.
Savaşın neredeyse bir medeniyet göstergesi haline geleceğini kim tahmin edebilirdi? Tarafların kendi ordularıyla sivil halktan uzakta er meydanına çıktığı ve ‘centilmence’ çarpıştığı eski savaşların nostaljik güzellemelerle anılabileceği kimin aklına gelirdi? Dünyanın tamamını cephe ilan eden, sivil-üniformalı ayrımı gözetmeyen, taşeron güçler üzerinden yürütülen; başı sonu, cephesi tarafı belirsiz günümüz savaşlarına tanık oldukça, insanın geçmişin ‘masum’ savaşlarına özlem duyası geliyor. Günümüzde her şey gibi savaşlar da bozuluyor.
Sivil kıyımları
Genç bir adam Suriye kuvvetlerinin varil bombası saldırısında yaralanan küçük bir kızı taşıyor. Halep, Haziran 2014.
Savaşın yeni yüzü bir yandan tarihte gördüğümüz birçok şeye benziyor, bir yandan da hiçbir şeye tam benzemiyor. İlan edilmeden başlamaları, tarafların sayısının değişkenliği, müdahillerin tam belli olmaması, iç içe geçmiş birçok savaştan oluşan karmaşık yapıları yeni savaşları garip bir mücadeleler silsilesi haline getiriyor. Günümüzde savaşların nasıl başladığı kısmen anlaşılsa bile, “hangi koşullar gerçekleşirse bu savaş sona erer” sorusunu kimse yanıtlayamıyor. Çok farklı dinamiklerle beslenen şiddet dalgaları bir yükseliyor, bir sönüyor. Bunu, fırtına sonrasının ölü dalgaları gibi, Avrupa kıyılarına vuran mülteci dalgaları izliyor. İçin için yanan ateş bir Mezopotamya’da, bir Filistin’de parlıyor, kimi zaman Lübnan ve Suriye’de alevleniyor. Bazen Körfez’e veya Libya’ya uzanıyor. Ama tehdidin ucu bucağı yok. Paris’e, Kaliforniya’ya, Kenya’ya, Bombay’a, Endonezya’ya, Azerbaycan’a, Çeçenistan’a da sıçrıyor. Kaos dünyayı sararken, hiçbir gerçekçi çözüm üretilemiyor. Oysa tarih, bugünü anlamak için vardır. O halde biz de sürekli ama düşük yoğunluklu bu savaşın nasıl geliştiğini yakın ve uzak geçmişte arayacağız.
Amerikalı yardım gönüllüsü Peter Kassig’in IŞİD tarafından katledilmesi, Kasım 2014.
Bugün yaşanan ne sadece Batılıların ileri sürdüğü gibi ABD’nin bugüne kadar uğruna bir buçuk trilyon dolar harcadığı “teröre karşı küresel savaş”tan ibarettir, ne de İslam’ın bir kısmına atfedilen cihattır. Bileşiminde birçok yeniden yapılandırma ve sınırları değiştirme projesi, kimi devletlerin uzun vadeli güvenlik kaygılarının giderilmesi, enerji ve su kaynaklarının denetimi ve geçmişten kalan hesapların kesilmesi gibi unsurlar vardır. Tarihi Şii-Sünni çatışmaları, imparatorlukların paylaşımından kalan 1918 hesaplarıyla iç içe geçer. Osmanlı topraklarının yeniden paylaşımı bunun bir parçasıdır. Sünni radikalizmine karşı besledikleri derin endişe, tüm nüfuz sorunlarına karşın Rusları da Suriye’ye çekmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin yüzde 90’ı asker, % 10’u sivillerden oluşuyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda bu oranlar % 50-50 oldu. Günümüzde ise ölenlerin en az %90’ını siviller oluşturuyor. Adeta soykırıma dönüşen savaşlarda cephe kavramı da değişiyor, ülkelerin ve hatta dünyanın tümü cephe haline geliyor. Eskiden uzak sınırlarda yapılan muharebeler şimdi kentlere ve mahallelere taşınıyor. Bütün ordular kent savaşlarına hazırlanıyor. Bu biraz dünyanın büyük bölümünün kentlere göçmesinden, biraz da savaşın yeni niteliğinden kaynaklanıyor. Zayıf olan taraflar kentlerde daha rahat barınabiliyor. Çünkü, dağlarda gezenleri ve konuşanları uzaydan bile tespit eden inanılmaz teknolojiler var. Ayrıca, savaşın politik niteliği askeri niteliğine ağır basınca, büyük kitlelerin olduğu yerler savaş mahalli haline geliyor. Tabii, dağlar gene de çekilme mahalli olabiliyor, ama önemleri eskisiyle kıyas bile edilemez. Aslında savaş, tam anlamıyla yeryüzüne yayılıyor.
Şehirler de güvenli değil İç savaş sırasında ateş altında kalan sivilleri korumaya çalışan Bosnalı bir asker. Saraybosna, 1992.
Modern savaşın çok kabaca sanayi devrimi ile başladığını düşünebiliriz. Yani, büyük orduları donatabilecek seri üretimin olması gerekir. Ancak bu yeterli olmaz. Bu orduları ve atlarını doyurabilecek tarım üretiminin de hiç değilse kısmen makineleşmesi koşulu vardır. Sanayi devriminin 1790’larda ortaya çıktığı söylenir. Nitekim Fransız İhtilal Savaşları sırasında Avrupa atölyeleri yüz binleri bulan orduları donatılıp besleyebilmiştir ama bunlar üretim merkezlerinden fazla uzaklaşamamışlar, uzaklaştıkları her durumda desteksiz kalarak perişan olmuşlardır. Bu nedenle modern savaşın ilk aşaması buharlı makinelerin, yani istimbot ve demiryolları ile telgrafın yaygınlaşmasıyla tanımlanabilir. İlk örnekleri Kırım Savaşı ile ABD İçsavaşı’dır. Fransa’nın İtalyan bağımsızlığını desteklemek için Avusturya’yı yendiği Solferino Muharebesi de bunlara eklenmelidir. Buradaki kıyım gözlemcileri o kadar etkilemiştir ki, hemen ertesinde Kızılhaç teşkilatı kurulmuştur. Akabinde, Prusya’nın Alman Birliği’ni kurarken kazandığı Danimarka, Avusturya ve Fransa savaşlarını görürüz. 1870-71 yıllarına rastlayan sonuncusu ayrı bir önem taşır. Fransız İmparatoru teslim olmuş, orduları dağılmıştır ama Fransa halkı teslim olmayı reddederek gerek ülkenin diğer bölgelerinde, gerekse de Paris’te savaşı sürdürmüş, yeni ordular kurarak büyük çaba göstermiştir. Krallar belli bir kayba uğrayınca veya paraları tükenince savaşa son verirlerdi. Halklar birçok kez bunu reddederek, büyük kayıplar pahasına uzun savaşlara girişmişlerdir.
Modern savaşta ikinci aşama kendisini içten patlamalı motorlar ve telsiz ile gösterir. Kamyonlar, tanklar ve uçakların sahneye çıktığı Birinci Dünya Savaşı bu aşamanın ilk büyük örneğidir. Onun devamı olan İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte üçüncü bir aşama ortaya çıkar: Nükleer savaş. Atom bombası sadece iki kez kullanılmıştır ama 45 yıl süren Soğuk Savaş nükleer silahların gölgesinde devam etmiş, dolaylı savaş yöntemlerinin alabildiğine gelişmesine sahne olmuştur. Aslında, günümüzdeki kaotik savaşın temellerinin de bu dönemde geliştirildiğini söylemek mümkündür. Kara propaganda, gizli ordular, uluslararası terör bu dönemde büyütülüp beslenmiştir. Bunlar modern savaşın dördüncü aşaması olan siber savaş ve/veya elektronik savaşla devam eder. Çok uzun bir zamandır, silahlanmaya ayrılan fonların en az yüzde kırkı, birçok durumda daha fazlası bu alana ayrılmaktadır. Bazı tiplerdeki savaş uçaklarının maliyetinin üçte ikisi elektronikle ilgilidir. Elektronik savaş hem her kuvvette büyük yer kaplamakta, hem de özel bir alan haline gelmiş bulunmaktadır. Bu alan sadece tespit, hedefleme, sevk, aldatma, önleme gibi kritik unsurlardan ibaret değildir. Hasmın komuta ve iletişim sistemlerini felç etmeyi de amaçlamaktadır. Ayrıca propaganda, istihbarat, dezenformasyon için yaratılan olanaklar kullanılır. Nihayet, ülkelerin ekonomilerini, bankacılık ve ticaret faaliyetlerini, enerji üretim ve dağıtımını yürüten sistemlerin sabotajı kolaylaşmış, bunu önlemek için dev yatırımlara girişilmiştir. Günümüzde bunların hepsi kullanılmakta, dahası, her an tepemizde düzinelerce uydu ve insansız hava aracı dolaşmaktadır.
Lübnan İç Savaşı’nın derin izleri, Beyrut.
Elektronik savaş aşamasının diğer bir unsuru da havacılığın gelişim günlerinden itibaren tartışılmaya başlanan “terör bombardımanlarının” devamıdır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında, sirenlerini açarak dalışa geçen Alman Stuka uçaklarını gören Fransız birliklerinin paniğe kapılıp dağıldıkları bilinmektedir. Londra ve Berlin üzerindeki karşılıklı terör bombardımanları, hatta daha önceki Madrid’in bombalanması da hatırda kalan örneklerdir. Fakat klasik terör bombardımanları beklenildiği kadar etkili olamamış, düşman ülke halklarının savaş azmini kıramamıştır. İngiliz Bombardıman Gücü komutanı Harris, 1944’e kadar Berlin’e yapılan akınların bu ülkeyi teslime zorlayacağını savundu. Ama Alman kenti son ana kadar direnecekti. İngiltere ve özellikle Almanya kentlerin bombalanması sonucunda teslimiyetçi eğilime girenlere karşı ciddi tedbirler aldılar. Ancak atom bombasını da terör bombardımanı olarak düşünmek gerekir ve bunun Japonya’nın teslimini sağladığı tartışmasız bir gerçektir. Amerikalılar bunu Irak’ta “shock and awe” (şok ve dehşet) terimiyle ifade ettikleri korku bombardımanına dönüştürdüler. Bu teknolojiye ve kaynaklara sahip olmayan terör örgütleri ise aynı etkiyi korkunç katliamlarının videolarını dağıtarak sağlamaya çalışıyorlar.
Yukarıda saydığımız unsurların çoğunu bir araya getirdiğimiz zaman, modern savaşın beşinci ve şimdilik son aşamasına gelmiş oluruz. Bu, büyük güçlerin bazen kendi silahlı kuvvetlerini savaşa sürdükleri, ama çoğu zaman dolaylı olarak yönlendirdikleri yerel veya uluslararası güçleri kullandıkları, genelde düşük yoğunluklu, cepheleri çok net olmayan, sürekli değişen bir savaştır. Karakteristik özelliklerinden biri de etnik ve dini ayrılıkların çokça kullanılmasıdır. Ne var ki, kullanılan örgütlenmelerin bir kısmı zamanla kendi politikalarını geliştirmişler, arkalarındaki güçlerle karmaşık ilişkilere girmişlerdir.
Donetsk şehrinde Rus yanlısı sivil bir eylemci Ukrayna polisinin önünde gösteri yapıyor, 28 Nisan 2014.
Günümüzde tüm İslam coğrafyasını ve kısmende Doğu Avrupa’yı saran bu savaşların ortak özelliği ilan edilmeden başlamalarıdır. Esasen çoğu zaman karşıda bir muhatap da görülmez. Kontrolden çıkan kitle hareketleri ve terör kol kola yürür, sonra kitle hareketleri sönerken, terör örgütleri işin kontrolünü ellerine alırlar. Ulusçu hareketlerin başarısızlıkları sonucunda kitlelerin İslami radikalizme yönelmeleri gerçeği de global oyunun bir parçasıdır. Bu durum örneğin Filistin’de çok net bir şekilde görünür. FKÖ ve diğer örgütlerin başarısızlığı, Filistin ve Lübnan’da Hamas ve Hizbullah gibi örgütlerin öne çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Benzer durumlar Kafkasya’da da belirgin şekilde göze çarpar. Çeçenistan tipik bir örnektir. İş bu hale geldiği zaman, söz konusu örgütlerin hangilerinin, hangi ölçülerde büyük güçlerin denetiminde olduğunu ortaya koymak zor hale gelir. Evet, Şii İran’ın ve karşısındaki Sünni yönetimlerin hangi örgütleri destekledikleri bilinir ama ABD ve Rusya gibi devletlerin tüm örgütlerle bağlantıları vardır. Bunlar nerede başlar, nerede biter bilinmez. Ama sonuçları aşikardır. Örneğin bugün Libya, halkının yarısına yakın bir kısmının komşu ülkelere veya İtalya üzerinden Avrupa’ya kaçtığı bir enkaz haline getirilmiştir. Suriye ve Irak yıkıntıdır. Afganistan ve Pakistan savaş bölgesidir. Ve bu hale getirilmek istenen birçok ülke daha hedeftedir, hemen hepsi İslam coğrafyasına aittir. Ukrayna gibi uzun bir gerilla savaşına sahne olmuş ülkeler de fiilen parçalanmıştır.
Bir açıdan bakınca, parçalanmakta olan ülkelerin hemen hepsinin Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni rejimler olduğu görülür. Soğuk Savaş biter bitmez 1918’de kurulan Çekoslovakya ve Yugoslavya tarihe karıştı. Birincisinde bu kolay halledilirken, ikincisinde yıllar süren kanlı bir iç savaş sürdü. 1918’den itibaren bir dizi işbirlikçi yönetime ve ayrılıkçı harekete sahne olan Ukrayna da fiilen dağıtıldı. Azerbaycan toprakları işgal edildi. Kafkasya kargaşa içerisine düştü. Ne var ki daha büyük felaketler eski Osmanlı coğrafyasında yaşanacaktı.
Gündelik hayatın parçası ‘yeni savaş’ Kuzey Suriye’nin İdlib kentinde bir adam 11 yaşındaki Bilal’e roketatar kullanmayı öğretiyor, Mart 2012.
Türkiye’nin güneydoğusunda süren savaş kazılan hendeklerle şehirlere taşındı, 2015.
Yeni savaşın bir başka özelliği de son derece kirli bir savaş olmasıdır. Gerçi hiçbir savaş temiz değildir ama sivillerin bu kadar hedef alındığı, bilgi kirliliği yaratıldığı, savaş suçlarının propaganda olarak kullanıldığı örnekler tarihte nadirdir. Naziler bile yaptıklarının suç olduğunu biliyor ve gizlemeye çalışıyorlardı. Yeni savaşın hiçbir etik kaygısı yok. Hedef alınanların iradesini kırmak için yalan ve katliam, şok ve korku, olabildiğince kullanılıyor. Kuşkusuz ki nüfus artışı, iklim sorunları ve kaynak sıkıntıları krizlere, dolayısıyla kitlelerin radikalizme kaymasına yol açıyor. İşsiz ve geçim olanağından yoksun kitleler için ya göç yolunun bilinmeyeni ya da radikal örgütlerin militanlığı gibi seçenekler kalıyor. Bunu değerlendiren güçler, bu kitleleri dolaylı olarak yönlendiriyor ama nadiren istedikleri oranda kontrol edebiliyor.
İklim felaketi, açlık ve nüfus artışı 17. yüzyılda Avrupa’da Otuz Yıl Savaşları’na, Osmanlılarda ise ardı arkası kesilmeyen isyanlara yol açmıştı. Mezhep savaşları veya isyanlar şeklinde tezahür eden bu savaşların arka planında iklim felaketinin yattığı ancak son yıllarda ortaya konulabildi. Muhtemeldir ki, geleceğin tarihçileri de günümüzün bu garip savaşlarının arka planında yatan unsurları açıkılığa kavuşturacaklardır.
VİETNAM’DAN IRAK’A
Ezberi şaşan düzenli ordular
Vietnam’a atılan bombaların miktarı İkinci Dünya Savaşı sırasında tüm ülkelere atılanlardan daha fazlaydı. Buna karşın Amerikalılar 7 bine yakın uçak ve helikopter yitirdiler. Vietnam direnmişti. Sovyetler’in Vietnam’ı ise Afganistan oldu. 1979’da başlayan Sovyet işgali, 1989’da son buldu. Amerikalılar Vietnam’dan 30 yıl sonra Irak’ta Saddam ordularını “shock and awe” (şok ve dehşet) taktikleriyle kısa sürede dağıttılar. Ancak bundan sonra işler karıştı. Irak’ı yönetemedikleri gibi, işgalin yol açtığı bir buçuk milyon ölüm ve sayısız göç dalgası etnik ve dini bölünmeleri düşmanlığa dönüştürdü. Merkezi otorite dağılınca, parayla ve bağışlarla beslenen bir dizi küçük ve kapalı yönetim doğdu. Vietnamlılar gibi “saklanacak tropik ormanları olmayan” Iraklılar savaşlarını kentlerde, Bağdat’da, Kerkük’de, Felluce’de, Telafer’de sürdürdüler. IŞİD’de bu kaostan doğdu.
Afganistan’ın Nangahar bölgesinde devriye gezen Amerikan askeri, 2012.
SURLAR GERİ DÖNDÜ
Yeni utanç duvarları
Berlin Duvarı yıkıldı ama günümüzde farklı dünyaları birbirinden yine duvarlar ayırıyor. Kudüs ve Betyüllahim civarında binlerce bahçe ve zeyin ağacını yok ederek inşa ettikleri duvara İsrailliler “Güvenlik Duvarı”, Filistinliler ise “Irkçı Duvar” diyorlar. Strateji uzmanlarının büyük çoğunluğu dünyanın duvarlarla bölünmesinin düşük yoğunluklu ama sürekli çatışmalara engel olamayacağı düşüncesinde. Buna rağmen, aralarında Türkiye’nin Suriye sınırının da bulunduğu dünyanın pek çok yerinde güvenlik duvarları yaygınlaşmaya devam ediyor. Halbuki dünya son 200 yıldır surlar ve duvarlar içerisinde yaşamaktan kurtulmuştu.