Etiket: sayı:20

  • Mutfağa bak geçmişi gör

    Yemek ve mutfak kültürü, ait olduğu toplumun tarihinden birçok izi beraberinde taşır. Göçler, savaşlar, krizler, salgınlar gibi insanlık tarihinde iz bırakmış her şey mutfaklarda da izler bırakır.

    MUTFAK TARİH
    YEMEĞİN POLİTİK
    SERÜVENLERİ

    Burak Onaran
    İletişim Yayınları

    Bir toplumun yemek kültürü, ekonomi, siya­set, din gibi başlıklar­la doğrudan ilişkilidir. Böyle olduğu için mutfak kültürü o toplumun tarihini yansıtan bir araçtır aynı zamanda. Ta­rihe iz bırakan her büyük şey mutfak kültüründe de kimi zaman geçici kimi zaman ka­lıcı izler bırakır.

    Burak Onaran, “Gıdayı, ye­meği, mutfak mimarisini, sof­ra düzenini, adabını, modası­nı siyasi ve toplumsal tarihle beraber düşünmeye çalışıyor­lar” dediği 14 yazıdan oluşan Mutfaktarih adlı kitabında, yemek kültürünün diplomasi, milliyetçilik, toplumsal cinsi­yet, tüketim toplumu, turizm, savaş gibi başlıklarla ilişkisi­nin izini sürmeye çalışıyor.

    Yazarın hem “Milli Mut­fak Nasıl Kurgulanır” yazısın­da hem de diğer bazı yazılar­da en çok üzerinde durduğu konulardan biri milliyetçi­liklerin mutfaklar üzerindeki hak iddiası. Onaran, “Yiye­cekleri uzun süre saklama ve dolayısıyla tazeliğini koruya­rak taşıyabilme imkanı veren soğutma sistemlerinin henüz dünyanın birçok yerinde yay­gınlaşmadığı 20. yüzyılın ilk yarısında bile, bir ulus devle­tin sınırları içerisinde mut­fak kültüründeki aynılaşmayı sağlayacak malzemelerin ül­ke coğrafyasının her nokta­sına ulaştırılabilmesinin im­kan dışı olduğunu da tahmin etmek zor değildir” diyor ve mutfak kültürünün milli değil olsa olsa bölgesel olabileceği­ni tane tane anlatıyor.

    Ve elbette savaşlara da epey yer ayrılmış kitapta. Mutfak alışkanlıklarında kök­lü değişikliklere neden olan 20. yüzyılın topyekun savaş­larında yalnızca orduyu de­ğil halkı beslemek de askeri bir mesele haline geldiği için devletin gıda meselesine ve dolayısıyla mutfaklara doğru­dan müdahil oluşu “Mutfak Cephesi” yazısında anlatılı­yor. İki büyük savaşta buğday, yağ ve şeker krizi yaşanırken başta ABD olmak üzere dev­letlerin vatandaşlarına alter­natif gıdaları sevdirmeye ça­lışması ve bunlardan bazıla­rının hayatımızda kalıcı yer edinmesinin epey ilginç ör­nekleri var. Bunlardan biri de Türkiye’de 2. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda büyük üretim artışı yaşanan patates. Mar­garin de bu kadar yaygın ol­masını savaşlara borçlu.

    Geçen yüzyılın iki büyük savaşında da devletler gıda temalı propaganda yaptılar. En önemli araçlar da afişlerdi. Gıda Cephanedir. İsraf etmeyin. (1. Dünya Savaşı, ABD) Mutfak zaferin anahtarıdır. Daha az ekmek yiyin. (1. Dünya Savaşı, Britanya)

    Yazar, savaş sırasında in­sanların eti yenebilecek alter­natif hayvan arayışına girdiği zaman neler olabildiğini de örneklerle anlatmış. Alman­ya’da I. Dünya Savaşı sırasın­da Dresdenlilerin hayvanat bahçesindeki fili, Berlinli­lerin ise kanguruyu yemele­ri, Alman halkının kedi-kö­pekten fareye kadar her türlü hayvanı avlamaya başlaması bunlardan bazıları.

    Alternatif et arayışı demiş­ken, konuyu ilk kez duyanlar için kitaptaki en ilginç yazı­lardan birinin “Erken Cum­huriyet Döneminde Domuz Meselesi” olduğunu da söyle­yelim. Bu yazıda, Türkiye’de 1923-1950 yılları arasında ya­şanan domuz eti tartışmaları ele alınıyor. İslamın getirdi­ği yasağı çağdışı bulanlardan, domuz eti yediğini gururla söyleyen Dışişleri Bakanı’na, domuz yemenin dinen de uy­gun olduğunu öne sürenlerden tıbbi açıklama getirmeye ça­lışanına kadar pek çok görüşü ilk kez duymuş olabilirsiniz.

    Seyyar lokantalar Kitabın ilk bölümünde 19. yüzyılda İstanbul’a gelen Batılı gezginlerin yemek notları da var. Fotoğraftaki pideci gibi sokakta hazırladığı yemeği sokakta satan “seyyar lokantalar” bu gezginlerin epey ilgisini çekiyormuş.

    MARGARİN

    Maksat yoksullar ucuza beslensin

    Margarin ilk defa 1869’da askerlerin beslenmesine yönelik olarak Prusya savaşı arifesinde icat edilmiştir. Te­reyağının az ve pahalı oluşuna alternatif olarak düşünülen bu yağ sayesinde hem askerler hem de sanayi kapitalizmiyle birlikte kentleri dolduran yoksul yığınlar ucuza beslenebileceklerdir.

    İlk margarinler, başta sığır donyağı olmak üzere hayvansal yağlardan yapılırlar. 20. yüzyıl başında margarin üretiminde kullanılan hidrojenasyon gibi yeni teknikler sayesinde ham­madde seçenekleri artar. Diğer yağların piyasadan bir anda yok olduğu I. Dünya Savaşı’nda margarin üretimi büyük artış gösterir. 1895’te 300 bin ton olan dünya margarin üretimi 1925’te 1 milyon tona ulaşır. ABD’de savaş öncesi birçok eyalette margarin üretmek yasakken, savaş döneminde serbest bırakılmıştır. Savaştan sonra tereyağı lobisinin çaba­larıyla birçok eyalette yeniden yasaklanan margarin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir daha sahneyi terk etmemek üzere geri döner. Margarinin Türkiye’deki mutfaklarda hakimiyet kurması da II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara rastlar.

  • Agatha Christie’den tiyatro sahnelerine tarihin objektifi

    Osman Darcan, Türk fotoğraf sanatının önemli köşetaşlarından biridir. Ankara’ya yolu düşen birçok ünlünün fotoğrafını çeken Darcan, aynı zamanda sahne fotoğrafçılığı alanının da öncüsüdür.

    Bu yazıya, gerçekle­re dayanan bir Agat­ha Christie öyküsüyle başlamak istiyorum. Mercek olmasaydı fotoğraf makinası da olmazdı. Yani bizim sana­tımız fotoğrafçılığın tarihini insanların merceği bulması ve kullanıma sokması ile başla­tabiliriz. Ancak ilk mercek ne zaman, hangi tarihte kullanıl­mış, bilen var mı? Hollanda­lılara mal ediyorlar ama, işin daha öncesi olduğundan da söz ediliyor… İlk örneği Mezo­potamya’da Asur devletinin ilk başkenti olan Nimrut yerleş­kesinin kazılarında bulmuşlar. Yaklaşık 3000 yıllık bir geçmi­şi var yani. Kuzey Irak’ta Mu­sul’a 20-30 kilometre uzak­lıkta, son zamanlarda IŞİD militanları tarafından yağma­landıktan sonra, matkaplar­la gözleri oyulup balyozlarla parçalanan heykel ve kabart­maların bulunduğu, daha son­ra bombalarla patlatılıp yok edilen bir antik kent kalıntısı. 1980’lerde dünya tarihinin en büyük altın definesi de burada bulunmuştu.

    İlk keşfi ve kazı faaliyeti, 1845-1851 yıllarında yapıl­mış. Kazan ilk arkeolog Gil­gameş Destanı’nı da ortaya çıkaran Austen Henry La­yard. 1940’lı yıllarda kazıla­ra yeniden başlanıyor. Bu kez kazı başkanı İngiliz arkeolog Max Mallowan. Bu kişi aynı zamanda bizim o zamanlar ta­zecik Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültemi­zin konuk profesörü. Söze bir “Agatha Christie öyküsü ile başlayacağız” dedim ya, işi na­sıl ona bağlayacağım, açıklaya­yım: Bu Max Mallowan, Agatha Christie’nin kocası. Adam hep Ortadoğu’da kazılar yapmış durmuş. Eşi de ona asistan­lık etmiş. Bu arada Agatha Ha­nım fotoğrafçılığı öğrenmiş, bir hayli de ilerletmiş. Çoğu polisi­ye roman, bir kısmı da tiyatro ve radyo oyunu olan 80 kadar eserin yazarı Agatha Chris­tie’nin öykülerinde Ortadoğu coğrafyasının bir hayli yer al­ması şaşırtıcı olmasa gerek.

    Agatha Christie’nin Osman Darcan’ın çektiği ve kendisine imzaladığı portresi.

    Agatha Christie Doğu Eks­presinde Cinayet romanı do­layısıyla İstanbul ve özellikle Pera Palas oteliyle ilişkilen­dirilip efsane haline getiri­lir de, onun Ankara ziyaretin­den nedense pek söz edilmez. Oysa 1948 yılında Mallowan, Üniversite’de arkeoloji üzeri­ne karşılıklı tartışmalı konfe­ranslar vermek üzere Anka­ra’ya gelir. Yanında eşi Agatha Christie de vardır.

    Bizi ilgilendiren, ünü do­layısıyla kendi ülkesinde pek çok fotoğrafa konu olmuş Bayan Christie’nin Ankara’da bir Türk fotoğrafçısına da özel poz vermiş olmasıdır. Bu fo­toğrafçı Osman Darcan’dır. Os­man Bey’in fotoğrafı hazırlayıp kendisine de imzalattığına gö­re Agatha Christie’nin bir süre Ankara’da kaldığı kesin.

    Bu ziyaretten üç yıl önce bugün bile hâlâ sırrı tam çö­zülememiş çok esrarengiz bir cinayet işlenmişti. Seçkin ta­bakanın ve Sovyetler Birliği elçiliğinin doktoru olan Neşet Naci öldürülmüştü. Katil za­manın Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay mıydı, yoksa cinaye­ti önce üstlenen sonra inkâr eden arkadaşı Reşit Mercan mıydı? Mahkemenin tutumu­nu gurur vesilesi yapıp intihar eden Ankara’nın ünlü vali ve belediye başkanı Nevzat Tan­doğan’ın olayın seyrini de­ğiştirmek gibi bir rolü olmuş muydu? Başsavcı Fahrettin Karaoğlan’ın otomobilinde ölü bulunması normal miydi? Ci­nayet nedeni para mıydı, na­mus muydu, siyasal ya da bir casusluk olayı mıydı? Benzer bir yığın soru tam çözüleme­miştir. “Ankara Cinayeti” de­nilince sadece bu akla gelir (Bkz. #tarih 18-Kasım 2015). Agatha Christie’yi Ankara’ya mıknatıs gibi çeken bu esra­rengiz olaylar zinciri miydi acaba!?

    Osman Darcan’ın objektifinden Kral Lear’den (Cüneyt Gökçer) bir sahne.

    1960 başında Ozan Sağdıç,
    Osman Darcan’la birlikte
    Ankara’dadır. Birkaç yıl
    boyunca kimi oyunlarda
    gazeteci ve tiyatro
    fotoğrafçısı olarak yan
    yana çalışırlar. Darcan’ın
    vefatının ardından,
    Sağdıç 15 yıldan fazla
    Devlet Tiyatroları’nın
    fotoğrafçılığını sürdürür.

    Öykümüze başka bir da­mardan devam edelim. Os­manlı Devleti’nin son yılla­rında İstanbul’da Jean We­inberg’in sahibi olduğu Foto Français isimli bir fotoğraf­hane var. Stüdyosu Fransız kendisi Alman isimli bu kişi aslında bir Romanya Yahu­disi. Kurtuluş Savaşı sona ermiş, Ankara’da Cumhuri­yet neredeyse ilân edilecek. Pek becerikli olduğu anlaşılan Weinberg soluğu Anka­ra’da alır. Tam 45 gün ısrarla Gazi’den randevu almaya ça­lışır. Sonunda bunu da başa­rır. Çektiği fotoğraflar beğeni­lir. Atatürk’ün “cumhurreisi” olarak kalpaklı ve kalpaksız ilk fotoğrafları ona aittir. “Ga­zi’nin özel fotoğrafçısı oldum” diye çalım satıp dururken şan­sı tersine döner. 1929 Cumhu­riyet Bayramı Ankarapalas’ta kutlanırken Atatürk’ün huzu­runda bizim ilk resmi foto mu­habirimiz genç Cemal Işıksel’in üçayağını kasten tekmelediğine tanık olunur. Tabii bu davranış Atatürk’ün gözünden kaçmaz. Fotoğraflarının artık onun ta­rafından çekilmesini yasaklar. Bu olaydan bir buçuk yıl sonra da çıkarılan bir yasa ile yabancı uyrukluların Türkiye’de ticaret yapmaları tümden yasaklanır. Weinberg’e yol görünmüştür. Altı yıllık kalfası ile birlikte Ka­hire’ye göç edecektir.

    Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak kalpaklı ve kalpaksız ilk fotoğraflarını çeken Jean Weinberg’in kalfası olan Othmar Pferschy özel izinle Türkiye’de kalmıştı (solda). Konservatuvar Tiyatro Bölümü Kurucusu Carl Ebert (sağda).

    O sıralarda Vedat Nedim Tör, Matbuat Umum Müdürü­dür. Yeni ve çağdaş Türkiye’yi dünyaya lâyıkıyla tanıtacak La Turquie Kemaliste dergisi­ni çıkarmak üzeredir. Ancak kaliteli fotoğraf bulamamakta­dır. Gördükleri içinde sadece Weinberg’in kalfası Avusturya asıllı Othmar Pferschy’nin fo­toğrafları olağanüstü güzellik­tedir. Onun Türkiye’de kalma­sı ve Matbuat Umum Müdür­lüğü adına çalışması için özel izin çıkartılır. Othmar 5-6 yıl boyunca Türkiye’yi dolaşır ve birbirinden güzel fotoğraflar çeker. O Matbuat Umum Mü­dürlüğü’nde çalışırken daire­ye genç bir film kameramanı alınır, adı Osman Darcan’dır. Othmar, onun çektiği portesi­ni “Sevgili öğrencim ve arkada­şım” diye imzalamış. Demek ki Osman Darcan’ın ustası o.

    Kral Oidipus’ta Cüneyt Gökçer (solda üstte). Andorra oyunu: Ayten Gökçer – Kerim Avşar (sağda üsttte). Su Kızı oyunundan bir sahne: Nermin Sarova – Gökçen Hıdır (sağda).

    Geçen ay başında Osman Darcan hakkında kapsam­lı bir albüm-kitap yayınlandı. Kitapla birlikte Çağdaş Sa­natlar Merkezi’nde bir de ser­gisi açıldı. Kendisi de iyi bir fotoğraf sanatçısı olan sev­gili dostumuz Uğur Kavas’ın gayretiyle hazırlanan kitapta gördüğüm iki imzalı fotoğraf bana bunları anımsattı.

    Osman Darcan çok değerli bir fotoğrafçımız. Onu hayır­la anmak boynumuza borçtur. Daha 1959 yılında ben henüz İstanbul’dayken Muhsin Er­tuğrul, Yıldız Kenter ve Müş­fik Kenter, yeni açılan Karaca Tiyatro’nun Saat 6 oyunlarını başlatmışlardı. Hayat dergisi için ilk oyunlarının fotoğrafları­nı çekmiştim. Muhsin Bey on­ları görünce “Paşam, Ankara’da Osman Darcan’ı tanır mısın” demişti bana. “Adını işittim, eserlerini de görmüşlüğüm var” demiştim ben de. “İşte Türki­ye’de ondan başka doğru dürüst sahne fotoğrafı çeken yok. Çok arıyorum, bulamıyorum. Sen bu konuda istidatlısın; aman de­vam et. Ben seni Şehir Tiyatro­ları’na da tavsiye edeceğim” di­ye de eklemişti.

    Saim Alpago ve Asuman Korad’ın şirin bir pozları.

    Muhsin Ertuğrul 1959’da
    Osman Darcan için şöyle
    demişti: “Türkiye’de ondan
    başka doğru dürüst sahne
    fotoğrafı çeken yok. Çok
    arıyorum, bulamıyorum…”

    Muhsin Ertuğrul, Kenter kardeşlerle… Karaca Tiyatro, İstanbul.

    Kısmettir, birkaç ay son­ra ben Ankara’ya atandım. İlk ziyaret ettiğim kişi Osman Darcan olmuştu. Birkaç yıl boyunca kimi oyunlarda ben gazeteci, o tiyatronun fotoğ­rafçısı olarak yan yana çalış­tık, hemen hemen aynı sahne­leri çektik. O vefat edince el alışkanlığım dolayısıyla onun işini bana verdiler, 15 yıldan fazla (Bence Devlet Tiyatrola­rı’nın altın yılları) bu işi sür­dürdüm.

    Stüdyo fotoğrafçılığı ya­nında Devlet Konservatuva­rı’nın kuruluşundan Tatbi­kat Sahnesi’ne, oradan Devlet Tiyatrosu’na kadar süren fo­toğrafçılık serüveni hakkın­da çok şey söylenebilecek Os­man Darcan için sayfalar yet­mez. Onun birbirinden güzel portreleri ve sahne fotoğrafla­rına daha çok yer ayırabilmek adına sözü burada keselim.

    Osman Darcan’ın kendi portresi

  • İlâhi Komedya ve Dante’de İslâm nuru

    İlâhi Komedya ve Dante’de İslâm nuru

    750 yıl önce doğan ünlü İtalyan şairin ve dünya edebiyatının başyapıtı İlâhi Komedya, son yüz yıldır içerdiği İslami motifler bakımından da tartışılıyor. Kur’an’daki Cennet-Cehennem tasvirlerini, Mi’rac, nur gibi kavramları, Arap şairlerinin üslubunu, spekülasyon yapmadan ele almak önemli.

    Madrid’de 1919’da bir İspanyol yazarının yankı uyandıracak bir kitabı yayımlandı: İlâhi Ko­medya’daki Müslüman Bâtıni Bilgiler. Miguel Asin Palacios, Dante’nin bu dev klasiği ile İs­lâm’ın bâtıni (içrek, ezoterik)) perspektifi arasında, “öteki dünya” açısından önemli bağ­lar bulunduğu görüşündeydi. Asin’den çok daha önce, başka yazarlar Dante ve döneminin Latin edebiyatı üzerinde Müs­lümanlığın etkilerinden söz açmışlardı, ancak bu çalışma­lar kısıtlı bir uzman çevresin­de ilgi uyandırabilmişti.

    Asin’in kitabı büyük yankı doğurdu ve bilim-kültür çev­relerinde genellikle olumsuz bakışlar getiren polemiklerin doğmasına yolaçtı. O sıralar­da, büyük İtalyan şairinin 600. doğum yılı nedeniyle çeşitli anma törenleri düzenlenmiş­ti ve bu kadar tepki oluşması­na yol açan da, yanlış anlama­lardan kaynaklanan bir ulusal gurur sorunuydu: Nasıl olurdu da, İtalya’nın ‘medar-ı iftiha­rı’ Dante, yabancı kaynaklar­dan, üstelik yabancı bir dinin verilerinden yararlanmış ola­bilirdi? Temelde, en fazla karşı çıkılanın, Dante’nin İslâm kül­türünden yararlanmış olduğu­nun söylenmesi olduğu çabuk anlaşıldı: Karşı çıkanlar, bu te­zi çürütmek için olmadık baş­ka yabancı kaynaklar göster­me yolunu seçtiler.

    Asin, inanılmaz miktarda belgeyi ve öteki dünya kavra­mıyla ilgili tüm İslâmi kay­nakları incelemiş, İlâhi Ko­medya’nın yazarını etkilemiş olabilecek dolaylı-dolaysız her tür yazılı metne ve görsel mal­zemeye başvurmuştu. Şairin cehennemi kafasında kurma biçimi, cennete değgin efsane­ler, olağanüstü deniz yolculu­ğu öyküleri… Bütün bunlarda az ya da çok Müslüman dün­yanın bir damgası vardı. Özel­likle de “Dante’nin dünyasının ahlâksal yapısı” sayılan İlâhi Komedya’da bu motiflerin ağırlığı göze çarpıyordu. Haz­reti Muhammed’in Mir’ac’ı ve gece yolculuğu ile ilgili İslâ­mi anlatılarla Dante’nin yapıtı arasında şaşırtıcı ölçüde ortak öğeler bulmuştu Asin. Cehen­nemin tasarımlanma biçimi buna iyi bir örnekti: Herbiri ayrı bir günâh kategorisine gi­ren cezaların içiçe geçen çem­berlerinden oluşan o dev huni iki tarafta da hemen hemen aynıydı. İki tarafta da Cehen­nem, Kudüs’ün altında göste­riliyordu, bazı ceza biçimleri tıpatıp benziyordu, Müslüman kişiye Cebrail, Dante’ye Ver­gilius eşlik ediyordu, her iki tarafta da yolcuların karşısına vahşi hayvanlar çıkıyordu.

    Kur’an’da yeralan cennet tasvirleriyle Dante’nin İlâhi Komedya’da yaptığı tasvir­ler arasında da büyük benzer­likler ortaya çıkarmıştı Asin. Müminlerin içinde yaşadı­ğı yuvalarla Dante’nin gökleri arasında da anlatım paralellik­leri az değildi. Dante’nin final için seçtiği tema da İslâm kay­naklıdır: Nur karşısında yolcu benliğini ve belleğini yitirir.

    İlâhi Komedya
    Dante’nin şiirlerindeki İslâm motifleri, son 100 yıldır Batı’daki edebiyat çevrelerinde tartışılıyor.

    Şüphe yok ki, benzerlikler küçümsenecek gibi değildir. Ancak, Asin’in bütün “buluş sahipleri” gibi biraz işi abart­tığı ve Dante’nin doğrudan doğruya, kendinden bir şey katmaksızın İslâmi metinleri kullandığını varsaydığı görül­müştür. Öte yandan, yazarın asıl eleştiriye hedef olmasına neden olan tavrı, bu etkilen­menin nasıl gerçekleştiğine ilişkin inandırıcı bir yorum getirmemesi olmuştur. Alber­to Ventura, bu konuda yaza­rın yalnızca İspanya yoluyla gelmiş olabilecek bir etki dal­gasını ciddiye almış olması­nı sağlıklı bulmuyor. Hazreti Muhammed’in Mi’rac yolcu­luğunu konu edinen Arapça elyazmasından Latinceye ya­pılmış bir çeviri metnin varlı­ğı biliniyor ve Levi della Vida gibi yorumcular Dante’nin ke­sinkes bu çeviri metnini gör­müş olduğunu belirtiyorlar.

    Benzeri zorluklar yalnızca Dante’nin yapıtıyla ilgili olarak değil, dönemin Latin köken­li tüm edebiyat ürünleriyle de ilgili bir dizi soru doğurmakta­dır. Arap edebiyatının ve şiiri­nin doğrudan etkisinden söze­dilebilir mi? Yalnızca biçim­sel alanda mı görülür bu etki, yoksa tema seçimine kadar derinlere inmiş midir? Hem biçimsel, hem de kavramsal düzeyde Arap şiirinin etki­li olduğu açıktır aslında, ama temalar sözkonusu olduğunda aynı kesinlikten hareket etmek mümkün değildir. Kadının ide­alleştirilmesi örneğin, yalnız­ca Arap metinlerine özgü bir tema değildir, Avrupalı gezgin şair için de vazgeçilmez bir ko­nu olmuştur.

    ***

    Bizim edebiyat dünyamızı kurcalamış konular arasında sayılamaz Dante’nin başya­pıtında İslâmi motiflerin ye­ri. Bilebildiğim görebildiğim tek istisnayı Sezai Karakoç’un ilgisi oluşturuyor: Rimba­ud’nun Harrar’da Müslüman­lığa yaklaşmasına olduğu gibi, Dante’deki “olası” karşılıkla­ra da sokulan Karakoç doğru­dan bu bağlamda sözalmamış, Louis Gillet’nin Dante üzerine kitabındaki İslâm’la bağlantı­ları işleyen bölümü çevirerek önce Diriliş dergisinde yayım­lamış, sonra da metni bir kita­bına almıştı.

    Gerçi Louis Gillet “esas­lı” bir uzmandan çok “amatör” bir yorumcu olarak değerlen­dirilmiştir; Asin sonrası Dan­te-İslâm ilişkisine yakıcı ekler getiren Maxime Rodinson da onu “outsider” nitelemesiy­le safdışı bırakır. Rodinson’un 1951’de şanlı Dinler Tarihi Dergisi’nde (cilt 140, sayı 2-in­ternetten indirilebiliyor!) çı­kan soluklu incelemesi dilimi­ze çevrilmemiştir. Orada, İtal­yan şairinin İslâm ile bağının hayli spekülatif bir perspek­tiften verimsiz ve dayanak­tan yoksun atışmalara yolaç­tığını belirtir, Mi’rac olgusuna yoğunlaşır, ardından da asıl odaklanılması gereken ortak zeminin İbn’ül Arabî’nin yapı­tı olduğunu ileri sürer.

    Bütün boyutlarıyla hâlâ di­diklenme süreci tamamlan­mamış bir araştırma alanı bu. Bizim, öncelikle Asin Palaci­os’un çalışmalarının eleşti­rel basımını Türkçede sağlıklı biçimde ağırlamamız önemli. Yeni basımlara Carlo Ossa­la’nın sunuşunun eklenmiş ol­ması ayrı bir heyecan kaynağı; çağdaş yorumbilim açısından bakarsak.

    Yedi yüzyıl sonra “bura­dan” da konuya ışık tutacak birilerinin çıkmasını bekle­mek safdillik mi?

  • 5 kişiyi vurdular, zincire vuruldular

    5 kişiyi vurdular, zincire vuruldular

    1932 yılında Türkiye’nin ilk banka soygununun yaşandığı Bursa, henüz bu olayın şokunu üzerinden atamadan 1933 yılında iki kişinin öldürüldüğü bir yol kesme ve soygun olayıyla daha sarsılır. Soyguncuların olaydan sonra üç kişiyi daha öldürüp kaçtıkları Samsun’da yakalanmaları, önce İstanbul’a ardından Bursa’ya getirilmeleri ve yargılanmaları Türkiye’yi aylarca meşgul eder. Hikaye darağacında çekti.

    5 kişiyi vurdular
    Bir buçuk aydır aranan ve Samsun’da yakalanan Bursa soygunu zanlıları önce İstanbul’a, buradaki iki günlük sorgunun ardından da Bursa’ya gönderildi. Zanlılar, elleri kelepçeli ve boyunlarından birbirine zincirli halde Samsun’dan getirildikleri yolcu vapurundan Kabataş’ta kıyıya çıkarılıyor. Tarih, 24 Temmuz 1933.

    Yedi kişilik soygun­cu çetesi, 3 Haziran 1933’te Bursa kent merkezinden Orhaneli ilçesi­ne giden yolun 11’inci kilomet­resinde yedi saat boyunca pu­su kurmuş ve kamyondan boz­ma bir otobüsün de içlerinde olduğu beş araçtaki 40 kişinin bütün değerli eşyalarını gasp etmiştir. Otobüste bulunan ve Orhaneli’ye göreve giden jan­darma karakol komutanı Hak­kı ve er Nuri silahlarını çekin­ce soyguncular karşı ateş açıp ikisini de yaralar. Elinden ve omuzundan yaralanan Nuri kendini yolun kenarındaki kü­çük uçurumdan aşağı atıp ölü numarası yaparak kurtulur. Yaralı haldeki Hakkı ise başı­na son bir kurşun daha sıkan bir soyguncu tarafından öldü­rülür. Otobüs yolcularından Ali Ağa adlı köylünün sopay­la başına vurduğu bu soygun­cu sendeleyip yere düşer. Di­ğer çete elemanlarının üzerine ateş açtığı Ali Ağa yaralanır, az önce başına sopayla vur­duğu soyguncu yerden kalkıp Ali Ağa’nın ağzına tam yedi el daha ateş eder. Ali Ağanın ölü­müne 12 yaşındaki oğlu da ta­nıklık etmiştir.

    5 kişiyi vurdular
    Soyguncular, İstanbul’dan Mudanya’ya götürüldükleri teknede.
    5 kişiyi vurdular

    Soygun haberi Bursa’ya sa­atler sonra ulaşır çünkü çete Orhaneli-Bursa telefon hattını da kesmiştir. Haber duyulun­ca kent genelinde arama baş­lar. Valilik, bütün ilçe ve köy­lere, mıntıka sınırlarına giren herkesin kimlik bilgilerini al­maları yönünde emir yollar. 5 Haziran’da, iki gün önceki soy­gunun yaşandığı yere 65 kilo­metre mesafedeki Yenişehir ilçesine bağlı bir köye gelen iki yabancı, kendilerine dur ihta­rında bulunan bir köy koru­cusunu öldürüp birini de ağır yaralar. Tanık ifadelerine göre bu iki kişinin eşgâli soyguna katılanlardan ikisine benze­mektedir. Bu olaydan sonra soyguncular kayıplara karışır.

    CSI Bursa: Çorap söküğü gibi

    Jandarma ve polis ilk olarak 40 kişinin ifadesine başvur­muştur. Tüm ifadelerdeki or­tak nokta, haydutların koyu bir Karadeniz şivesiyle konuş­tuğudur. Bunun üzerine po­lisler Karadenizli vatandaş­ların kaldığı han ve kahvelere baskınlar yapar. Soygundan bir gün önce Orhaneli otobü­sünün saatini soran birkaç kişilik Karadenizli grubun bu kahvelerden birinde Laz İbra­him adlı kişiyle birlikte otur­dukları ihbarını alan polis, İb­rahim’i gözaltına alıp soygun mağdurlarıyla yüzleştirir. Hiç­biri İbrahim’i teşhis edemez. Ancak soyguna katılmamışsa bile kendisini kahvede beş-altı kişilik yabancı bir grupla gö­renler vardır.

    Sorguya alınan İbrahim kendisine iftira atıldığını öne sürmektedir. O gün kahveye gitmemiştir bile. Polisin ko­nuştuğu kahve sahibi ise İbra­him’in o gün kahvede olduğu­nu, hatta masadaki Cumhu­riyet gazetesine sürekli imza atıp karaladığı için kendisini uyardığını ve sonunda gazete­yi masadan çekip aldığını söy­ler. Üstelik karalanmış gazete hâlâ durmaktadır. Polislerin, Emniyet’teki ifadesine attığı imzayla gazeteye karalanmış imzaların aynı olduğunu gös­terdiği İbrahim sonunda çözü­lür. Evet, kahvede soyguncu­larla oturmuştur ama soygun yapacaklarını bilmemektedir. Yusuf adlı şoförün ismini verir polislere. Kendisini soyguncu­larla Yusuf tanıştırmıştır.

    Yusuf polislere çok çabuk çözülür. Olay gününden beri cinayetlerin şokunu atlatama­mıştır ve gazetelerin yazdığına bakılırsa ifadesini ağlayarak vermiştir. Altı kişi soygunla­rı yaparken, Bursa’nın yerlisi olan Yusuf tanınmamak için bir ağacın arkasında saklan­mıştır. Rizeli olduklarını söy­lediği soyguncuların tek tek adını verir. Kendine ait iki otomobili olan Yusuf, ilçelerde yaşayan zengin tacirleri de sık sık Bursa’ya getirip götürmek­te ve kimin yanında çok para taşıdığını bilmektedir.

    5 kişiyi vurdular
    Bursa soygunu davasının başladığı 2 Ocak 1934’te sanıklar Bursa Adliyesi’nden cezaevine götürülüyor. Boyunlarında yine zincir var.
    5 kişiyi vurdular
    5 kişiyi vurdular

    Artık çete elemanlarının isimleri polisin elindedir. Em­niyet Genel Müdürü’nün de Bursa’ya gelip bizzat katıldığı soruşturma sürerken sanıklar İstanbul ve Karadeniz kentle­rinde de aranmaktadır. Niha­yet 17 Temmuz gecesi soyguna katılan beş kişi ile onlara ya­taklık eden üç kişi Samsun’da bir otelde yakalanır. Boyun­larından birbirine zincirli ve elleri kelepçeli halde Sam­sun’dan İstanbul’a yolcu gemi­siyle getirilen sanıklar iki gün İstanbul polisince sorgulanır. Daha sonra tekneyle Mudan­ya’ya ve oradan da Bursa’ya götürülürler. İlk ifadelerinde çetenin altıncı mensubunun Rize’de saklandığını söylemiş­lerdir, Şapoğlu Hüseyin adlı bu kişi de bir gün sonra yaka­lanıp Bursa’ya gönderilir.

    26 Temmuz’da Mudan­ya’dan Bursa’ya gelen sanıkları tren istasyonunda 10 bin kişi beklemektedir. Sanıklar ceza­evine güçlükle götürülür.

    Çetenin lideri Piyade (oğ­lu) Mustafa adlı kişidir. Mus­tafa’nın 16 ve 17 yaşlarında­ki kardeşi Piyade Mehmet ve Piyade Osman, kız kardeşi­nin kocası Karabiber Hakkı ve uzaktan akrabaları Bekir ile Şapoğlu Hüseyin çetenin diğer mensuplarıdır.

    Soyguncuların yargılanma­sına 2 Ocak 1934’te başlanır. Bursa Adliyesi hıncahınç do­ludur. İlk gün alınan sanık ifa­delerine göre soygundan sonra şoför Yusuf Bursa’da kalırken altı kişi Mudanya’ya gitmiş­tir. Dördü buradan İstanbul’a kaçmış, Mehmet ve Osman kardeşler ise Yenişehir üzerin­den Adapazarı’na gitmiş ve bu kentte yaşayan Adem adlı ta­nıdıklarının yanında üç hafta saklanmıştır. Yenişehir’de bir korucuyu öldüren birini yara­layan iki kardeş Adapazarı’nda da rahat durmamış, Nuri Bey adlı tüccarı ve evinde saklan­dıkları akrabaları Adem’i de öldürmüşlerdir.

    5 kişiyi vurdular
    5 kişiyi vurdular
    5 kişiyi vurdular
    Altı sanığa idam cezası verip ikisinin yaşının küçük olması nedeniyle cezalarını 15 yıla indiren Bursa Ağır Ceza Mahkemesi heyeti.
    5 kişiyi vurdular
    “Tam bir katil tipi var”
    Sanıklardan, en sağdaki çete reisi Piyade Mustafa. Onun solunda 16 yaşındaki kardeşi Piyade Mehmet oturuyor. Cumhuriyet gazetesinin “tam bir katil tipi var” diye tanımladığı Hüseyin en solda. 1 Şubat 1934.

    Mahkemenin ikinci ve üçüncü günü 27 tanık dinle­nir. Tanıkların tamamı çe­te mensuplarını teşhis eder. Hepsinin özellikle vurguladığı, Şapoğlu Hüseyin adlı soygun­cunun çok zalim davrandığı ve yaralı jandarma ile köylü Ali Ağa’ya son kurşunları onun sı­kıp öldürdüğüdür. Cumhuriyet gazetesinin “tam bir katil tipi var” diye tanımladığı Hüseyin bu suçlamalara “Ben onları öl­dürmesem onlar beni öldüre­cekti” diye karşılık verir. Mah­keme Şubat ayına ertelenir.

    1 Şubat’taki duruşma acık­lı anlara sahne olur. Babası­nın öldürülmesine tanıklık eden 12 yaşındaki Hüseyin’in ifadesi, duruşmayı izleyenle­ri gözyaşlarına boğar (Bu du­ruşmadan sonra Hüseyin ve yetim kalan diğer beş kardeşi için yardım kampanyası baş­layacaktır). Tanık olarak din­lenen otobüs yolcularından öğretmen Ahmet Hamdi jan­darmanın öldürülme anında çok korktuğunu o yüzden her şeyi rüya gibi hatırladığını ve sanıkları teşhis edemeyeceği­ni söyleyince hâkim kendisi­ni, “Zaten eğer sizde öldürülen köylünün onda biri kadar cesa­ret olsaydı haydutlardan birka­çını yakalardınız” diye azarlar.

    Mahkeme kararını 6 Şubat 1934’te açıklar. Altı sanık ida­ma, şoför Yusuf üç sene altı ay hapis cezasına çarptırılır. Yaşı 18’den küçük Piyade Osman ve Piyade Mehmet kardeşlerin cezası 15 yıl hapse çevrilir.

    Mahkemenin kararını açıklamasından iki sene son­ra, 3 Şubat 1936’da idam ka­rarları infaz edilecektir. Bursa Cumhuriyet Meydanı’nda (Heykel) gece saat 01.00’de başlayan idamlar iki buçuk saat sürer. Çete reisi Piyade Mustafa’nın son sözleri “Beni asmayın, kurşuna dizin” olur­ken, Cumhuriyet’in “tam katil tipi var” dediği Hüseyin psi­kopatlığın hakkını verecek ve son sözleri sorulunca, “Yorgan altında ölmektense urganda ölmek evladır” diyecektir.

    Dört mahkumun asılı ce­sedi sabah 10’a kadar mey­danda teşhir edilir. Akşam gazetesinin deyimiyle, “Şid­detle esen lodos, ince birer ipin ucunda can veren hay­dutları birer topaç gibi dön­dürmektedir”.

    31 EKİM 1932: 3450 LİRA ÇALINDI

    Birbiriyle karıştırılan Bursa soygunları

    5 kişiyi vurdular

    Türkiye tarihinin ilk banka soygununun adresi de Bur­sa’dır. 31 Ekim 1932’de Osmanlı Bankası’nın Bursa şubesine as­ker kılığında giren iki soygun­cu, kasalardan birinde bulunan 3450 lirayı alıp kaçar. İçinde 100 bin lira olan diğer kasa, soyguncuların kasayı açmasını istediği memurun uyanıklık edip “Anahtar Gemlik’e giden bir arkadaşımızın yanında” demesiyle kurtulmuştur. Olay yalnızca Bursa için değil, tüm Türkiye için büyük bir şoktur. Gazeteler olayı günlerce yazar, soygunun “Amerikanvari” oluşu özellikle vurgulanır.

    Bu olaydan yedi ay sonra gerçekleşen Bursa-Orhaneli yolundaki soygunun failleri aranırken ilk günlerde genel kanı bu kişilerin Osmanlı Ban­kası’nı da soyanlar olduğudur. Failler yakalandığında polis de önceleri bunu araştırır, ama iki soygunun faillerinin aynı kişiler olmadığı ortaya çıkar.

    Osmanlı Bankası’nı soyan­lar epey bir süre yakalanma­mayı başardıktan sonra 10 Ocak 1937’de Bursa’nın İnegöl ilçesinde ele geçirilirler. İnegöl­lü Ahmet ve Süleyman adlı iki soyguncuyu olay planlanırken birlikte oldukları ama son anda soyguna katılmaktan vazge­çen arkadaşları ihbar etmiştir. 11 Şubat 1937’de başlayan yargılama sonucu iki sanık 28 Haziran 1937’de yedişer sene hapis cezasına çarptırılırlar.

    Ancak, Orhaneli soyguncu­larının Kabataş İskelesi’ndeki boyunları zincirli fotoğrafı internet ortamında yıllardır “Osmanlı Bankası soyguncu­ları Samsun’dan Bursa’ya sevk edilirken Karaköy İskelesi’n­de” diye dolaşıyor. Yani iki soygunla ilgili bilgiler fena halde birbirine karıştırılmış du­rumda. Üstelik bu hatalı bilgi yalnızca internet ortamında değil birçok gazete-dergi haberi ve hatta kitapta bile kullanıldı.

    5 kişiyi vurdular
    Yanlış fotoğraf
    Bursa Orhaneli soygunu faillerini Kabataş İskelesi’nde gösteren bu fotoğraf, birçok kaynakta Osmanlı Bankası soygunu faillerinin fotoğrafı olarak yer alıyor.
  • Abdülhamid’in kadrolu, piyasanın serbest ajanı

    Yahudiyken önce Hıristiyan, sonra Müslüman oldu. Saray’ın güvenini kazanıp nişanlar, ihsanlar, tahsisatlar aldı. Kah Fransa’da kah Mısır’da, İngiltere’de, Yunanistan’da arkeolog, işadamı, gazeteci, lobici olarak diğer devletlere, ama en çok kendi hesabına çalıştı. Arşiv belgeleri ışığında Bernard Maimon’un karanlık faaliyetleri…

    Batılı devletler 19. yüzyı­lın ikinci yarısından iti­baren Osmanlı toprak­larındaki sermaye yatırımları­nı en çok demiryolu sektörüne yönelttiler. Emperyalizm ilk önce Osmanlı Mısır’ını demir ağlarla donattı. Ardından ken­dileri için pazar ve hammadde kaynağı olarak gördükleri Ana­dolu ve Rumeli’deki Osman­lı topraklarını, demiryolu ile uluslararası sisteme entegre etmeye çalıştılar.

    Rekabet kıran kırana sürüp giderken, Almanların Hindis­tan yolundaki İngiliz çıkarları­nı baltalamak uğruna sahneye koyduğu Haydarpaşa-Bağdat demiryolu projesi ile mücade­le sertleşti. Osmanlı Devleti’n­den koparacakları imtiyazların peşinde koşan konsorsiyumlar için “bilgi ve haber” her şey­den önemliydi ve sahaya sürü­len misyoner, arkeolog, seyyah, gazeteci veya tüccar kimlikli ajanların becerisi, nihai imti­yaz sahiplerini belirlemede ha­yati rol oynayacaktı.

    Bu devirde ortaya çıkan Bernard Maimon adındaki ka­ranlık ilişkilerin adamı, bugü­ne kadar nedense kamuoyunun dikkatinden kaçmıştır. Osman­lı demiryollarından bir imtiyaz elde edebilmek uğruna çıktığı yolda Türkiye, Rusya, Alman­ya, Fransa, Belçika, İngiltere, Yunanistan arasında mekik do­kuyan Maimon’un adı, 1911’de Fransa Dışişleri Bakanlığı’n­da yaşanan casusluk skanda­lı olmasa belki de sadece arşiv belgeleri arasında kalacaktı. Dışişleri memurlarından René Rouet’nin, Maimon’un kâtibi Albert Palliez’ye gizli belgele­ri verirken suçüstü yakalan­masının yankısı büyük oldu. Tüm dünya basınının ilgi odağı haline gelen ve günlerce man­şetlerden inmeyen bu olaya yönelik haberler Osmanlı gaze­telerinde de günü gününe yer buldu. Her demiryolu projesin­de bir şekilde bulunan, İstan­bul’da oldukça iyi bir çevre edi­nen, Yıldız Sarayı’na rahatlıkla girip çıkan birinin evrak hırsız­lığından dolayı tutuklanması, üstelik ele geçen gizli belgele­rin çoğunun Osmanlı demir­yolları, madenler ve taş ocak­ları imtiyazları ile ilgili olması insanları şaşkınlığa sürükledi.

    Böylesine bir ilgi uyandır­dıktan sonra tamamen unutu­lan olayın esas kahramanı Ber­nard Maimon hakkında Servet-i Fünun dergisinde Ahmed İhsan Bey ile Mecmua-i Ebüzziya’da Ebüzziya Tevfik Bey tarafından derlenmiş çeşitli bilgiler veril­miştir. Ebüzziya Tevfik, belki de İstanbul’da tanıştığı Maimon hakkında nazik bir üslupla ka­leme aldığı yazısında ona arka çıkmaktadır. Üstelik 1910’da Rus Çarı ile Alman İmparatoru arasında gizli akdedilen ve Os­manlı Devleti aleyhine kararlar içeren “Potsdam Mülakatı”n­dan onun sayesinde haberdar olduğumuzu iddia eder.

    Ahmed İhsan Bey daha çok Fransız gazetelerinden tercüme ettiği bilgileri nak­leder. İkisinde de ortak nokta Maimon’un karanlık ilişkile­rin odağında yer aldığının tes­pit edilmesidir. Tabiyeti, dini, milliyeti, doğduğu yer hak­kında kesin bilgiler ikisinde de yoktur. İngilizce, Fransız­ca, Almanca, İtalyanca’yı çok iyi, Yunanca, Arapça ve Türk­çe’yi gayet rahat konuşur, yazar bir lisan adamıdır. İbranice’de Tevrat ve Talmut üzerine tefsir yazabilecek kadar kudretlidir. Ortak kanaat Musevi asıllı ol­duğu ancak sonradan Hıristi­yanlığı kabul ettiğidir. Suriye, Filistin, Galiçya doğum yeri olarak nakledilir. İngiliz veya Fransız tebaası olduğu belir­tilir. Fransız savcının zanlıları sorguladığı metinde ise Mal­talı olduğu bilgisine ulaşırız. Yakın tarihte Maimon’un ko­nu edildiği tek makalenin sa­hibi Salahi R. Sonyel, 1999’da düzenlenen XIII. Türk Tarih Kongresi’ne sunduğu “İngi­liz Kaynaklarına Göre, Erme­ni Militanlarca Sahtelenen ve Osmanlı Arşivlerinden Aşırı­lan Gizli Belgeler” adlı bildiriyi onun Ermeni olduğu tezi üzeri­ne kurmuştur.

    Servet-i Fünun’un almanağında Bernard Maimon.

    Yine de ona dair en eski belgeleri Osmanlı Arşivi’nde bulabiliyoruz. Arkeolog kimliği ile karşımıza çıktığı ilk belge­lerde Almanya müzelerinden biri için Babil’de kazı yaptığı anlaşılıyor. Bir süre yaşadığı Bağdat’tan 1885’de İstanbul’a gelmiş olmalı ki Şeyhülislam’ın huzurunda Müslüman olmuş ve Maarif Nazırı Münif Pa­şa’nın tavsiyesi üzerine Maarif Müfettişi olarak görevlendi­rilmesi için Sadrazam Kıbrıslı Kamil Paşa tarafından sara­ya arz edilmiş [Y.A.RES 32/4]. Babil harabelerinde bulduğu eski eserlerden birinin ikinci nüshasını Sultan II. Abdülha­mid’e takdim etmesi sebebiy­le “3. Rütbeden Mecidi Ni­şanı” ile taltif edilmiş [İ.HR 305/19369]. Sultana takdim ettiği eserin ne olduğunu bile­miyoruz ama günümüzde New York Metropolitan Müzesi’nde sergilenen “Nabukadnezar’ın Silindir Taşı”nın 1884’te Mai­mon tarafından bulunduğu ka­yıtlıdır.

    II. Abdülhamid’e takdim et­tiği ve Osmanlı yazısıyla attığı imzayı taşıyan tarihsiz mektu­bu, gözden düştüğü sıralarda yazmış olmalıdır [Y.PRK.AZJ 26/31]. Bu mektubunda Hic­ret’in 1. yılında Müslüman ola­madan vefat eden Cahiliye dev­ri şairi A’şâ Memun b. Kays’ın neslinden ve aslen Arap olduğu­nu iddia etmiş. Bu yüzden Allah tarafından kendisine Hanedan-ı Al-i Osman’ın idaresindeki ge­niş ülkeye manevi bir muhabbe­tin cezbedilmiş olduğunu yaz­mış. Padişahın huzuruna çıktığı anda o kadar etkilenmiş ki o za­mandan beri can ve malını feda ederek padişahın hizmetinde bulunmayı görev bilmiş!

    Maimon, Arabistan, İngilte­re, Şattülarap, Hindistan, Mısır gibi bölgelerde diliyle ve kale­miyle Sultan Abdülhamid’in idaresini övmekten de geri dur­mamış. Bu hususta İngiliz ve Amerikan gazetelerinde ma­kaleler yazmış veya ahbapları­na yazdırmış. En uzak memle­ketlerde Osmanlı Devleti’nin kavimleri, dilleri, mezheple­ri ve coğrafi durumu hakkında nutuklar irad etmiş. Bu uğurda yaptığı harcamaları kendi kur­duğu şirketlerin gelirlerinden karşılamış.

    Casus arkeologun 2500 yıllık buluşu Bernard Maimon, casusluk kariyeri sırasında arkeolog olarak da görev yaptı. Bağdat yakınlarındaki Sippar antik kentinde 1884’de bulduğu II. Nabukadnezar’a (MÖ 6. yüzyıl) ait yazılı-silindir taş, bugün New York Metropolitan Müzesi’nde sergileniyor.

    Maimon, Selanik Gaz im­tiyazı için Fransa’dan sermaye toplama girişimi başarısızlığa uğrayınca nakit sıkıntısına düş­müş. Bunun üzerine padişaha müracaat etmeye karar vermiş ve ne emri olursa ona uygun ha­reket etmeyi arz etmiş. Kendi doğruları çerçevesinde tutarlı hareket etmek için gereken ih­sanın bahşedilmesi durumun­da, İngiltere’nin Devlet-i Aliyye hakkındaki siyasetini “daha in­saflı hale” getirebileceğini va­adetmiş. Ona göre bu yolda ilk yapılması gereken, kamuoyu ile parlamento üyelerine olan tesir ve nüfuzunu yönlendir­mek üzere İngiltere gazeteleri­nin elde edilmesi. İkinci olarak bazı parlamento üyelerinin ik­na edilmesini önermiş. Sultan Abdülhamid’e karşı yürütülen husumet politikasının, “Hin­distan’daki 60 milyon Müslü­man’ın kalplerini ne derece kı­racağını ve sonuçlarının vahim olacağını” bu üyelere anlatma­yı tasarlamış. Üçüncü olarak, Avrupa başkentlerini dolaşarak kamuoyu üzerinde etkili olacak propaganda konferansları vere­bileceğini belirtmiş.

    Maimon’u İstanbul çevresi­ne sokan kişinin bir müzisyen olduğu rivayet edilir. Bu sayede Damat Mahmud Celaleddin Pa­şa ile ilişkileri gelişmiş. Abdül­hamid ile arasının açılmasından sonra Avrupa’ya firar girişimle­rinde bulunan paşayı, oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah Beyler ile birlikte vapurla Avru­pa’ya kaçırmış. Maimon da on­larla birlikte gitmeyi planlamış­ken, Damat Mahmud Paşa’nın beş bin lirasını çarparak onları terk etmiş ve trenle ulaştığı Sof­ya’daki Osmanlı Bulgaristan Ko­miseri’ne müracaatla bir demir­yolu imtiyazı elde etmesine yar­dımcı olunması halinde paşayı kendilerine teslim edebileceğini bildirmiş. Bu teklifi reddedilirse Abdülhamid’in bütün sırlarını açıklayacağı tehdidini savur­muş. İstanbul’a gelip müzakere etmesi kabul edilmiş, ama o fik­rini değiştirerek Paris’in yolunu tutmuş.

    Maimon’un bu inanılmaz ama belgelerle sabit faaliyetle­ri Paris’te de sürmüş. Burada sefir Münir Paşa’yı ikna ederek para sızdırmaya başlamış. Da­mat Mahmud Paşa’yı takip ve istihbarat için 500 lira maaş al­dığı iddia edilse de bu miktarın toplam 8000 Frank olduğu an­laşılıyor [Y.PRK.EŞA 34/116]. Maimon ve maiyetinin aktar­dığı haberlerden hoşnut olan Abdülhamid, Maimon’a Hazi­ne-i Hassa’dan tahsis ettiği 35 Osmanlı Lirası aylığın Londra Sefareti tarafından ödenmesi­ni istemiş [ Y.PRK.BŞK. 38/39]. Ahmed İhsan’a göre bu para bir hafiye teşkilatını kurması için verilmiştir ve miktar da yüz bin Frank’tır.

    Bernard Maimon arşiv belgelerinde Gerek II. Abdülhamid’e gerekse Batılı devlet liderlerine çok sayıda mektup yazan, çeşitli jurnaller yollayan Bernard Maimon’a ait belgeler, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bulunuyor.

    Jön Türkler’den biri bu gizli tertibatı haber alıp İngilizlere bildirdiğinden, Maimon, Lond­ra’da beş ay hapse mahkûm edilmiş. Daha sonra Londra’da tanıştığı, Türk dostu olduğu­nu söyleyen parlamenter Sir Ashmead-Bartlett’e (1915’te Çanakkale Savaşı’nı izleyen ve İngiliz hükümetini eleştiren gazeteci Ashmead-Bartlett’in babası) Avam Kamarası’nda Abdülhamid idaresi lehine bir konuşma yaptırmış; daha son­ra 1894’te kendisini İstanbul’a davet edip Pera Palas’ta iki ay misafir etmiş!

    Girit karışıklığı esnasında Maimon’u bir İngiliz gazete­ci sıfatıyla Atina’da görüyoruz. Aslında Abdülhamid’in hafi­yelerinden İzzet Holo Paşa’nın ajanı olarak orada bulunması­na rağmen, Yunan kralından nişan bile almış. Girit’te kaldığı sırada entrikaları fark edilerek adayı terk etmesi söylenince İstanbul’a gelmiş ve Makedon­ya meselesi müzakereleri için Romanya kralı nezdine Bük­reş’e gönderilmiş. Kral tarafın­dan kabul edilmeyince Lond­ra’ya dönmüş ve ikinci derece gazetelerde bu defa Abdülha­mid aleyhine makaleler yayın­lamaya başlamış. Bunun üzeri­ne Abdülhamid lehine yazı­lar neşretmesi için Yıldız’dan kendisine yüklü bir para gön­derilmiş ve bu defa da önemli gazetelerde sultanı öven yazı­lar yazmış. Daha sonra tekrar Fransa’ya geçmiş ve burada hırsızlıktan yakalandığında, İngiliz Evening Times gazetesi­nin muhabiri olduğunu, casus­lukla bir ilgisinin bulunmadığı­nı iddia etmiş.

    Maimon’u 1899’da, ün­lü Sarah Bernhardt’ın tiyatro kumpanyası müdürü sıfatıyla İstanbul ve Mısır’da görüyo­ruz. Bu tarihten sonra Tahsin Paşa’nın mabeyn başkâtipli­ği zamanında daha sık geldi­ği İstanbul’da kendisine ünlü Yahudi filozof Maimonides’in torunu süsü vermeye başlamış. Bu şecereyi ispat için Tahsin Paşa’dan tahsisat talep etmiş ancak paraları alır almaz İstan­bul’dan ayrılmış.

    1910’da Şerif Paşa aleyhin­de çalışmak için İstanbul’un Abdülhamid sonrası yeni devlet adamları ile irtibat tesis etmek istemişse de, Yıldız’daki jurnal­lerde adı çok geçtiğinden yeni rejim mensupları kendisine so­ğuk davranmış. Bunun üzerine Paris’e dönerek oraya yerleşmiş. Burada da rahat durmamış ve Fransız Dışişleri Bakanlığı’ndan evrak çalma hadisesiyle tutuk­lanıp hapsi boylamış. Bernard Maimon’un hayatının bundan sonraki safhaları bizim için şimdilik meçhuldür

  • Beyaz Rusların İstanbul’daki kara günleri

    1917’deki Sovyet Devrimi’nden sonra başlayan içsavaştan kaçan siviller ve yenilen askerlerin onbinlercesi İstanbul ve Çanakkale başta olmak üzere Türkiye’ye sığınmıştı. 1920’lerin İstanbul’unda bir yanda sefalet, bir yanda da düşkün aristokratların ateşlediği yeni bir gece hayatı yaşanıyordu.

    SAADET ÖZEN

    İstanbul için 1920’ler, yak­laşık altmış sene evveli­nin sokaklarda dirildiği yıllar sayılabilir. O dönemin İstanbul’unda, tıpkı 1853-56 arasındaki Kırım Harbi za­manındaki gibi İngiliz, Fran­sız askerleri dolaşıyordu. An­cak iki devir arasında temelli farklar vardı: Kırım Harbi’nde İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti müttefik olarak Rus­ya’yla savaşmış, İstanbul or­duların geçiş ve ikmal yeri ol­muştu. 1920’lerde ise durum daha karmaşıktı. Eski mütte­fikler şimdi işgalci olarak İs­tanbul’daydı; 1. Dünya Savaşı şartları İtalyan ve Amerikalı askerleri de şehre taşımıştı.

    Bir başka önemli nokta İs­tanbul’un bu kez eski hasım Rusya’dan gelenleri de barın­dırmasıydı. Rusya’da devrim olmuş, Bolşeviklere karşı sa­vaşan Beyaz Ordu kuvvetleri peyderpey, bölge bölge yenile­rek gücünü kaybetmişti. Bu­nun üzerine 1917-1920 yılları arasında yeni rejimde yeri ol­mayan iki ila üç milyon Rus ülke dışına çıkmış, bir kısmı İstanbul’a gelmişti.

    Mülteciliğin bitmeyen trajedisi Beyaz Rusların büyük çoğunluğu 1920’li yıllarda Çanakkale ve İstanbul’daki kamplarda çok zor koşullarda yaşadı. Çamaşırlarını kurutan mülteciler…

    Bütün bu farklara rağmen İstanbul açısından Kırım Har­bi’yle Mütareke devri arasında güçlü bir ortak nokta mevcut­tur: Sebep, gerekçe ne olur­sa olsun binlerce insan kendi yaşama usulü, bilgisi, görgüsü, ihtiyacıyla İstanbul’a gelmiş­tir. Herkes ya kendi bildiği gibi yaşamak, az çok kendi orta­mını kurmak peşindeydi, ya­hut hayat bilgisini, tecrübesini ayakta kalmak, aç kalmamak için kullanmak zorundaydı. Bu nedenle –hem Kırım Har­bi sırasında hem 1. Dünya Sa­vaşı’nı takip eden ‘Mütareke Yılları’nda savaş, İstanbul’da kalıcı, kültürel dönüşümleri de tetiklemiştir.

    Kırım Harbi sözgelimi Beyoğlu’nda Avrupai kafele­rin, kafeşantanların yaygın­laşmasından başlayıp, biskü­vi, çikolata, konserve gıda gibi endüstriyel gıdaların dolaşı­mının hızlanmasına kadar, günlük hayatın küçük alışkan­lıklarında birinci dereceden etkili olmuştu. Mütareke devri yine –özellikle Beyoğlu’nda-yoğun bir kültürel dönüşüme yol açtı; en azından devrin ya­zarlarından yansıyan budur. Kırım Harbi’nden bu yana Be­yoğlu Avrupai toplantı ve eğ­lence mekânları anlamında epey yol kat etmiş olsa da Mü­tareke zamanında bir sıçrama yaşandığı hissedilir. O devir­le ilgili anılarda da edebiyat­ta da işin bu tarafı öne çıkar ve bu sıçramanın bir numaralı aktörü –hem dışarlıklı hem İs­tanbullu yazarlar için- aynıdır: Beyaz Ruslar, daha ziyade de kadınlar.

    Elitlerin mekanı Rejans Lokantası, kibrit patatesli Boeuf Stroganoff’u ve sarı votkasıyla “Cumhuriyet eliti”nin tercih ettiği önde gelen gece mekanlarından biriydi.

    Yerli Mütareke yazınında Beyaz Ruslara değinen örnek çoktur, pek çok hatırat, başta Yakup Kadri’nin Sodom ve Go­morre’si ve Ahmet Hamdi’nin Sahnenin Dışındakiler’i ol­mak üzere bugün hâlâ basılan, Mustafa Remzi’nin Pastacı Kız’ı gibi meraklısının bildiği romanlar. Bunun karşısında bir de o devre tanıklık etmiş yabancıların, yine çoğu unu­tulmuş romanlarına rastla­rız. Bunların arasında hikâyesi doğrudan Mütakere devrinde Beyaz Ruslar üzerine kurul­muş –ve en az ele alınmış- ör­neklerinden biri bu yıllarda İstanbul’da bulunmuş Fran­sız gazeteci Paul Haurigot’nun (1902-1955) Acide Russique adlı yapıtıdır. Servet-i Fü­nun’un yayıncısı Ahmet İhsan Tokgöz (1868-1942) bu kitabı Türkçeleştirmiş ve Rus Ateşi ve Bir Haraşo adlarıyla iki kez basmış olduğu için burada da belli bir kitleye ulaşmış oldu­ğu varsayılabilir.

    Ahmet Hamdi’nin Sahne­nin Dışındakiler’deki kahra­manlarına söylettiğine göre, Ruslar para kazanmak için “kendi sanatlarını bize satma” yolunu tutmuşlardı. Paul Ha­urigot’nun Rus Ateşi romanı­nın başkahramanı, serüven peşinde İstanbul’a gelmiş, Ga­latasaray mektebinde hocalık yapan bohem ruhlu Pierre de kendi kendine sorar: Ruslar “İstanbul’a akın edip bir takım barlar açmadan önce gece eğ­lencesine muhtaç olanlar ne yapıyormuş?”

    Bu tür mekânların sadece sattıkları ürünler değil, sun­dukları atmosferde de farklı olan şeyler vardı. Kadınlar ça­lışma hayatının içindeydiler, barların çoğunda kadın gar­sonlar servis yapardı. Müftü­zade Ziya Bey anılarında, “Bu kızların çoğu Rus aristokrat ailelerindendi, bu nedenle ‘besleyenin elini öpmek’ Be­yoğlu’nda bir âdet haline gel­mişti.(…)” diye anlatır. “Ga­rip Rusça şarkılar, şov yapan dansçı bir kız ve bir de çok başarılı, çingene orkestrası. Böyle bir yeri Londra, Paris veya New York’ta da bulursu­nuz, ancak buranın çalışanla­rı bir zamanlar Rus asilzade­leri ve prensleri olduğu için, bu, geceye apayrı bir ‘bohem’ havası katıyordu.”

    Kamplarda zor yaşam Türkiye’ye kaçan Beyaz Ordu askerlerinin çoğu, 20’li yılların başında Gelibolu civarındaki kamplara yerleştirildi. Bunlar, o dönemde çalışmaları süren İngiliz-Avustralya mezarlıklarının yapımında da çalıştılar.

    O dönem İstanbul’da bu­lunan Rus Vertinski ise va­tandaşlarının bu tür işlerde­ki acemiliğinden dem vurur: “Garsonluk açısından biraz acemi olan bu zarif ve şık genç bayanlar cilveyle kırıtı­yorlardı. Gözlerinde ve hare­ketlerinde bir soru okunuyor­du sanki: ‘Beyefendi bu işleri ben nereden bileceğim? Kader utansın işte.’ – (…) hep güler yüzlüydüler, etrafa devamlı tebessüm dağıtıyorlardı. Ser­vis ve hizmet eksikleri, böy­lece telafi edilmiş oluyordu. Bayan garsonlara alışmamış müşteriler afallayarak yemek ücretinden daha fazla miktar­da bahşiş bırakıyorlardı.”

    Rusların eğlence hayatına getirdikleri canlılıktan –başta yukarıdaki satırları yazanlar olmak üzere- istifade edenler çoktur, fakat Ruslara bakış çe­lişkilidir. Gerek Paul Hauri­got benzeri yabancı yazarlarda gerek yerli yazarlarda Ruslar, faydalı bir eğlence işlevini ye­rine getirseler de yalancı, ah­lâken çökmüş figürlerdir. Paul Haurigot’nun başkahrama­nı Pierre’in âşık olduğu Luba sadece onu üzmekle kalmaz, rahat etmek için hem fahişe­lik, hem İngilizler hesabına casusluk yaptığı da sonradan ortaya çıkar. Casus Rus kadın teması Kemalettin Şükrü’nün Mütareke Acıları’nda da var­dır. Mustafa Remzi’nin Pasta­cı Kız romanında da başkahra­man bir pastanede garsonluk yapan bir Rus kadındır. Bu kez casusluk yoktur, ama sonuç yi­ne felâket olur: İki yakın arka­daş aynı Rus kadına aşık olur, nihayet roman bir cinayet ve iki intiharla kapanır.

    Devrin tanığı Samiha Ay­verdi ise, Halit Efendi adın­daki komşularının ölümün­den sonra konağının Beyaz Ruslara verilmesini anlatırken bu bakımdan daha açık ve net yargılarla konuşur: “Her oda­sını bir ailenin işgal ettiği bi­nanın bu yeni sakinleri ile be­raber, memlekete, Türk örf ve adetlerinin tanımadığı bir la­ubalilik, mahremiyeti hiçe sa­yan bir başıboşluk cereyanı da gelmişti. (…) Kağıttan çiçek yaparak bunları Taksim Mey­danı’nda satan eski Rus aris­tokrasisi mensuplarının ya da ordudan kaçmış generallerin getirdikleri ekmek parası, bu genç ve şuh kadınları asla tat­min etmiyordu. Etmediği için de kısa zamanda Halit Efen­di’nin evinden çıkıp, kendileri için tutulmuş garsoniyerler­de, aradıkları sefahata ve lüks hayata kavuşmuş bulunuyor­lardı. (…).”

    Şapkacılar, çamaşırcılar… Rus mülteciler İstanbul’un gece hayatını hareketlendirirken, gündüzleri şapka yapımı ve çamaşırcılıkla geçimini sağlamaya çalışanlar da vardı.

    Görüldüğü gibi yerli ve ya­bancı yazarların zihnindeki Rus kadını pek farklı değil­dir: Asil ama düşkün, kolay, rahat, para kazanmak fuhuş da dahil her şeye eğilimli. Ka­tegorize edilememiş, nereye oturtulacağı bilinememiş bir topluluk söz konusudur: Türk­ler için âdetleri başka, dille­ri başka insanlar, yabancılar içinse tipik şarklının özellik­lerini taşımayan, fakat batılı da denemeyecek, buna rağmen kültür, sanat birikimiyle ür­küten ve saygı uyandıran bir millet, hem küçümseme hem şefkat-merak karışımı hislerle seyredilen bir topluluk. Devrin edebiyatında bir bakıma bü­tün tuhaflıklarıyla kabul edil­miş, seyredilen, gözetlenen eg­zotik nesneler gibidir Ruslar.

    Yazarların bu bakışında yer almayan nokta ise, İstan­bul’a o devirde binlerce Rus’un (bazı kaynaklara göre birkaç sene içinde yüz elli bin) hiçbir sermayeleri, bağlantıları ol­madan geldiğidir. Çoğu İstan­bul’da, Gelibolu’daki kamplar­da zor koşullarda barındı, Av­rupa’ya gidenlerden sinemada, müzik alanında isim yapan­lar varsa da çoğu zor bir hayat sürdü. Bunu hem çeşitli ku­rumların raporları hem fotoğ­raflar ortaya koyar.

    REJANS BEYOĞLU

    Rejans lokantası: Bir kültür sofrası

    1932’de Beyoğlu’nda açılan Rejans erken Cumhuriyet devrinden başlayarak siyaset ve kültür adamlarının favori mekanlarından biri oldu. Dört sene önce kapanan restoran, yakın tarihte tekrar açılıyor.

    Rejans, Beyaz Ruslara çelişkili bakışın hayranlık kısmını kendinde cisimleştirmiş bir abide gibidir. Cumhuriyet devrinde elit bir toplantı ve eğlence mekânı olarak bir işlevi yerine getirmiş, dolayısıyla daha ziyade hayranlık ve takdir hisleriyle anılmış bir lokanta­dır. Ne şekilde, kimler tarafın­dan kurulduğuna dair rivayet muhtelif, oldukça da karışıktır. 2002’de müessesenin kendi bastığı bir kitap dahi kronolo­jiyi netleştirmez. Yaygın kanı Rejans’ın, İstiklâl Caddesi’nde, Olivo Geçidi 15 numaradaki yerinde 1932’de faaliyete başladığıdır. Kaynağı bilinmese de Beyoğlu’ndaki 1920’lerde faaliyette olan La Régence isim­li başka bir lokantanın sahibi Fransız Berthet’nin isim hakkını Mihail Mihailoviç’e devrettiği, onun da bildiğimiz Rejans’ın ku­rucularından olduğu iddia edilir. Mihailoviç’in ortakları olarak Tevfik Manars, Vera Çirik, Vera Protoppova’nın adı geçer.

    Bu karmaşık tarihçenin içinde, Rejans lokantasının bili­nen yerinde daha önce 1924’te Turquoise adında bir lokanta açıldığı bilgisi de yer alır. Esasen pek çok ünlü kurum gibi Re­jans’ın tarihçesi de tam olarak araştırılmış, birincil kaynak­lardan tespit edilmiş değildir. Rejans’ın müdavimleriyle ilgili olarak da –anılar hariç tutulur­sa- genellikle kulaktan kulağa gelen, kaynağı belirsiz bilgilere sahibiz. Neticede tartışmasız sa­yılan, Rejans’ın erken Cumhuri­yet devrinden başlayarak başta Atatürk olmak üzere siyaset ve kültür adamlarının en sevdiği yerler arasında olduğudur. 2011’de kapandığında ortakları arasında Rus yoktu.

    Esasen müessesenin şanı, ayrıntıları önemsiz kılacak kadar büyümüş olduğu için Re­jans’ın tarihi hakkında derinlikli bir araştırmaya ihtiyaç duyul­mamış olabilir. Rejans Cumhu­riyetin eğlence adabına cevap verir ve Cumhuriyet ekabiri kuşak farklarına rağmen aynı kültür çevresine ait olduğunu Rejans’ın kibrit patatesli “Boeuf Stroganoff” ve sarı votkası eşliğinde idrak eder.

    Rejans yeni bir işletmenin elinde yakında yeniden açıla­cak. Bu müjdeyi bir haber sitesi “açıldığı yıllarda Ferhan Şensoy, Bedri Baykam, Enis Batur, Cahide Sonku, İbrahim Çallı, Haldun Dormen, Atilla Dorsay gibi kültür ve sanat camiasının büyük isimlerinin müdavimi olduğu Rejans…” diye veriyor. Haber sitesinin hemen hepsi halen hayatta olan bu isimleri 1930’larda lokantanın müdavi­mi sayması, esasen Rejans’ın ve canlandırdığı kültür silsilesinin değişmezliğine olan bilinçsiz bir inançtan olsa gerek.

  • Dünden bugüne ‘kopyala ve yapıştır’

    18. yüzyıla kadar “orijinallik” bir değer değildi. Hem Doğu’da hem Batı’da da sanatçı ve şairlerden eskilerin izinden gitmesi, onlarla aynı konuları hatta aynı üslupla işlemesi beklenirdi. ‘Mutlak özgünlük takıntısı’, bireyselliğin kutsandığı modern zamanlarda doğdu, ‘fikri özel mülkler’ telif haklarıyla korumaya alındı. Taklit mi esinlenme mi tartışması hiç bitmeyecek.

    Bugün yaşamış olsaydı, mutlaka cin fikirli bir köşe yazarı çıkar, “Sha­kespeare intihalci çıktı!” diye başlık atardı. İngiliz şair ve ti­yatro yazarının bütün konula­rını başka eserlerden aldığını biliyoruz. Aynısını kendi kla­sik edebiyatımız için de söy­leyebiliriz. Acaba Fuzulî, “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge/ Ne açar kimse kapum bâd-ı sabâdan gayrı” dizeleri­ni yazarken Necati’nin, “Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek/ Bir avuç toprağ atar bâd-ı sabâdan gayrı” beytin­den “intihal” mi yapmıştı? Ve­ya Leyla ve Mecnun’u yazar­ken, kendisinden önce aynı konuyu anlatmış olan Ali Şir Nevai veya Nizami gibi başka şairlerin hırsızı mıydı?

    Shakespeare ve Fuzuli ile ilgili bu sorular anlamsız ge­lebilir. Ancak telif hakkı kav­ramının büyük değer taşıdığı, yasalarca korunduğu günü­müzde, bir başka yazarla aynı konuyu işlemek, aynı sözleri kullanmak çok da kolay değil.

    İntihal, yani bir başkası­nın eserini kendisine mal et­me, çok yalın bir kavram gibi gözükse de “Olgunlaşmamış şairler taklit eder, olgun şair­ler çalar” (T. S. Eliot) veya “Bir kitabı kopya etmek intihal­dir, birçok kitabı kopya etmek araştırmadır” (Mizner) gibi ünlü sözler, intihalin pek basit olmadığını gösterir. Bir intihal sözlüğü (Le Dictionnaire des Plagiaires) yazan günümüz Fransız yazarlarından Roland de Chaudenay bile şöyle der: “Derleme, kültürün başlıca ta­şıtıdır”.

    Açık bir taklit Zeki Faik İzer, Fransız ressam Eugène Delacroix’nın “La liberté guidant le peuple” (1830) adlı tablosunu “Inkilâp Yolunda” (1933) adlı bir tabloya dönüştürmüş.

    Buradan, bir başkasının eserini çalmanın meşru oldu­ğu sonucu çıkmasın. İntihal, her zaman utanç verici bir hır­sızlık olarak görüldü. Daha 1. yüzyılda Romalı şair Martia­lis’in, şiirlerini çalan Fidenti­nus’a karşı yazdığı epigramlar, bunun hiç hoş karşılanmadığı­nı gösteriyordu: “Kitaplarımın hırsızı, bir şairin tek bir metne ve ucuz bir papirüs parçasına bedel olduğunu sanıyorsan ya­nılıyorsun: Alkış, iki üç paraya alınmaz”.

    Peki, “imitatio”nun (taklit), yazar, şair, nutuk atan politi­kacı için başlıca teknik olarak görüldüğü eski Roma’da inti­hal derken ne anlaşılıyordu? İntihal ve taklidi birbirinden ayıran birkaç nokta vardı: İn­tihal yapan, çaldığı malzemeye yeni bir katma değer eklemi­yordu. Aynı malzemeyi yeni­den kullanmak meşruydu ama bunun sonucunda asgari sanat standartlarına ulaşmayı ba­şaramayan bir esere “intihal” demek mümkündü. “İktibas” yani alıntı kavramı da aynı dö­nemde önem kazandı. Cice­ro’ya göre, intihalcinin asıl su­çu, kaynaklarını saklamasıydı. Yaşlı Plinius, Historia natura­lis’in ilk cildinde yararlandığı yazarların bir listesini verir­ken, intihalcileri bu işi yapma­makla suçluyordu.

    Hangisi gerçek? Nisan 2015’te Dulwich Resim Galerisi, Jean- Honoré Fragonard’ın “Genç Kadın” isimli tablosunun orijinaliyle taklidini yanyana sergileyerek ziyaretçilerinden gerçek eseri tahmin etmesini istedi. Doğru cevabı verenlerin oranı %11 oldu.

    Ama asıl kıyamet modern zamanlarda, bireysellik, oriji­nallik, özel mülkiyet gibi kav­ramların göklere çıkarıldı­ğı dönemde koptu. 18. yüzyı­la kadar “orijinallik” bir değer değildi. Doğu’da da Batı’da da sanatçı ve şairlerden eskile­rin izinden gitmesi, onlarla aynı konuları işlemesi bekle­nirdi. Romalı düşünür Seneca yazarlara “eskileri hazmetme­lerini” sıkı sıkıya öğütlemişti. Fuad Köprülü, Türk Edebiya­tı Tarihi adlı eserinde Se­merkantlı Nizâmî Arûzî (12. yüzyıl) ve Şems-i Kays’ın (13. yüzyıl) öğütlerini örnek veri­yordu. Bunlara göre: “(Bir şair için) daha gençliğinde eskile­rin şiirlerinden yirmi bin be­yit ezberlemek, sonrakilerin eserlerinden on bin kelimeyi gözönünde tutmak, üstatların divanlarını daima okumak la­zımdır”.

    10.6 milyon $’lık bir kopya eser Modernite öncesinde, orijinal esere sanatsal bir değer katması koşuluyla taklitçilik hoş görülüyordu. Felice Ficherelli’nin 1640 tarihli Saint Praxedis isimli tablosu (solda), ünlü Hollandalı ressam Vermeer tarafından 1655’te yeniden yapılmış, taklit eser geçen sene 10.6 milyon dolara alıcı bulmuştu.

    Fuad Köprülü’nün bunla­rı aktardıktan sonra yaptığı modernist yorum ise ilginçti: “Bu telkinlerin, o devir sanat­kârlarını nasıl fena bir taklide sürükleyeceği pekâlâ anlaşılır. Şahsiyetin inkişafı için hiç­bir serbest saha bırakmayan, taklidi ve nazireciliği şiddetle revaçta tutan bu edebi terbiye tarzı, Tanzimat devrine gelin­ceye kadar bizim şairlerimiz için de başka türlü değildi”.

    Köprülü, İngiliz şair Edward Young’ın Conjectu­res on Original Composition (1759) adlı eserini okusaydı, kuşkusuz beğenirdi. Young’a göre, yazarlar öncekileri taklit etmekten vazgeçmeliydi: “Ne kadar orijinal olurlarsa o ka­dar iyidir”. Ayrıca şu sözleri, özel mülkiyet-bireysellik-ori­jinallik ilişkisini de ortaya ko­yuyordu: “Taklitçi, tacını baş­kasıyla paylaşır. Orijinal ise alkışın tamamını hak eder”. Birkaç on yıl sonra, ilk Alman romantikleri Schelling, Schle­gel, Novalis gibi şairler, bu ori­jinallik fikrini alarak yücelt­tiler ve romantizmle birlikte aynı konuların yeniden işlen­mesi geleneği yavaş yavaş son buldu.

    İngilizler çarpıttı Türk ressam çaldı 1915’te Çanakkale Harbi sürerken Gökçeada’da eğitim yapan İngiliz askerleri (üstte). Dönemin İngiliz gazeteleri bu fotoğrafı “Türk siperlerine saldıran kahramanlar” diye vermiş; Cumhuriyet döneminde bir ressam, askerlere Türk üniforması giydirerek Sakarya Savaşı’nı “canlandırmış” (ortada). Aynı açıdan bugünkü arazi.

    Müzikte de işler farklı de­ğildi. Örneğin Vivaldi’nin (18. yüzyıl) operalarında kötü karakterlerin aryalarını kendisi bestelemeyip olduğu gibi baş­ka bestecilerin operalarından alması doğal karşılanıyordu. Veya Mozart’ın ilk dört piyano konçertosunu başka besteci­lerden “kopyala/yapıştır” yön­temiyle derlemesinde bir kö­tülük görülmüyordu.

    Tahmin edileceği gibi re­simde intihal zordur. Zeki Fa­ik İzer’in, Fransız ressam Eu­gène Delacroix’nın “La liberté guidant le peuple” (1830) adlı tablosunu “Inkilâp Yolunda” (1933) adlı bir tabloya dönüş­türmesi, açıktan açığa yapıl­mış bir taklittir. Ancak mo­dernite öncesinde, ressam im­zasına bugünkü kadar önem verilmediği açıktı. Eski dü­zende, usta-çırak ilişkisi için­de, bir atölyede birçok ressam bir arada çalışıyordu. Örneğin Venedikli ressam Tiziano’nun yaptığı Kanuni Sultan Süley­man resimlerini ele alalım. Bunlar bir seri üretimin sipa­riş üzerine çoğaltılmış parça­larını andırır. Ayrıca bunları Tiziano’nun mu, atölyesindeki başka ressamların mı yaptığı tam olarak bilinmez.

    Ünlü nakkaşların durumu da böyleydi. Elbette bazıları şöhrete kavuşuyor, hatta çizgi­lerinden tanınıyordu. Örne­ğin Babür Şah, nakkaş Kema­lüddin Bihzâd’ın (Kemaleddin Behzad) minyatürlerini hemen tanıdığını, çünkü sakallıları sa­kalsızlardan daha iyi çizdiği­ni yazar. Öte yandan Bihzâd da diğer nakkaşlar gibi, nakkaşha­nede, usta-çırak ilişkisi içinde, ortaklaşa çalışmaya dayalı bir geleneğin parçasıydı. Kimbilir hangi resmin tamamını kendi­si yapmış, tezhib, tahrir, tasvir gibi çalışma aşamalarının han­gisini üstlenmişti? Bazılarına “el-fakir Bihzad” veya “kâr-i üstâd-ı Bihzad” diye imza at­mıştı ama o kadar tanınmasına rağmen, yaptığı bazı minyatür­lerde de imza yoktu. Batılıların onu keşfetmesiyle birlikte (19. yüzyıl) hangi minyatür onun elinden çıkma sorusuna cevap aranmaya başlandı. Nakkaş Osman’ın durumu da farksız­dı. Örneğin Sigervatname’deki (Zigetvar Savaşı Tarihi) min­yatürlerin ona ait olduğu, 20. yüzyılda birkaç sanat tarihi ça­lışması sonucu belirlenmişti.

    Günümüzde yazar, beste­ci ve ressamın kim olduğuna verilen büyük önem, bireysel­lik ve orijinallikle birlikte telif hakkının ortaya çıkışıyla baş­layan bir eğilimin parçasıdır. İlk telif hakkı yasası (Krali­çe Anne Yasası, 1710) yayıncı karşısında halkın bilgilenme hakkını korumak için çıkarıl­mıştı. Çünkü matbaacı, satın aldığı esere sonsuza kadar sa­hip olabiliyordu. Telif hakkı, aynı nedenle Amerikan Ana­yasası’nın birinci maddesine (8. Bölüm, 8. Bend) girmişti: “Bilimin ve yararlı sanatla­rın gelişmesi için, yazarlara ve mucitlere kendi yazı ve buluş­ları üzerindeki haklarının kı­sıtlı sürelerde verilmesi”.

    Ancak sanat ve bilimin serbest dolaşımını sağlamak uğruna yaratıcının hakkını kı­sıtlayan bu düzenlemeler, za­manla intihali de cezalandıran bir özel mülkiyet hakkına dö­nüştü. Bern Konvansiyonu sa­yesinde, bir ülkeden diğerine çeviri yoluyla yapılan intihal­lere de set çekilmeye çalışıl­dı (1886). Günümüzde ortaya atılan intihal suçlamalarının bu kadar çok olmasının bir ne­deni de, akçeli, dolayısıyla ga­yet etkili olan fikir mülkiyeti yasalarından kaynaklanmak­tadır.

    HIRSIZ DA HIRSIZDAN ÇALAR

    Shakespeare’in oyunu: Bir çalıntı ‘Fırtına’sı

    Shakespeare’in konularını başka yazarlardan alması, klasik geleneğe tamamen uygundu. Ama Fırtına adlı son oyununa baktığımızda işi iyice abarttığını görürüz: Konuyu William Strachey adlı bir yazarın kitabından, oyunun yapısını İtalyan commedia dell’arte türünden, karakter­lerin konuşmalarının ciddi bir bölümünü Fransız denemeci Montaigne ile Latin şairi Ovid­ius’tan (neredeyse kelimesi kelimesine) almıştı. Hınzırca bir ayrıntı daha ekleyelim: Son yapılan araştırmalarda Shake­speare’in konuyu “çaldığı” kitabın yazarı William Stra­chey’nin de bir intihalci olduğu, kitabında anlattığı Bermuda’da­ki deniz kazası hikayesini çok daha önce yazılmış başka dört kitaptan aldığı ortaya atıldı.

    MİLLÎ MARŞLAR NE KADAR MİLLÎ?

    Münasebetsiz XV. Louis, 10. Yıl Marşı’nı söylermiş!

    Müziğin milli değil evrensel bir dil olduğunu unutanlar, her yerde “skandallarla” karşı­laşmaya hazırlanmalıdır. Büyük Britanya’nın “God Save The King/ The Queen” (Tanrı Kralı/Kraliçeyi Korusun”) marşının, Fransa Kralı XIV. Louis’nin bestecisi Lully’nin kendi kralı için yazdığı “Grand Dieu Sauve Le Roi” (Büyük Tanrı Kralı Koru) adlı eserinden alındığı iddiasını çürütmek için İngilizler çok mürekkep dökmüştür. Buna karşılık Fransız milli marşı “La Marseillaise”in (1792) Avustur­yalı besteci Mozart’ın 25. piyano konçertosunun (1786) ilk bölü­müyle benzerliği de Fransızları kara kara düşündürür. Cemal Reşit Rey’in bestelediği “Onuncu Yıl Marşı”nın (1933) başının, Fransız düşünür (ve vasat besteci) Jean-Jacques Rousseau’nun “Le Devin du Village” operasında (1752) Colette’in “J’ai perdu tout mon bonheur/ J’ai perdu mon serviteur” diye başlayan aryasın­daki ilk temayla benzerliği dikkati çeker. Bu opera ilk kez sarayda sahneye konduğunda Fransa Kralı XV. Louis’nin çok hoşuna gittiği, kralın gün boyu sarayda davudi sesiyle “Çıktık açık alınla” (yani “J’ai perdu tout mon bonheur”) diye şarkı söyleyerek dolaştığı söylenir. Bu örnekler intihal değildir ama marşların ulusal ve ideolojik özellikleri nedeniyle tartışmaya açıktır. Aslında, besteciler her zaman birbirlerinin müziğinden motif ve cümleleri alarak geliştirir. Bu arada Almanya’nın “Deuts­chland Deutschland über alles” dizesiyle tanınan milli marşının ise, Haydn’ın 1797’de Avusturya İmparatoru II. Franz’ın doğum günü için yazdığı marş olduğunu ekleyelim.

    YAKIN TARİHİMİZDE İNTİHAL TARTIŞMALARI

    Şiirden romana, suçlama edebiyatı

    Peyami Safa, başka yazarlara yaptığı intihal suçlamalarıyla ünlüydü. Bu edebiyat dedektifi, Türk romanının en popüler ör­neklerinden Çalıkuşu’nun (1922) Léon Frapié’nin L’institutrice de Province (Taşra Öğretmeni, 1897) adlı romanından çalındı­ğını öne sürmüştü. Léon Frapié (1863-1949) eğitim ve kadın haklarına ilgisiyle tanınan bir romancıydı. Taşra Öğretmeni adlı romanında, Louise Chardon adlı genç bir öğretmen kızın bir köy okulunda çektiği sıkıntıları, Reşat Nuri Güntekin ise Çalıkuşu’nda Feride adlı İstanbullu bir kızın aşk acısı nedeniyle evden kaçarak Anadolu’da öğretmen olarak hayatını sürdürmeye çalışmasını anlatmıştı. İki romanda da eği­timin aksaklıklarına değiniliyor, yalnız bir kadının istismara açık olduğu vurgulanıyordu ama Çalı­kuşu’nda aşk acısı öne çıkarken, Taşra Öğretmeni eğitim üzerine yazılmış tezli bir romandı.

    Türk şiirinin en ünlü örnek­lerinden biri de intihal suçlama­sıyla karşılaştı. Ahmed Hâşim’in “Yarı Yol” (1923) şiirini İngiliz şair Rudyard Kipling’in The Jungle Book (Ormanın Kitabı, 1894) eserinde Maymunların Şarkısı adlı şiirden çaldığı öne sürüldü. “Maymunların Şarkısı” ile herhalde “Road Song of the Bandar-Log” başlıklı şiir kaste­diliyordu. Ancak maymunların ağzından yazılmış bu şiirde “Half-way up to the jealous moon!” (Yarı yoldayız kıskanç aya doğru!) dizesiyle Ahmed Haşim’in “Yarı yoldan ziyâde mâha yakın” dizesi arasındaki yakınlık dışında hiçbir benzerlik kurulamaz. İki şiirin temalarının da uzaktan yakından ilişkisiz olduğunu eklemek gerekir.

    Ülkü Tamer 50’li yıllarda İlhan Berk’in kendi şiirlerini çaldığını söylemiş, Berk’in de “evet beğendiğim şeyleri alırım” demesi büyük tartışma yaratmıştı. Erdoğan Alkan Şiir Sanatı kitabında Türk şairleri­nin Fransız şairlerinden aldıkları dizeleri yazmış, Cemal Süreya, A. Muhip Dranas ve birçok şairden karşılaştırmalı örnekler vermişti. 70’li yıllarda Burhan Günel Yazko dergisinde Adalet Ağaoğlu’nun Huxley’in kitabın­dan “fazlaca etkilendiğini” dile getirmiş, tartışmaya Mina Ur­gan ve Leyla Erbil de katılmıştı. 80’li yıllarda da Murat Bardakçı, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanının çalıntı olduğunu iddia etmişti.

  • İSTANBUL’A KIŞ GELMEDENTÜRKİYE’YE KIŞ GELMEZ

    1929 ve 1954 yıllarının Ocak-Mart ayları arasında yaşanan müthiş soğuklar, biraz da buzlarla kaplanmış Boğaz fotoğrafları sayesinde hatıralarda “büyük İstanbul kışları” olarak yer ettiler. Oysa ikisi de bütün Türkiye’yi hatta Avrupa’yı donduran yaman kışlardı. Karakışın sıkıntılarını, trajedilerini bütün ülke yaşadı. Güneş yüzünü gösterdiğinde bütün memleket derdini karda eğlenerek dağıtmaya çalıştı. Ama basının kalbi İstanbul’da atıyordu, tarihe kalan malzeme de doğal olarak İstanbul merkezli oldu. Gazetecilerin meşhur “İstanbul’a kış gelmeden Türkiye’ye kış gelmez” lafı belki de hiç o yıllardaki kadar gerçeği yansıtmamıştı…

    Yoğun kar fırtınasında göz gözü görmüyor, Galata Köprüsü’nde tipiye yakalananlar zorlukla yürüyor, 19 Ocak 1929. (Yapı Kredi Tarihi Arşiv Müzesi, Selahattin Giz koleksiyonu).
    Şiddetli kar yağışı nedeniyle tenhalaşan sokaklar, tipi altında buzlu zeminde ilerlemeye çalışan Yedikule- Sirkeci tramvayı, 1 Şubat 1929.
    Zorlu hava koşullarında iskeleye yanaşmayı başaran bir Şirketi Hayriye vapurundan inen yolcular, 4 Mart 1929.
    Cağaloğlu’ndaki İran Sefareti önünde yollara kömür tozu döken belediye işçileri, 6 Şubat 1929.
    Sultanhamam’da bir yazmacı dükkanı. Dükkan sahibi karları temizlerken gelip geçenler onu seyrediyor, 7 Şubat 1929
    Galata rıhtımında bağlı bir Şirketi Hayriye vapurunun üzerinde biriken karları temizleyen görevliler, 3 Şubat 1929.
    Bindikleri tren kara saplandığı için raylarda yürüyerek evlerine ulaşmaya çalışan yolcular (solda). Göztepe ve Erenköy istasyonları civarında demiryolunu açık tutmak için karları küreyen işçiler, Şubat 1929.
    Sultanahmet Cezaevi’nin önüde kartopu oynayarak kar tatilinin keyfini çıkartan çocuklar, 11 Şubat 1929.
    11 Şubat’ı 12 Şubat’a bağlayan gece Troçki’nin İstanbul’a gelişini görüntülemek için dondurucu soğukta bekleyen foto muhabirleri. Soldan: Faik (Şenol), Âli (Ersan), Namık (Görgüç), Hilmi (Şahenk). Troçki basını şaşırtarak İstanbul’a Büyükdere’den ayak basınca basın fotoğrafçıları amaçlarına ulaşamamıştı.
    Vefa Orta Mektebi önünde kar tatilini bayram sevinciyle karşılayan öğrencilerin görüntüsü Brueghel’in tablolarından alınmış bir detayı andırıyor, 11 Şubat 1929.
    Fotoğrafın üzerine elyazısıyla “1 Mart 1929 Cuma günü İstanbul boğazının Tuna’dan gelen buzlarla istila edilmesi” notu düşülmüş.
    Bebek koyunda buzların üzerinde poz veren maceraperest İstanbullular, 2 Mart 1929 (Bahattin Öztuncay koleksiyonu).
    Buzlar arasında yolunu bulmaya çalışan bir kayığın içinde Beylerbeyi sahiline ulaşmaya çabalayan iki kişi, 3 Mart 1929.
    Bir geminin güvertesinden buzlar tarafından kuşatılmış Dolmabahçe Sarayı sahili, 28 Mart 1954.
    Boğaz’a inen buzlar o kadar yoğundu ki, Hürriyet gazetesi 26 Şubat 1954 tarihli nüshasında “Dün Boğaz’ı yaya geçmek kabil oldu!” manşetini atmıştı.

    Beyazıt’ta, İstanbul
    Üniversitesi bahçesinde bir
    grup kız öğrenci, ellerinde
    kartoplarıyla ‘kış hatırası’
    pozu veriyor, 26 Ocak 1954.

    Anadoluhisarı-Küçüksu arasındaki yalılardan birinin önündeki buzadayı fetheden iki arkadaş, 26 Şubat 1954.

    İSTANBUL’UN ESASLI KIŞLARI

    Haliç’te don

    Bizans kayıtlarında yer alan sert kışların en eskilerinden biri İmparator Valens’in saltanatının son yılında yaşandı. Haliç’in bazı bölgeleri buz tuttu.

    401

    Gazap soğukları

    İmparator Arkadios döneminde 20 gün süren sert kış Haliç ve Boğaz’ı kısmen dondurdu. Bizanslılar soğukların Tanrı’nın verdiği bir ceza olduğuna inandı.

    739

    İsa indi, kış vurdu

    Boğaziçi buzlarla kaplandı. Halk bu sefer, saray kapısının üzerindeki İsa tasvirini indirten İmparator III. Leon’u şiddetli kışın baş sorumlusu ilan etti.

    753

    Boğaz’a dönen buzlar

    Marmara’da Karadeniz’den gelen buz kütleleri görüldü. Haliç ve Salıpazarı önündeki buzlar daha sonra akıntının etkisiyle Boğaziçi kıyılarına sürüklendi.

    755

    Surlar hasar gördü

    Boğaziçi, Haliç ve Karadeniz’in bir bölümü dondu. Buzullar, Sarayburnu ve Cankurtaran tarafındaki deniz surlarına hasar verdi.

    763

    Buzul kaleleri

    Tarihçi Theofanes ve Zonoras’a göre İstanbul’da yaşanan en sert kışlardandı. Rivayete göre donan denizdeki devasa buzlar şehir surları yüksekliğine erişti.

    928

    En uzun kış

    Dört ay süren kış şehir ahalisini eve hapsetti. Şehir ıssızlığa gömüldü, kiliseler günlerce açılmadı. Felaketin bir an önce bitmesi için ayinler düzenlendi.

    1573

    Ekmek ateş pahası

    Kış çok sert geçti. Un tedariğinde zorluk yaşadıklarını öne süren fırıncılar narh istedi, ekmek fiyatları yükseldi, ekmek sıkıntısı başgösterdi.

    1595

    Kar altında 19 tabut

    Halk kış afetini III. Mehmet’in 19 kardeşini boğdurmasına yordu. Rivayete göre 27 Ocak 1595 günü lapa lapa kar yağarken saraydan 19 tabut çıkıyordu.

    1621

    Şehzadenin ahı tuttu

    Haliç ve Boğaz buzla kaplandı, Sarayburnu-Üsküdar arası dondu. Bu kez karakışın nedeni II. Osman’ın 15 yaşındaki Şehzade Mehmet’i boğdurmasıydı.

    1689

    Haziran’da soğuk duş

    Haziran ayındaki şiddetli fırtına İstanbul kıyılarını vurdu. Boğaz sahillerinde ve kayıkhanelerde büyük hasara ve 500’den fazla can kaybına neden oldu.

    1658

    Vakanüvisin kış notu

    Boğaz buz kesince Seyyid Hakim Efendi tarihe not düştü: “Buz üstünden geçen bir kimse geldi dedi tarihin/Deniz altmış sekizde dondu buzdan bendeniz geçtim.

    1739-1740

    Eksik oruç, feci kış

    Kış 1739 sonundan 1740 Şubatına dek sürdü. Halk afeti, bayramın ilk günüyle arifenin karıştırılmasına, I. Mahmud dahil herkesin eksik oruç tutmasına bağladı.

    1751

    Kar çatıları çökertti

    Selli, kasırgalı, vebalı sonbaharı, karlı kıyametlı bir kış izledi. Ağaçlar köklerinden koparak sürükeklendi, damlarda biriken kar nedeniyle evlerin çatıları çöktü.

    1755

    Padişahla gelen soğuk

    Yılın başında, III. Osman’ın tahta çıkışından sonra başlayan 20 günlük soğuklar İstanbullular tarafından saltanat değişikliğinin uğursuzluğuna bağlandı.

    1779

    Eyüp, Hasköy dondu

    İstanbul limanının bir bölümüyle Eyüp ile Hasköy arasındaki bölge dondu. Halk bu bölgelerden yürüyerek karşı kıyıya geçti.

    1785

    Gemi batıran fırtına

    Şubat ayında çok şiddetli bir fırtına oldu. Birkaç dakika içinde Boğaz’da 30’dan fazla sandal, Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı noktada 17 gemi battı.

    1805

    Beyaza kesen Nisan

    Nisan ayında İstanbul günlerce süren kar yağışının etkisiyle ıssızlığa gömüldü. Şiddetli soğuk yüzünden şehirde gıda kıtlığı yaşandı.

    1811

    Felaket yağmurları

    Aşırı yağışların sebep olduğu sel baskınlarında Eyüp, Aksaray ve Beşiktaş büyük zarar gördü. Dükkanlar kullanılamaz, evler oturulamaz hale geldi.

    1823 ve 1857

    Yakacak sıkıntısı

    Her iki yılın kışında da Haliç dondu. 1857’de Mühendis Mektebi hocası Bostancızade Mustafa Efendi arabasıyla karşıya geçerek tarihe not düştü.

    1862 ve 1878

    Sular dondu, susuz kalındı

    Haliç ve Boğaziçi irili ufaklı buzlarla kaplandı. 1878’de şehrin su kaynakları donunca şehirde büyük bir su sıkıntısı yaşandı.

    1918

    Savaş ve karakış

    1. Dünya Savaşı’nın sonlarında tüm dünyada çok soğuk bir kış yaşandı. 15 Ocak’ta başlayan kar yağışı İstanbul’daki savaş yokluğunu artırdı, vapular mahsur kaldı.

    1927

    Esas kışın öncüsü

    İstanbul’un sayılı kışlarından biri yaşandı. Şehrin maruz kaldığı yoğun kar yağışı, adeta iki sene sonra gelecek olan dehşetli soğukların habercisi oldu.

    1928

    Tuna’dan inen buzlar

    Tuna nehri buz tuttu, çözülen buz parçaları Karadeniz’den Boğaz’a ve Haliç’in ağzına kadar indi. Bu nedenle 1928 ve 1929 kışları hep birbirine karıştırıldı.

  • 38 ışık yılı sonra efsane hâlâ formda

    İlk filmden 38 yıl sonra yeni bölümüyle (Güç Uyanıyor) tekrar vizyona giren ‘Yıldız Savaşları’, popüler kültürün yakın tarihte iz bırakan önemli yapımlarından oldu. Yaratıcısı George Lucas’ın kişisel macerası eşliğinde, bir döneme damgasını vuran seri filmin gerçek hikayesi…

    Star Wars (Yıldız Savaş­ları) filmlerinin yara­tıcısı George Lucas’ın babası, 1929’daki Büyük Bu­nalım sırasında büyümüş­tü ve ofis malzemeleri satan muhafazakar bir işadamıy­dı. California’nın küçük bir kasabasında, Modesto’da, Dorothy Ellinore Bom­berger Lucas’la yaşıyordu. Küçük Lucas, ABD’nin üç senedir 2. Dünya Savaşı’nda olduğu 1944’de doğdu. He­nüz Japonya’ya atom bom­bası atılmamıştı.

    Annesi, zayıf bünyesi yü­zünden hayatının büyük bir bölümünü yatağına mah­kum olarak geçirmişti. Kısa boylu, zayıf, içine kapanık George babası için bir ha­yalkırıklığı olmuştu. George Sr., oğlundan, küçümseye­rek “sıska küçük şeytan” di­ye bahsederdi.

    Lucas, insan ilişkile­rinde de beceriksiz ve ba­şarısızdı; bu yüzden okul hayatında da sürekli itilip kakılmalara, alaylara maruz kaldı. George Lucas belki her ergenin biraz yapması gerektiği gibi, içinde yetiş­tiği değerleri sorgulayarak bunlara karşı çıkmayı ba­şardı ve aşık olduğu sine­ma sanatının yakınlarından geçmediği bu kasabadan ay­rılarak, üniversitede sinema okumaya karar verdi. Ka­rarını açıkladığında, baba­sı doğal olarak Sin City’ye (Hollywood) gitmesine kar­şı çıktı. “Dönersin geri bir­kaç yıl sonra” deyince, Geo­rge bağırarak bir kehanette bulundu: “Hayatta geri dön­meyeceğim. Otuz yaşımdan önce milyoner olacağım”. 29 yaşında ilk stüdyo filmi Graffiti’nin gişe başarısıy­la milyoner oldu ve 70 ya­şından önce, yarattığı “Star Wars” evrenini Walt Disney Company’ye satarak milyar­der olmayı da başardı.

    Francis Ford Coppola gi­bi daha “karanlık”, yetişkin filmler yazan bir çevresi vardı Lucas’ın bu ilk dö­nemlerinde. Hatta kendini bir odaya ka­patıp, iki buçuk yıl boyunca “Star Wars: A New Hope”un senaryosu üzerinde çalıştı­ğı sırada, “Apocalypse Now” George Lucas’ı bekliyordu. Coppola, Lucas’a senaryoyu teklif etmişti ama Lucas red­detmişti bu teklifi. Coppola ise, “Apocalyspe Now” gibi bir projeyi reddetmenin delilik olduğunu düşünüyordu.

    Luke ve Leia

    İlk filmde Luke Skywalker’ı canlandıran Mark Hamill 26, Prenses Leia’yı canlandıran Carrie Fisher 21 yaşındaydı.

    Jedi ve Prenses

    Luke Skywalker son filmde sadece finalde görülüyor. Harrison Ford ve Chewbacca ise neredeyse hiç yaşlanmamış.

    Halbuki Lucas, tepesin­de Sergei Eisenstein’ın resmi, küçük odasında pop kültü­rün, mitolojinin her köşesin­den topladığı parçalarla belki “Apocalypse Now” gibi bir si­nema şaheseri değil, ama 20. yüzyıl pop kültürünün belki de en önemli eserini yaratı­yordu. En büyük ilham kayna­ğı, 1934’den beri Pazar günü gazetede yayınlanan “Flash Gordon”du. Bu çizgiroman, bilimkurgu türünde olması­nın yanında tam bir macera filmi estetiği vardı. Hiç dur­mayan bir hareket ve dina­mizm içeren bu klasik çizgi­romanın duygusunu, sinema­ya taşımayı tasarladı.

    Bu sıralarda okuduğu Jo­seph Cambell de Lucas’ı çok etkilemişti. Cambell’ın kitapla­rında, tarih boyunca belli başlı parçaları sürekli olarak karşı­mıza çıkan tek bir mitos oldu­ğu fikri, Lucas’ın “Star Wars”u yazarken en çok faydalandığı formüldü. Tabii yalnızca eski moda çizgi romanlar ve mitos­lar değildi “Star Wars” evrenini yaratacak olan. ABD’nin 70’ler­de yaşadığı travmalar da ortaya çıkacaktı hikayelerde.

    2015
    1977

    Soğuk Savaş’ın yarattı­ğı kıyamet senaryoları, Death Star’ın gezegenleri yokedici gücünde gösteriyordu kendi­ni. ‘İmparatorluk’un yenilmez görünen kudretinin, Endor gezegeninde yaşayan kısacık, tüylü, şirin Ewok’lar tarafın­dan dize getirilmesinde, Ame­rika’nın Vietnam’da yaşadığı mağlubiyetin izleri vardı. Tam bir tarih tutkunu olan Geor­ge Lucas’a İmparator Palpa­tine’in bir zamanlar bir Jedi olup olmadığı sorulduğunda, şöyle cevap verdiği aktarılır: “Hayır, bir siyasetçiydi. İsmi de Richard M. Nixon’dı. Parla­mentoyu devre dışı bıraktı, ba­şa geçti ve tam bir imparator­luk neferi oldu. Gerçekten kö­tü biriydi. Ama gerçekten iyi bir insanmış gibi davranırdı”.

    George Lucas’ın güce karşı olan şüpheciliği ve karşıt tu­tumu, filmlerinin yakaladığı inanılmaz başarıyla meşruiyet kazanmış oldu. “Star Wars”u ilk izlettiğinde, film, özellikle de John Williams’ın artık bir klasik haline gelmiş inanılmaz müzikleri de olmadan, nere­deyse hiçbir arkadaşı tarafın­dan beğenilmedi. İnadı biraz da bundandı belki.

    Yaratıcı Lucas George Lucas ilk filmin çekimleri sırasında, henüz 30’larının başında (üstte). Bugün 71 yaşındaki Lucas, kendi yarattığı askerlerden de korkmuş görünüyor! (altta).

    Bir bilimkurguydu “Star Wars”, ama gücü temelde bir sihir olarak ele alıyordu. Ka­çış edebiyatı olarak yıllarca küçümsense de (son yıllarda hakettiği saygınlığı kazandığı söylenebilir) fantastik edebi­yatın değişmez unsurlarından biriydi sihir. Fakat bu kaçış, her zaman yüzleşmeden kaçmak, mücadeleden çekilmek anla­mına gelmiyordu. “Star Wars” kimilerine göre “yüzeysel”, yeni nesil patlamış mısır sinema­sını dünyanın başına saran B sınıfı ucuz bir eğlenceydi. Ama kesin olan şey kalbinin doğru yerde, yani direnenlerin tara­fında bulunduğu gerçeğiydi.

    “İster Julius Ceasar, Na­poléon ya da Adolf Hitler ol­sun, demokrasiden vazgeçme fikrini –çoğu zaman kriz dö­nemlerinde vazgeçilir- tarih boyunca görürsünüz” diyordu George Lucas. Galaktik Cum­huriyet Parlamentosu’nun Palpatine’in başını çektiği darbeyle yıkılmasına şahit ol­duğunda Padmé Naberrie’nin gözlemlediği gibi, özgürlük ba­zen alkışlar eşliğinde de ölü­yordu. Cumhuriyet içeriden çürüyebiliyordu. Tek adam yönetimleri, yalnızca Palpa­tine gibi Sith lordları tarafın­dan yaratılmamaktaydı; ken­disine alkış tutanlar da en az lordlar kadar suçluydu. Palpa­tine gibi diktatörleri, kültürel olarak cılızlaşan, aşırı büyü­meye ve tüketime odaklanan toplum başa geçiriyordu.

    Karada-havada Landspeeder’lar ilk filmlerin uzay araçları kadar beğenilmişti (altta solda). Son filmde Rey’in (Daisy Ridley) kullandığı araçlar teknik olarak gelişmiş, ama “retro” tasarım devam ediyor (altta).

    Başka küçük ayrıntılarda da, “Star Wars”un temel yapı­sı, Roma İmparatorluğu’nun tarihini yansıtır. Senato, Cum­huriyet gibi oluşumlar Roma İmparatorluğu’ndan gelirken, askerlerin kıyafetleri ve sim­geleri de açıkça Nazileri çağ­rıştırır. Tarihin bu dev impa­ratorlukları gibi, Palpatine ve “İmparatorluk” da üstün as­kerî gücünü ve ölümcül silah­larının yarattığı tehdidi kulla­narak galaksiyi kontrol eder. Alderaan gezegenin ilk üçle­mede nedensiz yere yok edil­mesi de bundandır. Göz göre göre yapılan kat­liamlara, yolsuzluklara ve kötülüklere rağmen, halkın büyük çoğunluğu nasıl bir za­manlar Hitler’i desteklediy­se, Palpatine de aynı şekilde destek bulur. Halkın çoğunlu­ğunun desteğini almış bu dik­tatörlerin ellerinde silahları, bombaları, dünyaları yok ede­cek güçleri varken, direnmek mümkün değil gibi görünür. İşte böyle zamanlarda, başlan­gıç olarak Yoda gibi bilge sa­vaşçılara kulak vermek gerekir belki de. Eğer “İmparatorluk”u alt etmek istiyorlarsa, “âsiler önce bildiklerini unutmalıdır” diye salık verir Yoda. Death Star ya da atom bombası gibi silahların karşısına şiddetle karşı çıkmak aptallıktır. An­cak umutsuzluğa kapılmak da yenilgiyi kabullenmek olur. O yüzden imkansızı başaracak­larından emin olmalıdır dire­nenler ve ne kadar kötü gün­lerden geçiyor olsalar da, eğer gerçekten haklılarsa, bu inan­ca sarılıp, vazgeçmemelidirler.

    İkinci üçlemede Annakin Skywalker, Darth Vader olur. Luke Skywalker ise, babası­nın bakış açısını ne olursa ol­sun kabullenmez. Ölmeden önce Darth Vader’ın karanlık tarafı redderek bir nevi tek­rar Annakin Skywalker olma­sı da, aslında Darth Vader’ın gerçek yokoluşudur. Seyirci­yi memnun etmek konusunda inanılmaz bir içgüdüsü olan George Lucas, böylece döne­min ABD’sinde yaşadıkları kö­tü günlerin bir gün biteceğini, Richard Nixon gibi despotla­rın sonsuza kadar yaşamaya­cağını, Carter yıllarının geride kaldığını ve Vietnam savaşı­nın yaralarının elbet bir gün sarılacağını telkin eder. Bu an­lamda, Star Wars’un kalbi her zaman doğru yerde olmuştur.

    Fakat “Star Wars”un ve George Lucas’ın düzen kar­şıtlığı çoğu zaman görünüşte kalır ya da en iyimser deyişle, sorunlarla doludur. Her ma­vi gözlü beyaz Amerikalı gibi, Luke Skywalker da doğuştan gelen sorumluluğunu üstlenir, lider olması kaçınılmaz gibi­dir. Güce sahip olan yine beyazlardır. Jar Jar Binks’in ko­mik bir Jamaikalı aksanı var­dır. Siyah karakterler, Lucas’ın da itiraf ettiği gibi, Afrikalı-A­merikalı seyircinin de filmle özdeşlik kurabilmesi için se­naryodadır. “Star Wars” filmle­rinde direniş, hiyerarşiye ya da düzene karşı değil, galaksinin istikrarı içindir denilebilir. Ga­laksi tarihinde “Cumhuriyet”in ve “İmparatorluk”un döngüsel olarak birbirinin yerini alması da bu karşıtlığın aslında bir ya­nılsama olduğunu gösterir.

    “Klonların Saldırısı” filmindeki meşhur düello sahnesi.

    Kendisi de aslında olduk­ça muhafazakar ve apolitik olan Lucas’ın, “Star Wars”u bir marka, dev bir endüstri ha­line getirebilmesi, bu projenin en başından beri çok zekice bir pazarlamayla tasarlanmış olmasına bağlı şüphesiz. İlk filmden, şu anda hâlâ sinema­larda oynayan ve rekor üstüne rekor kırarak sinema tarihi­ne geçen “The Force Awa­kens”e (Güç Uyanıyor) kadar yedi film de, George Lucas’ın da açıkça söylediği gibi “Walt Disney filmleri”dir. O günlerde üretilen karamsar, siyasi film­lere karşı cesur ama oldukça sorunlu bir “franchise”dır.

    Filmlerin pop kültür üze­rinde inanılmaz bir etkisi ol­duğu tartışılmaz. Kimilerine göre sinema sanatını ucuzlaş­tırmıştır, kimilerine göre birer deha eserleridir. Oysa gerçek belki de daha heyecansızdır. George Lucas’a göre “patlamış mısır” filmleri hep varolmuş­tur, varolacaktır. Onun yaptığı sadece pop kültürü tarayarak bir Frankenstein yaratmak ve filmlerin suya sabuna dokun­madan da seyircinin kalbine dokunabileceğini göstermek olmuştur. Ama film tüketme alışkanlığımızı, bilimkurguya yaklaşımımızı ve hayal dünya­mızı kökünden değiştirdiği de tartışılmaz bir gerçektir.

    Han Solo 977 Harrison Ford’un parladığı ilk film, aynı zamanda aktörün “Kutsal Hazine Avcıları”yla doruğa ulaşacak bilimkurgufantastik filmler kariyerinde dönüm noktası oldu.
    Han Solo 015 Bugün 73 yaşında olan ünlü aktörün son filmindeki performansı 38 yıl öncesini aratmıyor. Aktörün son filmde diğer başrol oyuncularından fazla para alması (x50) tartışma yaratmıştı.

    ‘YILDIZ SAVAŞLARI’NDAN GÜNÜMÜZ TEKNOLOJİSİNE

    Gerçek olan bilimkurgu

    Boston Dynamics’in tasarladığı savaş robotu “BigDog”.

    “Yıldız Savaşları” serisi sadece izleyicileri etkilemekle kalmadı, biliminsanlarına da ilham verdi. Bunların bir kısmı, maalesef savaş endüstrisini besleyen tasarımlar…

    Film serisi boyunca emirleri yeri­ne getiren ve savaşlarda hayat kurtaran ‘Battle Droid’ler, Ameri­kan ordusuna ilham kaynağı oldu. Boston Dynamics tarafından Battle Droid’lerden ilhamla tasarlanan, uzaktan kumandalı robot BigDog, yakın gelecekte savaş meydanla­rında boy gösterecek gibi.

    Luke’un kullanmaya tenez­zül etmediği baş üstü göstergesi (HUD), günümüzde modern savaş jetlerinde navigasyon ve saldırı amaçlı kullanılıyor. Hatta General Motors ve BMW, bazı arabalarına bu teknolojiyi entegre etmiş du­rumda. Yakın gelecekte tüm araba­larda kullanılmaya başlanacak olan bu teknoloji sayesinde, arabanın burun kısmında hız, konum ve daha bir çok bilgiyi görmek mümkün.

    Prenses Leia’nın Obi Wan-Ke­nobi’ ye gönderdiği hologram me­saj, Arizona Üniversitesi profesörü Nasser Peyghambarian tarafından hayata geçirildi. ‘İmparator’ bölümünde Luke Skywalker’ın Darth Wader ile savaşırken kaybettiği elinin yerine takılan biyonik el de

    Touch Bionics tarafından tasarla­nan el, koldaki elektriksel sinyal­lerini okuyup ele göndererek, elin doğasına uygun olarak hareket etmesine olanak tanıyor.

    Serinin havalı ikilisi R2D2 ve C-3PO robotları, film hayranla­rının en çok sahip olmak istediği teknolojilerden biriydi. Honda’nın ASIMO adını verdiği insansı robot beklentileri karşılayacak gibi görünüyor. Son sürat havada süzülen ‘Landspeeder’ da yaklaşık 3 metre yerden yükselebilen ve 50 km hıza ulaşabilen ‘M200G’ adındaki kırmızı uçan araba ile hayatımızda yerini aldı.

    Ve tabii tüm sinema tarihinin en harika silahı, vazgeçilmez ışın kılıçları! Şimdiye kadar sadece içine ışık konulmuş plastik oyun­caklar ve film kalitesinde yapılmış replikalarıyla yetindiğimiz ışın kılıçları uzmanlara göre hiçbir zaman –inşallah- hayata geçeme­yecek gibi görünüyor. Fakat lazer teknolojili silahlar araştırılmaya devam ediliyor. günümüzde hayata geçmiş teknolojiler arasında.

    İlk filmlerdeki süper savaş droid’leri.

    STAR WARS 1977-2015

    BÖLÜM IV: YILDIZ SAVAŞLARI
    (YENI BIR UMUT)

    STAR WARS (A NEW HOPE)

    Serinin sonradan “Bölüm 4” olarak adlandırılacak ilk filmi. Gösterime girmeden önce filmi seyredenler arasında beğenen tek kişi Steven Spielberg’dü. Tamamlanmış hali birkaç ay sonra, 25 Mayıs 1977’de gösterime girdiğinde, “Jaws”u geride bırakarak dünya gişe rekorunu kırdı.

    BÖLÜM V: İMPARATOR
    THE EMPIRE STRIKES BACK

    Lucas’ın, Leigh Brackett’la birlikte yazdığı ikinci filmin senaryosu 1977’de tamamlanmıştı. Film, 21 Mayıs 1980’de gösterime girdi. Eleştirmenler baştan beğenmese de serinin belki de en iyi filmiydi ve zaman içinde sinema tarihinin klasiklerinden biri olduğu genel kabul gördü.

    BÖLÜM VI: JEDI’IN DÖNÜŞÜ
    RETURN OF THE JEDI

    David Lynch ve David Cronenberg filmi yönetmeleri için yapılan teklifi kabul etmediler. Sonunda yönetmen olan Richard Marquand, sürekli sette bulunan George Lucas’la çalışmasını şöyle anlatacaktı: “Kral Lear’ı yönetmeye çalışmak gibi –yan odada Shakespeare varken!”.

    BÖLÜM I: GIZLI TEHLIKE
    THE PHANTOM MENACE

    16 senelik bir aradan sonra yapılan ilk filmdi. Çok sayıda “Star Wars” hayranı için bir felaket yılı oldu. Orijinal serinin öncesinde geçen olayları anlatan ve merkezine de Annakin Skywalker’ın “karanlık taraf”a geçmesini alan bu yeni üçleme, neredeyse herkes tarafından eleştirildi.

    BÖLÜM II: KLONLARIN SALDIRISI
    ATTACK OF THE CLONES

    Lucas’ın senaryosunu Jonathan Hales ile birlikte yazdığı film gişe başarısına rağmen (1 milyar dolar) önceki filmde olduğu gibi eleştirmenler tarafından beğenilmedi. Daha ziyade aksiyon sahnelerinin başarısı ile öne çıktı. Yoda ile Dooku arasındaki düello sahnesi bir efsane oldu.

    BÖLÜM III: SITH’IN İNTIKAMI
    REVENGE OF THE SITH

    Müziklerini yine John Williams’ın yaptığı film, bu defa hem gişe başarısı (850 milyon dolar) hem de eleştirmenlerin övgüsüyle (Oscar’a aday gösterildi) öne çıktı. Kimileri filmin Irak Savaşı’nı eleştirdiğini kimileri de Faust’un modern bir uyarlaması olduğunu iddia etti.

    BÖLÜM VII: GÜÇ UYANIYOR
    THE FORCE AWAKENS

    İlk filmden 38 yıl sonra vizyona giren yeni bölüm, yine “İmparatorluk” ve “Asiler” arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Bu sefer yönetmenlik, “Star Trek” (Uzay Yolu) evrenini de tazeleyerek tekrar izlenilebilir kılan J. J. Abrams’ta. Filmin hasılatı şimdiden 530 milyon doları geçti.

  • SON 30 YILDA KAOS KURAL OLDU

    1. Dünya Savaşı’nda ölenlerin yüzde 90’ı asker, yüzde 10’u sivildi. Günümüz savaşlarında ise sivil kayıpların oranı yüzde 90’ı geçiyor. Eskiden uzak sınırlarda yapılan muharabeler son yıllarda kentlere, mahallelere taşınıyor. En korkunç savaş suçlarını bile propaganda malzemesi olarak kullanmaktan çekinmeyen ‘yeni savaş’, dünyanın tamamını kanlı bir cepheye dönüştürüyor.

    Savaşın neredeyse bir me­deniyet göstergesi haline geleceğini kim tahmin edebilirdi? Tarafların kendi ordularıyla sivil halktan uzakta er meydanına çıktığı ve ‘centil­mence’ çarpıştığı eski savaş­ların nostaljik güzellemelerle anılabileceği kimin aklına ge­lirdi? Dünyanın tamamını cep­he ilan eden, sivil-üniforma­lı ayrımı gözetmeyen, taşeron güçler üzerinden yürütülen; başı sonu, cephesi tarafı belir­siz günümüz savaşlarına tanık oldukça, insanın geçmişin ‘ma­sum’ savaşlarına özlem duyası geliyor. Günümüzde her şey gi­bi savaşlar da bozuluyor.

    Sivil kıyımları


    Genç bir adam Suriye kuvvetlerinin varil bombası saldırısında yaralanan küçük bir kızı taşıyor. Halep, Haziran 2014.

    Savaşın yeni yüzü bir yan­dan tarihte gördüğümüz bir­çok şeye benziyor, bir yandan da hiçbir şeye tam benzemiyor. İlan edilmeden başlamaları, ta­rafların sayısının değişkenliği, müdahillerin tam belli olma­ması, iç içe geçmiş birçok savaştan oluşan karma­şık yapıları yeni sa­vaşları garip bir mü­cadeleler silsilesi haline getiriyor. Günümüzde sa­vaşların nasıl başladığı kıs­men anla­şılsa bile, “hangi koşul­lar ger­çekleşirse bu savaş sona erer” sorusunu kimse yanıtlayamı­yor. Çok farklı dinamiklerle beslenen şiddet dalgaları bir yükseliyor, bir sönüyor. Bunu, fırtına sonrasının ölü dalgala­rı gibi, Avrupa kıyılarına vuran mülteci dalgaları izliyor. İçin için yanan ateş bir Mezopo­tamya’da, bir Filistin’de parlı­yor, kimi zaman Lübnan ve Su­riye’de alevleniyor. Bazen Kör­fez’e veya Libya’ya uzanıyor. Ama tehdidin ucu bucağı yok. Paris’e, Kaliforniya’ya, Ken­ya’ya, Bombay’a, Endonezya’ya, Azerbaycan’a, Çeçenistan’a da sıçrıyor. Kaos dünyayı sarar­ken, hiçbir gerçekçi çözüm üretilemiyor. Oysa tarih, bugünü anlamak için vardır. O halde biz de sü­rekli ama düşük yoğunluklu bu savaşın nasıl geliştiğini yakın ve uzak geçmişte arayacağız.

    Amerikalı yardım gönüllüsü Peter Kassig’in IŞİD tarafından katledilmesi, Kasım 2014.

    Bugün yaşanan ne sade­ce Batılıların ileri sürdüğü gibi ABD’nin bugüne kadar uğruna bir buçuk trilyon dolar harca­dığı “teröre karşı küresel sa­vaş”tan ibarettir, ne de İslam’ın bir kısmına atfedilen cihat­tır. Bileşiminde birçok yeni­den yapılandırma ve sınırları değiştirme projesi, kimi dev­letlerin uzun vadeli güvenlik kaygılarının giderilmesi, enerji ve su kaynaklarının denetimi ve geçmişten kalan hesapların kesilmesi gibi unsurlar vardır. Tarihi Şii-Sünni çatışmaları, imparatorlukların paylaşımın­dan kalan 1918 hesaplarıyla iç içe geçer. Osmanlı toprakları­nın yeniden paylaşımı bunun bir parçasıdır. Sünni radikalizmine karşı besledikleri derin endişe, tüm nüfuz sorunları­na karşın Rusları da Suriye’ye çekmiştir.

    Birinci Dünya Savaşı’n­da ölenlerin yüzde 90’ı asker, % 10’u sivillerden oluşuyor­du. İkinci Dünya Savaşı’nda bu oranlar % 50-50 oldu. Günü­müzde ise ölenlerin en az %90’ını siviller oluşturuyor. Ade­ta soykırıma dönüşen savaşlar­da cephe kavramı da değişiyor, ülkelerin ve hatta dünyanın tümü cephe haline geliyor. Es­kiden uzak sınırlarda yapılan muharebeler şimdi kentlere ve mahallelere taşınıyor. Bü­tün ordular kent savaşlarına hazırlanıyor. Bu biraz dünya­nın büyük bölümünün kentlere göçmesinden, biraz da savaşın yeni niteliğinden kaynaklanı­yor. Zayıf olan taraflar kent­lerde daha rahat barınabiliyor. Çünkü, dağlarda gezenleri ve konuşanları uzaydan bile tes­pit eden inanılmaz teknoloji­ler var. Ayrıca, savaşın politik niteliği askeri niteliğine ağır basınca, büyük kitlelerin oldu­ğu yerler savaş mahalli haline geliyor. Tabii, dağlar gene de çekilme mahalli olabiliyor, ama önemleri eskisiyle kıyas bile edilemez. Aslında savaş, tam anlamıyla yeryüzüne yayılıyor.

    Şehirler de güvenli değil İç savaş sırasında ateş altında kalan sivilleri korumaya çalışan Bosnalı bir asker. Saraybosna, 1992.

    Modern savaşın çok kabaca sanayi devrimi ile başladığını düşünebiliriz. Yani, büyük or­duları donatabilecek seri üre­timin olması gerekir. Ancak bu yeterli olmaz. Bu orduları ve atlarını doyurabilecek ta­rım üretiminin de hiç değilse kısmen makineleşmesi koşu­lu vardır. Sanayi devriminin 1790’larda ortaya çıktığı söy­lenir. Nitekim Fransız İhti­lal Savaşları sırasında Avrupa atölyeleri yüz binleri bulan or­duları donatılıp besleyebilmiş­tir ama bunlar üretim merkez­lerinden fazla uzaklaşamamış­lar, uzaklaştıkları her durumda desteksiz kalarak perişan ol­muşlardır. Bu nedenle modern savaşın ilk aşaması buharlı makinelerin, yani istimbot ve demiryolları ile telgrafın yay­gınlaşmasıyla tanımlanabilir. İlk örnekleri Kırım Savaşı ile ABD İçsavaşı’dır. Fransa’nın İtalyan bağımsızlığını destek­lemek için Avusturya’yı yen­diği Solferino Muharebesi de bunlara eklenmelidir. Burada­ki kıyım gözlemcileri o kadar etkilemiştir ki, hemen erte­sinde Kızılhaç teşkilatı kurul­muştur. Akabinde, Prusya’nın Alman Birliği’ni kurarken ka­zandığı Danimarka, Avusturya ve Fransa savaşlarını görürüz. 1870-71 yıllarına rastlayan so­nuncusu ayrı bir önem taşır. Fransız İmparatoru teslim ol­muş, orduları dağılmıştır ama Fransa halkı teslim olmayı reddederek gerek ülkenin di­ğer bölgelerinde, gerekse de Paris’te savaşı sürdürmüş, ye­ni ordular kurarak büyük çaba göstermiştir. Krallar belli bir kayba uğrayınca veya parala­rı tükenince savaşa son verir­lerdi. Halklar birçok kez bunu reddederek, büyük kayıplar pahasına uzun savaşlara giriş­mişlerdir.

    Modern savaşta ikinci aşa­ma kendisini içten patlamalı motorlar ve telsiz ile gösterir. Kamyonlar, tanklar ve uçak­ların sahneye çıktığı Birinci Dünya Savaşı bu aşamanın ilk büyük örneğidir. Onun deva­mı olan İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte üçüncü bir aşama orta­ya çıkar: Nükleer savaş. Atom bombası sadece iki kez kulla­nılmıştır ama 45 yıl süren So­ğuk Savaş nükleer silahların gölgesinde devam etmiş, dolaylı savaş yöntemlerinin alabildiği­ne gelişmesine sahne olmuştur. Aslında, günümüzdeki kaotik savaşın temellerinin de bu dö­nemde geliştirildiğini söylemek mümkündür. Kara propagan­da, gizli ordular, uluslararası terör bu dönemde büyütülüp beslenmiştir. Bunlar modern savaşın dördüncü aşaması olan siber savaş ve/veya elektronik savaşla devam eder. Çok uzun bir zamandır, silahlanmaya ay­rılan fonların en az yüzde kırkı, birçok durumda daha fazlası bu alana ayrılmaktadır. Bazı tip­lerdeki savaş uçaklarının ma­liyetinin üçte ikisi elektronikle ilgilidir. Elektronik savaş hem her kuvvette büyük yer kapla­makta, hem de özel bir alan ha­line gelmiş bulunmaktadır. Bu alan sadece tespit, hedefleme, sevk, aldatma, önleme gibi kri­tik unsurlardan ibaret değildir. Hasmın komuta ve iletişim sis­temlerini felç etmeyi de amaç­lamaktadır. Ayrıca propagan­da, istihbarat, dezenformasyon için yaratılan olanaklar kullanı­lır. Nihayet, ülkelerin ekono­milerini, bankacılık ve ticaret faaliyetlerini, enerji üretim ve dağıtımını yürüten sistemlerin sabotajı kolaylaşmış, bunu ön­lemek için dev yatırımlara giri­şilmiştir. Günümüzde bunla­rın hepsi kullanılmakta, dahası, her an tepemizde düzinelerce uydu ve insansız hava aracı do­laşmaktadır.

    Lübnan İç Savaşı’nın derin izleri, Beyrut.

    Elektronik savaş aşama­sının diğer bir unsuru da ha­vacılığın gelişim günlerinden itibaren tartışılmaya başlanan “terör bombardımanlarının” devamıdır. İkinci Dünya Sa­vaşı’nın başlarında, sirenleri­ni açarak dalışa geçen Alman Stuka uçaklarını gören Fransız birliklerinin paniğe kapılıp da­ğıldıkları bilinmektedir. Lond­ra ve Berlin üzerindeki karşı­lıklı terör bombardımanları, hatta daha önceki Madrid’in bombalanması da hatırda ka­lan örneklerdir. Fakat klasik terör bombardımanları bekle­nildiği kadar etkili olamamış, düşman ülke halklarının savaş azmini kıramamıştır. İngiliz Bombardıman Gücü komuta­nı Harris, 1944’e kadar Berlin’e yapılan akınların bu ülkeyi teslime zorlayacağını savun­du. Ama Alman kenti son ana kadar direnecekti. İngiltere ve özellikle Almanya kentlerin bombalanması sonucunda tes­limiyetçi eğilime girenlere kar­şı ciddi tedbirler aldılar. Ancak atom bombasını da terör bom­bardımanı olarak düşünmek gerekir ve bunun Japonya’nın teslimini sağladığı tartışma­sız bir gerçektir. Amerikalılar bunu Irak’ta “shock and awe” (şok ve dehşet) terimiyle ifade ettikleri korku bombardımanı­na dönüştürdüler. Bu tekno­lojiye ve kaynaklara sahip ol­mayan terör örgütleri ise aynı etkiyi korkunç katliamlarının videolarını dağıtarak sağlama­ya çalışıyorlar.

    Yukarıda saydığımız unsur­ların çoğunu bir araya getirdi­ğimiz zaman, modern savaşın beşinci ve şimdilik son aşama­sına gelmiş oluruz. Bu, büyük güçlerin bazen kendi silahlı kuvvetlerini savaşa sürdükle­ri, ama çoğu zaman dolaylı ola­rak yönlendirdikleri yerel veya uluslararası güçleri kullandık­ları, genelde düşük yoğunluk­lu, cepheleri çok net olmayan, sürekli değişen bir savaştır. Karakteristik özelliklerinden biri de etnik ve dini ayrılıkların çokça kullanılmasıdır. Ne var ki, kullanılan örgütlenmelerin bir kısmı zamanla kendi politi­kalarını geliştirmişler, arkala­rındaki güçlerle karmaşık iliş­kilere girmişlerdir.

    Donetsk şehrinde Rus yanlısı sivil bir eylemci Ukrayna polisinin önünde gösteri yapıyor, 28 Nisan 2014.

    Günümüzde tüm İslam coğ­rafyasını ve kısmende Doğu Avrupa’yı saran bu savaşların ortak özelliği ilan edilmeden başlamalarıdır. Esasen çoğu zaman karşıda bir muhatap da görülmez. Kontrolden çıkan kitle hareketleri ve terör kol kola yürür, sonra kitle hareket­leri sönerken, terör örgütleri işin kontrolünü ellerine alırlar. Ulusçu hareketlerin başarı­sızlıkları sonucunda kitlelerin İslami radikalizme yönelmele­ri gerçeği de global oyunun bir parçasıdır. Bu durum örneğin Filistin’de çok net bir şekilde görünür. FKÖ ve diğer örgüt­lerin başarısızlığı, Filistin ve Lübnan’da Hamas ve Hizbul­lah gibi örgütlerin öne çıkma­sıyla sonuçlanmıştır. Benzer durumlar Kafkasya’da da be­lirgin şekilde göze çarpar. Çe­çenistan tipik bir örnektir. İş bu hale geldiği zaman, söz ko­nusu örgütlerin hangilerinin, hangi ölçülerde büyük güçlerin denetiminde olduğunu ortaya koymak zor hale gelir. Evet, Şii İran’ın ve karşısındaki Sün­ni yönetimlerin hangi örgütle­ri destekledikleri bilinir ama ABD ve Rusya gibi devletlerin tüm örgütlerle bağlantıları var­dır. Bunlar nerede başlar, nere­de biter bilinmez. Ama sonuç­ları aşikardır. Örneğin bugün Libya, halkının yarısına yakın bir kısmının komşu ülkelere veya İtalya üzerinden Avru­pa’ya kaçtığı bir enkaz haline getirilmiştir. Suriye ve Irak yı­kıntıdır. Afganistan ve Pakis­tan savaş bölgesidir. Ve bu hale getirilmek istenen birçok ülke daha hedeftedir, hemen hepsi İslam coğrafyasına aittir. Uk­rayna gibi uzun bir gerilla sa­vaşına sahne olmuş ülkeler de fiilen parçalanmıştır.

    Bir açıdan bakınca, parça­lanmakta olan ülkelerin hemen hepsinin Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni rejim­ler olduğu görülür. Soğuk Savaş biter bitmez 1918’de kurulan Çekoslovakya ve Yugoslavya tarihe karıştı. Birincisinde bu kolay halledilirken, ikincisin­de yıllar süren kanlı bir iç sa­vaş sürdü. 1918’den itibaren bir dizi işbirlikçi yönetime ve ay­rılıkçı harekete sahne olan Uk­rayna da fiilen dağıtıldı. Azer­baycan toprakları işgal edil­di. Kafkasya kargaşa içerisine düştü. Ne var ki daha büyük fe­laketler eski Osmanlı coğrafya­sında yaşanacaktı.

    Gündelik hayatın parçası ‘yeni savaş’ Kuzey Suriye’nin İdlib kentinde bir adam 11 yaşındaki Bilal’e roketatar kullanmayı öğretiyor, Mart 2012.
    Türkiye’nin güneydoğusunda süren savaş kazılan hendeklerle şehirlere taşındı, 2015.

    Yeni savaşın bir başka özel­liği de son derece kirli bir savaş olmasıdır. Gerçi hiçbir savaş temiz değildir ama sivillerin bu kadar hedef alındığı, bilgi kirli­liği yaratıldığı, savaş suçlarının propaganda olarak kullanıl­dığı örnekler tarihte nadirdir. Naziler bile yaptıklarının suç olduğunu biliyor ve gizlemeye çalışıyorlardı. Yeni savaşın hiç­bir etik kaygısı yok. Hedef alı­nanların iradesini kırmak için yalan ve katliam, şok ve kor­ku, olabildiğince kullanılıyor. Kuşkusuz ki nüfus artışı, iklim sorunları ve kaynak sıkıntıla­rı krizlere, dolayısıyla kitlele­rin radikalizme kaymasına yol açıyor. İşsiz ve geçim olanağın­dan yoksun kitleler için ya göç yolunun bilinmeyeni ya da ra­dikal örgütlerin militanlığı gibi seçenekler kalıyor. Bunu de­ğerlendiren güçler, bu kitlele­ri dolaylı olarak yönlendiriyor ama nadiren istedikleri oranda kontrol edebiliyor.

    İklim felaketi, açlık ve nü­fus artışı 17. yüzyılda Avru­pa’da Otuz Yıl Savaşları’na, Osmanlılarda ise ardı arkası kesilmeyen isyanlara yol aç­mıştı. Mezhep savaşları veya isyanlar şeklinde tezahür eden bu savaşların arka planında ik­lim felaketinin yattığı ancak son yıllarda ortaya konulabil­di. Muhtemeldir ki, geleceğin tarihçileri de günümüzün bu garip savaşlarının arka planın­da yatan unsurları açıkılığa ka­vuşturacaklardır.

    VİETNAM’DAN IRAK’A

    Ezberi şaşan düzenli ordular

    Vietnam’a atılan bomba­ların miktarı İkinci Dünya Savaşı sırasında tüm ülkelere atılanlardan daha fazlaydı. Buna karşın Amerikalılar 7 bine yakın uçak ve helikopter yitirdiler. Vietnam direnmişti. Sovyetler’in Vietnam’ı ise Af­ganistan oldu. 1979’da baş­layan Sovyet işgali, 1989’da son buldu. Amerikalılar Vietnam’dan 30 yıl sonra Irak’ta Saddam ordularını “shock and awe” (şok ve dehşet) taktikleriyle kısa sürede dağıttılar. Ancak bundan sonra işler karıştı. Irak’ı yönetemedikleri gibi, işgalin yol açtığı bir buçuk milyon ölüm ve sayısız göç dalgası etnik ve dini bölünme­leri düşmanlığa dönüştürdü. Merkezi otorite dağılınca, parayla ve bağışlarla beslenen bir dizi küçük ve kapalı yöne­tim doğdu. Vietnamlılar gibi “saklanacak tropik ormanları olmayan” Iraklılar savaşlarını kentlerde, Bağdat’da, Ker­kük’de, Felluce’de, Telafer’de sürdürdüler. IŞİD’de bu kaos­tan doğdu.

    Afganistan’ın Nangahar bölgesinde devriye gezen Amerikan askeri, 2012.

    SURLAR GERİ DÖNDÜ

    Yeni utanç duvarları

    Berlin Duvarı yıkıldı ama günümüzde farklı dünya­ları birbirinden yine duvarlar ayırıyor. Kudüs ve Betyüllahim civarında binlerce bahçe ve zeyin ağacını yok ederek inşa ettikleri duvara İsrailliler “Gü­venlik Duvarı”, Filistinliler ise “Irkçı Duvar” diyorlar. Strateji uzmanlarının büyük çoğun­luğu dünyanın duvarlarla bölünmesinin düşük yoğun­luklu ama sürekli çatışmalara engel olamayacağı düşünce­sinde. Buna rağmen, aralarında Türkiye’nin Suriye sınırının da bulunduğu dünyanın pek çok yerinde güvenlik duvarları yaygınlaşmaya devam ediyor. Halbuki dünya son 200 yıldır surlar ve duvarlar içerisinde yaşamaktan kurtulmuştu.

    İsrail’deki Pisgat Za’ev yerleşimini Shufat mülteci kampından ayıran güvenlik duvarı. Temmuz, 2012.