Etiket: sayı:20

  • ‘Esaret’i tercih eden kadim Türkler

    630 yılında, başlarındaki Elig Kağan’a karşı Tang sarayı ile hareket eden kadim Türkler, Çin’in egemenliği altında yaşamayı kabul etmişlerdi. Bunlar, Sarı Irmak büklümünün güneyinde, “tutukluk” denilen askerî valiliklere bağlı mülteci hanelerine yerleştirilmişlerdi.

    Geçen yüzyıla damgasını vuran göç ve mültecilik olgusu, günümüzde bölgesel savaşlara, dinî-etnik ayrımcılığa bağlı olarak yeni bir safhaya geçti. Kadim Türklerin 7. yüzyılda yaşadıkları da, bugün yazılan tarihe ışık tutuyor.

    Kadim Türklerin 551 yılında kurdukları ilk devlet, 627’de ağır vergilere karşı gelen kuzey boylarının ayaklanması ile başlayan iç isyanlar ve kıtlık sonucunda sarsılmış o dönemde başta bulunan Elig Ka­ğan halkın desteğini kaybetmişti. Kaynağımız Eski Tang Tarihi, bu dönemi: “(Bu durumda) yıl be yıl yağan yoğun kar yüzünden hayvanların büyük bir kısmı ölüp de, ülke­de kıtlık baş gösterince, Elig [Kağan’ın geliri] giderlerine yetişmediği için, boylara ağır [bir salma] salınmıştı. Bu sebepten, Elig [Kağan’ın] tebâaları için hayat çekilmez ol­muş, merkez ve taşradakilerin çoğu ayaklanmıştı” sözle­riyle ifade eder.

    Öte yandan aynı kaynakta şu cümlelere rastlarız: “Elig [Kağan’ın] Hu’lardan birini [devlet görevlerine] atadığı her seferde, hanedan mensupları ondan uzaklaşmışlardı. Hu’ların fevri hareket eden [ve bir işte sebat etmeyen] bir tâbiatları vardı; kanunu ellerine alıp keyfî hareket ediyor­lar ve her yıl sefere çıkıp, ülke halkını felâkete sürüklü­yorlardı. Boylar ikircikli idiler”.

    Elig Kağan’ın o dönemde bürokraside ve ticari ilişki­lerde etkin olan Soğd’lara (Hu) güvenmesi de hanedan üyelerinin ondan soğumasına yol açmıştı. Hanedan men­supları Elig Kağan’a karşı duydukları infialle Tang sarayı ile iyi ilişkiler kurmuşlar ve sonuçta Elig Kağan 630 yılın­da yenik düşmüştü. Böylece günümüz tarihçilerinin Türk­ler için “esaret dönemi” dedikleri dönem başlamıştı.

    Aynı dönemde Çin’de yeni kurulmuş olan Tang sülale­sinin (617-905) ikinci hükümdarı Taizong (627-649) hü­küm sürüyordu. Kadim Türkler üzerine kazanılan zaferi ölümsüzleştirmek için Tang Taizong birkaç koldan hare­kete geçmiş ve kendi başarılarının resmî tarihlerde ayrın­tılı bir şekilde yer almasını sağlamıştır.

    Elig Kağan’ın yenilgisinin üzerinden ancak iki ay geçtikten sonra (630), kalabalık gruplar halinde Çin’e sı­ğınan bu Kadim Türklerin nereye yerleştirilece­ği meselesi Tang sarayında uzun uzun tartışıl­mış bir kısım devlet adamları mülteci Türklerin Sarı Irmak’ın güneyine yerleştirilmelerini öner­mişti. Böylelikle bu toplulukların Çin’i benim­seyecekleri ve aynı zamanda ülkenin nüfusunun da artmasına katkıda bulunacakları düşünülü­yordu. Başkaları ise, onlara güvenilemeyeceği görüşüyle bu fikre karşı çıkmışlardı. Ancak Tang Tai­zong ilk görüşe önem vererek, başkent Changan’ın ku­zeyinde, Sarı Irmak’ın büklümünün güneyinde bugünkü Ningxia bölgesinde “tutukluk” denilen askerî valilikler oluşturarak mülteci hanelerin bir kısmını buralara yer­leştirmişti.

    Öte yandan Kadim Türkler üzerine zaferi kazanan başkomutan (Li Jing), 630 yılında Kadim Türklerden 300 çadırlık bir ahaliyi Sarı Irmak’ın büklümünün kuzeydoğu­sunda bulunan Yunzhong şehrine yerleştirmiş ve başları­na da kağan soyunun dünürü olacak Ashide soyunun ileri­gelenlerini atamıştı. Ayrıca daha önce kendiliğinden gelip Çin’e tâbi olmuş olan Elig Kağan’ın yeğeni Tuli Kağan’ın emrindeki askerler de burada konuşlandırılmıştı. Ayrı­ca Taizong, hemen aynı yıl içinde “Elig [Kağan’ın] ülüşü”, yurdu olan yerleri, altışar vilâyete bölüştürmüştü. Böyle­likle Elig Kağan’ın boy ve bölük halkı Tang idaresi altına alınmış oldu.

    Ancak Çin’in iç bölgelerinde yer alan bu ilk yerleşim alanının uzun ömürlü olmadığı görülmektedir. 639 yılında imparatora karşı hazırlanan suikast girişiminden sonra Türkler önce sınırların dışına, kuzeye göçertilmişlerdir. Ancak onlar, tehlikelere maruz kalacakları kuzeyde kal­mak istememişler, 643 yılında tekrar güneye yönelmişler, bu kez Sarı Irmak’ın büklümünün güneyindeki Ordos böl­gesine yerleşmek istediklerini bildirmişlerdir. Bu istekleri İmparator Taizong tarafından kabul görmüştür.

    Kısacası Kadim Türklerin bu grupları stepsi bölge­lerde yaşayarak, dost olmayan Xieyantuo’larla mücadele ederek kendi başlarına varlık göstermek yerine, Sarı Ir­mak güneyinde Tang sülalelesi şemsiyesi altında bulun­mayı yeğlemişlerdir.

  • TAVANARASI

    KİŞİSEL GELİŞİM

    Etek boyunun eğitime etkisi

    Beyoğlu’ndaki Yıldız Dans Evi, 1970 yılında her gün 12.00-17.00 arası “Avrupa’da çıkan en son dansların” öğretileceği kursları­nı duyururken eğitmenlerin mi­ni etekli olduğunu özellikle vur­gulamış. 1960’lı yılların başın­da ABD’den tüm dünyaya yayılan twist dansını öğretmek için 1967’de açılan Yıldız Dans Evi’nin kursla­rının büyük ilgi gördüğü fotoğraf­lardan anlaşılıyor. Bir karede mini etekli eğitmenle birlikte görülen ki­şi de ünlü sanatçı Erkin Koray.

    Erkin Koray mini etekli eğitmenle.

    İlk dans salonunun 1920’de Şişli’de açıldığı İstanbul’daki ilk dans dershaneleri 1927’de hizme­te başlamıştı. Çarliston dansını öğrenmek isteyen kadın ve erkek­ler için ayrı ayrı açılan bu kurs­lar bir süre sonra Valilik tarafın­dan kapatıldı. Dans kursları asıl patlamayı ise jimnastiği çağrıştı­ran birtakım hareketlerle süsle­nen acayip dansların moda olduğu 1980’li yıllarda yaptı.

    MATBUAT

    Tam Aziz Nesin’lik reklam sayfaları

    Aziz Nesin’in 1962’de çıkardığı Zübük gazetesi siyasetten sanata spordan matbuat dünyasına kadar her alana el atar, her şeyle dalgasını geçer. Tabii reklamlarla da.

    Aziz Nesin’in 1961’de yaımlanan romanı Zübük, çıkarı uğruna her şeyi yapabilecek, yalancı, düzenbaz, ahlaksız, hırsız ve dönek kasaba politikacısını anlatır. Bugün de Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri bu siyasetçi tipi olduğu için Zübük güncelliğini hiç yitirmemiştir. Aziz Nesin, bu siyasetçiyi “Kağnı gölgesinde- ki it” diye tanımlar. Romanın ilk baskısının kapağında bu sözün açıklaması da vardır: “İt kağnı gölgesinde yürür de kendi göl- gem sanırmış”.

    1961’de basılan Zübük’ün
    kapağı Sait Maden’e ait.

    Romanın gördüğü büyük ilginin rüzgârından yararlanmak isteyen Nesin, 1962 yılı Ocak ayında Zübük isimli bir mizah gazetesi çıkarmaya başlar. Sloganı, “Ne sağcıyız ne solcu futbolcuyuz futbolcu” olan gazetenin haberleri bugünkü Zaytung’un haberleri gibi “uydurma”dır. Pazartesi günleri çıkan Zübük, siyasetten sanata spordan mat­buat dünyasına kadar her alana el atar; herkesle, her şeyle dal­gasını geçer.

    Gazetenin uydurma rek­lamları ise özel bir ilgiyi hak edecek kadar enteresandır. “Vatandaş Yeşilay’a inanma, çek kafayı sür safayı” başlık­lı sözde Tekel ilanının sonun­da, “Ne kadar içerseniz, devlet bütçesinin geliri o kadar artar. Sonra o paralarla İmam Hatip Okulu ve cami yapılır” yazar örneğin. Gericiler için üretilen, “Geri” mar­ka saatlerin en önemli özelliği ise her on daki­kada bir saat geri kal­masıdır. Gericilerden sözedilmişken ırkçılar da unutulmaz elbet­te. Bozkurtlar Yetişi­yor adlı kitap ilanında­ki yazar N. İtsiz, ünlü Turancı yazar Nihal Atsız’a gönderme­dir. “Boş” marka radyoların ise içi boştur, çünkü radyodaki alaturka şarkılardan ve yavan konuşmalardan bıkanlar için özel olarak üretilmiştir.

    Gazetenin kendi promos­yon ilanlarında, çekilişle seçilecek ilk üç okura nasihat verileceği, dördüncü ve beşin­cinin Galata Kulesi ile Beyazıt Kulesi’ni kazanacağı yazar.

    Aziz Nesin’in dar bir kad­royla çıkardığı ve yazıların çoğunu kendisinin yazdığı Zübük, 42 sayı çıktıktan son­ra bir yaşını bile tamamlaya­madan yayın hayatına veda etmiştir.

  • Üsküdarlı Gülbenkyan’ın Lizbon’daki şaheserleri

    Üsküdarlı Gülbenkyan’ın Lizbon’daki şaheserleri

    Türk-İslâm sanatının en nadide örneklerini barındıran Gülbenkyan Müzesi, bugün Portekiz’in en önemli kültür ve sanat kurumlarının başında geliyor.

    Kalust Sarkis Gülbenk­yan, 1869’da Üsküdar’da varlıklı bir Ermeni aile­nin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Sarkis Gülbenk­yan daha 1860’larda petrol işiyle uğraşıyordu ve Bakü’de petrol kuyuları vardı. İlk eğiti­mini İstanbul’da alan Kalust, liseyi Marsilya’da, Üniversite­yi Londra’da King’s College’da bitirdi ve petrol mühendisliği derecesi aldı.

    Adobe Express 2024-11-28 17.24.22
    Gülbenkyan Koleksiyonu’nda İslam sanatının en incelikli örneklerini ve çok değerli ipek İran halılarını (altta) görmek mümkün.

    Üniversite sonrası çıktığı Kafkasya gezisini ve o zamana kadar sadece lamba yağların­da kullanılan petrolün ekono­mik ve stratejik geleceğine da­ir öngörülerini yazdığı kitabı­nı 1891’de Paris’te yayınladı. 20. yüzyıl bölüşüm savaşları­nın temel eksenini oluşturacak petrolün gelecekteki önemi­ni daha o zamandan görmüş­tü. Petrol işinde yaptığı ara­bulucuklarla ve aldığı ileride lakabı olacak “yüzde beş” ko­misyonlarla dünyanın en var­lıklı insanlarından biri oldu. 1902’de İngiliz vatandaşı oldu. 1910’larda Osmanlı Hüküme­ti’ne danışmanlık yaptı. 1. Dün­ya Savaşı’ndan sonra Irak petrollerinin büyük güç­ler tarafından paylaşıl­masına aracılık etti.

    1930’larda başla­dığı sanat koleksi­yonculuğuna haya­tının sonuna kadar devam etti. Antik çağ sanatından, İslâm sanatına, Sovyetler’in gizlice sattığı Hermitage resimlerin­den, yirminci yüzyıl mücevher tasarımlarına kadar genişleyen çok zengin ve eklektik 6.400 parçalık eşsiz bir sanat koleksi­yonunun sahibi oldu. Paris’teki devasa evinde sakladığı bu ko­leksiyonu, 2. Dünya Savaşı’nın çıkması ve tarafsız bir ülke­de yaşamak istemesi nedeniy­le Lizbon’a götürdü. 1942’den 1955’teki ölümüne kadar Liz­bon’da yaşadı.

    T100.0_10_994_975

    Vasiyeti ile servetinin bü­yük bir bölümünü adını taşıyan vakıfa bağışladı. Sanat kolek­siyonunu koruyan ve sergile­yen müze ise ölümünden son­ra, 1969’da açıldı. Gülbenkyan Müzesi bugün Lizbon şehrinin en önemli kültür ve sanat ku­rumlarının başında geliyor.

    Türk ve İslâm sanatının en güzel örneklerini içeren Gül­benkyan Koleksiyonu’nun bir bölümü 2006’da İstanbul’da Sabancı Müzesi’nde sergilen­mişti. Koleksiyondaki İznik çi­nileri, Uşak halıları, Memluk cam kandilleri ve Kashan işi Selçuklu mineli seramikleri, zi­yaretçilerini Atlas Oyanusu kı­yısından Anadolu ve Türk dün­yasının uçsuz bucaksız coğraf­yasına götürüyor.

  • GASTRONOMİ DÜNYASININ GÖZBEBEĞİ

    Gaziantep mutfağı UNESCO mönüsünde

    Evliya Çelebi’nin deyişiyle “Şehr-i Ayıntab-ı Cihan”, yani dünyanın gözbebeği şehir Gaziantep, UNESCO’nun kültürel çeşitliliği desteklemek için kurduğu Yaratıcı Şehirler Ağı kapsamında gastronomi listesine alınan 18 dünya kentinden biri oldu.

    Belleğinizi bir yoklayın, orada mutlaka Antep mutfağından hoş ha­tıralar vardır. Yeme-içme ve sofra paylaşma zevkini günde­lik yaşamın kalbine yerleştir­miş bir kültürden, uzun tarihi boyunca rafineleşmiş “bil­ge bir mutfak”tan bahsediyo­ruz. Aldığı etkileri dönüştürüp geliştirmiş, günümüze dek korumayı başarmış, kendisini mesken tutan mede­niyetle­rin üst üste biriken etkilerini tenceresinde birleştirmiş bir mutfak Antep mutfağı.

    Evliya Çelebi’nin tanımla­masıyla “Şehr-i Ayıntab-ı Ci­han” yani dünyanın gözbebe­ği şehir Antep, Mezopotamya ile Akdeniz arasında yer alır. Yerleşimin Paleolitik çağda başladığı şehir adeta bir uy­garlıklar geçididir: Babil, Hitit, Mısır, Roma, Arap, Osmanlı ve arada gelip geçen niceleri. 1516’da Osmanlı yönetimine giren kente daha önce Roma­lılar “Torosların karşısındaki Antakya” adını uygun görmüş­ler. Kent daha sonra Arapların eline geçince, Ayıntab ismi­ni almış. Şehrin mutfak tarihi açısından önemi ise üst üste biriken etkilerin evrilerek bu­günkü zenginliği sağlayan biri­kimi yaratmış olması.

    İpek Yolu üzerindeki ko­numu, doğanın cömertliği ve insanlarının yemeği baştacı edişi birleşince, Zeugma mo­zaiklerinde görülen yemek sahnelerinin bu kadar renk­li olmasına şaşmamak gerek. Evliya Çelebi 1641 ve 1671 yıllarında iki kez ziyaret et­miş Antep’i. Anlattıklarından zengin, mamur ve yemeye iç­meye meraklı, dost insanların kenti olduğunu anlıyoruz. Ün­lü gezgin Gaziantep’in bağ ve bahçelerindeki yemekli soh­betleri, kırk çeşit üzümünü, pekmezini, tatlı sucuğunu, pestillerini ve meyve çeşitle­rini ballandırarak anlatmış. Bir de “güzel kadınları pek çoktur” diye not düşmüş!

    Kebaptan ibaret olmayan Antep mutfağı 300’den fazla yemek çeşidi ile en zengin şe­hir mutfaklarının başındadır. Zenginliği, taze ve kurutularak saklanan malzemenin bolluğu kadar pişirme yöntemlerinin çeşitliliğinden gelir. Tencere yemekleri, tavaları, yahnileri, aşları, buğulamaları bu mut­fağın medar-ı iftiharlarıdır. Bahardan kışa dek, mönüler pazardaki taze sebze ve mey­velere göre belirlenir. Son­baharda ise hummalı bir ha­zırlık başlar. Kadınlar evlerin kış boyunca tüketeceği salça­ları, “kurutmalıklar”ı, bulgur simidini, pekmezi, tatlı sucu­ğu hazırlar, evin “hazna”sı­nı doldurur. Bugün apartman yaşamı kış hazırlıklarının es­kisi gibi yapılmasını engelle­mektedir belki ama, Antepli damak zevkinden vazgeçmez, eksiklik özel imalathaneler tarafından giderilir.

    Gaziantep’te geleneksel olarak kentin yiyecek satan esnafı da şölende rol alır. Ka­sap, manav ve fırın yanyana­dır. Lahmacun yaptırmak için kasaba sipariş verirsiniz ör­neğin. Herhangi bir malzeme alınacağı zaman yemeğin adı söylenir; attar ona göre baha­rat verir, zahireci uygun bul­guru seçer, kasaptan et yeme­ğin adı ile istenir.

    Temmuz sonuna doğru şehrin mücevheri diyebile­ceğimiz fıstık telaşı başlar. Fıstık Antep yemeklerinin ve tatlılarının vazgeçilmezidir. “Boz iç” erken hasat edilen fıstığa verilen isimdir ve bak­lavalara güzel tadını veren bu aromatik, yemyeşil fıstık olur.

    Gaziantep halkı yemek­li eğlenceler için hiçbir fır­satı kaçırmaz. Mart ayında Nevrus ile birlikte yemekli kır gezileri düzenlenir, her­kes sepetlerini hazırlayıp ka­dınlı erkekli “sahreye çıkar”, “kebap yellemek” için hiçbir fırsat kaçırılmaz. Haftaara­sı kadınlar kendi aralarında da sahreye çıkarlar. İlk çıktı­ğında marul pekmeze banılıp yenir, bahar sütünün kayma­ğına da ekmek banılır. Nişan ve düğünlerde her aşamada ziyafetler verilir, “sini dizilir”, tatlılar yenir ve erkek tarafı­nın maddi gücü, bonkörlüğü sergilenir.

    Antep mutfağının içecek­leri de kendine hastır. Yeme­ğin üzerine içilen acı kahve­nin yanısıra yemeklerin ağır­lığını almak üzere zahter çayı, soğuk günlerde yağlı kıvamıy­la iç ısıtan menengiç kahvesi, tarçın çayı, sıcak yaz günle­rinde ise meyankökü ve ek­şi “urmu dut” şerbeti sevilen içecekler arasındadır.

    Antep ağzı ile misafire na­sıl ısrar ediyorsa öyle bitirelim yazımızı: “Mabalı boynooza ha. Doyanaca deel tükenenece, yin yin… “ İkram edilenleri ye­mezseniz, veballeri boynunu­za olur, ona göre!

    1921 yılında Antep’teki Develi Lokantası (solda). Yine Antep’te 60’lı yıllarda “sucuk batırma” yapan kadınlar (üstte).

    Antep Kurabiyesi

    1 kg kurabiyelik un (600 gr un ve 400 gr irmik karışımı)

    450 gr şeker

    450 gr sadeyağ

    Süslemek için bir avuç Antep fıstığı

    Şeker ve yağı bir kapta beyazlayıncaya kadar çırpın. Karışımın üzerine un ve irmik karışımını dökün ve yarım saat kadar yoğurun. Yoğurma sonunda hamur şekil alabilecek kıvama gelmiş olmalıdır. Hamura şekil ver­meden önce kendini toplaması için bir süre buzdolabında bekletin. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alarak tezgah üzerinde yuvarlayıp ay şekli verin ve birleştirdiğiniz uçlarına birer fıstık koyun. Tepsiye dizdiğiniz kurabiye­leri 100 derecede 35 dakika pişirin. Pembeleşmeden beyaz kalmasına çok dikkat edin.

    (Gaziantep Ticaret Odası’nın hazırlattığı, Aylin Öney Tan’ın editörlüğünü yaptığı Güneşin ve Ateşin Tadı; Gaziantep Mutfağı isimli kitaptan alınmıştır.)

  • Teşrîn-i evvel/Teşrîn-i sânî/Kânûn-i evvel/Kânûn-i sânî

    Atatürk’ün ölümünü duyuran Cumhuriyet gazetesi Kasım ayı için “İkinciteşrin” derken, Akşam “Teşrinisani”yi, Ulus ise “Sonteşrin”i tercih etmişti. 10 Ocak 1945’te çıkarılan bazı ay adlarını değiştiren kanunun biraz da bu karmaşaya son vermek için çıkarıldığı anlaşılıyor.

    Türkçede Ocak’a “Ocak” demeye 15 Ocak 1945’te başladık. Beş gün önce çıkan bir kanunla ül­kemizde yüz yılı aşan bir sü­reç, yani takvim değişikliği sü­reci sona ermiş oldu.

    Osmanlılar, resmî belgeler­de hicrî, yani Hicret’ten başla­yan ve ay yılına (354 gün) göre hesaplanan takvimi kullanmayı sürdürmekle birlikte, 1840 yı­lından itibaren bir de rûmî tak­vim kullanmaya başlamışlardı. Bu takvim de Hicret’ten başlı­yor, ama güneş yılına (365 gün) göre hesaplanıyordu. Ortodoks dünyanın kullanmayı sürdür­düğü Jülyen takvimine göre dü­zenlenen rûmî takvimde yılba­şı 13 Mart’tı. Giderek Osmanlı Devleti’nin resmî takvimi olan rûmî takvimin bir özelliği de, milâdî takvimden on üç gün ge­ride olmasıydı. Bu yüzden, söz­gelimi II. Meşrutiyet’in başlan­gıcı olan gün, 10 Temmuz 1324 ve 23 Temmuz 1908 idi.

    İlk önemli değişiklikler 8 Şubat 1332/ 21 Şubat 1917’de çıkarılan bir kanunla yapıl­dı. 15 Şubat 1332’den sonra 1 Mart 1333’e geçilerek rûmî ve miladî takvimler arasında­ki on üç günlük fark kaldırıl­dı. Bu reform, Rusya’da Ekim Devrimi’nden sonra, Yunanis­tan’da ise 1920’de yapılacak­tı. Aynı kararla, 1333 yılı 31 Aralık’ta sonlandırıldı. Yani 1 Ocak 1918 tarihi, Osmanlı­lar için de 1 Ocak 1334 oldu. Bu durum 1341, yani 1925 yılı sonuna kadar sürdü. 26 Aralık 1925’te çıkarılan bir kanun­la milâdî yıl da takvimimize alınmış, 1 Ocak 1342’ye değil, 1926’ya geçmiştik.

    1930 takviminde 21 Ekim yaprağı.

    Bütün bu süreç boyunca bu­gün kullandığımız takvimden farklı bir özellik de, ay adlarında görülüyordu. Rûmî takvim be­nimsendiğinde, Ekim ve Kasım ayları Teşrîn-i evvel ve Teşrîn-i sânî, Aralık ve Ocak ayları ise Kânûn-i evvel ve Kânûn-i sânî adlandırmalarıyla, Arapçadan alınmıştı. “Teşrîn”, “ekin ekme” anlamını taşıyan ve Süryanice­den Arapçaya geçmiş bir söz­cüktür. “Kânun” (kef harfiyle yazıldığı için “k” ince okun­malıdır) ise yine Süryanice­den Arapçaya geçmiş ve “ocak”, “mangal”, “soba” karşılığı olarak kullanılan bir sözcüktür.

    Bu ay adlarına ne zaman “Birinci Teşrîn” veya “İlk Teşrîn” ya da “İkinci Kânûn” demeye başlandığını tespit edemedim. Şimdilik kesin olan tek şey, bu değişikliğin dilin sadeleştirilme sürecinde, yani 1930’larda gerçekleştiğidir. An­cak, burada resmî bir müda­hale olmadığı, gazetelerin kul­landığı tarihlerden anlaşılıyor. Örneğin Atatürk’ün ölümünü duyuran Cumhuriyet gazetesi “İkinciteşrin” derken, Akşam gazetesi “Teşrinisani” diyor. CHP’nin resmî organı Ulus ise, “Sonteşrin”i tercih etmiş. Do­layısıyla, 10 Ocak 1945’te çı­karılan kanunun biraz da bu anarşiye son vermek için gün­deme geldiği anlaşılıyor.

    Ekim ve Ocak, yeni ay ad­ları arasında anlaşılması en kolay olanları: eski sözcükler Türkçeye çevrilmiş. Kasım da görece anlaşılabilir, çünkü bu sözcük daha önce de halk arasında, 6 Kasım’da başlayan “yılın soğuk yarısı” anlamın­da kullanılan “kasım günle­ri” teriminde kullanılıyordu. Aralık adının nereden geldiği­ni ise bilmiyorum. Sonbahar­la kışın arasında kaldığı için mi öyle denmiş, okurlarımız arasından beni aydınlatacak­lar çıkar umarım.

  • Bir zamanlar Amerika’da

    Belki de seksenli yılla­rın tek kanallı televiz­yonunun gözdesi Dallas dizisi yüzündendir, bizde ABD dendiğinde akla en çok gelen şeylerden biri de Teksas’tır. Hâlbuki aslında Teksas, eğer yanlış bilmiyorsam Amerika Birleşik Devletleri’ne en son katılan bölgelerden biri. Arka­daşlar ondan önce kendi baş­larına bağımsız bir cumhuri­yet, cumhuriyeti ilan etmeden önce de Meksika’nın bir par­çası. Tabii daha da geriye gide­cek olursak illa ki Kızılderililer var, orası ayrı da, işte sırasıyla Fransız, İspanyol ve Meksika egemenliğine girmiş bir toprak.

    İşte bu Teksaslılar, Meksi­ka egemenliği altında yaşarken, Meksika hükümetinin Yeni Meksika kurma peşinde yap­tığı anayasa değişiklikleri ve dayattıkları katı merkeziyetçi tutum, Teksas’ın nüfus yapısı­nın Meksika’dan farklı olarak daha çok İngilizce dilli yerle­şimcilerden oluşmasıyla birle­şince tatsızlık çıkıyor. Aklımda kaldığı kadarıyla bu anayasal değişikliklerle gelen başkan­lık sistemi, başkana meclisi de anayasa mahkemesini de yok sayma hakkı veriyor, ki yanlış bilmiyorsam diktatörlüğün de tanımı bu zaten. E diğer yan­dan Teksaslı, artık o zamanlar petrolü yok, Dallaslar, Ceyar­lar zaten hiç yok, gariban bir halk diyebiliriz, bu işten hoş­lanmıyor. Yani kültürel farklı­lıklar var, dil desen yine farklı ama Meksika dediğim dedik­çi bir tutum içinde bu farklı­lıkları reddediyor. Hatta ABD vatandaşlarının Teksas’a, yani Meksika topraklarına iltica et­melerini falan yasaklıyor ama Trump gibi ABD-Meksika sını­rına duvar örmeyi falan düşü­nüyorlar mı, onu bilmiyorum.

    Artık bir noktadan sonra “Teksaslı diye bir şey yoktur, laf arasında Meksika, Teksika diye konuşurken bunlara da Teksi­kalı denmiş, sonra zamanla Tek­saslı olmuştur,” falan mı demiş­ler o kadarını bilemiyorum, ama bir şekilde Teksaslılar’ın canına tak ediyor ve isyan bayrağı açı­yorlar. Teksaslılar, önce Meksi­kalılara, “Yahu bir arada yaşaya­lım, şu anayasaya geri dönelim,” diyorlar ama Meksikalılar oralı olmayınca, “Biz de kendi kendi­mizi yönetiriz arkadaş,” diyerek özyönetim ilan ediyorlar. Tabii bu arada kendileriyle aynı dili konuşan ve 50-60 yıl önce ku­rulmuş olan komşuları Birleşik Devletler’den de gönüllüler bi­rer-ikişer Teksas’a geliyor.

    Kendisine ‘Karpatlar’ın Maradonası’ misali ‘Batı’nın Napolyonu’ dedirten Meksika Başkanı Santa Anna savaş ilan ediyor, Teksas’a giriyor ve tek bir Teksaslı terörist kalmayın­caya kadar, ordusu teslim olan­ları bile öldüre öldüre Alamo Kalesi’ne kadar ilerleyerek Joh­nny Cash’in de “Remember the Alamo” ağıdında bahsettiği Ala­mo Katliamı’nı gerçekleştiriyor. Alamo’da Meksika ordusunun kuşatmasına iki hafta direnen Teksaslı askerlerin hepsi öldü­rülüyor. Bu askerlerin arasında John Wayne’in sinemada can­landırdığı Davy Crockett de var. Sadece bir kadını, “Git bunu di­ğer Teksaslılar’a anlat” diye sağ bırakıyorlar.

    Ha nedir? Bu kanlı olayın ar­dından, daha önce asker topla­makta güçlük çeken macerape­rest Teksas ordusu, önce geri çe­kiliyor ama kısa süre içerisinde daha fazla askerle toparlanıyor, Meksika ordusuna saldırıyor ve savaşı kazanarak bağımsız Teksas Cumhuriyeti’ni kuruyor. Teksaslıları Alamo’da öldüre­rek sindirdiğini zanneden Santa Anna önce Teksas’ı kaybediyor, on yıl sonra falan Teksas ABD’ye katılınca tekrar geri kazanmaya çalışırken yine yeniliyor ve o çok özendiği Napolyon gibi kendi ül­kesi tarafından sürgüne gönde­rilerek tam manasıyla ‘Batı’nın Napolyonu’ oluveriyor.

    Elbette tarihin ‘eğer’i olmaz ama, bir ihtimal Santa Anna, Teksaslıların (ve kendisine itiraz eden diğer Meksika vilayetleri­nin) itirazlarına rağmen anaya­sayı değiştirip kendini tek yetkili başkan ilan etmese belki Teksas bugün hâlâ Meksika’nın olacaktı. Tabii o zaman ne Dallas, ne Ce­yar ne de Sue Ellen olurdu ama en azından yüzlerce insan bir adamın inadı yüzünden ölmezdi.

  • Erkekler dünyasına kafa tutan kadınlar

    “Diren!” (Suffragette) filmi, 20. yüzyıl başında dünya kamuoyunun gündemini işgal eden olayların, yani ilk feministlerin özelliklerini bünyesinde barındıran kadınların oy hakkı mücadelesinin farklı yönlerine değiniyor.

    Diren! (Suffragette)
    Yön.: Sarah Gavron
    Oyn.: Carey Mulligan,
    Meryl Streep,
    Helena Bonham-Carter

    İngiliz yönetmen Sarah Gavron’ın yönettiği filmin kurmaca kahramanı Maud Watts, büyük bir çamaşırha­nede çalışan, ücretini koca­sının eline teslim eden, evde ve işte suistimale uğrayan ve bilinçlenerek kadınların oy hakkı mücadelesine katılan bir süfrajet. Böylece senarist, kadınlarla ilgili birkaç soruna birden dikkati çekiyor.

    İngiltere’de evli kadınlara mülkiyet hakkı ancak 1870 ve 1882 Evli Kadının Mülkiyeti yasalarıyla tanındı. Ondan ön­ce evli kadınların, isterse düşes olsun, hukuki ehliyeti yoktu. İşçi sınıfına mensup kadınla­rın durumu ise berbattı. Er­keklerden daha düşük ücret alıyorlardı. Erkek sendikacıla­rın çoğu bu konuda işverenler­le aynı saftaydı. 1875’te sendi­kalar konfederasyonu TUC’un sekreteri Henry Broadhurst, sendikacılığın amacının, “eş­lerin ve kızların ekmek parası kazanmak için büyük ve güçlü erkeklerle rekabete sürükle­neceği yerde, kendi evlerinde yaşayabilecekleri koşulları ya­ratmak” olduğunu söylemişti. Buna rağmen kadın işçi hare­keti durmadı ve zamanla Ka­dın İşçiler Ulusal Federasyonu (NFWW) kuruldu.

    “Diren!” filmi, kurmaca karakter Maud Watts (Carey Mulligan) üzerinden, süfrajetlerin acı, çile, cesaret ve sabır dolu gerçek hikayelerini anlatıyor.

    Çalışmayan orta sınıf ka­dınlar ise oy hakkı talep etmek üzere 1880’lerde örgütlendi­ler. 1897’de Millicent Fawcett önderliğinde Kadınların Oy Hakkı Dernekleri Ulusal Birliği (NUWSS) kuruldu. Bu kadınlar amaçlarına barışçı yöntemler­le, yasal gösteriler, dilekçeler ve lobi faaliyetiyle ulaşabilecek­lerine inanıyorlardı. Fawcett’e göre, eğer örgüt yasalara uygun davranırsa, kadınların politika­ya katılmayı hak edecek sorum­luluğa sahip olduklarını kanıtla­yabilirdi. Kadınların sorumsuz­luk ve mantıksızlıkla devamlı suçlandığı bir dönemde Faw­cett’in böyle düşünmesi doğaldı.

    Kadınları aşağılama Dönemin İngiliz basınında çıkan ve süfrajetleri aşağılayan karikatürlerden biri (“Nasıl Süfrajet Olunur? 15’inde ana kuzusu – 20’sinde koket – 40’ında kız kurusu- 50’sinde süfrajet”)

    Ancak 1903’te kibarlığın bir şey kazandırmayacağına inanan radikal bir grup ayrılarak Ka­dınların Sosyal ve Siyasal Bir­liği’ni (WSPU) kurdu. Bunlar, Daily Mail gazetesinin taktığı alaycı isimle “süfrajet” olarak anılacaklardı. Emmeline ve kızı Christabel Pankhurst’ün başını çektiği bu grup, şiddete dayalı, militan yöntemlerle kampan­yayı gündemin ilk sırasına yer­leştirdi. Artık yasalar çiğneni­yordu. Milletvekillerinin evleri taşlanıyor, posta kutularına asit atılıyor, başbakana saldırılıyor­du. Kadınlar tutuklandıkların­da kötü muamele görüyordu. 1909’da Mary Leigh, hapiste aç­lık grevine başlamış, burnuna sokulan bir tüple zorla beslen­miş, bu olay tıp camiasında tar­tışmaya neden olmuştu. Ertesi yıl, eski bir Hindistan genel va­lisinin kızı olan Lady Constan­ce Lytton, çalışan sınıftan bir terzi kılığına girerek gösterilere katıldı, tutuklandı, hapiste açlık grevi yaparak “burundan bes­lenme” deneyimini yaşadı. Ha­pishane koşullarının iyileştiril­mesinde önemli rol oynadı.

    18 Kasım 1910, kadınlar için “Kara Cuma” oldu. Asqu­ith Hükümeti’nin mülk sahibi kadınlara oy hakkı tanımayı öngören yasa tasarısı aynı hü­kümet tarafından geri çekildi. 1911 ve 1912’de yasa iki kere daha Avam Kamarası’na gidip gelecekti. Her yenilgi, kadınla­rın gösteriler yapmasına, ba­kanların arabalarını yakmasına neden oluyordu.

    Süfrajet eylemleri hep dik­kati çekmeye yönelikti. 4 Ha­ziran 1913’te Derby at yarışları sırasında Emily W. Davison adlı bir süfrajet, kralın atının önü­ne atlayarak ezildi. Olay Pathé tarafından filme alındı, filmi sayısız insan seyretti. Emily Da­vison’ın cenaze töreni büyük bir siyasi gösteriye dönüştü.

    Tacizkâr tutuklama 22 Mayıs 1914’te Emmeline Pankhurst ve diğer süfrajetler Kral V. Georg’a dilekçe vermek üzere Buckingham Sarayı’na yürümüştü. Pankhurst’ün tutuklanması, süfrajet hareketin sembol haline gelen fotoğrafını yaratmıştı.

    Kadınlara deli veya terörist muamelesi edilmesine rağmen, 1910-1914 arasında hem barış­çı hem militan bütün kadın ör­gütlerinin üye sayısı hızla arttı. Kamuoyundaki destekleri de yükseldi. 1. Dünya Savaşı başla­dığında bütün kadın hareketleri eylemlerine ara verdiler. Savaş bittiğinde artık Britanya’yı yö­neten seçkinler, herkese oy hak­kı tanımaktan başka çare kal­madığını anlamıştı. 1918 Halkın Temsili Yasası, gelirleri olmasa da 21 yaş üstü bütün erkeklere ve 30 yaşını aşmış asgari geliri olan kadınlara oy hakkı tanıdı. Kadınları ve erkekleri oy hak­kı konusunda eşitleyen yasa ise 1928’de kabul edilecekti.

    1912’de Londra’da geçen ve süfrajetlerin en aktif oldukları dönemde, gerçek hikayelerin­den ilham alan film hakkında yönetmen Sarah Gavron, “Sa­dece Pankhurst ailesini de an­latabilirdik. Fakat diğer kadın­ların hayatlarını da okuyunca… Hepsinin mücadelesini anlat­mak gerekiyordu,” diyor. Em­meline Pankhurst karakteriyle tarihte büyük, filmde küçük bir rolü olan Meryl Streep ise “Her kız çocuğu bu öyküyü bilme­li, her erkek bu öyküyü kalbine kazımalı!” sözleriyle duyguları­nı dile getiriyor.

    ‘Pencere kırma’ eylemcileri Süfrajet hareketin ilk “pencere kırma” eylemini başbakanın resmî ikametgâhında gerçekleştiren Mary Leigh (solda) ve Edith New, iki ay kaldıkları Holloway hapishanesinden 22 Ağustos 1908’de neşe içinde çıkmışlardı.

    ‘SÜFRAJET’İN ANLAMI

    Kökeni, oy verme hakkı

    Kadınlara seçme ve seçilme hakkını kazandırmak için mücadele eden kadınlara 1880’lerde süfrajist adı verildi. Ke­lime “oy verme hakkı” anlamına gelen “suffrage” kelimesinden geliyordu. 1903’te daha radikal bir çatı altında birleşen, gerek­tiğinde yasalara karşı gelen, tutuklanmayı, hapse atılmayı, açlık grevi yapmayı göze alan direnişçi kadınlara ise süfrajet dendi.

  • Babıali’de takvim yarışları

    Yılın son ayları, bir zamanlar yayıncılığın ve gazeteciliğin merkezi olan Babıali’de en koşuşturmacalı zamanlardı. Yayınevleri yeni senenin ilk duvar takvimini, ajandasını piyasaya sunmak için rekabet ederdi.

    Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet devirle­rinde Kasım, Aralık ve Ocak ayları, Babıali yayıncı­lığının en yoğun, meşakkatli zamanlarıdır. Ölçüleri itiba­rıyla duvar, masa, cep şeklin­de sınıflanan, muhtıra, ajanda, almanak, salname (yıllık) gi­bi isimlerle piyasaya sürülen takvimlerin basılıp, dağıtıldığı zamanlardır bu aylar.

    Resimli Şark Cep Takvimi-1933: Naşiri: Resimli Ay Matbaası. Türk Limited Şirketi, İstanbul. 32 sayfa.

    Beyoğlu Hammal başında 44-52 numaralı Yeni Pazar ile Tiyatro Sokağında 17-19 numaralı Ermiş mağazaları taafından taktim olunur. 64 sayfa.

    Babıali’nin takvimleri ile ünlenmiş yayınevleri vardır. Afitap (Ece), Maarif, Ebüz­ziya, Kanaat, Nebioğlu, Yeni Şark, Aygün isimli yayıncılar sene sonu ve başında kendi kurumlarının adıyla ünlenmiş takvimlerini piyasaya sunar­lar ve büyük bir rekabet içinde olurlardı. Ebüzziya ailesinin Takvim-i Ebüzziya’sı ve Maa­rif Kitaphanesi’nin Saatli Ma­arif Takvimi, yayınlanan ilk duvar takvimi olmakta birbiri­leri ile yarışırlardı.

    İmparatorluk döneminde müneccimbaşıların hazırladıkları “zayiçe, ruzname, takvim-i sâl, zayiçe-i sal” gibi irili ufaklı onlarca takvim basılmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir tarafına dağıtılmıştır. Azınlıklar ve Pera’da meskun yabancıların, levantenlerin bastıkları birkaç dilli takvimler, aynı zamanda not defteri, günlük muhtıra özelliğini haiz ajandalar, Ba­bıali yayıncıları tarafından da örneklenerek Maarif Kitap­hanesi kurucusu Hacı Kasım Efendi’nin damadı Mehmed Sadık Kağıtçı (1868-1950) ta­rafından önce Yeni Muhtıra Defteri, Şık Muhtıra Defteri adıyla sonraları Ece Muhtırası veya Ece Ajanda’sına dönüş­tü. Elektronik gelişimin etki­siyle egemenliğini laptop’lara, tabletlere kaptıran ajandalar, muhtıralar hâlâ kısmen de olsa cephe savaşını sürdürüyorlar.

    Bu cep takvimi L. Babok ve Mahdumu Matbaası tarafından tertip ve neşredilmiştir. 84 sayfa.

    İstanbul, Vakıt Matbaası. 59. sayfa Turnalar Türküsü notası. Vakit Gazetesi’nin ilavesi olarak verilir.

    1329 Sene-i Maliyesine mahsus Singer Dikiş Makineleri Cep Takvimi (Singer’in hediyesidir). 32 sayfa.

    Kağıtçılık ve Matbaacılık Anonim Şirketi’nin 23’üncü sene neşriyatından. İstanbul, 48 sayfa, Fransızca/ Türkçe.

    Naci Kasım, İstanbul Maarif Kitaphanesi. İstanbul, Maarif Matbaası Koll. Şti., 1968. 64 sayfa.

    Uluğ Takvim-i Ragıp-1950: Kanaat Kitabevi. İstanbul, 1950.

    Takvim-i Saadet Necati Memduh Biraderler-Vezneciler 1328 – 1330 (1912). Matbaa-i Hayriyye ve Şürekâsı. 32 sayfa.

  • Sigara kağıdındaki grafik zenginlik

    CINS-I ÂLÂ CIGARA KAĞIDI Uğur A. Yeğin
    İstanbul Müzayede Yayınları

    Tütün, 19. Yüzyıl başla­rından itibaren ince sigara kağıtlarına sarı­larak içilmeye başlandı. İpe­ği andıran o dönemin sigara kağıtları, renkli, gösterişli, şık tasarımlı katlanabilen kağıt ambalajlar içinde satılırdı. Pek çok firma tarafından üreti­len bu tarz sigara kağıtları 20. yüzyılın başlarına kadar hem Avrupa hem de Osmanlı Dev­leti topraklarında yaygın ola­rak kullanıldı. Osmanlı Dev­leti, topraklarının çok geniş bir alana yayılmış olması ve tütün kullanımının yaygınlığı nedeniyle sigara kağıdının en büyük pazarıydı. Osmanlıca, Fransızca, Ermenice, Rumca, İbranice, Ermeni harfli Türk­çe, Yunan harfli Türkçe sigara kağıtları Osmanlı Devleti’nin kültürel zenginliğini de ortaya koyuyor.

    Uğur Yeğin, alt başlığı, “Sigara Kağıdı Ambalajları Üzerinden Osmanlı’da Grafik Sanatına Bakış” olan kitabın­da, Osmanlı coğrafyasında üretilen kağıtların grafik tasa­rımlarının başarısına dikkat çektikten sonra bu tasarımcı­ların Avrupalı meslektaşlarıy­la yarışacak seviyede olduğu­nun altını çiziyor. Çizimlerin güzelliğine diyecek yok ger­çekten. Zaten yazarın kendi­si de tasarımların güzelliğinin etkisi altında kalıp 15 yıl önce sigara kağıdı koleksiyonu yap­maya başlamış, bu koleksiyon konuyu araştırmasına, araştır­maları da bu kitaba dönüşmüş.

    İstanbul’da üretilmiş saatli kağıt (altta). Trieste’de üretilmiş kadın çizimli kağıt (altta sağda). İkisi de Osmanlıca-Fransızca.

    ARAŞTIRMA

    ESKI YAKINDOĞU’DA
    KENT, BELLEK, ANIT

    Kentler ve toplumsal kimlik

    Chicago’daki Illinois Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde öğretim üyesi olan Ömür Harmanşah, bu kitapta, kent mekânlarının toplumsal bellek ve kimliği şekillendirdiğini, bu mekân kurma pratiğinin siyasi edim ve devlet gösterisi alanları olduğunu iddia ediyor. Geç demir çağında (MÖ 1200-850) Asur ve Suriye-Hitit hükümdarlarını; kentlerin inşası, sulama kanalları yapımı, anıt dikme ve halk festivalleri düzenleme pratikleri etrafında gelişen resmi söylemini inceliyor.

    ALMANAK

    CAN ALMANAK 2015

    Sansürsüz Almanak

    Yekta Kopan, Zeynep Miraç, Sibel Oral ve Emre Taylan’ın hazırladığı, birçok yazarın ve sanatçının da katkıda bulunduğu almanakta 2015 yılının kültür ve sanat olayları, “sansürsüz” olarak yer alıyor. Almanak incelendiğinde kültür-sanat dünyasından birçok önemli haberin artık ana akım medya tarafından sansürlendiğini, eğer şanslıysak haberi başka kanallardan öğrendiğimizi fark etmemek imkansız. Yani boşuna “Sansürsüz Kültür Sanat Yıllığı” dememişler.

    DENEME

    1930’LARDA ANKARA

    Avusturyalının gözüyle Türkiye

    İnsan bu isimde bir kitaba başlayınca haliyle 1930’lu yılların Ankara’sını okumayı bekliyor ama kitapta 1930’lu yılların Ankara’sına dair bir şey yok. 1930-1932 yılları arasında Ankara’da Avusturya Büyükelçiliği müsteşarı, 1933’te Avusturya Büyükelçisi olarak bulunan yazar Türklerin tarihi, Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemi ve Türkiye’nin geleceğiyle ilgili düşüncelerini paylaşıyor kitabında. Özellikle göçebe kültürün Anadolu’daki etkileriyle ilgili enteresan gözlemleri dikkat çekici.

  • Mübadelenin ödüllü çizgiromanı

    SUAT FERİTOĞLU

    AYVALI-AYVALIK: DÖRT
    YAZAR, ÜÇ KUŞAK, İKI YAKA

    Soloúp
    Çeviren: Hasan Özgür Tuna
    istos yayın

    Yunanistan’da 2015 yı­lı en iyi çizgiroman ve en iyi senaryo ödülleri­ne layık görülmüş Ayvali-Ay­valık: Dört Yazar, Üç Kuşak, İki Yaka isimli grafik roman, İstos yayın etiketiyle yayım­landı. Kitap, Ege’nin tarihine damgasını vurmuş Nüfus Mü­badelesi’ni merkezine alarak 100 yıllık bitmeyen göçü/göç­menliği, acıda birleşen halkla­rın tarihini ve hikâyelerini ya­lın ve ajitasyona başvurmayan bir dil ve görsellikle anlatıyor.

    Ayvalık kökenli üç ayrı ku­şaktan dört yazarın hikâyele­rini günümüzde gerçekleşen Midilli ile Ayvalık arasındaki bir yolculuğun içine harman­layan Ayvali-Ayvalık’ı yayıne­vi bir zaman yolculuğu olarak tanıtmış.

    Osmanlı dönemi Ayvalık’ı­nı ve Ege’de gündelik hayatı/ kişileri tasvir eden yazar ve ikonograf Fotis Kondoğlu’nun anlatısıyla başlayan yolculuk, Amele Taburları sürgünün­den sağ kurtulmayı başarmış az sayıda Rumdan biri olan Ayvalıklı öykücü İlias Vene­zis’in 1922 yılı anlatısıyla de­vam ediyor. Daha sonra İlias Venezis’in ablası Agapi Vene­zi-Molivyati aynı olayları bu kez kadın bakış açısıyla ve bir Türk subayıyla yaşadığı çarpı­cı günlerin gücüyle anlatıyor. 2014 senesinde kaybettiğimiz çağdaş Ayvalıklı yazar ve çe­virmen Ahmet Yorulmaz’ın ka­leme aldığı Giritli Hasan’ın hikâ­yesinde Balkan Savaşları’ndan Nüfus Mübadelesi’ne uzanan yıllar boyunca Girit Türklerinin maruz kaldığı baskı ve cinayet­ler aktarılıyor. Çizer ve anlatıcı Soloúp’un ise giriş bölümü olan ‘Zeybekiko’ ve kapanış bölümü olan ‘Köroğlu’nda geçmişin hikâ­yelerinden çıkarttığı soruları ve çözümsüzlükleri bugünün ka­rakterlerine tartıştırıyor.

    Kitabın sonundaki zengin kaynakça, biyografiler, sözlük ve aile fotoğraf albümü de bu ha­cimli grafik romanın okuyucuya sürprizi olmuş.

    Ayvali-Ayvalık “Hatırlamaya” dair bir grafik roman olan Ayvali-Ayvalık, bugün hâlâ Midilli ile Ayvalık arasındaki dar boğazda yiten insan hayatlarına bir bakış sunuyor.