Etiket: sayı:19

  • Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Churchill 1943’te savaşın geleceğini soranlara “Önceden kehanette bulunmaktan hep kaçınmışımdır çünkü olay olduktan sonra kehanette bulunmak çok daha iyidir” diye cevap vermişti. Buna rağmen insanlar geleceği merak etmekten, kahinler, müneccimler ve toplumbilimciler de gelecekle ilgili ahkam kesmekten hiç vazgeçmedi.

    En şaşırtıcı seçim deyince akla hemen 1948 ABD başkanlık seçimleri gelir. Bu seçimler sadece sürpriz sonucuyla değil, kamuoyu araştırmaları alanındaki büyük bozgun nedeniyle de ünlüdür. Demokrat Partinin adayı Harry S. Truman’ın seçimleri kaybedeceğine, Cumhuriyetçi aday Thomas E. Dewey’nin kazanacağına mutlak gözüyle bakılıyordu. Gallup araştırma şirketinin yaptığı dokuz ankette Dewey galip çıkmıştı. Truman’ın taraftarları, hatta eşi bile seçimi kazanacağına ihtimal vermiyordu. Basın da aynı telden çalıyordu. Newsweek dergisi elli uzmana sormuş, hepsi de Dewey’e şans tanımıştı. Life dergisi, seçimden önceki sayısında “Müstakbel başkanımız feribotla San Francisco limanına geliyor” başlığıyla Dewey’nin büyük bir fotoğrafını yayınlamıştı.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Erken öten gazete, eğlenen Truman!
    1948 ABD başkanlık seçimlerinin sürpriz galibi Truman, Dewey’in kazanacağından emin olduğu için “Dewey Truman’ı yenilgiye uğrattı” başlığıyla çıkan Chicago Daily Tribune gazetesiyle alaycı bir zafer pozu veriyor.

    Seçim kampanyasını başkanlık treniyle adım adım ABD’yi dolaşarak yapan Harry Truman’ın bu uzun gezisine gazeteciler fazla rağbet etmemişti. Oysa onu yakından izleselerdi, işlerin sanıldığı gibi gitmediğini görebilirlerdi.

    Seçimler 2 Kasım 1948’ de yapıldı. O gece Dewey, geniş ekibiyle birlikte New York’ta bir otelde sonuçları beklerken, Truman, Missouri eyaletinde küçük bir şehirde bir otele sığınmıştı. Sonuçlar bütün ülke için tam bir sürprizdi: Truman, oyların yüzde 49.55’ini alarak başkan olmuştu.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    En meşhur müneccim
    Nostradamus’un Kehanetler isimli 1555 tarihli kitabındaki öngörülerin günümüzdeki gelişmeleri bile açıkladığına dair yorumlar, internetten eksik olmuyor.

    Ertesi sabah Chicago Daily Tribune gazetesi satışa çıktığında, herkes gülmekten yerlere yattı. Gazete editörleri bir önceki akşam kendilerinden o kadar emindiler ki, “Dewey Trumann’ı Yendi” başlığını atıp gazeteyi baskıya yollamaktan çekinmemişlerdi. Başkanın elinde gazeteyle gülerek çektirdiği fotoğraf, hem gazetecilik hem kamuoyu araştırması konusunda önemli bir ders oldu: Gallup son araştırmasını seçimden on beş gün önce yapmış, son iki haftada seçmenlerin eğilimlerinin değişebileceğini gözden kaçırmıştı. Bir daha aynı hatayı tekrarlamadı. Gazete editörleri ise bir olay gerçekleşmeden tahmin üzerine başlık atmamayı öğrendiler.

    Geleceği önceden bilmek, insanoğlunun çok eski tutkusuydu. Orta Asya’daki şamanlardan eski Yunan ve Roma dünyasındaki kahinlere, kuş bilicilere ve Ortaçağ’daki müneccimlere kadar bunun pek çok yolu vardı. Bunlardan en çok bilineni Delphi kehanet tapınağı, Yunanistan’da Delphi’nin dağlık bölgesinde bir Apollon tapınağıydı. Tapınağın iç odasında, Pythia denilen ve bölgedeki kadınlar arasından seçilen bir rahibe, elinde bir tasla üç ayaklı bir taburenin üzerinde oturur, vecd içinde başvuranların geleceğini haber verirdi (Tapınağın iki fay hattının keşistiği noktada bulunduğu ve yeraltından çıkan etilen gazının rahibenin kendinden geçmesine yol açtığı düşünülüyor).

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Spartalı kanun yapıcı Lycurgos, planladığı reformlar için Delphi tapınağı kahinine (Pythia) danışıyor, Eugene Delacroix’nın tablosu.

    Delphi Tapınağı’ndaki Pythia’ya başvuranlar, ne zaman evlenmeleri gerektiğinden savaştan sağ dönüp dönmeyeceklerine kadar her türlü soruyu sorabilirlerdi. Antik Çağ yazarlarının anlattığı kehanet öyküleri, bunların çoğunun sonradan uydurulduğunu gösteriyor. Örneğin Büyük İskender dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğini sorduğunda Pythia cevap vermeyi reddetti. Öfkelenen İskender kadıncağız saçlarından tuttuğu gibi dışarı sürükledi, Pythia çaresiz “Sen yenilmezsin oğlum!” diye bağırdı. İskender “İşte şimdi cevabımı aldım!” diyerek rahibeyi bıraktı. Roma İmparatoru Nero ise, annesi Agrippina’yı öldürttükten sonra Delphi’ye gitti. Pythia’nın kehaneti şu oldu: “Buradaki varlığın tanrıları rencide ediyor. Geri dön, anne katili! 73 rakamı düşüşünün işareti olacak!” Öfkelenerek Pythia’nın yakılmasını emreden Nero yine de memnundu: 73 yaşına kadar yaşayacağına inanıyordu. Ancak bunun yerine 73 yaşındaki Galba tarafından tahttan indirildi…

    Önbilgi, savaşta en çok ihtiyaç duyulan unsurdu. Gerçi Sun Tzu veya Machiavelli gibi “savaş sanatının” eski kuramcıları, bununla düşman hakkında edinilecek somut bilgiyi kastettilerse de, uygulamada komutanlar savaş öncesinde kuşbilicilere (augur) veya müneccimlere danışmaktan vazgeçmedi. Roma ordusunda tavukların yem yiyip yemediğine göre saldırı kararı alınırdı ve orduda bunlara bakmakla görevli “pullarius” denilen kişiler vardı. Komutanların çoğu işi bu tür kehanetlere bırakmazdı. Ama ordunun morali açısından kutsal tavukların yem yiyip yememesi önemliydi. Bu konudaki anekdotların en ünlüsü şudur: MÖ 249’da Kartaca ve Roma donanmaları Sicilya’daki Drepanum (bugün Trepani) limanı önünde karşılaştılar. Roma komutanı Publius Claudius Pulcher, kutsal tavukların getirtilmesini emretti. Güvertede tavukların kafesi açıldı ama hayvanlar yem yemeyi reddettiler. Bu durumda saldırıya geçilmemesi gerekiyordu. Ama Claudius Pulcher “yemiyorlarsa içsinler!” diye haykırarak tavukların denize atılmasını buyurdu. Elbette sonuç, Romalılar için ağır bir yenilgi oldu.

    Ortaçağ’da müneccimler çağı başladı. Aralarından en ünlüleri, kral ve komutanların vazgeçemediği kişiler haline geldi. En tanınmış müneccim Nostradamus denilen Michelde Nostredame’dı (1503-1566). Les Prophéties (Kehanetler) adlı 1555 tarihli kitabına dayanılarak bugün bile internette “Paris saldırılarını bildi” şeklinde yorumlar yapılan Nostradamus, bir gökbilimci bile değildi. Ancak Kraliçe Catherine de Médicis’nin hayranlığını kazandı ve Kral IX. Charles’ın doktoru oldu. Hazırladığı yıldız fallarında kraliçenin bütün çocuklarının genç yaşta ölüp gideceklerini ve Valois hanedanının sona ereceğini öngördü mü, bilinmiyor.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Bize geleceği söyle
    Phytia, Atina Kralı Aegeus’un geleceğini okuyor. MÖ 440’a ait çömlek resmi.

    Günlük politikayı ondan çok daha fazla etkileyen müneccimler vardı. Otuz Yıl Savaşları’nda 1618-1634 arasında imparatorluk ordularına komuta eden Albrecht von Wallenstein, müneccimlere başvurmadan adım atmazdı. Wallenstein, henüz 25 yaşındayken, büyük astronom (ve astrolog) Johannes Kepler’e başvurarak yıldız haritasını çıkartmıştı. Kepler, genç adamın “akıllı, çalışkan, uyanık, yenilikçi” olduğunu belirttikten sonra ayın duruşu nedeniyle başına çok dert açılacağını, çevresi tarafından “yalnız, kaba bir adam” olarak görüleceğini bildirmişti. Wallenstein bu falı yıllarca yanında taşıdı.

    Wallenstein’ın kadrolu müneccimi ise İtalyan Giovanni Battista Seni’ydi. 1630’da İmparator Ferdinand Wallenstein’i ordu komutanlığından aldığında, müneccimi Wallenstein’a “seni daha parlak günler bekliyor” diye moral vermişti. Gerçekten iki yıl sonra Wallenstein yeniden imparatorluk orduları başkomutanı oldu. Astrologunun sözlerine güvenerek imparatordan bağımsız hareket etmeye, kendi başına barış-savaş kararları almaya başladı. 1634’te imparator “astrolojiye meraklı, muhtemelen kaya büyüye de başvuran” bu başbelası komutanının gizlice öldürülmesini emretti. Giovanni Battista Seni, Schiller’in Wallenstein Üçlüsü (1799) adlı tiyatro oyunlarında önemli bir karakter oldu. Ancak efendisinin odasında kendi yakınları tarafından öldürüleceğini tahmin edememişti.

    Siyasi öngörülerin birer propaganda malzemesi olabileceğini gösteren örneklerden biri de, İngiliz içsavaşı sırasındaki müneccimler kavgasıydı. O sıralarda müneccimler her yıl almanaklar çıkararak olacakları anlatır, ucuza satılan bu risaleler kapışılırdı. İngiltere’de Kral ile Parlamento arasında iç savaş başladığında o güne kadar basımı sıkı bir sansür altında olan almanaklar birden serbest kaldı. 1644 almanağında parlamentonun kralı yeneceğini öngören müneccim William Lilly, Avam Kamarası’nda tartışmaya konu oldu, “İngiliz Merlin’i” (Kral Arthur efsanesindeki büyücü) lakabını aldı. Lilly’ye karşılık Kralcılar da kendi astrologlarını, Naworth takma adıyla yazan George Wharton’ı öne çıkardılar. Kralcı yazarlarla parlamentocu yazarlar, yayınladıkları risalelerde müneccimlerini çarpıştırıyordu. Bir kralcının “Eğer Kral kendi tarafına çekebilirse, Lilly yarım düzine tabura değer” diye yazması, müneccimin propaganda değerini gösteriyordu.

    2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz gizli servisinin Macar müneccim Louis de Wohl’u bünyesine almasının nedeni de buydu. Louis de Wohl’ün öngörüleri elbette muharebe alanında kullanılmıyor duama 1941 başında bir dizi konferans için ABD’ye gönderildi. Amerikan medyasının “Modern Nostradamus” dediği Wohl, Hitler’in yenileceği konusundaki kehanetlerini her konuşmasında tekrarladı. Ama Pearl Harbor baskını olup ABD savaşa girince, İngiliz gizli servisi onu hemen geri çağırdı çünkü artık Amerika’da propaganda yapmaya ihtiyaç kalmamıştı.

    Kamuoyu yoklamalarının da müneccim kehanetleri gibi bir propaganda değeri olduğundan, seçim araştırmalarının yayınlanmasına yasaklar konuldu. Bu önlemin, İngiltere’de Kraliçe I. Elizabeth döneminden itibaren hükümdar ve hanedan üyelerinin yıldız fallarının yayınlanmasının yasaklanmasından hiçbir farkı yoktu. Raymond Aron’un söylediği gibi: “Geleceğe yönelik tahminler, insanın hem düşmanlarını hem de taraftarlarını manipüle etmesini sağlar”(L’opium des intellectuels).

    Peki eğer 1948 ABD seçimi gibi beklenenin tersi gerçekleşirse ne olur? O zaman politikacılar, gazeteciler ve diğer bütün ilgili uzmanlar, tahminlerin neden doğru çıkmadığını açıklayarak geçmişe yönelik kehanetlerde bulunurlar. Churchill’in 1943Kahire konferansında o sırada devam etmekte olan savaşla ilgili soruya verdiği cevap gibi: “Önceden kehanette bulunmaktan hep kaçınmışımdır çünkü olay olduktan sonra kehanette bulunmak çok daha iyidir.”

    1929 ve 2008: Piyasa guruları nasıl çuvalladı?

    1929’daki ‘Büyük Depresyon’ öncesi “korkunç çöküş geliyor” diyen Roger Babson’a deli muamelesi yapılmıştı. 2008’deki global krizi de ne merkez bankaları, ne ünlü yatırımcılar ne de akademisyenler öngörebildi.

    Yale Üniversitesi profesörü Irving Fisher (1867-1947), herkes tarafından tanınan “star” iktisatçıların ilk örneklerindendi. 16 Ekim 1929’da New York Times gazetesinde onun ağzından çıkan ünlü cümle yayımlandı: “Hisse senedi fiyatları kalıcı olmak üzere yüksek bir seviyeye ulaştı”.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Kimse öngöremedi
    Hem 1929 “Büyük Buhran”ında, hem de 2008 global krizinde çöküşün yaklaştığını öngören az sayıda iktisatçı oldu. Fakat çokbilmiş ekonomi guruları aksi fikirdeydi, onlara bel bağlayan piyasa aktörleri, fena halde hazırlıksız yakalandı.

    Ekonomi tarihinin çuvallamış tahminleri arasında en ünlüsü olan bu cümleyi, New York’ta borsa simsarlarının bir kulübünde yaptığı aylık konuşmada söylemişti. Bunu söylemesinin nedeni de, rakip piyasa uzmanı Roger Babson’ın (1875-1967), 5 Eylül’de “Er geç bir çöküş geliyor ve korkunç olabilir” şeklinde tahminde bulunmuş olmasıydı. Fisher aklı sıra Babson’a haddini bildiriyordu. Herkes Fisher’i alkışladı, Babson’a deli gözüyle baktı. Çünkü 3 Eylül 1929’da New York Bosası Dow Jones Sanayi Endeksi 381.17 puanla 1920’den beri sürdürdüğü çıkışın en yüksek noktasına ulaşmış, tarihî bir rekor kırmıştı.

    Ancak Fisher, hisse senedi fiyatlarının ulaştığı yüksek düzeyin “kalıcı” olduğunu söylediği sırada, aslında borsa 3 Eylül’deki rekordan geriye doğru inmeye başlamıştı. Fisher iyimser görüşünde ısrarlıydı. 23 Ekim’de bankacıların bir toplantısında “hisse senedi değerleri hiç de aşırı şişkin değil” diye beyan etti. Ertesi gün, yani 24 Ekim 1929’da “Kara Perşembe” yaşandı, borsada panik halde hisse satışları başladı. 28 Ekim’de sıra “Kara Pazartesi”deydi, hisseler yüzde 12.8 oranında indi. Ertesi gün yani “Kara Salı” düşüş yüzde 11.73 ile devam etti. Dow Jones Endüstri Endeksi, 3 Eylül 1929’da kırdığı rekor düzeye bir daha ancak 25 yıl sonra ulaşacaktı. O sırada Fisher çoktan ölmüştü.

    2008 Krizi

    Ekonomiyle çok az ilgilenenler bile 15 Eylül 2008’de büyük yatırım bankası Lehman Brothers’ın iflas haberini hatırlar. Bugün hâlâ etkileri hissedilen son büyük global kriz, aslında o tarihten bir yıl önce ilk ipuçlarını vermişti. Bu krizi tetikleyen kredili konut satışlarındaki müthiş patlamanın hayra alamet olmadığını önceden kim tahmin etmişti? Amerikan ekonomisinin aktörleri bunu tahmin edememiş, daha doğrusu tahmin etmek istememişti. Kriz başladıktan az sonra ABD Merkez Bankası’nın bir önceki başkanı Alan Greenspan şöyle söylemişti: “Herkes kaçırdı: Akademi dünyası, Merkez Bankası, bütün regülatörler…” ABD Merkez Bankası’nın kriz sırasındaki başkanı Ben Bernarke ise “Bütün bu rakamları biliyorduk tabii. Bir dolu zeki insan bunun bir krize doğru gittiğini düşünmüştü. Ama tahminleri doğru çıkmadı. Onlar dolarda bir çöküş bekliyorlardı ancak başka tür bir kriz oldu. Öngörmenin ne kadar zor olduğunu kanıtlayan bir örnek daha…”

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Piyasa oyuncuları arasında en zekileri olarak bilinen iki kişi, yani George Soros ve Warren Buffett krizi öngöremediler. İlki iflas etmeden az önce Lehman Brothers’a yatırım yaptı, ikincisi de krizde milyarlarca dolar kaybetti. Buffett 2010’da Mali Kriz Soruşturma Komisyonu’nda verdiği ifadede “Hiç kimse kredili ev balonunun patlayacağını tahmin edemedi” dedi. Oysa bugün 85 yaşında olan bu iki adama kahin gözüyle bakılırdı. George Soros 1992’de sterlinin düşeceğini öngörerek aldığı pozisyonla 1 milyar dolar kazandığı gibi “İngiltere Merkez Bankası’nı batıran adam” olarak meşhur olmuştu. Dünyanın en zengin insanlarından biri olan Warren Buffett ise doğru zamanda yaptığı yatırımlarla ve bu yatırımları doğru zamanda elden çıkartmasıyla tanınan, “Büyücü” takma adını hak eden bir yatırımcıydı.

    Ancak konut kredilerinin zehirli bir balona dönüşeceğini tahmin edenler çıkmadı değil. Bunlardan en tanınmışı, İstanbul doğumlu İran asıllı Amerikalı iktisatçı Dr. Nouriel Roubini oldu. Kriz başlamadan önce bir IMF toplantısında “Bugün için duyduğum kaygı, konut kredisi balonunun patlamasıdır… Henüz görmedik ama bu balon patlayınca bankacılıkta daha geniş sistemik sorunlara yol açacak… Ödenmeyen kredilerdeki ve ipotekli konutlara konulan hacizlerdeki artış başka banka ve finans kurumlarına da yansıyacak…” Roubini bu sözleri söyledikten sonra oturumun moderatörü “bu sözlerden sonra galiba şöyle sıkı bir içkiye ihtiyacımız var” diye espri yaptı ve herkes güldü. Ancak Roubini öngörülerinde haklı çıktı.“Dr. Kıyamet” (Dr. Doom) takma adını kazandı ve şöhrete kavuştu.

    25 yıl arayla Avrupa’da iki büyük barış illüzyonu

    1 Dünya Savaşı 1914’ün Eylül ayında patlak verdiğinde, Avrupalı komutan ve politikacıların ezici çoğunluğu askerlerin Noel’de evde olacağını söylemişlerdi. 2 Dünya Savaşı arefesinde, Almanya dönüşü İngiltere Başbakanı Chamberlain de halka “artık evinize gidin, yataklarınızda rahatça uyuyun” demişti.

    Ağustos 1914’te Alman İmparatoru II. Wilhelm, savaşa giden askerlere yaptığı konuşmada “Sonbahar yaprakları dökülmeden evlerinize geri döneceksiniz” diye söz vermişti. Almanya’nın Britanya Elçisi Prens Lichnowsky’nin 27 Temmuz 1914’te imparatoruna yolladığı “kıtada bir savaş olursa Almanya kazanamaz” şeklindeki telgrafın II. Wilhelm’e gösterilmediği söylenir. Alman Başbakanı Bethmann Hollweg ise, savaşın üç veya dört ay süreceği şeklindeki tahminini, bu süre bitene kadar defalarca tekrarlamıştı.

    Onun gibi pek çok yönetici de savaşın kısa süreceğine inanıyor veya konuşmalarında böyle söylüyorlardı. Bütün ülkelerde “kısa-savaş illüzyonu” adı verilen bir yanlış öngörü hakimdi. İngiltere’de Seferberlik ve İstihbarat Müdürlüğünün (Directorate of Mobilization and Intelligence) stratejik bölümünün başında bulunan E. A. Altham, planlarını yaparken, ticari bir imparatorluk olan Büyük Britanya’nın kısa süreli bir savaş yapacağı düşüncesine dayandırmıştı. 1912’de İngiliz genelkurmayı muhtemel bir savaşın en fazla altı ay süreceğini, Alman genelkurmayı ise 4 ile 9 ay arasında devam edeceğini öngörüyordu. 5 Ağustos 1914’te savaşın başlamasından az sonra İngiliz amiral David Beatty karısına yazdığı bir mektupta, savaşın kış gelmeden biteceğini söylüyordu: “Dünyada bu kadar büyük çarpışmayı daha uzun süre sürdürmeye yetecek kadar para yok.”

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Bu tamamen yanlış tahminlerin nedeni, ülkelerin 1866 Prusya-Avusturya ve 1870 Prusya-Fransa savaşını kendilerine örnek almasıydı. (Son yapılan büyük savaşlar bunlardı; Balkan Savaşları “gelişmemiş” ülkeler arasında olduğundan, Avrupa’nın “gelişmiş” büyük güçleri tarafından dikkate alınmıyordu). Ancak ülkeler, bu savaşlardan sonra geçen sürede kaydedilen askerî gelişmeleri göz önüne almıyorlardı. Mâli tahminlere bakıyor, yeterli kaynağın olmadığını düşünerek çarpışmaların mecburen biteceğine hükmediyorlardı. Yöneticiler böyle olunca, halkların da kısa savaş illüzyonuna kapılmaları normaldi. Askerler 1915yılına girildiğinde ilk yorgunluk belirtilerini vermeye başladılar. Ancak o zaman bile savaşın 1918 sonbaharına kadar uzayacağına inanmıyorlardı. Asker mektuplarında bunların örnekleri bulunabilir. Örneğin psikanalizin babası Dr. Freud, Ocak 1915’te Macar yedek süvari birliğinde çarpışan arkadaşı Dr. Sandor Ferenczi’den bir mektup aldı. Freneczi şöyle diyordu: “Savaş uzun süreceğe benziyor… Ta ekim ayına kadar sürebilir.” Oysa savaşın süresi bu tahmini de çok çok aşacaktı.

    Büyük Savaş’ın nasıl olacağını çok önceden öngören birkaç kişi vardı. Bunlardan Friedrich Engels, 1887’de şöyle yazmıştı: “Karşılıklı silahlanma yarışı uç noktaya götürülürse, sonunda doğal meyvelerini verecek ve önceden görülmemiş yoğunlukta bir dünya savaşına yol açacak… Sekiz ile on milyon asker birbirini kesecek ve Avrupa silinip süprülecek… Ticaret ve endüstride büyük kaos yaşanacak ve genel bir iflasla sonuçlanacak, eski devletler ve gelenekleri öyle bir yıkıma uğrayacak ki, düzinelerce taç lağımı boylayacak… Bütün bunların nasıl biteceğini ve kimin zafer kazanacağını öngörmek mümkün değil ama tek bir sonuç kesin: Genel bir bitkinlik ve çalışan sınıfın nihai zaferi için gereken koşulların ortaya çıkışı…”

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    2. Dünya Savaşı

    Naziler 1933’te iktidara geldikten sonra gittikçe saldırganlaşan ve silahlanan Almanya’ya karşı güttüğü “yatıştırma” politikası, yanlış siyasal öngörülerin en tanınmış örneği olarak görülür. Japonya’nın Mançurya’yı, İtalya’nın Habeşistan’ı, Almanya’nın Avusturya’yı ele geçirdiği 1930’larda, İngiltere ve Fransa diplomatik çaba göstermekten, saldırganları yatıştırmaya çalışmaktan öte bir şey yapmadılar. Bu tutum, Almanya’nın Çekoslovakya’nın Almanların oturduğu bölgesi Südet bölgesini (Sudetenland) ilhak etmek üzere harekete geçmesine kadar sürdü.

    Eylül 1938’de Münih’te, Çekoslovakya’nın geleceğini tartışmak üzere uluslararası konferans başladı. Çekoslovakya buraya davet bile edilmemişti. İngiliz ve Fransız diplomatların tek derdi Avrupa’da yeni bir savaşın başlamasını önlemekti. Bu uğurda Münih’te Çekoslovakya’nın Südet bölgesini Hitler’e teslim etmeyi kabullendiler.

    Hitler’le yaptığı ikili görüşmelerden tatmin olan veelinde yine Hitler’in imzaladığı “İki halkın birbiriyle bir daha asla savaşmama isteğinin sembolü” olan İngiliz-Alman Antlaşması’yla İngiltere’ye dönen başbakan Chamberlain, halkın tezahüratı arasında Buckingham Sarayı’na kadar geldi. Orada kralla birlikte balkona çıkarak kalabalıkları selamladı. Aynı gün başbakanlık konutundan ünlü konuşmasını yaptı: “Sevgili dostlarım, bir İngiliz başbakanı ikinci kez Almanya’dan Londra’ya şerefle dönüyor. Zamanımız için barışı sağladığıma inanıyorum. Şimdi artık evinize gidin, yataklarınızda rahatça uyuyun.”

    Chamberlain’in sağladığı “zamanımız için barış” bir yıl bile sürmedi. O sürede Almanya Çekoslovakya’nın sadece Almanların yaşadığı bölgelerini değil, tamamını yuttuğu gibi Polonya’ya da saldırdı. Böylece 3 Eylül 1939’da radyodan şu konuşmayı yapmak yine Chamberlain’e nasip oldu: “Bu ülke Almanya ile savaş halindedir.”

  • 1478 yaşında, hâlâ revaçta

    Mimarlık tarihin en önemli anıtsal yapılarından Ayasofya tam 1478 yıldır tüm dünyayı heybetiyle büyülüyor.1936’da müzeye dönüştürülen yapı aslında aynı yerde yükselen üçüncü eser. 360’ta Konstantin tarafından yaptırılan Büyük Kilise (Megale Ekklesia) 404’te bir ayaklanma sırasında yakılınca, II. Teodisius tarafından 454’te yeniden inşa ettiriliyor. İkinci Ayasofya da aristokrat “maviler” ile tüccar “yeşillerin” kapışmasına sahne olan Nika isyanı sırasında yerle bir oluyor. 27 Aralık 537’de törenle ibadete açılan günümüz Ayasofya’sını yaptırma şerefi ise Justinanus’a ait. Rivayete göre eserinin ihtişamıyla kendinden geçen imparator, Kudüs’deki Süleyman Tapınağı’nı kastederek “Ey Süleyman, seni geçtim!” diye bağırmaktan kendini alıkoyamıyor. 1905’te sarıklı-şalvarlı, fesli-redingotlu İstanbullulara ibadethane olarak hizmet veren, az sayıdaki oryantalist ziyaretçiyi kendisine cezbeden efsane bina, bugün her yıl 72 buçuk milletten dört milyon civarında turisti ağırlamaya devam ediyor.

  • 2015 yılında gökyüzüne dönen büyük yıldızlar

    Artık sonuna geldiğimiz 2015 yılı birçok tanıdığımı, dostumu sonsuzluğa uğurladığım bir yıl oldu. Kaybettiklerimiz arasında, fotoğraflarını çekerken tanıştığım ve sonra bu tanışıklığın dostluğa dönüştüğü, hepimizin yakından tanıdığı isimler de vardı. Bu kişilerin fotoğraflarını çekerken biriktirdiğim anılar hafızamda hâlâ tazeliğini koruyor.

    YAŞAR KEMAL

    ‘Neden parasız çektin?’

    Önce, 28 Şubat’ta yitirdiğimiz Yaşar Kemal’den söz edeceğim. 1956’nın ilk aylarındaydık. Osmanbey’de, Agos gazetesinin önceki yerinin bulunduğu apartmanın asma katında o zamanların en modern fotoğrafhanesi olarak bilinen Tanju Fotoğraf Stüdyosu vardı. Sahibi Şevket Tanju, İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği’nin de yönetim kurulu başkanıydı. Ben de yirmi yaşlarında bir delikanlı olarak 100 TL maaşla o derneğin kâtipliğini yapıyordum.

    Patronun stüdyoda olmadığı bir gün, banyo ettirmek üzere film bırakan bir müşteri geldi. Cüsseli bir adamdı ve bir gözü de kördü. Sanki bir yerlerden tanıyor gibiydim. Sakın bu kişi Cumhuriyet’in röportaj yazarı Yaşar Kemal olmasın? Çekinerek mesleğini sordum. “Belediyede çalışıyorum, elektrik saatlerini okuyorum” dedi. Arkasından, “Bir de yazarlığımız var işte” diye ekledi. Durum aydınlanmıştı. Teneke adlı öykü kitabı Varlık Yayınları’ndan yeni çıkmıştı. Onu okumuştum. İnce Memed romanı da çok yeniydi. O benim dar bütçeme biraz pahalı gelmişti, henüz alıp okuyamamıştım. Ama çok söz ediliyordu.

    Yaşar Kemal’e “Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim” diye sordum. Memnun oldu. Onu oradaki portatif sedire oturttum, birkaç gün önce sahibi olabildiğim ilk ciddi kameramla üç beş poz fotoğrafını çektim. Bu benim arşivime giren ilk yazar fotoğrafıydı. Kendisi de şöhretinin ilk basamaklarında olan büyük ustayı stüdyodan uğurladıktan sonra, Şevket Tanju’nun Ahmet adlı kalfası bana hayretle “Bu kör adamın fotoğrafını niye parasız çektin?” diye sormuştu.

    EROL BÜYÜKBURÇ

    ‘Türk Elvis’in zirvedeki yılları

    Bu yıl 22 Mart’ta, zamanının gençliği tarafından “Türk Elvis’i” diye adlandırılan Erol Büyükburç’u yitirdik. Onu ilk kez 1964’te yapılan Balkan Şarkı Yarışması’nda Türk ekibinin şampiyon olduğu günlerde, şöhreti zirve yapmışken Ankara Ulus Sineması’nda arkadaşları ile verdikleri efsanevi konser sırasında tanımıştım. Sinema girişinde izdiham yaşanmış, kapılar kırılmıştı. Büyükburç’un fotoğraflarını bir İzmir Fuarı sırasında Kültürpark’taki açıkhava lokallerinden birinde de çektim.

    Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki gençlik konserini de çok iyi anımsıyorum. Ortalık cıvıl cıvıl kız öğrencilerle doluydu. Çığlık çığlığa tezahürat yapıyorlardı. Sahnedeki Erol onlara defalarca “Bu güzel serzenişinize ne cevap vereceğimi bilemiyorum” dedi durdu. Serzeniş sözcüğünü iltifat anlamında iyi bir şey olduğunu sanıyor olmalıydı. Oysa, bu Farsça sözcüğün Türkçe tam karşılığı “yakınma” idi.

    ZEKİ ALASYA

    Sevgide bonkör bir tiyatro adamı

    8 Mayıs’ta da bir başka sahne adamı sevgili Zeki Alasya’yı yolcu ettik. Onu ilk kez Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda seyretmiştim. Daha sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda yer aldı. Devekuşu Kabare’nin sık sık Ankara turnesi olurdu. Ben oldum bittim tiyatroların kulislerini çok severim. Orada yapılan sohbetler, patlatılan espriler sahnedekilerden daha içten ve özel olur. Devekuşu Kabare’nin kulisine gire çıka Zeki ile sıkıfıkı arkadaş olmuştuk. Zeki Alasya, özel hayatında ortağı Metin Akpınar’dan daha açık yürekli görünüyordu, sevgide de bonkör bir yapısı vardı. Aslında çok da uzun anlatmaya gerek yok. Herkes onu o kadar iyi tanıyor ki…

    BEHİYE AKSOY

    Gazino çağının efsane yıldızı

    2015 yılının en önemli kayıplarından biri de gazinolar çağının büyük sanatçılarından Behiye Aksoy’du. 31 Mayıs’ta aramızdan ayrılan sanatçının söyleyiş tarzını Cemal Süreya, “Müzeyyen Senar’ın evden kaçan hayırsız kızı” olarak betimlemişti.

    Ben 1960’ta Ankara’ya taşındığımda Ankara Radyosu’nun en önde gelen sanatçılarından biriydi. Ankara’da ilk fotoğrafını çektiğim sanatçılardan biri Behiye Aksoy’du. Sıhhiye’deki evinde pek çok fotoğrafını çekmiştim. Aklımda kalanlardan biri, kucağından düşmeyen kara kedisidir. Salonunun duvarlarından birine hayranı olduğu ve bize plağını dinlettiği şarkıcı Marino Marini’nin dev posterini asmıştı. Hemen yanında da kendi posteri yer alıyordu.

    Behiye Hanım zaman zaman o günlerin gözde lokallerinden Göl Gazinosu’nda sahne alıyordu. Menajerliğini, hem avukat hem de udî ve bestekâr olan ilk eşi Halil Aksoy yapıyordu. Onunla iyi bir diyalog oluşturmuştuk.

    60’lı yıllar gazino kültürünün altın çağının yükseliş dönemi. Behiye Aksoy gibi sesi, sahnesi güçlü bir yıldız adayının gazinocuların gözünden kaçması olanak dışıydı. Nitekim “Gazinocular Kralı” Fahrettin Arslan’dan teklif gelmişti. Sanatçımız Ankara’dan İstanbul’a şa’şalı bir biçimde giderken kocaman renkli bir afişle gitmeliydi. O zaman renkli dia çeken pek yoktu. Halil Aksoy fotoğraflarını çekmem için eşini bana, HayatSes dergilerinin bürosunda kendimce oluşturduğum stüdyoya getirdi.

    Aktör Şeref Gürsoy, yabancı içkilerin ithal edilmediği o günlerde bana armağan olarak bir şişe Napolyon konyağı getirmişti. Tabii o konyak kısa zamanda tüketildi. Ancak şişesi pek fiyakalıydı, kıyıp atamadım; sürahi olarak kullanılabilirdi. Bizim Tekel’in “Kanyak” adını verdiği içki hiç de kötü olmamakla birlikte gösterişsiz, külüstür şişelerde pazarlanıyordu. Ben o günden sonra yerli konyaktan alıyordum, o fiyakalı şişeye boşalıp bir köşeye koyuyordum; sohbet için gelen dostlara ikram etmek üzere…

    Behiye Aksoy’un fotoğraflarını çeşitli kostümlerle poz poz çekerken bir köşede kendi halinde oturan eşi sıkılmasın diye “Halil Abi, bak orada konyak var. İstediğin gibi servisini kendin yap” dedim. Halil Aksoy bir süre sonra damağını şapırdatmaya başladı. Bir yandan da Behiye Hanım’a sesleniyordu: “Bak hanım, bak” diyordu, “Herifler ne muhteşem konyak yapıyorlar. Fransız konyağı bu be, yağ gibi kayıyor gırtlaktan. Bizimkileri iç, öğürür durursun.” O böyle konuşmaya başlayınca, utandığım için sesimi çıkaramadım. Gerçi bu aldanışı o kadar önemli değildi. Asıl büyük aldanışı, özene bezene İstanbul’a hazırladığı Behiye Hanım’ı orada Gazinocular Kralı’na kaptırmak olacaktı.

    CÜNEYT ARCAYÜREK

    Jilet gibi bir ağabeyimizdi

    Ankara’da meslek icra eden birkaç kuşak gazeteci olarak, bize Hürriyet dendi mi Cüneyt Arcayürek’i anımsarız. Onu da ne yazık ki Haziran’ın 28’inde yitirdik. 1928 doğumluydu, biz çelik-çomak oynarken gazeteciliğe başlamıştı. Ankara’nın nabzını en iyi tutan, en gizli kapaklı işlerden en önce haberdar olan, en doğru yorumları yapan jilet gibi bir ağabeyimizdi Arcayürek. Üstelik de yakışıklı adamdı.

    Ankara iyi gazeteci yetiştirir. Onlar kademe kademe yükselirler. Daha sonra yönetici, başyazar ya da kıdemli köşe yazarı olarak İstanbul’a transfer olurlar. Arcayürek Ankara’da doğmuş, orada gazeteci olmuş, UlusHürriyet duraklarından Cumhuriyet menziline erişmiş, ama hep başkentli kalmış, bizim için idol ve ideal bir gazeteciydi. Namuslu adam ezenden yana değil, ezilenden, haksızlıklardan yanadır. Öyleydi ve sapına kadar gazeteci oldu Cüneyt Abi. Zaten “Gazeteci oldum, gazeteci kaldım, gazeteci olarak öleceğim” demişti. Sözünü de tuttu.

    MEHMET BAŞARAN

    Bana yol gösteren komünist

    Tanıdığım ilk Köy Enstitü çıkışlı şair-yazar Mehmet Başaran’dı. Yaşadığım kasabaya, Edremit’e köy okulları için “gezici başöğretmen” olarak ve yakasına yapışmış “komünistmiş” söylentisiyle birlikte gelmişti. Ben o zaman ortaokul öğrencisiydim. Başaran ve eşini kucaklarında kalbi delik olduğu için ölmesi beklenen bir kız çocuğuyla gördüğüm için aileye hep hüzünle bakardım. Bu hazin ama dirençli görünüş sanki Başaran’ın yüzüne de yansımıştı. Herkesin kederi alnında yatay çizgiler oluşturur; onun dikey çizgileri de vardı. Trakyalıydı, yaşadığı çileli günlere karşın benim coğrafyamı, Ege’nin bu körfezini çok sevmişti. Zeytin Ülkesi diye kitabını yazdı.

    Lise sonrası İstanbul’daki bekârlık günlerimde, Edremit’ten İstanbul’a atanan ve eşinin ataması bir yıl sonra yapılacağı için bekâr yaşayan Başaran’la arkadaşı resim öğretmeni Selahattin Taran’ın Laleli’de tuttukları odada bir yıl kaldım. Bana “Birçok alanda yeteneklisin. Ama kendine esas bir meslek seç ve o alanda derinleş” diyerek fotoğrafçılığı seçmem konusunda yol gösterici olmuştu Başaran. Ona şükran borçluyum. 27 Haziran’da bu çok değerli dostu da yitirdik.

    BAŞAR SABUNCU

    Sahnelerin sevimli siması

    Yine bu yıl, 15 Temmuz’da da Başar Sabuncu’yu yitirdik. Onunla 1962 yılında Ankara’da kurulan Türkiye’nin öncü özel tiyatrolarından Meydan Sahnesi’nde tanışmıştık. Tiyatronun finansman sağlayan kurucularından biri Ankara Radyosu elemanlarından Adalet Ağaoğlu idi. Açılışından kısa bir sonra Zafer Madalyası isimli oyunu sahneye koymuşlardı. Bir grup Amerikan bahriyelisi arasında geçen bu hoş komediyi yönetmesi için İstanbul’dan Haldun Dormen gelmişti. Kalabalık bir ekip tarafından oynanması gerekiyordu. Kadro Ankara’nın sanatsever çevresinden yetenekli amatörlerle takviye edilmişti. Ankara Radyosu’nun sözlü yayınlar bölümünde çalışan Başar Sabuncu en sevimli karakteri canlandırıyordu. Tek kadın rolü, yine bir radyo çalışanı olan, Ankara’nın delişmen kızı Sevgi Nutku’ya verilmişti. Bir süre sonra ne olduysa oldu, Sevgi Nutku’nun soyadı Sabuncu olarak değişti! (Daha da sonra Sevgi Soysal olacağı üzere).

    Başar Sabuncu sıkıntılı bir ara dönemde ortalıkta görünmez oldu, birkaç yılı Avrupa’da geçirdiğini duyuyordum. Gurbetten dönüşünde artık İstanbul’a yerleşmişti, gerek tiyatro gerek sinema alanında pek çok başarılı işlere imza atmıştı.

    TARIK DURSUN K.

    Candan ve unutulmaz bir insan

    11 Ağustos’ta kara haber bu kez İzmir’den geldi. Tarık Dursun K. ölmüş. 1946- 1949 yılları arasında ben İzmir’de Buca Ortaokulu’nda yatılı okumuştum. Orada beni sahiplenmiş üç ağabey vardı: Cengiz Yörük, Nedret Gürcan ve Cengiz Tuncer. Tarık Dursun, edebiyat tutkunu bu üç ağabeyin arkadaşıydı. Hatta Cengiz Tuncer’le ortak bir şiir kitabı da çıkarmışlardı. İşte onların dostu sonradan benim de dostum olmuştu. İstanbul’da olduğum süreçte onunla Cengiz Tuncer’in önce ajansında daha sonra da E Yayınları’ndaki ofisinde birlikte olmuştuk. Yollarımız Ankara’da da kesişti. Bilgi Yayınları’nın sahibi Ahmet Küflü’yle aramızı Tarık Dursun kaynaştırdı. Böylece o yayınevinin ilk yüz kitabının kapağını yapmama da vesile oldu. Candan ve unutulmaz bir dosttu Tarık Dursun Kakınç.

    ŞERAFETTİN TURAN

    Tevazu sahibi bir aydın

    Sıra 16 Ekim’de yitirdiğimiz değerli bir tarihçimize geldi: Prof. Dr. Şerafettin Turan. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yakın Çağ Tarihi Anabilim Dalı Bölüm Başkanlığı ve fakülte dekanlığı ile Türk Dil Kurumu başkanlıklarında bulunmuş, saygıdeğer bir bilim adamımız. Hem Osmanlı Devleti tarihi, hem Cumhuriyet tarihi alanında eserler vermiş, yurtiçi ve yurtdışında birçok ödül almıştı. Başkentin aydınları arasında çok saygı gören bir kişi olan Şerafettin Hoca, o derecede de tevazu sahibiydi.

    Bir seferinde, TRT’nin Uluslararası 23 Nisan Şenlikleri’ni konu alan Dünyanın Bütün Çiçekleri isimli albüm-kitabını hazırlarken kendisinden 23 Nisan’ın tarihçesi ve Atatürk’ün çocuk sorunları üzerindeki fikir ve eylemleri hakkında beni aydınlatmasını rica etmiştim. Sevgili Şerafettin Hoca, bilseniz ne kadar ayrıntılı bilgiler vermişti. Sağolsun, benim için özel bir dosya hazırlamıştı adeta.

    ÇETİN ALTAN

    Düşmanı çok, dostu daha çoktu

    22 Ekim günü bir büyük gazetecimizi, şahane bir yazı ustasını, ağabeylerimizden birini daha kaybettik. Çetin Altan, fıkra yazarlığında çığır açmış usta bir kalem sahibiydi. Onu gazete bürolarında kaç kez sessiz sedasız, hayranlıkla dinlediğimi anımsıyorum.

    Kızdırdığı insanlar çoktu. Milletvekili olduğu dönem, Şadi Pehlivanoğlu adındaki fanatik vekilin başını çektiği bir ekip tarafından darp edilip hırpalandığına bizzat tanık olanlardan biriydim. Düşmanı çoktu ama seveni de çok fazlaydı. Cezasının ertelenmesi için İsmet İnönü başta olmak üzere bir çok kişi uğraş vermekteydi. İşte o günlerde vaktini hep Milliyet gazetesinin Ankara bürosunda geçirmekteydi. Ben de o tarihlerde o büronun gediklilerinden biriydim.

    O dönem Kızılay’da birkaç büyük sinema vardı. Bir de cep sineması gibi bodrumlarda, pasaj altlarında küçük, yeni sinemalar açılmıştı. Çetin Abi sinemaya düşkünlüğümü bilirdi; ortalığın durulduğu saatlerde bir kaç kez “Yakındaki sinemalarda hangi filmler oynuyor” diye sormuştu. Ben de söylemiştim. “Hadi bana eşlik et de, şu sinemaya gidelim” demişti ve gitmiştik. Birlikte üç filim seyrettik. Aklıma geldikçe içimi bir üzüntü kaplıyor.

  • İyi başladı, kötü devam etti

    Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen Sovyetler Birliği ile kurulan iyi ilişkiler Cumhuriyetin ilanından sonra da devam etti. 1936’da Türkiye’nin Boğazlar’ın kontrolünü ele alması soğukluk yarattı ama iki ülke arasındaki ilişkiler asıl 1945’ten sonra gerildi.

    Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’yi para ve silah vererek destekleyen Sovyetler Birliği, daha sonra Lausanne’daki barış görüşmelerinde de Türk tezlerini desteklemişti. Bu iyi ilişkiler, 1925 yılında on yıl için yapılan dostluk ve saldırmazlık antlaşmasıyla perçinlendi. 1930’ların başında Türkiye’nin başlattığı devletçilik ve sanayileşme hamlesine de Sovyetler’den büyük destek alındı. Ayrıntılı bir araştırmayla Türkiye’nin kalkınmasına ilişkin bir rapor hazırlayan Sovyet heyetlerinin yanısıra, 1930’larda kurulan birçok sanayi tesisinin de yapımını Sovyetler üstlendi. Böylece 1935 yılında dostluk ve saldırmazlık antlaşması on yıl daha uzatıldı.

    1936’da ise ilişkiler biraz gerildi. O yıl Türkiye, Montreux konvansiyonuyla Boğazlar’ın kontrolünü tümüyle eline alıyor, Boğazlar’ı istediği gibi silahlandırmakta serbest kalıyordu. 1840 Londra konvansiyonuna dönüş anlamına gelen bu gelişme, Boğazlar’ın ticarete tamamen açık, savaş zamanında ise ancak Türkiye’nin müttefiklerinin kullanabileceği bir su yolu olması anlamına geliyordu. Sovyetler bu gelişmeyi Türkiye’nin Sovyetler ve Batı dünyası arasındaki tarafsız tutumundan vazgeçmesi ve Batı dünyasına yaklaşması biçiminde yorumladılar.

    Bu yorum abartılı olmakla birlikte tam anlamıyla yanlış da değildi. Nitekim Türkiye, İtalya’nın Akdeniz’deki kanundışı etkinliklerinden ürkerek Batı ülkelerine yaklaşmış ve 1932’de, bir süredir uzak durduğu Milletler Cemiyeti’ne üye olmuştu. Montreux konvansiyonu da zaten bunun bir sonucuydu. Öte yandan, Türkiye’nin Almanya ile olan yoğun ticaret ilişkilerinin bu iki ülkeyi müttefik yapma olasılığı, Büyük Britanya ve Fransa’nın Türkiye’nin daha çok üzerine düşmesi sonucunu doğurdu. Büyük Britanya, bütün ülkelerin silah üretmeye başladığı bir dönemde Türkiye’de uzun vadeli bir borç karşılığında demir-çelik fabrikası (Karabük) kurmaya girişmiş, Fransa ise Milletler Cemiyeti’nin Hatay’ı bağımsızlığa ve giderek Türkiye’ye katılmaya götürecek olan yolu açmasına ses çıkarmamıştı.

    Büyük Britanya ile Fransa’nın Türkiye’yle bu yakınlaşmaları, II. Dünya Savaşı başladıktan kısa bir süre sonra, 19 Ekim 1939’da Ankara’da bir ittifak antlaşmasıyla sonuçlandı. Ancak, belli durumlarda Türkiye’nin savaşa girmesini öngören bu antlaşmaya Türkiye, saldırıya uğrama hali dışında hiçbir nedenle Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmayacağına ilişkin bir madde koydurmuştu. Savaşın ikinci yılında da Türkiye ve Sovyetler Birliği, Büyük Britanya’nın da teşvikiyle, bir saldırmazlık paktı imzaladılar.

    Savaşın bittiği yıl, Türk-Sovyet antlaşmasının da sona erdiği yani yenilenmesi gerektiği yıldı. Ama Sovyetler Birliği buna yanaşmadı. Türkiye’nin savaşa girmesi gerektiği durumlarda bile savaşın dışında kalmasından, bundan daha önemli olarak da, tarafsızlığa ve Montreux antlaşmasına aykırı olarak Boğazlar’dan Alman savaş gemilerinin geçebilmiş olmasından rahatsızdı. Böylece Sovyetler Birliği, kazanan tarafta olmasının da verdiği cesaretle, Türkiye’den olmayacak şeyler istedi. Türkiye-Gürcistan sınırı gözden geçirilecek ve Marmara Denizi’nde Boğazlar’ın güvenliğini sağlayacak ortak bir Türk-Sovyet deniz üssü kurulacaktı. Bu istekler Türkiye’nin Batı dünyasında ittifak aramaya başlamasının başlangıcını oluşturdu. Büyük Britanya ve Birleşik Devletler’in Türkiye’ye Sovyet istekleri karşısında destek olması, Türkiye’nin başlamakta olan Soğuk Savaş sürecinde Batı bloğuna yanaşması sonucunu doğurdu. 1952 yılında NATO üyesi de olan Türkiye’nin Sovyetlerle olan ilişkisini artık Soğuk Savaş koşulları belirleyecekti.

    Başbakan İsmet İnönü’nün Moskova ziyareti, 1932.

    1960’ların başlarında ortaya çıkan iki bunalım, o zamana kadar ABD’nin dümen suyundan ayrılmayan Türkiye’nin Sovyetler politikasını gözden geçirmesine neden oldu. Önce, Sovyetlerin Küba’ya yerleştirdiği nükleer füzeler 1962’de savaşa dönüşebilecek bir bunalım yarattı. Sovyetler Birliği, sonuç olarak bu füzeleri kaldırmayı kabul ederken, ABD’nin de Türkiye’de konuşlandırılmış Jüpiter füzelerini kaldırmasını ve İncirlik üssünü U2 casus uçaklarının kalkış noktası olarak kullanmaya son vermesini istedi. Türkiye’de kamuoyu böylece nasıl bir olası savaş alanına dönüştüğünü öğrenmiş oldu.

    İkinci bunalım, 1963 Kıbrıs olayları nedeniyle çıktı. Türkiye’nin Kıbrıs’a askerî müdahalede bulunma isteği, ABD Başkanı Johnson’un Başbakan İnönü’ye bir mektup yazarak, Türk ordusunun bir NATO ordusu olduğunu ve bu ordunun Türkiye tarafından ulusal nedenlerle kullanılmasının müttefikliğin sonu olacağını bildirdi. Türkiye o günlerde zaten Avrupa ile bütünleşme politikası güdüyordu. Hem Soğuk Savaş’ın sıcak bir savaşa dönüşmesiyle yaşanacak yıkım, hem de müttefik ABD’nin tehdidi, Türkiye’nin dış politikasında yeni yönelimlerin yolunu açtı. Hemen 1964’te Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin Moskova’yı ziyaret etti. Bu 1939’dan sonraki ilk resmî ziyaretti. Sovyetler de ertesi yıl Türkiye’ye iki resmî ziyaret gerçekleştirdiler. Daha sonra da ticaret ilişkileri sürekli olarak arttırıldı. Ayrıca Sovyetler, demir-çelik ve enerji alanlarında hem finansman hem de teknoloji desteğinde bulundu. İlginç olan şu ki, Soğuk Savaş 1945-1946 yıllarında İran ve Yunanistan’da olanların yanısıra Türkiye’de de başlamışken, ilk yumuşama belirtileri de 1960’ların ortalarında Türkiye-SSCB ilişkilerinde görüldü. Sonraki dönemlerde ise kayda değer bir bunalım gözlenmedi.

  • Sultanlar çarlara karşı

    Sultanlar çarlara karşı

    Osmanlı Devleti’nin 600 yıllık tarihinde sürekli mücadele ettiği birçok devlet vardır. İlk kuruluş dönemlerinde Bizans, sonraları Venedik, Avusturya, İran bu devletlerin başında gelir. Ama biri var ki diğerlerine hiç benzemez: Rusya.

    Osmanlı-Rus ilişkileri 17. yüzyıl ortalarına kadar ticaretten öteye geçmezken, bu tarihten sonra Rusya yavaş yavaş bölgede önemli bir figür olarak kendini göstermeye başlamış ve tehlikeli bir düşman olarak belirmişti.

    1678 yılındaki Çehrin Muharebesi’nden itibaren sürekli sertleşen ve yıllar geçtikçe üstünlüğün Rusya’ya doğru geçtiği Osmanlı-Rus savaşları en nihayet her iki devletin/hanedanın son bulduğu 1. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir. Yaklaşık 250 yıl süren bu muharebelerde Ruslar Osmanlı Devleti’ni en çok sıkıntıya sokan, en fazla ürküten düşman olmuştur. İki devlet 250 yıl içinde tam 11 kez savaşa tutuştu ve bunların çoğunu Rusya kazandı.

    Rusya’nın kadim ve vazgeçilmez hülyası olan Akdeniz’e inme hedefi, Rus Çarı Deli (Büyük) Petro (1672-1725) ile başlar. Osmanlı ordusu ile Rus ordusunu karşı karşıya getiren ilk savaş 1678 yılındaki “Moskof Seferi” ile yaşanmıştı. Ukrayna sınırları içinde bulunan Çehrin Kalesi’nin Ruslardan geri alınmasıyla sonuçlanan savaşta Osmanlı ordusu galip gelmişti. Ancak bu sefer, kuzeyde Rusya’nın tehlikeli bir düşman haline geldiğinin de habercisi olmuştu.

    1696-99 Osmanlı-Rus harbinde Avrupa’da Osmanlı Devleti aleyhine kurulan Kutsal İttifak’a katılan Ruslar, Karadeniz kıyısında bulunan Azak Kalesi’ni zapt ederek Akdeniz’e inme hedefine ulaşma yolunda önemli bir adım attılar.

    Osmanlı Devleti’nin Ruslar karşısında en büyük başarısı 1711 yılında Prut’ta Deli Petro komutasındaki Rus ordusunu kuşatarak barışa mecbur etmesi ve Azak Kalesi’nin geri alınmasıdır. Aslında kuşatılan Rus ordusunun imhası ve Deli Petro’nun esir olarak İstanbul’a götürülmesi şansı yakalanmışken, Osmanlı ordusu komutanı Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa’nın askerine güvenememesi altın bir fırsatın elden kaçmasına sebep olmuştur.

    1736-39 Osmanlı-Rus Savaşında Osmanlı ordusu iki cepheli bir savaş verdi. Buna rağmen hem Rus ordusu hem de müttefiki Avusturya ordusu mağlup edildi.

    Sultanlar çarlara karşı
    Kars Kalesi’nin Ruslar tarafından kuşatılması, 1828.

    1768’de Rusların iki devlet arasındaki antlaşma hükümlerine riayet etmemeleri üzerine Rusya’ya harp ilanı gündeme geldi. Osmanlı ordusunun bir savaşa hazır olmamasına rağmen, padişahın çevresindeki bazı devlet memurlarının teşviki ve İstanbul halkının “harp isteriz” diye nümayişlerde bulunması Sultan 3. Mustafa’yı harbe taraftar hale getirdi. O kadar ki ihtiyatlı davranmayı, savaşa hazırlık yapılması gerektiğini tavsiye edenler vatan haini sayıldı. İstanbul’da harp taraftarı olanların hamaset dolu mesnetsiz propagandalarını bizzat yaşamış olan Ahmet Resmi Efendi bu durumu trajikomik bir dille tasvir eder:

    [‘Bu memleket kılıç ile alınmıştır. İslâm padişahının bahtı yüce, ricali pişkin, kılıcı keskindir. Dindar, bahadır, tedbirli ve beş vakti cemaatle kılar, on iki bin güzide asker tedarik ettikten sonra Kızılelma’ya dek gitmeye ne minnet vardır’] diye tumturaklı laflar ile cahilliğini itiraf ve sandalye üzerinde Hamzaname nakleden pehlivanlar gibi boş laflar edip Kızılelma semtini Boğdan’dan gelen ‘alyanak elma’ gibi yenir şey zanneden bönlerin hareketiyle harp açıldı”.

    Maalesef Ahmet Resmi Efendi’nin dediği gibi savaş yüksekten atma ile kazanılamazdı ve Ruslarla girişilen altı yıllık savaş sonucunda Osmanlı Devleti feci bir mağlubiyete uğradı. Mağlubiyetler sadece karada değil denizde de yaşandı. Baltık Denizi’nden çıkarak Akdeniz’e gelen Rus donanması Çeşme’de Osmanlı donanmasını yakarak imha etti. İstanbul üzerine yürüyen Rus donanması neyse ki Çanakkale Boğazı’ndaki Türk savunmasını aşamadı.

    Devleti hazırlıksız savaşa sürükleyen 3. Mustafa peş peşe alınan mağlubiyetlerin tesiri altında felç geçirerek vefat etti. 1774’te imzalanan ve Osmanlı Devleti’nin en ağır antlaşmalarından biri olan Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Kırım Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsız oldu. 1783’te de Rusya bir oldubittiyle Kırım’ı ilhak etti.

    Sultanlar çarlara karşı
    1877-88 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ilk sıcak çatışmasında Niğbolu, Rus güçlerince işgal ediliyor.

    Kırım’a yerleşen Rusya, burada donanma inşa ederek Karadeniz’i bir Türk gölü olmaktan çıkarmıştı. Kırım’ın Ruslar eline geçmesi Osmanlı Devleti için büyük bir travmaydı. Sultan 1. Abdülhamit’in sadrazama yazdığı bir hatt-ı hümayunda bu durum açıkça görülür. Sultan 1. Abdülhamit gezinti için gittiği Beykoz’daki Yuşa tepesinden Karadeniz’e bakarken hissettiklerini yazıya dökmüştü:

    “Benim Vezirim Yuşa mahalline vardım. Kalelerde sektirme toplar attırdım. Kale muhafızlarına ve topçularına ihsanda bulunuldu. Allah biliyor, Karadeniz tarafına baktıkça kalbim acıdı, dayanamadım ağladım. Kırım’ın küffar elinde kaldığı hatırıma gelince kendimi tutamadım.

    Müntakim ve gayûr olan Allah o kâfir müşrikînin uğursuz elinden kurtararak eskisi gibi Devlet-i Aliyye’nin eline geçmesini yâ Rab sen nasip eyle diye yalvarıp niyazım olmuştur. Tez zamanda Cenâb-ı Kâdir- i Mutlak Hazretleri kuvvet ve kudret ihsan eyleye. Âmîn”

    Sultan 1. Abdülhamit Kırım’ı geri almak ümidiyle 1787’de giriştiği savaşta başarılı olamadı. Osmanlı ordusu peş peşe mağlubiyetler aldı. Rusların Özi Kalesi’ni ele geçirerek asker-sivil 25 bin kişiyi katletmeleri haberini alan 1. Abdülhamit üzüntüden felç geçirdi ve birkaç ay sonra vefat etti. Kırım’ı kurtarmak için açılan sefer 1791’de daha fazla toprak kaybedilerek son buldu.

    Sultanlar çarlara karşı
    İşgalci Rus askerler, Edirne Çarşısı’nda fes deniyor.

    Rusya 1806 yılında harp ilan etmeden Eflak ve Boğdan’ı işgal etti. Bunun üzerine başlayan savaş çeşitli duraklamalarla 1812’ye kadar devam etti Ruslar bazı galibiyetler kazandıysa da Fransa tehdidi üzerine savaşı sürdüremediler ve savaş Bükreş Muahedesiyle sona erdi.

    1828’de Yunan isyanını himaye için Osmanlı Devleti’ne savaş açan Rusya, bu defa Tuna’yı geçerek Edirne’ye kadar geldi ve bu şehri ele geçirdi. Doğuda ise Kafkasya üzerinden ilerleyen Rus ordusu Kars ve Erzurum’u ele geçirdi. Bu savaşta Navarin’de Osmanlı donanması Rus-İngiliz-Fransız müttefik donanması tarafından imha edilmişti.

    Bu savaştan sonra Osmanlı Devleti için artık Rusya’ya harp ilan edip kaybedilen toprakları geri almak ümidi sönüp gitmişti.

    Kaderin cilvesine bakın ki Osmanlı padişahı 2. Mahmud, 1832’de Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanında Mısır ordusu Kütahya’ya kadar gelince Çar Nikola’dan yardım istemek zorunda kalmıştı. Bu talebi derhal kabul eden Çar, 12 bin kişilik bir orduyu İstanbul Boğazı’nda Anadolu yakasına çıkardı.

    Sultanlar çarlara karşı
    1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, 1807’de yaşanan Limni Deniz Muharebesi.

    Ancak İstanbul’un Rusların eline geçmesinden telaşa düşen İngiltere ve Fransa araya girerek Mısır meselesini yatıştırdı. Rusya ile 1833’te Hünkar İskelesi Muahedesi yapıldı. Bununla Osmanlı Devleti bir bakıma Rusya’nın himayesi altına girmiş oluyordu.

    1853’te “şark meselesi” denilen Osmanlı Devleti’nin geleceğinin tayininde Avrupalı büyük devletler aralarında anlaşamayınca, Rus Çarı 1. Nikola «hasta adam» tanımlaması yaptığı Osmanlı Devleti’nin mirasına konmak için harekete geçti. Ancak İngiltere ve Fransa’nın Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti ile birlikte hareket etmeleriyle Kırım Harbi diye bilinen seferde Ruslar mağlup oldu.

    1877’de Rusya Balkanlardaki Slav kardeşlerini (Sırbistan ve Karadağ) himaye etmek adına açtığı savaş Osmanlı Devleti için tam bir felaket oldu. Rumi 1293 senesine denk geldiği için “93 Harbi” diye bilinen savaş sonucunda Ruslar batıda İstanbul önüne kadar gelerek Ayastefanos’ta (Yeşilköy) karargâh kurdukları gibi doğuda Kars ve Ardahan’ı işgal ettiler. Bu iki şehir 1. Dünya savaşı sonuna kadar 40 yıl Rus idaresinde kaldı.

    Osmanlı Devleti ile Rusya arasında son savaş 1. Dünya Savaşı’nda yaşandı. 29 Ekim 1914’te Osmanlı donanmasının Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardımanıyla başlayan savaşta, Türk ordusu Sarıkamış’ta tam bir felakete uğradı. 1916’da taarruza geçen Ruslar Trabzon, Erzurum, Muş, Bitlis’i işgal etti.

    1. Dünya Savaşı iki imparatorluğun son savaşı ve sonu oldu. Rusya’da Bolşevik Devrimi ile Rus Çarlığı yıkılarak Sovyetler Birliği kurulurken, Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

    Milli Mücadele sırasında Rusya’da kurulan yeni yönetim Anadolu’daki milli harekete silah yardımı yaparak destek oldu.

    Sultanlar çarlara karşı
    1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, 1770’deki Sakız Adası açıklarındaki deniz muharebesi.

    Ancak Cumhuriyet döneminde Bilhassa 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki “Soğuk Savaş” döneminde Stalin yönetimindeki Sovyet Rusya, 1945-46 yıllarında Türkiye’yi tehdit etmeye başlamıştı. Türkiye’den 2. Dünya Savaşı sonunda terk ettiği Kars ve Ardahan’ı talep ederek, Boğazlar rejiminde değişiklik ve üs istedi.

    Osmanlı Devleti yıkılmış yerine yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş olmasına rağmen, geleneksel hale gelmiş olan “kuzeyden gelen tehdit ve tehlike” algısı yeniden hortlamış, Rus tehlikesi ve korkusu Türkiye’nin NATO şemsiyesi altına sığınmasına zemin hazırlamıştı.

    Demirperde’nin yıkılışına kadar Sovyetler Birliği adıyla komşuluk ettiğimiz Rusya ile 1. Dünya Savaşı’ndan itibaren arada bir gerginlikler yaşansa da sıcak çatışma yaşanmadı.

    Tarihte Osmanlı-Rus Savaşları

    1668-1670

    İlk Moskof Seferi. Osmanlı galibiyeti.

    1696-1699 Savaşı:

    Rusya’nın galibiyeti.

    1710-1711 Seferi:

    Prut’ta Osmanlı galibiyeti.

    1736-1739 Savaşı

    Rusya-Avusturya ittifakı karşısında Osmanlı galibiyeti.

    1768-1774 Savaşı

    Rusların Osmanlı Devleti’ne karşı kesin üstünlük kurduğu savaş.

    1787-1791 Savaşı

    Rusya’nın galibiyeti.

    1806-1812 Savaşı

    Rusya-İngiltere ittifakı galibiyeti.

    1828-1829 Savaşı

    Rusya’nın galibiyeti.

    1853-1855 Kırım Harbi

    Osmanlı-İngiliz-Fransız ittifakı galibiyeti.

    1877-1878 Osmanlı Rus Harbi (93 Harbi)

    Rusya’nın kesin galibiyeti.

    1914-1918

    1. Dünya Savaşı.

  • Türkiye’nin Amerika’yı sevdiği yıllar

    ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, Aralık 1959’da Ankara’ya geldi. Bu, bir Amerikan başkanının Türkiye’yi ilk ziyaretiydi. Ankara’da Eisenhower’ı Cumhurbaşkanı Celal Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes karşıladı. Ziyaret, Eisenhower’ın Ortadoğu politikasının çerçevesini çizdiği meşhur doktrinini açıklamasından iki yıl sonra, Türkiye’de iktidardaki Demokrat Parti’nin devrilmesinden 6 ay önce yapılıyordu. ABD’nin Türkiye’de en çok sevildiği günlerdi. Atatürk Bulvarı’nda taklar kurulmuş, büyük binalar Amerikan bayraklarıyla süslenmişti. Pencerelerden insanlar sarkıyordu. Kaldırımlar tezahürat yapan onbinlerce Ankaralıyla doluydu. Eisenhower boşuna “Kalbimi fethettiniz” dememişti.

  • Kalıcı olmayan değerlerin geçici insanları…

    Siyasi cinayetlerden gazeteci tutuklamalarına, terör saldırılarına uzanan karanlık bir ülke gündemi hepimizi sarmalıyor. Bu denli yakıcı, olağanüstü hadiselerin yaşandığı bir dönemde Türkiye de giderek kendi içine kapanıyor, ufuklar daralıyor, “öteki”ni suçlamak hatta gerekirse öldürmek noktasına varan zihniyet güç kazanıyor.


    Tarih üzerinden yürütülen hamaset edebiyatı; dinî inançların kötüye ve şiddet için kullanılması; yol-köprü-bina inşa etmenin gelişme, eleştiri ve muhalefet yapmanın vatan hainliği sayılması bu dönemin karekter özellikleri olarak hatırlanacak.


    Dışarda da durum kritik. Suriye, IŞİD derken Rusya’yla da tarihî bir dönemeçteyiz. Bundan 160 yıl önceki Kırım Savaşı’nı saymazsak (İngilizler ve Fransızlarla müttefiktik), atalarımız Ruslara karşı son sıcak muharebeyi 304 yıl önce kazanmış: Prut Savaşı. Sonraki zaman zarfında Rusya bir dünya devleti oldu biz ise “bölgesel güç” havalarında dolaşırken, çok ciddi bölgesel güçlükler içine düştük.


    Genellikle her geçkin kuşak, kendisinden sonra gelen yeni nesilleri ve ülkeyi “bozulmuş” bulma eğilimindedir ve kendisine bir sorumluluk yüklemez. Cumhuriyet kuşakları, dönemlerinde yaratılan değerleri kalıcı bir toplumsal hafızaya, dokuya işlemiş yaygın bir kültürel yapıya dönüştüremedi. Evet, bu topraklar üzerinde özgürce, bağımsız yaşamak istiyorduk ve bu hakkı savaşarak kazanmıştık ama, sonrasında neyi, nasıl yapacağımızı pek bilemedik. Bilemedikçe de suçu her türlü emperyalizme, “dış düşman”a atarak idare ettik. “Halktan kopuk, elitist” zihniyet,
    bu süreçte ancak yarım yamalak bir değerler sistemi oluşturabildi ve bu da uzun ömürlü olmadı.


    Peki Cumhuriyet’in bu sorunlu yapısına, uygulamalarına duyulan reaksiyonla gelişip büyüyen şimdiki siyasi otorite, son 10-15 yıldır hangi yeni veya yenilenmiş değerleri “tesis” edebildi? Neredeyse her gün yaşanan acı olayları, giderek yükselen korku ve şiddet ortamındaki skandalları bir tarafa bıraksak bile, gündelik hayatta kötü yapılmış restorasyonlar, ıslıklanan saygı duruşları, betonlaşan çevre, kutuplaşan ve mutsuzlaşan insanlar görüyoruz sadece.


    Siyasi iktidar ve para odaklı yönetim ve zihniyetler, dünya medeniyetine şimdiye kadar sadece iki kalıcı değer bırakmış: Siyasi iktidar ve para. Ve bunların temel özelliği, sürekli el değiştirmesi. Türk olmaktan, Türkiyeli olmaktan gurur duymak, kan grubuyla, tarihî başarılarla, vatan-toprak hissiyatıyla, yabancıya-ötekine tepki koymakla sınırlanırsa, biz de bu coğrafyada geçici hale geliriz. Sadece fikirlerin çatıştığı, iyi yapılan işlerin birbiriyle rekabet ettiği bir ülkenin özlemiyle… Şimdilik hoşçakalın.