Etiket: sayı:19

  • İstanbul’un damağında Rum lezzetleri

    Meri Çevik Simyonidis, İstanbul’un yeme-içme ve eğlence kültürüne Rum etkisini ele aldığı kitabında birçok mekân ve markanın tarihini anlatıyor. Kitapta, Rum ustaların kişisel hikâyeleri ve bazı özel tarifleri de var.

    İSTANBULUM TADIM TUZUM
    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ W

    Yüzyıllar boyunca önce Bizans sonra Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış, Akdeniz ve Karadeniz’in kesiştiği, İpek ve Baharat yollarının buluştuğu bir kavşak noktası olan İstanbul’un kültürü, kentte yaşayan değişik etnik grupların kültür ve gelenekleriyle zenginleşmiştir. Yemek kültürü de değişik etnik grupların etkisiyle zenginleşip kendine has bir İstanbul mutfağı ortaya çıkmıştır. Yeme-içme ve eğlence denilince, birçok etnik grup arasında ilk akla gelen de Rumlar oluyor haliyle.

    Yazar Meri Çevik Simyonidis kitabında “tüm zamanların en lezzetli ve zengin mutfağı” olarak tanımladığı İstanbul mutfağına Rum etkisini ve Rum mutfağını ele alıyor. Rumların yarattığı lokantalar, pastaneler, şarküteriler ve elbetteki tavernaları konu alan yazar, Rum mutfağının temsilcileriyle söyleşiler yaparak birçok mekan ve markanın tarihini anlatırken aralara da bu ustaların bazı özel tariflerini serpiştirmiş.

    Royal Çikolata ve Şekerlemeleri, Spiros Ethnopulos tarafından 1885’te kuruldu.

    İstanbul’a kapuçinoyu ilk tanıtan Baylan Pastanesi’nden Savoy’a, Royal Çikolataları’ndan Delizia Hardalları’na, İstanbul gecelerinde sahneye çıkıp ilk kez buzuki çalan Buzuki Erol’dan gece hayatının önemli ismi -ve aynı zamanda kadın ayakkabısından içki içmenin mucidi!- gazinocu Gaskonyalı Toma’ya kadar birçok mekan ve kişinin hikayesi var kitapta.

    Yalnızca İstanbul’da kalanlarla değil, Yunanistan’a göç edip işini sürdürenlerle ya da bu kişilerin yakınlarıyla da konuşmuş Simyonidis. Bu söyleşilerin satır aralarında, 1950’lerin başında 100 bin olan Rum nüfusun bugün 3 bin civarına düşmesinin Türkiye için ne büyük bir kayıp olduğunu da o göçler sırasında yaşanan acıları da görmek mümkün. Birçok İstanbullu Rum, göç etmek zorunda bırakılmanın acısına ek olarak Yunanistan’da dışlanmanın acısını yaşamak zorunda kalmış. İstanbul’da hepsi birer marka olan Rum mutfak ustalarının kendilerini bir de Yunanistan’da kanıtlamak zorunda kalması insanı hüzünlendiriyor.

    Çoğu artık aramızda değil İstanbul’un eğlence hayatının unutulmaz isimlerinden Gaskonyalı Toma, en üstteki fotoğrafta ayakta en sağda. İstanbul’da sahneye çıkıp buzuki çalan ilk sanatçı Buzuki Erol (Örter) ve eşi Despina Gazyani Örter (üstte). Heybeliada’nın ünlü Rum bakkalı Sava Kersenoğlu’nun dükkanı (sağ üstte). 1930’da İstiklal Caddesi’nde açılan Şehir Pastanesi (sağda).
  • Yerleşik hayatın 9600 yıllık hikayesi

    Antik Yakındoğu, Mısır, Yunan ve Roma’nın kentlerini arkeolojik bakışla anlatan Charles Gates’in Antik Kentler kitabı bazı eksiklerine rağmen konuyla ilgili pratik bilgilere ulaşmak isteyenler için önemli bir kaynak.

    ANTİK KENTLER

    Göreceli bir kavramdır çevre. İnsan olmadıkça da bu dünya bir çevre değildir. Yani insan olmadan, çevre de olmaz. Uygarlıkların doğuşunda çevre sürekli ve değişmez biçimde etkili olmuştur. Değişik insan toplumlarının yaşadığı iklim, topografya ve hidrografya koşullarının çeşitliliği yerleşmelerin çeşitliliği ile doğru orantılı olmuştur. Yerleşmelerin kentleşmesi ise belli kriterlerle meydana gelmiştir. Coğrafi ve demografik olarak daha büyük olmak, kendi geçimleri için çalışmayan rahip ve yönetici bireylerin bulunması, anıtsal yapılara sahip olması, egemen sınıfın da bulunduğu toplumsal tabakalaşmayla karakterize olması, gelişmiş zanaatkâr/ esnaf sınıfının varlığı ve vatandaşları ekonomik anlamda karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı olmaları gibi.

    Charles Gates’in kaleme aldığı Antik Kentler isimli kitap MÖ 9. binyıldan MS 6. yüzyıla değin uzanan 10 bin yıllık bir sürecin önemli yerleşmelerini konu edinmiştir. Uzun yıllar devam etmiş bilimsel çalışmaların ve büyük emeklerin bir sonucu olan bu eser, İtalya’dan Hindistan’a, Anadolu’dan Kuzey Afrika’ya uzanan inanılmaz büyük bir coğrafyayı kapsamaktadır. Arkeolojik araştırmalar iki temel üzerinde şekillenir; zaman ve mekan; 10 bin yıllık bir zaman ile yüzbinlerce km2’lik bir alanı çalışmak, incelemek ve değerlendirmek bir bilim insanı için önemli olduğu kadar da riskli bir iştir. Arkeoloji bölgesel ve dönemsel uzmanlıkların konuştuğu bir bilimdir. Çalışılan zaman süreci ne kadar uzunsa, bölge ne kadar genişse doğal olarak bilimsel değerlendirmenin kalitesi düşer, proje istemeyerek de olsa bir ansiklopedi niteliğine bürünür.

    Antik Kentler içerik bakımından oldukça zengin bir kitap ama kurgusal temelde önemli sorunlar içeriyor. Devasa Önasya toprakları bilimsel çalışmalara iki farklı coğrafi yaklaşımla dahil edilebilir. Birincisi, Akdeniz’i büyük bir kültür çevresi gibi düşünerek, bunun asli unsurları olan Kuzey Afrika, Mısır, Levant, Anadolu, Yunanistan, İtalya, Güney Fransa ve İspanya yani Ponant’ın yanı sıra Mezopotamya’yı konuya dahil etmek;
    ikincisi ise, Anadolu, Mezopotamya, Levant, Mısır, İran ve Kafkasya’yı bir arada düşünmektir. Antik Kentler, söz konusu bu iki coğrafi yaklaşımı ortalayan, Batı’da Ponant’ı dışarıda bırakıp, Doğu’da Pakistan ve Hindistan arasındaki İndus kültürlerini dahil eden kurgusu ile doğal olarak bütünleşik bir yapı oluşturamıyor.
    Söz konusu coğrafyayı, yani Ponant ile Hindistan’ı birleştiren yegane unsur, Büyük İskender’in Büyük Asya Seferi’dir ve bu da uzun dünya tarihi içinde yalnızca birkaç yıla denk gelmektedir.

    Kitapta anlatılan antik kentlerden biri de İran’da bulunan Persepolis.

    Kitabın başlangıcı da sorunludur. Konuya girmek için konu mankeni olarak kullanılmış olan Göbeklitepe, köy değil, kasaba değil, kent hiç değildir. Göbeklitepe sakinleri tarımı bilmemektedir, hayvan evcilleştirmemişlerdir, konut inşa etmemişlerdir ve burada çanak-çömlek kullanımınadair bir iz bulunamamıştır. Bu durumda yazarın bir Erken Neolitik merkez olarak değerlendirdiği ancak gerçekte Proto- Neolitik Dönem (MÖ 12000-10000) ile çağdaş olan Göbeklitepe’nin, Neolitik kültürle bir alakasının olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

    Yazarın bir erken Neolitik merkez olarak değerlendirildiği Göbeklitepe’nin Neolitik kültürle bir alakasının olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

    Kitabın Önasya’nın ikinci Neolitik Devrimi olarak kabul edilen Koloni Çağı’na (MÖ 2000 – 1700) değinmemiş ve bu dönemle ilgili kentleri konu edinmemiş olması büyük bir kronolojik boşluğa neden olmuş gibi görünüyor. Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Suriye’nin Koloni Çağı ile karakterize olmuş güçlü ve zengin
    kentleri olan Assur, Kültepe (Kaneş), Ebla, Tel Brak ve Qatna’nın kitaba kataloga edilmemiş olması yazarın ilginç bir tercihi olarak değerlendirilebilir.

    Charles Gates, Demir Çağı’ndan itibaren ustaca kullandığı tarihsel gelişmeleri kentlerin oluşumları ve değişimleri ile ilişkilendirerek Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Kuzey Afrika, İtalya, Doğu Akdeniz ve İndus Havzası’nın önemli ve büyük kentlerini tanıtmış. Her arkeoloğun, tarihçinin, öğrencinin ve entelektüel insanın kütüphanesine isteyeceği “Antik kentler” kitabı bilgiye pratik bir şekilde ulaşmanın yöntemini bizlere sunmaktadır.

    Atina Akropolis planı (üstte) ve rekonstrüksiyonu, MÖ beşinci yüzyıl.
  • Osmanlı hapishanelerinde reform rüzgarı

    1871’de inşa edilen Sultanahmet cezaevi, Osmanlı Devleti’nin ilk modern hapishanesiydi. 1911’de başlayan ve mahkumları ıslah etmeyi amaçlayan reform hareketlerinin adresi de burası oldu. “İşkencehane”, “mezaristan”, “ahırdan daha fenadır” diye nitelenen hapishanelerde iyileştirme çalışmaları…

    UFUK ADAK

    Osmanlı İmparatorluğu’nda hapishaneler deyince aklımıza önce kaleler, hanlar, tersaneler geliyor, ancak bu durum 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren değişmeye başlamıştı. Hem Osmanlı ceza hukukundaki gelişmelerin (1840, 1851, 1858 Ceza Kanunları) hem de Stratford Canning, Henry Bulwer gibi Avrupalı elçilerin ve Celestine Bonnin gibi uzmanların imparatorluk hapishanelerinin korkunç durumu hakkında yazdıkları raporların neticesinde, modern anlamda ilk hapishane, 1871’in Ocak ayında İstanbul’da Sultanahmet’te inşa edilmişti. Sadrazam ve hazırunun açılışını yaptığı hapishane, ilginçtir,
    kısa bir süre için halkın ziyaretine de açık tutulmuştu. Anlaşılan o ki, Osmanlı yöneticileri zamanın ruhuna uygun olarak inşa edilen ‘Dersaadet Hapishane-i Umumisi’ ile gurur duymaktaydılar.

    Payitahta durum böyle iken imparatorluk geneline baktığımızda Osmanlı hapishane reformunun oldukça ağır adımlarla ilerleyen bir süreç olduğunu görüyoruz. Her ne kadar 1880’de hapishanelerin ıslah edilmesini ve mahkumların hapishane içindeki yaşam standartlarının düzenlenmesini hedefleyen 97 maddelik ‘Tevkifhane ve Hapishanelerin İdarelerine Dair Nizamname’ yayınlansa da yasalar ve uygulamaların senkronizasyonu konusunda ciddi bir sıkıntı vardı. İmparatorluğun pek çok noktasında, hanlar ve derme çatma yapıların hapishane olarak kullanılmasına 19. yüzyılın sonlarına kadar devam edilmiş,
    kolaylıkla kırılan kapılar, delinen duvarlar sonucu hapishaneden firarların önü alınamamıştır.

    Osmanlı hapishane reformunun önündeki iki büyük engelden biri, devlet bütçesinden hapishaneler için ayrılan payın oldukça yetersiz olması, diğeri ise sayıları hızla artan mahkum nüfusuydu. Mahkumlara günde kaç gram ekmek verileceği, hasta olanların ne şekilde tedavi ettirileceği, hapishaneler arasında mahkum transferlerinin nasıl yapılacağı, taşra ve merkez arasındaki yazışmaların ana başlıklarıydı. Kalabalık mahkum nüfusu, cezasının üçte birini tamamlayanların af edilmesi (afv-ı umumi) ve padişahın doğum günleri, tahta çıkış yıl dönümleri ve dinî bayramlarda ilan edilen ‘afv-ı âli’ler yolu ile bir nebze olsun azaltılmaya çalışılmış, ancak bu uygulamalar da hapishanelerdeki doluluk oranlarına kalıcı bir çözüm getirememişti.

    Kunduracılık atölyesi Kalabalık bir mahkum grubu, kunduracılık atölyesinde çalışırken…

    Dönemin Osmanlı basınında, bu kadar insan gücünün atıl bir şekilde hapishanelerde ziyan olduğuna vurgu yapılıyor, mahkumların fiziken ve psikolojik açıdan ıslahları için çalıştırılması gerektiği belirtiliyordu. Mahkumların hapishane içerisinde kurulacak atölyelerde çalıştırılması, hapishane bütçesine katkı sağlamaları anlamına da geliyordu, fakat Osmanlı hapishanelerinin birçoğu atölyelerin kurulmasına fiziken imkan verecek kapasitede değildi. Vilayetlerden İstanbul’a gönderilen raporlarda hapishanelerin “zıyyık (dar), müteaffin (kokuşmuş) ve gayr-i müsaid (uygunsuz)” olduğu sıklıkla dile getiriliyordu.

    Terzilik öğrenen mahkumlar Terzilik atölyesinde dikiş makinelerinin başında görülen mahkumlara, hapishane müdürü İbrahim Bey’in ofisinde çektirdiği mağrur fotoğrafı eşlik ediyor.

    İkinci Meşrutiyet’in ilanını takiben 1908’de ilan edilen genel af ile Osmanlı hapishanelerindeki mahkum nüfusu azaltılmış, hapishanelerin ıslah çalışmalarına, İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde de devam edilmişti. 1911’de Hapishaneler İdare-i Umumiye Müdüriyeti’nin kurulmasıyla birlikte imparatorluktaki tüm hapishanelerin durumu hakkında detaylı istatistikler ve raporlar hazırlanmış, yeni hapishanelerin inşasına çalışılmıştır. Öte yandan Meclis-i Mebusan, imparatorluktaki hapishanelerin ne şekilde ıslah edilmesi gerektiği üzerine hararetli tartışmalara sahne oluyor, mebuslardan bazıları hapishaneleri “işkencehane”, “mezaristan”, “ahırdan daha fenadır” diye tanımlıyor, mahkumların akıl, beden ve ruh sağlıklarının korunması
    için çalıştırılması ve hapishaneler içerisinde sanayihaneler ve atölyeler kurulmasının zorunluluğu üzerinde duruluyordu.

    19. yüzyılın ortalarından itibaren tasarlanan hapishanede mahkumların çalıştırılması fikri, Polis Mecmuası’nın çeşitli sayılarında gördüğümüz üzere 1910’larda, İstanbul’daki Dersaadet Hapishane-i Umumisi’nde nihayet gerçekleştirilmiştir. 1. Dünya Savaşı yıllarında, Hapishane-i Umumi içinde marangozhane, terzilik, bakırcılık ve kalaycılık, kuyumculuk, çorap örme, saat ve kundura yapım atölyeleri kurulmuştur.

    “Okul edep evidir” “Büyük mahkumlara mahsus mektep”te ellerinde kitap ve defterleri, tahta sıralara sıkışan yetişkin mahkumlar. Çocuk mahkumların yer aldığı sınıfta ise (sağda) kara tahtada ‘Mekteb bir dar’üledebdir’ yazması manidar.

    Polis Mecmuası’ndaki fotoğraflarda, terzilik ve kunduracılık başta olmak üzere, çeşitli atölyelerde çalışan
    mahkumlar görülüyor. Hapishanede mahkumlara sadece teknik eğitim verilmediği, aynı zamanda okuma yazma da öğretildiği de yayımlanan fotoğraflardan takip edilebiliyor. Yetişkin ve çocuk mahkumlara
    ayrı ayrı sınıflarda okuma yazma öğretildiği de dergide verilen bilgiler arasında. Kısacası, hapishane, hem bir disiplin kurumu hem de bir anlamda bir okula dönüşmüştür; hatta İstanbul hapishanesinde kitaplarla dolu
    rafların ve duvarında sultanın resmi olan bir kütüphane de kurulmuştur.

    ‘Modern’ ve ‘medeni’ koşullarda kapatılmayı, gözetlemeyi ve disiplini öngören hapishanelerin ıslah edilmesi fikri, global ölçekli bir hareketti. Osmanlı hapishane reformu bu hareketin bir parçası olmuş, 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın başlarına dek hapishaneleri ıslah etmeyi amaçlamıştı. Hapishane-i Umumi’nin içinden çekilmiş, nadir ve bir o kadar da idealize edilmiş halini gösteren bu fotoğraflar, Osmanlı hapishanelerinin mahkumların rehabilite edildiği merkezlere dönüştürülme girişiminin resmidir, ancak imparatorluk genelinde hapishanelerin fiziki koşullarının İstanbul hapishanesi kadar köklü ve yapısal değişime uğramış olduğunu söylemek oldukça güçtür.

  • İtfaiyecilerin piri, tulumbanın mucidi

    İstanbul’un fethinden 56 yıl sonraki büyük depremde, Bizans’tan kalma bakımsız taş binalar insanların üzerine çöktü. Böylelikle başlayan “ahşap İstanbul” dönemi ise sonu gelmeyen yangınlara sahne olmaya başladı. Ta ki tulumbayı icad ederek, bu felaketleri bir nebze olsun durdurmayı başaran bir Fransız mühtedi ortaya çıkana kadar.

    Doğu Roma’nın başkenti, tarihinin en büyük tahribatını gördüğü 1204-1261 arasındaki Latin istilasından sonra belini doğrultamadı. Türklerin eline geçtiği 1453’de bakımsız taş binalardan ibaret harabe bir şehir görünümündeydi. İstanbul’un Bizans artığı bakımsız yapı stoku, fetihten 56 yıl sonra “Küçük Kıyamet” adı verilen 1509 depreminde, bir miktar dinî yapı haricinde neredeyse tamamen yerlebir oldu, binlerce kişi enkaz altında can verdi.

    Bu büyük depremden sonra taş yapılardan ürken siyasi mekanizma ve halkın istekleri doğrultusunda Anadolu ve Rumeli’den İstanbul’a binlerce dülger ustası ve işçisi getirtildi. Artık İstanbul’un bina dokusu ahşap olacaktı. Ancak şehrin kader çizgisine depremden de tehlikeli olan yangın felaketi eklenmişti.

    Devletin sonuna kadar irili ufaklı yüzlerce yangında mahvolan İstanbul, her yangının ardından yeniden ahşap yapıda ısrarcı oldu. Sadece cami, medrese, imaret benzeri kamu binaları taştan inşa edilirdi. Ne var ki çıkan yangınları söndürmeye yönelik bir teşkilat 1719’a kadar kurulamadı. Bu tarihe kadar ilkel usullerle, yangını söndürmekten ziyade, daha fazla yayılmasını önlemeye gayret edilirdi. Sağlam binalar, bazen bir mahallenin tümü, balta, kanca ve küreklerle yıkılarak boş alanlar meydana çıkarılır, yangının yayılması engellenmeye çalışılırdı. Yine de bütün çabalara rağmen yangına maruz kalan ahşap binaların bilhassa iri çivileri genleşme dolayısı ile onlarca metre ilerilere bir yangın bombası gibi fırlayarak alevlerin geniş alanlara yayılmasına yolaçardı. Her yangın sonrasında dar sokaklar ve bitişik binalardan ibaret şehirde yenilenen ahşap yapılar yeni bir yangına kadar hüzünlü kaderini beklerdi.

    Sultan III. Ahmed’in yenilikçi hükümdarlığı zamanında 1715’de on kişilik ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşen ve Müslüman olarak “Davud Gerçek” adını alan bir Fransız, 1716’da imal ettiği yangın tulumbası ile İstanbul’un yangınlara karşı makûs talihini değiştirme yolunda ilk adımı atmıştır. Devrin vakanüvis tarihlerinde tulumbanın bulunuşu ve Davud Gerçek hakkında bazı bahisler nakledilmiştir. Daha sonra uzun bir unutulmuşluk ve ihmal döneminin ardından Tarih-i Osmani Encümeni tarafından İbrahim Müteferrika’nın mezarı aranırken tesadüfen Haseki Nisa Hastanesi civarında Davud Gerçek’in mezarı bulunmuştur.

    O tarihlerde henüz ortadan kalkmamış olan “Tulumbacılar” ismiyle nam salmış, Osmanlı kültürünü derinden etkilemiş böyle bir zümrenin ilk kurucusuna yönelik bu keşif çok ilgi çekmiş. Bugün Davud Gerçek’in kimliğine dair bilgileri en geniş haliyle biyografik bir anlatıma sahne olan mezartaşı kitabesinden öğrenmekteyiz. Bu nadir kitabe olmasaydı Tulumbacılık teşkilatı ve Davud Gerçek hakkındaki malumatımız oldukça eksik kalacaktı (Osman Ergin, Süheyl Ünver, Reşad Ekrem Koçu ve daha çok sayıda araştırmacı, konuyla ilgili yazılar yayımlamıştır).

    İtfaiye Müzesi’nde yangına koşan tulumbacıların canlandırılması ve 19. yüzyıldan kalma tulumba.

    Aile boyu tulumbacıbaşı Davud Gerçek’in ilk tulumbacıbaşı tayininden itibaren tulumbacıbaşılığın ailesi efradına geçmesi kabul edilmiş. Bu bilgiyi, torunu İsmail Fenni Ağa’nın bir arzı üzerine yapılan muamele derkenarlarından anlıyoruz. BOA.C.AS, 34657

    Dinini değiştirip Müslüman olan Davud Gerçek’i Cevahirci Marşan isimli bir başka Fransız yakalayıp zehirlemek istemişse de başarılı olamamıştır. Kapudan İbrahim Paşa ile Venedik seferine katılarak bazı Venedik gemilerini attığı isabetli güllelerle batırmıştır. Sefer dönüşünde kendini İslâm dini araştırmalarına vermiştir. Davud Gerçek işte tam o sıralarda ilk yangın tulumbasını imal etmiş. Tüfenkhane’den çıkan
    yangında bugünkü İstanbul Müftülüğü binasının yerindeki Yeniçeri Ağası’na ait binaların yanmasını bu tulumba ile engellemiş.

    Tulumba sayesinde suyun üst katlara kolaylıkla ulaştırılabilmesi daha önce görülmeyen bir teknoloji idi.
    Davud, Tophane yangınında da aynı başarıyı tekrar göstermiş. Biraz zaman geçtikçe tulumbanın yararlarını idrak eden devrin sadrazamı Damat Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından Yeniçeri Ocağı’na bağlı olarak kurulan Tulumbacı Ocağı’nın başına getirilmiş. Kaynaklarımız her ne kadar Davud Gerçek’in yangın tulumbasının mucidi olduğunu belirtseler de, bu tarihten kırk-elli yıl öncesinde (1650’ler) Avrupa’da ilk tulumba örneklerinin görülmeye başlandığını hatırlatalım.

    Damat İbrahim Paşa’nın bu ocağın bir nizamnamesinin hazırlandığına dair III. Ahmed’e sunduğu telhis üzerine, padişah el yazısıyla “Tulumba îcâdî bir eser olup dua-yı hayra bais olacak emr-i mukarrerdir”
    yazarak memnuniyetini belirtmiştir.

    3. Ahmed’in tulumbayı takdiri Damat İbrahim Paşa’nın 3. Ahmed’e sunduğu telhis üzerine, padişahın elyazısıyla “Tulumba îcâdî bir eser olup dua-yı hayra bais olacak emr-i mukarrerdir…” yazarak memnuniyetini belirttiği belge. BOA. AE, III. AHMED 21491

    1733’te vefat eden Davut Gerçek’in yaptığı ilk tulumbayı günümüzde tespit edemedik. Reşat Ekrem Koçu, 1960’larda kaleme aldığı bir yazıda Gerçek Davud’un imal ettiği tulumbanın İtfaiye Müzesi’nde teşhir edildiğinden bahseder. Şahsen Kasım 2015’de yaptığımız ziyarette bu müzede o tulumbaya dair bir iz bulamadık. Müzede en eski olduğu belli bir tulumbanın tanıtım kimliğinde 19. yüzyıl tarihini gördük. Bu durumda sağlıklı bir değerlendirme yapmak zor. Bildiğimiz, Gerçek Davud’un çocuklarının da bu sahada kabiliyetli insanlar oldukları ve kendisinden sonra oğlu Sadık Ali Ağa’nın da çift kazanlı bir tulumba icad ettiği.

    1963’de Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilen mezar taşları, bugün tespit ettiğimize göre sadece Gerçek Davud’un aile efradı ile nesline aittir ve oğlu Tulumbacıbaşı Sadık Ali Ağa’dan (öl. 1154 H) itibaren Tulumbacıbaşı İbrahim Ağa (öl. 1173 H.) Tulumbacıbaşı İsmail Ağa (öl.1215 H) Tulumbacıbaşı
    İsmail Fenni’nin zevcesi Ziver Kadın (öl. 1228 Hicri), annesi Habibe Hanım (öl. 1229 H) medfundurlar. Gerçek Davud’un ilk tulumbacıbaşı tayininden itibaren tulumbacıbaşılığın ailesi efradına inhisarı kabul edilmiş. Bu bilgiyi, torunu İsmail Fenni Ağa’nın bir arzı üzerine yapılan muamele derkenarlarından anlıyoruz. Bu belgede Davud Gerçek’ten “Ceddim” diye bahseden İsmail Fenni Ağa, Tulumbacı Ocağı’ndaki kethüdalık görevini kardeşi İbrahim’e devretmiştir.

    Yeniçeri Ocağı II. Mahmud devrinde 1826’da ortadan kaldırılırken, Tulumbacı Ocağı da nasibini almış ve o tarihteki Tulumbacıbaşı katledilirken, kardeşleri İbrahim ve Mehmed Sadık, Hırsova’ya sürgüne gönderilmişlerdir. Bu kardeşlerin akıbeti hakkında şimdilik bir bilgiye ulaşamadık. Belki affedildiler, belki de oralarda idam edildiler. Ne olursa olsun Fransa’dan kalkıp gelen, ailece dinlerini bile değiştiren, Osmanlılara gerçekten hizmet eden bir ailenin, ilk Tulumbacıbaşımız Davud Gerçek’in ailesinin hazin bir sonu olduğu kesindir.

    MEZARTAŞI EDİRNEKAPI’DA

    Merhum Davud Gerçek ruhiyçun Fatiha

    Davud Gerçek’in Edirnekapı’daki aile mezarındaki kitabe, alışılmadık derecede uzun ve ayrıntılı. İşte kitabenin tam çevirisi:

    “Dergâh-ı Âlî Yeniçerileri Tulumbacıbaşısı merhûm Davud Gerçek ruhiyçün Fâtiha 1146 / Aslında Frengistânda olup kendüye hidâyet ve İslâm’la beşâret olunup on nefer iyâl u evlâdıyla arzû-yı İslâm ve bin yüz yirmi sekizde gelüp Galata’da sâkin ve kendüsini cevâhirci Marşan nâm frenk Françe elçisine gamz ve ahz u tesmîm murâd idüp mümkin olmayup halâsından sonra Kapudan İbrâhim Paşa’yla hasbî Venedik seferine gidüp azîm yararlığı ve Venedik donanmasına tîz-destliği ve ma’rifetiyle bin dokuz yüz altmış dört pâre topu cüz’i vakitde nişândan atup üzerine gelenin direği sınup ve ba’zı gark olup mahâreti zâhir ve gelüp Dîn-i Muhammediye meşgul ve Tersâne önünde âfet irişüp muhterik kalyona nazar ve tulumba îcâd idüp bin yüz otuz târihinde Tüfenkhâne’den zuhûr eden harîk-ı kebîrde tulumbası halâs-ı Ağa Kapusı olmakda nef’i ve târih-i mezbûrda Tophâne harîkında dahi nice fâ’idesi müşâhede olundukda bin yüz otuz iki senesinde Vezîr İbrâhim Paşa bâ-ru’ûs-ı hümâyûn yüz yirmi akçe yevmiye ile kendüyi Ser-tulumbacıyân-ı Dergâh-ı Âlî ve yevmî on beşer akçe ile elli aded nefer ta’yîn ve yevmî otuz akçe ile bir odabaşı ve yirmi altı akçe ile bir çavuş ve yirmi dört akçe ile bir çavuş yamağı ve yirmi akçe ile bir kâtib ve altmış akçe ile ocak-kethüdâlığı ve kışla binâ ve neferâtı yüz elli adede tekmîl ve ortalarına on vukıyye lâhm ve yetmiş beş çift (nân-ı) azîz yevmiye ve doksan akçe yevmiye nöbetçi ta’âmiyesi ve ta’yin, hortum ve tulumba içün ağalığa yevmî kırk akçe terakkî ve neferinden biri Cebeci Tulumbacı Ağası ve biri Topçu Tulumbacı-başısı olmuşdur yirmi dokuz akçe ekmek ile odabaşı çırağ olmuşdur.”

  • Ortadoğu’da sadece ‘Osmanlı’ sıfatı kalmıştı

    Son zamanlarda iyiden iyiye alevlenen Osmanlı hayranlığının, önceki sayılarımızda değindiğimiz özentilik ve görgüsüzlük boyutlarının yanısıra, bir de uydurma tarih boyutu var. Bu uydurma tarihin, öyle ciddî ve bilimsel görünümlü dışavurumları yok tabii. Koyunun olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi kesilen birtakım yeteneksizler, gazete köşelerinde, TV programlarında bol keseden atarak yaratıyorlar bu efsanevî tarihi. Ne kadar okunduklarını, bakıldıklarını bilmiyorum doğrusu; ama yaşadığımız korkunç cahillik ortamında büyük zararlar verme olasılıkları bulunduğu kanısındayım.

    “Yitirilen Cennet”


    Söz konusu uydurma tarihin temel direklerinden biri, bugün tam bir karmaşa içinde olan Ortadoğu’nun, Osmanlı döneminde barış ve huzur içinde yaşamış olduğu varsayımı. Yani Batı taklitçisi milliyetçilerin komploları sonucunda yitirdiğimiz bir cennet yaratılıyor. Bunun bazı çevrelerin rüyalarını süsleyen İslâm ümmetinin birliği arayışının kurgulanmış geçmişi olduğu, tarihyazımına ilişkin azçok bilgi edinebilmiş herkesin anlayabileceği bir şey. Gene de, 1. Dünya Savaşı öncesine özgü bu Osmanlı cennetinin olgusal düzlemde gözden geçirilmesinde yarar var.

    Kudüs Muharebesi sırasında İngilizlere teslim olan belediye başkanı Hüseyin Efendi.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun 1910’lardaki durumuna şöyle yüzeysel bir bakış attığımızda, tarih kitaplarındaki
    haritalarda Osmanlı toprağı gibi gözüken Cebel-i Lübnan Sancağı’nın Osmanlı hakimiyetinde olmadığını, Mârunîlerin çoğunlukta bulunduğu bu sancağın mutasarrıfının Fransız dışişleri bakanınca onaylandıktan sonra atandığını görüyoruz. Zaten Cebel-i Lübnan da, 1908’de Osmanlı Parlamentosu’na milletvekili göndermeme kararı almış, bu durum ancak Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na katıldıktan sonra değişmişti.

    Aynı biçimde, bugün adına Küveyt dediğimiz bölgede de Osmanlı hakimiyeti yoktu. Küveyt, Büyük Britanya koruması altında bağımsız olmuştu bile. İşin ilginç yanı, bu durumun daha Sultan II. Abdülhamit döneminde böyle olduğu ve Küveyt’te egemen olan Sabah ailesini sindirebilmek için Sultan’ın Reşid ailesini seferber ettiği, bunların Küveyt’i istilâ ettiği, ama Büyük Britanya’nın devreye girmesiyle daha önceki statükoya süklüm püklüm dönüldüğüdür. Küveyt’in egemen bir emirlik olması, sonuçta Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığı (Ocak – Haziran 1913) döneminde İngilizlerle yapılan bir antlaşmayla kesinleşmiştir. O dönemde İngilizlerin Suud ailesiyle ve bugün Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan aşiret devletleriyle de ikili antlaşmaları olduğunu hatırlatmakla yetinelim.

    İsyanlar coğrafyası


    Yemen’in Aden bölgesi, 19. yüzyıl başlarından beri İngilizlerin elindeydi. Geriye kalan kısmı ise Osmanlı yönetimine karşı isyan halindeydi. İsyanı yöneten İmam Yahya, İtalyanların Libya’ya saldırmaları üzerine savaşı durdurmuş, daha sonra yapılan sözleşmeyle Osmanlı yönetimini tanımış, ama özerkliğini korumuştu. Yemen’in hemen kuzeyindeki Asir bölgesi de 1910’larda Osmanlı yönetimine karşı isyan halindeydi.

    Daha kuzeydeki Hicaz ise 1916’da patlak verecek olan Arap İsyanı’nın hazırlıklarına başlamıştı bile. O kadar ki, isyanın önderi Şerif Hüseyin ibn Ali’nin oğlu Abdullah, 1914 başında milletvekili seçildiği Osmanlı Parlamentosu’na katılmak için İstanbul’a doğru yola çıktığında Mısır’a uğramış ve Lord Kitchener’le görüşerek babasının hazırlandığı isyana Büyük Britanya’dan destek sağlamaya çalışmıştı. Ayrıca bu dönemde Şerif Hüseyin’in, Sultan II. Abdülhamit’in uygulamaya koyduğu Hicaz Demiryolu projesini başarıyla engellediğini ve Medine’ye varmış olan demiryolunun Mekke’ye, oradan da Cidde limanına uzanacak kısımlarının yapılmamasını sağladığını da unutmamak gerekiyor.

    Öte yandan, egemenlik meselesinin yalnızca bu yönetim sorunlarına ilişkin olduğunu sanmak çok yanlış olur. Osmanlı toprakları üzerinde devreye sokulacak herhangi bir iktisadî girişim de bin türlü zorlukla karşılaşıyordu. Nitekim Fransızların izni olmadan Suriye-Lübnan bölgesinde, İngilizlerin izni olmadan da Bağdat-Basra yöresinde Osmanlılar çivi bile çakamıyorlardı. Osmanlı Devleti’yle İran arasındaki sınırın nasıl çizileceğine Rusya karışıyor, aynı Rusya 1913’te yapılmaya başlanan Sivas-Samsun demiryolunun inşaatını engelleyebiliyordu. Cumhuriyet döneminde bitirebildiğimiz bu inşaata Rusya, ancak bazı ödünler elde ettikten sonra, 1914 baharında izin vermiştir.

    Tabii başta sözünü ettiğimiz o uydurma tarihi yaratmaya çalışanların bütün bunlara verdikleri sihirli bir yanıt var: kabahat emperyalizmin. Emperyalizm olgusunu kimsenin yadsıdığı yok gerçi. Ama o noktada durup birilerini şeytanlaştırmak, ideologlara özgü bir tembellik veya kolaycılık oluyor. Yıllar önce tanışma şansı bulduğum, büyük Suriyeli düşünür Sadık Celal el-Azm’ın bu bol keseden atan ideologlara verdiği, aslında bu ülkede çok iyi bildiğimiz ama son zamanlarda unutmaya yüz tuttuğumuz yanıtı hatırlamakta yarar var: “Sömürgeleştirilmek için, önce sömürgeleştirilebilir olmak gerekir”.

  • Çanakkale 1915-2015

    Yakın tarihi değiştiren 1. Dünya Savaşı ve onun içinde yer alan Çanakkale muharebeleri, toplumsal hafızamızda acı ve gururla karışık müstesna bir yer tutar. Aradan 100 yıl geçmiş olmasına rağmen, Çanakkale savunmasının yarattığı etki ve sonuçlar hâlâ güncelliğini koruyor. Yıllardır Çanakkale muharebe alanlarında çalışan Onur Akmanlar ve Murat Söylemez’in piyasaya henüz çıkan kitabı Gelibolu 1915- 100 Yıl Sonra Yeniden, bizi yüz yıllık bir zaman yolculuğuna davet ediyor. Savaş sırasında çekilmiş fotoğrafları bugün aynı açıdan tekrar çeken araştırmacılar, bunları tarihî metinler eşliğinde sunuyor. Çanakkale yaşıyor!

    ANZAC KOYU ARTIK SAKİN Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusuna bağlı askerlerin 25 Nisan 1915 sabahı çıkarma yaptıkları ana noktalardan biri de sonradan Anzak Koyu adını alacak bu küçük koydu. 100 yıl önce oldukça geniş sahil şeridine sahip koy, yolun yapılması, genişletilmesi ve toprak kaymaları sonucu iyice daralmıştır.
    SEDDÜLBAHİR’DE DENİZ BANYOSU İlyas Burnu’nun ucunda, Türk topçu ateşinden korunaklı sahil şeridinde denize giren İngiliz askerleri. Kısa bir süre için savaşı unutan askerlerin neşeli sesleri bugün de kulağımıza geliyor.
    KABATEPE SAHİLİNDE BİR TÜRK SUBAYI 19 Mayıs 1915 tarihindeki başarısız Türk saldırısı sonucu 3 bine yakın asker şehit olmuştu. 24 Mayıs’ta yapılacak ateşkes öncesi General Birdwood’la şartları görüşecek Kurmay Bnb. Ohrili Kemal, sedyeyle Kabatepe sahilindeki karargaha getiriliyor.
    KİLİTBAHİR’DE ZAMAN Kilidülbahir köyü, savaş sırasında Osmanlı ordusu için önemli ikmal noktalarından biriydi. İngiliz donanmasının aşırtma top atışlarının tehdidi altındaki küçük limanıyla, bugün hâlâ 100 yıl önceki hatıralarını korunuyor.
    KEMİKLİ BURNU’NDA İNGİLİZLER Küçük Kemikli sahilinde, Lala Baba Tepesi önünde İngiliz askerleri… Arka planda Büyük Kemikli Burnu ve İngiliz donanmasına ait gemiler görülüyor. Anafartalar sektörü de 6 Ağustos 1915 tarihinden itibaren kanlı muharebelere sahne olmuştu.
    ATLARI DA VURURLAR 20 Aralık 1915 tarihinde Arıburnu ve Anafartalar bölgelerinden çekilen İtilaf kuvvetleri, geride işe yarayacak herhangi bir şey bırakmama talimatı almıştı. Arıburnu sahilinde vurulan atlar…
    TERKEDİLEN TEKE KOYU 9-10 Ocak 1916’da boşaltılan Seddülbahir bölgesi, Çanakkale’nin ana muharebe alanıydı. Teke Koyu ise hem en önemli çıkarma noktalarından hem de İngilizlerin ana ikmal limanlarından biri olmuştu.
    CESARETTEPE’DEN ANAFARTALAR’A Savaş sırasında çekilen meşhur propaganda fotoğraflarından birinde, “yaralı” arkadaşını taşıyan Avustralyalı asker. Cesarettepe sırtlarından Anafartalar sahili ve ovası görülüyor.
    CONKBAYIRI MEZARLIĞI Dünya Savaşı’nın bitiminde Çanakkale’yi işgal eden İtilaf Devletleri, muharebe alanına gömülen ölüleri için, bugün de ziyaret edilen mezarlıkları yaptılar. 1919’da, Conkbayırı’nın hemen doğusundaki Yeni Zelanda mezarlığının o günkü ve bugünkü hali.
    ZIĞINDERE AĞZI Çanakkale muharebeleri sırasında her iki tarafın da ağır kayıplar verdiği bir mevkii de Zığındere’ydi. Derenin denize kavuştuğu nokta ve civarı Türk ateşinden korunaklı olduğu için, İngilizlerin ana komuta ve ikmal noktaları, barakaları buradaydı.
    ERTUĞRUL TABYA: İLK HEDEF Çanakkale’de deniz bombardımanları 1914’ün Kasım ayında başladı. 1915 Şubat’ında başlayan İtilaf saldırısının ilk hedeflerinden biri de, Seddülbahir’deki Ertuğrul Tabya oldu. Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na bağlı topçu alayının askerleri savaş öncesi buradaydı. Boğaz’ın Ege’ye kavuştuğu nokta…
  • Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan

    1574’te Nurbanu Sultan’la başlayan, 1715’te Emetullah Gülnûş Sultan’ın ölümüyle sonuçlanan 141 yıllık valide sultanlar veya “gelin-kaynana iktidarları” döneminin en parlak yıldızı Mahpeyker Kösem Sultan’dı. Erkek tarihçilerin sevmediği Kösem, imparatorluğun en karışık, karanlık, cinayetlerle dolu 40 yılında, dul bir saraylı olarak siyasal meselelerin ortasında son karar ve sorumluluğu yüklemişti.

    Padişah ailelerine en uzun süre mekânlık eden Topkapı Sarayı’nın kadınlara özel dairelerini kapsayan Harem-i Has (kadınlar sarayı) 1570’lerden başlayarak ana saraya çarpık, oransız katlar, odacıklar, dehlizler sokuşturularak eklenmiş; bu kaotik yapılaşmaya muhteşem bir ad verilmiş: Harem-i hümayun-ı ismet makrun! Bu ortamda yer yer duvar ve kapı yazıları görülse de mekân tanımlamaları çoklukla yanlış, yaşantıyı gözlemlememiş geç dönem saray görevlilerinin uydurmalarıdır.

    Konu, 16. yüzyıl sonu-19. yüzyıl başı arasında Harem labirentlerinden gelip geçen kadınların yaşamlarını ayıklamaya, hatta gün ışığına çıkarmaya gelince, durum daha karanlıktır. Yangın, yıkma yenileme ekleme, son evrede de restorasyonlarla belgesel uydurmaları eklenince Harem büsbütün “mahrem” olmuştur.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan

    Şayet Harem’deki yaşam, dizilerde belgesellerde sergilendiği gibi dehliz ve taşlıklarda, hatta hünkâr dairelerinde cariyelerin, hasekilerin, harem ağalarının, aşçıların, baltacıların, içoğlanlarının… gece gündüz fink attığı bir ortam olsaydı, vay halimize! Bugün, o Harem’de doğan padişahlara, şehzadelere, sultanefendilere
    kimbilir daha neler yakıştırılır, Harem dehlizlerinde gurfelerde, türlü çeşitli, korkulu buluşma-sevişme-baskın sahneleri canlandırılırdı? Şimdilik bu boyuttan yoksunuz. Bunun yerine cinayet, gizem, kıskançlık, saltanat hırsı, rekabet, rüşvet, dalavere, tek tük de aşk uydurmaları, sır vermez Harem kapalılığının malzemeleri oluyor.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    Valide Sultanın katli
    Turhan Sultan, Yeniçeriler sarayı basmadan Kösem Sultan’ı öldürtmüştü. Bu Batı kaynaklı çizimde ise, Kösem Sultan özel odasında uyurken katledilmiş şekilde tasvir edilmiş.
    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    Topkapı Sarayı’nda Kösem Sultan’ın naaşının konulduğu niş (…….). “Maktel-i Valide Sultan” denilen bu yer, Haremin Kuşhane dehlizindedir.

    Şu sıralarda Hurrem ve Kösem, hiç ifşa edilemeyen Osmanoğulları hareminin biri başta, öteki ortada veya sonda iki odağı. Bu iki muhteşem kadın arasında, ölüm tarihleri dikkate alındığında (1558 ve 1651) 93 yıl var. Bu süreçse saraydaki kadın varlığı ve nüfuzunun, yaygın deyimiyle kadınlar saltanatının dik doruğudur. Yalnız, Kösem’in karakteri ve misyonu ile karşılaştırıldığında Hurrem eksiklidir. Çünkü Hurrem, sevgisine bend ettiği Sultan Süleyman’ın saltanatına parlaklık katmış harikulade bir ecedir. Oysa Kösem, en karışık, karanlık, cinayetlerle dolu bir 40 yılın çalkantılarında dul bir saraylı olarak siyasal meselelerin ortasında son karar sorumluluğunu yüklenmişti.

    Daha ileri gidilerek denebilir ki, tarih kitaplarında, “Sokollu Mehmed Paşa ve Yükselme Devrinin Sonu”, “Lâle Devri” birer başlıksa “Kösem Sultan’ın Naibeliği” de Osmanlı tarihi için önemli bir ayraç veya başlık olmalıdır. Doğal ki “erkek” tarih yazarları, cevaz vermeyerek saray kadınlarını suçlamak için odağa oturttukları Kösem’le “Kadınlar Saltanatı” kurgulamışlardır.

    Kösem Sultan üzerine Reşat Ekrem Koçu’nun son yıllarında yazdığı 2 cilt Kösem Sultan (*) romanından kırk yıl sonra günümüzde de biri erkek diğeri kadın, iki yazar-araştırmacının Kösem Sultan konulu kapsamlı kitapları yayımlandı (**). Hayli emekli ve özenli bu çalışmalar, Kösem’in hakkını teslim eden birer yargı ilamı gibidir. Meğer Kösem bizim kuşaklara ne kadar öznel, yanlış, haris tanıtılmış. Artık onu tarihçi bakışıyla ve olabildiğince nesnel, kendi kuşaklarına doğru tanıtacak araştırmacılar yetişiyor. Kösem’i okul kitaplarındaki mesnetsiz anlatılardan belleklerine yerleştiren eski tarihseverlere ise “Ahmed Refik’in, Reşad Ekrem’in romanlarını zevkle okuyun ama yeni çalışmaları da gözardı etmeyin” demek gerekiyor.

    Her kaynak ya da anlatı, Kösem’i başka vatan, başka milliyet ve başka rollerle karşımıza çıkarıyor. Örneğin Koçu’ya göre Kösem, henüz toprak üstüne çıkmamış Afrodit heykelinin bulunduğu Milo (Değirmenlik) adasında, kilise zangoçu Rum Andon Sudaru’nın evlatlığı, Afrodit’in ta kendisi denecek güzellikteki Afro kızdı. Nahid Sırrı (Örik) ise eski harfli mecmualardan Resimli Perşenbe’deki öykümsü yazısında Trabzon’un Rum mahallesinde, bir kilise hizmetlisinin kızı Sofia diye tanıtmış. Kösem’i kitaplaştıranlardan Özlem Kumrular, yabancı kaynaklardaki vaftiz adını Anastasia (veya kısaltılmışı Nassia), Rum kökenli, Bosnalı, bir yeniçerinin saraya getirdiği çerkes kızı, Romanyalı bir papazın kızı, Tinos Adalı… diye olasılıklar sıralaması yapmış. Demek ki Osmanlı dünyasında Kösem için memleket ve ana-baba belirlemek zordur! Cavid Baysun, İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı “Kösem Sultan” maddesinde yabancı yazarları dikkate alarak bir Rum papazının kızı veya Bosnalıydı diyor.

    Bu olası köken bilgilerinin okuyucuya vereceği bir öngörü yoktur. Bilinmesi gereken, Kösem’in, I. Ahmed’den IV. Mehmed’e kadar Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı, güvensiz, fetreti ortamında, dönemin ulemasına, kimileri cahil yetersiz vüzerasına, çocuk, deli padişahlarına kıyasla yetkin, kudretli, cesur bir kimlikle hanedana ve devlete orta direklik ettiğidir. “Rüşvet yedi, öz üvey şehzadeleri boğdurttu, oğlu IV. Murad’ı yeniçerilere öldürtecekti, oğlu İbrahim’i tahttan indirtip boğdurttu, torunu IV. Mehmed’i de boğdurtacaktı…” suçlamaları doğru veya iftira olabilir. Lâkin, Kösem’in Osmanlı hanedan yapısındaki yeri Avrupa ve Rusya’daki hükümdar kraliçelere denk bir üstünlüktür.

    Mahpeyker Kösem’i (1589 – 3 Eylül 1651) bütün kadın sultanlardan ayrıcalıklı kılan, Topkapı Sarayı haremindeki varlığı ve etkinliğinin kocası I. Ahmed’den (1603-1617) torunu IV. Mehmed’e (1648- 1687) değin yarı asra yakın olması, iki oğluna ve torununa “Sâhibetü’l-makam Ümmü’l- mü’minîn” sanlarıyla haremde naibelik yapmasıdır. Haremden, ülkenin dört bir tarafına bu düzeyde hükmeden başka bir haremli yoktur! Adı ailesi, milliyeti, tutsaklığı, saraya kapılanışı, I. Ahmed’in hasekisi oluşu, söylencelere, elçi mektuplarına ve tahminlere dayalıdır. Örneğin gezgin Pietro della Vale, Voyages adlı eserinde Kösem adını, kocası Sultan Ahmed’in onu öteki hasekilerinin önünde sayarak koyunları götüren koça benzeterek verdiğini yazmıştır.

    Ona, tıpkı Hurrem gibi papaz kızı kimliği yakıştıranlar da olmuştur. Rüşvetten edindiği, Valide Hanındaki İren Kulesi’ne doldurduğu altın gümüş, mücevher hazineleri çok yazılmıştır ama, servetler harcayarak yaptırdığı hayırları pek anılmamıştır.

    Kösem’in Haremde öldürülüşü ile üvey oğlu II. Osman’ın Yedikule’de öldürülüşü, kimi vezirlerin saray avlusunda ayaklanmacılarca öldürülmeleri, benzer siyasi cinayetlerdir ama bir kadın sultan suikastı olarak Kösem’inki Osmanlı tarihinde tektir. Boğulduğu Kuşhane Kapısı taşlığı ve ölüsünün konulduğu oturma sekisi, Harem kadınlarınca Valide Sultan Makteli denilerek kutsanmış, seki çırağmasında da saray hareminin kapanışına değin geceleri mum yakılmıştır.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    Kösem’in yazısı
    Kösem Sultan’ın veziriazama yazdığı, arz odasında oğlu IV. Murad ile birlikte olmak istediğini belirttiği mektubu.

    Yerli yabancı tarih bilimi uzmanlarının Kösem konusunu ve Osmanlı tarihindeki yerini öne alan yeni çalışmalar, kimbilir nice doğruları ve yanlışları ortaya çıkartacaktır?

    Harem mekânlarının dünü bugünü bir yana, hiç değilse günümüze ulaşan çoğu yerinin, “padişah ve ailesi buralarda mı oturmuş” dedirten kasvetli, bakımsız, soğuk, loş, dar, iğreti, hatta yoksul kesimleri, yer yer çinilerle bastırılmıştır. Odaların, sofaların, tarihleri kopuk, adları varsayımlara dayalı veya uydurma, tarih kitabeleri yok veya mekânla ilgisiz Harem, 19. yüzyılda yeni sarayların “eski sarayı”na dönüşüp dul hasta yaşlı saraylılara darülaceze olmuş.

    Uzatmayalım. Bu fertut (yaşlı, göçkün) ortamdan gelip geçen kaynana gelin sıralamalı, Nûrubânu’dan Gülnuş’a “Kadınlar Saltanatı” deyimi bir yakıştırma olsa da 16. yüzyıl sonunda 18. yüzyıl başına uzanan (1574-1715) arasının en görkemlisi, ortada ve en doruktaki Kösem’di demekte yanlışlık yoktur. Onun da “Muhteşem Yüzyıl” konusu edilmesi –tarih gerçeklerinin tahrifi bir yana- yadırganmamalıdır.

    Osmanlı Hanedan tarihinde ise sadece iki kez “büyük valide Sultan- Valide sultan” kimliklerinin aynı zaman dilimini paylaştıkları saptanıyor: İlki, Sultan Ahmed’in (1603-1617) babaannesi Safiye Sultan’la annesi Handan Sultan’ın 1603-1605 kısa aralığındaki harem beraberliğidir. İkincisi, Sultan IV. Mehmed’in babaannesi Mahpeyker (Kösem) Sultan’la annesi Hatice Turhan Sultan’ın 1648-1651 arasındaki üç yıl süren büyük valide-valide sultan çakışmasıdır. Mahpeyker Kösem Sultan aynı zamanda bir önceki ikiliden Handan Sultan’ında geliniydi. Şu halde Safiye Sultan’dan (öl. 1605) Hatice Turhan Sultan’a (öl 1683) 78 yılında
    saray hareminde, çocuk meczup, hasta, ama yetkileri sonsuz padişahlarla onlara kalkan olan validelerin serüvenleri yaşanmıştı.

    Her iki kaynana-gelin çakışmasına ise doğal bir durum diyemeyiz. Tersine, birinci ikilinin (Safiye-Handan) ölümleri 5 gün arayla iki mağlubu oynadıkları, gizemli- karanlık bir operasyonu düşündürmektedir.
    İkinci ikili yani Kösem’le Turhan’a gelince; Kösem, Yeniçeri desteğini alarak, Turhan ise haremağalarının,
    Baltacıların ve Hasodalıların gücüne güvenerek Harem ortamında bir muharebeyi göze almışlar; Turhan galibe, Kösem mağlube olmuştur.

    (*) 2 cilt, İstanbul Kervan Yayınları 1972

    (**) Özlem Kumrular, Kösem Sultan İktidar, Hırs, Entrika, Doğan Kitap, İstanbul 2015 Murat Kocaaslan, Kösem Sultan,Hayatı, Vakıfları, Hayır İşleri ve Üsküdar’daki Külliyesi, İstanbul, Okur Kitaplığı 2014

    1530?-1583

    Cecilia Venier-Baffo:
    Valide Nûrbânu Sultan

    Nurbanu Sultan (d. 1530? – öl. İstanbul 7 Aralık 1583) İstanbul’da Valide-i Atik/ Eski Valide adıyla ünlenmiştir. II. Selim’in hasekisi, III. Murad’ın annesi. “Mehd-i Ulya-i Saltanat / Valide Sultan” sanını alan ilk padişah annesi. Korfulu veya Venedikli soylu bir ailenin gayrimeşru kızı, adı da Cecilia Venier-Baffo imiş. “Yahudi veya Rumdu” da denir. Çeşitli entrikalar, rüşvet dolapları çevirdiği, yaygın söylencelerdir. Kızı Esmihan Sultan, Sokollu Mehmed Paşa’yla evlendiğinden yönetimde etkinmiş. Döneminin kaynaklarından Selânikî Tarihi’nde, yabancı elçilerin notlarında Nûrbânı için önemli biligiler vardır.

    Son yıllarında kurduğu vakıf için servetinin bir bölümünü harcayarak Üsküdar’da, sonraları Atik Valide Külliyesi denen, cami, dârüşşifa, çifte hamam, şadırvan, medrese, mektep, kütüphane ve kervansaraydan oluşan yapılar topluluğunu, Çemberlitaş, Yeşildirekli, Langa Havuzlu hamamlarını yaptırmıştır. Yahya Kemal’in,“İftardan önce gittim Atik-Valde semtine” dizesiyle başlayan şiiri, Üsküdar Atik Valide semtini anlatır.

    1550-1605

    Sofia Bellicui Baffo:
    Büyük Valide Safiye Sultan

    Venedikli asıllı bir tutsak, asıl adı da Baffo olan Safiye, Sultan III. Murad’ın haremine şehzade ve Manisa’da sancak beyi iken girdi. Murad, 21 yıllık saltanatında (1574-1595) başka hasekiler, çok sayıda gözdeler edinse de Safiye 1563’ten 1595’e sevgili başhasekisiydi. Murad ölüp oğulları III. Mehmed (1595- 1603) tahta geçince Safiye, mehd-i ulyâ-yı saltanat, yani vâlide sultan, tarihçi Selânikî’nin tanımıyla “vâlide-i ismet-penâh” oldu. Mehmed’in vakitsiz ve beklenmedik ölümünde hayattaydı ve resmen verilmese de Sultan I. Ahmed’in babaannesi, yani büyük valide oldu. Torununun padişahlığını gören ilk saraylı Safiye’dir ve bu Osmanlı hanedan tarihinde bir ilktir.

    Doğal ki Venedik asıllı olması nedeniyle ve çat kapı saray haremine gelip giden Este Kira aracılığında Venedik Balyosu (elçisi) ile temasta olduğu gibi gümrük, dirlik, mansıp, iltizam işlerinden rüşvetler sağladığı söylenir.

    Safiye’nin şanssızlığı ya da ikbalinin sönüşü, torunu çocuk padişah I. Ahmed’in, kendisini 10 Ocak 1604’te Eski Saray’a göndermesiyle başladı, ondan 10 Kasım 1605’teki ölümü dışında, tarihlerin yazdığı herhangi bir haber yoktu. 1598’de yapımını başlattığı cami de (Yenicami) üsttemel seviyesinde yarım kaldı.

    1574-1605

    Rum asıllı “Helen”:
    Valide Handan Sultan

    III. Mehmed’in hasekisi, I. Ahmed’in annesi. Harem ortamında “Benli Haseki” diye ünlenen Handan’ın milliyeti, saraya gelişi, III. Mehmed’e hasekiliği, oğlu I.Ahmed’e valideliği konularında tarihler suskundur. Tek bilinen otuz-otuz iki yaşında iken ve kayınvalidesi Safiye’den iki gün sonra 12 Kasım’daki gizemli ölümüdür. Ölüm tarihini 26 Kasım veren Alderson, olasılıkla zehirlendiğini öldürüldüğünü yazar ki, eğer doğru ise Safiye, gibi zehirlenen Handan Sultan, iki gün fazla dayanmış olmalı. İlginç olan, bu iki suikastın sonucunu bekleyen I. Ahmed’in en, babaannesi Safiye’yi III. Murat’ın, annesi Handan’ı da babası III. Mehmed’in türbesine gömdürterek ertesi gün soğuğa fırtınaya aldırmadan Mudanya yoluyla Bursa’ya savuşmasıdır.

    1627?-1683

    Rus asıllı Nadya:
    Hadice Turhan Sultan

    Sultan İbrahim’in başhasekisi, Kösem’in gelini, çocuk padişah IV. Mehmed’in annesidir. (Rusya? 1627? – Edirne 5 Temmuz 1683). Turhan’ı Ukraynalı, Romen, Ulah, Macar gösteren kaynaklar da vardır. Gezgin Tavernier’ye göre Çerkesti. 1640 -1683 arasında 8 yıl başhaseki, 35 yıl valide sultandı. Osmanlı hanedanının sonraki kuşakları, kocası Sultan İbrahim ile oğlu IV. Mehmed’den yürümüştür.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan
    “Kadın padişah” Valide Hadice Turhan Sultan’ın modern bir yorumu.

    İbrahim’in tahtan indirildiği (8 Ağustos 1648), boğulduğu (18 Ağustos) korkulu günlerine, hatta kayınvalide- gelin hesaplaşmasının yaşandığı 2 Eylül 1651 gecesine kadar, adı önde ve gündemde değildi. Haremdeki “paralel yapı” evresinde yeniçerilere dayanan Büyük Valide Kösem Sultan’a karşı, haremağalarından, Zülüflü Baltacılarla Hasodalılardan destek alan Valide Turhan Sultan, o gece atak davrandı. Yeniçeriler sarayı basmadan Kösem’i boğdurttu. Harem en meş’um gecesini yaşarken Osmanlı tarihinde Mahpeyker Büyük Valide devri kapandı. Turhan Sultan, 32 yıl sürecek valide sultanlığını, 1656’dan sonra Köprülülerin güçlü iktidarında huzurlu geçirdi ve 1683’te öldü.

    Bir görüşmelerinde Sadrazam Gürcü Mehmed Paşa’nın “Ben sakalımı devlet hizmetinde ağarttım!” demesine Turhan Validenin: “-Ak sakal insana akıl vermez paşa!” çıkışı meşhurdur. Adına yapılan Eminönü’ndeki Yeni (Vâlide) Câminin iki minaresinin üçerden altı şerefesi, selâtin (padişahlara özel) câmi kimliğini vurgular. Valide sultanlığı bundan daha uzun süren valide sultan yoktur.

    1642?-1715

    Eugenia Voria:
    Emetullah Gülnûş Sultan

    Nûrbânu’nun Atik Valide şöhreti gibi, İstanbullular Emetullah Gülnûş Sultan’ı da (Girit- Resmo? 1642? – Edirne 6 Kasım 1715) “Valide-i Cedid” adıyla andılar. IV. Mehmed’in başkadını, II. Mustafa (1695-1703) ile III. Ahmed’in (1703-1730) anneleri valide sultan. Nûrbânu ile başlayan Medhd-i ulya-i saltanat (valide sultanlık) geleneğini, 17. yüzyıl sonu 18. yüzyıl başında iki oğlunun saltanatlarında temsil etmiştir. Atik Valide Nûrbânu ile başlayan kaynanadan geline kesintisiz valide sultanlık geleneğinin altıncı halkasıdır. Kösem Mahpeyker gibi iki öz oğlunun saltanatını gören validelerin de ikincidir.

    Kadınlar saltanatında zirve: Kösem Sultan

    Büyük oğlu (II.) Mustafa’yı 1664’te Edirne’de, (III.) Ahmed’i ise eşi IV. Mehmed’in çıktığı seferlere
    Harem halkıyla katıldığı 1673 kuzey seferinde, Hacıoğlupazarı’nda doğurdu. Kayınvalidesi Turhan Sultan’ın, tahttan indirilen eşi IV. Mehmed’in, kayınbiraderleri II. Süleyman’ın, II.Ahmed’in ölümlerinden sonra, oğulları II. Mustafa’nın (1695-1703) ve III. Ahmed’in (1703-1730) saltanatlarında valide sultandı. 1715’te öldü. Üsküdar iskele meydanında oğlu III. Ahmed’in yaptırdığı Cedid Valide Cami’nin kıble tarafındaki türbesi mütevazı ve açık kubbelidir.

  • Kahinlerin ‘bildikleri şirketlerin tahminleri

    21. yüzyıl ilerleyedursun, geleceği yorumlayan sosyal bilimciler, araştırmacılar, kamuoyu ölçümleri gerçekleştiren şirketler, birkaç bin yıl önce tapınaktaki kâhinden uzun uzadıya farkları olmadığının farkında mıdırlar?

    Millenium eşiğinde yazdığım “Gelecek Satmak” başlıklı bir denemede, takvim hazırlamanın bir tür öngörü biçimi olduğunu ileri sürmüştüm:

    “Takvim anakonusunun içinden fal, bili, önbili değilse bile öngörü, müneccim bakışı olmadı sonuçta. Yarıyarıya ölçü, ölçüm, ölçülendirme Takvim; öbür yarısı tahmine, öngörüye, varsayıma dayanıyor. Her yıl, bir sonraki yılın takvimleri hazırlanıyor, basılıyor: Kimsenin elinde geleceğe, geleceğin varolacağına, daha doğrusu geleceğine ait kesin kanıtlar olmasa da.

    Oraculum çağına dönelim bir anlığına. Delphoi’da, Omfalos’un karşısında biriken bütün sorular, yakın ya da uzak yarın ile ilgili değil miydi? Ortaçağa geçelim: Rabelais’nin muhteşem ‘prognostic’i baştan uca bizi bekleyen günlere ilişkin öngörülere, hatta ‘uçuş’lara dayanmıyor muydu?”

    Kehânet kültürünün tarihi derinlere iner. Ana başlangıç coğrafyası olarak Mezopotamya havzasını görüyoruz: Asur’da, Babilonya’da düpedüz hüküm sürmüş, Antik Yunan’a oradan sürgün vermiştir. Şüphesiz bütün kültürlere aynı noktadan yayıldığını söylemek abartılı yorum olur: Uzak-Doğu’da, Güney Amerika’da, Okyanusya’da biliciliğin gelişmesinde farklı, özerk etmenler rol oynamış olsa gerektir.

    Tektanrılı dinlerin dünya düzenine egemenliğini önceleyen çağlarda kehânet düpedüz “kurumsal” bir boyut taşıyordu: Asurlularda ve Babilonyalılarda Kehânet (1940) başlıklı kapsamlı araştırmasında Contenau hiyerarşi piramidinde, yukarıdan aşağıya resmî bir gelişme zinciri kurulduğunu, her kesimden insanın “başvurduğunu” belgelere yaslanarak kanıtlar. Ama hükümran, ama kul, herkes geleceğin(in) kendisine neler hazırladığını “öğrenmek” istemiş, duyduklarına inanmış, yaşamını o “bilgi”lere göre düzenleme yolunu tutmuştur.

    Mozambik kültürüne özgü kehanet taşları…

    Kâhine “herşey” soruluyordu. Bireyler, özellikle önemli karar gerektirecek seçimlerini yapmadan önce danışıyorlardı tapınaklarda. Kâhin ya da şaman ya da “Bârû” güvenilir merciydi. Geçmişleri, Tufan öncesinin efsanevî bilicisi Enmeduranki’ye dek iniyordu. Kuzeyde Hattilere, Hititlilere, Batı’da Cermenlere, Güneyde Mısır’a, Doğu’da Hindeli’ne yayılmıştı kehânete inanç. Eski Yunan’daysa, tanrılar bile bağımlıydılar Omfalos’tan, Delphoi’daki yarıktan gelecek sözlere. Yazının yaratılışının ardından kâhinler yazmışlardır da: Başta kil tabletlere, zamanla papirüslere, ‘kitap’larını çatmışlardır. “Bildiklerini” göstermek istemişlerdir, söylediklerini hayat doğruladıkça.

    Kâhinler gökkubbeye, yıldızlara bakıyorlardı, onları kılavuz olarak kullanırlardı, dolayısıyla bugüne dek açılımının sürdüğünü gördüğümüz astroloji ile sıkıfıkı bağları vardı. Düş yorumcusuydular, dolayısıyla Freud’a ve ruhçözümcülere varan bir çizginin atalarıydılar. Atmosfer hareketleri kehânetlerinin kaynakları arasındaydı, dolayısıyla meteoroloji alanında öncülükleri sözkonusuydu. Hayvanların davranışlarından, bitkilerin özelliklerinden, insan gövdesinin parçalarından (özellikle karaciğer) ve ürünlerinden (kan, ana sütü, dışkı) gelecek okumasında yararlandıkları biliniyor, dolayısıyla zooloji, botanik, anatomi ve tıp bilgileri azımsanamazdı.

    Gelecekten haber vermek, görünmez güçlerle yıldızlar, canlılar âlemi (özellikle de Acaib-ül Mahlûkat), cansız
    nesneler (cins taşlar) üzerinden söyleşiye, ilişkiye girme ayrıcalığı gerektiriyordu. Kâhin kişi ya doğuştan, ya yeteneklerini geliştirerek ulak mertebesine çıkıyordu. Bir de ama, aracılar aracılığıyla transa geçtikleri, bir anlamda doğal konumlarından yapay katkılarla taştıkları sır değildi. Bu yolda çeşitli otlardan, sıvı alaşımlardan yararlanıyorlar, bir esrime aşamasına sıçrıyorlardı.

    Batı Afrika kültüründe kahinleri temsil eden heykeller…

    Tektanrılı dinlerin kâhinlere karşı çıkışının temelinde hem güvenilmezlikleri, hem şirk koşmaları yatmıştır. Doğu Kilisesi, Hıristiyanlığın ilk döneminde kehânetin gücüne inanmış, ama temas kurulan gücün İblis olduğuna işaret etmiştir. Gene de, öngörü isteğini âdemoğlundan söküp almanın yolunun bulunduğunu söylemek olanaksızdır: Bugün de milyonlar fal açıyor, fincan kapatıyor, avuç okuyor. Milyonlar “iddaa” oynuyor, onbinler kumarın, bahisin her türlüsü ile içiçe, devletler piyango düzenliyor, bilinmezin peşine düşülüyor.

    Kollektif öngörü çağına, bilimsel(imsi) yöntemlerle girildi. Seçmen tercihlerini önceden kestirmek, ülkelerin büyüme hızına ilişkin öngörülerde bulunmak amacıyla kurulan ciddi kuruluşların çalışanları, verileri değerlendiren uzmanlar, strateji belirleyicisi muktedirler, pazar yoklaması için yüksek bedel ödemeyi göze alan sanayiciler, tecimenler, sonuçların ulaştırıldığı yurttaş ya da tüketici kimliği taşıyan
    bireyler, 21. yüzyıl ilerleyedursun, geleceği yorumlayan sosyal bilimcilerin, araştırmacıların, kamuoyu ölçümleri gerçekleştiren şirketlerin birkaç bin yıl önce tapınakta “kekemeliğim ne zaman geçecek?” diye soran Battos’a “git Libya’ya yerleş” yanıtını veren (Libya’ya yerleşen Battos bir aslanla karşılaşmış ve korkusundan kekemeliği geçmiştir) kâhinden uzun uzadıya farkları olmadığının farkında mıdırlar?

  • Sineklerin Tanrısı: Nobel alacak romanı yayınevi reddetmişti

    Sineklerin Tanrısı: Nobel alacak romanı yayınevi reddetmişti

    1983’de Nobel Edebiyat Ödülünü alan William Golding’ in kült eseri Sineklerin Tanrısı, ilk yazıldığı sırada yayınevleri tarafından “çöp, sıkıcı ve manasız” olarak nitelenmiş, basılmamıştı. Mevcut söylemin dışına çıkan, bilindik düşünsel çerçeveyi zorlayan bir başyapıtın ilginç hikayesi…

    Yirmi iki kez reddedildikten sonra basılan Dublinliler ancak 379 adet satılır, bunların 120 tanesi kitabın yazarı James Joyce tarafından alınmıştır. James Joyce! Dünya edebiyatının dev ismi, yayınevlerini kapı kapı dolaşmış kendini bir türlü kabul ettirememiş! Basıldığında da hemen hemen hiç satmamış! Bu tür hikayeleri çok severiz. Zamanında değeri anlaşılamamış yazarların varlığı öncelikle bize umut verir. Yazıyor olmasak bile, hangi işle uğraşırsak uğraşalım çoğu zaman yeterince anlaşılmadığımızı düşünürüz ve bu tür anekdotlar günün birinde değerimizin bilineceğine dair duyduğumuz inancı pekiştirir.

    Sineklerin Tanrısı
    Filmleri de çekildi
    İngiliz yazar William Golding’in 1954 tarihli romanınından uyarlanan ve Cannes’da Altın Palmiye’ye aday gösterilen 1963 tarihli ilk “Sineklerin Tanrısı” filminden bir kare.

    Ama daha önemlisi edebiyat elitine karşı içimizde birikmekte olan öfkeyi bir nebze olsun yatıştırır. Köşebaşlarını tutmuş örümcek kafalı editörlerin, yayıncıların, eleştirmenlerin tarih önünde komik duruma düşeceklerini umut etmek içimizi soğutur. Tabii tarihin ya da zamanın mutlak yargıç olduğuna duyduğumuz bu keskin inanç da sorgulanabilir. Çünkü tarihin değerini teslim etmediği ve bu yüzden de varlıklarını dahi bilmediğimiz nice önemli eser olabilir. Muhtemelen onları asla öğrenemeyeceğiz. Bizim bilebildiğimiz sadece olumlu örneklerdir. Sırf bu az sayıdaki olumlu örneğe bakıp zamanın adaletine güvenmek oldukça iyi niyetli bir yaklaşım…

    Hangi yapıtın başarılı olacağını öngörmek gerçekten de çok kolay bir iş olmasa gerek. Joyce’un Dublinliler’iyle yarışacak denli çok sayıda red yemiş bir başka kitabın macerasından söz etmek istiyorum. Yıl 1953. Londra’nın en saygın yayıncılarından Faber & Faber’e ulaşan “Strangers from Within” adlı dosyanın her halinden çok sayıda yayınevinden reddedildiği belli olmaktadır. Sayfa kenarları yıpranmış, eskimiş bu dosyanın üzerinde Faber’e ve birçok yayınevine profesyonel ön okuma yapan Polly Perkins’in okuma notu vardır. Basılmayacaklar kategorisine alınmak üzeredir. Perkins kitabın ön yazısında şöyle yazmıştır:

    “Zaman: Gelecek. Sömürgeler üzerinde patlayan bir atom bombası hakkında saçma ve ilginç olmayan bir fantezi. Bir grup çocuk Yeni Gine yakınlarında vahşi bir yere düşer. Çöp ve sıkıcı. Manasız” (John Carey, William Golding: The Man Who Wrote Lord of the Flies, Free Press, 2009, s 157).

    Eğer bu dosya geleceğin efsanevi editörü Charles Monteith’in eline geçmeseydi 20. yüzyılın modern klasikleri arasında yer alacak olan bu roman belki de Faber & Faber tarafından da reddedilecekti. Halen okunmakta ve tartışılmakta olan, insan doğasına dair çok önemli noktalara değinen bu romanın ilk reddedilişi de değildir. Charles Montheith’in yayınevini de ikna etmesi pek kolay olmaz; satış müdürüne göre asla satmayacak bir kitaptır bu. Çok da haksız sayılmaz. İlk baskısı çok fazla ilgi uyandırmamıştır. Ancak belli bir süre sonra Amerika’da üniversite kampüslerinde ‘bir orman yangını gibi’ yayılır. Bu deyim Charles Montheith’e ait; kitabın ilk sunulduğu halinden bizim bildiğimiz versiyonuna dönüşmesinde çok büyük katkısı olan bir editördür. Üstelik henüz yolun çok başındadır ve bu onun ilk işidir.

    Sineklerin Tanrısı
    Gerçekle söylenceyi birleştiren…
    1983’te William Golding’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü layık gören İsveç Akademisi, gerekçesinde yazarı şöyle tanımlamıştı: “Gerçekle söylenceyi ustaca birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı…”

    Daha sonra Sineklerin Tanrısı adıyla yayınlanacak ve yazarı William Golding’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıracak olan bu romanın gerçekten de insan doğası hakkındaki genel inançlara ters düşen, devrimci bir yanı vardır. Hikaye 2. Dünya Savaşı’nın külleri henüz çok tazeyken yazılmıştır. İnsanlığın en uygar kesiminin kısa bir süre içinde arka arkaya yaşadığı iki savaşın yarattığı büyük yıkım ve Auschwitz’deki Nazi toplama kamplarının, toplu mezarların, sistematik, soykırımın ortaya çıkması modernliğin ideallerine duyulan güveni sarsmıştır. Artık hemen her konuda aydınlanmanın öğretisi sorgulanır olmuştur. Sineklerin Tanrısı bu atmosferde yazılan diğer romanların aksine meseleyi farklı bir yerinden inceler. William Golding romanının temel düşüncesine ilişkin şöyle diyor:

    “İkinci Dünya Savaşı’ndan önce toplumsal insanın mükemmelleşebileceğine inandım; yani doğru bir toplum yapısı iyi niyeti üretecekti; ve bu sayede tüm toplumsal hastalıkları toplumu yeniden düzenleyerek ortadan kaldırabilirdiniz. Bugün de benzer bir şeye inanıyor olabilirim; ama, savaştan sonra inanmıyordum çünkü inanamıyordum. Bir insanın diğerine neler yapabileceğini keşfetmiştim. Bir insanın diğerini bir silahla öldürmesinden, ya da bir bombayla havaya uçurmasından söz etmiyorum. Totaliter devletlerde yıllardır süregiden sözcüklerle ifade edilemeyecek o kötülükleri düşünüyorum. Şu kadar çok Yahudi’nin şu veya bu şekilde ortadan kaldırıldığını söylemek bile yeterince kötüdür (temizlendi, böyle derler, şık bir deyimle); ama o dönem öyle şeyler yapılmıştı ki bunları bir kez düşünmeye başladığımda eğer aklımdan kovamazsam fiziksel olarak hasta oluyorum. Bunlar Yeni Gine’deki kafatası avcıları ya da Amazonlardaki bir ilkel kabile tarafından yapılmadı. Bunlar büyük bir ustalık ve soğukkanlılıkla eğitimli insanlar tarafından, doktorlar, kanun adamları, arkalarında bir uygarlık geleneğini taşıyan insanlar tarafından yapıldı. Tüm o yılları yaşayan biri, insanın arının bal yapışı gibi doğal bir şekilde kötülüğü ürettiğini anlamıyorsa ya kör ya da aklını kaybetmiş olmalıdır. İnsanın ruhen hastalıklı bir yaratılışı olduğuna inanıyordum ve yapabileceğim en iyi şey yarattığı uluslararası felaketle hastalıklı doğası arasındaki bağlantının izini sürmekti” (William Golding, The Hot Gates, s. 85-86).

    Romanın bizim hiç okuyamadığımız ilk versiyonu uzun bir üçüncü dünya savaşı anlatımıyla başlar. Bu savaştan korunmaya çalışılan bir grup çocuk özel bir uçakla sömürgelerin üzerinde uçarken bombalara hedef olur ama özel tüp kabinler sayesinde (romanın aslında bir bilimkurgu olduğunu hatırlayalım) ıssız bir adaya sağ salim inerler.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Editörün gafleti, yazarın zaferi
    Golding’in ilk başvurduğu yayınevine gönderdiği mektubun üzerinde editörün red notu. Sineklerin Tanrısı’nın 17 Eylül 1954 tarihli ilk baskısının kapağı.

    Romanı basmak üzere yazarıyla görüşmelere başlayan Charles Montheith bir dizi değişiklik önerir. Bunlardan biri de girişteki o uzun savaş sahnelerinin atılmasıdır. Bu yüzden bildiğimiz Sineklerin Tanrısı çocukların adaya düşmelerinden sonra başlar. Burası cennet gibi bir yerdir. Çocuklar daha önceden okumuş oldukları Mercan Adası’na benzetirler burayı. Büyükler olmadan güzel zaman geçireceklerini bile düşünenler vardır içlerinde.

    Oysa bu romanda hiçbir şey o iyimser çocuk klasiğindeki gibi olmayacaktır. Romanın Türkçe baskısında, kitabı dilimize kazandıran Mina Urgan bu noktayı çok güzel özetler. Robert Michael Ballantyne tarafından 1857’de yazılan Mercan Adası’nda da üç İngiliz genci ıssız bir adaya düşer; bir süre yalnız başlarına yaşarlar, ardından yerlilerle temas ederler. Romanın özelliği İngiliz gençlerin gittikleri bu vahşi doğa parçasına kendi uygarlıklarını taşıyabilmeleridir. Hem bilgilerini hem de değerlerini beraberlerinde götürebilirler. Tıpkı kendinden yine yüz yıl önce yazılmış olan, James Joyce’un tipik İngiliz sömürgeci ruhunu gösterir dediği, Marx’ın Kapital’de analizini yaptığı Robinson Crusoe’da olduğu gibi burada da Avrupa aklının kazanımlarının vahşi doğaya taşınarak oraların da uygarlaştırılabileceği anlatılır. Evrensel doğrunun yolculuğudur bu. Oysa Sineklerin Tanrısı bu romanlara, özellikle de Mercan Adası’na verilmiş sert bir cevaptır.

    Sineklerin Tanrısı
    Sineklerin Tanrısı

    Sineklerin Tanrısı’nın değerinin anlaşılamaması sadece bir edebiyat geleneğinin içindeki farklılıkla açıklanamaz. Mevcut söylemin dışına çıkan, bilindik düşünsel çerçeveyi zorlayan ya da alaşağı eden çoğu zaman ideolojik bir meydan okuma içeren bu eserlerin hali hazırda hüküm süren edebiyat kanonu tarafından reddedilmesi bizi şaşırtmamalıdır. Golding’in Sineklerin Tanrısı yayınlandığı 1954 yılında değil, daha sonraları, 60’ların başında özellikle Amerika’daki üniversite öğrencileri arasında yaygınlaşmaya başlar. Altmışlı yıllar insan doğası üzerine düşüncelerin yoğunlaşacağı ve tartışmaların çeşitli yönlere doğru derinleşeceği döneme karşılık gelir. Denilebilir ki Sineklerin Tanrısı hem zamanın ruhunu anlamış hem de kurulmasına katkı sağlamış bir eserdir.

    Sineklerin Tanrısı
    Sineklerin Tanrısı

    Bir kez kitabını yayınlatıp, insanlara yazdıklarını ulaştırdıktan, o aşılmaz görünen eşiği aştıktan sonra görece olarak yazarın işi kolaylaşır. Artık yazdıklarını yayınevi editörleri yeni bir yazarın ilk kitabı gibi okumazlar, hele ki dışarıda okur hazır bekliyorsa… Bir başka Nobel ödüllü yazar Doris Lessing de böyle düşünüyordu. “Kendi adımla yayımlayacağım bir kitap yine binlerce satacak, eleştirmenler yine övgüler düzecekler” diyerek bir deneye girişir. Edebiyat tarihinin en ilginç girişimlerinden biridir bu. 1982 yılında Jane Somers adıyla gönderdiği iki romanı öncelikle kendi İngiliz yayıncısı tarafından reddedilir. Bu başlı başına bir skandal sayılır. Amerikalı yayıncısı ise bu deneyden haberli olarak kitapları yeni bir yazar gibi yayımlar. Yeni bir yazarın ilk kitaplarını kaç adet basıyorsa o kadar basar, o oranda reklamını yapar. Tabii sonuç ortalama bir yeni yazarın aldığı sonuçtur. Doris Lessing bu deneyleri, yeni yazarların önündeki yolun ne kadar zor ve çetrefil olduğunu göstermek için yaptığını söyler. Haklıdır da…

    Benzer bir deneyi yakın zamanda Harry Potter’ın yazarı J. K. Rowling de yapmıştır. Kitap yazarak dolar milyarderi olan yazar, bu sefer kitabını Robert Galbraith adıyla yayımlatır ve ilk baskısı sadece 1500 adet satar.

    Sineklerin Tanrısı
    Bilimkurgunun başyapıtı
    İki kere beyaz perdeye aktarılan ve defalarca sahnelenen Sineklerin Tanrısı, gelmiş geçmiş en önemli bilimkurgu eserler arasında.

    Bir roman, bir kitap hiçbir zaman sadece yazılı bir metinden ibaret değildir. Tıpkı diğer sanat eserlerinde olduğu gibi sosyolojik, siyasi ve hatta psikolojik bileşenleri vardır. Yayınevlerine, eleştirmenlere ve okurlara çeşitli etiketlerle yüklenmiş olarak ulaşır. Yazarının kimliği, cinsiyeti, yaşı, daha önce yazdıkları, yaşadıkları, çektiği acılar ya da başından geçmiş ilginç maceralar, giriştiği kişisel ya da siyasi mücadeleler, kamusal alandaki varoluşu, savunduğu düşünceler… Hepsi yapıtla birlikte ulaşır. Tüm bunlara yayınevlerinin ya da yazarların bilinçli olarak tasarladıkları sunum stratejileri de eklenince ortaya karmaşık bir tablo çıkmaktadır. Bu durum sadece kitaplar ve sanat eserleri için geçerli değil tabii, belki biz bunu kabullenmekte güçlük çekiyoruz. Saf yanımız, yine de zamanın en adil hakim olduğuna inanmayı sürdürüyor…

  • Parlak bilimcilerin patlayan tahminleri

    Bilim dünyasının seçkin isimleri, şüphesiz insanlığa yaptıkları katkılarla anılıyor. Ancak bu uzmanların yakın tarihimizdeki birçok “bilimsel” tahmini, kısa süre içinde hayat tarafından yalanlandı. Tarihin naklettiği hazin saptamalar…

    İNAN ARAN

    İstikbalin avuçlarında bizim için ne sakladığını bilmek isteriz. Geleceği bugünden tahmin edebilsek, kendimizi daha huzurlu hissederiz. Fal, büyü, kehanet güven vermiyor. Daha akla dayalı
    bir yol olmalı. İşte bu kuşku, zayıf varlığımızın her cinsten bilgiye aç endişesi, beraberinde kaygan bir soru getiriyor: Pozitif bilim, gelecek tahmini için bize veri sağlayabilir mi? Bir başka deyişle, yanlışlanabilir bilimsel varsayımlardan ürettiğimiz kristal küreyle gerekçeli gelecek tahminleri işine girsek, tutunabilir miyiz? Bilimcilerin merak motorlarına kısa devre yaptıran geleceği tahmin faaliyetlerine tarihten birkaç örnek, bizi cevaba daha temkinli yaklaştırabilir.

    Parlak bilimcilerin patlak tespitlerine ilk örnek, 1932’de “Atomdan enerji elde edilebileceğine inanmıyorum” deyip 1944’te ABD Başkanına “Atom bombası şart, biz yapmazsak Almanlar patlatacak” notunu yollayan Albert Einstein.

    Bununla kalsa iyi, dağınık bilimcimiz Max Planck ve şürekasının bir bir keşfettiği kuantum mekaniği ilkelerine de külliyen karşıydı. Ona göre ”Tanrı barbut oynamazdı”, ve haliyle yüzde bilmem kaç olasılıkları öne çıkaran kuantum mekaniği boş bir iş, olsa olsa zaman kaybıydı. Einstein’in pek sevip tekrarladığı bu cümlesine günün birinde, Niels Bohr’dan gelen mükemmel düzeltmeyi not edelim: “Tanrının işine karışmamalısın Albert”.

    Öngörülerin hepsi zaman-la, bilgiyle ilişkili yanılmaz, bazen de insanca algıya sürtünüp alevler içinde kalır. Bugün bile, bilim karşıtı görüşlerin kendilerini kolayca odaklayabildikleri Türlerin Kökeni’ni 1859’da kaleme alan Charles Darwin uzun tuttuğu takdimesinde haddinden fazla iyimserdi: “Elinizdeki bu kitabın, insanların dinsel hassasiyetlerini zedeleyecek yönde en ufak tesiri olacağına ihtimal vermek için hiçbir sebep yok. ”İnsan gerçekten hayret ediyor, böylesine dev tefekkürün misliyle gelecek neticesini hiç mi sezemedi Darwin?

    “Uçan makineler vakit kaybıdır” Wright kardeşlerin bisikletten bozma uçaklarıyla ilk insanlı uçuşu gerçekleştirmelerine 1 hafta kala, New York Times “Uçan makineler vakit kaybıdır” yazmış; “Roket bilimci Goddard’ın çalışmaları da nafile… herkes bilir ki uzayda hava olmadığı için roket uçurmak mümkün değildir” demişti. Gazete sonradan düzeltme yayınlamıştı.

    Peki ya, evrim kuramını bir telaş indirgeyip noksan gözlemlerinden gündelik yaşam kestirmeleri üreten güncel bilimcilere ne demeli? Walter Kiulehn, Demir Melekler’de bakın nasıl aktarıyor masumiyetlerini: “İngiltere’de düdüklü tencere icat edildiğinde, kamuoyu bu yeni alet sayesin-de etleri eskisi kadar kopartıp çiğnemelerine gerek kalmayacağını düşünerek, özellikle kadınların köpek dişlerinin zamanla normal dişlere dönüşeceğini ümit ettiler.”

    Öngörü kaçınılmazsa, en azından dudak payı ihmal edilmemeli. İngiliz Kraliyet Bilimleri Akademisi adına1899’da yaptığı açıklamada başkan Lord Kelvin sırayla, “Radyo teknolojisinin en ufak bir geleceği olmadığını; hava-dan ağır ve uçabilen makinelerin asla yapılamayacağını; X ışınlarının baştan sona şarlatanlıktan ibaret olduğunu” iddia ediyordu. 1957’de, Ruslar Sputnik uydusunu yörüngeye oturtmadan tam iki hafta önceyse, İngiliz Kraliyet Astronomları derneğinden Sir Harold Spencer Jones kendin-den emin, “Uzay yolculuğu tam bir fasaryadır” paylaşıyordu.

    Oysa zamanın neler getireceğini -veya götüreceğini- kimse bilemez; zamanın bilimi, düz bir çizginin ucuna çizilen yön işaretinden başka modeli yok ve insan türünün olanı, olduğu gibi kabul etmesi güç. Zamanı tahmin etmek, geleceği bilmek, belki de her şeyi bilip sonsuzluğa adım atabileceğimiz, bütünün bilgisine sahip olup hayatı kontrol edebileceğimiz için önemli. Zamana ilişkin öngörülerimizdeki büyük yanılgılar da, insanın her şeyi zamandan -ve zeminden- münezzeh bilebileceği algısından nasibini alıyor. Oysa, bilimli veya bilimsiz, her öngörü başlangıç kısıtlarıyla sınırlı; ama biz, bilmek aşkından mı acaba, bunları daima unutma eğilimindeyiz? Özet: ”Çok bilen çok yanılır”.

    Dünyanın yaşı bir muamma, çağın fizik allamesi Lord Kelvin ve Charles Darwin arasında büyük bir tartışma konusuydu. Kelvin, kendi varsayımlarıyla kurduğu bir modele göre dünyanın yaşını 1846’da 100 milyon yıl olarak hesaplıyordu. Oysa Darwin’e kalırsa bu süre, gözlenen canlı çeşitliliğine oranla çok kısaydı; en azından birkaç misli arttırılması gerekiyordu. Kayaların oluşumunu inceleyen yerbilimciler de benzer görüşteydi. Bilimciler aralarında anlaşsalar bile, İncil ayetlerinden dünyanın yaşını 10bin yıl hesaplayan ve fazlasını zinhar reddeden yaratılışçıları kim, nasıl ikna edecekti? Düğümü çözen, 20. yüzyılın ilk günlerinde radyoaktivitenin ve kütle spektroskobisinin keşfedilmesi oldu. Dünyanın gerçek yaşı, C.C. Patterson’un azimli çalışmalarıyla ortaya çıktı: 70 milyon yıl yanılma payıyla 4,55 milyar yıl.

    Yeni icatların belirmesinden az öncesine tekabül eden koşullar, bilimin mesuliyeti ile felaket tellalığı arasındaki çizgiyi bulanıklaştırabilir. Türümüze özgü “Yeni, üstelik öncesiz; demek ki tehlikeli” akıl geçişimizin bunda bir payı olmalı. Trenle yüksek hızda seyahat edebilmek, 19. yüzyıl
    ilk çeyreğindeki bilim otoritelerince olanaksız görülüyordu. Popüler bilim yazarlarının hemen tümüne ve tabii doğa bilimci Dr. Dionysos Lardner’a göre tehlikeyi tarife ne hacet; hızlanan tren, içindeki havayı kaybedecek, ve yolcular boğulacaklardı. İpini koparmış mantıksız aklın, benzer nitelikte “sesten hızlı uçulamayacağı” yönündeki iddiayı bir yüzyıl sonra tekrar dillendirdiğini, ve sesten hızlı gerçekleşen uçuşu haber veren ilk gazete haberiyle sırra kadem bastığını da kaydediyor bilim tarihi.

    Gazete demişken, Wright kardeşlerin bisikletten bozma uçaklarıyla ilk insanlı uçuşu gerçekleştirmelerine 1 hafta kala, New York Times sütunlarına “Uçan makineler vakit ziyanlığıdır”
    yazıldığı da doğru. Üstelik haberin devamında, editoryal kehanet bir de içten yanmalı kıvam kazanıyor: “Roket bilimci Goddard’ın çalışmaları nafile, bir o kadar da beyhude; zira herkes bilir ki uzayda hava olmadığı için, roket uçurmak mümkün kabil değildir.”

    Yığınların aptallığını uzmanların cehaletine tercih etmek daha güvenli bir seçenek mi? Elbette şaka yapıyorum, ama şu gelen açıklamaların nasıl fiyakalı olduğuna bir dikkat eder misiniz? 1888’de meşhur matematikçi Simon Newcombe “Astronomi üzerine bilinmesi mümkün her şeyi bilmeye çok yaklaştık sanıyorum” diyor; 1899’da ABD Patent Bürosu başkanı Charles H. Duell “İnsan aklının icat edebileceği herşeyin çoktan icat edildiğini” söylüyor. IBM İcra Heyeti Başkanı Thomas Watson’a göre “Dünyada en çok dört, hadi diyelim beş bilgisayarlık bir pazar” mevcutken, Michigan Tasarruf Bankası Genel Müdürü, Henry Ford’un avukatı Horace Rackham’a “Otomobil gelir geçer bir moda, oysa atlar hep olacak” tavsiyesinde bulunuyor. 20th Century Fox yapımcısı Daryyl Zanuck’a göreyse, “Televizyon geçici bir heves. İnsanlar önünde sonunda, her
    akşam ahşap bir kutuya gözlerini dikmekten yorulacaklar.” Zanuck aslında yanılmadı, en son ne zaman gerçekten ahşap bir televizyon gördüğümü anımsamıyorum, artık hepsi plastikten yapıyorlar.

    Xerox’un fotokopi makinelerinin muhtemel pazarını araştıran IBM’in 1959 tarihli raporuysa aşırı gerçekçi: “Tetkiklerimize göre, pazarda en çok 5000 fotokopi makinesine yer var; bu sayı, toplu üretime geçmek için yeterli görünmüyor”. Telefonun ne kadar gereksiz bir icat olduğunu yüz yıldır öne sürmekten bıkıp usanmayan akıl küpleri de ihmal edilmemeli. Bu ileri görüşlü arkadaşlar, en son Apple’ın ürettiği iphone’lara mana vermekte güçlük çekiyorlardı. Ethernet’in mucidi Robert Metcalfe’ın 1995’te “İnternetin hızla şişeceğini ve bir yıl geçmeden kendi üzerine çökeceğini” yazdığı dergi sayfalarını, kehanetinin çıkmaması üzerine 1996’da blender’dan geçirip içtiğini bilmiyor olmalıydılar.

    Tıp biliminin toplama karakterde olduğunu, birkaç nesil öncesine kadar cerrahinin berberlik ve terzilik klasmanında bir meslek kabul edildiğini, dişçilerin hâlâ itibarları için savaştığını bir an için unutalım. Mide ülserlerinin strese bağlı tanılanması adeti, hakiki etken H. Pylori şaşmaz bir kesinlikle ortaya çıkarılana dek terkedilmedi. Keşfinin getirdiği stresle baş edemeyen Dr. Marshall, karşı çıkanları ikna etmek için kendisini bu mikroorganizmayla ölümüne enfekte etmekten çekinmedi de, anlı şanlı kitaplar ve doktorlar fahiş hatalarını kabul edilebildiler.

    Tıp deyince pürdikkat bir durmalı, çünkü her an her şey baştan aşağı değişebilir. 1954’te Ulusal Kanser Enstitüsü adına W. C. Heuper ne diyordu? “Sigara tiryakiliği ile akciğer kanseri arasındaki ilişki, son derece küçük ve ihmal edilebilir düzeyde.”

    Madem doktorlardan müsaade var, bir sigara yakıyorum. Oturduğum yerden görebildiğim kadarıyla uzmanlık, bir başına mana ifade etmiyor. Uzmana duyulan saygı, bilgiyi doğrultmaya yetmiyor. Bazen bir kişi, bazen bir kurum, bazen de dünya tümüyle akıldan fikirden firar edebilir. Bu koşullarda, kişisel kuşkuyu terk etmemekte büyük yarar var. Tarihin naklettiği bu hazin sapmaların benzerlerinin şimdi de yaşanmadığını kim iddia edebilir? Galiba bazı uzmanlar. Son 10 yılın küresel iklim felaket raporlarının hazin akibetine internette bakmanızı öneririm; milyar dolar masraf ve hepsi sıfır, hiç biri tutmadı yapılan tahminlerin: “Bilimle tahmin etmek, adeta ganyan demek: insanın da, atın da bahtı olması lazım kazanmak için. Çünkü ne bileceğimizi asla bilemiyoruz”.