Etiket: sayı:19

  • Refik Halid’in paha biçilmez parfümleri

    19. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı topraklarına girerek geleneksel koku beğenilerini tümden değiştiren ‘Batılı parfümler’ hakkında Refik Halid’in eserlerinde yer alan tespit ve yorumlar Avrupa parfümeri tarihi açısından da büyük önem taşır.

    Meşrutiyet döneminden Cumhuriyet’e kadar uzanan bir zaman diliminde Osmanlı insanının gündelik yaşamının ve tüm alışkanlıklarının hemen her alandaki değişimine tanıklık eden Refik Halid, gerek romanları gerekse denemelerinde, yaşanan kültürel dönüşüme oldukça ayrıntılı ve çoğu zaman da eleştirel bir dille yer verir. Onun, Osmanlı insanının koku beğeni ve alışkanlıklarının değişimi özelindeki verdiği bilgiler, bu konudaki araştırmalar için paha biçilmez bir nitelik taşır.

    Kibarlar için “Avrupalı” parfümler Refik Halit’in adlarını verdiği Vivitz, Pompeia, Floramye Osmanlı
    topraklarına ilk adım atan ve kibar ailelerce kullanılmaya başlanan Avrupa menşeli parfümlerdendir. Aybala- Nejat Yentürk koleksiyonu.

    İmparatorluğun son günleri ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan toplumsal ve kültürel dönüşümleri oldukça renkli ve mizahi bir dille kaleme aldığı Üç Nesil Üç Hayat adlı eserinde Refik Halid, alkol içeren parfümlerin Sultan Abdülaziz devrinde bilinmediğini dile getirir: “Alkollü ıtriyat henüz meçhuldür;
    koku olarak gülyağı revaçta. Fakat devir sonlarına doğru Avrupa’dan gelme bir kaç parfön kibar ailelerce kullanılmaya başlıyor. Mesela Lüben suyu…”

    19. yüzyılda özellikle kimya alanında yaşanan yenilikler Avrupa’da parfüm üretimini başlı başına bir endüstri haline gelmesini sağlamıştı. Bitkilerden elde edilen uçucu yağlar içindeki maddelerin izole edilebilmesi ve koku moleküllerinin sentetik olarak üretilebilmesi, parfümlerin daha ucuza mal edilmesini mümkün kıldı. Kokuların sentetik olarak üretilebilmeleri ve sonrasında doğada olmayan kokuların keşfi birbirinden değişik parfümlerin yaratılabilmesi için hayal gücünü harekete geçirecek bir ortam yarattı. Böylece Avrupa’da 19. yüzyıldan itibaren parfümerinin altın çağı başladı. Bu gelişmeler, beraberinde yoğun bir rekabet ortamını da getirdi. Yaşanan üretim patlaması, Avrupa’da özellikle de Paris’te sayıları hızla artan parfüm evlerinin ürünlerini satabilmek için yeni pazar arayışına girmesini zorunlu kıldı. Osmanlı İmparatorluğu ise parfüm üreticileri için mükemmel bir pazardı.

    19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygın olmasa da Avrupa’nın özellikle de Fransa’nın köklü parfüm evlerine ait ürünler yavaş yavaş, başta İstanbul, Pera’da ve İzmir, Selanik, Beyrut gibi liman kentlerinde açılan bonmarşelerde, tuhafiyecilerde ve yağlıkçı esnafında boy göstermeye başladı.

    Bu öyle bir denk gelişti ki, Tanzimat’tan itibaren baş döndürücü toplumsal değişikliklere tanık olan ve Batılı yaşam tarzını kabule hazır Osmanlı insanında yeni bir merak ve beğeni dalgası yaratması kaçınılmazdı. Daha
    önceki dönemlerde, kokulu yağ, gül ya da çiçek suları gibi geleneksel kokulardan başka bir ürün kullanmayan ancak yeni modaları yakından takip eden, özellikle üst tabaka Osmanlı hanımların ve beylerin Avrupa tarzı parfümleri benimsemeleri zor olmadı.

    Refik Halit Karay Ardında çoğu yaşadığı döneme ayna tutan romanlar, hikayeler, anı kitapları, oyunlar ve denemelerden oluşan kültürel bir miras bırakan değerli yazar, eserinde parfümeri dünyası için büyük önem taşıyan bilgilere de yer verdi.

    O yıllarda, bugün parfüm olarak adlandırdığımız ürünlerin tamamı “lâvanta” olarak adlandırılıyordu. Koku beğenileri köklü bir geleneğe dayanan Osmanlı insanı Batı’dan gelen “lâvantaları” benimseyerek kullanmaya başladı ama bu, hiçbir zaman gözü kapalı bir hayranlıkla olmadı. İşte bu noktada Refik Halid’in gözlem ve yorumları dikkate değerdir.

    Refik Halid, Osmanlı topraklarına ilk giren parfümlere örnek olarak Lüben suyunu verdikten sonra şöyle
    ekler: “…Bu kırmızı renkte, lavanta çiçeği ve karanfil kokan, temizlik hissi verip iç açıcı latif bir losyondur; amma bir kusuru vardır: Damladığı kumaşta, çamaşırlarda leke bırakıyor. Çok sonradan fabrika bu kusurun önüne geçmişse de malın da modası geçmiş, revacı kalmamıştır.”

    Avrupa’dan gelen parfümlere örnek olarak verdiği Lüben suyu, 1798’den beri var olan, Avrupa’nın en eski ve köklü parfüm evlerinden Lubin’e aittir. Parfümleri ile başta İmparatoriçe Josephine olmak üzere tüm sarayın dikkatini çeken ve beğeni alan Lubin’in en gözde kokularından Eau de Lubin ile ilgili böyle bir değerlendirmeye Avrupa parfüm tarihi literatüründe rastlamak mümkün değilken Refik Halid’in bu noktaya özellikle dikkat çekmesi ilginçtir.

    Abdülhamit devrine gelindiğinde, başta parfümler olmak üzere, Avrupa’dan gelen tuvalet malzemeleri gitgide çoğalmaya başladığını görürüz. Refik Halid bu ürünlere de temkinli ve eleştirel yaklaşır. “ Beyoğlu’ndaki Bonmarşe mağazasının bir kısmına tamamile ıtriyat camekânları sıralanmış: Pirs sabunu, (tuvalet sabunları adi alelumum misk sabunudur). Çeri diş macunu ve diş fırçaları, Kaloderma kremleri ve pudraları, Violet markalı allıklar, daha sonra piyasayı Piver fabrikası dört türlü lâvanta, losyon ve pudrasiyle dolduruyor. Florami, Pompeia, Vivitz ve Safranor.” Ardından ekler: “Mamafih mürebbiyelerden frenk tahsili görenler nazarında bunlar âdi ve dikişçi kız ıtriyatıdır. “Guerlain” in pahalı çeşitleri, hususiyetle pudrası rağbette. Makbul olan sade kokular, Parm menekşesi, leylak, elyotroptur. Derken isimleri bugüne kadar ehemmiyetini kaybetmeyen yeni lâvantalar başlıyor: Origan ve Şipr! Umumî harpte Alman mamulâtından “Divinia” ve “Akazina”dan başkası tükenmiştir.”

    Savaşa yenilmeyen koku Refik Halit Karay’ın I. Dünya Savaşı yıllarında tükenmediğini söylediği Alman mamulâtı iki parfümden biri Divinia’ydı. Aybala-Nejat Yentürk koleksiyonu.

    Fransız İhtilali sonrasında Avrupa’da koku beğenileri çiçeksi ve hafif kokular yönünde bir gelişme gösterir. Yeni dönemde, birden fazla hammadde ile hazırlanan parfümlerin kullanımı gözden düşer ve yalnızca çiçeklerden yapılan parfümlerin Reşat Nuri’nin, İstanbul Kızı adlı 4 perdelik bir oyun olarak kaleme aldığı Çalıkuşu, Darülbedayi tarafından sahnelenmek istenmeyince yazar eseri roman haline getirmişti. Çalıkuşu önce Vakit gazetesi’nde tefrika edildi ve büyük ilgi gördü. 1922 yılında, Anadolu’da yaşanan kurtuluş mücadelesinin en yoğun günlerinde yayınlanan Çalıkuşu, konusu ile o günlerde ülkeye, özellikle de İstanbul’a hâkim olan havaya cevap veren bir roman olmuştu. Eserin başarısı, edebiyattan çok ama çok farklı başka bir alanda da bir ilk’in yaratılmasına vesile oldu. Roman ile aynı dönemde, Çalıkuşu bu kez bir parfümde hayat buldu. Başarılı tiyatro eserlerinin, romanların, operaların parfümlere ilham kaynağı olması, Avrupa’da, özellikle Belle Epoque döneminde yaygın bir pazarlama yöntemiydi. Bu parfümler arasında en bilinen örnek 1905 yılındaki Japon-Rus Savaşı’ndaki bir aşkı konu eden kullanılması uygun görülür. Eau de Cologne gibi hafif ve ferahlatıcı kokular sadeliğin ve saflığın simgesi haline gelir ve burjuvazinin gözdesi olur. Napoleon bile dönemin en büyük keşfi olan Eau de Cologne ’u tercih emektedir. Eau de Cologne, Osmanlı topraklarında da benimsenir. Nitekim II. Abdülhamit ve kızları, Jean Marie Farina üretimi Eau de Cologne’dan başka koku kullanmazlar.

    Refik Halid’in menekşe, leylak ve helyotrop gibi sade kokuların makbul olduğunu belirtmesi bizde de geleneksel ve ağır kokulardan uzaklaşılmaya başlandığının işaretidir. Yazarın adlarını verdiği Florami, Pompeia, Vivitz ve Safranor Osmanlı topraklarına ilk adım atan parfümlerdendir. Paris’in en eski parfümevi L.T.Piver’nin namlı parfümleri arasında yer alan ve içerikleri itibariyle ağır ve egzotik olan bu kokular yavaş yavaş terk edilen beğenilere hitap ettikleri için adi olarak nitelendirilmiş, alt tabakaya uygun görülmüşlerdir.
    Buna karşılık L.T. Piver’e göre daha genç ancak onun kadar ünlü Guerlain’in parfümlerinin tercih ediliyor olması Osmanlı insanının Avrupa’dan ithal edilen her ürüne gözü kapalı bir hayranlıkla yaklaşmadığının en güzel kanıtlarındandır. Frenk tahsili görenlerin hafif ve sade kokuları tercih ettiklerine dair bir başka kanıt da Reşat Nuri Güntekin’den gelir. Reşat Nuri Çalıkuşu romanının kahramanı Feride için helyotrop’u uygun görür ki bu koku da Guerlain’e aittir.

    20. yüzyılda parfümler içerik anlamında da gelişmeye, çeşitlenmeye devam eder. Parfüm tarihinde çığır açan bazı kokuların Osmanlı topraklarında da beğenilerek yer edindiğini görürüz. Refik Halid’in bahsettiği L’Origan, François Coty’nin 1905 yılında yarattığı, doğal ve sentetik maddeler karıştırılarak üretilen ilk modern parfümdür. Şipr ise yine Coty’nin 1917 yılında satışa sunduğu ve aynı ad ile anılan koku ailesinin
    başlangıcı ve referans noktası olan önemli bir parfümdür.

    Refik Halid, Üç Nesil Üç Hayat eserinde Avrupa orijinli parfümler ve ürünler ile ilgili verdiği kısacık da olsa
    paha biçilmez bilgiler ve tespitleri ile Osmanlı insanının koku beğenileri konusundaki sır perdesini yalnız aralamakla kalmamış önemli bir boşluğu da doldurmuştur. Verdiği bilgiler sadece bizim açımızdan değil Avrupa parfüm tarihi çalışmaları için de kayda değerdir. Çünkü o, Avrupalı araştırmacıların hiç değinmedikleri bir şeyi yaparak, bugün bile hâlâ toz kondurulmayan kült parfümleri tarafsız bir göz ve cesur bir dil ile üstelik üretildikleri dönemde karşılaştırmalı olarak değerlendirebilmiş ve doğru yargılara varabilmiştir. Onun bu cesareti ve konuya olan hâkimiyeti, Osmanlı ve Doğu koku kültürünün oldukça köklü ve incelikli olduğunun en güzel kanıtı olarak değerlendirilmelidir.

    ÇALIKUŞU

    En ‘roman’tik parfüm

    Reşat Nuri’nin, İstanbul Kızı adlı 4 perdelik bir oyun olarak kaleme aldığı Çalıkuşu, Darülbedayi tarafından sahnelenmek istenmeyince yazar eseri roman haline getirmişti. Çalıkuşu önce Vakit gazetesi’nde tefrika edildi ve büyük ilgi gördü. 1922 yılında, Anadolu’da yaşanan kurtuluş mücadelesinin en yoğun günlerinde
    yayınlanan Çalıkuşu, konusu ile o günlerde ülkeye, özellikle de İstanbul’a hâkim olan havaya cevap veren bir roman olmuştu. Eserin başarısı, edebiyattan çok ama çok farklı başka bir alanda da bir ilk’in yaratılmasına vesile oldu. Roman ile aynı dönemde, Çalıkuşu bu kez bir parfümde hayat buldu.

    Başarılı tiyatro eserlerinin, romanların, operaların parfümlere ilham kaynağı olması, Avrupa’da, özellikle Belle Epoque döneminde yaygın bir pazarlama yöntemiydi. Bu parfümler arasında en bilinen örnek 1905 yılındaki Japon-Rus Savaşı’ndaki bir aşkı konu eden Claude Farrere’in La Bataille romanından esinlenilerek 1919’da
    Guerlain tarafından üretilen Mitsouko parfümüdür. Ancak Çalıkuşu parfümünün Avrupa’daki benzerlerinden oldukça önemli bir farkı vardı. Zira romandan isim olarak esinlenmenin ötesinde, parfümün sunumu birebir romanla ilişkilendirilmişti. Parfümün kutusu bir kitap şeklindeydi ve kapağın içinde romandan bir alıntı ve altında da yazarının adı yer alıyordu:

    Parfüme ilham veren roman Şişesi kayıp olan Çalıkuşu parfümünün kutusu kitap şeklinde tasarlanmış, kapağın içinde romandan bir alıntıya ve yazar Reşat Nuri’nin adına yer verilmişti.

    “Feride bütün vücudu titreyerek ayaklarının ucunda yükseldi. Genç adamı omuzlarından çekti. Vücudunun bütün kanı dudaklarında toplanmış, boynunu uzattı.”

    Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanından Çalıkuşu parfümünün şişesinin nasıl olduğunu ve nasıl koktuğunu ne yazık ki bilmiyoruz. Parfümü satışa sunan Altun Çiçek firması, İstanbul’un sayılı parfümeri üreticilerindendi.
    Çalıkuşu parfümünün döneme hâkim olan koku beğenilerine uygun olarak formüle edildiğini düşünebiliriz. 1920’lerde piyasaya sürülen hemen hemen tüm modern parfümler, Chanel No 5’in yarattığı moda ile bol aldehit içeriyor ve doğadaki hiçbir kokuya benzemiyordu. Belki Çalıkuşu parfümü de dönemin modasına uygun bir şekilde aldehit bazlı olarak tasarlanmıştı. Ya da belki de, romanda Çalıkuşu Feride’nin kullandığı heliyotrop kokusundan ibaretti.

    Çalıkuşu romanı bugün tam 93 yaşında ve Türk edebiyatının hâlâ en çok okunan eserleri arasında yer alıyor. Parfümünü ise hatırlayan ne yazık ki yok. Bununla birlikte, Çalıkuşu parfümü, her ne kadar çok sayıda bilinmezi barındırsa da, en az romanın kendisi kadar önem taşıyor. Çünkü o, parfümeri tarihimizde, Türk
    edebiyatından bir eserin birebir adını taşıyan bildiğimiz ilk ve tek koku olma unvanına sahip…


  • Hoş kokularıyla baş döndüren medeniyet

    Sofralardan mekanlara, vücutlardan kaftanlara günlük hayatın her kıvrımından hoş kokular yükselir; misk, amber, ud, karanfil, kâfur ve envai çeşit çiçek rayihası burunları şenlendirirdi. Batı’da 19. yüzyıla kadar kötü kokuları perdeleme görevi üstlenen parfümler, Osmanlı İmparatorluğu’nda temizliğin ve bakımlılığın nişanesiydiler.

    NEJAT YENTÜRK

    Osmanlı kent yaşayışında güzel kokular Batılı burunlar için hiç olmadık yerlerden çıkıp kendilerini belli ederlerdi. Pretextat Lecomte’un güzel kokuların “Batı için bir lüks, ancak Doğu’da vazgeçilmez” olduğunu belirtmesi boşuna değildir. Ya da Miss Pardoe’nun “ister kadın ister erkek, Doğu’nun yerlisi olup da bunları kullanmaya fazlasıyla düşkün olmayan biriyle karşılaşmadım” demesi… Osmanlı gündelik yaşamında güzel kokular, günümüzle kıyasla daha yaygın kullanılırdı. Üstelik pahalı çeşitleri hali vakti yerinde olanların ulaşabileceği kokular olsa da, Batıdaki gibi dar bir zümrenin tüketimi ile sınırlı kalan lüks tüketim ürünleri de değillerdi.

    En rağbet görenlerin başında gelen misk, amber, gül suyu ve çiçek suları yemeklere, tatlılara ve şerbetlere katılırdı. Ağız miski denilen miskli, gülsulu şekerler yapılırdı. İster misafir, ister yabancı elçi olsun bir ağırlama sırasında muhakkak gül suyu ve buhur ikram edilirdi. El ve yüzler gülsuyu ile ferahlatılırken, buhurdandan yükselen duman konuğun sakalına ve sarığına tutulurdu. Elbise, kaftan ya da sarık üzerinde sürülebilen terkipler kullanılırken, yelpaze ve mendiller de kokulandırılırdı. Bunlara beden temizliğinde kullanılan misk sabunlarını da eklemek gerekir. Bunların dışındaki koku kullanımları biraz fantezi dünyasına aittiler: Mekanların amberli, miskli ve kâfurlu mumlar ile aydınlatılması; kokulu nargile ve çubuklar, amberli kahveler içilmesi; el yazması kitaplarda misk eklenmiş mürekkepler kullanılması gibi…

    Osmanlı koku kültürünün değerli objeleri

    18. yüzyıl tombak buhurdan (ortada), 19. yüzyıl altın üzerine yakut ve elmas kakmalı küre formlu murassa koku mahfazası kolye (solda), 19. yüzyıl altın üzerine elmas ve mine süslemeli yumurta biçimli koku mahfazası (sağda). Harem-Padişahın Evi, (2012).

    Batının gündelik yaşayışında parfümler, 18. hatta 19. yüzyıla dek gerek sokaklardan yükselen kötü kokulara tahammül edebilme, gerekse bedenin yaydığı kötü kokuları perdeleme görevi görürlerdi. Beden temizliğini mutlaka abdestle tazeleme şartıyla gündelik yaşamına devam edebilen Müslüman Osmanlı insanı için ise parfümler, bu türden bir sosyal zorunluluk haline gelmemişlerdir. Osmanlı gündelik yaşamında parfümler, koku kullanmanın sünnet sayılması bir yana, su ile temizlenen bir bedende bugünün modern anlayışına daha yakın gerekçelerle kullanılırdı: hamamdan sonra muhakkak kullanıldığı için temizliğin dışavurumu olarak, güzel kokular yayarak fark edilmek ve en önemlisi güzel bir müziği usul usul işitir gibi zevk duymak için… Bugün parfüm dediğimizde zihnimizde, cilt üzerine uygulanan bir sıvı canlanır. Fakat insanlık tarihinde güzel kokuların ilk kullanılma şekli tütsü, yani buhur halidir ve güzel kokulu ağaç kabukları ya da reçinelerin buhurdanlar içinde yakılmaları ile sağlanırdı. Osmanlı gündelik yaşamında da mekanların buhurdanlar içinde yakılan tütsülerle kokulandırılması, hatta bu iş için özel terkipler meydana getirilmesi en yaygın işlerden birisidir.

    Gül kokulu şişeler
    Gülabdanlar, gül suyu serpmek için kullanılan uzun boyunlu, ağzı emzikli, armut biçimli şişelerdir. Elinde gülabdan tutan kadın, Abdullah Buhari, Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür (2014). Qing hanedanı dönemi Çin yapımı 18. yüzyıl Osmanlı gülabdanı, Harem- Padişahın Evi (2012).

    Kültürümüzde cilt üzerinde kullanılan güzel kokulara ilişkin en erken kayıtlar, 15. yüzyılın bahnameleri ile
    tıp kitaplarında formülleriyle birlikte yer alır. Sonraki yüzyıllardaki narh defterleri ile birlikte bunlar, teknik metinlerdir. Bu teknik metinlere 17. ve 18. yüzyıl boyunca Topkapı Sarayı’nda tutulmuş Helvahane Defteri’ni de ekleyebiliriz. Toplumsal yaşama ilişkin ayrıntıları en erken olarak Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde ve surnamelerde bulabiliyoruz.

    Bahnameler, okuyucuları cinsellik alanında eğitme amacıyla yazılan metinlerdir. 1430 yılında Ali bin İshak tarafından kaleme alınmış olanı, ilk bahname olarak kabul edilir ve vücut kokusunu güzelleştirici terkipler ve uygulanış şekilleri konusunda aydınlatıcı bilgiler içerir. Bunlar kadınların kullanımına yöneliktir. Çünkü bahnamedeki öğüte göre “kadınların giysileriyle vücutlarının kokusu, erkekleri cezbeder, uysallaştırır.” Kitapta, vücuda sürülen üç formül, iki de koltukaltı ve kasıklardaki kötü kokuları giderici formül kaydedilmiştir.

    Ortaçağdan başlayarak yüzlerce yıl boyunca parfüm denilince Arap yarımadası akla gelirdi. Bu coğrafya, zengin parfüm örnekleriyle Batı’yı kendine hayran bırakmıştı. Bunun öncelikli sebebi, hammadde ticaretini ellerinde tutan Arap tüccarlardı elbette. Yemeklerde kullanılan baharatın yanı sıra eczacılıkta ve ıtriyatta kullanılan hammaddeleri Asya’nın içlerinden, hatta daha uzaklardan temin ediyorlar, ticaretini denetliyorlardı. Kaşalot balığının dışkısı olan amber, kıyıya vurduğu Yemen sahillerinden toplanıyordu. Ud,
    karanfil, kâfur Hindistan’dan geliyordu. Zaferan, gül ve daha birçok çiçek İran’dan; misk keçisinden elde edilen misk Tibet ve Çin’den; misk kedisinden elde edilen zebâd ile sandal Hindistan’ın Çin sınırındaki topraklarından; laden Sicilya’dan; ban yağı Arap yarımadasından sağlanıyordu. Arabistan, devrin eczacılık ve ıtriyatçılığında kullanılan hammaddelerin ticaretini elinde bulundurması sayesinde parfümcülüğün temellerini atma fırsatını da yakalamıştı.

    Batı’nın, alkolü keşfedip parfümcülükte kullanmaya başlamasına dek tüm dünya parfümcülüğünde çığır açan başka bir yenilik yaşanmadan yüzyıllar geçmiştir. Osmanlı yaşayışı ise, başta Arap ıtriyatçılığı olmak üzere tarih boyunca köklü koku kültürleri meydana getirmiş halkların gelenek ve uygulamalarını miras almıştır. Ortaçağ Arap ve İslam ıtriyatçılık geleneği Osmanlı’da yüzyıllar boyu sürdürülmüştür. Yüzyıllar sonra, hatta yirminci yüzyılın başlarında bile Osmanlı gündelik hayatında Ortaçağ Arap ıtriyatının örneklerine rastlanır.
    Bu geleneğin devam ettirilmesinde İslam dininin güzel koku kullanımını sünnet kabul etmesinin büyük payı bulunmaktadır.

    İslam Peygamberinin misk ve amber başta olmak üzere güzel kokular kullanan biri olması, koku kullananlara karşı olumlu yaklaşması, Cuma namazından önce hoş kokular sürünenleri övmesi, Müslüman yaşayışında güzel kokuların kendine yer açmasının sebeplerindendir. Cennet tasvir edilirken birçok kez güzel kokulu miske atıfta bulunulur. Peygamberin evinde de misk, kâfur, amber, ud ağacı kabukları yakılır ve bu suretle çıkan güzel kokulu dumanla evi tütsülenirdi.

    Osmanlı koku kültürü ile ilgili bir başka önemli kaynak ise 15. yüzyılın ilk yarısının büyük hekimi
    Şirvanî’nin Tuhfe-i Murâdî isimli eseridir. Bu eser, Anadolu’da yazılan ilk Türkçe tıp kitapları arasında sayılır. Bursa’da yazılıp 2. Murat’a sunulan eser, kültürümüzdeki parfüm çeşitlerinin en erken örneklerini barındırır. Kitaptaki tariflerin çoğunluğunu mekânları kokulandırmak için kullanılan buhurlar oluşturur. Bunların yanında insanların kendi bedenleri için kullandıkları güzel kokular, sadece isimleriyle değil, içeriklerindeki maddeler ve hazırlanma yolları ile yer alırlar. Lehlehe-i ebyaz, hamamdan sonra erkeklerin bedenlerine sürdükleri merhem şeklinde bir parfümdür; kâfur ve menekşe yağı karışımıdır. Mutarra-yı müdrec, kaftanları kokulandırmak için kullanılır, misk amber ve ud, yani öd ağacı içerir. ‘Anberine’ler, kadınların boyunlarında ziynet gibi taşıdıkları katı parfümlerdir: amber, misk, öd ağacı, ban yağından yapılırlar; hazırlanırken istenilen şekil verilip, ortasından delinerek üstte taşınırlar. ‘Zerire’ler misk, öd ve amberle yapılan merhem şeklindeki parfümlerdir. Ve son olarak ‘galiye’ler yer alır bu kitapta. Ortaçağ Arap ıtriyatçılığının en ünlü ve pahalı parfümleri… Zaten altın, gümüş ya da sırça kaplarda saklanması, ederi konusunda fikir de vermektedir.

    ‘Galiye’ler (ya da ‘kalye’ler), galiyedan denilen küçük kaplar içinde saklanan ve parmak ucuyla alınarak saç ve kaşlar üzerine sürülerek kullanılan siyah macun görünümündeki parfümlerdi. Bütün koku macunları gibi galiyeler de Arap kökenli idi. Hakkındaki ilk bilgiler 7. yüzyıla, Emevilere dek uzanan galiyelerin ana bileşenleri bileşenleri misk ve amber olduğundan oldukça pahalıydı. Zaten ‘galiye’nin sözcüklerdeki
    karşılığı ‘pahalı’dır. Bu meşhur kokular, misk ve amber karışımına sümbül, söğüt külü ve saf beyaz
    mum eklenerek hazırlanırdı. Koku vermekle kalmaz, sürülen yeri siyaha boyar ve parlatırdı. 20. yüzyılın başına kadar seyyar esans satıcılarının çantalarında bulunabilen ve bu yıllarda erkeklerin bıyıklarına
    sürerek kullandıkları kalemis ya da kalemis yağı, gerçekte galiye-i misk’in halk arasındaki söylenişinden başka bir şey değildi. Bu kokulu boyalara yirminci yüzyılın başı İstanbul’unda ‘kozmatik’ adı verilmişti.

    Bugün olduğu gibi geçmişte de bir parfümün kokusunun kalıcılığını ve fiyatını artıran en önemli unsurlar, terkibinde kullanılan hammaddelerin türü ve terkip içindeki oranıdır. 1640 tarihli Es’ar Defteri’nde galiyelerin, dönemin diğer ünlü parfümü olan buhur suyuna kıyasla tam 800 kat pahalı oldukları anlaşılmaktadır.

    Osmanlı sarayının parfümlerinin yapıldığı yer, sarayın ilaçlarının, tatlılarının, kokulu sabunlarının da yapıldığı Helvahane’dir. Saray için imal edilen kokular arasında buhur suyu önemli bir yer işgal etmektedir. İmalatı kayıt altına alındığı için tarifi bütün ayrıntıları ile bugüne ulaşmış Osmanlı’ya özgü bir kokulu sudur.

    Gül suyu ve gül yağı ise kültürümüzün başta gelen kokularındandır. Gül, bu coğrafyanın en önemli kokulu çiçeklerinden biridir: Kafkasya’dan başlayarak, Lübnan dağlarına kadar uzanan bir hat içerisinde, Anadolu’nun doğusunu da kapsayan bölgenin kokulu gül ırkının doğduğu, yetiştiği ve dünyaya yayıldığı bölge olduğu kabul edilir. Koku güllerinin ziraatının yeryüzünde ancak belirli bölgelerde yapılabilmesi, gül suyu ve gül yağının değerli bir meta olmasına yol açmıştır. Konuk ağırlamalarında, mevlit gibi dini toplantılarda konukların ellerine gül suyu serpme âdeti vardı. Gül kokusunun İslam dinindeki ayrıcalığı, yeni yapılan ya da onarılan camilerin ibadete açılmadan önce gül suyu ile yıkanmasına kadar varmaktadır. Gül suyu, Osmanlı mutfağına güllaç, su muhallebisi gibi tatlılarda ve şerbetlerde de kullanılırdı. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Edirne çevresinde geniş gül bahçeleri bulunduğunu, burada üretilen gülsuyunun İstanbul’da satıldığını yazar.

    Evliya Çelebi, İstanbul’da gülsuyu satıcı esnafına ait dükkânlarda bulunan buhur suyu ve gül suyu’na ek olarak başka kokulu sular da sayar: Ma-i kadı, Ma-i amber, Ma-i aselbent, Ma-i maverd, Ma-i yasemen. Evliya Çelebi’nin verdiği bu listeye ‘çiçek suyu’nu da eklemek gerekir. Tomurcuk halindeki turunç çiçeklerinden elde edilen çiçek suyu, gül suyu gibi haricen sürüldüğü gibi, mutfaklarda da kullanılırdı.

    Osmanlı ıtriyatında saptadığımız diğer parfümler yasemin, sümbül, gül, reyhan ve kullemisk (galiye-i misk), ıtır, tefarik, sandal, öd ağacı, ful, kakule, tarçın, karanfil, sandal gibi kokulu yağlardan ibarettir.

    Son olarak, cilt üzerine uygulanmasa da kişisel bir parfüm formu olarak değerlendirilmesi gereken ‘şemmame’leri anmak gerekir. Bilindiği üzere şemmame, yenmeyen ancak kokusu için yetiştirilen çok küçük boyutlu bir kavun cinsidir. Amber, misk ve laden şemmameleri, giysi üzerinde taşınarak koku yayan ya da elde tutularak koklanan, hatta yazı takımında koku yayması için bulundurulan küçük toplardı.

    Sonuç olarak, geleneksel Osmanlı parfümleri teknik olarak kokulu sular, kokulu yağlar, macunlar ve şemmame gibi kokulu toplardan ibarettir. Alkol, 19. yüzyılın son çeyreğine dek Osmanlı parfümcülüğünde hiç yer almamıştır: uçucu yağlara, yani esanslara alkol ve su ekleyerek Avrupa tarzı kolonyalar, losyon ya da parfümler imal etmek, ancak Avrupa’dan ithal edilen örneklerle karşılaşıldıktan sonra mümkün olabilmiştir. Ancak, geleneksel koku alışkanlıklarından hemen vazgeçilmediği, hatta nadir de olsa rastlamakta olduğumuz seyyar esans satıcıları ile günümüze kadar uzandığı açıktır.

    OSMANLI DÖNEMİNDE KOKU TİCARETİ

    Her parfüm çeşidinin bir esnafı vardı

    Selçuklu ve Osmanlı ticaret yaşamında attar dükkânları, günümüzün eczane ve parfümeri dükkânlarının işlerini görürlerdi. Hatta attarlar hazır ürünleri bulundurmanın yanı sıra, ilaçlar terkip edip, kokulu sular, uçucu yağlar, kına, el ve yüz yağları ve dönemine göre daha birçok çeşit ıtriyatı da üretir ve satarlardı. Günümüz Türkçesindeki aktar sözcüğü, ‘güzel kokular satan kişi’ anlamına gelen Arapça attar sözcüğünden bozmadır.

    Osmanlı ticari hayatında attarlardan başka, yalnızca güzel koku işiyle uğraşan başka esnaf grupları da bulunuyordu. 1640 Tarihli Narh Defteri’ndeki kayıta göre misk-furûşan (misk satıcıları) Osmanlı’nın parfümcüleriydiler… Beden üzerinde kullanılacak ıtriyat kadar, Osmanlı toplumunun koku kullanım alışkanlıklarına uygun her türlü malzemenin satışını yaparlardı. Bu meslek grubu anber-i şemmâme, anber-i tabaka, misk-i Buhâra, galiyeler, buhur suyu, asilbend, buhurdanlarda yakmak üzere öd-i Mâverdî, anberî buhur ve asilbendî buhur ve bunların yanı sıra el ve yüz yağı satmaktaydılar.

    Evliya Çelebi ise bu mesleği imal ettikleri ürünlere göre gruplandırır. Osmanlı kokuları içerisinde en rağbet gören gül suyunu satan esnaf-ı gülabcıyan ise dükkânlarında gül suyunun yanı sıra buhur suyu, ma-i kadı, ma-i amber, ma-i aselbent, ma-i maverd, ma-i yasemen gibi dönemin kokulu sularını bulundururlardı. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, İstanbul’da eski Bedesten önünde büyük bakır kazanlar içinde gül suyu satan Edirneli hatunlar da vardı.

    Osmanlı dönemi koku satıcıları içerisinde önemli bir grubu buhur satıcıları oluşturmaktaydı. Bunlardan esnaf-ı ud-ı amberciyan buhurdanlarda yakmak üzere ud-ı amber satarken esnaf-ı buhurcıyan ise dükkânlarında yine buhurdanlarda yakmak üzere aselbent, günlük, sünbül hatayı ve buhur nebi gibi çeşitli buhurları bulunduruyordu. Esnâf-ı zebâtcıyân, dükkânlarında zebât ve kullemisk ve nice yüz çeşit güzel kokulu yağlar satıyorlardı.

    Son olarak esnaf-ı ehl-i hıref dehhan-ı edviye ise şifa yağları satan meslek grubunu oluşturuyordu. Bu esnaf, badem, servi kozalağı, ceviz, fındık, fıstıktan ve daha başka birçok şeyden yağlar da elde edebiliyordu. Evliya Çelebi’nin bu satıcıların, esnaf alayından halka yasemen yağı, sümbül ve gül yağı, reyhan ve kallemisk yağları dağıtarak geçtikleri yönünde verdiği bilgiler, söz konusumeslek grubunun kokulu yağları da imal ettiklerini düşündürür niteliktedir.

    Kokulu geçit töreni Surname-i Vehbi’de yer alan, 1720 Şenliği’nde Mısır çarşısı esnaf alayının geçit törenini resmeden Levni minyatüründen detay, kokucu esnafın geçişi. Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür, (2014)

    BUHUR SUYU

    Hem sultanın hem tebanın parfümü

    Buhur suyu adını taşıyan kokulu su, geçmişi yaklaşık 550 yıl öncesine dek uzanan, terkibi ve yapılışı hakkındaki bilgilerin tamamı günümüze ulaşabilmiş önemli bir Osmanlı parfümüdür.

    Topkapı Sarayı’nda, fetihten beri devam edegelen bir anane olarak her yıl ramazan ayının on beşinci günü geçtikten sonra padişaha buhur suyu takdim olunurdu. Helvahane ocağında imal edilen buhur suyunun imalatı ve dağıtımı büyük bir ciddiyetle yürütülür, kayıt altına alınırdı. Buhur suyu, Enderun’un Seferli Koğuşu mensupları tarafından padişaha sunulurdu. Saray mensuplarına, vükelâya, hareme, ulemaya ve sair bendegâna ise ramazanın on beşinden itibaren zarif billur şişeler içinde dağıtılırdı. Bu buhur suyu, alanlara, Hırka-i Şerif Alayı’na davetiye yerine geçerdi.

    Buhur suyu sarayın kullanımı için Helvahane’de imal edilen, ama halkın da misk satıcılarından ve gül suyu esnafından satın alabildiği, Osmanlı yaşayışına has bir parfümdü. İstanbul misk satıcılarındaki fiyatı ise ulaşılamayacak bir rakam değildi. 1640 Es’ar Defteri’ne göre gül suyuna kıyasla sadece dörtte bir oranında pahalıydı.

    Buhur suyunun terkibine ve hazırlanışına ilişkin kayıt, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde (No: 7011) bulunan, 1708 tarihinde Çamaşırbaşı olan Yusuf Ağa’nın defterinde yer almaktadır. Çamaşırbaşı Yusuf Ağa, defterinde buhur suyunun tarifini verdikten sonra bu yöntemin mucidinin Ankaralı Mustafa Ağa olduğunu da açıklar.

    Bu kayda göre Padişah, Çamaşırbaşı tarafından sunulan buhur suyunu kabul ettiğinde, 15 altın çamaşırbaşına, biner akçe de diğer yoldaşlarına ihsanda bulunurdu. Buhur suyunu, devlet ricaline götüren ağalara rical tarafından mevkilerine uygun birer hediye ve bahşiş verilmesi de eski âdetlerdendi. Yıllar geçtikçe, buhur suyu getiren ağalara verilmesi zorunlu olan bu hediye ve bahşişlerin ricale ağır geldiğini ifade edilmeye başlanmıştı. Bu durumu işiten Sultan 3. Mustafa tarafından bundan böyle Sadrazam ve Şeyhülislam dışında ricale buhur suyu gönderilmemesi için emir verilmiştir.

    İstanbul halkının ulaşabildiği buhur suyu, üstünlük bakımından sarayda yapılandan geri kalmazdı. Hatta 1720 yılında 3. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğünleri için yapılan şenlikte Mısır Çarşısı esnafı tarafından sunulan düğün hediyeleri arasında yer almıştı.

    Buhur suyunun terkibinde yer alan sandal ağacı, aselbent, buhuru Meryem, öd ağacı, kalenbek ağacının her biri aslında buhurdanlar içinde yakılarak kullanılan buhur/ tütsü çeşitleridir: bu buhur çeşitlerinin gül suyu içinde kaynatılması ile elde edilen kokulu suya bu nedenle buhur suyu adı verilmiştir.

    AHMET FARUKî

    Avrupa tarzı üretim yapan ilk yerli ‘parfümör’

    19. yüzyılın ilk yarısında Batı ülkeleri ile imzalanan ticaret antlaşmaları sonucunda Osmanlı topraklarında çeşitlenerek artan ithal malların varlığı, Tanzimat döneminde yoğun toplumsal değişikler yaşayan Osmanlı toplumunda yeni bir beğeni dalgası yaratmış ve yeni bir tüketici kimliğinin, yeni alışkanlıkların biçimlenmesine yol açmıştı. Gündelik yaşamın birçok parçası alaturka ve alafranga diye ikiye bölünmüştü. Osmanlı tüketicisi, ayeni parfümlerle bu yıllardan başlayarak tanışmıştı.

    Batı’ya rakip oldu
    Kaliteli ürünlerini şık ambalajlar içinde, zarif etiketler ve cazip isimlerle sunan Ahmet Farukî, Avrupalı firmaların karşısına rakip olarak çıkmayı başarabilmiştir.

    Aynı dönemde Avrupa’da kimya alanındaki yenilikler parfümeri sektörüne büyük atılımlar a yol açmış, hızla büyüyen parfümeri sanayisinin, Osmanlı pazarında yer edinmesi güç olmamıştır. Kokulu yağlardan terkip edilmiş geleneksel kokular kullananların alkollü ıtriyatla, pudralarla, allıklarla, kremlerle, diş iksirleriyle tanışmaları bu dönemde gerçekleşmişti. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru Avrupa’dan gelen birkaç parfüm dar bir çevrede kullanılmaya başlanmışsa da alkol içeren parfüm ve kolonyaların toplumun tüm kesimlerinde yaygınlaşması II. Abdülhamit döneminde yaşanmıştı.

    19. yüzyılın sonlarına doğru, İstanbul’da Galata’da, Pera’da, İzmir’de Frenk Sokağı’nda açılmaya başlayan bonmarşeler Avrupa’nın lüks tüketim ürünleri ile dolup taşmaya başlamıştı. İthal malların varlığı ile hareketlenen bu ticari ortamda Osmanlı esnafı parfümeri sektörünün karlılığını fark etmekte gecikmeyecekti. Tıpkı Avrupa kökenli bonmarşeler gibi yerli tuhafiyeciler ve yağlıkçılar da bu yeni ve göz alıcı ürünleri dükkânlarında satışa sunma konusunda oldukça heveslenmişlerdi.

    Bu gelişmeleri değerlendiren ilk girişimci, Mısır asıllı Müslüman bir İstanbullu Ahmet Farukî oldu. Farukî henüz 26 yaşında iken tamamı ithal edilen kozmetik ürünleri ülke içerisinde imal etmenin kârlı bir girişim olduğunu fark ederek 1894 yılında Sultanhamam’da açtığı büyük mağazası ve Feriköy’deki imalathanesi ile yerli parfüm ve kozmetik sanayinin kurucusu oldu.

    Ahmet Farukî, kendi alanında bir ilktir. Yaptıkları, sanayi alanında sayılmayacağından önemli görülmeyebilir; ama bir ithal malları cennetine dönüşmüş olan Osmanlı mülkünde büyük bir anlam taşımaktadır. Farukî ardından gelecek birçok yerli üreticiye önderlik etmiş, müessesesinin daha ilk yıllarından başlayarak çeşitli dergi ve gazetelere yerli üreticiyi teşvik edici, cesaretlendirici yazılar yazmış; tüketici kesime ise, alışverişlerinde yerli müstahzarları tercih etmelerinin ülke iktisadiyatı için önemini vurgulamıştır.

    Sadece parfüm ve kolonya değil, kremden düzgüne, briyantinden şampuana, allıktan sürmeye, rujdan ojeye, tıraş sabunundan diş macununa çok değişik ıtriyat malzemesi üreterek, sözcüğün tam anlamıyla bir parfümeri fabrikası var eden Farukî, işine duyduğu saygı ve yaratıcılığı ile kısa sürede büyük bir başarı elde edecektir. Ürünleri Avrupa orijinli olanların ayarında olmak bir yana, onlarla yarışacak üstünlükte ve çeşitliliktedir. Nitekim katıldığı uluslararası sergilerden ( 1903 Atina, 1904 B ordeaux, 1905 Liege, 1906 Paris, 1906 Londra ) kazandığı birçok altın madalyanın yanı sıra, Nişan-ı Osmanî ve Sanayi Madalyası, İran Hükümeti tarafından da Altın Şîr-i Hûrşîd Madalyası ile onurlandırılır.

    Kaliteli ürünlerini, şık ambalajlar içerisinde, zarif etiketlerle sunan Farukî, Avrupa’daki parfümeri firmalarının karşısına bir rakip olarak çıkabilmiştir. Hatta ismini, bir marka olarak lanse edebilmiştir. Farukî’nin kozmetik türlerin isimlerini yerli halkın anlayacağı biçimde değiştirmesi ise ticari anlamda dâhiyane bir tutumdur. Müslüman halk, dilinin dönmediği eau de cologne’a odikolon derken, o önce Farukî Kolonya Suyu ismiyle halkın karşısına çıkmış, daha sonra bu ismi Farukî Kolonyası’na dönüştürmüştür. Daha başka birçok müstahzara da Türkçe adlar takarak, bunların isim babası olmuştur: Zambak suyu (eau de lys), dudaklık (ruj), allık (compakt’lar), kirpik boyası ya da fırçalı sürme (rimel)… Parfümlere ise lavanta adını takmıştır. Ecnebi isimlere sahip ithal parfümlere karşı Unutma Beni, Cici, Meltem, Şebnem isimli kokular tertip etmiştir.

    İlk parfümeri dükkanı İthal kozmetik ürünleri ülke içinde üretmenin kârlı bir iş olduğunu gören Ahmet Farukî’nin 1894 yılında Sultanhamam’da açtığı büyük mağaza. Aybala-Nejat Yentürk koleksiyonu.

    Firmasının en popüler olduğu yıllarda Sultanhamamı’ndaki dükkânından alışveriş etmek bir ayrıcalık haline gelmiş, nişan, düğün ve benzeri özel günler için hediyenin Farukî’nin dükkânından alınması önemsenir olmuştu. Müessese çok geçmeden İran, Hindistan, Batavya ve Japonya’dan gelen siparişleri karşılamaya başlar. İç pazarda kendine bir yer edinebilmenin ötesinde ihracat yapabilen bir kuruluş haline gelir.

    Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nde, Farukî’nin Abdülhamid’in son yılları ile İkinci Meşrutiyet devrinin namlı iş adamlarından olduğunu yazar ve işlerinin Meşrutiyet’ten sonra bir ara aksadığını, bu yüzden işlerini küçültmeye mecbur kalarak, yine Sultanhamam’da ‘Cici’ adında küçük bir dükkâna çekildiğini ekler. “Cici” markalı pudralar, rujlar, losyon ve kolonyaların bu dükkânın ürünleri olduğunu belirtir.

    Oğlu Nihal Faruki, Ahmet Farukî’nin 1942 yılındaki vefatından sonra müessesenin faaliyetlerini devam ettirmişse de, 1950’li yılların sonunda kapanan firma ne yazık ki günümüze ulaşamamıştır.

    Kendisi ile ilgili tüm kaynaklarda Ahmet Farukî’nin “gayet yakışıklı, sayılı güzellerden” olduğunun altı özellikle çizilir. “Hele kaşlarıyla gözleri, hanımların dillerine destan” dır. İlk kadın heykeltıraşımız Nermin Farukî, babasının Maltepe’deki mezarını mozaiklerle süslediğinde duygularını şöyle dile getirir: “Mezarlığa biraz renk götürmek istedim. Babam “parfümör” olduğu için mezarını çiçeklerle süslemek istedim. Birbirine kaynaşmış iki amfora yaptım. Evliliği simgeliyor. İçlerinden dört çiçek çıkıyor, yani iki oğlan iki kız, biz.”


  • İsa’nın sünnetinden resmî tatil gününe…

    Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan tebası miladi takvime göre Aralığın 24’ünü 25’ine bağlayan gece İsa’nın doğumunu kutlardı. 31 Aralık ise şakayla karışık İsa’nın sünnet günü olarak anılır, bu bahaneyle Noel benzeri kutlamalar yapılırdı.

    Müslümanlar, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye 622 yılındaki hicretini ikinci halife Hazreti Ömer devrinden itibaren takvim başı olarak kabul etmiştir. Hicri takvime göre Müslümanlar için yılbaşı “muhterem kılınmış” anlamına gelen Muharrem ayının birinci günüdür. Fakat, Osmanlı döneminde Muharrem ayı Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği ay olduğundan abartılı şenliklerle karşılanmazdı. Bu “hicri yılbaşı” resmen kutlanmaz, halk yeni bir yıla girmiş olduğunu ancak Muharrem ayının onuncu gününde konu komşu aşure dağıtmaya başlayınca idrak ederdi.

    1936 yılından itibaren resmî tatil ilan edilen yılbaşları, yeni yıl kutlama adetinin halk arasında yaygınlaşmasını sağladı. Yılbaşı balosunda hatıra pozu verenler, 1946

    Bununla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda hicri yeni yılın devlet katında tam bir kayıtsızlıkla karşılandığı da söylenemez. Şairler Muharrem ayının girişi vesilesiyle şiirler yazar, padişaha takdim ederdi. Bu manzumelerde hem zat-ı şahanelerinin yeni yılları tebrik edilir, hem de Muharrem ayının hayırlar getirmesi
    için dualar dillendirilirdi. Yüksek devlet görevlileri huzura çıkar, padişahı yeni yıl nedeniyle kutlardı. Osmanlı sultanı da ziyaretçilere ‘muharremiye’ adı altında para ve armağanlar takdim ederdi. Devlet erkanının kendilerine bağlı memurlara ve hizmetkarlara armağanlar vermesi de köklü bir Osmanlı âdetiydi.

    Osmanlı ülkesinde kullanılan ikinci takvim, Batı dünyası ile aradaki 13 günlük farkı ortadan kaldırmak için 15 Şubat 1332 gününün 1 Mart 1917 olarak kabul edilmesiyle yürürlüğe giren Rumi takvimdi. Mali yılın başlangıcı kabul edilen bu tarihte Düyunu Umumiye’ye bağlı birtakım müesseselerde yapılan resmî törenlerin zorunlu katılımcıları bir yana bırakılırsa, ‘mali yılbaşı’ maaşına zam alan memurlardan başkasınca kutlanmazdı.

    Cumhuriyet’in ilk gayriresmi yılbaşı kutlaması bayram havasında, fakat evlerde yapıldı. İstanbul Elektrik İdaresi saat 00:00’da bir dakika süreyle elektrikleri kesti, 1925.

    1934 yılından fotoğraflı bir yılbaşı tebriği.

    İmparatorluğun Hıristiyan tebası ise miladi takvime göre Aralığın 24’ünü 25’ine bağlayan gece İsa’nın doğumunu kutlardı. Noel sabahı kilise ayinine gidilir, dini şarkılar söylenir, çam ağaçları süslenirdi. Miladi takvimin son gecesi olan fakat dini açıdan bir ehemmiyet taşımayan 31 Aralıkta yeni yılın gelişini kutlamak için ise bir tür mahalli ‘şehir efsanesi’ uydurulmuştu. Eski yılın son gününü yeni yılın ilk gününe bağlayan gece şakayla karışık İsa’nın sünnet günü olarak anılır, bu bahaneyle eğlenceler düzenlenir,
    yenir içilir, Noel benzeri kutlamalar yapılırdı.

    Resmî olarak kutlanmamakla birlikte Osmanlı İmparatorluğu bürokrasisi Hıristiyan yılbaşı kutlamalarına karşı tamamen ilgisiz değildi. Örneğin, 1829 yılında İstanbul’daki İngiliz elçisi, yılbaşını kendi geleneklerine göre kutlamak üzere Haliç’e aldırdığı bir İngiliz gemisinde tertip ettiği büyük ziyafet ve baloya, ilk defa olarak Osmanlı vekillerini de davet etmişti. O zamana kadar Batı usulü ziyafet ve balo görmemiş olan vekiller, yatsı namazını Kasımpaşa’daki Tersane Divanhanesi’nde kıldıktan sonra sandallarla İngiliz gemisine giderek sabaha kadar eğlenmişti. Bu arada bazılarının evsahiplerinin ısrarlarına dayanamayarak viski içtikleri görülmüştü. Eğlenceye katılan Serasker Hüsrev Paşa’nın, Kazasker Yahya Bey’e balonun kafir işi olduğunu ancak devletçe katılmanın icap ettiğini söylerken, Padişah II. Mahmud’a baloyu süsleyerek anlattığı da rivayetler arasındadır.

    Yeni yıl kartpostalları Yılbaşında tebrik kartpostalı gönderme adeti 1925’ten sonra Müslümanlar arasında da yaygınlaşmaya başladı. Hristiyanlar için üzerine arzu ettikleri dini bayramın adını yazabilecekleri şekilde hazırlanmış Fransızca tebrik kartının boş alanına eski yazıyla “Sene-i cedîdi tebrik ve gözlerinden öper, afiyet ve saadetini dileriz. Babamın, annemin, halamın, büyük validemin ellerinden öperiz. Vildan ve Nigâr’a keza” notu düşülmüş (sol üstte).

    II. Meşrutiyet’i (1908) izleyen yıllarda yılbaşı adeti, Müslüman- Türk aydınları arasında yayılmaya başladı. Refik Halit Karay’a göre halkın miladi yılbaşıyla tanışması 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslar (Haraşolar) sayesinde olmuştu: “Mütareke yılbaşılarına kadar bizler, saat 12’yi çalarken ışıkların söndürülmesi düzenbazlığını bilmezdik; limandaki vapurların da bu merasime düdük çalarak katılmalarını işgal senelerinde öğrenmiştik. Esasını ararsanız, Müslüman halkı Beyoğlu tarafına alıştıran da Haraşolar oldu… Arkasından gelen garblılaşma hareketi, kaç göçün kalkması, balolara rağbet, bize yılbaşı geceleri sabahlama adetini de kabul ettirdi…”

    Miladi takvim Cumhuriyet’in ilanından sonra 1925 yılının Aralık ayının 26’ıncı günü yayınlanan kanunla Türkiye’de resmen kabul edildi. Aynı kanun gereğince eski hicri kameri takvim, gayriresmî olarak ve sadece dinî kutlama günleri için kullanılacaktı.

    Ünlü piyangocu Nimet Abla (solda), tüm şıklığıyla bir yılbaşı toplantısında, 1941

    Yeni takvimle beraber Cumhuriyet döneminin ilk yılbaşı gecesi 1926 yılına girerken bir bayram havasında, ancak evlerde kutlandı. 31 Aralık 1925 gecesi İstanbul Elektrik İdaresi’nce yapılan bir uygulamayla saat 00.00’da şehrin bütün ışıkları bir dakika süreyle söndürüldü. 1925’te İzmir’de dar katılımlı küçük bir eğlence toplantısı biçiminde düzenlenen yılbaşı balosunda ise, Mustafa Kemal’in isteğiyle sadece Müslüman erkek ve kadınlar bulunmuştu. Atatürk’ün 1929’da, devletin üst kademesine verdiği büyük yılbaşı balosu, yeni yılın artık resmî olarak kutlanacağının habercisiydi. Yılbaşı balosu düzenleme ve sabahlara kadar dostlarla oturup eğlenme şeklindeki yılbaşı kutlamaları halk arasında 1930’larda yaygınlaşmaya başladı.

    Bu yıllarda yeni yılın ilk günü resmî tatil ilan edilmemiş olduğu için, yılbaşı ertesi herkes işine gücüne giderdi. Yılın ilk günü devlet daireleri, çarşı pazar ve dükkanlar da açık olurdu. 1935 yılında çıkarılan bayram ve tatilleri düzenleyen 2739 sayılı kanunla resmî tatil günü olarak kabul edilince, yılbaşı toplumun geniş kesimlerince benimsenen ve coşkuyla kutlanan bir bayrama dönüştü.

    PİYANGO ÇEKİLİŞLERİ

    Zat-ı âlinize de
    isabet edebilir!

    1939’dan itibaren kâr ya da hayır amacıyla düzenlenen nakit veya eşya ikramiyeli piyangoların modası hiç geçmedi, 1931’den sonra yılbaşı özel çekilişleri büyük ilgi gördü.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda piyangolar Batı kökenli hemen herşey gibi önce levantenler ve gayr-i müslimler arasında başlar. İlk piyango “Ermeni Katolik Milleti Batrikhanesi” tarafından bir eşyapara karma piyangosu şeklinde tertip edilir. Bu tarihten itibaren gerek gerek kâr, gerekse hayır maksatlı, nakit ya da eşya ödüllü birçok piyango düzenlenir. 1855’te yabancı piyango biletlerinin yurda sokulmasının yasaklanmasıyla başlayan kısıtlamalar Sultan Abdülmecid döneminde her türlü piyangonun “külliyen men’i” ile sonuçlanır. Ancak yasak uzun sürmez, 1861’de tahta çıkan Sultan Abdülaziz’in saltanat yıllarında piyangolar yeniden başlar. 1880’li yıllara gelindiğinde, piyangoların kişisel çıkar amaçlı olanları yasaklanır, genel hayır amaçlıları ise izne bağlanır.

    Sonraki yıllarda Macar, Alman, Avusturya, Bulgar piyangoları gibi izinli yabancı piyangolar, İzmir Osmanlı Piyangosu gibi mahalli piyangolar, Ziraat Bankası ve Donanma Cemiyeti piyangoları gibi kurumsal piyangolar, Türk Ocağı Piyangosu gibi karşılığı nakit olmayan piyangolar tertip edilir. Bankalar ise 1930’ların başlarından itibaren keşide sahiplerinin katılabildiği nakit (altın ve para) ve eşya (ev-apartman dairesi, otomobil vs.) gibi “tasarrufu teşvik ikramiyeli” piyangolar düzenlemeye başlar, bu rüzgar 1975’deki yasaklamaya kadar sürer.

    Cumhuriyetin ilk piyangosu Türk Tayyare Cemiyeti’ni desteklemek amacıyla düzenlenir; 1 Temmuz, 15 Eylül, 15 Aralık 1925 tarihlerinde yapılan çekilişlerin büyük ikramiyesi beş bin liradır. 9 Ocak 1926’da çıkartılan kanunla piyango düzenleme yetkisi Türk Tayyare Cemiyeti’ne verilir “Tayyare Piyangosu” adı altındaki ilk çekiliş ise 9 Nisan 1926 tarihinde gerçekleştirilir. İlk çekilişte 10 bin lira olan ödül, altıncı çekilişte 100 bin liraya kadar yükselir. 1929 bunalımının etkisiyle piyango gelirleri düşünce, 1931’de tek-özel çekiliş usulü getirilir. 31 Aralık 1931’de Tayyare Piyangosunun ilk özel yılbaşı çekilişi düzenlenir, çok zengin ikramiyeler dağıtılır. Bu tarihten itibaren bu özel çekilişler Yılbaşı Piyangosu olarak anılacaktır.

    5 Temmuz 1939’da kurulan Milli Piyango İdaresi piyango düzenleme yetkisini devralır, ilk çekilişini 11 Kasım 1939 tarihinde yapar. Aynı yıl İstanbul’da 193, Ankara’da 27 bayi bulunmaktadır. İstanbul’ daki bayiler arasında en ünlüleri Nimet Abla, Tek Kollu Cemal, Uzun Ömer ve Cüce Simon’ dur. Milli Piyango halk arasında çok uzun yıllar Tayyare Piyangosu, olarak anılmaya devam edecektir.

  • Tarih bir güreş değildir

    Geçmişi sadece zafer-yenilgi döngüsü üzerinden değil, ancak gelişmeler karşısında alınan tavırlar üzerinden okursak, geleceğimiz hakkında düşünebiliriz. Bu bakımdan ülkemiz içinde konuşulanlar kadar, günümüz dünyasında konuşulanları da iyi anlamamız gerekmektedir.

    Tarih anlayışımız atalarımıza bakışımızı ve kendimizi algılayışımızı aksettirir. Resmî tarih dediğimiz tarih ile kişilerin kendi atalarına bakışı çok farklı değildir. Günümüzde her ikisi de geçmişteki şan ve şöhretten bahsetmeyi sever. Dünya milletlerinde bu böyle olmayabilir. Örneğin Çin’in Hubei eyaletindeki Tujia kabilesinde, eğer ata hırsızsa “hırsız” olarak anılır. Böyle durumlarda devletin resmî tarihi ile değişik etnik grupların bakışı arasındaki farkı görürüz.

    Halbuki Türkiye’de genellikle yalnız şan şöhret değil, aynı zamanda yenmek ve zafer kazanmak de insanların
    kendilerine bakışlarını etkiler. Onun için de okul tarih kitaplarında galip geldiğimiz savaşlar, zaferler önem kazanır. Bir keresinde hatırlıyorum, Osmanlı Devleti’nin erken dönemlerinde Mora’nın fethinden söz ediliyordu. Birkaç sayfa sonra Mora tekrar ele geçiriliyordu. Arada ne olmuştu, ondan bahsedilmiyordu. Sanki Osmanlılar Mora’yı bir defa fethetmekle yetinmemişler de çifte dikiş sağlam olur düşüncesiyle, fethedilmiş yere bir kere daha sefer düzenlenmiş izlenimi uyanıyordu.

    Diğer bir konu da zaferlerin adalete dayanan dünya görüşümüzü yaymak ve yeni alanlara yerleşmesini sağlamak düşüncesidir. Kendi görüşümüze uymayan gelişmeler ise bizde kalıcı bir etkiye haiz olmamışlardır. Onun için de 1243 Kösedağ savaşı sonrası Anadolu’da İlhanlı idaresi diye baktığımız Moğol dönemi ve 1402’de Temürlenk’in Ankara Savaşı’nı kazanması sonrasında, galibiyet sahiplerinin dünya görüşü bizi kültürel olarak fazla etkilememişti. Bunu Anadolu’da özellikle makro seviyedeki devlet idaresinde ve “ülüş sistemi” dediğimiz memâlikin paylaşılma ilkesinde görmekteyiz. Ne İlhanlıların hanedan mensuplarına özel bir konum bahşeden “inçü” divanı ne de Temür’ün memaliki oğullar arasında paylaşma sistemi Anadolu’da kök salmıştı. Demek yenilmek başka şey, galip gelenin fikir ve geleneklerini benimsemek ayrı şeylerdir.

    Tarihte galibiyet açısından bakılmayan alanlardan biri İslâmiyet’in kabulü ve yayılmasıdır. Diğer taraftan benzer bir durum Batı medeniyeti ve Avrupa için de söz konusudur. Süleyman Demirel bir demeçte: “Gelmişler topraklarımızı işgal etmişler. Kurtuluş Savaşı vermişiz. Evlatlarımız şehit düşmüş. Buna rağmen Atatürk yönünü onlara çevirmiş. Bizi dışlamaya ne hakları var? İster alsınlar ister almasınlar, yolumuza devam edeceğiz. Kudretimizi anlayacaklar. Şu anda izlenen politika bu minvalde ve doğru” demişti (15.12. 1997 Hürriyet , s.29).

    Süleyman Demirel aslında genel olarak hiç konuşulmayan bir konuya değinmiş oluyordu. Gerçekten bu iş nasıl olmuştu? Pekin Üniversitesi’nde bir öğrenci 2000’li yıllarda bana “Türkiye ve Çin uzun bir tarihi olan iki ülke. Her ikisi de Avrupalıların istilasına uğradı. Türkiye’de müstevliler hakkında ne düşünülüyor ve kaybedilen topraklar hakkında ne hissediliyor?” diye sormuştu. Ben de “müstevliler bizim dostumuz, kaybedilen topraklar da komşularımız” demiştim.

    Herhalde geçmişe güreşmiş gibi bakmak ve sadece şurada şöyle zaferler kazandık demek yerine, tarihte bazı gelişmeler karşısında nasıl bir tavır almış olduğumuzu anlamak, geleceğimiz hakkında düşünebilmemize yardımcı olur.

    Dikkat edilirse, geçmişte gerek İslâmiyet’in kabulü, gerekse Avrupa medeniyeti Batı uygarlığı içinde yer almaya çalıştığımız dönemleri zafer ve yenilgi şeklinde algılamamış olduğumuz görülüyor. İslâmiyet’in ortaya çıkışı ve yayılması sonrasında gelişen İslâm medeniyeti ile Avrupa’nın bilim ve teknoloji ile öne çıkmasının dünya tarihinin dönüm noktalarını oluşturduklarını görmemek mümkün değildir.

    Demek ki dünya tarihinin önemli olayları ve gelişmeleri içinde yer almak, Atatürk’ün deyimi ile “muasır medeniyet” seviyesine ulaşmak isteği (zamanında Osmanlılar da “muasır” bölgesel imparatorluklar içinde yerini almıştı), zafer veya yenilgi döngüsünün üzerinde yer almıştır. Onun için de salt ülkemiz içinde konuşulanlara bakmak yerine, günümüz dünyasını iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu takdirde akıntı yelken- rüzgâr ilişkileri içinde varolmak yerine, gelecekte nerede bulunmak istediğimizi öğrenebilir ve ona göre donanımlara sahip olmayı ön plana çıkarabiliriz.


  • Yeşil sahada ayva mevsimi

    Bundan tam 80 yıl önce, 1 Aralık 1935’te Galatasaray ve Güneşspor arasında oynanan maç Türk futbol tarihinde sahaya yabancı cisimlerin atıldığının kayıtlara geçtiği ilk futbol maçıdır. Galatasaray taraftarları maç boyunca sahaya ayva yağdırmıştır.

    Taksim Stadı’nda oynanan ve Zaman gazetesinin ifadesiyle, “asabi bir hava içinde cereyan eden” maçı sekiz kişi tamamlayan Galatasaray 6-2 kazanır. 7 bin kişinin izlediği maçın gerilimli olmasının sebebi Güneşspor’u 1933’te Galatasaray’dan ayrılanların kurmuş olmasıdır.

    Güneşspor 1938’de kapanıp tarihe karışır ama sahaya ayva ve başka sert meyvelerin atılması bir gelenek halini alır. 1960’ların ikinci yarısında kısa süreliğine yerini cam şişe atmaya bırakan ayva ve benzer meyvelerin stada sokulması 1981’de resmen yasaklanır. 1990’lara gelindiğinde sahaya sert meyveler yerine pet şişe, madeni para, çakmak ve meşale atmak yaygınlaşacaktır.

    Ve kadın iş hayatına
    10 parmakla atıldı…

    II. Abdülhamit’in sadece devlet dairelerinde kullanılmasına izin verdiği daktilo, Latin harflerinin kabulünden sonra yaygınlaştı ve daktilograflık özellikle kadınlar için gözde bir meslek oldu.

    Daktilo kursu, 1929 Daktilograf kadınlar, 1930

    Daktilonun ya da daktilo mantığının ortaya çıkışı daha eski olsa da ilk klavyeli makine 1874’te ortaya çıkmıştı. Ancak o dönem için büyük bir devrim sayılan bu daktiloları kullanan kişi yazdığı yazıyı göremiyor, yazdıklarını görebilmesi için şaryoyu bir ayak pedalı kullanarak kaldırması gerekiyordu. Yazının görülebildiği modeller 1914’te piyasaya çıktı.

    Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi adlı kitabında, 1900’lerin başlarında makine Türkiye’ye girdiğinde karşılaşılan en büyük zorluğun II. Abdülhamit sansürü olduğunu yazar. Sultan, daktilo kullanımına önce yalnızca bazı devlet dairelerinde izin vermiştir. Daktilonun sivil yaşamda yaygınlaşması için II. Abdülhamit’in tahttan inmesini beklemek gerekecektir.

    Türkiye’ye özel üretildiği için epeyce pahalı olan Osmanlıca harfli makinelerin teknik bir zorluğu da vardır: Osmanlı alfabesinde harflerin bitişikliği ve yerlerine göre biçimlerinin değişmesi.

    29 Ekim 1933’te Ordu Ortamektebi’nde açılan sergide yeni Türk kadını doktor, avukat ve daktilograf olarak canlandırılmış.

    Daktilonun yaygınlaşması ve ucuzlaması Latin harflerinin kabulünden sonra oldu. Gazeteleri daktilo reklamlarının doldurduğu bu dönemde, meslek sahibi olmak isteyen genç kadınlar arka arkaya açılan daktilo kurslarına büyük rağbet gösteriyordu.

    Ancak daktilolarda 1950’li yıllara kadar Amerikalıların Q klavyesi ve Fransızların A klavyesi kullanıldığı için sadece iki parmakla yazılabiliyordu. 1955’te milli klavye olarak bilinen F klavye geliştirince Türk daktilograflar çok daha hızlı yazmaya başladı. Uluslararası daktilografi yarışmasına ilk kez 1955’te katılan Türk takımı 1965’te Ece Özbayrak’la birinciliği kazandı.

  • Kış gecelerinin mayalı darı içkisi

    Kış gecelerinin mayalı darı içkisi

    8-9 bin yıl öncesine dayanan ve tarihin ilk alkollü içeceklerinden olan boza, meyhanelerin kapatıldığı dönemlerde müdavimlerin gözdesi olmuş, ‘afyonlu boza’ bile uzun süre yasaksız içilmişti.

    Bozanın geçmişine göz attığımızda, ilk alkollü içecek olan biranın ta kendisi olduğu iddiası ile karşılaşıyoruz. Bu durumda tarihi şaraptan daha eskiye dayanıyor demektir. 8-9 bin yıl önce Mezopotamya ve Mısır’da da bilinen boza, oradan gemiciler eliyle batıya, Hazar Denizi’nin güneyinden Asya’nın içlerine ve ta Çin’e kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış. Sümerler ve Eski Mısırlılar suyla ezilen malt ekmeğini mayalanmaya bırakırlarmış. Böylece alkol ve laktik asit ortaya çıkarmış.

    shutterstock_230811700

    Ama boza en çok Türkler tarafından benimsenmiş olmalı ki, göç ettikleri tüm topraklarda sevilmiş. Orta Asya’dan gelen Kıpçaklar bozayı Balkanlar’a taşıdı diyen de var, Horasan’dan gelen savaşçı dervişlerden Sarı Saltık’a bağlayanlar da. 1263 yılında Rumeli’ye yerleşen Bektaşi dervişlerinden Sarı Saltık, Horasan’da öğrendiği bozacılığı bölge halkına öğretmiş ve bozacı esnafının piri olmuş. Boza sözcüğünün kökenine dair iddialar da muhtelif. Mısırlılar “bousa”, Kıpçak Türkleri ve İranlılar “buza” demişler.

    Boza Türk boyları ile birlikte Anadolu’ya da gelmiş. Selçuklular zamanında darı, buğday, mısır, pirinç ve arpadan yapılan fermente içkiler “bekni” diye genel bir isimle anılırmış. Kaşgarlı Mahmut’un 11. yüzyılda kaleme aldığı Divânü Lügati’t-Türk’te “bekni” sözcüğünün karşılığında ilk defa “boza” sözcüğüne yer verildiğini görüyoruz. 14. yüzyılda Aydınoğlu Umur Bey zamanında hazırlanan ve sağlık öğütleri veren Tabiatname’de “tehammür etmiş”, yani mayalanmış içecekler arasında bozadan da bahsedilmiş. Şirvani’nin Arapça’dan tercüme ettiği yemek kitabında da buğday unu, pirinç ve balla yapılan “birinç bozası” ile arpa, buğday ve iç yağla hazırlanan bir “arpa bozası”nın tarifine rast geliyoruz.

    Boza en parlak zamanını Osmanlı devrinde yaşadı. Fatih’in en sevdiği içecekler arasında adı geçer. Kanuni döneminde ise boza ve bozahanelere düzen veren bazı kanunlar çıkarılmış ve bozahanelerden her ay onbeşer akçe alınmaya başlanmış. Boza besleyici ve sıcaklık veren bir içecek olduğundan yeniçeriler arasında da çok tüketilirmiş. Peki, Evliya Çelebi’nin o güzelim Seyâhatnâme’si olmasa “Esnaf-ı Dar-ı Bozacıyan” bahsinde 1635’te İstanbul’da 300 dükkanda 1005 bozacı çalıştığını nasıl öğrenecektik? Çelebi, Tekirdağ darısından yapılan ve süt beyaz renkli, alkolsüz bir başka boza türünün de 40 dükkanda satıldığından söz eder. Bu bozayı ötekilerden ayrı tutmuş. Bu belki de bizim alıştığımız, darıdan yapılan ve bugün hâlâ içilen bozadır.

    vefa-bozaci-1930-lar-pinterest
    Geçmiş zaman bozacıları Yıl 1956, Vefa Bozacısı. Arnavutluk’tan İstanbul’a göçen Hacı Sadık Bey’in 1876’da kurduğu ünlü bozacı bugün de aynı yerde üretime devam ediyor
    Szathmari,_Bragagiu_cu_ucenic_–_1868
    Romanya’da bir boza satıcısı, 1868

    Osmanlılar’da boza alkollü ve alkolsüz olarak iki ana türde üretilir ve alkollü olmayan bozaya “tatlı boza” denirdi. Nogaylar ve Çerkezlerin yaptığı “maksima bozası” alkolsüz olduğu için ulema tarafından da rahatlıkla tüketilirdi. Diğer yandan Arnavutların alkollü “mırmırık bozası” bozahanelerde tüketilir ve yanında çeşitli sakatat yemekleri sunulurmuş. Bugün bozanın yanında sakatat yemek kulağa ne garip geliyor, değil mi? Bu bozalar şekerli değil, “ekşi boza” tabir edilen türden olsa gerek. Müşterileri fakir hamallarla gemiciler olan bu bozahanelere girmek İstanbullu kibar efendiler arasında ayıp sayılırdı. Tatarlar ise, zaten yüksek alkollü olan bozalarına bambaşka bir boyut daha katarak “afyonlu boza” yapmışlar. Kafayı iyi bozan bu Tatar bozası en sonunda III. Selim döneminde toptan yasaklanarak bunu imal edip satan bozahaneler kapatılmış.

    En şiddetli içki yasaklarının yaşandığı IV. Murad ve IV. Mehmed dönemlerinde, ‘sarhoşluk vermeyecek kadar’ını içmek helal sayıldığından meyhaneler kapanmış, ama yüksek alkollü Tatar bozası satan bozahaneler bir süre devam etmiş. 1670’te IV. Mehmed “Bozahaneler Vak’ası” ile içkiyi ve bozahaneleri tümden yasaklamış. “Meyhanecinin şahidi bozacı, bozacının şahidi şıracı” deyimimiz bu dönemlerden kalmadır.

    Adobe Express 2024-12-04 14.30.45
    Pirinç üzerine altın yaldızlı Osmanlı boza kupası, yüzyıl

    18. yüzyılda yasaklardan dolayı tatlı boza üretimi artmaya başlamış ve alkollü, ekşi boza yavaş yavaş tarihe gömülmüş. Bizde artık hatırlanmasa da İngilizler “zythum”, Fransızlar ise “boisson de millet” (darı içeceği) adı altında ekşitilmiş sulu darı hamuru ile geleneksel bir içki yapmaya devam ederler. Bizde önceleri pekmez, tarçın, karanfil, zencefil ve hindistan cevizi ile içilen bozayı bugün şeker ile tatlandırıp sadece tarçın ve leblebi eşliğinde tüketir olmuşuz.

    Bir küçük bardağa ne çok tarih sığıyor, değil mi? Haydi, siz de gün boyu ‘ensenizde boza pişirenleri’ bir kenara bırakın, bir bardak boza alın elinize ve tarçın kokusunu içinize çekerek güzel bir kış masalı okuyun.

  • Fatih’in kahramanlığı yetmedi

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi

    Üç yıl önce İstanbul’u alan muzaffer komutan, 1456’da Belgrad Kalesi’ni kuşattı. Fatih Sultan Mehmet, iki ateş arasında kalan ordusunu bozgundan kurtardı. Belgrad 1521’de fethedilecekti.

    Yirmidört yaşındaydı. Ordusunun ileri hatlarının düşman taarruzu karşısında bozgun halinde çekilmesine duyduğu öfke çok büyüktü. Yeniçeri ağasına karşı- taarruz emretti. Hasan Ağa, sonucunu bilerek ölümüne doğru atını sürdü. Sonra öyle bir an geldi ki, Sultan, yeniçeri ağasını öldüren süvari ile burun buruna geldi. Büyük İskender hikayeleri ile büyümüş bu genç “savaşçı kral” için kılıcı ile düşmanını biçmek zor olmadı. Yanındaki iki kişi ile birlikte atının üzerinde muharebenin içine daldı, savaştı. Bu sayede, korkunç bir bozguna uğramak üzere olan 60.000 kişilik ordusu, komutanlarının kaçmadığını ve muharebenin içinde olduğunu görünce toparlandı, taarruzu geri püskürttü. 22 Temmuz 1456.

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi
    Belgrad Kalesi’nden Kalemeydan ve Sava nehri görüntüsü, arkada Yeni Belgrad’ın gökdelenleri.

    Kostantıniyye fatihi, “Kayser-i Rum”, Sultan Mehmet Han bu muharebede başından ve bacağından yaralandı. 18 gün önce Tuna ve Sava nehirlerininkesiştiği çok stratejik bir yerde bulunan Belgrad kalesini kuşatmaya başladığında kendinden emindi. Üç sene önce koca İstanbul şehrini fethetmişti. Babasının 16 sene önce kuşatıp alamadığı bu şehri de alıp, Macaristan’ın kapısını açacaktı…

    Ancak, İstanbul’un fethi sırasında karargahında komutanları arasında yaşanan güç çekişmeleri ve kıskançlıkların benzeri, burada da tekrar ortaya çıkmıştı. Karaca Paşa, Tuna’nın öteki yakasında toplanmış Macar Kralı Hunyadi komutasındaki ordunun, karşı kıyıya asker geçirilerek durdurulmasını ısrarla teklif etmişti. Diğer paşalar “Öte yakadağı düşmanın bize ne zararı var…” diyerek, genç başkomutanın sadece gemiler ile nehir üzerinde yapılan blokaj ile yetinmesini sağladılar.

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi
    “Fatih’in Belgrad Kuşatması”, Nakkaş Mehmet, Hünername 1584, Topkapı Sarayı Müzesi.

    14 Temmuz’da Macar ve Haçlı güçleri, Osmanlı nehir ablukasını başarılı bir muharebe ile etkisiz hale getirip, ordularını Tuna’nın Belgrad yakasına geçirdiler. Bunun sonuçları çok ağır oldu ve aslında kaleyi fethettiklerini sanan Osmanlılar, kalenin içinde ve dışında gerçekleşen ani karşı taarruzlar sonucu panik halinde insiyatifi yitirdiler. Siperine düşen bir top mermisi sonucu şehit olan Karaca Paşa bu yenilgiyi göremedi. Toplarını, gemilerini ve binlerce askerini kaybeden Osmanlı Ordusu, Fatih’in cesareti sayesinde çok daha feci bir bozgundan kurtulup geri çekildi. Belgrad’ın fethi 65 sene sonrasına kalmıştı.

    6. yüzyılda İmparator Justinianus tarafından inşa edilen Belgrad kalesi, 15. yüzyılda esaslı bir yenileme gördü. 1521-1867 arasında Türk yönetiminde kaldı. Bugün hâlâ kullanılan Türkçe “Kalemeydan” adını da o döneme borçlu. Nehirlerin buluşma noktasına bakan “Defterdar Kapısı”, yüzyıllar önce olmuş büyük olayların gerçekleştiği harp meydanını bugün sessizce seyrediyor. Şehirdeki kiliselerin çanları ise, Avrupa’nın çoğu yerinde olduğu gibi, hep tam öğle saatinde çalıyor ve Türklerin Belgrad surları dışındaki yenilgisini hatırlatıyor!

  • Kazanabileceğiniz tek savaş

    Burada aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihini yazıyorum yazmasına da, aklımda kalan sadece aldığım
    tarih dersleri değil. Şöyle bir düşününce hâlen devam eden ve şu anda 30. şeref yılını kutladığım
    öğrencilik hayatım boyunca dinlediğim birçok dersten birçok şey aklımın bir köşesinde yer etmiş. Tabii fizik, kimya ve biyoloji gibi derslerden aklımda kalanlar ancak ve ancak dar gelirli bir kardeşimizin kelimeleri birleştirerek vereceği seri ilan kadar yer tutar, orası ayrı, ama mesela Milli Güvenlik dersi hocası emekli albayın şu sözleri kalmış aklımda:

    “Savaş nedir? İstiyorum, vermiyor. O zaman gidip zorla alıyorum, savaş budur. Peki savaş nasıl kazanılır? Girmeyerek. Kaybetsen zaten kaybediyorsun ama kazansan, eline geçen genellikle harcadığını karşılamaz.”

    Valla aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihine ve de İsviçre’nin ekonomisine baktığımda gerçekten de savaşa hiç girmeyenlerin, azını çoğunu bilemem ama bir şekilde kazandığını görüyorum. Hatta İsviçre gibi “Aman kimseye bulaşmayalım,” yaklaşımını devlet politikası hâline getirmiş ve işleri gayet de yolunda gitmiş ülkeler az değil. Misal Paraguay, 10. yüzyılın ilk yarısında böyle bir “kendi kendine yeten yedi ülkeden biri” olma
    hevesine kapılmış ve kendisini dışarıya kapatarak hızlı bir gelişme süreci yaşamıştı. Paraguay’ın kendini dışarı kapatması çok da zor değil: Etrafında Uruguay, Arjantin, Brezilya var. Dünya kupası açısından adeta bir ölüm grubu ama Avrupa ve Ortadoğu’ya kıyasla sakin diyebileceğimiz tıynette ülkeler bunlar.

    Ha nedir, günün birinde, 19. yüzyılın ikinci yarısında falan, Paraguay Başkanı Lopez ölüyor ve her demokratik ülkede olduğu gibi oğlu Solano Lopez başkan seçiliyor. Tabii ki ismi sadece bu kadar değil ama aklımda bu kadarının kaldığına şükredin artık. Bu oğul Lopez, “Artık bölgede seyirci değil, oyuncu olacağız,” diyor ve Güney Amerika’da diklenmeden dik duracağını ilan ediyor.

    Hâlbuki ondan önce kimse “Paraguay da ürkekmiş, Paraguay da çekingenmiş,” falan demiyor ama oğul Lopez her nasılsa bir komplekse girmiş ve Güney Amerika’nın yükselen bölgesel gücü olma hevesine kapılmış. Ama Arjantin ve Brezilya hayli güçlü. Bizim Lopez uyanık ya, önce ‘komşularla sıfır sorun’ politikasıyla Uruguay’a yanaşıyor. E Brezilya ve Arjantin zaten küs gibi. Bizimki de hesapta Uruguay’ı yanına alıp bu ikisini birbirine düşürecek. Boyuna bakmadan stratejik sinsilikler peşinde.

    Yalnız bir süre sonra Uruguay’da işler karışınca Brezilya kendi çıkarları için duruma müdahale
    etmesin mi? Sen bizim Lopez’i görme, nasıl köpürüyor. Bu bizim salak oğlan, boyuna posuna bakmadan gidip Brezilya’nın ticaret gemilerinden birine el koyuyor. Aklımda doğru kaldıysa gemideki yolculardan biri de Brezilyalı bir devlet adamı mı, komutan mı ne, onu da derdest ediyor ve yetmiyormuş gibi Brezilya’ya savaş ilan ediyor. Aklı sıra Uruguay da onunla olacak, Brezilya ve Arjantin arasında bir sürtüşme olduğu için Arjantin de ona arka çıkacak ve hep birlik olup Brezilya’yı yenecekler. Bir akıllar ki sormayın gitsin.

    Önce Uruguay “Bu stratejik debillikte ben yokum arkadaş,” diyerek karşı tarafa geçiveriyor, Arjantin bu dahice planı başından beri hiç mi hiç umursamıyor ve bir tarafta bizim salak oğlan Lopez, diğer tarafta Güney Amerika’nın iki büyük gücü Arjantin ve Brezilya, yanlarında da Uruguay, hep beraber Paraguay’a karşı savaşa giriyorlar. Sonrasının detaylarıyla canınızı sıkmayayım diyorum ama o detaylar en nihayetinde Güney Amerika’nın en kanlı savaşlarından birine ve 400 bin insanın hayatına mâl oluyor.

    Ha nedir? En başta dediğim gibi, savaşı kaybeden Paraguay çok kaybediyor, evet, ama savaşı kazanan Brezilya borç içinde kalıyor, Arjantin de isyanlarla çalkalanıyor. Son tahlilde, savaşların asla kazananı olmuyor, sadece savaşanlardan biri daha az kaybediyor. Halklarını kişisel hırsları ve hayâlleri için ölüme sürükleyenler de aradan yüzlerce yıl geçse bile unutulmuyor, dünyanın bir diğer ucundaki bir zirzopun yazısına bile konu olabiliyor.

  • İbnülemin’in özel defterinden hoş latifeler

    Son Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin önde gelen edebiyat tarihçisi, müzeci ve mutasavvıf İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in yazma bir eseri ilk kez günışığına çıkıyor. Yazarın 50 yıla yakın yanında taşıdığı özel defter.

    İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in basılmamış eserlerinden biri de Kemal ü’l-Letâif’dir. Tek nüsha olan bu yazmanın başlangıcında “bu Mecmua’nın tahririne 21 Şevvâl 1322//15 Kanunevvel 1320 Çarşamba günü mübâşeret (baş-lanmış) olunmuştur” denilmektedir. 28 Aralık 1904 tarihine denk gelen bu ifade, eserin yazılmaya başlanma tarihidir.

    Eserin sonunda yazılı latifelerin bitişinde 1951/1952 tarihleri görülmektedir. Bundan dolayı İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in bu eserini yaklaşık 48 yıl yanı başından ayırmadığını, hoşuna giden veya yaşadığı latifeleri bu eserine yıllar boyu kaydettiğini anlıyoruz. 20×13 cm. ölçüsündeki eser 201 varaktır (402 sayfa). Son kısımda 11 varak (22 sayfa) boştur. 4a-18a varakları arasında 36 adet Nas-reddin Hoca fıkrası kayıtlıdır. Açık saçık fıkraların, galiz bazı ifadelerin de yer aldığı bu latife hazinesinden #tarih okurlarına bir seçki sunuyorum:

    .Veliahd-ı Saltanat Abdülmecid Efendi bilmünasebe Maarif Nezaretine ta’yin olunan Doktor Nazım Bey’den bahs eylediği sırada “Doktorlar ya öldürür yahud diriltirler, Allah vere de bu nâzır Maarifi öldüren doktorlardan olmasın” dedi. Arz-ı takdirât ettim. 9 [zilkade] [13]36 / 16 Ağustos [13]34 / [16 Ağustos 1918] (Sayfa 108).

    .Müessislerinden olduğum “Türk İslâm Eserleri Müzesi” müdiriyetinde bulundu-ğum esnâda benden şehâdetnâme istediler. Şöyle mukabelede bulundum: “Benim gibi Şark ve Garb’ta ma’ruf olan bir ademden ilim şehâdetnâmesi istemek ehli iffet bir kadından fahişe vesikâsı istemek kabilindendir.”  21 Teşrinsani 1939 (sayfa 196).

    .Bir gece musiki meclisimize bir takım lüzumsuz eşhhas da gelmiş kımıldayacak yer kalmamış idi. Kâni nâmındaki hoşsada âmâ hafız gelince -mecliste bulunan- muharrir ve muallimlerden ve erbâb-ı musikiden Hakkı Süha Bey bana hitaben “Kâni geldi” dedi. “Gelen yalnız Kâni mi, Fuzulî de geldi” dedim. Nükteyi anla-yanlar münbasit oldu. 29 Teşrinsani 1954 (sayfa 201).

    .Kör lakabıyla meşhur Mahmud Nedim Paşa’nın bira-deri Sağır Ahmed Bey’in oğlu Ali Haydar Bey Fuad Paşa’ya bir kaside-i medhiye takdim eder. Fuad “Aferin beyefen-di oğlum amca paşa hazretleri görse, peder beyefendi duysa elhak memnun olurlardı” der. Dersaadet gazetesi  14 Temmuz 1326.

    .Mekteb-i Harbiye civarında Belvü Bahçesinde terennüm eden Deniz Kızı namıyla maruf Eftelya’yı bir gece dinlerken Reşid Paşazade Salih Bey “Dikkat buyurursanız sesi dalgalanıyor” demesiyle “deniz kızı olur da dalgalanmaz mı?” dedim. 1 Ağustos 1932.
    .Diyojen’e “nerelisin?” demişler “Dünyalıyım” demiş.


    .Galata Mevlevihanesi Şeyhi Ahmed Celâleddin Dede hastalık geçirdikten sonra ehibbasından biri “bize de geliniz” diye rica etmesiyle şeyh “kendime gelirsem size de gelirim” cevabını vermiştir. Ali Fuad Bey söyledi. 19 Eylül 1932 (sayfa 176).

    .Şair Kazım Paşa, İsmail Paşa-zâde Şair Hakkı Bey’e “Senin yüzünü gördükçe karına acıyorum” demiş. Hakkı Bey de “Eğer karımı görsen bana daha ziyade acırsın” demiş. Beylikçi Tahir Bey söyledi. 4 Şevval [1]317.

    .Kethüdazade Arif Efendi elinde baston olduğu halde sokakta gezerken bir zat tesadüf eder. O zaman İstanbul’da baston taşıyan nadir olmağla o zat kethüda-zadenin baston taşıdığına taaccüb edib “Efendi elinizde Frenk değneği ne geziyorsunuz” dedikte müşarûnileyh “Ben onu Osmanlı ettim de öyle kullanıyorum” demiştir (sayfa 75).

    . Sultan Mahmud, İzzet Molla’ya “Molla Yesari-zâde’yi ne kadar seversin her yerde sizi yan yana görüyorum, bu ne kadar muhabbet” demiş. Molla da “Yesari-zâde dainiz güzel yazı yazar. Kulunuz da biraz medrese gördüm. İkimiz yan yana gelince okur-yazar bir efendi oluyoruz” demiş (sayfa 73).

    . Akbaba gazetesi sahibi Yusuf Ziya, telefonla bir iş için görüştüğüm esnada Ada’da otururken avdet edip gazete idaresine kapandığından bahs ile ziyarette bulunamadığını söylediği sırada “Adalı idik, odalı olduk” dedi. Ben de derhal “o halde biz de sizi odalık! yaparız” dedim. 24 Eylül 1934 (sayfa 182).

    Yeniçerinin biri ayvazın birine “Oğlan Müslüman olsan” diye zor ettikte ayvaz “Çeri efendi Müslüman olayım amma ne diyeyim de olayım” der. Yeniçeri “Vallah ne denileceğini ben de bilmiyorum” cevabını verir (sayfa 33).

    Osmanlı kültürüne adanmış bir hayat

    İbn’ülemin Mahmud Kemal İnal 1870 senesinde İstanbul Mercan’da doğmuştur. “Mühürdar” lâkabı ile
    bilinen Emin Paşa’nın oğludur. İlk öğreniminden sonra bazı okullarda medrese derslerine devam etmişse de asıl öğrenimi özel öğretmenlerdendir. Merakı ve özel çalışmalar ile kendi kendini yetiştirmiştir. Çok
    genç yaşında gazete ve mecmualara yazılar yazmaya ve Babıâli kalemlerine devama başlamıştır. Sadaret
    Mektubî Kalemi Müdürü iken Meşrutiyet’ten (1908) sonra Eyâlât-ı Mümtaze Kalemi müdürü olmuş ve 13 sene bu vazifede bulunmuştur. Müdevvenat-ı Kanuniye ve Takvim-i Vakayi Müdürlüklerini de bu göreve ilâve olarak yapmıştır. Bir zaman sonra Babıâli’nin en önemli vazifelerinden biri bulunan Divan-ı
    Hümayûn Beylikçiliği’ne tayin edilmiştir.

    Evkaf-ı İslâmiye Müzesi’nin (şimdi Türk-İslâm Eserleri Müzesi) idare meclisi üye ve başkanlığını, Vesâik-i Tarihiye Tasnif Heyeti Reisliği ve Türk Tarih Encümeni üyeliği yapmış ve son görevi olan Evkaf-ı İslamiye Müzesi Müdürlüğü’nden emekliye ayrılmıştır. 25 Haziran 1957’de yaşama veda etmiş, Merkez Efendi Mezarlığı’ndaki aile kabrine gömülmüştür.

    Eşsiz yazma kitaplarla dolu kütüphanesi, kıymetli yazı koleksiyonlarıyla evi ve bizzat kendisi canlı bir müze sayılan merhumun 40’a yakın basılmış ve basılmamış eseri mevcuddur. Bütün kütüphanesi ve hat koleksiyonu vasiyeti gereği İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ne bağışlanmıştır.

    Eserlerinden bazıları şunlardır: Son Asır Türk Şairleri, Son Sadrazamlar, Son Hattatlar, Hoşsada, Şeyhülislam Yahya Efendi Divanı Mukaddemesi, Leskofçalı Galib Divanı Mukaddemesi, Evkaf Nezareti Tarihçesinde Nazırların Hal Tercümeleri, Yusuf Kemal Paşa’nın Sadareti ve Konak Meselesi, Kemal-ül Hikme, Kemal-ü’l İsme, Tuhfe-i Hattatin Mukaddemesi, Sabih (Roman).

  • ‘Moda’sı geçmeyen semtte tarihî bir gezinti

    GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE
    MODA’DA GEZİNTİ

    Deniz Kavukçuoğlu, hayatının bir bölümünü geçirdiği ve hâlâ yaşadığı Moda’yı anlattığı ve “bir gezinti kitabı” olarak nitelendirdiği kitabında okuyucuyu Kadıköy Çarşısı, Bahariye, Mühürdar ve Moda’da bir geziye çıkarıyor. Tarihi semtin sokaklarını dolaşırken, Moda’yı Moda yapan kişileri, yapıları ve dükkânları da tanıyoruz.

    19’uncu yüzyılda daha çok Avrupalıların ve özellikle İngilizlerin tercih ettiği, konaklar ve büyük bahçeli evlerle dolu semt olan Moda, 1950’li ve 60’lı yıllardan itibaren hızla apartmanlaşan yerlerden biri oldu.

    Yazar, eski Moda’nın çehresinin bu apartmanlaşma döneminde nasıl değiştiğini de anlatmış. Birbiri ardına yükselen apartmanların inşaatlarında çalışan işçilerin, memleketten çağırdıkları hemşehrilerinin kapıcı olmasını sağladığını, semte yerleşen kapıcıların akrabalarının da arka arkaya bakkal, manav, kasap,
    büfe, lokanta, kahve ve bilardo salonu açtığını aktaran Kavukçuoğlu, bu sürecin semtte büyük değişikliklere yol açtığını aktarıyor. Kitaptaki ilginç bilgilerden biri de bugün Moda’yla özdeşleşen çay bahçelerinin
    nasıl ortaya çıktığıyla ilgili. Kavukçuoğlu, kapıcıların boş oldukları pazar günleri kendilerini başka semtlerden ziyarete gelen köylülerini, akrabalarını ağırlamakta zorluk çektiğini ve bu çay bahçelerinin de ilk olarak bu ihtiyaca cevap vermek için açıldığını anlatmış.

    Kavukçuoğlu’nun anlattıkları semtin tarihiyle de sınırlı kalmıyor. Sözgelimi 238 yıllık bir geçmişe sahip Ali
    Muhiddin Hacı Bekir’i anlatırken yalnızca demirhindi şerbetinden ve birbirinden güzel lokumlarından söz etmiyor. 18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da kurulan rafinerilerde üretilen şekerin, yani “kelle şekeri”nin Türkiye’ye gelmesini ve Hacı Bekir’in bu sayede ürettiği akide şekerlerini, 1811’de bulunan nişastanın un yerine kullanılmasını ve şekerle karıştırılıp ilk lokumların üretilmesini de anlatıyor.

    Kısacası, Kavukçuoğlu’nun kitabı bir kent kitabı olmanın hakkını verirken okuyucuyu başka birçok konuda da bilgi sahibi yapan sıkı bir çalışma olmuş.