Etiket: sayı:18

  • Sultan Abdülhamid’in pırlantalarını kim aldı?

    Sultan Abdülhamid’in pırlantalarını kim aldı?

    II. Abdülhamid’in ölümünden sonra birçok söylenti çıkmıştı. Kızları Ayşe ve Şadiye Sultan, hatıralarında padişahın hep yanında taşıdığı ve “su çantası” görünümündeki çantanın İttihatçılar tarafından gaspedildiğini ileri sürmüşlerdi. Arşivdeki belgeler bu iddiaları yalanlıyor.

    Sultan II. Abdülhamid’in Selanik sürgününden dönüşünde yerleştirildiği Beylerbeyi Sarayı’nda 1918’deki vefatının ardından çeşitli söylentiler ortaya çıkmıştır. Bazı hatıratlar Abdülhamid’i yerin dibine batırırken, bazıları da onu yüceltmeye, İttihat ve Terakki mensuplarını toptan “hırsız” olarak göstermeye yöneliktir. İlk iddia, padişahlık zamanından beri yanından ayırmadığı çantasındaki bir miktar mücevher, altın, nakit para ve tahvilin İttihat ve Terakki yöneticileri tarafından çalındığı ima ve iddiasıdır. İkinci olarak Sultan Abdülhamid’e ait mühürlerin gasp edildiğine yönelik ciddi bir suç isnat edilmektedir. Dönemin kaynaklarında farklı beyanlar söz konusu olsa da Sultan Abdülhamid’in kızları Ayşe ve Şadiye Sultan’ın anılarında bu iki iddia şüpheye mahal vermeyecek kesinlikte ifade edilir.

    Abdülhamid’in ölümünün ardından bir heyet tarafından geride bıraktığı mal ve eşyanın tespit ve dökümünün yapıldığı tereke mazbatası (solda) ile Beylerbeyi Sarayı’nda bulunan mühür ve madalyonların saklanmak üzere Topkapı Sarayı hazinesine gönderildiğinin belgesi.

    Şadiye Sultan (1886-1977), Ayşe Sultan (1887-1960) yılları arasında yaşamışlardır. Şadiye Sultan’ın Babam Abdülhamid-Saray ve Sürgün Yılları, Ayşe Sultan’ın Babam Sultan Abdülhamid isimli hatıratları önce Hayat mecmuasında tefrika edilmiş, ardından kitap olarak yayınlanmıştır. Ayşe Sultan’ın hatıratını kaleme almasında Yılmaz Öztuna ve Nihal Atsız’ın yardımları olmuştur. Enver Paşa’nın “hırsızlığı”, bizzat kızları tarafından kaleme alınan hatıralarda dile getirildiği için, neredeyse sorgusuz sualsiz kabul görmüş ve bunların etkisi günümüze dek sürmüştür. Şimdi iki hatırattaki iddiaları, Abdülhamid’in vefatı ardından tutulan tereke mazbatasındaki bilgilerle mukayese edelim.

    Bu hatıralarda birkaç çantadan bahsedilmektedir. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra Selanik’e gönderildiği sıralarda ortadan kaybolduğu iddia edilen bir çanta vardır ki, konumuz olan “su çantası”ndan farklı bir çantadır. Esas “su çantası” ise Abdülhamid’in padişahlığı zamanında genellikle Haremağalarından Nadir Ağa’nın taşıdığı ve gözönünden ayırmadığı bir çantadır. Ayşe Sultan’ın annesi Müşfika Kadınefendi, bunu Yıldız’dan yola çıkarken Küçük Mabeyn Köşkü’ndeki masanın üzerinden alarak Selanik’e kadar getirmiştir. Abdülhamid’in ölümünde de Beylerbeyi Sarayı’nda ortaya çıkan çanta budur. Etrafa su termosu taşındığı izlenimi verilen çanta, aslında tıka basa mücevher, banknot, altın para ve tahvillerle doludur.

    Ayşe Sultan’ın çantayı annesinin Selanik’e getirdiği iddiasına karşın Şadiye Sultan da sarı renkli “su çantası”nı Selanik’e getirdiğini anlatır. Babası Abdülhamid kendisine “bunda su yoktur, sudan daha mühim şey vardır. Bu hususu bilahare seninle görüşürüz” demiştir. Sonradan babası bir ananas hediye edecek ve Şadiye Sultan ananas paketini açtığında iki avuç dolusu pırlantanın yerleştirildiği bir küçük paket ve not kâğıdı bulacaktır. Kâğıtta “Su çantasındaki hakkın” yazılıdır ve Şadiye Sultan böylelikle o çantanın asli işlevini anlayacaktır.

    Ayşe Sultan birebir yaşamadığı vefat ve ertesinde gelişen olayları rivayet yoluyla aktarır. Bu anlatıma göre babasının ölümünden iki gün sonra Enver Paşa’nın başında olduğu bir heyet Beylerbeyi Sarayı’na gelerek Abdülhamid’in cenazesinin çıkarılmasıyla mühürlenen odayı açtırır. Bütün dolapları karıştırır ve o meşhur çantayı bulur. İçinden çıkan mühürlü kutu olduğu gibi pırlanta doludur. Ayrıca çıkan bir tomar kâğıt ve Abdülhamid’in hatıra defterini Enver Paşa burup paltosunun cebine koyar: “Enver Paşa mühürleri sorunca mecburen annemde olduğunu söylemişler. Fakat annem mühürleri hey’ete vermemiş. Bunun üzerine kendisinin Beylerbeyi Sarayı’nda hapsolunacağı söylenerek tehdit olunmuş. O zaman annem, ‘mühürleri ancak büyük oğluna veririm’ deyip Mehmed Selim Efendi’ye teslim etmiş. Fakat bu defa da Mehmed Selim Efendi’ye tehdide başlamışlar.

    Nihayet bir hâl çaresi bulunmuş: Mühürleri bir zarfa koyup açılmaması şartıyla Mehmed Selim Efendi’ye bırakmışlar. Fakat mühürlerin bir kopyasını kendileri alıkoymuşlar. Mühürlerin asılları, Mehmed Selim Efendi ölünceye kadar kendisinde kalmıştır. Öldükten sonra ne olduğu, kimin elinde kaldığı belli değildir”. Enver Paşa çantayı Sultan Reşad’a götürmüş. O da çanta içindekilerin evlatlarına taksim edilmesini emretmiş. Bunun üzerine Selim Efendi’ye teslim edilmiş ama alt tarafının kesik olduğu görülmüş. Buna rağmen evlatlarına onar bin, kadınlarına beşer bin liralık mücevher bölüştürülmüş. Ayşe Sultan yurtdışında olduğu için hakkını kasasına yatırmışlar.

    Halife Abdülmecid’in fırçasından Abdülhamid’in tahtan indirilmesi, 27 Nisan 1909.

    Şadiye Sultan’ın anlatımı da farklılıklarıyla birlikte buna yakındır. Mühürler, mücevherler, paralar, gasplar ve tehditlerle dolu bu ifadelerde çelişkiler fark edilebilir. Mühürlerin ayaküstü kopyasının yapılması nasıl mümkün olabilir? Yapılsa bile kopya mühür aslına asla benzemeyeceğinden ne işe yarayacaktır? Alt tarafı kesilerek içindeki mücevherlerin çalındığı iddia edilen bir çantadan arta kalan mücevherlerle 27 civarında mirasçıya adam başı 5-10 bin lira nasıl taksim edilebilmiştir?

    Bu kısa alıntılarla naklettiğimiz mış’lı miş’li anlatımların ete kemiğe bürünmüş ifadeler içeren resmî belgelerle mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan tablonun bambaşka olduğunu gördük.

    Ayşe Sultan’ın hatıra kitabı, çocukluğu ve yaşlılığı

    Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bir dosyada Sultan Abdülhamid’in 10 Şubat 1918’de ölümünün ardından cenazesi çıkarılır çıkarılmaz odası ve dairesinin Hanedan-ı Saltanat Nizamnamesi uyarınca Saray Muhafızı Rasim Bey’in emriyle mühürlenmesinden itibaren yaşananları anlatan resmî bir “tereke mazbatası” mevcuttur. Ayandan Salih (sonradan Sadrazam olacak Salih Paşa), Şura-yı Devlet Mülkiye ve Maarif Dairesi Reisi Hazım (yazar Oktay Akbal’ın dedesi Ebubekir Hazım Tepeyran) ve Meşihat Müsteşarı Kamil Efendi’nin imza ve mühürlerini taşımaktadır. 16 Mart 1918 tarihli ve üç büyük sayfadan ibaret bu mazbataya göre kalabalık bir heyet 12, 16, 17, 20 Şubat ve 2, 12 Mart tarih- lerinde Abdülhamid’in terekesini tespit etmişlerdir.

    Bu çalışmalarda Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Sadaret’in emriyle sadece ilk gün kısa bir süre bulunmuştur. Saray Muhafızları ve Harem Ağaları ile birlikte mühürleri sökerek Abdülhamid’in dairesine girmişlerdir.

    Bütün çalışmalarda Hanedan-ı Saltanat Meclisi’nin görevlendirdiği Abdülhamid’in en büyük oğlu Selim Efendi, saray muhafızları, tereke görevlileri, eytam müdürü ve mazbatayı hazırlayan heyet üyeleri bulunmuşlardır. Ne kadar mücevher ve kıymetli kâğıt varsa heyetin gözü önünde tek tek sayılarak tespit edilmiştir. Darphane müteahhidi Arşod isminde bir mücevherci getirilerek kıymet takdiri yaptırılmıştır. Bu arada iri bir pembe elmasın aslında daha değersiz beyaz bir elmasın boyanmasıyla elde edildiğinin hilesi de ortaya çıkarılmıştır.

    12 Mart günü bütün tespitler yapıldıktan sonra Hanedan Meclisi’nin aldığı karar gereğince bütün kıymetli evrak ve mücevher meşhur su çantasına tekrar doldurulmuş ve aile efra- dı dâhil olmak üzere orada bulunan yetkili zevatın mühürleriyle mühürlendikten sonra bir bohçaya sarılarak üstüne tekrar mühür vurulmuştur. Seyrisefain İdaresi’nden çağırılan bir istimbota muhafızlar eşliğinde binen aile reis ve vekilleri ile heyetin nezaretinde bohça Galata’da Osmanlı Bankası’na bırakılmıştır.

    Bütün bu safhalarda Enver Paşa sadece ilk gün kısa bir süre bulunmuş ve mazbataya göre mühürlerle ilgili anlatılan hatıralara tamamen aykırı bir talebi olmamıştır. Zira teamül-i kadim üzere vefat eden padişahın mührü zaten Hazine-i Hümayun’a konulmak üzere alınırdı. Mühür iadesi ile ilgili muameleler sona bırakılmış, bir kısmı doğrudan Sadaret Müsteşarı Emin Bey’e teslim edilmiş, Kadınefendi tarafından oğluna verileceği belirtilen mühürler ise Şehzade Selim Efendi’ye Hanedan Meclisi’ne göstermek üzere emanet edilmiştir. En sonunda bütün mühürler Topkapı Sarayı Hazinesi Dairesi’ne teslim edilmiş olup makbuzları günümüzde Osmanlı Arşivi’nde bulunmaktadır. Mühürlerin asılları teşhirde olmasa bile Topkapı Sarayı’nda korunmakta oldukları şifahen teyit edilmiştir.

    1960’da vefat eden Ayşe Sultan ile çok sık görüşen ve anılarının hazırlanmasında etkisi olan İsmail Hami Danişmend İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi adlı eserinin Abdülhamid’in ölümünü anlattığı sayfalarında Ayşe ve Şadiye Sultanların anılarından iktibasta bulunmamıştır. Üstelik tereke tespit heyetinde bulunan Hazım Bey’in bu tespit çalışmalarındaki bir hatırasını nakletmiştir. Belki de Hazım Bey’den dinledikleriyle yukarıdan beri anlattığımız safhaların ayniyle vaki olduğuna emin olmuş ve acımasız bir İttihatçı düşmanı olmasına rağmen su çantasındaki mücevherlerin çalınması iddiasını diline dolamamıştır.

    İttihat ve Terakki hükümetinin 1912’de çıkardığı Hanedan-ı Saltanat Nizamnamesi’ne kadar padişahlar çocuklarına miras bırakamazlardı. Ölen padişahın çocukları yeni padişahın insafına terkedilir, kendilerine tahsis edilecek maaş ve meskenlerle idare ederlerdi. Abdülhamid, ağabeyi Beşinci Murad’ın çocuklarına bu şekilde bakmıştır. Kendi çocukları da benzer bir duruma hatta sefalete düşebilirlerdi. Buna rağmen kendilerine ilk defa miras hakkını temin eden İttihat ve Terakki liderlerini acımasızca ve söylentilere kanarak hırsızlıkla suçlamaları da ibret alınması gereken bir durumdur. (1909 fiyatlarıyla 500 bin Osmanlı Lirasının (ekmek, peynir gibi temel tüketim malları cinsinden) satın alım gücü bugün yaklaşık olarak 150 Milyon TL’dir. Arazi ve gayrımenkul fiyatları cinsinden bugünkü değerler çok daha yüksektir).

  • Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet

    Gerçek sebebi hiçbir zaman ortaya çıkmayan ve ünlü doktor Neşet Naci Arzan’ın öldürüldüğü Ankara Cinayeti bundan tam 70 yıl önce işlenmişti. Zanlılardan birinin genelkurmay başkanının oğlu olması, olaya ilgiyi arttırmış ve cinayet kamuoyunu yıllarca meşgul etmişti.

    Türkiye’yi sarsan ve II. Dünya Savaşı’nın bitişi, çok partili yaşama geçiş kararı gibi hayati gündem konuları arasında kamuoyunu aylarca meşgul eden Ankara Cinayeti işlendiğinde takvimler 16 Ekim 1945’i gösteriyordu. Ulus’taki Anafartalar Caddesi’nde bulunan Doktor Neşet Naci Arzan’ın muayenehanesine gelen bir kişi, bekleme salonunda bir süre bekledikten sonra doktoru tabancayla öldürmüş ve kaçmıştı. Çok tanınan ve sevilen doktor Arzan’ı öldürdüğünü söyleyen 23 yaşındaki Reşit Mercan adlı genç ertesi gün teslim olmuş ve cinayeti “doktor hastalığına karşı lakayt davrandığı, kendisini sanatoryuma yatırmadığı” için işlediğini söylemişti. Gazetelere yansıyan bilgilere göre katil, muayenehanede unuttuğu şapkası sayesinde yakalanmıştı.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Bolu’daki karar duruşmasında sanıklar Reşit Mercan (üstte) ve Haşmet Orbay (altta). Tarih 16 Kasım 1946. Cumhuriyet gazetesi arşivi.

    Cinayeti, Türkiye’nin en önemli gündem maddesi haline getiren ise katil olduğunu itiraf eden Reşit’in, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet’le çok yakın arkadaş olması ve olaya Haşmet’in de karışmasıydı. 18 Ekim 1945’teki ilk duruşmada Reşit, silahı Haşmet aracılığıyla aldıklarını söylemişti. Aynı duruşmada, Reşit’in cinayeti işledikten sonra Haşmet’in evine gittiği de ortaya çıkmıştı. Oysa Haşmet, polis ifadesinde Reşit’i bir haftadır görmediğini söylüyordu.

    Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki beş duruşmanın ardından savcı, Reşit Mercan için idam, Haşmet Orbay içinse bir yıl hapis cezası verilmesini istedi. Mahkeme 13 Kasım 1945’te Reşit Mercan’ı cinayet işlemekten 20 yıla, Haşmet Orbay’ı ise zabıtayı şaşırtmak, katilin ele geçmesini güçleştirmek ve ruhsatsız silah suçlarından bir yıl hapis cezasına mahkum etti.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Cinayetin işlendiği apartman Doktor Neşet Naci Arzan, 16 Ekim 1945’te saat 19.00 sularında Anafartalar Caddesi’ndeki Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) Apartmanı’nın beş numaralı dairesinde bulunan muayenehanesinde öldürüldü. Apartmanın 1945’teki hâli.
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Cinayetin işlendiği bina bugün Aile Bakanlığı’na bağlı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne ait. Fotoğraf: Elvan Eker, 2015.

    Ancak kamuoyu bu karardan tatmin olmamıştı. Her şeyden önce duruşmalarda savcının ve mahkeme başkanının Haşmet’i kollayıcı tavrı dikkatlerden kaçmamıştı. Üstelik daha ilk gün Haşmet’in suça iştirak ettiği kesinleşmesine rağmen üç duruşma boyunca Haşmet tutuklanmamıştı. Bazı tanıklar dinlenmemiş, dinlenenlerin Reşit’i suçlu göstermesi için zemin hazırlanmıştı. Reşit Mercan’ın avukatı, birçok delilin yeterince incelenmediğini, cinayetin işlendiği apartmanda muayenehanesi olan ve olay yerine ilk gidenlerden tanık Doktor Fahri Ecevit’in (Bülent Ecevit’in babası) yerde gördüğünü söylediği patlamamış mermi örneğinde olduğu gibi bazı delillerin yok edildiği şüphelerini dile getirdi. Tüm bunlara Haşmet’in duruşmalardaki şımarık ve umursamaz tavırları eklenince Haşmet’e karşı bir nefret oluşması kaçınılmazdı. Genelkurmay başkanının oğlu Haşmet, aynı zamanda Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın yanında katipti. İlerleyen zamanlarda kadrosu olmasına rağmen işe gitmediği, yalnızca aydan aya maaş aldığı ortaya çıkacaktı.

    Reşit ise yoksul bir ailenin çocuğuydu. Daha anne karnındayken, babası 30 Ağustos 1922’deki Büyük Taarruz’da şehit olmuş, orta kısmını bitirdiği ve Haşmet’le tanıştığı yer olan Robert Kolej’den maddi nedenlerle ayrılıp eğitimine Ankara Gazi Lisesi’nde devam etmişti. Cinayetten birkaç ay önce, Ankara’da askerliğini yaptığı sırada Haşmet’le yeniden karşılaşmışlar ve bir süre aynı evde yaşamışlardı. Reşit, Haşmet aracılığıyla bir tercümanlık işi de bulmuştu.

    Mahkemenin adaleti sağlamadığı yönündeki şüpheler kısa sürede Haşmet’in işlediği cinayetin Reşit’in üzerine yıkıldığı söylentilerine dönüştü. Çok partili sisteme geçilme beklentisi, hem CHP içinde hem basında muhaliflerin sayısını arttırmıştı. Tasvir başta olmak üzere CHP’ye muhalif gazeteler, cinayetin üzerine gidip duruşmaları yakından takip ediyor, okuyucularına o güne dek pek alışık olunmayan tarzda, “tarafsız” haberler aktarıyordu. Bu yayınlar, Ankara Cinayeti ile ilgili şüphelerin oluşmasının en önemli sebebiydi.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Haşmet Orbay’ın anne ve babası Haşmet Orbay’ın babası Kazım Orbay, oğlunun karıştığı Ankara Cinayeti nedeniyle 30 Temmuz 1946’da genelkurmay başkanlığından ayrıldığında bu görevi iki buçuk yıldır sürdürüyordu. Haşmet Orbay’ın annesi ise Enver Paşa’nın kardeşi Mediha Hanımdı. Fotoğrafta, Mediha ve Kazım Orbay çifti 1930’lu yılların sonunda bir İngiltere seyahatinde görülüyor.

    Dosyayı inceleyen Yargıtay Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan da karardan tatmin olmamıştı. 26 Ocak 1946’da Karaoğlan’ın itirazını inceleyen Yargıtay, cinayet mahallinde tatbikat yapılmaması, delillerin yeterince incelenmemesi ve bazı tanıkların dinlenmemesi gerekçesiyle kararı iptal etti. Kararda, Haşmet Orbay’ın suça iştirak ettiğinin açık olduğu da yazıyordu. Başsavcı Karaoğlan’ın, Ankara’daki mahkemenin güvenilirliğini kaybettiğini ima ederek davanın başka bir yere alınması talebi bu kararda reddedilmişti ama ertesi gün Karaoğlan itiraz edince davanın Bolu Ağır Ceza Mahkemesi’ne taşınması kararı çıktı.

    Bolu’daki duruşmalar 15 Mayıs 1946’da başladı. Daha ilk duruşmada bazı şeylerin değişeceği belli olmuştu. Reşit’in akrabası Şefik tanık olarak dinlendi ve Reşit’in cinayet saatinde kendi evlerinde olduğunu söyledi. Haşmet Orbay’ın avukatı Feridun Söğütlügil tanığa “Bunu niye önceden söylemedin?” diye sorunca Şefik, “İki kez polise gittim söyledim fakat beni dinlemediler, mahkemede anlatırsın deyip başlarından savdılar. Mahkeme de beni dinlemedi” yanıtını verir.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Avukatlıktan siyasete Ankara Cinayeti’nin Bolu’daki duruşmaları sırasında avukatlar hep ön plandaydı. Özellikle Reşit Mercan’ın avukatı Celal Yardımcı cesur çıkışlarıyla dikkat çekiyordu (ayakta). İlerleyen yıllarda Demokrat Parti’den milletvekili olan Yardımcı, bakanlık da yaptı. Haşmet Orbay’ın avukatı ise fotoğrafta Yardımcı’nın sağında görünen Feridun Söğütlügil’di. Söğütlügil, orduda muvazzaf binbaşı hakimken bu dava için avukatlığa soyunmuştu.

    İkinci tanık, Reşit’in kızkardeşi Şadiye’ydi. Şadiye, Ankara’daki savcı Kemal Bora’nın hem kendisini hem annesini nasıl tehdit ettiğini anlattı. İddiasına göre savcı Bora, Reşit’in annesi ve ablasını çağırmış, “Doktorla ilişkimiz vardı, Reşit doktoru o yüzden öldürdü” demelerini, böyle derlerse Reşit’in idamdan kurtulacağını söylemişti.

    Mahkeme heyeti, Ankara Emniyeti İkinci Şube Müdürü Naci Uluer’den de cinayet gününü yeniden anlatmasını istedi. Uluer, öldürülen doktorun masasında Reşit adına yazılmış iki reçete bulduklarını, bu nedenle doktorla en son görüşen kişinin Reşit olduğunu anladıklarını söyledi. Katilin unuttuğu şapkanın “bobstil” bir şapka olduğunu, genç birinin giydiğini düşündüklerini ve bazı eğlence yerlerinin vestiyerlerinde yaptıkları araştırma sonucu şapkanın Reşit’e ait olduğunu anladıklarını da anlattı Uluer. Ancak, Reşit Mercan’ın avukatı Celal Yardımcı, Reşit adına yazılı reçetelerdeki el yazılarının farklı olduğunu söyleyerek itiraz etti. Doktora aylar önce muayene olan Reşit’e yazılı bir reçete vardı, ancak ikinci reçetenin olay günü suçu Reşit’e yıkmak için düzenlendiğinden şüphelenmekteydi. Uluer’in şapka meselesiyle ilgili söyledikleri de inandırıcı değildi avukata göre. Çünkü Uluer, 24 Ekim’de Ankara’da verdiği ifadede cinayet mahallinde bulunan şapkanın genç birine ait olduğunun anlaşıldığını, bu yüzden bilardo salonları, gazinolar, kahvehaneler, meyhaneler ve barları dolaşıp şapkanın sahibini aradıklarını, bir vestiyer görevlisinin şapkanın Haşmet’e ait olduğunu söylediğini aktarmıştı. Bunun üzerine Haşmet’in evine gittiklerini ve polisleri görünce “bariz bir heyecan gösteren” Haşmet’in şapkanın kendisine ait olduğunu kabul ettiğini ama bir hafta önce Reşit’e verdiğini söylediğini aktaran da Uluer’di. İki ifadesi arasındaki çelişkinin sorulduğu Uluer, aradan çok zaman geçtiği için bazı detayları unutmuş olabileceğini öne sürdü.

    Ertesi gün devam edilen duruşmada hakim, olay yerinde bulunan şapkayı iki sanığın da denemesini istedi. Önce Reşit’in başında denenen şapka Reşit’in kulaklarına kadar inip komik bir görüntü oluşturunca izleyiciler gülmeye başladı. Reşit’in şapkayı takıyor olması imkansızdı. Şapka sonra Haşmet’te denendi ve tam oldu. Haşmet, “Zaten benim şapkam, tabii ki başıma olacak” dedi ve şapkayı cinayetten bir hafta önce Reşit’e verdiği iddiasını sürdürdü.

    Bu duruşmadaki en önemli gelişme ise Anafartalar Karakolu Komiseri İhsan’ın, Reşit’in teslim olduktan sonra Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’la başbaşa görüştüğünü söylediği ifadesiydi. Bunun doğru olup olmadığının sorulduğu Reşit, Vali ile başbaşa görüştüğünü kabul etti ama ne konuştuklarını söylemedi. Hakimin ısrarı da sonuç vermedi ve Reşit korktuğu için ne konuştuklarını söyleyemeyeceğini açıkladı. Vali ile Reşit’in cinayetten sonra görüşmesinin ortaya çıkması dava üzerindeki şüpheleri iyice arttırmıştı. Reşit’in avukatının Tandoğan’ın dinlenmesi talebi ise kabul görmedi.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    O meşhur şapka Dava süresince en çok konuşulan delillerden biri de cinayet mahallinde unutulan şapkaydı. 16 Mayıs 1946’daki duruşmada şapka iki sanıkta da denendi. Celil’in başına olmayan şapka, Haşmet’e tam olmuştu.

    26 Haziran’da yapılan sonraki duruşmanın başında davanın seyrini tamamen değiştiren bir gelişme yaşandı. Cinayeti kendisinin değil Haşmet’in işlediğini ilk kez söyleyen Reşit Mercan, baskılar ve çeşitli vaatler nedeniyle suçu üstlenmek zorunda kaldığını anlatıyordu. Valiyle cinayetten sonra konuştuklarını yeniden söyleyen Reşit, konuşmanın içeriğini yine açıklamadı. Ancak mahkeme avukatların Vali Tandoğan’ın dinlenmesi talebini bu kez kabul etti.

    Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir cinayet davası bu kadar ilgi görüyor ve gazeteler bu kadar geniş yer ayırıyordu. Reşit Mercan da çok geniş bir hayran kitlesi edinmişti. Cezaevinde evlenme teklifleri içeren mektuplar alan Reşit’i görmek isteyen çok sayıda genç kız duruşmaları takip etmekteydi. Bu arada, Türkiye genelindeki cezaevlerinde yatan mahkumlar Haşmet’in mahkum edilmesini istiyordu, çünkü genelkurmay başkanının oğlu mahkum olursa af çıkacağını düşünmekteydiler.

    Tandoğan’ın dinlendiği 8 Temmuz’daki duruşmada salon yine tıklım tıklımdı. İfade veren Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın ilk sözleri, “Doktor Naci tanınmış bir adamdı. Üstelik Vilayet’in bir sağlık müessesesinin başında bulunuyordu. Bu zatın katilini görmek istememde bir gayrıtabiilik yoktur. Ankara’nın emniyet ve asayişi her zaman alakam ve dikkatim altındadır” oldu. Avukatların, “Siz her cinayet sanığı ile görüşür müsünüz?” sorusuna “Bu kadar önemli bir cinayet olduğu için görüştüm” yanıtı veren Tandoğan, Haşmet’in işlediği suçu Reşit’e yüklemeye çalıştığı iddiasını reddetti. Valiye göre cinayeti ilk günden itiraf eden Reşit gerçek katildir ve suçu yalan ve dedikodular yoluyla başkasının üstüne atmaya çalışmaktadır”.

    Tandoğan’ın ifadesinden sonra dava Kasım ayına bırakıldı. Duruşmanın ertesi günü, 9 Temmuz’da Ankara’dan gelen haber ise herkesi şoke edecekti. İfade verdikten sonra hemen Ankara’ya dönen Vali Nevzat Tandoğan, ertesi sabah intihar etmiştir. Kamuoyunda, Tandoğan’ın Ankara Cinayeti’ndeki sorumluluğunun ortaya çıkması yüzünden intihar ettiği kanısı yaygındı.

    Ankara’da dinlenmeyen çok sayıda yeni tanığın dinlendiği ve yeni delillerin incelendiği duruşmalardan sonra 16 Kasım 1946’da Bolu Ağır Ceza Mahkemesi yeni kararını açıkladı: Haşmet Orbay idama, Reşit Mercan 10 yıl hapse mahkum olmuştu. Ancak Yargıtay kararı yeniden bozdu. 4 Mart 1948’de Bolu’da başlayan üçüncü yargılama 13 Temmuz 1948’de bitti. Bu kez Haşmet Orbay 18 yıla, Reşit Mercan 9 yıla mahkum edilmişti. O yıllarda böyle bir cinayet işleyen birinin idam cezasından kurtulması tek kelimeyle “mucize”ydi. Ama vicdanlar hiç değilse cinayeti işleyen kişi belli olduğu için biraz da olsa rahatlamıştır.

    Demokrat Parti iktidara geldikten iki ay sonra, 14 Temmuz 1950’de bir af yasası çıkarmıştı. Buna göre mahkumiyetlerinin üçte birini çekmiş olanların kalan cezası affedildi. Cezasının üçte birini tamamlayan Reşit, ertesi gün cezaevinden çıkarken “Yaşasın Demokrat Parti” diye bağırıyordu. Haşmet de bir buçuk yıl daha yatıp serbest bırakıldı.

    Cinayetin sebebiyle ilgili ortaya çok sayıda iddia atıldı. Haşmet Orbay’ın doktordan para sızdırmaya çalıştığı ve cinayeti bunun için işlediği öne sürüldü. Mahkemede Haşmet’in ailesiyle arasının bozulduğu ve para sıkıntısı çektiğinin ortaya çıkması bu iddiayı güçlendirmişti. Öldürülen doktorun oğlu Ahmet Arzan ise seneler sonra babasının birçok büyükelçilik gibi Sovyetler Birliği Büyükelçiliği’nin de doktorluğunu yaptığını, bir gün elçilikte Haşmet Orbay’a rastladığını söyledi. Ahmet Arzan’a göre Haşmet Orbay, genelkurmay başkanı olan babasının ilişkileri sayesinde edindiği bazı belgeleri Sovyetler’e satıyor yani düpedüz casusluk yapıyordu. Doktorla elçilikte karşılaşınca casus olduğunun ortaya çıkmasından korkmuş, cinayeti bu yüzden işlemişti. Katil Haşmet Orbay ise 1986’da verdiği söyleşide MİT mensubu olduğunu söylemiş ve cinayetin bu göreviyle bağlantılı olduğunu ima etmişti. Başka çok sayıda iddia da ortaya atıldı ancak cinayetin nedeni hiçbir zaman ortaya çıkmadı.

    TANDOĞAN’IN ÖLÜMÜ

    Vali beyin tek kurşunla intiharı

    Ankara Cinayeti davasının en önemli aşamalarından biri Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın ifade vermesi ve ertesi gün intihar etmesiydi. Ankara’nın kudretli valisinin intiharı herkesi şoke etmişti.

    Ankara Cinayeti davası boyunca Tandoğan’ın adı gündemden hiç düşmedi. Sanıklardan, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay hem kendi oğlu Haldun Tandoğan’ın yakın arkadaşı hem de yanında çalışan bir katipti. Dava süresince ortaya atılan iddialardan biri de Haşmet Orbay’ın döviz kaçakçısı olduğu ve önemli kişilerin yurtdışına döviz kaçırmasına yardımcı olduğuydu. Buna göre, Vali Tandoğan, Haşmet’ten çocuğunu ABD’ye tedaviye götürecek olan doktor Neşet Naci Arzan’a döviz bulması için yardım etmesini istemişti. Yani Haşmet’le öldürülen doktor arasında Tandoğan sayesinde kurulan bir ilişki vardı.

    Bu iddialar nedeniyle çok yıpranan Tandoğan, mahkemede ifade vermek zorunda kalınca iyice zor duruma düştü. İfade verdiğinin ertesi günü, 9 Temmuz 1946’da konutunda kahvaltı yaptıktan sonra gazetelere göz gezdirdikten sonra eşinin yanından ayrılıp başına sıktığı bir kurşunla intihar etti. Gazetelere göre son olarak eşine Ankara Cinayeti davasında şahsı hakkında yapılan dedikodulara ne kadar üzüldüğünü anlatmıştı.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Kaza değil intihar Nevat Tandoğan’ın ölüm sebebi ilk gün bazı gazetelere “tabancanın kaza sonucu ateş alması” olarak yansıdı ancak ertesi gün olayın intihar olduğu kesinleşti.

    İsmet İnönü’ye yakınlığıyla bilinen ve başkentin en güçlü adamlarından biri olarak tanınan Nevzat Tandoğan, 1894’te İstanbul’da doğdu. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik, Adalar ile Üsküdar’da polis müdürlüğü yapmış, ardından Malatya Valisi olarak görevlendirilmişti. 1927’de Konya Milletvekili seçilen Tandoğan, CHP’nin parti müfettişlerinden biriydi aynı zamanda. 1929’da Ankara Valisi ve Belediye Başkanı oldu, asıl ününü de burada yaptı. Çankaya Köşkü ile Ulus arasındaki yol her gün sabunlu suyla temizleten Tandoğan, görüntüyü bozdukları gerekçesiyle bir dönem buraya köylü vatandaşların ve hamalların girmesini yasaklamıştı. Gece sokaklarda dolaşan sarhoşların bir kamyona doldurularak Ankara’nın 7-8 kilometre dışına bırakılması da Tandoğan döneminin uygulamalarındandı.

    Ünlü yazar Refik Halit Karay, Ankara’da gazetecilik yaptığı dönemde Ankara Palas’ta verilen bir çocuk balosunu kaldırıma dizilen yoksul çocukların camdan merakla izlediklerini yazdığı için Tandoğan tarafından başkentten “sürülmüş”, İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştı. Bu karar elbette resmi bir sürgün kararı değildi ama Tandoğan’ın keyfi olarak böyle bir karar alacak gücü vardı.

    Tarihe geçen, “Bu memlekete komünizm gerekirse onu da biz getiririz” sözlerinin de Tandoğan’a ait olduğu rivayet edilir.

  • Anadol henüz efsane değilken…

    Anadol henüz efsane değilken…

    70’li yılların başları… 1913 yılında Şirket-i Hayriye tarafından mimar Ali Talat Bey’e yaptırılan “orijinal” Beşiktaş İskelesi… Bugün 102 yaşına aldırmadan Üsküdar seferleriyle hizmet vermeye devam eden iskelenin önünde eski ‘Amerikan’lar durakta sıralanmış Boğaz yönüne gidecek yolcularını bekliyorlar. Görüntüde bir de “yerli yıldız” var… 1967’de piyasaya çıkan Türkiye’nin ilk seri üretim otomobili Anadol’un birkaç yıl sonra hafif bir makyajla çehresi güzelleştirilen yeni bir modeli bugünkü taksi durağına doğru rahvan bir seyir tutturmuş ilerliyor. Direksiyonunda oturan bey o an bihaber ama üretimlerine 1984’te son verilecek Anadolların pek azı 21. yüzyılı görecek, 2000’lerde “klasik” mertebesine yükselecek bu kült araçlardan bazıları meşhur otomobil müzelerinde nadide parça statüsünde sergilenecek ve tabii iyi korunmuş örnekler çok çok para edecek…

  • Orjinal Törkiş Playboy kulüplerin nefes kesen rekabeti

    Orjinal Törkiş Playboy kulüplerin nefes kesen rekabeti

    1960’lı yıllarda dünyayı kasıp kavuran Playboy kulüpler ve tavşan kızların rüzgârı İstanbul gece hayatını da sarmış, orijinal kulüp açılamasa da Elmadağ ve Tepebaşı’nda hizmete giren iki ayrı “çakma” Playboy kulüp kıyasıya rekabete tutuşmuştu.

    Yıl 1965, mevsim sonbahar. Gazete ve dergilerde “İstanbul’da Playboy Kulüp açılıyor” haberleri yapılıyor.

    Kulüple ilgili çok sayıda rivayet ve soru var: “Çok seçkin kişiler alınacakmış içeriye… Sadece üyeler… Herkes üye olamayacakmış. Bay Edward titiz adamdır.” (Bay Edward Saatçi, İstanbul Elmadağ’da Playboy’u açacak girişimci).

    “Playboy kulüplerin sahibi Hugh Hefner açılışa gelecek mi?” Ama Playboy kulüpleri bilenlerin, duyanların asıl sorusu: “Tavşan kızlar da olacak mı?” Düşlerinde orijinal Playboy tavşan kızları var. İş elbiseleri atlas külotlar ya da mayolar olan ponpon kuyruklu tavşan kızlar… Göğüsler iri ve yarısı teşhirde, yüzlerinde sürekli iş gülücükleriyle tartışılmaz güzellikler… Poposu ponponlu tavşan kızlar çok güzeldi, ortalarda dolanıp içki servisi yapıyorlardı tamam da… Onlar konsomatris veya telekız değildi. Sadece garsonluk ve krupiyelik yaparlardı. Gerçek Playboy’da asıl iş kumardı zaten. Kolej ve üniversite eğitimi için paraya ihtiyacı olan güzel kızlardan tavşanlığı seçen çoktu. Esaslı kurslardan sonra kulüplerde işe başlarlardı. Müşterilerle flört kesinlikle yasaktı. Kızlarla ilişki kurmak isteyen müşteriler üyelikten çıkarılırdı. Tavşan kızların kulüplerde müşterilerle ilişkiye girdiği söylentisi uydurmadır, şehir efsanesidir.

    Tepebaşı Playboy Kulüp, 1966.

    Nice dedikodu ve söylentiden sonra nihayet pleksiglas tabelası asılıyor ilk yerli Playboy’un. Beyaz plastik zemin üstüne silindir şapka ve baston. Fakat Playboy’un papyonlu tavşan amblemi yok. Neden acaba? Sebep belli, Elmadağ’daki Playboy orijinal Playboy kulüplerden değil. Bugünün deyimiyle ‘çakma’ Playboy.

    Ama İstanbul’u saran Playboy heyecanı gerçek. Asıl heyecanlı olansa, Playboy’u açan Edward idi. Çünkü öyle bir Playboy gazı salmıştı ki ortaya, saldığı gazdan kendi başı da dönmeye başlamıştı. Daha doğrusu başı ağrıyordu. Çünkü gerçek Playboy’u açması, tüm beklentileri karşılaması mümkün değildi.

    Lale Belkıs Elmadağ Playboy sahnesinde.

    Dünyanın neresinde olursa olsun Playboy kulüp açmak çok zordu. Hele Türkiye’de… Bir kere Playboy kulüpler kumarhaneydi. Müslüman bir ülkede Playboy kumarhanesi açılmasına izin verilir miydi? Ayrıca milyonlarca dolara patlayacak orijinal Playboy’u İstanbul’da açmaya kim cesaret edebilirdi? Ve sahibi Hugh Hefner, herkese Playboy kulüp açtırır mıydı? Edward Bey nasıl oluyor da açıyordu?

    1960’lı yıllarda Türkiye’de Playboy dergisi tanınıyordu. İthali yasaktı ama bir şekilde temin edilir, fotoğraflar seyredilirdi. Kulüpleri belki yurtdışına giden birkaç kişi görebilmişti. Playboy kulüpleri gören azdı ama konuşanı çoktu. Görmeyi arzu edenler ise pek çoktu. “Madem öyle, işte böyle!” demişti bir girişimci ve İstanbul Playboy Kulüp’ü açmıştı.

    Tepebaşı Playboy Kulüp

    Kervansaray eğlence yerleri patronu İbrahim Doğudan kendi ismini koymamıştı ancak kulübe sermaye yatırıyordu. Doğudan ile işletmeci ve ortak Edward Saatçi’nin girişimi sonrası dört gözle kulübün açılışını bekleyenlerin hayalleri büyümüş, orijinal Playboy kulüplerde bile olmayan fanteziler üretilmişti: “Kulübe giriyorsun, bebek gibi tavşan kız karşılıyor. İçkini veriyor, puronu yakıyor. Müzik, yakın dans… Dilersen yüzme havuzu ve iki kişilik kapalılıkta mesafesiz muhabbetler…”

    Bu söylentilere Bay Edward müthiş kızıyordu. Keşke kulübe başka isim koysalardı ama çare yoktu, tabela asılmış işe girişilmişti ve kulüp açılacaktı. Herkes aslında tavşan kızları merak ediyordu. Kulüp Elmadağ’da Divan Oteli’nin sırasındaydı. Büyük açılış gecesinde düşler kırılmasın diye dört beş kız tavşan kılığına sokulmuştu. Filmlerde gördüklerini bekleyen gözü dönmüş çapkınlar bu manzaradan mutlu olmadı.

    Elmadağ ve Tepebaşı’ndaki Playboy kulüplerin müşteri profili farklıydı. Tepebaşı’ndaki “halk tipi” bir kulüp olarak biliniyor, Elmadağ’daki ise daha üst gelir gruplarına hitap ediyordu.

    Ancak İstanbul gecelerinin tanınmış simaları Playboy Kulüp’ü sevmişti. Onlar İstanbul’un varlıklı kimseleriydi. Hilton, Klöb X, Çınar Otel, Kervansaray, Çatı ve Divan Oteli altındaki Oriental’den başka lokallere gitmezlerdi.

    İşbilir Bay Edward, müziği, servisi, dekoru ile gerçekten klas bir kulüp açmıştı. Playboy böylece İstanbul gece hayatına birinci sınıf gece kulübü olarak yerleşti. Edward bir süre sonra devretti Playboy’u. Artık patron “Arap Basri” olarak tanınan eski futbolcu Basri Üzülmez’di. Playboy, Basri Üzülmez ile de zirvedeydi. Durul Gence Orkestrası ve Kanat Gür Orkestrası ile harika geceler Playboy’daydı. Gönül Yazar, Erkut Taçkın, Özdemir Erdoğan, Semiramis Pekkan, Lale Belkıs gibi bir çok yıldız orada sahneye çıktı. Kapanana kadar, yıllarca sürdü kalitesi.

    Elmadağ’daki kulüp açıldıktan bir yıl sonra ilginç bir gelişme oldu ve gerçek Playboy olmayan Playboy kulübünün de taklitçisi olan bir başka Playboy Kulüp zuhur etti. Yani, çakmanın da çakması olan Playboy Kulüp.

    Tepebaşı Playboy Kulüp

    1965 yılında açılan Edward Saatçi’nin kulübünün başarısı Gazinocular Kralı olarak tanınan Fahrettin Aslan’ı imrendiriyordu. 1966 yılına gelinmişti. Fahrettin Aslan’ın kıvrak zekası formulü buldu: Elmadağ Playboy’a karşı hakiki tavşan kızlarla rekabete girişecekti. Hakiki tavşan kız dediğime bakmayın. Organizatörler Avrupa’dan kızları çok güzel olan bir revü bulmuştu. Fahrettin Bey, “Revüdeki dansçılara tavşan kız kıyafeti diktirin” talimatını verdi. Revünün patronu Dany adında bir dansçıydı, tavşan kız kostümlerini diktirdi.

    Ve “Tavşan kızlar İstanbul’a geldi!” Revünün kızları Yeşilköy Havaalanında uçaktan tavşan kız kostümleriyle indiler. Kızlar, 1.80’e yakın boyları, uzun bacaklarıyla çarpıcıydılar. Havaalanı karıştı, “tavşanları” görmeye koşuştu millet. Gazeteciler hazırdı zaten, flaşlar patladı, heyecan doruğa vurdu.

    14 Kasım 1966, Hürriyet.

    14 Ekim 1966 tarihli Hürriyet gazetesinde iri bir ilanla “Resmi Playboy Club” duyuruldu. İlanı bir çok tavşan kız süslemişti. Kulübün adresi Tepebaşı Cumhuriyet Pavyonu olarak gösterilmişti.

    O yıllarda “pavyon” şu anlama gelirdi: Konsomatris denilen kadınlarla birlikte oturulup sohbet edilen, içki içilen dansedilen lokal. Konsomatris çalıştıran eğlence yerlerinde “pavyon” adı o yerin A sınıfı olduğunu belirtirdi. Çünkü B sınıfı sayılan yerlere “bar” denirdi. Örneğin Rita Bar gibi.

    Bar, dekoru fakirce, pavyona göre daha ucuzdu. Konsomatris kızların belki birkaçı güzel sayılabilirdi. Müzik meselesi bir akordeon, bir bateri, bir saksafonla çözümlenirdi. Bu üçlü dansöze Arap havasından tangoya, rock müziğe ne gerekirse kotarırdı.

    “Gazinocular Kralı” Fahrettin Aslan, tavşan kız kostümü giydirdiği revü grubunun dansçılarını “hakiki tavşan kızlar” olarak tanıtmış ve rekabette bir adım öne geçmişti.

    Pavyon ise, büyük, zengin görünümlü, en önemlisi konsomatris kızlarının güzel ve çok olduğu yerdi. Orkestrası kalabalıktı, tanınmış müzisyenler çalardı. Ünlü şarkıcı ve dansözler pavyonlarda şov yapardı. Bar ile pavyon ayırımını belirleyen yasa yoktu. Haddini bilen işletmeci sınıfını mantığıyla belirlerdi. Çünkü müşteri bilirdi ki, pavyon pahalı, bar hesaplıdır.

    Tavşan kızların geldiği lokal olarak belirtilen Tepebaşı Cumhuriyet Pavyonu ise konsomatrislerinin güzelliği ile ün yapmış, pavyonların önde geleniydi. Haliç’in boydan boya seyredildiği yerlerdendi Tepebaşı Cumhuriyet Pavyonu. Yeri, Tepebaşı TRT binasının karşı kaldırımındaydı.

    Cumhuriyet Pavyonu’nun salonu genişti. Bir orkestrası vardı ki, 20 kişiye yakındı. Mambo çaldıklarında, Perez Prado mu çalıyor derdiniz. Cumhuriyet’in orkestrasında sadece Perez Prado’nun yeni edindiği org eksikti. Çünkü çalan Türk orkestrasıydı ve elektro org o yıllarda Türkiye’ye henüz girmemişti. Cumhuriyet’teki müzik toplulugu Kemal Güleşoğlu Orkestrası idi. Harika adamdı Kemal Güleşoğlu. TRT Radyo Orkestrası’nı yönetir, klasik orkestrada fagot çalar, bir yandan da radyo stüdyosunda ses teknisyenliği görevini yürütürdü. Kendi orkestrasında saksafon, Fehmi Ege Tango Orkestrasında ise akordeon çalardı. Ayrıca aktördü, filmlerde oynardı. Pavyonlarda çalan müzisyenler böyle kaliteliydi. Fahrettin Aslan, Eurovision birincisi Anne-Marie David’i bile getirip Cumhuriyet’te sahneye çıkardı. Cumhuriyet Pavyon’da böyleydi müziğin durumu.

    Dünyanın en güzel “artistleri” Cumhuriyet Pavyon’dadır inancı yaygındı. Konsomatrislere asla “konsomatris” denmez, artist olarak anılırlardı. Bir gecede Resmi Playboy Club olan Cumhuriyet Pavyonu “artistleri”, içeri adımını atan çapkını büyüler, cüzdanını ütülerlerdi. Kızıl saçlı Macarlar, biblo gibi İspanyollar, cilveli Fransızlar orta sınıfın paralı erkeklerini çekerdi.

    Tepebaşı Playboy’da “tavşan kız”la dans eden bir müşteri.

    Tavşan kızların gelişiyle Cumhuriyet Pavyonu iyice şenlendi. Kızlar dans gösterisi yapıyorlar, sonra saatlerce müşterilerin arasında dolaşıyorlardı.

    Pavyonların ve barların aynen Hefner’in Playboy’unda olduğu gibi kesin kuralları vardı. Konsomatrislere fazla asılıp sınırı geçen olursa “okşanarak” kapıdışarı edilirdi.

    Tepebaşı Playboy’da “tavşan kız”la dans eden bir müşteri.

    Çakma Playboy’un çakma tavşan kızları pavyoncu denilen erkekleri Cumhuriyet’e çekti. Fahrettin Aslan iyi para kazandı. İsim haklarının isminin bile bilinmediği Türkiye’de, dansör Dany’nin Süper Kızlar Revüsü “resmi tavşan kız” olarak ilan edildi, para kazanıldı. Elbette Hugh Hefner’in olan bitenden haberi olmadı.

    Anadolu kaplanları durur mu? İstanbul’daki Playboy Kulüp rekabeti ve kazanılan miktarlar Anadolu bar-saz işletmecilerinin dikkatini çekti. Onlar da arka arkaya Playboy kulüpleri açtılar. Bunların bazısı pavyon, kimisi gece kulübü, bar olarak çalıştırıldı. Kızların garson olduğu Playboy meyhaneleri, kebap ve pide salonları bile vardı.

    Türkiye’nin pavyoncu sosyetesi kendi alemlerinde Playboy’u yaşarken, “elit sosyete” denilen kişiler de Elmadağ ’daki Playboy’da “seviyeli” eğlencelerini sürdürdüler.

    1967 yazında Edward Saatçi’nin Playboy Kulübü, Rumelihisar’daki yazlık lokalini açtı. Gönül Turgut , Durul Gence ve bir başka star Kanat Gür orada çalıp söyledi. Deniz üstünde nefis bir yeri vardı yazlık Playboy’un; 1967 yazı muhteşemdi.

    Birkaç yıl sonra Playboy rüzgarı tamamen dindi. Cumhuriyet Pavyon, tavşanları gönderip eski haline döndü. Ancak Elmadağ’daki Playboy Kulüp 1970’lerin sonuna kadar açıktı. 1980 öncesinin şiddet olayları bir çok önemli eğlence yeri gibi Playboy’un da sonunu getirmişti. 

    HAKİKİ TAVŞANIN HİKÂYESİ

    Aklıevvel gencin yarattığı seksi marka

    Dünyayı saran Playboy efsanesi “aklıevvel” bir gencin çıkardığı dergiyle başladı. Psikoloji mezunu Hugh Hefner isimli genç delikanlının ideali bir dergi çıkarmaktı ama kafasındaki dergiye kimsenin aklı yatmıyodu. Yine de yılmadı ve annesiyle arkadaşlarından bulduğu 8.000 dolarla Aralık 1953’te dergiyi çıkardı.

    Kapağında sinemanın yükselen yıldızı Marilyn Monroe’nun olduğu ilk sayı tam 53.991 adet sattı. Dergi önemli romancıların yazdığı kısa hikayelere ve roman tefrikalarına daima yer verdi. Bu yazarlar Playboy’un prestijini yükseltti.

    Sanatçılar, mimarlar, ekonomistler, besteciler , rejisörler, gazeteciler, oyuncular, yazarlar, politikacılar, sporcular ve hatta din adamları gibi mesleklerinde tanınmış şahsiyetlerle söyleşiler yaptılar. Derginin editoryal görünümü liberaldi. Böyle olmasına rağmen muhafazakar ünlüler söyleşi ve yazı isteklerini reddetmedi.

    Playboy dergisinin ve kulüplerinin kurucusu Hugh Hefner, tavşan kızlarla birlikte.

    Birbirine zıt siyasi görüşteki liderlerin Playboy ile söyleşiyi kabul etmesinin bir hikmeti olması gerekir. Öyle ya; dergi orta sayfasına boydan boya çırılçıplak bir güzeli yatırıyordu. Bu güzelin yine anadan üryan fotoğrafları sayfalarca basılıyordu. Ayrıca başka kızların da çıplak fotoğrafları vardı. Fotoğraflar güzeldi gerçi; Hefner, ABD’nin usta fotoğraf sanatçılarıyla çalışıyordu.

    1953 yılı böyle bir dergi için hiç de uygun değildi aslında. Çünkü üç yıldır Senatör McCarthy rüzgârı esiyordu. Soğuk Savaş’tan yararlanarak ABD’de komünizm korkusu yaratmışvekomünistavı başlatmıştı. Bu dönemde sansür vardı, cinsellik tabuydu, eşcinsel karşıtlığı zirvedeydi ve Playboy gibi çıplak kadın fotoğrafı basan bir dergi hoş görülmezdi. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Playboy ilk sayısında başarıya ulaştı. Çünkü dergi karşıkültür’ün bir parçasıydı.

    1960’lı yıllarda Playboy artık dünyanın tanıdığı pahalı bir markaydı. Sıra en büyük ticari hamleye, Playboy kulüplere gelmişti. İlk Playboy Club 1960’ta Chicago’da açıldı. Hızla dünyaya yayılacaktı. Dergiyi 1 dolar verip alabilirdiniz ama Playboy kulüplere girmek ortasınıf için hayaldi. Kulüplere üye olmak erkekler için sınıf atlamaktı, statü sembolüydü.

    Kulüplerin üye sayısı 1 milyona ulaşmıştı. Üyelerden yıllık 25 dolar alınıyor, böylece her yıl sırf 25 milyon dolara idattan geliyordu. Kulüplerin oturma odası, yemek salonu, sigar terasları ve en önemlisi kumarhanesi vardı. Kazancın asıl kaynağı kumarhaneydi.

    Papyonlu tavşan logosu dergiye hoşluk katmıştı. Kulüpler açılınca servisteki kızların kıyafetlerine ilham kaynağı olmuştu. Onlar da böylece tavşan kızlar oldular. Playboy’un kurucusu Hugh Hefner, röportajlarıyla ünlü İtalyan gazeteci Oriana Fallaci’ye tavşan logosundan ve kızların neden tavşan kılığına sokulduğundan başlayarak şunları anlatmıştı: “Amerika’da tavşanın cinsel bir anlamı vardır; seksi ve diridir bu hayvan; utangaçtır, capcanlıdır, atlar zıplar. Ben onu markamın logosu olarak seçtim.Tavşan kaçar, geri gelir, kaçar; sonra sizi koklar ve kendisiyle oynamaya, okşamaya çeker”.

  • 10 Kasım Gazi’nin Ardından

    10 Kasım Gazi’nin Ardından

    20. yüzyıl tarihini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk bundan 77 yıl önce öldüğünde, tüm ülkede büyük bir şok ve üzüntü yaşandı. Gazi’nin naaşı onbinlerce insan tarafından gözyaşlarıyla İstanbul’dan Ankara’ya uğurlandı. Usta fotoğrafçı Selahattin Giz, o kederli günlere tanıklık etmişti…

    Dolmabahçe’de 7’den 70’e

    Atatürk’ün ölümünden altı gün sonra, naaşı Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonunda hazırlanan katafalka konuldu. 7’den 70’e binlerce kişi, üç gün üç gece boyunca onu son bir kez selamlamak için saraya akın etti. 19 Kasım sabahı Prof. Şerafeddin Yaltkaya tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra top arabasına konulan Gazi, Ankara’ya doğru yola çıktı.

    Atatürk’ün tabutu Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarılıyor.
    Saygı geçişinden çıkan kız öğrenciler…
    İlkokul öğrencileri Dolmabahçe ziyaretinde.
    Atatürk’ü son kez selamlayan son Osmanlı kuşağı.

    İstanbul’da mahşer günü

    Kasım’ın 19’unda, İstanbul sokakları tarihinin en kalabalık günlerinden birini yaşadı. Saraydan çıkarılan Türk bayrağına sarılı tabut Karaköy- Galata Köprüsü üzerinden Sarayburnu’na getirildi. Sadece yollar, binalar, camiler değil, denizin üzeri de insanlarla dolup taştı. Zafer torpidosuna konan tabut, Moda açıklarında duran Yavuz zırhlısına nakledildi.

    Gazi’nin naaşı İzmit’ten trenle Ankara’ya getiriliyor, yol boyunca dizilen insanlar Atatürk’ü selamlıyor.

    Yollar boyunca son bir selam için

    GGazi’nin cenazesini taşıyan Yavuz zırhlısı, aynı gün 18.30’da İzmit’e ulaştı. Gece özel bir trenle Ankara’ya doğru yola çıkıldı. İzmit’ten Ankara’ya uzanan demiryolunun iki yanı da Atatürk’ü taşıyan treni görmek isteyenlerle dolmuştu. 20 Kasım sabahı saat 10’da Ankara Garı’na giren treni, yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü karşıladı.

    Kabataş-Tophane üzerinden Galata Köprüsü yoluyla Sarayburnu’na doğru giden cenaze konvoyu ve yol boyunca toplanan mahşeri kalabalık…

    Atasına ağlayan Ankara

    Atatürk’ün cenazesi 20 Kasım günü TBMM önünde hazırlanan katafalka kondu. Ertesi gün düzenlenen devlet töreni sırasında, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen askerî birlikler de saygı yürüyüşüne katıldı. Etnografya Müzesi’nde geçici kabrine konulan Gazi, 15 yıl sonra yine 10 Kasım’da ebedi istirahatgâhı Anıtkabir’e taşınacaktı.

  • İlk modern savaş: Made in USA

    İlk modern savaş: Made in USA

    Mesele sadece köleliğin ipleri germesinden ibaret değildi. Tarımsal güney, sanayileşmiş kuzey tarafından yutulmaktan korkuyordu. 1861’de iki ayrı zihniyet, iki ayrı yaşam biçimi arasında beklenen fırtına koptu. Teknolojik ve stratejik birçok yeniliğe sahne olan “ilk modern savaş” 600.000 kişiyi yok ederken, ufuktaki harplerin yıkıcılığını da haber veriyordu.

    Amerikalıların kendi aralarında kıyasıya bir savaşa girmelerinden bu yana 150 yıl geçti. 1861’den 1865’e kadar süren bu boğuşmada 600 bin ölü verdiler. Bu, ABD’nin 1. ve 2. Dünya Savaşları ile Kore ve Vietnam’da verdiği ölülerin toplamından fazladır.

    Birbirlerine niçin bu kadar şiddetle saldırdılar ve bu kadar hırsla öldürdüler, niçin tükeninceye kadar barış yapmadılar? Bunun tek bir yanıtı yok. Kölelik yakıcı bir sorundu evet. Ama tek sorun bu değildi. Kuzeyde ve güneyde iki farklı zihniyet, iki farklı hayat tarzı gelişmişti. Tarımsal güney, sanayileşmiş ve büyük sermaye birikimi olan kuzeyin karşısında ezilmeyi zül görüyordu. Konfederasyonun cumhurbaşkanı olan Jefferson Davis daha Mississippi senatörüyken şunları söylemişti: “Sizi ilgilendiren kölelik veya insanlık değil, Kongre ve hükümeti ele geçirip bunları Kuzeyin büyümesinin bir aracı olarak kullanacaksınız”. Bu, yerinde bir öngörüydü.

    Gettysburg muharebesi 2 Temmuz 1863’teki Gettysburg savaşında Birlik kuvvetlerinin süngü hücumu, Don Troiani imzalı resimden detay.

    İç Savaş’ın tohumları aslında daha ülkenin ilk kuruluşunda mevcuttu. Bizim eyalet adı verdiğimiz ilk 13 koloni kendilerini bağımsız birer devlet olarak görmüşler ve birliğe katılma konusunu yıllarca tartıştıktan sonra kendi içlerinde oylamışlardı. Bununla birlikte politik birer varlık olarak kendi haklarından (state rights) vazgeçmemişlerdi, gönüllü girdikleri birlikten çıkma haklarının olduğunu düşünüyorlardı.

    Ülke batıya doğru genişledikçe yeni kurulan her eyalette köleliğin serbest olup olamayacağı konusunda gerilim yaşandı. Daha 1820’de Senato pazarlıkları sonucunda Maine özgür bir eyalet olarak katılırken Missouri köleci bir eyalet oldu ve bu uzlaşma geçici de olsa bir çözüm sayıldı. Bundan sonra 36.30 kuzey enlemi, köleci ve özgür eyaletler arasında sınır olacaktı. Teksas 1845’de köleci bir eyalet olarak kabul edilince bu grup güç kazandı ama Kaliforniya özgür bir eyalet olarak gelince Güneyliler gene gerildiler. 1854’de Kansas ve Nebraska’da kölelik meselesi tekrar alevlendi. John Brown kölelik taraftarlarına karşı ilk silahlı mücadeleyi burada, kölecilerin yaptıkları katliama tepki olarak başlattı.

    Siperde gergin bekleyiş General T.H. Brooks’un komutasındaki Birlik tümenine bağlı askerler, Rappahannock nehrinin batı kıyısındaki siperlerinde, 3 Mayıs 1863’de Fredericksburg’da gerçekleşecek muharebeden önce dinleniyorlar. Amerikan Ulusal Arşivi tarafından Matthew Brady’ye mal edilen bu fotoğrafın aslında A.J. Russell tarafından çekildiğine dair kuvvetli kanıtlar ileri sürülmüştür.

    Zencileri eşit kabul etmemeye kararlı olan geniş bir kesim sürekli olarak Kuzeye ve federal hükümete karşı öfke içerisindeydi. Tabii köleliğe karşı olanlar da tepkiliydi. Öte yandan bir başka sorun da, güneyli çiftçilerin federal vergi ve gümrüklerden zarar gördüklerini düşünmeleriydi. Kısacası, bu, uzun süre tüttükten sonra alevlenen bir yangındı.

    Abraham Lincoln daha savaşın başında önemli olanın kölelik değil birlik olduğunu ifade etmişti. Birliği, köleliği muhafaza ederek sağlayacaksa öyle yapacağını, köleliği kaldırarak sağlayabilecekse de o yolu izleyeceğini söylemişti. Ama savaş topyekun bir hale dönüşünce 1862 sonunda köleliğin kaldırılması için çalışmaya başladı ve 1 Ocak 1863 tarihinden itibaren herkes özgür sayıldı.

    Bunda insani kaygıların yanı sıra, Güneyin insan gücünü zayıflatma hedefi de rol oynadı. Lincoln savaşın bitimini takiben Ford Tiyatrosu’nda oyun izlerken suikaste kurban gidince yerine geçen Grant’ın uzlaşma siyaseti güneyli beyazların siyahiler üzerinde terörle yeni bir baskı kurmalarını kolaylaştırdı. Grant zencilere karşı uygulanan yeni terörü görmezden geldi. Böylece Amerika bu büyük savaştan köleliği resmen kaldırmış ama sosyal eşitsizliğe dokunmamış olarak çıktı. Siyahilerin eşitlik sorununun ciddi şekilde tekrar el alınması için tam yüz yıl geçmesi gerekecek, bu arada KuKluxKlan faaliyetlerini rahatça sürdürecekti.

    Cold Harbor ceset tarlası General Lee komutasındaki Konfederasyon kuvvetleri (Kuzey Virginia Ordusu) ile General Grant emrindeki Birlik güçleri (Potomac Ordusu) Cold Harbor’da Amerikan İç Savaşı’nın en kanlı muharebelerinden birini yaptılar (31 Mayıs-12 Haziran 1864). Birlik yenildi, ölen binlerce askerin cesedi bir yıla yakın savaş meydanında kaldı.

    Güç ve strateji meseleleri

    Savaş aniden gelişmedi. Güneyli milliyetçiler rahatça toparlanabildiler çünkü ortada bunu önleyecek bir güç yoktu. Çok küçük Amerikan ordusu, 1.105 subay ve 15.259 erden oluşuyordu. Çoğu eksik kadrolu 197 bölüğün 179’u batıdaki uzak kalelerde Kızılderilileri gözlüyor, 20’si de Kanada sınırı ve Atlas Okyanusu kıyısında bulunuyordu. 1860 sonunda yapılan seçimleri kazanan Lincoln, 11 Şubat’ta Washington’a doğru yola çıkarken, Davis de çok yakındaki Konfederasyon başkenti Richmond’a gitmek üzere aynı gün evinden ayrılıyordu. İkisi de ordularını oluşturmak için gönüllüleri çağırdılar ve savaş 12 Nisan günü Güneylilerin Charleston limanındaki Sumter kalesine top ateşiyle başladı.

    Strateji eldeki güce göre tayin edilir. 22 milyon nüfusu, 22 bin mil demiryolu olan Kuzey, 1.300.000 sanayi işçisinin çalıştığı 110.000 işletmeye sahipti. Buna karşı, 9 milyon nüfusu ve ilginçtir, gene 9 bin mil demiryolu olan güneyin sadece 110.000 işçisi olan 18.000 işletmesi vardı. 1860’da lokomotiflerin sadece % 4’ü, silahların ise % 3’ü güneyde yapılıyordu.

    Buna rağmen Güneyliler çılgınca bir üretim çabası, ithalat ve Kuzeylilerden ele geçirdiklerini birbirine ekleyerek yeterli piyade silahına sahip oldular. Ancak topçuları daha zayıf kaldığı gibi, Kuzeyin donanmasına denk bir şey yoktu ellerinde. Yenilmeleri kaçınılmaz görünüyordu. Ancak 2.5 milyon kilometrekare toprakları ve kuzeydekilerden çok daha savaşçı bir ahalileri vardı. Kırlarda yaşayanlar, daima kent ahalisine göre daha iyi asker olur. Ayrıca Güneyin generalleri de, özellikle ilk yıllarda daha iyiydi. Kuzeyliler daha örgütçü, Güneyliler ise daha savaşçıydı. Tarihte birçok örnekteki gibi, uzun vadede örgütçüler çok iyi kadrolar yetiştirip savaşçıları yendi.

    Bu koşullarda Kuzeyin zafer yolu, savaşın ilk günlerinde Meksika Savaşı’nın komutanı yaşlı Winfried Scott tarafından çizilmişti. Anaconda Planı olarak anılan strateji, Güneyin denizden ve karadan ambargoya alınıp zayıflatılmasına, sonra Mississippi’den ikiye bölünmesine ve bunun ertesinde de parça parça ezilmesine dayanıyordu. Yani bir yıpratma savaşı öngörülmekteydi. Scott hemen akabinde emekliliğe ayrıldı ama savaş tam da onun gösterdiği şekilde kazanılabildi. Güneyin tek umudu, direnmeyi uzatarak Kuzeyin savaş arzusunu kırmaktı. Ne var ki Kuzeyde “birlik” iradesi çok yüksekti ve birliği masaya yatıracak hiçbir uzlaşmaya yanaşamazlardı. Bu nedenle savaş çok kanlı oldu. Kuzeylilerin en korktuğu şey Güneylilerin yenildikten sonra dağlara çekilip sonu gelmeyecek bir gerilla savaşına başlamalarıydı. Savaşın sonunda güneydeki sivil halkı da hedef alan topyekun bir dizi muazzam saldırıya giriştiler. Güneyin Başkomutanı Lee savaşın dördüncü yılı biterken teslim olduğunda, yanında kalan alayların sancakları birer avuç yalınayak ve aç asker tarafından taşınıyordu.

    Öte yandan Güneyin uzun kıyılarında bulunan 189 liman tam bir ambargoyu olanaksız kılmaktaydı. Bu nedenle özellikle savaşın ilk yıllarında Güneyin gemileri kuşatmayı delip o dönemde Avrupa’da çok aranan pamuğu götürüp silah getirebiliyorlardı. Tabii Kuzeyin tedbirleri arttıkça ve ellerindeki limanlar azaldıkça bu çok seyrekleşti.

    Savaş coğrafyasının en ilginç özelliği, iki başkentin birbirlerine çok yakın olmasıydı. Adeta kafalarından birbirlerine bağlanmış iki güreşçinin boğuşması gibiydi. Buna rağmen Kuzeylilerin Washington’a sadece 100 mil uzakta olan Richmond’a yaptığı seferler başarısız olurken, Güneylilerin yaptığı bir akın ise Washington’da epey heyecan yarattı. Kuzeylilerin Potomac Nehri’ni aşarak ilk ilerleme girişimleri Bull Run’da bozguna dönüştü. Uzun savaşların hepsinde olduğu gibi zamanla yeteneksiz subaylar elendi, savaş liderleri ortaya çıktıkça o tarihe kadar dünyanın gördüğü en güçlü orduların başına geçtiler.

    Cephede bir başkan Başkan Abraham Lincoln, Antietam muharebe alanında Kuzey birliklerini teftiş etmeden önce maiyeti ve General McClellan ile birlikte Potomac Ordusu’nun karargahında, 3 Ekim 1862.

    Kuzeyliler Potomac Ordusu’nu örgütçü ama aşırı pasif General McClellan’ın emrine verdiler. Bıktırıcı uzunlukta hazırlıklardan sonra büyük güç üstünlüğüne rağmen, istihbarat taşeronluğu yapan Pinkerton ajansının aşırı abartılı raporlarını süzgeçten geçirmeden, her operasyonu çok yavaş ve temkinli yaparak Güneylilere tedbir alma fırsatı yarattı.

    Savaşın burada kazanılamayacağı ortaya çıkınca operasyonlar Missisippi’ye kaydı. Shiloh’da sıkışan ama yenilmeyen Grant, kısa süre sonra bu nehrin merkezi sayılan ve çok iyi korunan Vicksburg’u alarak Konfederasyonu ikiye böldü. Bir başka birlik gücü denizden New Orleans’a çıkarak kuzeye ilerledi. Tam da bu tarihte, Lee, Kuzeyi kendi topraklarında sıkıştırıp tayin edici bir muharebe yapmak üzere Pennsylvania’ya girdi. Ne var ki savaşın en kritik muharebelerinden biri olan Gettyssburg’da büyük güç yitirerek çekildi.

    Temmuz 1863 böylece savaşın dönüm noktası oldu. Artık Güney’in tek umudu savaşı uzatıp yıldırma stratejisini sürdürmekti. Ne var ki Kuzey çok kararlıydı. Savaşın başından beri savaşçı general arayan Lincoln sonu gelmeyen muharebelerden sonra Vicksburg fatihi Grant’ın gerektiği gibi savaşacağına karar verip 1864 başında onu başkomutan yaptı. Grant düşmana toparlanma fırsatı veren uzun aralıklarla yapılan muharebeler yerine aman vermeden ardı ardına yapılacak hücumlarla savaşı kazanmaya karar verdi. Atlas Okyanusu kıyısında ilerleyerek hasmını buradaki büyük kentleri savunmak için büyük kuvvetler ayırmaya mecbur bıraktı. Bu sırada Kuzeyin operatif anlamda en yetenekli generali Sherman, toplamı yüz bin asker olan dört kolorduyla muazzam bir akın yaparak güneyin kalbi sayılan Georgia’dan denize ulaştı. Atlanta dahil her yeri yakıp yıkarak topyekun savaşı düşmanın sivil ahalisine taşıdı. Bu, 20. yüzyılda her savaşta tekrarlanmaya çalışılacaktı. Özellikle düşman ordusunu besleyecek çiftlikler yakıldı, hayvanlar öldürüldü. İsyanın başlatıcısı olarak görülen Güney Carolina’da yıkım, intikamcı şekilde daha vahşi oldu. Bu sırada Potomac Ordusu’nun başında ilerleyen Grant ve süvari komutanı Sheridan, Lee’ye her fırsatta hücum ederek nefes aldırmadılar. Orduları eriyen Lee l9 Nisan günü teslim oldu. Beş gün sonra da Lincoln bir suikaste kurban gitti.

    Umutsuz taarruz 29 Kasım 1863’te General Longstreet komutasındaki Konfederasyon kuvvetleri, General Burnside komutasındaki Birlik kuvvetlerinin kontrolündeki Fort Sanders’a umutsuz bir akın gerçekleştirdi. Knoxville savaşının sonunda Tennesee eyaletinin kaderini belirleyen saldırı başarısızlıkla sonuçlanırken, güneyliler 8’e karşı 129 kayıp verdi. “Fort Sanders Taarruzu”, Allison ve Kurtz imzalı kromolitografi, 1891.

    Savaş taktikleri

    19. yüzyılın subayları Napoléon hayranıydı. Onu okuyarak yetişmişlerdi ve onun hücumlarını tekrarlamak istiyorlardı. Ne var ki ateşgücü artmaktaydı. Ağızdan dolma tüfeklerle tek el ateş edildikten sonra süngü hücumuna kalkan taburlar daha düşman siperine varmadan perişan oluyordu. Askerler bunu generallerden önce kavradılar. Alelacele derme çatma bir siper hattı kurup gerisine yerleşince, hele de şarapnel atan birkaç topları varsa, adeta yenilmez oluyorlar, önleri, hücuma kalkan düşman zayiatıyla doluveriyordu. Taktik savunma hücumdan çok daha üstün bir pozisyon olmuştu. Stratejik saldırıda yapılan taktik savunma ise en iyi durumdu. Subaylar bu dersi yüz binlerce askeri telef ederek öğrenecekler, sonra bu dersler unutulacak ve 1. Dünya Savaşı’nın siperlerinde tekrar öğrenilecekti.

    Ancak ABD İç Savaşı’nın daha sonra 1941’e kadar tekrarlanmayan bir özelliği süvari birlikleri tarafından düşmanın geri bölgelerine yapılan akınlardı. Güneyliler bu konuda daha üstündü. Bunlardan Morgan, 2.500 süvariyle Ohio ve Pennsylvania’da aylarca at koşturdu, büyük zarara yol açtı, yakalandı ve hapisten kaçıp 3.000 süvariyle tekrar kuzeye daldı. 1864 yılında ihanete uğrayıp öldürüldü. Buna karşı Kuzeylilerin Richmond yakınlarına yaptıkları Dahlgren akını başarısızlıkla sonuçlandı. Bu tür operasyonlar ancak Amerika gibi çok geniş bir ülkede yapılabilirdi.

    Savaşın sonunda, 240 bin Güneyli askeri öldürmek için 360 bin Kuzeyli asker hayatını yitirmiş oldu. Ancak teslimden sonra özel suçlar dışında güneyli asker ve subayların evlerine dönmesine izin verildi. Korkulan gerilla hareketi ise birkaç vaka dışında gerçekleşmedi.

    DÖNEMİN AMERİKASI

    Sermaye savaşta birikti, kapitalizm vahşi doğdu

    ABD’de toprağın zenginliği sanayileşme için yeterli bir birikim sağlıyordu. Ayrıca demiryolları ve ulaştırmaya elverişli nehir ve göller, uzun kanallarla birbirlerine bağlanmaktaydı. Böylece muazzam bir iç pazar oluşmaktaydı. Güneyin korktuğu şey, Kuzeyin denetiminde gelişen bu pazar içerisinde ezilen taraf olmaktı. İnanılmaz bir dinamizm vardı ve hiçbir şey imkansız görünmüyordu. İnsanlığın kaderini değiştiren on binlerce icadın bu ortamda çıkması hiç de şaşırtıcı değildir. Amerikan Patent Dairesi her hafta yüzlerce berat başvurusunu inceliyordu. İki taraftan toplam 3 milyona yakın kişi askerden geçti. ABD sanayi üretiminin en az yarısı bunların ihtiyaçlarını karşılamaya kullanıldı. Dupont, Remington gibi bugün adını bildiğimiz birçok Amerikan firması bu savaşta büyüdü. Savaşın getirdiği sermaye temerküzü sanayileşmeyi azdırdı. Aynı zamanda hırslı insanlar öne çıkmış, adetler değişmiş, yeni şeylerin kabulü kolaylaşmıştı. Petrol ve çelik krallarının, sığır tüccarlarının, büyük bankaların dönemine girilmekteydi. Bunu elektrik, şehirleşme, tüketim malları, basın ve diğerleri izledi. Büyük baronlar artık kılıçla değil parayla hükmediyordu. Bu dönemin ilk yarısı Mark Twain, ikinci yarısı ise Yurttaş Kane’in dünyasıdır.

    Üretim tam gaz! İç savaş boyunca her iki taraftan toplam üç milyon kişi askere alındı, bunların ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan sanayi üretimi sermaye birikimi sağladı. Savaş sırasında Pennsylvania’da işletilen bir petrol sondaj sahası, 1864.

    TEKNOLOJİK, STRATEJİK VE TAKTİK YENİLİKLER

    İç Savaş hangi “ilk”lere sahne oldu?

    ABD İç Savaşı 1. Dünya Savaşı’nın habercisi gibidir. Uzun ve kanlı yıpratma muharebelerinin ardından gelen aralıksız bir seri hücumla bitmiştir. 1918’deki Müttefik Başkomutanı Foch, 1918 Ağustos’unda başlayan son büyük hücumları yaparken 1864-65 hücumlarını tekrarladığını çok iyi biliyordu.

    Modern savaş mekanik güç ve elektriğin kullanımıyla tanımlanabilir. İlk dönemde bunlar demiryolları, istimbot ve telgraftı. Amerikan İç Savaşı’nda demir-yolları çok önemli bir rol oynadı. Tümenler, kolordular, hatta bazen süvari birlikleri bile trenlerle taşındı, daha önemlisi ikmalleri yapıldı. Ayrıca telgraf, haberleşmeye büyük hız kazandırdı. Bu nedenle demiryolları ve telgraf telleri savaş sırasında akıncı kollarının ilk hedeflerinden birisi oldu. Buharlı gemiler de kuzeye güç ve esneklik kazandırdı. Birçok noktaya asker çıkarıp hasımlarını zor durumda bıraktılar. Modern savaşların öncüsü Kırım Savaşı’nda bunların yeni yeni kullanıma girdiği ve harbin kaderini etkilemediği göz önüne alınırsa, “modernitenin asri imkanları”nın seferber edildiği ilk savaşın ABD İç Savaşı olduğu kabul edilmelidir.

    Bu savaşa ilk modern savaş nitelemesini kazandıran bir başka husus da, sivil halkın birçok kez hedef alınması, kuşatılan kentlerde bombalanması ve savaş çaba- sının topyekun hale gelmesidir. Ayrıca, gazeteciler ve fotoğrafçılar her şeye burunlarını sokarak komutanları kızdırmıştır.

    Keza, en başından 19. yüzyılın ortalarına kadar ateşli silahların hepsi ağızdan doldurulan kaval namluya sahipti. Bu savaşta yivli namlular, kundaktan doldurma mekanizmaları, seri ateşli tüfekler, revolverler ve konik mermiler kullanıma girdi. Ayrıca mayınlar, dikenli teller, el bombaları, balonlar devreye sokuldu, hatta güneyliler, kuzeylilerin eline geçtiği için kullanmaya fırsat bulamadıkları bir denizaltı bile yaptılar.

    Mobil ateş gücü 9 Haziran 1864-25 Mart 1865 tarihleri arasında devam eden Petersburg kuşatması sırasında vagona monte edilerek hareket kabiliyeti kazandırılan toplar da kullanıldı.

    SİLAHLAR

    Ateşler serileşti, menziller uzadı

    ABD İç Savaşı başladığında iki taraf da eski tip namlu ucundan dolmalı kaval tüfekler kullanıyordu. Ancak aralarında Colt ve Smith Wesson’un da bulunduğu revolverler yaygınlaşmıştı. Savaş ilerledikçe, yedi mermi atan seri ateşli Spencer gibi karabinalar kuzeyde kullanılmaya başlandı. Bunlar ilk başta daha çok süvari birliklerine dağıtıldı. Kaval piyade tüfekleri süreç içerisinde kundak tarafından doldurulan, namlusu yivli olduğu için daha uzağa nişan alınabilen, metal kovanla konik minie mermisi atan tüfeklerle değiştirildi. Bunlar seri ateşli değildi ama daha kolay doldurulup daha hızlı ateş sağlanıyor, asker tüfeği doldurmak için ayağa kalkmak zorunda kalmıyordu. Savaşın sonunda altı namlulu, dakikada 350 mermi atabilen Gatling makinelitüfeği sahneye çıktı. Taktikleri değiştirecek kadar uzun süre kullanılamadan savaş bitti. Topçuda ise yivli ve kundaktan doldurulan silahlar henüz çok yeniydi. Bu alanda esas gelişme organizasyonda oldu. Napoléon topçusu gibi piyade hattında ateş edip hücumda etkili olamıyorlardı, çünkü menzili artan piyade tüfeklerinin etkisi altına girdiler. Buna karşın savunma için giderek büyüyen ve merkezileşen büyük topçu birlikleri oluşturuldu. Bunlar piyade hattının gerisinden karşı saflara etkili ateş açabiliyor ve eğik mermi yollu obüslerin oranı artıyordu. Ayrıca balon, mayın ve el bombalarının yanı sıra, Güneylilerin çok yadırgadığı dikenli teller de siper savaşlarının öncüsüydü.

    Yorktown kuşatmasında Birlik topçu bataryası, 1862

    Zırh kuşanan savaş gemileri

    Tarihte, tümüyle demir iki geminin ilk çatışması 9 Mart 1862 tarihinde James Nehri’nin ağzında meydana geldi. Merrimac adındaki gemiyi ele geçirip tamir eden güneyliler buna Virginia adını vermişlerdi. Kuzeyliler ise Monitor adını verdikleri gemiyi hazırladılar. 8 Mart günü Merrimac bölgede ambargo uygulaması yapan Birlik gemilerine saldırdı. Cumberland ve Congress isimli gemileri batırdı. Ertesi gün Monitor ile karşılaştı. İki gemi saatlerce çatıştılar ve sonunda ikisi de geri çekildi. Mermiler ikisini de yaralamış, ama zırhlarını delememişti. Bunu gören Avrupa donanmaları demir gemilerin inşasına geçtiler. “Monitor” ise daha çok nehir ve sığ sularda görev yapan alçak siluetli gemi tipinin genel adı oldu..

    Yaralı Monitor, Virginia (Merrimac) ile kapışmasından sonra limanda.
  • Mustafa Kemal (Rauf, Refet ve Karabekir Paşalara rağmen) saltanatı nasıl kaldırdı?

    Mustafa Kemal (Rauf, Refet ve Karabekir Paşalara rağmen) saltanatı nasıl kaldırdı?

    Saltanatın kaldırılmasından üç ay öncesine kadar hem kuruma hem makama bağlılıklarıyla bilinen paşalar, tutum değiştirerek Mustafa Kemal’i desteklemişti. Büyük ihtimalle “Hilâfet Devleti” sözüyle ikna edilenler, tam 1 yıl sonra Cumhuriyet’in ilanıyla şaşkınlığa uğradılar.

    1 Kasım 1922 akşamı saltanat kaldırılırken, böyle bir adım atılmasına karşı olduğunu Mustafa Kemal Paşa’ya henüz üç buçuk ay önce söylemiş olan Rauf (Orbay) Bey de olumlu oy kullanmıştı. Hatta yalnızca saltanatın lağvı lehinde oy kullanmakla kalmamış, Meclis kürsüsünden bu yönde bir de konuşma yapmıştı. Başta Kâzım Karabekir Paşa olmak üzere, Mustafa Kemal Paşa’nın cumhuriyet ilan etme, yani saltanatı kaldırma niyetinden geçmişte rahatsızlık duyan ve bu rahatsızlığını açıkça dile getirmiş olan başka birçok milletvekili de o akşam saltanatın kaldırılmasını onaylamıştı. Ne olmuştu da saltanat kurumuna derinden bağlı bu insanlar, 1 Kasım 1922 akşamı altı yüz yıllık Osmanlı Devleti’nden vazgeçebilmişlerdi?

    Son padişah VI. Mehmet Vahdettin, saltanatı sırasında bir tören öncesinde.

    Bu soruya verilecek yanıtın dayandığı ilk ipuçlarına, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da kazanılan zaferden çok kısa bir süre sonra verdiği bir demeçte rastlıyoruz. 12 Eylül’de verilen ve 15 Eylül tarihli Daily Mail gazetesinde yayımlanan bu demeçte Mustafa Kemal Paşa, “Türklerin İstanbul’da daimî bir Halifesi bulunmalıdır. Ancak TBMM’nin, düşmanlarıyla birlikte entrika çevirmekte olduğunu gördüğü şimdiki Sultan VI. Mehmet’i hal etmesi muhtemeldir” demektedir. Bu iki cümlede Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in tahttan indirileceği, fakat yerine yalnızca bir halifenin getirileceği ima edilmiştir. Söz konusu gazete nüshasının, sonraki bir iki hafta içinde Türkiye’de de okunmuş olduğu, Gazi Paşa’nın verdiği demecin bazı bölümlerinin yerli gazetelerde yayımlanmasından anlaşılıyor. Ancak, Paşa’nın sözlerindeki imaya karşı herhangi bir tepkiye, ne gazetelerde ne de TBMM tutanaklarında rastlanıyor. Üstelik, bundan üç hafta kadar sonra, 4 Ekim 1922’de, İtilâf Devletleri’ne verilmek üzere TBMM’nde görüşülen, İstanbul’un geleceğine ilişkin bir notada, “Hilâfet-i islâmiyyenin makarrı olan İstanbul” biçiminde bir kayıtla karşılaşıyoruz. Yani Saltanat’tan, Osmanlı Devleti’nin başkentinden söz edilmiyor.

    Bu durum, Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından sonra Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak 19 Ekim’de İstanbul’a gelen Refet (Bele) Paşa’nın gerek Kabataş’ta karşılandığı sırada sarfettiği sözlerle, gerekse, iki gün sonra, İstanbul’daki hükümetin dışişleri bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya verdiği muhtıranın içeriğiyle açıklık kazanmıştır. Refet Paşa, kendisine Padişah ve Halife adına hoşgeldiniz diyen Saray temsilcisine verdiği yanıtta yalnızca Halife Hazretleri’ne teşekkür eder. Veliaht Abdülmecit Efendi’nin iyi niyet sözlerini ileten temsilcisine de, “Halifeliğin Veliahdına” teşekkürlerini bildirmesini söyler. İzzet Paşa’ya verdiği muhtırada ise, özetle, şunlar yazılıdır: artık İstanbul’daki devlet başkanı yalnızca “Halife” olarak adlandırılacaktır, bu devlet başkanının başbakan atama yetkisi olmayacak, TBMM’nin seçtiği başbakanı onaylamak zorunda olacaktır ve Ankara Hükümeti’ni resmen tanıyacaktır. Bu son koşul İstanbul’daki hükümetin istifası demek olduğundan, Ankara Hükümeti de İstanbul’a bir vali tayin edecektir.

    Görüldüğü gibi Ankara’yı İstanbul’da temsil eden kişi, İstanbul’dakilere yepyeni bir devlet örgütlenmesi sunmaktadır. “Hilâfet Devleti” diyebileceğimiz bu örgütlenmede ise devlet başkanının, 1909 Anayasa değişikliklerinden sonra ortaya çıkan Saltanat kurumu kadar bile yetkesi yoktur. Sonrasında neler olduğunu iyi biliyoruz tabii. Sultan VI. Mehmet Vahdettin bunların hiçbirini kabul etmeyecek, İstanbul Hükümeti’nin başındaki Ahmet Tevfik Paşa da TBMM Başkanlığı’na bir telgraf göndererek Lausanne’daki barış görüşmelerine iki hükümeti de temsil eden ortak bir delegasyonla katılma arzusunu tekrar edecektir. Bunun üzerine TBMM galeyana gelecek, Sultan ve İstanbul Hükümeti’ne ilişkin deli saçması ya da gerçekçi olmayan bazı önergeler dinlendikten sonra, 1 Kasım 1922 akşamı Saltanat kaldırılacaktır.

    Şimdi Nutuk’a dönelim ve büyük olasılıkla Ali Fuat Paşa’nın anılarında anlattığı 19 Temmuz 1922 akşamı Refet Paşa’nın evinde gerçekleşen sohbette sarfedilmiş sözlere bakalım. Mustafa Kemal Paşa, saltanatın kaldırılması konusunda Rauf Bey ve Refet Paşa’nın nabzını yoklamaktadır. Rauf Bey şunları söyler:

    VI. Mehmed İstanbul’dan ayrılmadan önce, Şeyhülislam Nuri Efendi ve sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ile dua ediyor.

    “Ben … makam-ı saltanat ve hilâfete vicdanen ve hissen merbutum. Çünkü benim babam, padişahın nan ü nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ricali sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerratı vardır. Ben nankör değilim ve olamam. Padişaha muhafaza-i sadakat borcumdur. Halifeye merbutiyetim ise terbiyem icabıdır. Bunlardan başka, umumi mütaleam da vardır. Bizde vaziyet-i umumiyeyi tutmak güçtür. Bunu ancak herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da, makam-ı saltanat ve hilâfettir. Bu makamı lağvetmek, onun yerine başka mahiyette bir mevcudiyet ikamesine çalışmak, felâket ve hüsranı muciptir”.

    Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Refet Paşa’nın da fikrini öğrenmek ister. Refet Paşa’nın yanıtı da şöyledir: “Tamamen Rauf Bey’in fikir ve mütaleasına iştirak ederim. Filhakika, bizde padişahlıktan, halifelikten başka bir şekl-i idare mevzu-ı bahs olamaz”. Millî Mücadele’nin bu önemli kişilerinin bu görüşmeden üç ay sonra nasıl davrandıklarını yukarki satırlarda görmüştük. Bütün bunlardan çıkarılacak bir sonuç olabilir. O da, Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Temmuz ile 12 Eylül 1922 tarihleri arasında, başta bu kişiler olmak üzere, TBMM’ni oluşturanların neredeyse tamamını “Hilâfet Devleti” sözü vererek saltanatı kaldırma konusunda ikna etmiş olduğudur. Bunun nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir bilgimiz yok şu anda. TBMM tutanaklarında bu konuya ilişkin herhangi bir görüşmeye de rastlanmıyor. Bildiğimiz bir şey varsa, o da Rauf Bey, Refet Paşa, Kâzım Karabekir Paşa gibi Saltanat kurumuna bağlı olduklarını birçok kez dile getirmiş olan birçok kişinin Mustafa Kemal Paşa tarafından atlatıldığıdır. Tam bir yıl sonra, Cumhuriyet ilân edildiğinde gösterilen tepkiler, bu atlatmayı iyi açıklıyor. Örneğin Kâzım Karabekir Paşa, “bize bu konuda bir şey söylenmemişti” demiştir. Rauf Bey ise, 1 Kasım 1923 tarihinde yayımlanan demecinde, “Cumhuriyet’in aceleye getirildiği”ni söylemiştir. Bu “aceleye getirilme”den kastettiği şey ise, Cumhuriyet kararının, yeni bir anayasa yapılmadan önce, oldubitti biçiminde ortaya çıkmasıdır. Yani bazıları, “Hilâfet Devleti”nin içini dolduracak yeni bir Anayasa beklerken, birdenbire Cumhuriyet’le karşılaşmışlardı.

    TBMM Reisi Mustafa Kemal’in, Saltanat’ın kaldırılarak bütün hukuk ve haklarının TBMM’ne geçtiğine ve Halife’nin Meclis tarafından seçileceğine dair TBMM’nin 1 Kasım 1922 tarihli oturumunda oy birliği ile kabul edilen kararın tasdikli suretinin İcra Vekilleri Heyeti’ne (Bakanlar Kurulu’na) gönderildiğini bildiren 1 Kasım 1922 tarihli yazısı.

    Bilindiği gibi, Türk Devrimi’nin devlet biçimine ilişkin olan en önemli aşamaları, yani Saltanat’ın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilânı ve Hilâfet’in kaldırılması, herhangi bir Anayasa değişikliği yapılmadan gerçekleştirilmiştir. 1923’te seçilen II. TBMM’nin, 1924’ün Mart ve Nisan aylarında yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken Mustafa Kemal Paşa’nın istediği doğrultuda çoğunluk oyları vermediği iyi bilinen bir konudur. Dolayısıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın devleti dönüştürürken, bu dönüşüm hakkında ne düşünürsek düşünelim, Meclis çoğunluklarına güvenmemekte haklı olduğunu teslim etmemiz gerekir.

    Devletin dönüştürülmesinin Meclis görüşmeleri yoluyla yapılması, hem ciddi bir kamuoyunun devreye girmesine neden olur, hem de önder kadro içindeki fikir ayrılıklarının çok erken bir evrede su yüzüne çıkması sonucunda Millî Mücadele’nin sağladığı siyasal meşruluğun belki de toptan yitirilmesi sonucunu doğururdu. Zaten yaşanan sürece bu yoldan gidilmediği için de “devrim” demiyor muyuz?

    GAZETE MANŞETLERİ

    Bundan sonra milletimizin sultanı, padişahı kendimiziz

    Saltanatın kaldırılması İstanbul ve Ankara gazetelerinde büyük yankı bulmuştu.

    Renin gazetesinin 3 Kasım 1922 tarihli 1. sayfası şöyleydi: “Büyük Millet Meclisi’nde saltanat-ı milliyyeyi tesis eden tarihî celse- 2-3 Teşrin-i sanî günü ve gecesi millî bayramımız oldu”.

    Yeni Gün gazetesinin 1 Kasım 1922 tarihli 1. sayfasında ise şunlar okunuyordu: “Büyük milletimiz bugün yeni ve muhteşem bir devreye giriyor- Büyük Millet Meclisi bugün kati bir karar vererek saray ve sultan istibdadını Türk milletinin tarihinden ebediyyen kaldırıp atacaktır, bugün İstanbul’daki son menfur herif hal ediliyor ve artık millet saltanatı, millet hakimiyeti başlıyor. Bundan sonra milletimizin hakimi, sultanı, padişahı ve her şeyi kendimiziz.”

  • Ödülü menfaat bedeli nefret

    Ödülü menfaat bedeli nefret

    La Fontaine’in Karga ile Tilki’si, dalkavukluk üzerine yazılmış en ünlü satırları içerir. Oysa şairin kendisi de dönemin maliye bakanının “maaşlı şairiydi.” Yalakalık hep nefret konusu oldu ama tarihte pek çok büyük yazar ve devlet adamı aynı zamanda başarılı birer dalkavuktu.

    Schopenhauer şöyle diyor: “Sırtını kaşıdığınızda kedi şaşmaz bir şekilde nasıl zevkten mırlamaya başlarsa, övülen bir insan da keyiften kendinden geçer, hele övgü (açıktan açığa yalan olsa bile), övülen kişinin iddialı olduğu konularla ilgiliyse.” Alman düşünürün insanlık hakkında zaten tek bir olumlu düşünceye bile sahip olmadığı öne sürülerek bu sözüne itiraz eden çıkabilir; ama övgü karşısında insanoğlu çok savunmasızdır. En eski yazarlar da bunun farkındaydı. Ezop karga ve tilkiyle ilgili hikayesini bunun için anlatmıştı. La Fontaine’in ondan esinlenerek yazdığı şiirde, tilkinin kargaya nasıl yağ çektiğine bakın:

    “Ooooo! Karga cenapları, merhaba!
    Ne kadar güzelsiniz; ne kadar şirinsiniz!

    Gözüm kör olsun yalanım varsa.
    Tüyleriniz gibiyse sesiniz, Sultanı sayılırsınız bütün bu ormanın.”

    Aman efendim ayağınız kirlenmesin Kraliçe I. Elizabeth’in dalkavuklara ne kadar prim verdiği, çok iyi bilinen, sayısız resmi yapılan şu hikayeden de anlaşılabilir: Kraliçe bir gün saltanat kayığına binmek üzere rıhtıma adımını attığında, ünlü denizci (ve saray dalkavuğu) Sir Walter Raleigh, şık pelerinini çamurların üzerine atarak kraliçenin haşmetli ayağını kirlenmekten korumuştur.

    Sonrası malum. Tam da Schopenhauer’in söylediği gibi, keyfinden aklı başından giden karga, güzel sesini göstermeye kalktığı anda, ağzındaki peyniri düşürür, tilki de kapar. Orhan Veli, La Fontaine’in bu şiirini Türkçe’ye çevirirken bir değişiklik yapar, masalın ana fikrini “Alıklar olmasa iş kalmaz açıkgözlere” diye aktarır. Biz masalın o satırlarını, Sabahattin Eyüboğlu’nun aslına daha sadık çevirisinden verelim: “Her dalkavuk çıkarı için över,/ Yüzüne güler, peynirini yer.” Unutmamamız gereken bir başka nokta da, bunları kaleme alan La Fontaine’in (1621-1695), Maliye Bakanı Fouquet’nin “maaşlı şairi” olarak patronunun yeni yaptırdığı şatosunu övmek üzere bir şiir (Le Songe de Vaux) yazmış olduğudur.

    Yunanlı düşünür Theophrastos’un MÖ 300’lerin başında yazdığı Karakterler adlı eserinde tarif ettiği dalkavuk tipi bazı çağdaşlarımızdan farksız görünür: “Dalkavuk, yürürken şöyle diyen adamdır: ‘İnsanlar senin yanından geçerken nasıl da bakıyor, farkettin mi? Başka kimseye böyle baktıklarını görmedim!’” Ondan 400 yıl sonra yaşamış başka bir Yunanlı yazar Plutarkhos ise, Dalkavuğu Dosttan Nasıl Ayırırsınız başlıklı bir kitap yazmıştır. Plutarkhos’a göre dalkavuk, size çekici gözükmek için devamlı değişir. Erdemlerinizi değil kusurlarınızı rehber edinir. Sizin yararınıza çalışmaz, hoşunuza gitmek için uğraşır. Sizi gerçek dostlarınızdan ayırmak için de elinden geleni yapar. Plutarkhos’un dalkavuklardan korunmak için verdiği reçete kulağa basit gelir: Kendinizi çok iyi tanıyın, böylece dalkavuğun övgülerinin yalan olduğunu anlayabilirsiniz. Ama bu o kadar kolay mıdır?

    Nitekim Plutarkhos, dalkavukluk yüzünden büyük insanların bile aldatıldığını, krallıkların çöktüğünü belirtir. Marcus Antonius’un sonunu getiren, onun kadın ve lüks düşkünlüğünü, gösteriş merakını, “büyük bir devlet adamının insanlığı, cömertliği” diye sunan dalkavuklar değil midir? İmparator Nero’nun sahneye çıkıp şarkı söylemeye kalkmasının ardında, “sen ne büyük sanatçısın!” diye onu öven dalkavuklar yok mudur?

    En iğrenç günahkarlar Dalkavuk, her zaman nefret uyandıran bir tiptir. Örneğin Dante’nin İlahi Komedi’sinde, bunlar cehennemin sekizinci çemberine atılmış, kendi dışkılarının içinde yüzmeye mahkum edilmiş, en iğrenç günahkarlar arasında yer alırlar.

    Dalkavuk, her zaman nefret uyandıran bir tiptir. Örneğin Dante’nin ’sinde, bunlar cehennemin sekizinci çemberine atılmış, kendi dışkılarının içinde yüzmeye mahkum edilmiş, en iğrenç günahkarlar arasında yer alırlar. Başkasının sırtından geçinen bu samimiyetten uzak tipin, kıfayetsiz bir muhteris, yeteneksiz bir yazar olduğunu söylemek isterdik ama tarihe baktığımızda, bu kadar kesin yargılara varmanın zor olduğunu görürüz. Çünkü en değerli yazar ve şairlerin, tarihte iz bırakmış devlet adamlarının arasında dalkavukluğu çok iyi becerenlerin de bulunduğunu görürüz. Örneğin ilk Roma İmparatoru Augustus’un yakın çevresini ele alalım. Önce Brutus, sonra Marcus Antonius ile mücadele ederek iktidara gelmeyi başaran Augustus, imparator olduktan sonra imajını yüceltmek için çaba harcar ve başarır. İç savaşlar sırasında Brutus’un tarafını tuttuğu için toprakları müsadere edilen büyük şair Vergilius, bu topraklar kendisine geri verildiğinde, birden Augustus taraftarı kesilmekte hiçbir beis görmez. En büyük eseri olan Aeneis destanı bile, Augustus’a göz kırpar: Destan, Augustus’un atası sayılan Aeneas’ın Truva’dan kurtularak gelip Roma’yı nasıl kurduğunu anlatır.

    Yandaşın keskin dönüşü İç savaşlar sırasında Brutus’un tarafını tuttuğu için toprakları müsadere edilen büyük şair Vergilius, topraklar kendisine geri verildiğinde, birden İmparator Augustus taraftarı kesilir. Jean- Baptiste Wicar, Vergilius’u en büyük eseri olan Aeneis destanını Augustus, karısı ve kızına okurken resmetmiş.

    Vergilius’un imparatoru değil de “atasını” destan kahramanı yapması, kendisinden sonraki pek çok yazara ustaca dalkavukluk etmenin yolunu göstermiştir. Yüzlerce yıl sonra Rönesans döneminin büyük İtalyan şairi Torquato Tasso, bunun teorisini bile yazar. Epik Şiir Üzerine Düşünceler (1594) adlı kitabında Tasso, bir şairin destan yazarken, “en güçlü ailelerin kökenlerini, krallıkların başlangıcını hatırlaması gerektiğini, çünkü Vergilius’un da böyle yaptığını” belirtir. Ancak hâmiye yapılacak övgü açıktan açığa olmamalı, onun ataları veya ailesi yüceltilmelidir. Ferrara Dükünün himayesinden yararlanan Tasso, 1581’de bu yöntemi benimseyerek ünlü epik şiirini (La Gerusalemme liberata) kaleme alır: Kahraman, Ferrara Dükü değil, onun atası olduğu düşünülen Rinaldo adında bir şövalyedir. Birkaç yıl sonra, Tasso, rakip bir prensin hizmetine girer ve Ferrara Düküne yaptığı bütün göndermeleri yok ederek eserini yeniden yayınlar (1593). Tasso’nun bir dalkavuk gibi görünmemek için bayağı çaba harcadığı ortadadır. Buna karşılık kendisi gibi Ferrara Dükünün himayesinden yararlanan dönemin diğer büyük şairi Ariosto, yalaka diye damgalanmaktan hiç gocunmadan, hem Orlando furioso adlı destanında hem diğer şiirlerinde Düke ve ailesine doğrudan doğruya övgüler yağdırır. Dolaylı övme yöntemini benimseyen bir başka şair de İngiliz Edmund Spenser’dir. Yazdığı The Faerie Queen (1590) adlı destan, alegorik bir yöntemle, dönemin hükümdarı olan Kraliçe I. Elizabeth’in ailesini, şanını, büyüklüğünü, temsil ettiği değerleri göklere çıkarmak üzere kaleme alınmıştır. Şairin kraliçe için uydurduğu “Gloriana” (Şanlı) ifadesi, bugün de İngilizler arasında sık sık I. Elizabeth’i tanımlamak için yaygın olarak kullanılmaktadır. İngiliz şiirinin önemli eserlerinden sayılan bu destan, kraliçenin Spenser’a ölümüne dek yıllık 50 sterlin gelir bağlamasını sağlamıştır (o dönemde 50 sterlin bir insanı rahat rahat geçindirebiliyordu). Bu kraliçenin dalkavuklara ne kadar prim verdiği, çok iyi bilinen, sayısız resmi yapılan şu hikayeden de anlaşılabilir: I. Elizabeth bir gün saltanat kayığına binmek üzere rıhtıma adımını attığında, ünlü denizci (ve saray dalkavuğu) Sir Walter Raleigh, şık pelerinini çamurların üzerine atarak kraliçenin haşmetli ayağını kirlenmekten korumuştur. Gerçi bu yalakalık, Raleigh’ın kraliçenin nedimelerinden biriyle gizlice evlendiği için hapse atılmasına engel olamayacaktır orası başka…

    Aslında, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hükümdarına övgüler yağdıran pek çok büyük şair sayabiliriz. Örneğin Shakespeare, İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth döneminde yazdığı oyunlardan birinde kraliçenin babası VIII. Henry’ye övgüler düzer. Onun ardından İngiltere tahtına İskoçya Kralı I. James çıkınca, Shakespeare’in dalkavukluğu katbekat artar. Zaten I. James, İngiliz tahtına çıkar çıkmaz, Shakespeare’in tiyatro topluluğunu doğrudan himayesine almıştır. Şairin Macbeth’i (1600’lerin başı) yazarken kralı düşündüğü apaçıktır.

    Fransız şairi Racine’in de yazdığı neredeyse her oyun, Fransa Kralı XVI. Louis düşünülerek kaleme alınmıştır. Kral yeni bir aşk macerasına atıldığında, Racine hemen son trajedisine buna atıfta bulunan mısralar sokuşturur. İşi öyle ileri götürür ki, kral çapkınlığı bırakıp kendini dine adadığında, Racine de birden dindar kesilir; bu nedenle son iki trajedisi (Athalie ve Esther) Tevrat’tan alınmış birer hikayedir. Şair, daima kralın o anki gözdesiyle çok iyi geçinmeye dikkat eder. Bunun ödülünü de almış, kralın gözdesi Madame de Montespan’ın desteği sayesinde 1677’de kralın “resmi tarihçisi” unvanını elde etmiştir. Bu onun için tiyatro yazarlığından çok daha “asil” bir görevdir üstelik parası da çok iyidir ama yeni işinde başarı kazanamaz. Racine’in kariyer seçiminde yaptığı hatayı fark eden dönemin yazarlarından Madame de La Fayette şöyle der: “Zamanın en büyük şairini, kimsenin taklit edemeyeceği şiirinden kopardılar, herkesin taklit edebileceği bir tarihçiye çevirdiler.”

    Zengin ve dalkavukları Pieter Bruegel’in 16. Yüzyıl’da yaptığı “Dalkavuklar” adlı eserinde zengin adamın kıçına giren dalkavuklar resmedilmiş.

    Bir başka büyük şaire geçelim. İnsan, Goethe gibi büyük bir Alman şairinin Weimar Dükü gibi küçük bir Alman prensi karşısındaki tutumunu düşündükçe irkilmekten kendini alamaz. Goethe, 1775’te Weimar’a davet edildiğinde, Genç Werther’in Acıları’nı yazmış, uluslararası şöhrete kavuşmuş bir yazar ve şair, Weimar Dükalığı ise Almanya’nın en küçük devletlerinden biridir. Dük Karl August’un sarayında tam bir saray dalkavuğu olur Goethe. Ölene kadar oradan ayrılmaz. Bakanlık bile yapar. Weimar’ı varlığıyla şöhrete kavuşturur. Yaşlandığında, Avrupa’nın her yerinden insanlar sırf onu görmek için koşarlar bu küçük kente. Ama o, Düke “Sie” (Siz) derken, Karl August ona “Du” (Sen) diye seslenmekte sakınca görmez. 1820’de yaşlı Goethe Avrupa’nın en tanınmış entelektüeliyken, Dük ona armut ağacı tohumları toplayıp bizzat getirmesini emreder (her ikisi de botaniğe meraklıdır); şair içerlemesine rağmen itaat eder. Goethe’nin en büyük endişesi, dükü kızdırıp saraydan atılmaktır. Seksenine yaklaşırken, bu defa Dükün ölmesinden korkmaya başlar çünkü veliahtın kendisinden hoşlanmadığını düşünmektedir. Bütün Avrupa tarafından neredeyse tanrı yerine konulduğu bir dönemde büyük şairin neden bu kadar korktuğunu anlamak zordur.

    Neyse ki bu şairlerin hükümdara yaptıkları göndermelerin izleri, aradan yüzyıllar geçtikten sonra silinmiş, geriye saf halde şaheserler kalmıştır. Okuyucu, dinleyici, seyirci ve müşteriyle parasal ilişkinin doğrudan doğruya kurulduğu modern çağlara kadar himaye sistemine mahkum olan sanatçıların patronlarına yaltaklanmasını bir dereceye kadar hoş karşılayabiliriz. Ama unutmayalım ki her dönemde başını dik tutmasını bilenler de vardır. Örneğin Montaigne’in sevgili dostu, hümanist yazar La Boétie bunlardan biridir. La Boétie’nin Discours sur la servitude volontaire adlı risalesi, sadece yazarı 18 yaşındayken kaleme alınmış olmasıyla değil, 16. yüzyıl ortasında attığı özgürlük çığlığı nedeniyle de olağanüstüdür. Burada dalkavuğun nasıl tahammül edilmez bir hayat sürdürdüğünü şu sözlerle anlatır: “Köylü veya zanaatkâr, hizmet etmeye mecburdur ama boyun eğmekle yetinebilir. Oysa tiranın çevresindeki dalkavuklar itaat etmekle paçalarını kurtaramaz. Tiranın hoşuna gitmek, onun işlerini yürütebilmek için kendilerini paralamak, kendi zevklerini onun zevkleri uğruna feda etmek, kendi huylarından, doğalarından vazgeçmek zorundadırlar. Mutlu yaşamak bu mudur? Hatta buna yaşamak denebilir mi?” 

    SARAY MENSUBU

    ‘Bütün gücünü hükümdarı sevmeye harcamak lazım’

    Hayatları sabah akşam hükümdarın yanı başında geçen saray mensuplarının iki yüzü vardır. Bir yandan dalkavuk, yalaka, yağdanlık olarak görülürler, bir yandan da giyimleri, davranışları, dilleriyle taklit edilen birer kültür ve moda öncüsüdürler. Yıllarını İtalya’da Mantova, sonra Urbino düklerinin sarayında geçiren İtalyan yazarı Castiglione, 1528’de Il Cortegiano (Saray Mensubu) adlı kitabını yayınlayarak şöhrete ulaştı. 150 yıl boyunca Avrupalı saraylı ve diplomatların davranışlarını etkileyen bu kitabı okumayan kalmadı. Kitapta Federico adlı kahraman, ideal bir saraylıyı tarif eder. Federico, “Saray mensubunun hükümdarıyla ilişkisinde, asıl önemli olan hoşa gitmesidir” der. “Bütün düşünce ve gücünü hizmet ettiği hükümdarı sevmeye harcamalı, beklenti, eylem ve davranışlarını onun hoşuna gidecek şekilde ayarlamalıdır.”

    İdeal saraylı nasıl olmalı? İtalyan yazarı Castiglione’nin, Il Cortegiano (Saray Mensubu) adlı kitabındaki Federico ad lı kahraman, ideal saraylıyı “Saray mensubunun hükümdarıyla ilişkisinde, asıl önemli olan hoşa gitmesidir” diye tarif eder.

    Kitabın diğer kahramanlarından Pietro da Napoli itiraz eder: “Günümüzde böyle çok saraylı bulursun! Anlattığın bu tip, birinci sınıf bir dalkavuktan başka bir şey değil…” Federico cevap verir: “Çok yanılıyorsun. Dalkavuklar hizmet ettikleri hükümdarı sevmezler. Benim tarif ettiğim ideal saraylı ise hükümdara hizmet eder ama ona put gibi tapmaz, onun doğru ve adil olan emirlerine boyun eğer.” Federico’nun ideal saraylıdan bekledikleri yine de kolay değildir: “İdeal saraylı hükümdarın ruh haline göre göre hareket etmeyi bilmeli, onun karşısına çıktığında asla surat asmamalı… Kötü haber vermemeli, ukalalık yapmamalı… Aptalcasına övgüler yağdırmamalı, alçakgönüllü ve soğukkanlı olmalı, çevresini gözlemeli, özellikle herkesin içinde bir hizmetkarın efendisine göstermesi gereken saygıyı göstermeli…” Görüldüğü gibi, dalkavukla “ideal saraylıyı” birbirinden ayıran çizgi pek de kalın değildir.

    KARDİNAL RICHELIEU

    Etrafı dalkavuklarla çevrili dalkavukluk üstadı

    Fransız tarihinin en büyük devlet adamlarından biri sayılan Kardinal de Richelieu (1585-1642), aynı zamanda dalkavukluktaki ustalığıyla tanınırdı. Kral XIII. Louis ile annesi naibe Kraliçe Marie de Médicis’yi karşı karşıya getiren iktidar savaşında önce yanlış ata oynayarak kraliçenin yanında yer almış, hatasını anlayınca onu terketmiş, ne yapmış etmiş, kendisinden nefret eden kralın güvenini kazanarak onun başlıca bakanı olmuştu. Az sonra çevresine kendi dalkavuklarını topladı. Bütün yazar ve şairler, günümüzün gazetecileri gibi, onun emrindeydi. Onlara egemen olabilmek için Fransız Akademisi’ni kurdu, kendi de akademinin “babası ve koruyucusu” oldu.

    Dönemin şairlerinin Kardinale düzdüğü övgüler, modern okuru şaşkınlığa uğratır. Kardinalin borazanı olarak bilinenlerin başını Vincent Voiture çeker. Ama yalnız değildir. Örneğin, Fransız şiirinde önemli bir dönemeci başlattığı düşünülen, hâlâ öğrencilere şiirleri okutulan Malherbe’i ele alalım. Adamcağız, bütün gelirini Richelieu’nün kendisine verdiği çeşitli maaşlardan elde ediyordu. La Rochelle savaşı sırasında kral için yazdığı şiirde, bir süre kralı övdükten sonra, lafı döndürüp dolaştırıp kardinale getiriyor ve “O ne büyük, o ne cesur ruhtur öyle/ Bizi kurtarma sanatında o ne büyük uğraştır öyle/ Yoktur iyileştiremeyeceği hastalık/ Yeter ki inanalım ona!” diyordu. O sırada Malherbe tek oğlunu bir asılzadeyle yaptığı düelloda kaybetmiş, kardinalden suçlunun cezalandırılmasını istiyordu. Ama yazdığı bu şiir işe yaramadı. Savaş alanı halindeki La Rochelle kentine kadar giden şair, orada sevgili kardinalinin bile iyileştiremeyeceği bir hastalığa yakalanarak öldü (1628). Bir başka ünlü şair Isaac de Benserade ise kardinale yazdığı methiyeler sayesinde yıllık gelirini 18 bin eküye kadar çıkartmıştı. Kardinal öldükten sonra yazdığı alaycı şiir ise şöyleydi: “İşte burada yatıyor Kardinal de Richelieu;/ ve asıl canımı sıkan, maaşım da onunla birlikte!”

    BABADAN OĞULA YALAKALAR

    Efendilerinin köpekleri Buckingham dükleri

    George Villiers (1592-1628), İngiltere Kralı I. James’in gözüne girdiğinde küçük bir taşra asilzadesinin 21 yaşındaki oğluydu. Dokuz yıl sonra en yüksek asalet unvanına kavuşarak Buckingham Dükü ilan edilmiş, kralın başlıca bakanı olmuştu. I. James ona çok düşkündü, Dük de kendisini “efendisinin köpeği” diye tarif etmekten çekinmiyordu. Buckingham Dükü, kralla yetinmeyerek veliahta da kendisini sevdirdi. Böylece I. James ölüp yerine oğlu I. Charles tahta çıktığında, yine zirvede kaldı. Elbette bunun bedeli, halkın öfke ve nefretiydi. Öyle ki 1628’de bir suikaste kurban gittiğinde, katil halk tarafından kahraman ilan edildi; hakkında yazılan övücü şiirler elden ele dolaştı. Buckingham Dükü öldürüldüğünde, tek oğlu yeni doğmuştu. Babasının yerine Buckingham Dükü olan bu çocuk, sarayda, Kral I. Charles’ın oğullarıyla birlikte büyüdü. 1649’da I. Charles devrim sonucu tahttan indirilip idam edildiğinde, ikinci Buckingham Dükü, I. Charles’ın oğluyla birlikte ülkeden kaçarak Hollanda’ya sığındı. Ama birkaç yıl sonra sürgünde yaşamaktan bıkarak efendisini yüz üstü bıraktı, İngiltere’ye dönerek iktidarı elde tutan Cromwell’e yanaştı. 1660’da sürgündeki prens, II. Charles olarak İngiliz tahtına çıktığında, herkes kendisine ihanet etmiş olan Buckingham Dükünü cezalandıracağını düşünüyordu ancak dükteki şeytan tüyünü hesaba katmamışlardı. Aradan bir yıl geçmeden, Buckingham Dükü ne yapıp edip yine kralın gözüne girmeyi başardı. Neyse ki bir oğlu yoktu: Böylece bu yalaka sülalesi ikinci kuşakta sona erdi.

    Augustus Egg’in Buckinham Dükü’nün ölümü isimli tablosu
  • Baba Tahir: Saraydan destekli basın patronu

    Baba Tahir: Saraydan destekli basın patronu

    Türkiye’deki yandaş ve besleme gazeteciliğin öncülerinden Baba Tahir, II. Abdülhamit dönemindeki jurnalleri, meslektaşlarını hedef göstermesi, gazetesini şantaj amaçlı kullanması ve çıkarları için yalan haber yapmasıyla ün yaptı.

    Abdülhak Şinasi Hisar, Geçmiş Zaman Fıkraları adlı eserinde (Varlık Yayınları, 1971) asıl adı Mehmet Tahir olan Baba Tahir için şöyle diyor: “Matbuat muhitlerinde bilindiği gibi, Babıali Caddesi’nde en büyük, en yüksek ve içinde yine en çok gazete, mecmua vesaire neşrolunan müessese Baba Tahir’inkilerdi. (…) Baba Tahir cüheladan ve avamdan bir adamken, zamanla cehaleti sayesinde cesareti artmış ve o devrin garabetlerinden olarak, Saray hiçbir muharriri adam yerine koymazken bu sahtekara mühim bir neşriyat adamı payesi vermiş ve bu yüzden onun cüreti çoğalmıştı. Kendisine birtakım nişanlar, madalyalar, Bala rütbesi ihsan edilmiş, adeta payesinin teşrifatı unvanı zikredilir gibi ‘Bende-i Has-ı Hazret-i Şehriyarı’ olmuştu.”

    Heybeliada’daki kumarhane Tahir Bey’in Heybeliada’da açtığı “Hotel-Casino Belle-Vue” adlı otelinde düzenlediği tiyatro oyunları, konserler, balolar ve diğer faaliyetleri içeren 1903 tarihli tanıtım afişi. Oteldeki en önemli aktivite ise kumardı

    Evet, Baba Tahir sadece gazeteci değil, Abdülhamit döneminin en büyük en güçlü basın patronu. Saray desteği ile işlerini büyütüp geliştiriyor. Çok sayıda dergi, gazete basıyor. Aynı zamanda “Padişahım çok yaşa” çizgisinin önde gelen temsilcisi. Bugünkü deyişle Abdülhamit’i destekleyen bir “yandaş medya”.

    Gelelim Baba Tahir’in dilden dile dolaşan en ünlü hikayesine. 1900’lerin başı. İstanbul’da Terkos Sular İdaresi Fransızların kontrolünde. Bir gün şirketin başına Fransa’dan yeni ve sert bir müdür atanır. Müdür ilk iş masraflarda kısıntıya gitmek ister. Muhasebecisini çağırıp maaş listesindeki bir ismi sorar: “Tahir Efendi-Gazeteci?” Muhasebeci zaman zaman şirket lehine haberler yapan faydalı bir gazeteci olduğunu söyler.

    Müdür serttir. “Kesin bu maaşı!” diye emreder. Maaş kesilir. Baba Tahir bir iki ay bekler. Maaş gelmeyince nedenini öğrenir. Hiç ses etmez. Matbaasına gider.

    Gazetesi Malumât’ta manşetten bir haber patlatır “Yaralı domuz Terkos gölüne düştü”. Habere göre avcılar tarafından vurulan bir domuz koşarak göle düşmüştür. Haber araştırılmaktadır. O dönemde İstanbul’un tek suyu Terkos’tan.

    Ertesi gün kızgın bir kalabalık Fransız Terkos İdaresi’nin kapısına dayanır. İdare paniktedir. Olayın Saray’a yansıyıp büyümesinden endişe ederler. Yeni müdür durumu anlar. Baba Tahir çağrılır. Rica minnet “geciken maaşı” verilmek istenir. Baba Tahir eski kulağı kesiklerdendir. Bunu yemez! Ancak maaş dörde katlanınca razı olur.

    Ertesi gün Malumât’ta “Domuz göle varamadan telef olmuş, gölde görülen eski kütüklermiş” haberi yeralır. Ahali yatışır.

    Baba Tahir’in bir de Fenerbahçe macerası vardır. Yıl 1901’dir. Fenerbahçe Kuşdili’nde ünlü Papazın Çayırı’nda bölgenin Müslüman gençleri aralarında toplanıp Black Stocking FC adı altında İngiliz takımına karşı maça çıkarlar. Bunlar Türkiye’deki ilk futbol denemeleridir. Takımın İngilizce adı tepki çekmemek içindir, zira o dönem Müslümanların kulüp kurması yasaktır.

    Haftalık Malumât mecmuası sahibi Baba Tahir’in günlük yayımlanan Fransızca Servet gazetesi bu maçlar hakkında bir destek yazısı yazar. Ancak yazıda Türk takımının Veliaht Reşat Efendi’nin önderliğinde kurulduğu yazılıdır. Dönemin ünlü hafiyelerinden biri bu habere dayanarak Saray’a (Abdülhamit’e) derhal bir jurnal yazar: “Kadıköy gençleri Veliahd-i Saltanat Reşat Efendi’nin himayesinde bir cemiyet teşkil etmişler. Kulunuz olarak padişahımın dikkatlerini çekerim”.

    Hariciye Nezareti’nde çalışan ve gerçekten futbol takımına önderlik edenlerden Reşat Danyal Bey ile Veliaht Reşat karıştırılmıştır. Ama sonuç acıdır. 1901’deki bu talihsiz baskından sonra Fenerbahçe’nin temelini atacak olan Kadıköylü gençler futbol heveslerine birkaç yıl ara vermek zorunda kalırlar. Fenerbahçe’nin kuruluşu 1907’ye sarkar.

    Utanmaz Adam, Şıpsevdi, Gulyabani gibi dönemin ünlü romanlarının yazarı Hüseyin Rahmi de Baba Tahir’in hışmına uğrayanlar arasındadır. Yine 1901 yılıdır. Hüseyin Rahmi’nin Alafranga adlı romanı İkdam gazetesinde tefrika edilmeye başlar. Ancak Baba Tahir Malumât gazetesinde romanın ilk bölümünde geçen “haşerat” ve “mikrop” sözcüklerinin Abdülhamit’in hafiyeleri anlamına geldiğini öne sürer. Sansür Kurulu bunu ciddiye alır. Roman yasaklanır. Hüseyin Rahmi bu olaydan sonra Baba Tahir için “Basın haydutu” diyecektir.

    Baba Tahir’in çevirdiği dümenler Tahir Bey’in sahte nişan üretmesiyle ilgili yazıda, II. Abdülhamit’in bu gibi suçların en ağır şekilde cezalandırılmaları gerektiğine dair emir verdiği yazıyor.

    Bu arada Baba Tahir’in bir dönem kendi matbaasında o zaman yasak olan çeşitli yayınları ve bildirileri bastırarak, Abdülhamid’e bunları Mısır’dan gelmiş ihtilalci yayınlar diye gösterip para ve ödül kopardığını da eklemeden geçmeyelim. Belki de bu yüzden daha sonra 1909’da Abdülhamid’in hafiyelerini anlatan “Mahmud” imzalı bir broşürde Baba Tahir için “istibdat döneminin bile havsalasına sığ- mayacak işler yapan kişi” tanımı yapılacaktır.

    Belli ki o yıllar Baba Tahir’in azıttığı yıllardır. Heybeliada’da kumarhane işletmeye bile kalkar. Ancak bu kez kendisi jurnallenerek durdurulur.

    1903 yılında sahte saray nişanı ürettiği için 15 yıl kürek cezasına çarptırılır. Yıl 1903’tür. Ama Baba Tahir’in macerası henüz bitmemiştir.

    1908 yılına gelinir. II. Meşrutiyetle beraber “hürriyet ilan olunur”. Siyasi mahkumların yanı sıra adi mahkumlara da af çıkar. Gerisini yine Abdülhak Şinasi’den okuyalım: “Baba Tahir’in kızkardeşi, kendisi gibi iptidai fakat faal ve müteşebbis bir kadın, kardeşinin hapishaneden çıktığı anda üç yüz mecidiye ile bir kısmı hapishane kaçkınları olan üç yüz adamı hazırlatmış, onlar sokaklarda davul zurna ile gezerek ve güya Meşrutiyet taraftarlığı ile yine “Padişahım çok yaşa!” avazesini nakarat edinerek ve arada bir “Yaşasın Baba Tahir, yaşasın!” diye haykırarak, şiddetle el çırparak ve kendisini omuzlarının üstünde tutarak, hapishaneden kendi evinin önüne kadar onu bir hürriyet kahramanı gibi taşımışlar.”

    BABA TAHİR’İN ENGELLENEMEZ

    Çaycılıktan yancılığa…

    Çaycılık yaparak başladığı iş hayatını basın patronu olarak sürdüren Baba Tahir’in en bilinen işlerinden biri sahte nişan satmaktı.

    EMİN NEDRET İŞLİ

    Babıali’de Baba Tahir lakabıyla anılan Mehmet Tahir Bey (1864 – 1912) Şehzadebaşı Direklerarası’nda çaycılık yaparak başladığı hayatına, Servet-i Fünun sahibi Ahmed İhsan ile kurduğu ilişki sayesinde Vakit gazetesinin Direklerarası muhabiri olarak yeni bir yön verir. Tercüman-ı Hakikat, Saadet gibi gazetelerde habercilik yapan Baba Tahir 1883 yılında Bahar isimli bir dergi çıkarmış, 1895’te kendisine büyük şöhret kazandıracak olan Malumât dergisini kurmuş 1903 yılına kadar yönetmiştir (423 sayı). Kendisine, “Malumâtçı” lakabının verilmesine neden olan bu süreli yayın musavver yani bol resimli, kaliteli kağıda basılan, reklam, nota gibi ilave sayfaları ve ek Fransızca bölümü bulunan çok önemli bir yayındır.

    Sultan II. Abdülhamid’i hemen her sayısında öven, padişahın doğum, tahta çıkış günlerinde, kandil, bayram gibi dini vakitlerde padişaha övgüler, şiirler, naatlar, hayır dualar ile kapakları süslenen Malumât, yayınladığı notalar, içeriğindeki fotoğraflar ile günümüzün en önemli kaynak eserlerindendir. Yönettiği süreli yayınlar, sahibi olduğu matbaa ile Türk basının en önemli şahsiyet ve ekollerinden biri olarak kabul edilen Baba Tahir, basın ile devlet ilişkisi açısından üzerinde durulması gereken bir kişiliktir. Çıkardığı gazeteler ile sürekli iktidarın ve padişahın yanında yer alan Baba Tahir hakkında meslekdaşlarının yazdığı hemen hemen hiçbir iyi yazı yoktur. Hakkında şehir efsanesi haline gelmiş hikâyelerin türetildiği, seveninin az, düşmanın çok olduğu “Malumâtçı” Mehmet Tahir’in hayatı 1903 yılından itibaren inişe geçer. Padişahtan rütbe alma, sahte nişan üretme işinde uzmanlaştığı kabul edilen Baba Tahir 1903’te yargılanır önce eski Mehterhanedeki hapse oradan Sinop’a gönderilir. Bu durumu Münir Süleyman Çapanoğlu “Baba Tahir nişan ticaretini o kadar arttırdı ve işi azıttı ki Abdülhamid’den kopardıklarıyla kalmadı, kalpazanlığa başladı. Bir İtalyan hakkâk bularak taklit nişanlar yaptı, beratını bastı, Avrupalılara sattı. Ve nihayet yakalanarak mahkemeye ordan da mehterhaneye gönderildi” diye anlatır.

    II. Abdülhamid döneminde pâye almak, Nişan sahibi olmak, göğsü nişan ve madalyalarla dolu fotoğraflar çektirmek moda halini almıştı. Bu talebi iyi okuyan Baba Tahir, Malumât’ın da gücü ve forsuyla hem kendisi “rütbe-i bâlâyı ihraz ve birinci rütbelerden nişanlar” aldı hem de “devletin nişanını taklid ederek ba’zı hâhişker ecânib (hevesli yabancılar) ve şuna buna paralar ile nişan satmağa başlamış ve güyâ iradelerini istihsâl ettiğini söyleyip Servet gazetesiyle neşr eylemiş ve bu sahtekârlık haber alınınca on beş sene kürek cezasına mahkûm” oldu.

    Baba Tahir’in elinde bulundurduğu basın-yayın gücünü bir çıkar tezgahına çevirdiği, dönemin iktidarının da teşvikiyle ticari bir alana dönüştürdüğünü bütün kaynaklar doğrulamaktadır. Bu pâye alma, nişan takma hırsını Baba Tahir ve bu konuda çok istekli olduğu bilinen Ahmed Midhat Efendi’nin şahsında şair Eşref bir hicviyle çok keyifli anlatır:

    Can vermeden etme heder Sanma hayatı muteber Dünyada rahat yok meğer Nâdan ve ahmak olmalı!

    İnsan isen ümidi kes, Yükselmeğe etme heves, Bâlâlık isteyen teres Gayetçe alçak olmalı!

    Sahte nişan ve berat üretmekten 15 yıla mahkum olan ve cezasını çekmekte olduğu hapisten 1908 afıyla çıkan Mehmet Tahir tekrar gazete çıkarmak, yayıncılık yapmak istemişse de başarılı olamamış, Otuzbir Mart olaylarına karışarak Trablusgarb’a sürülmüştür. Oradan Napoli’ye kaçan ve daha sonra Paris’e yerleşen “Malumâtçı” 1912 yılında orada ölmüştür.

    Gazete, matbaacılık ve yayıncılık anlamında başarılı işlere imza atan Baba Tahir’in gazetesini bir tehdit aracı olarak kullandığı kayıtlara geçmiştir. 1326 / 1909 yılında yayınlanan Hafiyelerin Listesi isimli kitapta yer alan aşağıdaki kayıt yaşadığımız, gördüğümüz bildiğimiz hikâyelerin eskilerindendir: “Vaktiyle kendisi Malumât ve Servet namıyla iki gazete çıkarır idi. Gazeteleriyle bir çok ticaretgâhları haraca kesmiştir. Ezcümle (bunun gibi) Terkos Su Kumpanyası’na gidip Terkos Gölü’nde domuz naaşı (ölüsü) bulunduğu ve beynel-islâm nefret edilen hayvanın mezkûr mansabda çıktığını gazetesiyle ilân edeceğini söyleyerek hayli bir yekûn teşkil eden mebâliği (parayı) elde etmiştir.”

    Tahir Bey’in Malumâtçı Tahir olarak ün kazanmasını sağlayan Malumât gazetesinin ilk sayısı ve Tahir Bey’in kartviziti.
  • Osmanlı biat kültürünün yıldız oyuncuları onlardı

    Osmanlı biat kültürünün yıldız oyuncuları onlardı

    Osmanlı kültürüne özel dalkavukluk, ortalama bir zamanlamayla III. Murad’dan II. Mahmud’a 260 yıllık süreçte olageldi. Tanzimat öncesi evrelerde dalkavuklara rağbet zirvede olmalı ki, dalkavuk esnafı, loncası, kâhyası, öyküleri; ellerini eteklerini öptükleri sultanları, kapılarını çaldıkları saraylar, konaklar, dip bucağında oturdukları meclisler hep vardı.

    Dünün dalkavukları, günümüzün dalkavuk bozuntuları yanında zemzemle yıkanmış üstün yeteneklerdi. Ruh hallerini rahatlatan hünerlerle öfkeyi, bunalımı gülümsemeye dönüştürür, devletlileri, streslerini alıp rahatlatır, yaptıklarını, anlattıklarını da lâtifeler olarak kültür tarihine miras bırakırlardı. Olağanüstü yeteneklerdi.

    Çalışmakla, tahsille başka meslekler kazanılırdı ama dalkavukluk bir bakıma Allah vergisiydi.

    Yerinde ve zamanında söz ustalığı, jest-mimik, denk düşen fıkra ve lâtife bulmak ve anlatmak… Kişi özgürlüğünün anılmadığı as kes devirlerinde, padişahla devletlileri, kışın saray ve konaklarında yazın yalılarında oyalayan dalkavuklar Doğu’da ve Batı’da asırlar boyu olageldi.

    Meddahlık, kıssahanlık, ortaoyunculuğu gibi dalkavukluk da bir eski zaman, eski kültür ve eski hayat tarzının gereksinim duyduğu bir tür meslekti. Dalkavukları yaşatan asıl ortam saray olsa da, ricâl konaklarından köy kâhyasına, mirasyediye kadar her düzeyde, gerginlik alan, öfke yatıştıran veya tam tersine öfkelendirip kızdırabilecek feraset sahipleri dalkavuklardı. İncili Çavuş, Tıflî Çelebi, Bekri Mustafa, III. Murad’ın cüceleri IV. Murad’ın musahipleri… birer dalkavuk muydu? Evliyâ Çelebi ile Melek Ahmed Paşa arasında da bir tür efendi-dalkavuk ilişkisi acaba var mıydı? Harem taşlıklarında erkek dünyasını sarakaya alarak vâlide sultanı, hasekileri gülücüklere boğan cariyelerse ün tün verememiş dalkavuklar olmalı.

    Ne kadar doğrudur bilinmese de dalkavukluğu zenaat edinenlerin de loncaları, kethüdaları nizamnameleri hatta hizmet karşılığı alacakları ücretleri gösteren narh cetveli varmış. Bunu yazıp belgeleyenler, çarşı maskaralarını, mukallitleri, tufeylileri, şaklabanları, yardakçıları… dalkavuklarla aynı kefeye koyanlardır. Oysa meddahlık nasıl tek kişilik tiyatro idiyse dalkavuk da tipiyle kavuğuyla, çalımıyla, eteklemesiyle, konuşması ve öykünmeleriyle bir animatör, yaptığı iş de animasyondu.

    Osmanlı kültürüne özel dalkavukluk, ortalama bir zamanlamayla III. Murad’dan (1574-1595) II. Mahmud’a (1808-1839) 260 yıllık süreçte olageldi. Tanzimat öncesi evrelerde dalkavuklara rağbet zirvede olmalı ki dalkavuk esnafı, loncası, kâhyası, öyküleri; ellerini eteklerini öptükleri sultanları, kibarları, zenginleri, kapılarını çaldıkları saraylar, konaklar, dip bucağında oturdukları meclisler hep vardı.

    Şu da gerçek ki ökse gibi yapışıp kapılanan dalkavuğu tokatlayıp uzaklaştırmak zormuş. Dahası cihangirler, serdarlar; tahtlar saltanatlar devirmiş inkılapçılar dahi huzurlarında, şaklabanlık yapmaya, takılıp kızdırmaya, güldürmeye; nabza göre şerbet vermeye müheyya, hazırcevap ve fıkra-gû bir dalkavuk bulunsun isterler hatta onunla paslaşırlardı.

    Osmanlı sarayında sultan ve etrafında cüceler. Dalkavuk esnafı arasında cücelerin ayrı bir yeri vardı.

    Ne kadar yetenekli, olsalar da dalkavuklar zelil adamlar kabul edildiğinden, bunların, esnafın ve askerinkine benzer serpuş külah giymelerine izin verilmeyerek içi boş, dışı sarıksız kavuk giymeleri yeterli görülmüş. Serpuşlara sarılan tülbent veya çemberler, bir sınıfı veya rütbeyi temsil ettiğinden dal-kavuğun, giyenin kimliğini boşalttığı varsayılmış. Bu da bir sav.

    Eski kurumlu hanımlar, tavırlarını beğenmedikleri, dalkavuğunun pöhpöhlemesiyle kendisini adam sınıfına koyan erkekler için “Bey atta dalkavuğu (seyisi) kıçında!” derlermiş. Bu mazi manzaralarını bugün, lüks otomobillerin arkasında koşuşturanlara bakarak gözönüne getirmek mümkün. Dünün devletlileri, rakiplerini kötületmek için dalkavuklarına her Allahın günü sövdürüp saydırtır, taklitler, öykünmeler yaptırtır bundan haz duyarlarmış.

    Şu gerçek ki dalkavuksuz edemeyen veya böylelerine tahammül edebilen hükümdarlar ya akıllı-bilge ya cahileblehtiler. Akıllı taç sahipleri, dalkavuğun yaltaklanarak anlattıklarını tebessümle dinlerken, huzurdaki dalkavuğu salya sümük izleyip onayla- yan cahil veya dangalak devlet adamlarını tanıma fırsatı bulurken, câhil hükümdarın bir çocuk masumiyetiyle dalkavuğa hayran kalışını, kahkahalı tepkilerini izleyen akıllı erdemli devlet adamlarıda, nasıl bir zavallıya kulluk ettiklerini görür, içlerinden ah vah etmiş olmalılar.

    Evliya Çelebi’den Ercüment Ekrem Talu’ya kadar birçok seçme yazar, ünlü dalkavukların yaşam öykülerini, kimlere dalkavukluk ettiklerini, anekdotlarını kaleme alabilirlerdi. Yazık ki bu içerikte kaynaklardan yoksunuz. Seyfeddin Özege’nin, Eski Harflerle basılmış Türkçe Eserler Kataloğu’ndaki 23 bin kitap künyesi arasında Dalkavuknâme adında tek kitap kaydı var. Vasilaki Türkçeye çevirmiş ve 1870’te basılmış. Belagatçı Samsatlı Lukianos’un (125-192’ye doğru) eseri. Bu kitap devrin durumu ile manidar benzerlikler ve ahlâkî tenkitler” içermektedir.

    Başka bir gerçek, saray enderunlarının bir yönüyle dalkavuk da yetiştiren birer mektep oluşudur. Buradan, Divan-ı hümayun ve Babıâli kalemlerinden yetişenler, üstlerinin, en tepede de kulu oldukları padişahın dalkavukları idiler. İtiraz edemezlerdi. En akıllarına yatmayan karşı görüşü bile dolambaçlı yollardan isabet buyurdunuz diyerek hikmet-i hükümet kurtuluşuna bağlarlardı. Hızır İlyas Ağa’nın Letâif-i Enderûn’u bir yönüyle, yetenekli Enderun gençlerinin zorunlu dalkavukluklarını içerir.

    III. Murad döneminin ünlü meddah ve dalkavuğu Lâ’lin Kaba.

    Doğu saraylarında halife ve sultanları, devlet ileri gelenlerini meclislerde, güldürüp eğlendiren İslâm dünyası dalkavukları için 1000 -1500 yıllık bir tarihten söz edilebilir. Adını tarihe yazdıran ünlü dalkavuklar, Harünürreşid(786-809) çağında yaşayan Eşebî Temmâ ve Ebü’l-Hasan Halil’dir. Dalkavukluğun bir meslek oluşu için Halife Mütevekkil (847-861) zamanı gösterilir. Bu asrın ünlü dalkavuğu Ebü’l- Enhas’tır. Söylentilere göre Mütevekkil’in sarayındaki Ebbadeî Muhannes adlı dalkavuk, karnına bir yastık bağlayarak halifenin önünde Hz. Ali’nin taklidini yaparmış. Dalkavuk deyimi, Gazneli Mahmud’un (997-1030) çağdaşı ve dalkavuğu Telhek’in adından Türkçeleşmişde denir. Gazneliler çağının en tanınmış dalkavuğu ise Ebülfevaris imiş.

    Dalkavuklar hükümdarların gözüne girer hatta bazen güzel nükteler yanında iğineleyici sataşmalardan da çekinmezlermiş. Batı saraylarında daha çok cüceler ve sakatlar krallara dalkavukluk yapmaktaydılar.

    Dalkavuklara ve şaklabanlara aşırı düşkün olan III. Murad’ın meclisinde maskaranın biri yapacaklarını yapmış ve işini bitirip gideceği sırada, kendisine ihsanda bulunurken, “Yok hünkârım bugün altın istemem, yüz değnek isterim” der. Sebebi sorulunca, “Hele ellisini vurun, ondan sonra sual buyurun” deyince padişah, “-Vurulsun!” diye ferman eder ve elli değnek vurulur. Elli olunca maskara, “durun!” Bir ortağım var, ellisini de ona vurun” der. Ortağının kim olduğu sorulunca, “- Her gün beni davete gelen Bostancıdır. Ben ihsan alıp giderken -Seni ben getirdim aldığının yarısı benimdir” der ve elimden alır. Deyneklerin yarısının da onun hakkı olmak lâzım gelir, cevabını verir. Padişah bu lâtifeden memnun olarak ihsanını bir misli daha fazla vermiş. Bostancıya da elli deynek vurulduktan sonra, maskaralara bir daha bu gibi şeylerin yapılmaması tenbih edilmişti (Peçevî İbrahim Efendi- Pe- çevî Tarihi)

    19. yüzyıl mirasyedilerinden Veli Efendi-zâde Mehmed Efendi dalkavuklarına kış günü yaz oyunu, yazın kış oyunu oynattırırmış: Ortalık buz tutmuşken kendisi tandır başında kürklü börklü salep içerken, pencereler açtırır, yazlık entarili ayakları çıplak tir tir titreyen dalkavuklarına dondurma yalama yarışı yaptırır; yaz günü, ince patiska entari yalın ayak bahçede oturur, buzlu şerbet içerken kat kat kalın, kürkler, yün çoraplar giydirilmiş dalkavuklarına kaynar salep ikram ettirirmiş.

    Bir yaz günü dalkavuk esnafından beş on âmâyı yalısına getirtmiş. Bunlara “lâğ cengi” (laf atışması) yaptırarak eğlendikten sonra “hadi namaz vakti” demiş. Tembihli uşaklar: “Namaza buyurun diyerek körleri koltuklayıp yalının önündeki rıhtımda saf tutturmuşlar. Kayığa binmiş bir uşak da imam olmuş. ”-Allahü ekber!” deyince biçare körler secdeye gidince denize yuvarlanmışlar.

    Yine bir kış günü sözde Boğaz’da balığa çıkmış. Kendisi sarılmış sarmalanmış. Dalkavuğunu denize düşersen boğulmaz yüzersin aldatmacasıyla soydurup iç donuyla karşısına oturtmuş. Dalkavuk, soğuktan mosmor olmuş, Beyefendi: “Hatırın için daha dolaşsak derim ama burnumun ucu çok üşüdü!” deyince, dalkavuk cevabı yapıştırmış: “Devletli efendim bende de sıcak bir yer kaldı, burnunu k..ıma sok!” demekten çekinmemiş.

    DALKAVUK KULLARIN PADİŞAHA ARZUHALİ

    Hane sahibi ne söylerse söylesin fevkalâde yardakçılıkla onaylanır!

    Topkapı Sarayı’nın eski müdürü Tahsin Öz tarafından, müze arşivinde bulunan kıymetli bir vesika vardır ki dalkavuk esnafının mahiyetini gereği gibi aydınlatmaktadır. I. Sultan Mahmud devrine ait olup kime hitap ettiği belli olmayan bu vesika bir dilekçedir. Bugünkü dille içeriği şudur:

    “Devletli inayetli, merhametli efendim. Kimsesiz dalkavuk kullarının arzuhalidir. Her sene Ramazan-ı şerif geldiğinde İstanbul’da davetli davetsiz iftarlara gideriz. Ulemanın, ricalin devletin sair büyüklerinin mevki sahiplerinin, büyüklerin sofralarında çeşitli nefis yemekler, türlü türlü reçeller, süzme aşureler, şerbetler, tavukgöğüsleri, elmaspâreler, helvalar, kaymaklı baklavalar, ekmek kadayıfları, hoşaflar yer ve içeriz. Üstüne göbek tütünü ve kahveyle ikram görürüz. Lâkin içimizde bazı terbiyesizler bulunup edebe uymayan hareket ve tavırlarıyla velinimetlerimiz efendilerimizi gücendirmekte, zararı da hepimize dokunmaktadır. Dalkavukluk sağlam bir nizâma bağlanmazsa cümlemizin açlıktan öleceğimiz aşikârdır. Kadim nizam ve kanuna göre yeniden bir nizama bağlanmamızı, içimizden uygunsuzların tard edilmesini, tavır ve hareketleri hepimizin makbulü olan Şâkir Ağa’nın kâhya tayin olunmasını eline memuriyetini bildiren bir vesika ihsan buyurulmasını niyaz ederiz. Emr ü ferman devletli, inayetli efendim sultanım hazretlerinindir. İmza: Dalkavuk kulları”

    Bu vesikanın altına da şu dikkate değer satırlar yazılmıştır:

    “Dalkavuklar kibar ve rical huzurlarına girdiklerinde etek öperler. Oturacakları yer trabzan yanındaki küçük minderdir. Vazifeleri, hane sahibi olan zatın mizaç ve tabiatına uygun şekilde konuşmak, zikri müstekreh (çirkin) tabirlerden ve küfürlerden gayetle sakınmaktır. Hane sahibi ne söylerse fevkalâde yardakçılıkla tasdik edecekler ve asla aykırısında söz söylemeyeceklerdir. Verilen ihsanı gizlice alacaklardır. Verilen paranın çokluğu ile meslektaşları arasında övünmeyeceklerdir”. (Reşad Ekrem Koçu)

    DALKAVUKLA EĞLENME ÜCRETLERİ

    Tokat 30 para, yumruk 40 para, ağzına fare tıkıştırma 100 para

    Dalkavuğun burnuna fiske vurma, fiske başına 20 para, başına kabak vurma, her seferinde 20 para, tokatlama tokat başına 30 para, oturduğu minder veya sedirden aşağı yuvarlama 34 para, yüzüne mürekkep veya kömür vurma 37 para, ellerini ve ayaklarını domuz topu bağlama 40 para, bir salkım üzümün sapıyla beraber yedirilmesi 40 para, kafasına yumruk indirme yumruk başına 40 para, çıplak başını tokatlama tokat başına 45 para, elinde beş on kıl kalmak ve dişlerini leylek gibi çadırdatmak şartı ile sakal zelzelesine 60 para, sakal boyamasına 60 para, merdivenden aşağı yuvarlama 180 para, sakalının yarısı veya cümlesi arpa boyunca kırkılırsa lâtifeyi yapan, dalkavuğun üç aylık nafakasını verir bu nafaka ayda 30 kuruştan 90 kuruştur. Eyerinin bir tarafında üzengi bulunmayan haşarıca bir ata bindirilip temaşasından hoşlanırsa 300 para, sakız (bostan) dolabına bağlanarak su içinde bir miktar durdurulmak şartıyla bostan kuyusunda bir devrine 600 para. Birden fazla her devirde ayrıca 100 para verilir.

    Dalkavuk boğulur ölürse cenaze masrafı lâtifeyi yapana aittir. Kuyruğu dışarıda kalmamak üzere bir fındık sıçanını ağzınının içine kapatma 100 para. (R. Ekrem Koçu, Tarihimizde Garip Vakalar,1958)

    I. Ahmet döneminde aynı zamanda birer dalkavuk olan curcunabazların gösterisi.