Etiket: sayı:18

  • Ülke tarihi mi millet tarihi mi?

    Ülke tarihi mi millet tarihi mi?

    Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi herkesin de farklı bir tarih görüşü vardır. Genelde hangi kültürde yetişmişsek kendimizinkini doğal buluruz. Bu sav, arada kendi kültürünü eleştirenler yoktur anlamına gelmez tabii. Ancak genel durum, özel örnekleri ortadan kaldırmaz. Mesele, herkesin tarih görüşü derken neden söz ettiğimizdir. Ülke mi, millet mi? Bunlar ayrı ayrı olarak mı karşımıza çıkar, yoksa birarada olabilirler mi?

    Hareketli bir geçmişi olan ve göçebe hayvancılıkla geçinmiş halklar, tarihlerini kişiler ve gruplarla anlatırlar.
    Bu anlatımda destan önemli bir rol oynar. Hareket halinde olan bu toplumlar, destanlarda halkın belleğinde kalmış kahramanlardan bahseder. Lev Gumilev bu konuda göçebeler için “tarih duyguların ifadesini ve gerçeklerin algılanma şeklini yansıtır” der (Halbuki Batı’da bu tür yazım, tarih değil de edebiyat olarak algılanır).

    Onların devamlı olarak kullandıkları, yani yurt edindikleri yaylak ve kışlakları vardır; ama bu halklar için tarihte göçlerle yeni yurt edinmek zor olmamıştır. Kısacası onlar yeni yurtları benimsemişler, eskiyi çoğunlukla geride bırakmışlardır. Eski yurtlar ancak destanlarda, eski zamanları sembolize eden isimler olarak karşımıza çıkarlar.

    Karşıda duran Karadağ anlamındaki “Karşı yatan Karatav” deyimi, destanlarda karşılaştığımız örneklerden biridir. Genelde kuzey yamaçlarının belirginliğinden dolayı karanlık yani kara olan bu dağlara Asya coğrafyasında sık sık rastlanır. Kısacası kültüre yabancı tarihçi için bu deyim ancak karışıklık yaratır. Bu deyimi söyleyenler ise hangi Karadağ’dan bahsedildiğini biliyorlardı. Onların neslinden gelenler burada tam olarak hangi dağdan bahsedildiğini bilmeseler bile, genelde duygusal bağlarını muhafaza ederler. Kısacası göçebe ve göçebe kökenli halklar için yurt hem kutsaldır hem de hareketlidir. Bu sebepten de geçmişte onların tarihleri “ülke tarihi” olmamıştır. Göçebe kökenliler ile ilgili “Hive tarihi” “Kaşgar tarihi” bölge veya ülke tarihi kavramlarıyla modern öncesi ve modern dönemde karşılaşırız.

    Yerleşik kültürler, eski Türkçe deyimle oturak halklardan ise göç yoluyla gelenler ve ezelden beri orada yaşayanlar diye iki kategoride bahsedebiliriz. Göç yoluyla gelenlere iyi bir örnek olan ABD’de tarih eğitimi her ne kadar eyaletten eyalete değişiyorsa da, 1980’lerin orta öğretiminde Amerika tarihi kendilerinin bu ülkeye göçleri ile başlardı. Gelenlerin yerleştikleri yerler -bir çeşit “burası benim” der gibi bir tabirle- insan/göçmen/halk tarihinden toprak/vatan/ülke tarihine dönüşmüş olurdu. 1980’ler Amerika’sında toprağın eski sahipleri daha yeni yeni tek tük de olsa tarih derslerine ve kitaplarına girmeye başlamıştı. Böylece millet tarihi ile ülke tarihinin bir bütün oluşturması daha oluşum halinde idi. Bu süreç Batı’da genellikle başarıyla tamamlanmıştır.

    Ancak Asya’da tarih anlayışına baktığımız zaman, örneğin 14. yüzyıl tarihçisi Reşideddin’in evrensel tarihinde her iki kavramın yan yana kullanıldığını görürüz. Eserde Türk ve Moğolların tarihi olduğu gibi, Çin ve Hint tarihi de bulunmaktadır. Çin tarihi yerleşik bir kültürün kendi tarihine ülke bazında bakmasının en güzel örneklerini oluşturur.

    Çin’de 25 sülale olmuştur; bunların neredeyse yarısı yabancı kökenlidir. Her sülalenin tarihini de kendisinden sonra gelenler yazmıştır. Bir sülale, devr-i hükümeti zamanında ancak gelecek tarihçileri için malzemelerin iyi toplanmasına (ve tabii uygun görülürse kısmen ayıklanmasına) yardım ederdi. Yeni gelen sülale bir öncekinin tarihini yazdırırken, orada da benzer süreçlerin söz konusu olduğunu düşünmek mümkündür. Örneğin Çinggis evladının kurduğu Yuan sülalesi, kendisinden önceki üç sülalenin tarihini yazdırmıştır. Bunlardan ikisi kuzeyden gelen yabancıların kurduğu Hıtay (Liao) ve Cürcet (Jin) sülaleleri idi, diğeri yerli Song sülalesi idi. Tarihçiler hiçbir zaman bu yerli bu yabancı ayırımı yapmamışlardır; zira Çin’i idare eden, Çin hükümdarı olan kimse, Çin tarihinin bir parçasıdır.

    Benzer bir durum İran’da da görülür. Ülke bazındaki bu tarihçilik anlayışında o topraklarda yaşayan insanlar, ister hâkim sülale olsun ister tâbi halklar, o memleketin insanı olarak görülürler ve bu suretle de ülke şemsiyesi altında aidiyetlerini korumuş olurlardı. Yok, eğer şemsiye bir görüş yoksa, yiğidin Amerika’daki gibi yoğurt yiyişini yönlendirmesi uzlaşma sağlayabilir.

  • 100 kadının ‘katili’ dergi

    100 kadının ‘katili’ dergi

    Gavsi Ozansoy’un 1957’de yayımlamaya başladığı Yaşanmış Facialar dergisi, her sayısında gerçek bir cinayetin fotoğraflarla yeniden canlandırıldığı ve öyküleştirildiği haftalık bir dergidir. Yüz sayıdan fazla yayımlanan derginin seçtiği cinayetlerin hepsi kadın cinayetleridir. Bu kadınların bazıları, derginin ifadesiyle “Bir yuvanın kadınıyken aşk ve şehvet kadını olmuş” ya da “Gezip tozma illetine tutulmuş”tur, bu nedenle öldürülürler. Fotoğraflarda, öldürülen kadınları pek tanınmayan aktristler ve şarkıcılar canlandırır. Öykülerin dili çok zaman pornografiye kaçar, fotoğraflar da tahmin edileceği gibidir. Kadın cinayetlerini meşrulaştıran ve bazen apaçık teşvik eden “öyküleri” Haluk Cemal Beydeşman, Bedirhan Çınar ve Aydın Arıt gibi polisiye yazarları yazar. Bu isimlerden bazılarının gazetelere dini tefrika da hazırlıyor olması bir başka ilginç noktadır.

    ESKİ TRENDLER

    Fikri düellonun altın yılları

    Bir dönemin en çok konuşulan etkinliklerinden olan münazara turnuvaları, gazetelerin birinci sayfasına haber olacak kadar önemsenirdi. Bu kadar ilgi olunca, yasakların gelmesi de kaçınılmazdı.

    Sözlük tanımı “Bir jüri ve izleyiciler önünde kurala uygun tartışma” olan münazarada kimin doğru söylediği değil, hangi tezi ne kadar savunabildiği değerlendirilir. İlk turnuvanın 1932’de düzenlendiği Türkiye’de münazaraların altın çağı 1940’lı yılların ikinci yarısı ve 1950’li yıllardır. Bu dönemde münazarara turnuvaları gazetelere haber olacak kadar önemsenir. Münazarada jüri üyesi olmak da en az tartışmacı olmak kadar havalı ve saygın bir uğraştır. Ünlü akademisyenler, gazeteciler ve yazarlardan oluşan jüriler büyük sükse yapar.

    Münazarayı kazanan ekibin savunduğu görüş ne kadar “cins” ise gazetelere haber olma ihtimali o kadar artar. “Yalan ahlaksızlık mı yoksa zaruret mi?” tartışmasını “zaruret” diyenlerin, “Kadınlar çalışmalı mı evde mi oturmalı?” tartışmasını “evde oturmalı” diyenlerin, “Striptiz güzel sanatların bir dalı olabilir mi?” tartışmasını “olabilir” diyenlerin kazanması daha çok haber değeri taşır.

    Demokrat Parti iktidarının baskılarını arttırdığı 1950’li yılların ikinci yarısında münazara yasakları da başlamıştır. Milliyet yazarı Refi Cevad Ulunay, 26 Mart 1956’daki yazısında İktisat Fakültesi ile münazara müsabakasına girecek hukuk öğrencilerinin kendisini ziyaret ettiğini yazar. Öğrenciler, “Din, medeniyetin gelişmesine engel midir, değil midir?” başlıklı münazarada “engeldir” tezini savunma kurası çekmişlerdir. Gençlerin “Dindar ailelerin evlatları olarak bu tezi değil savunmak ağzımıza bile alamayız” dediğini yazan Ulunay’ın münazaranın engellenmesi çağrısı üzerine polis münazarayı yasaklar.

    Bir münazarayı izleyen lise öğrencileri, 1950’li yıllar.

    Bazen “hafif” konuların seçildiği münazaralar bile yasaklanır. Sözgelimi, 9 Mayıs 1958’de üniversitelilerin flört konusunda yapacakları tartışmaya izin verilmemiştir. 4 Nisan 1959’da ise “İnsan meramını en iyi nesirle mi anlatır, şiirle mi” başlıklı bir münazara yapmak isteyen CHP Eminönü teşkilatından gençlere, “Tartışmak yasak ama sohbet edebilirsiniz” diyen polis engel olur. Bunun üzerine gençler polise “Böyle bir münazaraya müdahale etmeye lüzum var mı, yok mu?” konusunda sohbet edeceklerini söyler. Polis bunun da bir tartışma sayılacağı gerekçesiyle gençleri parti binasından çıkarır.

    Öğrenci münazaraları dışında başka ilginç münazaralar da yapılır. Örneğin ayakkabı üreticileri, fiyatlarını yükselttiği gerekçesiyle deri ve köselecileri, manavlar kabzımalları münazaraya çağırır. 1959’da ise Tarsuslu yirmi şişmanın zayıflama ilaçlarının yararlı olup olmadığı konusunda yaptığı ve iki gün süren münazara gazetelere haber olur.

  • Zevkin doruklarını damakta arayan adam

    Zevkin doruklarını damakta arayan adam

    Düşünceleriyle gastronomi dünyasını derinden etkileyen ‘mutfaktaki filozof’, 19. yüzyılda bütün zamanların en çok okunan yemek kitabını yazdı. “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünün sahibi Brillat- Savarin bir şef değil, iyi yemeğin damakta yaşattığı hazza tutkuyla bağlı bir avukattı.

    Gastronomi ve restoran sözcüklerinin Fransız Akademisi’nin sözlüğüne ilk kez 1835’te girmesi tesadüf değildir. Aşçılığın meslek olarak gelişiminde Fransız mutfağının 19. yüzyılda geçirdiği değişimin katkısı yadsınamaz. Fransız Devrimi ile birlikte eskiden malikanelerde bulunan aşçılar, açtıkları restoranlarda ve zengin evlerinde çalışmaya başladılar. Yemeğin felsefesine kafa yoran bazı usta aşçılar ve gurmeler, değişen rejim ile birlikte eskinin gösteriş düşkünü mutfak geleneğini tersyüz ettiler. Restoran furyası Parisli burjuva müşterilerin ayrı masalarda oturup, bir listeden yemek seçme fikrine alışması ile yaygınlaştı. Jean-Marc Vanhoutte’a göre 19. yüzyılda 800 bin Parislinin 100 bini dışarıda yemek yemekteydi. Gastronomi sözcüğünün o yıllarda taşıdığı anlam bugünkünden farklı olarak iyi yemeği, sosyal statü ve itibar sağlayan bir araç olarak tanımlıyordu.

    Jean-Anthelme Brillat-Savarin

    Fransız mutfağındaki değişime en önemli düşünsel katkıyı yapan ve gastronominin mimarları kabul edilen iki isimden biri Grimod ise diğeri Brillat-Savarin’dir. Grimod yeni yönetici sınıflara geçmişin adet ve görgü kurallarını anlatan bir rehber sunmuştur. Onun eseri olan Almanac des Gourmands günümüzün gastronomi rehberlerine benzeyen bir yaklaşımla kaleme alınmıştır.

    Grimod’nun çağdaşı olan Jean-Anthelme Brillat-Savarin ise tek eseri olan Physiologie du Goût (Damak Tadının Fizyolojisi) ile gastronomiye bakış açısını çok yönlü bir anlayışa taşımıştır. Kitap Parislilere ithaf edilmiş olsa da kısa sürede uluslararası üne kavuşmuştur; bugün hâlâ esprili dili, kaleme aldığı konuları ve keyifli yorumları ile mutfak meraklıları tarafından zevkle okunmaktadır. 1825’teki ölümünden iki ay önce yayınlanan kitabın o günden bu yana baskısı hiç tükenmemiş, eser çeşitli dillere çevrilmiştir. En ilginci de onun şef değil, bir avukat olmasıdır. Yemek ile ilgili konulara karşı iflah olmaz tutkusu olan bu ilginç adam, ceketinin göğüs cebinde taşıdığı endeks kartlarına sürekli düşüncelerini kaydedermiş. Bunu kişisel bir eğlence gibi gördüğünden “düşünsel alıştırmaları”nı bastırmayı yaşamının sonuna dek kabul etmemiş, kitabını gastronomlar yüzeysel bulur endişesiyle takma isimle yayınlamayı bile düşünmüştür.

    Zamana meydan okuyan aforizma Üstadın en meşhur özlü sözü “bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” deyişinin yazılı olduğu eski bir posta kartı.

    Brillat-Savarin, kitabının bir yerinde şöyle der: “… iyice tadına varılan bir yemeğin sonunda ruh ve beden özel bir zevk yaşar. Bu zevkin tam tadını çıkarabilmek için dört koşul yerine gelmiş olmalıdır: Kabul edilebilir lezzette yiyecekler, iyi bir şarap, kafa dengi dostlar ve yeterli zaman. Bu dört erdemi birlikte sunan bir partiye katılmış olan varsa, mükemmel bir deneyim yaşadım diye övünebilir. Biri bile eksik olsa, yaşanacak zevk azalacaktır”.

    Brillat-Savarin’in iyi yemeğin verdiği hazzın fizyolojik sırlarını araştırdığı 1825 tarihli eseri; pratik bilgileri, eğlenceli anekdotları ve esprili üslubu sayesinde bugün hâlâ en çok okunan yemek kitapları arasında.

    Brillat-Savarin’in en bilinen sözlerinden biri de “bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözüdür. Fransız Devrimi’ni takip eden yıllarda İsviçre, Hollanda ve hatta ABD’de yaşadıktan sonra Fransa’ya dönebilen, hanımlara ve aşka ilgisi olduğu halde hep bekar kalan düşünürümüzün bugün bile geçerliliğini koruyan savlarına bakarak, ele aldığı konular üzerine epey kafa yorup, gözlem yapmış olduğunu söylemek mümkün. Belki de yazdıklarının çoğunda alttan alta kendini hissettiren, yemeğe ölçülü bir şehvetle yaklaşmasının bir nedeni de yalnız yaşamı olabilir mi? Yakın bir dostu onun cenaze töreninde ardından şunları söylemiş: “Kendisi ile sofraya oturma şansına erişmiş olanlar için sofranın ilgi
    odağı, parlak zekalı, olağanüstü bir yemek arkadaşıydı. Zira kendini dünya zevklerine istekle kaptırıp, deneyimlediklerini gerçek dostları arasında, samimi zevklerin paylaşıldığı bir ortamda ortaya dökerdi”.

    Günümüzde moda olan “karbonhidrat diyeti”nin mucidi sayabiliriz kendisini: “Etobur hayvanların yağ bağlamadıkları kesindir (kurtlara, çakallara, alıcı kuşlara ve kargalara bakın…) Otobur hayvanlar ise hareketliliklerinin azaldığı yaşlara dek yağ bağlamazlar. Yaşlanıp da patates, tahıl ve unlu yemlerle beslenmeye başladıklarında hemen şişmanlarlar. İnsanlar arasında da obezitenin nedeni unlu ve nişastalı gıdalardır”.

    Gastronomi dünyasında kazandığı popülerlik birçok yiyeceğe isminin verilmesine neden oldu. Bunlar arasında Brillat-Savarin’e ithaf edilen peynir ilk akla gelenlerdendir.

    Brillat-Savarin fizyoloji bilimini çerçeve olarak kullansa da yemek kültürünün tarihçesine çok kafa yormuş, iyi ve sağlıklı yemeğin felsefesini yapmıştır. “Gastronomi zevki ve sağlığı biraraya getirmelidir ve yemeğin keyfine varmak artık bir günah sayılmamalıdır” diyerek sağlık ve hazzın bağdaşabileceğini savunmuştur. “Yemek pişirme sivil yaşantımızda bize büyük hizmet sağlamış olan eski bir sanat formudur” diyen Brillat-Savarin kitabında yer verdiği anekdotlar, dedikodular ile yemek pişirmenin mükemmeliyetten uzak, insani taraflarına da değinmiştir. Mutfak sanatlarının ulaşılmaz, şefler ve gurmelerin tekelinde kalan uzak bir konuma yüceltilmesini eleştirir. Kitabı ona öylesine şöhret kazandırmıştır ki, bir peynir çeşidine, değişik yumurta, et ve tavuk yemeklerine ve bir pastaya Brillat-Savarin adı verilmiştir. Mutfakta kullanılan Savarin kalıpları da ona ithaf edilmiştir.

    Brillat-Savarin çikolata aşıklarına da sevecenlikle destek çıkmıştır : “Uzun süre çalışanlar, içkinin dozunu kaçıranlar, geçici süre insanlıktan çıktığını düşünenler, aileleri tarafından işkence görenler, yaşamı hüzünlü bulan, aşkı bir türlü ele geçiremeyenler… Hepsi çikolata yemeli. Böylece teskin olacaklardır.”

    Galiba şu aralar hepimiz çikolataya dadanmalıyız ki sükunet bulalım.

  • ‘Türk avcısı’nın Varşova’daki sarayı

    ‘Türk avcısı’nın Varşova’daki sarayı

    1673’de Hotin’de, 1683’de 2. Viyana Kuşatması’nda Osmanlı ordularını bozguna uğratan, “Hıristiyanlığın kurtarıcısı” Polonya kralı Sobieski’nin Varşova’da yaptırdığı Wilanow sarayı, bugün müze olarak hizmet veriyor.

    Viyana kapılarını iki aydır zorlayan Osmanlı ordusu komutanı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 12 Eylül 1683’te hem kuşatmayı sürdürmek hem de yeni başlayan karşı taaruza cevap vermek zorunda kaldı. Bu iki cepheli muharebe durumunu bitiren ise devekuşu tüylerinden yapılma büyük kanatları, ağır zırhları ve korkutucu görünümleri ile Polonya Hussar süvarilerinin saldırısı oldu. Tarihin bu en büyük süvari taaruzunda, Tuna’yı kolayca geçen ve sayıları 20.000’e yaklaşan atlılar Osmanlıları bozguna uğratmakla kalmadı; Türklerin 1921’e kadar sürecek doğuya doğru gerilemesini de başlattı.

    Türk avcısı'nın Varşova'daki sarayı
    Polonya Kralı 3. Jan Sobieski’nin portresi, 17. yüzyılın son çeyreği.

    Taaruzu yöneten kişi, Kutsal İttifak orduları başkomutanı, Türklerin “Lehistan Aslanı” diye adlandırdığı, Batılıların “Türk Avcısı” dedikleri Polonya Kralı Jan Sobieski idi. 1629’da soylu bir ailede doğan Sobieski, çok iyi bir eğitim gördü. 1649’da Krakow’da üniversiteyi bitirdikten sonra iki sene Paris, Londra, Leiden, Antwerp gibi önemli şehirleri gezdi. Latince, Fransızca, İtalyanca ve Almanca öğrendi. 1650’lerde elçilik heyetiyle birlikte Istanbul’a geldi. Türkçe ve Tatarca öğrendi, Türk askerî gelenekleri ve taktikleri üzerine çalıştı.

    1648’de başlayan askerî kariyeri, komutasındaki Polonya birlikleriyle girdiği muharebelerde kazandığı başarılarla parladı. 1673 Hotin Savaşı’nda Osmanlı ordusunu yenmesi üzerine, Polonya Meclisi Sejm tarafından kral seçildi. 1683’den sonra, 1696’daki ölümüne kadar çok büyük başarılar gösteremese de, Viyana’daki performansı onu ülkesinde ulusal kahraman yaptı. Polonyalı tarihçilerin “çağdaşlarının ilerisinde ama yine de onlardan birisi” olarak tanımladığı Jan Sobieski, sanat ve bilim hamiliğiyle de ülkesinin tarihinde iz bıraktı.

    Sobieski’nin kendisi için yaptırdığı Wilanow Sarayı, Varşova’da 1677 – 1696 arasında inşa edildi. 18. yüzyılda eklemeler ile büyüdü. Varşova’yı tamamen tahrip eden 2. Dünya Savaşı’nda sağlam kaldı. 1962’den beri müze olan saray, barok mimarisi ve etkileyici sanat koleksiyonu ile ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.

    Türk avcısı'nın Varşova'daki sarayı
    Wilanow sarayı 19. yüzyılda inşa edilen saray, sahibinin şöhreti, gözalıcı mimarisi ve zengin sanat koleksiyonları sayesinde Varşova’nın en çok rağbet gören ziyaret yerlerinden biri.
  • Tiranı bozan çevresi!

    Tiranı bozan çevresi!

    Napolyon, kendisi için hezimetle sonuçlanacak Waterloo muharebesine girmeden önce kahvaltı ederken, etrafındaki kurmaylarına “Bakın size söyleyeyim, bu Wellington berbat bir komutan, İngilizler de berbat askerler. Bu savaşı öğle yemeğine kadar kazanmış olacağız,” dedi mi elbette tam olarak bilmiyorum. Bilhassa sonrasında olanları düşününce biraz kerizce bir iddia gibi geliyor ama en azından birilerinin “Bir iki haftaya kalmaz Şam’a girip Emevi Camii’nde namaz kılacağız,” dediğini hep beraber biliyoruz. Zaten dünya tarihinden aklımda kalanlar, rakibini küçümseyen, kendi gizli emelleri uğruna halkları ateşe atan ya da doğrudan süzme yoğurt kıvamında olan aktörlerin büyük tokatlar yemeden önce yedikleri tokatlar kadar büyük laflar ettikleri yönünde.

    Tabii öte yandan, hemen bütün bu aktörler tarih sahnesinden çekileyazana kadar hep arkalarında duran, bunları destekleyen, yeri geldiğinde işlenen suçlara bahaneler üreten yeri geldiğinde o suçlara fiilen ortaklık eden bir maiyeti de olmuş. İşin ilginç tarafı, Hegel’in tabiriyle “Geist” Bulutsuzluk Özlemi’nin tabiriyle “olayların akışı” ana aktörleri kendi büyük planı doğrultusunda bir piyon gibi kullanıp harcarken, yıllar boyunca aktörün maiyetinde bulunanlar genellikle çoktan ortadan kaybolmuş ve ortak oldukları suçların hesabını vermeden yeni aktörlere yaslanmışlar. Yani ne bileyim, illa ki bizim Napolyon’un Wellington’u küçümsediği konuşmadan sonra “Doğru abi, Wellington da kim oluyor ya? Havada karada yeriz biz bunları,” diye ara gaz veren, “Abi zaten bu İngiliz askerleri hepten lapacıymış, Yeni Fransa bunları yer be yer” diye beliren birileri de vardır illa ki. Habire Napolyon’un hezimetinden bahsediyoruz bu arada, fakat alanında doktora yapanlar dışında herifin maiyetindekileri bilen eden de yok.

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bunun gibi “tiranların maiyeti” diye bir insan topluluğundan ilk kez bahseden bizim Roterdamlı Erasmus. Erasmus’a göre tiranlık denen müessese çoğunlukla prensin koruması altındaki “kötücül” insanların yaptıklarıyla kurulur. Hatta Erasmus’a göre maiyeti iyi ama kendisi “kötücül” prenslerin yönetimi yine katlanılır yönetimlerdir zira tek bir kişinin açgözlülüğünü ve çılgınca arzularını tatmin etmek daha kolaydır. Yani bir nevi “kendi iyi ama çevresi kötü” deyişinin zıddı. Ama maiyetin de “kötücül” olması açgözlülüğü dindirilecek ve çılgınca arzuları tatmin edilecek çok fazla insan anlamına geliyor. Dolayısıyla kötücül bir prensin tiranlığı, etrafındaki kötücül maiyetle birlikte katlanarak artıyor ve değişim kaçınılmaz hâle geliyor. Tabii artık bizim Roterdamlı bunları yazarken kendisini darbecilikle, Habsburg hanedanına ihanetle, dış güçlerin maşası olmakla ya da geri kafalı bir jakobenlikle suçlayan olmuş mu onu bilmiyorum.

    Yani benim anladığım kadarıyla bizim Roterdamlı Erasmus, “Tek bir tiranla başa çıkmak kolay ama tirandan güç alıp şirketleriyle ihale, basınıyla kamu reklamı, arkasına saklandığı bürokrasi ve kollukla kişisel intikam peşinde koşan maiyetle başa çıkması çok zor anacım, vallahi ülkenin belini büker,” diyor. “Sıcak neyse de nem fena,” gibi bir düşüncesi olduğunu tahmin ediyorum ve inanın bütün bunları latince nasıl söylemiş hiçbir fikrim yok ama söylediklerinin özeti bu.

    Yine hatırladığım kadarıyla dünya tarihinde Nürnberg mahkemeleri dışında diktatörlerin, tiranların maiyeti ya da daha anlaşılır bir dille ifade etmek gerekirse “yancıları” diktatörler devrildikten sonra hayatlarına pekâlâ devam etmişler. Kimi kandırıldığını iddia etmiş, kimi Günter Grass gibi ancak onlarca yıl sonra yancılığını itiraf etmiş kimi Heidegger gibi hayatı boyunca sessiz kalmış da, öldükten sonra günlükleriyle yancılığı ortaya saçılmış. Ha peki tiranlık sürerken maiyetten uzaklaştırılan, uzaklaştırıldıktan sonra aklı ansızın başına gelmişçesine ve bir yandan elinden kayıp giden fırsatlara hayıflanırcasına tiranlığı eleştiren maiyet üyeleri olmuş mudur derseniz bu konuda bir delil sunamam. Ama bir çok kişinin aksine günümüzü anlamak için tarihe bakmaktansa, tarihi anlamak için arada bir günümüze bakmanın gerekli olduğuna inanan bir insan olarak “Kesin olmuştur” diyebilirim.

  • Kırım Savaşı’nın diplomasi cephesi

    Kırım Savaşı’nın diplomasi cephesi

    KIRIM: SAVAŞ VE DİPLOMASİ Hüner Tuncer Tarihçi Kitabevi

    Bir Osmanlı-Rus Savaşı olarak başlayan, daha sonra Rusya’yı Akdeniz’den ve Avrupa’dan mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışan büyük Avrupa devletlerinin de dahil olduğu Kırım Savaşı (1853-1856), modern savaşların öncüsüdür. İlk kez demiryollarının, zırhlı gemiler ile mayınların kullanıldığı, Birinci Dünya Savaşı’ndan yarım asır önce siper savaşı tekniğinin uygulandığı savaş, aynı zamanda savaş muhabirlerinin öncülerini de yaratmıştır.

    Kırım Savaşı aynı zamanda bir diplomasi savaşıdır. Doç. Dr. Hüner Tuncer, Tarihçi Kitabevi’nden çıkan Kırım-Savaş ve Diplomasi adlı kitabında önce, Rusya’nın Osmanlı Devleti’ni yenmesi durumunda Osmanlı topraklarına hakim olacağından korkan Batılı büyük devletlerin savaş öncesindeki ve sırasındaki diplomatik hamlelerini anlatmış. Ardından, savaşa dahil olan ülkelerin pozisyonunu tek tek aktaran Tuncer, diğer bölümlerde savaşın önemli muharebelerini, savaşın sonuçlarını ve barış sürecini anlatıyor. Tuncer, savaş bittikten sonra da taraflar arasındaki diplomatik savaşın sürdüğüne ve bu düzeyde bir diplomasi mücadelesinin de Kırım Savaşı’nın getirdiği ilklerden olduğuna dikkat çekmiş.

  • Almanya’nın ilk demokrasi denemesi

    Almanya’nın ilk demokrasi denemesi

    Britanyalı tarihçi Colin Storer’ın eseri, Almanya’da Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 1933’e kadar varlığını sürdüren Weimar Cumhuriyeti’ni anlamak isteyenler için ideal bir giriş kitabı.

    Almanya tarihinde yeni ve önemli bir sayfa açan, ilk Alman demokrasi deneyimi olarak tarihe geçen Weimar Cumhuriyeti, uzun yıllar birçok tarihçi tarafından sadece istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bir dönem olarak anıldı. Gerçekten de dönemin Almanyasında bir taraftan yılgınlık, hiperenflasyon, yabancı işgali, işsizlik ve sokaklarda şiddet vardı.

    Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi’nin yazarı Colin Storer, hem tarihçiler hem tarihçi olmayan birçok kişi tarafından yalnızca Hitler’in habercisi olarak görülen, art arda kurulan kısa sureli koalisyon hükümetleri, ekonomik kriz, hiperenflasyola anılan Weimar’ın “bu kadarını hak etmediği” görüşünde. Dönemin yalnızca karamsar ve olumsuz değerlendirilmesine karşı çıkan Storer, aynı dönemde sanat, kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal cinsiyet alanlarında sonraki kuşakların yaratıcılığını ve entelektüel dünyasını besleyecek muazzam örneklerin yaratıldığının da altını çiziyor.

    İki savaş arası Almanya’ya dair algımızın Nazizmden kaçan, II. Dünya Savaşı ve diktatörlük travmalarını üzerinde taşıyan bir tarihçi kuşağı tarafından belirlendiğine dikkat çeken ve yakın tarihli bazı araştırmalar sayesinde Almanya’nın ilk demokratik cumhuriyetine yönelik olumsuz ve karamsar tablonun biraz olsun hafiflediğini söyleyen Storer, dönemin olumsuzluklarının yanı sıra şunların da göz önünde bulundurulmasının daha doğru olduğunu savunuyor:

    1- Weimar Cumhuriyeti, Britanya, Fransa ve ABD’den once kadınlara eşit oy hakkı tanıdı ve 1920’lerin ortalarında yerleşik demokrasilerden çok daha fazla kadın parlamentere sahipti.

    2- Eşcinselliği yasaklayan yasa neredeyse kaldırılıyordu. Avrupa’nın birçok yerinden eşcinselin, o dönem daha özgür oldukları Almanya’ya taşınması bunun kanıtı.

    3- Ayrıca Weimar Cumhuriyeti rakipsiz bir bilimsel ve sanatsal güce sahipti; kuramsal fizik ve felsefe alanında geliştirilen yeni kuramlar insanlığa büyük fayda sağladılar.

    4- Weimar Cumhuriyeti, son derece etkili yeni müzik, mimari ve görsel sanat tarzları da sağladı. Dönemin Alman sineması Holywood’la yarışıyordu ve sinemanın bir sanat biçimine dönüşmesine yardımcı olan , teknik ve biçimsel yenilikler getirdi.

  • Ermeni gazimiz Dr. Cebeciyan

    Ermeni gazimiz Dr. Cebeciyan

    1914-18 arasında önce Çanakkale’de sonra Doğu cephesinde görev yaptı. Hem insanları kurtardı hem gerektiğinde askeri şevke getirecek kadar üstün bir görev bilinci ve vatan sevgisiyle davrandı. Aynı sırada akrabaları tehcirde katlediliyordu. Özel bir günlük.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda çok sayıda gayri müslim asker de silah altına alınmıştır. Bunlar arasında hekim olarak görev yapanların önemli bir bölümünü Ermeni subaylar oluşturmaktaydı. Son yıllarda yayınlanan çeşitli hatıratlar, çıkan tartışmalar neticesinde Osmanlı ordusunda Ermeni ve Yahudilerin de bulunduğu, büyük bir özveriyle görev yaptıkları ve bir kısmının da “şehit” olduğu bir kez daha teyit edildi, belgelerle ortaya kondu.

    Bu konuda Yüzbaşı Torosyan örneğindeki gibi, kimi hatıratların içindeki bazı bölümlerin yaşanan hadiselerle ciddi çelişkiler göstermesi soru işaretleri yaratsa da; bu durum Türk, Fransız, İngiliz, Alman, Avustralyalı subayların anılarında da değişen oranlarda geçerlidir. Dolayısıyla zaten yapısı gereği öznel olan hatıratların, tüm aktüel siyasi tutum alışların ötesinde değerlendirilmesi ve nalına mıhına okunması gerekir.

    Savaştan sonra da hekimlik yaptı Dr. Cebeciyan, Halep’te kurduğu hastanede, meslektaşı Filip Hovnanyan, hemşire Zabel Vartanyan ve hasta kız çocuğu ile, 1928.

    “Hatırat” dediğimiz şey, “günlük”ten farklı olarak olaylardan sonra kaleme alınmıştır. Yazar kimi zaman eğer olaylar yaşanırken not almışsa bunlara başvurur ama genellikle “hatırladıklarına” ve “duyduklarına” güvenir. Tabii aradan belli bir zaman geçtiği için, yazarın kendini konumlandırması da değişir. Günlük ise olaylar sırasında tutulur ve her ne kadar yine öznel olsa da, hatırattaki gibi “muhtemel revizyonlar” görmediğinden, tarihsel değeri ve güvenilirliği daha yüksektir.

    Dr. Avedis Cebeciyan’ın günlüğü de tam da bu noktada, 1. Dünya Savaşı sırasında bizim cephelerde tutulan günlükler arasında epey kıymetli bir örnek sayılmalı.

    Önce Çanakkale sonra Doğu cephesinde görev yapan Cebeciyan, hem cephe hem cephe gerisine dair askerî ve insani gözlemlerini aktarır. Bir taraftan savaşırken diğer taraftan tehcire uğrayan akrabalarının acı haberlerini alır. Cephe gerisinde görevli olmayı kabullenemez ve cepheye gitmek için gönüllü olur. Kimi zaman “haydeyin aslanlarım, vatana hizmet edecek gün, bugündür!” diyerek askeri şevke getirecek kadar görevine, yurduna bağlı bir subaydır.

    ‘Kalan ömrümün tarihçe defteri’

    Ermeni harfleriyle Türkçe tuttuğu ve “Yövmiye Ömrümün Tarihçe Defteri” diye adlandırdığı günlüğün ilk sayfası (yanda).

    Ermeni alfabesiyle ama Türkçe tuttuğu günlüğü sadece askerî tarihçiler için değil, sosyal tarihçiler için de bir hazine niteliğindedir. Dönemin haleti ruhiyesi, subay ve askerlerin davranış modelleri, sivil halkın yaklaşımları, başta sağlık hizmetleri olmak üzere ulaşım-haberleşme-lojistik üzerine aktardığı gözlemleri, günlüğün değerini arttırmaktadır.

    Cebeciyan’ın samimi üslubu, tarafsızlığı, duyduklarını aktarırken çoğu zaman “duyduğuna” vurgu yapması, nadir boş zamanlarında Rumca öğrenmeye çalışması veya mandolin çalması, iyi yetişmiş ve seçkin bir subayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

    Mütareke’den sonra memleketi Halep’e yerleşmiş Cebeciyan. Burada kurduğu hastanede 1952’deki vefatına kadar kendini insanları iyileştirmeye adamış. Yaşadığı büyük acılara ve kayıplara (ailesinden 25 kişi tehcir sırasında ölüyor, öldürülüyor) rağmen kendini insana, vatana adamış bir gazinin 100 yıl önceki sesini duyuyoruz onu okurken.

    Tabib subay Dr. Avedis Cebeciyan 1. Dünya Savaşı sırasında…
  • Kurban ve itaat: Tanrı zalim olabilir mi?

    Kurban ve itaat: Tanrı zalim olabilir mi?

    Uzak geçmişimizden bugüne devam eden kurban (İbranice: korban) ritüeli, Eski Ahit’te İbrahim’in “hikayesi”ne dayanır. Tarih boyunca ressamların, filozofların çekim alanına girmiş konu, Berlin’deki bir sergide “İtaate Dair” başlığıyla ele alınıyor.

    Bir Kurban Bayramı daha geride kaladursun, bir sonraki gelesiye, toplumun iliklerine işlemiş bu geleneğe diklenen hayvan hakları savunucularının sesleri arada duyulmaz olacak büyük olasılıkla: Buna karşılık “kurban” kavramı, nitemi günümüzde çoktan daha geniş bir kullanım alanına yazıldı: Terör kurbanları, trafik kazası kurbanları türünden benzetmeler, belki de “konu”nun uzak bir geçmişte “insan”dan yola çıktığını anımsamamızdan kaynaklanıyor.

    Uygarlık ve kültür tarihçileri, etnologlar ve antropologlar, ilâhiyatçılar ve dinler tarihi uzmanları “kurban” olgusu üzerindeki çalışmalarıyla kavramın doğuş gerekçelerini, evrensel yaygınlığını, farklı ritüeller aracılığıyla genişlik kazanışını kuşatmışlardır. Elimizdeki iki temel yazılı kaynak Eski Ahit’dedir.

    Tekvin bölümü (Bap 22), Orta-Doğu ve Mezopotamya kültür coğrafyasının bilinen en eski kurban öyküsünü taşır: “Vaki oldu ki, Allah İbrahimi deneyip ona dedi: Ey İbrahim; ve o: İşte ben, dedi: Ve dedi: Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshakı, al ve Morija diyarına git, ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde onu yakılan kurban olarak takdim et. (…). Ve Allahın kendisine demiş olduğu yere vardılar; ve İbrahim orada bir mezbah yaptı, ve odunları dizdi, ve oğlu İshakı bağlayıp onu mezbah üzerine, odunların üstüne koydu. Ve İbrahim elini uzattı, ve oğlunu boğazlamak için bıçağı aldı. Ve Rabbin meleği göklerden ona çağırıp dedi: İbrahim, İbrahim; ve: İşte ben, dedi. Ve dedi: Elini çocuğa uzatma, ve ona birşey yapma; çünkü şimdi bildim ki, sen Allahtan korkuyorsun, ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin. Ve İbrahim gözlerini kaldırıp gördü; ve işte, arkasında bir koç çalılıkta boynuzlarından tutulmuştu; ve İbrahim gidip koçu aldı, ve oğlunun yerine onu yakılan kurban olarak takdim etti”.

    Bu ağırlıklı kaynağa dönmeden, ikincisini işaretlemek gerek: Tevrat’ın Levililer bölümü, İbranice “korban”ın etrafına kurulmuştur; orada, bir bakıma ayrıntılı bir sunak rehberiyle karşılaşırız: Hangi hayvan, hangi durumda, nasıl, hangi amaçla, ne zaman kurban seçilecektir kurallara bağlanır.

    Bugün kütüphanelerde, kitapçılarda örneklerine rastladığımız yerli kurban rehberleri, hükümleri, duaları, faziletleri kitaplarındaki verilerin birçoğu bu temel kaynaktan yola çıkarlar. İbrahim peygamber, Kur’an boyunca adı en sık anılan kadim yalvaçtır. Hacc sûresinde, İslâm dininde kurbanın yeri ve önemi açıkça vurgulanır: “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızk olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşrû kıldık. (…) İşte kurbanlık gövdeli hayvanları, deve ve sığırları Allah’ın size olan nişânelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Ön ayakları bağlı halde keserken üzerlerine Allah’ın adını anın. Kesilince onlardan yiyin, isteyene de isteme- yene de verin”.

    ***

    ‘İlk âdem’i, Adem peygamberi ayıracak olursak, Ortadoğu coğrafyasında doğmuş üç tektanrılı din açısından, herbirinin peygamberinin bakışından ayrıcalıklı konumdaki figür İbrahim, Abraham, Abram’dır. Göreli uzun ömrüne yayılan olaylar ve Tanrı önündeki “sınavları” zengin çeşitlilik gösterir: Göç haritası, Firavun’la çatışması, Lût kavmiyle ilişkisi, eşleri ve çocukları etrafında gelişen dramatik sorunlar peşpeşe işlenir Tevrat’tan başlayarak. Oğlunu kurban etmek üzere yola çıkışı, bütün yaşamöyküsel zincirinin ortasında kilit görevi üstlenir.

    Bilebildiğimiz kadarıyla İbrahim, Tanrı’yı ilk “işiten” kul; yazılı kaynaklar bunu gösteriyor. Duymakla yetinmiyor, her iki anlamıyla da dinliyor Tanrı’yı. Oğlunu kurban etmesi buyruğunu aldığında (bir dilek değil bu çünkü, apaçık emir), bir an olsun duraksamıyor, şüpheye düşmüyor, diklenmeyi aklından geçirmiyor: Teologyaya göre “saf iman” böyle tanımlanıyor.

    “Hikâye” ressamların çekim alanına girmiştir. Titiano’nun Venedik’teki Santa Maria della Salute’deki freskosu 1542-44 arası gerçekleşmiş; Caravaggio’nun Floransa Uffici’deki yağlıboya tablosu 1603’den; Rubens’in Louvre’deki tablosu 1620-21 tarihli; Rembrandt konuya sık dönmüş, en ünlü yapıtı Petersburg Ermitaj’daki, 1635 tarihini taşıyor. Verim şüphesiz bu dört başyapıtla sınırlı tutulacak gibi değil, ama onların buluştuğu sahne yakıcı önem taşıyor: Dört ustanın “son an”a odaklandığını görüyoruz: Bıçağını oğlunun boynuna indirmek üzere olan İbrahim’in kolunu meleğin tuttuğu an “hikâye”nin püf noktasını oluşturuyor: İbrahim’in “itaat ufku” sonsuza açılıyor.

    İlâhiyatçılar, Tanrı’nın İbrahim’e buyruğunu bir tür uç “sınav” olarak görmekte, imanın sınır tanımadığını belirterek buluşuyorlar. Gelgelelim, en az bu sav kadar önemli bir ikincisini geliştirdikleri unutulmamalı: Tanrı, meleğini İbrahim’e göndererek, insanoğlunun o güne dek hâlâ yaygın biçimde uyguladığı hemcinsini kurban etme geleneğine böylece son verdiğini bildiriyor.

    İbrahim’in oğlunu kendi eliyle ölümün eşiğine taşıması konusu filozofları da kurcalamıştır. Bu bağlamda en sorgulayıcı kitap, dilimize de çevrilen Korku ve Titreme 1843’de Sören Kierkegaard tarafından yayımlandı ve bir buçuk yüzyıl içinde sayısız yorumcu eliyle didiklendi.

    Bir düşünürden fazlası, Kierkegaard olağanüstü bir yazardı. Hıristiyanca tutkusu ile çetin kilise karşıtlığı arasında salınan ayrıksı konumundan hareketle ele alıyordu kuşattığı her ana sorunu. İbrahim’in Tevrat’ta sınırlı bir yer tutan sınavını soluklu biçimde yoklar kitabında, okurunu peygamberle yer değiştirmeye çağırır. Üç buçuk gün süren, evden kurban noktasına giden tırmanışında, eşeğinin üstünde, neler geçmiş olabilirdi aklından? Filozof, imanın kökünde yatan paradoksa yoğunlaşır: Bir cinayeti kutsal bir edime yaklaştıran paradoks, inancın aklın bittiği noktadan başlamasında ortaya çıkmaz mı?

    Korku ve Titreme’den bir buçuk yüzyıl sonra, 1999’da, Jacques Derrida Ölüm(ü) Vermek’i yazdı: İbrahim’in sınavlarına, Kierkegaard’a (ve ötesine: Patocka’ya, Heidegger’e, Levinas’a) döndü ve İbrahim’in Tanrı’yı, buyruğunu işittiği andan melek bıçaklı elini tuttuğu ana dek neden “sustuğunu” ve evden çıkmadan eşine, ve yolboyu oğluna bu konuda tek kelime etmemiş olduğunu tarttı. O sessizlik, paylaşılır olmayanın kanıtıydı. Derrida, Kierkegaard’ca akıl yürütürken başka bir paradoksa dikkat çekmişti: İbrahim, Tanrı’dan, ona itaat ettiği için bağışlanmasını dilemiş olmalıydı.

    ***

    “İtaat”, uzak dünden bugüne yarına, canalıcı kavram. İbrahim ile Tanrı’sı arasındaki itaat ilişkisiyle tükenmiyor konu: İbrahim ile İshak dolayısıyla Baba ile oğul arasındaki ilişkinin de büyüteç istediği bir alana açılıyoruz bu aralıktan (ve Derrida genişletiyor sözkonusu aralığı). Bitmiyor, Erkek ile Kadın arasına gerilen itaat köprüsü devreye giriyor bir aşama sonra.

    2015 sonbaharının başında, Sashia Boddeke-Peter Greenaway çifti, Berlin Yahudi Müzesi’nde 15 odaya yayılan radikal bir iş ortaya koydular; Arte kanalı, oradan hareketle “Tanrı Zalim mi?” başlıklı çok önemli bir belgesel yayımladı.* Serginin adı “İtaate Dair” ve ana ekseni İbrahim’in hikâyesi oluşturuyor, ondan yola çıkarak bugün kadınlara, çocuklara, aslında bütün “kurbanlara” yönelik bir koğuşturma yürütüyor sanatçı çift. Boddeke soruyor: “Neden eşine hiçbir şey söylemeden evden çıkmıştı İbrahim?” Bir papaz yanıtlıyor: “Doğru olanı yapmıştı, çünkü Sara onu engelleyebilirdi”. İşte çözülmesi gereken düğümlerden ilki.

    Sonra sıra, belki Baba-Oğul düğümünün, “itaat’ı merkeze alarak sallanmasına gelebilir.

    Daha sonra: IŞİD’çilerin kurbanlarının boğazını keserek Allah’ın gönderdiği buyruğu hiçe saydıklarını görmeye, anlamaya.

    En sonunda, ola ki, başka canlıların, kurban yerinde kaçışarak itaatsizlik göstermelerini artık anlamaya.

    Boyun eğmemeye, eğdirmemeye.

    *Sergi devam ediyor; Arte sitesinden belgesel izlenebiliyor.

  • IV. Murat’ın eşyaları da kurtulamadı

    IV. Murat’ın eşyaları da kurtulamadı

    Bundan 45 yıl önce, 27 Kasım akşamı Taksim’de gökyüzü kızıla boyanmıştı. İstanbul Kültür Sarayı, yani bugünkü Atatürk Kültür Merkezi yanıyordu. Ancak yanan sadece ülkenin en önemli kültür-sanat merkezi değildi. Topkapı Sarayı’ndan getirtilip fuaye alanında sergilenen, IV. Murat’a ait bazı eşyalar da yanıp kül olmuştu.

    Yapımı yılan hikâyesine dönen Kültür Sarayı’nın inşaatı 1946’dan 1969’a kadar tam 23 yıl sürmüştü. 1946’da İstanbul Belediyesi’nce opera binası olarak başlanan, Taksim Meydanı’na hâkim konumdaki binanın yapımı ödeneksizlik yüzünden uzun yıllar sürüncemede kalmıştı. Cumhuriyet’in 30’uncu, İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümünün kutlandığı 1953’te koskoca kentte görkemli bir gösteri salonunun olmadığı bir kez daha fark edildi. Bu ayıbı gidermek üzere hükümet devreye girmiş, projenin tamamlanması için Bayındırlık Bakanlığı görevlendirilmişti. Ama bu da yeterli olmadı ve iş uzadıkça uzadı. Çeşitli aşamalardan geçtikten sonra Mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun projesiyle bitirilen bina nihayet 1969’da açılabildi.

    ATATURK KULTUR MERKEZI YANGINI - 27 KASIM 1970 - 01
    27 Kasım 1970’de akşamı başlayan İstanbul Kültür Sarayı yangını.

    1970 yılına kadar Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi aynı genel müdürlük çatısı altındaydı. Sahneler çoğalıp kadro genişleyince, iş hacmi de artmış ve yönetim iki genel müdürlük halinde ayrılmıştı. Tiyatro Genel Müdürlüğü’nü Cüneyt Gökçer sürdürmekteydi, Opera ve Bale Genel Müdürlüğü’ne ise Aydın Gün atanmıştı. Bu kurumların durumu diğer devlet kurumlarına hiç benzemiyordu. Yöneticiler aynı zamanda sanatçıydılar ve sanatlarını en yüksek düzeyde temsil etme arzusu içindeydiler. Diğer yandan kurum ikiye ayrılmıştı ama birçok bina ve olanağı ortak kullanmak zorundalardı. Aynı babanın mirasını paylaşan, daha doğrusu kavgasız gürültüsüz paylaşamayan evlatlar gibi iki kurum birbirinin rakibi oldu; adeta düşman kardeşler haline geldiler. Bu iki başlılık ve bir çok şeye tek başına sahip çıkma isteği, tersine birçok konuda sahipsizliğe neden oldu.

    010
    011
    09 A
    09 B
    Yangında kül olan, IV. Murat’a ait paha biçilmez eşyalar arasında minyatürlü bir kitap, IV. Murat’ı at üstünde betimleyen bir minyatür, cildi koyu bordo renkli deri kaplı, kabartma bezemeli bir Kur’an-ı Kerim, padişahın kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmış kaftanı, bir zırhı davardı.
    01
    Sultanın, kendisinden çok sonra, 19. yüzyılda Avrupalı bir ressam tarafından yapılan yağlıboya portresi kendi kişisel eşyasından sayılmazdı, ama müzelik bir değeri vardı.

    Elbette Kültür Sarayı da iki kurum arasında rekabete ve çekişmeye konu olmuştu. Üstelik Kültür Sarayı’nın açıldığı 1969’da kurumlar henüz ayrılmamıştı ve aynı çatı altındaydılar. Buna rağmen açılışı kimin üstleneceği önemli bir sorun olmuştu. Operacılar, Çeşmebaşı balesini ve Aidaoperasını hazırlamaktayken, tiyatrocular bir Türk tiyatro eseriyle başlamanın daha milli ve daha uygun olacağı teziyle, Ankara repertuarında zaten hazır olan Deli İbrahim oyununu empoze etmeye çalışıyorlardı. Öyle ki, adları pek ünlü olan opera sanatçılarımız toptan “Türkiye’nin en büyük sanat projesinin uluslararası bir organizasyonla açılışında ülkemiz bir deli adamın hikayesiyle mi temsil edilecek” diye Başbakan Süleyman Demirel’e dilekçe bile yazmışlardı! Açılış çekişmesini operacılar kazandı.

    03 Kaftan
    06
    08
    Yanan eşyalar arasında en kıymetli olanlardan biri de 87,5 santim uzunluğundaki, kabzası boynuzdan yapılı kılıçtı. İki yüzünde de altın kakmalı ayetler yazılıydı.

    Ben o sıralarda Devlet Tiyatroları’nın sahne fotoğraflarını çekiyordum. Yayın yönetmenliğini kurumun genel sekreteri olan Lûtfi Ay’ın üstlendiği Tiyatro dergisinin düzenleme işini de bana teslim etmişlerdi. Günün birinde tarihi oyunların usta yazarı Turan Oflazoğlu’nun Dördüncü Murat oyunu gündeme geldi. Çok önem verilen ve ses getireceği düşünülen oyunlar için Tiyatro dergisini o oyuna özgü özel sayılar olarak hazırlıyorduk. Dördüncü Murat da böyle güçlü bir eserdi, yönetmen genel müdür Cüneyt Gökçer’di. Dördüncü Murat karakteri de bir başrol oyuncusuna büyük sükse yaptıracak muhteşem bir potansiyele sahipti. İlk üç beş oyundan sonra Cihan Ünal’a bırakacağı bu rolü de bizzat Cüneyt Gökçer üstlenecekti. Uzun lafın kısası, Dördüncü Murat oyunu için özel sayı hazırlamanın bütün koşulları ortadaydı.

    Bu arada oyunun yazarı Turan Oflazoğlu, (oyundaki karakterin gerçek kişiyle kanlı canlı bağlantısı kurulabilsin diye olsa gerek) Topkapı Sarayı yöneticileriyle IV. Murat’a ait bazı eşyanın özel vitrinler içinde tiyatro fuayesinde sergilenme olasılığını görüşmüş, Bakanlığın onayı ile bu izin alınmıştı. Dergide yayımlanmak üzere sergilenecek eşyanın fotoğraflanması işi de bana düştü.

    Topkapı Sarayı Müzesi’nin o zamanki müdürü Kemal Çığ idi. Müzelerin tatil olduğu bir Pazartesi günü Topkapı Sarayı’nın Hazine Dairesi önündeki eyvanın gölgeliğinde derme çatma bir set hazırladık. Eserleri kısmen teşhirden almışlar, kısmen depodan taşıyıp hazır etmişlerdi. Kemal Bey’in gözetiminde sırayla çıkarıp fotoğraflamam için önüme koydular. Bir yandan da çektiğim her parçanın ayrıntılı bilgisini Kemal Çığ ’dan alıp not ediyordum. Lûtfi Ay, mümkünse müze müdüründen konuyla ilgili bir makale yazmasını arzu etmişti. Onun bu ricasını da kendisine ilettim.

    Topkapı Sarayı’nda yaşamış padişahlar arasında en çok kişisel eşyası bulunanlardan birinin IV. Murat olduğunu söyleyen Kemal Çığ’ın rehberliği ile edindiğimiz bilgiler ışığında, fotoğraflarını çektiğimiz eşyaları gözden geçirelim:

    Eşyalardan birincisi sultanın büyük boyda yağlıboya bir portresiydi, ancak o kendi döneminde yapılmış değildi, imzasızdı ve olasılıkla 19. yüzyılda Avrupalı bir ressam tarafından yapılmıştı. Yani padişahın kendi kişisel eşyasından sayılmazdı, ama müzelik bir değeri vardı.

    İkinci eser, Dördüncü Murat’a ait altın yaldızlı kendi tuğrasını taşıyan bir buçuk metre uzunlukta bir berattı. Üzerindeki tarih miladi 1638 tarihine denk düşüyordu. Kıbrıs gayrımüslimlerinden alınan vergilerin padişahın annesi Mahpeyker Kösem Sultan’a tahsis edilmesiyle ilgiliydi.

    Üçüncü eser, Padişahın 142 santim boyundaki kaftanıydı. Kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmıştı. Yanları yırtmaçlı, kısa kollu ve yakasızdı. Açık önü şerit düğmelerle ilikleniyordu. İçi yarıya kadar sincap kürküyle kaplıydı, ayrıca lacivert renkte dalgalı görünümlü canfes bir kumaşla çerçevelenmiş açık kahverengiye çalan krem renginde bir astarı mevcuttu.

    Cadı Kazanı A
    Kültür Sarayı’nda sahnelenen ikinci oyun Arthur Miller’ın “Cadı Kazanı”ndan bir sahne.
    Cüneyt Gökçer
    Dördüncü Murat oyununda hem başrolü hem yönetmenliği, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Cüneyt Gökçer üstlenmişti.

    Dördüncü parça, 127 santim boyundaki beyaz patiskadan dikilmiş entariydi. Önden açık, yakasız ve kısa kolluydu, yandan yırtmaçlıydı. İçten yarı bele kadar astarlıydı.

    Beşinci parça, 80 okka ağırlığındaki idman taşıydı. Üst tarafı kubbemsi, ortadan itibaren aşağılara doğru çokgen biçimde daralan bir görünümü vardı. Üzerinde, tam merkezde yer alan bir halka mevcuttu ki, Sultan Murat’ın bu taşı o halkadan serçe parmağı ile kaldırıp haremden Bağdat Köşkü’ne kadar taşıdığı rivayet edilmekte imiş.

    Sultan Murat’tan kalan eşyadan biri de 95 santim beden genişliğindeki zırhıydı. Aslında bu zırh Memluk Sultanı Kayıtbay’a aitmiş. Osmanlı sarayına taşınmış olmasından sonra IV. Murat kullanmış ve üzerine “Murad bin Ahmed” yazılı kurşun damga basılmış. Beden zincirsi örgü biçimindeydi. Yanlarda ve arkada çiçek ve yazıya benzer yaratık betimlemeleriyle bezenmiş küçük levhacıklarla pekiştirilmişti. (Aslında IV. Murat’a ait olduğu söylenilen iki zırh vardı hatırladığım kadarıyla. Kültür Sarayı’na bunlardan, daha basitçe olanın taşındığını tahmin ediyorum. Daha görkemli olan bir zırh daha vardı ki, en azından üzerindeki mücevherat dolayısıyla hazine eşyası sayılıyordu. Hazine dairesindeki özel gömme vitrininde teşhir ediliyordu. Sayın Kemal Çığ’ın bana dikte ettiği bilginin bu daha kıymetli zırha ait olduğunu tahmin ediyorum).

    Yedinci parça, 20 santim çapında ve 18 santim yüksekliğinde tuğlu bir miğferdi. Önü ve arkası siperlikli, ön siperi sarı çemberliydi. Etraflarında yaldızlı çift kulakları vardı.

    Kur_an tiradı
    Sultanın eşyalarının Topkapı Sarayı’ndan getirilmesine neden olan Dördüncü Murat oyunundaki ünlü Kur’an sahnesi.

    Sekizinci parça ise 87 buçuk santim uzunluğunda bir kılıçtı. İki yüzünde de altın kakmalı ayetler yazılıydı. Kabzası boynuzdan yapılı kılıcın sırtında ise “Sultan Murad Han-ı Râbi Feth-i Bağdat 1041” yazısı kazınmıştı.

    Dokuzuncu eser 28×18 santim boyutunda değerli bir Kur’an-ı Kerim’di. Her sayfada 12 satır bulunuyordu ve ta- mamı 365 yapraktı. Cildi koyu bordo renkli deri ile kaplıydı ve kabartma bezemeliydi. İçinde “İmam” olarak ünlenmiş Üsküdarî’nin öğrencisi Hafız Mehmed Tokadî tarafından yazılarak 1 Ramazan 1041 (22 Mart 1632) tarihinde tamamlandığına dair not bulunuyordu.

    Yukarıda sayılanlardan başka ayrıntılı bilgisine ulaşamadığım ya da notlarını yitirdiğim bir minyatürlü kitap ile bir de kitaba sığmayacak büyüklükte, tek başına levha olarak yapıldığı anlaşılan Dördüncü Murat’ı at üstünde betimleyen bir minyatür daha bulunuyordu.

    Dördüncü Murat oyunu sahnelendiği sırada repertuarda bir başka oyun daha vardı. O da Arthur Miller’ın çok etkili bir tiyatro kurgusu ve dili olan ünlü Cadı Kazanı oyunuydu. Başta Kerim Afşar, Ayten Gökçer, Arsen Göze (Gürzap), Şahap Akalın, Nihat Akcan olmak üzere sanatçılarımız tarafından da insanın tüylerini diken diken eden bir biçimde oynanıyordu. Her iki oyun da seyirciden çok büyük ilgi görüyordu.

    Kültür Sarayı’nı insanlar sadece salonu ve fuayeleriyle tanır. Oysa onun görünmeyen kısmı görünenin çok daha fazlasıdır. İdare odaları, birçok çalışma ve prova mekanları, dekor atölyeleri, demirhaneleri, terzihane ve marangozhaneleri, depoları, inanılmaz boyuttaki ısıtma, havalandırma tesisleri, alabildiğine geniş ve donanımlı kulisleri, bina boyunca yükselen sofitasıyla sahne imkanları, bir kente yetecek kadar elektrik ve elektronik sistemleriyle muazzam bir fabrikadır orası. Düşünün, AKM olduktan sonra içine tam 6 tane genel müdürlük ve müdürlük yerleştirilmişti. Böyle bir kompleksin tedbirsizlik ve sorumsuzluk yüzünden 27 Kasım 1970 tarihinde Cadı Kazanı oyununun temsili sırasında çıra gibi 45 dakika içinde yanıp kavrulması çok şaşırtıcı ve üzücü bir olaydır.

    Topkapı Sarayı’nda fotoğraflarını çektiğim, Kültür Sarayı fuayesinde vitrinler içinde sergilenen Dördüncü Murat’ın eşyası da maalesef binayla birlikte kül olup gitti. Onlardan geriye sadece benim arşivimdeki fotoğraflarının negatifleri kaldı.