Etiket: sayı:17

  • Halef, askerî vesayet selef, sivil dayatmacılık

    Halef, askerî vesayet selef, sivil dayatmacılık

    Kemalist ya da sağ muhafazakar cenah, öteden beri asker vesayetindeki güvenlik devletinin demokrasi karşıtı uygulamalarını desteklemiştir. Demokrasiyi “kendi mağduriyetlerinin giderilmesi” yönünde konjonktürel olarak savunmak Türk siyasetinde bir gelenektir.

    Türkiye 1980 darbesiyle asker vesayetinde bir millî güvenlik devletine dönüştü. Avrupa Birliği’ne aday ülke olarak kabulünün ardından 2000’li yılların ilk yarısında, birliğin demokratik standartlarına uyum çerçevesinde çıkartılan yasalarla, bu yapı bir ölçüde yumuşadı. Ancak son dönemde yaşanılan gelişmeler, millî güvenlik devletinin dar bir sivil kadronun vesayeti altında ve meşru şiddet uygulayıcısının polis olduğu bir yapıda yeniden ayağa kalkmakta olduğunu gösteriyor.

    Milli Güvenlik Konseyi Üyeleri TBMM’de

    Türkiye, eski düşmanlıkların canlandırıldığı, yeni düşmanların yaratıldığı, her türlü barışçıl muhalefetin, düşünce ve ifade özgürlüğünün karşısına güvenlik gerekçeli yasalarla duvar örüldüğü, Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nin adının yeniden duyulduğu, sıradan vatandaşın kolaylıkla terör suçlusuna dönüşebildiği bir döneme geri döndü. Bu yüzden bugünü anlamak için geçmişi hatırlamak gerekliliği bir kez daha doğdu.

    Millî güvenlik, ABD çıkışlı bir fikirdir. Bu fikrin ideolojiye dönüşümü ve kurumsallaşması erken Soğuk Savaş yıllarına rastlar. Sovyetler Birliği’nin ABD tarafından yayılımcı politika güden bir şer devleti ilan edilmesiyle eşzamanlı olarak şekillenen bu ideolojinin temel bileşenleri şöyledir: Dünya bizden olanlar (mutlak iyiler) ve bizden olmayanlar (mutlak kötüler) olarak ikiye ayırılır. İyiler ve kötülerden oluşan bu iki kutup topyekûn bir savaşın içindedir. Bu mantığın doğal sonucu, sürekli teyakkuzdur. Bu savaşa millet tüm unsurlarıyla katılır. Bu çerçevede millet olgusunu bir aktör olarak kişileştirir ve onu ahlaki ve manevi bir merkeze dönüştürür. Milletin, tek bir amaç çerçevesinde birleşmiş, yekvücut olarak tarifi, içerideki herhangi bir muhalefetin iç düşmana evrilmesine yol açar. Ülke güvenliği ile ilgili kararların yönetici elitlere ya da teknokratlara bırakılmasını savunur ve kamuoyunun gerekli görüldüğü zamanlarda bu kararlar doğrultusunda manipüle edilmesini gerekli görür.

    İtaatsizliğe tahammülsüzlük Suruç’taki bombalı saldırıyı protesto etmek için Bahariye Caddesi’nde yürüyüşe geçen gruba polis, biber gazıyla müdahalede bulundu. Ara sokaklarda yaşanan kovalamaca sırasında çok sayıda gösterici gözaltına alındı.

    “Millî Güvenlik Devleti” ifadesi ilk olarak, bu ideolojinin çerçevesinde oluşturulan, başta başkana millî güvenlik konularında bilgi ve tavsiye vermekle yükümlü Millî Güvenlik Kurulu (MGK) ve buna bağlı olarak çalışan istihbarat yapısı olmak üzere bir dizi yeni kurumu tanımlamak için kullanıldı. Ancak daha sonra bu tanıma millî güvenlik kavramını otoriter uygulamalarının dayanağı yapan ABD yanlısı askerî ya da asker vesayetindeki rejimler eklemlendi. Nitekim, millî güvenlik ideolojisinin gelişmekte olan ülkelerdeki taşıyıcıları ABD ile eğitim dahil her alanda yakın işbirliği içine giren müttefik ülke orduları oldu. ABD yine adında millî güvenlik geçen yeni askerî doktrinini bu ordulara ihraç etti. 1960’lardan itibaren bu ordular tarafından gerçekleştirilen sağcı darbeleri ya kışkırttı ya da destekledi. Dahası, bu işbirliklerini, peşpeşe ürettiği o dönem için gizli olan raporlarla meşru bir devlet politikası haline soktu. Ülkelerindeki siyasi, toplumsal ve iktisadi yapı ve dinamikleri kendi tahayyülleri çerçevesinde dönüştürmek hedefinde olan darbe yönetimleri, millî güvenlik olgusunu bu dönüşümün temel meşruiyet söylemi yaptılar. Bu devletlerin söz konusu ülkelerde insan hakları ve demokratik gelişim açısından yarattığı sonuçlar ABD’dekinden çok daha yıkıcı oldu. Türkiye de bu ülkelerden biridir.

    Türkiye, daha başlangıç aşamasında Soğuk Savaş’taki cepheleşmenin ABD liderliğindeki blokuyla bütünleşen ve bu bütünleşmeyi Soğuk Savaş’ın sonuna kadar hem dış ilişkilerinde hem iç siyasetinde neredeyse hiç aksatmadan sürdüren bir ülkedir.

    Sola karşı kurucu ideolojinin duyduğu alerji dönemin siyasi elitlerinin Soğuk Savaş ideolojisinin antikomünizmini kolayca benimsemesine yol açtı. Böylelikle sol tehdit siyasi rekabet içinde yer alan aktörler için mutlak bir ortak düşmana evrildi. O dönem için sol örgütlenmeler ciddi bir toplumsal taban desteğine sahip olmamalarına karşın, solcu ya da solcu olduğu iddia edilen birçok aydın, öğretim üyesi, öğrenci, gazeteci ve yayın akıl dışı bir baskıya maruz kaldı. Ceza kanununda değişikliklerle sol siyasetin önü kapandı. Türkiye Komünist Partisi üyeleri ve partiyle uzak yakın ilişkisi olan birçok aydın, işçi, sanatçı yazar tutuklandı. Bu baskı ortamı 1950’ler boyunca ABD’yle kurulan ilişkilerin sorgulanmasının önünü kesti.

    ABD bu süreçte Türkiye’nin uluslararası konumunun, iç siyaseti ve ekonomi politikalarının başlıca belirleyeni olarak kalmadı; ayrıca Türk ordusunun yeniden yapılanmasında mutlak söz sahibi oldu. 2. Dünya Savaşı’ndan önce Alman, Fransız ve İngiliz ordularının etkisinde kalınarak biçimlendirilen ordunun kadro, kuruluş ve teşkilatı, eğitim sistemleri, talimnameleri, üniformaları, savaş doktrin ve kuralları, NATO’ya girmesinin etkisiyle Amerikan ordusunun tıpatıp benzeri biçiminde yapılandırıldı.

    Türkiye’de onar yıl arayla üç darbe gerçekleşti. Bunlardan ilkini, 1960 darbesini bir Soğuk Savaş darbesi olarak okumak yanıltıcı olabilir. Ancak MGK’yı anayasal yapıya sokması ve askerin yönetim paydaşlığının önünü açması açısından önemlidir. 12 Mart 1971 darbesi ise sol karşıtı uygulamaları, MGK’nın yetkilerini artırması ve devletin güvenliğini ilgilendiren suçların yargılanması için kurduğu, olağanüstü mahkeme niteliği taşıyan Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile Türkiye’nin millî güvenlik devleti yapılanmasında çok önemli bir kilometre taşı oldu.

    Vatandaşa müşavir tekmesi Soma’da Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel’den tekme yiyen madenci Erdal Kocabıyık’a, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın aracına tekme ‘savurduğu’ gerekçesiyle 500 lira para cezası kesildi. Facianın ardından Tayyip Erdoğan ile Soma’ya giderek madenci yakınını tekmeleyen Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel hâlâ görevine devam ediyor.

    Ancak Türkiye’de millî güvenlik devleti 12 Eylül ile kurumsallaşmıştır. 12 Eylül’ün darbe erki, merkezî güvenlik aktörlerine anayasal ve yasal değişiklerle çok daha geniş müdahale alanları yaratırken, sol muhalefeti kelimenin tam anlamıyla bertaraf etti. Aynı süreçte soldan boşalan ideolojik alanı Soğuk Savaş’ın Yeşil Kuşak doktrinine paralel olarak 1970’lerin sonunda sola karşı yükselişe geçmesine izin verilen yeni sağ değerlerle ikame etti.

    Millî Güvenlik Devleti’ne ilişkin ilgili temel düzenleme 1982 Anayasası’nın 118. maddesi ile gerçekleştirildi. Bu madde ile MGK’da sivil üye çoğunluğuna son verildiği gibi kurul kararlarının etkisi ve bağlayıcılığı da artırıldı. Yeni düzenlemeyle, kararların “tavsiye” niteliği askeri terminolojide talimat verici anlamına gelen “bildirim”e dönüştürüldü. Böylece, MGK anayasal bir danışma organı olmaktan tamamıyla uzaklaştı. Ülkenin milli güvenliğine ilişkin kararların “Bakanlar Kurulu tarafından öncelikle dikkate alınması” öngörülerek kurula hukuksal alanda hükümet-üstü bir nitelik kazandırıldı. Devletin öncelikli gündemini belirleme konusunda Genelkurmay Başkanı’na Başbakan’la eşit inisiyatif tanınarak askerin, kapsamı “toplumun huzur ve güvenliğinin sağlanmasını” da içerecek biçimde genişletilen bir güvenlik alanına hükmetmesine olanak tanındı. Böylece, devlet başkanı ve hükümetten oluşması gereken yürütme, TSK’nın da eklemlenmesiyle fiilen bir sacayağına dönüştürüldü. Bu üçlü yapının birleştiği MGK, rejimi ilgilendiren bütün temel konularda, esas karar verici konumuna yükseldi.

    MGK’nın bu yasal düzenlemelerle elde ettiği iktidarın yayıldığı alanın daha iyi anlaşılabilmesi için 2945 Sayılı Yasa’da belirtilen millî güvenlik tanımına bakmak açıklayıcı olacaktır. Millî güvenlik bu yasada “[…] Devletin anayasal düzeninin, millî varlığının, bütünlüğünün, milletlerarası alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dahil bütün menfaatlerinin ve ahdi (anlaşma ile ilgili) hukukun her türlü dış ve iç tehditlere karşı korunması ve kollanması” şeklinde tanımlanarak karşılık geldiği alan mümkün olduğu kadar belirsiz ve geniş tutuldu. Daha da önemlisi bu kapsayıcı olgu “Millî Güvenlik Siyaset Belgesi” adıyla formüle edilerek uygulama sahasına taşındı.

    Böylesi bir tanım sadece askerî otoritenin yürütme erkini kuşatması sonucunu doğurmakla sınırlı kalmadı; belli bir siyasi ideolojinin hukuki yollardan resmileştirilmesi ve “dokunulmazlık” kazanmasına yol açtı. Bu sayede millî güvenlik gereklerine dayatılan ideolojik nitelikte yeni fikir suçlarının önü açıldı. DGM’ler 12 Eylül rejiminin devlet felsefesiyle çelişen fikir suçlarının cezalandırılmasının başlıca aracı olarak yeniden devreye sokuldu.

    Askerlerin doğrudan yönlendirmesi altında olmayan, yürütme erkine bağlı idari kurumlar ise 12 Eylül hükümeti ya da sonrasında yasalarına yerleştirilen “millî güvenlik siyasetinin gereklerine uyma” şerhiyle güvenlik devletinin merkeziyetçi düzenekleri olarak işlev gördüler. Böylece yürütmenin tüm katmanları ve buna bağlı olarak hareket alanı güvenlik tabusuyla sarmalandı.

    Onur kıran yürüyüş LGBTİ (lezbiyen, gay, biseksüel, trans, interseks) Onur Yürüyüşü öncesi, İstiklal Caddesi’nde toplanan kalabalığa polis müdahale etti. Çok sayıda TOMA aracı ile çevik kuvvet polisinin bulunduğu İstiklal Caddesi’nde yürüyüşe izin vermeyen güvenlik güçleri, eylemcilere bibere gazı ve tazyikli su kullandı. Yürüyüşe katılanlar tepkilerini “Polis fuhuş yap, onurlu yaşa” sloganıyla dile getirdi.

    Dahası, alabildiğine muğlak bir içeriğe sahip olan millî güvenlik tabiri, basın özgürlüğünden bireysel ve sosyal temel hak ve özgürlüklere kadar her alanda yürürlüğe konulan kısıtlamaların gerekçesi olarak devletin idari mimarisinin temeline yerleştirdi. 1984’ten 2000’lere kadar MGK’nın “tavsiye kararlarının” aksine bir hükümet kararı alındığına dair tek bir örnek bile yer almadı.

    Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, Latin Amerika’dan Uzakdoğu’ya uzanan millî güvenlik devletleri peşpeşe anayasalarını yeniden yazıp demokratikleşirken, Türkiye’deki gelişmeler farklıydı. Sol bertaraf edilmişti. Ancak askerî erk 1990’lara gelindiğinde kendisinin de büyümesinde rol oynadığı çoklu ve bu sefer iddialı bir muhalefetle karşı karşıyaydı. 1990’larda Atatürkçülük söylem düzeyinde toplumsal harç olarak işlevini büyük ölçüde yitirirken, siyasal sistemden dışlanan toplumsal kesimler yeni kimliklerini savunan parti ve hareketlerin etrafında kümelenmişlerdi. Bu toplumsal talep ve örgütlenmeler cumhuriyetin bir yandan Türk kimliğine karşı Kürtlerin siyasal taleplerinin, diğer yandan seküler kimliğine karşı dindarların siyasal taleplerinin meşruiyet kazanmasına yönelik cereyan etti.

    Burada önemle vurgulanması gereken nokta, Kürtlük veya İslâm dininin sembollerini öne çıkartan kimlik savunusunun devlet katında Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir dönemde meşru görülmemiş olmasıdır. Cumhuriyetin kurucu ideolojisinin Batı yanlısı, modernleşmeci, merkeziyetçi, milliyetçi, halkçı ve seküler vurguları ve bu vurgulara göre şekillendirdiği otoriter kurumsal yapısı, bu iki kimliğin yandaşlarından özellikle birincisini sürekli şiddet ve/ veya zora dayalı tedbirlerle sindirme yolunu benimsemiş olduğudur. 1990’lar süresince soldan gelecek komünizm tehlikesinin yerini Kürtlerin siyasal talepleriyle beliren bir “bölünme” ve dindarların talepleriyle şekillenen bir “irtica” tehdidi aldı.

    MGK’nın asker üyeleri gelişen toplumsal talep ve faaliyetler karşısında devletin hegemonyasında yaşanan erozyon tehlikesini millî güvenliğe sürekli vurgu yaparak ortadan kaldırma uğraşına giriştiler. DGM’ler bu süreçte statükoya muhalif düşünce ve beyanların cezalandırılması görevini üstlendiler. 2000’lerde MGK’nın yetkileri AB dış çıpası üzerinden gelen demokratikleşme hamleleri ile önemli ölçüde azaltılmasına rağmen kurul anayasal yapıda yerini korudu. Millî güvenlik demokratik taleplerin önünde her an kullanıma hazır bir kavram olarak varlığını sürdürdü.

    Türkiye’de siyasi iktidarın sivil ayağını oluşturan (Kemalist ya da sağ) muhafazakar cenah öteden beri demokrasi, insan hakları ve düşünce özgürlüğünü ilke olarak benimsemekten uzak olmuş, bu nedenle güvenlik devletinin demokrasi karşıtı uygulamalarına çoğu dönem destek vermekten çekinmemişlerdir. Demokrasiyi “kendi mağduriyetlerinin giderilmesi” yönünde konjonktürel olarak savunmak Türk siyasetinde bir gelenektir. “Toplumsal bunalım”, “terör” ve düşünce özgürlüğü arasında 1980’lerden 2000’lere devletin millî güvenlik siyasetini belirleyen kademesinde kurulan nedensellik ilişkisinin, bugün iktidar ve muhalefette yer alan tüm sağ cenahın büyük çoğunluğu tarafından halen sürdürüldüğünü söylemek yanlış gözükmüyor.

    Kadim düşmanlara yenilerinin eklenmesi toplumsal dinamizmin önüne ket vururken, demokratik bir hukuk devletinin kurumsallaşması daha da zora giriyor. 

  • Ezberci medreselerden ‘modern’ imam hatiplere

    Ezberci medreselerden ‘modern’ imam hatiplere

    Geçen asırların medreselerdeki verimsiz öğretme-belletme manzaraları da, bir bakıma sivil taburlar gibi görülen Köy Enstitüleri uygulamaları da bilimsel, çağdaş, hümanist bir gelenek yaratamazdı. Bugünse eğitim dünyamızın gözdeleri ve geleceği artık imam-hatipler.

    Ulusal yapıya ve eğitime kök olacak gelenekleri anayurttan Türkiye’ye taşıyamamışız. Bugünse kökümüzü Ortadoğu bataklığında arıyoruz. Arap elifbasından kurtuluşumuzu, telafisi olanaksız kültür kaybı sanan siyasetçi ve aydınlarımız giderek çoğalıyor. Onlara sormalı: Ulusal kültür temelleri Arap dili olan toplumları beğeniyor musunuz? 

    Eğitim ve kentleşme tarihleri üzerine önemli yapıtlar bırakan Osman Ergin (öl. 1961), İstanbul’u alan II. Mehmed’in, Selçuklu ve Beylikler devrinden kalma, çökmeye ve kapanmaya yüz tutmuş, Nizamiye programlı Arap medreselerinin yeni bir örneğini (Sahn-ı Semân Medreseleri) Roma-Bizans başkenti İstanbul’da diriltmesini bir yanılgı görerek eleştirmiştir. 

    17.-SAYI-14-1024x655
    Cengiz Kahraman Arşivi

    Medrese-medâris, ulemâ, müderrisîn-i kirâm, kuzzat, Meşihat, talebe-i ulûm, suhte, softa, irtica-mürteci… kavramlarının, bunların arkasındaki ulema yığınlarla bunların ürettikleri dogmaların açtığı sorunlar, Arapça öğreti-ezberci belletmenin İstanbul’daki egemenliğinin başımıza sardıkları tarihlerde yazılı. 

    Fâtih’ten III. Selim’e 22 padişah dönemini kapsayan 350 yıl boyunca Türkçe programlı mektep, muallim, ders kitabı yoktu. Türkçe yazı ve imlâ, sarayda, Divân-ı Hümayun’da Bâbıâlî ve vilâyet kalemlerinde, usta-çırak geleneğiyle öğreniliyordu. Olası ki padişah ve vezirler, Arapça öğretimden geçebilselerdi devlet kurumlarında Türkçe hepten unutulurdu. 

    Yine Osman Ergin, “Fatih’ten II. Abdülhamid’e kadar 430 yılda medreselerin memlekete, Türklüğe, ilim âlemine hizmetini sorgularken de, “Tek âlim yetiştirmemiştir. Akla gelen Molla Hüsrev, İbn Kemal, Ebussuud, Müstakimzâde, Cevdet Paşa, Gelenbevî İsmail efendilerse, beş asırdaki beş-altı isim olarak ne Şarkın İbn Sinâ’sı, Seyyid Şerif’i, ne Garbın Newton’u, Descartes’ı ile boy ölçüşemezler. Bir tek Kâtib Çelebi var. Onu da medreseli sayamayız. Otodidakt yetişmiştir. 18. yüzyılda yalnız İstanbul’da 275 medrese olduğu hatırlanırsa bu yargı daha çok düşündürür” vurgulamasında bulunuyor. 

    image-382
    Hamid’in ilim, irfan okulu II. Abdülhamid döneminde Maarif Nezaretinden ruhsat alan hemen herkes paralı okullar açabiliyordu. Olasılıkla bir velâdet-i hümayun yıldönümünde bir kız mektebi öğrencilerinin çektirdiği toplu fotoğrafta, öndeki bez pankartta Füyûzat-ı Hamidiye, daha arkadakinde ise “Padişahım Çok Yaşa” yazısı okunuyor.

    Saray mektebi Enderûn ile şehzâdegân mektebindeki eğitim dili ve teknikleri konularında güvenilir bilgilere sahip değiliz. Enderûn’da içoğlanı olarak bulunmuş birkaç yabancının anıları dışında, tarihlerde de tutamak yok. Enderun’dan gelip geçmiş binlerce içoğlanının ders defterleri, Türkçe notları, çalışma belgeleri, anıları için örnekler de bulunmuş değil! Bu konularda, Kınalızâde Ali, Gelibolulu Âlî, Kâtib Çelebi ve Evliya Çelebi’den, Letâif-i Enderûn’dan, Atâ Tarihi’nden alıntılarla kitap ve makale dipnotlarını bağlayıp eğitim tarihimizin derin boşluklarını geçiştiriyoruz! 

    Geçen asırların verimsiz öğretme-belletme manzaralarına nesnel bakılabilse, kütüphaneler dolusu Arapça medrese kitaplarındaki haşivler, intihaller, yanlışlar incelense kimbilir ortaya ne gerçekler çıkar? 

    Avrupa’daki hümanist-laik öğretim, bilimsel çalışma ve buluşlar, fizik denemeleri, matbaa, “deneysiz ve matematiksiz doğa düşüncesine ve bilimsel gerçeklere ulaşılamaz” ilkesi; çağdaş Osmanlı medreselerinde küfür (dinsizlik) sayılıyordu. Osmanlı medreseleri yeniliklere ve pozitif bilimlere açık değildi. Bunların en donatılısı sayılan Süleymaniye’de hepi topu 200 dolayında “ilim talibi”nin, sabah akşam imaret aşı ve fodla ile nefislerini köreltip Arapça kitapları ezberlemeleri gerçek ilim sayılıyor; “ilim bizde, gericilik Avrupa’da” deniyordu. 

    Medreselerde biricik metod ezberdi. Türkçe ders zaten yoktu. Düşünmek, tartışmak değil, ezberlenenleri takılmadan tekrarlamak başarıydı. Bilimsel tartışma günahtı. Çünkü her ilim “zamanında en büyük âlimlerce en doğru biçimde açıklanmış”tı. Bunlara yeni bir şey katmaya kalkışmak günahtı, saygısızlıktı. 

    17. ve 18. yüzyıllarda Osmanlı medreselerindeki çöküş hızlandı. Ulema geçinenlerin çoğu cahil denecek zavallılıkta ama havalı, başlarında kocaman örf, sırtlarında cübbe birer kibir âbidesi idiler. Çocuklarını küçük yaşlarda rüus (kadro) sağlayıp ayrıcalıklı ulema kadrosuna alarak beşik uleması yaparlardı. Musahip-zâde Celâl’in İstanbul Efendisi piyesindeki sahneler ibretliktir. Önceki asırların suhte ayaklanmaları, bu yüzyıllarda cer dilenciliğine dönüşmüştü. Vakıf yolsuzlukları ve bakımsızlıktan medrese yapıları yıkılmaya yüz tutmuştu. Zamanımızın tarih bilgisi yoksunları o zavallılığı nasıl da överler? 

    Arapça ve din öğretimi temelli medreselerin 19. yüzyıldaki direnmelerine karşın yenilikçi padişah ve yöneticiler ilkokul düzeyindeki sıbyan mekteplerine dayalı ve Avrupa esintili orta ve yüksek mektepleri ilkin deniz ve kara askeri teknik okullarına, tıp dalına öncelik vererek başlattılar. Bu uygulama, bir sonraki evrede mülkiye (sivil) ve meslek alanlarına da yayıldı. Bu süreç, laik eğitimin İslâm dünyasına göz açışıdır ama emekleyip ayağa kalması çok zaman almıştır. 

    Tanzimat’a doğru başlayıp, Meşrutiyet-Cumhuriyet evrelerini kapsayan yaklaşık iki yüzyıllık çağdaş eğitim arayışlarının üç evresi de eleştirilere açıktır. Ancak ulusallaştırma çabalarının boşa gittiği söylenemez ama son 60 yıldır, özellikle de son on yılda, Tanzimat öncesine rücu hamleleri güçlenmiş bulunuyor. En güvenli, özendirici yatırım ve teşvik alanı ise din ambalajlı Arap öğretisidir. Dindar nesiller yetiştirmek, laik eğitim-öğretimi boşlukta bırakıp Osmanlı asr-ı saadetine ulaşmak, artık bir 21. yüzyıl idealidir. Takvim, daha gerilere saydırılır veya sardırılırsa, Havâmis-i Süleymaniye, Sahn-ı Semâniye’ye, iman tedrisatı nûruna yeniden kavuşulacak! 

    İttihat Terakki yöneticileri siyasetleri gereği aydın din görevlileri yetiştirmek için 1913’te İslâm eğitim tarihinde uygulaması olmayan medrese ile mektep karışımı, Medresetü’l- va’izin, Medresetü’l- Eimme ve’l-hutebâ, Medresetü’l-mütehassisin, Medresetü’l-hattatîn adlı –her birinde medrese vurgulaması olan- mektepler açmışlardı. Bunların en yapay ve İslâmiyet’e uymayanı İmam-Hatip Medresesi idi. Çünkü dinde böyle bir dal, meslek yoktu, üç kişi ve daha fazla Müslüman biraraya geldiğinde içlerinden biri salt o namaz için imamlık yapabilirdi. İttihatçılar bunu elbette biliyorlardı. İyi niyetle veya aralarından kimileri dinsizlik sanılan Masonlukla suçlandığından, dindar görünmek adına, medrese adı altında din mekteplerini gündeme getirmişlerdi. Bunlardan kök salanı, eski bir medresede açılan İmamlar ve hatipler kursu (Medre- setü’l-Eimme ve’l- Huteba) oldu. Bu sözde medrese, ne Halife padişahtan ne şeyhülislâmlıktan ne vakıflardan himaye gördü. Kendi yalnızlığında saltanatın, hilâfetin kapanışlarını gördü. Cumhuriyet yönetimi de kapatmadı. 1930’larda resmî bir karar olmaksızın, öğrenci kayıtlarının düşmesi sonucu kendiliğin- den kapandı. Demokrat Parti iktidara gelince 1951de yine yasal-resmî düzenleme yapılmadan, İlim Yayma Cemiyeti’nin başlattığı yardım kampanyasıyla, başta İstanbul, İzmir, Konya, 7 il merkezinde önce ortaokul, sonra orta+lise muadili düzeyinde imam hatip mektepleri açıldı. 

    1946-1950 arasındaki çokpartili rejim girişimleri ve sonraki siyasal gelişmeler gösteriyor ki asıl hedef medreseye, okullarda ana dalın din eğitim-öğretimi olmasına dönmek imiş. 1910’lu yıllardan 2010’lu yıllara uzanan tarih çizelgesi ise eşsiz bir başarıyı gösteriyor: Yüzyıl önce Medrese-i Eimme ve’l-Hutebâ’nın açılışı ve 1930’larda kapanışı, Köy Enstitüleri’nin söndürülmesi, günümüzde kızlı-erkekli İmam Hatip Anadolu Liseleri kimliğiyle binli sayılara, öğrenci mevcutları toplamının da milyona ulaşması… 

    Meşrutiyet ve ilk Cumhuriyet evrelerindeki nümune, terakki, sanat, yatı mektepleri, meslek ve muallim mektepleri/ öğretmen okulları, Köy Enstitüleri, Anadolu ve fen liseleri, kolejler, askerî okullar… Hepsinin pabucu dama atıldı. Artık eğitim dünyamızın gözdeleri ve geleceği imam-hatiplerdir. Saygıdeğer birkaç imam efendinin önerisi üzerine ivedilikle meclis gündemine alınan, diğer okullara da bir ölçüde İmam-Hatip alt kimliği kazandıran yasamız da artık yürürlüktedir. 

    17.-SAYI-17-1024x627
    ‘Sivil taburlar’ Eğitimci Süleyman Edip Balkır’ın kurup yönettiği Arifiye Köy Enstitüsünde öğrenciler ve öğretmenler bir tören sırasında, 1940’lı yıllar.

    Bir zamanlar yöneticiler çoklukla asker kökenliydi. Asker okulları da rağbetteydi. Sivil okulların da asker okulu havasında ve disiplininde olması tercih edilirdi. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda moda buydu. İlk ve ortaokul sıralarında askerlik rütbelerini ezberlediğimizi hatırlıyorum. Tabulaştırıldığı için eleştiri yöneltilemeyen Köy Enstitüleri dahi bir bakıma sivil taburlar, bir yönüyle de karın tokluğuna çalıştırılan amele postalarıydı. 

    Öğretmen okulu çıkışlı binlerce öğretmenle birlikte 42 köy enstitüsünden yetişen binlercesinin de görev yaptığı köy ilkokulları da “Taşımalı eğitim” gerekçesiyle hemen tümüyle kapatıldı, yapıları yıkıldı, keçi ahırı yapıldı; sağlamcaları, muhtarlık, imam lojmanı, nikâh ve toplantı salonu oldu. Son 30 yıldaki bu temizlikle okul öğretmenin silindiği köylerde artık cami ve imam var. 

    Bütün vatandaşların çocuklarını eşit koşullarda, yeteneklerine göre eğiterek aileye ve topluma kazandırmak için, “Tâlim ve tedris işlerini ilmî ve müstakil bir merkezden idare etmek üzere” 28 Mart 1926’da kurulan Talim ve Terbiye Kurulu da 90 yılını dolduruyor ama 70 yıldır ne bağımsız ne bilimsel çalışabiliyor. 

    Milli Eğitim Temel Kanunu’nda da ışıltılı maddeler çok: Beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı, yaratıcı ve verimli kişilikler yetiştirmek, ilgi ve yetenekleri geliştirmek, yetenek ve beceriye göre okul ve programlara yönlendirmek, hür ve demokratik bir toplum düzeni için demokrasi bilincini geliştirmek; okullarda siyasi ve ideolojik telkinler yapmamak, laiklik esası… 

    Değiştirilemez devrim kanunları zırhına büründürülmüş laik çağdaş eğitimi de, imam derneklerinin önergesini bir oturumda ve alkışlarla kabul ederek yokediveren muhafazakâr ve milliyetçi partilerle, bunların hayat verdiği parlamentodan bir demokrasi çıkar mı derseniz? 

  • Demokrasi: Adı var, kendisi yok

    Demokrasi: Adı var, kendisi yok

    Yakın toplumsal tarihimiz, başarısız deneyimleri, hayalkırıklıkları ve “biz adam olmayız”larla dolu sancılı bir demokrasi tarihidir. Tarih, günümüzün siyasal çekişmeleri doğrultusunda ve o çekişmelere bir tür cephanelik oluşturmak için yazıldığı müddetçe, bu değişmeyecek.

    Türkiye’de hâlâ demokrasinin güçlü bir biçimde yerleşememiş olmasını kromozomlarımızda ya da “Doğu”da veya İslâm’da aramak saçmalık olur. Bunu tarihte arayacağız tabii; ama sultanlarda veya tek parti yönetimlerinde ya da askerî darbelerde değil. Çünkü böyle yapmak da kolaycılık olur. Hattâ tutuculuğa da davetiye çıkarabilir, zira en başta sözünü ettiğimiz kategorilere benzeyen, özcü bir açıklamaya götürebilir bizi; “biz adam olmayız” ya da “böyle gelmiş, böyle gider” türünden.

    Dolayısıyla yanıtı toplumsal tarihte arayacağız; yani toplumsal yapımızda, ekonomimizde, eğitimimizde, kısacası bir toplum olarak nasıl geliştiğimizde, nasıl evrilmişliğimizde arayacağız; bu bir. İkincisi, demokrasinin ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu da bilmemiz gereki- yor; yani demokratik olduğunu varsaydığımız toplumlara da bakacağız. Ama şimdi ne halde olduklarını gözlemlemekle yetinmeden, onların da toplumsal tarihlerini yeterince iyi öğrenerek bakmamız gerekiyor.

    Üçüncüsü ise, bütün bunları tarihselciliğe düşmeden yapabilmemiz gerekiyor. Bunun da iki anlamı var. Bunların birincisi, bugün gördüğümüz kadarıyla demokrasinin belli bir zamanda ve belli bir yerde oluştuğu ve artık başka yerlerde aynı sürecin tekrar etmesinin imkânsız olduğu yargısına varmamamız gerektiğidir. İkinci anlam ise, bir gün Türkiye’de de demokrasi olacaksa, bunun mutlaka başka yerlerde olanlara tıpatıp benzeyen bir süreçle olacağı beklentisinden uzak durmamız gerektiğidir. Yani pozitivist bir anlayışla, aynı koşullar yaratılırsa sonucun da aynı olacağı tarzında, kimya deneyi yaparcasına düşünmekten de kendimizi alıkoymamız lâzım.

    Saldırganlar kapı komşum Muğla’da bir vatandaşın sosyal medyadan paylaştığı fotoğraftaki kıyafeti PKK’lılara benzetilince kıyamet koptu. Saldırıya uğrayıp Atatürk büstü öptürülen İbrahim Ç., kendisine linç girişiminde bulunanlar hakkında, “Hepsini tanıyorum, kapı komşum” diye konuştu.

    Demokrasi, şehirli toplumlara özgü bir yaşam, düşünce ve siyaset biçimidir. O yüzden Marksistler demokrasiye “burjuva demokrasisi”, yani “şehirli demokrasisi” derler. Bugün bildiğimiz demokratik ülkelerde de şehirli nüfusun çok uzun bir süredir ezici çoğunlukta olduğu görülüyor. Türkiye ise % 50 şehirli nüfus eşiğine yalnızca yirmi yıl önce, 1990’ların ortalarında varabildi. Bugün bu oran çok daha yüksek olmakla birlikte, şehirlileşme konusunda daha katetmemiz gereken çok yol var. Çünkü şehirde yaşamaya başlamakla hemen şehirli olunmuyor. Yediklerimizin ambalajını yere atmamak için en az iki nesil gerekiyor ki, o da yetmeyebilir, çünkü en az iki nesillik şehirli belediyecilerimiz de olacak ki, her tarafa yeterince çöp kutusu koymayı düşünebilsinler. Ama bu mümkün değil, çünkü yeni şehirlimizle yeni belediyecimiz aynı hamurdandır. Sel suyuyla malını hatta canını yitirdiği için “ilgililer”i suçlayan “yurttaş”lar, dere yatağına ev yapma iznini kesinlikle vermeyecek olan birilerine belediyelerini teslim ederler mi hiç? Çok partili sistemde bunu göze alabilecek adaylar hayal edebilmek güç. Ayrıca bu konuda daha önce şehirli olmuşlarımıza da pek güvenilemez. Zira devlet toprağına yaptığı gecekondunun apartmana dönüşmesiyle zenginleşmiş olanlarımızın bu duruma ses çıkarmayacakları aşikâr; tıpkı yolsuzluklar konusunda duyarlı olmadıkları gibi buna da göz yumarlar.

    Çok partililikten vazgeçip tek partili yasaklar dünyasına dönmek gibi bir saçmalık planlamıyorsak, yapacak iki şeyimiz var demektir: sel yatağına ev yapacak kadar – deli olmadıklarına göre – umutsuz olanlarımızın bir an evvel hayat standartlarını yükseltmek ve onları, hiç olmazsa çocuklarını, iyi eğitmek. Cumhuriyet tarihi bu açılardan pek parlak gözükmüyor. Zaman zaman ülkenin ciddî zenginleşme döemleri olduysa da fakir kesimlerin “ortasınıflaştırılması” ve eğitilmesi konusunda Cumhuriyet’in başarılı olduğu pek söylenemez.

    Gençlik ve olgunluk dönemlerini vatansız kalma korkusuyla geçiren tek parti yöneticileri, 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar kendi yağımızla kavrulma politikaları izlemişler, bunu yaparken de bütçelerini ezici bir oranda altyapı yatırımlarına ayırmışlardı. Sonrasında Demokrat Parti, tümüyle köylüyü mutlu etme politikaları izledi. Oy deposu köylerimize bol keseden taban fiyatlarının yanısıra ekilen arazi artışı da verilince pek şehirleşme görülmedi. Yalnızca makinalaşma tarımda ufak bir işgücü fazlası ve bunun sonucu olarak ilk gecekondulaşmayı yarattı, ama 1950’lerin köyden kente göç oranları, daha sonraki onyıllara oranla çok düşük kaldı. Ancak köylünün göreli zenginleşmesi, eğitim hamlesine bir ivme kazandırmadığı gibi, tam tersine, okullaşma oranlarımızda tarihimizin tek düşüşü gözlemlendi. İmeceyle yapılmaya başlanmış birçok okul binasının 14 Mayıs 1950’den sonra yarı yapılmış bir halde kaderlerine terkedildiği bilinen bir şeydir.

    İç güvenlik gerginliği Meclis Genel Kurulu’nda, İç Güvenlik Paketi’nin görüşmeleri sırasında muhalefet ve iktidar partisi milletvekilleri arasında kavga çıkmıştı.

    Bu süreç 1960’larda Adalet Partisi yönetiminde de devam etti. Ancak üzerine iki şey daha eklendi. Biri, Beş Yıllık Plan gereği ikame sanayileşmesi başlarken, köyden kente gelmiş ve sanayi işçisi olmuş olanlara iyi yaşam koşulları verilmedi. Hattâ verilen bazı sözlerden de dönüldüğü için dönemin sonlarında çok ciddi işçi gösterileri yapıldı. İkincisi ise imam-hatip okullarının açılmasıydı. Gerçi bu okulların olmaması durumunda birçok kızımızın orta eğitimden nasiplenememiş olacağını teslim etmek gerekir. Ama buralarda verilen eğitimin kalitesinin ne kadar düşük olduğu ve ne tür sevimsiz sonuçlar doğurduğu bugünlerde İslâmî muhafazakâr çevrelerin bile gazete köşelerinde tartışılır oldu. Fakat şunu da söylemeden geçemeyiz: imam-hatip liselerinin niteliğini tartışmadan önce üniversite giriş sınavlarında tek bir mezunu bile başarılı olamayan liseleri konuşmak daha anlamlı olacaktır.

    Bu noktada da eğitim meselesine eğilmemiz gerekiyor. Zira orta öğretim kurumları, eğer teknik bir meslek kazandırma amaçlı değilse, modern demokrasilerde yurttaşın yetiştirildiği yerlerdir. Devlet şekli cumhuriyet olsun, meşruti monarşi olsun, katılımcı demokrasi, insan hakları, yurttaşlık bilinci gibi değerler orta öğretimde verilir. Bu ise iki derste yapılır: yurttaşlık bilgisi ve tarih. Yurttaşlık bilgisi, bizde olduğu gibi sıkıcı bir biçimde ve itaat etme temelli bir içerikle verilmez. Tarih ise, yine bizde olduğu gibi hamaset ve menkıbe temelli değil, toplum ve siyaset temellidir. Ve kısa bir süre sonra seçmen yaşına gelecek olan lise ögrencileri, ülkelerinin siyasi tarihini en son genel seçimlerin yapıldığı tarihe kadar öğrenirler. O güne kadar ülkelerini yönetmiş olan anayasal düzenler, ayrıntılı bir biçimde anlatılır tarih kitaplarında. Ülkemizde ise lise tarih derslerinin içeriği ancak son on yıldır 1990’ları da kapsar oldu. Ülkemizde otuz yaşın üzerindekiler için tarih dersi 1938’de biterdi. Geçmiş anayasal düzenlerimizin çözümlemesi ise hiç olmamıştı, bugün de yok.

    Bunun nedeni, Türkiye’nin yetmiş yıldır muhafazakârlar tarafından yönetiliyor olmasıdır. Yetmiş yıldır, çünkü Köy Enstitüleri’ni ölüme terkeden ve Ankara Üniversitesi’nde “komünist” avlayan, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hükümetleridir. Sonrasında ise tek başına iktidar olma sevdasıyla hem Demokrat Parti hem de Adalet Partisi, bazı ilkeleri Cumhuriyet değerleriyle bağdaşmayan çevreleri de içlerinde barındırdılar ya da, bu sefer CHP de dahil olmak üzere, partileşen bu çevrelerle koalisyon hükümetleri kurdular. Bunlardan, hele Türkiye gibi yalnızca müfredatın değil, ders kitaplarının da devlet tarafından yapıldığı bir ülkede iyi bir tarih eğitimi vermeleri beklenemez. Çünkü tarih, özgürlüğün bilimidir; o yüzden özgür, demokrat yurttaşı tarih dersi yetiştirir. Bu da muhafazakârlığın, özellikle de dinsel muhafazakârlığın sevmediği bir iştir.

    İçimizdeki İrlandalı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Esnaf gerektiğinde asker, polis ve hakimdir” sözünden esinlendiği sanılan bir kısım Aksaray esnafının linç girişimi bu kez ters tepti. Kuveyt asıllı İrlanda vatandaşı Mohammed Fadel Dobousi saldırganları bir temiz patakladı.

    Bu muhafazakârlığın ve doğurduğu cehaletin günümüzdeki sonuçlarına gelecek olursak, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın da dediği gibi, kanun metni yazmasını bilen milletvekilimiz yok. Birçok bakan, milletvekili ve üst düzey politikacı, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” gibi, yabancı bir dile çevrildiği takdirde gülüşmelere değil kahkahalara neden olacak deyimler kullanabiliyorlar (“Şapka Devrimi”, “Harf Devrimi” gibi deyimler de bence aynı kategoriye dahildirler). Namık Kemal gibi kısıtlı bir temsil sistemi savunucusu, sırf parlamento istediği için “Türk demokrasisinin kurucularından” sayılabiliyor. Genel oy hakkının olmadığı, seçimleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin silahlarının gölgesinde yapılan ve amacına ulaşıncaya kadar seçim yaptırmayacağını söyleyen 1. Büyük Millet Meclisi’nin, sırf çoksesli olduğu için, “demokratik” olduğunu iddia edenler var. Belki iyi üniversitelerin iyi öğrencileri bunlarla da alay eden tweetler atıyorlardır; ama bu durum, ağlanacak halimize gülmemizin ötesine geçmiş olmuyor.

    Son olarak, liberal entelektüel çevrelerin de bu demokratikleşememe tarihimizde önemli bir rol oynadığını söylememiz gerekir. Liberal çevreler, özellikle de solda olduklarını iddia eden liberal çevreler, biraz bu demokratik olmayan yakın tarihimizin acısını en çok çekenler oldukları için, biraz da bu cehalet ve muhafazakârlık ortamında uzun bir iktidarsızlık yaşamalarından ötürü, tarihimize toplumu neredeyse tümüyle tarihsiz bırakacak bir sünger çeker oldular; hem de epey bir süredir. Tanzimatçılar, Jön Türkler ve Cumhuriyet’i kuranlar, hep tepeden inmeci, emredici, toplumun yararını düşünmeyen, neredeyse topluma karşı oluşmuş çıkar çevreleri gibi tanıtılır oldu. Bunların hiçbirinin tertemiz bir dosyası olduğunu iddia edecek değilim; ama bu ülkede bir gün insan haklarına saygılı, dört başı mamur bir demokrasi kurulacaksa, bunun hiç yoktan varedilemeyeceğini, elimizde, tarihimizde ne varsa onun üzerinde kurulacağına da inananlardanım. Liberal çevreler maalesef bunu böyle görmüyor ve zaten herhangi bir demokratlık iddiası olmayan eski nesillere yüklenirken, geçmişte demokrasi sözü verip de bu sözlerini tutmayanları tarih çözümlemelerinde aynı sertlikle eleştirmiyorlar. Bu ise, modernlik değerlerine tutunan, ama çağdaş demokrasi ve insan hakları konusunda yeterince eğitilmemiş önemli bir kitlenin irkilmesine ve kendilerinden soğumasına neden olduğu gibi, günümüz koşullarında gerici bile diyebileceğimiz bir geçmiş özlemine savrulmasına katkıda bulunuyor. Bu da, tabii, gerçek liberalizmin Türkiye’de hak ettiği konuma bir türlü yerleşemeyip hala marjinal kalması sonucunu doğuruyor.

    Kolayca görülebileceği gibi, demokratik bir topluma varabilmek için siyasal arayışlardan ve tutkulardan olabildiğince arınmış bir tarih yazımına ihtiyacımız var. Tarih, günümüzün siyasal çekişmeleri doğrultusunda ve o çekişmelere bir tür cephanelik oluşturmak için yazıldığında, demokratik düşünce ciddi zarar görüyor. Tabii bu söylediğimin tam tersi de söylenebilir ve siyasetin tozu dumanı yatışmadan soğukkanlı tarihçilik yapmanın mümkün olmadığı da iddia edilebilir. Böyle bir çıkışa itiraz etmek doğrusu çok zor olur. Ama siyasal yaşamla tarih yazımının oluşturduğu bu kısır döngü hiç kırılamaz mı? Bana kalırsa bu mümkündür; ancak bunu yakın bir gelecekte siyasetçilerden bekleyemeyeceğimize göre, ilk adımı tarihçilerin ve diğer sosyal bilim insanlarının atması gerekiyor.

  • Silinmez hatıralar

    Silinmez hatıralar

    Benim gibi çocukluğundan beri radyo tutkunu olan biri için 1956 yılından itiraben gazeteci olarak Radyoevi’ne girip çıkmak ve yıllarca sesinden tanıdığım insanları yakından tanımaya başlamak tarifi imkansız bir mutluluktu. Yıllar süren radyo günlerimde radyo emekçilerinin, benim için her biri unutulmaz olan binlerce kare fotoğrafını çektim.

    Benim radyo sevgim babamın radyo aşkıyla başlar. Babam çeyiz sandığı büyüklüğünde kocaman bir radyo almıştı. İstanbul ve Ankara radyolarının kuruluşunun üzerinden çok az bir zaman geçmişti, zayıf ve kısıtlı zaman dilimi içinde yayın yapabiliyorlardı. Ses bir gelip bir giderdi. Ayrıca parazit denilen bir şey vardı o zamanlar. Paraziti önlemek için evde babamın kendi yaptığı radyodan da daha büyük bir sandık vardı. İçi kalay levhalarla kaplanmıştı. Koca koca miknatıslarla, el yapımı transformatörlerle, bobinlerle doluydu içi.

    Gençlik yıllarımda, dinlemekten hoşlandığım kimi söyleşi ustaları, sunucular, müziyenler vardı. Sayıt Çelebi’ye pek yetişemedim ama Eşref Şefik’i bilirdim. Eğlenceli adamdı. Feridun Fazıl Tülbentçi’nin “Tarihte Bugün” programını da ilgiyle, severek dinlerdim. Münir Nurettin, Safiye Ayla, Mualla Mukadder, Perihan Altındağ, Müzeyyen Senar gibi sanatçılar gramofonlarda olduğu gibi radyolardan da dinlenebiliyordu. Halk, Zeki Müren’in sesini de ilk kez radyodan duymuştu.

    Ulusal bayramlarda Behçet Kemal Çağlar radyoda soluk soluğa, art arda şiirler okurdu. Kore Savaşı günlerinde öğrencisi olduğum Kabataş Lisesi’nde okulun hoparlör sistemine bağlanan radyodan Kunuri çarpışmasında şehit olanların uzun listesinin okunduğunu da hatırlıyorum. Hayatımızın en üzgün günlerinden biriydi. Mutlu ve mutsuz günlerimizin merkezinde hep radyo vardı.

    1956’da Hayat dergisinde foto muhabiri olarak işe başladığımda, görev icabı İstanbul Radyosu’nun o zamanlar yepyeni olan görkemli binasına girip çıkmaya başlamak benim gibi bir radyo tutkunu için inanıl- maz bir şeydi. Radyoevindeki sanatçıların ve teknik elemanların çalışma ortamına yönelik merakımı, çektiğim fotoğraflar ve kurduğum ilişkiler sayesinde giderebiliyordum.

    O dönem İstanbul’un tek senfonik orkestrası, seneler sonra Kültür Bakanlığına bağlanacak olan, İstanbul Belediyesinin Şehir Orkestrası idi. Bazı provalarını Radyoevinde yapan orkestranın şefi Cemal Reşit Rey’di. Herhalde ücretler çok düşüktü ki orkestranın bazı müzisyenleri ek iş olarak geceleri pavyonlarda çalışıyordu. Şehir Orkestrasının Radyoevinde yapılan provalarını bile gidip izlemekten zevk alıyordum. Hiç unutamadığım anılarımdan biri, İtalya’da yaşayan Leylâ Gencer’in solist olarak katıldığı bir genel provaydı. O zamanlar, uluslararası alanda adını duyurmuş sanatçımız pek yoktu. Türkiye’yi İtalya’da başarıyla temsil eden soprano Leylâ Gencer’in konuk olarak İstanbul’a gelmesi ve konser vermesi hepimizi heyecanlandırmıştı.

    İstanbul Radyosu Büyük Stüdyosunda İstanbul Şehir Orkestrası’nın bir radyo konseri provasında orkestra şefi Cemal Reşit Rey ve konuk soprano Leyla Gencer, 1958.

    Sözlü yayınlarda görev alan sanatçılar çoğunlukla Şehir Tiyatrolarının elemanlarıydı. Radyo oyunlarında, skeçlerde seslendirmeyi Behzat Butak, Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Halide Pişkin, İsmail Galip Arcan, Reşit Gürzap, Hüseyin Kemal Gürmen, Neşe Yulaç, Gülistan Güzey gibi Şehir Tiyatroları’nın ünlü sanatçıları yapmaktaydı.

    Tatil günlerinde Büyük Stüdyoda seyircili eğlence programları yapılırdı. Şarkılar, türküler bir skeçle süslenir, muhakkak bir ya da Balarıları gibi iki komik sahne alırdı. Kimi kez de kısa yarışmalar eğlenceye eğlence katardı. O zamanların vazgeçilmez adamı, kendine özgü bir ezgiyi seslendiren, akordeonu eşliğinde parodiler sunan Celal Şahin idi. Şakalarıyla takıldığı kimseler zamanın valisi Fahrettin Kerim, spor sunuculuğu ve sohbet programlarıyla ünlü Eşref Şefik gibi popüler kişilerdi. Ona yakın bir diğer komedi sanatçısı Cevat Kurtuluş idi. Hele Ramazan günleri, eski Direklerarası eğlencelerini bire bir yansıtan gösterilerle pek şenlikli geçerdi. O zaman mutlaka bir ortaoyunu oynanır; değişmez kavuklu İsmail Dümbüllü, Pişekâr da Tevfik İnce olurdu. Kanto, düet söylemek Niko ve Amelya kardeşlere düşerdi. Dümbüllü ile eski bir tanışıklığımız vardı. Benim için bu sanatçıların sahne performansından çok kulislerdeki sohbetleri, şakalaşmaları çok daha ilginçti.

    İstanbul Radyosunda şahsen tanımak şansına eriştiğim zamanın en ünlü spikerleri Orhan Boran, Tarık Gürcan, Dürnev Tunaseli ve Selahattin Küçük idi. Orhan Boran deyince orada biraz durmak gerek. Akıcı ve esprili “lafazanlığı” ile hiç kuşkusuz çok popüler bir insandı. Katıldığı programlara çok etkili bir renk katıyordu. Kendisiyle biraz hemşehrilik durumumuz da vardı. Sanırım babasının memuriyeti dolayısıyla ilk gençlik çağında birkaç yılını Edremit’te geçirmişti. Tuttukları ev bizim evle aynı cadde üzerindeydi ve aramızdaki mesafe 50 metre kadardı. Yıllar geçti, ben Ankara’lı olduktan sonra yollarımız yeniden kesişmişti.

    Özakman ve Amelya Kardeşler Tuluat tiyatrolarının vazgeçilmez bölümlerinden biri de kanto ve düetler idi. Niko ve Amelya kardeşler bir düet ile canlı yayında, 1957 (üstte). Turgut Özakman, evinde çalışıyor (altta).

    1960 yılı başlarında dergimizin Ankara bürosu açıldı ve ben gönüllü olarak başkente atandım. O sıralarda radyo istasyonlarının sayıları da çoğalmaya başlamıştı. Dergiye ek olarak haftalık radyo programları ilavesi verilmeye de başlandı. Artık kimi programlarla ilgili ayrıntılı bilgiler vermek, konuları fotoğraflarla süslemek gerekiyordu. Bu uğraş bana Ankara Radyosu’nda çalışan birçok kişiyle dostluklar kazandırdı. Daha sonra kardeş dergi Ses de devreye girdi. Artık iki dergiye birden haberler hazırlıyordum. Ankara Radyosu bizim vazgeçilemez çalışma alanlarımızdan biri olmuştu.

    Amador’un ziyareti Miguel Amador (sağdan ikinci), Ankara Radyosunu ziyareti sırasında Kutlu Payaslı (solda), Erkan Özerman (soldan ikinci) ve Jülide Gülizarla sohbet ediyor. Arjantinli ünlü sanatçı Amador, Türk musikisi ve sazlarıyla çok ilgilenmişti.

    Ankara’ya 29 Nisan 1960 tarihinde ayak basmıştım. Demokrat Parti iktidarının son günleri, ortalık karışık… Gençlik isyan bayrağını açmış. Sıkıyönetim olanca gücüyle yükleniyor. Bir sabah patır patır silah sesleriyle uyandık. Radyoyu açtık. Sert mi sert bir sesin sahibi “Dikkat, dikkat” diyor, “Silahlı Kuvvetler duruma el koymuştur. NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız…” Albay Alpaslan Türkeş gün doğmadan Radyoevi’nin kapısını çalmış, karşısına çıkan kişiye “Aç şu radyonun düğmelerini, anons yapacağım demiş. Adamcağız “Ben gece bekçisiyim, hiçbir şey bilmem ki” deyince ilgili bir teknisyen evinden apar topar getirilmiş. Başkentte horozlar öterken, Alpaslan Türkeş de necip Türk milletine sesini duyurmaya başlamış. Demem o ki, ihtilali yapanlar için ilk hedef radyoydu. Radyo o kadar önemliydi ve onu ele geçiren her şeye sahip oluyordu.

    Ankara Radyosunda da iyi, güzel dostlar edindim. Bunların en başında Turgut Özakman gelir. Sözlü yayınlar ondan sorulurdu. Mükemmel bir tiyatro yazarıydı. Yaptığım ilk röportajlardan biri onun özel yaşamıyla ilgiliydi. Sürekli okuyor ve yazıyordu. Yazı masasında, sofrada, her an, her dakika… Bu arada gerektiği kadar sohbet edip, işlerini de tıkır tıkır yürütüyordu. İyi bir yazar olduğu kadar iyi bir yöneticiydi de. Radyoda Pazar günleri skeçler oynanırdı. Ben bir skeç yazmış, okusun diye ona götürmüştüm. Benimle konuşurken bir yandan da verdiğim metnin sayfalarını çeviriyordu. “Tamam” dedi. “Bu Pazar bunu programa koyuyorum” Şaşırdım, “Bir kere okusaydın” dedim. “Okudum ya” dedi. “Ne zaman” diye sordum. “İşte şimdi” demez mi; o denli çabuk okuyan ve çabuk karar veren biriydi.

    ‘Kutsal Radyo’ günlerinden Seneler önce Sarıkamış’ta küçük bir kahvehanede çektiğim fotoğrafta, durduğu yer ve üzerindeki kanaviçe işlemeli örtü radyonun önemini ve adeta statüsünü gösteriyor.

    Bir başka dost Erdal Öz’dü. Hemen arkadaş oluvermiştik. Radyoda çalıştığı dönem Rıdvan Çongur ile birlikte Nutuk’u sadeleştirmişlerdi. Bunu Kerim Afşar baştan sona tefrika halinde okumuştu. İlerleyen yıllarda Erdal kardeşim önce kitapçı oldu, sonra yayıncı. Radyo günlerinden söz ederken Adalet Agaoğlu’nu unutmamak gerek. Güzel insandı, dost insandı. Ankara’nın aydınlar ortamında kelebekler gibi uçuştu. Radyocuydu, romancı olmadan önce başkent tarihinde önemli yeri olan Meydan Sahnesi ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) kuruluşlarındaki ve ayakta kalmalarındaki büyük katkıları yadsınamaz. TRT’nin kuruluş aşamasındaki büyük emeği olan Mahmut Tali Öngören de radyo dünyasındaki değerli dostlar arasındaydı.

    Gece gündüz koşuşturan spiker Aylin Özmenek’le özellikle sıkıyönetim zamanlarında ortaya çıkan, radyo üzerindeki rejim baskılarını, yasakları, uygulanmaya konulan sözcük yasaklarını konuşur, anımsamaya çalışırdık. Benim hemen anımsadığım olay kendi adımla ilgili olanıydı: İzmir’de Mehpare Çelik’in yönettiği bir eğlence programının söyleşi konuğuydum. Sıramı beklerken bizi yönlendiren hanım kız bana, “Şiirlerinizden de okuyacak mısınız” diye sordu. Şakayla karışık, “Ben şiir yazarsam gizli gizli yazarım, kimsenin haberi olmaz. Sen nereden biliyorsun?” dedim. “Ha, öyle mi” deyip geçiştirdi. Az sonra stüdyoya alındık. Mehpare Hanım ara anonsları yaparken, gözüm sehpa üzerindeki kağıtta yazılı program akış planına takıldı. “Ozan Sağdıç’la söyleşi” maddesindeki “Ozan” sözcüğü denetçi tarafından çizilmiş, yanına “Şair” yazılmıştı. Denetçilerin marifetleriyle ilgili Aylin Özmenek’in de çok hatırası vardı. Besteci ve müzikolog Kemal İlerici hakkında hazırladığı programda birkaç kez “Sayın İlerici” hitabı geçiyormuş. Denetçi “Adamın ikide bir ilericiliğini tekrarlamaya gerek var mı?” diye not düşmüş. Asala’nın elçilik elemanlarımıza suikast düzenlediği sıralarda Türk musikisi bestesi yapan Ermeni bestecilerin eserleri çalınırmış ama, isimlerini söylemek yasakmış.

    Bu faslı, eğlenceli bir sıkıyönetim öyküsüyle süsleyelim: Zamanın sıkıyönetim komutanı Namık Kemal Ersun… Radyoda çok zarif, beyefendi bir eleman var. Onun adı da Tevfik Fikret. Bir gün komutanın kafası bir şeye bozulmuş, Radyo’ya telefon açmış. Söze doğrudan “Ben Namık Kemal” diye başlamış. Telefonun öbür ucunda da tesadüfen bizimki… “Buyurun efendim, ben de Tevfik Fikret” deyince “Ulan sen benimle dalga mı geçiyorsun” diye gürlemiş Namık Kemal Ersun.

    Güher-Süher Pekinel kardeşler 9 yaşında ilk orkestralı konserlerini Ankara Radyosu’nda vermişlerdi. İzleyenler arasındaki Başbakan İsmet İnönü’nün konserden aldığı zevk gözlerinden okunuyordu.

    Ankara Radyosu’nun A Stüdyosu dinleyicilerin alındığı büyük bir mekandı. Seyircili eğlence programları yanında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) ve Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkasının konserleri burada yapılırdı. Kimi kez CSO orkestrası aynı üyelerle Radyo Senfoni Orkestrası kimliğine bürünüveriyordu. Batı Müziği yayınları şefi Faruk Güvenç olumlu bir girişimde bulunup Türk bestecilerine eserler sipariş etmişti. Bu eserler bir festival havasında kendi salonlarında icra edildi. Orkestra tekrar tekrar yinelenen provalardan yoruluyordu. Mızmızlananlar oluyordu. Eseri çalışılan Ulvi Cemal Erkin kibar bir insan olarak bilinirdi, ama talihsiz bir çıkışta bulundu: “Ne gocunuyorsunuz? Nankörlük etmeyin. Size para kazandırıyoruz” gibi bir şeyler söyledi. Evet, üyelerden bir bölümü genç konservatuvar öğrencisi olabilirdi ama içlerinde yaşlı başlı üyeler de vardı. Hiçbiri bu sözleri hazmedemedi. Sazlarını toparlayıp salonu terk ettiler. Ulvi Bey özürler dilemek zorunda kaldı. İş tatlıya bağlandı.

    Müzik dinlemeye aşırı meraklı İsmet İnönü CSO Salonundaki her konsere gittiği, hemen her opera galasını izlediği kadar Radyo’daki dinleyicili konserleri de kaçırmazdı. En çok zevk aldığını hissettiğimiz canlı radyo konseri Güher ve Süher Pekinel kardeşlerin henüz 9 yaşındalarken ilk orkestralı konserleriydi.

    Batı müziği prodüktörlerinden Erkan Özerman büyük prodüksiyonlara aday atılgan bir gençti o zamanlar. Sylvie Vartan, Miguel Amador , Dario Moreno gibi sanatçıları onun sayesinde tanımışımdır. Paranın kokusunu iyi alırdı. Kimi zaman tanıtımı için fotoğrafa ihtiyaç duyan sanatçıları bana getirirdi, fotoğraflarını çekerdim. Ben oldum bittim üretim yapan, ama para almaktan utanıp sıkılan bir insandım. O yüksek rakamlar söylerdi. Sonra da parayı benimle kırışırdı. Bir keresinde gazino dünyasına transfere hazırlanan bir kadının afişlik fotoğraflara ihtiyacı olmuştu. Beş altı değişik poz fotoğraflarını çektim. Erkan kadına öyle astronomik bir rakam söyledi ki, kadına “O sizinle şakalaşıyor. Söylediği fiyat tek bir fotoğrafın fiyatı değil, tüm çalışmanın bedeli” demek zorunda kaldım. Ki o rakam bile hatırı sayılır bir ücretti.

    Radyo günlerimiz bu düzen içinde geldi geçti. Yıllar sonra, televizyon da devreye girince, deneyimimizi Milliyet gazetesinin ek dergisi olan ilk “Radyo-TV” dergisini Ankara’da hazırlamakla sürdürdük. Bu durum fotoğraf arşivimin bizdeki radyoculuğun o günlerde henüz sağ olan en eski kuşağından başlayarak çok sayıda emektarının aktüel fotoğrafları ve bir çoğunun da portreleri ile zenginleştirme olanağını sağladı.

  • Çanakkale’nin altında bir zaman tüneli var

    Çanakkale’nin altında bir zaman tüneli var

    Conkbayırı’na çıkan yolun üzerindeki Merkeztepe ve civarı, muharebeler sırasında lağım savaşlarının en yoğun yaşandığı, tarafların karşılıklı tüneller kazdığı bir bölge. 100 yıl sonra ilk kez girilen bu tünellerden birinde, hâlâ savaşın izlerini görmek, “kazma ve silah seslerini işitmek” mümkün.

    GÖKHAN TARKAN KARAMAN

    Yüzyıl önceki Çanakkale muharebeleri, sadece karada, denizde ve havada değil aynı zamanda yer altında da cerayan etti. Bugün özellikle Arıburnu veya ANZAC sektörü olarak adlandırılan bölgede, taraflar yeraltında kazdıkları tünellerde hem yaşadılar, hem savaştılar.

    “Lağım savaşları” denen mücadele, aslında bir savaş tekniği olarak ortaya çıkmıştı. Çanakkale muharebelerindeki arazi yapısı, tarafların ön hat siperlerini birbirine çok yaklaştırmış, hatta aradaki mesafe kimi zaman 8-10 metreye düşmüştü. Bu koşullarda bile bir saldırı halinde “no man’s land” denilen insansız bölgeyi katetmek, karşılıklı kurulmuş makineli tüfek pozisyonları yüzünden neredeyse imkansızdı. Askerler karşı tarafın ön hat siperinin altına kadar tünel kazıyor, yerleştirilen patlayıcıların infilak ettirilmesiyle dağılan sipere karşı eşzamanlı bir saldırıyla bu siperi ele geçirmeye çalışıyorlardı.

    Tabii herşey bu kadar basit değildi. Günler geceler boyunca yeraltından gelen sesler, tünellerin nereye kadar uzandığı, aslında tünel kazılmayıp aldatmaca mı yapıldığı gibi bir dizi mesele vardı. Kimi zaman taraflar bu tüneller içinde karşı karşıya gelip çatışıyorlardı. Yeraltındaki hayat sadece bu lağım tünellerinden ibaret değildi. İki taraf da hem karşılıklı top ateşi ve şarapnel etkisinden korunmak hem de güvenli şekilde uyumak için yeraltında tüneller açtılar.

    Bugün Conkbayırı’na çıkan yol üzerindeki Bombatepe (Quinn’s Post) ve Merkeztepe mevkii (German Officer’s Trench ve MacLaurin’s Hill), tünel şebekelerinin en fazla sayıda bulunduğu bölgedir. Burada sıkışan yoğun siper harbi, iki cepheyi de yeraltına itmişti. Bombasırtı’nda özellikle tüneller geçiçi olarak ve lağım savaşlarında patlatmak için kullanıldı ama biraz daha güneydeki Merkeztepe ve civarındakiler daha ziyade sığınma amaçlıydı. İki taraf da daha derin ve uzun tüneller kazmaya başlayınca, hem ANZAC’lar hem Türk ordusu profesyonel madencileri cepheye sürdü. Askerler gündüzleri yoğun çatışmaların yaşandığı saatlerde tünelleri kazıyor akşamları ise daha sakin geçen dönemde kazılan toprağı tahliye ediyorlardı. Tünellerde barınma, cephane ve yiyecek depolama alanları, haberleşme ağları mevcuttu.

    Tepeden ve derinden Merkeztepe ve civarının hava fotoğrafı üzerinde konumu. Tünelin duvarlarında kurşunları, elbise askılarını hâlâ görmek mümkün.

    Bu bölgedeki tünellerden birine, geçen ay ilk kez girdik (oldukça riskli ve çökme tehlikesi bulunan bu tünellere kesinlikle amatörler girmemeli!). Tüneller yaklaşık 6 metre yerin altında, yer yer 1.90 cm yüksekliğe erişiyor ve iki askerin yan yana geçebilmesini sağlayacak genişlikte.

    Tünele girdiğimizde ilk derin koridor bizi 15 metre güneydoğuya doğru götürdükten sonra iki kola ayrılıyor, güneybatıya giden kol 12 metre ilerledikten sonra çökmüş, çünkü tam üstünden bugünkü anayol geçiyor. Güney-kuzey istikametindeki kol ise 10 metre ilerledikten sonra başka bir tünele bağlanıyor fakat o da geçen 100 yılın ardından kapanmış durumda. Tünelin yan duvarları ve tavanı oldukça sağlam ve çok iyi bir teknikle yapılmış. Duvarlarda hâlâ o döneme ait materyeller, elbise askıları ve kurşunlar görülüyor. Çanakkale’nin altında bir zaman tüneli var.

  • Türk askerlerine karşılama

    Türk askerlerine karşılama

    İstanbul şoför esnafı, Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu askerlerini karşılamaya hazırlanıyor. Tünel-Tatavla tramvayı, sağ üstte Taksim Topçu Kışlası görünüyor. Pankartta “Hoşgeldiniz, gazanız mübarek olsun kahramanlar” yazıyor. Fotoğrafı çeken kişi, Beyoğlu’nda Foto Francis adıyla stüdyosu da bulunan Jean Weinberg. Bâb–ı Ali ve Çırağan Yangınları, Meclis-i Mebusan’ın açılışı, İstanbul’un kurtuluşu sırasında çektiği fotoğraflar birer tarihî belge niteliğinde.

  • Demokrasinin “demo”su ve samimiyet noksanlığı

    Demokrasinin “demo”su ve samimiyet noksanlığı

    Kültürden nasibini almamış kişiler için kullanılan “ot” tabiri gayet isabetlidir. Zira tabiat veya Allah tarafından yaratıldığı yerde kendi kendine bitmiş, insan eli değmeden, bir işlem görmeden büyümüştür. Tarımsal anlamıyla artık pek kullanmadığımız “kültür” için Roma konsülü Cicero şöyle buyurmuş: “Bereketli bir tarla, kültürsüz kalırsa (eğer işlenmezse) verimli olamaz. Aynen eğitimsiz insan gibi”.

    “Demokrasi kültürü” diye sıklıkla duyduğumuz ve kimilerince “entel-dantel” yaklaşımların nişanesi sayılan ifade, bir sosyal birikime, tarihî deneyime, yol-yordam-yönteme işaret ediyor. İnsanlar biçe biçile çeşitli tarihler üretmişler; şimdiye kadar adına demokrasi denen üründen daha besleyici, yararlı bir şey bulamamışlar. Ürünün kültürü olmadan kendisi de olmuyor. Bu bakımdan Türkiye henüz “yabani” bir evrede. Arada bir Batı demokrasilerine dadanan haşereleri, tarım zararlılarını örnek göstererek kendimizi “organik” olduğumuza inandırmaya çalışsak da, mal meydanda.

    Başımıza gelen her türlü felaketi doğaya, fıtrata, düşmana, hatta tanrıya bağladığımız gibi, güya bunları durdurmak yolunda birbirimizi de kurban ediyoruz. Acaba bunlar tarihin hangi dönemlerini hatırlatıyor?

    “Türkiye’nin demokratikleşememe tarihi” adlı oyunda, devlet, kurumlar, politikacılar elbette başrollerde yer aldılar. Ancak eğitimle mümkün olabilecek, kök salabilecek demokratik zihniyet, yine ancak günlük hayattaki uygulamalarla bir gelenek yaratabilirdi. Böyle olmadı. Yasakçı, baskıcı, askerî, polisiye yöntemleri uygulayanlar, zaten “doğal olarak” otların hep ot kalmasını, kalitesizliğin hüküm sürmesini arzu ediyorlardı. Bugün geldiğimiz noktada, onların kazandığı ortada.

    İşlenmemiş, sadece zaman zaman aşılanmış, üstelik yanlış aşılanmış in- sanlar olarak sadece baştakileri suçlamak da bizi demokrat yapmıyor. Son olarak Mekke’de veya Halep’te yaşanan felaketlere, rezaletlere bakıp “hâlimize şükretme” noktasında kısmi bir rahatlık hissedecektik ama o da olmadı. Cumhurbaşkanı Hac’da yaşananları “normal” bulduğunu açıkladı ki bence haklıdır. Bırakın Kürt sorununu, trafik sorununu bile halledememiş (son bayramda 134 kurban) Türkiye’de, demokrasinin “demo”su bile mevcut değilken başkasına ne diyeceğiz? Suudiler hiç değilse demokrasi falan gibi iddialar içinde değiller. Bizde de gidişat bu “samimiyyet” doğrultusunda.