Etiket: sayı:17

  • Dış görünümü alelade, tarihî kıymeti fevkalade!

    Dış görünümü alelade, tarihî kıymeti fevkalade!

    Haliç kıyısında, Tekneciler Çarşısında bir vakıf dükkanı… 1607-1811 yılları arasında bu dükkanı kiralayanların farklı kimlikleri, el yazıları, mühürleri, zaman içindeki değişimler bir temessükte (bir tür senet) yaşıyor. Osmanlı Arşivi’nde bulunan “alelade” bir kağıtta, gündelik hayatın 204 yıllık geçit töreni…

    Osmanlı dönemi belgelerinden müzehhep ferman ve beratlar, muahedeler, tuğralar gerek süsleri gerekse sanat eseri özellikleri ile en çok ilgi çeken belgelerdendir. Kamuoyunun ilgisine mazhar olamayan öyle belgeler de vardır ki, alelade bir kâğıt parçası, bazen bilinen tarihi yeniden yazmayı zorunlu kılar. Yamuk, çarpık kesilmiş kâğıda çok kötü bir imla ile yazılmış elyazısı belki de Kösem Sultan’ın, oğlu Sultan İbrahim’den gizli çevirdiği işleri anlattığı mektubudur. Kimbilir hiç önem verilmeyecek derecede kirli ve buruşuk bir kâğıt, Arnavut olduğu söylenen Tepedelenli Ali Paşa’nın Halet Efendi’ye göndereceği mektubun mükemmel bir Türkçe ile kaleme alınmış müsveddesidir.

    Temessük senetleri iki parmak eninde katlanarak çuha keselerde saklanırdı.

    Bunlardan başka bazı belgeler vardır ki kâğıt ve yazı medeniyetinde yer alan tüm kültürlere parmak ısırtacak derecede kendi kültür ve uygarlığımıza özgüdür. İşte böylesine muhteşem bir devamlılık ve kültür taşıyıcılığını iki yüzyıl boyunca üstlenmiş, tezhibi olmayan, yazısına özenilmemiş, alelade bir kâğıt ve “alelade” insanların tarihinden bir kesit…

    Eminönü’nün en işlek noktalarından biri Sigorta şirketleri için hazırlanan ve ‘Alman Mavileri’ diye bilinen haritada dükkanın bulunduğu bölge.

    Osmanlı döneminde vakıf mülklerinin zemini, yani toprağı, arsası genellikle vakfa ait olur, bu mülkleri kullananların çıplak mülkiyet hakkı söz konusu olamazdı. Arsa üzerindeki bina vakfa ait olmakla birlikte bir kiracıya kiralanabilirdi. Bu mülkler “muaccele” adı verilen peşin bir kira alındıktan sonra “müeccele” denilen ve aydan aya ödenmesi kararlaştırılan ücret ile kiralanırdı. Kiracı isterse bu mülkteki tasarruf hakkını para karşılığı devredebilir, vakıf senedine ilhak etmek şartıyla binayı yıkıp yeniden yapabilirdi. Ölümünden sonra mirasçılarına tasarruf hakkı irsen intikal ederdi. Vakıf mütevellileri de kiraladıkları mülklerin tasarruf sahibi kiracılarına hukuki sorun çıktığında delil olmak üzere ‘’temessük’’ denilen bir tür kiralama senedi verirlerdi. Bu temessükleri yanında bulunduran kiracılar, kâğıdı genellikle 5-7-9 defa katlayıp ince bir cetvel genişliğine getirerek genellikle çuha kumaşından keselerde saklarlardı. Kiralanan mülkün mutasarrıfı yani kullanan kiracısı bu mülkteki hakkını sattığında veya ölümünden sonra mirasçılara intikal ettiğinde, kesesinden çıkarılan temessük, o günkü vakıf mütevellisinin muameleyi tasdikiyle yeniden kesesine konularak kiracıya verilirdi.

    Normal bir belgenin düzenleniş tarzında hazırlanan temessükün sağına, üstüne, arka yüzüne, ilerideki yıllarda ne kadar devir teslim işlemi yapılacağı bilinemese de muhtemel satışlara yer olması için bir marj bırakılırdı. Böylelikle uzun yıllara yayılan kullanım sürelerinde, değişen mütevelliler ve kiracıların değişen dil ve yazı çeşitleri, mühürleri için bir yer bırakılmış olurdu. Bu sayede aynı belge üzerinde 150-200 yılın izlerini takip edebilmek mümkün olmaktaydı.

    Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin çeşitli fonlarına dağılmış çok sayıda ‘’vakıf temessükü’’ arasında (tespit edebildiğim) en uzun süre kullanılanı, 1607-1811 yılları arasında 204 yıl boyunca işlem görmüş ve geçerli kalmış, günümüzde de sapasağlam durumda olan bir belgedir.

    13 cm x 20,5 cm. ebadındaki dikkat çekmeyen bu kâğıt, benim için bütün o müzehhep fermanlar, beratlar, muahedelerden çok daha değerlidir. Bu muhteşem evrakın diğer kültürlerde bir örneği olabileceğinden kuşkuluyum. İki yüzyılın serencamını barındıran bu belge karşısında kayıtsız kalamayız.

    Zindan Han civarındaydı

    204 yıllık kiralama belgesine konu olan dükkan Eminönü’nde Galata köprüsü yakınındaki ‘Zindan Han’ civarında bulunuyordu. Bölgenin 1940’lı yıllarda ve bugünkü hali.

    Selman Ağa Vakfı mütevellisi İbrahim Efendi acaba bu belgeyi düzenlerken, 204 yıl boyunca elden ele gezeceğini hiç düşünmüş müdür? 204 yıllık tarihin bir ağacın yaş halkaları gibi bu kâğıt üzerinde izlenebileceğini hayal etmiş midir? Aslında bu vakfın mütevellisi bunları düşünmüyor, sadece işini yapmaya çalışıyordu.

    İlk düzenlendiği 1607 yılında belgeye konu olan dükkân, günümüzde de Haliç kıyısında Zindan Kapısı denilen yerdeydi. Bu mevkinin biraz güneyinde “Sinora” adlı Yahudi semti istimlak edilerek yerine inşa edilmek istenilen Yeni Cami henüz temelleri atılmış, sonra yüzüstü bırakılmış bir haldeydi. Buralardaki Yahudi semti ortadan kaldırılsa da civardaki ticarethanelerin birçoğu Yahudi esnafa aitti. Melchior Lorichis’in 1559 tarihli İstanbul panoramasında bu bölgenin görünümü ayrıntılarıyla tespit edilmiştir.

    Bölge yüzyıllar boyu İstanbul’un ticari merkezlerinden olan Haliç kenarındaki iskelelerden Yemiş İskelesi’nin yakınındaydı O vakitler sapasağlam ayakta duran Haliç surlarının bu mevkideki kapısına, yanındaki kulenin zindan olarak kullanılması dolayısıyla Zindan Kapısı adı verilmişti. Belgedeki 1607 tarihli işlemde bu zindan, Arapçanın etkisiyle “Mahbes-i Âmilân” olarak adlandırılsa da ilerleyen yıllardaki kayıtlarda Baba Cafer Zindanı denilecektir.

    Fransızların Bastille Zindanı neyse Baba Cafer Zindanı da Osmanlı ihtilalcileri için aynı değerdeydi. İstanbul’un halk, esnaf ve yeniçeri ayaklanmalarında ilk önce Baba Cafer ve Galata Zindanı mahkûmları uğur getirmesi inancıyla ihtilalciler tarafından salıverilirlerdi. Bu zindanlarda çoğunlukla devlete veya özel şahıslara olan borcunu ödeyemeyenler hapsedilirdi. Bazen hayır sahipleri zindana gelerek mahkûmlardan bazılarının borcunu ödeyerek serbest kalmalarını sağlardı.

    Belgedeki dükkân, Tekneciler Çarşısı’nda Selman Ağa Vakfı’na ait bir dükkândır. Hamur teknesi, fırın küreği gibi malzemelerin satıldığı bu çarşıdaki dükkân da böyle bir ticaretin mekânı olmalıdır. 30 yıl kadar önce ortadan kaldırılıncaya değin bu bölgedeki sokak isimleri çeşitli meslek erbabının isimlerini taşıyordu. Eski plan ve haritalarda “Tekneciler Sokağı” ismine rastlanılmaması ilginç bir keyfiyettir. Belki de bir sokağa isim verilecek kadar çok sayıda mensubu olmayan bir meslekti.

    Belgedeki 1 numaralı işlem, dükkânın yarım hissesi- ne ayda otuz iki buçuk akçe ile sahip olan Ayşe Hanım’ın hissesini Papas oğlu Ahi isimli bir gayrimüslime devretmesine dairdir. Papas oğlu Ahi üç yüz akçe peşin kirayı (muaccele) Selman Ağa Vakfı mütevellisi İbrahim’e ödedikten sonra aylık kirayı da ödemeyi taahhüt ederek dükkânın yeni kullanıcısı olmuş. Sultan I. Ahmed devrinde divani-siyakat karması bir yazı ve nispeten sade bir Türkçe ile macerasına başlayan kâğıdımız, 1635 tarihli ve 2 numaralı işlemde görüldüğü üzere otuz yıl sonra hangi ihtiyaca mebni bilinmez ama tamamen Farsça seslenmektedir. Yazı halen divani-siyakat karmasıdır. Bu tarihe kadar dükkâna tasarruf eden Papas oğlu Ahi, muhtemelen 1633 yılındaki büyük yangında yanan dükkânı, kendi parasıyla yeni baştan inşa edip vakfın mülkiyetine ilhak etmek şartıyla kiracılığını sürdürmüştür.

    1637 tarihli 3 Numaralı işlemde dükkâna otuz yıl tasarruf eden Papas oğlu Ahi vefat ettiğinden oğlu Tanrıverdi’ye intikal işlemi yapılmıştır. Babasının adı Ahi, oğlunun adı Tanrıverdi olan bu gayrimüslim ailenin Karamanlı denilen ve Rumca değil Türkçe konu- şan Anadolu Ortodokslarından olması muhtemeldir. IV. Murad devrine ait bu kayıt ve sonraki 4 numaralı işlem kayıtları tamamen Farsça yazılmıştır. Bu kayıtla birlikte gayrimüslim baba-oğulun dükkân üzerindeki 61 yıllık tasarrufları sona ermiştir.

    Pervititch’de yaşayan tarih

    Pervititch’in 1941’de yaptığı son derece ayrıntılı sigorta haritalarında, dükkanın bulunduğu sahil şeridi.

    Bu civardaki ticarethanelerin değer artışı, yatırımcı zihniyeti giderek yükselen Osmanlı yönetim kademelerindeki kişilerin dikkatini çekmiş olmalı ki dükkânın bundan sonraki mutasarrıfları o sınıfın mensupları olacaktır. Eski Saray (Saray-ı Atik-Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin yerindeki saray) Baltacılarından Hacı Abdullah yeni mutasarrıf olarak dikkati çekmektedir. Hacı Abdullah’ın dükkân üzerindeki tasarrufu 53 yıl boyunca sürerek rekor kırmıştır. Lale Devri’nin başlarında, 1721’de vefat ettiğinden, mirasçılarına intikal işlemi yapılırken temessükteki kayıtlar Türkçe-Farsça karma olarak düşülmüştür. Bundan sonra Sultan III. Mustafa devrine kadar olan kayıtlar da karma bir üslupla yazılmıştır.

    7 numaralı işlemde yine dikkati çekici bir ibare vardır. Dükkânımız artık “Han” olarak kiralanmaktadır. Bunun kaynağını da 5. işlemde görüyoruz. Kiralanan mülkün dükkân arsası olarak belirtilmesinden ve üzerine inşa edilecek yapının maliyetinin vakfa ödenecek peşin kiradan düşülmesi şartından anlıyoruz ki, karşımıza han olarak çıkan yeni yapı bu devirde inşa edilmiş olmalıdır. Bundan böyle mutasarrıflar da varlıklı oldukları anlaşılan isim sahipleridir. Kızlara da mirastan düşen payları verilmekte ve hakları gasp edilmemektedir. Ticarethanemiz ulema sınıfına mensup müderris ve Mehmed Mekki Efendi gibi eski şeyhülislamların dikkatini çekecek kadar önemli bir mevkidedir. Bunlar adına düzenlenen temessük kayıtlarında çocukların ve annelerinin isimlerinin zikredilmesi çok az kaynakta rastlanabilecek bilgilere ulaşılmasını sağlamaktadır.

    12. işlemden sonra hanın devredildiği Hacı Mehmed Emin Ağa bu temessükteki son mutasarrıf ve 30 Ocak 1811 son işlem tarihidir. Son işlemden sonra tasarruf sahiplerine başka temessük verildiği için “battal” edilen, yani hükmü iptal edilen ve sivil şahısların elinde bulunması gereken bu belge, en son sahibinin ve- fatıyla muhallefatının (ölünün ardında bıraktığı menkul ve gayrimenkul haklarını ispat eden her türlü yazılı belge) mühürlenerek Defterdarlık tarafından zaptedilmesi sonucunda arşive kaldırılmıştır.

    Bu tarihten sonra mülkiyet ve tasarruf hakları, farklı mütevelliler ve farklı kiracılar tarafından üretilen diğer temessüklerle yürütülmüştür. Eski tapu kayıtlarında bir araştırma imkânı olsa günümüzle irtibat kurulması mümkün olabilirdi. İkiyüz yılın hikâyesine bir nebze sahip olduğumuz han, belki de İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan zamanında gerçekleştirilen Haliç kıyısı yıkımlarına kadar ayakta duruyordu. 

    204 YIL İŞLEM GÖRMÜŞ BELGENİN ÖN YÜZÜ

    1-) 28 Nisan 1607

    İstanbul’da Baba Cafer Zindanı yakınındaki Tekneciler Çarşısı’nda Selman Ağa Vakfı’na ait dükkânın yarım hissesine mutasarrıf Ali kızı Ayşe hanımın hissesini kendi rızasıyla Papas oğlu Ahi’ye sattığının kaydıdır. Bir sefere mahsus üç yüz akçe peşin kirayı ödeyerek vakfa gelir kaydedilmişti. Ayda otuz iki buçuk akçe aylık kirayı ödediği sürece tasarrufuna kimsenin engel olmaması ve gerektiğinde delil olarak kullanabilmesi için senet talep ettiğinden bu belge hazırlanarak kendisine verilmiştir. Mütevelli İbrahim [Mührü belgenin arka yüzünde isminin tam üzerine gelecek şekilde basılıdır]

    2-) 25 Mart 1637

    Papas oğlu Ahi’nin vefatıyla oğlu Tanrıverdi’ye dükkânın tasarrufu verildi. Mütevelli Mustafa

    3-) 12 Ekim 1635

    Papas oğlu Ahi’nin dükkânı yandığından, kendi parasıyla tamir edip Selman Ağa Vakfı mülkiyetine ilhak eylemek şartıyla tamirine izin verildi.

    Mütevelli Mustafa

    4-) 30 Nisan 1668

    Tanrıverdi, dükkândaki yarım hissesini kendi rızasıyla Eski Saray Baltacısı Mehmed oğlu Hacı Abdullah’a devretti.

    Mütevelli Ahmed

    5-) 17 Kasım 1721

    Eski Saray Baltacısı Mehmed oğlu Hacı Abdullah’ın vefatıyla hissesi, mirasçısı olan oğulları Ahmed ve Abdurrahman Ağalara intikal etti. Ahmed Ağa’nın çocuksuz vefatıyla onun hissesi Mustafa oğlu Hacı Abdullah’a devredildi. Bu hisse için ayrıca senet verildi. Abdurrahman Ağa da hissesini Hacı Abdullah’a devretti. Dükkân arsasının üzerine inşa edeceği yapının maliyeti, vakfa ödeyeceği peşin kiradan düşülmesi şartıyla tasarrufuna izin verildi.

    Mütevelli Mehmed

    6-) 8 Ekim 1744

    Mustafa oğlu Hacı Abdullah’ın vefatıyla hissesi, mirasçısı olan oğlu Hacı Osman’a intikal etti. Bu hisse Hacı Osman’ın da ölümüyle kızları Fatma, Ümmü Gülsüm ve Ayşe’ye miras kaldı. Bunlar da hisselerini kendi rızalarıyla Abdullah oğlu Hacı İsmail’e devrettiler.

    Mütevelli Osman

    7-) 26 Temmuz 1761

    Önceki kiracılardan Mustafa oğlu Hacı Abdullah zamanında dükkân han olarak yeniden
    inşa edilmiş olmalı ki bu kayıtta “han” olarak geçmektedir. Bu hana mutasarrıf Abdullah oğlu Hacı İsmail’in vefatıyla mirası büyük oğlu İshak Bey ve büyük kızı Azime Hanım ile küçük kızları Hatice, Ayşe ve Hibetullah’a intikal etmiştir. Hatice, Ayşe ve Hibetullah’ın anneleri ve vasîleri Necm-i Seher Hatun, Haremeyn Müftüsü Şeyhzade Mehmed Refi’nin verdiği hüccet (bir anlamda noter senedi) gereğince vesayet ile hisselerini Hasan oğlu Süleyman’a devretmişlerdir. Hasan oğlu Süleyman üzerinden beratla Necm-i Seher Hatun’a intikal etmiştir. Yeni hisse taksimatı gereği İshak Bey, Azime Hanım için başka başka senet düzenlenmiştir.

    Mütevelli Osman

    204 YIL İŞLEM GÖRMÜŞ BELGENİN ARKA YÜZÜ

    😎 27 Mart 1780

    Necm-i Seher Hatun hissesini kendi rızasıyla Hatvanizade Ahmed Efendi kızı Fatma Hanım’a devretmiştir. Deftere kaydedilerek tasarrufuna izin verildi. Dört kıt’a temessük ile üç hisseye sahiptir.

    [Mühür: Mehmed]

    9-) 9 Haziran 1786

    Hatvanizade Ahmed Efendi kızı Fatma Hanım hissesini Seyyid Mehmed Ubeydullah Nefî Efendi oğlu Müderris Seyyid Hacı Ahmed Efendi’ye devretmiştir. Seyyid Hacı Ahmed Efendi ayda otuzdokuz akçe kira ile dört parça senede mutasarrıf olmuştur.

    [Mühür: Dâim emân-ı Hakk’da ola Mehmed Emin]

    10-) 12 Ocak 1794

    Seyyid Mehmed Ubeydullah Nefî Efendi oğlu Müderris Seyyid Hacı Ahmed Efendi, sahip olduğu hisseleri kendi rızasıyla önceki Şeyhülislam Mehmed Mekki Efendi’ye devretmekle mütevelli tarafından deftere kaydedilerek tasarrufuna izin verildi.

    [Mühür: Abduhu Nâil-i Eltaf-ı Hüseyin 1206]

    11-) 29 Ocak 1798

    Şeyhülislam Mehmed Mekki Efendi vefat ettiğinden hissesi iki çocuğuna kalmıştır. Oğlu, Galata Kadısı Mustafa Asım Efendi için yeni temessük verildi. Mustafa Asım Efendi hissesini annesi Havva Kadın’a devretmiştir.

    12-) 30 Ocak 1811

    Adı geçen çocuklardan büyük kızı Fatma Hanım’a intikalden sonra hissesini devrettiği Hacı Mehmed Emin Ağa’ya yeni temessük verildiğinden eski temessüklere “battal” yazısı çekilerek saklanmak üzere eline verildi.

  • Dünyada ondan eskisi yok!

    Dünyada ondan eskisi yok!

    Sankt Petersburg’taki Ermitaj müzesinde ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken eserlerden biri, Türk düğümü denilen simetrik çift düğümle dokunmuş yaklaşık 2500 yaşındaki Pazırık halısı.

    İmparatorluk Rusya’sının güzel başkenti Sankt Peterburg’a gidenler dünyaca ünlü Ermitaj müzesini mutlaka ziyaret ederler. 1764’de Çariçe Katerina’nın Almanya’dan satın aldığı resimler ile başlayan bu müzenin muazzam koleksiyonu 1852’de halkın ziyaretine açılmış. Adını aldığı sarayla birlikte yerleştiği 6 tarihi bina ve sergilediği 3 milyondan fazla eser ile dünyanın en büyük müzelerinden birisi olan Ermitaj’da Türkiye’den giden ziyaretçilerin mutlaka görmesi gereken bir bölüm var: Pazırık!

    Türk dilinin anayurdu olan Altay dağlarının Pazırık vadisi, bugün Rusya, Kazakistan, Moğolistan ve Çin sınırlarının kesiştiği bölgenin Rusya tarafında yer alıyor. 1929 ve 1949 yılları arasında yapılan kazılarda çıkarılan eserler milattan önce 6. ve 3. yüzyılların arasına tarihleniyor. “İskitlere” ait olan yeraltı mezarlarında (“kurgan”) bulunan eserlerin çoğu organik malzemelerden yapılmış olmalarına rağmen, donmuş toprak sayesinde 2,500 yıl yer altında korunabilmiş.

    Buzların altında yüzlerce yıl

    Beşinci pazırık kurganından çıkartılan dünyanın en eski halısının 2500 yıl öncesinden günümüze ulaşmasının sırrı, donmuş toprağın doğal koruması.

    Çin, Hindistan ve Batı Asya ile yapılan ticaretin getirdiği zenginliğin okunabildiği bu eşşiz eserler arasında vücudu dövmeli insan mumyaları, geyik heykelcikleri, at başlıkları, ata binen insanların resmedildiği devasa keçe halılar ve 3 metre yüksekliğinde çok iyi korunmuş bir ahşap cenaze töreni arabası bulunuyor. Pazırık koleksiyonunun en etkileyici parçası kuşkusuz dünyaca ünlü halıdır. Dünyanın en eski halısı olarak bilinen bu eser milattan önce 5. veya 4. yüzyıla tarihlenmektedir. Yanındaki etikette de yazdığı gibi “Türk Düğümü” ya da Gördes düğümü denen simetrik çift düğümle dokunmuş bu yün halının boyutları 283 x 200 cm. Her bir santimetrekaresinde 36, toplamında ise 1,250,000 çift düğüm var. Atlı ve yürüyen insanların, geyik figürlerinin ayrıntı ile dokunduğu bir geçit törenini tasvir ediyor. Sadece işçiliğinin inceliği ile değil, kırılgan malzemesine rağmen yüzlerce yıl var olup bugüne kalabilmesi ile de görenleri etkiliyor; bizi dilimizin ve kültürümüzün kökenlerine doğru eşsiz bir yolculuğa çıkarıyor…

  • Hıristiyanların nefret ettiği Hıristiyanlar

    Hıristiyanların nefret ettiği Hıristiyanlar

    7. yüzyılın ortalarından 9. yüzyılın sonlarına kadar Orta ve Doğu Anadolu’da hüküm sürdüler. Kendilerini gerçek Hıristiyanlar olarak tanımladılar. Köylülerin desteğini, Bizans’ın düşmanlığını kazandılar. Kilise’yi bir kurum olarak değil, bir cemaat olarak gördüler. Tarihten silinen “sapkın” bir mezhebin izleri…

    Ermeni asıllı Bizans imparatoru I. Basileios, 873 yılında hayli iyi tahkim edilmiş Divriği Kalesi’ne saldırdığında, Sicilya’daki Arap istilasından, Anadolu’ya girmiş Abbasilere, onların kuzeyde savaştıkları Hazarlara, Kafkasya’daki İberya ve Hazar kıyısında şimdi kaybolmuş olan Albani’ye kadar bilinen dünya sarsılıyordu. Henüz Hallac-ı Mansur belirmemiş, Türkler Anadolu’ya girmemiş, Haçlı Seferleri de başlamamıştı.

    Aralarında Süryani ve Yunanlılar da olmakla birlikte çoğunluğu Ermeni kökenli doğu Hıristiyanlığının rafızi bir mezhebi olan Pavlikyanlık (Paulusçuluk), Yunan kaynaklarına göre, 7. yüzyıl ortalarında ortaya çıktı. Pavlikyanların tarihi üzerine kapsamlı bir çalışma bulmak mümkün olmadığı için kökleri belirsiz. Kaynaklar bu hareketin başlıca düşmanı Bizanslı ve Ermeni tarihçilerin aşağılayıcı metinlerinden ve kısmen de Arapların aktardıklarından ibaret. Azeri tarihçiler de bu hareketin kökeninin esas olarak bin yıldır kaybolmuş olan Albani krallığında olduğu iddiasında bulunmakta.

    Madrid Skylitzes

    Coğrafi olarak kabaca Dersim’le Sivas arasında hüküm sürmüş olan bu mezhebin Mananalili Konstantin tarafından kurulduğu, Tefrike’nin (Divriği) de bu hareketin başkenti olarak inşa edildiği bilinmekte.

    9. yüzyılda Pavlikyanlar tarafından yapılan Divriği Kalesi’nde bugün onlardan kalan hiçbir iz bulunmamakta. Daha sonra mümkündür ki bu kalenin temelleri üzerinde Mengücekler kendi kalelerini kurmuşlardır. Eski kalenin Bizans döneminde yapıldığı, Sivas-Erzincan arasında stratejik bir öneme sahip olup daha yüksekte bulunan Kestoğan Kalesi’nin de bu kaleyi bir anlamda gözetleme ve koruma işlevi gördüğü söylenebilir.

    Pavlikyanlar öğretilerini ve bölgelerini savunmak için silaha sarıldılar. İyi savaşçılardı. 859, 861 ve 863 yıllarında Bizansla savaşlar yaptılar. Bir keresinde Efes’e gidip atlarını Meryem Ana kilisesine bağladılar. Oradan kuzeye geçtiler. Ankara, İznik, hatta İzmit’e kadar geldiler. Bizans onları dize getirmek için defalarca savaşmak zorunda kaldı.

    Bizans İmparatoriçesi Theodora’nın emriyle 843-844 yıllarında katledilen Pavlikyanları tasvir eden resim, Ioannes Skylitzes, 12. yüzyıl.

    Malatya Emiri ile Bizans’a karşı birlikte olan Pavlikyanlar 850’de birlikte davrandılarsa da 861’de Emir Mütevekkil’in ölümü üzerine zayıf düştüler.

    863’te Bizanslı komutan Petronas, Malatya emirinin ordusunu çembere alarak yoketti. Pavlikyanların lideri Karbeas, 863’te Ankara’da bugün Hüseyin Gazi tepesinde (Mamak) Bizans’a karşı savaştı (Aslında Hüseyin Gazi Ankara’da hiç savaşmadığı halde, isimler değişecek Karbeas’ın yerine Hüseyin Gazi geçecektir). Karbeas’ın Bizans’la çatışmaları iki buçuk asır sonra Battal Gazi hikayelerinin kaynağı olacaktı.

    Karbeas’ın ölümü üzerine yerine amcası Chrysocheir geçti. İznik, İzmit ve Efes’te Bizans’a etkili saldırılarda bulunan Chrysocheir 872’de öldü. Pavlikyanların başkenti Divriği de 878’de nihai olarak düştü.

    Savaşlardan sağ kurtulan Pavlikyanların bir kısmı sürüldükleri Trakya’da bir kısmı da doğuda Tendürek Dağı civarında varlıklarını sürdürdüler.

    Peki Battal Gazi dahil olmak üzere çeşitli efsanelerde bahsedilen Pavlikyanlar’ın öğretisi neydi ve neden diğer Hıristiyanların bu denli nefretini kazanmıştı? Bizanslılar neden onlara “şeytanın çocukları” diyorlardı? Neden bin yıl sonra bile Patrik Ormanyan (1841- 1918) “Ermeni Protestan cemaati üyelerinden bazılarının, kendilerinin Ermenistan’daki Tondrakların ya da Pavlikyanların devamı oldukları iddia- sı tamamen yanlıştır. Bu antik sektlerin doğuda herhangi bir kalıntı (devamcı) bırakmadıkları kanıtlanmıştır” deme ihtiyacı hissetmiş ve kilisenin tarihsel tedirginliğini dışavurmuştur?

    215-270 yıllarında İran’da yaşamış olan Mani’nin şakirtlerininin oluşturduğu Manikeizmle bir bağ kurulmakla birlikte, Pavlikyanların kendilerini gerçek Hıristiyanlar” olarak görmeleri, Manikeizmle aralarındaki köklü ayrımlara dayanıyor.

    Kestoğan Kalesindeki şapelin 1967’de Sakaoğlu’nun çektiği fotoğrafı aynı şapelin 2012’deki durumunu fotoğraflayan Şevket Dönmez Hoca.

    Eski Ahit’i kabul etmedikleri gibi Yeni Ahit’teki belli bölümleri de kabul etmiyorlardı. Vaftiz ve kutsama ayinini, haçı, azizlere, peygambere ve Meryam Ana’ya tapınmayı kabul etmiyorlardı. Teolojik tartışmalarda gözönüne alınması gereken temel husus, bu hareketin rahipliği bir kurum olarak kabul etmemesi ve kilise dendiğinde de bir mabet değil, cemaati anlamalarıydı.

    Pavlikyanlarla ilgili çok sınırlı bilgiler, onlardan hiç mi hiç hazzetmeyen ve onları yokedilmeye müstehak gören Ortodoks Kilisesinin (Bizans ve Ermeni) kaynaklarından elde edilebilmekte. Bizans imparatoru Basil adına, tutsak düşmüş Bizans askerlerini geri almak amacıyla 870’lere doğru Pavlikyanların başkenti Divriği’ye giden Sicilyalı Petrus’un anlattıkları, şüphesiz objektif gözlemleri yansıtmamaktadır. Ancak Petrus bile “Pavlikyanlar kendilerini gerçek Hıristiyanlar olarak adlandırılıyor ve böyle adlandırılmak istiyorlar” demek durumunda kalmış.

    Pavlikyanların kiliseyi bir sabit uhrevi mekan değil bir ibadet yeri olarak görmeleri, ruhban sınıfına karşı olmaları, genel olarak toplumdaki hiyerarşik yapılanmalar konusunda da bir hassasiyet oluşturuyordu. Keza kavmiyetle kendini özdeşleştirmeyen bu hareket, insanlar arasındaki ilişkileri konumlarından değil kurdukları hayattan ve gelecek tasarımından hareketle değerlendirmişti.

    Esas olarak yoksul köylü ve kentlilerden oluşan bu topluluk, feodalizmin baskısına karşı bir anlamda ezilenlerin birlikteliğini sağlıyordu. Köylüler, zengin senyörleri destekleyen kurumsal kilise karşısında Pavlikyanları bir sığınak olarak görüyorlardı.

    Eski Bizans – Pavlikyan kalesi yerine Mengücek Şahlarının yaptırdığı Divriği Kalesi.

    Pavlikyanların tarihten silinmesinden dört yüz yıl sonra aynı coğrafyada Babai isyanlarının patlak vermesi, genel olarak Kızılbaşların bu coğrafyada yaşaması ve hatta Dersim’deki kimi ritüel ve inançların Pavlikyanlarınkiyle benzerlikler gösterdiği iddiası, tarihi yazan galiplerin nefretine uğramış olan bu topluluğun gizemli bir ölümsüzlük kazanmasına neden olmuştur. Pavlikyanlar, Bogomiller ve Katarlar “aynı zincirin halkalarını” oluştururlar. Anadolu topraklarında hemen hemen bütün çağlarda kurulu düzene aykırı insanların direndiği mekanlar, bütün kültür, din ve dil değişimleriyle birlikte benzerlik de göstermektedir. Örneğin Bizans dönemindeki Pavlikyanlar yerleşimiyle ve Anadolu Selçukluları dönemindeki Babai ayaklanmasındaki coğrafi bölge çakışmaktadır. Alevilerin yerleştiği Şebin Karahisar, Niksar ve Divriği bölgelerinin eski isimleri de sırasıyla Koloneia, Neo-Cezarre (Niksar) ve Tefrike’dir ve burası da Pavlikyanların ana yurdudur. 

    EFSANELER-ÖYKÜLER

    Kestoğan Kalesi’nde Pavlikyanların izinde

    NECDET SAKAOĞLU

    Demir cevheri yüklü mor-kırmızı yalçınları, Çaltı Suyu kanyonunu, bir zamanlar Mengücek payitahtı iken bugün 4. sınıf bir ilçe merkezliğiyle yetinen Divriği kentini ürpertici bir uçurumdan seyreden gizemli Kestoğan’ın tarihini hesaplamak zor. Yazılı tek belgeden yoksun, Urartu tabanlı bu şatonun tanıkları, arkaik taş oyuntularla daha geç dönemlerden kalma duvarlardır. Oysa yer yer insan eliyle biçimlendirilmiş bu şahika, Divriği iskân tarihinin her dönemini tepeden izlemişti: Urartulardan Mithridates’e, Roma ve Bizans’a, isyankâr Pavlikyanlara, Mengücek Emiri İshak’a, burada küçük bir Türk-İslâm payitahtı kuran Şahinşah’a, Ulucami’yi yücelten Ahmed Şah’a, kalenin şeref burcuna kitabe koyduran Mengücekli Melik Sâlih’e kadar…

    Bir dönem Pavlikyanların da tutunma noktalarından olduğu sanılan Kestoğan Kalesi’ne 22 Temmuz 1967 Pazar günü –ilk ve son kez- İshak Kalak ve Ramiz Akbulut ile tırmanmıştık. Onlar o gün bana baş döndüren yalçının biricik yerel öyküsü-tarihi olan bir aşk efsanesi anlatırlarken ben de Rolleiflex kameramla harabenin fotoğraflarını çekmiş; ölçümler yapıp kroki çizmiştim. Dinlediğim öykü: Kestoğan Beyinin oğluyla karşı yakadaki Divriği Kalesi beyinin kızı arasındaki aşktı. Kaleden kaleye ip atılmış, oğlan tutunup geçerken vadide bir “Kes Doğan!” sesinin çınlamasıyla, ipin kesilmiş âşkın bitmiş, oğlanın kayalara çarparak ölmüş, Kes-Doğan’ın da kaleye ad kalmış.

    Urartulardan Pavlikyanlara uzun bir geçmişi olan Kestoğan Kalesi, (altta) ve krokisi (en altta) N. Sakaoğlu çekimi ve çizimi (1967)

    Divriği’nin yerli Ermenilerinden Mihran Pilikoğlu, kalenin Ermenice adı Asvatz-Mayr (Ana Tanrıça) dedikten sonra özlemle anlatıyor: “Çocukluğumda (1930’larda) Paskalya bayramını izleyen Haziran içinde, -tehcir sonrasında beş on evden ibaret kalan- kasaba Ermenileri, yortu için nevalelerimizi alıp Kestoğan’a çıkar, kır şenliği yapar, taşlara mumlar dikerdik. Babam Arşak Efendi keman çalardı. Çok merak ettiğimiz Karanlık Mağara’ya (Ermenice: Mut Karar) inmek zor ve tehlikeliydi. Mağarada sağlı sollu onar metre kadar ilerleyen oyuklar, suyu şifalı bir gölcük, karnabaharı andıran sarkıtların arasında da arkaik yazılar vardı. Annem, Ermenice 1400 tarihini okuduğunu söylerdi.”

    2012’de NTV Tarih döneminde, Doç. Dr. Arkeolog Şevket Dönmez, araştırmacı yazar Masis Kürkçügil, sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la Divriği ziyaretimizde, Sayın Dönmez ve Kürkçügil, fotoğrafçı Yusuf Güldalı’nın rehberliğinde Kestoğan’ı bir daha keşfederek önemli gözlem ve saptamalarla indiler. Çektikleri fotoğrafları, bizim 45 yıl önce çektiklerimizle karşılaştırıldığımızda maalesef bir 45 yıl sonra Kestoğan örüntülerin- den tek taşın kalmayacağı kesin. Çünkü Mithridates hazineleri (!) bulmak hülyasıyla Anadolu’nun her harabesine saldıran defineci cehaleti yalnız bizde var!

  • Bir şehir efsanesi: GS-FB dostluğu

    Bir şehir efsanesi: GS-FB dostluğu

    Türkiye’de futbol maçlarında olay çıktığı zamanlarda eski günlerin kavgasız, gürültüsüz maçlarından söz edip centilmenlik nostaljisi yapmak adettendir. Ancak bundan tam 90 yıl önce oynanan bir Galatasaray-Fenerbahçe maçında yaşananlar bunun pek de gerçek olmadığını ve futbolda şiddetin kökenlerinin çok eskiye gittiğini gösteriyor.

    Bundan 90 yıl önce, 12 Haziran 1925’te Galatasaray ve Fenerbahçe arasında Taksim Stadı’nda oynanan Tayyare Kupası maçı, son derece olaylı, kavgalı ve küfürlü geçmişti. Fenerbahçe’nin 1-0 kazandığı maça dönemin gazete ve dergileri de geniş yer ayırmış ve yaşananları eleştirmişti.

    O yıllarda çıkan Gol mecmuası, bugünkü spor gazetelerine benzer şekilde çoğunluğu futbol haberlerinden oluşan bir spor dergisiydi. 15 günde bir çıkan dergide, haberlerin yanı sıra maç analizlerine ve “tenkit yazılarına” da yer veriliyordu.

    Fenerbahçe kalecisi Şekip (Kulaksızoğlu) ve Zeki Rıza (Sporel) olaylı maçın devre arasında dinleniyor. Zeki Rıza limonunu bitirmek üzere.

    Dergi, olaylı Galatasaray-Fenerbahçe maçıyla ilgili de uzunca bir yazıya yer vermişti. İmzasız olmasına rağmen yazı büyük ihtimalle derginin yazı işleri müdürü Refik Osman Bey tarafından kaleme alınmış. Günümüzde futbol karşılaşmalarında önü alınamayan küfür ve şiddet olaylarının bir gelenekten beslendiğini açıkça ortaya koyan, “Galatasaray-Fenerbahçe Faciası” başlıklı yazıya bakılırsa seyircilerin küfürleri, oyuncuların tekme tokat kavgaları maçın önüne geçmiş. Tam 90 yıl önce yazılmış olan bu yazı, hiç şüphe yok ki herkese tanıdık gelecektir.

    Gol, Sayı: 2, 23 Haziran 1925

    İşte dergideki ‘Galatasaray-Fenerbahçe Faciası’ başlıklı yazı:

    Galatasaray-Fenerbahçe arbedesi, karışıklığı çok şükür ki nüfusça zayiat olmadan halkın yuhaları ve oyuncuların birbirlerini döğmeleri, tekmelemeleri arasında ve Fener’in bir gol yapmasıyla hitama erdi.

    “Ne facia idi! Bir ormandan odun yarar gibi birbirlerini baltaladılar. Birbirlerini döğdüler, birbirlerini tokatladılar! Ya hele o nihayetsiz küfürler ne idi! Hatta zavallı futbol oyunu bir aralık katır tepişmesine döndü. Oyun her dakikada duruyor her dakikada bir patırtı ve niza çıkıyordu.”

    Haftalardan beri sabırsızlıkla beklenen Galatasaray-Fenerbahçe Tayyare Kupası maçı yalnız davetiyeler elinde gelen birkaç yüz kişinin karşısında tatsız, cansız, tokatlı ve küfürlü bir boğuşmadan sonra nihayet buldu. Galatasaray-Fenerbahçe maçından bir gün evvel akşam gazetelerinin birinde:

    “İşte yarın herkes sarı-kırmızı ve sarı-laciverdin ne olduğunu anlayacaklardır” gibi deli saçmasını okurken içimden gülüyordum.

    1920’li yıllarda bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı öncesinde Taksim Stadı’nın önünde bekleyenler. Eski maçlardan birinde çekilmiş bir fotoğraf da stada asılmış.

    Hakikaten sarı-laciverdin ve sarı-kırmızının ne meta‘ [mal] olduğunu anladık.

    Galatasaray-Fenerbahçe hadisesi spordaki ahlakın, terbiyenin seviyesini de gösterdi. Memleketin spor hayatındaki varlığını yaratan bu güzide kulüpleri ma‘hud maçtan evvel ve sonra birbirlerini severek, öperek ayrılmalarını görmek isterdik.

    Netice ne olacaktı? Bir kulübün diğer kulübe galebesi değil mi?

    Utanınız efendiler, utanınız!…

    Spor bu demek değildir. Karşı karşıya oynadığınız ve çarpıştığınız oyuncuların hepsi de bu mavi semanın altında beraber yaşadığınız, beraber bu havayı aldığınız kardeşlerinizdi.

    Ne facia idi! Bir ormandan odun yarar gibi birbirlerini baltaladılar. Birbirlerini döğdüler, birbirlerini tokatladılar!

    Ya hele o nihayetsiz küfürler ne idi!

    Hatta zavallı futbol oyunu bir aralık katır tepişmesine döndü. Oyun her dakikada duruyor her dakikada bir patırtı ve niza çıkıyordu. Ne oluyoruz? Neredeyiz?

    Herkese hamiyet, nezahet, ahlak tavsiye eden çorbacılar… Her gün ballandıra, ballandıra meddahlıklarını yaptığınız güzidelerinizi görünüz. Vay gidi güzideler vay! İşte arslanlar, kaplanlar, yavuzlar birbirlerini yediler ve stadyumda halk da bu boğa döğüşünü kemal-i zevkle temaşa etti. Sanki ortalıkta yenecek bir şikâr [av] mı vardı.

    Galatasaray kadrosunun, Taksim Stadı’nda 1924-28 yılları arasında çekilmiş bir fotoğrafı. Cengiz Kahraman arşivi

    Galatasaray-Fener faciasından sonra Fenerbahçelilerin taşkınlığı da ne idi? Kazanılan maşrapa [kupa] büyük bir merasimle Balıklı’ya Patrikhane’ye patrik gider gibi gürültülerle gitti!

    Bu çirkin hallerin fenalıkların en mühim sebeplerini bunlarda buluyoruz.

    Fenerbahçeliler maçı kazandıktan sonra Galatasaraylı kardeşlerinin ellerini sıkarak onları teselli edeceklerdi.

    İğrenç ve manasız bir surette devam eden bir kulüpçülük yüzünden aramızdan yarınki maçlarda birkaç kişi eksilecek ve yalnız sevdiklerimizi rahmetle anacağız.

    Veyahut mezar taşlarının üzerlerine “Galatasaray’dan şehit Ahmet Efendi”, “Fenerbahçe’den şehit Mustafa Efendi” gibi cümleleri ve medhiyeleri hatta mersiyeleri yazacağız ve hiç olmazsa içimizde cennetlik sporcular çıkmış olacaktır.

    Galatasaray-Fenerbahçe faciası; mahallelerdeki tulumbacı kavgalarını aratacak kadar parlaktı. Ne yazsak nafile! Yazıla yazıla bıkıldı. Biraz bu efendileri güzideleri, unutalım da belki akılları başlarına gelir.

    Birbirinizi yiyiniz, bol bol yiyiniz, katığınız kuvvetli olsun efendiler… 

    MAÇIN ELEŞTİRİSİ

    “Top havadan uçtu”

    Dergide bir başka imzasız “tenkit” yazısı ise “Galatasaray-Fener” başlığı ile çıkmıştır. Bu yazıda her iki takım futbolcularının maçtaki performansı yorumlanmakta ve eleştirilmektedir. Yazının giriş paragrafı şöyledir:

    “Galatasaray-Fenerbahçe maçının neresini tenkit etmeli ve tenkide nereden başlamalı. Bir maçı tenkit edebilmek için oyunun tarz-ı cereyanını, sanatını, inceliğini görmek icap eder. Top havadan oynandı, havada uçtu. Ne Fenerbahçe’nin ‘kombinezonu’ ne Galatasaray’ın seri akını vardı”. Yazının devamında her iki takımın 11’inde görev alan futbolcuların teker teker performansları değerlendirilmekte eleştiriler, övgüler sıralanmaktadır. İşte bunlardan bazıları:

    FENERBAHÇE

    “Kaleci Şekip Bey; uzun zamandan beri Fener kalesinde göremediğimiz bu kaleci, maç esnasında her zamanki gibi asabi idi. Top tutarken adeta titriyordu.

    Kadri Bey (Müdafaa hattı): Kadri Bey, Fenerbahçe müdafaasında ve takımında en iyi oynayan oldu.

    İsmet Bey: Merkez haf (orta saha) oyuncusu İsmet Bey’e gelince; eski asabiyetinden, çocukluğundan eser yoktu. Kendisine karşı yapılan korkunç favullere rağmen aldırmıyordu. Pasları yine mükemmeldi. Yan pasları, plase şutları kuvvetli idi.

    Zeki Bey (Muhacim hattı): Zeki Bey’in oyunun sonlarına doğru takımını galibiyete isal etmekle (taşımakla) beraber on metre dahilinde kaçırdığı ve dışarı vurduğu şutlar şerefini hırpalayacak kadar büyük nakısalardandır (eksikliklerdendir)”.

    GALATASARAY

    “Kaleci Ulvi Bey: Galatasaray’ın ve spor hayatının en genç kalecisi olan Ulvi Bey de geçen tenkitlerimizden sonra kusurlarını görmemek çok şayan-ı memnuniyettir. Topları muntazam tuttu, hele Alaaddin Bey’in iki şutunu büyük bir maharetle atlattı.

    Mehmet Bey (Müdafaa hattı): Yalnız yemek için yaratılmış; işi gücü adam yemek, tehlikeli mıntıkaya bir oyuncu geldiği zaman tekme vurmaktır. Bu futbol zeka oyunudur.

    Kemal Bey (Merkez haf hattı): Bugün müdafaa gibi oynadı. Diğer oyunları daha güzeldi. Çok geri kalıyordu. Havada iken topu kapması cidden iyi idi.

    Leblebi Mehmet (Muhacim hattı): Galatasaray’ın ve Türkiye’nin en iyi sağ muhacimi (sağ açığı) olan Leblebi, dün yine güzel oynadı. Aldatma pasları, sürüşleri çok güzeldi. Kornerleri mükemmeldi.

  • Kürt meselesinde devlet hata yapmıştır

    Kürt meselesinde devlet hata yapmıştır

    100 yaşına basan tarihçilerin kutbu Halil İnalcık, bugün Türkiye’nin en önemli meselesinin kürt meselesi olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Doğu’da yıllarca onlara iyi muamele etmedik, en azından Batı’da bizimle beraber yaşamaya başladıklarında Kürtleri benimsemeliydik. Devlet vazifesini yapmadı, bu konuda biliminsanlarının uyarılarına kulak asmadı”.

    Tam altı sene önce 93 yaşında olan ünlü tarihçi Halil İnalcık, o dönem yayınlamakta olduğumuz NTV Tarih dergisinde aylık tarih yazıları yazmaya başlamıştı. Bizim için büyük bir onur, okurlar için gerçek bir şanstı. Hocanın ilk kez yazdığı birbirinden değerli makalelere, kendimizce bir katkı yapabilmek için epey uğraştık. Haritalar, krokiler, arazi fotoğrafları, çizimlerle, onun yazdıklarını daha çok sayıda insana ulaştırmanın, özellikle gençlere aktarmanın yollarını aradık (Bu değerli makaleler geçen sene Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler adı altında NTV Yayınları tarafından kitaplaştırıldı; fakat yayıncı bunların ilk olarak nerede yayınlandığından hiç bahsetmemeyi tercih etti!)

    Halil Hoca’nın Osmanlı tarihine yaklaşımındaki hassasiyet ve tarafsızlık; arşiv belgelerinden yola çıkarak yaptığı yorumlar gayet öğretici ve etkileyiciydi ama, beni en çok 90’ını geçmiş bir akademisyenin hâlâ saha araştırmaları yapması, örneğin Bolu dağlarında erken Osmanlı döneminin izlerini sürmesi şaşırtmıştı.

    Yine o dönemde, Hoca’yı Bilkent Üniversitesi içindeki mütevazı dairesinde ziyaret ettiğimde şaşkınlığım daha da arttı. Evin salon ve yemekodası birleşik alanı, fiilen bir çalışma odasına dönüşmüştü ve binlerce kitap, kağıt, defterin arasından geçerek zorlukla oturacak dar bir yer bulabilmiştim. Hoca da aradabir kendi sıkıştığı köşeden kalkıyor, “şurada belgenin fotokopisi olacaktı” diyerek, o korkunç yığınlar arasında tek seferde aradığı şeyi buluyordu. Benim şaşkınlığıma karşılık da şöyle demişti: “Gürsel Bey buzdağının görünen kısmı bu; yani sadece şu sıralar uğraştığım işlerle ilgili kitap ve notlar bunlar. Benim asıl kütüphanem İstanbul’daki evde”.

    Geçen ay 100 yaşına basan Halil Hoca’nın Ankara’daki evine beş yıl sonra tekrar gittiğimde manzara biraz değişmiş, salonda biraz olsun yer açılmıştı. Hoca “Şu sıralar bakmadığım kitapları kutulara koydum, yine de balkonda oturalım” diyerek güldü.

    Halil İnalcık gibi bir uluslararası seviyede bir tarihçiye sorulacak şüphesiz çok şey vardı. Hele o hoca, bir asrı devirmiş, yani yazdıklarının yanısıra 99 yıl yaşamış ve Türkiye’nin geçirdiği evrelere bizzat tanık olmuş bir hoca ise. Bugün yaşadığımız dönemi bu tecrübe ve bilgiyle değerlendirmesini istediğimde ise şöyle dedi: “Gürsel Bey, bugün içinde bulunduğumuz durum, maalesef neredeyse sadece politik tercihlere göre anlatılıyor, yorumlanıyor. Ne desem bir tarafa çekilir. Halbuki ben yalnızca tarihten tarafım”.

    “Peki hocam, öyleyse bugün Türkiye’nin sizce en önemli meselesi nedir ve tarihten çıkaracağımız bir ders var mıdır?” diyerek şansımı tekrar denedim. “Biz bu tür gazeteci numaralarını çok gördük” gibisinden gülümsedi ve “sizin derginizi öteden beri biliyorum ve çok beğeniyorum. Aktüaliteyi tarihle bağlantılı takip ediyorsunuz.

    Zaten siz gelmeden bunu düşünmüştüm. Benim kişisel tarihimle de bir bağlantısı var. Bu bakımdan sorunuzu cevaplayacağım” dedi.

    Kayda başladım.

    “Bugün Türkiye’nin en önemli meselesi Kürt meselesidir. 27 Mayıs 1960’tan hemen sonra Millî Birlik Komitesi bizi Doğu’daki vaziyeti anlamak üzere bölgeye gönderdi. Cemal Alagöz ve başka arkadaşlarla beraber bilimsel bir rapor hazırlamak üzere epey dolaştık, çok insanla konuştuk. Kürt meselesi için bizim ülkede yapılan ilk bilimsel çalışma denebilir buna.

    Ben kronolojiyi, hadiselerin sıralamasını hem öğrenirken hem öğretirken önde tuttum.

    Tarihin sosyal ve ekonomik kısmına hep çok önem verdim. Batı’da da bu böyle. Yani toplumun tarihini, insanın tarihini yapmak. Bu gezintilerde de bu metodolojik bakış açımdan şaşmadım.

    “Kürtlere asimilasyon siyasetinin nasıl tatbik edildiğini, kötü muameleleri orada gördüm. Kürt halkının çok geri şartlarda yaşadığını gözlemledim. Şeyh, derviş kılıklı insanlar halkın üzerinde söz sahibi idiydi.”

    Bizim ziyaret ettiğimiz bu tarih aralığında Doğu illeri Ortaçağ’ı yaşıyordu adeta. Ziraat ağaların elinde. Daha ziyade bu sosyal problem üzerinde durdum ben. Ağalar, arazinin büyük kısmına sahip ve bu araziyi işletmek için de toprağı olmayan köylüyü yarıcı olarak çalıştırıyor. Bunları araştırdım. Ağanın hissesi üçte ikiye kadar yükseliyor bu arada. Bu da yerel köylüleri bir parya hayatına sürüklüyordu. Doğu ile ilgili raporumda bunun da üzerinde durdum. Halkın istismar edildiğinden bahsettim. Yaşanabilir bir muhitin devlet tarafından sağlanmadığına da değindim. Su yok, köprü yok…

    “Ben 60’lı yıllardan beri Doğu’yu ilmî usullerle incelemektaraftarıyım. O dönemler devlet tarafından Kürtlerle ilgili saçmasapan, uydurma şeyler kaleme alınıyordu. 70’li yıllarda birkaçüniversitede kürdoloji enstitüsü kurulması teklifi de verdim. Biz bu fırsatları kaçırdık.”

    Kürtlere asimilasyon siyasetinin nasıl tatbik edildiğini, kötü muameleleri orada gördüm. Kürt halkının çok geri şartlarda yaşadığını gözlemledim. Şeyh, derviş kılıklı insanlar halkın üzerinde söz sahibi idiydi. Said Nursi mesela büyük etki yaratmıştı. Şimdi önemleri azalsa da hâlâ etkilerinin devam ettiği yerler var.

    Ayrıca devletin bu halk için vazifesini yapmadığını rapora ekledim. Raporu, Kurucu Meclis’e verdiler. O komitede Doğu’da valilik yapmış valiler vardı.

    O dönemde Kürt vatandaşların sınır komşularımızla ilişkilerini kesmek için sınır kasabalarına Türkmenleri yerleştirme teklifleri yapıldı (Yakın zamanda bunları tek- rar duymaya başladık).

    Doğu Anadolu’da hayvancılık ve bir tür kabile düzeni hakimdi. Kış geldiği zaman Doğu Anadolu’daki insanlar Kuzey Irak’a ve Suriye’ye giderlerdi, daha sıcak olduğu için. Osmanlı döneminde Fırat Nehri’nin kuzeyindeki Kürtlerden devlet birer akçe vergi alırdı hayvan başına. Palu’daki köprünün üzerinden geçerken hayvanlar tespit edilir ve ona göre para alınırdı. Bu bölgede Türkmenler de vardı tabii. Türkmenler ile Kürtlerin hayvan varlığı ara- sındaki uçurum (Türkmenler lehine) benim dikkatimi çekmiştir.

    Meclis kuruldu, Komite otoritesini ve elindeki işleri meclise havale etti ve bizim raporumuz TBMM’ye intikal etti ve burada unutuldu. Bizim gözlemlerimiz boşuna bir ziyaretten ibaret kaldı. O dönem üniversitede ders veriyordum. Talebelerim arasında İsmail Beşikçi isimli bir talebem vardı. Bir gün ders sırasında ‘Doğu’yu tanımıyoruz, orayı anlamıyoruz, sizler ilmî metodlarla, Doğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerini araştırın’ demiştim. Beşikçi bunu benimsemiş, kendisi sonrasında bu konuda uzman hale geldi. Sadece kitapları sebebiyle 30 seneye yakın hapiste kalmıştır. Ama Kürt meselesine olan ilgi benimle ve İsmail Beşikçi ile başladı.

    “Biz çeşitli etnik grupları Türkiye birliği içinde benimsemeyibaşaramadık. Türkiye bu etnik zenginlikle uyumlu (Lazlar, Çerkeslergibi Türkiye’deki 27 farklı etnik grubu kapsayarak söylüyorum) bir siyaset belirlemeliydi. Yıllardır en temel meselelere el atamayan, pratik önlemler alamayan bir devlet sözkonusu.”

    Ben o zamandan beri Doğu’yu ilmî usullerle incelemek taraftarıyım. O dönemler devlet tarafından Kürtlerle ilgili saçmasapan, uydurma şeyler kaleme alınıyordu. Ben birkaç üniversitede kürdoloji enstitüsü kurulması teklifi de verdim. 70’li yıllarda yapılmış bir teklif bu benim tarafımdan. Maksadı Doğu’yu ilmî şekilde tanımak. Son zamanlarda biliyorsunuz, ayrılık taraftarı Kürt aydınları bunun içeriğini değiştirerek ihya ettiler. Biz bu fırsatı kaçırdık.

    Sonraki yıllarda Kürt meselesiyle ilişkim devam etti. Zannediyorum Milliyet gazetesi benimle bir röportaj yaptı. Türkiye’nin meseleleri üzerinde konuştuk, burada Kürt meselesini de ele aldık. Kürtler kitleler halinde Batı şehirlerine intikal ediyorlardı, bundan bahsettik. Fakat kendi ülkemizin sosyologları bu konuyla ilgilenmedi o dönemde. Kürt meselesi göç sonucunda sadece Doğu’yu ilgilendiren bir konu olmaktan çıktı, bütün Türkiye’yi ilgilendiren bir konu haline geldi.

    Anadolu halkı yalnız Türklerden ibaret değil, Kürtler de var Anadolu’da. 80’li yıllarda oluyor bunlar. İstanbul’da Kürt nüfusu 1 milyonu aşınca, takip edeceğimiz siyasetin onları tam anlamıyla benimsemek olduğundan bahsettim. Doğu’da onlara iyi muamele etmedik, en azından Batı’da bizimle beraber yaşamaya başladıklarında onları benimsememiz gerektiğini anlattım. Bilimadamlarının söylediklerini gözardı etmemek gerekir. Benim sunduğum çözümler dikkate alınsaydı bugünkü çatışma durumunda olur muyduk, kendimize sormamız gerek.

    Sosyal gelişimde ekonomi hayatı önemlidir. Biz çeşitli etnik grupları Türkiye birliği içinde benimsemeliydik.

    Türkiye bu etnik zenginlikle uyumlu (Lazlar, Çerkesler gibi Türkiye’deki 27 farklı etnik grubu kapsayarak söylüyorum) bir siyaset belirlemeliydi. Yıllardır en temel meselelere el atamayan, pratik önlemler alamayan bir devlet sözkonusu”. 

    ‘Avrupa tarihi, Osmanlı tarihi olmadan yazılamaz, anlaşılamaz’

    Avrupa’daki büyük ülkelerin millî devlet olma sürecinde Osmanlıların belirleyici rol oynadığını söyleyen İnalcık Hoca, Türk tarihçilere önemli görevler düştüğünü söylüyor.

    Kanuni zamanında dünya ekonomik tarihi, Baharat ve İpek Yolları bizden geçiyordu. Osmanlı Devleti, Millî devletlerin teşekkül sürecinde İngiltere’yi, Hollanda’yı, Fransa’yı desteklemeseydi bunlar imparator ve Papa’ya karşı millî devletlerine kavuşamazlardı.

    Fransa kralı esir düşmüştü 1525’te. Kanuni’ye büyük devlet olarak, imparatora karşı çıkabilecek güç olarak başvurdu ve Mohaç seferini bundan dolayı gerçekleştirdik. Mesela bizim tarihimizde bu oldukça açık, sonra Fransa ittifakıyla biz İtalya’yı fethetmek için Korfu Seferi’ni yaptık ve Fransa’ya Barbaros sayesinde Korsika’yı kazandırdık bu sefer esnasında. Fransa, Korsika’yı bize borçludur. Bu hakikatler eşeleniyor. 1543’te Hayrettin’in Fransa ile ittifakı ile ilgili olarak; ‘Türkler bu tarafa geldiler, yaptıkları bütün iş manastırdaki kızları esir alıp götürmekti’ derler. Benim Devlet-i Aliyye’yi okuyun, hakikatleri vesikalarla gösterdim. Toulon’da 30.000 Türk bütün bir kışı geçirmiştir baharda sefer için. Fransa varlığını bize borçludur.

    Protestanlık, Osmanlı desteği olmasaydı ezilirdi imparatorluk tarafından. Yani Avrupa tarihi Osmanlı tarihi kaale alınmadıkça anlaşılamaz. Avrupalı yazarların da gözardı ettiği şeyler var. Biz Türk tarihçiler olarak bunların üzerinde durmalıyız.

    Barbar Osmanlı algısı

    Avrupa kamuoyunda “Barbar Osmanlı” imajı uzun yıllar boyunca hakim olmuştu.19. yüzyıl sonlarında Girit’te sivil halka saldıran Osmanlı askerlerini tasvir eden çizim.

    Halil İnalcık, Osmanlılarla ilgili gerek Batı gerekse Doğu ülkelerindeki olumsuz ve tarafgir yaklaşımların değişmesinde, yaptığı bilimsel çalışmaların katkısını değerlendirdi.

    Tarihçi olarak gençlik hayatımdan beri önüme koyduğum bir gaye vardı. Osmanlı İmparatorluğu, Türklük ve İslâm tarihinde yeni bir sayfa açan bir devlettir. Osmanlı Devleti bir dünya devletidir. Türk tarihinde de dünya tarihinde de önemli bir safhadır. Çalışmalarımda dünya tarihçilerini ikna etmek, inandırmak için, itiraz kabul etmez, arşiv vesikalar kullandım.

    Rahmetli Turgut Özal zamanında, arşivimiz konusunda bir fon ayrıldı ve arşivimiz modernleştirildi. Bu arşive dayanarak Ömer Lütfi Barkan, ben, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, yeni bir Osmanlı tarihi anlayışı yolunda çalışmaya başladık. Barkan ve ben Osmanlı sosyo-ekonomik tarihi üzerinde durduk. Uzunçarşılı, teşkilat, siyasal tarih, bunların üzerinde durdu. Bu süreçte Hikmet Bayur’un da katkıları vardır. Yeni bir tarihçilik, arşiv vesikalarına dayalı, somut bir temele dayalı bir Osmanlı tarihi yarattık.

    Benim An Economic and Social History of the Ottoman Empire isimli, 1000 sayfayı aşan bir çalışmam vardır. Bütün dünya dillerine çevrilen bir temel başvuru kitabına dönüşmüştür (Batı dillerinden başka Lehçe, Rusça, Arapça, Yunanca gibi…) Beni Atina Üniversitesi, 150. yıl dönümünde davet etti ve fahri doktorluk ünvanı verdi. Amerikan Akademisi, Sırp Akademisi, İngiliz Akademesi de beni bir üye olarak seçmişlerdir. 23 farklı üniversite bana fahri doktora ünvanı vermiştir. Bütün dünya artık Osmanlı İmparatorluğu’nu gerçek, tarafsız kaynaklardan, benim kitaplarımdan öğreniyor.

    Arap dünyası, yıllarca aleyhimize bir Osmanlı tarihi öğretti. “Osmanlı Türkleri gelmeseydi,
    biz Avrupa gibi gelişmiş bir devlet olacaktık” şeklinde düşünüyorlardı. Şimdi bu tamamen değişti. İki üç sene önce Arapların Nobeli sayılan “King Faisal International Prize”’a beni layık gördüler. Benim övünebileceğim, bütün dünya çapında kitaplarımın başvuru kitapları haline gelmesidir. The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600 kitabım şu an Çinceye çevriliyor, yakında Çince okunacak. Gönül rahatlığıyla ve iftiharla misyonumu tamamladığımı söyleyebilirim.

    Batılıların beni benimsemesinde, itiraz kabul etmez delillerle çalışmamın da çok büyük payı var. 1972’de Dil Tarih Fakültesi’nden emekli olur olmaz Amerikan üniversiteleri bana teklifte bulundular. Chicago Üniversitesi’nde 1972’den 1986’ya kadar 15 sene Osmanlı tarihi okuttum.

    Halil Hoca’dan tarihe düşülen notlar

    Halil İnalcık’ın Timaş Yayınları tarafından 2 cilt olarak basılan son eseri Tarihe Düşülen Notlar, hocayla yapılmış söyleşilerden, röportajlardan oluşuyor. Aynı zamanda İnalcık’ın çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalar da kitabın kapsamında yer alıyor.

    Hoca, kitaba yazdığı önsözde hassasiyetle üzerinde durduğu bir noktayı bize de tekrarladı:

    “Timaş Yayınevi’nin önerisi üzerine çeşitli tarih ve yerlerde yaptığım konuşmalar, hitabeler, tenkitler, siyasi görüşlerden oluşan bu kitap benim düşüncelerimi takip etmek için birincil kaynak olma özelliğine sahip. Kronolojik bir biçimde bütün bu konuşmaları biraraya getirdik. Önceden hazırlanılmamış konuşmalardır; bundan dolayı Türkçe konusunda noksanlıklar içerebilir ve tekrarlar bulunabilir.”

    Nice yıllara, nice kitaplara diyoruz.

  • CUMHURİYET’İN 10. YILI: Herkesin bayramı!

    CUMHURİYET’İN 10. YILI: Herkesin bayramı!

    1925’ten itibaren kutlanmaya başlanan Cumhuriyet Bayramı için ilk yıllarda mütevazı şenlikler yapılıyor, bayram vesilesiyle yeni rejimin değerlerini halka benimsetme amacı güdülüyordu. 1933’teki 10’uncu yıl kutlamalarına ise apayrı bir önem verildi. Bayramın büyük şehirlerden ücra ilçelere kadar her yerde kutlanması ve halkın her kesiminden insanın bayram kutlamalarına katılması hedeflendi. Bu amaçla “Cumhuriyet’in Ilanının Onuncu Yıldönümü Kutlama Kanunu” çıkarıldı ve hazırlıklar haftalar öncesinden başladı. Gerçekten de 10’uncu yıldönümü kutlamaları amaçlandığı gibi görkemli ve geniş katılımla gerçekleşti. Biz de bu ayki Albüm sayfalarımızı Türkiye’nin dört bir yanından 10’uncu yıl manzaralarına ayırdık.

    İstanbul, Beyoğlu İstiklal Caddesi

    İlk 10 yıl genç Cumhuriyet’in yaşama tutunması için son derece kritik bir dönemdi. Bu zorlu eşiğin aşılması, ülkede büyük bir sevinç ve içten bir coşkuyla kutlandı.

    İstanbul
    İzmir

    Atatürk önderliğindeki yenileşme hareketinin ve Türkiye toplumuna yeni bir kimlik kazandırma çabalarının ilk meyveleri, 10. yıl kutlamalarında gözle görülür hale gelmişti.

    Kahramanmaraş Kurtuluş İlkmektebi öğrencileri
    İstanbul, kutlama hazırlıkları

    Devlet binalarından camilere, okullardan tarihî eserlere, meydanlardan caddelere bütün Türkiye 10. yıla ulaşmanın gururunu yansıtan uygulamalarla süslenmişti.

    Bursa, Atatürk Caddesi
    İstanbul, Beyazıt Camii’nde mahya
    İstanbul, Kız Kulesi
    İstanbul, Şehzadebaşı
    Burdur
    Balıkesir

    Devlet çıkarttığı bir dizi kanun ve kararnameyle Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarına verdiği önemi göstermişti. Bu adeta genç Cumhuriyet’in bir özgüven tazelemesiydi ve halkın buna cevabı kutlamalara yüksek bir katılım oldu.

    Antalya
    İstanbul, Bahçekapı
    Manisa Akhisar’da esnaf etkinliği.

    1933 yılının 29 Ekim’i sadece resmî devlet törenleriyle sınırlı kalmadı; toplumun her kesiminden sivil girişimler, 10. yıl kutlamalarına düzenledikleri etkinliklerle renk kattı.

    Lise öğrencileri okul koridorunda, yer belirsiz.

    Fotoğraflar: Cengiz Kahraman arşivi

  • Alman zırhlılarının ilk Türk subayı

    Alman zırhlılarının ilk Türk subayı

    Osmanlı Devleti’nin 1 Dünya Savaşı’na girmesine sebep olarak gösterilen Goeben ve Breslau (Yavuz ve Midilli) gemilerinde görev verilen ilk Türk subayı olan ve Osmanlı donanmasının başına geçirilen Amiral Souchon’un yaveri olarak bu zırhlıların Rus limanlarını bombaladıkları seferde de yer alan Kıdemli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’in öyküsü…

    Biz sahaflar, geçmişin karanlığını aydınlatmak için çalışan tarihçilere her daim gıpta ettiğimizden, eski fotoğraf, belge ya da objelerin peşinde koşmaktan zevk alırız. Hayatının büyük bölümünü Kıbrıs’ta geçirmiş olan Nuran Hanım, elinde büyük bir zarfla dükkanıma girip rahmetli kayınpederinin fotoğraflarını gösterdiğinde tam da bu sebeple içimdeki amatör tarihçinin sesine kulaklarımı tıkayamadım.

    “Kayınpederim İsmail Hakkı Bey, Yavuz zırhlısında görev yapmış” diye anlatmaya başladı Nuran Hanım, “1. Dünya Savaşı’nda yaralanmış, kurşunu vücudundan hiç çıkaramamışlar. Bu yüzden belki erken emekli edilmiş hatta 1945 yılında hayatını kaybetmiş. Hep o kurşun yüzünden. Ama bildiklerimiz bu kadar, doğru yanlış emin değiliz. Tek istediğim torununun oğlu büyük dedesini tanısın, İsmail Hakkı Bey unutulup gitmesin…”

    Fesli Almanlar, fessiz Türk İsmail Hakkı Bey (Sağ başta), hemen yanında Amiral Souchon ve Osmanlı üniforması giymiş Alman subaylar.

    Böylece araştırmaya başladık. Hem Nuran Hanım’ın getirdiği fotoğraflar, evlilik cüzdanı, maaş bordrosu hem de bizim ulaştığımız bilgiler neticesinde Türk denizcilik tarihinin önemli bir siması ile karşı karşıya olduğumuz ortaya çıktı.

    Hüseyinoğlu İsmail Hakkı 1885’te Sinop’ta dünyaya gelir. Mekteb-i Rüşdiye-i Bahriye’den mezun olur. 1903’te Bahriye Mektebi’ne girer. 29 Ekim 1905’te mülazım-ı sani yani teğmen rütbesi alır. İlk görevi cephane muhafızlığıdır. Ardından Garb vapuru seyir zabit muavinliğine atanır. 1907’de Erkan-ı Harb’te görevlendirilir. Aynı yılın 9 Eylül’ünde mülazım-ı evvel (üsteğmen) rütbesine terfi olur. Yüzbaşılığa yükseleceği 1913’e kadar sırasıyla Erkan-ı Harb mahalli merkez sefinesinde, Mesudiye zırhlısında seyir zabit muavinliği, İzzeddin vapuru seyir zabitliği, Fuat Bey’in maiyetinde, Birinci Daire Beşinci Şube ve Birinci Şube’de çeşitli görevlerde bulunur. Bütün bu görevlerin arasında 1911’de bir seneliğine lisan tahsili için Almanya’ya gönderilir. O sıralar tahmin bile etmediği ama çok yakında atanacağı önemli göreve seçilmesinde herhalde bu seyahat rol oynamış olsa gerektir.

    İsmail Hakkı (Aksomun): Kıdemli Güverte Yüzbaşı

    İsmail Hakkı Bey 1913’te yirmi sekiz yaşında yüzbaşı olur. Birinci Daire Birinci Şube’de kısa bir süre görev yaptıktan sonra 8 Kasım 1913’teHamidiye kruvazöründe seyir zabiti olarak görev alır. Bir sene sürdürdüğü bu görev esnasında Osmanlı Devleti’nin geleceğini etkileyecek pek çok önemli olay meydana gelirken kendisi de “Gümüş İmtiyaz Madalyası ve Gümüş Liyakat Madalyası”nı alır. Arşivlerde “Karadeniz’deki muharebe-i bahriyeden” şeklinde açıklanan bu madalyaları, hangi muharebede aldığını ne yazık ki belirleyemedik.

    Parlak bir kariyer İsmail Hakkı Bey çeşitli milletlerden subaylarla bir hatıra fotoğrafında. (Oturanlar içinde sol başta).

    1914’e gelindiğinde Almanya tarihin o zamana dek gördüğü en kanlı ve acımasız savaşta Osmanlı Devleti’nin de yer alması için baskı yapmaya başlar. Busırada Goeben ve Breslau isminde iki Alman zırhlısı Cezayir limanlarını bombaladıktan sonra peşlerine düşen İngiliz gemilerinden kaçarak Boğazlar önüne gelirler. 10 Ağustos 1914 ’te Enver Paşa tarafından Boğaz komutanı Albay Cevat Bey’e “Alman ve Avusturya gemilerinin Boğazlara girebileceğini ancak diğer bütün milletlere ait gemiler için geçişlerin yasaklandığı” emri verilir.

    İsmail Hakkı Bey’in Deniz Müzesi arşivlerindeki kaydı.

    Alman gemilerinin geçişinden bir gün sonra Boğazlar önüne gelen İngiliz savaş gemisinin komutanına bunların Osmanlı Devleti tarafından satın alındığı ve isimlerinin Yavuz ve Midilli olarak değiştirildiği söylenir. İşte bu olaydan tam iki gün sonra, 15 Ağustos’ta Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey Midilli’de seyir zabiti olarak görevlendirilir. Gemilere Osmanlı sancağı çekilmesinin tarihi ise 16 Ağustos’tur. Sonrasında her iki geminin Alman personeline fes ve Osmanlı bahriye üniformaları giydirilir.

    Yavuz ve Midilli ya da gerçek adlarıyla Goeben ve Breslau gemilerinden oluşan filonun başkomutanı Amiral Souchon, uluslararası tepkilerin hafifletilmesi amacıyla 26 Eylül 1914’de Osmanlı Donanması’nın komutanlığına getirilir. Bundan sadece sekiz gün önce, yani 18 Eylül 1914 ise İsmail Hakkı Bey Osmanlı Donanması Birinci Komutan Yaverliği’ne atanmıştır. Böylece 17 Eylül 1917’ye kadar sürecek olan Souchon – İsmail Hakkı Bey birlikteliği de başlamış olur. Bu süre içinde sırasıyla Alman Gümüş İmtiyaz Madalyası (1 Mart 1915), Alman Demir Salip Madalyası (30 Ekim 1915), Mecidi Nişanı (15 Mart 1917), Avusturya-Macaristan Harp Madalyası ve Kuron dö Merit Nişanı Avusturya — Macaristan Üçüncü Rütbeden Harp Alametli Askerî Liyakat Madalyası (16 Nisan 1917), Almanya Üçüncü Rütbeden Kılıçlı Liyakat Madalyası (19 Ekim 1917) ile taltif edilmiştir.

    Almanya’da dil eğitimi İsmail Hakkı Bey’in Almanya’ya dil eğitimi için gönderildiği dönemde arkadaşlarıyla çektirdiği bir fotoğraf. (Soldan beşinci kişi İsmail Hakkı Bey).

    Bu bilgilerin ışığında anlıyoruz ki Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey bu gemilerde görevlendirilen ilk Osmanlı-Türk subayıdır. 1916’da Kıdemli Yüzbaşı olan İsmail Hakkı Bey, 1918 Mart’ında Berlin Deniz Ataşe Muavinliği göreviyle bir kez daha Almanya’ya gider. Burada son madalyası olan “Avusturya Üçüncü Dereceden Askeri Liyakat Madalyası (6 Mayıs 1918)” ile onurlandırılır. Bir senelik görevden sonra 1919’da ülkeye geri döner. Aynı yılın Aralık ayında Bahriye Tercüme Kalemi’nde görevlendirilir. 1920 – 1923 arası Dersaadet Liman Dairesi’nde görev yapar. 1924’te Çanakkale İngiliz Mezarlıklar Komisyon Üyeliği’ne getirilir. 1925’te getirildiği Marmara Ereğlisi Liman Reisliği görevini bir buçuk yıl sürdürdükten sonra 19 Eylül 1926’da emekli olur. Bu genç emekliliğin sebebini bilemiyoruz ancak aile içinde konuşulan ve tam olarak isim ve tarihini tespit edemediğimiz bir savaşta aldığı kurşun yarası olması muhtemeldir. Nuran Hanım’ın anlattığına göre kurşun İsmail Hakkı Bey’in vücudundan hiçbir zaman çıkarılamamıştı.

    Askerlik yıllarından sonra İsmail Hakkı Bey, Denizbank’ta memurluğa başlar. 1934’teki soyadı kanunuyla “Aksomun” soyadını alır ve 1939’da hayatının kadını ile karşılaşır.

    6 yıl süren mutluluk İsmail Hakkı Bey eşi Fatma Müşfika Hanım’la 1939’da evlendi. 1945’te vefat etti.

    Yüzünün sol yanında bulunan benden dolayı arkadaşları arasında “Güzel İsmail” olarak da anılan İsmail Hakkı, tam da lâkabına uygun bir hanımla evlenir. 1910 doğumlu Müşfika Hanım, söylendiğine göre Keriman Halis’in birinci olduğu güzellik yarışmasında ikinci olmuş, güzelliği tescilli bir kadındır. Çiftin 13 Eylül 1940’da Tulay adını verdikleri bir oğulları dünyaya gelir. Kadıköy’de mazbut ve mutlu bir hayat sürmeye başlarlar. Ancak ecel, İsmail Hakkı’yı bir kalp kriziyle 1945 yılında yakalar.

    İsmail Hakkı Aksomun pek çok kitapta ve internet ortamında fotoğraflarıyla bulunmasına rağmen ismiyle hiç zikredilmemiştir. Amiral Souchon’un yanında birkaç subayla göründüğü fotoğraflarda hep fes giydirilmiş Alman subaylardan biri olarak gösterilmiştir. Bu yazıyla, Osmanlı bahriyesinde üstlendiği önemli görevler dışında Yavuz ve Midilli gemilerinde görev alan ilk Osmanlı subayı olma özelliğini de taşıyan İsmail Hakkı Bey’i kısaca tanıtmaya çalıştık. Görevini layıkıyla yapıp ülkesi ve milletine faydalı olmaktan başka gayesi olmayan İsmail Hakkı Bey ve daha pek çok askerimizin unutulmaması dileğiyle, ruhları şad olsun… 

  • Kurallar kalkınca, ahali çıldırınca

    Kurallar kalkınca, ahali çıldırınca

    Dionisos şenliklerinden günümüze Batı’nın günlük hayatın tekdüzeliğinden, derdinden kaçış yolu oldu karnavallar. Eski Mısır’dan Roma’ya, Ortaçağ Avrupası’ndan modern zamanlara coşku ve serbestlik her toplumda az ya da çok tepkiyle karşılandığından, şenlikler yılın belli tarihlerinde hep otoritenin gözetimi altında yapıldı. Sosyal gerilim karnavallarla azaltıldı, istimini boşaltan ahali evine, işyerine rahatlayarak döndü.

    Bilinen en eski karnaval benzeri kutlamalar hasatla ilgili pagan törenleridir. Eski Yunanlılar tanrı Dionisos adına şenlikler düzenlerdi. Bunlar, Roma kültürüne Dionisos’un o dönemdeki ismi Bakküs’le bağlantılı olarak Roma kültürüne Bacchanalia adı altında geçmişti. Burada şarap, sarhoşluk, özgürlük ve zevk alma esas idi. Keyifli zaman geçirmenin yanı sıra, hasadın bolluğuna şükredilir ve gelecek hasadın bol olması için tanrılara dua edilir, kurban adanırdı. Bütün yıl kıt kanaat geçinen, yarı aç yatan insanlar, kısa süreliğine de olsa bir bolluk yaşar, ziyafetlerde doyar, kurtlarını dökerdi. Bayramlarda eğlence ve geçici bolluk yaşama geleneği günümüzde de sürmektedir. Bireysel ve sosyal olarak önemli işlevleri olan bir olaydır. Oruç veya perhizden önce veya sonra yapılan bayramlar ve karnavallar aslında çok eski geleneklerin devamıdır. Hıristiyan festivallerinin çoğu da söz konusu dinde artık pek uygulanmayan “lent”, yani müminlerin kendilerini bütün zevklerden uzak tutmaya çalıştıkları kırk günlük büyük perhizin öncesinde yapılırdı. Esasen, karnaval kelimesinin de “ete veda” anlamına gelen “carna vale” kelimelerinden türediği üzerinde görüş birliği vardır. Dini perhiz dönemlerinde et ve kaliteli gıdalardan uzak durulur, sade suya çorbalar, lapalar yenilerek nefis terbiyesine çalışılır, bunun öncesinde veya sonrasındaki bayram veya şenliklerde ise nefse konan frenler kaldırılırdı. Müslümanların oruç ayı Ramazan ile onu takiben kutlanan Ramazan Bayramı arasında da benzer bir ilişki vardır. Ve elbette ziyafetsiz tören olmaz. Geçmişte sefere çıkacak askerler de daima ziyafetle uğurlanmış, ordular seferde genelde açlık çekmiş, dönüşte nadiren ziyafetle karşılanmıştır. Ancak, bazı toplumlarda muzaffer dönenler için ayrı zafer alayı yapılırdı. Örneğin Roma’da buna özen gösterilirdi ve sadece zafer alayı sırasında, askerler komutanları için açık saçık şarkılar söyleyerek yürüyebilirdi. Sezar ve Pompey gibi en büyük komutanlar bile, yendikleri Roma düşmanlarıyla “özel” ilişkilerini ima eden açık saçık şarkılara aldırmazlık etmek zorunda kalmışlardı. İstimin bir yerden bırakılması gerekiyordu.

    Bağbozumu ve şarap Andrea Mantegna’nın 1480 tarihli erken Rönesans resminde bağbozumunu şarap içerek kutlayanlar. New York Metropolitan Müzesi.

    Karnavalların tarihinde eski Mısır’ın da adı geçmektedir. Bunlar arasında Romalıların Navigium İsis dedikleri tören vardır. Eskiden gemiler kışın denize açılmaz, Mart sonundan Ekim sonuna kadar uygun rüzgar bekleyerek Akdeniz’de gidiş-dönüş bir veya en çok iki sefer yaparlardı. Bu seferler de çok riskli olup, işlerin rast gitmesi için tanrı İsis heykeli kıyıya taşınır, bu arada süslenmiş bir gemi maketi denize indirilir, maskeler takılarak tören yapılır, gemilerin kazasız, belasız dönmesi için dua edilirdi. Bunların, Akdeniz’in Hıristiyan bölgelerinde Meryem heykelinin omuzlarda taşındığı ve maskeler takıldığı günümüz karnaval törenlerine şaşırtıcı ölçüde benzediği dikkatlerden kaçmaz. Kucağında Horus’u taşıyan İsis’in yerini kucağında İsa’yı taşıyan Meryem almıştır. Tarihte devamlılıklar, kopuşlardan daha fazladır.

    Tanrılar için karnaval Eski Mısır’da gemileri sefere gönderirken tanrıların gönlünü hoş tutmak için düzenlenen görkemli bir Navigium Isis töreni. “Tören Alayı”, Frederic Arthur Bridgman, 1902.

    Roma eski geleneklerin günümüze aktarılmasında en önemli yere sahip olmuştur; hem Akdeniz’i birleştiren bir imparatorluk olarak, hem de Hıristiyanlığın kurulduğu yer olarak. Roma’nın uzun süren büyümesi sırasında Yunanlılar İtalya yarımadasının önemli kısımlarını kolonileştirmişlerdi. Güney İtalya’ya “Büyük Yunanistan” adı verilen “Magna Grecia” denilirdi. Paesum kenti İtalya’daki Yunan varlığının en önemli kalıntılarından biri olup, hala ihtişamını korumaktadır. Sicilya’daki en önemli Yunan kolonisi ise Arşimed’in memleketi Siraküza idi. Böylece, Yunan-Roma kültürel alışverişi daha başından itibaren kolay olmuştur. Kaldı ki, Romalılar devlet örgütlenmesi, askerlik ve inşaat konularında ileri olmalarına rağmen, asla yetişemedikleri Yunan bilim ve felsefine hayran idiler. İleride Doğu Roma, giderek Yunan kültür alanında yer alacaktı. Ayrıca Hıristiyanlık da kültür alışverişi için büyük bir vasıta oldu. Bu dinin temelini oluşturan Aziz Paulus Yunanca bilen Yahudi bir Roma vatandaşıydı. Yunan düşüncesini bu dine soktu. Hıristiyanlığın esaslarını koyan Kilise babaları da eski Roma inanışlarının kurallarını getirdiler. Böylece, pagan gelenekler Hıristiyanlık içerisinde yeni Avrupa’ya taşındı. Karnavallar da bunların arasında kalıcı oldu.

    Kurtları dökme zamanı Dionisos şenliklerinin Roma’daki devamı Bacchanalia’da kısa süreliğine de olsa bütün yılın sıkıntıları unutulurdu. Lovis Corinth, 1898.

    Roma’nın karnavallara temel teşkil eden bayramlarının en önemlisi Satürn adına yapılan “Saturnalia” dır. (G 21) 17 Aralık’ta başlayan bu şenlikler günlerin uzamaya başladığı 25 Aralık tarihine kadar devam ederdi. Güneşin dönüşünü simgeleyen bu günlerin dünyanın birçok bölgesinde özel önem taşıdığı bilinir. Saturnalia’da adet olan hediye verme ve mum yakma geleneği günümüzde Hıristiyan Noel’inde aynen sürmektedir. Bu kuzeyde Germenlerin evlerini her daim yeşil cam ağacının dallarıyla süslemesi adetiyle de birleşmişti. Ancak, daha eski mozayiklerde de, törenlerde çam dalı taşındığına dair motiflere rastlanır. Saturnalia’nın bir başka özelliği ise köle sahiplerinin bir gün için kölelerine hizmet etmeleri âdetiydi. Efendiler için bu elbette simgeseldi ve zaten asla mutfağa da girmezlerdi; ama köleler, sahipleri için hazırlanmış gibi kurulan sofradan kalktıktan sonra, efendiler için ayrı bir sofra daha kurulurdu. Bu adetin bir benzeri 19. yüzyılda bile Avrupa’da devam etmiştir. Büyük toprak sahipleri Noel’de yoksul çalışanlara ziyafet verir ve sofrayı şereflendirerek ilk ikramı yapardı. Feodal dönemde karnavallar fakir ve zengin, üst ve alt sınıflar, genç ve yaşlılar, kadın ve erkekler arasındaki farklılıkları kaldırır, bu arada kilisenin maddi dünya üzerinde hakim kılmaya çalıştığı “ruhani” otoritesini de geçici olarak hafifletirdi. İnsanlar arasındaki tüm hiyerarşik farklar ve engeller geçici olarak görmezden gelinirdi.

    Sefihler ve softalar Resmin solunda güney Hollanda’da düzenlenen yerel bir karnavalda eğlenenler, sağında ise Paskalya’dan önceki altı haftayı kapsayan kutsal “lent” dönemi sırasında kilise önünde toplanan sofular görülüyor. Piter Bruegel’in “Karnaval ile Lent Arasındaki Savaş” isimli 1559 tarihli resmi, bir müzayedede 6.873.250 sterline satılarak ressamın eserleri arasında dünya rekoru kırmıştı.

    Feodal dönemde karnavalların sadece birkaç günlük bollukla ilgili olduğu düşünülmemelidir. Burada yerleşik düzenin, yani kilisenin ve feodal otoritenin yönetimindeki resmi bayramlara karşı bir tutum vardır. Karnaval ve festivallerde kilisenin sevmediği içki ve aşırı tüketimin yanında erotizm, açık saçık hikayeler, edepsiz veya en azından aykırı olarak nitelenebilecek davranışlar halkın tepkisini başka kanallara aktarır. Kilise ve egemenlerle alay edilebilir, seks ve yeme içmeyle ilgili tüm tabular bir süre için kenara itilir. Adeta insanlara “bakın, hayatta çalışmanın dışında da bir şeyler var” denilmektedir. Bir nevi kaçış olanağıdır. Ne var ki, her şeye rağmen karnavallar kaotik değildir. Kendi kuralları vardır ve karnavalın anarşik ve özgür ortamında baskılar bir süreliğine unutulsa da, bu az sonra bitecek, izinli bir çılgınlıktır. Bu nedenle toplumun marjinal sayılan kesimleri de çoğu zaman kimliklerini bu tür karnavallar sırasında sergilemeyi tercih ederler. Ancak, kriz zamanlarında egemenler karnavalları daha sıkı gözetim altında tutarlardı. Öyle ya, öfkeli bir ahalinin, üstelik sarhoşluk gırla giderken ne yapacağı hiç belli olmazdı. Zincirlerinden boşanan kalabalıkların aynı zamanda örtülü niyetler için fırsatı ganimet bildiği de açıktır. Maskelerin arkasında keyif peşinde koşuşan insanlar sokakları doldurmuşken, suikastten hırsızlığa, casusluktan kaçakçılığa kadar birçok şey kolaylaşırdı. Nitekim, bu durum birçok sanatçı, edebiyatçı ve senarist için esin kaynağı olmuştur.

    Günümüzde karnavalların bazıları pagan veya Hıristiyan geleneklerini en azından şeklen sürdürmekle birlikte, esas olarak birer şenlik ve turizm sektörünün yararlandığı bir iş olanağı haline dönüşmüştür. Turizm operatörleri tarih veya inanç turizmi gibi, burada da satacak bir “meta” bulmuşlardır. Örneğin Venedik karnavalı her yıl üç milyon turisti bu tarihi kente çekmektedir. Günümüzde Güney Afrika’dan Doğu Asya’ya kadar her yerde karnavalların yapılmasında bunun payı büyüktür. Biraz folklor, biraz da dans ve müzik kat, birkaç yemekle birlikte al sana karnaval. Bazı karnavallar ise, gene birer turizm vesilesi olmakla birlikte, ahalinin tekdüze yaşamdan bir süreliğine kurtulmasını sağlayan yerel bir olay olma özelliğini sürdürmektedir. Şimdi önemli karnavalların geçmişine bir göz atmanın zamanı gelmiş bulunuyor.

    Eğlenelim, güzelleşelim Alexandre de Rogissart’ın 1707 tarihli “Venedik Karnavalı” isimli taşbaskısından detay. Roma döneminde 17-25 aralık tarihleri arasında Satürn’ü kutsamak için düzenlenen “Saturnalia”da eğlence sınır tanımazdı. “Çöken Roma”, Thomas Couture, 1847, Orsay Müzesi.

    Kentin simgelerinden birisi haline gelmiş maskeleriyle ünlü Venedik karnavalının kökleri 1162 yılında kazandıkları bir zafere dayanmaktadır. Ahali San Marko meydanında toplanarak eğlenmiş ve bunun yıl dönümlerinde devamı adet olmuştur. Napoléon Venedik’in siyasi varlığına son verdiği 1797 yılında bu karnavalı da yasaklamış ve ara daha sonraki Avusturya işgali, hatta bağımsızlıktan sonra da süregelmiştir. Nihayet, 20. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde İtalyan hükümeti bu geleneği canlandırmaya karar vermiş ve maskeli insanlar tekrar sokakları doldurmaya başlamıştır. Bu maskelerin belli anlamları vardır ve her yıl maske ve kıyafet konusunda ödüller verilmektedir.

    Brezilya karnavalları ise başlı başına bir âlemdir. Bunların en büyüğü olan Rio de Janeiro karnavalı samba okullarının hazırladığı saatler süren muazzam geçit resimleriyle sürer. Ancak düzinelerce başka kentte de farklı karnavallar yapılır. Hepsinin kendine has özellikleri
    ve gelenekselleşmiş stilleri vardır. Bu ülkede siyaset ve karnavallar biraz daha iç içe geçmiş gibidir. Samba, Getulio Vargas’ın milliyetçi diktatörlüğü sırasında adeta resmi müzik haline gelmişti. 20. yüzyılın büyük bölümünü ciddi sosyal huzursuzluklarla geçiren Brezilya’da karnavalların birleştirici fonksiyonu devlet tarafından desteklenmesine yol açmıştır. Samba bir anlamda Afrika kültürünün Brezilya ile bütünleşmesini simgelemektedir. Buna karşı sol hareketlerin arttığı 1960’larda rağbet gören “bossa nova” ise samba-caz karışımı olup, Brezilya’da “favela” adı verilen gecekondu semtlerinde yaşayan yoksul kesimlerin tepkisinin dile gelmesi olarak görülür. Öte yandan, karnavalın bu tepkiyi sistem içi kanallara aktardığını söylemek de mümkündür. Her halükarda müzik Brezilya festivallerinde diğer ülkelerde olduğundan daha temel bir unsurdur. Bu arada büyük samba okullarının yerel etkinlik sahibi oldukları, gerek büyük kurumlardan, gerekse de kara paranın döndüğü çevrelerden destek aldıkları ifade edilmektedir. Gerçekten de hazırlanması bütün yıl süren paralar geçitleri için ciddi kaynak harcanmaktadır ve bu paranın mut- laka sosyal hayatta belli karşılıkları olmalıdır. Bu arada başta Rio de Janeiro olmak üzere Brezilya karnavallarının da her yıl yarım milyon turist çektiği gözden kaçırılmamalıdır.

    New Orleans’ta düzenlenen Mardi Gras karnavalında büyük geçit töreni, 1907.

    Afrika etkisi Karayip kentlerindeki karnavallarda da görülür. Bunlar çoğu zaman buraya göç eden Avrupalılar ile köle olarak getirilen Afrikalıların yaşayan kültürlerinin yan yana sergilendiği olaylardır. Ancak Brezilya’da Afrika etkisinin daha çok olmasına karşın, Karayiplerde

    Fransız etkisi daha belirgindir. Nitekim ağırlıkla Katoliklere ait olmasına rağmen birçok ülkede yapılan Mardi Gras karnavallarının en tanınmışının New Orleans’da olması tesadüf sayılamaz. Bilindiği gibi Louisiana’nin başkenti New Orleans, tüm Missisippi havzasıyla birlikte 19. yüzyılın başına kadar Fransa’ya aitti. Napoléon İngilizler karşısında deniz üstünlüğünü yitirince günümüzde kısmen veya bütün olarak bir düzineden fazla eyaleti kapsayan bu muazzam toprakları 15 milyon dolar karşılığında Amerikalılara verdi ki, bu dünyanın en ucuz toprak satışıydı. Gene de, ABD’de Fransız etkisinin en yoğun görüldüğü yer New Orleans’dır.

    Karnavalla özdeşleşen şehir: Rio 1840’dan beri düzenlenen ve her yıl Paskalya öncesindeki perhizin ilk çarşambasına kadar bir hafta boyunca devam eden Rio Karnavalı, gezegenin en büyük partisi kabul edilir, 1951.

    Mardi Gras Fransızca “Yağlı Salı” anlamına gelir. Bu da perhize girilmeden önce son gün yağlı gıdalar alınmasını simgeler. Bazı toplumlarda kışa girilirken fazla yağın tüketilmesi amacını taşıdığı da düşünülmüştür. Almanlarda buna benzer Schmutziger Donnerstag veya Fetter Donnerstag (yağlı Perşembe) vardır. Bu karnaval da diğerleri gibi maskeler ve kostümlerin geçidi haline gelir. Afrika ve Fransız kökenlilerin damgalarını vurduğu törenler sokakta yapılan çılgın bir partidir aslında. Mardi Gras, New Orleans’da İkinci Dünya Savaşı sırasında iptal edilmiş, 2005 yılındaki Katrina kasırgası kenti yıkıp geçtikten sonra devam ettirilmesi tartışılmış, gene de devam etmiştir. Bir geleneğin devamı, muhtemelen, o yıkıntı içerisinde dahi her şeyin normale döneceği inancını güçlendirmişti. 

    TÜRK VE MÜSLÜMAN ŞÖLENLERİ

    Yenilir, içilir, çılgınlık yapılmaz

    Şenliklerde coşana iyi gözle bakılmaz. Coşku dışa vurulamayınca, olmadık yerde taşkınlıklar yaşanır.

    Avrupa etkisinde kalsın, kalmasın, karnaval etkinlikleri İslam dünyasında görülmez. Her şeyin kısa süreli de olsa tersine döndüğü, kadınların erkek, erkeklerin kadın kıyafeti giydiği, zengin ve yoksulun birbirlerini taklit ettikleri, coşkular üzerine konulan kısıtlamaların kaldırıldığı türden olaylar İslam kültürü tarafından kabul edilmez. Karnaval olmadığı gibi, bayramlar da ölçülü bir huzur içinde idrak edilmeye çalışılır. Ne var ki, kent hayatı, hele giderek büyüyen metropoller bu huzuru bozar. Coşkunun ifadesi için kanallar tıkanınca, bunlar stadyumlarda veya yılbaşı kalabalıklarında istenmeyen taşkınlık haline dönüşür. Yeni yıl dahil, her türlü kutlamaya karşı tepki artar. Aslında, Hıristiyan karnavalları da geçmişte sofu kesimden yoğun tepki görmemiş değildir ama fazla engellenememiş veya engellenmemesi sistem açısından uygun görülmüştür. Geçici de olsa çılgınlığa ve tüketime izin verilmiştir. Türklerde çılgınlık yoktur, bu tür tüketim ise sadece bayramlarda yapılır. Ama çok eskiden, Orta Asya Türk devletlerinde devlet adamları ve beyler yıl boyu herkese açık sofra kurarlar ve bunu yapmayanlar aşırı yadırganırdı. Zaten yapılmaması düşünülemezdi bile. Açık sofra Anadolu Türk beyliklerinde de sürmüştür. Osmanlı döneminde ise paşalar Ramazan boyunca ahaliye sofra kurarak bu geleneği sürdürmüşlerdir. Şimdi, büyük kentlerde belediye çadırlarında sürdüğünü görüyoruz. Bunun kökeninde, toplanan gelirin bir kısmının tekrar halka aktarılması vardır. Ama “devletlü kapusunda aş yeyüp” fakir evine dönenler ile tüm ailenin birlikte sokaklarda eğlendiği batı alemi arasında her konuda fark olacağı açıktır.

    Damak şenliği

    1720 yılında gerçekleşen ve 15 gün 15 gece süren III. Ahmed’in dört şehzadesinin sünnet düğününden bir ziyafet sahnesi. Levni, Surname-i Vehbi.

  • Elmadağ’da aslan vardı

    Elmadağ’da aslan vardı

    Bugün Elmadağ’dan geçenlerden pek azı 60’lı yıllara kadar burada bir aslan heykelinin bulunduğundan haberdardır. Heykelin hikayesi eskilere dayanır. 1867 Paris Evrensel Sergisi’ni ziyaret eden Sultan Abdülaziz, Fransız heykeltraş Jules İsidore Bonheur’ün Boğa heykelinin maketini görerek beğenir ve sanatçıya eserin devasa bir kopyasını ısmarlar. Defalarca yer değiştirdikten sonra Kadıköy Altıyol’da karar kılan ve zamane gençlerinin meydanı “Boğa” diye anmasına neden olan heykel, o heykeldir. Hayvanları çok seven sultan, boğa ile yetinmez, saray bahçelerini süslemek için bir grup Fransız heykeltraşa hayvan heykellerinden oluşan bir koleksiyon hazırlatır. Emirgan’daki meşhur Atlı Köşk’ünün bahçesindeki at heykeli, Taksim Divan Oteli’nin girişindeki kırık geyik heykeli, 40’lı, 50’li yıllarda Elmadağ’da sergilenen ve bugün Şehzadebaşı’ndaki İstanbul Büyükşehir Belediye binasının önünde yer alan Pierre Louis Rouillard imzalı“Kaktüsün Üzerinden Atlayan Aslan Heykeli” işte bu koleksiyondandır.

  • Kanunlar iktidar için mi onu sınırlamak için mi?

    Kanunlar iktidar için mi onu sınırlamak için mi?

    1876’dan bu yana, Türkiye’nin demokratik anayasa idealine yaklaştığı ve bunun hayli uzağına düştüğü dönemler yaşandı. Demokratik anayasa arayışı çoğu zaman siyasal iktidarlar tarafından araçsallaştırılarak kullanıldı. Türkiye’nin 2010 ve sonrasında yaşadığı süreç de budur.

    Kimi sözcükler sihirlidir. Aşk gibi. Özgürlük gibi. Devrim gibi. Etkisi altına bir kez girdiniz mi kolayca kurtulamazsınız. Anayasa da bu tür sözcüklerdendir. Anayasa, bu büyülü etkisini neye borçludur? Bu sorunun yanıtını her halde 18. ve 19. yüzyıllardaki anayasacılık hareketlerinde aramak gerekir.

    Bu döneme dek, anayasa kavramı, bir devletin temel kuruluşunu, eski deyişle teşkilât-ı esasiyesini düzenleyen kurallar bütününü ifade etmiştir. Temel hedefi iktidarı sınırlamak olan anayasacılık hareketleriyle ise kavram yeni bir anlam daha kazanmıştır. Anayasalar artık yalnızca bir devletin temel kuruluşunu düzenleyen metinler olarak değil, aynı zamanda ve belki öncelikle bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan belgeler olarak anlaşılmıştır. Bu anlayış en özlü biçimde Fransız Devrimi’nin ardından kabul edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin 16. Maddesi’nde ortaya konmuştur. Buna göre, “Hakların güvence altına alınmadığı ve erkler ayrılığının varolmadığı toplumların anayasası yoktur”. Bu doğrultuda, iktidarı sınırlama amacıyla toplumlar bir anayasa idealinin peşinden koşar olmuşlardır. Türkiye toplumu da bu konuda bir istisna oluşturmamaktadır.

    II. Meşrutiyet tüm Osmanlı halkları için büyük umut yarattı. Yukarıdaki gösteride açılan pankartta özgürlük adalet ve eşitlik talepleri Ermenice de dile getirilmiş.

    Türkiye’nin anayasa kavramıyla tanışması, 1. Meşrutiyet’le olmuştur. 1876 Kanun-ı Esasisi’nin temel özelliği, padişah otoritesini kutsamasıdır. Kişiliği kutsal ve sorumsuz olarak tanımlanan padişah (m. 5), anakuruluşun temel figürüdür. Öte yandan Kanun-ı Esasi’nin öngördüğü haklar kataloğunun, çağdaşı olan anayasaların pek de gerisinde olmadığı belirtilmelidir. Bununla birlikte, aynı Anayasanın bir başka maddesi, tüm bu hakların kullanılmasını olanaksız kılmıştır. Buna göre, padişah, hükümetin emniyetini suiistimal ettikleri bir polis soruşturması sonucu (!) tespit edilenleri sürgüne yollama yetkisine sahiptir (m. 113).

    Fatih İlkokulu’nda gerçekleşen, Kurucu Meclise üye seçimi ve 1961 Anayasası’nın kabulünü duyuran Yeni Sabah gazetesi 26 Aralık 1960 (aşağıda).

    Bu maddenin ilk kurbanı Meşrutiyet’in mimarlarından Mithat Paşa olacaktır. Anayasanın öngördüğü kukla sadrazamlık rolünü reddeden, gerçek bir Meşrutiyet başbakanı gibi davranan Mithat Paşa, Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutulacak ve sürgüne gönderildiği Taif’te öldürülecektir. Birinci Meşrutiyet Meclisi’nin sonu da Mithat Paşa’dan pek farklı olmayacaktır. Padişah, Heyet-i Mebusan’ın gerçek bir Meşrutiyet Meclisi gibi faaliyet gösterme çabasını hoş karşılamayacak ve Meclis’i tatil edecektir.

    Bu tatil 1908’e dek sürmüştür. 1908, “Hürriyetin İlânıdır”. İttihat ve Terakki’nin baskısı sonucu, Sultan Abdülhamit Meclis’i yeniden toplantıya çağırırken, Kanun-ı Esasi’nin zaten yürürlükte olduğunu ilân edecektir. 31 Mart sonrasında, Kanun-ı Esasi’de önemli değişiklikler yapılacak, Padişah otoritesi geriletilecek, parlamenter bir rejim kurulacaktır. Haklar alanında da 113. maddenin kaldırılması, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin tanınması, basına sansür yasağının getirilmesi gibi önemli adımlar atılacaktır. Ne var ki tüm bunlar, İttihat ve Terak- ki’nin baskıcı yönetimini engelleyemeyecektir.

    Cumhuriyete geçiş döneminin Anayasası olan 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, anayasa tarihimizde pek çok bakımdan ilkleri temsil eder. Birinci TBMM tarafından kabul edilen bu metin, o zamana kadarki egemenlik anlayışını temelden değiştirecek ve ulusal egemenlik ilkesini anayasallaştıracak- tır. Meclis hükümeti sisteminin öngörüldüğü bu Anayasada, yargı ve temel haklar düzenlenmemiştir. Bu Anayasanın bir diğer önemli özelliği, 24 maddeden 14’ünün yerinden yönetime ayrılmış olmasıdır. Yerinden yönetimi kural, merkeziyetçiliği istisna olarak kabul eden, bayındırlık, eğitim, sağlık, iktisat, ziraat gibi alanların yerinden yönetimlere bırakılmasını öngören 1921 Anayasası’nın bu konudaki hükümlerinin hiç uygulanmamış olduğu da belirtilmelidir.

    1921 Anayasası’nın öngördüğü Meclis üstünlüğü ve güçler birliği ilkeleri, parlamenter rejime doğru kimi adımlar atılsa da, 1924 Anayasası’nda da temelde korunacaktır. Demokratik felsefeye bağlı, liberal bir anayasa olan 1924 Anayasası’nı yapanlar, hak ve özgürlüklere yönelik tehdidin devrilmiş olan padişahtan geleceği anlayışına sahiptirler. Bu nedenle de, Meclis’teki siyasal çoğunlukları, milletin sesi, devrimlerin bekçisi olarak görmüşlerdir.

    Meclis’teki çoğunlukların milletin sesini kısmaya kalkışabileceği de yine bu dönemde bir kez daha görülmüştür. Tek partili dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nin, çok partili dönemde Demokrat Parti’nin baskıcı yönetimleri sırasında yürürlükte olan anayasa, 1924 Anayasası’dır. Bu durum, genellikle, Anayasanın yargı bağımsızlığı ile hak ve özgürlüklere ilişkin güvencelere yeterince yer vermemiş olmasıyla açıklanır. Bununla birlikte, bu konudaki tüm sorumluluğu da 1924 Anayasasına bırakmamak gerekir. Bu noktada, söz konusu dönemde, yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimini sağlamaya yönelik çabaların bizzat Yargıtay tarafından engellenmiş olduğu belirtilmelidir.

    1924 Anayasası dönemi, 27 Mayıs darbesiyle son bulmuştur. 27 Mayıs’ın ardından yapılan 1961 Anayasası, Türkiye’nin bugüne kadarki en demokratik Anayasası’dır. Bu anayasa ile TBMM egemenlik yetkisini kullanan tek organ olmaktan çıkarılmış; bu organlardan biri olarak düzenlenmiştir. Anayasanın üçte biri temel hak ve özgürlüklere ayrılmış, ekonomik ve sosyal haklar da anayasallaştırılmıştır. Temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlanabileceği de Anayasada açıkça düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesi, Yüksek Hâkimler Kurulu gibi kurumlar da ilk kez 1961 Anayasası ile öngörülmüştür.

    No, no, no! 1987’deki referandumda Özal’ın ANAP’ı siyasi yasakların devam etmesi yönünde oy kullanmış, kabine üyesi Güneş Taner, üzerinde “no” yazan turuncu tişört giyerek, aralarında Ecevit, Demirel ve Türkeş’in de bulunduğu yasaklı siyasi liderlerin politikaya dönüşüne “hayır” oyu çağrısı yapmıştı.

    1961 Anayasası ile Millî Güvenlik Kurulu’na ve askerî yargıya anayasal nitelik kazandırılması ise, Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyasal yaşam üzerindeki etkisini kurumsallaştırmaya hizmet etmiştir. Öte yandan, Cumhurbaşkanı seçilememesi, hükümet kurulaması gibi durumlarda krizi aşmayı sağlayacak etkili mekanizmaların öngörülmemesi bu Anayasanın en büyük eksikleri arasındadır.

    1961 Anayasası, 12 Mart döneminde esaslı biçimde değiştirilmeye çalışılmış; bu değişikliklerin önemli bir kısmı hak ve özgürlüklere ilişkin anayasal ilkelere ve yargı bağımsızlığına aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. 12 Mart döneminde iptal edilen hükümlerin benzerleri ya da daha antidemokratikleri 1982 Anayasası’nda yer alacaktır.

    Temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin ilkeler, Yüksek Öğretim Kurulu, Adalet Bakanının yargı kurullarındaki varlığı, bu konuda akla gelen ilk örneklerdendir.

    12 Eylül’ün provası 12 Mart döneminde yapılan 1971 ve 1973 Anayasa değişiklikleri 1982 Anayasası’nın eskizidir. 1982 Anayasası’nın temel özelliği, otorite-özgürlük dengesinde ağırlığını belirgin biçimde otoriteden yana koymasıdır. Anayasanın daha sonra değiştirilen Başlangıç Bölümü’nde “kutsal Türk devletinin varlığına karşı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir iç savaş ve ayaklanmanın gerçekleşme noktasında” Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahale ettiği yazılmıştır. Bu Anayasayla yasama-yürütme ilişkisinde yürütmenin güçlendirilmesi, temel hak ve özgürlüklerin ciddi biçimde kısıtlanması hedeflenmiştir.

    1982 Anayasası’nın özgün biçimindeki temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan düzenlemelerin, 1995, 2001 ve 2004 reformlarıyla büyük ölçüde değiştirildiği belirtilmelidir. Bu çerçevede, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin düzenlemelerde, kişi özgürlüğü ve güvenliği, toplanma, örgütlenme ve basın özgürlüğü gibi alanlarda önemli değişiklikler yapılmıştır. Ne var ki uygulamada, yukarıda sayılan alanların hepsinde Türkiye ciddi sorunlar yaşamaktadır. Bu da bizi, bir kez daha, demokrasi meselesinin salt anayasa sorunundan ibaret olmadığı sonucuna götürmektedir.

    İdeal anayasa arayışının, zaman zaman siyasal iktidarlar tarafından araçsallaştırılarak kullanıldığı da görülmektedir. Türkiye’nin 2010 ve sonrasında yaşadığı süreç, bu konuda çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. 2010 referandumunda siyasal iktidar, toplumun demokratik anayasa özlemini kendi iktidarını pekiştirmek amacıyla kullanmayı başarmıştır. 2011 seçimleri sonrasındaki Anayasa Uzlaşma Komisyonu deneyimi de, anayasa yapımına uygun siyasal ortam hazırlanmadan çalışmalara başlanması, sürece katılan siyasal partilerin bu konuda gerçekten istekli olup olmadığının tartışmalı olması, benimsenen çalışma yönteminin tıkanmayı kaçınılmaz kılması gibi başka pek çok etmenin yanında, iktidar partisinin “Türk tipi başkanlık sistemi” dayatması nedeniyle son bulmuştur.

    Anayasa tarihimizin de ortaya koyduğu gibi, Türkiye’nin demokratik anayasa idealine yaklaştığı ve bunun hayli uzağına düştüğü dönemler olmuştur. Bununla birlikte bu konudaki arayışın halen sürmekte olduğu belirtilmelidir. Son olarak, “Neden demokratik bir anayasaya kavuşamıyoruz?” sorusunun yanıtının ise, “Neden demokratikleşemiyoruz?” sorusunun yanıtından bağımsız olmadığının bir kez daha altı çizilmelidir.