Etiket: sayı:17

  • Kababişler: Şeyh bizden iyi bilir

    Kababişler: Şeyh bizden iyi bilir

    Sudan’da Evlad Fazlullah soy ve sülalesi, mülkü yani toprağı uhdesinde bulunduran otorite sahipleri olarak algılanıyor. Çekişmeler hâkim tabaka ve halk arasında değil de Evlad Fazlullah içinde ve bu düzenden beslenen ‘dikka’ mensupları içinde oluyor, halka yansımıyor.

    Antalya’da karşılaştığım bir yörük eskisi, “Ağanın evine tok gelinmez” demiş ve viski istemiş, sonra da 1950’lerde nasıl “yerleştirildiklerini” anlatmıştı. Son yılların üzerimize yüklediği ağırlıkla bölgemizde ve dünyada ortaya çıkan problemleri daha çok etnik bazda veyahut
    da petrol gibi yeraltı kaynaklarının paylaşımı çerçevesinde anlama eğilimindeyiz. Halbuki toprak
    ve su gibi yerüstü kaynakları, Afrika’da göçebe çobanlıkla yürütülen hayvancılık bazıları için yaşam kaynağı olduğu gibi çatışmaların da nedenlerinden biridir.

    Geçenlerde UNDP tarafından 2006’da yayınlanmış olan bir broşür kitap, Batı Sudan’ın batısındaki Darfur krizini birbiri ardına gelen kuraklıklar sonucu tarımla uğraşan yerleşikler ve hayvancılıkla uğraşan göçebeler arasında sınırlı su ve toprak kaynaklarına ulaşma çabası ile ilişkilendirmektedir. Yeni çıkan (2015) çok yazarlı bir kitap da, Temmuz 2011’de Güney Sudan’ın ayrılmasından önceki durumu ele almakta ve su kaynaklarının oluşturduğu problemlere işaret etmektedir. İlginç olan her iki eserde de başkent Hartum’un batısın- da bulunan Kababiş’lerden hiç söz edilmemesidir. Kababişler 1980’lerde Sudan’da bulunduğum sırada “devlet içinde devlet “olarak tanımlanıyorlardı.

    Talal Asad’ın Kababişler hakkındaki eserinin (1970) ana temasını çok küçük bir grup olan şeyh soyunun nasıl olup da kendilerine tanınan ayrıcalık ve hâkimiyeti elde tutup devam ettirdikleri sorusu oluşturmakta ve yazar özgür ve vakur bir görünüm sergileyen Kababiş bireylerinin içinde bulundukları siyasi eşitsizliğe neden razı olduklarını anlamaya çalışmaktadır.

    Genellikle Osmanlıların ve Mısır’ın Sudan üzerinde etkili olduğu “Turkiyya” denilen (1822-1881) dönemde kabile beyleri güçlendirilmiş ve kendilerine kabile toprağı üzerinde tasarruf hakkı verilmişti. Beraber Yönetme (Condominium) adı verilen İngiliz hâkimiyeti döneminde (1899-1935) ise kabilelerin daha ufak gruplar halinde varolmaları ve dolayısıyla beylerin ellerinde güç toplamaması öngörülmüştü. Kababişler 19. yüzyılın sonuna doğru Sudan’da başgösteren Mehdi isyanına karşı bir tutum almışlar ve böylelikle diğer kabilelerin tersine İngiliz döneminde güçlenmişlerdi. Bu süreç içinde Kababişler kan bağına bağlı sosyo-ekonomik ve politik altbirimler olarak gelişmemiş, halk hane bazında merkeze bağlı hale gelmişti. Böylece Şeyh Ali et-Tom ve ailesi dağınık yaşayan farklı Kababiş gruplarını birleştirmiş ve kendileri hâkim bir soy haline gelmişlerdir.

    Yazar, hâkim sülalenin bu hâkimiyeti zorla kabul ettirmediğini söylemekte, bu sülaleye (Evlad Fazlullah) mensup olmayan Kababiş halkının, şeyhlerinin kendilerine sağladıkları ayakta durma gücü, su, toprak gibi yaşam kaynakları dolayısıyla ve kendilerini pazar yerleri başta olmak üzere himayelerine alarak dış dünyada temsil ettikleri için memnun olduklarını aktarmaktadır. Ancak bütün bunun ötesinde Evlad Fazlullah soy ve sülalesinin mülkü yani toprağı uhdesinde bulunduran otorite sahipleri (ehl es-sulta) olarak algılandıklarını ve “şeyh bizden daha iyi bilir” düşüncesiyle kendilerine danışılmasını beklemediklerini görmekteyiz. Şeyh bu otoriteyi şeceresi dolayısıyla sağladığı gibi, yargı gücünü de adil davranışlarıyla elinde tutuyordu. Bu çerçevede de Evlad Fazlullah sülalesi ve soyu dış dünyada kurdukları bağlarla özerk bir bölge haline gelmişlerdi.

    Genelde diğer Sudan kabileleri obadan başlayarak obalar birliği ve daha yüksek meclislerle kendi aralarında danışma mekanizmaları ile tabandan tavana, tavandan tabana bir nevi basamak sistemi ile fikir beyan ederek kendileri hakkında verilen kararları tasvip veya tenkit ediyorlardı. Kababişler ise “ehl es-sulta” olarak gördükleri şeyhin kendilerine danışmasını beklemeden, şeyhin basamaklı danışma sistemini kullanmamasını onun hakkı olarak görüyorlardı. Gerekli basamaklara da şeyh sülalesi mensuplarının yerleştirilmiş olmasını, şeyhin “dikka” adı verilen yürüyen sarayından gönderilen adamların kendilerine emirler getirmesini doğal buluyorlardı. Çekişmeler hâkim tabaka ve halk arasında değil de Evlad Fazlullah içinde ve bu düzenden beslenen dikka mensupları içinde oluyor, halka yansımıyordu. Kısacası şeyhler ağalıklarının icabını yapıyor, ağanın evine tok gelmeyeni boş göndermiyordu.

  • 10 yıl önce 10 yıl sonra

    10 yıl önce 10 yıl sonra

    20 Ekim 1935 ve 21 Ekim 1945 tarihlerindeki nüfus sayımlarında İstanbul’da birlikte sayım memuru olarak görev yapan iki arkadaş, on yıl arayla yapılan iki sayımda da benzer bir poz vererek “sayım hatırası” çektirmişler. Ne yazık ki, kendileriyle ilgili çok az bilgimiz var. Her ikisini de önceki kareye göre yaşlanmış gördüğümüz 1945 tarihli fotoğrafın arkasında “Bu boyda altı adedine 300 kuruş verilmiştir. Diğer arkadaş Bakırköy Noter Muavini Kemal Gençay. Fotoğrafı Mihran çekmiştir. Bir adedi Cumhuriyet gazetesine gönderilmiştir. İmza: Aliço” yazıyor.

    AĞAÇ KOVUĞUNDAKİLERİ BİLE SAYACAĞIZ

    20 Ekim 1935’teki sayım için hazırlanan İstanbul Valiliği imzalı afiş ve gazete ilanında, “0 gün memleketimizin bütün şehir, kasaba ve köylerinde kaç kişi var? Bunların ne kadarı erkek, ne kadarı kadın, ne kadarı çocuk, kaçı Türk, kaçı ecnebi? Bunları doğru olarak biz de bütün dünya da bilip öğreneceğiz. Sayılan nüfusların yaşları, işleri, dilleri, hatta dinleri nedir? Bunu da yine hem biz hem bütün dünya bilip öğrenecek. Gizli kapaklı birşey kalmıyacak. SAYIM memurları her evi, her binayı, hatta ağaç kovuklarını, izbe yerleri, barakaları birer birer dolaşarak bütün insanları bulup yazacaklardır” deniliyor.

    ESKİ REKLAMLAR

    Tasarruf teşvik kutusu

    Cumhuriyet döneminde kurulan ilk ulusal banka olan İş Bankası, halkı tasarrufa teşvik etmek için 1928’de kumbara kampanyası başlatmıştır. İlk aşamada 1000 adet hazırlanan metal kumbaralara ilgi o kadar büyük olur ki, binlerce yeni kumbara yaptırılır. Banka ayrıca 1930’lu yıllardaki gazete reklamlarının neredeyse tamamını tasarruf teması üzerine kurar ve kumbara kullanımını teşvik etmeye çalışır. Bankanın 7 Haziran 1930 tarihli ilanında “Çocukluk ve gençliklerinde tasarruf etmedikleri için ihtiyarların yüzde 75’i sefalete düşer. İhtiyarlıkta başkasına muhtaç olmamak için arttırmaya mecbursunuz” denilmektedir. 1931 yılındaki bir ilanda nişanlısına kumbara hediye eden bir genç adamı, bir başka ilanda çocuklarının istikbali için kumbarada para biriktiren bir karı-kocayı görüyoruz. 15 Aralık 1932’de yayımlanan ilanda ise, “Bu adam büyük bir felaket geçirdi” başlıklı, üzgün bir adam çiziminin kullanıldığı ve “Eğer vaktiyle İş Bankası’ndan bir kumbara alarak para biriktirmiş olsaydı bu felaket karşısında dimdik durabilecekti” yazar. Adamın başına tam ne geldiği anlaşılmaz ama önündeki kağıtta hesap yapıyor oluşundan iflas gibi bir durumla karşı karşıya olduğunu anlarız.

    Murat Toklucu arşivi

    Görüldüğü gibi kumbara ilk yıllarda çocukların değil büyüklerin tasarruf yapacağı bir araç olarak düşünülmüştür. Zamanla tamamen çocukları tasarrufa teşvik için kullanılmaya başlar. 1933’teki iki ilandan birinde kumbarası olmadığı için üzülen, diğerinde “Sekiz senedir kumbarasına attığı paralar bütün üstbaş ve mektep masraflarına kafi gelen” çocuk vardır.

    İş Bankası’nın ardından Ziraat Bankası da kumbara kampanyası başlatır. Ziraat Bankası’nın kumbaraları da İş Bankası kumbaralarının aynısıdır ve nesiller boyunca kumbara denilince herkesin aklına o meşhur, saplı, metal kumbaralar gelecektir.

    ASAYİŞ

    Vatandaş sağdan yürü!

    Cumhuriyet’in ilanını izleyen yıllarda trafiği düzenlemek için yapılan çalışmalarda yayaların kaldırımları kullanması ve sağdan yürümesi de benimsetilmeye çalışılan kurallardandır. Ancak bu kurallara pek uyulmadığı anlaşılıyor, zira 1960’lı yıllara kadar gazetelerde “yürümeyi bilmeyen”, “yolları tıkayan”, “usulsüz ve sallapati gezinen” yayalardan yakınan yazılara sık rastlanır.

    1927 ve 1934’te Valilik, yayaların kaldırımın sağından yürümesiyle ilgili kampanya başlatır. İstiklal Caddesi ve Galata Köprüsü gibi işlek yerlerde polisler görevlendirilip sağdan yürümeyenler uyarılır. 1958’de ise para cezası uygulaması getirilir. Gerekçesi “yayaların yola taşması sonucu trafiğin kilitlenmesi” olarak açıklanan karar uyarınca sağdan yürümeyenler 150 lira para cezası ödeyecektir. Haberi “Bu sayede omuz vurmaların ve çarpışmaların önüne geçilecek, yayalar işlerine daha erken gidebilecek” diye aktaran Tercüman gazetesinin karardan memnun olduğu anlaşılıyor.

    Cengiz Kahraman arşivi 1934 Galata Köprüsü
  • Askerin tayını: Sefertası mönüsü

    Askerin tayını: Sefertası mönüsü

    Tarih boyunca sefere çıkan askerin yemek ihtiyacını karşılamak, ona silah sağlamak kadar hayati bir iş oldu. Askerler çoğu zaman yetersiz ve tek tip tayına talim ettiler. “Kara çorba”dan konserveye sefer mönüleri…

    Napoléon doğru bir tespit ile “Bir ordu midesi üzerinde yürür,” buyurmuş. Ama sonra dönmüş askerlerine “Başınızın çaresine bakın,” demiş. Napoléon’un Rusya seferine çıkan 600 bin askerinden ancak 25 bini evine dönebilmişti.

    Hareket halindeki orduların beslenmesi, tarihte her zaman en önemli askerî sorunlardan biri olmuştur. Uzunca bir zaman dilimi boyunca askerler hep geçtikleri yerlerde ne varsa satın alarak, alamadıkları durumlarda da etrafı talan ederek beslenmişlerdir. Dünyanın büyük bölümüne hükmeden imparatorlukların askerî başarılarına baktığımızda, ordularını iyi beslemeyi becerdiklerini görüyoruz. Spartalılar hariç. Domuz paçası, kan ve sirkeden oluşan pis kokulu “kara etsuyu” verilen Spartalı askerlerin gözüpekliği, belki de biraz bu “nefis” mönüyle ilgiliydi.

    Kırım Savaşı’nda karavana ve seyyar ocaklar Kırım Savaşı sırasında karavana başındaki İngiliz askerleri. Dünyanın ilk fotoğrafçılarından Roger Fenton tarafından çekilmiş tarihî bir kare.

    Asker tayınının azlığından ve berbat tadından bahsedildiğine ilk kez Mısır kayıtlarında rastlıyoruz. Mısırlı askerler savaş zamanındaki tayını, ekmek, sarımsak soğan ve marul ile arpa birasından oluşuyordu.

    Roma askerleri herhalde tarih boyunca yiyecek açısından en şanslı askerler oldular. Lejyonerler günlük 3500 ile 6350 kaloriye karşılık gelen ekmek, jambon, peynir ve sirkeleşmiş şarap alırlar, bunu da su katarak içerlerdi. Günlük et miktarı asker başına yarım kilo civarındaydı. Romalı bir asker yılda 350 kilo civarında tahıl tüketirdi. Bunun yanısıra üslendikleri yerde bulduklarını da diyetlerine kattıklarını ve evden gönderilen paketlerin beslenmelerinde rolü olduğu anlaşılıyor. Aile ve arkadaşlardan gelen bu yiyecek desteğinin nasıl sağlandığı ve ödemelerini nasıl yaptıklarına dair birçok belge mevcut. Sefere çıktıklarında, sürekli et ve taze süt sağlayan sürüler birliklere eşlik ederdi. Sefere çıkmadıkları zamanlarda ise üslendikleri kale ve çevresinde tarım yapar, avlanır ve sebze yetiştirirlerdi.

    Alexis Soyer’in bu savaş sırasında icat ettiği seyyar fırınlar, İngiliz ordusunda uzun süre kullanıldı.

    Ortaçağ’a gelindiğinde askerlere düzenli olarak ekmek, sıcak yemek, tuzlanmış balık, bira veya şarap dağıtılsa da geri kalan ihtiyaçları için genellikle kendi başlarının çaresine bakmaları beklenirdi. Osmanlı ordusunun zaferler kazandığı dönemlerde yiyecek temini konusunda olağanüstü şekilde iyi organize olduğunu ve en az Roma ordusu kadar başarılı bir iaşe sisteminin bulunduğunu görüyoruz. Boğdan Beyi Dimitri Kantemir, 18. yüzyılda düşman toprağına ayak basan askerlerin her gün taze ekmek istediklerini, bir gün önce pişen ekmeğe dokunmadıklarını yazmış. Fırıncılar seferden aylar önce çeşitli menzillerde yeraltına fırınlar kazar, odun ve gerekli un hemen fırının yanında hazır bulundurulurdu. Böylece ordu bir konak yerine ulaştığında, önden giden fırıncıların pişirdiği taze ekmek ile karşılanırdı.

    Bir Osmanlı askerinin resmî kumanya olarak aldığı yiyeceklerin kalori değerinin günlük 3000-4000 arasında olduğu hesaplanmıştır. Ancak alım gücü olan askerler menzile vardıklarında bakkal, kebapçı, tatlıcı gibi “orducu esnaftan” ve yerel esnaftan da yiyecek alarak beslenebilmekteydi.

    Ordu ile birlikte seyahat eden hayvanlar belirli bir düzene göre kesiliyor ve taze et sağlanıyordu. Mutfak ekibi kendilerine gündelik hesaplanarak verilen erzağı ikiye ayırıp sabah onbir ve akşam sekizde iki kere yemek çıkartırdı. Sıcak yaz aylarındaki seferlerde geri hizmetlerde bulunan karcıyan ve buzcıyan ekipleri bozulabilecek yiyecekler için kar kuyuları, dağlar ve karlıklardan buz temin ediyorlardı.

    Asteriks, Roma askerinin yemeğini beğenmiyor (Asteriks Lejyoner, 1967)

    Geniş çapta, birden fazla cephede, yıllarca süren, yüzbinlerce askerin mobilize edildiği ve belki de ilk dünya savaşı diyebileceğimiz Kırım Savaşı (1853-56), sadece savaş teknikleri açısından değil, askerin iaşesi konusunda da yeni bir dönem başlattı. Bunu da büyük oranda Alexis Soyer namındaki Fransız şef aşçıya borçluyuz. Avrupa çapında ününün zirvesindeyken, şık restoranları terkederek kendini halkın beslenmesine adayan Soyer, kısıtlı malzemeyle, zor koşullarda, aynı anda binlerce insanı sağlıklı şekilde doyurmanın tekniklerini geliştirmiş. Soyer, etsuyunun yaygın kullanımından sebze bazlı krakerlerle onlarca yemek tekniğinin mucidi. Kendi adıyla anılan seyyar ocaklar, askerin beslenmesi tarihinde bir devrim niteliğindedir.

    Yakın tarihteki en önemli dönüm noktası ise, konservenin yaygın şekilde kullanılmaya başlanmasıyla gerçekleşti. 1. Dünya Savaşı, konserve gıdanın devasa boyutlarda tüketildiği, hatta boş kutulardan el bombası yapıldığı bir savaş. Tabii bu konserveler çok kalitesizdi ve özellikle sıcak havalarda gıdaya değil zehire dönüşüyordu. Askerler arasında “adam-öldüren” olarak anılan bu konserveleri yiyip de hayatta kalanlar onu “en kötü çöpten de daha çöp” olarak yerin dibine sokmuşlar.

    Bugün gelişen bilimsel araştırmalar ve modern ambalajlama teknikleri sayesinde orduların beslenmesinde, hazır yiyecek poşetleri en azından cephede sıcak ve besleyici yiyecek sağlanmasını kolaylaştırmıştır.

    Asker tayınlarının tadı anne yemekleri gibi olmasa da en azından Spartalıların “kara etsuyu”ndan iyidir diyelim ve savaşın çevremizi sardığı bugünlerde barış zamanlarının keyifli sofralarını anımsayarak ağzımızın tadı bozulmasın diye dilekte bulunalım.

    Osmanlı usulü hazır çorba

    16. yüzyılda yaşamış, İstan- bul’daki Avusturya büyükelçisi Busbecq, Osmanlı Devleti’nin İran seferinde süvarilerin bir toz çorba kullandığından bahset- miştir. Bunun tarifini Santuri
    Ali Ufki Bey veriyor: Kurutulup tütsülendikten sonra öğütülen öküz eti yine kuru soğan, sarım- sak ve baharatlar ile karıştırılır ve bir kesede saklanır. Cephe- de, ikmal gecikirse, sıcak su ile karışıtırılarak bir çorba elde edilir ve peksimet ile yenir”. An- laşılan ilk ‘toz et’li hazır çorbayı da Osmanlılar keşfetmiş.

  • Balıklardan devlere internetten evlere…

    Balıklardan devlere internetten evlere…

    Trol: (Eski İskandinavca, trol, isim; mitolojik yaratık. Lat. tragulare, fiil; sürüklemek. Fr. trôler veya troller, fiil; aylaklık etmek, sürtmek. İng. trawl veya troll, isim; sürükleme ağı, fiil; sürükleme ağı ya da oltasıyla balık avlamak.)

    Fransızcada amaçsızca dolaşmak, sürtmek anlamına gelen “trôler” ya da “troller” fiili, Latincede iz sürmek manasını taşıyan “tragulare” fiilinden türemiştir. İngilizce’de “troll” ya da “trawl” olarak yazılan kelime, isim olarak kullanıldığında sürükleme ağı ya da oltası, fiil olarak kullanıldığındaysa bu araçlarla balık avlamayı ifade eder. Kelimenin İngilizceye eski İskandinavcadan geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir çünkü trol ağlarının ilk örnekleri Danimarka ığrıplarıdır.

    Hobbit filmindeki Trol Bert karakteri.

    Trol sözcüğü Türkçeye denizcilik terimi olarak İngilizceden dahil olmuştur. Türk Dil Kurumu’na göre “teknelerle suyun dibinde sürüklenerek çekilen huni biçimli geniş ağızlı balık ağı” anlanıma gelir. Bu ağla balık avlama edimi ise dilimizde “trol yapmak” ya da “trollemek” şeklinde ifade bulur.

    Trol kelimesinin Kuzey ülkeleriyle ilgisi yanlızca Danimarkalı balıkçılarla sınırlı değildir. İskandinav mitolojisinde dağlarda ya da ormanlarda yaşayan, genellikle küçük çocuklarla beslenen fantastik devlerin Kuzey dillerindeki ortak ismi de “Trol”dür. Sözcük hemen hemen bütün Avrupa dillerinin dağarcığında küçük yazım farklılıklarıyla bu kadim anlamıyla da yer alır. Yazar J.R.R. Tolkien, Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi gibi eserlerinin dünyalarını kurarken İskandinav mitolojisinden de yararlanmış ve tüm kavimlerin ortak düşmanları arasına “Troller”i de eklemiştir.

    İnternet trolü ikonu.

    Trol kelimesi sosyal medya çağında yeni bir kimliğe bürünmüş, belki de Tolkien’den esinlenerek “internet kullanıcılarının ortak düşmanı” anlamında global bir hiper-popülerliğe sahip olmuştur. Önceleri internet forumlarına kışkırtıcı mesajlarla katılarak tartışmaları sert kapışmalara dönüştüren, karmaşa ve kaos yaratan kötü niyetli kişileri ifade etmek için kullanılan kelime, son zamanlarda –ve özellikle Türkiye’de- daha özel bir anlam kazanmıştır. Sosyal medya mesajlarıyla kamuoyuna bir kanıyı, bir fikri, bir ideolojiyi empoze etmek ya da karşıt görüşlerin güç ve taraftar kazanmasını engellemek için oluşturulan bindirme kıtalarda ücret karşılığı görev alan sanal yandaşlara, daha moda bir deyimle açıklamak gerekirse, “algı operasyonu ajanlarına” günümüzde trol adı verilmektedir.

  • Sensin şövalye ruhlu!

    Sensin şövalye ruhlu!

    Sanırım günlük hayatımızda üzerine basa basa övme amaçlı kullandığımız bazı kavramları biraz deşmek gerekiyor. Yani ne bileyim; yapılan önemli bir jestin, iyiliğin arkasından birisi bana “Vaay, bir hayli şövalye ruhluymuşsun,” dediğinde az çok tarih bilgisine sahip bir insan olarak bozuluyorum, darılmanın eşiğine geliyorum. Yani anlıyorum, hep beraber filmiydi, dizisiydi, romanıydı derken tıpkı Cervantes’in Don Kişot’u gibi, şövalyelere bir hayranlık beslemişiz ama yani Cervantes’in dikkat ederseniz Don Kişot’un gerçek bir mal olduğunu da görmeniz lâzım. Yani demem o ki, gerçekten Don Kişot’la aynı bilgi ve duygu düzeyini paylaşmak -hele hele yanınızda içinden küfrederek de olsa sizi yine az çok hâle yola sokacak bir Sanço Panço olmadan- hayırlı mıdır sizce?

    Tıpkı Don Kişot gibi yanılan birçoğumuzun aksine ben, birisi bana “şövalye ruhlu” dediğinde bozuluyorum. Şövalye ruhlu, benim için maçta hakeme, rakip takıma ve en nihayetinde topu bir türlü kaleye sokamayan Eskişehirspor forvetine yönelik kullanılabilecek bir ifade gibi ve benim için “Ulan şövalye ruhlu!” şeklinde bir kullanımı var. Ama nedir? Biz yıllar yılı kâh Kral Arthur ve yuvarlak masa şövalyelerini ya da Yüzüklerin Efendisi gibi fantastik kuntastik romanlardaki asil ruhlu şövalye tiplemelerini okuya okuya, ipe sapa gelmez ama allah için izlemesi eğlenceli tarihi kahramanlık filmlerini dizilerini izleye izleye şövalyelik kurumunu gözümüzde büyüttük de büyüttük. Şimdi efendim burada yeri gelmişken, fırsatını bulmuşken bir noktayı açıklığa kavuşturmak isterim; o da şövalye dediğinizin ayı oğlu ayıdan öte bir şey olmadığıdır.

    Eğer yanlış hatırlamıyorsam her şeyden önce şövalyelerin çoğunluğu okuma yazma bilmez. Yıkanmak falan zaten hak getire ve üstüne üstlük at üzerinde gezdiği için istesen de kokudan yanına yaklaşamazsın. Yani sizi temin ederim, gerçekten özenilecek bir şey değil. Ha elbette çeşit çeşit insan var, kimisi misal beyaz çizgili İtalyan takım elbise giymeye, kravatsız beyaz gömlek ve kirli sakalla ortalıkta hacminden daha fazla yer işgal edecek şekilde salınarak dolaşmaya da özeniyor, orası ayrı.

    Başa dönecek olursak yapı itibariyle sövalyelik, az çok bizim tımarlı sipahi gibi bir şey ama hiç kimsenin diğerine “Vay gayet tımarlı sipahi ruhlu bir davranış,” dediğini duymadım.

    Tabii “tımarlı sipahi”, tıpkı camsil gibi ne iş yaptığını, nasıl yaptığını anında anladığımız açıklayıcı bir isim: At üzerinde savaş etmeye hazır ve kendisine geçinsin diye bir takım toprak ve köylü verilmiş, emanet edilmiş şahıs. E şövalye ne? O da öyle.

    Dahası, bu şövalye arkadaşlar bir şekilde hesapta belli bir çerçeve içinde bir araya gelerek bir birlik vesaire kurup ne yapıyorlar dersiniz? Bankacılık. Aklımda doğru kaldıysa bugünküne en benzer bir şekilde uluslararası bankacılık, ilk kez şövalyeler tarafından yapılıyor, arbitrajın tadına, komisyonun keyfine şövalyeler tarafından varılıyor. Evet. Bizim kitaplarımızda filmlerimizde romantik serseri, asil ruhlu iyiliksever veya güçsüzleri korumak için canını vermeye hazır fedakâr diye hasletler yüklediğimiz şövalyelik gayet ekmeğinin peşinde ve gayet kendisine emanet edilen toprakta çiftçiyi, savaşa giderken geçtiği yol üzerindeki köylüyü sömüren; para transferi yapmak isteyen tüccarı fahiş banka komisyonları ve hesap işletim ücretleriyle canından bezdiren bir kişi.

    Neticede bu çerçeveden bakacak olursak geçmişte şövalyelerin yaptığı işler, günümüzde belli başlı üç meslek grubu tarafından bölüşülmüş durumda: Belirli mahalleleri, bölgeleri beyaz çizgili takım elbiseleri ve kravatsız beyaz gömlekleriyle sahiplenen mafyalar, ordularda görev yapan uzman er ve erbaşlar, ve son olarak bütün gün swaptı, kambiyoydu, akreditifti uğraşan beyaz yakalı bankacılar günümüzde şövalyeliğin üç ayağını teşkil ediyor. Şimdi böyle söyleyince çok özenilecek bir şey gibi olmadı değil mi?

  • Darüşşafaka için denize açılıyoruz

    Darüşşafaka için denize açılıyoruz

    En köklü eğitim kurumlarımızdan Darüşşafaka, gelir temin etmek için 1930’lu yıllarda vapur gezintileri düzenliyordu. Bilet fiyatları farklıydı, ancak vapurun içinde sınıf farkı uygulanmıyordu.

    Eğitim tarihimizin köklü kurumlarından Darüşşafaka, devrin ünlü paşaları tarafından 30 Mart 1863 tarihinde kuruldu. Kurucuları Yusuf Ziya Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Vidinli Tevfik Paşa, Sakızlı Ahmet Paşa ve Ali Naki Efendi’nin “Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye” adını verdikleri bu eğitim kurumu, Türkiye’de ilk halk mektebi olarak tanımlanır. İlk “Çırak Mektebi” sonra “Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye”, “Türk Okutma Kurumu” “Darüşşafaka Cemiyeti” isimleri ile eğitim hizmetini sürdüren bu kurum, bağışçılarının katkıları, yönetici ve mezunlarının özverili çabaları sonucu Türkiye’nin önde gelen büyük eğitim kurumlarından biri oldu.

    Hayır gezisinde mevki farkı yoktu Darüşşafaka bağış sisteminin dışında başka gelir getirici etkinlikler de düzenlerdi. Şirket-i Hayriye vapurlarıyla İstanbul civarındaki sayfiyelere yapılan deniz gezintilerinin biletleri (üstte). Program föyünün arkasında,
    hayırlı bir maksatla alınan biletlerdeki fiyat farklarının, vapurda mevki farkı anlamına gelmediği nazikçe belirtiliyor (altta).

    Modern eğitim, öğretim yöntemlerini uygulayan, köklü tarihî bir geçmişe sahip, geleneklerine bağlı bir eğitim kurumu olan Darüşşafaka, eğitim hizmetini sürdürebilmek için bağış sisteminin dışında bir takım gelir getirici etkinlikler, girişimlerde de bulunmuştur. Bu etkinliklerden biri de geleneksel olarak her sene Şirket-i Hayriye İdaresi’nden tahsis edilen bir vapur ile İstanbul civarında bulunan sayfiye yerlerine yapılan eğlence gezileriydi. Şirket-i Hayriye vapur idaresinin bazı yöneticilerinin aynı zamanda Darüşşafakalı olmaları nedeniyle, genelde bu vapur tahsisi ücretsiz olarak yapılmaktaydı. Önceleri “Darüşşafaka Tenezzühü” daha sonra “Deniz Gezintisi” adını alan bu etkinlikler, Hereke, Değirmendere, Çınarcık, Boğaziçi, Adalar, Altınkum gibi sayfiye yerlerine, plajlara vapur ile gidiş gelişi kapsamaktaydı. Bu eğlence gezileri için önceden basılan programlar dağıtılmakta, bastırılan biletler 50 (4 kişilik), 25 (3 kişilik), 5 (1 kişilik), 3 (1 kişilik) lira değer ile satılmaktaydı. Vapurdaki seyahat esnasında müzik ve eğlence olmakta “ehven fiyatlı bir büfe bulunmakta”dır.

    Program kitapçığında yer alan “Darüşşafaka gibi eski bir irfan müessesesine yardım olmak üzere tertip edilen bu gezintiye iştirak buyuracak zatlerin istirahatlerini temin etmeyi tertip heyeti bir vazife bilir. Ancak hayırlı bir maksatla alınan biletlerin bedellerindeki fark vapurda işgal edilecek mevkiler arasında da fark bulunmasını icap ettirmez” ifadesinden, pahalı/ucuz bilet farkının yardım amacı ile yapılan bu eylemde dikkate alınmayacağını, bilet sahiplerinin statü itibarıyla eşit olacaklarını anlamak mümkündür.

    Herşey ‘karakaplı’da yazılı Düzenlenen etkinliklerin gider ve gelirlerinin not edildiği Darüşşafaka’nın 1934 tarihli muhasebe defteri.

    Yine program broşüründe su, limonata, gazoz, kahve ve diğer içkilerin gemide orta kat baştarafta yer alan büfede bulunduğu ve bunlardan yararlanmanın ayrıca ücrete tâbi olduğu belirtilmektedir.

    Elimizde bulunan “Darüşşafaka Tenezzühü Bilet hesabını müşir defterdir 1930” başlıklı muhasebe kayıtlarından öğrendiğimize göre, Afif Bey, Nedim Bey, 65 süvarisi Yusuf Bey, Serveznedâr Rıdvan Bey, Hafız Burhan Bey, Şeref Bey Kaptan, Mübayaatta Mahmud Efendi, Muhasebeci Söpon Efendi, Münir Kaptan Efendi, Nedim Bey, Cemil Bey, Rıza Bey (Çubuklulu), Doktor Şerefeddin Bey, İşletme katibi Mümtaz Bey, Sami Bey, Mübayaa memuru Mehmed Ali Bey, Emanet memuru Nedim
    Bey, Akay müfettişi İhsan Bey, Gümrük işleri memuru Osman Bey, Sabri Bey (Büfe), Müfettiş Tahsin Bey isimli şahıslar Darüşşafaka yararına yapılan bu etkinliklerin bilet satışında bizzat görev almışlardır.

    1930 yılından itibaren muhasebe kayıtlarının tutulduğu defterin, 1928’de gerçekleşen “Harf Devrimi” (Latin karakterlerinin kabulü) hilafına eski yazıyla tutulmuş olması ilginçtir. Bu durum, yeni alfabenin kabulünden sonra, sanılan ve yaratılmak istenen izlenimin aksine, uzun bir geçiş süreci yaşandığını da göstermektedir.

  • 6-7 Eylül: 60. yılda 60 utanç fotoğrafı

    6-7 Eylül: 60. yılda 60 utanç fotoğrafı

    Dimitrios Kalumenos (1912-2006), 1958’de sürgün edilene kadar İstanbul’da yaşayan, 18 yıl Rum Patrikhanesi’nin fotoğrafçısı olmanın yanı sıra Yunanistan merkezli birçok yayın organının ve Photo-Magazin adlı Alman dergisinin İstanbul temsilciliğini yapan bir gazeteci. Kalumenos’un Türkiye yakın tarihinin en yüz kızartıcı olaylarından birinin yaşandığı 6-7 Eylül 1955’te çektiği 1500 civarında fotoğraftan 60’ının bulunduğu albüm, olayların 60’ıncı yıldönümünde İstos Yayınları’ndan çıktı.

    Türkiye’de ilk kez yayımlanan bu fotoğraflar Kalumenos’un 1966’da Yunanistan’da İngilizce ve Yunanca hazırladığı The Crucifixion Of Christianity (Hıristiyanlığın Çarmıha Gerilişi) kitabında da var. Ancak 1967’de Bakanlar Kurulu kararıyla kitabın Türkiye’ye sokulması ve dağıtılması yasaklandığı için fotoğraflar Türkiyeli okuyucuyla ilk kez buluşuyor.

    Türkiye’den kovulduktan sonra “İstanbullu” lakabıyla anıldığı Yunanistan’ın en önemli foto muhabirlerinden biri olan Dimitrios Kalumenos’un hayatı da bu fotoğraflar yüzünden altüst olmuş. 28 Ocak 1958’de Yunan casusu olduğu gerekçesiyle sınırdışı edilen Kalumenos’un asıl “suçunun”, 6-7 Eylül’de çektiği bazı fotoğrafları yabancı basın organlarına vermesi ve olayların dünyada duyulmasını sağlaması olduğu biliniyor.

  • Kader değil Mustafa Kemal

    Kader değil Mustafa Kemal

    10 Ağustos 1915 sabaha karşı yapılan süngü hücumu Çanakkale muharebelerinin dönüm noktasını oluşturur. Mustafa Kemal o gün, 25 Nisan’dan sonra bir kez daha tarihin akışını değiştirmiştir.

    Yarbay Mustafa Kemal

    Bu yıl Çanakkale muharebelerinin 100. yılı dolayısıyla yüzlerce etkinlik, yayın, film, panel, kitap yapıldı. Bunların arasından kaçı geleceğe kalacak, referans yaratacak bir değer yarattı derseniz, cevabımız bir elin parmaklarını göstererek verebiliriz.

    Özellikle devlet destekli faaliyetler tam bir hayalkırıklığı. Bu da Türkiye koşullarında “normal” sayılıyor, zira amaç bu devlet pastasından nasiplenmek.

    Bilindiği gibi Çanakkale muharebe alanlarının idaresi bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Gelibolu Tarihî Alan Başkanlığı’na devroldu. Aslında kağıt üzerinde doğru bir uygulama ama, pratikte neler olacağını göreceğiz. Zira yeni mevzuat, yeni yapılaşma ve uygulamalar için yepyeni “fırsatlar” sunuyor. Malum, bizde ortada para ve politika olduğu zaman, vatan teferruattır. Tarihî Alan Başkanlığı özellikle son 15-20 yılın yanlış uygulamalarını sonlandırıp, hatta bunları ortadan kaldırıp, alanın tarihine yakışır, bilimsel bir anlayışla hazırlanmış bir master planı, uzmanlar gözetiminde devreye sokacak mı; yoksa yine müteahhitlerin at koşturduğu bir alan ve estetik yoksunu, hamaset zengini, siyaset kullanımlı yeni kepazelikler mi göreceğiz?

    Son aylardaki gelişmeler pek umut verici değil ama, alan başkanlığının yeni yayınladığı kitap belki de olumluya gidiş için bir işarettir.

    Öncelikle kitabın yazarı olarak, Çanakkale konusunda önde gelen alan uzmanlarından Muzaffer Albayrak’ın seçilmesi önemli. Alan uzmanı deyince, bizde “rehberden hallice” gibi birşey anlaşılıyor. Halbuki bu, tarihi bilgileri aktüel alan üzerinde ayrıntılı şekilde eşleyebilen, yorumlayabilen, literatüre hakim ve Çanakkale’nin o maalesef meşhur “tüyleri diken diken” eden duygusallığını aşmış araştırmacı demek.

    İkinci olarak, seçilen konu çok önemli. 10 Ağustos karşı saldırısı, sadece Çanakkale muharebelerinin değil, 1. Dünya Savaşı’nın ve bir milletin kaderini yeniden çizmiş bir hadisedir. Mustafa Kemal deyince, “Anafartalar kahramanı” demek tabii yanlış değil ama, asıl kritik ve tayin edici kapışma, 10 Ağustos sabahı Conkbayırı yamaçlarında yaşanmıştır. Mustafa Kemal eğer tam o gün, o saatte bir süngü hücumuna karar vermemiş olsaydı, hatta sadece bir saat daha bekleseydi (mesela henüz saldırı için yerini alamamış 41. Alay’ın da gelmesini bekleseydi) gün ağarmış olacak, hücumun ilk dalgasındaki sürpriz etkisi kaybolacak, belki de bugün bu satırları bu şekilde ve bu dilde yazamayacaktık.

    Kitabın yazarı, bize saldırı öncesi ve sırasında yaşananları bütün ayrıntıları ve heyecanıyla aktarmış. Hepsinden önemlisi, bugün Conkbayırı’na gidip de tepenin üzerinden turist gibi denize bakan insanlarımız için, neyin tam olarak nerede gerçekleştiğine dair tarifler ve fotoğraflar da vermiş. Özellikle “Mustafa Kemal’in gözetleme yaptığı siper” veya “Mustafa Kemal’in saatinin kırıldığı yer” gibi uydurma saçmalıklar önünde fotoğraf çektirenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap. Tabii kabahat insanlarımızda değil, yıllardır bu levhaları orada tutan zihniyette.

    Bu kitap, Çanakkale muharebelerinin tartışılmaz yıldızı Mustafa Kemal’in, tarihi değiştiren hamlesini nasıl yaptığını öğrenmek isteyenler için. Tabii Tarihî Alan Başkanlığı bir an evvel bu kitabı daha geniş kitlelere ulaşacak şekilde piyasaya çıkarırsa.

  • Atalarımız için eski taş, Avrupalı için tarih

    Atalarımız için eski taş, Avrupalı için tarih

    Anadolu’nun Gözyaşları, özellikle 19. yüzyılda binlerce yıldır durdukları Anadolu’dan koparılıp yurtdışına götürülen tarihi eserleri ve tarih bilincinden yoksun Osmanlı Devleti yöneticilerinin bu yağmaya nasıl duyarsız kaldığını anlatıyor.

    Kitapta yalnızca çoğu 1830-1922 yılları arasında Anadolu’nun farklı bölgelerinden çeşitli yöntemlerle çıkarılmış ve bugün ABD ve Avrupa müzelerinde sergilenen paha biçilemez tarihi eserlerin öyküsü yok. Yazar aynı zamanda dünyada tarihi eserlere ya da geçmişin zenginliklerine ilgi duymanın nasıl başladığın, bu ilgi ve kıymet verme anlayışının bize neden çok geç geldiğinin sebepleri üzerinde duruyor.

    Avrupalılar, geçmişin zenginliklerine maddi değerleri dışında, tarihsel ve sanatsal özellikleriyle de ilgi duymaya Rönesans döneminde başlamış. Tarihi eser toplama eylemi ise Vatikan’la başlıyor. 1503’te papalığa seçilen II. Julius, Roma İmparatorluğu’nun başkenti Roma’da, kendini imparatorluğun doğal uzantısı ve mirasçısı olarak görüyor, Rönesans’ın etkisiyle Roma’dan kalan tarihi eserleri sahipleniyordu. Böylece köklerini yüzlerce yıl geriye götürerek tarihten meşruiyet kazanıyordu. Bu eski eser toplama eylemi önce İngiltere kraliyet ailesine sonra da öteki kraliyet ailelerine örnek oldu.

    Anadolu’dan mermer erkek yontusu, MÖ 20 civarı. Ny Carlsberg Glyptotek, Kopenhag.
    İzmir civarından mermer Jüpiter yontusu. MS 2. yüzyıl. Louvre Müzesi, Paris.

    Yazar, Homeros’un anlattığı Troya yağması ve İtalyan tüccarların 1087’de Myra’dan (Demre) Aziz Nikolaos’un (Noel Baba) mezarındaki kemikleri çalmasını Anadolu’daki tarihi eser yağmalarının ilk kilometre taşları olarak aktardıktan ve 1204’te Latinlerin İstanbul’u işgaliyle başlayan eser yağmasından da söz ettikten sonra kitabının asıl konusu olan Osmanlı Devleti döneminde başlayan yağmalara geçiyor.

    Latin yağmasından sonra Anadolu’daki bilinen ilk bilinçli tarihi eser toplayıcılığını başlatansa İngilizler. Arundel Kontu’nun, antikacı olarak yetiştirip 1634 yılında Osmanlı topraklarına gönderdiği din adamı William Petty, İstanbul, Bergama, Efes, Priene, Milet, İzmir ve Atina’da mermer yontuları ve diğer tarihi eserleri toplamaya, yok pahasına satın almaya başlamış. İngilizleri biraz geri- den takip eden Fransızlar Anadolu’daki tarihi eser yağmasına 18. yüzyılın başlarında katılmış. 20. yüzyılda İngilizler ve Fransızlara Avusturya, Almanya, Amerika ve Yunanistan da eklenmiş ve çoğunlukla kazı faaliyetlerini de kendileri yürütüp binlerce eseri ülkelerine taşımaya başlamışlar. Bu ülkelerin, çoğu defineci tutkusuna sahip tarihi eser avcısı kişileri Osmanlı şehirlerine konsolos yaparak binlerce eseri doymak bilmez bir iştahla talan edişinin öyküsü gerçekten ibretlik ve insanın içini acıtan türden. Yaşar Yılmaz, bu ülkelere götürülüp sergilenen bu eserlere ek olarak, Anadolu’da kazı yapmayan Hollanda, Danimarka, Vatikan ve Rusya’nın uluslararası kaçakçılardan ya da başka yollarla elde edip müzelerinde sergiledikleri eserlerden de söz ediyor.

    Knidos (Datça) Aslanı’nın Londra’ya taşınması. Mayıs 1858.

    20. yüzyıl başlarında eser yağması öyle bir noktaya gelmiştir ki Lord Curzon, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri gün, İngiliz kabinesindeki gizli oturumda Anadolu’daki tarihi ve artistik değeri olan eserlerin tamamının götürüleceğinden söz edebilmektedir.

    Batılı ülkelerin “egemen beyaz adam” özgüveni ve küstahlığıyla eserleri yağmalamasına Osmanlı Devleti yöneticilerinin duyarsızlığını ve zaman zaman destek vermelerini anlatan Yılmaz, bu duyarsızlığın Cumhuriyet dönemine de sirayet ettiğinin altını çiziyor. Yazarın buna verdiği örneklerden biri, 1954’te Başbakan Adnan Menderes’in yıllarca Bergama’daki kazıları yürüten ve 1910’da ölünce İzmir’deki bir kilisenin bahçesine gömülen Carl Humann’ın kemiklerinin Bergama’ya nakline izin verilmesi. Menderes’in izni sayesinde Humann, yağmaladığı tarihi kalıntıların içine gömülme şerefine erişmiştir!

    Son bölümünde götürülen eserlerin geri getirilmesi ve bundan sonra eser götürülmemesi için önerilerin de sıralandığı Anadolu’nun Gözyaşları, kaçırılan eserlerin birçoğunun fotoğraflarının da olduğu bir albüm aynı zamanda. Yazarın aylar boyunca maddi kısıtlılıklara rağmen müze müze gezip çektiği bu fotoğraflar, okuyucunun talanın boyutlarını daha iyi anlamasına yardımcı oluyor.

    Anadolu’dan pişmiş toprak erkek büstü. MS 4. Yüzyıl. Ulusal Eski Eserler Müzesi, Leiden.
  • Fatih, Bellini ve resimsizlik geleneği

    Fatih, Bellini ve resimsizlik geleneği

    Fatih’in fetihten sonra ressam Bellini’yi saraya çağırarak portresini yaptırması ve Rönesans ilgisi, sonraki sultanlar döneminde sürdürülmedi. Yahya Kemal’in de yakındığı gibi, Batılı resim anlayışı Osmanlıların dünyasına ancak19. yüzyılın ikinci yarısında girebildi. Osmanlı sanat tarihinde yarı silik bir kavşak.

    Yahya Kemal “Eğer Türk milletinin resim bir, nesir iki, bu iki sanatı olsaydı, bugün milliyetimizin kudreti, olduğundan yüz kat daha fazla olurdu. Muhayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı, tâlih bizden esirgedi. Cedlerimizin resimleri yok, onları hemen hemen bilmiyoruz. Minyatürlerden, Avrupa’nın o asırlardaki ressamlarının levhalarından hayâl meyâl onları seziyoruz. Nesrimiz, resmimize göre vardı: Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurla malûldür. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız”.

    Şairin bu canalıcı ve savlı saptamasının kesin tarihini bilmiyoruz; büyük olasılıkla 1920’li yıllarda öne sürdüğü, sonradan üzerine geri döndüğü, Tanpınar’a uzanmış bir görüş. Buradan, bir çırpıda, geleneksel tasvir sanatlarımızı, minyatür geleneğini hiçe saydığı sonucuna varmak yanlış olur:

    Bellini, madalya ustası olmadığı halde Fatih portreli bir madalya da yapmıştı.

    O bağlamda Acem kültürünün etkisi altında kaldığımızı düşünmüş, Batı resim sanatının perspektif ve üçboyutluluk sorunlarını çok önceden çözerek, mimetik hünerle dev bir görsel bellek oluşturduğuna kıskanarak bakmıştı. Aynı yazıdan aktarıyorum:

    “Eski şehirlerimizi göremiyoruz; yanmış yâhut yıkılmış nice binâlarımızı göremiyoruz; eski kıyâfetlerimizi göremiyoruz; o kıyâfetlerin asırlar arasında, yavaş yavaş nasıl tekâmül ettiklerini anlayamıyoruz; vatan kurduğumuz eski seferlerimizi, eski meydan muhârebelerimizi, bu muhârebeleri başaran şerefli ordularımızı göremiyoruz. Ah, ah… Resimsizlik yüzünden daha neleri, daha neleri göremiyoruz”.

    Başta Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun İslâmda Resim Yasağı ve Sonuçları (1971-1973) eseri olmak üzere, bu konuda çok mürekkep akıtıldığını biliyoruz. Resim yasağı İslâm dinine özgü bir seçim değildi, bütün tektanrılı dinlerin geçirdiği evrelerdendir. Tasvir yasağı, kaldı ki, “olmazsa olmaz” bir dinsel zorunluluk olmamıştır, İslâm peygamberinin yüzünü konu edinme türünden birkaç konu dışında: İkonaklaşma olgusu siyasal ve kültürel düzleme aittir. Son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi’nin ressam olması bana kalırsa yeterli gösterge.

    Batılı resim anlayışı Osmanlıların dünyasına 19. yüzyılın ikinci yarısında Şeker Ahmet Paşa, Osman Hamdi Bey ve Süleyman Seyyit kuşağıyla girdi; gayrımüslim ressamları ayıracak olursak. Bu gecikmenin, modern sanat bağlamında ciddi bedelleri olduğunu söylemek gerek. (Bedel çerçevesinde tartışılmaya değer: Batılılaşma hareketlerinin gelenek sanatların çöküşünü hızlandırdığı doğru mudur? Yoksa, bu çöküşü modernizmin kaçınılmaz sonucu saymak mı doğru yorumdur?).

    Osmanlı tarihinde bu bağlamda bir dönemeç yaşandığı bilinen gerçek: Beşyüzyıl önce, İstanbul’un fethini izleyen yıllarda. İpşiroğlu bir çerçeve sunar: “Osmanlı Sarayı’nın Batı’ya açık olduğunu, özellikle Rönesans’ın en güçlü silâhı olan resim sanatına büyük bir ilgi gösterdiğini biliyoruz. Fatih Sultan Mehmet, Gentile Bellini’yi İtalya’dan getirterek portresini yaptırdığı zaman acaba ne düşünmüştü? Bir sanatçıya model durarak portre yaptırmak Doğu’da yerleşmiş bir gelenek değildi. Fatih, aynaya bakarmışcasına yüzünü resimde görmek için mi Bellini’ye resmini yaptırmıştı? Bu da düşünülebilir. Fakat Fatih’in biyografisi gözönünde tutulursa, bu açıklama yetersiz kalır. Çünkü onun, aynı ustaya sarayının duvarlarına freskler yaptırdığını, yabancı sanatçıları sarayında misafir ettiğini, çevresine bilginleri toplayıp Batı dünyasının kaynakları hak- kında bilgi edinmeye çalıştığını da biliyoruz”.

    Gentile Bellini’nin 1480 tarihli Fatih Sultan Mehmet portresinden detay, National Gallery, Londra.

    Yaygın biçimde paylaşılmış düşünceler bunlar. Bellini’nin Londra National Gallery koleksiyonundaki Fatih tablosu, 1999 sonunda “Ressam, Sultan ve Portresi” başlığı altında Kâzım Taşkent galerisinde sergilendiği sırada yayımlanan katalogda konu ayrıntılı olarak yeniden didiklenmişti.

    Ünlü, tartışmalı ama ilginçliği tartışılmaz monografisinde Franz Babinger, Fatih-Bellini ilişkisiyle bağlantılı somut verilerle kimi rivayetleri içiçe geçirmişti: “Bellini yalnızca sultanın ve maiyetinin portrelerini yapmakla kalmadı, sarayın odalarını da erotik ve muhtemelen müstehcen tablolarla (aslında bu tablolar açıkça “cose di lussuria”dır [şehvet nesneleri]) donattı” diyor Alman tarihçi ve Fatih’le ilgili olarak ekliyor: “İslâm’ın resimleri yasaklamasına aldırmayarak, sarayındaki din adamlarına gözüpekçe karşı gelmişti. Ama yine de Batılı ressamların tablolarına bakarken huzursuz, neredeyse rahatsız olurdu. Gentile Bellini gibi bir ölümlünün, tablolarında canlı varlıklar oluşturabilme gibi doğaüstü, neredeyse ilâhi bir yeteneğe sahip olabilmesine hayatı boyunca şaştı. Bellini portresini yapmayı bitirdiğinde, bu tabloyu mucize olarak gördü”.

    Gelgelelim Babinger, burada söyledikleriyle çelişen bir başka rivayet, kesinkes doğrulanmamış bir anekdot aktarmaktan da geri durmamıştır: “Bellini bir gün sultana vaftizci Yahya’nın kellesinin uçurulması üstüne yapığı bir resmi göstermişti. Sultan resme uzun uzun baktıktan sonra ressamı övdü ama bir hata yaptığını, çünkü kafası kesilmiş adamın boynunun fazla uzun olduğunu ekledi. Kafası kesilen insanların boyunlarının büzüldüğünü söyledi. Bunu kanıtlamak için bir köle getirtip resamın gözlerinin önünde kellesini uçurttu. Ridolfi’nin söylediğine göre, Bellini öyle dehşete kapılmıştı ki, hemen Venedik’e döndü”.

    Sinan Bey’e atfedilen portreden detay, Fatih Albümü, Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı

    Fatih’in, mimarı Azâtlı Sinan’ı öldürtüş biçimindeki şiddet dolu yaklaşım gözönünde tutulursa, bu olayda inandırıcılık payı bulunabilir şüphesiz; kendi payıma, gene de, Bellini’nin dönüş nedeninin bu olduğuna ihtimal vermiyorum: Saraydaki işi bitmiş, görevini yerine getirmişti; ülkesine hediyeler behiyelerle gönderilmiştir. Babinger, “bu Venedikli tacirin orada geçirdiği görece olarak kısa zaman içinde bir okul açtığı, hatta yerel ressamlardan bir tekine bile Batılı resim tekniğini öğretebildiği şüphelidir” diye yazar.

    Doğru mudur?

    Kayıtlarda doğrulayamadığımız bilgi kırıntıları dolaşıyor. Elif Naci, Şarkta Resim (1943) başlıklı küçük kitabında dokunup geçmiş: “Fatih Mehmed’in meşhur portresini yapan Gentile Bellini’nin talebesi Bursalı Şiplizade Ahmed’in isminden başka eserine tesadüf etmek kabil olmamıştır. Bu Şiplizade Ahmed’in eserlerinin II. Beyazıt zamanının taassubuna kurban olduğu söylenmektedir. Bellini’nin resimleriyle beraber pazarda İtalyan tüccarlar tarafından satın alınmış olması ihtimalinden de bahsedilmektedir”.

    Sanat tarihçisi Günsel Renda, Nakkaş Sinan Bey’in “İtalyanlarla çalıştığı kaynaklarda belirtilmiştir” dedikten sonra, Sinan Bey’in öğrencisi Şiplizade Ahmed’den de sözeder. Renda, Fatih döneminde İstanbul’da tutsak olan ve bir kitap yazan Angiolello’nun “II. Bayezid’in tüm freskoları yokettiği ve portreleri pazarda sattırdığı” görüşünün doğruluğundan, Fatih’in oğlunun “gerçek bir sanat koruyucusu” olduğu gerekçesiyle kuşku duyduğunu belirtir ama, bu kanısını paylaşan yoktur: Babinger başta konunun uzmanı tarihçiler de; Yalçın Küçük, Ece Ayhan, Nedim Gürsel de “sofu” Beyazıd’a faturayı kesmişlerdir.

    Bize, iki soru ve bir ‘geridönüşlü hülya’ kalıyor:

    • Şiplizade Ahmet’e ilişkin somut izler bir köşeden bir gün çıkabilir mi?

    • Topkapı duvarlarından birinde, sıva tabakasının altında erotik bir fresko bekliyor olabilir, günü gelirse ortaya çıkarılabilir mi?

    Ve Fatih’in ölümünün ardından tahta büyük oğlu yerine küçüğü geçmiş olsaydı, resim sanatımızın beşyüzyıl öncesinden başlayarak yörüngesi değişir miydi?