Etiket: sayı:16

  • Yılanlı Yalı’dan yalanlı yalılara…

    Yılanlı Yalı’dan yalanlı yalılara…

    Boğaz turlarında yalılardan ve sahiplerinden bahsedilmesi yasaklandı. II. Mahmut döneminde ise, padişahın Bebek’te beğendiği bir yalıyla ilgilenmemesi için “Yılanlıdır sultanım” yalanı uydurulmuş, bugüne kadar gelen Yılanlı Yalı ismi böyle doğmuştu.

    İstanbul’un en sevilen tarihî, turistik alanlarından biridir Boğaziçi. Hergün onlarca tekne ile yerli ve yabancı ziyaretçiler iki kıtanın arasındaki bu muhteşem deniz yolunda ilerler. Kıyılarda, yamaç ve tepelerdeki kaleler, camiler, saraylar, yalılar izlenir, rehberler yapılar hakkında kısa bilgiler verir. Boğaz’ın geçmişi, gelenekleri, iz bırakmış çarpıcı kişilikleri anlatılır. 

    En çok ilgi çeken konulardan biri de yalılar ve onların eski-yeni sahipleridir. Onların çarpıcı hayatı, aşkları, tuhaflıkları, aşırılıkları, yolsuzlukları, devlet adamlarının, edebiyatçıların her türden anıları konuşulur. Bol bol dedikodu yapılır. Öyle saklanılan, kimsenin görmeyeceği bir yapı değildir yalılar. Önünden dünyanın en işlek deniz yollarından biri geçer. Yalı sahibi olmak böyle bir şeydir. Sahiplerine nefis bir manzaraya karşı yaşama yanında, zenginliği ve gücü herkese sergileme imkânı da verir. Hele tarihî bir yapı ise, geçmişten günümüze yaşanan fırtınalı hayatın izleri de yeni sahibinin ismi ile birlikte sergilenir. 

    Bakanlığın ilgili kurumlara ve firmalara gönderdiği 4 Ağustos 2015 tarihli yazı.

    Yalı deyip geçmeyin. Osmanlı tarihinin Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya kadar her bölgesi ile ilgili birçok ilginç olayı bu yapılarda geçmiş ya da kahramanları bu yapılarda vakit geçirmiştir. Bu nedenle yalılar siyasetin hep içindedir. 

    Örneğin Osmanlı Devleti’nin darphanesinden sorumlu olan Düzyanların bazı fertleri yolsuzluktan suçlu bulunmuş, yalılarının pencerelerine asılarak cezalandırılmıştı. Yalının sonraki sahipleri Mısır’ın yöneticileri olan hidivlerin soyundan gelen Sait Halim Paşa idi. Orada yönetime gelme şansını kaybeden paşa, Osmanlı sadrazamı olmayı başarmış hatta Osmanlı Devleti’ni 1. Dünya Savaşı’na sokan Alman gemilerinin kabulüne de bir görüşe göre bu yalıda izin verilmişti. Birçok el değiştiren yalı, Turgut Özal zamanında çok kullanılmış, Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında ise garip bir yangın ile kısmen harap olmuştu. 

    Neredeyse her yalı benzer şekilde büyük küçük hadiselerin, skandalların kahramanıdır. Bu muhteşem deniz yolunda gezenlere de bu hikâyeler anlatılır. Yalıların bugünkü sahipleri de önemlidir. Olağanüstü rakamlarla alınıp satılan yalıların her durumu haberdir ve meraklıları bunları takip eder. Yalıların fiyatları çoğu zaman eski sahipleri ya da alıcıları tarafından gazetelere bildirilir. Yalıyı bir servet ödeyerek satın almak da, kimi zaman “duyurulması gereken” bir konudur ve sahibine ciddi “saygınlık” sağlar. 

    Yukarıda Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin Sarıyerdeki Yalısı (önünde iskele olan), aşağıda, Reza Zarrab’ın yeni restore edilen yalısı (ortadaki beyaz yalı)

    Sık sık gazetelerde televizyonlarda buralardaki “mütevazı hayatlar”ını sergileyen bazı yalı sakinleri, zaman zaman da bu ilgiden duydukları rahatsızlığı dile getirir. Bu rahatsızlık da kimi zaman gündeme gelmenin bir yolu olur. Ancak son günlerde İstanbul Liman Başkanlığı’na yapıldığı iddia edilen şikâyetler sonucunda, devlet daireleri ve şahıslara ait yalılar hakkında konuşulması, Bakanlık kararıyla resmen yasaklandı! 

    Evet, şaka değil. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın, Boğaz’da turistik gezi hizmeti veren firmalara, seyahat acentalarına ve turist rehberlerine gönderdiği 04 Ağustos 2015 tarihli yazıda aynen şöyle deniyor: “Gemilerle yapılan Boğaz turları ve gezilerde, sosyal/ toplumsal amaçlı olmayan ve özel mülkiyete ait taşınmazlarla ilgili bilgilerin kesinlikle anons edilmemesi, özel mülkiyete ait taşınmazın sahipleri hakkında kurumsal veya kişisel isimlerin/ ünvanların belirtilmemesi gerekmektedir”. 

    Yani bundan böyle, üzerine kaçak kat çıktığı yalısının önünden geçerken, “bu yalı da Reza Zarrab”ın denemeyecek. Çok merak eden olursa, rehber ilgili kişinin yanına giderek kulağına fısıldayacak. Veya örneğin Sarıyer civarından geçerken, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin fakirhanesinden bahsedilemeyecek. Hele hele bunun 12 milyon TL’ye alındığı, tadilatın devam ettiği, tarihî eserde aslına uygun restorasyon yaptırıp yaptırmadığı gibi konular hiç açılmayacak. 

    Güler misin, ağlar mısın, yoksa konuyla ilgili Osmanlı dönemine ait bir hikaye mi anlatırsın? Sonuncuda karar kılalım: Osmanlı sultanlarının Boğaz’da saltanat kayıkları ile yaptıkları gezi ve yolculuklarda onlara Bostancıbaşılar refakat ederdi. Sultan zaman zaman yalıları ve sahiplerini sorar, onlar hakkında bilgi alırdı. Bostancıbaşılar bu bilgileri verebilmek için yalı sahiplerinin isimlerini içeren defterler tutarlardı. Bostancıbaşı defterleri denen bu listelerde yalılar ve sahipleri tek tek anlatılmıştır. 

    Boğaz’ın en meşhur yalılarından Bebek’teki Yılanlı Yalı’nın hikâyesi de çok anlatılmıştır. Sultan II. Mahmud bir Boğaz gezisinde yalıyı işaret edip “sahibi kimdir” diye sormuş. Yanındaki Musahip Said Efendi, padişahın bu merakından çekinip, yakını olan yalı sahibini kurtarmak ve konuyu kapatmak için “aman sultanım geçelim, o yalı yılanlıdır” demiş. Sultan durumu anlamış ama bu yersiz telaşa gülüp geçmiş. Hikâye kentte yayılınca, yapının adı da Yılanlı Yalı kalmış. Bugünün rehberleri de turistleri gezdirirken bundan böyle benzer hikayeler uydurmak zorunda kalacak.

  • 1975’in Bodrum’u “duymayıp duru”

    1975’in Bodrum’u “duymayıp duru”

    Merkez Adliye Camii’nin yanından eski Bodrum Çarşısı’na doğru yürüyen hanımın yolunun üzerinde bir hayalet! 1975’den günümüze miras kalan suret, el arabasına kurulmuş, en havalı pozunda. Henüz küçücük bir sahil kasabası Bodrum, hayat yavaş akıyor. Kahvaltı Raşit’in kahvesinde, ardından deniz ve güneş. İkindi vakti Azmakbaşı’nda lokma keyfi, akşam yemeği Han Taverna’da. İncir deposundan bozma Hadigari’de demlenen gece, ilerleyen saatlerde Halikarnas diskoya akıyor. Kandiller en nihayet mütevazi pansiyonlarda sönüyor. El yapımı sandaletler, espadrillerle, süngerler, deniz kabuklulularından hediyelikler ve bergamut reçelleri için ise mutlaka çarşıya uğranıyor. İki dildeki “hoşgeldiniz” tabelasına bakılırsa, günümüzün uçsuz bucaksız Bodrum’u o naif çağda sevimli çarşısının hemen girişinde başlıyor.

  • 5 yıldızlı cezaevi

    5 yıldızlı cezaevi

    Sultanahmet Cezaevi’nin kapısında çekilen fotoğrafta, borçları nedeniyle hapis yatarken yeni İcra ve İflas Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle tahliye edilen altı mahkûm görülüyor. Yeni yasa, özel kişi ya da şirketlere olan borçları nedeniyle icralık olanların tahliyesini sağlarken, devlete borçlu olanların mahkûmiyeti devam etmiş. 1986 yılına kadar cezaevi olarak kullanılan ve çok sayıda ünlü mahkûma da evsahipliği yapan Sultanahmet Cezaevi, günümüzde Four Seasons Oteli olarak hizmet veriyor.

  • ‘Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın…’

    ‘Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın…’

    Bir yerin “yerlisi” olmak, Türkiye coğrafyasında ne kadar mümkün? Türkler geldiğinde Anadolu’da kimse oturmuyor muydu? Bugün ülkemizdeki her iki aileden birinin ataları 80-100 sene önce Balkanlar’dan veya Kafkaslar’dan mecburi göçlerle gelmedi mi? Günümüzde örneğin dedesi veya ninesi İstanbul’da doğmuş kaç İstanbullu vardır? Yurt bellediğimiz şehirleri, semtleri, beldeleri, yabancı istilacıların tahayyül bile edemeyeceği biçimde “bellemiş” bir milletiz. En büyük Türk-
    Osmanlı kültürkırımını, bizzat torunlar gerçekleştirmiştir. Göçebe kültürün özgün biçimlerini Anadolu gelenekleri ve İslâmiyet’le harmanlayan atalarımız, bu coğrafyayı, kendini, insanı, sosyal dokuyu zenginleştirmişti. Tarih sonsuza dek bu mirası yazacak. Mirasyedi torunlar ise hatırlansalar dahi pek iyi anılmayacaklar.

    Birbirine düşmüş, düşman olmuş, hatta varoluşunu öteki bildiğinin yokoluşuna bağlamış; kinle, nefretle, adaletsizlikle beslenen ve bu duruma düştüğüne üzülmek bir yana, düşürüldüğüne inanan “mağdurlar” ülkesi Türkiye.

    Yolda karşılaştığımız ve genellikle insan muamelesi yapmadığımız Suriyeli göçmen bize şöyle diyor: “Bu ülkenin zaten öyle bir içine etmiş, kendinize öyle bir kötülük yapmışsınız ki, ben istesem bile size daha fazla fenalık yapamam. Sadece çocuklarım ölmesin diye gelmek, daha doğrusu buradan geçmek zorunda kaldım. Denize düştüm, size sarıldım…”

    Yakın tarihin acı cilveleri saymakla bitmez. Bugün Yunanistan’a gitmek zorunda kalan Suriyelinin büyük dedesi, 1920’lerde Yunanistan’ı terketmek zorunda kalanları kendi ülkesinde ağırlamıştı. Bu bakımdan kimin yurt edindiği yerde kaç kuşak kalacağı, kimin sırtına canyeleği takarak kucağında çocuklarıyla denize doğru koşacağı belli olmaz.

    Yerleştiğimiz yerleri sadece sözde vatan sayarak, doğayı ve çevreyi geri dönüşsüz biçimde tahrip ederek, gelişmeyi ve ilerlemeyi bina, köprü, yol yapmak sanarak, ucuzlatılmış bir cumhuriyet ve Mustafa Kemal edebiyatı veya abartılmış bir Osmanlı ve ecdad sahtekarlığı ile bu topraklarda ne kadar kalıcı olabiliriz?