Kayseri Pınarbaşı’nda bulunan Melik Gazi Türbesi’ndeki 900 yıllık mumyanın başına gelmeyen kalmadı. Hastalıklara şifa olacağı ya da cinsel gücü arttıracağı inancıyla eli koparıldı, dişleri söküldü ve çalınan parçalarından çorba yapıldı.
Ankara Üniversitesi Tarih Enstitüsü öğrencileri ve asistanlarının 1947 yazında katıldığı bir inceleme gezisine götürüyorum şimdi sizi. Rotaları Orta Anadolu. Selçuklulardan, Hititlerden kalan tarihi eserleri görecekler. Konya’ya, Beyşehir’e, Karaman’a, Kayseri’ye ve Nevşehir’e gitmek üzere 23 Haziran’da Ankara’dan trenle yola koyuluyorlar. Başlangıçta gezinin süresi 15 gün olarak planlanıyor, ama sıcaktan mı, yorgunluktan mı bilinmez, kafile 2 Temmuz’da Ankara’ya dönüyor. Kafileden bir kişi hariç. Asistanlardan Halil İnalcık incelemelerine devam etmek üzere Kayseri’de kalıyor. Geziyle ilgili tüm ayrıntıları da onun ertesi yıl, Halil Demircioğlu ile DTCF dergisinde yayınladığı makaleden öğreniyoruz.
Gezinin zamanı kısacık ve programı çok yüklü. Bir gün, bir gece süren tren yolculuğunun ardından 24 Haziran’da Konya’ya varıyorlar. Konya Müzesi, Mevlana Türbesi’ni, etraftaki camileri görüp Beyşehir’e geçiyorlar. Buraya gitmelerinin tek amacı, Hititlerden kalma bir abideyi, Eflatun Pınar’ı görmek. Oradan yine trenle sadece üç saat geçirecekleri Karaman’a hareket edip yine camileri ve Yunus Emre Türbesi’ni ziyaret ediyorlar. “Orta Anadolu stepinin güneydoğu ucundan dolanarak” 29 Haziran’da Kayseri’ye varıyorlar. Zamanlarının çoğu da burada geçiyor.
Kafiledeki herkes tarihçi olunca ziyaret ettikleri yerlere faydaları da dokunuyor. Girdikleri hanlarda, kıyıda köşede kalmış kitabeleri tespit ediyor, o güne dek okunamamış yazıları çözüyorlar. Bir kervansarayın kırık, kısmen yok olmuş kitabesi üzerinden mimarının adını tespit ediyorlar. Beyşehir civarında unutulmuş iki kervansaray bulup müze müdürlerine buralarda inceleme yapılması için haber salıyorlar. Çoktan yok olmuş tarihi eserlerden, okudukları Avrupalı seyyahlar aracılığıyla haberdar olduklarından, halen ayakta olan eserleri koruyabilmek için yetkililerle görüşüyorlar.
Hititlerden, Selçuklulardan, Osmanlılardan kalan tarihi miras daha o zamanlarda, 1947 itibariyle pek parlak durumda değil. Konik çatılı Selçuklu yapıları harap halde. Konya’da bazı camilerin duvarları çatlak, mermer levhalar sökülmüş, bazı minareler yarı yıkık ve Karatay Medresesi’nin çinileri de çoktan çalınmış. Hititlerden kalan Eflatun Pınar abidesinin büyük taş blokları birbiri üzerine devrilmiş, bazıları kısmen toprağa gömülmüş, abidenin üzerindeki resimlerse silinmeye yüz tutmuş. Beyşehir’de bazı medreselerden geriye sadece kapıların kaldığını görüyorlar. Sütun ve taşların bazı kaymakamlarca başka yapılarda kullanılmak üzere taşıtıldığını öğreniyorlar. Yine burada, bir vakfa ait tarihi değeri yüksek bazı kitapların bir araba ile Beyşehir gölüne döküldüğünü duyuyorlar. Kayseri’de, savaş zamanında askerlere, sonra da muhacirlere barınak olan tarihi eserlerdense geriye pek az şey kalmış.
Danişmend hükümdarı Melik Gazi Melik Gazi Türbesi, Pınarbaşı ilçesine bağlı, adını da türbeden alan bir köyde. Köylüler civarda Türbeliler olarak anılıyor, köyün resmi adı ise hâlâ Melikgazi. 12 metre yüksekliğindeki, iki katlı türbenin alt odasında Danişment hükümdarlarından Melik Gazi’ye atfedilen bir mumya bulunuyor.
Bütün bu harabe karşısında üzüntülerini gizlemeyen yazarlar, makalelerinde yeri geldikçe, alınabilecek önlemlerden, yapılması lazım gelen işlerden bahsediyorlar. Geleceğe dair çok iyimser bir de temennileri var: “Meydan, yol açmak bahanesiyle eşsiz kıymette tarihî eserlerimizin kazma altında yok edilmesine gelince, her halde bu devir artık kapanmıştır sanıyoruz.”
2 Temmuz’da Ankara’ya geri dönen kafileden geriye bir tek Halil İnalcık kalıyor Kayseri’de, çünkü İnalcık’ın şehirde görmek istediği iki kütüphane ve bir de türbe var. Kendi sözleriyle “Kayseri’ye gelmişken Anadolu’da en eski Türk abidelerinden olan Melik Gazi türbesini de gezmeden dönmek” istemiyor.
Melik Gazi Türbesi, Pınarbaşı ilçesine bağlı, adını da türbeden alan bir köyde. Köylüler civarda Türbeliler olarak anılıyor, köyün resmi adı ise hâlâ Melikgazi. Araçla ulaşılamayan sarp bir yoldan, “diğer Türkmen köylerinin arasından geçerek” varılıyor buraya. İnalcık türbenin diğer Selçuklu türbelerinden sırlı tuğlalarıyla ayrıldığını belirtiyor makalede, fakat tuğlalardan daha çarpıcı başka bir özelliği de var bu yapının. 12 metre yüksekliğindeki, iki katlı yapının alt odasında Danişmend hükümdarlarından Melik Gazi’ye atfedilen bir mumya bulunuyor.
Köy muhtarının eşliğinde mumya odasına giren İnalcık’ın gözüne ilk çarpan odayı aydınlatan iki küçük pencere. Buradan içeriye giren havayı mumya için bir tehlike olarak niteleyen İnalcık, tahta bir tabut içinde, pamuklara sarılmış halde, “eti karnının üstüne konmuş,” ortadan uzun boylu bir insana ait bu mumyayı görüyor. Diğer tabutların yanında bu, biraz daha yüksekte. İnalcık diğer tabutların Melik Gazi’nin haremine ait olduğunun söylendiğini belirterek o gün, orada yaşadığı heyecanı şu sözlerle aktarıyor: “Anadolu’nun ilk fâtihlerinden birine ait bu cesetle karşı karşıya bulunduğum bu anın heyecanını hiçbir zaman unutamıyacağım.”
Unutmuyor da! Bu, İnalcık’ın mumyayı ilk ve son görüşü. Yaptığımız uzun telefon görüşmesinde bir daha da buraya gitme şansı bulamadığını aktarıyordu. O günden hatırladığı mumyanın çok da kötü durumda olmadığı. Oysa ilerleyen yıllarda, 12. yüzyıldan kalma olduğu, yani yaklaşık 900 yıllık olduğu düşünülen mumyanın ve türbenin başına bir dizi felaket gelecek. Görüşmemizde kendisine aktardığım bu felaketler zincirini şimdi size de aktarıyorum.
Zincirinin ilk halkasının, Halil İnalcık’ın 1947’deki ziyaretinde farkına varmamış olabileceği bir ayrıntı olduğunu varsayabiliriz. Rivayete göre daha 1935’te mumyanın sol eli çalınıyor. Devasız hastalıklara şifa olacağı inancıyla yapıldığı düşünülüyor bu hırsızlığın. Elin kimler tarafından, ne ara alındığı da bilinmiyor. Fakat bu olay, bir dizi benzer başka girişimin de habercisi gibi. Yine söylenenlere göre, zaman içinde mumyanın dişleri çıkarılarak öğütülüyor ve suya karıştırılarak şifa niyetine içiliyor. Bir gazete haberine göre çorbalara karıştırılıp kaynatılıyor. Çocuk sahibi olamayan kadınlar sorumlu tutuluyor bu işten. Mumyanın deri ve kemiklerinden alınan küçük parçalarınsa muhtelif hastalıklara iyi geldiğine, cinsel gücü arttırdığına inanılarak yendiği söyleniyor. Aynı şekilde türbenin harcına karıştırıldığına inanılan geyik sütünün de şifa olarak görülmesiyle, türbe duvarından küçük parçalar koparılıyor zaman içinde.
Bir diğer söylentiye göre 1978’de türbenin alt odasına elinde mumlarla giren bazı kişiler mumyanın tutuşmasına sebep oluyor. Çıkan yangın suyla söndürülmek istenince mumya bu kez ıslanmaktan mütevellit başka türden bir zarar görüyor. Yangın, mumyanın kafatasının kısmen kararmasına neden oluyor.
1996’da yayınlanan başka bir habere göre, İslamiyette mumyalama geleneğinin olamayacağı, “bunların hep uydurma” olduğu gerekçesiyle mumya toprağa gömülüyor. Bu gömme işi Vakıflar Bölge Müdürlüğünün girişimiyle ve İl Müftülüğü’nün gözetiminde yapılıyor. Dört sene sonra, 2000’de ise Kayseri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu bu gömme işleminin kurul kararı olmadan yapıldığı ve hem yapının, hem de mumyanın tescilli tarihî eser sayılmaları gerekçesiyle topraktan çıkarılmasına karar veriyor. Mumya üzerinde toprakla yeniden tabuta yerleştiriliyor. Bu toprağa gömme meselesinin konuşulduğu günlerde mumyaların koktuğu ve güneşte kurutulmaları lazım geldiği de tartışılan konular arasında.
Yine 1990’ların sonunda mumyanın meşhur bir ziyaretçisi var. O günlerin en ses getiren televizyon yapımcılarından Saadettin Teksoy’u, programının başında türbenin dışında görüyoruz. Heyecanlı ve biraz da korku dolu. Sandukaların hemen yanında, yerdeki bir kapağı açarak birkaç basamaklık ahşap bir merdivenden alt odaya iniyor. Burada izleyicilerinden çocukları ekrandan uzak tutmalarını isteyip, kalp rahatsızlığı olanları da uyarıyor. Tabut açılıyor ve uzun uzun görüntü alınıyor. Televizyon ekranlarında görünen İnalcık’ın tasvirine benziyor. Pamuklar içinde bir ceset görüyoruz, kafatası biraz kararmış. Küçük odada, mekânın elverdiği ölçüde yapılan çekimlerde mumyaya bol bol yakın plan çekim yapılıyor.
2014’te yayınlanan bir gazete haberinde ise türbenin bakımsızlıktan harap durumda olduğu ve güvercinlere yuva haline geldiği belirtilmiş. Bu “bakımsızlıkta son nokta” olarak gösterilen güvercin yuvası haline gelme meselesi, türbenin başına gelen en kötü şeylerden biri olmayabilir tabi, insanların verdikleri zararı düşününce. Yine de bu haberden kısa bir süre sonra türbenin restorasyonuna girişiliyor ve gazetelerde vali tarafından onarım, bakım sayesinde etrafın “aslına uygun hale” getirildiği iddia ediliyor. Bu haberlerde mumyaların durumuna dair ayrıntı verilmiyor.
Bütün bu hikâyeler, felaketler bir yana, aslında Melik Gazi isimli birine atfedilen bu mumyanın kime ait olduğunu da kimse bilmiyor. Türbede bir kitabe yok. Halil İnalcık’ın makalesinde satır arasında, tedbirle davranarak belirttiği gibi mumya Danişmendlilerden Melik Gazi’ye atfediliyor. Bu atfa rağmen, yaygın inanışın etkisiyle İnalcık da, “Anadolu fatihlerinden birinin karşısında olma ihtimali”yle heyecanlanmış olmalı. Kendisi de makalede “Melik Gazi’ye ait türbe üzerinde, Danişmendlilerden hangi Melik Gazi’ye ait olduğunu gösteren bir kitabe” olmadığını belirtiyor.
Bir afrodizyak olarak mumya Bir söylentiye göre 1978’de türbeye elinde mumlarla giren bazı kişiler mumyanın tutuşmasına ve kafasının kısmen kararmasına sebep olmuş. 8 Haziran 2000 tarihli Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde, lime lime edilen mumyanın parçalarından kısır kadınlara şifa ve erkeklere afrodizyak niyetiyle çorba yapıldığı haberi var.
Mezar taşı sahibi olabilmenin bile toplumun üst tabakalarından olanlara kısmet olabildiği bir tarihte, anıtsal bir yapı içinde, özel işlemlerden geçirilerek korunmaya çalışılan bu mumyanın önemli birine ait olduğuna hiç şüphe yok. Danişmendliler, 1071’den sonra bugünün Çorum, Tokat, Kayseri, Malatya civarlarında kurulan ve 12. yüzyıl boyunca bölgede etkinlik gösteren bir beylik. Bu dönemde yaptıkları bu türbe ve benzeri bazı yapılar Danişmendlileri Anadolu tarihinde iz bırakanlar arasına sokuyor. Lakin Anadolu’da birden fazla Melik Gazi türbesi var. Örneğin Niksar’daki, bizzat devletin kurucusu olan Melik Gazi’ye atfedilirken Erzincan Kemah’ta bulunan ve içinde başka bir mumyayı barındıran türbe Mengüceklilerle ilişkilendiriliyor. Aynı isimle türbeler, Çorum, Kastamonu, Kırşehir ve Eskişehir’de de var, çünkü hükümdar anlamına gelen melik olmanın yanı sıra, gazi olmak da Anadolu’nun savaşlarla örülmüş tarihinde sık rastlanan bir durum.
Bu arada anlaşılan kimse mumyaları tarihlendirme girişiminde bulunmuyor. Türbenin mimari özellikleri hakkında yapılmış onlarca yayını bir kenara koyarsak, mumyayla ilgili bilimsel bir araştırma yapılmadığı anlaşılıyor. Biraz da bu sebepten olsa gerek, mumya etrafında biriken hikâyeler Anadolu folklorunun ögelerini de içererek çeşitleniyor. Bir zamanlar türbenin etrafına bırakılan suyun ertesi sabah kullanıldığının gözlendiği iddia ediliyor. Türbeden çocuk ağlamaları geldiğine inanılan zamanlar da var. Pertev Naili Boratav’a göre evliyaların vücutlarını ölümden sonra çürümekten koruyabilme kerametine sahip olmaları da yaygın Anadolu inanışları arasında. Nitekim mumyayı, belli işlemlerden geçirilerek korunmuş bir ceset olarak değil de, Tanrı’nın sevgili bir kulu olarak benimseyenler de var. Belki yine folklorik olarak nitelenebilecek başta bir anlatıda ise 1935’te çalındığı iddia edilen elin, zaten mumyalanma sırasında yerinde olmadığı, Melik Gazi’nin sol elini bir savaşta kaybettiği söyleniyor.
Bütün bu hikâyenin en çarpıcı yanı insanların bir evliya, mumya, melik, gazi, ama sonuçta bir ceset ile kurdukları garip, tekinsiz, korku dolu ama bir o kadar cüretkâr ilişki değil mi? Mumyanın 900 yılı atlatarak nasıl günümüze dek ulaşabildiği de belli değil. Pınarbaşı ilçesinin, içinde çok az sakin barındıran bu küçük köyü haftasonları ziyaretçi akınına uğruyor, herkes türbeye saygı gösteriyor. Diğer yandan ne zaman oraya konduğu, kime ait olduğu belli olmayan bir beden, hastalıklara, çocuksuz kalanlara derman olur diye parça parça götürülüyor. Dermansız hastalığı başına gelen bilir, toplumun gözünde çocuksuz kadın olmak da hiç kolay değil, ama galiba Anadolu’da mumya olmak da çok zor.
Yaptığımız görüşmeden bu yazıda bahsetmeme izin veren Halil İnalcık’a teşekkür ederim.
General Suharto’nun askerî darbesini takibeden iki yıl boyunca, Endonezya’da 1 milyondan fazla sivil öldürüldü. Sadece komünistlerin değil, kadınların, çocukların, Çinlilerin, Hıristiyanların, ılımlı Müslümanların evlerinde yakıldığı, linç edildiği toplu katliamlara dünya gözünü kapadı. 50 yıl sonra bu acı miras hâlâ ülkenin üzerinde duruyor.
Yakın tarihin en kanlı bastırmalarından biri 50 yıl önce 30 Eylül gecesi Endonezya’da başladı. Uluslararası Af Örgütü 1977’de, “birçok bağımsız gözlemciye göre, bu dönemde süratli bir biçimde 1 milyondan fazla insanın öldürülmüş olması muhtemeldir” derken, 1968’deki bir CIA raporu, 1965-66’da Endonezyalı komünistlerin katliamının yüzyılın en trajik ama aynı zamanda en meçhul olaylarından biri olduğunu belirtiyordu. Yakın dünya tarihinin en büyük kitlesel terör hareketleri arasında sayılan Endonezya katliamı, ülkenin kurucu başkanı Sukarno’nun tek adam yönetimi sürecinde 1965’teki askerî darbeyle başladı. % 90’ı Müslüman olan ama nüfusunun 400 farklı etnik bileşimden oluşan Endonezya’da elli yıl önceki kanlı hadiseleri anlamak için, 1920’lerin sonlarından itibaren ülkede yaşananlara kısaca göz atmak gerek.
İnsan avından toplu kıyımlara 1965’te insan avı şeklinde başlayan cinayetler, neredeyse iki sene boyunca toplu katliamlar olarak devam etti. Askerî rejimin desteklediği paramiliter gruplar, bu katliamlarda aktif şekilde rol aldı.
20. yüzyılın başlarında ülkenin siyasal hayatında biri İslâmi diğeri sosyalist olmak üzere iki milliyetçi (sömürge karşıtı) hareket belirdi. İlk büyük Müslüman parti Sarekat İslam, başlangıçta sosyalist fikirlerden de etkilenmişti. Endonezya Milliyetçi Partisi’nin kurucusu Sukarno, Endonezya hareketinin birliğini sağlamak için milliyetçilik, din ve komünizm arasında bir uyumu hedefleyen “Nasakom” diye bir slogan kullanıyordu. Bu dönemde bugün bütün okullarda öğretilen “Bahasa” dili ulusal dil olarak kabul edildi.
Sukarno, 1928’den itibaren Endonezya gençliğinin sloganı olan “tek vatan, tek ulus, tek dil” sloganını gerçekleştirmek için çeşitli muhalefet hareketlerini bastırdı.
General Suharto
Aynı süreçte stratejisini ve yönetimini değiştirmiş olan Endonezya Komünist Partisi (EKP), Sukarno’nun bu politikasının ilerici yönlerini desteklemek üzere onun yanında yer aldı. 1920’deki sosyalist partinin devamı olan EKP, Çin ve SSCB dışındaki en büyük komünist partisiydi.
2. Dünya Savaşı’nda Japonya tarafından işgal edilen eski Hollanda sömürgesi Endonezya, savaş sonrasında Hollandalıların eski sömürgelerini geri alma niyetlerine karşı dört yıllık bir silahlı mücadeleden sonra bağımsızlığını elde etti. Modern Endonezya’nın kurucu başkanı Sukarno aynı zamanda “bağlantısız ülkeler hareketinin” de kurucusu oldu. Aslında anti emperyalist lider mitinin ardında, popülist ve otokrat bir milliyetçi bulunuyordu.
Endonezya üç meydan okumayla karşı karşıyaydı: Merkezkaç bir dizi hareket karşısında ülkenin birliğini sağlamak; birçok şeriatçı hareketi kontrol edebilmek amacıyla İslâm üzerinde anlaşmak; tarım reformu başta olmak üzere toplumsal sorunlara çözüm bulmak.
Sukarno 1948’den itibaren orduya dayanarak komünist hareketi, 1950’li yıllarda İslâmi bir devlet kurmak için silahlı mücadele yürüten Dar-ül İslâm cephesini ve daha sonra da Hollanda tarafından desteklenen Moluk’daki ayrılıkçı hareketi bastırdı.
1959’da başkanlık gücünü alabildiğine artırmaya yönelik “güdümlü demokrasi” ilkesini ilan etti. Devletin temel ideolojisini oluşturan “Pancasila”, beş unsurdan oluşuyordu: Tartışma ve oybirliği; ülkenin birliği; herkes için sosyal adalet; adil ve medeni bir insanlığa bağlılık; tek bir tanrıya inanç (İslâmiyet, Katoliklik, Protestanlık, Hinduizm ve Budizmin bulunduğu ülkede). Böylece İslâmiyet diğer inançların yanına konulurken milliyetçilik öne çıkarılıyordu. Millet Meclisi 1963’te Sukarno’yu ömür boyu başkan ilan ettiğinde artık seçime de gerek yoktu!
Bu dönemde ağır baskıya uğramış olan EKP, 1955’te yapılan son çokpartili seçimde %16.7 oy almıştı (Sukarno’nun partisi % 22,3; ılımlı Müslüman parti Masyumi % 20.9; Nahdlatul Ulama %18.4 -iki İslâmcı partinin toplamı %39.3 ediyordu). 1962’ye gelindiğinde komünist partinin 3-3.5 milyon üyesi olduğunu söyleniyordu ve kadın, gençlik, sendika gibi kitle örgütlerinde ise yirmi milyona yakın sempatizanı vardı (Ülke nüfusu o zaman 115 milyondu).
Sukarno 1955’te “Üçüncü Dünya”nın uyanışına işaret eden Asya ve Afrika’dan 25 ülkenin katılımı ile (Nehru’nun Hindistanı, Mao’nun Çini…) ile ünlü Bandung Konferansı’nı düzenledi. Soğuk Savaş döneminde üçüncü bir yol arayışı anlamına gelen bu girişim, aynı zamanda Sukorno’nun ülke içindeki sorunları unutturmasının da bir yoluydu.
1957’de dünya pazarına yönelik ihraç mallarının üretiminin düşüşü ve ülkedeki yolsuzluklardan ötürü idarenin bozulmasıyla, ülke ekonomik krize sürüklenmeye başladı. Millileştirilen işletmelerin yönetimini büyük ölçüde askerler aldı. Böylece buradan beklenen sonuç elde edilemediği gibi, yapılmak istenen toprak reformu da direnişle karşılaştı. Bütün bu gelişmeler orduyla EKP arasındaki gerilimi artırdı.
1963’te İngiltere, Borneo adasındaki topraklarını Malezya federasyonuna bırakınca Sukarno’nun sömürge sınırlarını aşan “Büyük Endonezya” düşüncesi ciddi bir darbe aldı. Buna tepki olarak Sukarno, Birleşmiş Milletler’den ve Bretton Woods ürünü kurumlardan çıktı ve tüm yabancı işletmeleri 1965’te millileştirdi. ABD’nin 1948-49’da Hollandalılara karşı desteklediği Sukarno, artık denetlenemez bir unsur haline gelmişti. Üstelik Vietnam Savaşı dolayısıyla bölgede güvenilir müttefiklere ihtiyacı olan ABD için alarm zilleri çalıyordu.
Cinayetlerden haksız hapislere Katliamları takiben, iki milyon masum sivil de keyfi bir biçimde on yıldan fazla hapiste tutuldu. Hayatta kalanlar, bugün hâlâ kısıtlanmış bir hayat sürebiliyor.
30 Eylül 1965 gecesi yedi generalin öldürülmesiyle başlayan olaylar, General Suharto’nun yüzyılın en kanlı darbesini meşrulaştırmak üzere kullanıldı. GS30 (Gerekan Semtember Tiga Puluh- 30 Eylül Hareketi) Sukarno’yu bir darbeden korumak için generalleri öldürdüğünü açıkladı. EKP’nin başkan ve başkan yardımcısı olan Aidit ve Lukman ile birlikte hükümette üç komünist bakan bulunuyordu. EKP ilkin hareketi desteklediğini belirtmişse de hemen geri çekilmiş ve tabanını seferber etmemişti. Buna karşılık General Suharto, öldürülen generaller kendi önünde olduğundan onların tasfiyesinden de istifade ederek ilkin komünistleri veya öyle oldukları iddia edilenleri kitlesel bir kıyıma tâbi tuttu, ardından da Sukarno’yu indirerek 1998’e kadar sürecek diktatörlüğünün yolunu açtı.
Darbenin, Çin tarafından desteklenen bir komünist darbeye karşı ulusal değerleri koruma adına yapıldığı iddia edildi. Öte yandan EKP’nin katliam sırasında herhangi bir direniş gösterememesi, değil darbe özsavunma için bile hazırlıklı olmadığını ortaya koydu.
Önce EKP ve diğer kitle örgütleri kapatıldı. Bir hafta sonra İslâmi bir örgütün anti komünist gençleri (milyonlarca üyesi olan Nhahdlatul Ulema) EKP ve diğer örgüt mekanlarını içindekilerle yakmaya başladı. Ordu aşırı sağ akımları harekete katılmaları için cesaretlendirdi. Katliamlar anti komünist bir çizgide başlamışken, EKP’ye bağlı, sendika, gençlik, kadın örgütlerini aşarak zengin ve sömürücü diye addedilen Çinlilerden, plantasyondaki tarım işçilerine, Hinduizm geleneğine bağlı olanlara dek uzandı.
1965’te insan avı şeklinde başlayan cinayetler, neredeyse iki sene boyunca toplu katliamlar olarak devam etti. Askerî rejimin desteklediği siviller veya yerel milisler, bu katliamlarda etkin şekilde rol aldı. Korkunç yöntemlerin kullanıldığı bu katliamlarda, topluluk önünde linç etme, ibret-i alem için ceset sergileme, sıklıkla uygulanan yöntemlerdi. Bu bilinçli kontrolsüz kıyımlardan Çinliler, Hıristiyanlar, ılımlı Müslümanlar, kısacası Suharto’yu desteklemeyen neredeyse herkes fazlasıyla nasibini aldı. Java, Bali, Sumatra ve Kalimantan’da yüzbinlerce insan öldürüldü. Soğuk Savaş’ın en gerilimli günlerinde, gerek büyük devletler gerekse dünya kamuoyu katliamlara gözünü kapadı. Gerek zorlu coğrafi koşullar gerekse askerî rejimin büyük baskısı, bağımsız gazetecilerin ülkeye girmesini, bölgede çalışmasını imkansız hale getirmişti.
Katliamları takiben iki milyon masum sivil de keyfi bir biçimde on yıldan fazla hapiste tutuldu. Böylelikle bağımsızlıktan beri süregelen ülkedeki iç çekişmeler kanlı bir biçimde “çözülmüş” oldu.
Bugün katliamlardan elli yıl sonra bile, toplama kamplarından çıkanların kimliğinde hâlâ bir kayıt bulunuyor. Aileleri sürekli gözetim altında. 1.5 milyon eski mahkumun itibarının iade edilmesi için sonuçsuz çabalar sürdürülmekte. Yüzbinlerce insan serbest kaldıktan yıllar sonra bile, hâlâ düzenli olarak askerî mercilere görünmek zorunda. Özellikle öğretmenlik, memurluk, gazetecilik, hekimlik, avukatlık gibi bir dizi mesleği icra etmeleri yasak. 20. yüzyılın hâlâ çözümlenmemiş, hesabı verilmemiş bu trajedisi üzerinde sessizlik devam etmekte.
KİTLESEL CİNAYETLER ÜZERİNE İKİ FİLM
Kötüler ve katiller kazandı, adalet 50 yıldır ülkeye uğramadı
İPEK CENT
Endonezya’daki kıyımları konu alan 2012 yapımı belgesel film “Öldürme Eylemi” (The Act of Killing), Voltaire’in şu ünlü ve asap bozucu cümlesiyle başlıyor: “Öldürmek yasaktır, o nedenle tüm katiller cezalandırılır. Tabii kitleler halinde ve bando-mızıka eşliğinde öldürmedikleri sürece.” 1965’te yapılan askerî darbe ile Endonezya’da hükümet düşmüş, ‘sözde komünist’ katliamı başlamıştı. Sırtını devlete dayayan ve 1 milyondan fazla Çinliyi, solcuyu, entelektüeli, sanatçıyı, gazeteciyi, öğretmeni en insafsız yöntemlerle, kimi zaman bizzat kendi elleriyle öldüren paramiliter çeteler, kurbanların aileleriyle hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan aynı mahallede, aynı sokakta yan yana yüz yüze yaşamaya devam ettiler.
Danimarka’da yaşayan ABD’li belgesel yönetmeni Joshua Oppenheimer, uzun süredir planladığı filmi şiddete maruz kalanların gözünden anlatmak amacıyla yola çıkmış. Fakat politik ve sosyal baskı günümüzde de devam ettiği için kimse konuşmaya yanaşmamış. Vahşetin boyutu öylesine büyük ki, tahminen kurban tarafından kimsenin ne olanları anlatmaya mecali var ne de anlatarak ortaya iyi bir şey çıkacağına dair inancı. Sosyal, hukuki veya ilahi, adaletin bugüne dek bir faydasını görmüş değiller. Dolayısıyla yönetmen kamerayı cinayetleri işleyenlere çevirmiş: “Öldürme eylemini bu eylemi gerçekleştirenlerin ağzından dinlemek, bunun da ötesinde onların yaptıklarını kendi zihinlerindeki gibi resmetmelerine imkan tanımak”. Böylece mağdurları dinlemeye alışmış olan seyirci, ilk kez ‘gerçek kötülük’le karşı karşıya kalıyor.
Çekimi altı sene süren 2012 yapımı film, bu ay vizyona giren “Sessizliğin Bakışı” (The Look of Silence) ile bir sonraki aşamaya geçiyor. Bu kez kardeşi katledilen bir adamın, katliamı gerçekleştirenlerle yüzleşmesine tanık olacağız. Bu tüyler ürpetici belgeselden, öncülünden de olduğu gibi, herhangi bir pişmanlık, vicdan muhasebesi, gözyaşı beklemek, katillerin içindeki insanı görmeyi ummak pek akılcı değil. Zaten Oppenheimer da durumu tek bir cümleyle özetliyor: “1 milyon kişinin ölümü karşısında, suç işleyenler hâlâ güç sahibi iken bir kişinin pişmanlığı başarı değildir.”
Bugün Suriye’deki içsavaşın ortasında kalan Halep şehrindeki Hotel Baron, Mustafa Kemal’in 1. Dünya Savaşı sürecinde zaman zaman konakladığı mekandı.
Halep’e 25 Ekim 1918 tarihinde başlayan İngiliz ve Arap saldırısı, Mustafa Kemal Paşa’nın anılarına şöyle yansıyacaktı:
“Bulunduğum otelin kapısından sağa saparak yüründüğü zaman bir dörtyol ağzına tesadüf olunur, o noktaya kadar geldim. Bütün yolları tutturmuştum; düşman tayyaresinden atılan bombalara bazı damlardan atılan bombalar inzimam ediyordu…”
Mustafa Kemal’in kaldığı odada hâlâ fotoğrafları bulunuyordu.
Mustafa Kemal, o dönemde komuta ettiği 7. Ordu’nun kalan birliklerini Halep’in kuzeyine çekecek, kazandığı Katma Meydan Muharebesi (26 Ekim 1918) 1. Dünya Savaşı’nın son Osmanlı-İngiliz muharebesi olacak ve bugünkü Türkiye’nin sınırlarını büyük ölçüde belirleyecekti.
4 Ekim 1918’de Halep’e gelen Mustafa Kemal Paşa, Baron Otel’in 201 no’lu odasında 21 gün boyunca kalmıştı. Bu otelde ilk defa 24 Şubat 1917’de, Şam’daki önemli bir toplantıya katılmak için yaptığı yolculuk sırasında konaklamıştı.
Roketlerin düştüğü noktada Baron Hotel bugün savaşın ortasında. Durumu belirsiz. 2009’da Mustafa Kemal’in kaldığı odada hâlâ fotoğrafları bulunuyordu.
Baron Otel, Halep’in Aziziye Mahallesi’nde 1911’de Mazlumyan ailesi tarafından yaptırılmış ve hâlâ aynı ailenin mülkiyetinde. Konuk listesinde Arabistanlı Lawrence’dan Agatha Christie’ye, Charles De Gaulle’dan Theodore Roosevelt’e kadar 20. yüzyıl tarihinin önemli isimlerini barındıran bu tarihî yapı, ne yazık ki Suriye iç savaşında tam cephe hattında kaldı ve halen tehlike altında.
Gelen son bilgilere göre otel halen ayakta ama sıcak çatışma bölgesinde olduğu için işletilmiyor. Aziziye mahallesi hükümetin kontrolünde, ancak zaman zaman roketlerin de düştüğü bir noktada (Fehim Taştekin).
Mart 2009’da yukarıdaki fotoğrafı çektiğimde, bu tarihî otel Halep şehrinin keyifli mekanlarından birisiydi ve 201 numaralı odasının duvarlarında Atatürk’ün fotoğrafları asılıydı!
Yüzyıllardır Türk ve Osmanlı hakimiyetinde yaşayan, tarihî ve kültürel dokusuyla Anadolu’nun bir parçası olan, Kilis’e sadece 67 km. mesafedeki Halep, unuttuğumuz, bilmediğimiz bir şehir. Bugün Suriye’deki savaş nedeniyle hatırladığımız Halep, Osmanlı döneminde Urfa, Maraş ve Adana’nın bağlı olduğu eyalet merkezi, imparatorluğun en büyük şehirlerindendi.
Suriye’de yaşanan iç savaşta harap olan ülkenin en büyük kentlerinden Halep, Türk kültürü ve tarihi açısından özel bir kenttir. Bize hem çok yakın hem de çok az tanıdığımız bu kentte Osmanlı yönetimi 1918’de sona ermişti. Sonrasında unuttuğumuz bu kenti, geçen ay bazı gazeteler ve internet siteleri Türkiye’nin 82. vilayeti ilan etti. Benzer haberlerde “muhaliflerin kentte artık Türk Lirası kullanmak istediği” yazıldı. “Türkmen koridoru, güvenli bölge, vs.” tanımlarıyla, günlük reel siyasetin ve maalesef savaş kışkırtıcılığının bir nesnesi durumuna düşürülen bu tarihî şehrin, kültürel mirasıyla, adetleri ve gelenekleriyle özel bir konumu var.
19. YÜZYIL SONLARI
Osmanlı Devleti’nin büyük kentlerinden olan Halep, neredeyse sadece bir deyim ile biliniyor. Karşısındakine bir meydan okumayı ifade eden “Halep oradaysa, arşın burada” deyimi. Kimileri bu deyimin kendi içindeki anlamsızlığını bir bozuşmaya bağlıyor. Doğrusu “Halebi orada ise arşın burada”. Zira “halebi” de arşın gibi bir ölçü birimi.
Kent Suriye’nin kuzeyinde önemli kervan yolları üzerinde kurulmuş ve hem ticaret açısından gelişmiş, hem tarih boyunca zenginliklerinin peşinden gelen orduların tahribine uğramış. MÖ 3. bin yılda Halaba adıyla bilinen yerleşim, fırtına tanrısı Adad’ın kült merkeziydi. Tunç Çağı’nın sonlarında kent Anadolu merkezli Hitit Krallığı’nın eyaletlerinden biri haline geldi. Bir süre sonra da bir Geç Hitit devletçiğinin başkenti oldu. Kentin Anadolu ile yakın ticaret ve kültürel bağları bu dönemden sonra da kesilmedi.
2009
Halep, Helenistik ve Roma çağlarında Akdeniz çevresinde kurulan kentlerle benzer özellikte bir kente dönüştü. Hicret’ten sadece 16 yıl sonra (miladi 637), Güney Anadolu’nun birçok şehrini alan İyaz bin Ganm, Halep’i de ele geçirdi. Kentteki ilk Türkler 9. yüzyılda Abbasilerin hizmetindeki askerlerdi. Mısır Valisi Tolunoğlu Ahmed 878-884 yıllarında Halep’i ele geçirdi. Bu kısa dönem kentteki ilk Türk siyasi hâkimiyeti oldu. Şehir bir süre sonra yine Mısır’da Türk askerlerce kurulan İhşid Devleti’nin yönetimine girdi.
Halep 962 ve 969 yıllarında meşhur Bizans İmparatoru Nekeforos Fokas tarafından iki kez ele geçirilip günlerce yağmalandı. Şehirde bugün, bu yağmadan önceye ait maalesef çok az İslâm eseri kalmıştır. Bundan sonra kent üzerinde Bizans baskısı uzun süre hissedildi. Sonunda 1069’da Selçuklulardan Emir Sanduk kenti ele geçirdi. Artık kentteki camilerde Selçuklu Sultanı Alparslan adına hutbe okunuyordu. Bir süre sonra bizzat Alparslan kente geldi.
Bizans imparatoru Romanos Diogenes 1070 civarında kente iki büyük sefer düzenledi, ancak ele geçirmeyi başaramadı. Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te imparatoru yenmesi ile bölge üzerindeki Bizans baskısı bitti ve Anadolu ile birlikte bölge Selçuklu emirlerinin ve göçebe Türkmenlerin göçüne sahne oldu. Melik Tutuş, Emir Atsız gibi Selçuklu yöneticileri, bölgedeki Arap kabileleri ile ilişki içinde çevreye hâkim oldular. Artık kent ve çevresi Selçuklu yöneticilerinin mücadele alanı haline geldi.
Halep Kapalı Çarşısı çevresinde Osmanlı devri konutları. 20. yüzyıl başı ve 21. yüzyıl başı.
1086’da Anadolu fatihi Süleyman Şah, Halep’e 5 km. mesafede Tutuş’la girdiği savaşta öldü. Aynı yıl Melikşah beraberinde devlet adamları ve askerlerle birlikte gelip şehri teslim aldı. Ardında bölge valisi olarak Aksungur’u, kale kumandanı olarak da Nuh et-Türki’yi tayin etti.
1092’den sonra Emir Tutuş burada Suriye Selçuklu Melikliği’ni kurdu. Tutuş’un oğlu Rıdvan, onun oğlu Alparslan ve kardeşi Sultanşah bu Selçuklu kolunun yöneticileri oldular. Ancak son dönemlerde yönetim neredeyse tamamen Atabeg Lülü’ün eline geçti. Bu yöneticiler çevreye hâkim olan Haçlılara karşı büyük mücadeleler verdiler. Lülü’den sonra şehrin yönetimini ele geçiren Emir Yaruktaş ise bu mücadeleyi yavaşlattı.
Bu dönemde güney Anadolu’da çeşitli şehirlere hükmeden Artuklular, Halep idaresini devralmaya davet edildiler. İlgazi ve oğlu Timurtaş daha sonraları ise Artuklu Belek Gazi şehri Haçlılar’a karşı savundu. 1146’dan sonra kenti Haçlılara karşı savunanlar İmadüddin Zengi ve oğlu Nureddin Zengi oldular. Zengiler döneminde kentin surları, kalesi, Ulu Cami, pazar yerleri ve yolları tamir edilip birçok yeni bina inşa edildi.
Zengi yönetiminin sona ermesiyle 1183’te Eyyubi emirleri kente hâkim oldu. Eyyubi devri boyunca kent adil ve zengin hükümdarlarca idare edildi ve hızla gelişti. Ancak bu dönemin sonunda 1260’da İlhanlı Hanı Hülagü tarafından ele geçirilip yakılıp, yıkıldı. Aynı yıl Mısır Memlûkları Moğolları yenip Halep’e sahip oldu. Memlûk hâkimiyetinde artık Mısır’dan yönetilen kentin valileri Türk kökenli askerler oldular. 1400’de Timur’un Anadolu seferi sırasında Halep kenti de ele geçirilip üç gün yağmalandı, görkemli yapıları yakılıp yıkıldı. Halep bu süreçte de Anadolu kentleri ile benzer bir kaderi yaşadı. Kent sonrasında, bir Memlûk şehri olarak yaşamaya devam etti.
Kahire’den sonra Eyyubi ve Memlûk eserlerinin en çok korunduğu yerleşim Halep’tir. Kentin Osmanlı öncesi İslâm anıtlarının en etkileyicileri kale ve Ulu Cami’dir. Ulu Cami’nin 1089-1090’a tarihlenen minaresi, Selçuklu asırlarının en önemli hatıralarından biri idi. 2013’ün Nisan ayında kimin yaptığı hâlâ belli olmayan bir bombalamada minare yıkıldı. Bazı gazeteler Suriye rejiminin Türk hatırası olarak gördüğü minareyi kasıtlı yokettiğini ileri sürdüler. Halep’te halen Türklerin inşa ettiği birçok minare vardır.
Bölgede Osmanlı dönemi, Halep şehrinin kuzeyinde 1516’da Mercidabık ovasında gerçekleşen meydan savaşı sonrasında başladı. Memlûk ordusu Yavuz Sultan Selim karşısında yenilince, Halep ve çevredeki diğer şehirler de Osmanlı hâkimiyetini direnmeden kabul ettiler. Şehre çoğu zaman başkente yakın devlet adamları vali olarak gönderildiler. Hızla büyüyen yerleşim, tarihinde hiç olmadığı kadar önemli bir merkeze dönüştü.
1521’de Canberdi Gazali isyanında kent halkı Osmanlı askerlerini destekledi ve isyancılar kente giremediler. Aynı yıl isyan bastırıldıktan sonra kent, kuzey Suriye ve güney Anadolu’nun geniş bir parçasının merkezi olan bir beylerbeylik haline getirildi.
Kuzeyde yoğun Türkçe konuşulan bölgeler ile güneyde yoğun Arapça konuşulan çevreler arasında önemli bir geçiş alanı olan Halep, çokdilli ve kültürlü bir merkez olarak yaşadı. Seyyahlar, kentte bulunan Müslümanların Arapça ve Türkçe konuştuğunu bildirirler. 1860’larda şehirde çıkan ilk gazete Fırat da Türkçe ve Arapça’dır. Geniş bir coğrafyanın mallarını toplayan Halep çarşısı, İskenderun limanı aracılığı ile bu malları Akdeniz limanlarına gönderiyordu. Bu nedenle kentte Venedik ve İngiliz konsoloslukları da açılmıştı. Kent zamanla ticaret konusunda İzmir ile rekabet etmek zorunda kalmış, ama büyük kent olma vasfını korumuştur.
Halep 18. yüzyıldan itibaren ticari önemini yavaş yavaş yitirmeye, 19. yüzyılda Yeniçeriliğin kaldırılması ve Tanzimat’ın ilanıyla ciddi sorunlar yaşamaya başladı. Bu dönemde 1866’da yeniden düzenlenen idari yapıya göre Halep vilayeti merkez, Urfa, Maraş, Kozan, Adana, Payas, Zor sancaklarından oluşuyordu. Bu yüzyılın sonlarında Suriye’de Araplar arasında milliyetçilik hızla yayıldı. Halep seçkinleri bu hareketlere katılmakta isteksizdiler. Bunun başlıca nedeni, eski rakibi Şam’ın siyasi etkisi altına girme ihtimali ve Anadolu’nun güneyinde bulunan bazı şehirlerle olan iktisadi bağın kopmasıydı.
1. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Osmanlı ordusu yeni bir savunma hattı oluşturmak için şehirden çekildi ve 23 – 27 Ekim 1918’de İngiliz ve Arap kuvvetleri şehre savaşmadan girdi. Böylece savaşmadan Osmanlılara teslim olan kent, 402 yıl süren Osmanlı hâkimiyeti sonunda yine savaşmadan İngiliz işgaline uğradı. 1920’de İngilizler bölgeyi Fransızlar’a bıraktı ve Halep çevresindeki geniş bölgenin merkezi olarak bir özerk bölge haline getirildi.
Şehirde Fransız manda rejimine karşı bir mücadele başladığında, bunu Türkler de desteklediler. Fransızlar 1922’nin sonlarında Halep özerk bölgesiyle, Şam, Dürzi ve Alevi özerk bölgelerini birleştirerek merkezi Halep olan federal bir devlet kurdular. 1924’te bu federal devlet, Suriye adı altında üniter bir devlete dönüştü. Ama bu başkentin Halep’ten Şam’a taşınmasına neden oldu. Bölgenin batısında Türklerin yoğun yaşadığı Hatay, 24 Haziran 1939’da Suriye devletine değil Türkiye’ye katılmayı tercih etti.
Halep coğrafi konumu sayesinde Hititlerden günümüze her dönem Anadolu ile yakın ilişkiler içerisinde olmuş olan bir yerleşimdir. 11. yüzyıldan itibaren Türklerin yaşadığı ve yönettiği kent, bugün içsavaşa rağmen siluetiyle hâlâ Osmanlı karakterini kısmen koruyor. Halep, zengin yemek ve müzik kültürü ile de Anadolu coğrafyası ile bir bütünlük oluşturuyor. Türkiye’de yemekleri ve tatlıları ile meşhur Gaziantep, esas olarak Halep geleneklerini yaşatan merkezlerden biridir.
Uzun tarihi boyunca birçok isyan, işgal, savaş, sürgün, ekonomik sıkıntı gören kent, günümüzde muhtemelen en zor dönemlerinden birini yaşıyor. Ama Halep bu günlerini de atlatacak.
SELÇUKLU – OSMANLI KÜLTÜR MİRASI
Ortadoğu’nun İstanbul’u
Ortadoğu’da İstanbul etkisinin en güçlü olduğu şehirlerden biriydi. Öncelikle eski yapıların çoğu Osmanlı döneminde onarıldı eklerle genişletildi ve yaşamaları sağlandı. Şehir valilerinin İstanbul üslubundaki kurşun kaplı büyük kubbeli camileri ve Osmanlı tarzındaki minareleri kentin siluetini ciddi şekilde değiştirdi.
Halep Ulu Cami avlusu ve bugün mevcut olmayan Selçuklu devri minaresi
1546’da tamamlanan Beylerbeyi Hüsrev Paşa Külliyesi, onun vezirliği döneminde yaptırılmıştı. Cami Osmanlı üslubunu bölgeye tanıtan yapı olarak kabul edilir. 1556’dan önce yine bölge valisi Dukakinzade Mehmet Paşa Adiliye Külliyesi’ni inşa ettirdi. 1580- 1583 tarihli Behram Paşa’nın Behramiye külliyesi geniş bir alana yayılıyordu. Bu külliyelerin Mimar Sinan tarafından tasarlandığı kabul edilir. 1654’de inşa Mustafa İbşir Paşa külliyesi, 1730 tarihli Osman Paşa Külliyesi de, Osmanlı beğenisini devam ettiren külliyelerdir. Yapıların genelinde Osmanlı mimarisi belirgin olmakla birlikte, detaylarda bölgesel üslup ve işçilik belirgindir. Bazı bezemeler tamamen Osmanlı tasarımını yansıtır iken bazıları tamamen yerli özellikler gösterir. Ama en çarpıcı bezemeler yerel üslubun Osmanlı yorumlarıdır. Yapılarda görülen İznik çinileri ya da İznik taklidi çiniler, Osmanlı sanatının izlerini gösterir. İstanbul’dan sonra bu üslupta en çok çini kullanılan şehir Halep’tir.
Yeni binalar kadar eski yapılara yapılan ekler de dikkat çekicidir. Ulu cami revaklarına 19. yüzyılda inşa edilen bir çeşme, son devir Osmanlı süslemeleri, ay yıldızlı düzenlemeler ve altı minareli bir cami şeklinde istiflenen Kelime-i Tevhid yazısı ile dikkat çeker. Osmanlı dünyasında altı minareli tek cami İstanbul Sultanahmet Camii’dir. Başkentin görkemli camileri, tek minareli vezir camilerini bilen Osmanlı eyaletlerinde hep heyecanla anlatılmıştır. Halep’teki Osmanlı yapılarının bazılarında 16. yüzyıldan itibaren Türkçe kitabeler de görülür.
Halep Ulu Cami avlusunda Osmanlı dönemine ait çeşme.
Saltanatı 72 yıl süren 14. Louis, merkezileşmesinde büyük payı olan Fransa’da devletin dizginlerini öyle bir güçle elinde tutuyordu ki, “Devlet benim” sözleri ona atfedildi. Kendini güneşe benzeten kral 1715’te öldüğünde, mutlak monarşi zirveye ulaşmıştı. Sonraki 72 yılda oradan tepetaklak yuvarlanacaktı.
Efsane kral Louis’nin edindiği ilk lakap Hüdaverdi’ydi (Dieudonné). Çünkü 1 Eylül 1638’de dünyaya geldiğinde, annesi İspanya Prensesi Anne 37, babası Fransa Kralı 13. Louis 38 yaşındaydı ve 17 yıllık evliliklerinde ilk kez çocuk sahibi oluyorlardı. Bu mucizevi çocuk Avrupa monarşisinin büyük simgelerinden biri olacaktı ama, o zirveye ulaşması için fırtınalı bir çocukluk geçirmesi gerekti. 14. Louis babasının ölümüyle beş yaşında tahta çıktı. Annesi Kraliçe Anne, saltanat naibesi oldu. Ancak başta amcası olmak üzere, hanedanın diğer üyeleri, küçük krala el koymak, annesini bir manastıra kapatmak için fırsat kolluyordu.
1648: 10 yaşında (solda). 1670: 32 yaşında (ortada). 1701: 63 yaşında (sağda).
Ülkeyi annesi ve onun başlıca bakanı olan İtalyan Kardinal Mazarin yönetiyordu. Fransız asilleri, iktidarı bu İspanyol prensesiyle İtalyan din adamına bırakmaya niyetli değillerdi. Kralın gücünün zayıfladığı her dönemde yaptıkları gibi yine ayaklandılar ve Paris halkını da peşlerinden sürüklediler. Fronde denilen bu ayaklanmalar, küçük Louis’ye kimseye güvenmemeyi öğretti. Paris halkının sarayı bastığı, gece yarısı annesi, kardeşi ve Mazarin ile başkentten kaçtığı, güvendiği kuzeni Prens de Condé’nin ihanetine uğradığı bu zor yıllar, ona politika ve iktidar hakkında önemli dersler verdi.
Louis’nin gerçekten kral olduğu tarih 1661 yılıdır. Mazarin o yıl öldü. 23 yaşındaki kral, onun yerine başka birini atamayacağını, ülkeyi tek başına yöneteceğini açıklayarak herkesi şaşırttı. Aynı yıl, aşırı zenginleşen, kendisini gölgede bırakan Maliye Bakanı Fouquet’yi de tutuklattı. Artık Fransa’yı tek başına avucunda tutuyordu. Günümüzde dev şirketleri bütün ayrıntılarına kadar denetleyerek başkalarına yetki vermekten kaçınan CEO’lar için kullanılan “mikro yönetici” tabiri, onun için de uygundu. Her gün saatlerce çalışmaya yoğunlaşabiliyor, ancak eğlenceye, ava, dansa, kadınlara zaman ayırmayı da başarıyordu.
Tabii onun da bazı bakanları vardı. Hiçbiri Kardinal Mazarin gibi sınırsız bir yetkiye sahip olamadı. Ama Maliye Bakanı Colbert, Fransızların “grand commis de l’état” (büyük devlet memuru) dediği önemli politikacılardan biri oldu. Colbert’in uyguladığı “Fransız merkantilizmi”, ülke içinde endüstri ve üretimin artmasını, ithalatın en düşük düzeyde tutulmasını, paranın yani gümüş ve altın gibi değerli madenlerin ülke dışına akmasının önlenmesi üzerine kurulmuştu. Bunun için Colbert “manufactures” denilen devlet denetiminde tekel gibi çalışan şirketler kurdu. Fransa’nın ilk sömürge imparatorluğu da bu dönemde ortaya çıktı. Hindistan’la ticaret yapan Fransız Doğu Hindistan Kumpanyası, Kanada’da “Yeni Fransa” adlı sömürge, Karayip’deki şeker ve köle adaları, Kuzey Amerika’nın ortasında “Louisiana” adı verilen geniş topraklar, Fransa’yı İspanya, Hollanda ve İngiltere ile karşı karşıya getirdi.
Ama Fransızları büyüleyen bu uzak diyarlar değil, Paris ve kralın yaşadığı başkent dışındaki Versailles Şatosu’ydu. Louis, hiç güvenmediği Paris halkını zapturapt altına almak için La Reynie’yi polis şefi (lieutenant général de police) olarak görevlendirerek, modern polis teşkilatının temelini attı. La Reynie, bütün siyasal, kültürel etkinliklerin gözlenmesi, her türlü fesat hakkında bilgi toplanmasıyla görevliydi. Louis’nin her gün okuduğu sayfalarca yazı arasında, La Reynie’den gelen raporlar da vardı.
Kendisini güneşe veya Jupiter’e benzetmekten hoşlanan Kral, aynı zamanda bir Mars olmak da istiyordu. Gençlik yıllarında savaşlara bizzat katıldı. Louis’nin ölümünden yirmi küsur yıl sonra Voltaire, bu dönemle ilgili olarak kaleme aldığı kitapta (Le Grand Siècle) “O dönemde yapılmış savaşların ayrıntılarını burada bulmayı beklemeyin” diye yazar. Aynısını biz de söyleyelim. Fransa, İspanya’nın bugün Belçika olarak bildiğimiz topraklarına göz dikmişti ve Louis’nin bütün saray halkıyla katıldığı ilk savaşlar bunlardı. Her bir Felemenk şehrinin alınışı, Büyük İskender’in Pamir dağlarına ulaşması gibi büyük bir zafer olarak kabul edilip eğlenceler, törenler düzenleniyordu.
14. Louis’nin en büyük başarısı, bilinçli olarak oluşturduğu imajıydı. Bütün ömrünü kendisinin başrolü oynadığı bir gösteri gibi geçirdi. Bu tiyatroya uygun sahneyi Versailles Şatosu’nu yaptırarak kurdu. “İhtişam, nezaket ve çapkınlık, bu sarayın ruhudur” diye yazmıştı çağdaş bir İngiliz. Versailles’ın bahçeleri, salonları, galerileri, burada düzenlenen balolar, şölenler, kralın saat düzeniyle yaptığı arabalı-arabasız gezintiler, yatış, kalkış törenleri, görkemli sofralarda yediği yemeklerin bolluğu, Mlle de La Vallière, Madame de Montespan gibi metreslerinin göz kamaştıran güzelliği, hep aynı gösterinin parçasıydı. Kral, kendi döneminde parlayan Fransız klasisizminin öngördüğü gibi, özdenetimi elden bırakmayan, hayatının fırtınalarını dışarı yansıtmayan, aşırı gülmek, surat asmak, bağırıp çağırmak gibi aşırılıklara kaçmayan, mükemmel bir oyuncu, tek oğlu öldükten birkaç gün sonra verilen baloda, üzgün üzgün oturan gelinine, “Bizler herkes gibi davranamayız. Kalkın, dansedin” diyebilen bir adamdı.
Ancak Louis’nin büyük kral imajı, 1680’lerden itibaren önemli ölçüde zedelendi. 1685’te, büyükbabasının çıkarmış olduğu Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırarak, Fransa’daki Protestan azınlığı ya Katolik olmaya ya da sürgüne gitmeye zorladı. Protestanların gidişiyle Fransa eğitimli, çalışkan ve becerikli bir işgücünden yoksun kaldı, endüstrisi zarar gördü.
Güneş artık batmaya başlamıştı. 1688’de Louis, boşalan İspanya tahtına torunlarından Philippe’i çıkartmaya karar vererek büyük bir savaş başlattı. Avrupa’nın diğer iki büyük gücü İngiltere ve Avusturya, Fransa’nın İspanya ve sömürgelerine el koymasını engellemek üzere silahları kuşandılar. İspanya veraseti üzerine sürdürülen savaşlar 1714 Utrecht Antlaşması’na kadar neredeyse durmadan sürdü. Avrupa ile birlikte Fransa için de bu uzun mücadele büyük bir yıkım oldu. O güne kadar Avrupa’nın en büyük askerî gücü sayılan Fransa, bu defa yenilgilere uğradı. 1709’da yaşanan “14. Louis’nin kışı” korkunç bir felaketti. Sıcaklık eksi 20 dereceye kadar düştü, Versailles’daki şarap karafları bile dondu. Köylülerin çektiği sıkıntıların boyutunu anlatmaya gerek yok. Sonunda Louis, torununu İspanya kralı olarak kabul ettirdi ( bugünkü kral onun soyundan gelir) ama Fransız halkı bu korkunç 25 yıldan yaralı olarak çıktı.
Kralın alışkanlıkları değil ama kendisi değişmişti. 1683’te kraliçe Marie-Thérèse öldükten sonra, Markiz de Maintenon unvanını verdiği, kendisinden birkaç yaş büyük, dul bir kadınla gizlice evlendi. Bu evlilikle birlikte kralın çapkınlıkları son buldu. Yaşlı çift, Louis ölene kadar tam bir burjuva ailesi gibi uyum içinde yaşadı. Ama artık Versailles eskisi gibi değildi. Savaş ve açlık bulutları zaten bir çeşit devlet töreni gibi sürdürülen eğlencelerin tadını kaçırmıştı. Son yıllarında Louis’nin oğlunun, iki torununun, torununun iki oğlunun arka arkaya ölmesi, sarayı mateme boğdu. Nihayet 1 Eylül 1715’te geride tek torun çocuğu olan 5 yaşında bir veliaht bırakarak gözlerini kapadığında, 72 yıldır oynadığı büyük kral rolünden bıkmış olmalıydı.
FRANSIZ KLASİSİZMİNE İLHAM VERDİ
Majesteleri hem hayatta hem sahnede başrolde
Parlayan güneş 1653’te sahneye konan Le Ballet de la Nuit’de Apollon kılığındaki 14. Louis. O sırada henüz 15 yaşında.
Louis’nin saltanatı, Fransız edebiyatında klasisizm denilen parlak bir döneme denk gelmişti ve bu bir tesadüf değildi. Bu edebiyatın Molière, Racine, Boileau, La Bruyère gibi yazar ve şairlerini, hatta vaazlarıyla edebiyat tarihine giren Bossuet gibi papazlarını düşünürken akla ilk gelen kral ve sarayıdır. Kralın dramatik sanatlara ilgisi 1653’te muhtemelen Lully’nin bestelediği “Le Ballet de la Nuit” adlı dansla başlamıştı.
Bu dansta kendisi ayı ve yıldızları aydınlatan güneş rolünde dansetmişti. Komedi ustası Molière’in tiyatro topluluğu yıllarca kralın doğrudan himayesi altında en büyük eserlerini sahneledi. İkiyüzlü yobazlarla alay eden Tartuffe komedisini bile kralın desteğiyle sarayda sahneye koymuştu. Molière, kralın himayesini kaybettikten bir yıl sonra sahnede öldü (1673). Büyük trajedi yazarı Racine de tam bir “courtisan”dı. Louis’nin kendisini de, büyük kralı oynayan bir oyuncu olarak bu klasik sanatın önemli bir temsilcisi saymak yanlış olmaz.
MONARŞİNİN GÜCÜ VE DEBDEBE
Versailles Şatosu: Küçük Beştepe
Muzaffer Fransızoğulları Versailles Şatosu’nda bir zafer ve kabul töreni. 14. Louis, Seneffe savaşından muzaffer çıkan Louis de Bourbon-Condé’yi kabul ediyor.
Louis’nin en büyük projesi, Versailles Şatosu’dur. Bu küçük av köşkünü 1661’de keşfetmiş, muhteşem bir saraya dönüştürmek üzere ömrü boyunca çalışmıştı. 700 odası, 1513 penceresi, 1252 şöminesi, 67 merdiveni, 483 aynasıyla 67121 metrekareye yayılan sarayın 800 hektarlık bir parkı vardı. Burada 55 havuz ve kanallar, 600 fıskiye yaptırıldı. Sarayın yapımında Le Vau ve Houdouin-Mansart gibi büyük mimarlar, bahçelerin düzenlenmesinde ise Fransız peyzaj sanatının ustası Le Nôtre çalışmıştı. Sarayın görevi, Fransız monarşisinin gücünü dünyaya ilan etmekti. Burada yaşayan saray halkının görevi de aynıydı: Göz kamaştırmak. Aristokratlar Versailles’da küçük bir daire sahibi olabilmek için taşradaki büyük şatolarını terkederek korkulacak feodal beyler olmaktan çıktı, kralın “courtisan”ları yani saray dalkavukları haline geldi. Kralın yengesi Orléans Düşesi şöyle yazmıştı: “Biz çoktan gittikten sonra, bu saray hakkında yazılacak hikayeler, herhangi bir romandan çok daha iyi ve eğlenceli olacak. Korkarım bizden sonra gelenler, bunlara inanamayacak, peri masalı sanacak.”
Türkiye’de halk arasında yaşayagelen kurşun dökme geleneğinin kökenleri bugüne kadar İslamiyet öncesinde, Şamanizm de arandı. Oysa Amasya-Oluz Höyük’te bulunan 30’a yakın şekilsiz kurşun parçası, bu adetin Anadolu’da 2500-2200 yıl öncesinden beri varlığını sürdürdüğünü gösteriyor.
Nazar ve büyü nedeniyle oluştuğu düşünülen ruhsal sıkıntıların giderilmesi için uygulanan halk pratiklerinden en ünlüsü kurşun dökme/döktürmedir. Kurşun dökme geleneği kendine özgü yöntem, malzeme ve aletleri olan, buna karşın tarihsel geçmişi pek bilinmeyen bir uygulamadır. Kurşun külçenin eritileceği çukur bir kepçe, ergimiş kurşunun döküleceği derin ve geniş bir madeni kap, kurşun dökülen şahısın başının üstüne gerilecek kalın bir örtü ile 300-400 gram ağırlığındaki kurşun külçe söz konusu alet ve malzemeleri oluşturur. Külçe durumundaki kurşun kepçeye konur ve yüksek ateşte ergitilir. Ergiyen kurşun oturan şahsın başı üzerindeki içi soğuk su bulunan tasa bir anda akıtılır.
Kurşun dökme uygulamasının en ilgi çekici özelliği, ritüeli uygulayanların yani kurşun dökücülerin kadın olmasıdır. Bugüne değin kurşun dökme işleminin bir erkek tarafından uygulandığını gösteren herhangi bir bilgi ya da kayıta rastlanmamıştır. Kurşun dökücülerin genelde sürekli bu işle uğraşan ailelere mensup oldukları bilinir. Bu bağlamda kurşun dökücülükte el verme/alma geleneğinin önemli olduğu anlaşılmaktadır.
Fotoğraflar: Emrah Gökcan
Ergimiş durumda su tasına dökülen ve hemen sertleşen kurşun, kurşuncu kadın tarafından incelenir ve yorumlanır. Suda sertleşen kurşunun biçimi fazla gözenekli ve dikenli ise nazar ya da büyünün şiddetli olduğuna, parlak ya da fazla çıkıntılı değilse kurşun dökülen şahsın yüreğinin temiz olduğuna ve sıkıntıların çabuk geçeceğine inanılır.
Türkiye’de yerel temelde yaşayan pek çok halk inancı ve geleneğinde olduğu gibi kurşun dökme/döktürmenin tarihsel süreci hakkında da bilinmeyenler bilinenlerden fazladır. Toplum hafızası ve sözel kültür çerçevesinde, yöresel farklılıklar eklenerek günümüze değin yaşamış olan bu ritüelin kökeni bugüne değin Türklerin İslamiyet öncesi inancı olan Şamanizm de aranmıştır. Kurşun dökme uygulamasının, insana musallat olan kötü ruhları kaçırmaya yönelik gerçekleştirilen “kut dökme” ya da “kut koyma” adı verilen dini törenle bağlantılı olduğu düşünülmektedir.
Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’ün eski Anadolu tarihine katkıları siyasi, askeri ve dinsel boyutun yanısıra, kültürel bir boyut da kazanmaya başlamıştır. Oluz Höyük’te bugüne değin bulunmuş kurşun objeler, antik yerleşmenin bu madene karşı özel bir ilgisi olduğuna işaret etmektedir. Bunlar içinde sayısı 30’u bulan amorf kurşunların ne amaçla üretildiği ya da oluşturulduğu sorusu yakın zamana değin yanıtlana- mamıştı. Kazıevimizin bulunduğu Gözlek Köyü’nde birkaç yıl önce tanık olduğum geleneksel kurşun dökme uygulamasından sonra, Oluz Höyük Pers (Akhaimenid) kültürünü yansıtan 2. Mimari Tabaka’da (MÖ 425 – 200) açığa çıkarılmış amorf kurşunların benzer bir ritüeli yansıtmış olabileceği konusunda bazı şüpheler duymaya başladım. Kazı alanında saptanan 7 adet kurşun külçe, yerleşmeye önemli miktarda kurşun ithali olduğunu göstermektedir. Kolayca ergiyen bir maden olan kurşunun bir kereden daha fazla kullanılması, yani defalarca çeşitli silah ve aletlere dönüştürülmesi mümkündür. Buna karşın saf kurşundan oluştuğu gözlenen Oluz Höyük amorflarının başka bir objeye dönüştürülmemiş olması oldukça önemli bir arkeolojik gerçekliktir. Söz konusu amorflar belli ki oldukları gibi saklanmak istenmiş ve bu nedenle de günümüze bu şekilde ulaşmıştır. Bu durum amorfların özel bir uygulamanın ürünü olduklarını ve bazı anlamlar taşıdıklarını göstermektedir. Şekillerine bakıldığında suya dökülerek oluştukları gözlenen Oluz Höyük Pers Dönemi amorf kurşunlarının günümüz kurşun dökme uygulaması ile olan benzerlikleri etnoarkeolojik bir bağlantıyı yansıtmaktadır.
Her ne kadar birtakım dualarla gerçekleştirilse de, kurşun dökme uygulamasının İslam dini ile ilgili olmadığı hususunda görüş birliği bulunmaktadır. Bugüne değin yalnızca Şamanizm ile ilişkilendirilen bu geleneksel Anadolu ritüelinin Oluz Höyük arkeolojik bulgularından sonra köken bakımından yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Oluz Höyük bulguları kurşun madeni yönünden oldukça zengin olan Anadolu’nun, kurşun dökme ritüelinin oluşmasında önemli bir coğrafya olduğuna işaret etmektedir. Amorf kurşunlar, günümüzden 2500 – 2200 yıl öncesinde söz konusu uygulamanın en azından Kızılırmak Havzası’nda bilindiğini, törensel açıdan Şamanist inanç altyapısına benzer olması nedeniyle, bu inancın kalıntılarını İslamiyet’le birlikte Anadolu’ya taşıyan Türklerin 10. yüzyıldan itibaren kurşun dökme ritüelini geleneklerine kolaylıkla dahil etmiş bulunduklarını düşünebiliriz.
Oluz Höyük sakininde “kem göz” varmış…
Oluz Höyük kurşunlarını yorumlamak amacıyla yörede yaşayan kurşuncu bir kadına başvurduk. Oluz Höyük’e oldukça yakın konumdaki Göynücek kasabası sakinlerinden 49 yaşındaki Nazik Cebeci talebimizi geri çevirmedi ve 2500 yıllık amorf kurşunlardan bazılarını yorumlamayı kabul etti. Gözleri iyi göremediği için kurşunculuğa devam edemeyen 93 yaşındaki Ulviye Gökçe’den el aldığını söyleyen Nazik Hanım hurafelere asla inanmamakla birlikte, kurşun döktüğü herkesin kendisini çok iyi hissettiğini gözlemlemiş. 2500 yıllık buluntuları dikkatle inceleyen Nazik Cebeci, amorfların üzerinde bolca bulunan çukurcukların kem göze, dolayısıyla nazara işaret ettiğini, kurşun döktürmüş Oluz Höyük sakininin büyük olasılıkla sıkıntılarından kurtularak hafiflemiş olduğunu bize iletti.
Yeni dökülen kurşun
2500 yıllık buluntu
KURŞUN DÖKME
Anadolu’nun en yaygın “nazar bozma” pratiği
Halk arasında bakışlarında zararlı güç bulunduğuna inanılan kötü niyetli kişilerin canlı ya da cansız varlıklar üzerinde olumsuz bir etki bırakması “nazar” olarak açıklanır. Neşeli ve sağlıklı çocukların birdenbire hastalanması, sürekli ağlaması, iştahtan kesilmesi; sıhhatli insanların aniden baş ağrısı, vücut kırgınlığı, halsizlik, iç sıkıntısı gibi şikâyetlerde bulunması; evli çiftler arasında sık sık kavgaların yaşanması; yeni alınan bir aracın kaza yapması; beklenmeyen ölüm olaylarının gerçekleşmesi; evdeki herhangi bir eşyanın kırılması ya da bozulması; tarla, bağ ve bahçedeki ürünün her zamankinden daha az olması; hayvanların huysuzluk yapması, eğer süt veriyorsa sütünün azalması, aniden hastalanması ya da ölmesi gibi çeşitli olaylar, gerçek nedenleri her ne olursa olsun, nazar değmesi olarak açıklanır.
Kurşunlar nerede bulundu? A açması olarak adlandırılan kazı alanı amorf kurşunların yoğun olarak bulunduğu yapıları barındırıyor.
Sık sık maşallah denilmesi, nazar muskası ve nazar boncuğu taşınması, evlere, arabalara nal; bağ, bahçelere kaplumbağa asılması nazardan korunmak için Anadolu’da yapılan onlarca uygulama arasında akla ilk gelenlerdir. Kurşun dökme ise nazar değdikten sonra, yani nazarın yol açtığı olumsuzlukları iyileştirmek için başvurulan en dikkat çekici ritüeldir. Kurşun dökme işi, yöreden yöreye küçük farklı- lıklar gösterse de birbirine benzer şekillerde yapılmaktadır. Kurşun, bir kepçenin ya da küçük bir tavanın içine konup ateşte eritilir. Diğer taraftan hasta dizüstü oturtulur ve başına bir tülbent örtülür. Eritilen kurşun, birtakım dualar ya da çeşitli sözler eşliğinde, hastanın başının üstünde tutulan içi su dolu kaba boşaltılır. Kurşunun suyun içinde aldığı şekillere bakılarak nazarı değdirenin cinsiyeti, fiziksel özellikleri vb. hakkında yorumlarda bulunulur. Kurşunun ateşte eritilip suya dökülmesi işi, üç kez tekrarlanır. Daha sonra kaptaki suyla hastanın yüzü üç kez yıkanır ve bu su ayak basılmayan bir yere dökülür. Nazar ocağına, emeğinin karşılığı olarak bir miktar para verilir.
Prof. Dr. Nilgün Çıblak’ın Halk Kültüründe Nazar, Nazarlık İnancı ve Buna Bağlı Uygulamalar isimli makalesinden derlenmiştir.
Yasaklı olduğu yıllarda birçok takma isim kullandı ama, hiçbiri ona “Romantik devrimci” lakâbı kadar yakışmadı. Kadınlarına, memleketine ve devrime duyduğu tutkulu aşkı eserlerinde olağanüstü bir ustalıkla anlattı. Yapıtları 50’den fazla dile çevrildi, adı dünyanın en büyük şairleri arasında anıldı. Yaşamının 12 yıl 7 ayını hapiste geçirdi. 1950’de öldürüleceği söylentileri üzerine gizlice yurtdışına çıktı. 1963’teki vefatına kadar Moskova’da yaşadı. Sürgündeyken birçok memleketi ziyaret etti. Bu ülkelerde konferanslar verdi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Kısaca bu dünyadan bir Nâzım geçti, arkasında unutulmaz kareler bıraktı…
Bursa Cezaevi’nde…Geceler sürecek kapımın sürgüsünü, pencerelerde yıllar örecek örgüsünü. Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü…
Nazım Hikmet, Hariciye Nezareti’nde çalışan babası Hikmet Bey’in memuriyeti nedeniyle Selanik’te dünyaya geldi. Tartışmalı doğum tarihi halasının eşi Memduh Ezine’nin hatıratında 17 Ocak 1902 olarak not edilmiştir. Selanik, 13 Ağustos 1902.
Dört buçuk yaşındaki Nazım, üç tekerlekli bisikletiyle. Halep, 1907.
Nâzım’la Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya giderken Kastamonu’da, 1921. Gençleri Anadolu’ya direnişe çağıran şiirler yazacakları, Mustafa Kemal’e takdim edilecekleri, sosyalizmle tanışacakları bu yolculuk Moskova’ya kadar uzanacak, Nazım burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) kaydolacaktır.
Celile Hanım, çocukları Samiye ve Nâzım ile, 1924.
Lena ile, Moskova, 1923.
Piraye, Mahmut Yesari ve Muammer Karaca ile birlikte, Mithat Paşa köşkünün bahçesinde, 1930’lar.
Yönetmenliğini Nazım Hikmet’in yaptığı “Güneşe Doğru” filminin setinde. Solda ayakta Arif Dino, Nazım’ın başını omzuna dayadığı kişi filmin dekorlarını yapan ressam Faruk Morel, Nazım’ın arkasındakiler İhsan ve Osman İpekçi, 1937.
İhsan Koza takma adını kullanan İhsan İpekçi ile.
Nâzım Hikmet, sağlık şikayetleri nedeniyle Çankırı cezaevinden nakledildiği Bursa cezaevinde yaklaşık 10 yıl yattı. “Dokumacılar Gurubu”yla, 1947.
Orhan Kemal 1940’da Bursa Cezaevi’ne nakledilince, kitaplarını okumakla suçlandığı Nazım Hikmet ile hapishane arkadaşı olur. Orhan Kemal (beyaz gömlekli), İsmail Hakkı Balamir (ceketli).
Aziz Nesin’in deyişiyle “dünyanın en iyi tanıdığı üç Türk’ten biri” olan Nazım, Bükreş uçağından inişinde Vnukovo Havaalanı’nda. Moskova, 29 Haziran 1951.
Veda’dan; Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda, canımın içinde, kavgamı kafamda götürüyorum…
Azeri tiyatrocu ve şair Cafer Cabbarlı’nın evindeki bir davette. Bakü, 1950’li yıllar.
Gogol’ün 100. ölüm yıldönümü toplantısında. Bolşoy Tiyatrosu, Moskova, 4 Mart 1952.
Besteci Dmitri Şostakoviç’e (Nâzım’ın sağında) Uluslararası Barış Ödülü verilirken. Sütunlu Salon, Moskova, 1954.
Taşkent, 1958.
Floransa, 1962.
Sürgün yıllarında katıldığı uluslararası toplantı, kongre ve etkinliklerde
Stockholm, 1958.
Uluslararası İşbirliği ve Silahsızlanma Kongresi için gittiği Stockholm’de arkadaşlarıyla, Temmuz 1958.
İnsanoğlu soydaşlarını asmış, başını uçurmuş, kolunu, elini, dilini kesmiş, gözlerini söndürmüş… Bunların her türlüsünün zamanın yasasına, adalet anlayışına dayalı haksız gerekçesi vardı. Ama “benim haremime bekçilik yapacakları hadım edin!” bir ceza olmadığı gibi, masumlara uygulanan bir sadizmdi. Osmanlı sarayının hiç de “oryantalist” olmayan gerçekleri…
Doğrusu o ki sultan saraylarının, vezir saray ve konak haremlerinin iç dünyasını hiç bilmiyoruz. Harem düşkünü 3. Murad’ın (saltanatı 1574-1595), torunlarından Sultan İbrahim’in (saltanatı 1640-1648), 3. Ahmed’in, harem ortamlarında neler yaşadığını bilmiyoruz. Veya o tarihlerden 2. Mahmud’a (saltanatı 1808-1839) gelesiye neler yaşandığını da yine “hiç” bilmiyoruz. Saray haremindeki siyahî-hadım köle bekçilerin serüvenleri de meçhulümüz. Halkın harem ağası dediği anlı şanlı Dârüssaade Ağasının, aralarından yetiştiği büyük şefin ceberutluğunda, tutsak zenci kölelerin kısa ömür öykülerine dair kırıntı döküntü bilgilerden yazılan romanlar okuyoruz. Harem ağalarını, kasık arasındaki sidik şıpırtılarının ezikliğinde, çişini bir ucu mesane yolunda öteki ucu elinde boşaltan bedbahtlar olarak değil, mücevveze kavuklar, dökme ipek şalvarlar, dört yenli kürkler içinde haşmetlü ağa hazretleri resminde algılıyoruz. Haremin güzel cariyelerine bekçilik ederlerken: “İfritler! Size ilişmeyeyim diye organlarımı kestiler. Sizin yüzünüzden bu haldeyim!” dediklerini; kinlerini, beyinlerinden, damarlarından aşağıya doğru bastıran umutsuz şehvetin yaşattığı bunalımı aklımızdan geçirmiyoruz.
Darüssaade Ağası 3. Murad döneminde, Darüssaade Ağası Mehmet Ağa’yı gösteren minyatür. Seyyid Lokman, Zübdetü’t- tevarih, 1583.
3. Murad’la 2. Mahmud arasında (1582-1839) iki yüz altmış beş yıl var. Bu uzun zaman içinde dış dünyaya kapalı saray hareminin iki topluluğu, hadım köle esvedinlerle (siyahi köle) daha içerideki köle câriyeler, yani padişah için stoklanmış seks oyuncağı kızlar, birbirlerinden nefret ederek iç içe bir komşuluk yaşadılar. Birinciler, organları kökünden yok edilmiş, Afrika’nın en çirkin, korkutucu, “bir dudağı yerde, bir dudağı gökte simsiyah zebaniler; ikinciler, padişah için seçilmiş, onun kızlar hazinesine layık görülmüş dünya güzelleri köle kızlardı. Yani burada üç asır boyunca, ruhlar ve fizikler arası zıtlıklar, çelişkiler, kinler, korkular yaşandı: Harem mahlûkatı, cildi simsiyah, gözlerinin beyazı kıpkırmızı, iri dudaklı, abullabut yürüyüşlü, hınçlı öfkeli en gencinden en yaşlısına zencilerle, gülüşleri, oynayışları taşlıkları şenlendiren, padişahla sevişmek için nöbet veya sıra bekleyen güzel cariyeler…
Hadım Ağa’nın gözetiminde saray cariyeleri, Metin And, 16. yüzyılda İstanbul
Harem hadımları ve cariyeler bu ortak yazgılarını, firavunların mirası olarak yüzyıllar değil bin yıllar boyu tevarüs ederek İstanbul’daki Osmanlı sarayına kadar taşıdılar. 1580’lerde, sarayın ilk zenci harem bekçisi börklü kürklü Mehmed Ağa’yla başlayan serüvenleri 20. yüzyıl başında fesli redingotlu Nâdir Ağa portresiyle noktalandı.
Saray hareminin korkutucu yüzü, Haremeyn huddamı, esvedin, Habeşiler, Siyahiler denen, alay olsun diye cariyeler arasında da “gündüz feneri” denilen hadım ağaların saraydaki yaşamları kapalı. Bunları, daha çocukken köle avcıları, kovalamaca yakalayıp tacirlere satarlarmış, karaca avlamanın ya da vahşi zenci çocukları yakalamanın farklı yöntemleri vardı elbette. Yakalanıp satılanların kâbusu esas bundan sonraydı. Sudanlı, Mısırlı tacirler, piyasa beklentilerine göre bu çocukları hacamat ediyorlar, erkeklik belirtisi neleri varsa “temizleme” işleminden geçiriyorlardı. “Temiz” siparişlerde acımasız çöl cerrahı, körpe çocuğun kasığını hilal biçimindeki usturasıyla “sünnet” ediyor, yani penisini, yumurtalarını en dibinden yok ediyor, yarayı kaynar yağla, çocuğu gübreye, sıcak çöl kumuna yatırarak dağlıyorlardı. Kahire’de bu işlemi daha profesyonelce yapan hacamat yerleri vardı. Kan kaybından ve ödemden ölümler yüksek orandaydı, bundan dolayı üzülmenin nedeni ise parasal kayıptı. Acılar içinde sağ kalan siyahi çocuk, bir harem ağası adayı olmanın ilk sınavını bu operasyonla vermiş sayılırdı.
İyi ki bu operasyonlar ilk kaynağında Afrika’da, Mısır’da, Akağalar için Kafkasya’da, Bosna’da yapılıyordu. Saray cerrahlarının görevi olsa, Türklerin aleyhine evrensel bir suç daha yazılacaktı kuşkusuz. Ama bu, esvedinlere yönelik cezalar infazlar olmamıştır demek değil. İdam edilen, sürülen hadım ağalar var.
Oryantalist gözle Harem hayatı
19. yüzyıl İngiliz mimar ve ressamı Thomas Allom’un kalemi ve hayalgücünden, Harem, sultan ve Harem Ağası.
Merhum Çağatay Uluçay’dan 1961’de dinlemiştim: Haremağaları Taşlığındaki bir onarım-kazı çalışmasında, demir çiviler çakılı kafa tasları çıkmış. O yıllarda saray arşivinde çalışan ve hareme dair kitaplar makaleler yayımlayan Uluçay, görüp incelediğini, bunları, haremin karaağalar dairesinde işlenen cinayet veya infazların birer kanıtı olabileceğini, saray arşivinde açıklayıcı bir belgeye henüz rastlanmadığını söylemişti. Karaağalar Taşlığının altı kimbilir daha neler saklıyor…
Darüssaade ağası ile başkapu gulâmının buyruğu altında çileli bir ömür süren zencilerin, köle oldukları için, “çıkmaları” söz konusu değildi. Yeni gelen çocuk yaştakiler, Karaağalar ocağında “en aşağı” denen acemilik döneminde eğitilirler, meramlarını anlatacak kadar kırık Türkçe öğrenirler, mutaassıp birer Müslüman olurlardı. Neferlik, nöbet kalfalığı, hasıllı, ortanca aşamalarından geçerek gulâm olurlar; yetenekleri ve sadakatleri sâyesinde harem ağaları sınıfına geçerler; bu zümre içinde yaylabaşı gulâmı, kapu gulâmı, oda lâlası, hazine vekili, hazinedar ağa, mushib ağa, başkapu gulâmı, valide sultan ağası, şehzadeler ağası, Eski Saray ağası olurlar; buradan da Dârüssade Ağalığı yolu görünürdü.
Saray haremlerinin bekçileri
Sayıları 80-100 arasında değişen harem ağalarına çiçek, koku, kıymetli taşlar, Mercan, Gazanfer, Firuz, Cevher, Sünbül, Câfer, Beşir, Amber, Reyhan… adları, ağa unvanı da eklenerek verilirdi.
Bunlar, bütün kasveti ve korkutucu ortamıyla günümüze ulaşan, avlulu, dehlizli taşlıklı, revaklı, katlarında hücreler olan, çarşı hanı üslubunda bir saray koğuşunda barınırlardı. Kendilerine reva görülen korkunç işlemden dolayı belki bütün insanlığa kindardılar, ama az ötedeki cariyeler koğuşunda, daha alttaki sarayın en değerli birikimi sayılan cariyeler hazinesinde barınan güzel kızlara, daha öfkeliydiler. Ellerindeki -kabaca adıyla fil penisi denen -kırbaçlarla alt-üst ilişkisi gereği acaba kendilerini mi, cariyeleri mi okşamaktaydılar?
Esvedinler, Haremin Araba kapısından Mabeyne giden Altınyol’un girişine ve Kuşhane dehlizine kadar, Harem Ağaları Taşlığı çevresindeki koğuş, daireler, nöbet odaları, hamam, mescit, mektep içeren bir iç dünyada yaşamakta, harem kapılarını beklemekteydiler. Bunların izni olmadan Perde Kapısı denen harem girişinden ilerisine erkek sinek daha uçamazdı.
Büyük ağaların özel daireleri varsa da, diğerleri Karaağalar koğuşunun manastır hücrelerini andıran loş odalarında üçer beşer yatar, nöbet odasında kapılarda nöbet tutar, belki uyku toplarken Sevahili dilleriyle çocukluk anılarını paylaşırlar, Dârüssaade ağasına ve diğer ağalara kölelik mazlumluğuyla hizmet ederlerdi. Bunların, uluorta hareme girip çıktıkları, dizilerde gösterildiği gibi padişah dairesine kadar hasekilerin, gözdelerin, cariyelerin arasında dolaşıp durdukları külliyen uydurmadır. Harem mekânlarına, cariye koğuşlarına tek bir adım atmaları yasaktı.
İtalyan ressam Giovanni Brindesi’nin fırçasından Kızlar Ağası, Cüce ve Ak Ağa. 19. yüzyıl.
Yüce ülkü: Dârüssaade Ağalığı
Bunlara harem dilinde kara ağalar denirdi; ama onlar bu hitaptan incinir veya öfkelenirlerdi. Şef ağalar çubuk içerler, lâkin renklerini hatırlattığı için kahveden nefret eder, kahve ikramını da hakaret sayarlardı. Saray Enderununa alınan Boşnak çocukları, savaş tutsağı veya Tatar akınlarında yakalanan Avrupalı çocuklar geleceklerini vezirlik, serdarlık, beylerbeyliği düşleriyle öredursunlar, zenci hadımlar için tek gelecek haremağalığı, yani kız bekçiliğiydi. Büyük Türk, yani sultan, haremine doldurduğu, dilediği gibi sevişeceği onlarca belki yüzlerce dünya güzellerine başka el değmesin diye, bu “marsık”ları bekçi seçmişti!
Oysa Enderundaki iç oğlanlarından, yumurtaları burulup iğdiş edilmiş, yani boğa iken öküzleştirilmiş üçü beşi, geleceğin ak ağalığına soyunurlardı. Bunlardan sadrazamlığa kadar yükselenler olurdu. Şu koşulla ki adlarından önce bir “hadım” namı vurgulanarak!
Harem dairesinin padişahla yatıp kalkan kadınları, usta ve kalfaları, senli benli bunlarla alay etmekte özgürdüler. Harem kadınlarının değerlendirmesiyle “esvedinlerin kırkının aklı, bir incir çekirdeğini doldurmaz”dı. Buna karşılık aşırı alıngan karaağalar, ulaşamayacakları cariyelere platonik aşkla bağlanır, kıskançlık yaşarlardı.
16. yüzyılda İstanbul’da Harem Ağaları
3. Murad: Karaağalar süreci
Akla takılan sorulardan biri: Harem dairesi baş bekçiliğini 1582’ye kadar Boşnak kökenli ak hadım ağalar yapmışken bekçiliğini de gönül çelmek şöyle dursun, görenin korkup kaçacağı zencilere terk etmişti. Bu yeni kadronun ilk şefi Kara Mehmed Ağa oldu. Bu ilk kara ağanın Çarşamba’daki türbesini ziyaretse, ardılı ağaların geleneğiydi.
Kara hadımlar, başlarında Kızlar Ağası, Başkapu gulâmı ve öteki âmirleriyle tek veya üçü beşi bir arada, “girilmez” uyarısını veren ürpertici simgelerdi. Bunlara neden “Haremeyn huddamı” dendiği de başka bir soru. Gerçi duraksamasız bir yanıt, İslâ-miyet’in Haremeyn-i muhteremeyn dediği iki kutsal yer, Mekke’deki Harem-i şerif (Kâbe ve çevresi) ile Medine’deki Harem-i Nebevî bekçiliğine, uluorta “Arap” denen zencilerin bekçiliği daha uygun görülmüş olmalı.
Minyatürlerde görüldüğü üzere Harem Ağası beyaz kavuk, canfes kaftan, fermayiş şal kuşak, kırmızı dökme şalvar, sarı mest yemeni giyinip kuşanırdı. Törenlere ise daha görkemli arzı endam ederler, serasere kaplı dört yenli kürk, Selimî kavuk, kuşağında mücevherli akva ile katılırlardı. Darüssaade ağası, haremin büyük âmiriydi. Özel bir dairesinin olması, saraydaki yüksek konumundandı. Protokolde sadrazam ve şeyhülislamdan sonra yer alırdı. Kızlar Ağası da denen ağa, haremde ve padişah katındaki nüfuzu, biriktirdiği servet, devlet işlerindeki deneyimiyle etkili olmaktaydı. Aralarında taht değişikliklerinde, suikastlarda rol oynayanlar yanında, Hacı Beşir Ağa gibi hayırlarıyla ad bırakanlar da vardır.
Büyük Ağa da denen darüssaade ağalarının bir görevi de, Haremeyn ve selâtin vakıfları nazırlığı idi. Bundan dolayı da saygınlıkları söz konusuydu. Harem için alım satımları denetlemek, şehzadelerin eğitimleriyle ilgilenmek, Surre Alayı’nı tertip etmek, padişah haremde iken onun emirlerini ilgililere ulaştırmak görevlerindendi. Her çarşamba Ortakapı dışındaki Darüssaade yazıcısı odasında Divan toplar, bu toplantıya Haremeyn evkafı müfettişi de katılırdı. Padişahın ölümünü sadrazama haber vermek, yeni padişahı tahta davet etmek de onun göreviydi.
Odalık ve Harem Ağası Jean Auguste Dominique Ingres imzalı,“Odalık ile köle” tablosunda, o mekanda bulunması imkansız bir Harem Ağası da resmedilmiş, 1842.
İki kaynak
Ahmet Resmî Efendi’nin Hâmiletü’l-küberâ adlı yapıtında 1582 -1752 arasında Dârüssaade Ağalığı yapan 37 ağanın yaşam öyküleri vardır. Ayrıca 3. Murad’la önceki padişahlar zamanında Harem-i hasın gözetim ve sorumluluğunun Babüssaade Ağaları ile Hazinedarbaşılarda olduğu, bu padişahın saltanatında ise Mehmed Ağa adlı bir zencinin Darüssaade Ağası olmasıyla harem bekçiliğinin esvedinlere geçtiği açıklanmıştır. Ancak hiçbir ağanın ne memleketine hadım edilişleri ne saraya gelişleri konusunda bir bilgi yoktur. Bunların en nüfuzlularından H.Beşir Ağa 30, Habeş Mehmed Ağa 17, İdris Ağa 16, Yusuf Ağa 16, Hacı Mustafa Ağa 15, Uzun Süleyman Ağa 9 yıl görevde kalmışlardır.
1. Mahmud döneminde yazılmış Risâle-i Teberdâriye, fi Ahvâl-i Ağa-yı Darüsssade adlı eserde ise harem ağalarına ilişkin pek çok olumsuzluklar anlatılmış; “Eğer denirse ki bu kara hadımlara yaklaşan cariyeler lezzet duyarlar mı? Bu kara hadımlara cariyelerin lezzet duydukları İstanbul’da meşhurdur” denilmiş. Ahmed Refik, “2. Süleyman zamanında harem ağaları ile cariyelerin münasebetleri, İstanbul’un başlıca dedikodusuydu. Harem-i hümayunda olan nisvan ile tavaşi Arap taifesi, âşık ve maşuk ve külli gecelerde nöbetçi nâmıyla içerü kaldıkça bazı fezahatleri padişah hazretlerinin, malumları olmağla…” denilerek türlü öyküler anlatmıştır.
HADIMLARIN İSTANBULU
Kişisel servetlerini hayır işlerine yatırdılar
HAYRİ FEHMİ YILMAZ
Hadımların tarihi Türkiye topraklarında çok eski. Frigyalı ve Galatyalı Kibele rahiplerinden, Bizans saray ve manastırlarındaki hadımlardan Selçukluların Tavaşi ağalarına, Osmanlıların Harem ve Darüssaade Ağalarına kadar uzun bir hikâye var. Bugün artık etrafta görünmeseler de bu karanlık geçmişin hatıraları etrafımızda yaşıyor.
İstanbul, Hadım Ağaların en çok yapılar inşa ettirdiği şehirlerden biri. Hatta galiba bu konuda dünyanın en çarpıcı kenti. Osmanlı sarayında Harem ve Enderun girişinde hem hizmet hem koruma için görevlendirilen Ak ve Kara Ağalar, Afrika, Avrupa, Kafkasya gibi bölgelerden geliyordu. Sarayda servet sahibi olan bu insanlar, büyük vakıflar kurup birçok hayır eseri inşa ettirdiler. Büyük camiler, medreseler, çeşmeler, hâlâ bu ağaların hatırasını yaşatıyor.
Şehir içinde ilk akla gelenler lakabı hadım olanlar. Ama bugün ağaların başlarına gelen bu korkunç iş hatırlanmak bile istenmiyor. Mümkünse konuşulmuyor. Konuşan, soran “münasebetsizler”e de aslında hadım kelimesinin “hâdim”, yani hizmet eden anlamında olduğu söyleniyor ki bu da doğru. Kent içinde ilk akla gelen yapılar şöyle sıralanabilir.
Silivrikapı ve Esekapı semtlerinde Hadım İbrahim Paşa’nın külliyeleri 16. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş. Yapılar Mimar Sinan tarafından tasarlanmış. Paşanın adı Silivrikapı semtindeki caminin kapısındaki modern levhada “hâdim”, olarak yazılı. Osmanlı kaynakları ise İbrahim Paşa için birçok yerde açıkça hadım, tavaşi gibi kelimeler ile halini açıkça belirtiyor. Hatta bu taifenin en edeplilerinden olduğu söyleniyor. Paşa Silivrikapı’daki caminin bitişiğindeki türbede yatıyor.
Kanuni dönemi Bab’üs Saade Ağalarından olan Cafer Ağa, 1554 – 1557 arasında Ayasofya yakınlarındaki büyük medreseyi inşa ettirmiştir. Medrese bugün geleneksel sanatların öğretildiği bir merkez olarak hizmet veriyor.
1595’de Hadım Hasan Paşa’nın inşa ettirdiği medrese ise Cağaloğlu’nda yeni restore edildi. Kentte çok az olan fevkani medrese yapısı bitişiğindeki yol genişletilirken bir kısmı Hadım Hasan Paşa’nın mezarı ile birlikte tahrip olsa da kentin önemli medreselerinden. Yine 1605’de tamamlanan Unkapanı-Aksaray arasındaki Gazanfer Ağa Medresesi de bugün ayakta duran Osmanlı eserlerinden.
Hadım Ağaların en görkemli binası ise hiç şüphesiz 3. Ahmet ve 1. Mahmut zamanında 30 yıl kadar Darüssaade Ağası olan Hacı Beşir Ağa’nın Cağaloğlu’nda 1744-1745 yıllarında inşa ettirdiği külliyedir. Bu külliye cami, medrese, kütüphane, imaret, sebil ve çeşmeden oluşuyor. Ağa’nın bir Darülhadisi de Eyüp Nişanca’sında bulunuyor. Ağa ise Eyüp türbesinin bitişiğinde bir sebil ve türbeye gömülü.
Gazanfer Ağa Medresesi Bozdoğan Su Kemeri’nin hemen yanıbaşındaki Gazanfer Ağa Medresesi. İnşa edildiği 1605’te, Gazanfer Ağa’nın at üzerinde yapıya gelişini gösteren minyatür ve detayı. Nadiri, Divan.
ROMA-BİZANS DÜNYASINDA HADIMLIK
Her zaman bir ceza değildi
Akdeniz dünyasında hadımlık ve hadımların tarihi çok eski. Antik mitolojiye göre, hadım etme her zaman bir ceza değildi. Vücudun arınması, temizlenmesi ve saflığı için kimi zaman vücudun bu uzvundan vazgeçilmesi gerekiyordu. Bu fedakârlığın sonunda erkekler bazı tanrıçaların hizmetine girebiliyordu.
Anadolu mitolojisinin etkileyici tanrıçası Kibele, aşkına karşılık vermeyen ya da verdikten sonra ona ihanet eden bir delikanlı olan Atis’in çıldırmasını sağlamış; Atis de bir çakmak taşı yardımıyla kendi cinsel organını kopartmıştı. Bir rivayete göre bu olağanüstü olay sırasında Atis’in dökülen kanlarından kır menekşeleri çıkmış, kendisi de bir çam ağacına dönüşmüştür. Kibele’nin rahipleri de ona hizmet etmek için Atis’i örnek almış ve onlar da kendilerini hadım etmişlerdir. Eskişehir yakınlarındaki Pessinus kentinde bulunan tanrıçanın tapınağı, bu rahiplerce idare ediliyordu. MÖ 234’de yılında tanrıçayı temsil eden kutsal taş yine bu rahiplerce özel bir tören ile Roma’ya götürülmüş, hadımların aşkın tavırları Romalıların bir kısmını büyülerken bir kısmının onlardan nefret etmesine neden olmuştu. Kısa süre sonra Roma, Kibele rahipliğini ancak Frigyalı ve Galatyalıların yapabileceğine karar vermiş, Roma vatandaşlarının kendilerini hadım etmesi şiddetle yasaklamıştı.
Yine de hadımlar sadık hizmetkarlar olarak saraylarda ve seçkin konaklarında her zaman bulunmuştur. Çocuk yaşta hadım edilen bu insanlar köle olarak satılmışlar, akrabaları olmadığı gibi çocukları da olamayacağı için efendilerine sonuna kadar bağlı kalmışlardır. Özellikle saray ve konakların “ginakion” denilen hanımlar kısmında güvenliği onlar sağlıyordu. Hükümdarlara ve ailelerine çok yakın olan bu saray görevlilerinin bazıları zamanla büyük güç kazanmışlardır. Hıristiyanlığın kabulünden sonra 1. İznik Konsili’nde kilise hadım edilmeyi yasaklamış olmasına rağmen hadımlar varlığını devam ettirmiştir. Hatta I. Germanos, Methodios ve İgnatius gibi önemli patriklerin hadım olduğu bilinir. Hadım etme yasak olmakla birlikte, çoğu zaman iradesi dışında bu muameleye maruz kalan kişiler takip edilmemiştir. Bizans ordusunda Narses lakabıyla anılan ve büyük zaferler kazanmış yüksek rütbeli bir komutan da vardı.
İmparator İulianus gibi bazı hükümdarlar zaman zaman sert önlemler alsa da, hadım etmeler devam etti. Çoğunlukla çocuklara ve az sayıda yetişkin erkeğe uygulanan bu işlem imparatorluğun sonlarına doğru azaldı. Hadımların gücünün azalması 11. yüzyıl sonundan itibaren başladı. Sarayda güçlü olan Eutropios, Samonas, İ. Bringas, Basileios Lekaoenos, İoannis Orfanotrophos gibi önde gelen hadımlar, çeşitli kritik görevlerde bulundular. Bizans sarayında hadımlar sadakatleri, hanımlar kısmını yönetip korumaları dışında, nazara karşı önemli bir koruyucu da sayılıyorlardı. Garip kıyafetleri, orantısız vücutları, tiz sesleri ile hadımlar kem gözü üzerlerine çekiyor efendileri de muhtemel felaketlerden kurtuluyordu.
Gazeteci-tarihçi Murat Bardakçı 2000 yılında Hürriyet’te yazdığı bir makalede haremağalarının hazin sonundan bahsetmişti:
“Haremağaları en güçlü ve en korkulan saray mensuplarının başında gelirdi. İmparatorluğun son yıllarında sıkıntıya düştüler. Servet sahibi ağalar kendilerine herkesten uzak ve yapayalnız bir hayat kurdu, parası olmayanlar ise ‘Haremağaları Teavün Cemiyeti’ adlı bir derneğin çatısı altında toplanıp birbirlerine destek olmaya çalıştı. Haremağalarının sonuncusu olan Hayreddin, hayata 1979’da veda etti”.
Sahaf Emin Nedret İşli’nin arşivinde (sağda üstte) bu yardımlaşma cemiyetinin 1921’de kestiği 300 kuruşluk bir üyelik aidat makbuzu da bulunuyor. Makbuz, Cevher Tahsin Ağa adına verilmiş.
Yine İşli’nin arşivindeki bir diğer nadir parça ise, haremağaları derneğinin tüzüğü (sağda). 1923’te basılan kitapçığın tam adı Harem Ağaları Teavün Yurdu [Muaddel] Nizamname-i Esasisi. 14 sayfalık eser ser-musahib-i sabık Lala Enver Ağa, Tahsin Celâl Ağa, Beşir Fuad Ağa, Musahib-i Padişahî Hayreddin Ağa, Musahib-i Padişahî Nevres Ağa, Mes’ud Halil Rifat Ağa, Muhiddin Cevad Ağa, Yaver Rıdvan Ağa, İsmail Şevket Ağa, Hacı Hayreddin Ağa, Yaver Şevket Ağa, Cevher Beşir Ağa, Hacı Halid Ağa tarafından 1919’da kurulan yardımlaşma, dayanışma derneğinin 1923’te genişletilen 2. tüzüğü. 20 maddelik birinci tüzük 1923’te ihtiyaca göre değiştirilip yenilenmiş, 6 madde ilavesiyle 26 altı maddelik bir tüzük haline gelmiş. Yeni tüzükte hem heyet-i idare azalıklarında hem de kurucular listesinde artış ve ilaveler olmuş. Seyfeddin Özege’nin Eski Harflarle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu’nda yer almayan bu ikinci nizamname, hem matbaa kaydı taşıması, hem de daha etraflı bilgi içermesi bakımından önemli.
İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez dünyada mülteci sayısı 40 milyonu geçti. 1945 yılında da buna yakın sayıda mülteci Avrupa’nın dört bir yanında aç, sefil dolanıp duruyordu. Şimdi, en kalabalık kafileler, savaşlar ve katliamların paramparça ettiği Ortadoğu ülkelerinden dünyaya dağılıyorlar. İlk durakları komşu ülkeler, yolları da çoğu zaman Akdeniz oluyor, ama hiçbir yolu denemekten vazgeçmiyorlar. Savaş nedeniyle yaşanan zorunlu göçlerin başlangıç noktası tabii ki İkinci Dünya Savaşı değil. Her savaş aynı zamanda bir göç nedeni ve insanlar en eski zamanlarından beri savaşıyorlar. Bu dosyada, günümüzde artık hemen her ülkede günlük gerçekliğin huzursuz edici bir parçası olan zorunlu göç sorununu ele alıyor, tarih boyunca yaşanan büyük sürgünlerin oradan oraya savurduğu insanların ayak izlerinden yürüyoruz…
Her savaş insanları öldürmekle kalmaz, aynı zamanda birçoğunu yerinden yurdundan eder. Çoğu zaman, bunları savaş istatistiklerinde de göremeyiz. Nispeten az bir kısmı ne yapıp edip eski yurtlarına dönerler ama, çoğu için hayat artık sonu gelmeyen bir sürgün acısı üzerine yeniden kurulur. Bizim neslimiz yetmiş yıldır mülteci kamplarında sürgün üzerine sürgün, katliam üzerine katliam yaşayan Filistinlileri, Bulgaristan’dan göçe zorlanan halkımızın Sirkeci garında trenden inişini, sonra da sınırlarımızdan içeri giren, sokaklarımızı, parklarımızı dolduran Irak ve Suriyelileri izleyerek yaşlandı. Bu acı olaylar çok göz önünde olduğu için dikkati çekti.
Halbuki ülkemizde her iki aileden en az birisinde Balkanlar’dan, Kırım’dan, Kafkaslar’dan veya daha uzak yerlerden gelen “muhacirler” vardır. Kimileri bunu unutmayı ve geçmişe gömmeyi tercih ederken, kimileri için de kuşaktan kuşağa geçen bir travma vardır. Atalarımız, Filistinlilerden çok daha büyük katliamlara uğradıktan sonra göçe zorlandılar.
Savaş sürgünlerinin bir kısmı, yeni bölgeleri işgal eden galipler tarafından kovulur. Eski sakinler artık yüzyıllardır yaşadıkları bölgelerin istenmeyen kişileridir. Devletler onları gönderip kendi uluslarından bir nüfus yaratacaklardır. Zorunlu göçlerin altında yatan temel mesele budur. Gönderilenlerin yerine yerleştirilenler de bir nevi sürgündür ve bir süre sonra tekrar sürülme ihtimalleri büyüktür.
Örneğin, 2. Dünya Savaşı’nda Baltık ülkelerine yerleştirilen Rusların bir kısmı, SSCB yıkılınca yeni yurtlarında baskıya uğramaya başlamış, tekrar eski yurtlarında kendilerine yer aramak zorunda kalmıştır. Ama aradan üç nesil geçmiş, eskiyle hiçbir bağlantı kalmamış, eski yurt da artık onlar için yabancı bir yer olmuştur. Böylelikle yeni bir süreç başlar.
Zorunlu göç için başka nedenler de vardır. Örneğin iç savaşlarda kaybeden taraf, katliam korkusuyla ülkeden giderken, bu göç galipler tarafından teşvik edilir. Muhaliflerinden kurtuluyorlardır. Farklı dinden, mezhepten, inançtan olanların tasfiyesi için göçe zorlananlar da vardır. Güneyimizden, en profesyonel şekilde elektronik medyaya servis edilen videolu vahşet görüntüleri son tahlilde buna hizmet etmektedir: “Bakın, istediğiniz kadar nefret edin ama mutlaka korkun.” Örnekler zaten kendilerini açıklayacaktır, ancak zorunlu göçün yeni bir şey olmadığını, tarihin çok eski dönemlerinden beri varolduğu görülür.
Uzak geçmişteki zoraki göçler arasında en çok bilinenler Mezopotamya ve Bereketli Hilal çevresinde meydana gelmiştir. İran’da Kambiz ve Darius döneminde kaydedilmiş olaylar vardır ama en çok üzerinde durulan, çok daha sonra 542 yılında Sasani kralı I. Hüsrev zamanında 292 bin kişinin, büyük bir merkez haline getirilen Ctepiphon kentine sürülmesidir. Tabii bu kadar kesin bir rakam pek de inandırıcı değildir, çünkü hem o kadar büyük bir nüfusun beslenmesi o dönemde olanaksız gibidir, hem de o kadar hassas kayıt 20. yüzyılın olaylarında bile yoktur. Ama en azından böyle olayların olduğunu gösterir.
Tarihte, efsaneyle karışık büyük sürgünler arasında Yahudiler ile ilgili olanlar daha çok bilinir. Tevrat’ta geçen Mısır sürgünüyle ilgili hikayelerin doğrulanması olanaksızdır ama, Babil sürgünü ile Romalılar dönemindeki olaylar bu ulusun tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Son büyük Babil kralı Nabukadnezzar Yakın Doğuyu hakimiyeti altında birleştirmişti. Yahudilerin isyanı karşısında MÖ 605’te başlayan savaş ve kuşatmalardan sonra MÖ 587 yılında Kudüs’ü alarak yıktı. Bu dönemde (güvenilirliği kuşkulu rakamlara göre) 200 bin kadar Yahudi dalgalar halinde Babil’e sürüldü. Bunların Nabukadnezzar’ın başkentini güzelleştirmek üzere Babil’in Asma Bahçeleri’nde çalıştırıldıkları rivayet edilir.
Yahudilerin sonraki sürgünleri 19 yılında Tiberius ile başlayıp 135 yılında Hadrianus’a kadar devam etmiş, aradaki Roma imparatorlarının hepsi bu uygulamayı az veya çok sürdürmüştür. Bunun sonucunda Yahudiler imparatorluğun ve Avrupa’nın her tarafına dağıldılar. Çok sonraları Hıristiyanlar İspanya’yı fethettikleri zaman buradan Akdeniz’in dört köşesine göç ettiler, çoğu İtalya ve Mısır’a gitti, bir kısmı da Osmanlı ülkesine geldi.
Tarihin eski dönemlerinde büyük güç haline gelenler, fethettikleri yerlerden üretici ve özellikle de sanatçı ve zanaatçıları kendi ülkelerine zorla getirirlerdi. Bunlara çoğu zaman iyi davranılır, üretken olmaları için ev ve iş verilir ancak ayrılmalarına müsaade edilmezdi.
Uzak tarihteki olaylar önemlidir, çünkü dünyadaki kültür alışverişini hızlandırmışlar ve tarihe yön veren bazı dinamikleri oluşturmuşlardır. Örneğin İstanbul’un fethi sonrasına İtalya’ya göç eden bilgili kişilerin ve sanatçıların Rönesans’a katkısı olduğu düşünülür. Bir başka örnek de Timur’un Anadolu’dan çekilirken bir grup Türkmen’i yanında götürmesidir. Bunları Erdebil şeyhlerinin yanında bırakmış, onlar da bunları yetiştirdikten sonra Şii Safavi yayılmacılığının öncüleri olarak kırmızı börklü (kızıl başlı) dervişler olarak Anadolu’ya göndermiş, böylece günümüze kadar uzanan, acı olaylarla örülü uzun bir süreç başlamıştır. Bütün bu zorunlu göçlerin listesini çıkarmak bile pek zordur ama biz şimdi yakın tarihte meydana gelen olaylara bakalım.
AMERİKAN DEVRİMİ
Önce majestelerinin işbirlikçileri, sonra Kızılderililer
Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin mücadelesi 1773 yılındaki “Boston Çay Partisi”nden dokuz yıl sonra, 1782 yılında bağımsızlığın kabul ettirilmesiyle sonuçlandı. O dönemde bu kolonilerin toplam beyaz nüfusu 2.5 milyon olup, bunların beşte biri İngiltere’yi desteklemişti.
Bu anlamda Bağımsızlık Savaşı, daha sonraki benzerlerinin hepsinde görüleceği gibi, aynı zamanda bir iç savaştı. Bağımsızlık taraftarları savaşı kazanınca “Loyalist” adı verilen İngiltere yanlıları için hayatın kolay olmayacağı belliydi. Nitekim yüz bin kişi derhal ülkeden kovuldu. Bir kısmı İngiltere’ye döndü ki, bunlar genellikle daha zengin olup parasını kurtarabilen bir kesimdi. Çoğunun bütün varlıkları gasp edildi. Sayıca az olan bir kesim Karayipler’deki İngiliz kolonilerine, çoğunluk ise Kanada’ya gitmeyi tercih etti. O zamanlar nüfusu çok az olan Kanada, bu insanları memnuniyetle kabul etti ve onlar da ülkenin gelişmesinde ciddi katkıda bulundular. Geride kalan “Loyalist”lerin üzerine fazla gidilmedi ve onlar da zamanla bu geçmişlerini unutturarak bir daha gerginlik oluşturmadılar. Bu sürgünde da yağma dürtüsü önemli bir yere sahiptir.
Loyalistlerin gelişi Henry Sandham imzalı tablo Birleşik Krallık Loyalistlerinin New Brunswick’e varışlarını romantik bir biçimde gösteriyor. Takriben 1783 yılı.
Yağma, ABD tarihinde daha sonra da büyük bir rol oynayacak, Kızılderililere önce rezervasyonlar tahsis edilecek, sonra bunlar da bin bir hile veya zorla ellerinden alınacak ve yerli halkın büyük bölümü sürgün yollarında öldürülecekti ki, Cherokee halkının sürgün yollarında imha olması bunun en bilinen örneklerindendir. Georgia ve Tennessee’den Teksas’a kadar uzanan topraklarda yaşayan bu halka tahsis edilen geniş alanların sonradan tekrar yağmalanması gündeme geldi. 1836 ile 1839 yılları arasında Oklahoma’ya sürülürken binlercesi yollarda açlık ve hastalıktan öldü.
ABD’den söz ederken, bu ülkenin İç Savaş’ında da yüz binlerce kişinin ilerleyen orduların önünden kaçarak savaş mültecisi durumuna düşmüş olduklarını kaydedelim.
POLONYA İŞGALLERİ
Hitler’den önce Yahudi düşmanlığı
Almanya’da Leh ve Yahudi düşmanlığının Hitler zamanında meydana gelen bir olay olduğu düşünülür. İşin aslı öyle değildir. Badem bıyıklı onbaşı diktatör olmadan yüz elli yıl önce, Prusya Kralı Büyük Friederich ülkesini büyütmek üzere Orta Avrupa’da çoktan seferlere başlamıştı. İlk olarak doğuya yönelmiş, nitekim 1772 yılında Avusturya ve Rusya ile birlikte Polonya’nın ilk paylaşımı gerçekleşmiştir. Bunu 1793-95 yıllarındaki paylaşımlar izleyecektir ama 1815, 1832, 1846 ve 1939’da başka paylaşımlarda vardır. Friederich 300 bin Almanı Polonya topraklarına yerleştirmiş, 1830 ve 1848 ihtilalleri yeni göç dalgaları yaratmıştır. 1885 yılında Prusya İskan Komisyonu merkezi bütçeden parayla toprak alıp Alman kolonicilere dağıtmaya başladı. Komisyonun zorla satın alma yetkisi vardı ve faaliyetleri 1908’e kadar devam etti. Komisyon 150 bin Almanı daha Polonya arazilerine yerleştirirken, itiraz hakkı olmayan Polonyalıların 500 bini son derece düşük ücretlerle mülteci işçi haline geldi. 200 bin Polonyalı Alman bölgelerinde, daha fazlası da Rus egemenliği altındaki yerlerde çalışıyordu. O dönemde daha çok tarım arazilerine göz dikildiği için, kentlerdeki Yahudiler nispeten daha az baskıya maruz kalmıştı.
Yanaluklar, Almanya’dan göçen bir Slav ailesi
AVRUPA’DAKİ TÜRK VARLIĞI YOK EDİLİYOR
Balkan göçü: Ya öl ya git
Orta Avrupa’ya yerleşen Türklerin geri dönüşü 1683’teki ikinci Viyana bozgunuyla başladı. Ordunun bakiyesi zorlukla Belgrad kalesine çekilirken, yollarda daha sonra iki yüz elli yıl boyunca tekrarlanacak acıklı göçmen manzaraları göze çarpmaya başladı. Gerçi Osmanlılar bir kez daha toparlanıp Pasarofça ile dengeyi sağladı ama Kırım’ın yitirildiği 1768-74 savaşından itibaren işler hep yokuş aşağı gidecekti. Sırp isyanını takiben, 1821 yılında başlayan Mora isyanında çok kısa sürede 35 bin Türkün öldürülmesi Balkan Hıristiyanları için model olacak, yüz yıl içerisinde öldürülenlerin sayısı bir milyonu geçecektir. En yoğun katliamlardan birisi 1877-78 savaşında yaşandı ve Rus ordusunun Bulgar çeteleriyle birlikte 300 bin Türkü katletmesi üzerine bir milyona yakın Türk göç etmek zorunda kaldı.
Nüfus ve göçler konusunda en kapsamlı araştırmaları yapan Prof. Kemal Karpat 1783 ile 1914 arasında Osmanlı topraklarına 7 milyon 425 bin kişinin göç ettiğini ortaya koymaktadır. Tabii bunların bir kısmı Lübnan, Ürdün ve Filistin’e, ayrıca Mekke, Medine ve Bingazi’ye yerleştirildi. Bir kısmı da Tuna boyuna iskan edildi. Karpat, sadece Doğu Anadolu ile Irak ve Suriye’nin kuzeyinde 5 bin yeni köy kurulduğunu kaydetmektedir. Keza Dobruca’da kurulan Mecidiye kentinden söz eder. Yeni kurulmuş olan Meclis-i Ebniya (Osmanlı Binalar Kurulu) tarafından çizilen plana göre inşa edilen bu kent düzgün sokakları ve kamu binalarıyla dikkat çekmekteydi. 1878 yılında Berlin Antlaşmasıyla Romanya’ya terk edilirken nüfusu 15 bini bulmuştu. Bu kent günümüzde nüfusu 80 bin olan önemli bir yöresel merkezdir.
Dönüşü olmayan göç Evleri yakılıp yıkılan, hayvanlarına el konan Müslüman ahali Anadolu’ya doğru göç yolunda. Ayaklar çıplak, çocuklar ve kurtarılan eşyalar sırtlanmış. Bir daha hiç dönemeyecekleri yurtlarını terkediyorlar.
Karpat’ın rakamlarına göre Kırım ve Kuban’dan 1783-1914 yılları arasında toplam 1 milyon 800 bin kişi, Kafkasya’dan 1862 ile 1900 yılları arasında 2 milyon 625 bin kişi, Balkanlardan ise 1877-78 savaşında 800 bin, bu tarihten Birinci Dünya Savaşı’nın çıktığı 1914’e kadar 2 milyon 200 bin kişi göç etti. Türklerin en büyük zorunlu göçü 1912-13 Balkan Savaşları sonrasında meydana geldi. 1878 yılında Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından işgalinin de küçümsenmeyecek bir göç yarattığı kaydedilmelidir.
Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra da Balkan Türklerinden kalanlar ağır baskı altında göçe zorlandılar. Özellikle Bulgaristan’dan yapılan göç bazen dalgalar halini almakla birlikte, her zaman az-çok devam etti. Bütün bu göçlerin sonunda Anadolu’daki Türk ve Müslüman varlığı güçlendi. Bu kişilerin çoğu iyi yetişmiş ve meslek sahibi kişiler olduğu için ülkemize yararları büyük oldu ve Kurtuluş Savaşı’nın dinamik gücünü oluşturdular. Cumhuriyet’in ilanı da bu kesimlerin desteğiyle mümkün oldu. Osmanlıların son dönemi ile Cumhuriyet’in sosyal ve siyasi yapısında, son göçlerle gelenler ile Anadolu’ya daha önce yerleşmiş olanlar arasındaki kültür farklarının yarattığı gerilim son derece belirleyici olmuştur. Her siyasi ve düşünsel farklılığın altında bu arka plan vardır.
ÇERKES SÜRGÜNÜ
Rusların Müslümanlara zulmü
Rusya yayılmacı emellerini gerçekleştirmek için zorla Ortodoks dinini kabul ettirme politikası uygulamış ve Müslümanları daima düşman görmüştür. Kiliselerin tepesine yerleştirdikleri hilale saplanmış haç sembolü, bu anlayışlarını temsil etmektedir. İdil-Ural Türkleri ve Kırımlılardan sonra Kafkasya’ya yönelen Ruslar burada Çerkesleri büyük baskı altına alarak göçe zorladılar. En büyük bölümü 1864-65 yılları arasındaki göçlerde farklı kabilelerden 1.2 ila 1.5 milyon arasında Çerkes yola çıkarılmış, bunların 400 bin’i yolda açlık ve hastalıktan ölmüştür. Ruslar, geri gelme ihtimallerine karşı önce boşalan evleri ve bahçeleri yakmış, sonra bir kısım Hıristiyan ahaliyi yerleştirmişlerdir. 1878 Savaşı sonrasında da, nüfusun artma olasılığına karşı tekrar göçe zorlananlar olmuştur. Esas olarak Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkesler ülkede nüfus yapısının değişmesine katkıda bulunmuş, yıllar içerisinde bir kısmı başka ülkelere göç etmiştir.
1900’lerin başında Kabardey bir aile.
ANADOLU’DAN HIRİSTİYANLARIN TASFİYESİ
Tehcir ve mübadele
Tehcir ve mübadele 1911-1922 yılları arasında süren savaşlar dizisinin sonucudur. Türkler Balkan Savaşı’na kadar şu veya bu şekilde Osmanlıcılık politikasını sürdürmüşler ancak 1913 yılında Türkçülük politikası öne çıkmıştır. Katliamdan kurtulup sürülen Türk göçmenlere karşılık, o yıl Ege Rumları göçe zorlanmaya başlanmıştır. Türklerin Makedonya’dan sürülmesi için uygulanan modelin Doğu Anadolu’da tekrarlanacağının görülmesi üzerine, İttihatçılar büyük güçlerin zoruyla 8 Şubat 1914 tarihinde imzaladıkları reform planının uygulanmasını savaş çıkıncaya kadar geciktirdiler. Tayin edilen valiler Hoff ve Westenek’in bölgeye gelmesini önlediler.
Ermeni kadın ve çocuk mülteci gıda yardımı alıyorlar.
1915 Nisan ayında Ermeni tehciri, yani sürgün olayı başladı. 950 bin Ermeni Suriye’nin Deyrizor mıntıkasına sürüldü. Savaş koşullarında yarısından fazlası açlık ve hastalıktan öldü. Bunu 1922 yılında Yunan Ordusuyla birlikte çekilen Rumlar izledi. 1923 yılında yapılan bir antlaşmayla nüfus mübadelesi yapıldı. 1.5 milyon Ortodoks ile 500 bin Türk yer değiştirdi. Ne var ki antlaşmanın dil ve kökene bakmadan sadece din üzerinden yapılması Türkçe konuşan Gagavuzların ve Karamanlı Ortodoksların da zorla ve istemeden göç ettirilmesiyle sonuçlandı. Bunlar büyük sıkıntı çektikten sonra sadık Helen vatandaşı oldular. Aynı şekilde Türkiye’ye gelenler arasında Pomaklar, Arnavutlar ve diğer bazı gruplar da vardı. Kısaca, bu aslında çok kaba bir şekilde uygulanan etnik temizlikti.
Anadolu Hıristiyanlığının tasfiyesi Türkiye’yi sosyal, kültürel ve ekonomik olarak geriye götürdü. Bugün de bunun sıkıntılarını yaşıyoruz. Bu kişilerin bıraktıkları varlıklar sermaye birikimi sürecinin bir parçası oldu. Siyasi olarak da çoksesliliği azalttı. Yunanistan’a gidenler de bu ülkenin politikasında önemli rol oynadılar. Bir kısmı Venizelos’u destekledi. Orta vadede, Yunan Komünist Partisi gücünü önemli ölçüde Anadolu göçmenlerinden aldı.
Pontus Rumu mülteciler açık trenle sürgüne gönderiliyor.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
İki milyon mültecinin hâlâ bitmeyen çilesi
Ağustos 1914’te savaşın birkaç ayda biteceğini sanan Avrupalılar aniden kitlesel mülteci akınlarıyla karşı karşıya kaldılar. Almanya’nın Schlieffen Planı çerçevesinde tarafsız Belçika’ya saldırıp büyük kısmını işgal etmesi sonucunda (buna o dönemde “Rape of Belgium” deniliyordu) 250 bin Belçikalı İngiltere’ye götürüldü. Ayrıca bir kısmı da işgal edilen Kuzey Fransa ahalisiyle birlikte bu ülkenin güney bölgelerine gitti. Ancak bu savaşın en büyük mülteci sorunu Habsburg İmparatorluğu’nun dağılması üzerine kurulan ulusal devletler arasındaki nüfus değişimi oldu. Avusturya, Macaristan, Romanya, Polonya (kısmen), ileride tekrar bölünüp yeni mülteciler yaratacak olan Çekoslovakya ve Yugoslavya (kısmen) Habsburg sınırları içerisindeydi. Kısa vadede 2 milyon insan yer değiştirdi ama sorunlar çözülmedi. Örneğin Romanya ile Macaristan arasında hala süren bir Transilvanya meselesi vardır. Burada yaşayan çok sayıda etnik Macar 1918 ve 1945 paylaşımlarının çözülmemiş sorunlarından sadece birisidir. Romanov ve Osmanlı İmparatorluklarının dağılmasıyla ilgili sorunlar ise Ukrayna ve Baltık ülkelerinde, Kafkasya’da, Balkanlarda, Yakın Doğu’da hala devam etmektedir.
I. Dünya savaşı’nda Avusturya birlikleri Sırbistana ilerlemeden önce göç eden Sırplar.
KIRIM VE KAFKASYA
Slavlaştırma politikası
Rus çarlarının Slavlaştırma politikası SSCB tarafından da sürdürülmüştür. Çok kısa bir intibak döneminin ardından, halklar üzerindeki baskılar ağırlaşarak devam etmiştir. Ukraynalılar Ruslara karşı en uzun süre direnen grup olmuşlar, bunun karşılığında 1930’ların başında Holomodor adı verilen kırımı yaşamışlardır. II. Dünya Savaşı da Ruslara Slavlaştırma politikası için yeni fırsatlar yaratmıştır. Almanlar Kırım’a girince bir kısım halkın Almanlarla işbirliği yapması bahanesiyle Kırım Türkleri Orta Asya’ya sürüldü. Ayrıca Çeçenler, İnguşlar, Volga Türkleri, Azeriler, Karaçaylar ve Budist bir halk olan Kalmuklar da sürgün yollarında sayısız ölü verdiler. Öte yandan, çarlık zamanından beri baskı altında olan Ahıska Türkleri de fırsattan istifade sürgün edilmiş, aylar süren Orta Asya yolculuğunda 17 bini ölmüş, yüz binden fazlası yurtsuz bir şekilde dağıtılmıştır. SSCB’nin çökmesinden sonra Ahıskalılara dönme olanağı tanınmış ama kentlerini işgal eden Gürcü ve Ermeniler tarafından engellenmişlerdir.
Kırım Tatarı ressam Rüstem Eminov’un “Sürgün” isimli çalışması.
FAŞİZM ÇAĞINDA DOĞU AVRUPA
Yahudi soykırımı ve diğer kurbanlar
Doğu Avrupa üç büyük imparatorluk arasında sıkışan ulusların karıştığı ve bu nedenle faşizm çağında büyük huzursuzluklar yaşayan bir bölgeydi. Yahudiler bütün ülkelerde ortak istenmeyen unsur olarak en büyük soykırıma uğradılar. 6 milyonu öldürüldü, sağ kalanların 300 bin kadarı (esas olarak Rus işgal bölgelerinden) İsrail’e gönderildi ve bu ülkenin kuruluşunu mümkün kıldı. Onları Almanlar ve Polonyalılar izler. 1939 sonbaharında Polonya tekrar paylaşıldıktan sonra Almanya’da yaşayan 1 milyondan fazla Polonyalı Nazi işgal bölgelerine sürülürken, Rus işgal bölgesinden de 2 milyon kadar Polonyalı Sibirya’ya sürüldü. Ruslar bu sırada gelecekte Polonya’ya liderlik yapabilecek seçkin kişileri, başta subaylar olmak üzere öldürdüler. Onların yerine yaklaşık aynı sayıda Rus ve Ukraynalı yerleştirildi. Rusların işgal ettiği Baltık ülkelerinden de yaklaşık 200 bin kişi doğuya sürülürken, bölge Almanları da batıya gittiler ki, bunların sayısı 130 bin civarındadır. İki yıl sonra Nazi’ler Rusya’ya girince bu kez Rus ve Ukraynalılar gene yollara düştüler. Bu arada Ruslar sayıları yaklaşık yarım milyon olan Volga Almanlarını (Karadeniz kıyıları ve Kafkasya’da yaşayanlar dahil) Sibirya’ya sürdüler, Romanya ve Doğu Avrupa’da yerleşmiş 730 bin Alman da savaşın seyri ters dönünce batıya gittiler. Bu dönemde yaklaşık 8 milyon kişi toplu olarak yer değiştirmiş ve sayısız milyon hayatını yitirmiştir.
Yakalanan Yahudiler Alman askeri birlikleri öncülüğünde sürgün için toplanma noktasına götürülüyorlar.
İKİNCİ SAVAŞ SONRASI
Oradan oraya savrulan insanlık
Nazi Almanyası’nın çökmesi ve Rusların Doğu Avrupa’yı işgali muazzam bir yeni göç dalgası daha başlattı. Polonya’nın doğusu Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilirken, Almanya’nın doğusundan alınan bazı topraklar da tazminat kabilinden bu ülkeye katıldı. Bu karmaşa içerisinde yeniden Rus işgaline giren Baltık ülkelerinden 300 bin kişi bu kez batıya giderken, Ruslar bir o kadarını da gene Sibirya’ya sürdüler. Rus işgal bölgesinden yaratılan Doğu Almanya ile Polonya ve ilhak edilen Doğu Prusya’dan 11.6 milyon Alman batıya aktı. Ruslar diğer işgal bölgelerindeki Almanları da zorla batıya gönderdiler ki bunlar arasında Südet Almanları ile Macaristan’da yaşayanlar önce gelir. Bunların sayısı da yaklaşık 4 milyondur. Küçültülmüş Batı Almanya, savaşta epey nüfus yitirmişti ama kısa sürede 15 milyondan fazla soydaşını kabul edip yerleştirmek zorunda kaldı. Bu arada Ruslar, ülkelerinin batısında genişlettikleri topraklara 2.3 milyon Rus ve Ukraynalıyı yerleştirdiler. Ayrıca ilhak ettikleri Polonya topraklarından 4.5 milyon kişiyi de, batıya kayan yeni Polonya’ya sürdüler. Gene aynı dönemde 320 bin Yahudi daha İsrail’e gitti ki, bunun yüzde doksanı Doğu Avrupa ve Balkanlar’da hayatta kalabilenlerdi. Türkiye’den de 30 bine yakın Yahudi bu göçe katıldı.
II. DÜNYA SAVAŞI
Nazilerin elinde 12 milyon esir işçi
Almanya savaş ilerledikçe büyük bir işgücü sıkıntısı yaşamaya başladı. Cepheler her ay yüz binlece insanı yutarken bütün Avrupa’dan zorla evlerinden koparılan insanları çalışmak üzere “Büyük Reich”a getirmeye başladılar. Bunlar savaşın sonuna doğru toplam işgücünün yüzde 20’sine ulaştı. Bu konuda genel kabul edilen rakam 12 milyondur çünkü müttefikler savaşın sonunda buraya zorla getirilmiş 11 milyon işçi buldular. Bunların ülkelerine iadesi öncelik verdikleri konu olmakla birlikte yanıp yıkılmış bir ulaştırma şebekesi, çoğunun hasta olması ve iaşe sorunu son derece büyük sıkıntı yarattı. Bir kısmı her ülkede evlerinden zorla toplanmış insanlar, bir kısmı da savaş esirleriydi. Son derece kötü koşullarda çalıştırıldıkları belgelenmiş olup, o kadar çoğu açlık ve hastalık nedeniyle ölmüştür ki, sürekli yenilenme yoluyla asıl rakamın 15 milyona yakın olduğu düşünülmektedir. Savaştan sonra sınırlar değişmiş, bir kısmı yaşadığı kentin başka ülkede kaldığını görmüştü. Bu nedenle yanıp yıkılmış kıtada gerçek rakamları bulmanın hiçbir olanağı yoktu.
Zwangsarbeiter Almanya’nın işgal ettiği topraklardan getirilen esirler Alman savaş sanayii için zorla çalıştırıldı.
İSPANYA İÇ SAVAŞI
Önce çocuklar sürüldü
İspanya İç Savaşı (1936-1939) büyük bir mülteci sorunu yaratmıştı. Savaşın ilk yıllarında iki taraf da çocuklarını yabancı ülkelere göndererek korumak istediler. Milliyetçiler Portekiz, Almanya, İtalya, Hollanda ve Belçika’ya, Cumhuriyetçiler ise İngiltere, Belçika, Rusya ve Meksika’ya gönderdiler. Çocukları İngiltere’ye götüren 800 kişilik Habana gemisinde 3.840 çocuk ve 200 kadar da öğretmen ve yardımcı vardı ve İngilizler de bu sayı karşısında şaşırmışlardı. Bunlara o dönemde “Bask mültecileri” deniliyordu. Rusya’ya giden çocuklar Stalin tarafından geri gönderilmedi, Franko da onları istemedi. Bir kıs- mı ancak 1956’da dönebildi. Savaş’ın son aylarında, yenilmekte olan Cumhuriyetçilerin bir kısmı Meksika ve Rusya’ya gitti ama büyük göç Fransa’nın başına kaldı. 500 bin İspanyol bu ülkeye geçti. Fransa bunları istemiyordu. Bu nedenle iyi davranmadılar ve yaklaşık yarısı geri dönmek zorunda kaldı. 10 bin İspanyol göçün ilk aylarında kötü koşullar nedeniyle açlık ve hastalıktan öldü. Göçmen kampları inşa halindeyken İkinci Dünya Savaşı başladı. Ertesi yıl Naziler Fransa’yı işgal ettiler ve düşman gördükleri bu insanların bir kısmını Malthausen toplama kampına göndererek öldürdüler. Bir kısım mülteci de kamplardan kaçarak Pirene dağlarında ilk direniş gruplarını oluşturdular. Bu arada 6 bin kadarı da Fransızlarla birlikte savaşırken öldü. Nihayet, savaştan sonra bunların bir kısmı gerilla birlikleriyle Pirenelerden İspanya’ya girerek bir ayaklanma başlatmak istedi ama başarısız oldular ve çok kısa sürede imha edildiler.
İspanya İç Savaşı’nda çocukların tahliyesi.
FİLİSTİN
1948 yenilgisinden bugüne vatanları mülteci kampları
Mülteci kamplarında 1948’den beri ba- rınan Filistinliler, çağımızın en büyük acılarını yaşamaya devam etmektedir. İngiliz işgali altındaki, Araplar, 1921, 1929 ve 1936-39 yıllarındaki mücadeleleriyle Yahudilerin teşebbüslerini engellemeyi başaramadılar. 1948 yılında da İsrail karşısında ezici bir yenilgiye uğradılar. Bu dönemde Filistin’deki Arap nüfusun % 85’i olan 720 binden fazla kişi ülkelerini terk ederek mülteci haline düştü. Bunlar ağırlıkla Batı Şeria ve Gazze şeridi ile Lübnan, Suriye ve Ürdün’e gittiler. Aradan geçen 70 yıl içerisinde dört nesil Filistinli bu kamplarda yaşadı ve büyüdü. Günümüz- de sayıları 5 milyona yakındır.
1967 savaşında 325 bin Filistinli tekrar mülteci oldu. Bir kısmı ilk kez, bir kısmı yirmi yıl içinde tekrar yollara düştü. Bu savaş sonrası kurulan 10 yeni kamp ile birlikte mülteci kamplarının sayısı 59’a çıktı. Günümüzde yaklaşık 2 milyon Filistinli Ürdün’de, yarımşar milyon Lübnan ve Suriye’de ve çeyrek milyon da Suudi Arabistan’da yaşıyor. Gerisi dünyaya yayılmış durumda. Filistinliler gittikleri ülkelerde tehdit olarak görülüp birçok kez katliama uğradılar. 1970 yılında Ürdün’de Kara Eylül katliamında on bine yakın Filistinli öldürüldü. 1982 yılındaki Lübnan savaşında ise Sabra ve Şatilla kamplarında Hıristiyan milisler binden fazla kişiyi katlettiler.
İsrail-Arap savaşları sırasında bir mülteci kampı
PAKİSTAN’IN KURULUŞU
Hindular ve Müslümanlar yer değiştirirken dökülen kan
İngiltere 1947 yılında alt kıtadan çekilirken, Hindular ile Müslümanlar arasında milyonlarca kişinin yer değiştirmesi ve bu olaylar sırasında yüz binlerce kişinin ölmesi çağımızın sayısız trajedisi arasında en büyüklerinden birisidir. Hindistan’ın o dönemde tek yönetim altında 390 milyon nüfusu vardı. Bölünmeden sonra Pakistan doğu ile batı arasında eşit olarak bölünmüş 60 milyon nüfusla kurulurken, Hindistan’da 330 milyon kişi kaldı. Sınırlar belli olunca ilginç bir tesadüf, 7.25 milyon Hindu ile aynı miktarda Müslüman yer değiştirdi. Bu göçlerin dörtte üçü batıda gerçekleşti. 14.5 milyon kişi göç yollarında iken taraflar birbirlerine girdiler ve bu çatışmalarda ölü sayısı için 200 bin ila 1 milyon arasında değişen ölü sayıları verilmektedir. Söz konusu olayların acılarını artıran bir olgu da çok sayıda kadın ve kızın kaçırılması oldu. Hindular 33 bin Hindu ve Sih kadın ve kızın, Müslümanlar da kendilerinden 50 bin kişinin kaçırıldığını söylediler. İlerideki yıllarda bunların bir kısmı bulundu, bazıları ailelerine iade edildi, ancak önemli bir kısmı kabul edilmeyecekleri ve tekrar şiddet görecekleri korkusuyla geri dönmedi, kendilerini kaçıranların yanında kaldılar.
Eylül 1947, Hindistan’ın bölünmesi; Pakistan’a gitmek için ayrılmayı bekleyen Müslümanlar Delhi’deki Purana Qila’ya gidecek güvenli bir yol arıyorlar.
TİBET’İN İŞGALİ
Dalai Lama ve 150 bin müridi
Komünistler Çin’de 1949 yılında iktidarı ele geçirdikten hemen sonra, tarihi iddiaları olan Tibet’i işgal ettiler. Tibet’in, bu ordulara karşı uzun süre direnecek bir gücü yoktu. Bu nedenle 150 bin kadar Tibetli, işgalin ardından ülkeyi terk eden Dalai Lama’ya katıldı. Tabii, bunların hepsi bir anda gitmedi. İşgalin ardından kısa süre içerisinde yaklaşık 80 bin kişi gitti ve diğer mültecilerin önemli bir kısmı da 1955 ile 1959 yılları arasındaki başarısız ayaklanmaların ardından ülkeden ayrıldı. Nitekim, 1959 ile 1961 yılları arasında ülkede altı bin kadar budist manastırın tahrip edildiği söylenmektedir. Günümüzde sürgündeki Tibetlilerin yaklaşık üçte ikisi Hindistan’da, geri kalanı ise başta Nepal ve Bhutan olmak üzere dünyaya yayılmış bulunmaktadır.
1960’ların başında Hindistan’a varan Tibet’li çocuk mülteciler.
SOVYET UZAK DOĞUSU
Casusluk bahanesiyle kovulan 172 bin Koreli
Korelilerin 1930’lu yıllarda Sovyet Uzak Doğu’sundan Kazakistan ve Özbekistan’a taşınmaları, SSCB’de bir ulusal grubun tümüyle sürülmesinin ilk örneğini teşkil etmiştir. 1850’lerden itibaren daha iyi geçim olanakları için Rusya’ya iltica etmiş olan Koreliler zamanla Vladivostok bölgesindeki nüfusun dörtte birini teşkil edecek sayıya ulaşmışlardı. Bu durum SSCB yöneticileri tarafından potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmiş ama resmi gerekçe olarak bölgede Japon casusluk faaliyetlerini artıyor olması gösterilmişti. 1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Orta Asya’ya taşındı. Yaklaşık 100 bini Kazakistan’ın ıssız bölgelerine, geri kalanı Özbekistan’a yerleştirildi. İkinci Dünya Savaşı çıktığı zaman ırkçı bir anlayışla savaş birliklerine alınmadılar ama işçi taburlarında son derece kötü koşullarda madenlerde ve diğer zor işlerde çalıştırıldılar. Küçümsenmeyecek bir kısmı açlıktan öldü. Bununla birlikte Koreliler çalışkanlıkları sayesinde giderek kendilerini kabul ettirdiler ve günümüzde çoğu Orta Asya cumhuriyetlerinde olmak üzere yarım milyona yaklaşan bir nüfusa ulaştı.
1930’dan 1937’ye kadar 172 bin Koreli 40 güne kadar uzayan tren yolculuklarıyla Orta Asya’ya taşındı.
FİNLANDİYA’NIN İŞGALİ
Başarıyla karşı koydular ama ülkelerinde mülteci oldular
Finliler Çarlık Rusyası yıkılırken başarılı bir kurtuluş mücadelesine girişerek bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Stalin İkinci Dünya Savaşı’nı 1918’de yitirdikleri toprakları geri kazanmanın bir vesilesi olarak kullanmaya karar verdi ve üzerinde birçok devlet kurulmuş bu ülkelerin hepsini ele geçirmeye yöneldi. Nitekim Kars ve Ardahan ile Finlandiya’nın büyük kısmı hariç, bunların hepsini, hatta fazlasını aldı ama SSCB yıkılınca, Ruslar, birkaç istisna dışında hepsini tekrar yitirdiler. 1939 yılında Stalin o dönemler Leningrad denilen St. Peterburg’un savunması için kentin kuzeyindeki Karelya berzahını istedi. II. Dünya Savaşı’nın en iyi askerleri arasında tartışmasız ön sırada yer alan Finliler başarıyla karşı koydular ama kırk bin kadar kayıp verdikten sonra savaşa son verdiler, aksi halde 4 milyonluk nüfuslarını yenilemeleri olanaksız hale gelecekti. Ruslar Karelya’yı işgal ederken, ülke nüfusunun sekizde biri olan 420 bin Finli ata yurtlarını terk etti. Bir daha dönemeyeceklerdi. Savaş koşullarında bunların yerleştirilmesi ve beslenebilmesi için bir “Acil İskan Komisyonu” kuruldu. 1941’de Hitler Rusya’ya girince Finliler Karelya’yı geri aldılar ama Almanlar çekilirken bu kez Petsamo’yu da katarak gene ülkenin büyük bölümünü terk etmek zorunda kaldılar.
Karelya işgali Ruslar Karelya’yı işgal ederken, ülke nüfusunun sekizde biri olan 420 bin Finli ata yurtlarını terk ettiler.
AFGANİSTAN MESELESİ
Rus işgalinden günümüze milyonlarca sahipsiz insan
Orta Asya’nın talihsiz ülkesi Afganistan’da mülteci sorunu Rus işgaliyle başlamış, İç savaş ve Taliban dönemlerinden sonra Amerikan işgaliyle birlikte tekrar büyük bir göç dalgası ortaya çıkmıştır. Afganistan mültecilerinin sayısını bulmak zordur çünkü örneğin İran’daki 2.4 milyon mültecinin sadece 800 bininin kayıtlı olduğu ifade edilmektedir. Keza Pakistan’da bulunan ve bu ülkede derin sorunlara yer açan 2.5 milyon mültecinin % 40’ı kayıtsızdır. Bunların dışında Rusya, Orta Asya ülkeleri ve dünyanın diğer bölgelerine yayılmış mülteci sayısının da 200 bini geçtiği anlaşılmaktadır. Böylece asgari olarak 5.1 milyon rakamı ortaya çıkıyor. Ayrıca ülke içinde mülteci haline düşen 1 milyon kişinin eklenmesiyle, bazı kaynaklarda ifade edilen 6.3 milyon sayısının doğruya yakın olduğu kabul edilebilir. 1979 yılının sonunda başlayan Rus işgalinden beri mültecilerin bir kısmının sınırlardan defalarca geçtikleri de göz önüne alınırsa, gerçek rakamın tespit edilemeyeceği anlaşılır.
Peşaver yakınlarındaki Mardam mülteci Kampı’nda çadır kurmak için hazırlık yapan Afganlar.
KÖRFEZ SAVAŞLARI VE ARAP BAHARI
Kalıp mı ölmeli, kaçıp mı ölmeli?
Irak’da savaş nedeniyle meydana gelen göçler on yıllardır artıyor. Baas döneminde baskıdan kaçanlar olduğu gibi, Körfez Savaşı ile işgal dönemiyle birleşen İç Savaş göçleri toplamını tespit etmek çok zordur. 3.2 milyon Iraklının ülke içinde yer değiştirdiği, 2 milyonunun bölge ülkelerine gittiği ve 200 bin kadarının da dünyaya dağıldığı şeklindeki rakamlar olsa olsa bilgili bir tahmin sayılabilir. Göç etmek zorunda kalanların ağırlıkla Sünni olduğu ifade edilmektedir. Bunların IŞİD örgütüne taban sağladığı da görülmektedir. İşgal altında yürütülen karşılıklı katliamlar Bu örgüt Suriye Sünnileri ile birleşerek etki alanını iki ülkenin geniş bölgelerine yerleştirmek istemektedir. Suriye’de ise 6 ila 6.5 milyon kişi ülke içerisinde yer değiştirmiş, yaklaşık 4 milyon kişi de başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere ve bir kısmı da dünyaya dağılmıştır. Bitmeyen bir iç savaşa sahne olan Libya’da nüfusunun üçte birini sürgüne gönderen talihsiz bir ülkedir. Tunus’a sığınan mülteci sayısının 1 milyonun üzerinde olduğu ifade edilmektedir ve daha yüksek rakamlara da rastlamak mümkündür. Bunlara, diğer bölge ülkeleri gibi BOP kurbanları demek mümkündür.
Ezidlilerin göç çilesi Yerlerinden edilen Ezidi azınlıklar Şengal kasabasındaki İŞİD yanlılarının şiddetinden Suriye sınırına doğru kaçıyorlar.
RAKAMLAR ÜZERİNE ÖNEMLİ BİR AÇIKLAMA
İstatistiklere dahi giremeyen kurbanlar
Yakın veya uzak tarihte meydana gelen savaş, katliam ve göçlerle ilgili rakamlar daima sorunludur. İlk olarak, mültecilerin çoğu kayıtlara geçmez veya kimi halde birden fazla kayda geçtiği için mükerrer sayım olabilir. Kamplara girip çıkanlar izlenemez. Kayıtsız giren veya üç kez giriş yapan da olabilir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ancak mertebe düzeyinde rakamlara sahiptir. Son yıllarda Akdeniz’de kaç mülteci boğulmuştur? Bin mi, on bin mi? Ayrıca, kendi ülkesi içerisinde mülteci duruma düşenler çoğunlukla göz önünde değildir. Şiddetten kaçarak bir şehirden diğerine gitmiş, bazıları kamplara sığınmış, kimileri kaçırılmış, yolda ölmüş ve kimliği belirsiz bir şekilde gömülmüştür. Savaş esirlerinin bir kısmı ülkelerine dönmemiş, başka bir hayata başlamıştır. Bir kısmı işçi olarak çalıştırılanlara karışmış, kayıtlar yitip gitmiş ve çoğu zaman da devletler tarafından gizlenmiştir. Örneğin Rusya İkinci Dünya Savaşı sırasındaki kayıplarını uzun süre saklamış, gerçeğe yakın rakamlar ancak SSCB’nin tarihe karışmasından sonra ortaya çıkmıştır. Sayılar bir taraftan abartılırken, diğer taraftan da gizlenmeye, az gösterilmeye çalışılır. Örneğin Ukrayna katliamı olan Holomodor ile ilgili olarak 1.5 milyondan başlayarak 7 milyona kadar çıkan rakamlara rastlanır. 10 milyonun üzerine çıkanlar bile vardır. Gerçek rakam muhtemelen 2 milyon civarındadır. Ama kesin rakam asla bilinmeyecektir. Bunları bırakın, çoğu zaman asker kayıpları bile tam bilinmez. Örneğin büyük savaşlarda hastanelerde yüz binlerce yaralı vardır. Bazıları çürüğe ayrılırken diğerleri kendi birliklerine dönmez, depo birliklerine gider, oradan başka birliklere dağıtılır ve izlenemez hale gelir. Elektronik kayıt öncesinde bunların derlenip düzenlenmesi olanaksızdı. Ayrıca, kayıp olarak kayda geçenlerin bir kısmının cesedi bulunamamıştır ama diğerleri esir, bazıları da firaridir ve kesin rakamlar asla bilinemez. İkinci Dünya Savaşı esirlerinin bir kısmı Almanya’ya ancak 1956 yılında dönmüştü. Bu kargaşalık içerisinde doğru rakamı seçmek için önce kayıtlara bakıyoruz, karşılaştırıyoruz, sonra abartılanları veya eksik gösterilenleri elemeye çalışıyoruz. Gene de verdiğimiz her rakamın ancak mertebe olduğunu ve kesin sayıların hiçbir zaman bilinemeyeceğini hatırlatmak isteriz. Bu basitçe olanaksızdır. Hiçbir çaba bunun üstesinden gelemez.
Son aşamaya gelen Mısır Çarşısı restorasyonunun en önemli özelliği, çarşının geleneksel gündelik hayatı tüm canlılığıyla devam ederken yapılabilmesi.
MURAT SAV
Yaklaşık 400 yıldır Yeni Cami ve Turhan Valide Sultan’ın külliye yapılarıyla aynı ortamı soluyan komşusu Mısır Çarşısı, daha çok yüzyıllar yaşamak için kendini bakıma aldı. Restorasyon çalışmaları Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün denetiminde iki yıldır devam etmekte.
Yaya akışının oldukça yoğun olduğu bir bölgede, bu akışa müdahale etmeden restorasyon yapmak kolay değil. Hele hele restorasyonu yapılan İstanbul’un en önemli ticaret yapılarından ve hergün binlerce kişinin uğrak yeri olan Mısır Çarşısı ise.
Çarşıda hem alışveriş hem de restorasyon tüm hızıyla eşzamanlı sürüyor.
Çarşının çiçek ve sebze tohumları satılan bölümünde, cephe boyunca uzanan şantiyeye giriş, meydan kapısının solundan bir asansör vasıtasıyla sağlanıyor. İki katlı ofisin alt kısmı, çiçekçiler ve tohum satanlara engel olunmamak üzere açık bırakılmış. İkinci katta teknik işler ve diğer ihtiyaçlar karşılanırken, tavan kısmındaki platform ise restorasyonda kullanılan malzeme, araç ve gereç için değerlendirilmiş ve adeta bir atölyeye dönüştürülmüş. Meydana malzeme getirmek, bunları taşımak zor olduğu için tüm nakliye işleri gece yapılmakta. Çatıdaki imalatlara başlanmadan önce, üst örtüye koruyucu çatı kurulmuş.
Kurulan iskelenin ardından öncelikle çatıda bulunan ve yapıya yük getiren çimentolar alınmış, çatı kısmı, bacalar ve tonozların tümü onarılmış, kurşunla örtülmüş. Duvarların derz tamirleri yapılmış. Hatıl boşluklarına gerekli takviyeler yapılmış, duvarların güçlendirilmesine dönük olarak da enjeksiyon işlemi yapılmakta. Çarşının iç mekânında, bütün tonozların çalışmaları tamamlanmış. Şimdi sıra, tarihî veriler doğrultusunda hazırlanan kalemişi projesinin uygulanmasında. Çarşı içindeki dükkanların restorasyonu da bölüm bölüm yapılacak.
Çarşıda birbirinden tamamen ayrılmış üç alan var. En üstte bir koruyucu çatı altına alınan kubbe ve tonozları restore ediliyor. Restorasyonu tamamlanan bölümler kurşunla kaplanıyor. Bu tonozların altında da çarşı içine oluşturulan kesintisiz bir platform vasıtasıyla, kubbe ve tonozlar içeriden de onarılıyor. Tüm bunların altında da Mısır çarşısı tüm canlılığıyla yaşamaya devam ediyor.
ADI MISIRDAN GELİYOR
Yeni Cami külliyesinin arastası olarak 1663-1664’de Turhan Valide Sultan tarafından inşa ettirildi. Külliye mimar Mustafa Ağa tarafından tamamlandı. Başlangıçta “Valide Çarşısı”, “Yeni Çarşı” adları ile anılmış. 18. yüzyılın ortalarından itibaren içinde satılan mallar Mısır’dan geldiği için bu ülkenin ismi ile anılır olmuş. Eskiden aktar ve pamukçuların bulunduğu çarşıda dükkânlar üzerinde isimler yazmaz, yangın kulesi, makas, püskül gibi semboller bulunurdu. Zamanla sayıları çok azalan aktarlar baharatçıya dönüşmüş. Yapıda 1670’de ve 1940’da iki büyük yangın meydana gelmiş. Sonrasında onarılan çarşıdaki bezemelerin çoğu bu yangınlarda yok olmuş. “L” şeklindeki çarşıda bugün 88 dükkan var. Ayrıca dış bölümde de 18 tonoz örtülü dükkan bulunuyor.