1920’lerde Romanya’nın Mecidiye kasabasında orta okullarda yıllık ücreti 40 koyun idi. O yıllarda Müslüman bir Tatar ailesinin küçük kızının eğitim macerası, hem inanç hem eğitim sistemi hem de okul fiyatları açısından, günümüze ilginç dersler taşıyor.
Yıllardan 1912 veya 1913. Romanya’nın Mecidiye kasabasında bir ufak kız çocuğu kaçırılır. Kız, Kırım Harbi’nden sonra Romanya’ya gelip yerleşmiş Kırım Tatarlarındandır. Kaçıranlar ise Tatar değildir. Olayın hemen akabinde kaçırılan kızı ve onun farklı simasını gören bir polis duruma müdahale eder. Kızı kurtarır ve onu kasabanın belediye başkanına götürür.
Belediye Başkanı ise eskiden bugünkü Moldova-Ukrayna sahasında konup göçmüş olan Nogaylardandır. Olayların gelişimi onu da Osmanlı topraklarına göçe zorlamıştır. Ancak Kırımlı hısımları gibi, o geniş bir ailenin parçası değildir; kendi tabiri ile gökten zembille inmiştir. Buna rağmen çevresi ile kurduğu ilişkiler onu belediye başkanlığına kadar götürmüştür. Polisin getirdiği kız çocuğunu gören belediye başkanı, “bunun burada ne işi var” diye sorar. Zira karşısında duran çocuk, kendi kızıdır! Polis durumu anlatır, bütün bu süreç içinde hiç ağlamamış olan kız çocuğunu eve gönderirler.
O zamanlar Mecidiye’de Tatar çocukları Osmanlı usulünde eğitim veren ilkokullarda okumaktadır. Bu kız çocuğu okulu da birincilikle bitirince, Müslüman Tatar ve Hıristiyan Romenlerden oluşan Mecidiye ahalisi kızın babasına “Bu çocuk çok güzel okuyor. Kendi aramızda para toplarsak, onu ortaokulun 1. sınıfına gönderebiliriz. Sonra o kendi gayreti ile burs kazanır ve okumaya devam eder” der. O zamanlar ortaokullar paralıdır, ayrıca kız bu okullara gidecek olursa, artık Osmanlı eğitimi değil de Romen eğitimi görecektir. Aydın bir kişi olan kızın babasına bu teklif cazip gelir. Ama kızın annesi duruma karşı çıkar. Kızın okumasını isteyen baba ve büyük ağabeyisi “ama bir kere yazıldı, yoksa devlet bizi cezalandırır” derler. Okuma yazması olmayan anne boyun eğmek zorunda kalır. Ancak kendisinin inandığı prensiplerden ve inancından ödün vermemeye kararlıdır. Onun gözünde ortaokul bir Hıristiyan okuludur ve o da kızının bir “Marşke” (Küçük Maria) olmaması için elinden ne gelirse yapar. Böylelikle kızına yanlış bir yolda olduğunu gün be gün hatırlatır. Öncelikle evde kızıyla konuşmaz, ona okul üniforması olan önlükten başka bir giysi giydirmez. Kızını hiçbir yere götürmediği gibi, kendisi de akraba ve ahbap toplantılarına gitmez. Yastadır çünkü.
Hayat bu minval üzere devam eder, ne anne tavrını değiştirir ne ne kız okuldan vazgeçer. Hatta bütün bu baskılar altında kendini Hıristiyanlıktan korumaya çalışır. Okulda papaz sabah duasına gelir. O da yüzüne garip mimikler koyarak sözüm ona kendini korur. Halbuki kimsenin Hıristiyanlık propagandası yaptığı yoktur. Onun bu mimiklerini gören çocuklar da gülüşürler. Durumun farkına varan okul müdürü kızı çağırır ve ona “Bak kızım biz senin Müslüman olduğunu biliyoruz ve senin inancına saygı duyuyoruz. Sen de bizimkine saygı göster” der. Böylece küçük kız için tehlike ortadan kalkar ve o da tekrar dersleri ile uğraşmaya devam eder.
Kızın annesinin tavrı tam dört yıl devam eder. Bu arada aile Mecidiye’den Köstence’ye taşınmıştır. Küçük kız artık büyümüş ve Köstence’de liseye gitmektedir. Bu okul macerasının başlangıcından tam dört yıl sonra Köstence müftüsü de kızını Romen okuluna gönderir. Bunun üzerine kızın annesi «oh artık insan içine çıkabilirim» der. Kızının Romen okuluna gitmesi artık onun için korkulu bir rüya değildir. Sonunda hem kızının Hıristiyanlaşmadığını görmek hem de müftünün davranışı ile durumu kabullenmiştir.
Bütün bu süreci başlatan “Mecidiye ahalisi kendi aralarında ne kadar para toplamış” ve kızın babası madem ki bu kadar istiyordu “niye kendi okul parasını vermemiş” sorularının cevabı çok basit: Bir yıllık okuma bedeli 40 koyun imiş. Bu hesabı bugüne uyarlarsak, yani bugünkü koyun fiyatlarının 300 ile 1250 TL arasında olduğunu düşünürsek, 12 bin ila 50 bin TL arası, yani 2015-2016 öğretim yılında bazı özel okul ücretlerine eşit bir rakam çıkar ortaya. Bu insan hikayesi yüksek eğitim ücretlerini haklı çıkarmak için değil, yakın tarih ve coğrafyada eğitimin değişmeyen değerine vurgu yapmak açısından önemli.
Uzun yıllar Türkiye’nin en büyük kartpostal üreticisi olan ve çeşitli vesilelerle binlerce kartpostal basan And Yayınevi, 12 Eylül darbesinden sonra da darbecilere övgüler düzdükleri bir dizi kartpostal basmış.
Bu kartpostallardan biri, Diyarbakır’da Kenan Evren’i kürsüde halka seslenirken gösteriyor. Evren’in yanında darbeci subaylardan Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin’in de göründüğü kartpostalın arkasında “Diyarbakırımızda birkaç nifakçı ve bölücü, memleket ve millet düşmanlarıyla işbirliği yaparak vatandaşlarımızı birbirine düşman etmeye çalıştılar. Ancak Diyarbakırımızın Evren paşamızı kucaklayışları birlik ve beraberliğimizin ispatıdır” yazıyor.
Diğer bir kartpostalda ise Evren çocuklara asker selamı verirken görünüyor. Evren’i epey neşeli ve sempatik gösteren bu kartpostalın arkasında “12 EYLÜL YAVRULARIMIZI DA MUTLULUĞA ERDİRMİŞTİR” başlığı altında, “Geleceğimizin teminatı olan yavrularımız da son on senede karanlık emellilerin zulmüne uğramıştır. Bu karanlık emellilerin hıyanetleri küçük yavrularımızı bile etkilemiştir. Vatan ve millet düşmanlarının şunu iyi bilmeleri lazımdır ki, istiklal ve cumhuriyetimizin teminatı şanlı ordularımız ve komutanlarımızdır”.
ASAYİŞ
Çakmak tekeli ve çakar çakmaz çakan devlet
Türkiye’de 1929-1949 yılları arasında devletin piyasaya sürdükleri dışında çakmak almak, satmak ve kullanmak yasaktı. Çakmak, uğruna hapis yatılacak kadar kıymetli bir ürün haline gelmiş, binlerce insanın başı bu yüzden derde girmişti.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından birçok ülke gibi Türkiye’de de çakmağa vergi konmuştur. Verginin ödendiğine dair pullar çakmaklara raptedilir, eğer bu pul yoksa o çakmağa kaçak, sahibine kaçakçı muamelesi yapılır. Çakmak, bir ithal ürünüdür. 1920’lerin sonundan itibaren hem döviz kaybı olmaması hem de üretimi devlet tekelinde olan kibrit satışının azalmaması için ithali iyice zorlaştırılmıştır.
1 Haziran 1929’da çakmak ve çakmaktaşı satışı da kibrit gibi devlet tekeline alınır. Çakmağın aksine Türkiye’de üretilebilen kibrit devlete daha fazla kazandırdığı için Tekel çakmak işini ağırdan almaktadır. Hem çakmak hem de çakmaktaşının fiyatı çok yüksek tutulur. Çakmaktaşı komşu ülkelerin yaklaşık elli katı fiyatına satılmaktadır. Bu durum, kaçakçılığı cazip hale getirmiş, çakmak, uğruna hapis yatılacak kadar kıymetli bir ürün olmuştur.
1930’lu ve 40’lı yılların gazetelerindeki çok sayıda çakmak kaçakçılığı haberinde dikkat çeken, profesyonel kaçakçılara ek olarak seyahata çıkan sıradan insanların da sık sık yakalanmasıdır. Cumhuriyet yazarı Burhan Felek’in deyimiyle, “Fiyatının çok yüksek olması sıradan insanları yurtdışından gelirken iki avuç çakmaktaşını valizlerine atmaya teşvik etmektedir”.
Yurtdışına çıkmamış olsa bile, üzerinde Tekel’in piyasaya sürdükleri dışında çakmak yakalanan kişiler de kaçakçılık suçundan yargılanır. Kaçak çakmak ve çakmaktaşıyla yakalanmanın cezası 3 ayla 9 ay arası hapis ve para cezasıdır. Yakalanan kişi memursa memuriyetten atılır.
1932’de Tekel yönetimi, devletin kibritten daha fazla kazanması için çakmak satışının tamamen yasaklanmasını önerir. Bu öneri kabul görmez fakat kurum piyasaya çakmak sürmemeye başlar. Nadiren piyasaya çıkarılan çakmaklara, pahalı olmasına rağmen büyük rağbet olur. Ancak bunların tamiri mümkün değildir çünkü Tekel yedek parça ithal etmemektedir. Vidası düşmüş, yayı kırılmış çakmaklar alay konusu olur.
20 yıl boyunca binlerce insanın başının derde girmesine, hapse düşmesine sebep olan çakmak ve çakmaktaşları üzerindeki devlet tekeli 10 Şubat 1949’da kaldırılır. Serbest bırakılmanın çoşkusuyla çakmak satışlarında patlama olur. 1949 ve 1950 yılının gazetelerinde birbirinden ilginç çok sayıda çakmak reklamı olmasının sebebi de budur.
Hem futbolcu hem kaçakçı
Kaçak çakmak yüzünden başı derde girenler arasında, üç büyük İstanbul takımıyla maç yapmak için Türkiye’ye gelen Avusturya futbol takımları Admira ve Wacker’in dört futbolcusu da vardır.
21 Ocak 1949’da Türkiye’ye gelen futbolcular Moda’da kamp yaptıkları otelde çakmak satarken yakalanır. Bavullarında 580 çakmak bulunan dört futbolcu tutuklanıp cezaevine konduktan yaklaşık üç hafta sonra 20 yıllık yasa değişir ve çakmak satışı serbest bırakılır. Ancak buna rağmen Avusturyalı futbolcuların tutukluluğu devam eder ve üç ay sonra tahliye edilirler. Avusturyalı futbolcular yine de şanslıdır. 1932’de İzmir’e gelen Yunan futbol takımı Apollon’un oyuncusu Elias, çakmak kaçakçılığı suçlamasıyla tam sekiz ay cezaevinde kalmıştır.
11. yüzyılda bir Bizans prensesi çeyizinde iki dişli bir çatalla Venedik’e gelin gitmeseydi acaba şimdilerde nasıl yemek yiyor olurduk? Tanrının bahşettiği parmakları kullanacağına ‘gereksiz kibarlık’ gösterdiği için ayıplanan Bizanslı prensesle, sofralar teşrif eden çatal arasında neredeyse 700 yıl var.
Tabaktan aldığı yiyeceği ağza taşımakta çataldan çok daha kullanışlı olan ve binlerce yıldır kullanılan kaşık varken, ne oldu da çatal yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası oluverdi? İnsanoğlu o zamana dek çatalı keşfetmemiş ve kullanmıyor değildi. Roma İmparatorluğu zamanında iki dişli çatallar çeşitli yiyecekleri ateşte çevirmek, minicik kürdan benzeri çatallar kabuklu deniz hayvanlarının içini çıkarmak, minik ve uzun iki dişli çatallar derin kavanozlardan yiyecekleri yakalamak için zenginler tarafından kullanılmaktaydı.
Trabzon’da bir çatal The Romance of Alexander the Great (1300’ler) tablosundan bir detay. Bizans saray sofrasındaki ‘çatal modası’na ayak uyduranlardan biri de dönemin Trabzon İmparatoru III. Aleksios’tu
17. yüzyıla dek, bugün kullandığımıza benzer çatallar İtalya dışında ‘garip’ bulunuyordu. İtalyanların, 1075’te Venedik Doçu Domenico Selvo ile evlenen Bizanslı prenses Theodora Doukaina vasıtasıyla tanıştıkları çatalı bu kadar benimsemiş olmalarının bir nedeni, makarna ve şehriyenin o zaman bile çok sevilen yiyecekler olmasıdır. Çataldan önce ‘punteruolo’ denen tek dişli bir biz kullanılıyor, kaygan ve uzun makarnalar iki ve üç dişli çatallarla yakalanıyordu. Böylece çatal, makarna ile başlayan bu alışkanlıkla tüm yiyecekler için sofradaki yerini aldı.
1608’de İtalya’ya yolu düşen İngiliz seyyah Thomas Coryat, İtalyanların eti bıçakla keserken yerinde tutmak için minik bir çatal kullandıklarından bahsetmiş. Önceleri garip gelse de, İngiltere’ye döndüğünde yeni alışkanlığını devam ettirdiği için yakın arkadaşları ona şakayla karışık Lucifer isminden bozma “Furcifer” (Çataltutan) ismini takmışlar. 1610’da şair Nicholas Breton, “Ağzımıza ekin atmıyoruz, et yemek için çatala ne hacet!” diyerek çatal kullanmayı pek erkekçe bulmadığını belirtmiş.
1700’lü yıllara gelindiğinde, çatallar neredeyse Avrupa’nın tamamında kullanılır olmuştu. Yeni sofra adabı, artık elleri yemekle kirletmemeyi bir kibarlık göstergesi sayıyordu. Çatal zenginlerin sofra takımlarında kendine yer edinmişti ama bıçak ve kaşıklar hâlâ çok daha fazla satılıyordu. Çatalın yaygınlaşması, porselen düz tabakların eski çanakların yerini alması ile aynı zamana denk düşer. Yayvan tabaklar ve çatal-bıçak kullanarak kibar yemek yeme adabı zirveye Victoria döneminde ulaştı.
O döneme gelene dek, bıçak, çatal ve kaşık son derece kişisel eşyalar sayıldığından herkes kendi takımını yanında taşıyordu. Sadece kendi evlerinde değil, misafirlikte ve seyahat sırasında konakladıkları hanlarda da kendi takımlarını kullanıyorlardı. Bu takımlar deriden bir kılıf içinde, bıçak ve çatalın sapları kendi üzerine katlanarak batmasını engelleyecek şekilde yapılıyordu.
Çatal anomalisi Thomas Arthus 1605’te yazdığı Hermafroditler Adası’nda (L’Ile des Hermaphrodites) iki dişli çatalla yediklerinden fazlasını masaya döken ‘kibarlık budalası’ saray çevresiyle dalga geçmiş, çatalı kullanmayı neredeyse cinsel bir anomaliyle eş tutmuştu.
Çatalın kaşık ve bıçak kadar yaygın kullanıma girmesiyle birlikte zengin sofralarında bir ‘çatal korkusu’ oluştuğundan da söz etmek gerekir. Tabağın yanına dizilen çeşitli çatallardan hangisinin neyi yemekte kullanılacağını bilmek önemli bir göstergeydi. Örneğin, gerçek aristokratlar çatal yerine ne zaman parmaklarını kullanacaklarını iyi bilirlerdi. Parmaklar kraker, minik turplar, çilek ve zeytin yerken kullanılmalıydı. Kendini asilzade olarak yutturmaya çalışan birinin, Kardinal Richelieu ile yemekteyken zeytine çatal batırması üzerine kendini ele verdiği söylenir. Bunların dışında kalan tüm yiyecekler için en kibar yemek yeme şekli çatalla olandı. Çatal bıçağa göre daha tehlikesiz, kaşığa göre daha temiz ve yetişkin işi olarak görülmeye başlanmıştı. 1900’lerin ortalarında İngiliz zengin sınıfı arasında bir dönem moda olan ‘çatallı’ öğle veya akşam yemekleri bıçak ve kaşığı tamamen devre dışı bırakmıştı.
İngiliz sofra adabının kuralları, yemeğin sonuna dek çatal ve bıçağın elden bırakılmamasını öğütlüyordu. Bu arada Amerikalılar da bıçağı sağ elle tutup tabaktaki tüm yemeği küçük parçalara bölerek, sonra çatalı sağ ele alıp tabakta ‘zikzak’lar çizerek parçaları toplamayı kibar buluyorlardı.
Bugün çatal yemek kültürümüzün o kadar değişmez bir parçası olmuştur ki Karl Marx Gründrisse’de “Çatal ve bıçakla yenen pişmiş etle doyurulan açlıkla, elle yenen çiğ etle doyurulan açlık farklıdır,” diye yazma gereği duymuş. Çatallar salt nasıl yediğimizi değil, neyi yediğimizi de değişikliğe uğratmıştır desek yanlış olmaz.
Sabotaj: [Fr. sabotage,isim; baltalama,kasten aksatma,belli bir amaçla zarar verme]
Günümüz politikacılarının dilinden düşürmediği, siyasi literatürün favori kelimelerinden biri sabotaj. Peki bu sözcük nerede ne zaman doğdu, zaman içinde hangi anlamlara büründü?
Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde baltalama olarak geçen “sabotaj” sözcüğü Fransızca kökenlidir. Latince sabotum kökünden türediği varsayılır. Esasen tahtadan oyma köylü çarığı olarak bilinen ve günümüze uyarlanmış şekilleriyle özellikle hastanelerde doktor ve hemşirelerin ayaklarında görebileceğimiz sabo terliklerindeki sabot kelimesinden türetilmiştir.
Bir aracın, makinanın, askeri ya da sivil teçhizatın bozulması, kullanılamaz hale getirilmesi maksadıyla bilinçli ve çoğu zaman gizlice yapılan eylem anlamına gelir.
Kelime, her ne kadar 19. yüzyıl Sanayi Devrimi zamanında, hızlı makineleşmenin getirdiği işsizliğe engel olmak adına makina kırıcılıkla (ludizm), işçi başkaldırılarıyla özdeşleşmiş olsa da Fransızca’ya 16. yüzyılda esas anlamının yanında “yere ayak vurma” anlamında yerleştiği varsayılmakta. Birisinin konuşmasından hoşnut olunmadığında onun sesini “baltalamak” için tahta sabolarla bir nevi yeri dövme eylemi gerçekleştirilirdi. Sanayi Devrimi sırasında kendi güçlerinden üstün gördükleri makinaların, işçileri yerlerinden ettiği açık tehdidi karşısında bu tahta çarıklar bir nevi direniş simgesiydi.
Belçika’da bir cam fabrikasında “makina kıran” grevci işçiler, 26 Mart 1886
Emile Zola’nın Germinal romanından da hatırlanacağı üzere sabotaj, 19. ve 20. yüzyıllarda, kapitalist düzende makinaların toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliğin kökenini oluşturduğunu düşünen anarşistler veya isimlerini “Kaptan”, “Kral”, “General” olarak andıkları Ned Ludd’dan alan, makineleşme karşıtı ludistler tarafından sıkça kullanılan bir yöntemdi. Her ne kadar günümüzde pek sık başvurulan bir yöntem olmasa da işçiler izin ya da daha az çalışma saati taleplerinde bulunmak istediklerinde sabolarını makinelerin çarklarının arasına gizlice sokar ve çalışmalarına engel olurlardı. Böylelikle makineler tamir edilene kadar iş bırakmış olurlardı. Bu sayede patronlarını da zor duruma sokarlardı. Fransız dilbilimci ve sözlük yazarı Alain Rey’in “Tarihi Fransız Dili Sözlüğü”nde terim, 1808’deki anlamıyla, “çabucak zarar veren” bir edim olarak tanımlanmaktadır.
Endüstri karşıtı bir eylem olmanın yanı sıra sabotaj, savaş taktiği ve çevreci, politik eylemlerde de sıkça başvurulan bir yöntem olması bakımından önemlidir. Nitekim iyi gerçekleştirildiğinde, tabiatı gereği fark edilmesi ve ortaya çıkarılması oldukça zordur. Ayrıca terörden farklı olarak belli bir amaç uğrunda mal ve teçhizatlara yönelik gerçekleştirilir.
Çevreciler ve hayvan hakları savunucuları da ecotage adı altında çeşitli yöntemlerle, Batı dünyasında çevre kirliliğine yol açan veya hayvan hakları istismarında bulunan kurum ve kuruluşlara yönelik sabotajları 90’lı yıllardan beri uygulamaktadır.
15. yüzyılda Fransa’da kullanılmaya başlanan tahta oyma köylü çarıkları sabolar, sabotaj sözcüğünün kökünü oluşturuyor.
Her ne kadar binlerce yıllık dünya tarihinde benzer işlevlere sahip insanlar olsa da bu dedektiflik işleri, yakın zamanın işleri. Tabii dedektif dendiğinde çoğumuzun aklına, Sherlock Holmes gibi zeki, ince ayrıntılardan sonuca ulaşan, analitik zekasına şapka çıkartılan bir tür kahraman geliyor. Yıllar yılı nice roman, film ve dizi, kötülere karşı zekaları ve yumruklarıyla savaşan özel dedektif tiplemesini aklımıza kazımış çünkü. Ama pek de uzun sayılmayan özel dedektiflik tarihine baktığımızda özel dedektiflerin imrenilesi kahramanlar değil, eve sokulmayacak, hatta bırakın selamı, yağmurlu havada su bile verilmeyecek adamlar olduğunu görüyoruz.
Aklımda kaldığı kadarıyla bu özel hafiyelik 19. yüzyılın ilk yarısında Fransa’da başlıyor. Dünyanın ilk dedektiflik bürosunu François Vidocq diye bir arkadaş açıyor. Özgeçmişi genç yaşta hırsızlıkla başlıyor, dolandırıcılık, sahtecilik, yağmacılık, katillik falan derken mahpuslukla devam ediyor. Vidocq, hapisten muhbirlik yapma sözüyle kurtuluyor ve sanki hapisten kaçmış gibi gösterilerek İtalya’ya gidiyor. İtalya’ya giden başkası olabilir, orasını karıştırdım galiba ama bir şekilde Napolyon’un emriyle ilk gizli polis teşkilatını kurma şerefi de bu Vidocq’a kısmet oluyor. Bu gizli polis teşkilatı da büyük oranda abinin hapishane arkadaşlarından oluşuyor. Vidocq bu işi uzun yıllar yaptıktan sonra istifa edip 1830’larda falan dünyanın ilk özel dedektiflik şirketini kuruyor ve personelin tamamını yine eski suçlular oluşturuyor. Artık ondan sonra şantaj mı istersiniz montaj mı, aklınıza ne gelirse arkadaştan soruluyor. Ama bir zaman sonra politik bağlantıları onu korumaya yetmiyor ve şirketi kapatmak zorunda kalıyor.
Hemen hemen aynı dönemde, okyanusun diğer tarafında bir dedektiflik şirketi daha kuruluyor. Adı filmlere, hikâyelere ve şarkılara konu olan, bizim genellikle Red Kit’ten tanıdığımız meşhur Pinkerton Dedektiflik Ajansı bu. Şirketi kuran Alan Pinkerton ağırlıklı olarak fabrikalara hizmet veriyor ve dedektiflerini işçilerin arasına sokarak, işçilerin grev hazırlığında olup olmadığı gibi konularda bilgi sağlıyor. Ama Pinkerton asıl ününe Lincoln sayesinde kavuşuyor.
Pinkerton ve adamları, halkı selamlamak üzere Ortabatı’dan Vaşington’a doğru yola çıkan Lincoln’e, mola vermeyi planladığı Baltimore’da suikaste uğrayacağını haber ediyorlar. Her nasılsa Pinkerton’ın şehre yerleştirdiği birkaç ajan birtakım söylentiler duymuş, sonra kendileri de Lincoln karşıtıymış gibi yapıp karşıtların güvenini kazanmış ve suikaste dair bütün planları öğrenmişler. Yalnız ismini verdikleri kimse de ortalıkta yok.
Lincoln’ün etrafındakiler daha sonra Pinkerton’ın yalan söylediğini bildiklerini ama riske girmemek için tavsiyesine uyup Baltimore’u pas geçtiklerini söyleseler de, Pinkerton dedektiflerinin ünü yayılıyor bir kere. Ve ilginç bir şekilde hep benzer başarılar elde ediyor Pinkerton. İşçilerin arasına soktukları ajanlar dev tehlikelerle ilgili raporlar hazırlıyor, aynı ajanlar bazen işçiler greve gittiklerinde işçiymiş gibi polise ya da grev kırıcılara silah sıkıyor ve, iddialar doğruysa, bazı işçi liderlerini ve sendikacıları da öldürüyor. Eh, hiç de Sherlock Holmes’a benzemiyor, öyle değil mi?
Yani öyle özel dedektif denildiğinde aklımıza hep polisin içinden çıkamadığı cinayetleri çözen adamlar falan geliyor ya, aslında tam tersi; bizzat polisin içinden çıkamadığı cinayetleri yaratan adamlar bunlar kimi zaman. Sherlock Holmes’a can kurban tabii, o ayrı ama aklımda kalanlardan yola çıkarak özel dedektifin eve sokulmaz bir şahıs olduğunu iddia etmeye hiç çekinmiyorum doğrusu.
Türk tıp tarihinin önde gelen hekimlerinden Hafız Cemal Lokmanhekim, 41 yıllık parlak kariyeri sırasında halk sağlığı ve cinsellik alanında, “tabu” kabul edilen birçok konuda popüler kitaplara da imza atmıştı.
Doktor Hafız Cemal Lokmanhekim, Türk tıp tarihinin incelenmeye değer ilginç şahsiyetlerinden biridir. Maceralı uzun bir yaşam öyküsü olan Doktor Hafız Cemal Bey, 1878’de babasının kadılık yaptığı Kıbrıs Lefkoşa’da doğmuştur. İlk öğrenimini kimsesiz ve yalnız olarak yapmış, Baf’ta medreseyi, Beyrut’ta idadiyi bitirmiş ve İstanbul’a gelmiştir. Çengelköyü’ndeki Tıbbiye İdadisi’ne ve oradan da Askerî Tıbbiye’ye girmeyi başarmıştır.
1901’de diplomasını alan Hafız Cemal Lokmanhekim, Tıbbiye-i Şâhâne’ye emrâz-ı dahiliye ve etfâl muallim muavinliğine tayin edilmiştir. Burada Dahiliye Muallimi Fevzi Paşa’nın yanında görev yapmıştır. O devrin pek çok aydını gibi Avrupa’ya kaçan Lokmanhekim, tıp öğrenimini Londra’da tamamlamış ve Avrupa dönüşünde önce Mısır’a sonra Kıbrıs’a geçmiştir.
Doktor Hafız Cemal Lokmanhekim, 1901 senesinde yüzbaşı üniformasıyla.
Uzun yıllar Kıbrıs’ta kalan, burada İslâm isimli bir gazete ve 25’ten fazla broşür, kitap çıkaran Lokmanhekim, Kıbrıs Sanayi Mektebi, Kıbrıs Cemiyet-i Hayriye-i İslâmiyesi gibi sivil toplum kuruluşlarını örgütlemiştir. Bu örgütler aracılığı ile okuyan gençleri Londra’ya eğitime göndermiştir. Balkan Savaşı çıkınca bütün işlerini terkederek İstanbul’a gelen Lokmanhekim, Kızılay’da gezici doktor olarak Rumeli’den gelen yaralı, hasta göçmenlere şifa dağıtmıştır. 1. Dünya savaşında Edremit Vapuru’nda başhekim olan Lokmanhekim, Kızılay’ın Süveyş’e gönderdiği imdat heyetine katılmış, oradan Kudüs’e gönderilmiştir. Bir süre çölde kurulan bu hastahanede başhekimlik yapmış ve hastanenin Şam’a taşınmasıyla orada bulunan yaralıları alıp İstanbul’a gelmiştir.
Savaşın sonunda Divanyolu’nda bir muayenehane açıp serbest çalışmaya başlayan Lokmanhekim bir broşüründe hocası Besim Ömer Paşa ile ilgili anılarından sözederken soyadını nasıl aldığını şöyle anlatır:
Hem bilimsel hem geleneksel Lokmanhekim’in cumhuriyet döneminde yayımladığı eserler, halkın anlayacağı dilde yazılmış ve yaygınlaşmıştı. Kitaplar dönemin tıbbi bilgilerini, bugün “alternatif veya geleneksel” denilen yöntemlerle birleştirerek sunuyordu.
“Bir akşam (üstadıazam)ımın huzuruna çıktım. Bana münasib olmak üzere teberrüken bir (soyadı!) seçmesini istirham ettim. Bana dedi ki: ‘Gazetelerde ara sıra görüyorum ve anlıyorum ki, müstear nam olarak (Lokman Hekim) kullanıyorsunuz! İşte size (Lokman Hekim) lâkabı biçilmiş bir kaftan gibidir. Bu cihetle (Lokman Hekim) soyadını alınız. Ve bir de Lokman Hekim mecmuası namında bir mecmua neşrediniz’. Ben derhal (Lokman Hekim) soyadını resmen tescil ve tasdik ettirdim ve (19) sene evvel de Lokmanhekim mecmuasını neşre başladım”.
Uzun yıllar İstanbul’da serbest doktorluk yapan Lokmanhekim, İstanbul Sanat Mektebi’nde 41 yıl doktorluk görevini aralıksız sürdürmüş ve aynı zamanda yayınlar yapmıştır. İspirtolu içki kullananların ve evlatlarının belaları ve kurtuluş çareleri, Abaza çeken kızların ve oğlanların belaları ve kurtuluşları!, Kocakarı ve ev ilaçları, Pekliği iyi eden linet ve amel ilaçları, Solucan Kitabı, 150 den ziyade faydası ve bir çok hastalıklara şifası olan Ah mübarek Domates!, 180 türlü faydası ve 72 derde şifası olan şifalı sarmısak kitabı, Lokmanhekim’in ‘sakın Ha!’ dediği 31 çekmenin belaları ve kurtuluş çareleri, Ademi iktidar, bel gevşekliği ve ilaçları gibi hem konuları hem de isimleri ilginç eserler yayımlayan Hafız Cemal Lokmanhekim, son yıllarında Beylerbeyi semtinde yaşamıştır. Hafız Cemal Lokman- hekim 19 Nisan 1967 tarihinde İstanbul’da ölmüştür. Mezarı Zincirlikuyu’dadır.
KADINLARLA BİRLEŞME ÜZERİNE
Müslümanlar, pazartesi ve Cuma yatak sporunu vazife bilir
Lokmanhekim’in cinsel münasebetler üzerine yazdığı kitaplarda, zaman zaman çeşitli farklı coğrafyalardaki inanışlar da aktarılıyordu:
“Bir Arapça kitaptan bunları tercüme ettim. Okurlarımıza faydalı olur fikriyle yazıyorum. Fakat ben bunların bir kısmına şaşıyorum. İnanmıyorum. Bazılarına da iman ediyorum. Yalnız şunu arz etmek isterim ki, Arabistan’da iklimin ve sıcağın, meyvelerin ve baharların tesiriyle (cinsi münasebet!) işleri daha sürekli ve şiddetli olur. Bu cihetle (cima) etmekte, yani (erkek ve kadın birleşmesi!)ne ait işlerde oranın ahalisi bizlere nisbeten daha tecrübeli ve idmanlıdırlar. Bu cihetle onların bilgilerinden istifade edelim.
‘Hem münevverlere hem halka mahsus dergi’ Dr. Hafız Cemal Lokmanhekim tarafından çıkarılan Lokman Hekim dergisi aylık yayımlanan halk sağlığı, tıp, sosyal konularda yazılar içeren popüler bir dergiydi. “Şimdilik her ayın ilk haftasında çıkar, siyasi değildir, tıbbi, sıhhi, ahlaki, terbiyevi, fenni, içtimai, iktisadi, sınai, edebi, neşriyat yapar, münevverlere, gençlere, mekteplilere ve halka mahsustur” alt başlığını taşıyan dergi, 15 x23 cm. ölçüsünde olup 241 sayı yayımlanmıştır. İlk sayısı Ekim 1936’da çıkan derginin son sayısı Temmuz 1966 tarihini taşır. Sağlıkla ilgili 3 ilavesi bulunan derginin başyazarı ve sahibi Doktor Hafız Cemal Lokmanhekim’in bu derginin yayını olarak pek çok kitabı da bulunmaktadır.
1 – En iyi cima ilkbaharda olur.
Çünkü hava mutedildir, mevsim güzeldir, kan kuvvetlidir. Her mizaca uygundur. Ruhu neşelendirecek tabiat güzellikleriyle, yeşillikler ve türlü türlü çiçekler vardır. Güzel manzaralara karşı kadın gebe kalırsa çocuk çok güzel ve gürbüz olur.
2 – Arabi ayın ilk ve son gecesinde cima edilirse doğacak çocuk deli (mecnun) olur.
3 – Dinî bayram gecelerinde cima edilirise doğacak çocuk (6) parmaklı olur.
4 – İnsan cima ederken anasını ve kızkardeşini anarsa, doğacak çocuk çok yalancı olur.
5 – Cima ederken kelâm söylerse, konuşursa çocuk (peltek – kekeme) olur.
6 – Camide, mescitte, ekin içinde cima ederse çocuk (fasık, müzevir, fitneci, kundakçı ve dinsiz) olur.
7 – Çarşamba gecesi cima edilirse çocuk harami, hırsız, yankesici, dolandırıcı, vurguncu olur.
8 – Perşembe gecesi cima edilirse çocuk hakim veya vezir olur.
9 – Perşembe günü cima edilirse çocuk zahit ve âbid olur. Yani dindar, sofu ve derviş olur.
10 – Cuma günü cima edilirse çocuk âlim, fazıl, bilgin olur.
11 – Salı gecesi cima edilirse doğacak çocuk bütün hayatını kederle, gamla, ah ile vah ile geçirir. Ve hiç yüzü gülmez. Talihsiz olur.
12 – Pazartesi gecesi cima edilirse çocuk âlim, fazıl, bilgili olur (İşte bundan dolayıdır ki bütün Müslümanlar, Türkler her Pazartesi ve Cuma geceleri (yatak sporu!) yapmağı vazife bilirler.
13 – Cumartesi gecesi ve gün- düzü cima edilirse çocuk hilekâr, kumarbaz ve dolandırıcı olur (Çünkü Yahudilerin cima ettikleri gecedir!).
14 – Ayaküstünde cima edilirse sinirlilik heyecan artar. Bazı defa (nüzul – felç) gelir.
15 – Hamamda cima etmek fenadır. Hele terledikten sonra yapılırsa daha fenadır, çok zararlıdır”.
DOĞU MİTOLOJİSİ
Lokman Hekim efsanesi ve halk hikayeleri
Kuran’ın 31. suresine adını veren, ayrıca Doğu mitolojisinde birçok söylencede bahsi geçen Lokman, hikmet sahibi, efsanevi bir kişiliktir. Lokman Hekim’e dair efsane ve hikayeler Batı dillerine de tercüme edilmiştir. Emsâlü’l-Lokman fî Tezhibi’l-Ezhân isimli eser “zeban-ı Arap’tan lisan-ı Fransavî’ye” aktarılmış, Paris baskısı Bilge Lokman Hekim’in Fablleri kitabından [Keçecizade] Fuad Paşa’nın büyük oğlu Nazım Ahmed Bey’in oğulları Hikmet ve Reşad Beyler için “Farisi ve Türki” lisanlarına çevrilmiştir. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca, dört dilde hazırlanmış bu kitabın basım masraflarını Keçecizade ailesi karşı- lamıştır. Kitabı hazırlayan İskender Efendi hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. İskender Efendi, kitabın önsözünde Keşmir, Hindistan, Afganistan ve Avrupa’nın muhtelif şehirlerine gitmekle başlayıp yirmibeş yıl süren seyahatleri sırasında büyük bir “Seyahatname” kaleme aldığını yazmaktadır. Kitapta Lokman Hekim’in efsanevi hayatından 42 emsâl (hikmetli örnek, kıssa) yer almaktadır. Bu 42 örnek 86 sayfalık kitapta sırasıyla Türkçe, Farsça, Arapça ve Fransızca olarak tekrarlanmaktadır.
Emsâlü’l-Lokman fî Tezhibi’l-Ezhân / Fables de Loqman le sage. Çeviren: İskender Efendi İstanbul, Sultan Beyâzıd civarında Irgâd Pazarında Şeyh Yahya Efendi’nin Matbaasında tab’ ve temsil olunmuştur, Fî 20 Rebiülahir 1292 (26 Mayıs 1875) 70,16, 2 sayfa. Seyfettin Özege Kataloğu 1/4901 Fiyatı: Bir çeyrek
Alman gazeteci Friedrich Schrader’in 1891-1918 yılları arasında İstanbul’da bulunduğu sırada Osmanisches Lloyd gazetesine yazdığı semt röportajları ve İstanbul denemelerini biraraya getirdiği kitabı Remzi Kitabevi’nden çıktı.
Doğu dilleri uzmanı olan, Osmanlıca ve Arapçayı çok iyi bilen Friedrich Schrader, gezdiği semtlerdeki izlenimlerine ek olarak mekân ve yapıların tarihiyle ilgili ilginç bilgilere de yazılarında yer veriyor.
100 küsur yıl öncesinin ticaret hayatından entelektüel hayatına, batıl inançlarından eğlence dünyasına kadar İstanbul’u İstanbul yapan pek çok konuya değinen yazar, “İstanbul’un Halk Tipleri” başlıklı bölümü ise kısa insan portrelerine ayırmış. Çevirmen Kerem Çalışkan’ın, kitabın sonuna eklediği “Meraklısına Notlar” bölümünde Schrader’in sözünü ettiği mekan ve yapıların bugünkü durumuna dair bilgiler vermesi de okuyucu için hoş bir sürpriz olmuş.
78 kuşağından Halil Erhan’ın anılarında Karadeniz’in ekonomik ve sosyal tarihine dair ilginç bilgiler var. Özellikle fındıkla ilgili anlattıkları bilmeyenleri epey şaşırtacak türden.
Halil Erhan, Ordu’nun Ünye ilçesinde 1955’te doğmuş. 28 yıl boyunca çeşitli illerde öğretmenlik yaptıktan sonra emekli olmuş ve yeniden memleketi Ünye’ye yerleşmiş. İletişim Yayınları’ndan çıkan ve alt başlığı “Ermeniler, Eşkıyalar, İnsanlar, Yaşamlar” olan kitabında Erhan, kendi anılarının yanı sıra bölgedeki Ermenilerle ilgili kişisel araştırmalarını ve aile büyüklerinden dinlediklerini aktarıyor.
Karadeniz ormanlarının yok olmasında yöre insanının ahşap ev tutkusunun da etkili olduğunu anlatıyor Erhan. Rum ve Ermeni köylerindeki taş evlerin aksine Müslümanların ahşap ev yapmasını şöyle değerlendiriyor: “Köy evlerinin tamamı kütüktendi. Tam bir tembellik işi: Taş duvar örmek yok, kireç söndürmek yok; sert taşlara şekil vermek, hizaya getirmek zor bir iş. Kes ormandan pelit ağacını, kestane ağacını, kabuklarını soy, uçlarını kes, üst üste diziver, oldu bitti! Bir ev yapmak için en az 2-3 dönüm ormanı yokediver”.
Erhan’ın kitabı, bölgenin ekonomik yaşamının geçmişine dair ilginç bilgiler de içeriyor. Geçen yüzyılın ilk yarısında bölgedeki Müslümanlar arasında satma ve satın alma kültürü yaygın olmadığı, ticaret bilinmediği için bir tarlaya evin bütün ihtiyaçlarının dikildiğini, Müslümanlar tarım ürünlerinin pazarda satılmasıyla para kazanılabileceğini Ermenilerden öğrendikten sonra işlerin “normale” döndüğünü anlatıyor Erhan. Ekonomik yaşam demişken, bu- güne kadar duymayanlar için herhalde kitaptaki en çarpıcı bilgilerden biri fındık tarımını 1880’lerde Ermenilerin başlat- tığı ve 1940’lara kadar onların sürdürdüğü. Erhan, Osmanlı Devleti’nden kalma borçların bir bölümünün Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ermenilerin ürettiği fındığın satışından gelen dövizle ödendiği bilgisini de aktarmış.
Kitapta, 1915’te Giresunlu Topal Osman çetesinin bastığı köylerde içini çoluk çocuk Ermenilerle doldurdukları evleri ateşe vermesi örneğinde olduğu gibi okumaya insanın yüreğinin dayanmadığı yerler de var. “Şu anki Giresun’un zenginlerinin hepsi Topal Osman’ın akrabaları, amcaları, dayıları, hala-teyze çocuklarıdır” diyen Halil Erhan’ın kitabında yalnızca Karadeniz yok. İstanbul’a üniversite okumaya gelen Karadenizli bir gencin yaşadığı zorluklar ve 1970’li yılların çalkantılı siyasi orta- mı da kitapta yer bulmuş.
2012 sonlarından bu tarafa tarihçiler arasında süregiden Yüzbaşı Torosyan polemiği, yeni çıkan Tarih, Otobiyografi ve Hakikat kitabıyla devam ediyor. Derlemede, Türkiye’de tarih yazımı, yaklaşımı ve otobiyografiler üzerine tazeleyici makaleler var.
Yüzbaşı Torosyan’ın Çanakkale muharebelerinde başlayıp Filistin’e, oradan ABD’ye uzanan hikayesi, bir süredir yakın tarihimizin önemli tarih polemiklerinden birine sebep oldu.
Sarkisyan’ın Çanakkale’den Filistin Cephesi’ne adlı hatıratının 2012 sonlarına doğru yayımlanmasının ardından, Ayhan Aktar ve Halil Berktay arasında gazete sütunlarında başlayan tartışma giderek büyüdü. Karşılıklı yazılan onlarca makaleyi, Hakan Erdem’in konuyla ilgili yazdığı Torosyan’ın Acayip Hikayesi adlı kitap izledi. Hatta konu Hürriyet’in manşetine kadar taşındı (16 Aralık 2012) ve popüler oldu.
Bülent Somay’ın derlediği Tarih, Otobiyografi ve Hakikat adlı kitap ise, bu konu üzerine başta Ayhan Aktar olmak üzere Suavi Aydın, Kahraman Şakul, Ohannes Kılıçdağı ve Taner Akçam’ın makalelerini kapsıyor. Makaleler sadece Torosyan’ın kitabı üzerine değil; tartışmaların ortaya çıkardığı tarih anlayışı, tarih felsefesi, siyasi bakış açıları da yazarlar tarafından farklı referanslarla ele alınmış.
Sarkis Torosyan, Philadelphia, 1940’lar
Torosyan tartışmasının bu kadar büyümesinin iki temel nedeni var. İlki, Osmanlı subayı Torosyan’ın Ermeni olması ve 1. Dünya Savaşı’nın ortasında isyancı Ermeni birliklerine katılması. İkincisi ise kitabında yaşadığını iddia ettiği kimi hadiselerin ve yayınladığı çeşitli belgelerin, varolan tarihî kayıtlarla önemli ölçüde çelişmesi. Tarihçiler, “Torosyan’ın hiç yaşamadığı ve kitabın tamamen uyduruk olduğu”ndan, “resmî tarih tarafından hakkı yenmiş kahraman bir Osmanlı subayı” olduğuna kadar gayet geniş aralıkta tezler ileri sürdüler. Ermeni meselesi ve 1915 tehcirindeki katliamların bugün için kritik ve siyasi hüviyeti de tartışmaları doğal olarak kızıştırdı.
Dolayısıyla bu süreçte Taner Akçam veya Ayhan Aktar’ın “Torosyan şu bölümde saçmalamış” demesi, aynı şekilde Halil Berktay veya Hakan Erdem’in “Torosyan’ın şu anlatımı gayet isabetli” demesi imkansızlaştı. Torosyan’ın nesne edildiği yazıların üslupları da, sarkastik, kavgacı, suçlayıcı, “geçirmeci” bir hale dönüştü. “Akademisyen tarihçilerin bu şekillerle de olsa popüler bir karakter kazanmaları, konunun yaygın tartışılması açısından faydalı olmuştur” diyerek bu paragrafı kapatayım.
Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan henüz çıkan kitap, Bülent Somay’ın nefis önsözüyle başlıyor ve yazı bize “tarihin belirsizliği” üzerine “belirli” bir bakış açısı sunuyor. Somay, Torosyan’ın hatıratındaki kimi isabetsizlikleri rasyonalize etmeye değil, üzerinde tartışılan alanın bile ne denli “kurmaca” olabileceğini göstermeye çalışmış.
Ayhan Aktar 140 sayfalık iki makalesinde hem Torosyan vakasını hem de tartışmaları yeni bilgi ve belgelerle canlandırıyor, değerlendiriyor. Ancak yukarda bahsettiğim polemikçi üslubu sürdüğü gibi (“alaturka tarihçi”, “belge fetişisti”), eleştirdiği yaklaşımlarda sıklıkla görülen yöntem hatalarını bilerek bilmeyerek tekrarlıyor. Örneğin Torosyan’ı yalanlayan veya bir belgeyi çürüten bir yazıda, esası etkilemeyen bir teknik hata veya tarih hatası varsa, sadece ona işaret ederek kendi tezini kuvvetlendirdiğini düşünüyor ki, “alaturka” değilse de “alla turca” bir yaklaşım. Yine de hocanın Torosyan tartışmalarını takiben, aynı zamanda dönemin bir askerî tarih uzmanı seviyesine gelmesi, hamasetin hüküm sürdüğü tarih literatürümüz için önemli bir kazanç.
Suavi Aydın’ın “Otobiyografi Nasıl Okunur?” makalesi, özellikle dipnotlarıyla, zengin referanslarıyla birlikte, herkesin anlayabileceği bir ders metni. Hakan Erdem ve Halil Berktay’ı eleştirdiği son bölümler ise makalenin kalitesini biraz düşürüyor; zira onları yalanlamak adına verilen kimi örneklerde (Ertuğrul Tabya, 18 Mart, topçu ateşi), yukarda sözünü ettiğim “içinden bir parça” alma yöntemi benimsendiği için, teknik, spesifik bilgiler önemsizleştiriliyor.
Kahraman Şakul’un Mehmet Çavuş ile Torosyan’ın muhtemel ilişkisini konu alan makalesi oldukçe ilginç. Yine de “Berktay-Erdem şöyle demişlerdi, halbuki…” cümlelerine gerek var mıydı bilmem.
Ohannes Kılıçdağı’nın kısa yazısı ise Osmanlı ordusundaki gayrımüslimler üzerine polemiklerin uzağında sağlam bir özet sunuyor.
Taner Akçam’ın kitabın sonundaki üç makalesi, daha önce çeşitli gazetelerde yazdığı makaleler. Kendisi 2013’te noktayı koymuş görünüyor: “Eğer Torosyan tartışmalarında biten başka bir şey daha varsa, o da akademisyenler arası tartışma kültürüdür…”
1. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı ordusunda Istanbullu Ermeni yedeksubaylar.
Torosyan tartışmaları, bana kalırsa Türkiye tarihçiliğinde önemli dönemeçler oluşturdu. İlki, dayatılan resmî tarihin güvenirliliğini –haklı olarak- sorgulayan akademisyenler, belki de ilk defa ‘alternatif tarih söylemi’nden çıkıp, ‘somut üretim’e yöneldiler; üslup ve yöntem sorunlarına, ‘dünya görüşü ve siyasi eğilim engelleri’ne rağmen. İkincisi, Ermeni ve diğer gayrımüslim askerlerin Osmanlı ordusunda varolduğu ve önemli hizmetler verdiği teyit edildi. Torosyan’ın abartılı, hatta kimi zaman hayali (veya yanlış hatırlamaya, aktarmaya dayalı) cümleleri bu gerçeği zayıflatmadığı gibi, yaygınlaşmasına katkıda bulundu.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, yakın tarihimizde doğru, güvenilir, kahraman, büyük adam olan veya sayılan, özbeöz Türk kişilere ait hatıratların da, -aynen Torosyan’ınkine yapıldığı gibi- didik didik edilmesinin yolu açıldı. Başta Ayhan Aktar olmak üzere kitabın diğer yazarları da bu rotanın koordinatlarını veriyor.
Sahtecilik sadece modern bir “arıza” değil. Sanat alanında sahte ve replika eser tartışmaları, hukuki, etik ve felsefi anlamda uzun yıllardır sürüyor. “Gerçekten daha gerçek” veya “aslından daha iyi” örneklerle yaratılan kopya dünyalar…
Bundan otuzüç yıl önce 1982’de, “Sanatkâr ve Sahtekâr” başlıklı bir deneme yayımlamıştım: Batı dünyasında gündeme oturmuş tablo sahtekârlıklarını kuşatırken, önemli bir müzeyi sahte bir Vermeer ile aldatmayı başaran usta zanaatkârın işinden yola çıkmıştım orada ve birkaç canalıcı soru cümlesi kurmuştum:
“Bilinen, olan bir Vermeer’in ‘kopya’sını yapmakla, bilinmeyen daha doğrusu ‘bir zamanlar’ olduğu bilinen ama bugün olmayan bir Vermeer yapmak bir tutulabilir mi? Şüphesiz, burada da bir Vermeer ‘tıpkı’sıyla karşıkarşıyayız, yetkin bir Vermeer-gibi’yle, neredeyse düpedüz Vermeer’le. Bir farkla: Tıpkı’nın aslından yoksunuz şimdi. Gerçekte(n) Vermeer’in olmadığı anlaşılıncaya dek, bu yapıtın görülme biçimiyle, aslında Vermeer’in aslı olmadığı anlaşılır anlaşılmaz başka bir biçimde görülmesini nasıl karşılaştırıp değerlendirebiliriz? Aynı yapıtın sahici sayıldıkça handiyse tapıncaklaştırılması, ‘sahte’liği kanıtlanınca hemen gözden düşmesi sanatın anlamına mı bağlı, sanat pazarının doğurup beslediği bir has’lık (authenticité) saplantısına mı?”
2000 yıllık papirüs 150 yıllık yazı Antik çağ coğrafyacısı Efesli Artemidorus’a ait olduğu söylenen papirüs üzerine elyazması, 2004 yılında 2 milyon 750 bin euro’ya satıldı. İki yıl sonra papirüsün orijinal olduğu, yazının ise 1860’larda Konstantinos Simonidis adlı paleograf ve kaligraf tarafından yazıldığı kanıtlandı.
Aradan otuzüç yıl geçmiş: Durum değişmemiş belli ki.
2013’te Tim Jenison’un ‘Tim’in Vermeer’ filmi çıktı: Ressamın ‘camera oscura’dan yararlanarak ‘Müzik Dersi’ tablosunu yapmış olduğu varsayımından hareket eden yönetmen, yeni teknolojinin araçlarını kullanarak, hayatında daha önce hiç resim yapmadığı halde, ‘Müzik Dersi’nin tıpatıp bir versiyonunu yaratıyordu filminde — Hockney’in bu tablonun aslından ‘daha iyi’ olduğunu ileri sürdüğü söyleniyor!
2014’de, bu kez Cullman-Grausman ikilisinin dudak uçuklatıcı belgeseli ‘Art and Craft’ izleyicinin karşısına çıktı: Yaşayan en efsanevî sahte tablo üreticisi Mark Landis’i kuşatan filmin çarpıcı bir boyutu da bizzat kendisinin başrolü üstlenmiş olmasıydı! Landis, altı ayrı kimlik kullanarak, otuz yıl içinde kırkaltı müzeyi, yöneticilerini ve uzmanlarını aldatmayı başarmıştı. Tutuklanıp yargı- lanamıyordu, çünkü ürettiği sahte Bonnard’ı, Picasso’yu, Walt Disney’i satmıyor, “bağış”lıyordu! (Landis’in serü- veni kendi sitesinden ayrıntılı biçimde yoklanabilir: www. marklandisoriginal.com — bu noktada “original” sözcüğü dikkati çekiyor ister istemez: Landis, “bir zanaatkârım ben” diyor: “Sanatçı değilim”).
Mark Landis, “bağış”ladığı sanat eserlerinin karşılığında kendisine maddi bir çıkar sağlamadığı için suçlanamıyor. Bu durumu aydınlatan bir CIA yetkilisi, müze yetkililerinin ve danışmanlarının külyutmaz olmaları gerektiğini belirtmeden edemedi. “Sanatkâr ve Sahtekâr”da üzerinde oyalandığım sahte tablolar ressamı, Vermeer “yaratıcı”sı Van Meegeren 1947’de mahkûm olmuş, buna karşılık tabloları sattığı Hollandalı büyük koleksiyoncu, karşı-da- va açarak onu “sahici” tabloların “sahte”lerini ürettiği savıyla böbürlenmekle suçlamıştı! Makrofotografi tekniğiyle gerçekleştirilen analizler, Van Meegeren’in sahte Vermeer’i ressamın döneminden kalma bir başka tablonun tuvalini kullanarak yaptığını kanıtlamıştı. Aynı teknik, Monet’nin Louvre’da sergilenen ünlü ‘Rouen Katedrali’ tablosuyla sahtesinin arasındaki boya sürüş farklılıklarını gözönüne sermişti.
Sahtekar ama açık açık
Yaşayan en efsanevî sahte tablo üreticisi Mark Landis, hayatını anlatan filmde bizzat rol almıştı. Landis, yaptığı sahte eserlerini müzelere bağışladığı, kendisine maddi bir çıkar sağlamadığı için suçlanamıyor.
Meraklılar, konuya herkesten önce Orson Welles’in çengel attığını biliyorlardır: ‘F for Fake’ (1973), hem efsanevî sahtekâr Elmyr de Hory’ye, hem sahtecilikle suçlanan biyografi Clifford İrving ile diyaloglarla ilerleyen sıradışı bir sorgulama çalışması olarak sinema tarihindeki yerini almıştır.
Sahteciliği modern bir “arıza” sanma yanılgısına düşülmemeli. Anadolu yarımadası tarihinin büyük bilgelerinden Samsatlı Lukyanos, ünlü ama kof bir düşünürü sınamak amacıyla, bütünüyle sahte, ne anlama geldiği belirsiz bir Herakleitos metni kaleme almış, sözkonusu düşünürü tuzağa düşürdükten sonra aynı zokayı döneminin dilbilginlerine yutturmuştu.
19. yüzyılın iflâh olmaz sahtecilerinden birinin öyküsü ve marifetleri ise çok yakın bir dönemde keşfedildi, bakın nasıl:
2004’ün Temmuz ayında, merkezi Torino’da bulunan şanlı bir bankanın yönetimi, basın toplantısı düzenleyerek, Antik çağ coğrafyacısı Efesli Artemidorus’un papirüse yazılı bir elyazmasını 2 milyon 750 bin euro’ya satın aldıklarını gururla duyurdu. Aradan iki yıl geçti, dilimize birkaç kitabı çevrilmiş filolog-yazı tarihçisi Luciano Canfora, papirüsün sahte olduğunu iğneyle kuyu kazdığı bir çalışmayla kanıtladı: Sözde Efesli Artemidorus’un metni sahici (dolayısıyla çok eski) bir papirüse 1860’larda yazılmıştı!
Replika mağara ve resimler
Fransa’nın güneyindeki Chauvet mağarasında bulunan duvar resimleri yaklaşık 36 bin yıllık. Bu eserler ve mağara, ‘insan nefesi’nden etkilenmemesi için ziyaretçiler tarafından görülemiyor, ziyaret edilemiyor. Ama insanların tam olarak görmesi için, üzerindeki resimleriyle birebir yeni bir mağara oluşturuldu.
“Eser”, peki, kimin eseriydi? Canfora, 19. yüzyılın bu alandaki en namlı sahtecisinin adresini veriyor: Konstantinos Simonidis (1824- 1890). Bu Simi adası doğumlu paleograf ve kaligraf, kimi gerçek bulgularının yanında çoğu yetkinliği kabul görmüş sahteleriyle tanınıyordu: Başta Matta’ya Göre İncil’inki Eski Ahid’in bölümleri, Homeros şiirleri ortalığı karıştırmış, British Museum’a ve benzeri noktalara sunduğu antik parçalarla göz kamaştırmıştı. Canfora’nın kitabı, Simonidis’e ilişkin, bizi doğrudan ilgilendiren bir bölüm içeriyor: Ne de olsa Osmanlı uyruklu bir Rum kendisi, 1851’de Kostantiniyye’ye geliyor ve “etkin”liğini burada da sürdürmek istiyor. Bebek’teki yalısında yaşayan, Rum kökenli İbrahim Paşa’yı bir iki kez aldatmayı başarıyor ama sonunda yakayı ele veriyor ve Aynaroz manastırlarına girme iznini alarak uzaklaşıyor İstanbul’dan; arkasında rivayetler bırakarak.
Sanat sahteciliği üzerine temel bir yapıtın (Art Forgery, Londra, 2012) yazarı olan Thierry Lenain, bu tür sahtecilerin, son derece donanımlı ve yetenekli oldukları için hastalık boyutunda megaloman olduklarını belirtiyor: Simonidis de, yalnızca antik Yunan kültürü konusunda değil, Hiyeroglif bağlamında da pek savlıymış, Champollion’u küçümsediği, kendi çözümlerini üstün tuttuğu kaynaklarda vurgulanıyor. Aynı ruh halinin Elmyr de Hory ayarı tablo sahtecilerinde de ağır bastığına tanık oluyoruz.
Sahte, sahici karşısında yasal açıdan suçu, etik açıdan yanlışı simgeliyor diyebilir miyiz? Mark Landis davası bu yargıyı şüpheli kılmaya yetiyor ya, dahası var:
1995’te yolum Fransa’nın Périgord bölgesine düştüğünde binlerce yıllık mağara resimlerini çıplak gözle görme heyecanı içinde bölgeye gitmiş ve bilgisizliğimden kaynaklanan büyük bir düşkırıklığı yaşamıştım: Gezdirilen mağara tıpatıp bir “replika”ydı, sahicisini yalnızca özel izin koparabilen uzmanlar, sanat tarihçileri görebiliyordu. Bu yıl, Lascaux’dan çok daha eski bir mağara olan Chauvet’nin de “replika”sının açılışı yapıldı. Her iki mağaranın sahicilerinin meraklılardan esirgenmesinde tartışılmaz bir haklılık payı var: Gezginlerin ve gezmenlerin salgıladığı karbon diyoksit resimlerin çözülmesini hızlandırıyor.
“Replika” sahte değil mi? Gerçi öyle oldukları gizlenmiyor ama, ne olursa olsun bir “röprodüksiyon”la karşıkarşıyayız. Bilmem Louvre’da ‘La Joconda’nın sahicisinin değil de tıpkısının sergilendiği söylense gider bakar mıydık?
Umberto Eco, 1970’li yıllarda, biraz da Barthes’ın Söylenler’inin etkisiyle yazdığı ‘semiyolojik deneme’leri Sahtenin Savaşı başlıklı kitabında toplamıştı. Özellikle ABD gezilerinde karşısına çıkan, bilmeyen görmeyenler açısından en hafifinden şaşırtıcı görünümündeki, Tarih’in sahte çoğaltımının gizlisi saklısı yok biçimde sözde müzelerden fışkırışıydı. Amerikalıların, sınırlı tarihlerinin yolaçtığı kadim uygarlık ürünlerinden yoksunluklarını, zaman zaman fantastik boyutlar alan “kopya”ları fütursuzca gerçekleştirmeleri anlaşılabilir şüphesiz; gelgelelim, giderek “asıl” bağlamında gerçeklik zemininin yokolması sonucunu yarattığını gözlemler Eco:
“Geçmişin birebir oranında, aslındaki ölçüleriyle, tıpatıp bir kopyası oluşturularak korunması ve yüceltilmesi gerektiğini düşünen ortalama Amerikan beğenisinin ve düşgücünün temel bir özelliğini de anlamamızı sağlıyor: Geçmişi yeniden kurarak ölümsüzleşmek felsefesi. Bu felsefe Amerikalıların kendi kendileriyle, kendi geçmişleriyle, çoğu kez günlük yaşamlarıyla, her an Tarih’le, daha az ölçüde Avrupa geleneğiyle ilişkilerine egemendir (…) Nesnelerin sahici oluşundan sözetmek için, bu nesneler sahiciymiş gibi görünmelidir. ‘Bütünüyle sahici’, ‘bütünüyle sahte’ ile özdeşleşir. Mutlak gerçekdışılık gerçekliğin kendisi olarak sunulur”.
Eco, bu yaklaşımın doruğuna Palace of Living Arts’da, Los Angeles’in o kitsch anıtında rastlamıştır: “Palace’ın felsefesi ‘sizde aslını görme isteğini uyandırmak için, yapıtın kopyasını sunuyoruz’ değildir, tam tersine ‘Artık aslını görmek ihtiyacını duymamanız için, yapıtın kopyasını sunuyoruz’dur. Ancak kopyayı görme isteğini uyandırmak için, özgün yapıtın putlaştırılması gerekmektedir…”
Bu yolun sonu şuraya çıkar mı: Yakın gelecekte Dünya’nın bir kopyasını yaparak, burada yaşanan ve yaşatılan cehennemin yerine başka bir hayat orada kurulabilir mi?