Etiket: sayı:15

  • Tarihe geçen mısralarla dönemin tarihini anlattı

    Tarihe geçen mısralarla dönemin tarihini anlattı

    Fikret’in sadece Tarih-i Kadim, Sis ve Doksan Beşe Doğru şiirlerinden bile, okuyanların bildiklerini sarsacak yüklü bir tarih anlatısı ortaya çıkar. Hem II. Abdülhamid istibdatı hem de II. Meşrutiyet parti diktası, dizeleriyle canlanır.

    Fikret için, kısa ömründe ve ölümünden sonraki yüzyılda ününü korudu dense de 21. yüzyılda şiirlerini okuyan aydınlar artık bir yaşlılar kuşağıdır. Nice şair gibi o da “dili ağır” denilerek okunmayanlar kervanına katılmıştır. Onu bu gerekçeyle eleştirenlerse yazık ki çoklukla genç şairlerdir. Anlamak ve öğrenmek yerine kolayından reddetmek, bu çağın bir akımı, edebi sorunları (!) aşmanın bay-pası; Fikret’i, Kemalleri, Ziya Osman’ı, Cahit Sıtkı’yı, Orhan Veli’yi tanımadan, dizelerine ilgi duymadan yaşamak da günümüzün sığlıklarındandır.

    ‘Zelzele, Doksan Beşe Doğru, Bir Lahzâ-i Teahhur, Çınar, Sis, Hân-ı Yağma, Tarih-i Kadim…’ Ölümünün 100. yılında Fikret’e ve bu şiirlerine ilgi uyandırmak, nafile bir çabadır. Sağlığında ve ölümünden sonraki otuz-kırk yılda şaire ve şiirlerine duyulan ilgi giderek sönmüştür. Yine de bir edebiyat dünyamız varsa, Fikret’in yaşamı ve yapıtları üzerine çalışanlar, şiirlerinin hayranları, eleştirmenleri, yorumcuları her zaman olacaktır.

    Üç dönemde üç Fikret Genç Tevfik Fikret, Sultani’ye ilk girdiği yıllarda (solda), birincilikle mezun olacağı okulun son sınıfında (ortada) ve oğlu Halûk’la birlikte (sağda)…

    Fikret’in şiirlerini duyumsayarak okumak başka, onun düşün, duygu ve sanat dizelerindeki gerçekleri saptamak başka bir iştir. Fikret’in öldüğü, Çanakkale muharebelerinin başladığı 1915’ten, ölümünün 30. yılına rastlayan ikinci büyük savaşın bittiği 1945’e kadarki 30 yılda, onun kimi şiirleri ulusal amentüler, bağımsızlık, özgürlük şarkıları gibi okunmuşken, sonraki yıllarda ölü şairi dinsizlikle suçlama ve unutturma çabaları okul sıralarına kadar taşınmıştı. Belleklerdeki ‘Sis, Hân-ı Yağma, Doksan Beşe Doğru’lar, bu ikinci evrede kimilerince şiir abideleri, kimilerince de şairin dinsizliğinin, milliyetsizliğinin kanıtları sayıldı. Dizeleri, liselerin edebiyat derslerinde anlaşılmaz yapay bir dilin kekemelikleri denilerek tartışıldı.

    Yeni alfabeyle basılan ilk eser Tarih-i Kadim ve Doksan Beşe Doğru, 1928’de Hasan Âli Yücel’in önsözü ve ‘Yeni Hayat’ şiiriyle birarada, yeni Türk harfleriyle basılan ilk risaledir.

    Günümüzden 100 yıl önce 19 Ağustos 1915’te ölen şairi, bugünün edebiyat öğretmenlerinin nasıl değerlendirdiklerini ise bilmiyoruz. Liselerdeki yüz binlerce öğrenci arasında, -‘Vatan Şarkısı’nı, ‘Promete’yi geçtik- ‘Balıkçılar’dan üç beş dizeyi belleğine kaydetmiş gençler bulabilir miyiz? Oysa 1930’lar Türkiye’sinde Çankaya sofralarından köy mekteplerine kadar Fikret’in şiirleri anlamlıydı. 1950’lere gelindiğinde ise Fikret’e, Amerika’da Protestan papazı olan oğlu Halûk’tan yüklenildi.

    Ölümünün 100. yılında, oruç ayı ve izleyen iki bayramlar münasebetiyle ‘Ramazan Sadakası, Köprüdeki Çocuğun Tessürü, Tazarruat, Sabah Ezanında’ şiirlerini; çocukluk Ramazanlarını özleyişini, gençliğinde Mevlit okuduğunu, inanç şiirleri yazıp Sultan Abdülhamid’e saadetler dilediğini, ‘Sabah Ezanında’ şiirindeki iman heyecanını, ‘Kılıç’ta, ‘Asker Geçerken’deki kahramanlık erdemine hayranlığını medyaya, gazetelerin Ramazan sayfalarına taşıyanlara rastlamadık.

    Ya çocuk edebiyatımızın klasiği, bugünün Türkçesiyle şiirler içeren ‘Şermin’in suçu ne? Tek çocuğu Halûk’a doğuşundan başlayarak şiirle seslenen başka kaç şair baba; çocukluğu ve gençliği, şair muallim pedagog babasınca şiirleştirilmiş kaç şanslı çocuk; ‘Halûk’un Bayramı’ndaki içtenlikle çocuk dünyası bayramına seslenen kaç şiir vardır? ‘Balıkçılar’daki arı duru dilli baba-oğul dramı; Balıkesir zelzelesi için yazılan ‘Verin Zavallılara’ da mı ağır ve anlaşılmaz?

    Fikret’in, tarihi şiir içinde yazmaya, ‘Halûk’un Defteri’ndeki: “Yine bir simsiyah bütün bu….” dizesiyle başlayan, 31 Ağustos 1899 cülûs yıldönümü gecesini anlatan ‘Şehr-i âyin’le mi, bundan iki yıl önceki, ‘Asker Geçerken, Kenan’ın ve Hasan’ın Gazâsı, Kılıç’ şiirlerinde değindiği 1897 Yunan Harbi sürecinde, ya da ‘Sis’le mi (18 Şubat 1901) başladığı tartışma konusudur. Tarih dokunmalı şiirlerinin sonuncusu ise 1913 Ocak ayında noktaladığı ‘Doksan Beş’e Doğru’dur denir. Bu on beş yılın eserlerinden ‘Çınar, Zelzele, Bir Lahzâ-i Teahhur, Millet Şarkısı, Rücû, Sabah Olursa, Hân-ı Yağma, Ferda, Târih-i Kadîm, Târih-i Kadim’e Zeyl” ve kimi başka manzumelerinde tarihe değinmeler vardır.

    Şiirlerinde tarih olaylarını işleyişine bakıldığında, şair-tarihçi değil de doğrudan tarihçi olsa, iri parmaklarının tuttuğu kalemle çağdaşı tarihçiler gibi yazmayacağı kanısına varılır. Kısa ömrünün 10 yaşından 42 yaşına kadarki otuz iki yılını mizacına aykırı istibdat rejiminde; ölümünden önceki birkaç yılı da Kayalar’daki Âşiyan’ında münzevi geçiren Fikret, en çok II. Abdülhamid’e ve II. Meşrutiyet’in parti diktasına kin duymuştu. Öyle ki, her yıl 31 Ağustos’ta şehrâyinlerle kutlanan cülus yıldönümü gecelerinde o, evinde ışık yakmaz karanlıkta otururmuş!

    Sis’i, Bir Lahzâ-i Teahhur’u, düşlediği uzak diyarlarda kurmayı hayal ettiği yuvada değil, İstanbul’un tenha bir kırında, Amerikan okulu Robert Kolej’le Rumelihisarı arasındaki dik yamacın bir kuytağında, Kayalar mezarlığına komşu olarak 1905’te kurabildiği Âşiyan’da yazmıştır. Sevinçle karşıladığı 1908 Devrimi için ‘Rücû’yu yazsa da onaylamadığı rejime hizmet etmemek için İttihatçıların maarif nazırlığı önerisini reddederken, Galatasaray müdürlüğüne evet demiştir.

    Mustafa Kemal’in Âşiyan’daki imzası

    Mustafa Kemal, Tevfik Fikret’in evini ölümünden sonra ziyaret etmiş ve müzede bulunan defterde, “Eğilmeyen bir başın huzur-u manevisinde saygıyla eğiliyorum” yazısının hemen soluna imzasını atmıştı.

    Fikret’in tanığı olduğu olayları şair-tarihçi bakışıyla işlemeye ‘Sis’le başladığı doğrudur. Bu manzumede, payitahtın öteki yüzünü, görkemli İstanbul’daki ahlaksızlık ve iğrençlikleri, kenti Bizans’tan beri kocamış çirkin bir fahişeye benzeterek anlatır. Bu manzume, İstanbul’u övenlere bir reddiyedir. Bu şiirde tezat sanatı yinelemeleriyle önce debdebeler, tantanalar, sonra katil kuleler, kaleli zindanlı saraylar; kubbeler, şanlı yapılar, doğruluğun timsali minareler, sonra “dişleri düşmüş sırıtan sur kafileleri” betimlenmiştir. ‘Sis’te, Fikret’in,1908 Devrimine kadar bastırdığı, döneme, yönetime, topluma isyanının patlaması, korkunun ve kâbusun, bittiği, nefretin ve bedbinliğin olanca acımasızlığıyla ortaya dökülüşü vardır.

    O günlerde Süleyman Nazif’e yazdığı mektupta: “En samimi arkadaşlarımın arasında sokağa çıplak çıkmış adam hissiyle titriyorum. Herkesin vicdanı kapalı, örtülü yalnız ben çıplak! İşte namus-ı kalem, namus-ı matbuat, namus-ı edep! O da öldü, o da çiğnendi. Gazetesine bir jurnal sureti basmayanlar artık gazeteci sayılmıyor” demiş. (Yarımay: 15 Aralık 1942, Enver Naci)

    Halûk’un Amentüsü’nde “Toprak vatanım nev’-i beşer milletim İnsan, /İnsan olur ancak bunu iz’ânla inandım/ Şeytan da biziz cin de ne şeytan ne melek var / Dünya dönecek cennete insanla inandım” diyen Fikret’i yaşayan bir ideal, istibdata ayaklanan, isyankâr şair diye tanımlayanlara karşılık suçlayanları, şairliğini bile zorlama, tasannu (yapmacık) görenler her devirde olagelmiştir. Ölümünün 30. yılında (1945) Takvim-i Ebüzziya’da şu yaralayıcı sözler, bozuk cümlelerle yazılmıştır: “Robert Kolej’de muallim olarak oradan aldığı para ile yazmıştır. Öz Türk fakat Frenk-perest olmamalı idi. Dinî akideleri bozuktu. Bu akidesizliği yazmaya hakkı yoktu. Şiirleri tasannu mahsulüdür. Payidar olacak tek manzumesi ‘Sis’ manzumesidir. Nef’î’yi takliden yazılmış şiirleri hep zorla yazılmıştır!”

    Daha sade ve şiirsel vurgulu ‘Tarih-i Kadim’de, ‘Sis’te betimlediği İstanbul’un tarihindeki insanlık suçları, savaşlar, ezenler ezilenler, zulme koşanlar, asılanlar, kıyılanlar anlatılmıştır. Fikret’in bu iki eserindeki telmihlerin açımından, okuyanların bildiklerini, inandıklarını sarsacak yüklü bir tarih kitabı ortaya çıkar. Trablusgarb Harbi gerekçe gösterilerek Meclis-i Meb’usan’ın kapatılması üzerine 6 Ocak 1911’de ‘Doksan Beşe Doğru’yu yazarak, saltanatı 33 yıl süren Tâc tutkunu bûm-ı habisin (uğursuz baykuş II. Abdülhamid’in) vesveseleri, desiseleri, fesatları hatırlatılmış; bu zalim hükümdarın önünde eğilen başların düşmesi, alkışlayan ellerin kopması dilenmiştir. 

    ÜNLÜ ŞİİRİN HİKAYESİ

    İstanbul’u sis basar ve çirkinlikleri kapar

    ‘Sis’ten…

    “Ey Marmara’nın mâî der-ağuşu içinde

    Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde

    Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı musahhir

    Ey bin kocadan artakalan bîve-i bâkir

    …..

    Hâriçten uzaktan açılan gözlere süzgün

    Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün

    …..

    Milyonla barındırdığın ecsad arasından

    Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan?

    …..

    Ey debdebeler, tantanalar, şanlar alaylar

    Katil kuleler, kaleli zindanlı saraylar

    ….

    Ey dişleri düşmüş sırıtan kafile-yi sur

    Ey kubbeler, ey şanlı, mebânî-yi münacât

    Ey doğruluğun mahmel-i ezkârı minârât

    Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler

    Ey selvilerin zıll-ı siyahında birer yer

    Temin edebilmiş nice bin sa’il-i sâbir

    Halife Abdülmecit’in Fikret’in ‘Sis’ şiirinden yola çıkarak yaptığı yağlıboya tablo 

    Meşhur ‘Sis’ şiirinin öyküsünü Ruşen Eşref anlatır: O yıllarda bir polis, her gün evini gözaltında bulundururmuş. Rutubetli bir şubat günü sis olanca yoğunluğuyla Boğaziçi’ne çökmüş. Polis duvarıyla sis duvarı arasında kalan Fikret, bir devri bütün dertleriyle o gün duymuş. Tanpınar’sa ‘Sis’ için “Belki Abdülhamid devrinin bir hasta odasını andıran vehimli İstanbul’unun romanı, geniş bir vizyonda toplanmış bütün bir romanıdır… Bu manzume değil, geniş, korkunç ve zalim bir bedduadır” demiş.

    Bu şiirde İstanbul yaşlı ve ahlaksız bir kadına, onun oturduğu yeri (İstanbul) kapatan sis de çirkin olayları örten bir perdeye benzetilmiştir. Ahlak, dürüstlük ve temizlik düşkünü Fikret’e göre fahişelik iğrençliktir. Bununla İstanbul’a duyduğu nefreti ifade etmekle kalmamış, gezginlerin, tarihçilerin roman yazarlarının ressamların bin bir güzelliğini işledikleri İstanbul’un çirkinlikleri, iğrençlikleri, Bizans’tan beri yaşlanmış bir fahişe kimliğinde betimlemiştir.

    A.K.

  • Tanzimat’ı Cumhuriyet’e bağlayan öncü bir aydın

    Tanzimat’ı Cumhuriyet’e bağlayan öncü bir aydın

    Muhafazakârların hakarete vardırırcasına buralı olmamakla, yabancılaşmakla, kendi toplum ve kültürüne ihanet etmekle suçladıkları Tevfik Fikret, yüzde yüz yerli bir eğitim almış, gerçek bir geç 19. yüzyıl Osmanlısıdır.

    Ruşen Eşref (Ünaydın), 1919’da yayımladığı Tevfik Fikret kitabında şairi tanıtırken, “kuvveti ifham eden serî adımlarla yaklaşır – tombul parmaklarının ucu sivri – elini size uzatır ve elinizi samimiyetle sıkar” der. Anlaşılan, Tevfik Fikret’le en az bir kere el sıkışmışlar. El sıkışmak, ikisinin de doğal bir biçimde yaptıkları bir şey gibi duruyor Ünaydın’ın anlatısında. Hatta Tevfik Fikret’in el sıkışmasından kişilik çözümlemesi yapabilecek ya da en azından bir samimilik ölçütü çıkarabilecek kadar deneyimi ve özgüveni var yazarımızın.

    Halbuki el sıkışmak, söz konusu kitabın yayımlanmasından yarım asır önce, yani 1860’larda henüz toplumca yadırgadığımız, yapanlara da “garplılaşmış züppeler” gözüyle baktığımız bir şeydi. “El sıkmak” ya da “el sıkışmak” veya halk dilinde dendiği gibi “tokalaşmak”, ne sözlüklerimizde ne de günlük dilimizde yer etmişti. Tevfik Fikret doğduktan bir yıl sonra, 1868’de yayımlanmış, yazarı belli olmayan bir kitapçıkta, yurtdışına gidip yabancı adetler edinmiş olanlar mizahi bir dille eleştirilirken, olumsuz olarak kullanılan bir de “el silkmek” fiiline rastlıyoruz. Risalenin yazarı bunu, o zamanlar genellikle yapılanın aksine, Fransızcadan değil de İngilizceden çevirmiş büyük olasılıkla; ama bir yerlerden çevirdiği, “el sıkmak” diye bir fiile aşina olmadığı kesin.

    Osmanlı ve Batılı Osmanlılığın çağdaş Batılı yüzünü, herhangi bir gülünçlüğe düşmeden temsil edenlerdendi.i

    Pekiyi bu dostlarıyla el sıkışan Tevfik Fikret nereden çıktı? Üstelik kısa ömründe hiç yurtdışına gitmediğini de biliyoruz; birlikte Tanin gazetesini çıkardığı arkadaşı Hüseyin Cahit Yalçın gibi. 31 Mart isyancılarının gavurlukla suçlayarak öldürmek istedikleri, hatta öldürdüklerini sandıkları Hüseyin Cahit (kendisine çok benzeyen Lazkiye Milletvekili Yusuf Arslan’ı Hüseyin Cahit sanarak öldürmüşlerdi), 31 Mart Vakası’na kadar ne yurtdışına çıkmıştı, ne de yabancı bir okulda okumuştu. Mercan İdadisi mezunuydu. Demek ki yüzde yüz yerli bir eğitim dizgesinden geçerek “gavur” olunabiliyordu. Nasıl Tevfik Fikret, Mahmudiye Valide Rüşdiyesi’nde okuduktan sonra Galatasaray Sultanisi’nden birincilikle mezun olabiliyor idiyse…

    Muhafazakârların hakarete vardırırcasına buralı olmamakla, yabancılaşmakla, kendi toplum ve kültürüne ihanet etmekle suçladıkları Tevfik Fikret, gerçek bir geç 19. yüzyıl Osmanlısıdır. Tanzimat döneminin bir meyvesidir o; Tanzimat’ın nasıl başarılı bir aşı gibi tuttuğunun canlı tanıklarındandır. Bu haliyle de yaşadığı II. Abdülhamit döneminin yarattığı bir şahsiyet değildir. II. Abdülhamit’in birçok okul açılmasıyla filizlenen eğitim hamlesi başladığında Tevfik Fikret liseyi bitirmişti bile. Yani 1908 Devrimi’ni gerçekleştiren nesilden olmadığını iyi anımsamakta yarar var. Yeni Osmanlıların hemen arkasından gelen o garip, talihsiz nesildendir. Fotoğraflarında kendisini hep fessiz görürüz; ama Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Beyi’yle hiçbir benzerliği yoktur. Osmanlılığın çağdaş Batılı yüzünü, herhangi bir gülünçlüğe düşmeden temsil edenlerdendir. Rakım Efendi’nin temsil ettiği sentezi de aşmıştır. Bunu yalnızca aldığı eğitimle açıklamak çok yanıltıcı olur. Zira Tevfik Fikret, gene Tanzimat döneminin yarattığı bir aile çevresine mensuptu. Babası mutasarrıf, dayısı valiydi. Kendisi de yayıncılık ve eğitim alanlarına girmeden önce devlet memurluğu yapmıştır; zamanının neredeyse tüm okumuşları gibi.

    Tevfik Fikret 28 yaşında Yıl 1895. Dr. Ömer Besim Paşa’nın evinin bahçesinde solda oturan Tevfik Fikret, yanında Besim Ömer Paşa, onun önünde Fikret’in oğlu Halûk ve yanında Ayah Ömer Bey. Ayakta duranlar ise Kemal Ömer, Hüseyin Kâzım, H. Nâzım.

    Şair Tevfik Fikret ise, II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinin adamıdır ve belki Meşrutiyet döneminin şairi kimliğiyle “Jöntürk” olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi politikaya karışmamış, yani Devrim’e ka- dar İttihatçı olmamıştır. Sonra katıldığı İttihat ve Terakki’den de çabuk soğumuştur; ama bu uzaklaşma, Devrim’in uyandırdığı daha özgürlükçü, daha adil, daha ahlâklı bir yönetim beklentisinde olanların bayraktarlığını sürdürmesine engel olmamıştır. Bu da, edebi niteliğinin eleştirilmesine karşın, Cumhuriyet döneminde de kendisine duyulan sevgi ve saygının kalıcılığını sağladı. Diyebiliriz ki Tevfik Fikret, II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinin ha- yal kırıklıklarını yaşayanlar için Tanzimat’ı Cumhuriyet’e bağlayan adam oldu.

    Bireylerin temennadan el sıkışmaya, setre-pantoldan takım elbise-kravata geçtikleri süreçte, toplum da II. Mahmut mutlakiyetinden meşrutiyete, parlamentarizme geçmişti. Yani Tanzimat döneminin yarattığı ivme, henüz çok boyutlu bir toplumsal dönüşüme varamamış olsa
    da, toplumsal dinamikleri özgür bırakacak bir yönetim getirmişti. Vilayet meclislerinde siyasal deneyim kazanmış her din, mezhep ve etnik gruptan mebuslar, Meclis-i Mebusan’da herşeyi tartışıyor, kurumları, bakanları eleştiriyor, yeni bir seçim kanunu hazırlıyor, hatta bunu yaparken genel oy hakkı bile isteyebiliyorlardı. Ahmet Mithat Efendi, Üss-i inkılâb’ı yayımlayarak seküler Osmanlılığın zaferini ilân ediyordu. Balkanlar’da durum karışık ve Rusya’yla bir savaşa gebe, devlet de iflas etmiş ve Batı Avrupa’ca dışlanmıştı gerçi; ama Osmanlı milliyetçiliğinin dışavurumları tavan yapmış, savaşa da geleceğe de özgüven ve iyimserlikle bakan bir ortam vardı.

    İmzalı fotoğrafı

    Tevfik Fikret’in arkasına “Biraderim Osman (…) Beyefendi’ye, 3 Mart 1313” yazarak imzaladığı fotoğrafı.

    93 Harbi’nin felâketle sonuçlandığını biliyoruz. Ama çoğumuzun bilmediği bir şey de, Saray’ın savaş sırasında ordunun başındaki komutanlara neredeyse hiç hareket özgürlüğü bırakmadığına ilişkin söylentilerin hemen savaşın bitmesiyle ortaya çıktığı. Kaldı ki, bunun bir dedikodudan ibaret olmadığı II. Meşrutiyet’te yayımlanan anılardan anlaşılmıştır. Parlamento kapandı, mebuslar evlerine yollandı. Yıldız Mahkemesi kuruldu. Tanzimat’ı Bağdat’a ve Tuna kıyılarına götüren, Meşrutiyet’in mimarı Mithat Paşa artık yok. Şeyhlerin, nakibü’l-eşrafların, aşiret reislerinin sözü vali ve mutasarrıflarınkini bastırıyor. Süleyman Paşa’nın Tarih-i âlem kitabı toplatılıp imha edildi. Ağır bir sansür basın-yayın dünyasının tepesine kara bir bulut gibi çöktü. Osmanlılığın köküne kibrit suyu döküldü. Amerikalı tarihçi Carter Findley, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’nda istihdam edilen gayrimüslimlerin oranlarını veriyor: 1850’de % 26, 1875’te % 37 (en yüksek oran), 1908’de ise % 24.

    Tanzimat’ın getirdiklerinin üzerine çağdaş bir yönetim geliyor derken, II. Abdülhamit’in kendisinin söylediği gibi, II. Mahmut mutlakiyetine dönülmüştü. Otuz yıl sürecek olan bu mutlakiyet, Tevfik Fikret’i de nesliyle birlikte gündelik yaşamdan, yaşanan gerçeklikten kaçan, çünkü onunla baş edemeyen, kötümser bir şair yaptı. Ancak şair, 1908’den itibaren yazdıklarından da anlaşıldığı üzere, Namık Kemal’in “Hürriyet” kasidesini yazdığı zamanlara gerilemiş olmanın verdiği koyu bir kızgınlık da biriktirmişti bu kaçış sırasında. Tevfik Fikret’in kızgınlığı, II. Meşrutiyet’in özgürlük ortamında bir volkan gibi patladı. Şiirlerindeki II. Abdülhamit dönemi eleştirileri meşrutiyetçileri heyecanlandırırken, radikal sekülerleşme yanlısı, evrensel insanlığı savunan mısraları bir yanda “Garpçılar” denilen köktenci modernleşmeci çevrelerin sempatisini topluyor, diğer yanda da muhafazakârların sert eleştirilerine neden oluyordu.

    Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Cemal Süreya’ya, edebiyat çevrelerinde Tevfik Fikret şiirinin özünde siyasal olduğu ve edebi değerinin düşük olduğuna dair bir fikir birliği mevcut. Ben de, kendi payıma, Tevfik Fikret’in ancak II. Meşrutiyet döneminin fikir ve siyaset mücadeleleri arasında “büyük şair” kabul edildiğini anlayabiliyorum. Ne de olsa yazdıklarını yayımlandıkları günlerde okuyan meşrutiyetçi nesil de on beş – yirmi yıllık bir kızgınlık, bir fikir hürriyeti özlemi biriktirmişti. Ama Tevfik Fikret’e duyulan hayranlık, II. Meşrutiyet’e özgü fikir çatışmalarının bitip Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde zayıflamadı. Bu, Cumhuriyet’in köktenci kurucularının da aynı nesle mensup olmalarıyla, yani şairi Tanzimat evrenselciliğinin sonuçta yerelci muhafazakarlığı alt etmesinin timsali olarak görmelerindendir.

    HEPSİNİN YOLU GELİBOLU’DAN GEÇTİ

    Süleyman Paşalar, Fikretler Namık ve Mustafa Kemaller

    Tarih ve coğrafya ikilisi, ilginç rastlantıların olduğu, alınyazılarının kesiştiği, heyecan verici bir uzam olarak çıkabiliyor karşımıza. Osmanlı Beyliği’nin imparatorluğa dönüşme sürecinde önemli bir dönemeç olan Avrupa kıtasına geçişi sağlayanlardan Süleyman Paşa’yı, öldüğünde Bolayır’a gömmüşler. Yüzyıllar sonra Gelibolu’ya mutasarrıf tayin edilen, Devr-i istilâ yazarı Namık Kemal de, vefatında onun yanı başına defnedilmeyi vasiyet etmiş. Onun gibi başka bir hürriyet aşığı şair Tevfik Fikret de Namık Kemal’in kabrinin çizimini gerçekleştirmiş. Sonra da bir 1. Dünya Savaşı çıkmış ve bütün bunların yitirilmesi olasılığı belirmiş. Oraları savunmak da şairlerden birinin adını alan, diğerine de hayran bir subaya düşmüş. Acaba Mustafa Kemal Bey, bundan tam 100 yıl önce, Çanakkale’deki 6-7 Ağustos vuruşmaları sırasında bunları aklından geçirmiş miydi?

    ‘Avrupalılar’ Namık Kemal’in Bolayır’da bulunan kabrini Tevfik Fikret tasarlamıştı. ‘Vatan şairi’, Osmanlıların Avrupa’ya geçişinin sembolü Süleyman Paşa’nın yanına gömülmeyi vasiyet etmişti.
  • Tevfik Fikret

    Tevfik Fikret

    Umutla yeis, imanla red arası salınan, şimdiki zamana en karamsar mercekle bakarken geleceği ışık içinde gören, kararları ve yapıtlarıyla benzersiz bir miras bırakan özel bir insan, sıradışı bir karakter.

    On sekizinci yüzyılın son yılında, 42 yaşında öldü Şeyh Galip; onunla birlikte Dîvan şiiri geleneğinin altın döneminin so- na erdiğini görüyoruz: İz sürücüleri aynı düzeyi tutturamamışlardır. XIX. yüzyıl, öte yandan, ‘Batılılaşma Dönemi Türk Şiiri’ başlığı altında toplanan, kendi geleneğinden şüphesiz kopmayan, buna karşılık Avrupa uygarlığının kimi değerlerine yakınlık duyan edebiyatçıları merkeze taşıdı. Bugün dönüp bakıldığında, Tevfik Fikret’in hem şiiriyle, hem duruşuyla ilk canalıcı kırılma noktasını temsil ettiğini görüyoruz: Modern şiirimizin doğumunu, Yahya Kemal’i ve Hâşim’i olduğu kadar, Nâzım Hikmet’i ve sonrasını da tetikleyen ana figür odur.

    Tevfik Fikret, Âşiyan’daki evinden hâlâ umutla Türkiye’nin geleceğine bakıyor.

    Gelgelelim, sözgelimi akranı Cenap Şahabeddin gibi şaire indirgeyemeyiz Fikret’i: Bu tanımlama biçiminden bütün temsil etmiş olduklarıyla taşar: Şairden fazladır, fazlasıdır, çünkü bir simgeye de dönüşmüştür.

    Her simge kaçınılmaz olarak çift kutupludur. Bir uçta Fikret’i özgürlüğün, başkaldırış ve diklenişin, gururun ve ödünsüzlüğün bayrağı olarak görenler varsa, öteki uçta onu dinsizlikle, halkı küçümsemekle, ulusal duygulardan yoksunlukla suçlayıp, karalayanlar yeralır. Kimseyi kayıtsız bırakmamıştır.

    Kutuplaşma, çağdaşlarıyla başlamıştı: Âkif en ağır sözlerle kişiliğine ve şiirine yüklenirken, Halid Ziya onu Baudelaire’den kat kat üstün bulduğunu yazıyordu. Ölümünün ardından tablonun değişmediğini görüyoruz: Yahya Kemal, şiirinde nesir boyutunun ağır bastığını söyler ama kendisine ve kuşağına yolu Fikret’in açtığını teslim eder, yapıtını önemsediğini gösterir. Necip Fazıl hem “basit ve cüce kırgınlıklar”a bağlı bir kişilik eleştirisi yapar, hem şiirini küçümser. Taban tabana zıt konumdaki Dıranas, dünya şiirinde eşi görülmemiş bir girişimle Rubab-ı Şikeste’den Kırık Saz’ı doğurur. Cemal Süreya ise hiçbir şaire yöneltemediği amansızlıkta bir reddiye yazısıyla aydını ve şairi infaz eder.

    Âşiyan’daki ev: Fikret’in aynası Şair, kendisinin tasarlayıp yaptırdığı evinde, bir anlamda kendi iç sisinin merkezine çekilmişti. Âşiyan Farsçada “kuşyuvası”anlamına geliyordu.

    Fikret ‘bir şairden fazla’sı olduysa, burada hudayinabitliğin payı görülemez: Aydınlanma’dan, 1789 Devrimi’nden başlayarak Victor Hugo’nun siyasal çıkışına ve sürgününe, oradan Dreyfuss davasında Zola’nın ön alışına giden çizgide Avrupalı edebiyat adamları “entelektüel” kimliğinin belirip netleşmesini hazırlamışlardı; bizdeyse, öncü figür, Tanpınar’ın altını çizdiği gibi Namık Kemal’di: “Onun şahsiyetini sert vurulmuş bir mühür gibi taşıyan kelime, hürriyet kelimesidir… Başka hiçbir meziyeti olmasa, sırf bu kelimeyi ilk def ’a olarak bu cemiyetin içinde bu kadar aşkla, bu kadar gür sesle ve bu kadar sık olarak kullanmış olması onu tarihimizin en büyük ve en istisnaî hâdiselerinden biri yapmaya kifayet eder”.

    İşte Fikret’i döneminin ediplerinden ayıran, karşıt kutuptaki Âkif ile aynı kavga hizasında tutan fazlalığı Namık Kemal’den devraldığı bayrağı, en az onun kadar zorlu koşullarda taşımayı üstlenmiş olmasında aranmalıdır: Türk şiirine apaçık ve doğrudan ilk siyasal duruşu taşıyan başkası değildir. Ve sözkonusu duruşun ana niteliğini “fikri ve vicdanı hür” olma özelliğinde billûrlaştığını belirtmek gerekir.

    Galatasaraylı Tevfik Fikret Tevfik Fikret, Mekteb-i Sultani’de müdürlük yaptığı yıllarda, Galatasaray futbol takımıyla.

    Tevfik Fikret, başlangıçta yalnız bir adam değildi. Malumat’tan Servet-i Fünun’a, çevresinde kendisine saygıyla bağlı değerli yazarlar oldu. Ülkeye, şehre nüfuz eden baskı ortamının karşısında zaman zaman ortak yılgı anlarını paylaştılar: Nuvel Zeland’a firarî çıkma ya da Ege’de bir çiftliğe çekilme düşlerini körükleyen de, son aşamaya yaklaşıldığında geri adım atan da Fikret’ti.

    En gözüpek diklenişleriyle en kırılgan kabuğuna çekilişleri arasında yaşadığı gelgitleri anlamakta ve anlamlandırmakta güçlük çekenler “karakter”ine bağlı biçimde keskin yargılar geliştirmişlerdir.

    Tevfik Fikret’in karakteri gündeme geldiğinde sık kullanılan sıfatlar hodbîn, bedbîn, alıngan, münzevi türünden gri siyah bir ruh atmosferini işaret edenlerdir. Bizde melankoli üzerine en kapsamlı çalışmayı (1997) yapmış olan Dr. Serol Teber’in Tevfik Fikret’in Melankolik Dünyası-Âşiyan’daki Kâhin (2002) başlıklı kitabı, şairin çetrefil iç dünyasının bileşenlerinin ayrıntılı çözümlemesini içerir: Umutla yeis, imanla red arası nasıl salındığını, şimdiki zamana en karamsar mercekle bakarken geleceği ışık içinde gördüğünü, kararları ve yapıtları aracılığıyla sökmemizi sağlayan bir yorumdur Teber’inki.

    Karakterinin bu asal özelliği ve altında bekleyen çift kutupluluk, Tevfik Fikret’in hem yazınsal, hem siyasal, hem yaşamsal stratejisini ve onu ören hamlelerini belirlemiştir. “Sis” imgesi sözgelimi tipik bir simge olarak karşımıza çıkar: İstanbul doğasının bu vazgeçilmez arızasının hüküm sürdüğü Boğaziçi’nin en kuytu bölgesini seçerek orada Âşi- yan’ını kurmuş, böylelikle bir anlamda iç sisinin merkezine çekilmiş, en güçlü şiirlerinden birini bu s/imge üzerinden kurmuş, ülkenin siyasal atmosferini doğal atmosfer olayıyla çakıştırarak dipsiz bir derinlik alanı oluşturmayı başarmıştı.

    Burada, Âşiyan’a küçük bir parantez açmak gerekiyor. Fikret’in, bize ulaşmış suluboya ev resimleri, nasıl bir “yuva” (âşiyanın Farsçada ‘kuşyuvası’ anlamını taşıdığı unutulmazsa) tasarladığını gösteriyor. Şüphesiz bütünüyle özgün bir mimarî çözümden sözedilemez Âşiyan konusunda; Afife Batur’un altını çizdiği gibi Arts and Crafts anlayışının türevi bir girişimdir bu. Gelgelelim sorunu başka bir cephesinden ele almak yanlış olmaz. Bir şairin kendi evini çizmesi ve gerçekleştirmesi sık rastlanan durum değildir; hele ki kuş ile özdeşleşerek! Öte yandan, Âşiyan, konumu ve kimi özellikleriyle enikonu şahsîleşmiş bir uzamdır. Hayatın ortasında ölümü (mezarlık) barındırması, merdivenle okula bağlanması, geri duruşuyla şehirden ve şehirlilerden kopması onu Fikret’in bir aynası kılmaya yetmiştir. Yarı zemin mutfak penceresine şairin “Sokrat’ın Penceresi” adını takmış olması, üzerinde ayrıca durulmayı bekleyen bir seçimdir.

    Müdürlükten istifası üzerine Kalem dergisinde çıkan karikatürü.

    Tevfik Fikret’in öğretmen kimliği, Galatasaray yıllarındaki hali tavrı, hangi ilkelerini koruma adına o “yuva”sından ayrılışı, Robert Kolej’e geçişinin yarattığı abes tartışmalar enikonu mürekkep akıtmış konular. Karakterinin çift kutupluluğunun izleri bu bağlamda da belirgindir: Köklü karamsarlığı onu dibe çökerttiğinde geleceğe inancını, güvenini, umudunu yitirir gibi olur; hemen ardından öğrencileri, gençler, bir o kadar da çocuklar karşısında harekete geçer, en büyük sorumluluğunun kaynağı olarak görür yetişmesine katkıda bulunduklarını. Âşiyan’ı okula bağlayan merdiven bu gündelik gelgitin somut sahnesi, Fikret’i içinden dışına bağlayan köprü olmuştur.

    Şair, bir bakıma Rousseau’nun izini sürerek eğitimi taçlandırmıştı dünyasında. Ortasında yaşadığı gecenin bittiğini kendisi göremeyecek olsa bile, gençlere yönelik ana tasası onları geleceğin ışığına hazırlamaktı. Halûk’un Defteri’ndeki “Bu memlekette de bir gün sabah olursa Halûk” dizesi bütün bir programın sol anahtarıdır. Gene de, 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde bu ümitleri de söner: Gençleri de sürükleyip götürecek kıyamet tablosuna bakarak bir tek çocuklara bel bağlanabileceğine varmıştır: Şermin (1914) şüphesiz ısmarlanmış bir kitaptır (Satı Bey’in kurduğu yuvadaki çocuklar için), ama neredeyse hayalî bir toruna seslenir Fikret.

    Şair böyle, insan böyle. Birincisine erişmek görece daha kolay: Yapıt önümüzdedir, donanımımıza ve tercihlerimize bağlı biçimde Rubab-ı Şikeste’yi ya da Kırık Saz’ı okuyarak, yorumlayarak ona sokulabiliriz. Zor, zorlu olan: İnsana dokunmak, yaklaşmak. Tevfik Fikret’in yaşamöyküsüne ilişkin birçok iz devşirilebiliyor kaynaklardan: Çağdaşlar; Rıza Tevfik’ten Halid Ziya’ya, Hüseyin Yalçın’dan Mehmet Rauf ’a veriler sunar; izsürücülerse, Ertaylan’dan Kenan Akyüz’e, Ruşen Eşref ’ten Tanpınar’a hatları dolgunlaştırırlar. Gelgelelim ele avuca kolay sığmıyor Fikret: Çetrefil huy haritası, gizli kapaklı yaşam çizelgesiyle.

    Halid Ziya’nın dediği gibi “çok okumayan” bir edip miydi? Feyhaman Duran haklı mıydı: Biriki yıl Avrupa’da resim atölyesine katılmış olsaydı, hepsinden üstün bir ressam olabilir miydi? Feridun Nigâr’ın ileri sürdüğü gibi eşi kendisine “hiç lâyık” değil miydi? Selim İleri’nin düşünü kurduğu gibi Mihri Hanım’la aralarında derin bir tutku bağı var mıydı?

    Tevfik Fikret tıpkı Namık Kemal, tıpkı Sait Faik, 50 yaşını göremedi. Son günlerinin yakın tanıkları “öyle” yaşamaktan yorgun düştüğünü, gelgör ki hastalığını yenmek için gerekeni yapmaya yanaşmadığını aktarırlar. Ölümünden biriki saat sonra hekiminin ve ailenin izniyle Mihri Hanımın çıkardığı ölüm maskesine mıhlanmış ifadede yaralı, kanadı kırık bir kuşun kederli ama çekip gitmekte kararlı ifadesini okuyorum — tam yüzyıl sonra. 

  • Yaver Zeki Bey’in taşınması zor mirası

    Yaver Zeki Bey’in taşınması zor mirası

    Kayınbirader kontenjanından saraya kapılanan Zeki Bey, kısa zamanda Vahideddin’in yaverliğine yükseldi. Ülkeyi birlikte terk ettikleri sabık sultanı, kumarbazlık, zamparalık ve ayyaşlık vukuatlarıyla canından bezdirmekle kalmadı, velinimeti aleyhinde casusluk da yaptı.

    Kentin soylusu olmak kimseyi kesmez, neticede kalabalık bir sosyal zümrenin, kaba saba gürültücü bir gürûhun mensubu olmaktan öteye gidemezsiniz. Kentsoylularının büyük kısmının bir punduna getirip soyunu sağlam ağaca bağlamaya çalışması bundandır. Eski fotoğrafların, mektupların, efemeranın sandıklardan çıkartılıp pertavsız altında inceleneceği o meşum gün eninde sonunda mutlaka gelir. Tefekküre yatılır, zihinlerde kırıntıları kalmış uzak anlatılar hatıralarda tazelenmeye çalışılır. Bu ‘asalete flash back’ çabalarının kahir ekseriyeti kolayca tahmin edeceğiniz gibi hüsranla sonuçlanır. Bu girişimlerden umduklarını bulamayanların bir kısmı göğüslerini kabartacak bir aile hikayesini yeniden tesise tevessül ederler. Nisyanla malûl bir tarihin çocuklarıyız ya, nispeten kolay iştir! Cüzdanınızın dolgunluk durumuna bağlı olarak Çukurcuma’ya, Horhor’a, o da olmadı Feriköy eskici pazarına gider, mobilyaydı, objeydi birkaç çakma aile yadigârı edinirsiniz. Bir de kendinize paşa dedeniz olarak seçtiğiniz zat-ı muhteremin yağlıboya tablosunu al takke ver külah satın alıp apartman dairenizin duvarına astınız mı iş tamamdır.

    Seniye İnşirah Hanım

    Ağabeyi Zeki Bey’in kayınbirader kontenjanından müstakbel sultanın maiyetine girmesine vesile olan Vahideddin’in ikinci haremi Seniye İnşirah Hanım

    İtiraf edeyim ki kent soylusu olmakla yetinemeyen bendeniz de sonunda şeytanın dürtmesine uydum, zat-ı âlimi her anına layık olduğum bir ‘asalete dönüş’ işkencesine maruz bıraktım. Sahte bir paşa dedeye bağlanma kolaycılığını kendime yediremediğimden, hakikatin peşine düştüm. Ah keşke düşmez olaydım!

    Efendim çocukluğumuzda annemizin halaları, cennet mekan Belkıs ve Sara Dinçel (Bankal) hemşirelerden, bizzat müteveffa annemiz Betil Köseoğlu’ndan ve Allah uzun ömürler versin teyzemiz Bengi Dinçel’den dinlerdik, tanınmış bir Çerkes ailesinin mensupları olan anne tarafımızdan bir büyükhanım saraya gelin gitmişmiş. Aman ona hediye edilen altın saatler, mücevherler, kostümler ne de fiyakalı şeylermiş! Hem çocuk olduğumuzdan hem de Sultan VI. Mehmed Vahideddin’le kısım olmak pek de matah bir şey sayılmadığından, hikayeler bir kulağımdan girer, öbüründen çıkardı. Fakat yıllar yılları izleyip ufukta daha iyi bir seçenek görünmeyince, çaresizlikten son Osmanlı sultanına “bizim Vahdoş enişte” diye hitabetme fırsatının peşine düştüm.

    Sordum soruşturdum, önce aile efradımızdan bu hanım sultanın adının Seniye İnşirah olduğu bilgisine ulaştım. Ardından akrabalık derecemizi saptamayı başardım. Kendilerinin validemizin sevgili babaannesi Adile Hanım’ın büyük ablası olduğu bilgisine ulaştım. Sonunda Seniye ve Adile Hanımların üçüncü bir kız kardeşleriyle (Nuriye Hanım) Zeki Bey isimli bir ağabeyleri de olduğu ortaya çıktı, hikayenin arkası çorap söküğü gibi geldi.

    Efendim İnşirah Hanım, Çerkes ümerasının Ubûh taifesine mensup, muhtemelen 1864 büyük Çerkes sürgünü sıralarında Sinop’un Ayancık kasabasına yerleşen Voçbe Zekeriya Bey’in kızıdır. Vahideddin’in üçüncü eşi Müvedded Hanım’ın nedimesi Afife Rezzemaza, hatıratında Zekeriya Bey’den “gayet vakur, intizamlı ve dürüst bir adam” olarak bahsederken, “namlı ve asilzade” bir aile olarak tarif ettiği Voçbeleri şöyle anıyor:

    Meşhur (!) Zeki Bey

    Yaver Zeki Bey, şehzade Ertuğrul Efendi ile birlikte padişah Vahidettin tarafından Galatasaray Lisesi’nde okutulan oğlu Cüneyd ile.

    “Voçbelerden Osmanlı Sarayı’nda pek çok eşhas (şahıslar) bulunmuştu. Bu aileden istidatlı valiler, mabeynciler, mutasarrıflar hatta sanatkârlar dahi çıkmıştı”.

    İnşirah ufak yaşta akrabası Ruhisar Hanım’ın aracılığıyla saray hizmetine alınır, orada büyüyüp serpildikten sonra Şehzade Vahideddin’in ikinci haremi olur. Fakat peri masalı uzun sürmez. Devamını, Vahideddin’in ilk eşi ve kendisine erkek çocuk veremediği için yüreğine taş basarak şehzadenin ikinci izdivacına olur veren başkadını Nazikeda Hanım’ın nedimesi Rumeysa Aredba’dan dinleyelim:

    “İnşirah Hanım pek kışkançtı. Efendimizi acemi kızlardan biriyle yakalayınca sarayı terk ederek şehzadeden boşanmıştı”.

    Ana tarafından soylu bir Çerkes boyuna mensubiyet, Osmanlı sarayına hizmet veren istidatlı atalar ve padişah boşayan gururlu bir büyükhanım fena bir başlangıç sayılmazdı. Tabii daha bir iştahla devam ettim araştırmaya.

    Vahideddin’le şehzadeliği sırasında evlenen İnşirah Hanım onunla sadece dört yıl evli kalır, 1909’da saraydan ayrılır. Fakat ne tuhaftır ki, ağabeyi ve Vahideddin’in sabık kayınbiraderi Zeki Bey, şehzadenin maiyetinden çıkmaz. Bu herkesin yadırgadığı bir durumdur. Vahideddin tahta çıkınca, Zeki Bey de padişah kontenjanından sarayın hademe-i hassa komutanlığına atanır, zaman içerisinde sultanın yaverliğini üstlenir.

    Kız kardeşinin saraydan kaçarcasına uzaklaşmasına rağmen Vahideddin’in hizmetinde kalmasını oldukça tuhaf bulmakla beraber, Zeki Bey’in padişaha yakınlığının göğsümü hafifçe kabarttığını belirtmeliyim. Soy ağacımıza bir de hükümdar yaveri kaydetmek, ne yalan söyleyeyim güzel bir duyguydu. Fakat söz konusu Zeki Bey olunca, erken öten horoz durumuna düşmekte gecikmeyecektim. Lafı yine Afife Rezzemaza’ya bırakalım:

    “Filhakika Voçzade Zeki Bey’in hayli çok masrafları vardı. Oraya buraya borçlandığı herkesçe malumdu. Zavallı Vahideddin Efendi de bu sabık kayıbiraderinin bütün borçlarını tesviye ederdi. Hatta Zeki Bey evlendiğinde düğün merasimi masraflarını Vahideddin Efendi karşılamıştı”.

    Çocuk yaşta sarayda

    1890’ların ortalarında hizmetkar olarak eğitilmek üzere çocuk yaşında saraya alınan küçük Seniye.

    İçimden ani bir isyan dalgası yükseldiğini hatırılıyorum. Ne vardı ki bunda? Herkesin elinin darlandığı zamanlar olabilirdi. Koskoca Osmanlı padişahı biricik yaverine koltuk çıkmayacak da kime çıkacaktı? Fakat, Afife Hanım yaralayıcı sözlerine devam ediyordu:

    “Hâsılı Zeki Bey esbak eniştesinin parasını bir güzel harcıyordu. Bu da yetmezmiş gibi rezalete mahal veriyordu. Beyoğlu’nda hafif meşrep kadınlarla geceli gündüzlü eğlenirdi. Kumar masasında da bir hayli para ve altın kaybetmişti. Ben en çok zavallı zevcesine müteessir olurdum. Fevkalade iyi bir insandı. Melek-haslet idi”.

    Hikayenin tadı yavaş yavaş kaçıyor, Zeki Bey artık bendenizin de asabını bozmaya başlıyordu. Bir züğürt tesellisi olarak, belki diye umud ettim, buhranlı bir dönemiydi, derdini unutmak için kendini zevkü sefaya vurmuştu. Fakat kazın ayağı öyle değildi!

    Zeki Bey hükümdarın İstanbul’daki son günlerinde hususi işlerinde kullandığı birkaç kişiden biridir. Sultan’ın İngilizlerle yaptığı gizli haberleşmelerde rol oynar. Vahideddin’in General Harrington’a yazdığı “İngiltere’ye iltica ettiğini” belirten mektubu o taşır. Vahideddin’in 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan ayrılırken yanında götürdüğü 10 kişiden biridir. Devrik sultan ve avenesinin Malta, Hicaz, Cenova duraklarıyla süren yolculuğu San Remo’da son bulur. 3 Mart 1924’te Büyük Millet Meclisi’nin 431 sayılı “Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkartılmasına Dair” kanunu kabul etmesinin ardından, padişahın kadınları, kızları, onların nedimeleri ve hizmetkarları da San Remo’ya ulaşır, Villa Nobel’e Vahideddin’in yanına yerleşirler. Aile kalabalıklaşmıştır, sürgün kafilesi için hayat pahalı ve zordur. Murat Bardakçı’nın Şahbaba’da Tarık Mümtaz Göztepe’nin Gurbetten Cehenneme isimli eserinden aktardığına göre, Sultan Vahideddin, günde dört beş paket içtiği pahalı sigaraların bir yekûn tuttuğunu görünce, masraflarını kısmak için ucuz ve saman gibi sigaralar içmeye başlamış ama bu durum Zeki Bey’i pek de ‘his’lendirmemiştir: “Beri taraftan Zeki Bey Amerikalı milyarderlerin, Avrupalı kontların ve mirasyedilerin karşısında görülmemiş bir cesaretle rest çekiyor ve bakarada bin sterline banko diyordu”.

    Sultan nerede Zeki Bey orada İngilizlere sığınan sabık hükümdar VI. Mehmed Vahidettin, San Remo’da son bulacak yolculuğunun ilk durağı Malta’ya ayak basıyor. Yanında şehzadesi Mehmed Ertuğrul Efendi, sol arkasında Sertabib Reşad Paşa ve sağ arkasında daha sonra onu öldürmekle suçlanacak olan yaver Zeki Bey.

    Murat Bardakçı da Şahbaba’da Zeki Bey’den “Yapışkan bir sabık akraba” başlığı altında şöyle söz eder: “Zeki Bey, San Remo’da her çeşit pisliğe bulaşmıştır. Mesela hükümdarın kızı Sabiha Sultan’ın emaneten bıraktığı mücevherleri satıp parasını Monte Carlo’da kumar masasında yer, bitirir. Villadaki İtalyan hizmetçilerin birini hamile bırakır, hükümdarın hadiseyi örtbas edebilmek için kıza küçük bir servet ödemesine sebep olur. Sultan Vahideddin’in ikinci muhasibi Mazhar Ağa’nın burnunu tabancasının kabzasıyla kırar”.

    Devrik sultanın Sertabib Reşad Paşa vakasına sahne olacak olan San Remo’daki ilk ikâmetgahı Villa Nobel.

    Zeki Bey iyice gemi azıya almıştır. Hanedanın diğer üyelerinin Villa Nobel’e varmasından kısa bir süre sonra Sertabip Reşad Paşa bir tabanca kurşunuyla şaibeli bir şekilde ölür. Kadın hizmetkarlara göre, zaten akli dengesini iyice yitirmiş olan Paşa’nın intihar ettiğine dair bir kuşku yoktur. Vaka kapanacak gibi görünürken San Remo’yu ziyaret eden ve şahitlerin açıklamalarından tatmin olmuş görünen Reşad Paşa’nın damadı Salih Fuad Bey, dönüşte hem İtalyan hem de Türk makamlarına Vahideddin’i cinayetin azmettiricisi, Zeki Bey’i de tetikçisi olarak şikayet eder. Türkiye’de İstiklal Mahkemeleri’nde dava açılır, 68 kişi suikastın işbirlikçisi olmakla suçlanır, bunlardan 11’i darağacını boylar. Ailemizde kuşaktan kuşağa anlatılagelen sözlü tarihe göre, yargılananlar arasında aile üyelerimiz de vardır. Seniye İnşirah Hanım’ın Vahideddin’den ayrıldıktan sonra durumu aile büyüklerine açıklamak için kaleme aldığı mektubu delil olarak sunup, başında padişahın olduğu ve hilafeti geri getirmek için çalışan gizli örgüt Tarikat-ı Salâhiye üyesi olmadıklarını kanıtlamayı başarırlar. Mektupta şöyle hayat kurtarıcı bir cümle yer almaktadır:

    “Çocuklarıma baba olarak tahayyül edemediğim bir şahsın, bu memlekete nasıl hükümdar olacağını tahayyülde güçlük çekiyorum”.

    San Remo’da piknikte (Soldan sağa) Hazine-i Hassa Müdürü Refik Bey, Nazikeda Kadınefendi, aile yakını bir genç kız, Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan, Refik Bey’in kızı Mediha Hanım, Sabiha Sultan, Zeki Bey ve önde şehzade Ömer Faruk Efendi San Remo’da bir piknik esnasında.

    Çerkes akrabaları beraat ederken Zeki Bey, 1 Mayıs 1927’de gıyabında idama mahkum edilir. Devrik sultanın vefatını takiben İtalyan polisince gözaltına alınacak, fakat delil yetersizliğinden 20 gün sonra serbest bırakılacaktır.

    Zeki Bey’i son bir kez anlamaya çalıştığımı unutmuyorum. Kumarbazlık, zamparalık, alkol ve eğlence düşkünlüğü gurur duyulacak hasletler olmasa da kabul edilebilir insani zaaflardı. Katil zanlısı olmayı da kötü talihe bağlıyabiliyordum. Fakat benim bile kabul edemeyeceğim nihai bir gerçek Zeki Bey’den kendime gurur duyulacak bir ata yaratma konusundaki son ümit kırıntılarımı da yok etti. Murat Bardakçı’nın Şahbaba’da tanıklara, belgelere dayanarak anlattığı üzere, Zeki Bey casusluk yaparak efendisini üç otuz para için arkadan vurmuştu:

    “Ankara Zeki Bey’i işte bu günlerde kullandı. Sabık kayınbirader para karşılığında Ankara hesabına çalışıyor, Cenova Konsolosluğumuz vasıtasıyla Roma Büyükelçiliğimize Sultan Vahideddin’le alakalı raporlar gönderiyordu”.

    Zeki Bey bu hadiselerden sonra Avrupa’da kalır, fakat gidecek bir yeri yoktur. Son günlerinde Vahideddin’in damadı, son halife Abdülmecid’in oğlu Ömer Faruk Efendi’ye kapılanır. Onun Nice’deki ikametgahında, evde kimsenin olmadığı bir gün havagazını açar, yatağına uzanır ve asla uyanmayacağı bir uykuya yatar.

    Aile büyüğümün hiç değilse böyle bir hayatı kendi iradesiyle sona erdirme cesaretini göstermesi, içimde kendisine karşı belli belirsiz bir sempati uyanmasına yol açmadı dersem yalan söylemiş olurum. Ama siz siz olun, aile tarihinizi araştırmaya kalkmadan önce bir kere daha düşünün. 

    Bu yazı her ikisi de Dr. Edadil Açba tarafından derlenen Rumeysa Aredba’nın Sultan Vahdeddin’in Son Günleri ve Afife Rezzemaza’nın Saraydan Sürgüne isimli hatıratları ile Murat Bardakçı’nın Şahbaba adlı kitabından yararlanılarak yazılmıştır.

    İSTİHBARAT RAPORU

    Zeki Bey kodeste!

    Dahiliye Vekâletine, San Remo’daki istihbaratçımızdan aldığımız malumat ektedir.

    Merhum Reşad Paşa’nın vefatını tahkik etmek üzere İtalya Başbakanı Mussolini San Remo savcısını memur etmiştir. 9 Haziran 1926 tarihinde Vahideddin’in kayınbiraderi Yarbay Zeki savcılık emriyle tutuklanarak San Remo’da hapishaneye konulmuştur. Bu tutuklamanın başlangıçta alacaklıların müracaatından ileri geldiği zannedilmişse de tutuklanma sebebinin Doktor Reşad Paşa’nın katli meselesiyle alakalı olma ihtimali yüksektir.

    16 Haziran 1926, İstanbul Valisi Süleyman

    Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30-10-203-383-13
  • Arkeoloji de IŞİD’e direniyor

    Gaziantep’te sınırın diğer tarafında, Suriye ve Irak’ta arkeolojik ve tarihsel değerler barbarca yok edilirken, yağmalanırken ve satılırken, IŞİD’in elindeki Cerablus kentine sıfır noktasındaki Karkamış antik kentinde kazılar sürdürülüyor. 

    İstanbul Üniversitesi ile Bologna Üniversitesi’nin ortak projesi olan Karkamış kazılarının 5. Sezonu, Haziran sonunda tanıtıldı. Gaziantep ilinin sınır bölgesindeki Karkamış, aynı adı taşıyan ilçenin doğusunda, ünlü Bağdat Demiryolu’nun Suriye sınırı ile buluştuğu Fırat geçidi üzerinde yer alıyor. Örenyeri, Fırat’ın batı kıyısında Kale (akropol), bunun güneyinde uzanan İç Kent ve burayı güney ve batıya doğru çeviren Dış Kent’ten oluşmakta. Günümüzde, üzerinde sınır güvenliğini sağlayan bir askerî karakolun yer aldığı Kale ile İç Kent Türkiye tarafında, Dış Kent ise Suriye topraklarında. Cerablus kasabasının bir kısmı Karkamış Dış Kenti’nin üzerine kurulmuş. Örenyerinin neredeyse her noktası 1956 yılında mayınlarla döşenmişti. 2010’da Gaziantep İl Özel İdaresi tarafından yapılan çalışmalarla Karkamış mayınlardan arındırıldı.

    Beş dönemlik kazılar sırasında önemli arkeolojik keşifler yapıldı. Kral Katuwa’nın MÖ 900’de inşa edilmiş olan sarayının MÖ 717’de ünlü Assur kralı II. Sargon tarafından kullanılmış olduğunun saptanması, bu keşiflerin en önemlisi. Katuwa’nın sarayında açığa çıkarılan sakallı insan yüzlü keçi-tanrı, Geç Hitit sanatı için eşsiz bir örnek. Sarayın ana odasında, derinliği 14 metreye ulaşan taştan inşa edilmiş bir kuyu da ortaya çıkarıldı. Kuyunun içinde II. Sargon’a ait çiviyazılı kil silindir bulundu. Çiviyazılı bu önemli belge Anadolu ve Önasya tarihine yeni bir sayfa açmaya adaydır. Çözümlenmesi halen devam eden metin, Tabal (Kappadokia) ve Muşki (Frig) ülkeleri ile ilgili yeni ve önemli bilgiler sunacak gibi görünmektedir.

    İnsan yüzü keçi tanrı Kazılarda açığa çıkarılan sakallı insan yüzlü keçi- tanrı, Geç Hitit sanatı için eşsiz bir örnek.

    Karkamış kazıları, özellikle 1911’den itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun yakın geleceğini etkileyecek önemli şahıslara ev sahipliği yapmıştır. Bu şahıslardan en ünlüsü Arabistanlı Lawrence olarak bilinen Thomas Edward Lawrence’tır (1888 – 1935). 1911’den 1914’e kadar kazılarda bilfiil çalışan ve arazi fotoğrafçılığı görevini de üstlenen Lawrence, planını kendisinin çizdiği bir kazıevi inşa ettirmişti. Cerablus köy evi tarzında inşa edilen kazıevinin misafir odasına ise Bağdat Demiryolu inşası sırasında Dış Kent’te açığa çıkarılan bir Roma mozaiği yerleştirilmişti. Geçen 100 yıl içinde harabeye dönen kazıevinde yapılan çalışmalar sonucunda, söz konusu mozaiğin yanısıra 500’e yakın eser de bulundu.

    Sınırın diğer tarafında, Suriye ve Irak’ta arkeolojik ve tarihsel değerler barbarca yok edilirken, yağmalanırken ve satılırken, IŞİD’in elindeki Cerablus kentine sıfır noktasındaki Karkamış antik kentinde arkeolojik kazılara devam edilmesi, üstüne üstlük arkeopark ile konservasyon çalışmalarının hız kesmeden devam etmesi, Türkiye’nin gücünü, kültürüne ve tarihine verdiği önemi dünyaya en doğru biçimde anlatmaktadır.

    BİLİNENLERİN EN ESKİSİ

    640’ta yazılan Kuran-ı Kerim harfi harfine aynı

    İngiltere’de, Birmingham Üniversitesi’nde dünyadaki en eski Kur’an-ı Kerim olabileceği düşünülen esere ait sayfaların bulunması heyecan yarattı. Yapılan karbon testleri, hayvan derisinden yapılan parşömen üzerine yazılı sayfaların 640-645 yıllarına tarihlendiğini gösteriyor.

    Görüşüne başvurduğumuz, konunun uluslararası seviyedeki en önemli uzmanı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Dr. Tayyar Altıkulaç, bulunan sayfalarda Kehf, Taha ve Meryem surelerindeki ayetlerin yer aldığını belirtti. Hicazî imlayla yazılmış, noktasız ve harekesiz yazı ile karbon testinin, sayfaların orijinalliğini kanıtladığını söyleyen Altıkulaç, okunan bölümlerin bugün elimizdeki Kuran-ı Kerim’le harfi harfine aynı olduğunu da teyit ediyor.

  • 12 Eylül’e 13 gün kala

    12 Eylül’e 13 gün kala

    İlk bakışta her şey olağan görünüyor. Adalet Partisi azınlık hükümetinin “başı” Süleyman Demirel, uzun siyasi inatlaşmalardan sonra 6 Mart 1978’de Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirerek emeklilikten kurtardığı dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının Zafer Bayramını kutluyor. TBMM Başkanı Cahit Karakaş en önde şurasını sunmuş, anamuhalefet partisi CHP’nin başkanı Bülent Ecevit ise içeriye girmeye hazırlanıyor. Generallerin sadece 13 gün sonra ülke yönetimine el koyacakları ve kendilerini Zincirbozan’da “zorunlu misafirliğe” tabi tutacakları iki kurt politikacının aklından bile geçmiyor. Geleceğin cunta üyeleri ise hiç renk vermiyor.

  • Memleket gerçekleri ve başka dünyalar

    Memleket gerçekleri ve başka dünyalar

    Haziran’ın 7’sindeki seçimlerin hemen ertesinde Türkiye kamuoyu koalisyon hesaplarına, tartışmalarına kilitlendi. “İktidara mecbur” olanların başkanlık hayalleri kağıt üzerinde sona ermişti ama, “hesabı düzeltmek” için çeşitli adımlar, yani bombalar atılabilirdi. Böylelikle bir taraftan sanki medeni ve demokratik bir ülkede yaşıyormuş gibi çeşitli koalisyon görüşmeleri, daha doğrusu görüntüleri sürdürülürken; diğer taraftan daha otoriter bir rejim için maddi ve psikolojik ortam yaratılacak ve erken veya yeni bir seçimle yeniden tek parti iktidarı sağlanabilecekti.

    Bu senaryonun ilk sahnesinin çekimleri, seçimden iki gün önce HDP mitinginde patlatılan bombalarla başlamıştı. Bunun üzerine geçen sayımızın kapak konusunu, cumhuriyet tarihinde yaşanan “En büyük siyasi provokasyonlar” olarak kararlaştırdık. Amacımız, içinde bulunduğumuz atmosferi solurken, yakın geçmişimizdeki zehirli havaları da hatırlatmaktı.

    Sonrasında yaşanan acı hadiseler malûm. Türkiye çoktaraflı bir savaş ortamına sürükleniyor, karanlıkla beraber tedirginlik artıyor.

    Doğu ve Güneydoğu’da çok yakın tarihimizdeki “30 Yıl Savaşları”nda sanki 40 bine yakın insan ölmemiş gibi, etnik-ideolojik milliyetçilikler ve “kimse bizim gü- cümüzü sınamaya kalkmasın, herkes ayağını denk alsın”larla harekete geçen bir zihniyet, hizmetinde olduğunu iddia ettiği millete ne verebilir? Sahte bir güvenlik duygusu. Peki millet ne verir? Kan, ölü, şehit, sakat. Yani herkesin yine kaybedeceği bir “Eski Türkiye”. Yani tarihin değil, yine siyasetin tekerrür ettiği bir ülke.

    “Umut fakirin ekmeği” olabilir ama bakın bu sayımızda Şevket Dönmez Hoca, Gaziantep-Karkamış’ta, IŞİD’e iki metre mesafede, arkeologların fedakarca kazılarını sürdürdüğünü anlatıyor. Hayri Fehmi Yılmaz, Efes’le birlikte UNESCO miras listesine giren Diyarbakır surları, “millliyetçiliğin değil çokkültürlülüğün kalesi olsun” diyor. Tanju Akad, savaşların tek kazananı olan silah tacirlerini analiz ederek barışın değerini vurguluyor. Masis Kürkçügil, Harun Karadeniz’in hatırasını canlandırarak silahsız mücadele tarihimize dikkati çekiyor. Murat Toklucu, Stalin dönemi istihbaratının belki de en önemli siması Sudoplatov’un anılarında “provokasyon, dezenformasyon, suikast” eylemlerini analiz ediyor. Ve Necdet Sakaoğlu, Enis Batur, Ahmet Kuyaş ve Nedret İşli, 100 yıl önce ölen Tevfik Fikret’in sesini kapağımıza taşıyor: “Bu memlekette de bir gün sabah olursa…”

    Bu memleketten birşey olmayacağını düşünen, ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick gibi “Ben bu dünyanın değiştirilebileceğine inanmıyorum, o yüzden başka dünyalara gidiyorum” diyenler ise, Ayşen Gür’ün “dünya dışı yaşam fikrinin tarihi”ni incelediği yazısıyla diledikleri yere uçabilirler.