Etiket: sayı:15

  • Kapadokya ve tarihî bir palavra

    Kapadokya ve tarihî bir palavra

    12 Eylül döneminde Kapadokya sözcüğü Yunanca diye yasaklanınca uydurduğum, “Kapadokya, Persçe ‘Güzel Atlar Ülkesi’ demektir” yalanı gerçek kabul edildi ve birçok kaynak kitapta yer aldı.

    Turizm Bakanlığı her yıl baharla birlikte turizm mevsimini bir törenle açmayı geleneksel hale getirmişti. Bu da, Ankara’da genellikle ilgili bakan ya da kimi kez başbakanın katıldığı bir etkinlik biçiminde olup bitmekteydi. İlk kez 1981 yılında törenin Ankara yerine turistik bir yörede yapılmasının daha uygun olacağı düşünülmüş, Kapadokya bölgesinde karar kılınmıştı.

    1981 yılı baharından söz ediyoruz. 12 Eylül 1980 darbesinin lideri Kenan Evren, orgeneral üniformasıyla ve “Devlet Başkanı” olarak görev yapıyor, devlet kurumları üzerinde askeri vesayetin etkisi olanca gücüyle hissediliyordu. İşte bu atmosfer içinde alınan “turizm sezonunu açma” töreninin turistik bir bölgeye taşınması, yerli ve yabancı bir çok davetlinin katılımıyla kapsamının genişletilmesi kararı, törenin devlet çapında bir olay haline getirilmesini, haliyle de Devlet Başkanı’nın katılımıyla yapılmasını gündeme getirmişti. Yani turizm yılını Kenan Evren açmış olacaktı. Bu yüzden, mevcut durum Kültür Bakanlığı’nın üst düzey yöneticilerini ne gibi farklı etkinlikler yapılabilir araştırmasına sevketmişti.

    Bense uzun bir süreden beri, her fırsatta o bölgeye gidip gelmekte, bol bol fotoğraf çekmekte idim. Çünkü Türkçe’de bu çok ilginç coğrafyayı tanıtacak doğru dürüst bir yayının bulunmadığını farketmiştim. Amacım hem albüm hem de gezi rehberi yerine geçecek bir kitap hazırlamaktı. Gerek görsel malzeme yönünden, gerek bilgi birikimi yönünden oldukça donanımlı bir hale gelmiştim. Kapadokya konusunda bir de sergi açmıştım. Zamanın müsteşarı ve yardımcıları başta olmak üzere pek çok bakanlık elemanı benim Kapadokya üzerine çalışmalarımdan az çok haberdardılar. Beni Bakanlığa çağırdılar, açılış töreni için neler yapılabileceğini sordular. Onlara bir diaporama gösterisi hazırlayabileceğimi, bir de hem Türkçesi hem de İngilizcesi hemen hemen baskıya hazır bir kitabım olduğunu söyledim. Her iki projem kabul edildi. Artık açılış tarihine kadar yoğun bir şekilde çalışmam gerekiyordu.

    “Güzel Atlar Ülkesi” tanımını en çok Kapadokya halkı benimsedi. Şimdi çıkıp bunu benim uydurduğumu söylesem, “Yok canım biz bunu dedelerimizden duyduk” diyeceklerine eminim.

    Bir yandan hayat devam ediyordu. Küçük bir zaman aralığı bulabilirsem, dostları arayıp sormayı ihmal etmiyordum. TRT Genel Müdürlüğü o zamanlar Kavaklıdere’ye yakın bir yerde, yolumun üzerindeydi. Çalışmalarımın son aşamasına geldiğim, kitabımın bütün fotoğraflarının renk ayrımlarının bittiği, sayfa kalıplarının hazırlanmakta olduğu bir anda, -o zamanlar sanırım TV program Müdürü olan- dostum Sedat Örsel’e öylesine uğramıştım… Kendisi sözü sohbeti yerinde, esprili, neşeli bir arkadaştır. Ama nedense o gün pek düşünceli ve durgun görünüyordu. Nedenini sordum. “Hiç sorma” dedi, “Askerlerden kötü bir fırça yedik.” Peki ama, niçin? Meğer “Kapadokya” adlı bir belgesel yapıp yayımlamışlar, suçları buymuş. Ama Kapadokya sözcüğü, askeri yönetim tarafından yasaklanmış. O yöreden söz ederken “Kapadokya” yerine “Göreme ve çevresi” denilmesi gerekiyormuş. Çünkü Kapadokya sözcüğü Eski Yunanca sanıldığından, Anadolu’daki kimi antik isimleri canlı tutmak topraklarımızda gözleri olanları iştahlandırırmış, hak iddiasında bulunurlarmış.

    Bazı kafalarda böyle bir düşünce varsa, bu beni de çok yakından ilgilendiriyordu. Beş on gün sonra bir devlet kuruluşunun patronajlığında “Kapadokya” isimli bir kitabım çıkacak, üstelik “Kapadokya” sözcüğünü yasaklayan askeri yönetimin lideri Kenan Evren’in açılışını yapacağı törende dağıtılacak. Bu da yetmiyormuş gibi o seremoninin uvertürü olarak yine benim “Doğanın Şiiri Kapadokya“ isimli müzikli gösterim sunulacak. Bir an gözümün önüne Evren’in o asık yüzü, çatılmış kaşları geldi, dehşete kapıldım.

    Aslında Kapadokya sözcüğünün yasaklanma gerekçesinin saçmalığı da meydandaydı. Kapadokya tarihi konusunda epey zamandır çalışıyordum, öğrendiklerim henüz belleğimde taptazeydi. Anadolu’da pek çok kavim yaşamış, yerel devletler ve devletçikler kurmuşlardı. Pek çoğunun dili de günümüze ulaşamamıştı. Kapadokya adının da bu yerel dillerden birinin yadigarı olduğunu düşünüyordum. Hiçbir kaynakta bu ismin Grekçe ile bağlantısı olduğuna dair bir işarete rastlamamıştım. Aksine, onun yerine önerilen “Göreme”nin, bölgenin eski adı “Korama”dan geldiğini bunun da Yunanca kaynaklı bir sözcük olduğunu okumuştum.

    Bir yandan dostum Sedat Örsel’in üzüntüsünü hafifletmek, bir yandan da içimdeki isyana tercüman olmak için “Ne demek yahu!? Bir kere Kapadokya değil asıl Göreme Yunancadan geliyor!” dedim. Bu sözüm üzerine Sedat “Sahi mi söylüyorsun” dedi. “Elbette sahi” dedim, “kitabını yazmışım”.

    Sedat vakit geçirmeden hemen telefona sarıldı. Bir numara çevirdi. Doğrudan “Paşam” dedi, “Kapadokya kelimesi Yunanca değilmiş. Burada bu işleri çok iyi bilen bir arkadaş var, o öyle söylüyor.” Sedat’ın “Paşam” diye hitap ettiği kişinin o anda kim olduğunu bilmiyordum. İhtilal Konseyi adına TBMM’nin başkanlık odasını mekan tutmuş olan Oramiral Işık Biren imiş. Küçük bir konuşmadan sonra Sedat bana döndü ve “Sayın paşam hangi dilden olduğunu soruyorlar” dedi. Akıl yürütmeye çalıştım. Dediğim gibi, Anadolu’nun unutulmuş eski dillerinden birinden geldiğini düşünüyordum. Ama bunu o biçimde söylesem temelli kafa karıştıracağım kesindi. Hellenistik çağda bir Kapadokya devleti var. Sonrasında Anadolu Romalıların eline geçince Kapadokya Eyaleti olmuş. Ama daha da öncesinde de Anadolu’nun iki yüz yıl boyunce Pers egemenliğinde kaldığı, Kapadokya’nın o imparatorluğun bir satraplığı, yani eyaleti şeklinde yönetildiği gerçeği de mevcut. Bilgilerim beni en eskiye sevkettiği için “Persçe olabilir” dedim. Sedat benim “olabilir” şeklindeki ifademdeki tereddütü bir kenara bırakıp karşı tarafa yekten “Persçeymiş Paşam” diye nakletti. Aman, Yunanca olmasın da, nece olursa olsun hesabı… Paşa hemen ikna olur mu, bu kez de “Sor bakalım, ne anlama geliyormuş” demez mi… Mutlaka bir anlamı mı olması gerek? Ama battı balık yan gider, bu soruya da akılcı bir yanıt bulmak gerek. Bildiğim kadarıyla at yetiştirme üzerine yazılmış ilk kaynak Hititçe ya da Urartucaydı. Yani Anadolu ile ilintili. Ahiyyava prenslerinin binicilik eğitimi almak üzere Hitit ülkesine geldiklerine dair kayıt tutulmuş. Bir geç Hitit dönemi krallığı olan Tabal krallığı Asurlulara vergisini at olarak ödüyormuş. Persler de aynı şeyi yapmış olamaz mı… Ben de hemen yakıştırıp yapıştırdım: “Güzel Atlar Ülkesi gibi bir şey olabilir”. Benim bu sözüm de “Güzel Atlar Ülkesi” şeklinde kesinlik kazanmış oldu.

    Bu telefon üzerinden kurulmuş olan diyalog burada kalsaydı ne güzel olurdu. Ama kalamazdı ki… Önümüzde bir tören, bir gösteri ve kitap yayını vardı. Onların da kazasız belasız kotarılması gerekiyordu. Hemen basımevine koştum. İlk nüshası Kenan Evren’e sunulacak olan Kapadokya kitabımın önsözünün en başına “Adını Persler koymuş, Katpatukya o dilde Güzel Atlar Ülkesi anlamına geliyormuş” tümcesini ekledim. Böylelikle askeri idarenin gadrine uğramamış olacaktım. (Bir not düşeyim: Kitabım daha sonraki bir tarihte Nevşehir Valiliği’nin isteği üzerine “Gezi Rehberi” formatında beş dilde yeniden yayımlandı).

    Kapadokya’nın tanıtımına katkılarımdan dolayı Ürgüp Belediyesi, Bekir Ödemiş’in başkanlığı zamanında bir caddeye adımı verdi.

    Benim Kapadokya kitabım, bu zorunlu palavra haricinde ciddi araştırmalara dayanan ve sağlam bilgiler aktaran bir kitaptı. İntihal kültürünün çok gelişkin olduğu ülkemizde, o günden sonra çıkan kitapların neredeyse tümü, dergi ve gazetelerde yer alan tanıtma yazıları, röportajlar benim ki- tabımdan ve zincirleme olarak birbirinden yürütme olduğu için, hepsi acımasız bir tuzağa düştüler. “Güzel Atlar Ülkesi” tanımını en çok o bölgenin halkı sevdi, benimsedi. Bir slogan haline getirildi. Kentlerin girişindeki levhalardan hatıra eşyasına varıncaya kadar her yere yazıp çizdiler. Şimdi ora- larda “Bunu ben uydurdum” desem “Yok canım, biz bunu dedelerimizden duyduk” diyeceklerine eminim.

    “Güzel Atlar Ülkesi” tanımı Kapadokya’ya gerçekten yakıştı. Zaten bölgedeki Sultan Sazlığı’nda yılkı atları hâlâ koşturuyorlar. Kapadokya halkı bu yakışıklı sıfatı kullanmayı sürdürsün tabii ama işe Persleri filan karıştırmasınlar.

    Kenan Evren huzurunda ve Ürgüp Turban tesislerinde gerçekleştirilen o “Turizm Sezonu açılışı” nasıl geçti derseniz, derim ki şahane bir gala görünümündeydi. Özellikle “Doğanın Şiiri Kapadokya” adlı diaporama gösterim büyük sükse yaptı. Dakikalarca alkışlandı, tebrik eden edene… (Diaporama iki projeksiyonla yapılan bir dia gösterisidir. Yumuşak ya da özel efektli geçişlerle fotoğrafların belli sürelerle art arda sıralanması, gösterinin tümüne sinemasal bir bütünlük kazandırır. Bu yöntemle belli bir konuyu bir senaryoya uygun biçimde etkili bir iletişim aracı olarak kullanabilirsiniz. Bu tür gösterilerde müzikle görüntü uyumu ustalık gerektirir. Amacım Kapadokya’yı bu dünyadan ayrı gizemli bir gezegen gibi sunmaktı. Müzik olarak Tarkovski’nin Solaris filminin müziğini seçmiştim. Ortaya gerçekten çok başarılı bir kompozisyon çıkmıştı).

    Tamamen bir raslantı eseri, İstanbul ve Kapadokya’nın Unesco’nun Dünya mirası listesine alınması konusunda rapor hazırlayacak bir heyet Türkiye’de ve o anda Kapadokya’da imiş. Yemek salonunda onlar için özel bir masa hazırlamışlar. Heyetin başkanı ve bir kadın delege yanıma geldi. Gösterimi hararetle övdükten sonra “Bizim raporumuz bu gösterinin yanında solda sıfır kalacak. En iyisi rapor yerine genel kurulumuza bu gösteri sunulsun” dediler. Nitekim bu isteklerini Dışişleri Bakanlığı’na da iletmişler. Bir organizasyon yapıldı. Oğlumla birlikte Paris’e gittik ve UNESCO Genel Merkezi’nin muhteşem bir tiyatroyu andıran salonunda genel kurul üyelerine o gösteriyi sunduk. Akabinde hem İstanbul hem Kapadokya aynı genel kurulca dünya kültür mirası listesine kabul edildi. Böylece bu çorbada da hiç ihmal edilmeyecek kadar tuzumuz oldu. Kapadokya’nın tanıtımına katkılarımdan dolayı Ürgüp Belediyesi, Bekir Ödemiş’in başkanlığı zamanında bir caddeye benim adımı verdi.

    Kimi şehir efsaneleri, ilgisiz bir olaydan ya da basit bir sözden ortaya çıkabilir. Tevatür büyür, kuşaklar boyunca gerçek gibi kabul edilir. Benim de zorda kalıp, ayaküstü uydurduğum bir yalanın, evrensel bir gerçek sayılır olup çıkması işte böyle oldu.

    Peki, “Güzel Atlar Ülkesi” betimlemesi Kapadokya’ya yakıştı mı? Elhak yakıştı. Zaten bölgenin bir parçası olan Sultan Sazlığı’nda yılkı atları sürü halinde günümüzde bile oradan oraya koşuşturup durmaktalar. Bence Kapadokya halkı bu yakışıklı sıfatı kullanmayı sürdürsün. Ama işe Persleri filan karıştırmasınlar, ayıp olur. 

    Kapadokya adı gerçekte nereden geliyor?

    Kapadokya teriminin kaynağı tartışmalıdır. Kapadokya sözcüğü önce Medler tarafından, sonra Perslerce kullanılan Katpatuka sözcüğünün Helenler tarafından söyleniş biçimi olabilir.

    FARUK PEKİN

    Kapadokya, Med, Pers, Helenistik, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde farklı sınırlara sahip olmuştur. Klasik antik yazarlar Doğu Karadeniz’i Pontos Kappadokiası (Pontus Cappadocia), bugünkü Çorum, Yozgat, Kırşehir, Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri illerinin kapsadığı bölgeyi ise, bazen de komşu Amasya, Tokat, Sivas, Malatya, Kahramanmaraş illerini de dahil ederek Büyük Kappadokia olarak adlandırmışlardır.

    Kapadokya sözcüğünü, yerbilimcilerin de önerdiği gibi (Kapadokya Volkanik Bölgesi), coğrafi ve kültürel benzerlikleri, tarihsel arka planı ve günümüz turistik anlamlandırılmasını dikkate alarak Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri ve Kırşehir illerini kapsayan bir dörtgenin içinde yer alan bölgeyi tanımlamada kullanıyorum.

    Turizmci-yazar Faruk Pekin’in, Kapadokya, Kayalardaki Şiirsellik, Gezi Rehberi (İletişim Yayınları, İstanbul 2014) kitabından derlenmiştir.

    Kapadokya teriminin kaynağı tartışmalıdır. Sözcük önce Medler tarafından, sonra Perslerce kullanılan Katpatuka’nın Helenler tarafından söyleniş biçimi olabilir. Katpatuka sözcüğüne yazılı olarak ilk kez Pers Kralı Büyük Daryuş’un (Dareios, hüküm sürdüğü dönem MÖ 522-486) İran’daki Bisütun (Behistun) Dağı yazıtında rastlanır. Büyük Daryuş, tanrısı Ahura Mazda’ya şükran sunduğu bu yazıtında ayrı ayrı Eski Farsça, Elamca ve Akadca dillerinde çivi yazısıyla egemenliği altına aldığı ülke ve toplulukları sıralarken üç dilde Katpatuka sözcüğüne de yer vermiş. Ahameniş Krallığının en önemli kentlerinden olan Persepolis antik kentindeki taht salonunun (Apadana) doğu merdivenlerindeki kabartmalar arasında krala hediye (ya da vergi) sunan halklar arasında atlarıyla Kapadokyalılar da yer alır. Kapadokya sözcüğüne İncil’de (Yeni Antlaşma) de yer verilir (Elçilerin İşleri, 2/9-11).

    Bilge Umar’a göre sözcük bölgenin baş-tanrısının (Hepat/ Khepat) adından kaynaklandı ve “Khepat Halkının Yurdu” anlamında “Khepatukh” sözcüğünden türedi. Başta Yaşlı Pilinius (MS 23/24 – 79) olmak üzere bazı antik yazarlara göre Kapadokya sözcüğü Kızılırmak’ın bir kolu olan Kapadoks (Cappadox, Delice Çayı) adından türetilmiştir (Kappadokia-Kapadoks Yurdu). Bir başka yerde ise Kapadokya sözcüğünün Asur Kralı Ninias’ın oğlu Kapadoks’tan kaynaklandığı ileri sürülür.

  • Dilsiz Hüseyin boğuldu, Abdi Bey hükmen galip!

    Dilsiz Hüseyin boğuldu, Abdi Bey hükmen galip!

    28 Temmuz 1814’te gezip eğlenmek için Kağıthane Sarayı’na giden Sultan II.Mahmud, sunulan gösterilerle yetinmeyip Musahib Abdi Bey’den havuzda biriyle güreşmesini istediğinde, bir felaket yaşanacağını kimse tahmin etmemişti.

    Sultan II. Mahmud döneminde Topkapı Sarayı’nda Enderun görevlilerinden birisi olarak bulunmuş olan Hızır İlyas Ağa’nın yazmış olduğu günlük Letaif-i Enderün, sarayın gündelik hayatına dair önemli ve enteresan bilgiler içermektedir.

    Hızır İlyas Ağa padişahın bendelerinden biri olarak zaman zaman onunla beraber saray dışında yapılan gezilere, ziyaretlere de katılarak günlüğüne bu gezilere dair izlenimlerini de aktarmıştır.

    Hızır İlyas Ağa’nın günlüğünde, padişahın bu gezileri (biniş-i hümayun/biniş-i saltanat) esnasında yaşanan üzücü bir hikâyeye de yer verilmiştir. Yaz mevsimini geçirmek üzere “nakl-i hümayun” ederek Beşiktaş sahil sarayına taşınmış olan Sultan II. Mahmud’un, 28 Temmuz 1814 günü gezinti ve eğlenmek için Kağıthane’ye gidişi bahsi Hızır İlyas Ağa’nın günlüğünden sadeleştirilerek aktarılmıştır:

    Olay mahalli Eğlenceli başlayan ama felaketle sonuçlanan güreşin yapıldığı Kağıthane Sarayı’ndaki, içinde ejderha heykeli bulunan havuzu gösteren gravür.

    28 Temmuz 1814 Pazartesi günü Kağıthane’ye saltanat binişi düzenlenerek padişahın maiyetinde tertip edilen alayla birlikte karayolundan bir-iki saat içinde Kağıthane’ye ulaşıldı. Öğle namazı kılındıktan sonra bu mahalde öteden beri yapılması adet haline gelmiş eğlencelerden olan pehlivan güreşlerinin seyriyle yetinilmeyip daha eğlenceli seyirler için Padişah tarafından, bendelerden Musahib Abdi Bey’in, şakadan hoşlanır bir kimse ile derede bulunan havuz içinde güreşmesi istenmişti.

    Musahib Abdi Bey telaşla, “Ömrüm boyunca suya girmedim” diye üstünü başını paralamakta iken göz ucuyla etrafa bakarak, “Yeşil çimen üzerinde güreşmemize ferman buyurulsa!” demesi kabul edilmeyip, havuzda değil çağlayanların üst tarafındaki suların içinde güreşilmesine karar verildi.

    Bu sırada Hazine Koğuşu’nda görevli, gayet akıllı ve kabiliyetli bir dilsiz olan Hüseyin Dilsiz, bir-iki gün önce Avrupa’dan gelip padişahın huzurunda gösteri yapan Frenk cambazının yaptığı marifetlerden bir ikisini belleyip padişahın huzurunda yapmayı mabeyncilere işaretle anlatıp, meramını bilenler durumu padişaha bildirip müsaade buyurulmasını arz etmişlerdi.

    Bu sırada Dilsiz, süratle Musahib Abdi Bey’in yanına varıp belindeki kuşağı kavrayarak sürüye sürüye ejderha resmi (heykeli) olan havuzun kenarına getirmişti. Padişahın huzurunda bulunanlar eğlenceli bir seyir görmek için toplandı. Dilsiz ve Abdi Bey havuzun içine düşünce havuzun derin olduğunu anlayan Abdi Bey feryat ve figan ederek, “Dilsiz beni su gibi boğacak!” diye yüksek sesle bağırırken, Dilsiz’in bir ayağı ejderha resminin (heykelinin) altında olan demir ızgaranın arasına girmiş ve ne kadar uğraşmış ise de ayağını kurtaramayarak suyun dibinde kalmıştı.

    Dilsiz Hüseyin’in boğulmasıyla sonuçlanan hadise, grafik sanatçısı Taha Alkan tarafından minyatür tekniğiyle canlandırıldı.

    Dilsiz’in son şakası

    Şakacı bir kişi olan Dilsiz Hüseyin’in son şakası, Musahib Abdi Bey’i havuzda güreşe zorlamak oldu. II.Mahmud, ayağı ızgaraya sıkışıp boğulan Hüseyin’in ölümüne çok üzülmüş ve “Dilsiz beni eğlendirmek için telef oldu” demişti.

    Beri tarafta Abdi Bey havuzun içinde batıp çıktıkça, onun yaygarasıyla telaşa düşüp Dilsiz’in halinden kimse haberdar olmadığından, ağalar sadece Abdi Bey’i kurtarmaya çalışmışlardı. Havuzun kenarından uzanıp alamadıkları için kiler görevlisi Köle Salih Efendi belinden şalını çıkarıp ip gibi Abdi Bey’e atmayı akıl etti ise de Abdi Bey’de akıl kalmadığından tutamayıp neredeyse boğulacağı sırada Padişah-ı alem-penahın; “Eyvah! Bunlar boğulacak!” dediğini Çavuş Şakir Ağa işitince, korkusuzca kendini tehlikeye atarak Allah’ın yardımıyla Abdi Bey’i tuttuğu gibi havuzun kenarına getirerek canını kurtarmıştı.

    Öte tarafta Dilsiz’in sesi, sadası çıkmadığından biçare suyun içine gark olmuş. Bunun üzerine “Aman, Dilsiz ne şekil oldu?” diye ne kadar âdem varsa Tersane hizmetçileriyle havuz kenarına gelip içine girmeye cesaret edemeyerek “Tatlı sudur, yüzülmez!” diye dalmaya yanaşmadılar.

    Padişahla birlikte bulunan üç-beş yüz ağa ve hâsodalılar, silahdarağa, kızlarağası ve sair yüzlerce bendegân havuzun etrafına toplanıp beş-on adım ilerde ejderha resminin (heykelinin) dibine varmaya kimsenin gücü yetmeyip, Kağıthane Kasrı’nın içinde bulunan Padişah efendimiz bizzat havuzun kenarına gelip “Şu biniş yerinde olan seyircilerden bir âdem yok mu suya dalacak?” deyip, ihsanda bulunmayı bile vaat etmişlerken kimse dalamayıp, en sonunda ölümü göze alan bir Tersane hizmetçisi kendini havuza atıp Dilsiz’in ayağını dolaştığı ızgaradan kurtarıp çıkarmaya çare bulduysa da canı çıkalı çok olmuş! Dilsiz’in cesedi havuzdan çıkarılıp “Belki sağdır” diye bir ağaca baş aşağı asılmışsa da artık iş işten geçmiş!

    Bunun üzerine Allah ömrünü ziyade etsin Padişahımız efendimiz “Dilsiz, beni eğlendirmek için telef oldu [Dilsiz beni eğlensin diyü telef oldu]” diyerek aşırı üzüntü gösterince bütün ağalar müteessir olup mümkün olaydı Dilsiz yerine canını verirlerdi. “Kaderde olan değişmez” hükmü gereğince Padişah efendimiz münasip bir yerde defnedilmesini irade buyurup, Dilsiz’in validesine maaş tahsis olunmasını emretmişti. Bu beklenmedik kaza yüzünden müteessir olan ve huzuru kaçan Padişah daha fazla durmayıp biniş paydos oldu.

    Kaynak: Hafız Hızır İlyas Ağa, Letaif-i Vekayi-i Enderuniyye; Osmanlı Sarayında Gündelik Hayat, Haz. Ali Şükrü Çoruk, Kitabevi Yay. İstanbul 2011

  • Zât-ı şâhâneleri yaz tatilinde!

    Zât-ı şâhâneleri yaz tatilinde!

    17. yüzyıldan sonra birkaç istisna dışında sefere çıkılmadığından saraya bağlı bir hayat süren padişahlar, günübirlik gezi ya da bütün yazı geçirmek için İstanbul civarındaki saray ve kasırlarda “tatil yapardı”. Gidilecek yere göre karadan at veya araba ile ya da denizden saltanat kayığı ile hareket edilirdi.

    Topkapı Sarayı, Osmanlı Devleti’nin idare merkezi olarak yaklaşık 350 sene boyunca padişahlara ev sahipliği yapmıştı. Padişahlar 17. yüzyıla kadar daimi ikametgâhları olan Topkapı Sarayı’ndan ancak sefer dolayısıyla ayrı kalırlardı. 17. yüzyıldan itibaren bir-iki istisna dışında sefere çıkılmadığından, saraya bağlı bir hayat süren padişahlar günübirlik gezi ve dinlenme amacıyla İstanbul civarındaki havası suyu latif yerlere çıkmaya başladılar. Padişahların günümüz tabiriyle “tatile” çıkmaları iki şekilde olurdu.

    Birincisi günübirlik yapılan geziler olup, “biniş-i hümayun” veya “biniş-i saltanat” denirdi. İkincisi ise yaz mevsimini geçirmek üzere İstanbul civarında bulunan saray ve kasırlara gidilmesiydi ki buna da “nakl-i hümayun” veya “göç-i hümayun” denirdi.

    Sultanların tatili için 18. yüzyıldan itibaren Haliç, Kâğıthane ve Boğaziçi’nde birçok kasır yapıldı. Bunlardan biri de Aynalıkavak Kasrı’ydı.

    Padişahların gündelik hayatlarındaki en önemli değişiklikler “biniş-i hümayun” yahut “biniş-i saltanat” denilen İstanbul içinde veya civarındaki köşk ve kasırlara yapılan günübirlik gezilerdi. Bunlar kalabalık gruplarla yapılırdı. En fazla rağbet edilen gezi mahalleri Haliç ve Boğaziçi’ndeki köşk ve kasırlar olmakla beraber, her padişahın gözdesi olan mesire yerleri, kasırlar ve köşkler olmuştu. Mesela Sultan III. Ahmet Kağıthane’ye gitmekten hoşlanırken, Sultan II. Mahmut daha çok Göksu, Beykoz, Sarıyer, Büyükdere ve Arnavutköy’e giderdi.

    18. yüzyıldan itibaren Haliç, Kâğıthane ve Boğaziçi sahilleri baştan başa birbirinden güzel “biniş” mahal ve mekânları görünümünü almıştı. Davutpaşa, Aynalıkavak, Tersane Bahçesi, Silahtarağa, Sadabat, Yıldız, Dolmabahçe, Baltalimanı, Maslak, Göksu, Üsküdar gibi yerlere biniş için kasırlar yaptırılmıştı.

    Gidilecek mekâna göre karadan at veya araba ile veya denizden saltanat kayığı ile hareket edilirdi. Atla gidilen binişlere “esb-süvâr”, saltanat kayığı ile yapılanlara “zevrak-süvâr” denirdi.

    Binişlerde padişahın yanında sarayda hizmetini gören ağalar ve hizmetçiler ile devlet ricalinden kimseler de bulunurdu. Biniş-i hümayunlar padişahın olduğu kadar maiyetindeki ağaların, hizmetlilerin de dört gözle bekledikleri gezilerdi. Bu sayede hem padişahla yakınlık kurabiliyorlar hem de sarayın sıkıcı, tekdüze hayatından çıkıp havası, suyu güzel mekânlara gitme şansı elde ediyorlardı.

    Kağıthane Sarayı’nda eğlenen kadınlar.

    Çoğunlukla sabahtan gidilip akşama dönülen binişlerde, şayet bir-iki gün kalınması düşünülmüşse önceden Mehterhane Ocağı tarafından otağ, sâyeban ve çadırlar kurulur, seyyar saray mutfağı hazır hale getirilirdi.

    Denizden saltanat kayığı ile yapılan binişlerde, güzergâha göre Haliç’ten geçiliyorsa Tersane’de demirli gemilerden, Boğaziçi’nden gidildiğinde Kızkulesi’nden, Hisarlardan veya Beşiktaş’ta demirli donanma gemilerinden toplar atılarak padişahın selamlanması adettendi.

    Biniş yerine ulaşıldığında önce namaz kılınır, sonra bahçeye veya köşke geçilirdi. Burada gün boyunca hazırlanan sofrada yemekler yenir, ardından musiki eğlenceleri, pehlivan güreşleri, ok ve tüfekle atıcılık yarışmaları yapılırdı. Bu müsabakalara padişahlar da katılırdı. Tüfek ve ok atmada mahir olan II. Mahmud’un, yarışmalara bizzat katıldığı bilinmektedir. Binişlerin en eğlenceli tarafı ise gösteri sanatlarıydı. Ortaoyuncuları, cambazlar, akrobatlar, tavşanlar, mukallitler, cüceler hünerlerini sergilerdi. II. Mahmud devrinde yapılan binişlerden birinde Avrupa’dan gelmiş bir akrobasi grubu padişahın huzurunda gösteri yapmıştı. Biniş yeri deniz kenarında ise kayık yarışları da düzenlenirdi.

    Yazlık saraya göç kutlaması Padişah yazlık saraya göç ettikten birkaç gün sonra sadrazam ve şeyhülislam, beraberlerinde başka devlet ricaliyle padişahın huzuruna çıkarak tebrik ederlerdi. III. Selim, 1803 yılı Mayıs ayında Beşiktaş Sahilsarayı’na “nakl-i hümayun” ettikten sonra kendisini tebrik için huzura kabul edilmelerini arz eden sadrazamın tezkiresinin üzerine kendi eliyle “İnşallah” yazarak ziyareti uygun gördüğünü bildirmiş.

    Biniş münasebetiyle padişahların saraydan çıkarak İstanbul’un civarındaki mekânlara gitmeleri halkın arasına karışmalarına, doğal güzelliği olan yerlere köşk ve kasırlar yapılarak kentin imarına ve bu güzel mekânların korunup gözetilmesine fayda sağlamıştır. Biniş geleneğinin son temsilcisi Sultan Abdülaziz olmuştur. II. Abdülhamid saltanatının ilk yıllarında nispeten bu geleneği devam ettirmişse de 1880’den sonra binişe çıkılmamıştır.

    Padişahın harem halkı da yanında olduğu halde bir müddet kalmak üzere saray dışında bir başka mekâna gidip yerleşmesine ise “göç-i hümayun” veya “nakl-i hümayun” denirdi.

    Topkapı Sarayı’nın yönetim merkezi olarak kullanıldığı dönemlerde havalar ısınmaya başlayıp sarayın rutubetli ve sıkıcı ortamından rahatsız olmaya başlanınca, hem padişahın hem de harem-i hümayunda bulunan aile efradının havası suyu daha latif yazlık köşk ve kasırlara göç etmeleri adet haline gelmişti. Harem halkı ve Topkapı Sarayı’nda hizmet eden ağalar, müstahdemler için göç sabırsızlıkla beklenirdi. Yazlık saraya giden padişahın yanında götüreceği kişilerden olmak hem ayrıcalık hem de Topkapı Sarayı’nın sıkıcı ortamından uzaklaşmak adına bir şanstı.

    İlle de güreş

    Padişahların gezi ve göçlerinde gün boyunca hazırlanan sofrada yemekler yenir, ardından musiki eğlenceleri, pehlivan güreşleri, ok ve tüfekle atıcılık yarışmaları yapılırdı. Güreş bu eğlencelerin olmazsa olmazıydı. Mehter eşliğinde güreş. (Leuni, 18 yy. başı üstte)

    Genellikle Mayıs ayı başında havalar ısınmaya başladığında padişah göç için uygun zamanın geldiğine kanaat getirince emir verilir ve göç hazırlıkları başlardı. Göç zamanının tespiti için Müneccimbaşı’dan yıldızlara bakılıp en uygun zamanın tayininin istendiği de olmuştur.

    Gidilecek yer belli olduktan sonra önceden gönderilen hizmetliler ikamet edilecek köşk veya sarayın eksiklerini giderir, bakım onarım çalışmalarını tamamlardı. Aynı şekilde padişahın nakl-i hümayun için Topkapı Sarayı’ndan ayrılması, sarayın tamir ve bakım gerektiren işlerinin tamamlanması için bir fırsat olarak görülürdü.

    Nakl-i Hümayun için hazırlıklar tamamlandıktan sonra padişah maiyeti ile birlikte, karadan gidilecekse atla, denizden gidilecekse onüç çifte sandalla önünde ve arkasında Enderûn ve Birûn ağaları sandalları olduğu halde büyük bir alayla hareket ederdi. Şayet gidilen yer Boğaziçi’nde ise Kızkulesi ve Hisarlardan top atılarak padişah selamlanırdı.

    Yalı veya saraylardan birine nakl-i hümayun yapılacak olduğunda hazırlık olmak üzere Topkapı Sarayı’nda Has Matbah’ta yemek hazırlanması, Helvahane’de hoşaf pişirilmesi adetti.

    Padişahların göç için seçtikleri mekânlar tarih içinde farklılık göstermiştir. 18. yüzyılda III. Ahmed döneminde Kâğıthane ve Eyüp taraflarındaki Sadabad, Aynalıkavak, Tersane Bahçesi, Eyüp Valide Sultan Yalısı revaçta iken sonraları Beşiktaş sahilsarayları gözde nakil mekânları haline gelmişti.

    Padişahın yazlık saraya göç etmesinin üzerinden birkaç gün geçince adet üzere sadrazam ve şeyhülislam, beraberlerinde başka devlet ricali de olduğu halde padişahın huzuruna giderek nakl-i hümayunu tebrik ederlerdi. Buna “rikâb merasimi” denirdi ve gelenler padişahı tebrik edip genellikle “raht” yani süslü mücevherli eyer ve biniş takımları gibi hediyeler sunarlardı. Rikâb merasimi akşama kadar devam eder beraberce yemekler yenilip çeşitli oyunlar, yarışmalar, havai fişek gösterileri seyredilirdi.

    Padişahlar genellikle Mayıs ayında yazlık saraya göç edip havaların serinlediği sonbahara kadar kalırlardı. Bu süre içinde yalnızca önemli devlet işleri veya dini törenler olduğunda günübirlik İstanbul’a Topkapı Sarayı’na geçerlerdi. Şayet yaz mevsimine denk geldiyse Ramazan ayının 15. günü gelenek olduğu üzere padişahın Hırka-i Saadeti ziyareti, Kadir Gecesi için Ayasofya Camii’ne gidilmesi, Ramazan ve Kurban bayramı namazları, Yeniçerilere ulûfe dağıtılması töreni için Topkapı Sarayı’na bulunulması gibi adet ve törenler padişahın yazlık saraydan Topkapı’ya geçiciçıkış sebepleriydi.

    Padişahların gözde yazlık mekânlarından biri de bugün Dolmabahçe Sarayı’nın olduğu yerde bulunan ahşap Beşiktaş Sahilsarayı’ydı.

    Yazlık sarayda iken de padişahlar tıpkı Topkapı Sarayı’nda yaptıkları gibi civardaki mesire yerlerine ve kasırlara günübirlik biniş düzenlerdi. Mesela Beşiktaş sahilsarayından haftanın bir veya iki günü Arnavutköy, Bebek, Tarabya, Büyükdere, Sarıyer, Beykoz, Göksu, Küçüksu, Çubuklu, Üsküdar, Kâğıthane, Aynalıkavak, Tersane Bahçesi, Yıldız Kasrı gibi yerlere gidilmekteydi.

    Sonbahar geldiğinde padişah yazı geçirmiş olduğu mekândan Topkapı Sarayına “nakl-i hümayun” ederdi. Havaların soğumaya başlaması İstanbul’a dönüş için hazırlıkların yapılmaya başlaması demekti. Her şey hazır olduktan sonra denizden yapılacak nakil için denizin sakin ve dalgasız olduğu bir günde nakl-i hümayun gerçekleşirdi.

    Padişahın Topkapı Sarayına dönmesinin üzerinden üç gün geçince yine eski geleneğe göre başta sadrazam ve şeyhülislam olmak üzere devlet ricali padişahın huzuruna gelerek genellikle Gülhane Köşkü’nde “rikâb merasimi” yapılırdı. Bunun yanısıra İstanbul’da bulunan Avrupalı devletlerin elçileri de padişahın huzuruna giderek nakl-i hümayun için tebrikte bulunmaları âdettendi.

    Göç-i Hümayun veya nakl-i hümayun denilen Topkapı Sarayından çıkılarak yaz mevsiminin başka bir saray veya kasırda geçirilmesi bilhassa Sultan II. Mahmud devrinde adetti. Oğlu Sultan Abdülmecid Topkapı Sarayı’nda fazla ikamet etmemişti. Kısa bir süre bu sarayda kalan padişah bugünkü Çırağan Sarayının yerinde bulunan eski sarayı daimi ikamet mekânı olarak seçmişti. Bundan dolayı Abdülmecid’in nakil yeri daha çok Boğazın karşı sahilindeki Beylerbeyi Sarayı olmuştu. Dolmabahçe Sarayı’nın inşasından sonra (1856) Abdülmecid bu saraya geçmiş, kendinden sonra gelen padişahlar Abdülaziz ve V. Murad da Dolmabahçe Sarayında kalmıştı. II. Abdülhamid, Dolmabahçe Sarayı’nı kullanmayarak Yıldız Sarayı’nda ikamet etmiş ve onun tahtta bulunduğu sürede devletin yönetim merkezi Yıldız Sarayı olmuştu. II. Abdülhamid’den sonra sarayın eski âdetlerinden olan biniş-i hümayun ve nakl-i hümayunlar terkedilerek unutulmuştu. 

  • Ey halkım, unutma bizi…

    Ey halkım, unutma bizi…

    1960’ların tanınmış öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz’in ölümünün üzerinden tam 40 yıl geçti. 1969 yılında kolunda küçük bir tümör tespit edilen Karadeniz, 12 Mart darbe rejiminin tedavisini Londra’da sürdürmesine engel olması nedeniyle ilerleyen hastalığa yenik düşmüştü.

    Harun Karadeniz’in bir mitingde, bir grevde kendini takdimi şu şekildedir: “Giresun’un Alucra kazasının Armutlu köyünden Rıza oğlu Harun Karadeniz”. Ben sizdenim demenin kestirme yoludur bu. Tok sesi, duruşu ve bakışıyla güven vermesi yetmezmiş gibi, kökeniyle bağlarını koparmadığını ilan etmektedir.

    Harun Karadeniz, Firuzan’ın 47’liler adlı romanıyla bilinen ve 68 kuşağını imleyen kuşaktan değildir. Onlar gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında değil 1942’de savaşın içinde doğmuştur. 1962’de girdiği İTÜ İnşaat Fakültesi’ndeki ilk yılında henüz bir siyasal tavrı da yoktu.

    Altmışlı yılların başlarındaki Talat Aydemir liderliğindeki iki darbe girişimi henüz 27 Mayıs’ın dumanının sönmediğini, hatta yeniden alevlendirilmesi için çabaların sürdüğünü gösteriyordu. Üniversite gençliği bu dönemde büyük miktarda 27 Mayıs’ı önceleyen 28 Nisan olaylarının etkisiyle kendisine siyasal bir rol vehmetmekteydi. Harun, Olaylı Yıllar ve Gençlik kitabında o yılları, “Diyebilirim ki 27 Mayıs’ı yapanlardan daha çok benimsemişiz” diye değerlendirecektir. Yine aynı kitapta, 1960’lı yılların ortalarında 27 Mayıs ve CHP etkisindeki gençliğin sola kaydığı dönemi, “1965’e kadar daha çok ilerici-gerici gençlik biçimindeki ayrım, 1965’ten sonra yavaş yavaş solcu-gerici ve giderek solcu-sağcı biçimini alıyordu” diye özetler.

    Harun Karadeniz, altmışlı yıllardan yetmişlere gençlik hareketinin geçirdiği bütün evreleri yaşamış ve tam da ortasında kendine bir yol biçmiştir. 1964’te İnşaat Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı sıfatıyla yönetiminde yer aldığı İTÜ Öğrenci Birliği, birkaç yıl içinde Maçka, Yıldız ve ODTÜ’dekilerle birlikte Türkiye’nin en önemli öğrenci derneklerinden biri olacaktır.

    Harun, Nisan 1968’de İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı olduğunda gençlik eylemleri artık yörünge değiştirmişti. Kendi ifadesiyle, “1960’dan sonra önce hürriyet, sonra ekonomik sorunlar ve anti-emperyalist bir tutumla ülkenin kalkınmasını savunan gençler 1967’den itibaren artık emekçi sınıfların yanında yer almayı görev biliyor”lardı.

    HARUN-HULYA
    Kolu kesildikten sonra eşi Hülya Karadeniz’le.

    İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı olarak Harun Karadeniz, sonraki hayatında belirgin bir özelliği olacak olan ekip çalışmasına önem verir. Yürütülecek kampanyalar, yapılacak işler, hem yalnızca bildirilerle sınırlı kalınmadan broşür veya başka araçlarla desteklenecek hem de yapılacak her şey birlikte tartışılarak ve kollektif bir yürütmeyle gerçekleştirilecekti. “NATO’ya Hayır!” başkanlık döneminin ilk kampanyasıydı. Taşlıtarla, İstinye (Kavel işçilerinin katılımıyla), Pendik, Gebze gibi o dönemin işçi mahallelerinde yapılan gecelerde binlerce insana sesleniyordu.

    Mart 1968’den itibaren -yani Fransa’da Mayıs hareketi patlamadan- İTÜ Öğrenci Birliği, “Eğitimde Devrim” yönünde hazırlıklara başlamıştı. Rektörün, dekanın öğrenciler tarafından seçilmesi gibi bir takım talepler öne sürülüyordu. Kasım ayı için yapılmaya başlayan hazırlık Haziranda önce Ankara’da sonra İstanbul Üniversitesi’nde işgallerin başlaması ve İTÜ’nün de işgal kervanına katılması nedeniyle kesintiye uğradı.

    İTÜ Öğrenci Birliği, aynı yılın yazında Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde düzenlediği Eğitim Şurası’na hazırlık için bir merkez oldu. Öğrenci derneklerinin yanı sıra onlara danışmanlık yapan İdris Küçükömer, Turgut Cansever, Demirtaş Ceyhun, Fethi Naci gibi yirmiye yakın aydının katılımıyla çalışmalar, tartışmalar yürütüldü.

    ANIT-HARUN-01
    Taksim’de protesto 17 Temmuz 1968 İstanbul Teknik Üniversitesi yurdu polis tarafından basılır. Öğrenciler protesto için Taksim’e çıkar. Bu olayda hastahaneye kaldırılan hukuk fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu vefat eder. Çömelmiş olan ünlü gazeteci Osman Saffet Arolat, ayakta elinde fotoğraf makinası olan dönemin gençlik olaylarının fotoğrafçısı Ergin Konuksever.

    1968 Üniversite işgalleri sırasında bir sendikacı üniversiteye gelip Harun’la görüşmek ister. “Uzun süredir Derby’de grev halindeyiz, grev hiç etkili olmuyor. Biz de fabrikayı işgal edeceğiz. Bize yardım eder misiniz” diye sorar. Daha sonra Demir-Döküm, Hisar Çelik gibi fabrikalar da işgal edilecek, Türkiye siyasal tarihine yeni bir eylem türü girecekti. Bu olay Harun Karadeniz’in artık öğrenci liderliğinden emekçilerin sorunlarına doğrudan muhatap olmasına bir köprü oldu. Şubat 1969’daki, Kanlı Pazar diye anılan, “Emperyalizme Karşı İşçi Yürüyüşü”nün tertip heyetinin hepsi Kartal bölgesinden işçilerdi. Birkaç ay sonra ilişkiler, bu işçilerin öncülüğünde Kartal’da İstanbul Bölgesi İşçi Birliği (İBİB)’in kurulmasına varacaktır. İstanbul Bölgesi İşçi Birliği ne bir sendika ne partiydi. Sade işçilerin günlük sorunlarını tartışıp çözüm aradıkları bir uğraktı. Harun, Avrupa yakasında da benzer bir birlik kurmaya çalıştı. Emekçiler kendi deneyimleriyle kendi haklarına sahip çıkmalıydılar. Yani emekçilerin kurtuluşu kendi eserleri olabilirdi ancak. 12 Mart dönemine kadar yaklaşık iki yılını burada geçirdi.

    -6
    ‘Bakımsız Türkiye’ Şubat 1969. Beyazıt’tan Taksim’e yürüyüş. Protestoya Harun Karadeniz’in yanında katılan bir vatandaş “Bağımsız Türkiye” yerine “Bakımsız Türkiye” diye bağırıyor.

    Ocak 1969’da ilk kez sağ dirseğinde tümör teşhis edildi. Ağustosta yurt içinde tedavi edilemeyeceği için Londra’ya gitmesi gerektiğine dair sağlık kurulu kararı çıktı. Londra’ya gitti. Ancak Londra’daki tedavisini sürdürmesi mümkün olmadı, çünkü 12 Mart 1971 darbesinden sonra tutuklanıp tutuklanıp bırakılıyordu. Üçüncü tutuklanışında gerekçe bile gösterilmemişti. Bu arada tedavi olamadığı için hastalığı ilerledi, kendi tabiriyle tümör mercimek büyüklüğünden nohut büyüklüğüne vardı. Haydarpaşa Numune Hastanesi 26 Haziran 1972’de yine Londra’da tedavisi gerektiğine dair sağlık kurul kararı verdi. Harun’un çıkışına izin verilmedi. Hastane bir buçuk yıl sonra tekrar aynı mealde bir rapor verdi. Nihayet Ocak 1974’te Londra’ya gitti. Sağ kolu kesildi. Bu, gecikmenin ilk bedeliydi. 14 Temmuz 1975’te ise “Üç aydan fazla bir süre yaşaması imkansızdır” diyen Londra’daki hekim raporuna, “Eğer hasta 1969 ile 1974 yılları arasında kontrol altında bulunsaydı, hastalık daha etkin bir biçimde tedavi edilebilirdi” notunu ekleyecekti.

    harun-dava-2
    ‘TKP Davası’ İddanamede yazılmamasına rağmen basında ‘TKP Davası’ diye anılan davanın
    duruşmasında. Vedat Günyol, Sabahattin Eyüboğlu, Harun Karadeniz, Çetin Özek,
    Şadi Alkılıç. Kenarda Av. Gülçin Çaylıgil. (soldan sağa).

    Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde yitirilenlerin ardından yazdığı Sesleniş adlı yazısında Harun’un yaşadıklarına da gönderme yapıyordu:

    “Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

    HARUN-BOLU
    Kasım 1968 Özel Okullar Devletleştirilsin Yürüyüşünde Harun Karadeniz.

    Kanserdik. Ölüm, ölüm hergün sinsi bir yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Birbuçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.”

    İstanbul Sıkıyönetim Adli Müşaviri ise Harun’un eşine onun yurt dışına çıkmasına izin vermemelerinin gerekçesini açıkça belirtiyordu: “Ölsün istiyoruz. O eline silah almadı, eğer eline silah alsaydı işini bitirmek çok kolaydı.”

    Harun Karadeniz İngiltere’den son dönüşünde günleri sayılıydı. Bu sayılı günlerinde düzenli okuma yapmanın yanı sıra çocuklar için resmi tarihi hicvedecek masallar yazmayı tasarlıyordu. Bunun için bir yayıneviyle de görüştü. Özellikle Patrona Halil isyanına kafayı takmıştı.

    harun-cenaze
    Harun Karadeniz’in cenazesi Fotoğrafın arkasında yürüyenlerden sağdan birinci Şirin Cemgil, İkinci Hülya Karadeniz. Ağustos 1975

    15 Ağustos 1975 sabahı erkenden uyandı. Çoktandır arayıp da bulamadığı Nusret Bezmi Kaygusuz’un Şeyh Bedreddin kitabını (nihayet Şükran Kurdakul getirmişti) karıştırarak başında bekleyen arkadaşına, “Sabah olduğunda ben okuyacağım ama” dedi. Bir daha uyanmadı…

    Yakın dostu, hocası İdris Küçükömer Harun’u kendine has uslubuyla şöyle tanımlamıştı: “Düşünen, düşünmesini bilen bir insandı. Somut gözlemleri, çocukluğundan beri olan yaşamı, onu önceden öğretilen bazı kavramlardan şüphe etmeye, sonra düşünmeye yöneltti. Yoksul ve kızgın köylü çocuğu mühendis olacaktı. Matematik, bir lojik yöntem olarak onu pusatlandıracaktı (teçhizatlandıracaktı). Üniversitelerdeki öğreti ile hayattaki toplumsal ilişkilerin uyuşmazlığını anladı. Somut önerilerini lider olarak uygulamaya geçti. (…) Giderek öğrenci eylemlerinden işçiler içine karışmanın yeğ olduğunu kabul etti ve öyle eyledi.” 

    Harun Karadeniz (1942-1975)

    PARKALI-HARUN

    1942’de Giresun’un Alucra ilçesine bağlı yoksul bir köy olan Armutlu’da doğdu. Köyünde okul olmadığı için ilk ve ortaokulu Bulancak’ta tamamladıktan sonra liseyi Samsun’da okudu. 1962’de İTÜ İnşaat Fakültesi’ne girdi. Okuldaki ikinci yılından itibaren siyasal tavrını netleştirdi ve öğrenci gençlik mücadelesinin ön saflarında yer aldı. 1964’te İnşaat Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı oldu ve fakültesini İTÜ Öğrenci Birliği’nde (İTÜÖB) temsil etti. 1964’teki “Milli Petrol” ve “Özel Okullar Devletleştirilsin” kampanyaları, 13 günde tamamlanan İstanbul-Ankara yürüyüşü gibi eylemlere öncülük yapan Karadeniz, Nisan 1968’de İTÜÖB Başkanı olduğunda artık çok tanınan bir öğrenci lideriydi. 1969’da sağ dirseğinde tümör tespit edildi. 12 Mart 1971 darbesinden sonra sık sık tutuklandığı için tedavisi aksadı. Londra’da tedavi görmesi gerektiğine dair raporlar almasına rağmen yurtdışına çıkışına izin verilmedi. Nihayet Ocak 1974’e Londra’ya gittiğinde hastalığı ilerlemişti. Sağ kolu kesildi. 15 Ağustos 1975’te hayatını kaybetti.

  • Milyonlar ölürken milyarlar kazandılar

    Milyonlar ölürken milyarlar kazandılar

    1. Dünya Savaşı’nda kullanılan silahları üretenlerin, olağanüstü servetleri oldu. Cephede havaya uçan Alman askerleri, ölürken bile Krupp’a para kazandırdığını bilmiyordu.

    Q 30016
    1. Dünya Savaşı sırasında, İngiltere-Nottinghamshire’da en büyük silah ve mühimmat üreten fabrikalarından biri.
    grosz1
    Alman sanatçı George Grosz’un kaleminden 1. Dünya Savaşı zenginleri.

    Büyük Savaş’a giden yolda, krizler birbiri ardına dünyayı sarsarken Avrupa güçleri muazzam bir silahlanma yarışına girmişti. 1913’te yayımlanan Jarbuch der Millionǽre yani Alman “Milyonerler Yıllığı”, Bertha Krupp’un 283 milyon mark servetiyle Baron Rotschild (163 m) ve Prince Henckel von Donnersmark’ı (254 m) geçerek ülkenin en zengin insanı olduğunu yazdı. Krupp’lar Avusturya’da metalurji fabrikalarından Yeni Kaledonya’daki nikel madenlerine kadar dünya çapında sayısız yatırım yapmışlardı. Ancak işin ilginç tarafı İngilizlerin de bu yatırımlara ortak olmalarıydı. Ve şimdi sıkı durun: İngiliz Vickers şirketi 1896’da Krupp patentli fünyelerin lisansını almış, 1904’te de anlaşma yenilenmişti. İngiliz topçusu 1. Dünya Savaşı’nda bunları kullanacaktı! 

    1915’te İngiliz Avam Kamarası’nda, üretilen her top mermisi için Krupp ailesine bir şilin ödenip ödenmediği sorulmaktaydı. Hükümet, anlaşmanın 16 Temmuz 1914 tarihinde sona erdiğini, o tarihten itibaren ödeme yapılmadığını ve ülkeler savaşta olduğu için ödenmesinin de düşünülemeyeceğini açıkladı. Ama bu bir yalan beyandı ve iki firma da gizli kayıt tutuyordu. Krupp, Albert Vickers’in her ölü Alman askeri için kendisine 60 mark borçlandığını hesaplamıştı. Cephede havaya uçan Alman askerlerinin hiçbiri, ölürken bile Krupp’a para kazandırdığını bilmedi. 

    95b/25/huch/1091/12
    Kadınlar fabrikada
    1914-18 arası, Avrupa’daki kadınların önemli kısmı silah fabrikalarında çalışıyordu.

    Krupp savaşın bitiminden üç yıl sonra 1921’de, Sheffield’e faturasını gönderip patentinin savaşta kullanılması karşılığında 260.000 sterlin istedi (Bugünün değeriyle 43.3 milyon TL) Bu iddiaya göre İngilizler 4.100.000 top mermisi atmışlar ve her iki mermi ile bir Alman öldürmüşlerdi. Olay İngiliz-Alman Uzlaşma Mahkemesine gitti ve sonuçta galipler mağluplara sadece 40.000 sterlin (6.7 milyon TL) ödediler. İngilizlerin sadece 640.000 mermi atmış oldukları kabul edildi ve her bir merminin dört Almanı öldürdüğü varsayıldı. Bu bile, savaş sonrası koşullarda Krupp için büyük sevinçle karşılanan bir paraydı. 

    1479-15.jpg
    Ölüm firmaları
    Büyük Savaş sırasında en büyük silah üreticileri Krupp ve Vickers firmalarıydı. Onları Schneider, Armstrong ve Mitsui takip ediyordu.

    20. yüzyılın başlarında dünyanın bütün devletleri büyük silah şirketlerine para aktarmak için çırpınıp duruyordu. Bunların başında Krupp, Schneider (Fransız), Armstrong ve Vickers (İngiliz) ile Mitsui buluyordu. Aralarına katılan altıncı şirket de muazzam bir gelişme gösteren Skoda fabrikalarıydı. Bu arada İsveç ve Rusya da sahneye çıkmışlardı. Ancak Krupp ve Vickers o kadar öndeydi ki, Avrupa ordularında bunlardan para almayan yüksek rütbeli subayların parmakla gösterilecek kadar az olduğu söyleniyordu. 

    Basil Zaharoff: Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlıların sponsoru

    Muğla doğumlu Rum hemşerimiz, Küçük Asya seferi için Yunan hükümetine yaklaşık 5.5 milyar TL “bağış”ta bulunmuştu.

    Savaş zenginleri deyince, Muğlalı hemşerimiz Sir Basil Zaharoff’dan söz etmemek olmaz.

    1849’da Muğla’da doğan bir Rum olan Basil’in Zaharoff soyadı, ailesinin 19. yüzyılın başlarında bir süre Rusya’da yaşadığı zamandan kalmadır. Aile daha sonra İstanbul’da şimdiki adı Kurtuluş olan Tatavla semtine yerleşmiş, büyük oğul Basil genç yaşta ticaret için Londra’ya gitmiş, usulsüz işlere karışınca soluğu Atina’da almıştır. Burada punduna getirip savaş toplarıyla ünlü Nordenfelt firmasının temsilciliğini alan Basil Zaharoff, daha sonra kendi adıya ünlenecek makineli tüfeği icat eden Hiram Maxim ile ortak oldu. Bu ortaklığı, 1897’den 1927’ye kadar çalıştığı İngiliz Vickers’e taşıdı. Esas olarak İngilizlerle çalışmakla birlikte Fransız silah sanayi ile ilişkilerini de hiç kesmedi. Öyle ki 31 Temmuz 1914 tarihinde, savaşın başlamasına saatler kala Fransız hükümetinden Légion d’Honneur nişanı aldı. Bu aynı zamanda Jean Jaurès’in de öldürüldüğü gündü.

    zaharoff-basil-kırık-kulak
    TENTEN
    Tenten, silah tüccarı Bazaroff’a karşı
    Basil Zaharoff, Basil Bazaroff adıyla meşhur çizgiroman Tenten’e de konu olmuş, Kırık Kulak macerasında yine bir silah taciri olarak yer almıştı.

    Zaharoff’un bir dolandırıcı olduğu, çoğu zaman savaşan iki tarafa silah ve malzeme sattığı, gene çoğu zaman iki tarafa da bozuk malzeme verdiği bilinmiyor değildi. Ama silah satışları o derece kârlıydı ki, ülkeler bu işi yapanların bütün ahlaksızlıklarına göz yummaktaydı. Zaharoff kirli işlerini yürütmek için Fransa’da bir banka satın almış, Fransız hükümetine de Olimpiyat oyunları için büyük bir bağış yapmıştı. Savaş sırasında da mağdurların aileleri için yüklü bir çek göndermişti. Ne var ki esas faaliyet alanı İngiltere idi. Bu ülkeden hem vatandaşlık, hem de “Sör” unvanı aldı. Elbette, İngiliz hükümetine de yüklü bağışlarda bulundu ama aldığı %7’ye varan komisyonlar sayesinde savaştan o kadar çok para kazanıyordu ki, arada bir verdiği birkaç milyon sterlin onu sarsmıyordu bile.

    99s/31/huty/13591/11
    Savaş sırasında milyar dolarlar kazanan Zaharoff (1850-1936), savaşan bütün taraflara silah satmıştı.

    Ortağı olduğu Vickers, 1. Dünya Savaşı sırasında 4 zırhlı, 3 kruvazör, 53 denizaltı, 3 yardımcı gemi, 62 hafif gemi, 2.328 top, 8 milyon ton cephane ve malzeme, 90.000 mayın, 22.000 torpil, 5.500 uçak ve 100.000 makinelitüfek sattı. Savaştan sonra serveti bir efsane halini almıştı. Zaharoff en büyük bağışı ise Yunanistan’a yaptı. 1919’da başlayan Küçük Asya seferinin finansmanı için Yunan hükümetine yarım milyon altın frank (yaklaşık 5.5 milyar TL) verdi ve karşılığında Anadolu demiryollarının imtiyaz hakları sözünü aldı. Kazandığı paranın önemli bir bölümünü, eski vatandaşlarını safdışı etmek için harcadı.

    Savaş gemileri: Denizde dretnot yarışı

    dave13/first/fww/sea/00646

    İngiltere’nin 1906’da denize indirdiği H.M.S Dreadnought daha önceki bütün gemileri klas dışı bırakınca, Almanya ile İngiltere arasında amansız bir donanma yarışı başladı.1914’e gelindiğinde 22 İngiliz dretnotu karşısında Almanların 16 dretnotu bulunuyordu. Bu gemilerin her biri, küçük bir kenti inşa edecek kadar pahalıya mal oluyordu. Öyle ki 1914’de donanma için altı yılda 229 milyon sterlin (78.5 milyar TL) harcamış olan İngiltere, Almanya’ya şunu söylemeyi düşünüyordu: “Siz iki geminizin yapımını bir yıl erteleyin, biz de aynısını kendi dört gemimiz için yapalım. Böylece siz 6, biz de 12 milyon sterlin tasarruf ederiz”. Bu teklif resmen yapılmadı, çünkü Almanların tasarruf edecekleri parayı kara kuvvetlerine harcayacakları düşünüldü. Ama harcamalar savaştan önce bile korkunç bir noktaya gelmişti.

    Maxim makinelitüfeği: Maksimum ölüm

    MAXIME

    Hiram Maxim geri tepme gücüyle çalışan makinelitüfeğini yaptığı zaman, bu, o zamana kadar kilit ve levye vasıtasıyla kullanılmış kovanı geri çeken Gatling veya eski Nordenfelt’den çok daha ileri bir sistemdi. Silahın başındaki tek kişi, teorik olarak dakikada 600 mermi atabilirdi. Ancak silahı ve ayağı taşıyanlar, hedef tespit edip nişancıyı yönlendirenler, cephane ve soğutma suyunu taşıyanlarla birlikte bir makinelitüfek timi oluşturulması gerekmekteydi.

    Her hâlükârda bu o kadar başarılı bir silahtı ki, 1. Dünya Savaşı’nın en etkili katillerinden birisi oldu. Hücuma kalkan birlikler iki siper hattı arasında makinelitüfeklerle biçildiler. Zaharoff bu silahı gördüğü zaman önemini kavradı ve Nordenfelt ile çalışmaya başlamış olan Maxim’e ortak oldu. 1897’de ise bunlar “Vickers” ile birleşip “Vickers, Sons & Maxim Ltd.”e dönüştü. Müşteriler sıra beklerken, Zaharoff için pazarlama sorunu diye bir şey olmayacaktı.

    Big Bertha topu: 1160 kiloluk mermi

    96e06/hdpj/3261/445x4

    Krupp’un yaptığı 42 cm. (16.8 inç) çapındaki bu silah, 1914’te dünyanın en büyük çaplı obüs (veya havan) topuydu. 150 ton ağırlığındaki silah, 1160 kiloluk bir mermi atıyordu. Beton bir zemin inşaatına yerleştirilen bu silahın daha hafif ve betona gerek duyulmayan seyyar bir modeli de yapıldı ama, bu da 43 ton geliyor ve 830 kiloluk mermi atıyordu. Gamma adı verilen bu silah 12 demiryolu vagonunda taşınıyor ve 24 saatte ateşe hazır hale getiriliyordu. Ateş ederken mürettebat 300 metre uzağa koştuğu halde kulak zarları patlayabilmekteydi. Big Bertha’nın mermisinin düştüğü yerdeki dehşet ise o kadar büyüktü ki, buna mâruz kalan Verdun istihkâmlarındaki personel çılgına dönüp koşuşturmaya başlamasınlar diye mahzenlere kilitleniyordu. Patlamayan bir merminin dahi 2 metre toprak, 3 metre çelikli beton ve nihayet 1 metrelik bir duvarı delip geçtiği görülmüştü. Almanlar 2. Dünya Savaşı sürecinde, aynı serinin devamı olan ve menzili 47 km.’ye ulaşan dev toplar yapmaya devam ettiler.

    Paris topu 130 kilometrelik menzil

    French_Railway_Gun_27627u

    Paris topu da Krupp’un 1. Dünya Savaşı’nda cepheye (piyasaya) sürdüğü ve tasarımı baş uzmanı Prof. Fritz Rausenberger tarafından yapılan özel bir ölüm makinesiydi. 106 kiloluk bir mermiyi 130 kilometre uzaklığa fırlatabiliyordu. Cephe 100 kilometre uzaktayken Almanlar 1918 Mart’ında Paris’i bombalamaya başlayınca insanlar önce ne olduğunu anlamadılar ve Zeplin bombardımanına uğradıklarını sandılar.

    ANALİZ

    Ölüm endüstrisinin boyutu ve yükselişi

    Milyonlarca insanın refahına harcanabilecek olan kaynaklar, top mermileri şeklinde hızla eridi. Her salvo sadece can almakla kalmadı, toplumları mâli olarak da borçlandırarak yıkıma götürdü.

    97n/18/huty/6989/26

    Krupp 1914’te, yarısı Essen kentinde bulunan 82.000 çalışana sahipti. Bu sayı kısa sürede 150.000’e çıktı ki, aralarında 20.000 kadın vardı. Bunların önemli bir kısmı, hassas bir iş olan fünye atölyelerinde çalışıyordu. Savaşın ilk yılında 35 yeni fabrika kurdular; en büyüğü 1915 yazında faaliyete geçen mermi fabrikasıydı. Bu fabrika savaşın ikinci yılında 8 milyon top mermisi imal etti. Üçüncü yılda ise korkunç bir tempoya çıkıldı. Krupp cephelere ayda 9 milyon mermi ve 3.000 top gönderiyordu. Bu arada donanma için zırh yapımı da sürmekteydi. Krupp ve Vickers birarada muazzam bir üretim kapasitesine ulaşmışlardı ama, gene de cephelerde sık sık cephane krizleri çıkıyordu. Nasıl olmasın? Almanlar sadece Verdun’deki muharebenin ilk haftasında 13 kilometrelik bir cephede 1400 top ve ağır havan kullanarak 2.5 milyon mermi attılar. Savaş sırasında Essen’deki fabrikaları ziyaret eden tarafsız bir gazeteci, 7 bin kişinin aynı anda yemek yediği ve gün boyu aralıksız olarak 35 bin kişiye servis yapan bir yemekhaneyi görünce şaşkınlığa düşmüştü. Savaş üretimi de savaşın kendisi gibi yeni bir düzende yürümeye başlamıştı.

    1. Dünya Savaşı siperlerinde top mermisi harcaması o düzeye çıkmıştı ki, Fransızlar bu sorunu çözmek için cepheden tam 287.000 askerlerini kimya ve metalurji fabrikalarına geri çekmişlerdi. Almanya’nın yarı nüfusuna sahip bu ülkenin, savaşın ilk altı haftasında 1 milyon kayıp verdiğini ve son derece büyük bir asker sıkıntısı çektiğini düşünürsek, durumun ciddiyeti anlaşılır. Fransızlar ciddi yatırım ve gayretlerle birara günlük top ve havan mermisi üretimini 80.000 adede kadar çıkardılar, ama bu dönemde kalite sorunu ortaya çıktı. Bu mermilerin yarısı düştüğü yerde patlamamıştı ve 600 yüz top ateş ederken infilak etmişti. Normalde her yarım milyon ateşte bir top infilak ederken, şimdi bu her 3 bin atışta bir meydana gelince, üretimi düşürüp kaliteyi artırdılar.

    42fa07f87a878cfe8a07c5d39cd9ab97
    4dafc230a8127c539b3db28b6d9c10b1
    917_05_014719
    Hem öldürdüler hem para istediler
    Savaşa katılan devletler, ölüme yolladıkları vatandaşlarından da para talep ettiler. Savaş sırasındaki propaganda afişlerinin önemli bir bölümü, bağışta bulunmayı veya devlet tahvili alınmasını teşvik ediyordu.

    Savaşın başında aşırı kayıp vermiş olan Fransız piyadesi, sonuna yaklaşıldığında sadece topçunun koruması haline düşmüştü. Savaşa 990 adet meşhur 75’lik hafif batarya ve sadece 50 ağır batarya ile giren Fransız ordusu, dört yılın sonunda 1.014 ağır batarya oluşturmak durumunda kalmıştı. Milyonlarca insanın refahına harcanabilecek olan kaynaklar, karşılıklı siperlere fırlatılan top mermileri şeklini alarak hızla erimekte, her salvo sadece can almakla kalmayıp, toplumları mâli olarak da borçlandırarak yıkıma götürmekteydi.

    Savaşın korkunç giderleri vergilerin artırılmasının yanı sıra iç ve dış borçlanma ile karşılanmaya çalışıldı. Kısa sürede bütçeler aşıldı. Ekonomik düzen altüst oldu ve hayat ancak savaş disiplini ile devam etti. Savaşın cephelerde getirdiği yıkıma, kitlelerin yaşam standardındaki düşme eşlik etti.

    Nihayet bu Almanya’da olduğu gibi açlık seviyesine çıktı. Para değerindeki düşüş, gıda kıtlığı ile birleşince salgın hastalıklar kol gezmeye başladı ki, savaş sonunda çıkan influenza (İspanyol gribi) salgınının dünyada 50 milyon ila 80 milyon kişinin ölümüne neden olduğu hesaplanıyor.

    Sonuçta, savaştan sonra birçok ülke totaliter rejimlerle ayakta kalabildi. Açlık ve siyasi istikrarsızlık tüm ülkelerde kitleleri şu veya bu oranda demokrasiden uzaklaştırdı. Rusya Bolşevik diktatörlük sayesinde dağılmaktan kurtulurken, Almanya da krizlerden Nazi rejimiyle çıkabildi. Bu iki dev totaliter rejim bir süre sonra birbirlerinin boğazına sarılacak ve dünya daha büyük bir kan deryasına sürüklenecekti.

    Savaşları, savaş sanayicileri çıkarmadı elbette; ama bundan muazzam çıkar sağladılar. Krupp savaştan sonra da bir sanayi devi olarak büyümeye devam etti ve Nazileri destekledi. Zaharoff ise parasının bir kısmını Megalo Idea oyununda yitirdikten sonra petrol işine girdi. Bu arada Monte Carlo kumarhanelerine de yatırım yaptı. İngiliz Vickers ile Armstong firmaları 1927’de birleşip elli yıl boyunca silah üretmeye devam ettiler. Rus Putilov fabrikaları devletleştirildi. Habsburg imparatorluğu dağılınca Steyr Avusturya’ya, Skoda sonradan dağılan Çekoslavakya’ya kaldı.

    1914’de savaşa giren Japonlar, Pasifik’teki birkaç minik Alman kolonisini ele geçirdikten sonra ürettikleri her şeyi alan Avrupa ülkelerine malzeme satmaya başladılar. Mitsui gibi şirketler Kitsui Bussan gibi büyük ticaret şirketleri vasıtasıyla satışa mal yetiştiremiyorlardı. Burada yapılan birikim, Japonya’nın yayılma iştahını kabartmaktaydı. ABD’de ise silah sanayi esas itibariyle 2. Dünya Savaşı sırasında bir dünya gücü haline gelecek, Eisenhower bile “military-industrial complex” dediği bu güçten endişeye kapılacaktı. Bu arada kaynaklarını hızla tüketerek ABD’ye borçlanan Batı Avrupa ülkeleri İkinci Dünya Savaşı’na kadar ayakta kalabilecek, akabinde dünya politikasında bu ülkenin yedeğine girerek ikinci sınıf bir güç haline düşeceklerdi.

  • Hep siz çekecek değilsiniz ya üstat!

    Hep siz çekecek değilsiniz ya üstat!

    1961’de İngiltere’de yayımlanan Photography Annual’ın dünyanın yaşayan en iyi yedi fotoğrafçısından biri ilan ettiği Ara Güler, o günden bugüne aralıksız deklanşöre bastı, zamanı durdurdu. Işık onun objektifinden geçip kağıdın üzerinde dondu, tarihe dönüştü. Sayısız başarıya imza attığı uzun kariyeri boyunca benzersiz kareler yakalamak için elinde makine koştururken, kendisi de başka objektiflere yakalandı. Fotoğrafevi’nden bu ay çıkacak bir göz bir makine ve gerçek adlı kitap, Ara Güler’in yaşam öyküsünü, dünyayı kendi objektifinden bize yansıtırken neler yaşadığını başkalarının objektifinden ve ustanın kendi dilinden anlatıyor.

    Yeni evlenmişlerdi, hanımın adı Verjin, erkeğin adı Dacat’tı. Soyadları değişmiş, Derderyan adı bırakılarak GÜLER olmuştu. 26 Ağustos 1928 Perşembe akşam üzeri saat 18.16’da bir erkek çocuk doğdu. İşte o çocuk bendim, adım ARA idi, ARA GÜLER…

    Bir müddet sonra bana bakması için bir dadı bulunmuş. Daha sonraları ise, evin hizmetçisi Ağavni onun yerini almış ve benimle ilgilenmeye başlamış.

    Askerliğimi Trakya Sınır Tugayı Motorlu Piyade ekibinde 5. Bölük Komutanı olarak yaptım. 1953 yılında teğmen olarak terhis oldum.

    Babamın eczanesinin üst katında kendi karanlık odamı kurdum. İlk agrandizörüm, Federal marka ufak bir büyüteçti. Fotoğraflarımın çoğunu bu makine ile basardım.

    İzlediğim uluslararası bir askeri tatbikat sırasında Amerikan 6. Filo’ya ait bir helikopterden uçak gemisine indikten sonra.

    Meşhur saz şairi Aşık Veysel’i ziyaret ettiğim Sivrialan köyündeyiz. Şarkışla’nın Sivrialan köyü, bölgenin bilindik bir yeriydi.

    Hayat dergisinde çalıştığım yıllarda, Nemrut Dağı’nda.

    Ecevit ile yeni taşındığı yıllarda Oran’daki evinde. Eski bir gazeteci olan Bülent Ecevit hep dostum olmuştur. Ölünceye kadar kendisinin fotoğraflarını çektim.

    Yaşar Kemal, Küçükçekmece’nin Menekşe köyünde otururdu. Oralarda bir röportaj için çekim yaparken birlikte de bir fotoğraf çektirdik. O günlerden kalan güzel bir hatıra.

    Bir sergiye girecek fotoğrafları seçmek için Samih Rıfat ile ön eleme yaparken.

    Frankfut’un 70 kilometre kuzeyindeki Wetzlar’da Leica Müzesi vardır. Bu müzenin içinde, yarattığı Leica tasarımı ile fotoğraf makinesini taşınabilir formata sokan Oskar Barnack’ın evi de bulunur.

    Kenya’daki Masailer belki de dünyanın en hür insanlarıdır. İstedikleri gibi yaşarlar ve sıkıntıya gelemezler, bir Masai hapse girdiğinde ölür gider çünkü hürriyet onun için en mukaddes şeydir.

    Kenya’daki Amboseli Milli Parkı’nda Masailerle. Arkada Afrika’nın en yüksek dağı olan Kilimanjaro görülüyor.

    Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Mesut Yılmaz, misafirleri ABD Başkanı George Bush ve eşi Barbara Bush ile Savarona yatıyla Boğaziçi’ni gezerken.

    Eşim Suna ve ben, Joseph Koudelka tarafından Galatasaray’daki ofiste son katın kapısının önünde çekilmiş bir hatıra fotoğrafında böyle poz vermişiz.

    Atina’daki Benaki Müzesi’nin salonunda Yunan basın mensuplarıyla.

    Empire State Building’in altındaki kahvede eşim Suna ile bir randevuyu bekliyoruz.

    Başkalarının gözünden kendi dilinden

    bir göz bir makine ve gerçek adlı kitap bu ay Fotoğrafevi Yayınları’ndan piyasaya çıkıyor. 20 yıldır Ara Güler’in hem dostu hem sırdaşı hem yardımcısı olan emektar Fatih Aslan’ın derlediği kitabın editörü Gülnur Cengiz. Türkçe ve İngilizce olan kitap 368 sayfa.

  • Diyarbakır surları: Arap, Türk, Kürt ama aslen Bizanslı

    Diyarbakır surları: Arap, Türk, Kürt ama aslen Bizanslı

    Dünya Mirası Listesi’ne giren Diyarbakır surları, benzersiz mimari detaylarıyla dünyanın en uzun savunma sistemlerinden birini günümüze taşıyor. Bunları korumak da millliyetçilikten değil, çokkültürlü yaklaşımdan geçiyor. 

    Temmuz başında Türkiye, heyecanla UNESCO’dan gelecek haberleri bekliyordu ki, ülkenin iki önemli kültürel alanının dünya miras listesine alındığı duyurulunca büyük bir sevinç yaşandı. Bunlardan ilki “Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri” (Esfel), ikincisi ise Efes.

    İlgili yönetimler kazandıkları başarıyı keyifle kutluyor. İki olağanüstü merkez de, dünya mirası olarak daha iyi korunabilecekleri bir sistem içine girdikleri için şanslı. Ancak Türkiye’de UNESCO Dünya Mirası Listesi biraz farklı algılanıyor. Çoğu zaman heyecanla, hemşehrilik duyguları ile listede yer almak gerektiğine inanılıyor. Hele komşu ya da turistik olarak “rakip” görülen bir bölge miras alanı olursa, hemen bir mücadele başlıyor. Kültür ve doğal miras, koruma, yaşatma, bilinilirliği arttırma gibi konular pek de önemsenmiyor. Yerel yönetimler, konuyu başarı hanelerine ekleyecekleri bir madde gibi görüyorlar.

    5200 metre uzunluğunda Diyarbakır’ı çevreleyen surlar 4. yüzyılda yapılmaya başlanmış ve sonrasında bölgeye hakim olan diğer medeniyetler tarafından hem onarılmış hem büyük burçlarla kuvvetlendirilmiş.

    Halbuki bu listede olmak sorumluluk gerektiriyor. Kimse bu listeye zorla alınmıyor, listeye girmeye davet edilmiyor. Liste sürekli değişim halinde. Geçici liste, miras listesi, tehlike altındaki miras listesi gibi başlıklar var. Miras alanları birinden diğerine geçebiliyor ve şartlarını yerine getirmezse listeden çıkarılabiliyor.

    UNESCO, bir dünya mirası listesi oluşturmaya 1972’de karar verdi. Amaç, dünyanın kültürel ve doğal zenginliklerinin korunması ve yaşatılması konusunda farkındalık yaratmak ve bilinç oluşturmak. Dünya mirası listesine girmek -genellikle sanılanın aksine- bu varlıkların korunması için doğrudan destek vermiyor. Tüm süreç, ilgili ülkenin yönetimi, yerel yönetimleri ve sivil toplum örgütleri ile devam ettiriliyor. En önemli kazanç bu varlıkların korunması ve yaşatılması için oluşturulan alan yönetimleri ve yönetim planlarının hazırlanması.

    Alan yönetimi, dünya mirasının korunması ve yaşatılması konusunda tüm kurum ve kuruluşların ve bölge halkının bilgilendirilmesi, koordinasyonu konusunda çalışıyor. Bu alanlarda yapılacak her türlü büyük değişiklik ve düzenleme UNESCO ile birlikte değerlendirilerek yapılıyor. Yani dünya mirası listesine girmek için alan yönetiminin kurulması ve yönetim planının hazırlanması şart. Yerel yönetimler tarafından hazırlanan ve ülkelerin kültür bakanlıkları tarafından yapılan başvurularda öncelikle geçici miras listesine alınan varlıklar, daha sonra şartlar yerine getirildikçe yapılan oylamalarla kalıcı listeye geçiriliyor. Dünya miras listesinin en yoğun olduğu kıta Avrupa. Dünyanın çok kıymetli bir çok anıtı ne yazık ki bu listede değil, ama yine de insanlığın ortak mirası kültürel ve doğal zenginliklerin yaşatılmasında bir motivasyon oluşturuyor.

    “Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri” ile “Efes miras alanı” insanlık tarihinin bir dönemi, inşaat teknikleri, teknolojisi, sanatı, gelenekleri açısından önemli anıtlarından. Ne yazık ki iki alanın da resmî web siteleri yok. Yönetim planlarını bulmak da pek kolay değil. Hiç şüphesiz iki miras alanı da dünya mirası ifadesini bütünüyle hakeden varlıklar arasında. Ancak UNESCO’nun istediği şartlar yerine getirilse de henüz iki miras alanı da hak ettikleri şekilde tanıtılmış değiller.

    Diyarbakır oldukça eski bir yerleşim yeri. Bugün iç kale olarak bilinen yer, ilk yerleşim alanı olan bir höyüğü barındırıyor. Giderek bu alan bir akropol ve iç kaleye dönüşmüş. Bu iç kalenin yanında ise kent alanı yayılıyor. Hiç şüphesiz bu ilk yerleşimlerin bir savunma sistemi vardı ama, bugün görülen ve kenti çevreleyen surlar 4. yüzyılda inşa edilmiş ve aynı yüzyılın ortalarında büyük ölçüde genişletilmiş. 6. yüzyılda İmparator İustinianus 7. yüzyıldan sonra bölgeye hâkim olan Emevi, Abbasi, Büyük Selçuklu, İnaloğlu, Mervani, Artuklu, Eyyubi, Akkoyunlu, Osmanlı Devletleri de hem mevcut duvar ve kuleleri onarmış hem de gerektiğinde büyük kulelerle savunmayı kuvvetlendirmiş.

    Diyarbakır’da bir vaha Dünya Mirası Listesi’ne alınmasıyla, üzerindeki şehirleşme baskısını hafifletmesi beklenen Hevsel Bahçeleri (Efsel Bahçeleri), Diyarbakır’ın güçlü bahçe geleneğini günümüze taşıyor.

    Bugün tüm bu devirlerin izlerini taşıyan kapı ve kulelerde Yunanca, Latince, Arapça, Farsça kitabeler, mimari süslemeler ve kabartmalar ile adeta bir müze gibi varlığını devam ettiriyor. Benzer birçok şehrin surları bu tür savunma yapılarının önemini kaybettiği 19. yüzyılda yok olmuşken, Diyarbakır surları büyük ölçüde bütünlüğünü koruyarak günümüze ulaşmış. Kale dış surlarının uzunluğu yaklaşık 5200 metre. Ayrıca iç kalenin 600 metre uzunluğundaki surları da buna eklenebilir. Maalesef bazı noktalar zamanın ve imar çalışmalarının etkisi ile yok olmuş. Surların ve burçların yükseklikleri yaklaşık 7,6 ila 22 metre arasında değişiyor. Diyarbakır kalesi dış surlarının toplam 82 burcu ve 4 ana kapısı varken, iç kalede toplam 19 burç ve yine 4 kapı bulunuyor. Yapı malzemesi genellikle bölgenin koyu renkli volkanik taşları.

    Ortaçağ Türk kaynakları bu surlar nedeniyle kenti “Kara Amid” olarak da isimlendirmişler. Surlar ile ilgili bu teknik bilgiler net olmakla birlikte, günümüz insanı pek de önemli bulmadığı bu rakamlara iltifat etmiyor. Oysa Diyarbakır surlarının Türkiye’nin hatta dünyanın en uzun savunma sistemi olduğunu yazan uzmanlar var. Duvarların bazı kuleleri hem mimarileri hem figürlü süslemeleri ile meşhur. Bunlardan 13. yüzyılda Artuklu sultanları tarafından inşa ettirildiği anlaşılan Ulu Beden, Yedikardeş burçları dünya savunma mimarisinin başyapıtları arasında sayılıyor.

    Surları dolaşanlar bölgenin zengin, çok dilli ve çok kültürlü geçmişini de ziyaret etme fırsatını elde ediyor. Ancak modern dünyada bu miras, maalesef varolan ya da gelişmekte olan milliyetçiliklerin sembolü haline geliyor. Türkler genellikle surların Türk döneminde inşa edilen bölümlerinden bahsetmekten hoşlanıyor. Kürtler de genellikle Diyarbakır’a hâkim olan Türk devletlerinin isimleri ve eklerini anmamayı tercih ediyor. İnsanlığın ortak mirası olarak korunması düşünülen bir anıtın, bölge halklarının aydınlarının bir kısmı elinde başka bir mücadele alanına dönüşmesi üzücü. Ancak insanımızın kültür varlıklarına genel ilgisizliği ve bilgisizliği nedeniyle bu “mücadele” pek yankı bulmuyor. Günümüz milliyetçilik hareketleri surları kendi ulusal geçmişlerinin bir simgesi ve bölgedeki varlığının haklı tanığı olarak görse de, surlar genel hatları ile Bizans mimarisinin bir hatırası. Hatta İstanbul’a adını veren meşhur hükümdar Konstantinos ve sülalesinin adını da bu bölgede yaşatıyor.

    Sur dışında geniş bir alana yayılan Hevsel Bahçeleri ise meyve ağaçları ve bostanları ile kentin çevresinde güçlü bir bahçe geleneğinin temsilcisi. Hem kentin ihtiyaçlarını karşılıyor hem de keyifli vakit geçirmek için kullanılıyor. Dünya mirası olmak, Hevsel Bahçelerinin hızla gelişen kentin baskısından kurtarılmasına katkı sağlayabilir.

    EFES MİRAS ALANI

    Çokrenkli, çokkatmanlı bir uygarlıklar geçidi

    Hitilerden Artemis Tapınağı’na, Hz. İsa’nın havarilerinden Suriye geleneklerinin şekillendirdiği camiye, Meryem Ana’dan Yedi Uyurlar’a uzanan, biraraya gelmesi çok güç, benzersiz bir katmanlaşma… Efes.

    Efes miras alanı, dört birimden, Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi (Selçuk Kalesi, Azizi Yahya, İsa Bey Camii ve Hamamı ve Artemision), Efes Antik Kenti ve Meryem Ana Evi’nden oluşuyor.

    Bu alanın kültür varlıklarını sadece altalta yazmak bile, uzun bir liste ve kronolojik bilgi gerektirir. M.Ö. 5000’lere kadar inen yerleşim, her dönem önemli ve güçlü bir merkez olmuş. Büyük bir körfezin sonunda bulunan ve bu doğal liman sayesinde Kalkolitik Çağ’dan 14. yüzyıla kadar yaşayan kent, bu süreçte birkaç kez yer değiştirmiş. Akdeniz havzasının en önemli kentlerinden biri olan Efes, varlık sebebi olan körfezin dolmasıyla önemini yavaş yavaş kaybetmiş.

    EFESOS TİYATROSU

    Yerleşimin en eski bölümü, Efes antik kentinin Magnesia Kapısı’nın yaklaşık 500 metre uzağında Dervent Deresi yanındaki Çukuriçi Höyüğü. Mandalina bahçeleri arasında olan höyükte kazılar yapılmış ama, görülebilecek arkeolojik kalıntılar yok.

    Miras alanının en etkileyici bölümü ise Selçuk ilçesinin bitişiğinde Ayasuluk Kalesi ve çevresinde. Öncelikle burada da benzer bir prehistorik yerleşim var. Bunun Tunç Çağı’nın meşhur Apassa yerleşimi olduğu söylenir. Bu kent Hititlerin batı komşusu Arzava ülkesinin başkenti idi. Efes kentinin ilk kurulum alanı da burası. Kentin ismi de bu dönemden miras kalmıştır. Tepenin eteklerinde Antik Çağ’ın en meşhur anıtlarından Artemis Tapınağı’nın ve kutsal alanının bulunduğu bölge uzanıyor. Tanrıça Artemis’in tapınağı defalarca inşa edilmiş ve Antik Çağ’da dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmiş. Bu alanda bugün meşhur tapınağın birkaç parçası dışında bir şey kalmamıştır.

    KELKUS KÜTÜPHANESİ

    İsa’nın havarilerinden Aziz Yahya’ya ait olduğu düşünülen mezarın üzerine 4. yüzyılda büyük bir kilise inşa edilmiştir. İstanbul’da Ayasofya’yı yeniden inşa ettiren imparator İustinianus, 6. yüzyılda bu kiliseyi de yenilemiştir. İstanbul’un bugüne ulaşmayan meşhur Havariler Kilisesi’ne benzeyen ve üzerinde kubbeler olan muhteşem kilise, uzun kazılar ve restorasyonlarla ayağa kaldırılmıştır. Bu kilise 12 Havari’den birinin mezarını barındıran hem mimarlık tarihi hem inanç tarihi açısından önemli bir merkezdir. Kısmen kiliseyi de çevreleyen kale Ortaçağ’a tarihlenir ve Anadolu’nun en iyi korunmuş örneklerinden biridir. Kale içi yerleşimi zamanla yok olsa da sarnıç ve ibadethaneler hâlâ ayaktadır. Hemen kalenin eteklerinde Aydınoğlu İsa Bey’in 1375’te inşa ettirdiği cami ve hamam İslâm mimarisinin başarılı örnekleri arasındadır. Antik dünyanın en önemli tapınaklarından İsa’nın havarisine, Suriye geleneklerinin şekillendirdiği camisine kadar bu alan, biraraya gelmesi çok güç olan benzersiz bir katmanlaşmayı sergiler.

    İOANNES KİLİSESİ

    Bu yerleşimlerin yanında M.Ö. 6. yüzyılda bugünkü yerinde yeniden bir Yunan şehri olarak kurulan Efosos kenti vardır. Geç Roma dönemine kadar birbirinden muhteşem binalar ile süslenen kent, büyük bir ticaret ve kültür merkezi olmuştur. Hıristiyan inancının 7 büyük konsilinden biri burada toplanmıştır. Konsilin toplandığı yapı, hâlâ Konsil Kilisesi ya da Meryem Ana Kilisesi adıyla anılır. Havarilerden Pailis’un ziyaret ettiği kent, aynı zamanda Anadolu’nun en eski 7 Hıristiyan cemaatinden birine sahiptir. Hıristiyan ve İslâm anlatılarında geniş yer bulan “Yedi Uyurlar” hikayesinin bir mağarası da burada bulunur. Zamanla bir ören yerine dönüşen kentte yapılan arkeolojik kazılar 100 yılı geride bırakmıştır. Yapılan kazılar ve ayağa kaldırma çalışmaları (anastilosis) ile kent cazip bir turistik merkeze de dönüşmüştür (yılda yaklaşık 2 milyon kişi).

    EFESOS YAMAÇ EVLER

    Hıristiyan inancının en önemli isimlerinden biri olan Meryem Ana Evi de buradadır. Efes’ten 7 km. uzakta Panayır dağında olan yapı 13. yüzyıla ait bir Bizans manastırının üzerinde inşa edilen küçük bir kiliseden ibarettir ve birçok Hıristiyan, Meryem Ana’nın ömrünün son yıllarını burada geçirdiğine inanır.

    EFESOS ÇİFTE KİLİSE

    Benzersiz kültür mirası İlk yerleşimin M.Ö. 5000 yıllarına kadar indiği Efes, sayısız uygarlığın günümüze miras bıraktığı birbirinden değerli kültür varlıklarına evsahipliği yapıyor.
  • Üçüncü türden tarihî yakınlaşmalar

    Üçüncü türden tarihî yakınlaşmalar

    Jung’un “modern mit” olarak tanımladığı uçan daire efsanesini umursamasak bile, dünya dışı yaşam veya dünyaların çokluğu düşüncesini bir kenara atamayız. Evrende tek başımıza mıyız? Bu çok eski bir sorudur.  Felsefe, din, bilim, sözdebilim, bilimkurgu ve edebiyat bu soruyu sormaktan hiç vazgeçmemiştir. 

    Her düşüncenin olduğu gibi, dünyaların çokluğu veya dünya dışı yaşam düşüncesinin de bir tarihi vardır. Hint, Çin ve Yunan felsefeleri yüzyıllar boyu birden fazla evren olabileceğini tartıştıktan, bu teoriye dayanak olan atomik düşünceyi (insan duyularının algılayamayacağı, sonsuz sayıda dünyanın varolduğu teorisi) geliştirdikten çok sonra, MÖ 4. yüzyılda, Aristo çıkageldi. Aristo’nun evrenbilimi, biz insanların yaşadığı dünyanın her şeyin merkezi olduğunu ilan etti; başka dünyalar mümkün değildi. Romalı düşünür Lucretius’un De Rerum Natura’sı (MÖ 1. yüzyıl) gibi önemli eserler yeniden atomik düşünceyi, dünyaların çokluğunu işlemesine rağmen, Aristo’nun etkisi kaybolmadı. Aksine milattan sonra Aristo felsefesi, Hıristiyanlığı ve sonra uzun bir süre İslamiyeti etkisi altına aldı. Dünyaların çokluğu tezine neredeyse 17. yüzyıla kadar ara vermek gerekti.

    Tabii bilim, felsefe ve din, insanların her türlü garip şeyi düşünmesini hiçbir zaman engelleyememişti. İnsanlar ataları Hz. Âdem ve Hz. Havva gibi tehlikeli düşüncelere yatkındılar. Yüzyıllar boyu semaya bakmış, ayı, güneşi, yıldızları görmüş, onlara tapmış, oralarda neler olup bittiğini merak etmişlerdi. Bizimkinden başka dünyalar, bizden farklı akıllı canlılar olduğu gibi hayallere kapılmışlardı. John Milton’ın Paradise Lost (Kayıp Cennet) adlı eserinde (1667), her an baştan çıkmaya hazır Hz. Âdem, aya bakarak “orada kimler yaşıyor?” diye merak ettiğinde, Başmelek İsrafil, “Sadece kendini, kendi varlığını ilgilendirenleri düşün/ Hayal etme başka dünyaları, oralarda hangi yaratıkların/ nasıl, hangi durumda, ne derecede yaşadığını” diye öğüt vermişti ona. Fakat o tarihte artık ok çoktan yaydan çıkmıştı. Dünya merkezli evren görüşü Kopernik, Giordano Bruno ve Galileo gibi astronom ve düşünürlerin etkisiyle tarihin çöplüğünü boylamıştı. Artık dünyamız güneşin çevresinde dönen sıradan bir gezegendi ve dış dünyaları rahat rahat hayal edebilirdik.

    Gökyüzünden mağara duvarına

    İtalya’nın Unesco kültür mirasına dahil edilen ilk sit alanı Camonica Vadisi’ndeki mağaralarda bulunan binlerce tarih öncesi duvar resminden bazıları şaşırtıcı şekilde genelgeçer uzaylı tipolojisine uyuyor.

    1686’da Fransız bilim insanı ve yazar Fontenelle Entretiens sur la pluralité des mondes adlı kitabını yayınladı. Bunun Avrupa’da yarattığı etki müthiş oldu. Her dile çevrildi ve yıllarca okundu. Kitapta bir filozof, güzel bir markizin bahçesinde dolaşıyor ve altı gecede ona Kopernik sistemini anlatıyordu. Ama asıl ilginç olan, gezegenlerde sürdürülen yaşamdı. Örneğin Merkürlüler hemen kızan, sabırsız yaratıklardı, Venüslüler “Gırnata Müslümanları” gibi ufak tefek ve esmerdiler, Venüs güneşe yakın olduğundan onların da yanık bir ciltleri vardı; günlerini müzikle, eğlenceyle ve aşkla geçiriyorlardı. Jüpiter o kadar büyüktü ki, bu gezegendekiler birbirlerini nadiren görüyordu. Satürn ise öyle soğuktu ki, burada yaşayanlar çok yavaş ve sarsaktılar…

    Vaftizin davetsiz misafirleri

    Hollandalı ressam Aert de Gelder’in 1710’da yaptığı “İsa’nın Vaftizi” isimli tabloda görülen ışığıyla kutsal sahneyi aydınlatan cisim, bugün UFO sevdalılarının dünya dışı yaşamın varlığı için sunduğu en önemli kanıtlardan.

    Dünyaların çokluğu teorisi neredeyse herkes tarafından kabul ediliyordu artık. Başka sorular kafaları kurcalıyordu. Örneğin, Leibniz’in iddia ettiği gibi “olabilecek dünyaların en iyisinde” mi yaşıyorduk, yoksa Voltaire’in yaptığı gibi bu düşünce alay edilecek kadar saçma mıydı? Dünya dışı yaratıklar dost mu düşman mıydı? Bir başka yönden bakılırsa, aslında bu sorular, dünya dışı yaşamla değil, dünyayla ilgili sorulardı. Bu bakımdan Mars efsanesi iyi bir örnektir. Amerikalı astronom Dr. Carl Sagan’ın dediği gibi, 20. yüzyıl başında Mars “bütün korku ve umutlarımızı yansıttığımız bir arena” haline geldi.

    Ortaçağ kilisesinin gizemli astronotu

    İnşası 1513’ten 1733’e kadar süren İspanya’daki Salamanca Katedrali’nin dış duvar süslemeleri arasında bulunan astronot heykeli yapıya 1992’deki restorasyon sırasında, 20. yüzyılı temsilen eklendi.

    1870’lerde güneş sisteminde yaşam arayışı Mars üzerine odaklanmıştı. 1877’de İtalyan astronom Giovanni Schiaparelli, Mars’da “canali” (kanallar) gördüğünü ileri sürdü, Amerikalı Percival Lowell 1894’te kurduğu gözlemevinde gezegeni tarayarak bu “kanal”ların bir haritasını çıkardı. Ona göre gezegeni saran bu kanal sistemi Marslıların ne kadar akıllı olduğunu kanıtlıyordu. Birkaç yıl sonra Sırp kökenli Amerikalı bilim insanı Nicola Tesla, elektrik üzerine çalışmalarını sürdürürken, “Mars’tan gelen bir mırıltı duyduğunu” açıklayarak herkesin iştahını kabarttı. Artık herkes Mars’ta hayat olduğuna inanıyordu. Bilim insanları Marslılarla temas kurabilmek için fener kullanmayı veya yanan gazyağı havuzları kurmayı tartışıyor, yazarlar Mars romanları yazıyordu. İngiliz bilimkurgu yazarı H. G. Wells’in War of the Worlds (Dünyalar Savaşı) romanı 1897’de tefrika edilmeye başladı. Romanda, acımasız dev makinelere benzeyen Marslı canavarlar gezegenimizi istila ediyordu. Mars’taki küçük yeşil yaratıklarla ilgili fantezi de o sıralarda yayıldı. 30 Ekim 1938’de ABD’de Orson Welles’in Mercury Tiyatrosu topluluğuyla yaptığı radyo yayını ünlüdür. Çeşitli eserlerden radyo piyesleri hazırlayan grup, bu defa Dünyalar Savaşı’nı seçmişti. Piyesi zekice sahneye koydular: Müzik yayını kesildi, Orson Welles’in sesi, tıpkı bir haber spikeri gibi “yanan dev bir nesnenin” New Jersey yakınlarında bir çiftliğe düştüğü haberini verdi. Oyun, yayını dinleyen birçok New York’lunun korku içinde gazete binalarına, karakollara hücum etmesine yol açtı.

    Uzaylı istilası

    İlk baskısı 1898’de yapılan H. G. Wells’in büyük klasiği Dünyalar Savaşı, bilimkurgu külliyatının vazgeçilmez teması uzaylı istilasını işleyen eserlerin öncülerindendi. Brezilyalı ressam Henrique Alvim Corrêa’nın (1876-1910) kitap için hazırladığı bir illüstrasyon.

    Sonraki yıllarda Mars’ın yerini başka bir efsane aldı. 1947’de ABD New Mexico’da Roswell yakınlarında balon kalıntılarının bulunması ve bunların uzaylıları taşıyan bir araca ait olduğu söylentilerinin yayılmasıyla “uçan daire” fenomeni, dünyayı değilse bile insan imgelemini ele geçirdi. Uzaylı yaratıkların her an gezegenimize inmesinin beklendiği bu dönemin, Hiroşima ve Nagazaki felaketi sonrası, doğu ve batı blokları arasında karşılıklı nükleer silah denemelerinin yapıldığı yıllar olduğunu unutmamak gerekir. Kıyamet ya Moskova ve Washington ya da uzaydan gelecekti. Psikiyatr ve düşünür Carl Jung 1958’de “Uçan Daireler: Semalarda Görülen Şeylerin Modern Miti” adlı küçük bir kitap yayınladı. Kitap uçan daire olayının “gerçekliği veya gerçekdışılığını” değil, “psişik yönünü” inceliyordu. İster gerçek ister hayali olsun, uçan dairelerin tam da bu anda, “insanlığın tarih boyunca kendisini en çok tehdit altında hissettiği böyle bir dönemde” bu kadar çok sayıda görülmesinin bir anlamı olmalıydı? İşte Jung bu nedenle uçan dairelerin bir “modern mit” olduğunu ilan etti.

    O sıralarda gökyüzünde “uçan nesneler” gören insanlarla ilgili haberler ABD’de bütün yerel gazetelerde yayınlanıyordu. ABD Hava Kuvvetleri konuyu araştırmaya karar verdi. Uçan dairelere “Unidentified Flying Objects-Tanımlanmamış Uçan Nesneler” yani UFO adını taktılar. Ancak soruşturma ilerledikçe Hava Kuvvetleri’nin kuşkusu da artıyordu. Uçan daire raporlarının çoğunun aslında sıradan olayların yanlış tanımlanmasından ibaret olduğuna karar verdiler. 1953’te CIA, bilim insanlarının olayla ilgilenmesini istedi. Matematikçi ve fizikçi Howard P. Robertson önderliğinde “Robertson Paneli” kuruldu. Ancak bu paneli oluşturan bilim insanları UFO gördüğünü söyleyen insanların tanıklıklarını, çektikleri filmleri inceledikten sonra, çoğunun mantıklı açıklamaları bulunduğuna, fenomenin mevcut bilimsel kavramların yeniden ele alınmasını gerektirmediğine karar verdi.

    Merhaba uzaylı, biz dostuz! 1977’de Voyager ile uzaya gönderilen altın kaplama bakır diskte uzaylılara 55 dilde barış mesajları yer alıyordu.

    Resmî çevreler ilgilerini yitirdikçe, onların yerini sivil dernekler almaya, kendi araştırmalarını yapmaya başlamışlardı. Hükümetin UFO’lar hakkında gerçeği söylemediği ve büyük bir örtbas etme kampanyasıyla karşı karşıya kalındığı iddiası ortaya atıldı. Ufoloji “bilimi” yeryüzünü ziyaret eden uzay gemilerinin varlığını kanıtlamak üzere kolları sıvadı. Araştırma yapılmak üzere sivil fonlar toplanmaya başlandı.

    1966’da bu defa ABD Kongresi bir şeyler yapılmasını istedi. Colorado Üniversitesi, nükleer fizikçi Dr. Edward Condon önderliğinde bir araştırma başlattı. Ancak bu çaba ufocular açısından hüsranla sonuçlandı. İki yıl sonra Dr. Edward Condon “Son 21 yılda UFO araştırmalarından bilimsel bilgiye katkıda bulunacak hiçbir sonuç çıkmamıştır. Daha ileri araştırmaların da bilime katkıda bulunması beklenemez” şeklinde bir sonuca ulaştı. Bunun üzerine ABD yönetimi, UFO konusunda bilimsel araştırmalara fon ayırmaktan tamamen vazgeçti. Bu nedenle Dr. Edward Condon, ufocuların hâlâ lanetlediği en büyük düşman ilan edildi. Colorado projesine katılan bilim insanlarından Dr. Roy Craig ufocularla çatışmanın, çokbaşlı efsanevi bir canavarla mücadeleden farksız olduğunu yazmıştı: “Eğer on iddiadan altısını çürütürsen, yerine altı tane yenisini öne süreceklerdir.” Ünlü bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke da, UFO’ları incelemenin nasıl yıpratıcı bir iş olduğunu şöyle anlatmıştı:

    “(UFO’larla ilgili) bu açıklamalar eğer doğruysa, yıllar önce durumun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespit edilmiş olması gerekirdi. Gökyüzü gece gündüz radarlarla, optik ağlarla taranmakta, aya kadar uzanan alanda en küçük bir cisim bile yakalanmaktadır. On binlerce amatör astronom, kuyrukluyıldız veya nova bulmak için semayı araştırmaktadır ama bu yetenekli gözlemcilerin bilinmeyen bir cisme rastladıklarına ilişkin çok az rapor vardır. Pek çok tuhaf şey görmekte ama bilimsel eğitimleri sayesinde bunları tanımlayabilmektedirler; gökyüzünde gördükleri ilk tuhaf ışığın ardından doğruca yerel gazeteye koşmamaktadırlar… Yirmi yıl bu saçma sapan şeylerle uğraştıktan sonra artık ufolardan ölesiye sıkıldım. Bu konudaki hiçbir mektubu bana yollamamaları konusunda yayıncılarıma talimat verdim. Eğer yine de yollanırsa, hiçbiri okunmayacaktır. Eğer okunursa, hiçbirine cevap verilmeyecektir” (The Promise of Space, 1985).

    Üçüncü türden yakınlaşmalar 1978’de yedi kategoride aday gösterilen Steven Spielberg’ün “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar”ı “En İyi Film” dalında Akademi ödülünü alarak “uzaylı filmleri”nin unutulmazları arasına girdi.

    Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, ufolojinin dünya dışı yaşama ilişkin bilimsel ve düşünsel tartışmaları gölgede bıraktığını söyleyebiliriz. Oysa özellikle ABD ve SSCB arasında uzay araştırmalarının kıyasıya bir rekabet halinde sürdüğü yıllarda bilim dünyasında konuya ilgi yoğundu. Amerikalı astronom Dr. Carl Sagan’ın The Cosmic Connection kitabında (1973) söylediği gibi: “Dünya dışı yaşam fikrinin zamanı gerçekten gelmiştir.” Bu yıllarda ABD’de SETI projeleri geliştirildi. “Dünyadışı akıllı yaşam araştırması” anlamına gelen SETI projeleri, başka dünyalardan gelecek sinyalleri radyo teleskoplar ve elektromanyetik radyasyon gibi yöntemlerle yakalamaya çalışan bir dizi projeye verilen ortak isimdi. 1960’larda Harvard, Berkeley gibi üniversiteler, NASA gibi uzay araştırması kurumları SETI projeleri başlattılar. Bu projelerle alay edenler de vardı. Örneğin yazar Terence McKenna: “Dünya dışından bir radyo sinyali beklemek, kültürel alışkanlık sonucu olsa gerek, iyi bir İtalyan lokantası bulmak için galaksiyi taramaya benziyor.” Fakat bilim insanları uzaydan sinyal beklemekle yetinmeyip, uzaya sinyal yollamaya da başladılar. 1977’de başka uygarlıklar için mesaj taşıyan ikiz Voyager araçları uzaya gönderildi. Altın kaplama bakır bir diskte 115 görüntü, 35 ses, 55 dilde mesajlar ve 27 müzik parçası bulunuyordu. (Türkçe mesaj: “Sayın Türkçe bilen arkadaşlarımız, sabah şerifleriniz hayrolsun” şeklindeydi.) Bu altın plağın içeriği, Dr. Carl Sagan başkanlığında bir komite tarafından seçilmişti.

    Sonraki yıllarda uzaya gönderilen mesajlar gittikçe arttı. Birleşmiş Milletler’in 1960’larda kabul ettiği dışuzay sözleşmelerinde evrenin sömürgeleştirilmemesi konusundaki uyarılara rağmen, uzayda kuralsız bir serbest piyasa ekonomisi hakimdi. Önüne gelen istediği mesajı yolluyordu. Büyükayı takım yıldızına gönderilen Doritos reklamı işin cılkının nasıl çıktığını gösteriyordu.

    Soğuk Savaş, dolayısıyla ABD-Sovyet uzay yarışı bittikten sonra, SETI projelerine ilginin azalması şaşırtıcı değildi. 1990’larda ABD hükümeti bu projeleri fonlamayı kesti. Ancak son on yılda yeniden ilgi duyulmaya, fon ayrılmaya başlandı. Uzaya mesaj yollama konusu şu sıralarda devam eden büyük bir tartışma haline geldi. İngiliz evrenbilimci Stephen Hawking dünya dışı yaratıklara sinyal yollamanın aptalca olduğunu yazdı; insanlık tarihinde teknolojik olarak ileri uygarlıkların diğer uygarlıklara nasıl saldırgan ve sert davrandığı göz önüne alınırsa, uzayda sesimizi fazla çıkarmasak iyi olurdu. SETI Enstitüsü araştırmaları başkanı Seth Shostak bu yıl 27 Mart’ta New York Times gazetesinde yazdığı yazıda mesaj yollayıp yollamama tartışmasının saçma olduğunu belirtiyor:

    “Bizi tehdit edebilecek güçte teknolojiye sahip dünyadışı yaratıklar varsa, zaten İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yayınladığımız bütün radyo ve televizyon sinyallerini alabilecek güçte anten ve araçlara sahip olmalıdırlar (…) Artık yıldızlar karşısında tirtir titremeyi bırakmalıyız.” 

    ANTİK ASTRONOT EFSANELERİ

    Kadim çağların uygarlık yaratan tanrıları

    Birçok efsaneye göre dünyadışı canlılar gezegenimize binlerce yıl önce gelmiş ve insanları gelişmiş teknolojilerle tanıştırmışlardı. Buna inananlardan bir bölümü, eski Sümer, Akad, Babil efsanelerini yeniden yorumladılar; Nibiru (Marduk) adlı gezegenden dünyamıza gelen Anunnaki tanrılarının Mezopotamya uygarlığını yaratan uzaylılar olduğunu öne sürdüler. Bu gibi teoriler, uzay araştırmalarının çok ilgi çektiği 1960-70’ler döneminde çok popülerdi. Örneğin Erich von Däniken’in Tanrıların Arabaları adlı kitabı 1968’de yayımlanmıştı. Bu modern efsaneye göre, tarih öncesi ve eski çağda yeryüzüne gelen canlılar, aynen 1960’ların astronotları gibi giyiniyordu. Örneğin Japonya Ulusal Müzesi’nde korunan ünlü “dogu” gibi. Heykelciğin büyük ve fırlak gözleri, başlığını takmış bir astronota benziyordu. Aslında MÖ 1000-300 yılları arasında yapılmış bu kilden heykelcik, Japon adalarında avcı-toplayıcı kavimlerin yaşadığı Jomon çağından kalma yaygın bir figürdü. Dogu’lar Japonya’nın her yerinde yapılmış ama işlevleri aydınlatılamamıştı. Başında hâle bulunan her türlü eski resim de antik astronot efsanesine kanıt olarak öne sürüldü. Hâle, astronotların dışuzay koşullarından korunmak için giydikleri başlığı andırıyordu. En popüler örneklerden biri İtalya’da Alp dağlarındaki Val Camonica’da (Camonica Vadisi) bulunan kaya resimleriydi. Buradaki Etrüsk dönemine (MÖ 6.-5. yüzyıllar) ait resimlerde, savaşan veya danseden astronota benzeyen iki kişinin görüntüsü, antik astronot teorisini ortaya atanların sık sık tekrarladığı tarihsel “kanıtlardan” biri oldu.

    NÜRNBERG VE BASEL VAKALARI

    Ortaçağ Avrupa’sında UFO savaşları

    Panik havası 1566 yılında üç farklı günde gökyüzünde gerçekleşen tuhaf hadiselere tanık olan halk korkuya kapılmıştı.

    Avrupa’da yüzyıllar boyu gökyüzünde görülen olağandışı olaylar, kroniklerde, risalelerde anlatıldı. Bunların ikisi çok iyi bilinir çünkü resimli olarak basılan risaleler Zürich Merkez Kütüphanesi’ndeki Wickiana koleksiyonunda muhafaza edilmiştir. Maatbaacı Hans Wolff Glaser, 16. yüzyılda Almanya’daki Nürnberg kentinde yaşamıştı. Kendi yaptığı resimlerle süslediği risaleleriyle tanınırdı. Bunlardan birinde, 14 Nisan 1561 sabahı, Nürnberg’de gökyüzünde gerçekleşen “savaşı” canlı bir dille anlatıyordu. Resmini de yaptığı olaya göre, sabah vakti kentin üzerinde haç, mızrak, çember, hilal ve tüp şeklinde çeşitli nesneler belirmiş, bunlar kendi aralarında müthiş bir mücadeleye girişmişlerdi. Bir saat süren olayı anlattıktan sonra Glaser, “Tanrı bize korkunç bir ceza yolladı” diye bitiriyordu. “Eğer hayatımızı düzeltir ve Tanrı’ya hizmet edersek, O’nun da öfkesi geçecektir. Tanrı yardımcımız olsun. Amin.”

    Birkaç yıl sonra 1566’da bu defa İsviçre’nin Basel kentinde, matbaacı Samuel Apiarius’un resimlediği bir başka risale çıktı. Olayları, matbaacı çırağı Samuel Coccius (veya Koch) kaleme almıştı. 25 ve 28 Temmuz ve 7 Ağustos 1566’da Basel semalarındaki görüntüler halkı dehşete düşürmüştü. Güneş kan renginde doğmuş, ay kaybolmuş, kapkara daireler ufku doldurarak güneşi kapatmıştı. Uzun metin, yine bir tanrısal uyarıyla bitiyordu. Eski Ahit’te anlatılan olaylardan örnek verilerek günahkârlar uyarılıyordu.

    Bunlar sadece iki örnekti. Birkaç yüzyıl boyunca risalelerde bir yığın tuhaf gökyüzü olayı benzer biçimde anlatıldı. Tarihçi, antropolog ve meteorologlar bunları güneş veya ay tutulması, kuyruklu yıldız vs. gibi doğal olaylara ve halkın imgelemine bağlarken, 20. yüzyılda ortaya çıkan ufologlar ise uzaydan gelen uçan cisimlerin birer kanıtı olarak yorumladılar.

    İLK UFO OSMANLI GÖKLERİNDE GÖRÜLDÜ

    ‘Semada siniye benzer bir ulu ışık’

    Sofya Osmanlı Arşivi, OAK 265/33

    Bugün Gaziantep’e bağlı olan Nizip’te, 19 Ekim 1839 gecesi herkesi hayrete ve korkuya düşüren ışıklar görülmüştü. Sofya’daki Osmanlı arşivlerinde bulunan bir belge, UFO hadiselerinin tarihteki tanıklı-kayıtlı ilk örneğini oluşturuyor. Bu belge Sofya’daki Osmanlı arşivlerinde çalışan Evgeni Raduşev tarafından ortaya çıkarılana kadar, yakın çağlarda UFO’lara dair ilk kayıt, 1878’de ABD’de Texas eyaletindeki bir köylünün dönemin yerel gazetesinde yayımlanan iddiasıydı. Belge, Nizip’teki hadisenin birden çok tanığı olduğunu da ortaya koyuyor: Gördüklerini “Semada bir büyük sini kadar bir ulu ışık belirdi” şeklinde tarif eden Mardin kadı naibi Esseyyid Hacı İsmail Hakkı, İstanbul’a gönderdiği ilâmında yaşadığı deneyimi padişahın muzaffer olacağına yorsa da, bu tarihten sekiz ay sonra Nizip Savaşı kaybedilmiş, II. Mahmud kahrından ölmüştü.

    ROSWELL HADİSESİ

    Uçan daire değil Sovyet balonu

    1947 yılında Rosewell’de bulunan kalıntılar hakkındaki örtbas etme girişimi uzaylılıların yeryüzündeki varlığına dair şüpheleri artırdı. Oysa örtbas edilmeye çalışılan, buluntuların Sovyetler’in gizli Mogul projesiyle ilgili olmasıydı.

    BD New Mexico’da Roswell yakınlarında 1947 yazında bir çiftlik arazisinde çubuklar, alüminyum folyolar, kartonlar ve lastiklerden oluşan, yapışkan bantla tutturulmuş bir yığın bulundu ve bölgedeki hava üssüne haber verildi. Roswell’deki hava üssünün halkla ilişkilerden sorumlu subayı, ordunun bir “uçan daire” bulduğunu açıkladı. Ancak aynı gün geç saatlerde, 8. Hava Kuvvetleri birliğinin komutanı General Roger Ramey, uçan daire sanılan kalıntının aslında sıradan bir hava tahmin balonunun kalıntıları olduğunu belirtti. Olay o sırada bir süreliğine unutuldu. Ancak zaman içinde bulunanın slında bir uçan daire olduğu, ordunun müdahale ederek aracın içindeki kimisi hala sağ olan uzaylıları kaçırdığı ve olayı örtbas ettiği yolundaki söylentiler yayıldı. Komplo teorisiyle ilgili ilk kitap (“Roswell Vakası”) 1980’de, Vietnam Savaşı ve Watergate skandalı gibi olaylardan sonra, Amerikan toplumunun devlete karşı duyduğu güvenin en alt düzeye indiği bir zamanda yayınlandı.

    1990’larda ABD Hava Kuvvetleri, olayla ilgili iki rapor yayınladı. 1994 ve 1997 tarihli bu iki rapor, gerçekten de bir örtbas etme girişimi olduğunu gösterdi. 1947’de bulunan kalıntılar sıradan bir hava tahmini balonu değil, Sovyet nükleer denemelerini tarayan Mogul Projesi adlı gizli askeri projenin parçasıydı. 1947-1949 arasında sürdürülen bu projede, Sovyetlerin atom bombası denemelerinin yaydığı ses dalgalarını tespit etmek üzere balonlar kullanılmıştı. Tabii 1947’deki Roswell olayı sırasında ordu bu gerçeği gizleme- yi tercih etmiş, böylece uçan daire efsanesinin doğmasına istemeden de olsa katkıda bulunmuştu.

    “BREAKTHROUGH LISTEN” PROJESİ

    Hawking dünya dışı yaşamın izinde

    Son 20 yıldır biliminsanları arasında “evrende yalnız olmadığımız” görüşü giderek daha fazla taraftar topluyor. 1996’da Mars’taki bir meteoritten mikrobik yaşam formlarına ait bulguların elde edilmesi, 2013’te atmosferin ötesinden organik hücre parçası bulunması, yine meteoritlerden alınan  kesitlerde tek hücreli alglere benzeyen yapılara rastlanması, bu eğilimleri güçlendiriyor. 

    Yakın zamanda Hubble’ın halefi James Webb teleskobu, uzayda yaşam için yeni araştırmalar başlatacak, ayrıca bir diğer avcı TESS de dünyaya yakın gezegen sistemlerini gözleyecek. NASA projesi NExSS ise güneş sisteminin ötesinde yaşamın izlerini sürecek. Son olarak İngiliz bilimci Stephen Hawking, dünya dışı zekaların bulunması yoluna şimdiye kadar görülmemiş ölçekte bir projenin başlatılacağını duyurdu: 10 yılllık ve 100 milyon dolarlık Breakthrough Listen projesiyle, önceden bir yılda edilen verilere bir günde ulaşılması hedefleniyor. Bununla eşzamanlı olarak, dünya dışı zekalara insanoğlu hakkında bilgi taşıyacak mesajların üretileceği Breakthrough Message projesi de ana programın yanında faaliyete geçirilecek. 

    MÜZİĞE SIZAN UZAYLILAR

    John Lennon’un UFO şarkısı

    John Lennon, 1974’te New York’taki apartman dairesinde gökyüzüne bakarken bir UFO gördü ve oturup ‘”There’s a UFO over New York and I ain’t too surprised (New York üzerinde bir UFO var ve ben hiç şaşırmadım) şarkısını yazdı, hatta gördüğü UFO’yu çizdi. Desen geçen yıl Sotheby’s’in düzenlediği açıkartırmada başka çizimleriyle birlikte 2,89 milyon dolara satıldı. Herkesin UFO gördüğü yıllarda onun da bir tane görmesi gerçekten şaşırtıcı değildi. Beatles grubunun bütün dünyada bir fenomene dönüştüğü yıllar, uzayda yaşam ve UFO efsanelerinin de zirveye ulaştığı bir çağa denk düşüyordu..

  • Haydarpaşa’da coşku ve hüzün

    Haydarpaşa’da coşku ve hüzün

    Haydarpaşa Garı… Kalkış ve varışların, başlangıç ve bitişlerin ayrılık ve kavuşmaların tarihi mekanı… O gün özel bir gün. Bu, Atatürk’ün Ankara’dan İstanbul’a üçüncü gelişi. Büyük bir kalabalık var. İstanbullular Cumhuriyet’in kurucusunu Haydarpaşa’da coşkuyla karşılıyor. Oysa o ihtişamlı günler mazide kaldı. İstanbul-Bağdat demiryolunun ilk durağı, inşa edildiği 1908’den çatısından uğursuz dumanların yükseldiği 2010’a kadar hiç bu kadar yalnız kalmamıştı. Daha beş sene öncesine kadar son trene yetişmek için koşturanların telaşlı ayak sesleri sevdiğine kavuşanların heyecanlı kalp atışlarına, asker uğurlayanların coşkulu sloganları anaların dua mırıltılarına karışmış, onlara fonda şef tren düdükleri, lokomotif homurtuları, vagon gıcırtıları eşlik etmişti. 107 yıllık tarih bugün ölüm sessizliğine bürünmüş, meçhul akıbetini bekliyor.

  • Meyve veren hiçbir ağaç bu kadar taşlanmamıştı

    Meyve veren hiçbir ağaç bu kadar taşlanmamıştı

    Hayat tarzı, mücadelesi, yazdıklarıyla edebiyatımızın en önemli kişilerinden Tevfik Fikret kadar, dikkatleri ve şimşekleri üstüne çeken bir başka şair yoktur. Hakkındaki tartışmalar, 20. yüzyılın edebi ve siyasal dönüm noktalarıyla kesişir.

    Türk edebiyatının zirvelerinden biri olan şair Tevfik Fikret, yaşamında olduğu gibi ölümünden günümüze 100 yıl gibi bir zaman dilimi geçmesine rağmen hâlâ tartışılan, yazdıkları hâlâ ilgi uyandıran, üzerinde düşünülen, konuşulan büyük bir şahsiyettir. Hayat tarzı, yaptıkları, mücadelesi, yazdıklarıyla edebiyatımızın en önemli kişilerinden Tevfik Fikret hakkında, kaleme alınmış, basılmış onlarca kitap, tez, yüzlerce makale, gazete yazısı bulunmaktadır.

    Bütün ansiklopediler, biyografi kitaplarında yer alan, yanında ve karşısında yüzlerce yazı bulunan Tevfik Fikret hakkında İbnülemin Mahmud Kemal Bey, Son Asır Türk Şairleri adlı çalışmasının şair hakkındaki kısmında “Tevfik Fikret’e dair o kadar çok söz söylenmiş ve yazılmış ve Profesör Dr. Fuad Köprülü’nün Tevfik Fikret ve Ahlakı namındaki eseri gibi risaleler neşredilmiştir ki artık benim içün de, başkaları için de söyliyecek söz kalmamışdır. Mutlaka bir şey söylemeğe kalkışanlar, söylenenleri tekrar ve malumu tizkâr etmekten başka bir iş görmüş olmazlar” demektedir.

    1945’e kadar yeni alfabeyle basılamadı

    Şairin meşhur eseri Rübab-ı Şikeste, 1945’e kadar Latin harfleriyle basılamadı. İlk baskı o sene Arıcan Kitabevi tarafından yapıldı. Önsözü Prof. Mehmet Kaplan tarafından yazıldı.

    İbnülemin’in 1940’lı yıllardaki bu saptaması elbette doğrudur. Tevfik Fikret hem şiirleri hem de fikirleri ile toplumda dikkatleri ve şimşekleri üstüne çeken bir kimlik olarak çok yazılmış, çok konuşulmuştur. Tevfik Fikret’in sağlığında en meşhur eseri Rübab-ı Şikeste başta olmak üzere beş eseri basılmıştır. Tamamı manzum eserlerden oluşan bu külliyat içinde Fikret’in makaleleri, düzyazıları, mektuplaşmaları yoktur. ‘Sis, Han-ı yağma, Tarih-i Kadim, Molla Sırat, Promete, Doksanbeşe Doğru, Bir Lahza-i Teahhur’ gibi siyasal ve toplumsal şiirleri yaşadığı döneme damga vurmuş, çok büyük tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalar şairin ölümünden sonra da sürmüş dönem dönem alevlenmiş, edebi ve siyasal dönüm noktaları oluşmuştur.

    Tevfik Fikret’e kitap olarak basılı ilk tepki Mur Ali Baba-zâde Mehmed Fazlullah tarafından kaleme alınan Şihâbü’l Kudret fî Recmü’l- Fikret isimli eserdir. Merzifon’da bir Ermeni matbaasında 1912’de taş baskısı olarak çıkan bu kitap 269 beyitten oluşan manzum bir Fikret eleştirisidir. Tevfik Fikret’in sağlığında recm edilmesini başlığına taşıyacak kadar keskin bu eser hakkında kaynak- larda maalesef fazla bilgi olmadığı gibi, bugüne kadar günümüz Türkçesi ile basımına rastlanmamıştır. Şairin ölümünden üç yıl sonra 1918’de ise Feylesof Rıza Tevfik’in bir konferansı ile başlayan tartışma, Babanzâde Ahmed Naim’in Sebilü’r-reşad mecmuasında önce makale sonra ayrı bir risale şeklinde yayımladığı yazıları Tevfik Fikret’i dindar – dinsiz kavgasının ortasına oturtur. Profesör Fuad Köprülü bu konuda aynı yıl Tevfik Fikret ve Ahlakı isimli 40 sayfalık bir eser kaleme alır.

    Sadece 48 yıllık bir hayat Tevfik Fikret’in ölümünün ardından çekilmiş fotoğrafı (üstte) ve hekim ile ailenin izniyle eşi Mihri Hanım’ın çıkardığı maskı (altta).

    1919’da Ruşen Eşref (Ünaydın) tarafından yazılan Tevfik Fikret monografisi ise şair üzerine yazılmış en önemli kaynak eserlerin başında gelir.

    1926 – 1927 arasında Tevfik Fikret ile alakalı üç önemli kitap yayımlanır. Bunlardan ilki, Tevfik Fikret’in Galatasaray Sultanisi’nde müdür muavinliğini yapan, yakın çevresinde bulunan Salih Nigar Keramet Bey’in bastırdığı Fikret’in Hayatı ve Eseri isimli eserdir. İkinci kitap yine Fikret aleyhine yazılmış Reybilik, Bedbinlik, Lailahilik Nedir? Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadimine Bir Cevab başlığını taşır. Mehmed Ali Ayni tarafından yazılan bu eser 87 sayfalık bir eleştiridir. Son olarak basılan eski Türkçe çalışma ise daha çok öğrencilere yönelik İbrahim Alaeddin Gövsa başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanan Tevfik Fikret kitabıdır.

    Tevfik Fikret konulu eski Türkçe kitaplar bu eserlerle sınırlıdır. Şairin 1915’te ölümünden sonra bazı dergiler de özel sayılar yayımlamışlardır. Türk Yurdu mecmuası böyle bir girişimde bulunmuş ama başarılı olamamıştır. İlk özel sayıyı çıkaran Muallim Mecmuası’dır (1 Eylül 1333-1917, Sayı: 14, Nüsha-i Mahsusa). Bu özel sayıda 31 aydının yazıları vardır. Kapakta “Mekteb-i Sultani müdiri iken alınan resmidir” altbaşlıklı, arka kapağın içinde ise “Tevfik Fikret ölüm döşeğinde” yazılı iki fotoğraf yer almaktadır. Ayrıca Tevfik Fikret’in ilk neşr edilen yazısı, yayınlanmamış bir mektubu ve son kısma da şairin resmî hayatı eklenmiştir.

    İkinci özel sayı ise Düşünce mecmuasının 30 Eylül 1334-1918 tarihli sayısıdır. 3. ölüm yılında Tevfik Fikret’in Galatasaray Lisesi’nden talebesi ve üretken bir biliminsanı olan İsmail Hikmet [Ertaylan] tarafından hazırlanan bu özel sayıda, şairin yayınlanmamış şiirleri bulunmaktadır. Bu özel sayı 2005’te Abdullah Uçman’ın sunuşuyla Seval Şahin tarafından yayınlanmıştır (Kitap Yayınevi, İstanbul, Mas Matbaası, 2005, 203 sayfa.) 

    ŞAİR HAKKINDA YAZILMIŞ ESKİ TÜRKÇE ESERLER

    Tevfik Fikret üzerine ilk polemikler

    1 – ŞIHÂBÜ’L KUDRET FÎ RECMÜ’L-FIKRET

    İdâdî muavinlerinden Nâzım ve müellifi: Mur Ali Baba-zâde Mehmed Fazlullah

    Merzifon, Matbaa-i Nersu ve Serabyân, 1330 /1328 (Hatalı olarak 1368 yazılıdır) / 1912, 32 sayfa.

    (“Efrâd-ı Milletten her ferdin birer dane edinmeleri elzemdir” yazısıyla sunulan ve 269 beyitten oluşan manzum eser).

    2 – TEVFİK FİKRET’E DAİR

    Ahmed Naim (Baban-zâde)

    İstanbul, Hilâl Matbaası, 1336 / 1918, 8 sayfa.

    Sebilür-reşâd Kütübhanesi neşriyatından.

    S. Özege No: 20921

    (Sebilür-reşad Mecmuası’nın 17 Zilhicce 1336 (23 Eylül 1918) tarihli nüshasında yayınlanmış makalenin ayrıca basılmış halidir).

    3 – TEVFİK FİKRET VE AHLAKI

    Köprülü-zâde Mehmed Fuad

    Kanaat Kitabhanesi.

    İstanbul, Kanaat Matbaası, 1918, 40 sayfa.

    S. Özege No: 20920

    (Eser 20 Eylül 1918 tarihinde Babanzâde Ahmed Naim’in “Tevfik Fikret’e Dair” isimli makale ve risalesi sonrasında kaleme alınmıştır).

    4 – TEVFİK FİKRET-HAYATINA DAİR HATIRALAR

    Ruşen Eşref (Ünaydın)

    İstanbul, Hilal Matbaası, 1919, 155, 3 sayfa. Kitaphane-i Sudi Yayınları.

    S. Özege No: 20919

    (2002’de TDK Yayınları tarafından, Ruşen Eşref’in bütün eserleri serisi içinde tekrar basılmıştır).

    5 – FİKRET’İN HAYATI VE ESERİ

    24 Kanunevvel 1867 – 19 Ağustos 1915

    Yazan: Salih Nigâr Kerâmet

    İstanbul, İlhami – Fevzi Matbaası, 1926, 96 sayfa.

    (Eser, 1942-1943’te yeni harfli tekrar basılmıştır. İnkılap Şairi Tevfik Fikret’in İzleri adını taşıyan 142 sayfalık İstanbul baskısı bir eserdir).

    6 – REYBÎLİK, BEDBİNLİK, LÂİLÂHÎLİK NEDİR

    Mehmed Ali Ayni

    İstanbul, Yeni Matbaa, 1927, 87 sayfa,

    Felsefe ve İctimaiyat Külliyatı. S. Özege No:16837

    Kitap, “Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim’ine bir cevap” üstbaşlığıyla yayımlanmıştır.

    7 – TEVFİK FİKRET

    İbrahim Alaeddin (Gövsa) Bey’in riyâseti altında güzide bir heyet-i ilmiye tarafından vücuda getirilmiştir.

    İstanbul, Sebât Matbaası, 1927, 16 sayfa.

    (Büyük Adamlar Serisi: Cild 1, Forma 34. Resimli Gazete tarafından neşr olunmuştur. Satış fiyatı: 7 buçuk kuruş).

    ŞAİRİN SSCB’DE BASILAN BİLİNMEYEN KİTABI

    Bütün dünya yoksulları Fikret’in kitabında birleşti

    TEVFİK FİKRET

    Ali Ejder Said- zâde’nin müdiriyet ve mukaddimesiyle

    Merkez Şark Neşriyatı Moskova, 1923

    (İç kapakta: Bütün Dünya Yoksulları Birleşiniz!

    Tevfik Fikret – Müntehab Parçalar)

    Basdıran: Merkezî Şark Neşriyatı

    Moskova, 1923, 112 sayfa.

    Bolşevik Devrimi’nden altı yıl sonra, 1923’te Moskova’da kurulan Şark Üniversitesi’nin yayın kuruluşu Merkezî Şark Neşriyatı, Tevfik Fikret hakkında bir kitap yayımlar. Kapaktaki bilgiye göre 5000 adet basılan bu eserden Türkiye’de hiçbir kütüphanede olmadığı gibi, Seyfettin Özege’nin ünlü katalogunda, Milli Kütüphane kayıtlarında da bir bilgi bulunmaz. Zafer Toprak’ın bir makalesinde basıldığından söz ettiği bu eser, görebildiğimiz bütün Tevfik Fikret incelemelerinde kayıtlı değildir.

    Kitabın ilk 11 sayfasında Ali Ejder Said-zâde’nin “Müdüriyetten” başlıklı bir önsözü bulunmaktadır. Arkasından sırasıyla ‘Balıkçılar, Ramazan Sadakası –Köprü’de-, Yine Kar, İnanmak İhtiyacı, Cevab, Hilâl-ı Ahmer, Haluk’un Amentüsü, Enîn-i Gam, Heykel-i Say, Sis, Sabah Olursa, Haluk’un Veda’ı, Promete, Yeşil Yurt, Bir An-ı Huzur, Resminin Karşısında, Gökten Yere, Tarih-i Kadim, Molla Sırat’ şiirleri yer almaktadır. 73. sayfadan 84. sayfaya kadar şiirlerde geçen ağır kelimeler için kısa bir sözlük mevcuttur. Bundan sonra Şark Neşriyat İdaresi tarafından ilave başlıklı 4. bölüm başlar. Bu bölümde Ziynetullah Nuşirevan tarafından “Tevfik Fikret’in sınıfı, içtimaî ehemmiyeti hakkında mutalaalar” başlıklı yazısı vardır. Kitabın 5. ve son bölümü Ali Ejder Said-zâde tarafından kaleme alınan “Tevfik Fikret ve Hayatına dair Kitabiyat” bulunmaktadır. Eserde 15 adet çizim vardır (N. Panatof).

    Yayıncı, kitabın açıklamasını şöyle yapar: “Merkezî Şark Neşriyatı için çıkarmakta olduğumuz Kızıl Şark Mecmuası’nın Edebiyat Şubesi’nin Fikret’e mahsus bir bâb açmak ve bu hususta her elimize geçen yeni vesaiti burada okuyuculara bildirmek ve halelik ise Fikretin taşıdığı içtimai ve felsefi mefkureyi okuyucuların karşısında gereğince aydınlatılmak için bütün yetersizliklerine rağmen yine de derc edilen bu şiirlerin kitapçamız da yerleştirilmesinde dahi hususi bir usul gözetmeği gerekli gördük ki o da şiirleri yazılışları tarihi, şekli ve ilah gibi meşrut ve itibari ba’zı tasnif üzere değil bilakis mündericatlarına nazaren ilmî – içtimaî bir manzume (sistem) çerçevesi içerisine almak çaresini bulduk”.

    TEVFİK FİKRET DERNEĞİ – 1961

    Şairin kültürel ve sosyal fikirlerinin izinden gidenler

    Tevfik Fikret Derneği, 10 Ekim 1961 tarihinde İstanbul’da kurulmuştur. Derneğin İstanbul’da Berksoy Matbaası’nda 1962’de yayımlanan 8 sayfalık tüzüğüne göre kurucuları Prof. İsmail Hikmet Ertaylan (Fotoğrafta ortada diğerleri soldan), Salih Nigar Keramet, Ali Teoman, Halil Vedat Fıratlı, Fikret Adil’dir (Diğerleri Vecdi Bingöl, Faruk Cumbul, kareye girmemişler). Tevfik Fikret Derneği 1965’te “Tevfik Fikret Derneği’nin sosyal ve kültürel fikirlerini yayar” altbaşlığıyla Düşün isimli bir dergi çıkarır. İmtiyaz sahibi İ. Hikmet Ertaylan, müdürü Fahri Uzun’undur. Dernek, Tevfik Fikret’in Haluk’un Defteri isimli eserinin üçüncü baskısını 1967 yılında şairin 100. doğum yılı münasebetiyle Yılmaz Özbek’e özel bir kaligrafiyle yazdırmıştır. Kitap Willi Blüme’in atölyesinde hazırlanmış, 2000 adet lüks baskı yapılmış ve Emin Barın atölyesinde ciltlenmiştir.

    ŞAİRİN SAĞLIĞINDA BASILAN 5 ESERİ

    Şiirleriyle döneminde devrim yarattı

    1 – RÜBAB-I ŞİKESTE

    3. Baskı, İstanbul, Tanin Matbaası, 1326/1910, Naşiri: Hasan Tahsin, 411 sayfa.

    (Kitap dokuz bölümden oluşur. 178 manzumeyi içeren bu baskı en güvenilir ve kaliteli baskıdır. Cildi, Vatan Mücellithanesi’nde özel olarak yapılmıştır).

    2 – RÜBABIN CEVABI

    İstanbul, Tanin Matbaası, 1327/1911, 9 sayfa.

    Neşr Eden: Hasan Tahsin.

    S. Özege No: 16535.

    (Yeni harflerle 1945’te Halit Fahri Ozansoy-Arıcan Kitabevi tarafından yayınlanmıştır).

    3 – HALÛK’UN DEFTERİ

    İstanbul, Tanin Matbaası, 1337/1911, Numarasız 92 sayfa, 1 Resim, Neşr Eden: Hasan Tahsin.

    S. Özege No: 6747

    (Kitabın tümü Tevfik Fikret tarafından tasarlanmış ve hazırlanmıştır. Kitap Tevfik Fikret’in el yazısıyladır).

    4 – ŞERMİN

    İstanbul, Kanaat Matbaası ve Kitaphanesi, 1330/1914, 94 sayfa, Naşiri: Hasan Tahsin

    S. Özege No: 18894

    (Tevfik Fikret’in yayıncısı Hasan Tahsin’in hazırladığı eser içinde çocuklar için yazılmış 30 manzume bulunmaktadır).

    5 – TARİH-İ KADİM

    İstanbul, Matbaa kaydı yok, 15 Nisan 1321 / 28 Nisan 1904, 16 sayfa.

    S. Özege No: 19854

    (İçeriğinden ötürü yayıncıların basmaya yanaşmadığı bu eser, ruhsatsız olarak basılarak el altından satılan kaçak tablardandır).