Etiket: sayı:15

  • O, insanları seviyordu arkadaş!

    O, insanları seviyordu arkadaş!

    Sevgili dostum Fikret Otyam, sanki yerinden doğrulup, “Şaka yaptım ulan, işlettim sizi” diyecekmiş gibi bir edayla bu dünyadan göçüp gitti. O günden beri kulaklarımda, sağlığında sıkça kullandığı “Ben insanları seviyorum arkadaş” cümlesi çınlayıp duruyor.

    Fikret Otyam’la aramızda sekiz yaş fark vardı ama her bakımdan çağdaştık. Onun Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdiği ve Dünya gazetesinde işe başladığı 1953 yılında, ben Akademi ile aynı yol güzergâhındaki Kabataş Lisesi’nde son sınıfı okuyordum. 1956’da ben de tıpkı onun gibi basın dünyasına atılmış ve foto muhabiri olarak Hayat dergisinde çalışmaya başlamıştım. 1960’ta dergimizin Ankara bürosu açıldı ve ben gönüllü olarak Ankara’ya atandım. Büroda tek başımaydım ve istihbaratım yoktu. Bu nedenle Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu adeta mekân edinmiştim. Başta büro şefi Ecvet Güresin olmak üzere değerli Cumhuriyet kadrosu beni bir kardeş gibi kabul etmişlerdi. Sait Arif Terzioğlu’nun, Dündar Arcayürek’in, Ali Abalı’nın olduğu yıllar… İşte tam o dönemde Fikret Otyam da, askerlik nedeniyle geldiği Ankara’da kalmış, deyim yerindeyse askerlikte değil ama başkentte tezkere bırakmıştı. Önce Ulus ve Kudret gazetelerinde boy gösterdi ve nihayet 1962 yılında uzun yıllar kadrosunda kaldığı ve asıl ses getiren röportajlarının yayımlandığı Cumhuriyet’e girdi. Kafa dengi olduğumuz Otyam’la dostluğumuz o yıl başladı. 

    Otyam sohbet adamıydı, sözü baldan tatlıydı. Başından geçenleri anlatırken ağzı açık dinlerdiniz. Müthiş bir hikâye kurucusu ve anlatıcısıydı.

    Otyam sanki eğitimini aldığı ressamlık işini bir kenara koymuş, kendini iyiden iyiye gazeteciliğe vermiş gibiydi. Yaptığı çarpıcı röportajlarında kullandığı edebi diline ek olarak özel sohbetlerinde de çağdaş bir masal anlatıcısı edası seziliyordu. Sık sık Doğu’ya, Güneydoğu’ya gidiyor, gerektiğinde ayağına çizmeler çekip, başına ya sekiz köşeli köylü kasketi takıyor ya da poşu sarıyor, dağ tepe, köy köy, mezra mezra dolaşıyordu. Çabuk dost olabilme, insanlarla hemen kaynaşabilme yeteneği sayesinde topluluklara ustaca nüfuz ediyordu. Ama her seferinde gittiği, gezdiği yerlerden insanın yüreğini burkan fotoğraflarla dönüyordu. Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi diye bir kitabı vardır. 

    Otyam’ın portfolyoları adeta “Mutsuz İnsanlar Fotoğrafhanesi” gibiydi. Dertli ve çaresiz insanlarımız… Susuzluktan kuruyarak çatlamış topraklar, o topraklara bile sahip olamayan topraksız köylüler, bakımsızlıktan, ilaçsızlıktan kırılan bebeler, yaşamın bütün yükünü sırtlanmış çilekeş kadınlar, devletten şefkat yerine jandarma zulmü gören garibanlar, yersiz yurtsuz göçerler, toprağın bilmem kaç kat altında ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşam savaşı veren, güneşe hasret madenciler… Ve daha nice çilekeş insanlar, Otyam’ın yazıları ve fotoğraf kareleriyle yurdun o köşe bucağından habersiz kişilerin gözüne sokuluyordu. 

    Fikret Otyam 1960’lı yıllarda bir sergisinin açılışında.

    O yıllarda buna uygun bir altyapı oluşmuştu. Uzun zaman süren, “Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu” romantizminden sonra, insanlar 1950’de Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ü ile başlayan, gezildiği zaman bırakın dertlerden kurtulmayı, dert sahibi olunacak bir kırsal kesim gerçeği ile çarpıcı bir biçimde karşı karşıya gelmişlerdi. Cumhuriyet’in önemli kültürel kalkınma projelerinden olan Köy Enstitüleri 1946’da başlayan demokratikleşme hareketinin popülizme kayan kesimi tarafından saf dışı edilmişse de, Fakir Baykurt ve Talip Apaydın gibi Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlar, kırsal kesim gerçeğini ortaya sermekteydi. 

    Otyam’ın Anadolu’yu yansıtan röportajları ses getiriyor, üstelik bunlar sadece günlük gazete sayfalarında kalmıyor, kitap haline de getiriliyordu. Gide Gide başlığı altındaki kitapları, yazılarını ve onların kanıtı niteliğindeki fotoğraflarını tarihsel birer belge olarak kalıcı hale getiriyordu. Bir bibliyofil olarak, kitaplığımdaki kitapları ciltlenmiş olarak görmekten hoşlanırım. Otyam’ın kitaplarını da dördü bir arada kalın ciltler halinde ciltletmiştim. Onları görünce evirdi çevirdi, yaptığımı beğendi. “İyi akıl yahu! Ben de böyle yapayım bari. Tek tek olunca herifler yürütüyor, bana kalmıyor” demişti. 

    Otyam, “Beni usta fotoğrafçı sınıfına koyarlar. Hayır, ben fotoğraf ustası değilim, hiç heveslenmedim. Ama her zaman namuslu, yararlı, güzellikten de yoksun olmayan fotoğraflar çektim” diyordu.

    Gözlemlerini aktarma yöntemi olan röportaj gazeteciliğini çok benimsemişti. “Gazetecilik aşkı yüzünden ressamlığımdan oldum” diyordu ilk söyleşilerinde. Bir seferinde, “Yanıma foto muhabiri verebilseler hiç fotoğraf da çekmezdim. Belki çekerdim ama, kendi keyfim için çekerdim, daha rahat çalışır- dım. Ama gazetelerin yoksulluğu, cimriliği… Zorunluluk işte. Ben iki üç işi birden yapıyorum, fotoğrafını kendin çekeceksin, karanlık odaya girip kendin yıkayacaksın” diyordu. 

    Otyam sohbet adamıydı, sözü baldan tatlıydı. Başından geçenleri anlatırken ağzı açık dinlerdiniz. Müthiş bir hikâye kurucusu ve anlatıcısıydı. Kimi kez birazcık abartıya kaçsa da… Bir keresinde, birlikte tanık olduğumuz (Aklımda kaldığına göre, Cartier Bresson’la birlikte geçirdiğimiz bir iki gün üzerine) bir olayı anlatıyordu. Anlattıkları gördüklerimden farklılaşmaya başlayınca, “Yahu reis, o iş pek öyle olmamıştı” diye lâfa karışacak oldum. Otyam, “Oldu, oldu. Sen uyumuşsun oğlum, görememişsin” dedi bana. Bizim gözümüzle gördüklerimize Otyam bir de gönül penceresinden bakıyor olmalıydı. 

    Yukarıdaki fotoğrafta bir festival sırasında şerbet alırken görülen Otyam, aşağıdaki fotoğrafta ise bir sergisinde konuklara ikram edilecek ayranı kendi elleriyle hazırlıyor.

    Buna karşın, Otyam’ın fotoğrafları çıplak gerçeğin abartısız, bire bir tanıklıklarıdır. Bu yüzden çok da etkin olmuşlardır. O röportajların ve asıl onlara eşlik eden fotoğrafların birer tarihi belge niteliği taşımaları bir yana, o günlerin kimi sorunlarını dile getirmesi ve etki alanına çekmeyi başardığı sorumluların harekete geçmesini sağlaması çok önemlidir. Jandarma dayağını mı yazmıştır? Üzerine gidilir. Bebeleri yaşamı tanımadan melek yapan sıtmadan, kızamıktan mı bahsetmiştir? Kökü kurutulur. Beritan aşireti gibi yersiz yurtsuz göçerleri mi konu etmiştir? Aşiret üyeleri iskân edilir. En önemlisi de, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) adlı, bütün bölgeyi kaplayan devasa su projesinde Otyam’ın çektiği, Harran ovasının kuraklıktan çatlamış toprakları ile oralarda yaşayan çilekeş insanların fotoğraflarının büyük etkisi vardır. 

    Sanat fotoğrafçısı dostumuz İbrahim Demirel’in 1978’de yayımladığı bir Fikret Otyam albümü vardır. Bakın o albümün önsözünde ne diyor Otyam: “Beni usta fotoğrafçı sınıfına koyarlar. Hayır, ben fotoğraf ustası değilim, hiç heveslenmedim. Ama her zaman namuslu, yararlı, güzellikten de yoksun olmayan fotoğraflar çektim. Objektifimi nereye çevireceğimi bildiğim için geri bırakılmış bu ülkede, halk bana bu nedenle usta gözüyle bakmayı yeğledi. Yine de onları utandırmadım, utandırmaktan kaçındım. Ustalığı tüm uğraşlarını buna, yani fotoğrafçılığa adayanlara bırakmak doğrudur”. 

    Otyam, bir bakıma demek istiyordu ki, “Benim için fotoğraf çekiminde öncelik gerçeği yakalamak ve onu izleyiciye saflığını bozmadan yansıtmaktır. Estetik ikinci plandadır,
    o zaten konunun bir parçası olarak kendiliğinden ortaya çıkar”. Öyle ya, jandarma köylüyü tekmelerken kameranızı tetiklediğiniz anda estetiği nasıl düşüneceksiniz ya da zifiri karanlıkta kibrit çakarak netleyebildiğiniz bir sefaletin fotoğrafını çekerken… Ne var ki, Otyam’ın almış olduğu resim eğitimiyle benliğine yerleşmiş olan sanatsal görüş açısı her zaman imdadına yetişmiş gibidir. 

    1964-65’lerde Dışişleri Bakanlığı Kültür Dairesi’nin başında gerçekten de tam bir beyefendi olan Hamit Batu vardı. Hamit Bey, Paris, Roma ve Viyana gibi merkezlerdeki Turizm ve Enformasyon bürolarımızda Türk fotoğrafçılığının durumunu gösterir bir sergi açmayı düşünmüş. Bundan ötesini Otyam’ın bana aktardığı biçimde dile getireceğim. Batu, ilk önce “Sizin bir serginizi açalım” diye ona teklifte bulunmuş. O da, “Benden önce Ara var, Ozan var; onlar dururken benim sergim olursa ayıp olur” demiş. Bunun üzerine “üçlü sergi olsun” diye karar verilmiş. Her sergiye birimiz gidecektik. Ara Paris’i, Otyam Roma’yı seçti, bana da Viyana kaldı. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarafından Türk fotoğrafçılığı adına yurt dışında yapılmış ilk kültür etkinliğiydi. Serginin afişini üçümüzün birer fotoğrafından birer detay kullanarak Orhan Peker hazırlamış, Ara’nın cami duvarındaki Allah yazılı fotoğrafını, benim namaz kılanlar fotoğrafımı, Otyam’ın da bir balıkçı fotoğrafını kullanmıştı. Allah yazısının ve namaz kılanların olduğu afiş Paris ve Roma’daki sergilerde büyükelçilik çevrelerinin “çok dinsel motifli” eleştirisine uğramıştı. Bu nedenle Viyana sergisinin afişini ben ele aldım, bütünlüğüne zarar vermeyecek şekilde Ara’nın Allah yazılı fotoğrafını bir mavnadan öbürüne atlayan gemici fotoğrafıyla, benim namaz kılanlar fotoğrafımı da tribünlerdeki seyirci kalabalığı fotoğrafımla değiştirdim. Böylece bakanlığı töhmet altında kalmaktan kurtarmış olmuştuk! Bu sergi Avrupa ülkelerinde çok olumlu bir şekilde yankılanmıştı. 

     Fikret Otyam sık sık Doğu’ya, Güneydoğu’ya gidiyor, köy köy mezra mezra dolaşıyordu. Her seferinde gittiği, gezdiği yerlerden insanın yüreğini burkan, gerçeğin abartısız bire bir tanıklığı olan müthiş fotoğraflarla dönüyordu.

    Sözü yeniden Otyam’a getirecek olursak, onun röportaj fotoğraflarındaki amacı kuru kuruya bir sefalet edebiyatı vapmak ve bunu sömürmek değildi. Dünyadan habersiz halkı bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve yönetici kesimini çare bulmaya sevk etmekti. Acelesi vardı. Bir bakıma kaçmaktan kovalamaya vakti yoktu. O zaman internet icat edilmediğinden bayramda seyranda tebrikleşmeler henüz kartlarla yapılıyordu. Rağbet görünce Otyam’ın çarpıcı fotoğrafları, posterlerde ve tebrik kartlarında da boy göstermeye başladı. Tabii günün modasına uygun olarak Ahmed Arif ’in ya da Nazım’ın dizeleriyle birlikte. 

    Fikret Otyam, kendisi de farkında olmadan 1960’larda ve 70’lerde yetişen çoğu amatör bir kesim fotoğrafçı tarafından idol olarak görüldü. Biraz bilinçsizce, gerçekçi fotoğraf sanatının sadece sefalete yönelmekle elde edilebileceği kanısı yaygınlaştı. Hatta ülkemize özgü “sümüklü çocuk fotoğrafı” deyimi de buradan çıkmıştır; fotoğraf sanatındaki ucuz sefalet edebiyatını, slogancı görüşü anlatmak için kullanılır. Bir karikatür görmüştüm, boynunda fotoğraf makinası asılı biri, “Makine aldım, bir aylık kurs da gördüm. Hadi bana sümüklü bir çocuk gösterin” diyordu. Ama Fikret Otyam’ın fotoğraflarının bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Onun fotoğrafları, çilenin içine giren, çileyi yaşayan, gerçekleri görmeyen gözlerin önüne seren bir dünya görüşüne dayanır. 

    Yazdığı kitap serisinin adı gibi, “gide gide” ömür tüketen, hayatı bunca seven ve 89 yıl boyunca tadına vara vara yaşamaya çalışan bir can bu dünyadan göçüp gitti. Kaderin son şutunu kurtaramadan… Sanki yerinden doğrulup, “Şaka yaptım ulan, işlettim sizi” diyecekmiş gibi bir hâl ile… 

    Göçüp gittiğinden beri, kulaklarımda hep sıkça kullandığı “Ben insanları seviyorum arkadaş” tümcesi çınlayıp duruyor. 

  • Baba ocağı, koca ocağı

    Baba ocağı, koca ocağı

    Evlenerek baba evinden ayrılan gelinin ilk günü, bir dizi törensel geleneğin ortaya çıktığı bir tarihi günümüze taşır. Kadınlara bu denli önem veren bir kültürü, salt erkeklerin konumuyla açıklamak ise bize özgüdür.

    Moskova havalimanında Moğolistan’a gitmek için beklerken, İzmir’de okuyan bir Moğol öğrenci ile tanışmıştım. Daha önce tanıştığım Moğollar hep erkekti. Bu genç ise çok hoş bir hanım kızdı. “Türkiye’de yaşarken aile hayatında, kadın-erkek ilişkilerinde en dikkatini çeken şey ne oldu” diye sormuştum. Cevabı “Yaşlılara yeterince saygı gösterilmiyor, ama erkeklere çok hürmet ediliyor” olmuştu.

    Önümde duran “Türk kültüründe Gelinler ve Ocak” adını taşıyan ayrıntılı inceleme yazısı, bana Moğol öğrencinin söylediklerini anımsattı. Yazı, söz konusu incelemenin başlığından görülebileceği gibi gelinlerden bahsediyor. Yazının içindeki ayrıntılı saha çalışması örnekleri hep gelinler ve ocak ilişkisi üzerine maniler, şiirlerle bezenmiş. Bu ayrıntılı ve incelikli çalışma, daha çok günümüzde kırsal kesimde görülen ocak anlayışı etrafında yoğunlaşmakta, arada Sibirya Türklerinden
    de bazı örnekler vermekte. Ocağın mana ve ehemmiyeti konusunda ise tarih devreye girmekte; ortaya konan görüşler, ocağın sahibinin ailede Tanrı’yı sembolize eden baba olduğu belirtilmekte.

    Öte yandan yazarın “ocak” ile ilgili deyimlerden «baba ocağı»na değinmemiş olduğu görülüyor. Ancak baba ocağı, baba açısından söylenmiş bir deyim değildir; bu deyim çocukların ve özellikle kız çocuklarının bakış açısını yansıtır; zira zamanla ocak onların kendi ocağı olacaktır. Eski düğün törenleri, artık yerini «kentsel» törenlere bırakmış görünüyor. Ilgaz dağlarındaki bir köye mensup olan bir dostum, eski düğün törenlerine dair konuşurken şunları aktarmıştı:

    “Düğün öncesi kına gecesinden sonra, herkes özel giysilerini giyip gelin evine gider. Erkekler de kendi aralarında toplanır. Ayrıca kız evine getirilmiş yemekler erkeklere gönderilir. Erkekler yedikten sonra, “artık gelini hazırlayın» derler, kadınlar da gelinin «başını düzmeye” başlar. Baş düzerken, gelinin sağdıcı geline abdest aldırır, sonra gelini herkesin ortasına getirir. Köye özel giysileri getirirler. Önce «taç» konur, sonra tacın üzerine «Fadimeanne çöküsü» (bazlama büyüklüğünde dışı kumaş) koyarlar ve üzerine beyaz başörtüsü bağlarlar. Sonra genelde kırmızı şalvar, üzerine de üçetek, onun üzerine «salta», yani cepken giydiriler. Hepsinin üzerine kırmızı kuşak bağlarlar. Onun üzerine de «duvak kuşağı» (büyük bir gri, yeşil, kırmızı, kahverengi çizgili bir kumaş) örterler. Atalardan kalmış olan bu kumaştan köyde sadece bir tane vardır ve köyün özel bir yerinde saklanır. Kim gelin olursa, ona örterler. Bu örtünün üzerine başörtü büyüklüğünde iki tane «al» örterler. Ellerine de akşamki «kına çulları» bağlanır. Gelin bir müddet annesi, kardeşleriyle helalleşir, sarılıp ağlarlar, sonra da evin erkekleri ile kardeş, baba ile helalleşir.

    Daha sonra kızın erkek kardeşi ve babası, kızın kollarından tutup (koltuklayıp) kapıya kadar getirirler. Erkek tarafı, süslenmiş bir at getirir; bu köyün en iyi atıdır. Kapıda erkek tarafı oğlanın babası, kardeşleri, yani yakınları gelini ata bindirir. Birisi atın dizgininden, iki kişi yerden yürüyerek gelini (düşmesin diye) kolundan tutar. Gelini cami önüne götürürler. Üç defa camiye selam verdirirler, yani at üstündeki gelin başını üç defa sallar. Su üzerinden geçerken, geline ekmek verip rızkı bol olsun diye suya attırırlar; sonra tekrar oğlan evinin kapısına kadar getirirler.

    Gelini indirip eline su dolu bir ibrik verirler. Gelin suyu döke döke odaya kadar gelir. Eve (yani odasına) girene kadar su bitmiş olur. İbriği yere bıraktıktan sonra, odadaki ocağın arka duvarına üç sefer tekme vurdururlar. Bazılarında duvar göçer, bazılarında göçmez. Gelinin ocağı teptiği oda, aslında ekmek evidir ve bereket olsun diye tören burada yapılır. Tekmeledikten sonra gelini kız evinden gelmiş olan çeyiz sandığının üzerine oturturlar. Kaynana hoş geldin yemeği yapar, odadaki erkek tarafının komşuları damat gelinceye kadar oynarlar. Sonra da nikah kıyılır”.

    Bu anlatıda gelinin ocağa uzaktan saygı göstermek yerine, tekmeleyecek kadar sahiplendiğini görürüz. Su üzerinden suya ekmek attırılması da bizi İslâmiyet öncesi su kültü anlayışına götürür. İşin ilginç tarafı, burada “su ecesi”ne ekmek, başka yerlerde iğne-iplik atanlar hep kadındır. Su ecesini besleyenler kadınlardır.

    Kadınlara bu kadar önem ve yer veren bir kültürü, erkeklerin konumları ile açıklamak herhalde ancak bize mahsustur diyeceğim.

  • Güzellerin başına çuval geçirdiler!

    Güzellerin başına çuval geçirdiler!

    25 Ağustos 1971’de Moda Plajı’nda düzenlenen “En Güzel Bacak” yarışması çok renkli görüntülere sahne olmuş. Birincinin İtalya seyahati kazanacağı, 24 genç kızın “bacak güzeli” olmak için yarıştığı yarışmada, ikinci tura 12, final bölümü olan üçüncü tura 6 genç kız kalmış. Jüri üyelerinin katılımcıların yüzlerinden etkilenmemesi için yarışmacılara epey komik görünen, ilkel kukuletalar giydirilmiş.

    Yarışmacıların önce toplu halde jürinin önünden geçmesi istenmiş. Ardından yine toplu halde jüri masasının karşısına dizilen masaların üzerinde ayakta duran ve bacak bacak üstüne atan yarışmacılar son olarak aynı şeyleri bir kez de tek başlarına yapmışlar.

    Yarışmayı 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, -yıllar sonra ünlü bir işkadını olacak- 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci, 17 yaşındaki Nilgün Polat da üçüncü tamamlamış. Birinci Neşe Ersoy sınavları olduğu, ikinci Sema Küçüksöz çalıştığı işyerinden izin alamadığı için birincilik ödülü olan İtalya seyahati üçüncü Nilgün Polat’a kalmış.

    Geleceğin ünlü işkadını ikinci oldu Bacak Güzeli Yarışmasını 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci (sağda), 17 yaşındaki Nilgün Ersoy da üçüncü tamamlamış. Sema Küçüksöz 1990’lı yılların sonunda Güneydoğu’ya yaptığı yatırımlarla tanınan ünlü bir işkadını olacaktı.

    Jürideki iki erkek ve dört muhabir dışında hiçbir erkeğin yarışma alanına girmesine izin verilmemiş ancak bazı fotoğraflarda erkek meraklıların da yarışmayı denizde sandalların üzerinden izlediği görülüyor.

    EMRET KOMTANIM!

    Asabi paşadan ahlak dersleri

    Kurtuluş Savaşı’nda binlerce silahın Anadolu’ya nakledilmesini sağlayanlardan olan, dönemin hatıralarında Mitralyöz Binbaşı Cemal Bey olarak geçen Ömer Cemal Karabekir, generallikten emekli olduktan sonra dini içerikli kitaplar yazmaya başlar. “Dini itikâdı noksan olanın aklı da, ahlâkı da noksandır. O sebeple hâl ve hareketlerine katiyyen kulak asılmamalıdır” diyen İslâmcı paşanın kitaplarını ilginç kılan özellik, bazı yerlerde fena halde sinirlenmesi ve ağzına geleni söylemesidir.

    İÇKİ İNSANI HAYVAN YAPAR

    Sponsorunun adı kapakta “Tabettirip cemiyete hediye eden madeni eşya ve emaye fabrikası sahibi bay Sıtkı Bütün” diye zikredilen bu kitapta yazar, içkinin neden bir “fenalık” olduğunu, “Garp memleketlerinde geçirdiği yedi yıl”da yaptığı gözlemler ve edindiği bilgilerle açıklamaya çalışmış.

    Yazara göre “insanı hayvan derecesine indiren” içki, Avrupa ülkelerinde nispeten adam gibi içilse de maalesef bizde “saçma ve münasebetsiz” bir şekilde tüketilmektedir. Fransızların yemekte sadece yarım kadeh şarapla yarım kadeh suyu karıştırıp içtiğini öne süren yazar “Almanlar ise gazinoya gidince bir bardak bira içer. Fazlasını içmez” gibi pek isabetli görünmeyen bir gözlemini de aktarmış. “Bütün Avrupa’yı dolaştım, içkilerin en fenası olan rakı denen illete de, saatlerce meze yiyip rakı içilen meyhane denen sakil yerlere de rastlamadım” diyen yazarın en tartışmalı iddiası ise şu: “1740 senesinde Almanya’da yaşamış ayyaş bir kadının iki asır zarfında meydana gelen 834 torunu dikkatle incelenmiş, bunların 106’sının gayrımeşru çocuk, 142’sinin dilenci, 61’inin düşkün, 76’sının suçlu ve 181’inin de fahişe olduğu tespit edilmiştir. Beşinci nesil kız torunların tamamı fahişe olmuştur”.

    FİTNE VE FESATÇILARI ÖLDÜRÜNÜZ

    Yazar bu eserinde fitne ve fesadın bir ülkede muhalefetler husule getirdiğini, bu durumun milleti partilere böldüğünü, bu partilerin birbirine düşman olabildiğini ve kan dökülmesine yol açabildiğini söylüyor. Fitne ve fesat, bazen de iki veya daha fazla milletin arasını bozup, dünyanın tadının tuzunun kaçmasına da yol açıyormuş.

    “Fitne ve fesat yapar kimseye alçak ve namussuz nazarı ile bakılır” diyen yazar bu kişilerin yarattıkları fitnenin boyutuna göre gerekirse öldürülmesi gerektiğini savunuyor: “Bu gibilerin vücudlarını dünyadan kaldırmak lazım geldiğini Cenabı Allah emrediyor. ‘Bunların boyunlarını vurunuz, yahut bunları asınız, eğer kabahatleri bu kadar ağır cezayı icap ettirecek değilse bir ellerini ve bir ayaklarını kesiniz. Daha zayıf bir kabahatse sürünüz veya hapsediniz’ diyor”.

    EYY ASKER KAÇAĞI

    Emekli general Ömer Cemal Karabekir bu kitabının ilk bölümünde önce yalanın neden bir “fenalık” olduğunu Kuran-ı Kerim’den alıntılarla açıklıyor ve arkasından yalancı tiplerine örnekler verip değerlendirmeler yapıyor.

    Yalancı tipine verdiği ilk örnek, “Şarap neden haram olsun? O da Allah’ın nimeti değil mi” türünden, “Müslümanları kandırmak için yalan söyleyenler”. Yazar bu tip yalancıları “izansız, irfansız ve ahirette felah bulamayacak, selamet ve saadet yüzü görmeyecek kimseler” olarak tanımlıyor. İkinci örnekte, vergi kaçırmak için yalan söyleyenler var. Bunları “budala, dinen zayıf ve vatansız” diye nitelendiren yazar, üçüncü olarak askerden kaçmak için yalan söyleyenleri örnek veriyor. Paşa, asker kaçaklarına o kadar öfkeleniyor ki, insan aktif görevdeyken eline asker kaçağı düştüyse muhtemelen derisini yüzdürmüştür diye düşünmeden edemiyor: “Bunlar Allah indinde en büyük günahkâr, insanlar yanında en büyük alçaklardır. Vatan haini, âciz, namussuz, haysiyetsiz, şerefsiz, dinsiz, hayasız, sağlam Müslüman ve Türk kanından gelmemiş, sahtekâr, münafık ve südü bozuk kimselerdir”.

    AKILSIZ KUMARBAZLAR

    İlk cümlesi “Kumar oynayanlar akılsızdır” olan kitabın ilk bölümünde yazar kumarbazların cıvalı zar ve işaretli iskambillerle dolandırıldığını öne sürüyor. Yazara göre hilesiz kumar mümkün değildir zira kumarın kendisi hiledir.

    İkinci bölümde ise kumarı hırsızlıkla karşılaştırmış yazar: “Mesela bir hırsız yol kesip yolcuları soyar. Ama hırsızlık mağduru kişi, ‘Beni soydular ben de gidip hırsız olup başkalarını soyayım’ demez. Kumarda ise cıvalı bir zar ya da işaretli iskambille elindekini avcundakini kaybeden kişi, kaybettiklerini geri almak için yanıp tutuşmaya başlar. Bu nedenle tekerrür eder. Yani hırsızlıktan daha fena bir haldir”.

    Müslümanların, Hıristiyanlara ait bir adet olan yılbaşı gecesinde kumar oynamasını ve bunu adeta “bir vazife-i medeniyye ve milliye imiş gibi icra etmesi” ise çok büyük bir kabahattir. Hele kadınların evlerde toplanıp kumar oynamaları kadar “içtimaî ahlâk ve terbiyeye mugayir ve dine muhalif bir hâl, kusur ve kabahat, soysuz ve çirkin bir şey” tasavvur edilemez.

    HA CİNAYET HA ZİNA

    Zinayı “Hayvanca bir zevkin yerine getirilmesi için gayri meşru bir surette vukua gelen birleşmeler” diye tanımlayan yazara göre “zina yapan erkeğe zanpara, kadına orospu denilir”.

    “Zinacı erkek aldığı maaşı orospularla yemeğe alışmıştır. Bu sebeple mesleki görevlerini yerine getirmez. Suistimal ve hırsızlığa meyillidir” diyen Karabekir, ilerleyen bölümlerde zinayı bir çeşit cinayet olarak gördüğünü anlatıyor: “Zina cinayettir çünkü zina yapan erkekler vücutlarındaki mayei hilkâti, çocuk yapmaya mahsus tohumları meşru ve mahfuz, temiz ve münbit bir tarlaya atacağına, gayrı meşru ve gayrı mahfuz yani herkesin girip çıkmasına ve çiğnenmeye müsait, pis ve murder, çirkâp ile dolu bir tarlaya atar. Bu bir cinayettir. Kendi neslini kendi elinle boğmadır”.

    Oysa zina yapmak yerine aile teşkil etme yoluna gidilirse “Millet ve memleketin nüfusu artar. Bu suretle din, devlet ve memleketi müdafaa edecek erlerin çoğalmasına” hizmet edilecektir.

    ÖLMÜŞ KARDEŞİNİ YEMEK GİBİ

    Yazar bu eserinde zem ve gıybetin, yani kötüleme ve dedikodunun fenalıklarını anlatıyor. “Kuranı Kerim’e göre bir şahsın bulunmadığı yerde onun kötülüklerini fenalıklarını söylemek, onun şeref ve haysiyetine saldırmak, ölmüş kardeşinin kokmuş ve kurtlanmış etlerini iştahla yimek kabilinden bir canavarlıktır” diyen yazara göre, gayrımeşru bir teşebbüsü bozmak için yapılan dedikodu ise gıybet sayılmaz. Örneğin bir suçu, ihbar etmek, bir millet ve din düşmanının yaptıklarını mahkeme karşısında anlatmak gıybet değildir.

  • Dövüş ve ibadet ve ılımlılık

    Dövüş ve ibadet ve ılımlılık

    Sanıyorum ki tarih boyunca değişmeyen kurallardan biri de her yasanın arkasında bir hikâye yattığı gerçeğidir. Fi tarihine ait bir yasada çiftlik hayvanlarıyla evlenmenin yasaklandığını ve mandasıyla, sığırıyla evlenenlerin cezalandırılacağını okuduğumuzda, bu bize o tarihte cezalandırıldığı için kimsenin çiftlik hayvanlarıyla evlenmediğini değil; tam tersine birilerinin artık niyeyse keçi ya da tavuklarının dest-i izdivacına talip olduklarını gösterir. Yasa her zaman fiili izler. Bu yüzden örneğin ülkemizde geyiklere içki içirmek özel olarak yasaklanmış değildir ama Alaska’da geyiklere içki içirmek zinhar yasaktır. Demek soğuğun pençesinde tir tir titreyen Alaskalı kardeşlerim yalnızlıktan geyiklere bile bir kadeh ikram etmektedir. Tabii Alaska’da da alkollü içkilerde bu kadar vergi olsa, bu kanuna gerek kalmayabilir, ayrı.

    Buradan hareketle hemen tüm dinlerin başlıca emirlerinden birinin “öldürmeyin” olması da bu emri vermeyi gerektiren bir durum olduğunu gösteriyor. Ve “öldürmeyin,” diye buyuran dinlerden de ilk akla geleni Budizm. Tabii ben şimdi burada bütün bir Budizm dünyasını genelleyerek Budizmofobi falan yaratmak istemem. Ama eğri oturup doğru konuşalım, muhtemelen daha çok hippilerden öğrendiğimiz için olacak, Budizm’i genellikle diğerlerinden ayırıyor, daha ağırbaşlı, güleryüzlü ve şiddete karşı bir karaktere sahip zannediyoruz. Fakat hasmınızı eşek sudan gelene kadar dövme sanatı olan kung-fu gibi metodlardan ninjalığa, samuraylığa kadar bir dizi şiddete dayalı kavram Budizm’le yakından bağlantılı. Valla çoğunluğunuzun aklına Budizm dendiğinde komün halinde yaşayan hippiler ya da “Ben sadece bitki çayı içiyorum,” diyen beyaz pantolonlu adamlar gelebilir ama benim aklıma önce dayak geliyor. Zaten tapınağında ibadet diye kung-fu yapılan bir din hakkında nasıl başka türlü düşünülebildiğini de ayrıca merak ediyorum. Kısık sesle olsa da Budizm de tarih boyunca, birçok diğer benim aklımın almadığı kozmolojik, teolojik başlığın yanı sıra, bu şiddete meyyal özellikleri yüzünden eleştirilmiş. Seslerinin kısık çıkmasının en önemli nedeni karate, kung-fu yapan adamları eleştirmenin çok akıl kârı olmaması olabilir. Şimdi ne yalan söyleyeyim, Çin işgali öncesi Tibet’te olsam, “Arkadaş, bütün gün oturuyorsunuz, bizim kesemizden besleniyorsunuz, kıç kadar ülkeyiz 6500 tane tapınak kurmuşsunuz. Kölelik desen var, serflik desen var, bir faydanızı da göremedik?” demeye çekinirim.

    Başta da söyledik, her Budist karateci, her Budist samuray değil. Zaten ılımlı Budistlere bakacak olursanız, gerçek Budizm bu da değil. Örneğin, Çin’i köşeye sıkıştırsın diye, yabancı istihbarat servislerinden yüzbinlerce dolar aldığını kendisi de kabul eden 14. Dalai Lama da ılımlı Budistlerden ve zaten Batı dünyasına Budizm’in tek yönlü, sadece şiddet karşıtı barışçıl yanlarını aktaran arkadaşların başında geliyor. Tıpkı heavy metal’in yalnızca bir müzik değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi olması gibi, Budizm de yalnızca bir din değil, aynı zamanda bir kendini bulma, arınma metodu olarak takdim edildi. Herhalde bu yüzden olsa gerek, ne zaman Budistler bulundukları topraklarda azınlıkta olan Müslümanlara, Han Çinlilerine falan saldırsalar kulaklarımıza inanamadık.

    Ben kendi payıma en ılımlı Budist’te bile her an karate yapabilme potansiyeli görüyorum. Ama şu da var, yazdıklarımdan ötürü bana kızsalar bile, uçan tekmeyle girişmeyeceklerine neredeyse eminim. O kadar fark da olsun artık.

  • Kötüler ölmez şeytan yenilmez

    Kötüler ölmez şeytan yenilmez

    Dedem Abdülaziz Azer Bey’in dosyalarındaki akıl almaz hikayeleri okurken onun, babamın iddia ettiği gibi “Şeytan’ın ta kendisi” değil, ama belki Şeytan gibi zeki, mizah duygusu güçlü bir amatör hikayeci olduğu kanaatine varmıştım. Başlangıçta büyük bir merakla okuduğum vakalara karşı ilgim de, açıkçası zaman içinde azalmış, kanımca tümü dedemin hayal ürünü olan o tuhaf biyografilere daha az göz atar olmuştum. Günlerden bir gün, haftasonları dışında sinek avlayan kitapçı dükkanımızda kasanın arkasındaki yerimi almış, yayınevi sipariş listelerini doldurmaktayken Halim geldi. Onu, dedemin evrakını bana teslim ettikten sonra ilk görüşümdü. Hoş geldin beş gittin muhabbettinden sonra baklayı çıkardı ağzından. “Dedenin notlarıyla ilgili bir kitap yazmayı düşünüyorum.”

    “Öyle mi?” Açıkçası biraz canım sıkılmıştı bu işe. Bir kere özel notlardı onlar, ikincisi bu hatırat, eser ya da adına ne diyecekseniz, kamuya açılacaksa, bunu yapmak ondan ziyade bana düşerdi. Ne de olsa, benim dedem benim kararım!

    “Öyle,” diye heyecanla onayladı Halim. “Şimdiden yayınevleriyle görüşmeye başladım.”

    “Yazarlığın olduğunu bilmiyordum,” dedim. “Göründüğü kadar kolay bir iş değildir.”

    “Benim bir şey yazmama gerek yok ki,” dedi Halim gözleri parlayarak. “Belki küçük bir giriş ve sonuç yazısı, sonra sözü İblis’e bırakacağım. Ö-hm, afedersin, dedene yani.”

    “Girişi az çok tahmin edebiliyorum,” dedim. “Finali nasıl olacak peki? Psikiyatrik analiz falan gibi bir şeyler mi?”

    “Alakası yok,” dedi başını iki yana sallayarak. “Bu kitap fikri aklıma düştükten sonra Abdülaziz Azer Bey’in akıbeti hakkında küçük bir araştırma yaptım ve beklediğimden çok daha fazlasını buldum.”

    “Mesela?”

    “Mesela mezarını.” Dedemin çoktan ölmüş olacağını elbette tahmin etmekteydim ama bu gerçekle yüzleşmek yine de beni biraz sarsmıştı. “Sana verdiğim dosyalar arasında, şu başhekimle ilgili olanı okudun mu? Profesör Ömer Ali vakasını?”

    Herhalde sıkıntımı anlamış konuyu değiştirmek istiyor diye düşündüm. “Kendi kendine lobotomi yapan doktor,” dedim.

    “Görünüşe bakılırsa yetkili bazı makamlar bu işi bizzat Abdülaziz Azer Bey’in yaptığından kuşkulanıp hakkında bir soruşturma başlatmışlar.”

    “Ciddi misin sen? Yani gerçek miymiş o olay?”

    “Elbette,” dedi Halim. “Her neyse, tahkikat sürerken deden bir anda ölüvermiş. Bir gece yarısı hastabakıcılardan biri, Abdullah adında bir tanesi, kendi ifadesine göre, gece yarısı kontrol etmek için yanına gittiğinde öldüğünü fark etmiş.”

    “Pek de parlak bir final sayılmaz?” dedim. Biraz hoşuma mı gitmişti bu durum ne?

    “Dinle hele,” diye sürdürdü Halim. “Sağlığı bu kadar iyiyken, tam bu kritik zamanda pat diye gidivermesi yeni kuşkulara sebebiyet vermiş. Savcı suçlu çıkacağını anlayınca, dedenin intihar ettiğinden kuşkulanmış. Vücudunda buna yol açabilecek görünür bir iz olmadığına göre, ölümcül bir enjeksiyon ihtimalini düşünmüş. Elbette bunun için birinden yardım alması gerekiyormuş… Velhasılı araştırmayı derinleştirince, bu Abdullah denen hastabakıcıyla dedenin son dönemde epeyi sıkı fıkı olduğunu keşfetmişler. Dahası bütün cenaze işlerini falan da Abdullah’ın yürüttüğü, cenazesi toprağa verilene kadar da mevtanın başından ayrılmadığı ortaya çıkmış.”

    “Bir dakika,” diye girdim araya. “Yani kendisini öldürmesi için hastabakıcıyı mı ayartmış?”

    “Savcı böyle düşünmüş, evet. Netice itibariyle otopsi için mezarının açılmasına karar verilmiş.”

    “Ne bulmuşlar peki?”

    “Kitabın finalini,” diyerek pat diye önüme sarı bir zarf koydu Halim. Boş gözlerle bakıyordum. “Deden mezarında yokmuş.”

    Titreyen ellerle zarfı açıp içindekileri çıkarttım. Bir fotoğraf ve aynı kendisine ruhunu satmaya gelenler için doldurduğu türden, altı kanla imzalanmış bir sayfa ve sayfanın üstünde tek bir sözcük: YAŞIYORUM.

  • Korsanların içkisi, kölelerin tesellisi

    Korsanların içkisi, kölelerin tesellisi

    “Ölünün sandığında onbeş kişiydik, yo-ho-ho ve bir şişe rom!” dizeleriyle 1883’te Define Adası’na konu olan ‘rumbullion’ 18. yüzyılda Afrika’nın köle sahilinde altından daha fazla kabul görüyordu.

    Cordoba’yı 1. yüzyılda uygarlığın merkezi yapan Arapların dünyaya, astronomi, matematik, tıp ve felsefenin yanı sıra, bir armağanları daha olmuştu: damıtma tekniği. Bu teknik bir dizi yeni içkinin üretimini mümkün kıldı. Damıtılmış içkilerin zuhur edişi yeni deniz rotalarının keşfiyle aynı zaman dilimine denk gelir. Kaşiflerin amacı, Arap tekelinde bulunan baharat ticareti için yeni deniz yolları bulmaktı. Atlas Okyanusu’ndaki adalar o zamanın çok değerli bir başka ürünü olan şeker kamışı için uygun bir ortam sunuyordu. Yetiştirilmesi su ve yoğun işgücü gerektiren bu bitki için Portekizliler çok geçmeden ürün takası ile Afrika’dan köle satın almaya başladılar. 1500’lere gelindiğinde Madeira dünyanın en büyük şeker ihracatçısı konumuna gelmişti. Christoforo Colombo’nun Yeni Dünya’yı keşfiyle şeker üretiminde köle kullanımı dramatik bir artışa geçti.

    HMS Royal Sovereign , 1896. Güvertede romlar kayıtlara işlendikten sonra, her bir denizciye birer maşrapa (yaklaşık 70 ml) pay edilirdi. Rom etiketlerine kölelerin neşeli(!) hayatlarını yansıtmak dönemin modasıydı (altta).

    Afrikalı köle tacirleri alışverişte kumaş, deniz kabukları, metal kaseler, sürahiler ve bakır levhalar kabul ediyordu. Ama bunlardan daha çok talep edilen mal sert alkollü içeceklerdi. Önceleri sert Portekiz şaraplarını, daha sonra da konyağı keşfettiler. Tacirler arasında sert içkilere sahip olmak bir prestij unsuru haline gelmişti. Yerel dilde buna “dashee” ya da “bizy” deniyor ve pazarlığa başlarken hediye olarak sunulması gerekiyordu.

    Derken 1647’de İngiliz denizci Richard Ligon, Batı Hint Adaları’nda Barbados’a ayak bastı ve şeker kamışı ekti. Şeker pekmezi olan ‘melas’tan kuvvetli bir içecek yapımı da ilk defa burada geliştirildi. Ligon ortaya çıkan içeceğe “şeytan-öldüren” lakabını uygun gördü. Tadı pek güzel değildi ama çok sertti. Üstelik çok ucuzdu, şeker üretim miktarını etkilemiyordu ve yolda bozulmuyordu. Güney İngiltere argosunda “it dalaşı” anlamına gelen ve körkütük sarhoş olanların gecenin sonunda yaşadıklarına gönderme yapan ‘rumbullion’, nam-ı diğer rom böyle doğdu.

    Cephede rom Literatüre SRD olarak geçen İngiliz rom testileri, Çanakkale Savaşı da dahil, İngilizlerin katıldığı pek çok savaş cephesinde

    Afrika’dan getirilerek Batı Hint Adaları’ndaki şeker plantasyonlarında çalıştırılan, satılan kölelere alıştırma sürecinin başında rom veriliyordu. Düzenli rom içmeye alıştırılan köleler zorluklara dayanıyor ve kötü kaderlerinin acısını unutmak için içiyorlardı. Rom toplumsal kontrolün etkili bir aracı oluvermişti. Fare yakalayan ya da pis işleri yapanlara fazladan rom veriliyordu. Kendini iyi hissetmeyen kölelere bir fincan rom verilince ilaç yerine bile geçiyordu. Denizciler arasında da tutulan rom, ilk önce Karayipler’deki Kraliyet Donanması’nda denizcilere verilen biranın yerini aldı. Bir yüzyıl içinde donanmanın en sevilen içkisi olmuştu. Gemilerde başıbozukluğa neden oluyor diye sulandırılarak verilmesi için bir karar çıkarıldı ama gemilerdeki bayat su içeceğin tadını bozuyordu. Bu nedenle kararı çıkartan Amiral Edward Vernon içkiye şeker ve limon suyu eklenmesini akıl etti. Bu ilkel kokteyl, amiralin hep giydiği su geçirmez, muşamba benzeri paltonun ismiyle anılır oldu: “Old Grog” ya da kısaca “grog”.

    İngilizlerin 18. yüzyılda denizlerdeki üstünlüklerinde grog’un rolü büyük oldu. O zamanlar denizciler arasında en büyük ölüm nedeni, C vitamini eksikliğine bağlı iskorbit hastalığı idi. 1795’te roma katılması zorunlu hale gelen limon suyu sayesinde İngiliz denizciler, kendilerine şarap verilen Fransız ve İspanyol rakiplerine göre çok daha sağlıklı durumdaydılar. 1805’teki Trafalgar Deniz Savaşı’nı kazanmalarında, “limoni”ler (“limeys”) olarak anılan İngiliz denizcilerinin performansının rol oynadığı söylenir.

    Peki ne oldu da sömürge döneminin ve Amerikan Devrimi’nin baş içkisi rom giderek gözden düştü? Amerika kıtasının içlerine doğru yol alan yerleşimciler tahıldan damıtma yolu ile içki yapmayı biliyorlardı. Dahası melas ticareti savaş süresince sekteye uğramıştı ve denizi seven romun iç bölgelere taşınması fiyatını yükseltiyordu. Viskiyse basit bir düzenekle her yerde her zaman yapılabiliyordu. Yazıya başlarken Arapların damıtma tekniği için “dünyaya armağanları” demiştik ama silahın, ateşli hastalıkların ve sert içkilerin Yeni Dünya düzeni kurulurken milyonlarca insanın köleleştirilmesinde, yer değiştirmesinde rol oynadığını unutmamak gerekiyor. Rom, küreselleşmenin başlangıcının sıvı halini temsil eden bir içecek olarak, keşifler çağının ve köle ticaretinin simgesi, “acıların içeceği” olmuştur desek yalan olmaz herhalde.

    Mojito: Romun yazlık hali

    10 taze nane yaprağı

    2 tatlı kaşığı esmer şeker

    1 misket limonu

    5/6 cl rom Soda

    Limonu altı parçaya bölün. İçkiyi sunacağınız bardağın içinde, nane ve şekerle birlikte, bir tokmakla hafifçe ezin. Üzerini buz kırığı ile doldurup romu ekleyin. En son sodayı koyun. İyice karıştırın. Afiyet olsun.

  • Dönemin gazetelerinde Çanakkale muharebeleri

    Dönemin gazetelerinde Çanakkale muharebeleri

    Koloğlu’nun çalışması, savaşın ilk yıllarında özellikle Osmanlı kamuoyundaki atmosferi yansıtması bakımından önemli bir kaynak kitap.

    Gazeteci-yazar Orhan Koloğlu’nun Çanakkale Muharebelerinin 100. yılında yayımlanan araştırması, 1915’in Osmanlı ve dünya basınında savaşla ilgili yer alan önemli haberleri biraraya getiriyor.

    100. yıl münasebetiyle, malum birçok kitap basıldı, bir dizi etkinlik gerçekleştirildi, filmler, diziler yapıldı, yapılıyor. Ancak bunların arasından kaçı geleceğe kalacak, kaçı sonraki kuşaklar için bir kaynak eser olacak, hangileri Çanakkale mirasının bir parçası olacak diye sorulursa, cevap “pek azı”dır. Nedeni de ortada. Bunların çoğunluğu para-şov ekseninde ortaya konmuş, değersiz, itibarsız, yalan-yanlış işler. Koloğlu’nun kitabı ise, sadece Çanakkale tutkunları için değil, tüm okurlar için kütüphanelerde bulunması gereken bir kıymet yaratıyor.

    Yazar öne çıkan haber, fotoğraf ve karikatürleri aktarmakla, alıntılamakla yetinmiyor, aynı zamanda bunların dönemin atmosferi ve yaklaşımı içerisinde nasıl bir anlam taşıdığını da kısa notlarla okura sunuyor. Osmanlı tarafında hem orduda hem de basında gayet sıkı şekilde uygulanan savaş sansüründen de bahsediliyor; “savaşın özellikle ilk iki yılında hep zafer şarkıları tekrarlatılmıştır” denerek, bizde çıkan haberlerin bu bilgi ışığında değerlendirilmesi hatırlatılıyor.

    Kitabın içinde yer alan İngiliz, Avustralya ve Fransız basınında çıkan kimi haber ve görüntüler, dönemin İtilaf basınını anlamak yolunda genel bir fikir vermesi bakımından faydalı. Ancak özellikle bizim Osmanlı basınında yer almış ve benim gibi eski Türkçe bilmeyen Çanakkale sevdalılarının bile okuyup anlayamadığı ‘Karagöz-Hacivat temalı karikatürler’, kitabın en keyifli ve değerli bölümlerini oluşturuyor. Orhan Koloğlu ileri yaşını hiçe sayarcasına genç ve aktif, araştırma ürünü orijinal eser üreten, “popülarite” gibi zamane hezeyanlarına gülüp geçen, sponsorsuz, desteksiz çalışan, tek başına bir yazar. Beri tarafta ise devlet veya özel kuruluşlardan alınan ciddi paralarla, devşirme ve kes-yapıştır tarzı, güzel ambalajlı ama bayat hamaset üretenler var. Neyse ki genç nesil bu durumun bizden daha çok farkında.

    Koloğlular devam ettikçe, Çanakkale ruhu da yaşayacak.

    Karagöz ve 18 Mart deniz zaferi Dönemin mizah dergisi Karagöz’de yayımlanan karikatürde 18 Mart deniz muharebesine atıfta bulunan kahramanımız şöyle diyor: “ Gördün mü Kikirik (O dönem İngilizler için kullanılan lakap) cenapları? Kalbimiz din ve imanla dolu! Bir hamlede üçü birden gitti. Amiral kıçı kırık cenaplarına bizden ilk selam olsun. Hiç şüphe etme bunun arkası da var”.
  • Ulusal kimliğin inşasında anıtmezar mimarisinin rolü

    Ulusal kimliğin inşasında anıtmezar mimarisinin rolü

    Anıtkabir’in Ötesi adlı kitap, Atatürk’ün ölümünün ardından naaşının ziyarete açıldığı yerler ve bunlar arasındaki nakil törenlerinin Türk ulusal kimliği ve hafıza inşasına nasıl katkı yaptığı sorusunun cevabını arıyor.

    Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de vefatının ardından naaşı farklı yerlerde kaldı ve halkın ziyaretine açıldı. Vefat ettiği Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatak odası, Sarayını Muayede Salonu’ndaki katafalk, Ankara’daki resmi cenaze töreni için Bruno Taut’un tasarladığı katafalk, Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabir ve Anitkabir. Florida’daki Ringling College of Art and Design’da mimarlık ve tasarım tarihi dersleri veren Christopher S. Wilson’ın Anıtkabir’in Ötesi: Atatürk’ün Mezar Mimarisi – Ulusal Belleğin İnşası ve Sürdürülmesi adlı kitabı, Atatürk’ün naaşının tutulduğu bu yerleri, cenaze törenlerini, Anıtkabir’in inşasını, muhafazasını ve kurumsallaşmasını inceliyor.

    Çalışmada yanıtı aranan asıl soru, Atatürk’ün naaşı için hazırlanan beş yapı ve bunlar arasındaki nakil törenlerinin, ulusal kimlik ve ulusal hafıza inşasına ne ölçüde katkı yaptığı sorusu.

    Anıtkabir inşaatı sürerken…

    Kitapta, inşaatına 1943’te başlanan ve 10 yıl süren Anıtkabir’in yerinin seçilmesi tartışmalarına da yer veriyor. Yer seçimi konuşulurken önce akıllara Atatürk’ü hatırlattığı için Atatürk Orman Çiftliği gelmiş. Ancak çiftlik ürünlerinin satıldığı dükkanlar, gece kulüpleri ve çay bahçeleri olduğu için mozolenin ciddiyetini zedeleyeceği için kabul görmemiş. Gençlik Parkı da hem aynı gerekçeler hem de kentin en alçak noktası olduğu için “yetersiz” bulunmuş. Atatürk Ankara’ya geldiğinde ikamet ettiği ilk yer olan Ziraat Mektebi’nden 1940’lardakentin 10 kilometre uzağında olduğu için vazgeçilmiş. Ankara merkezindeki en yüksek tepe olan Ankara Kalesi’nin Kabul edilmeme sebebi ise Türkiye’nin cumhuriyet öncesini çağrıştırmasıymış. Sonunda, o dönemde şehrin neredeyse her noktasından görülebilen ve adını üzerine kurulu meteoroloji istasyonundan alan Rasattepe gündeme gelmiş ve kabul edilmiş.

    Yazar, hepsi “büyük” devlet adamlarının ölümünün ardından kendilerine minnettar ulusları tarafından inşa edilen Moskova Kızıl Meydan’daki Lenin Mozolesi, Hanoi’deki Ho Chi Minh Mozolesi, Pekin’deki Mao Mozolesi ve Dallas’taki Kennedy Anıtı ile Atatürk’ün mezar mimarisi (bilhassa mozolesi) arasındaki benzerliklere de değiniyor.

  • “Bizler devrimin kirli emekçileriydik”

    “Bizler devrimin kirli emekçileriydik”

    Sovyetler Birliği’nin en korkunç yılları Stalin döneminde, istihbaratın en acımasız servislerinden biri olan Özel Görevler Dairesi’nde çalışan Pavel Sudoplatov’un anıları birçok karanlık olaya ışık tutuyor.

    Pavel Sudoplatov (1907- 1996), 1930’lu ve 40’lı yıllarda Sovyetler Birliği istihbaratında çalışmış önemli bir NKVD subayı. Önemli biri çünkü, sonradan KGB’ye dönüşecek NKVD’nin adı kanla, zehirle, infazlarla, provokasyonla ve terörle anılan Özel Görevler Dairesi’nde çalışmış, 1941’de bu karanlık dairenin başına geçmiş.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Joseph Stalin

    En bilineni Troçki’nin öldürülmesi olan sayısız suikasti örgütleyen, Nazilere karşı birçok farklı bölgede gerilla savaşı planlayan, Soğuk Savaş’la birlikte ABD ve İngiltere’ye karşı nükleer casusluk faaliyetini başarıyla sürdüren Sudoplatov, Stalin’in gözüne girmeyi de başarmış bir isim. Bir bölümü doğrudan Stalin’in emriyle gerçekleştirilen bazı infazlarda bulunmuş, bazen emir vermiş, bazen organize etmiş, bazen de kendi ifadesiyle “infazların doğal ölümler gibi görünmesini sağlamış”.

    Sudoplatov’un Türkçesi geçen ay Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ve “Adım Pavel Anatoliyeviç Sudoplatov. Muhtemelen bu adı daha önce hiç duymadınız. Gerçek kimliğim 58 sene boyunca Sovyetler Birliği’nin en iyi saklanan sırlarından biri olduğundan, okuyucularımdan böyle bir şey beklemiyorum” diye başlayan anılarını farklı kılan, yaşadıklarını serinkanlı biçimde yazıya dökebilmiş olması. Birkaç yerde -doğrusu o da yarım ağızla- pişman olduğunu söylüyor ama bu pişmanlık geçmişi mahkum etmek ya da kendini temize çıkarmak için değil. Birçok yerde “Bizimkisi farklı bir zaman, bambaşka bir tarihsel dönemdi” ya da “Bizler devrimin kirli emekçileriydik” deyip çıkıyor işin içinden. Yani bu bir pişmanlık ya da itiraf kitabı değil kesinlikle. “Düşman olarak gördüğüm insanlara yönelik en ufak bir merhamet hissi duymuyordum” diyen Sudoplatov kendini Ukraynalı faşistlere, “Sovyet devriminin düşmanı” Troçki ve Troçkistlere, halk düşmanlarına, Alman işgalcilere, NATO ve Amerikan emperyalistlerine karşı savaşan bir nefer olarak görüyor.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Pavel Sudoplatov

    Sudoplatov, 1907’de Rus bir anne ile Ukraynalı bir babanın beş çocuğundan biri olarak Ukrayna’da doğmuş. 12 yaşında evden kaçıp Kızıl Ordu saflarına katılan Sudoplatov’un istihbarat kariyeri, okuma yazma bildiği için görevlendirildiği muharebe bölüğünde 14 yaşında telefon operatörü ve şifre memuru olmasıyla başlıyor. 1933’te Ukrayna’daki Sovyet istihbaratının başındaki yönetici Moskova’ya, “merkez”e atanınca kendisini de yanında götürüyor.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    ÖZEL GÖREVLER SOVYET İSTİHBARAT ŞEFİNİN ANILARI Pavel Sudoplatov Çeviren: Emrah Arıcılar Ayrıntı Yayınları 560 sayfa, 50TL

    Ukrayna milliyetçileri arasında faaliyetler yürüten Sudoplatov’un ilk büyük “icraatı”, yıllar içinde güvenini kazandığı Ukraynalı milliyetçilerin lideri Konovalets’i öldürmesi. Hitler tarafından desteklenen Konovalets’in çikolataya düşkünlüğünü yakından bilen Sudoplatov, 23 Mayıs 1938’de Rotterdam’da buluştuğu Konovalets’i içine bomba yerleştirilmiş çikolata kutusuyla öldürüyor. Kendisine Kızıl Bayrak Nişanı getiren bu ilk büyük eyleminden sonra önlenemez yükselişi başlıyor.

    Sudoplatov kariyer basamaklarını hızla tırmanırken neredeyse bütün mesai arkadaşları tasfiye ediliyor. Kendisi gibi istihbaratçı olan karısı Emma ile birlikte tasfiye edilmekten ve öldürülmekten korkuyorlar, ancak devlete hizmetleri karşılığında aldıkları, çocuklarının sınavlardan muaf tutulup yüksek öğrenim görmeleri, çeşitli gıda maddelerine ulaşabilme ve iyi evlerde, yazlıklarda yaşayabilme hakkından da vazgeçmek istemiyor. Stalin döneminde başlarına ciddi bir iş gelmiyor.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Polonyalıların infazı Beria, Stalin’e yazdığı 5 Mart 1940 tarihli mektubunda Polonyalı tutukluların infazını öneriyor. Sayfayı kaplayan imza Stalin’e ait. Aynı yıl, yaklaşık 22 bini subay olan 25 bin 700 Polonyalı mahkumun öldürülmesi Kathyn katliamı olarak bilinir.

    Stalin ölüp başa Kruşçev geçince her şey bir anda tepetaklak oluyor. 1953’te tutuklandığı zaman, patronu Lavrenti Beria’nın talimatıyla Moskova, Ulyanovsk, Saratov ve Ukrayna Karpatyası’ndaki güvenli evlerde tuzağa düşürülen yüzlerce insanı zehirlemekle suçlanıyor. Uzun süre, birçok meslektaşı gibi öldürülme endişesi yaşasa da 15 yıl boyunca tek kişilik bir hücreye kapatılma cezasıyla kurtuluyor. 1968’de cezaevinden çıktıktan sonra çocuk kitapları çevirerek edebiyat dünyasına adım atan Sudoplatov, itibarını geri kazanmak için ise 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını beklemek zorunda kalıyor.

    Özel Görevler, gerçekten çok ilginç bir kitap. Kitabın önsözünde belirtildiği gibi, Stalin döneminin önemli meselelerini ele alan en değerli ulaşılır kaynaklardan biri. Türkiye’de bu hacimde bir kitabı basmak yayıncılar açısından riskli bir iş olarak görülür.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Lavrenti Beria

    Ayrıntı Yayınları’nı bu riske girdiği için kutlamak gerekir.

    Yüzlerce cinayet ve provokasyona karışmış Sudoplatov’un şu sözleri ise, bugün de diktatörlerin ve karanlık adamlarının kulaklarına küpe olması gereken türden: “Tarih hiçbir kararın, hiçbir suçun
    ya da terör planının sonsuza kadar gizlenemeyeceğini göstermiştir. SSCB ve Komünist Parti iktidarının çöküşünden çıkarılacak büyük derslerden biri budur. Baraj bir kez yıkıldıktan sonra, gizli saklı ne varsa, önü alınamaz bir sel olup karşınıza dikilir”.

    KÜRTLER VE SOVYET İSTİHBARATI

    Barzani’nin çevresine sızmaya çalışan ajan

    Sudoplatov, anılarında Kürtlerle ilgili notlarına da yer veriyor. “Kürdistan’ın kaderi ne Kremlin ne Londra ne de Washington’da insani bir mesele olarak ele alındı. 1950’lerde Kürt meselesi ile ilgilenmemin sebebi Soğuk Savaş’ın yarattığı çatışma ortamında Kürt hareketinden faydalanmaktı” diyen Sudoplatov’un 1947-1958 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde yaşayan, bugünkü Kürdistan Demokrasi Partisi lideri Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani ile ilgili ilginç bir “anısı” da var: “Barzani Nisan 1952’de ailesi ve yurttaşlarıyla birlikte Taşkent yakınlarındaki büyük bir kollektif çiftliğe yerleşti. Ajanlarımızın Barzani’nin ekibine sızarak bazı Kürtleri servise kazandırma çabaları, Barzani’nin güvenlik servisleri tarafından etkili bir şekilde önlenmişti. İran’daki Kürtlerle çalışmak konusunda deneyim sahibi bir ajan olan Zemskov, ikinci dereceden bir Kürt askeri yetkiliyi akademimizde eğitim gördüğü sırada servise çekmeyi başarmıştı, ancak bu çiçeği burnunda ajanımız Taşkent’e döndüğünde hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolacaktı. Ona hiçbir şekilde ulaşamadık. Ortadan kaldırıldığını düşünüyorduk”.

    kurdistan029
    Molla Mustafa Barzani, oturanlar arasında soldan üçüncü.

    VON PAPEN SUİKASTI – 1942

    Ankara’da patlayan Sovyet bombası

    Sudoplatov kitabının birçok yerinde Türkiye’den ve Türlerden de çeşitli sebeplerle söz ediyor. 1930’lu ve 40’lı yıllardaki çeşitli infazlarda Sovyet istihbaratının tetikçisi olarak kullanılan ve adı verilmeyen bir Türk var örneğin. Bu “Türk” eski bir Türk ordusu subayıymış. Ama Osmanlı döneminde mi Cumhuriyet döneminde mi yoksa her ikisinde birden mi görev aldığı belirsiz. “Türk”, 1940’ların sonunda casus olarak Ankara’ya gönderiliyor. İngilizlerin ve Amerikalıların, Bulgaristan’daki ajanlarını Türk azınlık arasından seçtiklerini söyleyen Sudoplatov, 1940’ların sonunda bu ajanlar aracılığıyla Bulgaristan’daki uranyum madeni ile ilgili ABD ve İngiltere’ye yanlış veriler ilettiklerini, bu sayede Batı’da Sovyetler’in atom bombası üretmeye daha uzak olduğu izlenimi uyandırdıklarını anlatmış.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Leon Troçki

    Ve tabii 24 Şubat 1942’de Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen’e Ankara’da düzenlenen ve başarısızlıkla sonuçlanan suikast de kitapta epey yer tutuyor. Papa XII. Pius’un girişimiyle Vatikan’ın Ankara temsilcisi ile Von Papen arasında 1942 yazında gerçekleşen görüşmede, Vatikan temsilcisinin Von Papen’e İngiltere, ABD ve Almanya arasında Sovyetleri dışlayan bir anlaşma imzalaması için nüfuzunu kullanmasını istediğini yazan Sudoplatov, “Böylesi bir ittifak komünizmin Avrupa’daki nüfuz alanını daraltarak Sovyetler Birliği’ni ileride kurulacak Avrupa ekonomik birliğinin dışında bırakacaktı. (…) Stalin o kadar öfkelenmişti ki Von Papen’e suikast düzenlenmesini emretti. Ama Bulgar suikastçı işi eline yüzüne bulaştırınca başarısız oldu. Von Papen yaralı kurtulurken suikastçi kendini öldürdüğüyle kaldı” diyor.

    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Nikita Kruşçev ve Joseph Stalin.
    'Bizler devrimin kirli emekçileriydik'
    Franz von Papen
    7 Nisan'Bizler devrimin kirli emekçileriydik' 1942 Von Papen Suikasti-1
    25 Suba'Bizler devrimin kirli emekçileriydik't 1942 Von Papen Suikasti
  • Konstantin İstanbul’da annesi Roma’da gömülü

    Konstantin İstanbul’da annesi Roma’da gömülü

    Kutsal topraklara yaptığı geziden gerçek haçın parçaları gibi kutsal objelerle dönen Helena’nın anıt mezarı, Roma’nın az bilinen tarihî hazinelerinden biri.

    Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in (272 – 337) annesi Helena, 250 senelerinde Bithinya’nın Drapenum şehrinde doğmuştu (bugün Yalova ili, Altınova İlçesi, Hersek Köyü). Üst sınıf bir aileden gelmediği anlaşılıyor. Konstantin’i Sırbistan’ın Niş şehrinde dünyaya getirdi. Konstantin’in babası Ge- neral Konstantius “Tetrark” seçilip imparatorluğun batısını yönetmek için Galya ve Britanya’ya giderken, Helena ve oğlu, Nicomedia’ya (İzmit) İmparator Diocletian’ın sarayına gönderildiler. 305 yılında babasının yanına Galya’ya giden Konstantin, onun ölümü üzerine 306 yılında Eburacum (York, İngiltere) şehrinde imparatorluğunu ilan etti. Sonrasında başlayan iç ve dış savaşlarda başarılı sınavlar verip, Roma İmparatorluğu’nun tek hakimi olmak için 18 yıl mücadele etti. En son 324 yılında Chrysopolis’te (Üsküdar) rakibi Licinius’un ordusunu kanlı bir muharebede yenerek Britanya’dan Suriye’ye, Almanya’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bu muazzam coğrafyanın tek imparatoru oldu.

    Büyük Konstantin’in lahti İstanbul’da, annesi Helena’nın anıtmezarı ise Roma’da bulunuyor.

    Annesini 312 yılında yanına alan Konstantin, 313’te Milano fermanı ile Hıristiyanlığı serbest bıraktı. İnançlı bir Hıristiyan olan Helena 326 – 328 arasında Mısır ve Filistin’deki kutsal topraklara bir gezi yaptı. Kudüs’te Kutsal Mezar Kilisesi’ni inşa ettirdi, Roma’ya gerçek haçın parçaları gibi kutsal objelerle döndü ve yolculuğunun ertesinde öldü.

    Helena, Roma’da Konstantin’in aslında kendisi için yaptırdığı bir anıt mezara gömüldü. Porfir taşından lahti, bugün Vatikan Müzesi’nde bulunuyor. Via Casilina caddesindeki anıtmezar ve yanıbaşındaki muhteşem katakomblar (erken Hıristiyan yeraltı mezarlıkları) Roma’nın pek bilinmeyen hazinelerinden sadece ikisini oluşturuyor.

    Oğlu ise, Roma’da değil, ikinci kurucusu olduğu ve ismini verdiği ebedi şehrimizde yatıyor. Gömüldüğü yere, 1144 sene sonra başka bir büyük imparator daha defnedilecek: Fatih Sultan Mehmet.