Tan gazetesi baskını, tek parti hükümetinin ve Hüseyin Cahit Yalçın başta olmak üzere bazı sağcı gazetecilerin provokasyonu sonucu ortaya çıkmış, 10 bin kişinin katıldığı bir şiddet olayıydı.
Zekeriya-Sabiha Sertel çiftinin yönetimindeki Tan gazetesi, II. Dünya Savaşı boyunca Nazi karşıtı yayın yaptı. Tan’ın yazarları arasında Sertel çiftinden başka Aziz Nesin, Cevat Şakir ve Sabahattin Ali gibi isimler de vardı. Tan, Cumhuriyet’ten sonra tirajı en yüksek gazeteydi.
4 Aralık 1945’te binlerce kişinin saldırısına uğrayıp tahrip edilen gazete provokatörleri üç nedenle kızdırıyordu. Birincisi, Sertel tek parti iktidarına karşıydı ve bir an önce çok partili hayata geçilmesini istiyordu. İkincisi son zamanlarda bazı CHP’lileri yolsuzlukla suçlayıp, yazması cesaret isteyen şöyle satırlar kaleme alıyordu: “1923’ten beri sınırlı kazançlarıyla ölçülemeyecek ölçüde han ve hamam sahibi olanlar mevcuttur. Bu zatların bu servetleri nasıl yaptığını bilmek vatandaşın en büyük arzusudur. Bütün servet sahiplerinin mal beyanına mecbur edilmesini istiyoruz”. Son olarak 1945’te Boğazlar’da ortak denetim hakkı isteyen Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’de tepki oluşmasına rağmen Tan gazetesi iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini savunuyordu. Bu son madde dolayısıyla rejim ve yolsuzluk eleştirilerini üzerine alanlar gazeteyle ilgili komünist suçlamalarına başladılar. Sağcı gazeteler ve iktidar çevreleri Tan’ı ağır şekilde eleştiriyordu.
Hüseyin Cahit Yalçın, olaydan bir gün önce Tanin gazetesindeki “Kalkın Ey Ehli Vatan” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Kalkın Ey Ehli Vatan. Mücadele başlıyor. Ve başlamak lazım.çünkü en azgın ve insafsız bir propaganda zehri dökülmesine müsaade edemeyiz. Bir vatan sahibi olmak, o vatanın içinde hür ve müstakil yaşamak isteyen her Türk bu propagandaya karşı koymaya mecburdur”.
“Haklı tepki” manşeti
Tan’ın bulunduğu sokağın gazete binası ve matbaası tahrip edildikten sonraki hali. Ertesi günkü Cumhuriyet gazetesi olayları “üniversitelilerin nümayişi” olarak aktarırken, Vatan gazetesi “komünizme karşı haklı bir tepki” diye değerlendirmiş.
CHP il örgütü de bir gün öncesinden, gazete binası önünde bir gösteri düzenleneceği talimatını öğrenci yurtlarına ulaştırmıştı. Tan gazetesi ve matbaası, 4 Aralık’ta 10 bin kişilik kalabalık tarafından tarumar edildi. Polis olayı seyretmekle yetindi. Gazetenin yakınındaki sol yayınlar satan kitapçıları ve Cağaloğlu’ndan yürüyerek çıktıkları Beyoğlu’nda üç solcu gazete ve dergiyi daha talan eden gruptan tek bir kişi bile gözaltına alınmadı. Olayın ardından, geçmişteki bazı yazıları dolayısıyla tutuklanan Sertel çifti ise 1950’den sonra yurtdışında yaşamak zorunda kaldı.
21 Haziran 1934’te Çanakkale’de başlayan Yahudilere yönelik şiddet hareketleri, Edirne ve Kırklareli başta olmak üzere Trakya’nın diğer bölgelerine yayıldı. Olayların sonucu, yüzyıllardır bölgede yaşayan Yahudilerin Trakya’yı terk etmesi oldu.
Olaylar başlamadan önce Trakya’da Müslümanlarla Yahudiler arasında gergin bir hava vardı. Bunun en önemli sebebi, bölge ticaretine hakim olan Ermenilerin 1915 tehciri ile, Rumların 1923’te başlayan nüfus mübadelesi ile Trakya’dan ayrılmalarından sonra ticari hayata beklenenin aksine Müslümanların değil Yahudilerin egemen olmasıydı. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasına Trakyalı Yahudilerin pek itibar etmemesi ve umuma açık yerlerde Türkçe konuşmaması da kendilerine karşı olanların en çok öfkelendiği şeydi.
Türk ırkçılığının öncü isimlerinden Nihal Atsız, 11 Eylül 1933’te Edirne Erkek Lisesi’nde öğretmenliğe başladıktan sonra Orhun dergisinde yazdığı yazılarla Müslüman halkı Yahudilere karşı kışkırtmayı görev edindi. Üniversitelilere rozetini dağıtacak kadar Hitler hayranı olan, Nazilerle doğrudan bağlantılı Cevat Rifat Atilhan’ın dergisi Milli İnkilâp’ın antisemit yayınları ise Atsız’ın dergisini bile mumla aratacak pespayelikteydi. Araştırmacı yazar Rıfat N. Bali’nin aktardığına göre, o dönemin New York Times gazetesi, Yahudilerin Edirne’den kovulması çağrısı yapan Milli İnkilâp’ın binlerce nüshasının olaylardan önce Trakya’da dağıtıldığını yazmıştır.
“Milli olan her şey…” Üzerinde “Milli olan her şey bizimdir” yazan, Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamaları için Tekirdağ’daki Yahudi Mahallesi’nin girişine Yahudi cemaatinin yaptırdığı tak (en üstte). Dönemin gazeteleri yaşanan olayları küçümseme eğilimindeydi.
Olaylarda binlerce ev ve işyeri yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi. Kırklareli’nde bir jandarma onbaşısı öldürüldü. Gazetelere göre olayları engellemeye çalışan onbaşıyı bir Çingene bıçaklamıştı. Basında yer almayan bir başka iddia, onbaşıyı, kızına tecavüz etmeye yeltendiği bir Yahudi’nin öldürdüğüydü.
1927 sayımına göre 10 bin 400 olan Trakya’daki Yahudi nüfusu, 1935 sayımlarında 7 bin 500’e düşmüş yani 3 bin civarında Yahudi olaylar nedeniyle göç etmek zorunda kalmıştı.
Olaylardan üç ay önce, 18 Mart 1934’te İtalyan diktatör Mussolini, ülkesinin Afrika ve Asya’ya yayılma niyeti olduğunu açıklayınca Trakya’nın askeri açıdan güçlendirilmesine başlanmıştı. Bu ortamda, savaşta “zararlı” olabilecek azınlık unsurlarının, yani Yahudilerin bölgeden uzaklaşması devletin de işine gelmişti. Verilen sözlere rağmen hükümet zarara uğrayan Yahudilere hiçbir yardımda bulunmadı.
1934’ten 2015’e, Türkiye’nin yakın geçmişini kanatan, karartan 10 büyük siyasi kışkırtma: 1934 Trakya Olayları, 1945 Tan gazetesi baskını, 6-7 Eylül 1955, 1969 Kanlı Pazar, 1977 1 Mayıs’ı, 1978 Maraş Katliamı, 1993 33 erin şehit edilmesi, 1993 Sivas Katliamı, 1995 Gazi Olayları ve 2015 Diyarbakır patlaması…
Geçen ayki seçimlerden iki gün önce, Halkların Demokratik Partisi’nin Diyarbakır’daki mitingine düzenlenen bombalı saldırı hemen tüm kesimlerin provokasyon olduğu konusunda uzlaştığı bir olaydı. Faillerin kimler olduğu konusunda farklı fikirler vardı ancak provokasyon olduğundan kimsenin şüphesi yoktu.
Entrika, komplo, provokasyon gibi yöntemler kullanmak, katliamlar tertiplemek, sabotajlar düzenlemek, bombalar patlatmak bu toprakların yabancısı olduğu işler değil. Elbette evveliyatı da var ama özellikle 1950’li yıllardan itibaren provokasyon ve komplolar siyasi tarihimizin en önemli parçalarından biri oldu. İşin kötüsü birileri bugün de provokasyonu geçerli bir siyasi mücadele yöntemi olarak benimsiyor ve bundan medet umuyor.
Bu ülkenin insanları olarak, provokasyonlardan hâlâ medet umanları iyi tanımalı, bunun için de geçmişimizin utançla dolu bu karanlık sayfalarını iyi bilmeliyiz. 12 Eylül darbesine giden yolu anlamak için 1 Mayıs 1977’yi, Alevi meselesini anlamak için Alevi katliamlarını, PKK ile savaşın arka planını anlamak için 1993’te 33 erin öldürüldüğü karanlık eylemi bilmek zorundayız. Türkiye’de saldırgan bir “gericilik” problemi varsa, bu problem 1969’daki Kanlı Pazar bilinmeden anlaşılamaz. Rumların Türkiye’yi terketmesini büyük bir kayıp olarak görmek iyidir hoştur ama 6-7 Eylül 1955’in perde arkasında neler olduğunu öğrenmezsek Rumların neden gittiğini idrak edemeyiz. “Komünistler camiye saldırdı” yalanının 1978’de Kahramanmaraş’ta yüzlerce kişinin katledilmesine yol açtığını bilmezsek, “Camide içki içtiler” ve “Kabataş’ta başörtülü bacıma saldırdılar” türünden alçakça yalanların gerçekte neyi amaçladığını tam anlayamayız. 1 Mayıs 1977’de kimin ateşlediği hâlâ bilinmeyen silah sesleri duyulur duyulmaz, polislerin işaret almış gibi kitlenin üzerine panzer sürüp panik yarattığını ve onlarca kişinin bu panik yüzünden ezilerek öldüğünü bilmiyorsak 5 Haziran 2015’teki HDP mitinginde bombalar patlar patlamaz polisin kitlenin üzerine neden gaz atıp su sıktığını anlamamız mümkün olmaz.
#tarih’in bu ayki kapak konusunu, bu anlama çabasına katkıda bulunması için Cumhuriyet tarihimizin -gerçekte sayısı çok daha fazla olan- 10 provokasyonuna ayırdık.
1934 TRAKYA OLAYLARI
Ticaret Yahudiler’e kalınca
21 Haziran 1934’te Çanakkale’de başlayan Yahudilere yönelik şiddet hareketleri, Edirne ve Kırklareli başta olmak üzere Trakya’nın diğer bölgelerine yayıldı. Olayların sonucu, yüzyıllardır bölgede yaşayan Yahudilerin Trakya’yı terk etmesi oldu.
Olaylar başlamadan önce Trakya’da Müslümanlarla Yahudiler arasında gergin bir hava vardı. Bunun en önemli sebebi, bölge ticaretine hakim olan Ermenilerin 1915 tehciri ile, Rumların 1923’te başlayan nüfus mübadelesi ile Trakya’dan ayrılmalarından sonra ticari hayata beklenenin aksine Müslümanların değil Yahudilerin egemen olmasıydı. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasına Trakyalı Yahudilerin pek itibar etmemesi ve umuma açık yerlerde Türkçe konuşmaması da kendilerine karşı olanların en çok öfkelendiği şeydi.
“Milli olan her şey…” Üzerinde “Milli olan her şey bizimdir” yazan, Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamaları için Tekirdağ’daki Yahudi Mahallesi’nin girişine Yahudi cemaatinin yaptırdığı tak (en üstte). Dönemin gazeteleri yaşanan olayları küçümseme eğilimindeydi.
Türk ırkçılığının öncü isimlerinden Nihal Atsız, 11 Eylül 1933’te Edirne Erkek Lisesi’nde öğretmenliğe başladıktan sonra Orhun dergisinde yazdığı yazılarla Müslüman halkı Yahudilere karşı kışkırtmayı görev edindi. Üniversitelilere rozetini dağıtacak kadar Hitler hayranı olan, Nazilerle doğrudan bağlantılı Cevat Rifat Atilhan’ın dergisi Milli İnkilâp’ın antisemit yayınları ise Atsız’ın dergisini bile mumla aratacak pespayelikteydi. Araştırmacı yazar Rıfat N. Bali’nin aktardığına göre, o dönemin New York Times gazetesi, Yahudilerin Edirne’den kovulması çağrısı yapan Milli İnkilâp’ın binlerce nüshasının olaylardan önce Trakya’da dağıtıldığını yazmıştır.
Olaylarda binlerce ev ve işyeri yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi. Kırklareli’nde bir jandarma onbaşısı öldürüldü. Gazetelere göre olayları engellemeye çalışan onbaşıyı bir Çingene bıçaklamıştı. Basında yer almayan bir başka iddia, onbaşıyı, kızına tecavüz etmeye yeltendiği bir Yahudi’nin öldürdüğüydü.
1927 sayımına göre 10 bin 400 olan Trakya’daki Yahudi nüfusu, 1935 sayımlarında 7 bin 500’e düşmüş yani 3 bin civarında Yahudi olaylar nedeniyle göç etmek zorunda kalmıştı.
Olaylardan üç ay önce, 18 Mart 1934’te İtalyan diktatör Mussolini, ülkesinin Afrika ve Asya’ya yayılma niyeti olduğunu açıklayınca Trakya’nın askeri açıdan güçlendirilmesine başlanmıştı. Bu ortamda, savaşta “zararlı” olabilecek azınlık unsurlarının, yani Yahudilerin bölgeden uzaklaşması devletin de işine gelmişti. Verilen sözlere rağmen hükümet zarara uğrayan Yahudilere hiçbir yardımda bulunmadı.
1945 – TAN GAZETESİ BASKINI
Sen misin tek partiye karşı çıkan
Tan gazetesi baskını, tek parti hükümetinin ve Hüseyin Cahit Yalçın başta olmak üzere bazı sağcı gazetecilerin provokasyonu sonucu ortaya çıkmış, 10 bin kişinin katıldığı bir şiddet olayıydı.
Zekeriya-Sabiha Sertel çiftinin yönetimindeki Tan gazetesi, II. Dünya Savaşı boyunca Nazi karşıtı yayın yaptı. Tan’ın yazarları arasında Sertel çiftinden başka Aziz Nesin, Cevat Şakir ve Sabahattin Ali gibi isimler de vardı. Tan, Cumhuriyet’ten sonra tirajı en yüksek gazeteydi.
Tan’ın bulunduğu sokağın gazete binası ve matbaası tahrip edildikten sonraki hali.
4 Aralık 1945’te binlerce kişinin saldırısına uğrayıp tahrip edilen gazete provokatörleri üç nedenle kızdırıyordu. Birincisi, Sertel tek parti iktidarına karşıydı ve bir an önce çok partili hayata geçilmesini istiyordu. İkincisi son zamanlarda bazı CHP’lileri yolsuzlukla suçlayıp, yazması cesaret isteyen şöyle satırlar kaleme alıyordu: “1923’ten beri sınırlı kazançlarıyla ölçülemeyecek ölçüde han ve hamam sahibi olanlar mevcuttur. Bu zatların bu servetleri nasıl yaptığını bilmek vatandaşın en büyük arzusudur. Bütün servet sahiplerinin mal beyanına mecbur edilmesini istiyoruz”. Son olarak 1945’te Boğazlar’da ortak denetim hakkı isteyen Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’de tepki oluşmasına rağmen Tan gazetesi iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini savunuyordu. Bu son madde dolayısıyla rejim ve yolsuzluk eleştirilerini üzerine alanlar gazeteyle ilgili komünist suçlamalarına başladılar. Sağcı gazeteler ve iktidar çevreleri Tan’ı ağır şekilde eleştiriyordu.
“Haklı tepki” manşeti
Vatan gazetesi olayları “komünizme karşı haklı bir tepki” diye değerlendirmiş.
Ertesi günkü Cumhuriyet gazetesi olayları “üniversitelilerin nümayişi” olarak aktarmış.
Hüseyin Cahit Yalçın, olaydan bir gün önce Tanin gazetesindeki “Kalkın Ey Ehli Vatan” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Kalkın Ey Ehli Vatan. Mücadele başlıyor. Ve başlamak lazım.çünkü en azgın ve insafsız bir propaganda zehri dökülmesine müsaade edemeyiz. Bir vatan sahibi olmak, o vatanın içinde hür ve müstakil yaşamak isteyen her Türk bu propagandaya karşı koymaya mecburdur”.
CHP il örgütü de bir gün öncesinden, gazete binası önünde bir gösteri düzenleneceği talimatını öğrenci yurtlarına ulaştırmıştı. Tan gazetesi ve matbaası, 4 Aralık’ta 10 bin kişilik kalabalık tarafından tarumar edildi. Polis olayı seyretmekle yetindi. Gazetenin yakınındaki sol yayınlar satan kitapçıları ve Cağaloğlu’ndan yürüyerek çıktıkları Beyoğlu’nda üç solcu gazete ve dergiyi daha talan eden gruptan tek bir kişi bile gözaltına alınmadı. Olayın ardından, geçmişteki bazı yazıları dolayısıyla tutuklanan Sertel çifti ise 1950’den sonra yurtdışında yaşamak zorunda kaldı.
6-7 EYLÜL 1955
Sermaye artık Türklerin elinde
Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi üzerine başlayan 6-7 Eylül Olayları, Rum azınlığa yönelik Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemiydi. Olay, Varlık Vergisi ile başlayan sermayenin Türkleşmesi sürecini hızlandırdı.
Atatürk’ün evinin bombalandığı haberi 6 Eylül 1955’te saat 12.30 sularında geldiğinde Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, Beyoğlu’nda Abdullah Efendi Lokantası’nda öğle yemeğindeydi. Menderes haberin radyodaki 13 haber bültenine yetiştirilmesi talimatı verdi.
Haber radyodan verildi, ama olayları asıl tetikleyen provokasyon iktidardaki Demokrat Parti’ye yakın bir gazete olan İstanbul Ekspres’ten geldi. Normalde 20 bin basılan gazete olayı manşetine taşımış ve 290 bin adet basılmıştı. Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin genel sekreteri Kamil Önal’ın, “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz” demecinin de yer aldığı gazete kısa sürede İstanbul sokaklarında dağıtıldı.
Birkaç saat içinde Kıbrıs Türktür Cemiyeti, diğer gençlik örgütleri, bazı meslek kuruluşları ve DP teşkilatının öncülüğünde binlerce kişi toplandı. Rum azınlığın yoğun olduğu semtlerde harekete geçen kalabalık, mahkeme zabıtlarına göre, 4 bin 214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5 bin 317 mekânı tahrip edip yağmaladı. Olaylarda, Dilek Güven’in 6-7 Eylül Olayları adlı kitabında aktardığına göre 11 kişi öldü, en az 60 kadın tecavüze uğradı ve onlarca kişi yaralandı. İzmir’de de fuardaki Yunan pavyonu ve Yunanistan Konsolosluğu ateşe verildi. Ayrıca 14 ev, 6 dükkan, bir pansiyon, bir kilise ve İngiliz Kültür Merkezi tahrip edildi.
7 Eylül’de sıkıyönetim ilan edildi ve olaylar sona erdi. İktidarın ilk işi olayları komünistlerin yaptığını söylemek oldu. Sıkıyönetim Komutanlığı’nın basına koyduğu yasaklardan biri de 6-7 Eylül’ü komünistlerden başkasının yaptığı yolunda haberlerin yazılmamasıydı!
Beyoğlu’nda yağma Olaylarda 5 binden fazla ev ve işyeri tahrip edilip yağmalandı. Olaylardan sonra İstanbul sokaklarındaki manzara inanılmazdı.
Görüşünüşte olayların sebebi Atatürk’ün evinin bombalanmasıydı ama perde arkasında devletin etnik homojenleştirme ve sermayeyi Türkleştirme çabaları vardı.
6-7 Eylül olayı 27 Mayıs darbesinden sonra Yassıada Mahkemeleri’nde DP yöneticilerinin yargılandığı davalardan biri oldu. Türkiye’deki karanlık provokasyonlardan birinin yargıya intikal etmesi açısından 6-7 Eylül olayları istisnadır ama asıl amaç sorumluları ortaya çıkarmak değil, suçu yalnızca DP’nin üzerine yıkmaktır. Menderes yargılamalar sırasında defalarca MAH (MİT’in eski adı) yöneticilerinin çağrılmasını istediyse de bu talebi reddedilmişti.
1969 KANLI PAZAR
Polis sağcı elele, solcular cehenneme
ABD Donanması’na ait 6. Filo’yu protesto mitingine polisle işbirliği halindeki milliyetçiler ve İslâmcıların saldırısında iki kişi öldü. Sağcı militanlar saldırıdan önce Dolmabahçe’de demirlemiş olan 6. Filo’ya karşı namaza durmayı da ihmal etmemişti!
Olayların sembol fotoğrafı İslâmcı yazar Mehmet Şevki Eygi ve gazetesi Bugün, Kanlı Pazar’ın en önemli provokatörleri arasındaydı. Atılay Kayaoğlu’nun çektiği ve Kanlı Pazar’da yaşananları en iyi anlatan fotoğrafta, sağcı bir militan Ali Turgut Aytaç’ı bıçaklayarak öldürürken eli coplu polis seyretmekle yetiniyor.
6.Filo, 1967’den beri birkaç kez geldiği Türkiye’de solcu gençler tarafından protesto edilmişti. Şubat 1969’daki gelişinde de protestolarla karşılandı. Öğrenciler ve çeşitli sendikalardan oluşan gruplar 16 Şubat Pazar günü Beyazıt’ta başlayıp Taksim’de bitecek bir protesto yürüyüşü yapmak için izin aldılar.
Büyük yürüyüşten önce üniversitelerde de çeşitli etkinlikler yapıldı. 11 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen forumun ardından, bir yıl önceki 6. Filo protestolarında polisin öğrenci yurdunun ikinci katından atarak öldürdüğü Vedat Demircioğlu’nun resminin olduğu bir kırmızı bayrak yangın kulesine asıldı.
Bunlar olurken sağcı basın da boş durmuyordu. Bugün, Babıali’de Sabah ve Son Havadis gazeteleri provokasyonun ilk fitilini ateşlediler. Bu gazetelerin 12 Şubat’ta Beyazıt Kulesi’ne kızıl bayrak çekildiği yalanını dolaşıma sokması üzerine sağcı kuruluşlar 14 Şubat’ta Cuma namazı çıkışı “Bayrağa Saygı” mitingi düzenledi. Mitingde komünistlere karşı savaş açıldığı ilan edildi ve 16 Şubat’’ta “komünistlere gereken dersi vermek için” 6. Filo’yu protesto yürüyüşünün biteceği Taksim’de toplanma çağrısı yapıldı. 15 Şubat’ta Mehmet Şevki Eygi’nin Bugün gazetesi, “Kızılları boğmanın vakti geldi” manşetiyle çıktı, Eygi, köşesinde de Müslümanları cihada çağırıyordu.
16 Şubat’ta Beyazıt’ta toplanan ve sayıları 40 bini bulan protestocular Sirkeci, Karaköy, Tophane, Kabataş, Dolmabahçe, Gümüşsuyu üzerinden Taksim’e ulaşacaktı. Bu arada sağcılar, Dolmabahçe’de demirli 6. Filo manzarasına karşı namaz kıldıktan sonra Taksim’e çıkıp taş, sopa ve bıçaklarla beklemeye başladı. Solcular Taksim’e girerken polis de üzerine düşeni yaptı ve meydana hep birlikte girmelerini engellediği kitleyi küçük parçalara böldü. Bu durum eylemcilerin üzerine saldıran sağcı militanların işini kolaylaştırdı. Saldırılarda, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü, 200’e yakın kişi yaralandı.
Saldırıları planlamak için günler öncesinden toplantılar yapıldığı, 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi İstanbul dışından insanlar getirildiği ve marangozlara yaptırılan iki kamyon sopanın sağcı militanlara dağıtıldığı ortaya çıktı. Polisler saldırganları solcularla karıştırmasın diye sağcıların yakalarına takması için mavi kurdele bile dağıtılmıştı.
1977 – 1 MAYIS KATLİAMI
Solun hızını kesen provokasyon
Bugün bir provokasyon olduğu herkes tarafından kabul edilen, 40’ın üzerinde insanın öldüğü 1 Mayıs 1977 katliamı, 1960’lı yıllardan beri yükselen solun hızını bir anda kesti. Taksim’deki bu trajik hadiseden sonra Türkiye adım adım 12 Eylül darbesine doğru yol alacaktı.
İlk panik anları Silah sesleri duyulduktan hemen sonra çekilen fotoğraf yaşanan paniğin boyutlarını gösteriyor (üstte). Olayın bir provokasyon olduğu kesinleşmeden önce, katliamın sorumlusunun “Maocular” olduğunu düşünenler vardı. 2 Mayıs’ta Günaydın gazetesi de “Maocu vatan hainleri”ni suçlayan manşetle çıkmıştı (altta).
Sol hareketin önünü kesmek için yapılan 12 Mart 1971 askeri darbesi, solun yükselişine engel olamamıştı. 1973 seçimlerine o güne dek görülmemiş solcu vaatlerle giren CHP birinci olmuş, sosyalist sol gruplar, darbenin cezaevlerine tıktığı kadroların 1974 affıyla serbest kalmasıyla yeniden ve daha büyük bir toplumsal destekle örgütlenme faaliyetlerine girmişti. 1970’li yıllarda otomotiv sektörünün büyümesinin de etkisiyle sendikalı işçi sayısı da artıyor ve sınıf sendikacılığı güçleniyordu. Özetle rüzgâr soldan esiyordu.
Cezaevi süreci, sosyalistler için bir değerlendirme ve tartışma ortamı yarattığından çok sayıda yeni örgüt ve yeni “çizgi” de kendini ifade etmeye başlamıştı. 1975’ten sonra sosyalist solda kabaca üç büyük grup oluşmuştu. TKP’nin başını çektiği Sovyetler Birliği’ne yakın gruplar ile Çin Komünist Partisi’ne yakın Maocu gruplar ve bu iki çizgiye de mesafeli olan, THKP-C çizgisindeki gruplar. İlk iki grup birbiriyle kanlı bıçaklıydı ve aralarındaki gerginlik zaman zaman silahlı çatışmaya dahi varabiliyordu.
1977 1 Mayıs mitingini düzenleyen TKP’nin egemenliğindeki DİSK, “Maocu bozkurtlar” adını taktıkları grupların alana gelmemesini istemiş, bu gruplar ise “sosyal faşist” adını taktıkları TKP’ye “Katılacağız” yanıtını göndermişti.
Bu gerginlik ve çatışma söylentilerine rağmen Türkiye tarihinin bu en kitlesel 1 Mayıs’ına 500 bin kişi katıldı.
Saat 19.00 civarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşması bitmek üzereyken, Maocu olarak nitelendirilen büyük bir grubun Taksim’e İstiklal Caddesi üzerinden girmeye çalıştığı sırada Sular İdaresi yönünden ve Intercontinental Oteli’nden (Şimdiki The Marmara) yaylım ateşi açıldı. Bu esnada polis panzerlerinin sirenleri açık vaziyette kitlenin üzerine sürülmesi silah seslerinin yarattığı paniği büyüttü. Kısa sürede 40’ın üzerinde insan öldü, 130 kişi yaralandı. Can kayıpları ya kurşun yarasıyla ya panzerlerin altında kalarak ya da panik sırasında ezilerek gerçekleşti.
Yıllar sonra bazı telsiz çözümlemeleri ve polis şeflerinin ifadeleri sonucu olayın plânlı bir provokasyon olduğu anlaşıdı ama failler bulunamadı, hiçbir sorumlu yargılanmadı. Bu büyük provokasyondan sonra sol içi çelişkiler ve bölünmeler hızlandı. Daha da önemlisi, halkın kanlı 1 Mayıs’tan sonra daha mesafeli davrandığı solun yükselişi sona ermişti.
1978 MARAŞ KATLİAMI
Katliamdan önce Alevi evleri işaretlenmişti
CHP’nin kurduğu hükümetin 17 Ocak 1978’de güvenoyu almasından sonra Türkiye, ülkücülerin tırmandırdığı şiddet sarmalının ortasına düşmüştü. Tam bir katliamlar yılı olan ve 1200’den fazla kişinin öldürüldüğü 1978’in en büyük vahşeti ise Maraş’ta yaşandı.
Sadece 1978’in değil yakın tarihin en büyük katliamlarından biri olan 22- 26 Aralık tarihleri arasındaki olaylarda resmi rakamlara göre 101 kişi öldü, ancak gerçek ölü sayısının 200 civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Olaylar, 19 Aralık 1978’de Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı, Rusya’dan kaçıp Türkiye’ye sığınan bir ajanla aşık olduğu genç kızın öyküsünü anlatan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin Çiçek Sineması’ndaki gösterimi sırasında bomba patlamasıyla başladı. Ülkücülerin izlediği film sırasında patlayan bombayı solcuların attığı söyleniyordu ancak daha sonra bombayı ülkücü provokatörlerin attığı anlaşıldı.
Dört gün süren vahşet Kent dışından gelen militanların da aralarına katıldığı ülkücüler, dört gün boyunca Kahramanmaraş’ta büyük bir vahşete imza attı. Olayın ardından Maraş’ın da aralarında olduğu 13 kentte sıkıyönetim ilan edildi.
Belediye hoparlöründen ve Ulucami minarelerinden “Alevi komünistler suyumuza zehir kattı, Allahını seven Müslüman hazır olsun” anonslarının yapıldığı 21 Aralık’ta ülkücüler iki solcu öğretmeni bombalamanın misillemesi olarak öldürdüler. Ertesi gün, öğretmenlerin cenazesine katılan yaklaşık 5 bin kişiyi camide 8-10 bin kişilik sağcı grup bekliyordu. “Komünistlerin ve Alevilerin namazı kılınamaz” diye bağıran grup cenazeye taş ve sopalarla saldırdı. Sağcılar, “Ordu millet elele”, “Komünistler Moskova’ya” ve “Müslüman Türkiye” sloganları atarak taş, sopa, tabanca, tüfek, balta ve balyozlarla sol parti ve örgüt binalarını basıp ateşe verdi, Alevilere ait 300 civarında işyerini tahrip etti, ardından Alevi mahallelerine yöneldiler.
Katliamdan bir hafta önce Alevi mahallelerine gelen ve görevli olduklarını söyleyen kimliği belirsiz kişiler, evlerde kaç kişinin yaşadığını tespit etmiş ve Alevilerin evlerini işaretlemişti. Saldırganlar hangi evde kaç kişiyi öldüreceklerini biliyordu.
Olaylar 24 Aralık’ta büyük bir vahşete dönüştü. Hamile kadınlar, küçük çocuklar, hasta ihtiyarlar bile sorgusuz sualsiz katlediliyordu. Saldırganlar ağaçlara cenin çivilemek, genç kızların göğüslerini kesip sopaların üzerinde gezdirmek gibi o güne dek görülmemiş şeyler yapmıştı.
O dönem ana muhalefette olan Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel, meşhur “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü Maraş Katliamı üzerine söylemiş, gazeteci Uğur Mumcu bu sözleri “Demirel’in insanlığını anlamak için bu sözler yeter. Böyle bir siyasetçiye ne dünya tarihinde ne Türkiye’de rastlanmıştır” diye değerlendirmişti.
1993 33 ERİN ÖLDÜRÜLMESİ
Savaş lobisi işbaşında
1984 yılından beri devletle savaşan PKK, 1993’te ateşkes ilan edince kısa süreli bir barış havası esmişti. Ancak örgütün, tüm ayrıntıları hâlâ tam bilinmeyen bir eylemde 33 silahsız er ve yedi sivili katletmesi barış sürecinin sonu oldu.
Abdullah Öcalan’ın ağzından PKK ilk kez ateşkes ilan ettiğinde tarihler 17 Mart 1993’ü gösteriyordu. Seneler sonra, ateşkeste Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın doğrudan etkili olduğu ortaya çıkacaktı. Iraklı Kürt lider Talabani’nin aracılık yaptığı temaslarda, PKK’nın ateşkes ilan etmesi, devletin de PKK’lılar için bir “dağdan indirme” formülü üzerinde çalışması üzerinde mutabık kalınmıştı.
Hem devlet hem de PKK içinde savaştan beslenen ve silahların susmasını istemeyenler vardı ama bölgede yıllardır ilk kez barış havası esiyordu. Nevruz kutlamaları bile olaysız geçmişti. Öcalan iki aylık olduğunu duyurduğu tek taraflı ateşkesi, 16 Nisan’da süresiz uzattı. Ancak beklenmedik bir gelişme oldu ve ertesi gün Turgut Özal öldü.
Sürecin sonunu asıl getiren getiren olay ise 24 Mayıs’ta yaşandı. Malatya-Bingöl yolunu kesen ve dağıtıma gönderilen silahsız 33 erle 30 sivili kaçıran PKK’lılar, 33 er ve yedi sivili katletti.
Zamanlamanın manidar olmasının yanı sıra olayda bir dizi tuhaflık vardı. Kurallara göre erler için güvenliğini eskortların sağladığı konvoy oluşturulması, otobüslerde silahlı muhafızların olması gerekiyordu. Ancak o gün 582 er, 16 midibüsle, konvoy oluşturulmadan, eskort ve muhafız olmadan Malatya’dan Bingöl’e doğru yola çıkarılmıştı. Talihsiz 33 er bu 16 araçtan ikisindeydi ve kendi araçlarının çevrilmesi tamamen tesadüftü.
Çatışmalar günlerce sürdü Büyük tepki toplayan 33 erin öldürülmesinin ardından askerler günlerce süren bir operasyona başladı. Fotoğraf, operasyonların altıncı gününde bir dinlenme anında çekilmiş.
Araçlar iki buçuk saatlik yolu altı saatte ancak almış ve bu kısa yolda tam beş kez mola vermişti. Üstelik bölgede PKK’lıların olduğu bilinmesine rağmen, molalar için yol üzerindeki karakollar kullanılmamıştı.
Büyük tepki toplayan olayın ardından barış umutları rafa kalktı. Süleyman Demirel cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakan oldu. Göreve geldiğinde Kürt sorununun çözümü için “Bask modeli” tartışmasını ortaya atan Çiller, kısa sürede “topyekun savaş” konseptini savunmaya başlayacaktı. 1993-1995 arasında savaşın en şiddetli çatışmaları yaşandı, köy boşaltma ve faili meçhul cinayetlerde de büyük artış oldu.
Olayı uzun süre “devletin ateşkese rağmen sürdürdüğü operasyonlara misilleme” diye izah etmeye çalışan Öcalan, ilerleyen yıllarda saldırı emrini veren ve sonradan itirafçı olan PKK yöneticisi Şemdin Sakık’ı suçladı. Son olarak, cezaevindeki bir avukat görüşmesinde ise “Devlet içinde barış istemeyen güçler 33 eri bize öldürttü” dediği iddia edildi.
1993 SİVAS KATLİAMI
Hedef yine Aleviler
Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılanların kaldığı Madımak Oteli’nin, 2 Temmuz 1993’te çoğu İslâmcılardan oluşan kalabalık tarafından yakılması sonucu 33’ü şenlik katılımcısı, ikisi otel görevlisi 35 kişi öldü.
Yazar Aziz Nesin şenliğin konuklarından biriydi. Katliamdan bir gün önce Nesin bir konuşma yapmış, Sivas Valisi’nin de dinlediği bu konuşma sırasında dışarıda bir grup “Bugün hesap günüdür” başlıklı bildiriler dağıtmıştı. Hakikat gazetesi Aziz Nesin’in konuşmasını ertesi gün “Müslüman mahallesinde salyangoz sattılar” başlığıyla verdi.
Aslında yerel basın şenlik ve Aziz Nesin aleyhine günlerdir provokatif yayın yapıyordu. 2 Temmuz günü kentte gerilim üst seviyeye ulaşmıştı. Cuma namazı sonrası kentin farklı noktalarında toplanan binlerce kişi “Sivas Aziz’e mezar olacak”, “kafirlere ölüm”, “Vali istifa” gibi sloganlar atarak hükümet konağına doğru yürüyüşe geçti. Burada polisin engellediği kalabalık önce kültür merkezine, oradan da Madımak Oteli’ne yöneldi.
5 bin kişilik kalabalığın kuşattığı otelde onlarca kişi mahsur kaldı. Önceleri yalnızca slogan atan kalabalık bir süre sonra oteli taşlamaya başladı. Polislerin giderek saldırganlaşan kalabalığa müdahale etmek gibi bir niyeti yoktu.
Oteldeki sanatçılar telefonla ulaşabildikleri milletvekillerine durumu anlattı. Bunun üzerine askerden destek istendi. İl dışından gelen takviye askerlerin çoğu otelin önüne gelmemiş, kentin başka yerlerinde beklemeye başlamıştı. Otelin önüne gelen küçük bir grup asker de başlarındaki albay kalabalıkla konuştuktan sonra, kalabalığın “En büyük asker bizim asker” sloganlarıyla bölgeden ayrıldı.
Nesin’e linç girişimi Aziz Nesin itfaiye merdiveninden indirilirken olayın provokatörlerinden Cafer Erçakmak’ın “O, Aziz Nesin” sözlerini duyan bir itfaiye eri 78 yaşındaki yazarı kolundan tutup aşağı fırlatmıştı. Gazeteler de ilk günlerde olaydan Nesin’i sorumlu tutuyordu.
Saat 18.00’de kalabalık 15 bin kişiye ulaşmıştı. Bu sırada birkaç kişi otelin pencerelerine tırmandı ve alevler yükselmeye başladı. Otel, kalaba- lığın “Allahu Ekber” nidaları arasında yanıyordu. İtfaiye de olay yerine çok geç geldi. Otelin içinde 35 kişi ölürken, aralarında Aziz Nesin’in de olduğu 51 kişi kurtarıldı. Nesin itfaiye merdiveninden aşağı indirilirken, olayın baş provokatörü Refah Partili belediye meclis üyesi Cafer Erçakmak “O, Aziz Nesin” diye bağırdı. Bunun üzerine kolundan tutmakta olan itfaiye eri Nesin’i kalabalığa fırlattı. Bir polis memuru kalabalığın yumruk ve tekmelerle saldırdığı 78 yaşındaki Nesin’i son anda linç edilmekten kurtardı.
Dönemin başbakanı Tansu Çiller, 35 kişinin öldürüldüğü katliamı “Olaya katılan vatandaşlarımızdan hiçbirine bir zarar gelmedi” diye değerlendirecekti.
1995 GAZİ MAHALLESİ
Bilanço: Dört günde 22 can
Alevilere yönelik provokasyonlardan birinin yaşandığı Gazi Mahallesi’ndeki olaylarda 22 kişi öldü. Vali ve Emniyet Müdürü’nün provokatör gibi davrandığı olaylarda polis halkın üzerine ateş açmıştı.
Alevi vatandaşların çoğunlukta olduğu, bugün İstanbul’un Sultangazi ilçesinde yer alan Gazi Mahallesi’ndeki üç kahvehane ve bir pastaneye, 12 Mart 1995 akşamı bir taksiden ateş açılması sonucu 76 yaşındaki Alevi dedesi Halil Kaya öldü beşi ağır 24 kişi yaralandı. Olayda kullandıkları taksiyi gasp eden saldırganlar taksi şoförünü de boğazını keserek öldürmüşlerdi.
Haberin duyulmasının ardından çok sayıda mahalleli saldırılara geç müdahale eden polisi protesto için karakola doğru yürüyüşe geçti. Polisin kalabalığa ateş açması sonucu bir kişi daha öldü.
Ertesi gün İstanbul’un dört bir yanından mahalleye gelen yaklaşık binlerce kişi protesto için yeniden karakola doğru yürüdü. Yürüyüş sırasında polis bir kişiyi daha öldürünce olanlar oldu ve barikatlar kuran eylemciler polisle çatışmaya başladı. Gün boyu süren çatışmalarda karakol polislerine takviyeye gelen özel tim ve çevik kuvvet polislerinin ateş açması sonucu 14 kişi daha hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı.
Sokağa çıkma yasağı konan mahalleye askeri birliklerin sevk edilmesi de çözüm olmadı. 14 Mart’ta halk bir kez daha sokağa çıktı ve polisle çatıştı. Olayları yatıştırması gereken Vali Hayri Kozakçıoğlu ve Emniyet Müdürü Necdet Menzir tam tersine bizzat provokatör gibi davranıyordu.
15 Mart’ta olaylar Ümraniye’ye de sıçradı ve polis dört kişiyi de burada öldürdü. İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ise yaptığı açıklamada dalga geçer gibi “Polisimiz kimseye ateş etmez. Zaten bu olayda da silah kullanmamıştır” diyordu. Günler sonra ortalık yatıştığında ortaya çıkan bilanço korkunçtu. Dört gün içinde tam 22 kişi öldürülmüştü. Dönemin üst düzey sorumlularından hiç kimse yargı karşısına çıkarılmadı. 20 polise açılan ve altı yıl boyunca üç il gezdirilen davada iki polis ceza aldı; ancak bu karar Yargıtay tarafından, ‘haklarında adam öldürmeye dair net deliller bulunmadığından’ dolayı bozuldu. Tekrar görülen davada iki polise 4 yıl 32 ay ceza verildi. Gazi Olayları üzerindeki sır perdesi de diğer provokasyonlarda olduğu gibi kaldırılamadı, gerçek suçlular yakalanamadı.
2015 DİYARBAKIR BOMBALAMASI
Felaketi sağduyu önledi
7 Haziran seçimlerinden iki gün önce HDP’nin Diyarbakır’daki mitingine bomba koyduranlar, son yılların en büyük provokasyonunu hedefliyordu. Dört kişinin öldüğü olay, HDP’nin sağduyulu yaklaşımı sayesinde daha fazla büyümedi.
Halkların Demokratik Partisi’nin, 7 Haziran seçimlerinden iki gün önceki Diyarbakır mitinginde son yılların en büyük provokasyonlarından biri yaşandı. Yüz binlerce kişinin bulunduğu miting alanındaki çöp kutusuna ve seyyar çay ocağına konulan parça tesirli iki bombanın patlaması sonucu dört kişi öldü, 200’e yakın kişi yaralandı. Başta eş genel başkan Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP’nin sağduyulu yaklaşımı olayların daha da büyümesine engel oldu.
İlk patlamanın ardından “Ciddi bir şey yok devam ediyoruz” diyen sunucunun ikinci ve daha şiddetli patlamadan sonra trafonun patladığını söyleyip sükunet çağrısı yapması paniği önledi. Partililer art arda “Provokasyona gelmeyin, sakin olun” çağrıları yaparken polisler, 1 Mayıs 1977 katliamında silah sesleri duyulunca polis panzerlerinin kitlenin üzerine sürülmesini hatırlatan bir şekilde bomba paniği yaşayan insanların üzerine biber gazı attı ve tazyikli su sıktı.
Seçim sürecinde bu provokasyondan önce de partinin Adana ve Mersin il binaları bombalanmış, Bingöl Karlıova’daki seçim aracının şoförü öldürülmüş, Erzurum mitingi sonrasında ateşe verilen ve içinde şoförü olan parti aracı yakılmıştı.
Divriğili Ermeni aileler de diğerleri gibi 1915 trajedisinin kurbanları oldular. Üzerinde Noradungyan Yohannes imzası bulunan 1859 yapımı kapaklı sahan o acı günlerin hatırasını yaşatıyor.
Nuradunkyanlar (Noradungyan), Divriği’nin Kesme Köyü’nün sayılı ailelerindendi. İstanbul’la Babıâli ile de ilişkileri vardı. Hariciye Nazırı Kapriel Nuradunkyan Efendi bu ailedendir.
Tehcir sırasında Kesme’den de -Ermeni yaşlıların deyimiyle- “bir diyar-ı meçhule gidenler”, gidip dönmeyenler oldu. Tehcir, Osmanlı Devleti’nin kapanışı evresindeki acıklı bir öykü; fotoğraftaki kapaklı sahan da yazıtıyla ve anısıyla o trajik zamanların mesajını veren bir tanıktır.
Dövme bakırdan Arapkirli veya Divriğili bir Ermeni sanatkarın bu zarif ve çok sağlam eserinin kapağında Ermenice “Noradungyan Yohannes”, Osmanlı rakamlarıyla da 1275 tarihi okunuyor. Demek ki, Sultan Abdülmecid’in saltanatının sonuna doğru 1859 yılında, Millet-i Sadıka’nın son mutlu evresinde yapılmış.
1915 tehcirinden sonra kent meydanlarında haraç mezat satılan Ermeni malları arasında bu kapaklı sahan da varmış. Nuradunkyanların Kesme’deki mutfağından Divriği’de bir Türk ailenin mutfak tabaklığına göçmüş. Bu ev, Gazioğlu Mehmet Efendi’nin Cağlı Cami Mahallesindeydi. Tehcirden on yıl sonra adı geçen Mehmet Efendi’nin kızlarından Necibe, Sermünadi Hasan Efendi’nin oğlu Arif Efendi’ye gelin gitmiş. Nuradunkyanların kapaklı sahanı da çeyiz kapkacağı arasında…
Acı yemek 1859 yapımı kapaklı sahanın üzerinde “Noradungyan Yohannes, 1275” yazısı okunuyor.
Bende ne geziyor? Gazi Mehmet Efendi dedem, Necibe Hanım (ölümü 1982) annem, Arif Usta (ölümü 1958) babamdı. Çocukluğumda evimizdeki her bayramda, davetlerde doğal ki günlük sofralarda, bu sahan bir baş yemeğin kabı olarak masaya konur, kapağı açılır, içindeki, et kızartması, etli pilav, bazen kaymak bağlamış sütlaç veya kadayıftan tabaklarımıza konurdu.
Amasra’daki yazlık evimizde, devri geçmiş Saksonya lambaları ve şamdanlarla birlikte büfe üzerinde bir âlem-i hab’a çekilmiş bu tehcir sahanı artık kullanılmıyor.
Ama ben onunla geçirdiğim çocukluk günlerimi aradabir hasretle, Nuradunkyanlarla sahanın meçhul ustasını da saygıyla anıyorum.
Bursa’daki Sinan Paşa Külliyesi’nin duvarının yıkılması, yakın geçmişte yaşanmış ve halen devam eden tahribatları yine gündeme taşıdı. Ama tarihî eserlerimiz, sadece tahribat haberleriyle anılmamalı.
Kültür varlıkları çoğu zaman içinde bulundukları sokak dokusuna doğrudan açılmazlar, onları koruyan bir duvar ile çevrelenirler. Bu duvar saraylarda, konaklarda gayet yüksek, içeriyi meraklı bakışlardan koruyan duvarlardır. Camiler, tekkeler ve benzeri kamusal yapılar ise birçok pencere ile içinde bulundukları sokaklara açılırlar. Bu duvarlar genelde, çevreledikleri yapıdan daha niteliksiz malzeme ile inşa edilirler. Cami kesme taş ise çevre duvarı moloz taş olur. Ancak bunlar yapının ayrılmaz parçalarıdır.
Ne yazık ki ülkemizde bu tür duvarlar her zaman bir bahane bulunup yenilenebilir, yükseltilebilir, daha güzel, pahalı bir malzeme ile kaplanabilir. Asırlardır içlerindeki yapıları koruyan kollayan bu duvarlar, günümüzde kendilerini bile koruyamazlar.
Bursa Yenişehir’deki Sinan Paşa Külliyesi, çevre duvarlarında inşaat için yıkılan bir kısımla gündeme geldi. Yapı Osmanlı mimarisinin klasik çağında Bursa’da inşa edilen en görkemli anıtlardan biridir. 16. yüzyılın sonlarında dönemin önde gelen devlet adamlarından Yemen ve Tunus fatihi unvanları ile hatırlanan Sinan Paşa tarafından inşa ettirilmiş. Külliye, cami, medrese, kervansaray, imaret gibi yapılardan oluşuyormuş. Ancak bunların bazıları günümüze ulaşamamış. Cami zengin çinileri ile tanınıyor. Ne yazık ki onlar da sadece yaşanan hırsızlıklar nedeniyle hatırlanıyor.
Yapıları çevreleyen duvar, son restorasyonlarda yenilenmiş. Yine de duvarın yıkımı ile ilgili alınması gereken izinler alınmamış. Yapılan inşaata malzeme sevketmek zor olunca kamyonlar girip çıkabilsin diye duvarın bir kısmı yıkılmış. Savunma olarak da “işimiz bitince yeniden örülecek” deniyor. Üzücü ve korkutucu olan birkaç metre duvarın yıkılması değil. Uygulamacıların kültür varlığına bakış açısı. Maalesef restorasyon adı altında, geri dönülemez tahribatlar yapılıyor. Düzelme umudu da pek yok. Çünkü toplum, medya, kültür varlığı ile ilgilenmiyor. Ne külliyenin banisi Sinan Paşa, ne mimari tasarımın özellikleri, ne muhteşem çiniler kimsenin umurunda değil. Ancak bir tahribat, hırsızlık, kötü uygulama haber olabilir. Her makamdan ilgisiz ve bilgisiz kişiler feryad eder. Dövünür ama ertesi gün artık kendilerine başka bir konu bulup onunla devam ederler.
Sinan Paşa Külliyesi duvarının yıkılması ve demir kapı yapılması için izin alınmadığı ortaya çıktı, soruşturma sürüyor (en üstte). Yedikule’de Aziz Konstantin Azize Eleni Kilisesi’nin 19. yüzyıla ait çevre duvarı da araç girişi için yıkılmış. Hatta modern bir kepenk de eklenmiş.
Kültür varlıklarını yaşatmak için “farkındalık” yaratmak, korumak için bilinci geliştirmek ne yazık ki medyanın sorumlulukları arasında değil. Sahip çıkmak sadece tahribatları ve diğer olumsuzlukları haber yapmaktan ibaret. “Konuyla ilgili bilinç düzeyi ne yazık ki daha fazlasını kaldırabilecek durumda değil” deniyor.
Dövünmek, ağıt yakmak isteyenler için benzer birçok örnek olduğunu hatırlatmak gerekli. Yıllar önce İstanbul’da tarihî mezarlıkların çevre duvarlarını yenilemek adına benzer korkunç işler yapıldı. Eyüp ve Karacaahmet bu uygulamaların utanç verici örnekleri ile çevrili. Çırağan Sarayı restore edildiğinde haremin yüksek duvarları turizmcileri korkutmuş, otele elverişli giriş çıkışı sağlamak için çevre duvarlarının bir kısmı “sarayı halka açıyoruz” diyerek yıktırılmıştı. Şehrin içinde başka örnekler de var. Yedikule’de Aziz Konstantin Azize Eleni Kilisesi’nin 19. yüzyıla ait çevre duvarında da bir kısım yıkılmış. Burada bir araç park etmek gibi bir uygulama tercih edilmiş. İlgililer burada duvara güzel modern bir kepenk eklemeyi de ihmal etmemişler. Galata’da Türk Ortodoks Patrikhanesi, Meryem Ana, Vaftizci Yahya ve Aya Nikola Kiliselerinin bahçe duvarlarını yıkıp küçük küçük dükkanlara yer açılmış. Yani liste uzun.
İSTANBUL-SİLİVRİ-AKÖREN
Rüzgar türbini inşaatında Bizans mezarları ortaya çıktı
Silivri’nin Fener, Kurfallı, Akören köyleri yakınlarındaki Rüzgar Enerji Santrali (RES), rüzgar türbinleri inşası sırasında tarihî eserler günışığına çıktı. Müzeye götürülen parçaların 11.-12. yüzyıl Geç Bizans dönemine ait olduğu düşünülürken, küçük buluntuların da farklı dönemlere ait olduğu söylentiler arasında. Rüzgar türbinlerinin yapılacağı alanın yakın çevresinde bir mezarlık alanıda bulundu. Bunun bir manastır kompleksine ait olduğu tahmin ediliyor. Karadeniz’den Marmara Denizi’ne kadar uzanan yaklaşık 52 km. uzunluğundaki Anastasius surları, Doğu Roma’nın batısını koruyan en önemli savunma yapısıydı. Bu çevrede antik Silivri ( Selymbria) ve Çatalca (Metrai) gibi iki büyük yerleşimin yanısıra, çok sayıda tarihi köy ve birçok manastır bulunuyor. Rüzgar enerji santralini kuran şirketin (Arıkanlı Holding -Arien Elektrik Üretim AŞ) bir an önce türbinlerini yerleştirmek istediği ve Anıtlar Kurulunda nihai kararın henüz verilmediği de gelen bilgiler arasında.
Geç dönem Bizans mezarlarında bozulmamış durumda iskeletler ortaya çıktı.
Bundan tam 50 yıl önce, henüz çiçeği burnunda bir başbakan olan Süleyman Demirel’le evinde yaptığımız röportaj çok ses getirmiş ve kamuoyu Demirel ailesini ilk kez yakından tanımıştı.
Ankara’da çalışan bir gazetecinin politikacılarla, devlet adamlarıyla herhangi bir anısının olmaması olanak dışıdır elbette. Süleyman Demirel ile anılarımız bir bir anlatılmaya kalkılsa bir derginin tek sayısı yetmez, tefrika edilmesi gerekir. Ben burada, belleğimde canlılığını hâlâ koruyan birebir onun konuğu olduğumuz ilk üç-beş günün öyküsünü aktarmaya çalışacağım.
Ragıp Gümüşpala’nın 1961 yılında Ankara Valiliği’ne Adalet Partisi’nin kuruluş dilekçesini verişini anımsıyorum. Demirel anılan tarihte askerlik görevini yerine getirmekte olduğundan, ismi başlangıçta pek gözümüze çarpmamıştı. Celal Bayar’ın “Su Müdürü” diye adlandırdığı rivayet edilen ve kısa zamanda “Barajlar Kralı” olarak ünlenen Süleyman Demirel, zaman içinde bir mühendis zekâsıyla ve politik başarılarıyla yavaş yavaş, kademe kademe yükselmeyi, sivrilip öne geçmeyi bilmişti. Sonunda partiyi ele geçirip, onu iktidara taşıma becerisini de gösterdi. Ve nihayet 1965 yılında Başbakan oldu.
Çalıştığım Hayat dergisi o yılların en prestijli aile magaziniydi. Tirajı birkaç gazetenin toplam tirajının üzerindeydi. Ne biz artık Türkiye’yi yönetecek Demirel’in bu önlenemez yükselişini görmezden gelebilirdik, ne de Demirel etkili bir yayın olmamız nedeniyle bizi gözardı edebilirdi. Onun için hemen “aile boyu” bir röportaj yapmak üzere girişimde bulunduk. Anında olumlu yanıt geldi ve evine davet edildik. Kavaklıdere’deki evine adeta koşarak gittim.
Demirel çifti Güniz Sokak’a taşınmadan önce, Britanya başbakanlarının evi “Downing Street 10 Numara”yı çağrıştıran bir adreste, “Buğday Sokak 10 Numara”da oturuyordu.
Ev Güniz Sokak’taki evden önceki, onun Ankara’daki ilk eviydi. Adres bir hayli ilginçti: Buğday Sokak 10 Numara… Bu hemen bende bir çağrışıma neden oldu. Dünyanın kuşkusuz en ünlü başbakanlık konutu Londra’daydı. Churchill başta olmak üzere bütün Britanya başbakanlarına ev sahipliği yapan konutun siyasi literatürdeki adı “Downing Street 10 Numara” ya da kısaca “10 Numara” idi ya, eh bizim de Başbakanımızın 10 numaralı bir konutu vardı işte. Henüz koltuğunu ısıtmamış taze başbakanımızı ve sayın eşlerini dışarıya davet ettim. Röportajın ilk fotoğrafını evin önünde, kapı numarası görülecek şekilde çektim.
Sıra Başbakan’ı evinin kendine özgü dekoru içinde fotoğraflamaya gelmişti. Evin çeşitli köşelerinde fotoğraflarını çekerken en çok iftihar ettiği şeyin diplomaları olduğunu fark etmiştim. Bir duvarda beş-altı diploma özenle piramidal bir biçimde yerleştirilmişti. Onların önünde de bir fotoğrafını çekmeyi ihmal etmedim. Bir ara kitaplığından bir cilt çekti. “Sen madem fotoğrafa meraklısın, bak bizde de neler vaa” dedi. Elinde tuttuğu Amerika’da yayınlanan ünlü Popular Photography dergisinin yıllığı Photography Annual’ın son sayısıydı. Böylece Süleyman Bey’in fotoğrafa yakın ilgisinin de tanığı olmuştum.
Fotoğraf çekimine giderken arabayı Nazmiye Hanım kullanıyordu. Koruma filan hak getire!
Gerçi geri planda üzerinde kitaplar, dosyalar bulunan bir masa görülüyordu ama, Süleyman Bey’in oraya sıklıkla oturduğunu sanmıyorum. Sanki onun çalışma tarzı çok farklıydı. Bu fark hemen sezilebiliyordu. Büyük salonu ortalayan bir koltuğu vardı. Önünde bir sehpa, sağında solunda yine sehpalar, etajerler üzerinde gazete ve dergi yığınları, uzanabileceği mesafede dosyalar filan… Ve merkezdeki koltuğu hedef alarak etrafa sıralanmış başka koltuklar. Demirel, konuğu olan kişileri ve heyetleri de bu atmosfer içinde ağırlıyordu. Bu düzen Güniz Sokak’taki evde de aynı biçimde sürdürülmüştü.
Nazmiye Hanım, bir vatandaşın hediye ettiği fotoğraflarının önünde poz verirken gülümsüyordu.
Süleyman Bey, “Bu evin asıl sahibi Nazmiye Hanım’dır” dedi. Sıra Nazmiye Hanım’ın eşiyle ve tek başına fotoğraflanmasına gelmişti. Evin bütünü evden ziyade çok katlı bir mobilya mağazasını andırıyordu. Böyle deyişimin nedeni birden fazla salon ve odanın her birinin ayrı ayrı koltuk takımlarıyla donatılmış olmasıydı. Bu da gösteriyordu ki, bu evin kimi zaman tek bir mekâna sığdırılamayacak kadar çok konuğu oluyordu ve onların ayrı ayrı ağırlanması gerekiyordu.
Masaların, sehpaların üzerleri çoğu ak porselenden, birkaçı da bronzdan at biblolarıyla doluydu. Adalet Partisi’nin arması kır attı ve bu amblemi halk ağzındaki “Demirkırat” deyimini anımsattığı için bizzat Demirel’in kararlaştırdığı biliniyordu, bağlantı kurmak zor değildi ama, “Bu kadar at biblosunu nasıl topladınız” diye sordum. “Biz toplamadık. Sağ olsun vatandaşlar armağan olarak getiriyorlar, biz de onları kıramıyoruz. İşte böyle birikiyorlar…” Bir duvara zorla yaslanmış kapı yüksekliğinde Süleyman Bey’le Nazmiye Hanım’ı gösteren koskoca bir fotoğraf vardı. Nazmiye Hanım kahkahalarla gülerek onu gösterdi. “Bunu da vatandaşın biri getirmiş, nereye koyacağımızı bilemiyoruz” dedi.
Nazmiye Hanım, bahçedeki kümeste yaşayan tavuklarla ilgileniyor.
Nazmiye Hanım, mutfakta yemekleri bizzat yapıyor.
Nazmiye Hanım arada bir mutfağa giriyor, yemek hazırlığı yapıyordu. Dışarıya çıkıp ev dışında da fotoğraflarını çekeceğim için ikisi de ona göre giyinmişlerdi. “Bu kılıkta mutfakta resim çektirmek komik olmuyor mu” diye biraz nazlanmıştı ama onun pilava pirincini salarken fotoğrafını da çektim. Biraz sonra sofraya oturduk. Pilav dahil yemeklerin nefasetine bizzat tanık olduk. Dikkatimi çeken bir husus, aşı mutfakta Nazmiye Hanım bizzat kotarıyordu ama, sofrada bir erkek garson servis yapıyordu.
Süleyman Bey’in taşıyıp geldiği şöhreti “Barajlar Kralı” olmasıydı. O yüzden röportajımızın olmazsa olmaz fotoğrafı kendi eseri olan bir baraj önünde çekilecek bir fotoğraftı. Ankara kentine pek uzak olmayan ve yakın bir tarihte bitirilmiş olanı Bayındır barajıydı. Yemekten sonra Demirel’in özel arabasına binip oranın yolunu tuttuk. Kendisi araba kullanmıyordu. Arabayı süren Nazmiye Hanım’dı. Süleyman Bey onun yanında oturuyordu. Arka koltuğa da ben yerleşmiştim. Koruma moruma hak getire, biz yola revan olduk. Hiç kuşkusuz bu görüntü hoş bir manzaraydı. Kırsala çıktığımızda arabayı durdurttum. Yere inip o ânı fotoğraflarla saptadım. Sonraları ne zaman bir projeksiyon gösterisi yapsam ve gösteri programı içinde bu fotoğraf da varsa, sessiz sedasız seyreden seyircilerde hoş bir kıpırdanma olur, hayranlık, şaşkınlık, belki daha başka başka duygular da ifade eden sesler çıkar. Bundan da ben -haddim olmayarak- bu fotoğrafın çok tutulduğu ve hoşlanıldığı çıkarımını yapmaktayım.
Demirel’in memleketi İslamköy’de yaşayan babası.
Yine aynı köyde yaşayan annesi…
Baraj göleti kıyısında da fotoğraflar çektikten sonra şehre döndük. Ertesi gün yeniden evlerinde buluşmak üzere ayrıldık. Çünkü ertesi akşam yeni transferimiz Şemsi Kuseyri, Demirel’in anlatacaklarından notlar alacaktı. Ben daha başka fotoğraflar da çekerim umuduyla gündüzden bir uğramıştım. Süleyman Bey ilk Bakanlar Kurulunu mu toplamıştı, yoksa güven oylamasıyla mı meşguldü, anımsamıyorum; çok daha sonra gelebilecekti. Bu arada evin içinde değil, bahçesinde oturmayı tercih etmiştik. Nazmiye Hanım daha sade giyinmişti. Bana pek çok kuşun barındığı, neredeyse kafeslerden kurulmuş bir apartman görünümündeki kuş barınağını gösterdi.
Ne kadar çok kuş beslediklerini hayretle izledim. Bahçenin bir köşesinde tahta parçalarından üstünkörü yapılmış, içi tavukla dolu bir de kümes vardı. Başkentin göbeğinde, apartmanlar arasındaki bir avluda inanılmaz bir köy manzarası… Demireller günlük yumurtalarını kendileri üretiyorlardı.
Karanlık basınca yine avludaki üzeri muşamba kaplı bir masanın etrafında Süleyman Bey, Şemsi Abi ve ben üçümüz oturuyorduk. Masamızı bir ağaç dalından sarkıtılmış çıplak bir elektrik ampulü aydınlatıyordu. Demirel, çoğunlukla gözleri havaya dikilmiş vaziyette çocukluk, gençlik anılarından ve daha sonraki yıllardaki yaşamından bir şeyler anlatıyordu. Bir ara Nazmiye Hanım elinde bir kâseyle geldi, kâseyi masaya bırakıp yeniden eve doğru süzülüp gözden kayboldu. Kâsenin içi kabuklu fındıkla doluydu. Hani Değirmendere fındığı olur, taze taze yenir, kabuğu da yumuşaktır, dişe gelir… Hayır, öyle değildi. Bildiğimiz tostoparlak sert kabuklu Giresun fındığı. Ama yanında hiçbir kıracak alet yok. Az sonra Süleyman Bey’in eli kâseye uzandı, bir fındık alıp ağzına götürdü. Çatırtısı alenen duyulacak biçimde dişleriyle kabuğunu kırıp içini yemeye başladı. Bir süre tereddüt ettikten sonra, herhalde âdet budur diye, ben de bir fındık alıp dişlerimle kırdım. Elli yıl öncesinden söz ediyoruz, ben de gençtim ve dişlerim de sağlamdı yani… Artık bir kez kapı açıldı ya, bir taraftan o, bir taraftan ben fındıkları çatır çutur tüketmeye başladık. Şemsi Abi dişlerine güvenemediği için elini bile sürmedi. Demirel’in ne kadar dişli bir adam olduğunu o gün işte böyle bizzat görmüştük.
Demirel, Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde, iki tecrübeli politikacı Başbakan Suat Hayri Ürgüplü (sağda) ve Çalışma Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in taktik diyaloğunu dikkatle izliyor.
Çocukluk anılarından ve İslamköy’den söz ederken, babasının ve annesinin de henüz sağ olduklarını öğrenmiş olduk. Ben hemen söze karıştım. “Keşke fırsatımız olsa da İslamköy’e bir gidebilsem, oradaki yaşamın, doğduğunuz evin, ananızın babanızın fotoğraflarını da çekebilsem” dedim. “Hemen sana bir araba tahsis edeyim, git çek” dedi. Bu fırsat kaçırılır mı? Ertesi sabah için sözleştik. Nitekim sabah olunca Başbakanlığın bir arabası evimin önünde emre amadeydi. Yanılmıyorsam, arabanın sürücüsü de, önceki Başbakan İsmet İnönü’nün makam şoförüydü.
O arabayla İsparta’ya gittim, bir gece şehirdeki bir otelde kaldık. Ertesi gün ver elini İslamköy. Süleyman Bey’in babası Yahya Demirel’i harman yerinde dönen düvenin üzerinde ağırlık yaparken bulduk. Orada, köyün içinde, yollarda yürürken ve evinde pek çok fotoğrafını çektim. Ümmühan Ana’yı da epey fo- toğrafladım. Çektiğim fotoğrafların arasında en güzeli galiba evlerinin kapısında çektiğim olmuştu.
İsparta’ya dönüşümüzde otelin önündeki kahvede biraz soluklanmak üzere oturmuştum ki, bir vatandaş bizim yabancı olduğumuzu anladığı için meraklanıp sorguya çekmeye başladı, acaba niye oralardayız diye… Gazeteci olduğumu, Demirel başbakan olduğu için onun köyünde fotoğraf çekmeye geldiğimi söyledim. “Ben de İslamköy’den çıkmayım, sen onları bana sor” dedi. Bulunmaz bir rastlantı. “Hadi söyle bakalım nasıl adamlarmış” dedim. Vatandaş tatlı bir İspartalı şivesiyle, r’leri yuta yuta, k’leri g yapa yapa , sözcükleri yaya yaya “Sülüman Bey’e bişey diyemem; okumuş adam olmuş, baksana memlekete başbakan bile olmuş” dedi. “Ama aylesi, hısım akrabası va ya, bunla gurt ile birlik olup guzuyu üleşirle, sona guzuyla birlik olup ağleşirle…” Böyle bir tanımı ilk kez duyuyordum. Adam İslamköy’deki tek muhalif kişi olmalıydı herhalde.
Sonraki yıllarda Demirel ile aramızda kayda değer pek çok hoş anılar olmuştur. Olağanüstü hafızasına, kadirşinaslıklarına, hoşgörüsüne tanıklıklar ederek birçok kez iltifatlarına da nail olmuşumdur. İddialı konuşmayayım ama, yine de aradan tam elli yıl geçmiş bu ilk merhaba öyküsü, galiba Demirel ile yapılmış ilk dört dörtlük magazin röportajıydı. Söze gerek yok, fotoğraflar kanıtlık edecektir.
Topkapı Sarayı’nın Babü’s-saade olarak bilinen kapısının önünde geleneksel biat töreni (Saçak Töreni) yapılıyor. 36. ve son padişah Vahidettin’in sağında, ayakta, Veliaht Abdülmecit Efendi, tahtın arkasında, ortada, Mabeyn Başkâtibi Ali Fuat (Türkgeldi) Bey var. Tahtın sol yanında, İkinci Mabeyinci Nüzhet Bey, törene katılanların öptükleri saçağı tutuyor. Saçak öpen subayın arkasında Sadrazam Talat Paşa ve Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi görülüyor. Şeyhülislamın solunda, sırayla, Ahmet Rıza Bey, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Hariciye Nazırı Ahmet Nesimî ve Adliye Nazırı Halil (Menteşe) Beyler duruyor.
Türkiye insanı 7 Haziran matematik sınavından geçer not aldı. Çocuklar için hâlâ umut var. Ancak mevcudiyetini iktidar ve para denklemlerine bağlamış olanlar, kirli siyaset + kara para işlemine provokasyonu da dahil etme hesabında.
Yakın tarih ve günümüzde siyasi provokasyon için kullanılan en önemli zemin, platform şüphesiz medyadır. Geçen ay Sabah gazetesi “PYD, IŞİD’den Daha Tehlikeli” manşetiyle, bölgedeki Kürt varlığını hedefe koydu. Sözcü gazetesi ise “Cumhuriyetin Değerini Bilin” manşetiyle Kürt, Ermeni, Ezidi, Roman kökenli milletvekillerine, fotoğraflarını koyarak gözdağı verdi. Kimi yayın organları, gerçekleri gizleme, kendi mahallesine hoş görünme, mahalleliye tempo tutturma, algısını yönetme, yalan haber ve fotoşopla gaza getirme, antipatiyi nefrete dönüştürme, hedef gösterme sıralamasıyla hareket eder. Son aşama ise mahalleliyi ayaklandırma ve düşman bellediklerini linç ettirmedir (Bakınız 6-7 Eylül 1955 hadiselerinden önce, çeşitli gazetelerdeki “Atamızın evine bomba atıldı” veya “İstanbullu Rumlar para toplayıp Kıbrıs’taki Rum çetecilere gönderiyor” manşetleri).
Bunlar yerli bir “üst akıl” tarafından yönetilir ve işler çığrından çıkıp kan ak- tığında, suçu yabancı istihbarat örgütlerine ve genellikle Batı’ya, özellikle ABD’ye atarlar. “Dış güçler veya kökü dışarda mihraklar” karşısında kimse duramaz.
Buraya kadarını zaten herkes biliyor, ama sonrası biraz değişik ve karışık: Tüm bu “operasyon”ların failleri kadar, şimdilerde “sorumlu gazetecilik” kavramının arkasına sığınıp, gazetecilik adına ve gazeteci sıfatıyla sadece siyaset yapanlar da bu rezilliklerden belli ölçüde “sorumlu”dur. Zira yukarda bahsi geçen ajan provokatör ve maaşlı tetikçiler, ancak habercilikle marjinalize edilebilir; ancak gazetecilikle kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırılabilir. Oysa ki çoğunluğunu Türk tipi köşe yazarlarının, bir dönem yetenekli muhabir veya röportaj ustası veya uzman haberci iken artık “büyüyüp” yazarlığa terfi etmişlerin oluşturduğu bu popüler isimler, artık neredeyse tamamen “kendilerine” çalışmaktadır. Yazılarında ve TV yorumlarında siyasi kanaatlerini, siyasi duruşlarını, eleştirilerini, övgülerini sıralamaktan başka bir şey yapmayan meslektaşlarımız, bunları ‘yorum’ veya ‘analiz’ saymaktadır.
Bir gazetecinin “Türkiye için neyin iyi, neyin hayırlı olduğu”na dair yazı yazması artık kanıksanmıştır. Halbuki biz onun yüksek fikirlerini değil, konuyla ilgili bilinmeyen bir bilgiyi, belgeyi, konuşmayı, tanıklığı paylaşmasını beklemekteyizdir.
Köhnemiş köşe yazarlığı müessesesi yaşatıldıkça, gerçek haberciler ve araştırmacı gazetecilik desteklenmedikçe, basının kalitesi düştükçe, provokasyonun temel iletişimi medya üzerinden olmaya devam edecek.